Türkler konar-göçer yaşam tarzıyla şekillenen mutfaklarını önce Çinlilerle, sonra İran ve Yakındoğu toplumlarıyla kurdukları temaslar sonucu sürekli geliştirdiler. Onların mütevazı yer sofraları, Küçük Asya arzında onlarca kültürle daha kaynaştı ve zenginleşti. En az aşçılar kadar mahir usta nakkaşlar, bu kültürü sonrakiler için fırça lisanına verdi.
Sultan II. Mehmed’e kadar olan Osmanlı padişahlarının sofra düzenleriyle ilgili çok az veri bulunuyor. Kanunnâme’sine bakılırsa İstanbul fatihi, ecdadının vezirler ve devlet adamlarıyla sofraya oturmaları âdetini büyük bir gururla terk etmiş: “…Cenâb-ı şerîfümle kimesne ta’âm yimek kânunum değildir, meğerki ehl ü ıyâlden (ailemden) ola…” Babası II. Murad’ın Edirne sarayında etli pirinç pilavı ve bir kupa içki/içecek ile yetindiği aktarılır. Topkapı Sarayı kuşhanesinde ise çeşitlerin 20’den aşağı olmadığı biliniyor.
Gelibolulu Âli (öl. 1600) Mevâidü’n-nefâis isimli eserinde Osmanlı kibarlarının uyması gereken birtakım sofra nizamını tespit eder: “Büyüklerin sofrasında ve başka yerlerde evsahibinden önce nimete uzanılmaz. Davetli, kendisine uzak, başkalarına yakın yemeklere el uzatamaz. Sofra hizmetlileri de düşünülür; sofra silip süpürülmez ki onlara da bir şeyler kalsın. Şerbet kâsesinin tamamını içip içmemek davetlinin bileceği iştir, ayıplanmazlar. Sarımsak, soğan yenilerek katiyen meclise çıkılmaz”.
Genelde çorba, pilav, kavurma, zerde ve envaiçeşit şerbetin keyifle tüketildiği malum. Ama sofra birkaç ehlikeyfin biraraya geldiği bir işret meclisinde kurulmuşsa: midye, yarım pişmiş kebap, ekşili çorba, köfte, lüfer, barbunya, sardalya, istiridye, fındık-fıstık, kavrulmuş badem, kuş etleri, balık yumurtası, havyar, pastırma, sucuk ve dahası olmazsa olmazlar arasındadır; ancak börek gibi yağlı yiyecekler bu sofraya pek yakıştırılmaz. Âşıkpaşazâde’ye (öl. 1484) göre, zengin ve fakirin bir arada bulunduğu düğün sofrasında koyun ve öküz eti yenilir.
Bir Osmanlı sofrasının mükemmel suretini şenlik sofraları etrafında görürüz ve yine minyatürlü Surnâme yazmaları, olabilecek en yakın görsel tanıklığı bize sunar.
Ortadaki tek bir kaba uzanan onlarca kaşık, günümüz kent kültürüyle birkaç yüzyıl öncesinin sofrası arasındaki uçuruma işaret ediyor, ama lokmaların küçük parçalar hâlinde ağıza götürülüşü birdenbire tanıdık geliyor.
Ulemaya ziyafet
Levnî’nin Vehbî Surnâmesi’ndeki sofra minyatürlerinden biri. III. Ahmed’in oğullarının sünneti için Okmeydanı’nda düzenlenen 1720 şenliklerinde, ileri gelenlerden pek çok âlim, ümera ve saray hizmetlisine çadırlar önünde sofra kurulmuştu. Bu minyatürde, yüksek dereceli kadılar görülüyor. Vehbî ziyafetleri: “Derya idi sofra, sahan kayık / Diller küreğiydi o kayıkların…” diyerek nazmetmiş (TSMK, III. Ahmed, 3593).
Bir kâseye 10 kaşık Osmanlı sofra kültürünün klasik görünümü. Çorba ya da hoşaf gibi sıvı gıdalar bulunan bu kâselere 10’ar kaşık birden giriyor, herkese ayrı bir kap çıkartılması âdetten değil, belki müsrifçe bulunuyor. Bu, sofradakileri birbirine daha da yaklaştıran bir şey belki ama bulaşıcı hastalıklar için de oldukça elverişli. Yine de Osmanlılar kaşığın ağızlarına temas eden kısmı ile müşterek kaplarına giren kısmını ayırmışlar, her iki yer için kaşığın farklı taraflarını kullanmayı âdet edinmişler.
Yemek yenilirken konuşulur Levnî ve takipçisi İbrahim’e bakılacak olursa sofra, çevresinde sohbetin her daim deveran ettiği bir kurumdu. Rengârenk giyimli figürlerin sürekli sohbet ve müzakere hâlinde oldukları görülüyor.
Uzat cânım Sofradaki bir yüksek dereceli kadı’nın arkadaki Zülüflü Baltacıdan şerbet kupasını alışı, bir fotoğraf dinamizminde yakalanmış. Çaşnigirler tarafından kurulan sofranın etrafında Sakalar ve Baltacılar daima hizmete hazır. Yemek sırasında hazmı kolaylaştırıcı şerbetler ve kahve, yemekten sonra ise gül suyu ve buhur ikram ediliyor. Aştan geriye kalanlar ise mutat üzere hizmetlilerin nasibi oluyor.
Aynı düğün, farklı fırça
Vehbî Surnâmesi’nin diğer bir nüshasındaki (III. Ahmed, 3594) minyatürler, Levnî ekolünden İbrahim adlı bir nakkaşa atfedilir. Onun fırçası bize Levnî’ninki kadar görkemli değilse bile daha Batılı ve yenilikçi bir form ile beraber, şenlik sofrasına dair yeni bilgiler sunar. Vehbî, eserinde sadece pilav, zerde, şerbet ve kahveyi zikretmiş; Levnî hoşaf, çorba ve pilavları resimlemiş. İbrahim ise sofraya balığı, tavuk/kuş etini, ayrı tabaklarda sunulan küçük yemişleri ekliyor ve bunların günümüz için bile kibar sayılabilecek bir eda ile yenilmesini betimliyor.
Paşa sofrası
Gelibolulu Âli’nin Nusretnâme’sinden bu minyatür İstanbul’da 1584’te resimlendi. Sahneye göre Lala Mustafa Paşa, iştahlı yeniçerilere ve ileri gelen rütbelilere İznik’te, çadırının hemen önünde ziyafet veriyor. İşte askerin gönlünü almanın yolunu bilen bir paşa! (Topkapı Sarayı).
2018 hem kritik bir dönemden geçen Türkiye’de hem de ülkemizin içinde yer aldığı “sıkıntılı” coğrafyadaki olaylarla iz bıraktı. Ve foto-muhabiri, sıcak haber neredeyse makinasıyla hep oradaydı. Günümüz Türkiye’sinin basın fotoğrafçılığı alanında uluslararası saygınlığa ve bilinirliğe sahip birkaç isminden biri Bülent Kılıç… Fotoğrafçılığa 2002’de, AFP (Agence France Presse) için çalışmaya 2004’te başlayan başarılı foto-muhabirinin özgeçmişinde birçok önemli uluslararası ödül de bulunuyor. Bülent Kılıç’ın çalışmalarından 2018 seçkisi…
KADINA ŞIDDET PROTESTOSUNDA KADINA ŞIDDET KADINA YÖNELIK ŞIDDETLE ULUSLARARASI MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ’NDE TAKSIM MEYDANI’NA ÇIKMAYA ÇALIŞAN KADIN HAKLARI SAVUNUCULARI POLISINSERT MÜDAHALESIYLE KARŞILAŞIYOR. 25 KASIM 2018.
TARLABAŞI’NDA “YERYÜZÜ SOFRASI” TARLABAŞI DAYANIŞMASI’NIN DÜZENLEDIĞI IFTARDA, MAHALLE HALKI ÇOĞUNLUĞU AFRIKA KÖKENLI GÖÇMENLERLE BIRLIKTE SOKAKTA KURULAN SOFRADA ORUÇ AÇIYOR. 9 HAZIRAN 2018.
EVSIZ KALMANIN ACISI, SAĞ KALMANIN SEVINCI ZEYTIN DALI OPERASYONUNUN BAŞLAMASININ ARDINDAN, EVLERI SINIRIN SURIYE TARAFINDAN ATILAN ROKETLERDEN BIRI TARAFINDAN VURULAN KILISLI FEVZIYE DEMIR, BABASIYLA KUCAKLAŞARAK ACISINI DINDIRMEYE ÇALIŞIYOR. 23 OCAK 2018.
BOMBALAR PATLIYOR KAÇAN KURTULUYOR TSK TARAFINDAN SURIYE’NIN KUZEYBATISINDAKI AFRIN BÖLGESINDE YPG/PYD VE DAEŞ TERÖR UNSURLARINA KARŞI DÜZENLENEN ZEYTIN DALI OPERASYONU SIRASINDA, ÖZGÜR SURIYE ORDUSU BIRLIKLERI ŞEHIR MERKEZINI YPG MILISLERINDEN TEMIZLERKEN MEYDANA GELEN ŞIDDETLI ÇATIŞMALARDAN KAÇAN SIVILLER. 18 MART 2018.
HADI BAŞKA KAPIYA! KADINA YÖNELIK ŞIDDETLE ULUSLARARASI MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ’NDE KADIN HAKLARI AKTIVISTLERININ TAKSIM’E YÜRÜYÜŞÜ SIRASINDA İSTIKLAL CADDESI’NIN ARKA SOKAKLARINDAN BIRINDE BIR TRANS BIREY PENCEREDEN OLAYLARI IZLERKEN, MAHALLE SAKINI BIR KADIN EYLEMCILERE TEPKI GÖSTERIYOR. 25 KASIM 2018.
ATIL KURT, GÖSTERICIYI TUT! LGBTİ ONUR YÜRÜYÜŞÜ’NÜN İSTANBUL VALILIĞI TARAFINDAN DÖRDÜNCÜ KEZ YASAKLANMASINI İSTIKLAL CADDESI’NE ÇIKARAK PROTESTO ETMEYE ÇALIŞAN 1000 KADAR GÖSTERICIYI DURDURMAK ÜZERE ÖNLEM ALAN KÖPEKLI POLISLER VE TEDIRGINLIKLERI VÜCUT DILLERINE YANSIYAN İSTANBULLULAR. 1 TEMMUZ 2018.
SOKAKTA HEYECAN SANDIKTA HAYALKIRIKLIĞI 24 HAZIRAN SEÇIMLERINDE CHP’NIN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLAN VE ANAMUHALET PARTISI SEÇMENINDE SOKAKLARA TAŞAN BIR HEYECAN DALGASI YARATAN MUHARREM İNCE, MITINGE GIDERKEN ŞIŞLI’DE SEÇIM OTOBÜSÜNDEN HALKI SELAMLIYOR. 3 HAZIRAN 2018.
HAÇ VE AY-YILDIZI BULUŞTURAN ADAM 90 YAŞINDA HAYATINI KAYBEDEN BÜYÜK FOTOĞRAFÇI ARA GÜLER’IN TÜRK BAYRAĞINA SARILI TABUTUNU TAŞIYAN CENAZE ARABASI İSTIKLAL CADDESI’NDEN GEÇIYOR. 20 EKIM 2018.
GAZANIZ MÜBAREK OLA! 20 OCAK’TA HAVA HAREKATLARIYLA BAŞLAYAN ZEYTIN DALI OPERASYONU, ERTESI GÜN KARA HAREKATIYLA DEVAM ETMIŞTI. SURIYE SINIRINI GEÇEN TÜRK TANKLARINI OTOMOBILLERIYLE IZLEYEN YÖRE HALKINDAN BIR AILE MEHMETÇIĞI SAVAŞA UĞURLUYOR. 21 OCAK 2018.
VER PAPAZI! TÜRKIYE ILE ABD ARASINDA GERGINLIK YARATAN KONU BAŞLIKLARINDAN BIRI OLAN VE IKI YIL TUTUKLULUĞUN ARDINDAN SERBEST BIRAKILAN RAHIP ANDREW CRAIG BRUNSON, ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMASININ ARDINDAN ÜLKESINE DÖNMEK ÜZERE GELDIĞI İZMIR ADNAN MENDERES HAVAALANINDA. 12 EKIM 2018.
BAŞKANLIK SISTEMINE DOĞRU CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYIP ERDOĞAN, 24 HAZIRAN SEÇIMLERINDE OYUNU KULLANDIKTAN SONRA SANDIK KABININDEN ÇIKIYOR (ÜSTTE). YAŞANAN EKONOMIK SIKINTILAR NEDENIYLE EN ZOR SINAVIYLA KARŞI KARŞIYA OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN AMA “ÇIFTE SEÇIM”DEN MUZAFFER ÇIKMAYI BAŞARAN ERDOĞAN, PROPAGANDA DÖNEMINDE DESTEKÇILERININ SEVGI GÖSTERISINE KARŞILIK VERIYOR (ALTTA).
10.000 YILLIK TARIHLE BURUK VEDALAŞMA HASANKEYF’I TÜM TARIHÎ-KÜLTÜREL MIRASIYLA BIRLIKTE SULAR ALTINDA BIRAKACAK OLAN ILISU BARAJI’NIN YAPIMINA KARŞI MÜCADELE VEREN AKTIVIST RIDVAN AYHAN, DICLE’NIN KARŞI KIYISINDA YÜKSELMEYE BAŞLAYAN YENI HASANKEYF’I HÜZÜNLÜ GÖZLERLE IZLIYOR. 12 ARALIK 2018.
KANAT DONDURAN MART SOĞUĞU ALIŞILMADIK BIR SOĞUK HAVA DALGASININ ZIYARET ETTIĞI İSTANBUL’DA, KARLA KAPLI ÇATILARDA UÇUŞAN MARTILAR ILE FONDAKI GALATA KÖPRÜSÜ VE HALIÇ GÖRÜLMEYE DEĞER BIR MANZARA SUNUYOR. 1 MART 2018.
60 kuşağının önde gelen şairlerinden, yazar ve gazeteci Refik Durbaş’ı, kaybettik. Şiirleri, denemeleri, haberleriyle silinmez bir iz bıraktı ardında.
Refik Durbaş’ın günümüz Türkiye’sinde pek nadir görülen üç özelliği vardı. Birincisi şair olmak, ikincisi adam olmak, üçüncüsü ise gazeteci olmak. Az konuşup çok düşünen, çok okuyan, çok yazan bir insandı. 80’lerin ortasında Cumhuriyet gazetesinde tanıdığım, Yeni Yüzyıl’da daha da iyi tanıdığım bambaşka bir varlıktı. Onun mısralarındaki samimiyet -dönemin stilize edilmiş, sloganlaştırılmış, halkçılaştırılmış ifadeleri arasında- temizliğiyle parlardı. İşte zaten bu nedenle asla eskimedi, dönemsel kalmadı ve kalmayacak.
Refik Durbaş’a “mütevazı” demek yetersizdir. İşinde gerçek bir profesyoneldi; çalışkandı, iddialıydı, espriliydi hatta komikti. Hangi yazının ne kadar ne olduğunu Türkçesinden, kimin kendisini ne kadar taşıdığını gözlerinden, neyin ne kadar gerçeğe yaklaştığını halinden anlardı. Durbaş, zeka gösterileri yapmayacak veya naif rolleri oynamayacak kadar yüksek IQ sahibi bir insandı.
İçinden çıktığı toplumu, insanları onun kadar hissetmiş, yansıtmış ve kendini öne çıkarma hevesi olmadan yaşamış az insan tanıdım. Bu varoluşuyla, doğal olarak hem takdir edilen hem de kızılan biri oldu. Onun gibi olamazdık; olamadık zaten. Ama ondan çok şey öğrendik. Hem nefis şiirleriyle bezendik hem de yapabildiğimizce kendimizi düzelttik. Hoşçakal usta; tekrar görüşmek üzere.
Gürsel Göncü
CANDAN SABUNCU (1944-2018)
Özel bir oyuncu, öncü bir tiyatrocu
Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Candan Sabuncu’yu 74 yaşında, Aralık ayının altıncı gününde kaybettik. Türk tiyatrosunun duayen isimlerinden Candan Sabuncu, Yeşilçam’daki takma ismi olan Sevil Candan lakabıyla da tanınıyordu.
Genç kuşaklar onu Ömer Vargı’nın yönetmenliğini üstlendiği ve Şener Şen’le Kenan İmirzalıoğlu’nun başrollerinde olduğu Kabadayı (2007) filmindeki Atiye karakteri ile tanıdı. Sabuncu’yu bugünkü ününe kavuşturan ise asıl olarak 1960’larda içinde yer aldığı filmlerle gösterdiği performans oldu. Sabuncu’nun bu yıllarda ortaya koyduğu oyunculuk metodu, Türk sinema ve dizi endüstrisinin oyunculuk ayağının geliştirilmesinde ciddi bir eşiği temsil etmeyi sürdürmektedir.
Suavi Sualp’in senaryosunu kaleme aldığı ve Nuri Ergün’ün de yönetmenlik koltuğunda olduğu 1962 yapımı “Neşemizi Bulalım” onun kendini gösterdiği ve yeteneğini sergilediği ilk büyük işi oldu. Ardından gelen ve yönetmenliği ile senaristliği Hüseyin Peyda tarafından üstlenilmiş olan “Perişan” filmindeki başrolüyle de sinemada aranan yıldız isimlere dahil oldu. Oyunculuğunun orijinal taraflarını kamera karşısında icra edebilme şansı bulan Sabuncu, filmlere yeni bir soluk getiriyordu. Yine de onu zirveye taşıyan, geniş kitlelere tanıtan film “Kral Arkadaşım” oldu. Ayhan Işık’ın başrolünde, Osman F. Seden’in de yönetmenlik koltuğunda olduğu 1964 yapımı bu film, bugün hâlâ Yeşilçam’ın klasikleri arasında sayılmaktadır. Sabuncu’yu sadece filmleriyle anmak haksızlık olur. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu Sabuncu, kadrosunda yer aldığı Şehir Tiyatroları’nın birçok oyununda başrolü oynadı. Türk tiyatrosunda adeta ayrı bir ekol oluşturabilecek olan performansları ona birçok ödük de kazandırdı. Türk sineması önemli bir oyuncusunu, Türk tiyatrosu ise birkaç öncüsünden birini yitirdi.
AFİFE BATUR (1933-2018)
Mimarlık tarihimizin temel taşlarından
Afife Batur Hoca, Osmanlı ve erken cumhuriyet mimarisi üzerine ilk önemli akademik araştırmaları gerçekleştirmişti.
Aralık ayında Afife Batur hocayı kaybettik. İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, mimarlık tarihi kürsüsünde öğretim üyesi olan hoca, son dönem Osmanlı mimarlığı ile ilgili çok sayıda çalışması ile tanınmaktaydı. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde hem lisans hem yüksek lisansta çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, yüksek lisans ve doktora tezi yönetmişti. Değişik dönemlerde Mimarlar Odası, Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu gibi bir çok kurumda ve çeşitli sivil toplum örgütlerinde de görev almıştır.
Osmanlı mimarlığının son döneminde etkin olan mimari akımlar ve sanatçılar ile ilgili çalışmalarının bir çoğu, alanında ilk olma özelliğine sahiptir. Osmanlı Devleti’nin Avrupa etkilerinde mimarisinin değişimi, Batı’dan gelen etkilerin kent ve mekan kurgusuna katkısı, bu süreçlerde mimarlar gibi konuları ele alan makaleleri ve ansiklopedi maddeleri dikkati çekicidir. 19. yüzyılın son yıllarında ve 20. yüzyıl başlarında Osmanlı ülkesinin başkenti İstanbul’da görülen art-nouveau üslubu araştırmalarında da önde gelen isimlerden biriydi. Yine son Osmanlı ve ilk cumhuriyet yıllarında eser veren mimar Vedat Tek hakkında geniş bir araştırmaya imza atmıştır. Emeklilik sonrasında da çalışmalarına devam eden Hoca, son günlerine kadar meslek heyecanını kaybetmemişti.
Arkeoloji, Türkiye’nin Batı ile rekabet edebildiği belki de yegane bilim dalıdır. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Türkiye kazılarına daha fazla destek olmaya, tarihine ve kültürüne daha fazla sahip çıkmaya başladı. Ülkemizde 2018’de gerçekleştirilen 200’ü aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; çok önemli keşifler yapıldı ve bulgular açığa çıkarıldı.
AMASYA-HARŞENA KALESİ VE KIZLAR SARAYI / 14. YÜZYIL
OSMANLI SOKAK DOKUSU
2009’dan beri Doç. Dr. E. Emine Naza-Dönmez tarafından İstanbul Üniversitesi adına kazılan kalede, Erken Osmanlı Dönemine tarihlendirilen bir sokak dokusu ortaya çıkarılmıştır. Sokak dokusunun kenarında bulunan tabhaneli-zaviyeli bir yapı kalıntısının Evliya Çelebi’nin Amasya’yı ziyareti sırasında bahsettiği, günümüze ulaşamayan Yıldırım Han Camii olabileceği düşünülmektedir. Bu önemli keşif, Anadolu Türk tarihinde anılan, ancak bugün ortada olmayan kayıp yapılarımızın arkeolojik araştırmalarla bulunabileceğine işaret etmektedir.
AMASYA- OLUZ HÖYÜK / MÖ 5. YÜZYIL
PERSLERIN ANADOLU MERKEZİ
Önceki sezonlarda Perslere ait taş döşeme yol, sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfedildiği Oluz Höyük’te, 2018 dönemi çalışmalarında Apadana (taht salonu / kabul salonu) olduğu düşünülen ünik bir yapı bulundu. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana’nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan ağaç dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zaman içinde yokolduğu anlaşılmaktadır. Ateşgede, kutsal yol ve yeni bulunan Apadana, Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğuna işaret etmektedir.
İSTANBUL-HAYDARPAŞA / MÖ 4. YÜZYIL
GARDA YATAN TARİH
Haydarpaşa Garı’ndaki rehabilitasyon çalışmaları sırasında rayların geçtiği alanlarda İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazılarda çok katmanlı bir sahil yerleşimine ait kalıntılar bulundu. Osmanlı, Bizans ve Roma dönemi kalıntılarının açığa çıktığı alanda cephesi çok düzgün işlenmiş kesme taşlarla inşa edilmiş anıtsal bir duvar dikkati çekmektedir. Bugüne değin küçük bir bölümü ortayav çıkarılan duvarın işlevi henüz belirlenemezken, Megaralılar tarafından Byzantion’dan (İstanbul) önce kurulmuş olduğuna dair efsaneler bulunan Kalkhedon (Kadıköy) kenti ile bir bağlantısının olup olmadığı hususu da henüz açık değildir.
ORDU-KURUL KALESİ / MÖ 1. YÜZYIL
KYBELE’DEN SONRA DIONYSOS
Geçen yıllarda kale duvarlarındaki bir niş içinde bulunan Kybele heykeli ile gündeme gelen Kurul Kalesi’nde yeni heykelller keşfedildi. Ordu Müzesi başkanlığında, Prof. Dr. Yücel Şenyurt danışmanlığında devam eden kazıların 2018 dönemi çalışmalarında Dionysos heykeli ile Pan figürü açığa çıkarıldı. Kybele ile birlikte düşünüldüğünde yeni bulunan heykeller, Geç Hellenistik Dönem (MÖ 1. yüzyıl) kalesi olan Kurul’da dinsel törenler yapıldığına işaret etmekte.
VAN-ERCİŞ / 400 BİN YIL ÖNCE
PALEOLITIK KALINTILAR…
Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Doç. Dr. İsmail Baykara başkanlığında Van İli Erciş İlçesi Meydan Dağı Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik yüzey araştırmalarında, Paleolitik dönem insanlarına ait geçici kamp yerlerine ait kalıntılar keşfedildi. İnsanların henüz avcılık ve toplayıcılık yaptığı uzun bir süreç olan Paleolitik döneme ait sözkonusu kalıntılar içinde oval silindir çadırları çevreleyen taşlar ile obsidyen (volkanik cam) aletler bulunuyor. Kalıntılar, bölgenin 400 bin yıl önce ıssız olmadığını kanıtlaması bakımından oldukça önemli.
BAYBURT-BAYBURT KALESİ / 6. YÜZYIL
TARİHȊ KİLİSEDEKİ YAZIT
Bayburt Müze Müdürlüğü başkanlığında Bayburt Kalesi’nde gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında yapılan arkeolojik kazılarda, Roma yerleşimine işaret eden yazıt parçası ortaya çıkarıldı. Kale içindeki 11. yüzyıla tarihlenen bir kilisenin duvarında saptanan yazıtın 6. yüzyıla ait olduğu düşünülüyor. Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nde epigrafik bulgulara sıkça rastlanmaması, buluntunun önemini arttırmakta.
ŞANLIURFA-SİVEREK / MÖ 8. – 7. YÜZYIL
YENİ ASSUR’UN KAYA TAPINAĞI
Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde yasadışı kazılar sonucu keşfedilen bir alanda, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kurtarma kazılarında Yeni Assur Dönemi’ne ait ana kayaya oyularak yapılmış bir tapınak keşfedildi. Galerilerden oluşan tapınağın duvarına boyalarla freskolar resmedilmiştir. Kamuoyuna, Ay Tanrısı Sin Tapınağı olarak yansımasına karşın, Güneş Tanrısı Şamaş ve Tanrıça İştar’ın resmedilmiş olduğu tapınağın, sözkonusu bu tanrılardan birine ait olma ihtimali de bulunmaktadır. Sin Tapınağı, kayaya oyulmuş olması ve duvar resimleri ile Anadolu’nun tek örneği durumundadır.
BURSA-İZNİK / 13. YÜZYIL
ORHAN GAZİ DÖNEMI HAMAMI
14. yüzyılda Orhan Gazi tarafından yaptırıldığı düşünülen tek kubbeli bir hamam ortaya çıkarıldı. Bölgedeki kazı çalışmalarının devam etmesi, Anadolu topraklarında kaybolmuş Türk eserlerinin keşfedilmesi açısından oldukça önemli.
İZMİR-YEŞİLOVA HÖYÜĞÜ / MÖ 60. YÜZYIL
8 BİN YILLIK MÜHÜR
İzmir yakınlarında yer alan Yeşilova Höyüğü’nde Ege Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Zafer Derin tarafından yapılan kazılarda Neolitik Dönem’e (MÖ 60. Yüzyıl) ait güneş motifli kil mühür bulundu. Dönemi için statü ve mülkiyet kavramlarını yansıtan mühür üzerinde yedi ışın motifi yer alıyor. Yeşilova mühürü, boyutu ve motifi ile Neolitik Dönem için ünik bir buluntu.
İSTANBUL-SUR-U SULTANİ / 6. – 7. YÜZYIL
BİZANS’IN ASLANLI MERMERİ
Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların Cankurtaran bölümünde gerçekleştirilen kazılar sırasında Aya Yorgi Kilisesi’nin bulunduğu mevkiide aslan protomlu mermer friz parçası keşfedildi. Bir Erken Bizans (6.-7. yüzyıllar) yapısından söküldüğü anlaşılan parçanın devşirme olarak Geç Bizans (11.-12. yüzyıllar) ya da Erken Osmanlı Dönemi’nde (15. yüzyılın ikinci yarısı) yapıya taşındığı düşünülmekte. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin gerçekleştirdiği kazılarda açığa çıkan eserin Latin istilasından (1204) kurtulmuş nadir eserlerden olduğu anlaşılmaktadır.
Bursa’nın güneybatısında, kente yarım saat (36 km) mesafede bulunan dağa, Antik Yunancadaki adı Olympos ile birebir aynı anlama gelen Uludağ adını 1925’te Osman Şevki Bey vermişti. Dağın Osmanlı dönemindeki adı ise Keşiş Dağı idi. 1933’ten itibaren Uludağ, kışın kayak yapmak isteyenler için bir merkez haline gelmeye başladı. Bursa valisi Fatin Güvendiren zamanında, 30’lu yıllarda burada yapılan 17 odalı otelin donanımı yetersiz kalıyordu ama, artık yöre halkı da kasketleri ve şalvarları ile dağda kaymaya başlamıştı.
Yaşadığımız sürece yaşlanırız. Biraz unutkan olmak da yaşlanırken çok normal kabul edilir. Ancak yaşadığı yeri, zamanın akıp gidişini, gündelik hayatın basit işlerini, sevdiklerini, hatta kendi bedenini yavaş yavaş unutuyorsa insan; demanstan (bunama) söz etmek gerekir. Demans ve onun en yaygın türü olan Alzheimer hastalığı, hayat beklentisinin 30 yıl arttığı 20. yüzyılda artık büyük bir problem. Hastalığın tarihsel teşhisi…
Kimi hastalığın yalnızca biyolojik bir çerçevesi olmayıp, sosyal ve kültürel çerçevesi de vardır; yani kabul edilip adlandırılana kadar, bir anlamda hastalık yoktur. Biyolojik realitesinden başka, sosyal ve kültürel boyutu da olan demans, işte böyle bir hastalık. 19. yüzyılın sonundan itibaren çerçevesinde dramatik değişiklikler olmuş; normal yaşlanmanın patolojik bir varyantından mutlak bir hastalığa doğru evrilmiştir.
Dr. Alois Alzheimer Birlikte çalıştığı psikiyatrist Emil Kraepelin tarafından 1910’da demansın özel bir türüne ismi verilen Dr. Alois Alzheimer.
Yaşlılığa bağlı demansa baktığımızda, her zaman insan deneyiminin bir parçası olduğunu görürüz. 20. yüzyılın başlarında hastalık olarak algılanmaya başlanmış ve yine 20. yüzyılın son çeyreğinde büyük bir halk sağlığı problemine dönüşmüştür. Demansın taşındığı bu yeni çerçeve sadece medikal konseptin değişmesinden değil, yaşlanmanın getirdiği sosyal transformasyondan da kaynaklanmaktadır.
Antik çağlarda, Yunan ve Roma uygarlıklarında bunamak, yaşlanmanın çok normal ve kaçınılmaz bir parçasıydı. Hatta Yunan mitolojisinde yaşlılığın bir de Tanrısı vardı: Geras. Yaşlanan kişiye ün ve cesaret bahşetse de Geras onları zihinsel çöküşten koruyamıyordu. MÖ 8. yüzyılda yaşayan Yunan düşünür Pythagoras hayatı bölümlere ayırmıştı; son iki bölüm yaşlılığa aitti ve bu iki bölümün karakteristiği vücut giderek çürürken zihinsel yetilerin de tükeniyor olmasıydı. Keza Hipokrat, yaşlılığa bağlı olarak bedenle birlikte zihnin de gerilediğini gözlemiş ve bunu paranoya olarak adlandırmıştı.
Platon ve öğrencisi Aristo’ya göre de yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucuydu zihnin yaşlanıyor olması. MÖ 2. yüzyılda yaşayan Roma’lı filozof Cicero ise zihinsel olarak aktif geçen bir hayatın bunamayı geciktireceği hatta önleyebileceğini ilk farkeden kişiydi. 2. yüzyılda yaşayan ve kendisinden sonraki tıbbı neredeyse bin yıl boyunca etkileyen Romalı hekim Galen, demansı morosis olarak tanımlamış, akıl hastalıkları arasında saymış ve yaşlılığa vurgu yapmıştı.
Kilise dogmalarının hakim olduğu Ortaçağ boyunca Batı tıbbında yeni bir bilgi neredeyse hiç üretilmemişti. 17. ve 18. yüzyıllara gelindiğinde, anatomik diseksiyonların yapıldığı, insan bedeninin doğrudan gözlemlendiği bu aydınlanma çağlarında, beynin yapısı da aydınlanıyordu. Geçip giden bütün bu zamanlar boyunca, bunayan insanlar toplumdan izole edilerek akıl hastanelerine kapatıldılar ve bu durum Fransız hekim Philippe Pinel’in akıl hastaları için daha hümanist bir yaklaşımın öncülüğünü yaptığı 18. yüzyılın sonuna kadar devam etti.
1797’de Philippe Pinel’in 34 yaşında bir kadın hastası oldu. Alışılmışın dışında bir hastaydı bu kadın. Yavaş yavaş her şeyi unutuyordu; öyle ki birkaç yıl içinde neredeyse bütün hafızasını kaybetmiş; konuşmayı, yürümeyi, kaşık-çatal, saç fırçası gibi sıradan şeyleri kullanmayı unutmuştu. İşte, Latince kökenli bir kelime olan ve “zihinsel melekelerin tutarsızlığı” anlamına gelen demans (démence), Philippe Pinel tarafından ilk kez bu hastanın muzdarip olduğu durumu tanımlamak için kullanıldı. Pinel, hastası öldüğünde ona otopsi yaparak basit bir mikroskopla beyin dokusunu inceledi ve iki özellik kaydetti: Hastanın beyni boyut ve ağırlık olarak küçülmüş, normalin 2/3 oranına gerilemiş ve sıvı miktarı artmıştı. 1801 yılında Philippe Pinel bu sıradışı hastaya ait gözlem ve bulgularını yayımladığında ilk demans vakası da kayıtlara geçmiş oldu. İkinci bir vakanın literatüre girmesi için bunun üzerinden tam bir asır geçmesi gerekecekti.
Demanstan Alzheimer’a Dr. Alzheimer 1906’da bir hastasına yaptığı otopside, beyin dokusunda senil demansın ağır bulgularının yanısıra, incelmiş kortekste hücre kaybını ve dejenere olmuş hücrelerin oluşturduğu plakları keşfetmişti.
Demansın en belirgin belirtisi hafıza kaybıydı ve bu durum çoğunlukla yaşlılıkla ilintiliydi. Ortalama insan ömrü uzamaktaydı ve ömür uzadıkça demans da artmaya başlamıştı. 19. yüzyılda “senil demans”, yani yaşlılık bunaması terimi ortaya atıldı. Bu dönemde bakteriler keşfedilerek birçok hastalığın etkeni aydınlanırken, psikiyatri tıbbın diğer branşlarının gerisinde kalıyordu. 1857’de Alman psikiyatristler sifilisin (frengi) sebep olduğu nöro-psikiyatrik durumu aydınlatınca, bu hastalık demansın yaygın bir sebebi olarak dikkate alınmaya başlandı ve diğer akıl hastalıklarının da sebebi ve dolayısıyla tedavisinde gelişmeler olabilir diye yeni bir ümit doğdu.
İlk Alzheimer’lı Dr. Alois Alzheimer’ın sağlığında takip ettiği, ölümünden sonra beyin dokusunu inceleyerek Alzheimer’a özgü ilk bulguları saptadığı hastası Auguste Deter. 1900’lerin ilk yılları…
20. yüzyılın henüz başında, 1901 yılında, Auguste Deter adında 51 yaşında bir kadın, kocası tarafından Frankfurt’ta bir akıl hastanesine götürüldü. Paranoya tarzında takıntılı düşünceleri, agresif davranışları, hafıza kaybı ve konuşma problemleri olan bu hasta kendine bakamıyor, yardımları reddediyordu; muayenesinde bellek bozukluğu, yazma ve okuma zorluğu saptanmıştı. Hastayı, Dr. Alois Alzheimer tetkik ve takip etmeye başladı. Belirtiler zamanla ilerliyordu; halüsinasyonlar ve bilişsel bozukluklar eklenmişti.
1903’te Dr. Alzheimer, Münih Üniversitesi’nde frenginin sinir sistemi üzerinde yol açtığı tahribat üzerine çalışan devrin tanınmış psikiyatristi Dr. Emil Kraepelin ile birlikte çalışmak üzere Münih’e taşındı; ancak uzaktan da olsa hastasını takibe devam ediyordu. 1906’da hastası ölünce, beyni otopsi için Dr. Alzheimer’a gönderildi. Dr. Alzheimer post mortem raporunu yazarken, hastanın zihinsel problemlerini kaydetmenin dışında, mikroskopta incelediği beyin dokusunda, senil demansın ağır bulgularının yanısıra (yani büzülmüş ve sıvı dolu bir beyin), beyin kabuğunun (korteks) incelmiş olduğunu, korteks hücrelerinin 1/3 oranında kaybolduğunu, bunların yerini dejenere olmuş hücrelerin kalıntıları olduğu düşünülen lifsi yapıların (nörofibriller) aldığını ve beyin dokusu içinde kemiksi yapıların (plaklar) olduğunu vurguladı. Bunun daha önce tanımlanmamış yeni bir hastalık olduğunu düşünüyordu. Bu keşfini aynı yıl Almanya’da yapılan psikiyatri kongresinde sunduktan sonra, 1907’de Psikiyatri ve Adli Tıp dergisinde yayınladı. Pinel’in hastası ile benzer davranışlar gösteren 50’lerindeki bu kadın onun tarif ettiği hastalığa sahip gibi görünüyordu.
Dr. Emil Kraepelin 1910’da yayımladığı Klinik Psikiyatri kitabında bu hastalığa “Alzheimer hastalığı” adını verdi. Yayımlandığı yıllarda hiç dikkati çekmeyen bu makale 70 yıl sonra atıf almaya başlayacak ve Alzheimer adı meşhur olacaktı.
Adım adım çöküşe doğru Alzheimer’a yakalan ressam William Utermohlen’in, teşhisin konduğu 1995’ten öldüğü 2000’e kadar yaptığı otoportreler hastalığının ilerleyişini gözler önüne seriyor.
20. yüzyılın ilk on yılında Alman psikiyatristler Emil Kraepelin ve Alois Alzheimer, demansı en sık görülen ikinci akıl hastalığı olarak tanımıştı. Ancak Alzheimer’ın bulgularına 20. yüzyılın ikinci yarısında daha çok önem verilmeye başlandı. Başlangıçta bilimsel camia, Alzheimer ve yaşa bağlı demansın aynı şey olduğu konusunda uzlaşamamıştı ve 1960’lara kadar yaşlılık demansı ile daha nadir ve daha genç yaşlarda görüldüğü düşünülen Alzheimer hastalığı birbirinden farklı hastalıklar olarak telakki edilmişti. Fakat zaman içinde benzer gözlemler biriktikçe, klinik muayene bulguları ile patolojik bulguların kesin bir ayrımının olmadığı görülerek, hastalık “Alzheimer tip senil demans” adı altında birleştirildi.
20. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, bu kez ABD’de şöyle bir gözlem ortaya çıktı: Eyalet akıl hastanelerinde demans hastaları giderek artıyor, hastane kapasitelerini aşıyordu. Bu hastaların iyileşme ümidi yoktu. Eyalet hastaneleri tedavi merkezi değil, bağımsız yaşamaları mümkün olmayan bu hastalar için depo hastanelere dönüşüyordu.
1930’lardan 1950’lere doğru, demans bir beyin hastalığından çok psiko-sosyal bir probleme dönüştü. Toplum yaşlılarını ne yapacağını bilemiyordu. 65 yaşın üstündeki nüfus hızla artıyor, buna paralel olarak bedenlerinden önce zihinleri ölen insanlar da artıyordu. Yaşlanan dünyada büyük bir halk sağlığı krizi baş göstermişti. 1970’lerin sonlarından itibaren 68 kuşağı da yaşlanmaya başlamıştı. 1980’e geldiğimizde Alzheimer artık sokaktaki insanın bildiği bir kelimeye dönüştü. Araştırma fonları oluşmaya başladı. Sayı çığ gibi büyüyor ve sağlık sistemini zorluyordu.
DEMANSA YAKALANAN ÜNLÜLER
• Charles Bronson 1921-2003
• Charlton Heston 1923-2008
• Iris Murdoch 1919-1999
• Peter Falk 1927-2011
• Rita Hayworth 1918-1987
• Ronald Reagan 1911-2004
• Robin Williams 1951-2014
• Margaret Thatcher 1925-2013
• Sugar Ray Robinson 1921-1989
• Behiye Aksoy 1933-2015
UNUTKANLIK DEĞİL HASTALIK
Demans: 47.5 milyon insanda yapısal hasar var
Bugün demans dediğimiz zaman, bilişsel faaliyetlerde günlük yaşamını etkileyecek kadar gerileme ile kendini gösteren zihinsel bir yıkım anlaşılır. Beyinde de yapısal bir hasar sözkonusudur. Beyinde bu hastalıkların çok sayıda alt tipi bulunmaktadır. Alzheimer hastalığı da bir demans tipidir; bütün demansların üçte ikisini oluşturur. Ayrıca vasküler (damarsal) demans, Parkinson demansı, frontal-temporal demans ve Lewy body demansı literatüre girmiştir. Kafa travması, Creutzfeldt-Jakob hastalığı, Huntington hastalığı ve başka pek çok durum da demansa sebep olabilir.
Demans, başlama yaşına göre iki kategoriye ayrılır: Erken ve geç başlangıç. 65 yaşın altında yakalananlar erken başlayanlardır. Bu vakaların kalıtsal olma ihtimali daha yüksektir. Bu grupta koordinasyon ve hareket bozuklukları ön planda olabilir. Hayat beklentisi 4-8 yıldır. Yakın bellek bozukluğu, konuşma problemleri, görsel-uzaysal fonksiyonlarda bozulma, dikkat toplayamama, yürütücü işlevlerde gerileme, günlük yaşam aktivitelerinde bozulma, depresyon, ajitasyon, hezeyan, halüsinasyon, kelime bulamama, yanlış kelime kullanma belirtileriyle ortaya çıkar. Alışveriş ve para hesabı, yemek yapma, yol ve yön bulma, giyinme, ev işleri, tv-radyo izleme, kitap okuma, randevu hatırlama gibi günlük aktiviteler bozulur. Bugün dünyada 47.5 milyon insanda demans olduğu tahmin edilmekte ve bunların sadece dörtte birine teşhis konabildiği düşünülmektedir. ABD’de ölüme sebep olan 6. sıradaki hastalık durumundadır.
TARİH 07 ARALIK 1707
Osmanlı arşivinde ‘bunama’ belgesi
SİNAN ÇULUK
Osmanlı arşivinde çok sayıda belgede, bunamaya maruz kalan ebeveynlerin, servetlerini ziyan etmemeleri için çocuklarının talebiyle hacr altına alındıkları görülür. “Ateh getirdikleri” için vakfın ve o vakıftan faydalananların hukukunu korumaktan aciz kalan vakıf mütevellilerinin sadrazam buyrultusuyla görevden azledilip yerine diğerinin geçirildiği de vakidir. 7 Aralık 1707 tarihli böyle bir belgede, İstanbul Edirnekapı’da Neslişah ve İskender Bey Camii Vakfı’nın mütevellisi İbrahim’in yaşlılığı ve bunamasından dolayı vakfın işleriyle uğraşamadığı belirtiliyor. Vakıf mührünün yetkisiz ellerde kaldığı, vakıf emlakinin yabancılar tarafından mülkiyet olarak zapt edildiği, vakıf görevlisi olmadığı için kiraların toplanamadığından şikâyet eden vakfın mürtezikaları (imam, müezzin gibi vakıftan para alan görevliler) toplanıp bu dilekçeyi yazmışlar.
Vakıftan para gelmeyince camideki imam ve diğer görevlilerin işlerini sürdüremedikleri anlaşılıyor. Ateh getiren Seyyid İbrahim’in mütevellilikten alınarak yerine diğer İbrahim’in getirilmesi talebi üzerine sadrazam durumu İstanbul kadısına havale ediyor. Onun incelemesinden sonra anlatılanların gerçekliği tespit edilince arzuhaldeki talep yerine getiriliyor.
NÖRONLARIN ÖLÜMÜ
Alzheimer: Dönülmez akşamın ufkunda…
Tüm demansların %50- 70’ini oluşturan Alzheimer hastalığında, erken başlangıçlı formlar genetik geçiş özelliğindedir ve olguların %3-5 ini kapsar. Dr. Alzheimer tarafından mikroskobik incelemede tanımlanan plak ve yumaklar, sinir hücreleri arasındaki bağlantı kayıpları ile birlikte Alzheimer hastalığının ana sebebidir. Plak ve yumaklar anormal protein depolarıdır. Hastalığın başlangıç evrelerinde genellikle hiçbir belirti ve bulgu yoktur. Herhangi bir zihinsel problem su yüzüne çıkmadan yaklaşık 10 yıl önce hastalığın başladığına inanılır. Hasar beynin hafızadan sorumlu hipokampus bölümünde başlamakta; nöronlar bir kere ölmeye başlayınca bu yapı giderek küçülmekte ve sonunda ciddi bir hasar olduğunda ise artık geri dönülmez bir safhaya girilmektedir.
Dr. Alzheimer’in keşfinden bugüne kadar, literatüre pek çok bulgu eklenmiştir. 1931’de Max Knol ve Ernst Ruska’nın elektron mikroskobunı icat etmeleriyle, 1 milyon kereden fazla büyütülebilen beyin hücreleri daha derin anlaşılmaya başlandı. 1983’te yılında farkındalık yaratmak amacıyla bütün bir Kasım ayı Alzheimer hastalığına adandı. 1984’den itibaren bilimsel çalışmalar desteklendi ve 1993’te “Cognex” adında ilk ilaç geliştirildi.
Yaşlı nüfusun arttığı toplumlarda demans önemli bir sağlık sorunu. 65 yaşın üstünde %6-10, 85 yaşın üstünde %30- 47 oranında. Tanı konduktan sonra ortalama yaşam 8.1 yıl. En sık ölüm nedeni ise pnömoni. Riskler ve korunma yolları halen tartışmalı konular. Yaş, aile hikayesi, apolipoprotein, E e4 allelinin varlığı ve depresyon, genelde risk faktörleri olarak kabul edilmekte.
Alzheimer düşünme ve hatırlama kabiliyetinin giderek azaldığı bir hastalık. Yaşlılık ise bunun bir sebebi değil. Diğer bir deyişle, Alzheimer normal yaşlanma sürecinin bir parçası değil. Hayatları boyunca entelektüel yapıları hiç zarar görmeyen yaşlılar var ve birçok insan demansın hiçbir türüne yakalanmamakta.
ÇAĞLAR BOYU ORTALAMA YAŞAM SÜRELERİ
NEANDERTALLER (30.000 sene önce)
30
Çatışmalardan, avcılık kazalarından ve diğer yaralanmalardan ötürü yaşam süresi 30 yıl civarındaydı. Yiyecek kıtlığı yetersiz beslenme sebebiydi. Bu avcı-toplayıcı gruplar, hayvanlardan yayılan hastalıkları kendilerine çektiler. Kuduz, tüberküloz, malta humması, sarı humma ve beyin iltihabı yayıldı.
NEOLİTİK (MÖ 8500 – MÖ 3500)
38
Tarım, sulama kanalları ve şehirleşme, beraberinde yerleşik nüfusla ilişkili sorunlar getirdi. Su kaynakları dışkıyla pislendi ve kolera, çiçek hastalığı, tifo, grip gibi hastalıklar yayıldı. Sivrisineklerle ve böceklerle taşınan, evcilleştirilmiş hayvanlarda bulunan sıtma ve diğer hastalıklar ortaya çıktı.
KLASİK YUNAN VE ROMA (MÖ 500 – MS 500)
35
Tüberküloz, tifo, ateşli hastalıklar, çiçek hastalığı ve kızıl hastalığı şehir nüfusunun alt tabaklarında yayıldı. Yetersiz beslenme, mide-barsak yangısı ve şiddet arttı.
ERKEN ORTAÇAĞ
48
GEÇ ORTAÇAĞ
38
ORTAÇAĞ (500 – 1500)
40
Şehirleşmeyle beraber ortalama yaşam süresi arttı. Kıtlık ve hıyarcık salgını çok can aldı. Veba Avrupa’da 25 milyon insanı (1347-1351), Asya’da 60 milyon insanı öldürdü ve büyük Londra salgınında (1664-1666) zirveye ulaştı. 1500’e gelindiğinde, ortalama yaşam süresi 38’e düşmüştü.
VICTORIA DÖNEMİ (1850’lerden 1900’e)
Erkek 70
Kadın 75
Tifo, tifüs, raşitizm, difteri, tüberküloz, kızıl hastalığı ve kolera büyük şehirlerden kol geziyordu.
1900’LER
Erkek 82
Kadın 85
Daha iyi sağlık ve yaşam koşulları, 1950’ye gelindiğinde yaşam ortalamasını erkeklerde 70’e, kadınlarda 75’e çıkardı.
BUGÜN
Kanser, kalp hastalıkları ve krizi gelişen dünyada en çok can alan unsurlar. Akli melekelerin kaybı ve hareket etmede zorlanma, uzayan ömrün en büyük handikapları.
Futbol tarihi sonunda bunu da yazdı: Dünyanın en büyük yeşil saha rekabetinin Arjantinli iki kahramanı River Plate ile Boca Juniors, taşkınlıklar nedeniyle bu yıl Libertadores Kupası finalini başka bir kıtada, İspanya’da oynamak zorunda kaldı. Futbol kapışmasından çok ölüm-kalım mücadelesini andıran Buenos Aires derbisinin geçmişten günümüze nefes kesen hikayesi…
Libertadores Kupası’nın Madrid’de oynanan ikinci maçında takımı adına ilk golü kaydeden Boca Juniors’lu Dario Benedetto, River Plate’li Gonzalo Montiel’i tahrik ediyor. Oyuncunun yüzündeki agresif ifade iki takımın rekabet tarihini özetler nitelikte, 9 Aralık 2018, Santiago Bernabeu stadı. (Matthias Hangst/Getty Images.)
Şüphesiz futbolun en büyük rekabeti yıllar dır Arjantin’de yaşanıyor. River Plate ve Boca üphesiz futbolun en büyük rekabeti yıllar dır Arjantin’de yaşaJuniors’un her randevusu ülkede hayatı durduruyor, yeryüzünün dört bir köşesinde milyonlarca kişiyi televizyon başına mıhlıyor. Bu bir derbi değil, adeta ölüm kalım meselesi!
24 Kasım 2018’de Buenos Aires’de çekilen görüntüler bir çatışma bölgesini andırıyordu. Futbolun sadece seyredilmediği, doğrudan yaşandığı, hatta uğruna ölündüğü bu topraklarda Libertadores Kupası final karşılaşmasının öncesinde çıkan olaylar dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Bir otobüs taşlanmış, olaylara müdahil olan polisin attığı biber gazından oyuncular perişan olmuş, saatlerce başlama vuruşunun yapılıp yapılmayacağı belirsiz kalmıştı. Sonunda maç bambaşka bir coğrafyaya alınacaktı. Şaka gibiydi; bir kıtanın en büyüğü, başka bir anakarada belli olacaktı!
Güney Amerika’nın kulüpler düzeyindeki en büyük organizasyonu olan Libertadores Kupası, adını kıtayı İspanyol ve Portekizli sömürgecilerden kurtaran liderlerden almışken, şampiyonun İspanya’nın başkenti Madrid’de taçlanması oldukça ironik hattâ trajik olsa gerek. River Plate, uzatmalar sonunda ezeli rakibi Boca Juniors’ı devirerek zafere ulaşırken tarihe geçti: Kıtalarını yüzyıllarca istila edenlerin başkentinde taçlanmak şüphesiz bir ilkti. Şimdi müsadenizle, her şeyin başladığı günlere, yeşil sahaların en ateşli rekabetinin ya da nam-ı diğer Superclasico’nun doğmasından önceki döneme kısaca bakalım.
İki devin doğuşu
Aslında her şey 25 Mayıs 1901’de başlamıştı. Buenos Aires’teki İngiliz kolonosinin iki takımı Santa Rosa ile Rosales’in birleşmesiyle zenginlerin takımı doğmuş; Arjantin ile Uruguay’ı ayıran Plata Nehri’nin İngilizcesi, geleceğin futbol devine ismini vermişti: River Plate.
Düşman kardeş de aynı mahallede doğuyordu. 3 Nisan 1905’te dört göçmen çocuk bir kulüp bulmak için buluşuyordu. Evinde toplandıkları Esteban Baglieto, hem başkan olmuştu hem de kaleci. İsim olarak mahallerinin adını seçmişler, yanına Juniors eklemişlerdi. Bugünün klasikleşmiş sarı-lacivert renklerini bulmalarıysa biraz zaman alacaktı. Siyah-beyaz, açık mavi, mavi-beyaz renkler denenmiş, 1907’de oynayacakları bir maçta aldıkları yenilgi efsane formanın son halini belirlemişti. Kendileriyle aynı renkte formayla oynayan bir takımla girdikleri iddiaya göre, kazanan formasını koruyacak, kaybeden kendisine yeni renkler bulacaktı. Kaybettiler. Boca’lı delikanlılar ertesi gün limanda pusuya yattı. Yanaşacak ilk geminin bayrağı, formalarının rengini belirleyecekti. Tesadüf bu ya, o gün gelen ilk gemi İsveç’tendi. Böylece, sarı-mavi İsveç bayrağının renkleri Boca’nın renkleri olmuştu.
Kozlarını daha önce 1908 ve 1912’de iki kere paylaşmış olsalar da iki takımın ilk resmî randevusu 1913’te, o zamanların müthiş takımı Racing’in sahasında gerçekleşti. O gün kırmızı-beyazlılar gülmüş, sarı-lacivertliler ağlamıştı.
Dünün minikleri, bugünün devleri kupa hasadına da aynı yıllarda başlayacaktı. İlk kez Boca 1919’da ligde zafere ulaşmış, ertesi sene her iki kulüp de şampiyonluk yaşamıştı.O zamanlar ülkede iki ayrı lig düzenleniyor, aynı mahallenin çocukları aynı organizasyonda mücadele etmiyordu. 1923’te alınacak yeni bir karar ölümüne tangoyu doğuracaktı.
Milyonerler ve alttakiler
Başkan Jose Bacigaluppi, River’ı zengin mahallesine taşıyarak adeta bir kan davası başlattı. Bu kararla kulüp kısa sürede kanatlanacaktı. 1927’de ülkede statü değişiyor, ligler birleşiyordu. Hal böyle olunca sahadalardaki rekabet de kızışıyordu. 1932’de kırmızı-beyazlılar Tigre’den Bernabe Ferreyra’yı astronomik bir fiyatla formasından ayırdıklarında lakapları konmuştu: “Los millonarios!” Artık milyonerlerin takımıydılar. Futbol endüstrisinin meşin yuvarlağa diş geçirdiği yıllara kadar aralarındaki mücadele zengin ve orta sınıfın şımarık çocuklarıyla alttakilerin savaşı diye özetlenebilirdi. Her ne kadar yıllar içinde aralarındaki fark kapansa da, yüreklerde hissedilen tekti. Bu bir kimlik mücadelesiydi. 25 Temmuz 1938’de önce River kendi stadyumunu; Estadio Antonio Vespucio Liberti, nam-ı diğer “El Monumental”i (Anıtsal ya da Mabed) açıyordu. Boca da yuvasına kavuşmak için çok fazla beklemeyecekti. 25 Mayıs 1940’ta oynanan San Lorenzo hazırlık maçıyla Estadio Alberto J. Armando, diğer adıyla “La Bombonera” (Çikolata Kutusu) futbol dünyasına “merhaba” diyecekti.
Göze göz, dişe diş!Finalin 2-2 biten ilk maçının rövanşından önce otobüsleri River Plate taraftarlarının saldırısına uğrayan Boca Juniors’un gözünden yararlan kaptanı Pablo Perez. Kaptan, “Öleceğimi bile bile sahaya çıkıp nasıl oynarım?” demişti.
Kanlı derbiler
River Plate-Boca Juniors derbilerinde hemen her zaman irili ufaklı hadiseler yaşanmıştır. Ama bunlardan ikisi, hazin sonuçlarıyla hafızalarda yer etmiştir.
23 Haziran 1968’de River’ın mabedi El Monumental’de buluşmuştu düşman kardeşler. Golsüz giden maçta stadın 12. kapısının etrafı mahşer yerine dönmüştü. Tevatüre göre Bocalıların ev sahibi taraftarların üzerine attıkları yanan kâğıt parçaları, Arjantin futbol tarihinin en büyük felaketinin fitilini yakmıştı. 71 kişi can verirken, 150 izleyici yaralanmıştı. Kurbanların yaş ortalaması sadece 19’du. Üç yıl sürecek soruşturma bir sonuç vermeyecek, o gün olup bitenler hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamayacaktı.
30 Nisan 1994’teyse Hâbil ile Kâbil bu sefer Boca’nın yuvasındaydı. Deplasman ekibi derbiyi 2-0 kazanmış; galibiyeti kutlayan iki River taraftarı Bocalı fanatikler tarafından keklik gibi avlanmıştı! Sarı-lacivertlilerin tribün grubu La Doce’nin lideri Jose Barrita ve arkadaşları bir manada skoru eşitlemişti. Kentin duvarlarına yazılan “2-2” sloganları kanları donduruyordu. Güney Amerika kıtasında futbol sadece çimlerde oynanmıyor, maçlar sadece 90 dakika sürmüyordu…
2011’de tarihinde ilk kez küme düşen River, gittiği gibi geri gelmiş; 2014’te de ligde mutlu sona ulaştığında, 36. şampiyonluğuna imza atmıştı.
O tarihten bu yana dört sezonda üç defa ipi göğüsleyen Boca’nın hanesinde ise 33 şampiyonluk yazıyor. Bugüne dek oynanan toplam 248 derbide, sarı-lacivertlilerin 88, kırmızı-beyazlıların 82 galibiyeti bulunuyor.
Dünyada ölmeden önce yapılması gerekenler listelerinde bir maç hep yer buluyor. Tarihiyle, dramasıyla, bugüne kadar yaşananlar yaşanacakların teminatı gibi duruyor. Futbolun adeta ölüm-kalım meselesi olduğu topraklarda sanki her derbi, sırat köprüsünde oynanıyor; kazanan cennete, kaybeden cehenneme gidiyor.
Superclasico’nun şifreleri
Bir tarafta ‘Tavuklar’, diğer tarafta ‘Leş kokanlar’
Arjantin’in büyük bir çoğunluğu, bu iki takımı tutuyor. River Plate’in zenginlerin, Boca Juniors’un ise işçi sınıfının takımı olduğu meselesi tribün marşlarına yansısa da, aslında her iki kulübün de toplumun tüm kesimlerinden taraftarı var. Kırmızı-beyazlı “zengin” River’ın işçi sınıfından büyük destek gördüğü aşikâr. Sarı-lacivertli Boca’nın fanatikleri ise “alttakiler” diye tanımlanmaktan hoşnut gözüküyor, ülkenin yarısından bir fazlasının kendilerini tuttuklarını iddia ediyor. Ama örneğin 2015’ten bu yana devlet başkanı olan ve çok zengin bir aileden gelen Maurico Macri’nin özgeçmişinde 12 yıl Boca Juniors’a başkanlık ettiği de yazıyor.
Azgın taraftarlar çılgın tezahüratlar16 Mayıs 2004’teki Arjantin Kapanış Ligi 14. hafta maçından önce yaptıkları tribün şovuyla takımlarını çılgınca destekleyen River Plate ve Boca Juniors taraftarları, La Bombonera stadı.
Ülkede hayat yılda iki kere duruyor. Yeryüzünün en büyük tiyatrosu yeşil sahalarda sahne alıyor. River’ın mabedi kırmızıyla beyaza, Boca’nınki ise sarıyla laciverte boyanıyor. Bir Bocalı için bir River Platelinin tarifi basittir: “Gallinas” (Tavuk)! Hafızalarınızı zorlayın, bu deyiş size de bir yerlerden tanıdık gelecek. Hani şu meşhur ‘Korkak tavuk Ortega’ pankartı… Malum Beşiktaş taraftarının “Gallinas Ortega” muzipliği, buna alışık Arjantinli maestronun memleket özlemini dindirmişti. Fenerbahçelilere, ellerindeki pankartı “Cesur Yürek Ortega” diye yutturanlar, bizim tribün tarihine geçmişti.
River Plate’liler ise “Bosteros” der Bocalılara. “Leş kokan”dır zira onlar, kötü kokan nehrin kenarına kurulmuş Boca mahallesine göndermedir bu. Aslında 20 yıl kaldıkları mahalleye, büyükbabalarının yaşadığı mıntıkaya hakaret ediyorlardır ya, neyse… La Bombonera’nın girişinde yazan cümleyse Boca’nın varoluşunu özetler: “Boca es mi religion, Maradona es mi Dios, La Bombonera es mi iglesia” (Boca dinimdir, Maradona Tanrım, Bombonera ise kilisem).
Öyle bir rekabettir ki bu, dünyanın iki büyük spor ekipmanı markası da bundan nasibini almıştır. Adidas River’dır, Nike Boca! Taraftar bilinçlidir Arjantin’de; düşmanın sponsorundan giyinmezler. Renk tercihlerinden bahsetmeye ise hiç gerek yok! Bir River taraftarının dolabında sarıyla lacivert biraraya gelmez, Boca’lı ise kırmızıyla beyazı bilmez.
İspanya’ya taşınan finalin öyküsü
İstilacının ülkesinde ‘Kurtarıcılar Kupası’
Güney Amerika kıtasının İspanyol ve Portekizli istilacılardan kurtarılmasında belki de en önemli rolü Simon Bolivar ile Jose de San Martin oynamıştır. 1822’de Ekvador’un Guayaquil kentindeki buluşmalarında aldıkları karar, Güney Amerika’nın yazgısını değiştirecektir. Bolivar bir ilahtan fazlası olduğu Venezüela dışında Kolombiya, Panama, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın özgürlüğüne kavuşmasında rol oynar.
2018 Libertadores Kupası’nı Madrid’e kazanan River Plate’li futbolcuların Santiago Bernabeu stadındaki “zafer selfie’si.
Arjantinli general San Martin ise doğduğu ülkenin bağımsızlığını sağlamak dışında, Şili ve Peru’nun özgürlüğüne katkıda bulunur. Jose Gervasio Artigas Uruguay’ın, Bernardo O’Higgins ile Jose Miguel Carrera Şili’nin, Manuel Belgrano Arjantin’in, Jose Joaquin de Olmedo Ekvador’un, Antonio Jose de Sucre ise Venezuela’nın özgürleşmesi için savaşır. İşte bu uğurda çarpışanlara “libertador” (kurtarıcı) denmiş, bu kahramanların adları 1960’tan beri kıtanın en büyük kulüp organizasyonu olan Libertadores Kupası’yla yaşatılmak istenmiştir.
Bu yılki kupanın şampiyonu iki maç sonunda belirlenecekti. İlk karşılaşma Boca, ikincisiyse River’ın sahasında yapılacaktı. Başta ilk ayak için 7, rövanş için 21 Kasım tarihleri açıklanmış fakat Güney Amerika Futbol Konfederasyonu, Buenos Aires’in medar-ı iftiharlarının kapışmalarını üçer gün kaydırmıştı.
10 Kasım’da yapılması gereken ilk santra, maçın başlamasına iki saat kala yoğun yağış yüzünden ertelenmişti. 11 Kasım’da ilk düdük çaldı. 90 dakika sonunda tabelada yazan 2-2, her şeyin rövanşta belli olacağını gösteriyordu.
Tarihler 24 Kasım’ı gösterdiğinde, Buenos Aires’te kıyamet koptu. River Plate’in mabedi El Monumental’e giden Boca otobüsünün taşlanması, kaptan Pablo Perez’in gözünden yaralanması, polisin attığı biber gazından sarı-lacivertli kafilenin perişan olması gündeme bomba gibi düşüyordu. O gün başlama vuruşu sürekli ertelenmiş, sonunda mücadelenin bir sonraki gün yapılacağı duyurulmuştu. 25 Kasım’da Boca tarafının erteleme talebine kulak veren Güney Amerika futbolunun patronu, sonunda maçın Arjantin dışında oynanacağını açıkladı. 29 Kasım’da nihai karar geldi: Rövanş 9 Aralık’ta Real Madrid’in stadı Santiago Bernabeu’da oynananacaktı. Deplasman taraftarı yasağı kaldırılmıştı. Fakat Buenos Aires’ten Madrid’e ulaşım o kadar masraflıydı ki, ölümüne tangonun taraftarları en önemli randevuya gidemiyordu. Ama İspanya’da yaşayan Arjantinliler maça akın ettiler. Heyecan fırtınasında ilk sözü Bocalı Dario Benedetto söylerken, ikinci yarıda River, Lucas Pratto’nun ayağından eşitliği sağlıyordu. Statü gereği deplasman golüne üstünlük tanınmadığından uzatmalara kalan mücadelenin 92. dakikasında Wilmar Barrios ikinci sarı karttan atılınca sarı-lacivertliler bir kişi eksik kaldı. Bunu iyi kullanan kırmızı-beyazlılar önce Juan Fernando Quintero’nun, son anlarda ise Gonzalo Martinez’in golleriyle sonucu ilan etti. Ölümüne derbinin tarihindeki en sıradışı kupa River Plate’in müzesini süsleyecekti.
34 yıl önce genç yaşta ölen Joseph F. Fletcher, Türkoloji alanındaki çalışmalarıyla ufuk açmış, ben dahil yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bir hocaydı. Özellikle Orta Asya’da Çinggis Han sonrası İslâmi dönemlerdeki sosyal yapı ve tarikatlarla ilgilenmiş olan Fletcher, Çin’de İslâmiyet’in yayılması ve sonrasındaki gelişmeler üzerine yaptığı keşiflerle tanınmıştı.
Harvard Üniversitesi İç Asya ve Altaistik Çalışmaları Komitesi’nin davetlisi olarak Boston’a geldiğim zaman daha çok konuşma konum üzerinde odaklanmıştım. Hocam Joseph F. Fletcher anısına bir konferans verecektim.
J. F. Fletcher vefat edeli 34 yıl olmuştu. Kendisiyle 1968’de doktora çalışmaları için ABD’ye geldiğim zaman tanışmıştım. Aradan yarım yüzyıl geçmiş. Harvard Üniversitesi’nin bulunduğu Cambridge şehrine ise 2000’den beri gelmemiş olmamdan dolayı, hem kent ve çevresi hem de bilimsel alanda ne gibi değişiklikler olduğunu göreceğim için heyecanlı idim. Cambridge’de bizdeki gibi görünüşte dikkati çeken büyük değişiklikler hemen hemen yok gibi idi. Etrafı birbirinden yüksek binalar sarmamış, yeni binalar ise eskileri ile aynı yükseklikte yapılmış.
Evvelce tuğla mimari ile bezenmiş şehir gene aynı minvalde yürüyor, ortalıkta renk renk binalar görülmüyor; binaların tuğladan olmadığı yerlerde tuğla rengi kullanılmış. Biraz dikkatli bakınca modern mimari ile yapılmış binaların dışı sanki kiremit malzemesinden yapılmış “shingle”lardan oluşuyor ve böylece eski tuğla yapılarla uyumlu bir manzara oluşturuyordu. Öğrendiğime göre lifli çimento ve granül taşın, polimerik reçine ile harmanlanıp sıkıştırılması sonucu ortaya çıkan shingle tarzı levhalarla kaplanmış bu binalar, meğerse çok yeni bir teknoloji ile yapılmış oldukları için yaygın değilmiş henüz. Daha önce bina cephelerinde bizde moda olduğu gibi alüminyumden paneller kullanılmış ama onlar da tuğla renginde.
Bütün bunlarla söylemek istediğim geleneksel mimariyi korumak için neler yapıldığı… Kısacası binalara bakınca eski tabirle bir insicam göze çarpıyor. Tabii bir değişim var. Cambridge ve Harvard Square denilen şehrin merkezinde oraya ait “mahalli ürün” satan dükkanların yerini şimdi markalar almış; eskiden sevilen bazı kafelerin yerlerine yenileri gelmiş. Bu öğrenci şehri kafelerinde eskisi gibi sohbet, muhabbet ve tartışma görüntüleri yerine, gençlerin kendi dizüstü bilgisayarlarına eğilmiş olduklarını görmek de mümkün. Eskiden bütün zevkli ve renkli kırtasiye ihtiyacımızı karşıladığımız kooperatif, şimdi artık bilgisayar çağına uygun olarak kırtasiyeyi asgariye indirmiş, ama bol bol kitap da satıyor.
J. F. Fletcher’in alanı olan İç ve Orta Asya çalışmaları da bu değişimlerden nasibini almışa benziyor. İnsanın gözü 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’dan Amerika’ya gelmiş bilginlerin en verimli devirlerini yaşadığı 60’lı, 70’li yıllardaki çeşitliliği arıyor. O dönemde her an koridorlarda ve kütüphanede her biri kendi alanında birer otorite olan bilginlere ayaküstü bir şeyler sorabilirdiniz. Türkoloji alanında Ukrayna asıllı Prof. Omeljan Pritsak ve hepimize Türkoloji ve eski Türkçeyi güldürerek öğreten Şinasi Bey’in (Şinasi Tekin) yerlerine yeni türkologlar gelmemiş. Bu alandaki olumlu değişiklik, dergimizin de yayın kurulu üyesi olan Cemal Kafadar’ın ve Gülru Necipoğlu’nun gerek Osmanlı tarihi alanında gerekse Mimar Sinan ve eserleri, mimari ve sanat alanında öğrenci ve genç biliminsanları yetiştirmeleri. Ancak Orta Asya alanında hocam Joseph Fletcher’in yerinin doldurulamadığı da göze çarpıyor. Daha çok Orta Asya’da Çinggis Han sonrası İslâmi dönemlerdeki sosyal yapı ve tarikatlarla ilgilenmiş olan J. F. Fletcher, özellikle Çin’de İslâmiyet’in yayılması ve 18. yüzyılda Yemen’deki Sufi cereyanlardan esinlenerek ülkesine dönen Ma Mingxin hakkında yaptığı keşiflerle tanınır. Öte yandan Arapça, Farsça, Türkçe yanında Moğolca, Mançuca ve Çince kaynakları inceleyerek bunlar hakkında Rusça ve Avrupa dillerinde yapılmış çalışmaları da titizlikle değerlendiren J. F. Fletcher’in “Cambridge Çin Tarihi” serisinin son sülale (Qing) devrinde İç Asya-Çin ilişkileri hakkında yazdığı makaleler artık klasikleşmiştir. Ömrü vefa etseydi bu konularda yazdığı diğer eserler günyüzüne çıkmış olurdu. Onun Amerikan üniversitelerine dağılmış öğrencileri de artık emeklilik yaşına gelmiş durumdalar.
Tarihini öğrenmek için çok dil öğrenmek gereken bu alan, mateessüf genç kuşakların ilgisini çekmediği gibi, 2000’li yıllardan sonra filolojik çalışmaların burslarla desteklenmemesi de diğer bir dezavantaj oldu. Ancak geniş görüşlü bir çevrenin yetiştirdiği ve genç yaşta yitirdiğimiz bu genç Amerikan bilginin hatırası halen ayaktadır. J. F. Fletcher’i anmak üzere beni davet eden Mançu kültürü ve Çin’de kurdukları Qing sülalesi üzerinde gençler yetiştiren Marc C. Elliott’un rektör yardımcısı olması, belki bu alana yeni bir yön verecektir. Bilimsel gelenek bir kere kurulduktan sonra, her zaman ucundan tutmak mümkündür.
7’den 70’e tüm yaşlarda zevkle yenen besin değeri yüksek, mazisi eski bir yemiş… Bazen değeri küçümsenmiş, fakir yiyeceği olmuş bazen de tadı yerlere göklere sığdırılamamış. Avrupa’ya Anadolu’dan giden kestanenin bugün de en lezzetlileri bizim bulunduğumuz coğrafyamızda yetişiyor. Mevsim sonbahardan kışa dönerken onun yaşlı ağacı bize kıymetli hazinesini sunuyor…
Bilmecesi ünlüdür: “Ben ne idim, ne idim/Samur kürklü bey idim/Felek beni şaşırttı/Kızgın küle düşürdü.” Başka ipuçları mı istediniz? Çocuk şarkılarında gürgen ile palamutun arkadaşıdır. Ateş üzerinde kebabı yapılır. Eylül sonunda kopan bir fırtına ile olgun meyveleri dökülünce vakit tamamdır; seyyar tezgâhlarda, kağıt külahlarda sıcacık arzıendam eder.
Evet, konumuz kestane. Onu getiren fırtınaya da “Kestane karası” denir. Farklı yöresel adlarını da yazalım ki kayda geçsin: Karayemiş, kara kabuk, pabıt, tolak, havsak, hingiç, holusu, keşne-keşme, genek, dumbak, kıllı kozak… Ülkemizde Karadeniz’in doğusundan başlayarak, ılıman iklimi takip ederek yayılmış doğal ormanlar ve kültür ormanları bulunur.
Kestane, Avrupa ve civar coğrafyalara da Anadolu üzerinden yayılmıştır. Dünya üzerinde 12 türü ve birçok çeşidi var. Türkiye’de tabii olarak bulunan tek türü ise Anadolu kestanesi (Castanea sativa Mill). Anadolu kestanesi 25-30 metreye kadar boylanabilir. 1000 yaşına kadar yaşayabilen çok uzun ömürlü bir ağaçtır. Ülkemizde anıt ağaç niteliği kazanmış kestane ağaçları vardır. Dünya kestane üretiminin %84’ünü Çin sağlar; ondan sonra %3 ile biz geliriz. Ancak Anadolu kestanesi daha tatlı ve çiğ olarak da yenebilen, daha az unlu, kıtır yapısı ile çok daha lezizdir. Bu konuda şanslıyız yani.
Xenophon (Ksenofon) MÖ 300’de Pers soylularının çocuklarını semirtmek için onlara kestane yedirdiğinden bahseder. Kestanenin Avrupa’ya yayılması Yunan kolonileri eli ile Anadolu’dan Sardes kentinden götürülerek olmuş. İlk başlarda kestaneye “Sardes fındığı” denilirmiş. Teselya’da yaygın yetiştiği antik Castanea kentine adını vermiş. Kuşlar ve sincapların da katkısı olsa gerek, kestane güneyden güneyden giderek Avrupa’da yayılmış.
Romalıların MÖ 37 yıllarında kestane yetiştirdiklerini şair Vergilius’un Eclogues isimli eserinden öğreniyoruz: “Ellerimle yumuşak tüylü ayvalar toplayayım sana, Amaryllis’imin sevdiği kestanelerden…” diye yazmış. Romalı askerler güçlenmek için savaştan önce kestaneli lapa yerlermiş. İlelebet yenilmeyeceklerini düşündükleri için, ta İngiltere’ye kadar fethettikleri her yere kestane ağacı dikmişler. Romalıların buğday ununu çoğaltmak için kestane unu kullandıklarını biliyoruz. Bu, İtalyan mutfağının yoksul kısmından günümüze dek uzanan bir tat olmuş. Apicius’un tariflerinde baharat, bal ve otlarla haşlanan ya da mercimek ile birlikte pişirilen kestaneli tarifler var. O devirde yoksul orman köylerinin un gereksinimini sağladığını, Amerika’dan mısır gelene dek kuymak benzeri “polenta”larını kestane unu ile yaptıklarını, çorbalara ve yemeklere kıvam verdiklerini, ekmek ve bisküvi yaparken buğday ununa kestane unu eklediklerini görüyoruz. İtalya ve daha sonra Romalılar eli ile yayıldığı İspanya’da kıt kış ayları için kurutularak saklanırmış. 1948’lerde bile yoksul Korsika’nın tenha bölgelerinde “hiç buğday ekmeği yememiş” köylülere rastladığını yazmış F. N. Howes. Neyse ki kestane tahıllara göre çok daha besleyici.
Sıcak kestane Yunan kolonileri eliyle Anadolu’dan Avrupa’ya yayılan kestane, hemen her dönem sokak tezgahlarının rağbet gören bir ürünü oldu. Atina’da (üstte) ve Londra’da (altta) 20 yüzyıl ortalarında ve başlarında sokak satıcıları.
Avrupa’da hep yoksul mutfakları ile ilişkilendirildiği, hayvan besini olarak da kullanıldığı ve küçümsendiği için Ortaçağ ve Rönesans yemek tariflerinde kestaneli tatlara pek rastlanmaz. Oysa aynı dönemde Fatih Sultan Mehmet kestaneli bulgur pilavını zevkle kaşıklıyordu. Diğer yandan kutsal Kitap yorumlarında kestanenin adı geçiyor.
Kestane sözcüğü ses benzerliğinden, iffet (castitas) ile ilişkilendirilmiş. 1600’lerde Filippo Picinelli “İyi bir Hıristiyanın dışı dikenli, çirkin ama içi lezzetli ve besleyici kestane gibi olmalı” diye yazmış. 18. yüzyıla varıp geldiğimizde, yoksul nüfusun beslenmesi için patatesi sofralara sokmak adına çok çaba sarf eden Parmentier, 16. Louis tarafından takdir edilince 1780’de bir de ekmek ve kestane eylem planı kaleme almış. Kral ona “Yoksulları beslemek için yeni bir ekmek türü keşfettiniz diye Fransa bir gün size minnettar olacaktır” demiş. Yoksul halk bunu yutmamış olsa gerek ki bir süre sonra Louis giyotine giderken Parmantier çabaları nedeniyle Napoléon Bonaparte tarafından sağlık hizmetlerinin başına getirilmiş.
Kestanenin tatlısına da değinelim biraz. Bursa’nın ve Ödemiş’in kestane şekerlemelerini sever misiniz? Fransızlar ve İtalyanlar da aynısını yapar, adına da “marron glacé” derler; şampanyalısını bile yapmışlar. Bu şekerlemeyi kim önce keşfetmiş acaba? Bilinen ilk yazılı tarifi 17. yüzyılın sonlarında XIV. Louis’nin saray mutfağına ait. Marron ile kuzu kestaneyi ayırmak gerek. Marron, kestanenin irisine denir. Dikenli kabuğunun içinde tek bir tane olur ve iç kabuk zarı meyveyi ikiye bölmez. En güzel şekerlemeler bununla yapılır. Eskiden “Bursa’nın kestanesi, okka (1280 gr) çeker beş tanesi” denirmiş. İrilik anlatmak için abartmış olmalı eskiler. Tanesi 250 gram gelen kestane olabilir mi?
Bugün tüm dünyada kestane ağacı nüfusu, iklimdeki değişim ve hastalıklar nedeniyle hızla azalmakta. Kestane yetiştirilen her ülkede eylem planları tartışılırken bizde de 2013-2017 yılları arasını kapsayan bir eylem planı yapılmış. İnşallah bu sevimli ve yararlı, “altı yaprak üstü bulut” ağaçlarımızın sonbahar armağanı o lezzetli mücevherlerini toplamaya devam ederiz.
Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı alarak kamuoyuna sesini duyuran “Roma” filmi, Alfonso Cuarón’un çocukluğunu geçirdiği Meksika’nın yakın tarihine dönük eleştirel bir bakış açısı sunuyor. 1970’ler Meksika’sında kadın olmanın sosyal ve bireysel zorlukları ile bu zorluklara meydan okuma yolları…
Yönetmen: Alfonso Cuarón Başroller: Yalitza Aparicio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey Süre: 135 dakika
Meksikalı yönetmen Al fonso Cuarón’un ya zıp yönettiği yeni filmi “Roma”, İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından şimdi de Netflix’te ve sinema salonlarında seyircinin karşısında. “Y Tu Mamá También” (2001), “Children of Men” (2006) ve “Gravity” (2013) filmlerinden tanıdığımız yönetmenin Mexico’da çektiği siyah-beyaz film, şehrin Roma adlı mahallesinde geçen çocukluluk anılarına bir zaman yolculuğu. 1970 sonbaharından 1971 yazının ortasına dek gelen süreci beyazperdeye taşıyan filmin merkezindeki karakter, orta-üst sınıf bir ailenin yanında hizmetçilik ve bakıcılık yapan Mikstek yerlisi Cleo (Yalitza Aparicio). Film boyunca birbirine paralel üç hikaye ilerliyor. İlk olarak hamile kalan Cleo’nun toplumdan izole edilmiş bir işçi kadın olarak verdiği hayatta kalma mücadelesine ve hizmetçilik yaptığı ailede, baba figürünün evden kaçmasıyla parçalanmaya başlayan ev içi akrabalık ilişkilerinin tanık oluyoruz. Ancak bu iki hikayenin de kaderini belirleyen bir başka büyük arka plan mevcut: 1970’ler Meksika’sının içinden geçmekte olduğu sosyal kriz.
Filmin bizi şehrin merkezinden varoşlara doğru çıkardığı yolculuk, bu konuda önemli ipuçları veriyor. Çamur, kir ve şiddetle bezenmiş periferinin meydanına bir hoparlör kurulmuş. Başkan Luis Echeverría’nın icraatlerini öven bir propaganda metni yüksek sesle okunuyor. Önceki başkan Gustavo Díaz Ordaz’ın İçişleri Bakanı olan Luis Echeverría, 400 öğrencinin öldürüldüğü meşhur 1968 Tlatelolco öğrenci katliamının sorumlusu. Film ilerliyor ve bize, üzerine kurşun yağdırılan bir öğrenci protestosunu resmediyor.
Ancak Roma’yı salt bir dönem filmi olarak okumak ne kadar doğru olur, emin değiliz. Film, bir sinema sanatçısının kamera hareketinden açısına, ışıktan kostüme, kompozisyondan sekans tercihine dek olağanüstü bir estetikle ortaya koymuş olduğu bir yapıt.
Cuarón’un hem boşanmaya yakın orta-üst sınıf bir anne figürü hem de o anne figürünün ait olduğu hanedekilere hizmetle yükümlü hizmetçi kadın üzerinden kadın sorununa sınıflararası bir perspektifle yaklaşmış olması, filmin açıkçası en güçlü yönünü tarif ediyor. Kaçırmayın.
Bir tarih filmi Roma, bundan yaklaşık yarım asır önceki Meksika’da, kadının sosyal konumunu gündeme taşıyor.