Sözlü geleneğe göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu yer, bugün Arnavutluk sınırına yakın bir dağ köyü. TİKA tarafından inşa edilen iki müze evde, Makedonya Türkmenlerinin hayatı ile Mustafa Kemal’in aile öyküsü anlatılıyor.
Makedonya Cumhuriyeti’nin batısında, Arnavutluk sınırına 8 kilometre mesafede, Stogova Dağı’nın batı yamaçlarında, 1080 metre yükseklikte tarihi bir köy var: Kocacık köyü. Bu köy 20. yüzyılda Avrupa’ya gerçekleşen işçi göçünü saymazsak, Türklerin 14. yüzyıldan beri halen yaşadıkları en batıdaki yerdir. Manastır ilinin Yukarı Jupa ilçesine bağlı bu güzel küçük köy, bu açıdan tarihî ve coğrafi bir öneme sahiptir.
Atatürk heykeli
Manastır ilinin Yukarı Jupa ilçe merkezindeki Atatürk heykeli 2016 yılında açıldı.
Köyün başka bir tarihî önemi de, sözlü geleneğe göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu köy olmasıdır. Hafız Ahmet Efendi erişkin bir yaşında Kocacık’tan Selanik’e göç etmiş. Oğlu Ali Rıza Bey, 1841 senesinde Selanik’te doğmuş. 1876’da din tartışması ile başlayıp, Fransız-Alman konsoloslarının öldürülmesi sonrasında bu devletlerin donanmalarının Selanik limanına girmesi ve hükümete baskı yapmaları neticesinde şehirdeki çok sayıda kişinin idamı ile sonuçlanan “Selanik Vakası”na Hafız Ahmet Efendi’nin isminin karıştığını biliyoruz. Bu nedenle yedi yıl Makedonya dağlarında kaçak olarak yaşamış ve lakabı “Firari Ahmet” olarak kalmış.
En batıdaki Türk yerleşimi Bugün en batıdaki Türk yerleşimi Kocacık Köyü. Stogova Dağı’nın Batı yamaçlarındaki köye 2014’te yaptırılan müze ev.
Hem Türk dilinin ve kültürünün en batıdaki tarihî yerleşkesi olması hem de Atatürk’ün ailesinin baba tarafının hatıralarını taşıması nedeniyle özel önem verilen Kocacık köyüne 2014’te Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından iki müze ev inşa edildi. Tarihî fotoğraflardan esinlenerek yapılan bu evlerde Kocacık ve Makedonya Türkmenlerinin hayatı ile Mustafa Kemal’in aile öyküsü anlatılıyor.
1896-1899 arasında, Kocacık’ın bağlı olduğu il merkezi Manastır’ın (Bitola) askerî idadisinde okuyan genç Mustafa Kemal, bu köye ve o zaman başka bir aileye satılmış olan dedesinin evine hiç geldi mi bilinmez; ama şimdi ilçe merkezi olan Yukarı Jupa’da bir heykeli bulunuyor. Bu güzel Makedonya dağlarında bugün hâlâ Türk dili konuşuluyor…
Yediden yetmişe tüm İstanbulluların evlerinin duvarlarına astıkları takvimdir “Saatli Maarif”. Ön yüzünde günün bilgilerini, ezan vakitlerini bildiren takvimin alt kısmında önemli bir söz, kıymetli bir vecize yer alır. Arka tarafında mutlaka bir fıkra, seçilmiş bir şiir, “günün tarihi” başlıklı bir bölüm, nasihat içeren paragraflar ve faydalı bilgiler ve yemek listesi bulunur.
Türk basının kalbi Bâbıâli’de yeni yıl denince ilk akla gelen takvim, ajanda, cep muhtırasıdır. Gelecek yılın resmî ve özel tatil, bayram, önemli günlerini belirleyen, tatilleri veya çalışma günlerini saptayan duvar, cep ve masa gibi tanımlarla çeşitlenen takvimler, ajandalar hummalı bir faaliyetle yıl sonunda Bâbıâli’de basılırdı. Takvimleri yılbaşına yetiştirme telaşı yayınevlerinde ve matbaalarda görülür, hissedilirdi.
Bâbıâli’nin takvim yayımlamakla ünlenen matbaacı ve yayıncı aileleri vardı. Ebuzziya’lar, Uluğ’lar, Tutya’lar, Hacı Kasım’lar İstanbul’un ünlü “takvimci” aileleriydi. Bu yayınevleri içinde Bâbıâli’deki ilk kitapçı Hacı Kasım Efendi’nin kurduğu Maarif Kitaphanesi, takvim konusundaki en şöhretli yayınevidir.
Saatli Maarif Takvimi’nin doğduğu Maarif Kitaphanesi’nin bugünkü dükkanı.
Maarif Kitaphanesi Bâbıâli’de bugün de yayın yapan en eski kurumlardan biri. İlk Türk kitapçılarından Hacı Kasım Efendi tarafından kurulan (1895) kitaphanenin ilk yeri Hakkâklar çarşısındaydı (bugünkü Sahaflar Çarşısı); birçok yer değiştirerek şimdiki yerine geldi. Müesseseyi Hacı Kasım’ın oğlu Naci Kasım (1883-1963) geliştirdi. Harf devriminden sonra (1928) yarısı eski harfler, yarısı Latin harfleriyle, sonra bütünü Latin harfleriyle ilk kitaplar, Maarif Kitaphanesi tarafından yayımlandı. Çıkardığı “Saatli Maarif Takvimi” Türkiye çapında ün kazandı ve tutuldu. Takvimler, dinî kitaplar, halk masalları, çocuk kitapları, divanlar, çeşitli lûgatler, ajandalar yayımladı. Uzun yıllar Naci Kasım’ın kızı Menije Kasım tarafından yönetilen kitabevi daha sonraları Aydın Geylani Hanımefendi tarafından idare edilmiştir. Şimdi beşinci kuşaktan Ahmet Geylani tarafından halen Babıâli’de asırlık dükkanlarında yayın faaliyeti sürmektedir.
Ordumuzun Zafer Kitabeleri (Cemal Nadir ile, İstanbul Şark Kütüphanesi, 184 s., eski Türkçe); Öz Türk Diline Anahtar. Osmanlı Dilinde Kullanılan Kelimelerin Türkçe Karşılığı (M. Salahaddin ile, İstanbul, 1934, Maarif Kitaphanesi, 25s.); İcrada Para Tediyesinin Islahı (İstanbul, 1938, 5s.); Türk Alfabesinin Islahı. Türk Dili ve Türk Dili Diksiyoneri (İstanbul, 1939, 49 s.); Teşkili Temenni Edilen Çocuğu Koruma Cemiyeti Nizamnamesinin Ana Hatları (İstanbul 1940, 4s.); İstanbul İranlılar Hayır Cemiyeti Üyelerine Muhtıra (İstanbul, 1948, 19 s.) isimli eserlerin sahibi Naci Kasım eğitim ve kültür alanında çok büyük hizmetlerde bulunmuş bir kişiydi.
Pedagojide İhtilaladlı kitabın yazarı İsmail Hakkı Baltacıoğlu kitabının başına bir sunuş yazısı yazarak çalışmasının Naci Kasım’a ithaf etmiştir.
Klas ve klasik Saatli Maarif Takvim’leri hem içeriği hem de tasarımıyla bir klasik olmuştu.
“Eğitim dâvasındaki en son düşüncelerimi taşıyan bu yeni eserimi 10 Mart 1963’te Allah’ın rahmetine kavuşan Maarif Kitaphanesi sahibi Naci Kasım’ın ruhuna armağan ediyorum. O Naci Kasım ki milletinin kitapla kalkınacağına inanmış, ülküsünü gerçekleştirmek için bütün ömrünü harcamış, kitap basmış, kitap yaymıştır. Bizde Naci Kasım anısı bir uyarıcı, bir yetiştirici anısıdır. Naci Kasım’ın bu ardsız, arasız cihadı gözlerini kaybedinciye kadar sürmüştür. Gözlerini kaybettikten sonra da durmamış, ölümüne kadar sürmüştür. Naci Kasım’ın hizmeti ölümüyle de sona ermemiştir. Çünkü kendisi gibi bir millet adamı olan babası rahmetli Kasım Efendi’den aldığı ahlâk, ülkü mirasını çocuklarına bırakmıştır. Şimdi bu çocuklar babalarının, dedelerinin yolunda yürüyorlar”.
Baltacıoğlu, bu şekildeki ihtafını “Naci Kasım! Nur içinde yat” diyerek bitirir.
Bu yayınevi’nin hemen hemen her İstanbullu ailenin evine giren yayını ise “Saatli Maarif Takvimi”dir. Yediden yetmişe tüm İstanbulluların evlerinin duvarlarına astıkları duvar takvimidir “Saatli Maarif”. Önyüzünde günün bilgilerini, ezan vakitlerini bildiren takvimin alt kısmında önemli bir söz, kıymetli bir vecize yer alır. Arka tarafında mutlaka bir fıkra, seçilmiş bir şiir, “günün tarihi” başlıklı bir bölüm, nasihat içeren paragraflar ve faydalı bilgiler vardır. Her bir takvim yaprağının arka yüzünde bir yemek listesi bulunur. Yaşlıdan gence bütün insanların ilgiyle okuyacağı bir ansiklopedi gibidir “Saatli Maarif Takvimi”.
Bu takvimin duvar tipinde olanının dışında “Saatli Cep Takvimi” adıyla basılanları da vardır. Yaklaşık 48/64 sayfa ölçüsünde basılan bu cep kitapçıkları pek çok bilgi içerir.
İlk yıllarda “Malumât-ı Medeniyye ve Tarihiyyeyi Hâvi Muhtıralı Cumhuriyet Takvimi” (1341/1925, İstanbul, Necm-i İstikbal Matbaası, 120 sayfa, 1 harita) ve “Muhtıralı ve Haritalı Hayat Takvimi” (Yeni Yılın Ansiklopedisi, İstanbul, 1938); Mükemmel-“Malumatlı, Muhtıralı Maarif Takvimi (İstanbul, 1941) isimleriyle değişik türde takvim üreten bu yayınevi, gerçek şöhretini “Saatli Maarif Takvim”leriyle sağlamıştır.
1895 senesinde milliyetçi ayaklanmalarla çalkalanan Girit Adası’nda doğdu. Babasının katillerinden intikamını almak Rum çete liderinin dükkanını yaktı ve İstanbul’a kaçtı. Burada da peşine düşenlere yakalanmamak için Macaristan’a göç etti. Fabrikalarda çalıştı; mühendislik tahsil etti; Macar milisleriyle beraber Avusturya işgaline karşı savaştı; Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye döndü. İbrahim Hilmi’nin torunu anlatıyor…
Annemin ve teyzemin, babaları İbrahim Hilmi’nin hayatı hakkında anlattıkları beni daima çok etkilemişti. Hikayeler çoğaldıkça, bu anlatılanların abartılan kahramanlık hikayeleri olabileceği aklıma takılan hususlardan biri oldu. 2008’de annemle birlikte dedemin Macaristan’da okuduğu üniversiteyi ziyaretimiz sırasında, bizi ağırlayan Sopron’daki West Hungary Üniversitesi’nin değerli dekanı Ferenc Lakatos’un bize hediye ettiği kitap, dedemin burada yaptıkları konusunda kesin deliller sundu. İstanbul’daki Macar Kültür Merkezi’nin saygıdeğer direktörü Gabor Fodor’un teşviki ile dedemin yaşam öyküsünü kaleme almaya başladım. İbrahim Hilmi 1895’te, Girit’in Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Resmo (Yunancası Rethymno) kasabasında doğdu. Babası Girit’in ileri gelenlerinden Neonakis’lerden (Yenikan anlamına gelmektedir) Hüseyin Bey, annesi Lebibe Hanım’dı. Dört çocuğun en küçüğü olan İbrahim’in, Mehmet isimli bir ağabeyi, Fatma ve Adile isimli ablaları vardı.
İbrahim Hilmi ve “Çulsuz Birlik” Saint-Germain Barış Antlaşması’yla Sopron Avusturya sınırları içine dahil edilince, İbrahim Hilmi 20 Boşnak arkadaşı ile birlikte yerel direniş hareketine katıldı. Bu direnişçiler, düzensiz ve üniformasız oldukları için kendilerine “Çulsuz Birlik” deniliyordu.
İbrahim, yedi yıllık Resmo Mektebi İptidaisi’ni (İlkokulu’nu) bitirmişti. Bu dönemde babası Hüseyin Bey, adanın Yunanistan›a bağlanması için çalışan Rum çeteciler tarafından kırsalda bir pusuya düşürülerek öldürüldü. Bu olay, küçük yaşlarında böyle bir trajedi ile karşılaşan İbrahim’in hayatını değiştirecekti. Zira yaşıtları ile saklambaç oynadığı bir gün, bir dükkana saklanacak ve buranın Rum çetesi liderinin bakkal dükkanı olduğunu farkedecekti. İbrahim dükkanda satılan gazyağı varilini gördü, bunun çeşmesini açarak tüm dükkana döktü ve ateşe verdi. Çete lideri yanarak öldü. Rum çeteciler yangını İbrahim’in çıkarttığını öğrendiklerinde, ailenin evini ateşe verdiler. Uyanan annesi, yanan evden çocuklarını pencereden atarak kurtardı. İbrahim’in yangından kurtulduğunu haber alan çeteciler, tekrar onun peşine düştüler. Ailesi tarafından gizlice İstanbul›a giden bir geminin filikasına saklanan İbrahim, İstanbul’daki akrabalarının yanına gönderildi.
İstanbul’a geldiği yıllarda nüfusu yaklaşık 1 milyon olan şehrin neredeyse %25’i Rumlardan oluşmaktaydı. Kısa bir süre sonra İstanbul’daki Rumlar da, İbrahim’in akrabalarının yanında kaldığını öğrendiler. Bunun üzerine İbrahim İstanbul’dan kalkan bir trene atlayarak, Avrupa’nın yolunu tutmak zorunda kaldı.
Madencilik okulunda – 1916 İbrahim Hilmi Macaristan’da bir fabrika işçisi olarak hayatını kazanırken, 1916’da bugün Slovenya sınırları içinde kalmış olan Selmecbanyan’daki Macar Kraliyet Madencilik Okulu’nun Demir Döküm/ Demir Metalürjisi bölümünde okumaya başladı.
Günlerce süren tren yolculuğundan sonra Macaristan’a ulaştı ve yeni bir hayata başladı (yılı tam olarak bilinmiyor; 1912’de Macaristan’ın Kistarcsa kasabasında demir atölyesinde çalışma kaydı olduğuna göre bu tarihten önce olması gerekiyor). Macaristan’a geldiğinde, bizde henüz resmî olarak soyadı kullanımı yoktu. Asya geleneğinin bir parçası olarak Macarlar da baba adı ile soy belirledikleri için, İbrahim babasının adı olan Hüseyin’i (Latince olarak Hüssein) soyadı olarak kullanmaya başladı.
İbrahim, Budapeşte ve Macaristan’ın çeşitli şehirlerindeki dökümhanelerde ve fabrikalarda çalışırken, bir yandan da Macarca, Almanca ve Rusça öğrenmeye başlamıştı. 1916’da savaş sürerken, bugün Slovenya sınırları içinde kalmış olan Selmecbanya’daki Macar Kraliyet Madencilik Okulu’nun Demir Döküm/Demir Metalürjisi bölümünde okumaya başladı. Bir taraftan da Diosgyör Macar Kraliyet Demir ve Çelik Fabrikası Temsilciliği görevini yürütmekteydi (1 Temmuz 1918 2 Eylül 1918). Hatta kısa bir süre, faaliyetlerine bugün de devam eden ve 1835’te kurulmuş olan Macaristan’ın en köklü sanayi şirketlerinden biri Ganz Danubius Makine ve Vagon Fabrikası’nın kimyahanesinde dçalıştı (1 Mart 1919 26 Mayıs 1919).
1. Dünya Savaşı, 11 Kasım 1918’de sona erdi; ancak barış antlaşmaları hemen imzalanmadı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, iki ülkeye ayrılacağı konuşuluyordu. İbrahim’in okuduğu madencilik okulunun bulunduğu Selmecbanya’nın da Macaristan toprakları dışında kalacağı (bugünkü Slovenya sınırları içinde olup yeni ismi Stiavnica’dır) hemen hemen netleşmişti. Okuldaki öğretmen ve öğrenciler, okulu Avusturya sınırında yer alan Sopron’a taşımak üzere son ana kadar çalıştılar.
Avusturya 10 Eylül 1919’da Saint-Germain Barış Antlaşması’nı imzaladı. Yeni haritaya göre Sopron, Avusturya sınırları içinde dahil edildi. İbrahim, üniversitedeki öğrenciler ile birlikte bu karara isyan etti ve yanında savaş tecrübesi olan 20 Boşnak arkadaşı ile birlikte savaşmak üzere gönüllü oldular. Macar ordusu bölgedeki yerel halktan katılan gönüllülerle bir direniş başlattı. Bu birlikler, düzensiz ve üniformasız oldukları için kendilerine “Çulsuz Birlik” deniliyordu. Sopron’nun batısında yeralan Agfalva kasabasındaki tren istasyonunu tutan işgalci Avusturya askerî birliğine saldırdılar. Çatışmada her iki taraftan da kayıplar verildi. Bu hadiseden sonra bir referandum yapılmasına karar verildi ve sonucunda Sopron’un Macaristan topraklarında kalması kabul edildi. İbrahim Bey buradaki katkıları nedeniyle 10 Ocak 1922’de düzenlenen törenle, arkadaşlarıyla beraber ödüllendirildi.
Savaşın ardından, bir Macar prensinin Türkler hakkında aşağılayıcı sözler söylemesine dayanamayıp kendisini düelloya davet etti. Prensin silah olarak kılıcı seçmesi ve İbrahim’in kılıç kullanma konusunda hiçbir tecrübesinin bulunmaması nedeniyle düelloyu kaybetti. Düello sonucunda kan akması gerektiği için, galip gelen Macar prens de kılıcıyla İbrahim’in kulağına bir kesik attı. 1923 yılına gelindiğinde Sopron’da metalurji mühendisi olarak mezun oldu (Magyar Kiralyi Banyaszati es Erdeszeti Föiskola).
Aile kurmak İbrahim Bey, yeni kurulan Türkiye’nin nitelikli işgücü ihtiyacına cevap vermiş ve yurda dönmüştü. Dönünce, Girit eşrafından Safter Giritligil’in 17 yaşındaki ilk kızı Adile Hanım’la 26 Aralık 1932’de evlendi.
Türkiye’ye gidiş
Yeni Türkiye devletinin kuruluşunda görev alacak nitelikli insan gücünü sağlamak üzere, yurtdışındaki meslek sahibi Türkler ülkeye davet edilmişti. İbrahim Bey de, yabancı dili olan (Macarca, Almanca, Rusça, Yunanca) ve demir izabe uzmanlığı ile iş tecrübesi bulunan bir metalurji mühendisi idi. İdealindeki Türkiye’nin kuruluşu için bu çağrıya kulak verip, görev almak üzere Türkiye’ye geldi. 14 Mart 1925 tarihinde kendisine Ticaret Vekaleti Maadin Müdüriyeti Umumiyesi Demir Müstahzarlığı Müdürlüğü’nde görev verildi ve 1 Haziran’a kadar burada çalıştı. Daha sonra Türkiye ve Macaristan arasında madencilik konusunda teknik heyetlerin ziyaretlerine başkanlık etti. 27 Ocak 1926’da Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlığına kaydoldu.
Lozan Antlaşması uyarınca, Yunanistan sınırları içinde kalan Türkler ile Türkiye sınırları içinde kalan Rumların karşılıklı olarak mübadele edilmesi ve geride bıraktıkları gayrimenkullerin takas edilmesini kararlaştırmıştı. 1 Mayıs 1923 tarihinde başlayan bu hüküm doğrultusunda, İbrahim’e de (Neonakis’lere) Ayvalık-Çamlık mevkiinde, Rumlardan kalan bir arazi verilmişti. Bu arazinin aile içi bir tartışma yaratmış olmasından dolayı akrabaları ile ilişkisini kesti. 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında, Yenikan manasına gelen Neonakis sülale namı yerine, akrabalarından farklı olarak Dinçer soyadını aldı.
İbrahim Bey 1932’nin Nisan ayında yeni kurulan fabrikaların ihtiyacı olan kömürü bulmak üzere maden mühendisi olarak Muğla bölgesine tayin edildi. Akrabaları, evlenmesi için Girit eşrafından Safter Giritligil’in 17 yaşındaki ilk kızı Adile’yi önerdiler. 26 Aralık 1932’de Adile hanım ile evlendiler (Dedemin uzun süre evlenmemesinin nedeni, okur-yazar aydın bir kadın ile karşılaşmamış olmasıydı. Anneannem gibi Fransızca bilen ve piyano çalan bir aday ortaya çıkınca evlenmeye karar vermiş. Bu durumun İbrahim Bey’in hayata bakış açısını yansıttığını ve o dönemde kızlarının da doktor ve mühendis olmasına yol açtığını düşünüyorum).
Mühendislik diploması İbrahim Hilmi’nin 1923’te Sopron’da Metalurji Mühendisi olarak aldığı diploma.
19 Aralık 1938 tarihinde Ankara’ya tayini çıktı. 23 Temmuz 1940’da Zonguldak bölgesinde mühendis olarak iki yıl çalıştı. 27 Mayıs 1942’de Sümerbank Birleşik Pamuk İpliği ve Dokuma Fabrikası Müessesi’ne tayin edildi; aynı yılın 27 Temmuz’unda bu defa Sümerbank Nazilli Fabrikası Gerenes Kömür Maden Ocağı’nda mühendis olarak çalışmaya başladı. 2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda bu kömür madeninin kapatılması kararı alınınca, işçilerin haklarını korumak ve madenin neden kapatıldığını öğrenmek üzere Ankara’ya gitti. Çalıştığı beş aylık dönemde maaşı da ödenmeyince, Sümerbank aleyhine Sayıştay’a müracaat etti (1947’ye kadar konunun peşini bırakmadı; ancak hiçbir cevap alamadığı gibi, beş yıl boyunca kendisine zam da verilmedi (O dönemde cumhuriyet tarihimizin ilk büyük devalüasyonu gerçekleşmiş, TL Dolar karşısında %116 değer kaybetmiş ve ciddi bir ekonomik kriz başgöstermişti).
1943’ün Ocak ayında yine Sümerbank’a ait Türkiye’nin ilk cevherden demir üretim tesisi olan Karabük Demir Çelik Fabrikası’nda çelikhane mühendisi olarak çalıştı. Burada kendisine lojman tahsis edildi ve ailesini Karabük’e getirdi. Kızları, babalarının savaş sırasında tesise karşı yapılmak istenen sabotajları engellemek amacıyla ve eleman yetersizliği nedeniyle çoğu defa fabrikada sabahladığını aktarmışlardır. 1947’de Sayıştay’a yazdığı son mektupta, tesisteki İngiliz uzmanların kendinden çok daha az nitelikli ve tecrübesiz olmalarına karşın kendisinden birkaç kat fazla maaş almalarının adaletsizlik olduğunu ve devletin parasının gereksiz yere harcandığını belirtti.
Muhtemelen bu çıkışları bazı bürokratları rahatsız etmiş olacak ki 1 Mayıs 1948’de emekli maaşı ve tazminatı olmaksızın, zorunlu emekliliğe sevkedildi. Bunun üzerine İzmir’e taşındılar. İzmir’de bir ev satın almak istedi; ancak kayınpederi Safter Bey onlara Karşıyaka’da Rumlardan kalma, bahçeli, iki katlı müstakil bir ev aldı.
İbrahim Bey emekli olurken yaşadığı travmayı atlatmaya çalışırken, bir yandan da ağır bir şeker hastalığı ile boğuşmaktaydı. İlerleyen şeker hastalığı sonucu 26 Aralık 1950’de Karşıyaka’daki evde yaşama veda ettiğinde sadece 55 yaşındaydı.
İTTİFAK KARTPOSTALI
1. Dünya Savaşı sürerken…
İbrahim Hilmi’ye 1917’de gön derilen ve üzerinde Osmanlı, Prusya, Avusturya Macaristan bayrakları taşıyan üç çocuğun bulunduğu “Lasst uns fest zusammenhalten. In der Eintracht liegt die Macht” (Sıkı bir şekilde birlik ve uyum içinde olalım ki, birlikten huzur ve kuvvet doğar) yazan kartpostal. Arkasında ise şu not var:
“Sayın Hüseyin İbrahim Hilmi, 1. sınıf demir dökümcü öğrenci beyefendisine, Macar Kraliyet Madencilik Okuluna, Selmecbánya. Göndermiş oldugun kartpostalı aldım. Ve sihhat ve afiyet bulunduğunuzdanziyade mahtum oldum ve benim için sual ederseniz Elhamdulillah sihhat ve afiyetiyim. Bugün Mustafa’dan bir mektup aldım, otomobilden imtihan verdigini yazıyor. Burdaki kraliyet kulüpleri Macar aleminle bağırmaya başladılar ama bakalım ne olacak? İstanbul’a yazın. Sihhat ve hüsn-i mülakat kardeşim.
Futbol tarihinin gördüğü en yetenekli oyunculardan biriydi Brezilyalı Socrates. Sadece bir yeşil saha yıldızı olsaydı, futbol tarihine geçmekle yetinebilirdi. Ancak o aynı zamanda Brezilya’nın demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer alan bir aktivist, geniş halk kitlelerini etkileyen bir düşünür, sosyal projelerle toplumu ileriye taşıyan bir kültür insanıydı.
Büyük kaptan Socrates’in kaptan olarak çıktığı Brezilya ulusal takımı 1982 Dünya Kupası’nda oynadığı harika futbolla hafızalarda yer etmiş, fakat ikinci turda İtalya’ya 2-3 yenilmekten kurtulamamıştı.
Brezilya’da devlet başkanlığı seçimlerini Jair Bolsonaro kazandı (bkz. sayfa: 18, Masis Kürkçügil’in yazısı). Söylemleri ve görüşleri nedeniyle Donald Trump’a benzetilen aşırı sağcı lidere ülkenin futbolcularının verdiği destek oldukça dikkat çekici. Ronaldinho, Kaka gibi zamanının en büyük yetenekleri, günümüzün en pahalı oyuncusu Neymar ve daha pekçokları daha birçokları başkanın arkasında duruyor. Oysa yarım ömür evvel yine aynı topraklarda bambaşka bir öykü yazılmıştı.
Adını Antik Yunan’dan alan bir futbolcu, en büyük zaferini sahada değil, sandıkta kazanmıştı. Zaman da farklıydı, oyun da…
4 Aralık 2011’de Brezilya’dan gelen bir haber, yeşil sahalarda kafasına göre takılmış sıradışı bir yıldızın son nefesini verdiğini söylüyordu: Socrates ölmüştü. Peki o sadece bir maestro muydu? Evet bir doktordu, evet unutulmaz bir futbolcuydu ama şüphesiz onlardan çok daha fazlasıydı. O aynı zamanda bir düşünür, bir aktivist, bir kültür insanıydı.
Kitapsever baba ve filozof ismi
Aslında her şey 19 Şubat 1954’te Belem’de başlamıştı. Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtığında kaderi çizilmişti adeta. Kitap okumaya meraklı babası, oğullarına Yunan filozoflarının adlarını koyarak onların yazgısının farklı olabileceğini öngörüyordu.
1964’te yönetime el koyan ordu Socrates henüz 10 yaşındayken evlerini “ziyaret edecek”, babasının gözü gibi baktığı bir kitabın yakılmasına şahitlik eden çocuk o anı asla unutmayacaktı. Sonradan oğluna Fidel adını koyacak kadar Castro hayranı olan Socrates, Che ve John Lennon’ın isimlerini de erkenden ezberlemişti. “Sadece onların posterini duvarına asarım” diyen delikanlı, bir yandan Riberiao Preto Tıp Fakültesi’ne gidiyor, boşta kalan zamanlarında da kentin takımı Botafogo’da top koşturuyordu.
20’sinde profesyonel olan Socrates’in 1.90’ı aşan boyuna oranla ayakları küçüktü. Ama o 40-41 numara pabuçlarına rağmen futbol kariyerinde çok canlar yakacaktı.
Socrates, Brezilya’nın Flamengo’dan sonra en büyük kulubü olan ve işçi sınıfı tarafından kurulan Corinthians ile 1978’de, henüz 24 yaşındayken sözleşme imzalamıştı. Ünlü oyuncu, siyah-beyaz çubuklu formasıyla, bir sevinç anında.
Büyük usta, sonradan mesleği hakkında şöyle konuşmuştu: “Ben futbolu sanat olarak görüyorum. Günümüzde birçokları futbolun bir yarışma, bir yüzleşme ya da iki rakip arasındaki bir savaş olduğunu düşünüyor. Ancak herşeyden önce futbol sanatın bir biçimidir. Bir grup ressamın stüdyoda aynı şeyi yapmaya çalışmasına benzer. Bazıları kendine has yetenekleriyle öne çıkarken diğerleri de başka yönleriyle dikkati çeker. Ancak sonuçta herkes sanat uğruna işini yapar ve seyirciler hem bu sanattan hem de fiziksel ifadesinden etkilenir. Futbolun en önemli özelliklerinden biri de eşitlikçi bir oyun olması ve her türden yeteneğe ya da yeteneksizliğe kucak açmasıdır”.
Yavaş yavaş parlayan “maestro” rakiplerini adeta büyülüyor, her geçen gün daha da büyüyordu. Fakat sigarasını tellendirmekten vazgeçmiyor, alkolden şaşmıyordu. Kendisine futbol endüstrisinin medar-ı iftiharı Pele’yi değil, onun tam zıttı olarak gösterilebilecek, hayatını kadınlara ve içkiye adayan, kuş meftunu olduğundan takma ismini saka kuşundan alan Garrincha’yı örnek almış olması kuvvetle muhtemeldi.
Sanatını göz kamaştırıcı bir ustalıkla icra eden ince uzun yıldız, takımını eyalet şampiyonluğuna taşıdıktan sonra, 24 yaşında Corinthians’a imza atmıştı. Artık bir destan yazılabilirdi.
“Doktor”, Brezilya’da işçi sınıfının kurduğu tek kulüpteydi artık. Ülkenin Flamengo’dan sonra en büyük ikinci takımındaydı. 23 defa fileleri havalandırarak gol krallığına ulaşacak, takımını zaferden zafere koşturacak, bir sene sonra Brezilya ulusal takımının formasıyla tanışacaktı.
‘Corinthians demokrasisi’
Tribünlerin gözbebeği olan Socrates sınır tanımıyordu. Ülkedeki cunta rejminin kulüplerde yaşanan yansımalarında rahatsız olan maestro, sihrini saha dışına taşımaya kararlıydı. Sol bek Wladimir ile kafa kafaya vererek tarih yazacaklardı.
İkili takımdaki herkesi örgütlemeye başarmıştı. Futbolcular kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibiydi. Stada ne zaman gidileceğinden, eşleriyle ne zaman görüşeceklerine kadar her şey hakkında görüş bildiriyorlardı. Yöneticiler değil, artık futbolcular karar veriyordu. Antrenman saatlerinde, personel alımında söz sahibi olmak ustayı kesmemişti. Eylemlerini daha da büyütecek, taraftarları da işin içine çekmeyi başaracaktı. Tüm uyarılara rağmen, üzerinde “demokrasi” yazan formalarla sahaya çıktıklarında, ülkedeki cunta çoktan geri sayıma başlamıştı. Socrates, Wladimir ile birlikte “15’inde oy kullanın” çağrısını yaparak halkı adeta kış uykusundan uyandırmştı. 1964’teki darbeden 18 yıl sonra yapılacak ilk seçimlere yeşil sahalardan yapılan bu davet büyük ilgi görmüştü. Sanatçılar, entelektüeller “Corinthians demokrasisi”ne sahip çıkarken, rejim kulübü uyarmıştı. Spor siyasete nasıl müdahale edebilirdi ki? Socrates daha sonra o günleri şöyle anlatacaktı:
“Corinthians’ta yarattığımız momentum harikaydı. Futbol gerçekten popüler olduğundan ve sürekli gözönünde bulunduğumuzdan dolayı ülkede polemik yaratacak ve özgürlüklerle ilgili, işçi ve işveren olmakla ilgili her mecliste tartışılacak bir eylem yaratmayı başarmıştık. Oysa nüfusun büyük çoğunluğu için demokrasiden bahsetmenin tahayyül edilemeyeceği zamanlardı”.
Socrates ve arkadaşlarının aylar süren savaşı ülkedeki asıl büyük demokrasi savaşına eklendi ve toplumda yarattığı infial diktatörlüğün ipini çekti. Socrates, ilerleyen yıllarda Emekçiler Partisi’nin (PT) lideri ve Brezilya cumhurbaşkanı olacak olan zamanın sendika başkanı Lula’nın yanında yer almıştı. Başkanın doğrudan halk tarafından seçilmesini isteyen ikili bu uğurda beraber çarpışmış, “Diretas Ja” sivil hareketinin önemli figürleri olmuşlardı.
Diktatörlere çalım
15 Kasım 1982’de Brezilya sandığa gittiği gün hayatının en büyük zaferini kazanan Socrates, aslında o yaz Dünya Kupası’nda savaş kaybetmiş bir kumandandı. İspanya’daki şampiyonaya şiir gibi başlayan Sambacılar, grupta üçte üç yapmıştı. Kaptan olarak sahaya ayak basan maestro, Sovyetler Birliği karşısında takımının eşitlik golüne imza atarken, galibiyeti sonradan hayali ihracat imparatorlarının Malatyaspor’a transfer edeceği Eder’in golü getirmişti. İskoçya ve Yeni Zelanda’yı dörtleyen Brezilya ulusal takımında, Zico ile Falcao da döktürmüştü.
İki efsane birarada 1982 Dünya Kupası’nın zorlu randevusu, Brezilya-İtalya maçı… Dakikada Zico’nun pasıyla ağları bulan Socrates, İtalya santraforu Rossi’nin 5. dakikadaki golüne cevap vererek beraberliği sağlamış, onu ilk kutlayan da daha sonra Fenerbahçe’ye hoca olarak Türkiye’ye gelecek Zico olmuştu.
İkinci grupta İtalya ile zirve mücadelesine giren Brezilya, 2-0 öne geçtiği karşılaşmadan boynu bükük ayrılmıştı. Oysa Socrates perdeyi nefis bir golle açmıştı. Taçtan topu alan yıldız, kendi sahasından hareketlenmiş, yıllar sonra Fenerbahçe’yi çalıştıracak Zico ile paslaştıktan sonra zarif bir şekilde Zoff’u kapattığı köşeden avlamıştı. Fakat o gün sahada esen Paolo Rossi fırtınası, Sambacıları küle çevirmişti. Dünya Kupası’nın en güzel futbolunu oynayan takım elenmişti, hem de şike yapmaktan üç yıl futboldan men edilen, teknik direktör Enzo Bearzot’un ricasıyla sonradan cezası iki seneye indirildiği için şampiyonanın yolunu tutan bir santrforun, Rossi’nin golleriyle.
Doktor Socrates Andrew Downie tarafından kaleme alınan Doktor Socrates isimli kitabın önsözünü bir başka futbol efsanesi Johann Cruyff yazmıştı.
Brezilya o gün sahada güzel bir oyun sergilemişti belki ama “güzel oyun” son nefesini vermekteydi. Socrates’in daha sonra o maç için söyledikleri manidardı: “Brezilya takımı idealizmi, bir yaşam türünü temsil ediyordu. İtalya ise verimliliği, etkin olmayı. En azından ideallerimiz için savaşırken kaybettik. O maçı bugünkü toplumla da kıyaslayabiliriz. Artık insanla bağını koparmış, sonuçlarla yönetilen bir futbol yaratıldı. İnsanlar maçlara tek önemli kıstasın kazanmak olduğu bir müsabaka izlemeye gidiyor. Benim için önce güzel oyun, sonra kazanmak gelir. Her şeyden önemlisi de zevk almaktır”.
1982 Dünya Kupası’nda gönüllerin şampiyonu olan Brezilya’nın kaptanı dimdik ayaktaydı. Ona göre savunma oyuncularına çalım atmak basitti, önemli olan diktatörlere çalım atmaktı! İşte 15 Kasım 1982’de onun ve arkadaşlarının da çabalarıyla rejime gol atılmıştı!
Doktor, 1984’te İtalya’nın yolunu tutmuştu. Tevatüre göre demokratik reform yasasına bağlamıştı kaderini. Kanun çıkmayınca o da Çizme’ye gitmişti. Maçlardan önce seks yasağı koyan Juventus’a “hadi canım” demiş, Fiorentina’ya imza atmıştı.
30’unu deviren Socrates, artık fiziksel olarak yetersizdi. Fenerbahçe ile oynanan UEFA Kupası birinci tur ilk maçında İstanbul’u da ziyaret eden Socrates, Avrupa’da ancak bir sezon oynayabilmişti. 1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde penaltılarla Fransa’ya elenen Brezilya’da atışlardan birini kaçıran da oydu. Milli takıma turnuva sonrası veda eden maestro, Flamengo, Santos, Botafogo derken 35’inde futbola nokta koymuştu.
Televizyonlarda kültürel içerikli programlar yapıyor, gazetelerde siyasi ve ekonomik yazılar yazıyor ve futbol için sosyal projeler üretiyordu. Pele gibi futbol elçisi olmayı, sanayileşmenin uşaklığı gördüğü için reddediyordu. Hiçbir zaman menajeri olmamış, çalan telefonuna hep kendisi cevap vermişti. Tüm tembelliğine, fosur fosur sigara içmesine rağmen yeryüzünün gördüğü en yetenekli oyunculardan biriydi Socrates. Alkolik olduğunu da itiraf etmişti. Zaten bizlerden de onu olduğu gibi kabul etmemizi istemişti: “Ben neysem oyum. 13 yaşından beri sigara içiyorum. Benim için tek felsefi mesele var o da şu: Neden olmadığım biri gibi görünmeye çalışayım? Sigara içiyorum. Akciğer kanseri ya da amfizemden gideceğim. İçmeden duramıyorum”.
O forma! Maestro ve takım arkadaşları “Ayın 15’inde oy verin” yazılı unutulmaz formalarıyla demokrasi mücadelesini yeşil sahalara taşımış, “Corinthians demokrasisi” deyişi Brezilya siyasi literatürüne girmişti. Futbolun doktoru, unutulmaz formasıyla.
Belki de büyük felsefeci Socrates’in adaşı olmanın da etkisiyle futbol dünyasında derin izler bırakmış, siyaseti çime indirmiş, farkındalıkları artırmış, tüm bunları yaparken hayattan keyif almaya bakmıştı. Antrenmanlara gelirken elinden düşürmediği kitaplarla beslediği bir aşkla demokrasi için çarpışmıştı. Yeşil sahaların en iyilerinden biriydi, fakat futbol tarihine geçmek ona yetmemiş, insanlık tarihine geçmeyi seçmişti.
Yandaş futbolcular çağı
Homofobik ve ırkçı yorumlarıyla da bilinen yeni Brezilya başkanı Bolsonaro, birçok konuda tartışmalı görüşleriyle biliniyor. Buna rağmen ona yeşil sahalardan çığ gibi destek yağdı. Bir dönem Galatasaray’da da top oynayan Felipe Melo, siyasetçiyle fotoğraf çektirirken, bir golünü de ona adadı. Unutulmaz yıldızlardan Ronaldinho’nun paylaştığı 17 numaralı fotoğrafı manidardı. Zira Bolsonaro’nun elektronik seçimlerde adaylık numarası 17’ydi. Sambacı, lideri “mutluluğu geri verecek biri” diye tanımlarken, yine Barcelona’nın unutulmaz futbolcularından Rivaldo da instagramdan açık destek mesajı veriyordu.
Tutucu başkanı sosyal medyadan “like”layanlar da dikkati çekiciydi. Liverpool’un file bekçisi Alisson Becker, Manchester City’nin forveti Gabriel Jesus beğenileriyle desteklerini esirgememişti. Dünyanın en pahalı oyuncusu Neymar ile sevgilisi Bruna Marquezine’in ayrılmasında da yine bu beğeni krizinin rol oynadığı iddia edilmişti. İddialara göre ikilinin arasını PSG’nin yıldızının Bolsonaro’nun instagram’daki bir paylaşımını beğenmesi bozmuştu. Aşırı sağcı politikacının görüşlerine muhalif olan aktris, sonradan dedikoduları yalanlasa da ilişkilerinin bittiğini açıklamıştı.
Atletico Paranaense bir maça lideri destekleyen bir tişörtle çıkarken, takımın oyuncularından sadece Paulo Andre bunu reddetmişti. Taraftar gruplarının Bolsonaro’ya destek vermemesi ise dikkati çekiciydi.
Bugün hayatta olsaydı, Socrates’in yeni başkanın ırkçı ve gerici çıkışlarına karşı sesini nasıl yükselteceğini tahmin etmek hiç de zor değil!
Tasvir yasağı neticesinde gölge ve perspektiften feragat eden Osmanlı minyatürü, iki kapak arasında saklı kalmak kaydıyla, yine gizli ve saklı, çokça yasaklı olan kadını 18. yüzyılda ortaya çıkarır. Lâle Devri minyatür ustası Levnî Abdülcelil Çelebi’nin hünerli elleri ile kadın ilk defa bu kadar yakından, gerçekçi ve kıvrak çizgilerle betimlenir.
Hıristiyanlık ve Yahudilikte kadın, cennetten kovuluşun sorumlusuydu. İslâmiyet’le birlikte câhiliye devrinin katı uygulamalarından kurtarılmış, buna rağmen aşırı yorumlar neticesinde yeniden ağır kısıtlamalara maruz bırakılmıştı. Osmanlıların son büyük nakkaşı Levnî, 18. yüzyılda, dinî tasvir yasağının sınırları dahilinde olsa da yine yasaklarla pek ilintili olan Osmanlı kadınının muhteşem portrelerini çizmeyi başardı.
Eski Türklerin hareket hâlindeki zorlu yaşamı, kadınla erkeğin statüsünü hemen hemen eşitliyordu. Öyle ki bu durum 10. yüzyılda Orta Asya ülkelerine seyahat eden Abbâsî elçisi İbn Fadlan’ı fazlasıyla şaşırtmıştır. Yaygın kanaate göre, Türklerde kadının konumunun değişmesi, Müslüman olmaları ve İran/Bizans saray âdetleriyle tanışmalarının sonucudur.
15. yüzyılda Anadolu’nun doğusunda yazıya geçirilen, ancak içerisinde Eski Türk âdetlerinden pek çok iz barındıran Dede Korkut Kitabı’nda kadın, cenk eder, erkeğiyle at yarıştırır, sosyal hayatta daima ön planda yer alır. Buna rağmen 11. yüzyılda Karahanlı sarayının danışmanı Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig’de, kadını eve hapsetmek gerektiğinden bahsedilir. Osmanlıların imparatorluklarını sağlamlaştırdıktan sonra sıkı tuttukları bir öğüt.
Pek çok Osmanlı divan şairi, “aklı ve dini eksik” diye nitelemiş kadını; ancak has söz konusu olduğunda onu kendine yakın görmüş. Şeyhülislâm Kemalpaşazâde (öl. 1534) Yusuf ile Züleyha mesnevisinde kadına dair belki de en olumlu nazmı yazar: “İyisini diyemem içinde yoktur / Velâkin yavuzu gâyetle çoktur / İyisi bunların dahi iyidir / Amma denilemez ki iyisi işte budur”. Mihrî Hatun (öl. yk. 1512) ise divanında, “Bir akıllı ehil kadın, bin akılsız-yeteneksiz erkekten yeğdir” mealinde, bir cevap niteliğinde söyler şiirini. Bununla birlikte erken modern Osmanlı mahkeme kayıtlarında, kadınların haklarını aradıkları ve almayı da çoğu kez başardıkları görülür. Çokeşlilik ise Türk-Osmanlı kentlerinde sanıldığı kadar yaygın değildir.
Tasvir yasağı neticesinde gölge ve perspektiften feragat eden Osmanlı minyatürü, iki kapak arasında saklı kalmak kaydıyla, yine gizli ve saklı, çokça yasaklı olan kadını; önce 17. yüzyıl isimsiz çarşı ressamlarının ve 18. yüzyılda da Lâle Devri minyatür ustası Levnî Abdülcelil Çelebi’nin hünerli elleri ile ilk defa bu kadar yakından, gerçekçi ve kıvrak çizgilerde betimlemeyi başarır.
Kaçgöçü bırak, olanlara bak
Eski İstanbul’da Müslüman kadınlar aile dışından erkeklerle bir arada bulunmaz, onların bulunduğu yerlerden uzak dururlardı. Bu âdete “kaçgöç” denilmiş, evler de bu usulle haremlik-selamlık olarak ayrılmıştı. Ancak saraylı-reaya, zengin-fakir, kadın-erkek herkesi bir araya getiren bu gibi şenliklerde bütün bir şehir halkı aynı atmosferi soluyordu. Bu gibi bir beraberlik İntizâmî Surnâmesi’ndep (1582) de yer yer görülür. (Sultan III. Ahmed’in oğulları için 1720’de Okmeydanı’nda düzenlettiği sünnet şenliklerinden. Levnî, Sûrnâme-i Vehbî. Topkapı Sarayı Müzesi).
“Bir nesne göremeziz!”
Feraceleri ve yüzlerindeki yaşmakları ile resmedilmiş bu İstanbul kadınları, Okmeydanı’ndaki şenliklerde, Levnî’nin betimine göre erkeklerden ayrı, ama onlarla yan yana olarak bir denge gösterisini izliyordu. İşaret parmaklarını kaldırmış bazı kadınlar, birbirlerine oyundaki ilginçlikleri göstermekten çok, önlerindeki iri yarı askerlerin yüksek börklerinden şikâyet eder gibi duruyor.
Belirsiz bir yadırgama
Kadınların arkasında resmedilen bu çelebi görünüşlü, yavruağzı kaftanlı, ak sakallı adamın gözleri, karşıdaki gösteriye değil de daha sola doğru, kadınlara dikilmiş sanki. Belki bu figür, Levnî’nin düğünü takip ederken bu gibi durumlarda şahitlik etmiş olabileceği, memnuniyetsiz hasbinallahlar okuyan dini bütünleri temsil ediyordur.
“Osmanlı kadın”
Günümüzde “otoriter kadın” anlamında kullanılan bu mecaza en iyi karşılık gelebilecek Levnî portrelerinden biri bu. Tek dizini yere dayamış, ustalıkla yemenisini topluyor. Ellerindeki harekette iş bilir bir eda var. Örgülü saçları sırtına dökülüyor. Bitkisel desenli entarisinin altına pembe astarlı, sarı bir hırka giyinmiş. Parmak uçları koyu renk kınalanmış, altın küpesi, kemeri, yüzüğü ve bilezikleriyle oldukça gösterişli. Bürümcük iç entarisi gerdanını belli belirsiz örtmüş. Altındaki kilime bakılırsa bir iç mekân çizimi bu. (H2164 numaralı albüm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Raks eden kadın
Müzik ve dans bilgisi Osmanlı sarayında, cariyeler için öngörülen vazgeçilmez beceriler arasındaydı. Usta nakkaş burada kıvrak bir eda ile maharetini sergileyen genç bir rakkaseyi betimlemiş. Figürün nohudî entarisinde yine bir dekolte görülüyor. Giysisinin uçuşan kıvrımları izleyenlerde figürün gerçekten hareket ettiği duygusunu yaratıyor (H2164 numaralı albüm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Uzanan kadın Levnî’nin neredeyse şehevi sayılabilecek bir kadın çizimi. Örgülü saçlar, yavruağzı entari, kınalı eller ve ayaklar, çözülmüş altın tokalı bir kemer ve geniş dekoltesini hiç saklamayan iç bürümcük. Bu şirin sureti çizen Levnî, bir başka yerde şu şiiri söyler: “Sarf eyle bu yolda Levnîyâ varın / Mânend-i andelîb [bülbül misal] duyurma zârın / Bana bayram idi bir kerre yârın / Dokunsa dudağı dudağımıza.” (H2164 numaralı albüm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
100. yıl:Enis Batur, Dadaizmin 10 büyük eserini yorumladı
1. Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken, bir grup sanatçı ve edebiyatçı dünya kültür tarihinde eşine az rastlanır bir akım başlatmıştı. Dadaizm olarak denen ve resimden şiire, plastik sanatlara kadar geniş bir alanda etki gösteren bu akım, sanatçıların eserlerini “en uç noktaya” taşımıştı.
90’ında BİR FIRLAMA için MUM
Bir hareket, bir tavır, bir kafa tutma, bir tersyüz etme, bir silip süpürme, bir yerinden oynatma, bir zedeleme, bir çizme, bir kestaneyi çizme, bir hiçe sayma, bir hiçten sayma, bir hiçleme ve hepleme, bir höstleme, bir hoştlama, bir örseleme, bir sallama silkeleme sarsma, bir yere tükürme, yüze tükürme, yüzünüze tükürme, bir şarap çanağına tükürme, bir nanik, bir nah, bir ‘tir git, bir yaylan bakalım, bir ıslık, nara, heeeyt, hoop, ola ala hey, beyler ilerleyin arkada boş yer var, bir sağdan gidin cüzdân bulun, bir ince osuruk, bir sert varta, bir kıçına tekme, bir burnuna parmak sokma, bir pandik, bir istiklâl marşını tersten söyletme, bir amuda kalkma, bir yan yan, dik dik, ters ters bakma, bir omuz atma, bir çelme takma, bir kulampana kündesi, bir taş atma, bir tane daha taş atma, bir taş koyma, bir kanırtma, bir narkozsuz diş oyma, bir itip kakma, bir başından geçirme, bir taşak geçme, bir kevgirleme, bir oturtma, bir yerinden etme, bir şişleme, bir eşeğe ters bindirme, bir hırpalama, bir pestilini çıkarma, bir tiye alma, bir boru döşeme, bir kan kusturma, bir burnundan kıl alma, bir teneşir paklatma, bir muz kabuğuna bastırma, bir dört numara matkapla oyma, bir canından bezdirme, bir karakamunun yüzüne geyirme, bir piç etme, bir şapkayı arkadan itip keli gösterme’dir DADA.
(Enis Batur’un Dadaizmin 90. yılı vesilesiyle yazdığı yazı)
TRISTAN TZARA (1896-1963)
Romanya kökenli Fransız “avant-garde” şair, denemeci ve performans sanatçısı. Dada hareketinin kurucularından. Aynı zamanda gazeteci, oyun yazarı, besteci, film yönetmeni ve edebiyat eleştirmeni.
Dada hareketi 1915’te, Zürih’te başladı; ‘ilgili’leri başka bir zamanda ve yerde başlayamayacağını söylemişlerdir. İlk ‘Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlerde insana ait hiçbir değerin anlamı kalmamıştı; buna kültür-sanat da dahildi. Kollektif, doğaçlama gelişmiş, aslında “öndersiz” bir karşı-sanat hareketi sözkonusuydu: Dada’nın “baba”sı Tristan Tzara, adeta sıkı bir “anarşi organizatörü” idi.
Tzara fitile sürülen ateş idiyse, Hugo Ball fıçı dolusu baruttu: Cabaret Voltaire’i o kurmuş, Dada’dan dörtdörtlük bir anti-show yontmayı bilmişti. “Karavana” şiiri Sovyet Devrimi ile yaşıttı: 1917.
HUGO BALL (1886-1927)
Alman şair, yazar ve Dada hareketinin Avrupa ayağının kurucusu. Zürih’teki Voltaire Kulübü’nün kurucusu.
‘Klâsik sanat formasyonu’ndan geçip bütün sanat tarihine sırtını dönen, günümüz sanatının bugün bile yalvacı konumunda duran Marcel Duchamp yapıt kavramını tersyüz etmiş, en ünlüsü “Pisuvar” olan hazır-yapım çalışmalarıyla sanat dünyasını sallamıştı: 1915.
MARCEL DUCHAMP (1887-1968)Fransız-Amerikan ressam, heykeltıraş, satranç oyuncusu ve yazar. Eserleri Kübizm ve Dadaizm ile ilişkilendirilmiştir. Pablo Picasso ve Henri Matisse’le birlikte 20. yüzyıl plastik sanatlarında atılım gerçekleştiren üçüncü isim olarak sayılır.
Francis Picabia, hareketin haşarı çocuğu, plastik sanatlara kurşun yağdıradursun, başta 391 dergisinin kapağı, Dada tarihi açısından her biri ayrı önem barındıran yayın ve manifestolara ciddi katkılarda bulunmuştu.
FRANCIS PICABIA (1879-1953)
Fransız ressam, şair ve baskıcı. İzlenimciler ve Noktacılar ile birlikte anıldıktan sonra Kübizm akımında yer aldı. Dada hareketinin ABD’deki ilk ve en büyük temsilcilerinden.
JEAN ARP
Alman-Fransız heykeltıraş, ressam ve şair. Dada’nın merkezi Zürih’te aktif. Max Ernst ve Alfred Grünwald ile Cologne’da Dada hareketini kurdu.
Resim serüvenini Dada’yla en uçlara taşıdı. Figürü, peyzajı, portreyi silip süpürdü, giderek büyük soyut devriminin temellerini atanlar arasında başköşeyi tuttu. “Orman”, 1916’dan.
Man Ray, fotoğraf sanatı tarihinin bir kilometre taşı, baştan sona Dada felsefesine sadık kaldı. “Büyülenmiş”, 1922’den.
MAN RAY (1890- 1976)
Amerikalı fotoğrafçı ve sanatçı. Kariyerinin büyük kısmı Paris’te geçti. Dada ve Sürrealizm hareketlerinde öncü rolü üstlendi. Portre ve moda fotoğrafları meşhurdur. Fotoğrafçılık sanatını kökünden değiştirdiği kabul edilir.
KURT SCHWITTERS (1887-1948)
Alman sanatçı. Sürrealizm, Konstrüktivizm ve Dada hareketlerinde yer aldı. Şiir, ses, resim, heykel, grafik tasarım alanlarında eserler verdi. Özellikle kolajlarıyla meşhurdur.
Kurt Schwitters: Şair, ressam, yapı ustası. Dada’nın en yaratıcı figürü. Başta “Anna Blume”, ses şiirinin çığır açıcısı. Bir tek kendileriyle tarif edilebilecek olağanüstü “Merz” dizisinin yaratıcısı.
RAOUL HAUSMANN (1886-1971)
Avusturyalı sanatçı ve yazar. Berlin Dada’sının anahtar isimlerinden. Deneysel fotoğrafçılığı, işitsel şiirleri ve kurum eleştiriyle tanınıyor.
Raoul Hausmann: Hareketin en güçlü romanı Hyle’nin yazarı, büyük fotoğraf sanatçısı, en ünlü “kare”si “çift eş”lerininki: Dada’ya yaraşır bir etik ve estetik manifestosu.
ARTHUR CRAVAN (1887-1918) İsviçreli yazar, şair, sanatçı ve boksör. Babasının kız kardeşi Mary Lloyd, Oscar Wilde’la evliydi. Performans sanatı alanında çalıştı. Edebiyat eleştirmenliği yaptı. 1918’de okyanusa açıldı ve kayboldu.
Jacques Vaché, Arthur Cravan, Jacques Rigaut. Dada’nın genç yaşta intiharı seçen, köktencinin köktencisi kahramanları. Vaché, “Savaş Mektupları” aracılığıyla bilindi: Nihilist seslenişler. Cravan, şair ve boksör, bir kayıkla okyanusa açıldı ve dönmedi. Rigaut’dan kanlı cümleler kaldı: “Sizler şiirden yanasınız, ben ölümden”.
JACQUES RIGAUT (1898-1929)
Fransız sürrealist şair. Dada hareketinin bir parçası. Eserleri genellikle intihar eylemi üzerine yoğunlaşmıştır. Daha önce de belirttiği üzere, 30 yaşına girdiğinde intihar etti.
JACQUES VACHÉ (1895-1919)
Sürrealist hareketin kurucularından. André Breton’un yakın arkadaşı. Aşırı doz afyon kullanımından öldü.
Ve André Breton: Dada’dan Gerçeküstücülüğü doğuran Yahuda! Önderlik dürtüsü kişiliğinde öylesine ağır basıyordu ki, Tzara’yla takıştı, hareketten koparak Avrupa kültürüne damgasını vuracak yeni akımın “Papa”sı oldu. Yıllar sonra, oluşturduğu büyük sanat “duvar”ı olduğu gibi Pompidou Müzesi’ne geçti.
ANDRÉ BRETON (1896-1966), DIEGO RIVERA (1886-1957), LEV TROÇKI (1879-1940)
Breton sürrealizmin kurucusu, Fransız şair ve yazar. Rivera Meksikalı duvar ressamı ve Frida Kahlo’nun eşi. Lev Troçki 1917 Ekim Devrimi’nin önderlerinden ve Kızılordu kurucusu. Üçlü, Troçki’nin Meksika’daki evinde sık sık biraraya gelir, toplumsal ve kültürel gündemlere dönük sohbetler gerçekleştirirlerdi. Birlikte yazdıkları bir sanat manifestosu bulunmaktadır.
Dünya şairi Nâzım Hikmet’in şiirleri, onlarca dile çevrildi, milyonlarca kişiye ulaştı. Şairin SSCB’de olduğu dönemde kendisine yollanan Türkçe mektuplar, bugün Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) bulunuyor. Bu mektuplar Türkçeye olan tutkuyu ve en önemlisi Türkçe konuşan halkların dillerinin korunmasında ve Türkçenin yaygınlaştırılmasında Nâzım Hikmet’in ne kadar önemli bir rol oynadığını gösteriyor.
Azerbaycan’a birkaç kez gittiğimde, oradaki Türkçü ve milliyetçi çevrelerde dahi Nâzım Hikmet’e büyük sevgi ve saygı beslendiğini görmüştüm. Duydukları bu sevgiyi de en çok “onun sayesinde Türkçemizi koruyup geliştirebildik” sözleriyle açıklamışlardı.
Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) yaptığım araştırmalar esnasında bu sözlerin değerini çok daha iyi anladım. Nâzım’a okurlarından gelen çok sayıda mektubu incelerken, özellikle SSCB dışındaki diğer ülkelerden yollanmış Türkçe mektupların sayısı hiç de azımsanmayacak kadardı. Bu mektuplar, özellikle de sosyalist blok içinde yer alan farklı ülkelerdeki Türk azınlıkların anadillerini bir yönüyle de Nâzım sayesinde koruduğunu ve geliştirdiğini gösteriyordu. Nâzım’a Türkçe şiirlerini göndermesi ricasıyla çok sayıda mektup yazılmış, bunlarda Türkçeye olan tutku dile getirilmiştir. Mektup yazanlar arasında sadece Türk azınlıklar değil, Türkçeyi sonradan öğrenmiş kişiler ya da Türkiye’den uzun seneler önce göçetmiş olanlar da vardır.
Nâzım Hikmet, Bulgaristan’ın Kırcaali şehrinde Türk nüfus tarafından ekmek ve tuz ile karşılanıyor, Eylül 1951 (Hayriye Süleymanoğlu Yenisoy, “Nâzım Hikmet ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti”, BAL-TAM Türklük Bilgisi, No. 20, Mart 2014, s.75).
Nâzım, o dönem şiirleri ve diğer eserleriyle adeta Türkçenin dünyadaki büyükelçisi gibidir. Nâzım’ın şiirleri, Türkiye haricinde sadece çevirileriyle değil, Türkçeleriyle de elden ele dolaşmış, insanların yüreklerine işlemiştir. Ve en önemlisi Türkçe konuşan halkların dillerinin korunmasında ve Türkçenin yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Tam metinlerini sunduğumuz mektupların hepsi Türkçe yazılmıştır ve mektuplardaki açık yazım yanlışları dışındaki hiçbir noktaya dokunulmamıştır. Mektupların tamamı ilk kez yayımlanmaktadır.
Nâzım’ın bu mektuplara elinden geldiğince cevap verdiği ve okurlarının böylesi taleplerini yerine getirmeye çalıştığı bilinmektedir. İnsan, bu mektuplara Nâzım’ın verdiği cevapların şimdi nerelerde olduğunu düşünmeden edemiyor.
Türkçe olarak basılan Seçilmiş Şiirler kitabı.
ROMANYA: TÜRK OKULU ÖĞRENCİLERİ
Türkçe kitaplarınıza kavuşursak bize ne mutlu!
“8 Mart 1952
Sayın yoldaş
Nâzım Hikmet
Biz Rumen Halk Cumhuriyeti’nde Cerna-Voda (Boğas köy) Türk ilkokulu öğrencileri, sizin dünyada barışı korumak ve demokrasi uğrunda sarsılmaz büyük bir şair olduğunuzu öğrendik. Burada kalmış Türk azlığın en küçük köyüne kadar kendi dilinde okulları var, işçi partisi sayesinde serbest ve eyi yaşamaktadırlar. Fakat Türk olmak itibarile, okuyacak ders kitaplarından başka kitaplarımız yok.
Hele sizin güzel manzumeleriniz bizi ne kadar çok meraklandırıyor. Gazetelerde sizin için yazılmış parçaları toplayıp, tutuyoruz. Lâkin Türkçe bir yazınızı elde edemedik. Bunun için size yakarmayı düşündük. Eğer bu küçük mektubumuzla sizin bir resminize ve bazı Türkçe kitaplarınıza kavuşursak bize ne mutlu!
Var olun büyük şair!
Türk okulu öğrencileri”
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 7)
Nâzım Hikmet’in Bulgaristan Komünist Partisi Yayınevi tarafından Sofya’da (1951).
BULGARİSTAN: NÂZIM HİKMETYARATICILIK DERNEĞİ
Büyük şairin adına yaratıcılar derneği…
Türkçe olarak basılan Zoya kitabı.
“26 Ocak 1963
Literaturnaya Gazeta
Moskova
Redaktör yoldaş,
Müsaade ediniz de, gazeteniz vasıtasiyle, büyük Türk şairi ve dünya barış mücahidi Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümü münâsebetiyle hararetli selâmlarımızı ve insanî temennilerimizi sunalım. Biz, Bulgaristan’ın Kırcali sancağı Studenkladenets köyü “Kalinin” internat [yatılı] okulu öğrencileri bu ders yılı esnasında büyük şairin adını taşıyan yaratıcılar derneği kurduk. Dernekte bir yönden edebî bilgilerimizi genişletmekte, edebiyat nazariyesinin ışıkları altında sanat, gerçi, insanî sanat ummanına dalmakta, diğer yönden tarihin yarattığı, halk felsefesinin gıdalandırdığı dünya progresist [ilerici] edebiyatı büyüklerinden Şekspir, Göte, Hayne, Şiler, Puşkin, Tolstoy, Gorki ve onların gerçi yolundan insanlık namına şaheserler veren ve vermekte olan Mayakovski, Nâzım Hikmet, Pablo Neruda, Lui Aragon, Go Mo Jo, Corci Amaru, Nikolas Gilyen, bizim Nikola Vaptsarof gibi kalem ve kalbiyle sınıfsız çağ hizmetkârlarının hayat ve yaratıcılıklariyle tanışmaktayız. Pek yakınımızda olan kardeş çağının [Yakın gelecekteki kardeşlik çağı] hakîkî hizmetkârları olacak olan bizler, büyük Türk şairi ve Dünya barış lavriyatı [ödülü sahibi] Nâzım Hikmet’in doğum yıldönümünü mutantan [görkemli] bir şekilde karşılamak için hazırlık yapmaktayız. 7 Şubat tarihi [Nâzım Hikmet’in doğum günü 15 Ocaktır. Bahsedilen tarih şairin doğum günü dolayısıyla yapılacak etkinliğin tarihi olmalıdır] yaratıcılar derneğimizin bir bayramı olacaktır.
“Nâzım Hikmet” yaratıcılar derneği azaları, bütün öğretmen ve öğrenciler yıldönümü münasebetiyle büyük şaire başsağlığı [‘başsağlığı’ sözünden Türkiye’de kullanıldığı üzere vefat için değil kelimenin birebir karşılığı olarak sağlık dileği anlaşılmalıdır] diler, yaratıcılığında, biz, komünizm neslinin hizmetine, terbiyesine meşale olacak büyük başarılar temennî eder ve dâhi Lenin’in memleketinde hakikî yaratıcılık hürriyeti bulan şaire uzun ömürler dileriz.
Saygılarımızla:
Dernek yönetmeni Mahmut Çavuş,
Dernek sorumluları: Rasim Tahir ve Bojidar Petkof “
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 286, yaprak 32)
Nâzım Hikmet’in Halk Gençliği Yayınevi tarafından Sofya’da (1950)
YUGOSLAVYA: ŞAİR ADAYI NİMETULLAH
Şiirlerinizi okurken yüreğimde bir ağır taş büyüyor
“Saygıdeğer Büyük Türk şairi Nâzım!
Bu ilk mektubumu isterdim ki sizlere çok güzel bir mektup yazayım. Fakat nedense istediğim gibi olmuyor. Çünkü sizlere bütün yazmak ve söylemek istediğim şeyleri şu kâğıda sığdıramayacağım.
Ben Yugoslavya’da doğmuş, büyümüş bir Türküm. Bir kardeşim İstanbul’da Teknik fakültesinde işlemektedir, öbürü ise Yugoslavya’nın Zagreb kentinde tahsil görmektedir. Ben bu yıl liseyi bitirmiş, gazeteci işini görmekteyim. Bu gelecek okul yılında ben de İstanbul’da tahsil görmeyi düşünüyorum. Bu okula kabul olunmazsam Belgrad’a gideceğim. İşte on yıl şiirlerle yaşayan bir gencim. Bu yıl şiirlerimin bir kitap halinde basılmasını beklemekteyim.
Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1967) Türkçe olarak basılan Sevdalı Bulut kitabı.
Sizin Üsküp’te Şiirler ve Taranta Babuya Mektuplar, İstanbul’da Yeni Türk Şiiri Antolojisi yayımlanan kitaplarında şiirlerinizi okumuş, “Bizim Radyodan” [Türkiye Komünist Partisi’nin Türkçe yayın yapan radyosu] ve “Budapeşte Radyosundan” [Budapeşte Radyosu’nun Türkçe yayın servisi] şiirlerinizi işitmiş, yazmış, sevmişimdir. Daha geç “Budapeşte Radyosundan” adresinizi arattırmaya düşüncede iken, bir gün Zagreb’den Belgrad’a giderken bir Sırp profesörüyle tanışıp adresinizi aldım. Buna ne kadar sevindiğimi yazı ile tarif edemem. Şimdilik en büyük isteğim sizlerle mektuplaşmak, şiirlerinizi elde etmek hem de şiirlerinizi Yugoslavya’da yayımlamaktır. Eğer bu isteğimi kabul ederseniz beni en büyük sevinçlere gark etmiş olursunuz. Ötesini size bırakıyorum. Ben de elimden geldiği kadar buradan veya Türkiye’den kitap ve dergi aratıp sizlere göndermekten çekinmeyeceğim.
Ey Türk şairi Nâzım. Bu yazılarımı dizerken birkaç şiirlerin yanımda duruyor. Onları okurken ve sizi düşünürken yüreğimde bir ağır taş büyüyor, kabarıyor, sanki iğnelerle kalbimin duvarlarını deliyor da deliyor!..
Ey her şeyden en çok sevdiğim büyük Türk şairi Nâzım. Bu defa yeter olsun yazdıklarım. Şimdilik sizden sabırsızlıkla bir küçücük yazı alacak umuduyla kalıyorum.
Son olarak sabırsızlıkla şiirlerinizi bekler sevgi ile saygı ve selamlarımı sunarım, şairim Nâzım.
Nimetullah
Adresim: Nimetullah Hafız, Bosanska – 11, Prizren, F.N.R. Yugoslavya”
Yürek koparan şiirleriniz bana öyle tesir etti ki…
“29 Mayıs 1956
Yoldaş Nâzım Hikmet’e selamlar
Mektubuma başlamadan evvel sizin kıymetli vaktinizi bu birkaç satırımla kayıp ettirdiğimden dolayı sizden özür dilerim.
Fakat sizin yürek koparan şiirleriniz bana öyle tesir etti ki size bu satırları yazmaktan kendimi alı koyamadım. Yisrael’e Türkiye’den 11 sene evvel geldiğime rağmen (on beş yaşımda iken) şiirleriniz beni maziye öyle yaklaştırdı ki daha dün Türkiye’yi bıraktım hissi verdirdi.
Kibutsunda [kolonide] birkaç Türkçe bilen arkadaşlarımla beraber bize Türkçe şiirlerinizi yollamanızı rica ederiz. İbranice yazılmış şiirlerinizi adeta ezbere öğrendik. Eğer ricamızı yerine getirirseniz kendimizi mesut hissedeceğiz.
Mektubuma son verirken ümit edelim ki Türkiye imperyalizm bağlarından kurtulur, ve sizin şiirleriniz Türkiye’de gün görür. Saygılarımla şalom şalom.
[İmza]
Adresim: Yakov Kohen Kibuts Ruhama Daar Na Negev / Yisrael”
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 293, yaprak 2)
Nâzım Hikmet’in Üsküp’te (1964) Türkçe olarak basılan “Bulutlar Adam Öldürmesin” kitabı.
MACARİSTAN: ESKİ BİR SAVAŞ ESİRİ
Belki Türkçe yazabildiğime taaccüp [hayret] edersiniz
“Budapeşte, İkinci Kânun [Ocak] 22, 1962
Sevgili Yoldaş Nâzım Hikmet!
Altmış yaşınızı doldurduğunuzdan Népszabadsag [Halk Hürriyeti] Macar gazetesi vasıtasile haber aldım ve aynı gazetede “İnsanların Şarkıları” başlıklı manzumenizin Macarca tercümesini de okudum ve onu çok beğendim.
Müsaadenizle bu münasebetle size candan gelen en iyi tebriklerimi arz eder, halkınızın ve dünya sulhu menfaatine çalışacağınıza çok muvaffakiyetler dilerim.
Belki Türkçe yazabildiğime taaccüp [hayret] edersiniz. Ben bunu size kısaca izah etmek isterim. Daha 1917 senesinde Rus esaretinde, Sibirya’da Türklerle bir binada oturup onlardan güzel lisanınızı öğrendim ve hatta vatanıma 1920 senesinde avdet ettikten sonra da Budapeşte’deki Türk talebeleri beni uzun senelerce okutmuşlardır.
Ne yazık ki İkinci Dünya Harbi’nden sonra çok meşgul olduğumdan dolayı temrin [alıştırma] için vaktim kalmadı ve Türkçe kitaplarım da yoktur. Türkçeyi unutacağımdan endişe ederim.
Böylelikle, eğer siz bana en sevdiğiniz şiirlerinizden birkaç tane göndermek lütfunda bulunursanız, ben çok memnun ve minnettar olurdum.
Sizi rahatsız ettiğim için özür diler ve sizi candan selamlarım.
[İmza]
Vallay K. Friges
Hizmetten çekilmiş banka memuru
Budapest, XI., Bereck-utca 25.
P.S. Melfufen size Népszabadsag gazetesi 1962 İkinci Kânun tarihli nüshasının bir sayfasını gönderiyorum.”
Küçük mektubumla sizleri biraz rahatsız etmiş olacağım belki. İlk önce affınızı dilerim. Sizleri çok gördüğüm ve dinlediğim var. Sözleriniz daha kulağımda henüz. Siz Türk halkının sevimli bir evladısınız. Eserleriniz mükemmel. Okuyoruz kana kana. Hattâ çoğunca Rusça bile. Yine güzel. Bulgarca da olsa, nasıl olursa olsun mükemmeldirler.
Ağabeyim, ben Bulgaristanlıyım. Filoloji tahsilim var. Bundan beş sene evvel Türk halk masallarını toplamıya başladım. Bugün elimde oldukça masal var. Çok güzel, çok verimli hoş, halk kokuyorlar mis gibi, gül gibi. Ne güzel ne güzel. Şimdi onları işlemiye düşünüyorum. Bu hususta ilk önce sizlere de bazı şeyleri sormak istiyorum.
Topladığım masalların hepsi halk diliyle. Gramer kaideleri biraz ört-pas edilmiş. Süs biraz az. Hadiselerin seçimi de öyle. Bu hususiyetleri düzeltebilirim mi? Kendimden de katabilirim mi? Öyle ki, esas ide ve fikir yine hakim kalsın.
Eflatun Cem’in “Bir Varmış, Bir Yokmuş” masalları elimde. O, onları işlemiş. Bana öyle geliyor. Ben nasıl yapayım! Faydalı olabileceğim mi, bu inandığım ve 5 senelik emeğimle?
Ağabey, bana yol gösterici bir cevap yazsanız pek çok memnun kalırım.
Hoşça kalınız. Binlerce selâmımı kabul edin. Vazifenizde semereli iş temenni ederim.
Gönderen: Muhitdin
Adresim: Bulgaristan, Kolorovgradski, Muhitdin M. Mehmedov.”
(RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 283, yaprak 30-31)
Son yıllarda bilmediğimiz bir adrese giderken elimizdeki akıllı cihazdan trafik yoğunluğuna bakıp güzergâhımızı öyle seçiyoruz. Birinin bizi bulmasını istediğimizde ona whatsapp’tan konum gönderiyoruz. Emlak almayı planlarken Google Map’e başvuruyoruz. Peki bütün bunları mümkün kılan GPS nasıl ortaya çıktı? Sistem ne zaman, nasıl ticarileşti? Yarın bizi bu “konum”da hangi gelişmeler bekliyor?
Günümüzde yaşanan teknolojik devrimler, bundan 40 yıl kadar önce askerî amaçlı olarak başlatılan ama sonradan ticarileşerek şirketler tarafından da kullanılan ve geniş halk kitlelerin kullanımına sunulan GPS yani “Global Positioning System” (Küresel Konumlama Sistemi) adını taşıyan projenin sonuçları. Gündelik hayatta kullandığımız bu sistem, uzaydaki 32 uydudan yararlanıyor.
GPS aynı zamanda geleceği anlamak için de önemli; çünkü bugünlerde genellikle konum bulma amacıyla kullandığımız GPS, gelecekte daha zor ve incelikli işlevler üstlenecek. Bugün en iyi ihtimalle +/5 metre hassasiyetle çalışan sistemin, robotlar ve otonom araçlar sözkonusu olduğunda mikro milimetrik düzeyde çalışması gerekiyor. Bu nedenle “coğrafi konumlama” günümüzde pek çok ülkenin harıl harıl araştırdığı gayet stratejik bir konu. Biz de geçmişten hareketle, yakın gelecekte neleri kaçırmakta olduğumuza bakacağız.
Konumlama teknolojisiBir zamanlar bilimkurgu olarak görülen ‘konumlama’ işi bugün Google veya Yandex gibi servislerle cep telefonundan yapılabiliyor.
GPS’in ortaya çıkışı
İngiliz bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke, 1945’te yayımlanan Wireless World (Kablosuz Dünya) isimli makalesinde, kitlelerin haberleşmesini sağlayacak olan uydulardan bahsediyordu. Jules Verne ise ondan çok daha önce, 1879’da uydulardan söz etmişti.
Amerikalılar 2. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’ten itibaren uzaya uydu yerleştirmeyi düşünmeye başladılar. O zaman “Project RAND” adıyla hazırlanan proje, daha çok bilimsel amaçlı uydulara odaklıydı. Ama Sovyetler’in 4 Ekim 1957’deki Sputnik başarısı üzerine, Amerikalılar planlarını hızlandırdılar ve bilimsel amaçlar yerine askerî amaçlar ağır basmaya başladı. Dünya üzerindeki bir konumun bilgisini zamana bağlı olarak veren GPS, bu çalışmalar sonucunda doğdu. İlk GPS, o yıllardaki navigasyon sistemlerinin yetersizliklerini aşabilmek amacıyla, 1960’lardan itibaren başlayan çalışmaların uzantısında, 1973 yılında 24 uyduluk bir sistem olarak Amerikan Savunma Bakanlığı (DOD) tarafından geliştirildi. NAVSTAR isimli sistemin Block-I adı verilen ilk uydusu uzaya 1974’te fırlatıldı. Sistemin tamamlanması ve işler hale gelmesi için ise 1994’ü beklemek gerekecekti. O zamanlar NAVSTAR adıyla bilinen, günümüzde GPS diye adlandırılan sistem halen Amerikan Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı (AFSPC) tarafından Colorado’daki Schriever Hava Kuvvetleri Üssü’nden yönetiliyor.
Başlangıçta bilimsel amaçlı tasarlanan, daha sonra askerî bir mahiyet kazanan GPS, ilerleyen yıllarda istenmeyen olayların önlenmesi amacıyla ticari uçakların kullanımına da açıldı. Bu gelişmede 1983’te Rusların Kamçatka Yarımadası hava sınırlarına giren Kore Havayolları’nın 269 yolcu taşıyan 007 nolu uçağını yanlışlıkla düşürmesi önemli rol oynadı. Sistemin geniş halk kitleleri tarafından kullanılması ise Clinton tarafından imzalanan kararla, 1 Mayıs 2000 sonrasında gerçekleşecekti.
Bugün bu sistem, dünya yüzeyinden 20 bin km yukarıdaki bir yörüngeye yerleştirilmiş 32 uydudan oluşuyor. Bir tür radyo sinyali yayan uydular ve yeryüzündeki bu sinyalleri alıp yorumlayan GPS alıcıları sayesinde konum tespiti mümkün oluyor.
GPS’ten önce sekstant Dünya üzerinde bulunulan yerin enlemini belirlemek amacıyla kullanılan sekstant (aşağıda), bir gök cismiyle ufuk düzlemi arasındaki açıyı ölçme prensibiyle çalışıyor. Gemiciler açı ölçmek için sekstantın dürbününden ufuk hattına bakardı.
Sistem nasıl çalışıyor?
İyonosfer katmanı içerisinde bulunan gazlar, iyon halindedir. Bu sayede radyo dalgaları daha iyi iletilir. Yeryüzünden giden bir radyo dalgası bu katmana geldiğinde burada bulunan elektronlar ile aynı titreşimi alırlar. Bu titreşim enerjisi sayesinde; elektronlar kendi içlerinde yeni bir düzenlemeye gider ve orjinal radyo dalgasını tekrar oluşturur.
GPS uydu ağındaki her bir uydu iki-üç ton ağırlığındadır ve dünya çevresini günde iki kere kateder. Bu uydulardan en az dördü, herhangi bir anda dünyanın herhangi bir yerinden görülebilir durumdadır. Uydular dünyanın çevresinde dönerken, düzenli olarak radyo dalgaları halinde kodlanmış bilgi yollar. Zaman, konumu saptamak için önemli bir data’dır. Bu nedenle GPS uydularının içinde, çok hassas atom saatleri bulunur. Bulunulan konum, belli bir zamanda dört ya da daha fazla uydu ile aradaki mesafe ölçülerek tespit edilir. Bunun için GPS uydularının gönderdiği dalgaları alacak cihazlar gereklidir.
Ronald Reagan 1983’deki Kore uçağı hadisesinden sonra GPS’in ticari uçaklara açılması iznini verince, ilk sivil sinyal toplama cihazı üreticisi Magellan piyasada boy gösterdi. Arabalarda kullanılan GPS cihazları ise 2000’lerden sonra yaygınlaştı. Alıcı cihaz teknolojileri hızla gelişti, piyasaya çıkan daha küçük, daha ucuz sistemler halk için ulaşılabilir hale geldi. İçine GPS alıcısı konulmuş ilk telefonlar Benefon tarafından 2000’de üretildi. Qualcomm chip firması, 2004’te GPS’i GSM sistemi ile destekleyerek, kişinin ayaklarının bastığı yeri tespit edebilen “Assisted GPS”i (Destekli GPS) geliştirdiğini duyurdu. Bugün kullandığımız cep telefonlarının konum hassasiyetlerini ve başarılarını bu gelişmeye borçluyuz.
2000’ler ve GPS’in evrimi
Amerikan Savunma Bakanlığı ilk dönemde, özellikle I. Körfez Savaşı öncesindeGPS’i ticari kullanıma açmanın teröristlerin ekmeğine yağ sürmek olacağı düşüncesindeydi. Bu nedenle sistemin sivil kullanımındaki hata payını yüksek tutmuşlardı (Selective Ability-Seçici Ulaşılabilirlik). Ancak 2000’de bunu düzelttiler. GPS, konumları bir gecede 10 kat daha doğru göstermeye başladı. Bu sayede sistem ormancılıktan, balıkçılığa, kargo taşımacılığına kadar çok farklı sektörlerde kullanılmaya başlandı.
Yine aynı sene Clinton ve Amerikan Havacılık Kurumu (FAA), havacılık endüstrisinin güvenliği nedeniyle, sistemin tüm dünyadaki ticari uçaklarca ücretsiz olarak yararlandırılmasına karar verdi.
2005’ten itibaren GPS uyduları güncellenmeye başladı. “Block II” adını taşıyan yeni seri tamamen sivil topluma ayrıldı ve saniyede 1 sinyal gönderecek şekilde planlandı. 2009’dan itibaren ise Amerikalılar eskimeye başlayan GPS uydu sisteminin ancak 5.8 milyar dolara güncellenebileceğini hesapladılar. 2014 itibariyle Block III isimli yeni nesil uydular devreye alınmaya başlandı.
Teknolojiyle yol tarifi… 1940larda askerî alanda kullanımda olan SCR 300 adlı sırtta taşınan cihaz (üstte). Sivil kullanımda ise yol tarifi için acil yardım hatları insanlara yardımcı olmaktaydı (altta).
Uluslararası rekabet
Gelişen yeni teknolojiler ve gitgide daha sıcak hale gelen politik gelişmeler ışığında başlıca Avrupa ülkeleri ile Rusya, Çin ve Hindistan; ABD’ye ait olan GPS sistemine bağımlılıklarını azaltmayı hedeflediler. ABD’nin savaş hali gibi durumlarda GPS kullanımını istediği ülkelere açıp istemediği ülkelere kapattığı veya yanlış koordinat vererek yanıltıcı bilgilendirme yaptığı da ileri sürüldü. Bu nedenle günümüzde her ülke kendi sistemini planlamaya gayret ediyor.
Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere’nin başını çektiği ülkeler, kendi uydu navigasyon sistemlerini geliştirmeyi uzun süredir istiyorlardı. Ancak projenin 10 milyar Euro’luk maliyetinin son derece yüksek olması nedeniyle AB içinde birlik sağlanamıyordu. Bugün, temelleri 1999’da atılan Galileo uydu navigasyon projesi yaşanan pek çok tartışmanın ardından yavaş yavaş hayata geçiriliyor. Özellikle Avrupalı diplomatlar, Amerikan sistemini kullanmak istemiyor. Buna gerekçe olarak da ABD’nin Yugoslavya’daki içsavaş sırasında Avrupalı abonelerini aldattığını ileri sürüyorlar. AB diplomatlarına göre Galileo sistemi Avrupa’nın Pentagon kontrollü GPS sistemine bağımlılığını sona erdirecek. ABD de doğal olarak bu gelişmeden hiç hoşnut değil.
Galileo, GPS’e göre daha hassas konum bilgisi verebildiğinden, Amerikalılar sistemin kendilerine ya da müttefiklerine karşı kullanılabileceğinden endişe duyuyorlar. ABD’nin kaygılarını arttıran bir faktör de, Çin’in Galileo projesine para yatırmış olması.
Prag merkezli GNSS (Global Navigation Satellite System-Küresel Navigasyon Uydu Sistemi) tarafından yürütülen Galileo projesinde test uydusu 2005’te uzaya gönderildi. 2011’de fırlatılan iki uydu onu izledi. Toplam 30 adet olarak planlanan uydular yeryüzünden 23.2 km yukarıya yerleştiriliyor. Operasyonu birisi Fucion-İtalya; diğeri Münih-Almanya’da bulunan iki merkez yürütüyor. 15 Aralık 2016 itibariyle sınırlı da olsa bazı servisler vermeye başlayan Galileo’nun 30 uydusundan 22’si Aralık 2017 itibariyle yörüngeye yerleştirildi. Ancak hata payının sadece bir metre olması planlanan sistemin eksiksiz hizmet vermesi için önümüzdeki seneyi beklemek gerekiyor.
1957: Sputnik başarısıSovyetler’in 4 Ekim 1957’de uzaya gönderdiği Sputnik I ile dünya üzerindeki konumlama teknolojisi ciddi bir ilerleme kaydetti.
Çin, Rusya, Hindistan
Çin ve ABD yönetimlerinin çok sıcak ilişkiler içinde olmadığı sır değil. Bu nedenle Çin de ABD’ye bağımlı olmamak adına kendi GPS’ini oluşturma çalışmalarını 2000’den bu yana sürdürüyor. “Büyük Ayı” anlamına gelen BeiDou projesinde 2020’ye kadar 35 uyduya ulaşılması planlanıyor. Bu ismin seçilmesi tesadüf değil. Büyük Ayı takımyıldızı pusulanın bulunmasından önceki zamanlarda yön belirlemek, yol bulmak için kullanılan Kutup Yıldızı’nı da içinde barındırıyor. Sistemin ilk uydusu yörüngeye 2015’te yerleştirildi. Servisin GPS’e nazaran çok daha hassas olacağı, milimetrik doğrulukla çalışacağı kaydediliyor. Bu, BeiDou’nun GPS’in en az 10 katı daha hassas olacağı anlamına geliyor. Geliştirilmeye devam edilen sistem 2012’den bu yana Asya-Pasifik bölgesinde bazı servisleri sunabiliyor.
İlk GPS cihazı İlk sivil sinyal toplama cihazı Magellan, 1983’deki Kore uçağı hadisesinden sonra GPS’in ticari uçaklara açılmasıyla piyasada boy gösterdi.
Küresel konumlama yarışında Rusya’nın yer almaması tabii ki düşünülemez. Ruslar da “Glonass” adı verilen coğrafi bilgi sistemiyle yarışta geri kalmamaya çalışıyor. Fakat proje şu anda askıya alınmış durumda. Bunun nedeni, 2013’te üç yeni Glonass navigasyon uydusunu yörüngeye taşımak üzere inşa edilen Proton-M tipi roketin Kazakistan’ın Baykonur üssündeki fırlatmadan kısa bir süre sonra henüz belirlenemeyen bir sebeple infilak etmesi. Herhangi bir can kaybının yaşanmadığı olayda toplam değeri yaklaşık 200 milyon dolar olan uydular çöpe gidince; Rusya Federal Uzay Ajansı Roscosmos yetkilileri konuyla ilgili derhal derinlemesine bir inceleme başlattıklarını ve patlamanın kesin sebebi belirleninceye dek yeni bir uydu fırlatma operasyonu yapılmayacağını açıkladı. Herşeye rağmen Glonass, bugün tüm dünyayı kapsayacak şekilde hizmet veren bir küresel konumlandırma sistemi ve bu alanda GPS’in en önemli rakibi durumunda. Yeni çıkan akıllı cep telefonu modellerinin neredeyse tamamı GPS dışında Glonass desteği de barındırıyor.
Bilgi teknolojileri alanının yükselen yıldızı Hindistan ise NAViC (Hint Seyrüsefer Takımyıldızı) uydu filosuyla Amerikalıların GPS, Rusların Glonass sistemlerine bölgesel bir alternatif oluşturuyor. Kişilerin veya nesnelerin bulunduğu yer ve zaman hakkında doğru bilgi vermek için yaratılan sistemin bir hedefi de Hintli balıkçılara data sağlamak. Hindistan uzaya uydu gönderme yolunda başarıyla ilerliyor. Haziran 2016’da 13’ü Amerikalılara ait olan 20 ticari uyduyu birbiriyle çarpıştırmadan 26 dakika içinde uzaya gönderme başarısı gösteren Hindistan, bugüne kadar havacılık, balıkçılık, telekomünikasyon gibi pek çok farklı amaçla, onlarca uyduyu da uzaya yerleştirdi.
Benefon GPS ile GSM’i birleştiren ilk cep telefonuydu.
Ortadoğu’da durum
GPS’in Ortadoğu’daki işleyişi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. GPS yalnızca gündelik bireysel ya da ticari amaçlarla değil, bilindiği gibi aynı zamanda askerî amaçlarla da kullanılıyor. Bu durum, sistemi elinde tutan ülkenin, sinyalleri istediği gibi kullanması ya da engelleyebilmesi anlamına geliyor. Örneğin, 1991 başındaki 1. Körfez Savaşı sırasında, Irak’a hava harekatından hemen önce, Doğu Akdeniz’deki sinyaller ABD tarafindan devre dışı bırakılmıştı (Bölgede açık denizde bulunan sivil teknelerin kaptanları, eğer eski usul sekstant-pergel-harita ile rota oluşturmayı bilmiyorlarsa, sinyal gelene kadar bekelemek durumunda kaldılar).
Bugün de TSK’nın Suriye’deki, Güneydoğu’daki operasyonları sırasında ABD’nin zaman zaman sinyalleri kestiği durumlar yaşanıyor. Havacılık uzmanları, ABD’nin Suriye’ye yaptığı hava operasyonları nedeniyle bölgede zaman zaman GPS uydularının “körleştirildiği”, bu nedenle Türkiye’nin doğusundaki hava sahasında GPS sinyallerinin kesintiye uğradığını belirtiyorlar. Türkiye’nin hava sahası batıda İstanbul’dan, doğuda Ankara’dan kontrol ediliyor. Sinyal kesilmesi durumunda hava araçlarının yönlendirilmesi, hava trafik kontrolörleri tarafından yapılıyor.
Ve gelecek…
Önümüzdeki günlerde konumlama sistemleri hayatımızda daha çok yer alacak. Şimdiki ticari ve askerî kullanımlara ek olarak, örneğin otonom arabaların, IoT’lerin işleyişinde rol oynayacaklar. Bu aşamada artık milimetreler dahi önemli olacak. Zira, örneğin otonom araçlar ilk başta sensör döşenmiş yollarda seyredecekler ama nihai hedef şoförsüz araçların bütün yollarda kullanılabilir olması. Bu da ancak onların çok hassas ölçekte çalışan navigasyon sistemleriyle donatılmış olmalarına bağlı. Sensör döşenmemiş “konvansiyonel” bir yolda peşpeşe giden iki otonom araçtan öndeki durduğunda, arkadakinin bunu büyük bir hız ve doğrulukla fark etmesi, tepki vermesi gerekecek. Yani yakın gelecekte GPS sistemlerine çok daha fazla işimiz düşecek.
GPS ÖNCESİ DÜNYA
Bîrûnî’den John Harrison’a ‘boylam’ belirlemenin önemi
‘Enlem’ hesabı yapmak kolaydı. Kutup yıldızı gökyüzünden ne kadar yüksekse, ufkunuzla yaptığı açı size enleminizi kabaca vermekteydi. Fakat ‘boylam’ için pusula ya da gökyüzü size yardım edemezdi. 11. yüzyılda Bîrûnî’nin başladığı işi, 18. yüzyılda John Harrison’ın ‘çekirge tipi saat maşası’ halletti. Londra’daki Greenwich gözlemevi 1884’te “merkez meridyen” kabul ediliyor.
ÖZGÜR CAN ÖZDOĞRU
Antik çağlarda ve Ortaçağ boyunca her gemi kaptanının ortalama bir astronom kadar iyi gökyüzü bilgisine sahip olması ve temel trigonometrik hesapları kafasından yapabilmesi beklenmekteydi. Ancak bu tür navigasyonun çok temel bir sıkıntısı vardı. Hava kapalı olduğunda ne yapacaktınız? Bu büyük sorun pusulanın keşfiyle çözüme kavuştu. Pusula, her şeyi değiştirdi.
Avrupalılar, pusula, gemi saatleri ve Polaris (kutup yıldızı) sayesinde yeni kıtalar keşfettiler. Fakat küresel dünyanın keşfiyle deniz ticaretinin gelişmesi bir sorunu daha beraberinde getirdi: Boylam hesabı. Enlem hesabı yapmak kolaydı. Kutup yıldızı gökyüzünden ne kadar yüksekse, ufkunuzla yaptığı açı size enleminizi kabaca vermekteydi. Fakat ne kadar doğuya ya da batıya gitseniz de göreceğiniz gök nesnelerinin ve kuzeyin yönü aynı kalacağından pusula ya da gökyüzü size yardım edemezdi.
Boylam hesabı hakkında kafa yoran öncülerden biri olan Özbek bilminsanı Bîrûnî (973-1050) farketti ki, eğer Dünya her gün kendi etrafında dönüyorsa, bu 360 derece demektir ve saatte 15 derece dönmektedir. Dolayısıyla yola çıktığınız yerdeki zamanı biliyorsanız, vardığınız yerdeki zamanı da ölçebilirseniz, aradaki saat farkını hesaplayarak boylam farkını bulabilirsiniz. Ancak açık denizde günlerce gidecek bir kaptan, oradaki saati öğrenemeyeceği için başka bir yöntem bulmalıydı.
1707’de Batı Britanya’da Scilly Adaları açıklarında, Birleşik Krallık’ın büyük donanmasını kaybettiği, 1550 kişinin öldüğü, tarihin o zamana kadarki en büyük deniz faciası meydana geldi. Kaptan, boylamı yanlış hesapladığı için koca bir donanmayı kayalıklı bölgeye sürüklemiş ve gemilerinin teker teker batmasına yol açmıştı. Britanya nereye kurtarma gemisi göndereceğini bile bilememişti, zira gemilerin hangi boylamda bulunduklarını hesaplayacak bir sistemleri bulunmamaktaydı. Bu büyük facia, Britanya’yı ve varlığını güçlü donanmaya borçlu olan devletleri derinden sarstı. Bu ülkelerin biliminsanları büyük bir hızla boylam sorununu çözecek araçlar geliştirmeye kendilerini adadılar. Büyük Britanya, sadece bu amaç için “Boylam Belirleme Kurulu” adında bir kraliyet kurulu kurdu. Bu kurul, 20.000 Sterlin (Günümüzde 4 milyon Sterlin) değerinde ödüllü bir yarışma açtı. Boylam hesabını düzgün ve çabucak yapabilecek bir cihaz bulan, bu ödülü alacaktı.
Merkez meridyen Greenwich Gözlem Enstitüsü
İngiliz bir marangoz ve kendi kendini yetiştiren bir saatçi olan John Harrison, bu sorunun çözümünün saatlerde olduğuna inanıyordu. Fakat dalgalı bir okyanusta, ne yayların ne de sarkaçların işe yaramadığı bir yerde, zamanı tutarlı ve mekanik bir şekilde nasıl ölçebilirdiniz? Harrison bir tür saat maşası geliştirmeyi akıl etti. Bu maşa, koşullar ne olursa olsun her zaman saat çarkını yalnızca bir saniyede döndürecek ve saat düzgün bir şekilde çalışacaktı. Günümüzde ‘Çekirge tipi saat maşası’ olarak adlandırılan sistemin içinde olduğu ve saniyenin kalibre edilmesini sağlayan deniz zamanölçeriyle bütünleşik saati H-1’i 1761 yılında üretmeyi başardı.
Limanından çıktığınız şehrin saatini gösterecek olan bu saat sayesinde, boylam belirlemek için tek yapmanız gereken Güneş’in gittiğiniz yerde en tepede olduğu saati bulmak. Güneş’in en tepede olduğu zaman, her daim öğlen 12.00’dir. Dolayısıyla geminizdeki saat ile Güneş’in en tepede olduğu saati birbirinden çıkarırsanız saat farkını, dolayısıyla da boylamınızı bulursunuz.
Harrison’ın kronometresine göre hesaplar yapan ve boylam belirleme enstitüsü olarak kullanılan Greenwich’teki gözlemevi 1884’te “merkez meridyen” ilan edildi ve boylam ayarları bu tarihten itibaren Greenwich’e göre yapıldı.
Sosyal eşitsizliğin ve gelir adaletsizliğin sembol ülkelerinden Brezilya’da 21 yıllık askerî darbe döneminden sonra dönüşümlü olarak iktidara gelen iki büyük parti geniş halk kitlelerini hayal kırıklığına uğratınca, 28 Ekim 2018 seçimlerinde başkanlık koltuğu aşırı sağcı, eski yüzbaşı Jair Messias Bolsonaro’ya kaldı. Latin Amerika’nın en büyük ülkesi, faşizan, ırkçı, homofobik söylem ve eylemleriyle dikkati çeken yeni başkanı nasıl kabul etti?
Latin Amerika’nın vicdanı denebilecek Eduar do Galeano’nun (1940-2015) “Brezilyalıların yarısı yoksul ya da çok yoksuldur, ancak Lula’nın ülkesi dünya pazarında Mortblanc dolmakalemlerinde ikinci, Ferarri otomobillerinde dokuzuncudur ve Sao Paulo’nun Armani mağazaları New York’takinden fazla satış yapar” demesinin üzerinde 15 yıl geçti. Oranlarda değişiklikler olsa da Brezilya esasta bir “toplumsal apartheid” ülkesi kalmaya devam etti. Zenginlerin İsviçre, yoksulların Hindistan’daki gibi yaşadığı bir ülkeden söz ediyoruz.
2018 için World Inequality’in verdiği oran, milli gelirin %30’unun %1’e ait olduğudur. İlk altı milyarderin varlığı, en yoksul 100 milyonunkine, yani Brezilya nüfusunun yarısına eşit. Sao Paoulo’da toplam konutların %25’inin sahipleri mülk sahiplerinin %1’inden ibaret. Brezilya’da 6 milyon aile barınaksız ve 7 milyon konut boşta. Ülke başkanlık sistemiyle idare ediliyorsa da son birkaç yıldaki olayların gösterdiği üzere adalet ve savunma kurumlarının bu sisteme ortaklığı söz konusu. Fiilen bir tür yarı başkanlık sistemi yürürlükte denebilir.
Yandaşların coşkusuAşırı sağcı lider Bolsonaro’nun taraftarları, Bakanlıklar Meydanı’nda liderlerinin seçim zaferini kutluyor, 28 Ekim 2018.
Otuz yıllık döneme son veren seçim
Brezilya’da 28 Ekim 2018 seçimleri, askerî diktatörlük sonrasında siyasal yaşamı belirleyen iki partinin ağır darbe yemesiyle sonuçlandı. Eski başkan iktisatçı Fernando Cardoso (PSDB-Brezilya Sosyal Demokrat Partisi) ve Lula’nın (PT-Emekçiler Partisi) temsil ettiği akımların başkanlığından sonra artık yeni bir devir açılıyor. Askerî diktatörlüğün 1985’te sona ermesinden bu yana yapılan sekizinci seçimde sabık yüzbaşı Jair Messias Bolsonaro (Sosyal Liberal Parti-PSL), Latin Amerika’nın en büyük ve dünyanın yedinci büyük ekonomisine sahip Brezilya’nın başkanı seçildi. İki turlu seçimin son turunda ilkinden %10 fazla oy ile 209 milyonluk ülkede 55 milyon seçmenin desteği ile beklenen bir zafer kazandı. Seçim kampanyasını faşizan, ırkçı, kadın düşmanı bir söylemle sürdüren yeni başkan, 30 yıllık bir aradan sonra ülkenin siyasetinde köklü bir değişimin göstergesi.
Jair Bolsonaro açıkça askerî diktatörlük dönemini övdü; askerlerin yanısıra Kilise’nin denetlediği bir iletişim ağını ve yakınlarının topladığı paralarla özellikle büyük kentlerdeki en yoksul kesimlere yönelik bir dayanışma ağı örgütleyen Evanjelist kiliselerin desteğini aldı. Bolsanoro’nun başkanlığının ülkenin siyasal ve toplumsal hayatında önemli bir dönemeç olduğu konusunda herkes kendi açısından hemfikir.
Başkanlığa doğruAşırı sağcı milletvekili Bolsonaro, başkan seçilmeden önceki dönemde meclis genel kurulunda İşçi Partisi temsilcisi Maria do Rosario ile tartışıyor.
2002-2016 arasında iktidardaki PT’yi (Emekçiler Partisi) hedefine oturtan Bolsonaro, seçim sonrasında da bu partiyi, PSOL’u (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), Brezilya’nın alameti farikası haline gelen MST (Topraksızlar Emekçiler Hareketi) ve MTST’yi (Barınaksız Emekçiler Hareketi) açıkça “terörist” olarak niteleyerek bir içsavaş çağrısında bulundu.
Donald Trump hayranı yeni başkan, 1973’te Salvador Allende’yi öldürüp kanlı bir diktatörlük kuran General Pinochet’in de bir hayranı. Trump + Pinochet kokteyli, özellikle son beş yıldaki gelişmeler sonucunda geniş kitlelerin diktatörlük sonrası Bezilya’da ardarda iktidara gelen iki büyük partiye güvensizliğin pekişmesinin ürünü. İktidardaki partilerin yaptıkları yolsuzluklar karşısında sistem karşıtı gibi gözüken bir pozisyon kazanan Bolsonaro, henüz kamu sektörünün elinde olan hemen hemen bütün işletmeleri özelleştireceğini; ücretleri düşüreceğini; en yoksulların yararlandığı sosyal programlarda büyük kısıtlamalar yapılacağını ve emeklilik sisteminin dağıtılacağını şimdiden bildirmiş olan ultra liberal Paulo Guedes’i Ekonomi Bakanı olarak atadı. Savunma Bakanlığına ise eski bir general atandı. Brezilya’da çok ciddi bir toplumsal sorun olan ve köylülerin cebren topraklarından sürülmesine yol açan endüstriyel tarımın temsilcileri de hükümette yer alacak. Adalet Bakanlığına ise muhafazakar yargıç Sergio Moro geçecek. Moro, eski başkan ve PT’nin tarihî önderi Lula bütün kamuoyu araştırmalarında önde gözükürken, seçim kampanyası sırasında kendisini hapishaneye gönderen yargıç!
Takım tamamlanmış durumda. Dilma Roussef ‘in düzmece bir yolsuzluk davası sonucu “parlamenter bir darbe” ile indirilmesinden sonra, Lula da “deniz kenarında üç katlı bir evi yolsuzlukla edindi” gibisinden hiçbir delile dayanmayan bir iddiayla hızla hapsedilmişti. Şimdi de birkaç yıl öncesine kadar kimsenin aklının ucundan geçmeyen, askerî diktatörlük dönemini özlemle anan biri başkan seçilmiş bulunuyor.
Çağdaş bir Hitler Irkçı ve kadın düşmanı söylemleriyle büyük tepki toplayan ve yüz binlerce kişiyi sokaklara döken Jair Bolsonaro’yu seçimlerden önce Hitler’e gönderme yapan pankartlarla protesto eden kadınlar.
2018 yazında yapılan kamuoyu araştırmalara göre, eski başkan ve PT lideri Lula’nın Ekim 2018’deki seçimlerinde ilk turda %40’la açık ara önde gittiği görülüyordu. Ancak birkaç hafta içinde her şey değişti ve seçmen tam ters yönde, aşırı sağcı bir adayı iktidara getirdi. Seçim kampanyasından önce çok tanınmayan Jair Bolsonaro’nun başarısı, İspanyol El Pais gazetesinin de yazdığı gibi, Latin Amerika’nın önemli bir kısmındaki siyasal cehaletle izah edilemez ve sonuçlar seçmen tabanındaki bu büyük kaymayı açıklamaktan uzak.
Brezilya’nın karşı karşıya olduğu sorunları anlamak için iki dinamiğe dikkat etmek gerekir: 1888’de ancak sona eren kölecilik döneminin ağır izlerini taşıyan derin toplumsal eşitsizlikler ve kıtanın en büyük ve en güçlü ülkesi olmasının getirdiği bölgesel eşitsizlikler.
Toplumsal ve coğrafi bu iki eşitsizlik 2003’te kısmen giderilmiş olsa da tarım reformunun etkisiyle giderek artmış bulunuyor. Kırsal nüfus peyderpey kentlere yığılmış durumda. Rantiye tarımının (GDO’lu soya, portakal, şekerkamışı, bir kısım biokarbür vd.) gelişmesi ve Amazon bölgesi başta olmak üzere maden çıkarımının yaygınlaşması, devasa bir özelleştirmeye eşlik etti. Bütün bu arazilerin “fethi”, yoksullara, yerlilere ve 19. yüzyılda kölelikten kaçıp buralarda “özerk” bölgeler oluşturan siyahların büyük toprak sahipleri tarafından kiralanan ve finanse edilen suç çeteleri tarafından sürülmelerine ve topraksız köylülerin böylece kentlerde barınaksız “kent göçmenleri” haline dönüşmesine neden oldu. Brezilya anayasası konut hakkını garanti altına almış olsa da, evsizlerin sayısı 25 milyon dolayında.
Yolsuzluk, ülke siyasetini neredeyse belirliyor. Kimi araştırmalar yedi yılda 18 milyar Dolar dolayında, Bolivya gibi küçük bir ülkenin millî gelirine eşit bir yolsuzluğun yaşandığını göstermekte.
24 milyon insan sokağa çıkmıştı
Haziran 2013’te genelde siyasal sisteme meydan okuyan gösteriler, ülkenin siyasal hayatında yeni bir arayışın da göstergesiydi. Esas olarak gençlerden oluşan 24 milyon insan bir dizi kentte sokaklara çıkıp ulaşım hizmetleri, eğitim ve sağlık gibi temel konularda taleplerini ortaya koymuş; 2014 Dünya Kupası inşaatları gibi devasa harcamalara karşı çıkmışlardı. O güne kadar PT’nin geleneksel toplumsal tabanı olan özellikle kentli yoksul kesimler bu gösterilerde yer almışlardı. Bu gösteriler, Brezilya siyasal sistemin bir genetik hastalığı olan yolsuzlukları bahane eden gerici muhalefetin de sokağa çıkmasına vesile oldu. Hükümet, gösterilerin bu yanını da görerek işi yavaştan aldı. PT’nin içinden çıktığı sendika merkezi CUT ve onun destekleyenler ne olup bittiğini anlayamadılar, kendilerini bu gösterici karmaşasından ayırtetmeye çalıştılar ve bunu başaramadılar. Oysa bu hadiseler, PT’nin kendini toparlaması için bir ikazdı. Böylece muhalefet, PT’nin bıraktığı boşluğu doldurmaya yöneldi. Dilma Roussef ‘i yolsuzlukla itham ederek onu devirmeyi hedef olarak seçti.
Ekim 2014’te Dilma Roussef ikinci kez başkan seçildiyse de, artık siyasal inisiyatifi kaybetmişti. O zamana kadar PT’nin en yoksul kesimleri gözeterek oligarşinin çıkarlarını da zedelemeden sürdürdüğü politikası da çıkmaza girdi. Gösteriler ve krizin başgöstermesi karşısında egemenlerle PT arasında kopuş gerçekleşti ve oligarşi artık hükümet değişikliği ile sınırlı olmayan bir rejim değişikliğini gündeme getirdi.
Eski başkan ve yolsuzluk iddiaları İşçi Partisi’nin kurucu üyesi ve eski Brezilya devlet başkanı Lula yolsuzluk iddialarıyla gündemde. Yorumcular Bolsonaro’nun aldığı oy oranını, İşçi Parti’sinin “sandıkta cezalandırılması” olarak da okuyor.
Parlamenter darbe
Brezilya ekonomisi 2014’ten bu yana 1929’dan beri benzeri olmayan bir krize girmiş bulunuyor. 2013’te boy veren gösterilerin de yarattığı güvensizlik ve belirsizlik ortamında, dünya ekonomisinin gidişine de uygun olarak bir yavaşlama ve gerileme sözkonusu. Böylece 2003’ten 2013’e hükümete eleştirel destek veren egemenler, 2013’den 2015’e ılımlı bir muhalefet peşindeyken bu tarihten itibaren Dilma Roussef ‘e itham ederek cepheden taaruza geçtiler. PT’nin ayakta kalmak için yürüttüğü kemer sıkma politikası da kendi tabanında kaymalara neden oldu. Ekonomik stagnasyon ile vergilerin artması; enflasyonun etkisiyle ortalama gelirin düşmesi; yönetim çevrelerindeki yolsuzluklar; kentsel şiddetin artması; örgütlü suçların gemi azıya alması; toplumun en geri kesimlerinin ırkçı, kadın düşmanı tepkisi “istikrar”ı kökünden sarstı.
Ocak 2019’da resmen göreve başlayacak olan Bolsanario, bugün ve Brezilya’da özel bir görevi olan polisin (bir tür özel kuvvetler) tam desteğine sahip olduğu gibi, Evanjelist kilisenin ve toplumun en gerici kesimini oluşturan toprak sahiplerinin de (Sığır-silah-Kutsal Kitap) tam desteğine sahip. Temsilciler Meclisinde diğer sağ partilerle birlikte çoğunluğa sahip olan Bolsanaro döneminde, sivil kurumlardan bir hayır beklemek yanılsamaya kapılmak anlamına geliyor.
Çanakkale muharebelerinin yaşandığı Anafartalar bölgesine yeni yollar yapılıyor. Sıcak muharebenin yaşandığı araziye sıcak asfalt dökülüyor. Amaç, varolan ve büyüyen otobüs-ziyaretçi trafiğini rahatlatmak! Peki Mustafa Kemal ve burada savaşan nice şehidin-gazinin ruhları da rahatlıyor mu? Bizi geleceğe onların mirası taşıyacak; karayolları değil.
Çanakkale Boğazı’na köprü yapılmasına karar verildiğinde, Başbakan Binali Yıldırım, “Çanakkale geçilmez tarihte kaldı artık. Çanakkale geçilir. Her türlü geçilir hale geliyor. Denizden geçiliyor, havadan geçiliyor, şimdi karadan da geçilmiş olacak” demişti (26.10 2016). Yıldırım’ın samimiyetini ve rahatlığını hep takdir etmişimdir. Zamane politikacıları gibi kıvırtmaz. Ancak kendisinin ve herkesin bildiği gibi “Çanakkale geçilmez”deki Çanakkale aslında Gelibolu Yarımadası’dır ve gerek 18 Mart 1915’teki Boğaz harbi gerekse 25 Nisan 1915’te başlayan kara harbi, esas olarak bu yarımadadaki savunma sayesinde kazanılmıştır.
Çanakkale Boğazı üzerine asma köprü yapılması 2000’lerin başlarında gündeme gelmiş, ancak o vakit Eceabat-Çanakkale arasına düşünülen bu projeden Allah’tan vazgeçilmişti. Zira bugün Tarihî Alan Başkanlığı sorumluluğunda bulunan muharebe arazileri, özellikle köprü bağlantı yolları ile büyük zarar görecek ve Kilitbahir Platosu civarında geri dönüşü olmayan bir tahribat yaşanacaktı. Köprü projesi daha sonra isabetli şekilde Gelibolu-Lapseki arasına alındı.
Tarihin üzerine sıcak asfalt dökmekAnafartalar bölgesinde yapımına başlanan yeni asfalt yollar, bölgenin tarihî dokusuyla muharebe anı ve izlerini geri dönüşsüz biçimde ortadan kaldıracak.
Şimdi ise tarihî Gelibolu Yarımadası’nda gerçek bir tehdit var ve bu defa İngilizler değil, Türkler geliyor! Karayolları ve Tarihî Alan Başkanlığı ortaklığında, Anafartalar ovasına 15 km.’lik yol yapılıyor. Sıcak asfalt. Genişliği 12 metre. Maliyeti 54.992.430 TL. Süre 810 gün. Peki neden?
Tarihî Alan Başkanlığı’nın yazılı izahı şöyle: “2017 senesinde 3 milyona yaklaşan ziyaretçi sayısını cumhuriyetimizin 100. yılında 10 milyona çıkarmak hedefiyle çalışan başkanlığımız; gelen ziyaretçilerimizin konforlu bir gezi deneyimi yaşaması; devletin zirvesi başta olmak üzere üst düzey yöneticilerimiz, uluslararası temsilciler ve devlet başkanlarının törenlere katılım göstermesi; ayrıca tarihî alan içerisinde yaşayan yaklaşık 10 bin vatandaşımızın ihtiyaçlarına cevap verebilmek için yeni yolların gerekli olduğunu değerlendirmektedir” (metnin Türkçesi düzeltilmiştir).
Hiç uzatmadan madde madde yazayım:
1- Tarihî Alan Başkanlığı’nın asli görevi-amacı, ziyaretçi sayısını arttırmak değil, bu alanı ve muharebe anı-izlerini korumaktır.
2- Yapılması planlanan ve maalesef yapımına başlanan karayolu, muharebe arazisi içerisinde geri dönüşü mümkün olmayan bir tahribat yaratacak, doğal-tarihi dokuyu sonsuza dek değiştirecektir. Bu durum, bu sektörde savaşan başta Mustafa Kemal olmak üzere tüm şehit ve gazilerin anısına, bizden sonraki kuşakların geleceğine saygısızlıktır.
3- “Konforlu gezi deneyimi” denilerek olumlanan durum, otobüs turlarıyla bölgeye gelen ziyaretçilere hizmet sunmaktır. Zira hal-i hazırda Eceabat-AlçıtepeŞehitler Abidesi hattında, özellikle yaz aylarında büyük bir trafik yoğunluğu olmakta ve alan başkanlığı hem bunu aşmak hem de ifade edildiği gibi ziyaretçi sayısını arttırmak için, bu ağırlığı Anafartalar tarafıyla dengelemek istemektedir.
4- “Devletin zirvesi başta olmak üzere üst düzey yöneticilerimiz…” ve sevgili halkımız, eğer Anafartalar sektörünü ve buradaki şehitlikleri görmek-ziyaret etmek isterlerse, bir zahmet arabalarından-otobüslerinden müsait bir yerde inip yürüyebilirler. Zira bu vatanı onlara hediye eden, onların bugün varolmasını sağlayan askerler o topraklar için o topraklarda şehit olmuştur.
5- Tarihî alan içerisinde yaşayan 10 bin vatandaşımızın gündelik ihtiyaçları için (tarım-traktör-ulaşım), varolan yolların iyileştirilmesi yeterlidir. Bunun için şüheda toprağına kilometrelerce sıcak asfalt yapmak gerekmez.
Bölgeden sorumlu Tarihî Alan Başkanlığı, özellikle şu andaki başkan İsmail Kaşdemir yönetiminde gayet başarılı çalışmalar yapıyor; hakkını teslim etmek isterim (Anadolu Hamidiye Tabyası’nda açılan müzedeki kabul edilemez hataları önümüzdeki ay yazacağız. Tabii buradaki esas sorumlu Kültür ve Turizm Bakanlığı’dır). Daha önceki yıllarda Millî Park döneminde yapılan hatalar düzeltilmeye, muharebe arazileri ve şehitlikler korunmaya, doğru işaretlenmeye uğraşılıyor. Ancak Anafartalar karayolu projesi, tüm bu olumlu gelişmeleri sıfırlayacağı gibi, gelecekte hiç de övünç duymayacağımız bir hal yaratacak.
Daha önce de çeşitli vesilelerle yazdığımız ama kulak asılmayan temel çözüm önerimizi tekrarlayalım: Çanakkale muharebe arazileri, herşeye rağmen bugün dünyada en iyi korunmuş 1. Dünya Savaşı alanıdır. Bu kutsal toprakları ziyaret etmek isteyen vatandaşlarımız, arabalarından-otobüslerinden “müsait bir yerde”, yani Alçıtepe veya Anafartalar köylerinde inecek ve oralardan bir zahmet yürüyecek. Bu toprağı kendisine kazandıran şehitin katlandığı zahmetin milyonda birine razı olacak. Şehitlik kapısına park etme, otobüslerle bu tarihî alanı katletme devri artık bitmeli. Ziyaretçi sayısıyla değil, atalarımızla gurur duyalım. Bizi geleceğe onların mirası taşıyacak; karayolları değil.