Etiket: Sayı:55

  • Kadınlar matinesinde Zeki Müren’le ‘özel

    Bir zamanlar gazinolar ve haftada bir düzenlenen “kadınlar matinesi” vardı. Kadınlar bu matineye yiyeceklerini ve içeceklerini kendileri getiriyorlardı. Kuru köfteler, zeytinyağlı dolmalar, börekler ve termosta çaylar değişmez mönüydü. Dönemin Hayat dergisinde yayımlanan fotoğrafta, bu ay doğumunun 87. yılını yokluğunda kutlayacağımız Zeki Müren güçbela görülüyor. Kadınlar, ‘Sanat Güneşi’nin sahnesine hücum etmiş. Hayat dergisi şöyle yazıyor: “Perde açılıp sahnede Zeki Müren göründüğü zaman, salonun orta yerine bir bomba düştü zannettik. Çığlık çığlığa bağıranlar, bir anda yürüyüp sahneyi işgal ettiler. Hiçbirini durdurmaya imkân yoktu. Sanatçının boynuna sarılıp öpenler mi ararsınız, mendilleriyle terini silenler mi…”

  • Mekteb-i Sultani ve Cimbom’un ayak sesleri

    Araştırmacı-yazar Melih Şabanoğlu’nun Kuruluş: Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Spor Kulübü’ne Türkiye’de Futbolun Erken Çağı adlı eseri, başta Galatasaray Spor Kulübü olmak üzere Türk futbolunun ilk yıllarına ışık tutuyor.

    KURULUŞ
    Melih Şabanoğlu
    Vakıf Bank Kültür Yayınları
    353 sayfa, 32 TL

    Osmanlı modernleşme­si, Mekteb-i Sultani’nin ilk 50 yılı, Osmanlı dö­neminde modern sporların tari­hi ve bilhassa Galatasaray Spor Kulübü’nün ilk dönemleri üze­rine araştırmalar yapan Melih Şabanoğlu’nun son kitabı Kuru­luş: Mekteb-i Sultani’den Gala­tasaray Spor Kulübü’ne Türki­ye’de Futbolun Erken Çağı çıktı. Çalışma aynı zamanda yayın hayatına yeni başlayan Vakıf Bank Kültür Yayınları’nın öncü kitapları arasında yer alıyor.

    #tarih’e de yazıları ve ça­lışmaları ile birçok kez katkıda bulunan Melih Şabanoğlu’nun bu kitabı, Osmanlılarda futbol konusunu 19. yüzyıl dönemi­ne kadar irdeliyor. Futbolun bu topraklara nasıl geldiğinden tu­tun, Mekteb-i Sultani’de oyna­nan ilk futbol oyununa kadar, Galatasaray’ın ilk futbolcula­rının ve ilk formayı dikenlerin bilgisinin verildiği bu ayrıntılı kitap, dönemin bakışaçısını ve uygulamalarını da kapsamlı şe­kilde ele alıyor.

    Fransızca, İngilizce ve tabii eski Türkçe ile basılı kaynakla­rın, arşiv belgelerinin, hatırat­lar ve şahsi mektupların yıllar alan titiz taranmasıyla sözlü ta­rih çalışmalarının ortak sonucu olan çalışma, yalnızca Galatasa­ray’ın değil İstanbul Futbol Li­gi’nin ilk takımlarına dair geniş bir bilgi kaynağı. Fotoğraflarla da somutlaştırılmış metinlerde, bugün birçoğunun yerinde yel­ler esen spor takımları ve spor insanları anlatılıyor.

    Yazar Melih Şabanoğlu, bu titiz ve kapsamlı çalışması hak­kında şöyle diyor: “Bu kitabın kanımca dört temel özelliği var. İlki spor tarihçiliğinde doğru bilinen yanlışları ortaya koy­ması. Bu, elimizdeki tarihsel kaynakları, ‘hangileri dönem­seldir, hangileri değildir’ gibi bi­limsel olarak sınıflandırmak ve bu kaynaklara hiç bilinmeyen yenilerini eklemek sayesinde mümkün oldu. İkincisi spor ta­rihçiliğini popüler değil de, aka­demik bir tabana oturtmaya ça­lışması. Üçüncü özelliği ise spor tarihçiliğini disiplinlerarası bir yöntemle sosyal tarih olarak ele alması. Böylece dönemin spor tarihi, yine dönemin siyasal, ekonomik, sosyal, eğitim ve mil­letler tarihiyle birlikte ele alına­rak canlı bir panorama oluştu­rulmaya çalışıldı. Son olarak ki­tap temel bir teze sahip. Bu tez ‘1905’te Müslüman-Türk züm­resi nasıl oldu da bir futbol ku­lübü oluşturabildi’ sorusunun peşine düşüyor”.

    Galatasaray futbol takımı Galatasaray’ın bilinen ilk fotoğrafı (1906). Soldan birinci sıra: Mazhar Arat, Asım Tevfik Sonumut, Milo Bakiç, Refik Cevdet Kalpakçıoğlu, Boris Nikolov. İkinci sıra: Abidin Daver, Tullius Apostolgo, Bekir Sıtkı Bircan, “Sinekemani” Nuri Duyguer, “Şehit” Celal, Kâmil. Üçüncü sıra: Tahsin Nahit, Ali Sami Yen, Emin Bülent Serdaroğlu, Reşat Sirvani, Mehmet Ali Tamay.
    BİR DEVRİMCİNİN
    HATIRALARI
    Victor Serge
    Türkçesi: Bülent Tanatar
    Yazın Yayıncılık
    543 sayfa, 70 TL

    Rus Devrimi’nin tarihsel tanıklıkları

    Rus göçmen bir aileden gelip Brüksel’de do­ğan Victor Serge, 20. yüzyılın en ilginç yazarların­dan. Siyasal ve edebi yaşamı hapishanelerde geçmiş yazar, 1919’dan itibaren Rusya’daki devrimci mücadeleye katıl­mış ve önemli olayların tanığı olarak kişisel hatıralarını bir dönemin tanıklığı biçiminde kaleme almış. Sovyet Devri­mi’nin önde gelen simalarının yanısıra dönemin Fransız ve Rus edebiyatçılarının portre­lerinin de yer aldığı hatırala­rı, bir dönemin katalogu gibi. Türkçede İçerdekiler ve Gücü­müzün Doğuşu adlı romanları bulunan yazarın bu eseri, Ya­zın Yayıncılık tarafından yeni­den çevrilerek basıldı.

    Eseri kendine düstur edi­nen John Berger’in niteleme­si şöyle: “Önermekte olduğum yaratıcı pratik türünün ruhu, devrimci ve romancı Victor Serge’in yapıtlarında örnek­lenmiştir sanırım. Serge, hem devrimci hem yazar olarak sa­hip olduğu role ilişkin gele­neksel entelektüel görüşü ta­şımıyordu. Öncü bir partinin teorisyeni olarak görmüyor­du kendini; daha çok kitlele­rin deneyinin bir tanığı olarak görmekteydi”. Serge’in bu “ga­zeteci yaklaşımı”, edebi olduğu kadar tarihsel açıdan da kitabı benzersiz kılıyor.

    Rus asıllı Belçikalı edebiyatçı Victor Serge (1890-1947).

    EN SEVİLEN KLASİKLER
    Darren Henley, Tim Lihoreau,
    Sam Jackson
    Çev.: Ecem Yücel
    Kitap Kurdu Yayınları
    470 sayfa, 35 TL

    Klasik müziğin güncel ansiklopedisi

    Müzikseverlere, kla­sik müzikle ilgi­lenmek isteyenle­re, hem müptelalara hem de yeni başlamaya niyetlenen­lere bir rehber olacak kitap. Klasik Batı Müziğinin en çok dinlenen 300 parçasını sıra­layan bu kitap, Classic FM is­tatistiklerine göre hazırlan­dı. 1996’da, Classic FM’de “En Sevilen Klasikler Listesi”ni ortaya çıkaran ve 11 yıl sürey­le bu listeyi idare eden Darren Henley, 2008’den bu yana lis­tenin yapımcılığını üstlenen Sam Jackson ve haftasonu programlarının sunucusu Tim Lihoreau tarafından hazırla­nan kitap, İngiltere’de 2011’de yayınlanmıştı. Kitabın reper­tuvarı Beethoven’dan Rahma­ninov’a, Mozart’dan Şostako­viç’e dek uzanıyor. Kitap Bach, Çaykovski, Brahms, Bruch, Vaugan, Chopin, Verdi’ye uza­nıyor. Yüzlerce yıllık bir serü­vene sahip klasik müzik par­çalarının bugünün dinleyicile­riyle buluşmasını sağlayacak bir kılavuz niteliğinde. Her meşhur parçaya ilgili kısa fa­kat temel bilgileri aktaran bir temel eser.

    Piyanosu başında Beethoven.
  • İnönü Amerikancı mı? ‘Hadi canım sen de!’

    İnönü Amerikancı mı? ‘Hadi canım sen de!’

    ABD Başkan Yardımcısı Johnson’ın 1962’de Türkiye’yi ziyareti sırasında çekilen bir İnönü fotoğrafı, geçenlerde kamuoyunu epey meşgul etti. Gerçi bu ve devamındaki fotoğrafta, elinde Amerikan bayrağıyla görülen İnönü’nün, aslında Türk bayrağı da taşıdığı görülüyordu ama, bu yine de bir polemik konusu oldu. İşte o gün yaşananları baştan sona yerinde izleyip fotoğraflayan Ozan Sağdıç’ın tanıklıkları…

    Bu yazı aslında, ABD Başkan Yardımcısı Lin don Baynes Johnson’un 1962’deki Ankara ziyareti sırasında, kendisinin ve ev sahibi İsmet İnönü’nün ellerine tutuşturulan “kağıt bayraklar olayı” nedeniyle geçen ay sıcağı sıcağına yazılacaktı. Ancak Ara Güler’in vefatı dolayısıyla ertelenmiş oldu. İsmet İnönü ile Johnson arasında yaşananların gerçek öyküsünü bu ay yazmak belki de daha isabetli oldu; zira 25 Aralık, İsmet İnönü’nün ölümünün 45. yılı.

    O vakit ABD Başkanı J.F. Kennedy henüz sağdı (22 Kasım 1963’te suikaste kurban gitti) ve yardımcısı Johnson’un 26 Ağustos 1962 tarihinde başlayan Türkiye gezisi üç günlük bir zaman dilimini kapsayacaktı.

    Ben de o tarihlerde Hayat mecmuasının Ankara bürosunda görevliydim. Benim üstümde herhangi bir şef olmadığı için, tek başıma sorumluydum. Elbette bu tür gelişmeleri en yakından izlemek doğal görevlerimiz arasındaydı.

    Tartışılan fotoğraf İsmet İnönü’nün Johnson’ın Ankara’daki karşılama töreninde çekilen fotoğrafları, önceki ay siyasi tartışmalara malzeme olmuştu. Günter Reitz tarafından çekilen fotoğraflarda, İnönü’nün elinde hem Amerikan hem Türk bayrağı tuttuğu açık şekilde görülüyordu.

    O zamanlar bu tür karşılamaların resmî yeri Esenboğa Havalimanı idi. Konuk cumhurbaşkanı ise cumhurbaşkanımız, başbakan ise eşdeğer mevkideki başbakanımız tarafından törenle karşılanırdı. Gelen ABD başkanı olsaydı, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından karşılanacaktı. Johnson, Kennedy’nin yardımcısı konumunda bulunduğu için, İsmet İnönü tarafından karşılanmıştı.

    Uçağın kapısında görünen Johnson’ın beraberinde eşi ve kızı da vardı. İnönü, Johnson’ın elini sıktıktan sonra, eşinin elini de kibarca öptü (Karşılaşma anlarını çok yakından izleyip fotoğrafladığım bu sahne, inşallah “Gördünüz mü, İnönü, Johnson’un karısının elini öpüyor” diye sığ bir polemiğe neden olmaz. Görgülü insanlar böyle yapar, ayrıca diplomasi de nezaket gerektirir).

    Esenboğa’dan kent merkezine varış süresi yarım saat-kırk dakika arasıdır. Ankara, Dışkapı semtiyle başlar. Ama, cumhuriyet coşkusunun yoğun olarak yaşandığı günlerden söz ediyoruz. Başkent’teki Protokol Yolu’nun şimdilerde sadece adı kaldı yadigâr. Devletin konuğu halktan soyutlanarak taşınmazdı. Ulus’taki Cumhuriyet Anıtı’ndan cumhurbaşkanının mekanı olan Çankaya Köşkü’ne uzanan Atatürk Bulvarı, Ankara halkının konukları selamlama yolu gibiydi o zamanlar. Bulvar boyunca direklere 70-80 santim eninde ve 2.5-3 metre boyunda ince uzun, kırlangıç kuyruklu bayraklar asılırdı. Gelen çok önemli bir konuksa, halk yollara kendiliğinden yığılırdı. Bazen kaldırımlara ellerine kağıt bayraklar tutuşturulan okul çocuklarının dizildiği de olurdu. Bulvar boyunca belli aralıklarla selama duran Harbokulu öğrencileri de görülürdü.

    İnönü-Johnson: Bitmeyen müzakere Johnson ve İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile birlikte Barış Gönüllüleri Antlaşması’nı imzaladıktan sonra hatıra fotoğrafı çektirmek üzereler.

    İşin magazin kısmıyla oyalanmaktansa, biraz da ABD Başkan Yardımcısı’nın karısı ve kızıyla cümbür cemaat Türkiye’yi ziyaretinin nedeni üzerine eğilmenin doğru olacağı kanısındayım. Öyle ya, bayram değil seyran değil, bu muhabbetin arkasında nasıl bir öykü yatıyor? Bilinmesi iyi olmaz mı?

    Türkiye’de ve dünyada o yıllarda “vaziyet ve manzara-i umumiye” şu merkezdeydi: Adı 2. Dünya Savaşı olan, yakın çevremizde cereyan eden, milyonlarca insanın ölümüne ve maddi kayıplara neden olan büyük kavganın, tutarlı bir politika sayesinde dışında kalabilmiştik. Savaş sonrası Birleşmiş Milletler örgütüne üye olduk. Ama dünya başka tür bir savaşın içine yuvarlanmıştı. Savaştan galip çıkan Avrupa devletleri de yenilenler kadar güçsüz duruma düşmüşlerdi. Savaştan zaferle çıkan ABD bir yandan, Sovyetler Birliği bir yandan, tüm dünyanın patronu olma sevdasına kapılmışlardı. Bu iki devlet peykleriyle oluşturdukları paktlarla bir propaganda ve silahlanma yarışına girişmişlerdi. Sovyetler, Boğazlar’ın kontrolü ve Doğu Anadolu bölgemizdeki birkaç ilimiz üzerine taleplerini içeren notalar yağdırıp duruyordu. ABD ve İngiltere bize arka çıkmıştı. NATO üyesi olmak (1950) zorunlu hale gelmişti. Biz de çokpartili demokratik yaşama geçmiştik. Demokrat Parti iktidar olmuştu. Adnan Menderes’in popülist politikası, günü geldi iflas etti. Bir askerî darbe gerçekleşti. Ülke 1 yılı aşkın bir süre askeri idareyle yönetildi. Bir Kurucu Meclis oluşturulmuş, bir yandan da anayasa profesörlerinden kurulu bir kurula yeni bir anayasa taslağı hazırlatılmıştı. Sonunda seçimler yapılabilmiş ve 29 Ekim 1961 tarihinde sivil hayata geçilebilmişti. Ancak askerî vesayet döneminin izleri kolayca silinecek gibi görünmüyordu. Bu yumuşatma döneminin sorumluluğunu bir koalisyon hükümetiyle İsmet İnönü üstlenmişti.

    Bayan Johnson ve Mevhibe Hanım İnönü’nün Bayan Johnson ile tanıştırılması ânı.

    Batı kampının baş patronu olan ABD bir dizi şirinliklerle gönlümüzü kazanmaya çalışıyordu. 1947’de Marshall Planı’yla Avrupa ülkelerini kalkındırmak üzere 400 milyon dolarlık bir yardım paketi açılmıştı ve daha sonra Türkiye de bu plana dahil edilmişti. Doğal ve doğru bir yaklaşımla kendimizi Batı dünyası içinde ve NATO müttefiki olarak bulduk. Türkiye’ye düşen pay, genelin yüzde birbuçuğu kadardı ama, o bile ordumuzu güçlendirmeye, bazı alanlarda kalkınmamıza yardımcı olmaya yetmişti.

    DP iktidarı zamanında Türk-Amerikan dostluğu zirve yapmıştı. Ne var ki, ABD ile yakınlığımız daha çok onların lehine işledi. Örneğin NATO kalkanıyla savunmamıza yardımcı olacaklar umuduyla, ülkemiz içinde üsler kurmalarına izin vermiştik. Adamlar da buralara Rusya’ya yönelik nükleer başlıklı füze rampaları kurmuşlardı. Türkiye’yi büyük riziko altına soktukları, Küba krizi sırasındaki Kennedy ve Kruşçev arasındaki pazarlıklar sırasında açığa çıkmıştı. Bütün dünyada ABD’ye başlarda duyulan sempati, sonra sonra antipatiye dönüşmeye başlamıştı. Kamuoyunda bir “Çirkin Amerikalı” portresi çizilir olmuştu.

    Resmî görüşmeler sırasında Bayan Johnson’ı ağırlama, onu gezdirme işini Bayan İnönü üstleniyordu.

    1960’ta işbaşına gelen J. F. Kennedy, ABD’nin imaj kaybını onarmak ve iyiliksever bir patron devlet görüntüsü yaratmak üzere olsa gerek (hadi samimi ve iyi niyetli olduğunu da kabul edelim), çeşitli girişimlerde bulunmuştu. “Gelişmekte olan ülkeler” adıyla andıkları, ama düpedüz “geri kalmış” olarak gördükleri ülkelere maddi ve kültürel yardım kampanyası. Bu amaçla, devlet desteği ile kurulan oluşuma “Barış Gönüllüleri Örgütü” adı verilmişti. Öngörülen asıl hedef de Sovyet ler’in ideolojik yayılmacılığına bir set çekmek, askerî alanda, ekonomide, bilimde ABD’nin daha güçlü olduğu noktasında bir kamuoyu oluşturmak, galebe çalmak, “dünyanın asıl en büyük patronu benim” havası yaratmaktı. Bu iş için ABD’nin kendi Dışişleri kadrosu yeterli değildi. İyi yetişmiş, fedakar gençlerden gönüllü bir kadro yaratmak gereğini düşünüyordu Kennedy. 1961 yılı hazırlıklarla ve seçilen gönüllülerin eğitimiyle geçmişti.

    Havalimanında tören öncesi Johnson ve İnönü havalimanındaki törende ulusal marşların dinleneceği platforma doğru ilerliyorlar.

    Barış gönüllülerinin ABD tarafından yetiştirilmeleri yetmez, görev alacakları ülkelerin rızasının alınması da gerekliydi. Bu da, projenin iyi anlatılmasına ve hedef ülkenin yöneticilerinin ikna edilmesiyle sağlanacak ikili anlaşmalarla mümkündü. İşte Başkan Yardımcısı Johnson, bu anlaşma metnini ikili müzakerelerle kabul edilmiş şekliyle sunmak ve mutabakat sağlayıp imzalamak amacıyla Hindistan, İran, Türkiye, yeni kurulmuş birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan gibi beş-altı ülkeyi kapsayan bir sempati gezisine çıkmıştı. Bazılarının sandığı gibi, gezinin Kıbrıs kriziyle bir ilgisi yoktu. O zamanlar henüz ABD ile aramız “gül be şeker” durumundaydı. Hatta bir-iki ay farkla Makarios, Ankara’da Johnson’dan daha büyük protokolle ağırlanmıştı. Zira devlet başkanı sıfatına sahip olduğu için kendisini Başbakan İnönü değil, Cumhurbaşkanı Gürsel karşılamak durumunda kalmıştı. Tabii, bir farkla… Papaz Türkiye’de gönülsüz olarak karşılanmış ve Sıhhiye civarında gençliğin yuhaları ile karşılanmıştı. Johnson ise halkın olağanüstü coşkusu ile karşılanıyordu.

    İki kutuplu dünya yıllarında ABD bize bir kurtarıcı gibi sunulmuştu. Buna ek olarak Başkan Kennedy’nin kendi karizmasından kaynaklanan sempati rüzgarı, Türk kamuoyunda olumlu etkiler yaratmıştı. Bu bakımdan ABD’yi temsilen gelen Johnson’a halk büyük bir ilgi göstermişti. Bütün Ankara ahalisi yollara dökülmüştü. Açık makam arabası Ulus meydanına yaklaştığı sırada, kalabalık Sümerbank Genel Müdürlüğü hizasında bir sel halinde kaldırımdan taşarak anayolu tıkamıştı. Açık makam arabası orta koltukta Johnson ve İnönü’yü taşıyordu; kalabalık karşısında ayağa kalkmışlardı. Arka koltukta ise Johnson’un karısı ile kızı vardı. Arabanın iki yanında araç boyunca uzanan geniş basamaklar üzerinde üniformalı iki Türk subayı ile iki de sivil koruma görünüyordu. Yabancı gazeteciler düşünülerek zamanın Basın Yayın Genel Müdürü Altemur Kılıç, kamyonet benzeri bir araca iki-üç kademeli iskelemsi bir şey yerleştirip, basın için bir izleme aracı hazırlatmıştı. Ben o sırada o araçtaydım. İnönü’nün eli bayraklı fotoğrafını çeken Alman muhabir Günter R. Reitz ile yan yana, doğal olarak benzer kareler çekiyorduk.

    ‘Büyüklerin eli öpülür’ Johnson, Ankara’da kaldığı otelden ayrılırken Aydın apartmanının kapıcısının on yaşlarındaki çocuğunu gördü. Çocuk “Büyüklerin eli öpülür” kaidesine göre onun Türk usulü elini öptü.

    Foto muhabiri dediğiniz kişi, en iyi pozu yakalamak için filme acımaz, ardı ardına defalarca fotoğraf çeker, sonra içlerinden en iyisini seçer. Alman fotoğrafçı ya da onun editörü de Amerikan bayrağını gördükleri anın fotoğrafını çekmiş ve seçmiş. O an yaşananlar için belki 36 pozluk bir kaset harcamışımdır; ama bilgisayar ortamına aktarırken, diğer anlara bakarak bana göre çok özel bir kıymeti harbiyesi olmadığından seçmemişim. Bir gün asıl filim elime yeniden geçerse bakacağım. Demem o ki, Johnson’un üç gün dolu dolu geçen ziyareti sırasında o fotoğrafın çekildiği zaman dilimi bir-iki dakikayı geçmez. İsmet Paşa’nın ve konuk Johnson’un eline tutuşturulan kağıt bayrakları nezaketen kısa bir süre içinde şöyle bir sallamalarını sözkonusu etmek, havanda su dövmekten ibarettir.

    Halk coşkuluydu. Johnsonlar belki Amerika’da gezerken bile böyle tezahürata tanık olmamışlardır. Yol kapanınca bir ara arabadan indi, İnönü de onunla beraber, halkın arasına karıştılar. Çevrelerinde binlerce ve binlerce insan, koruma hak getire. Kennedy suikastından önce insanların aklına öyle şeyler gelmezdi.

    Üç günlük ziyaretin bundan sonraki safhalarını özetleyecek olursak:

    O tarihlerde devlet konukevi gibi bir yer yoktu. Ankara’daki en iyi otel de İzmir Caddesi’ndeki Balin Oteli’ydi, Johnson ailesi orada kaldı. Bizim büromuz hemen yanındaki Aydın apartmanındaydı. Bu durum bana kolay izleme olanağı sağlıyordu. Zamanın büyükelçisi Raymond Hare idi. İnönü ile olduğu zamanlar haricinde, Johnson’ın refakatçisi büyükelçi oluyordu. Otelden bir ayrılışında Aydın apartmanının kapıcısının on yaşlarındaki çocuğunu gördü. İşaretle yanına çağırdı, el sıkışmak üzere elini uzattı. Çocuk “Büyüklerin eli öpülür” kaidesine göre onun Türk usulü elini öptü. Hoş bir manzaraydı.

    Olay ânı Johnson ve İnönü’yü taşıyan makam aracı Sümerbank önünde kalabalık yüzünden yolun tıkanması dolayısıyla bir süre ilerleyememişti. Basına yansıyan bayraklı fotoğraf burada çekilmiş (altta). Daha sonra Johnson yapılan tezahürattan etkilenmiş ve makam aracından inip halkın arasına karışmıştı. İsmet Paşa da onu izlemişti.

    Anıtkabir ve cumhurbaşkanı ziyaretleri rutin ama saygı uyandıran seremonilerdi. Başbakanlık ve ona yapışık Dışişleri Bakanlığı ise resmî görüşmelerin yapıldığı yerdi. Johnson’un ziyaret nedeni olan “Barış Gönüllüleri Antlaşması”, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile ABD Büyükelçisi Raymond Hare arasında son defa gözden geçirilmiş ve İnönü ile Johnson tarafından onaylanmıştı.

    Konuğumuz protokole bağlı programları yerine getirdiği sıralarda eşini de ev sahibesi olarak Bayan İnönü ağırlıyor, Olgunlaşma Enstitüsü, Yardımsevenler Derneği, müze gibi yerleri ziyaret ediyorlardı.

    Peki, Johnson’un başkan yardımcılığı sırasında aramız bu kadar “ballıyken”, başkanlığı sırasında onunla nasıl “papaz olduk”? İroni bir yana, aramızı açan gerçekten de bir papaz olmuştu. Johnson’un Ankara ziyaretinden üzerinden yaklaşık iki sene geçmişti. Kennedy 1963 sonlarında suikaste kurban gitmiş, Johnson ABD’nin yeni başkanı olmuştu. Kıbrıs’taki gerilim giderek artıyordu. Ada’nın görünür Cumhurbaşkanı Makarios, antlaşma koşullarına riayet etmeyerek Kıbrıs’taki soydaşlarımız üzerine çeşitli baskılar kurmak bir yana, onlara karşı fiili hücumlar başlatmıştı. Yunanistan’dan memur adı altında resmen askerler getirilir olmuştu. Artık Türklere yönelik bir soykırımdan bahsedilir hale gelinmişti. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devletlerdi. NATO dolayısıyla ABD’nin de sözü geçiyordu. Rumlar Omorfo bölgesinde bazı köyleri kuşatma altına almışlardı. Rumların üzerinde ilk tedbir olarak Türk uçakları havalandırıldı. Diğer garantörlerin olumlu yanıt vermemesi üzerinde İnönü tek başına müdahaleye karar vermişti. Bu kararını da ABD Büyükelçisi Raymond Hare’e bildirmişti. Hare kendi hükümetinin yanıt verebilmesi için 24 saat mühlet istemişti. İstenen mühlet verildi. Sonunda Ankara’ya aslında Johnson imzalı ipe un seren bir mektup geldi. Johnson mektubunda “müzakereye devam” öneriyordu. Yunanistan müdahaleyi kabul etmeyeceği için iki NATO ülkesi arasında savaş kaçınılmaz olacaktı. Bu NATO ruhuna aykırıydı, kabul edilemezdi. ABD’nin izni olmadan yardım malzemesi de kullanılamazdı. Muhatabını küçümseyen, onur kırıcı bu mektubun en canalıcı noktası “Kıbrıs’a karşı tek başına müdahalede bulunduğu takdirde, Türkiye Sovyetler Birliği’nin mukabil saldırısına hedef olabilir. O durumda ABD ve NATO Türkiye’yi savunma külfetine katlanmayacaktır” anlamına gelen tümcesiydi. Bu bildirim karşısında ABD müttefikliğinin ve NATO ortaklığının hiçbir yararı yok demekti. Johnson mektubunu “Ben yerimden kıpırdayamam, bir derdiniz varsa gelin bana anlatın” anlamına gelen bir cümleyle tamamlıyordu. Kendisini Marko Paşa gibi görmekteydi anlaşlan.

    Ziyarette roller Ziyaret boyunca halkın Johnson’a yoğun ilgisi vardı. İsmet Paşa da ev sahibi sıfatıyla Johnson’a sürekli bilgi veriyor, izahatta bulunuyordu.

    İnönü’nün cevabı aynı sertlikte oldu. Yaygın bir iddiada olduğu gibi o mektupta “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de o dünyada yerini alır” denilmiyordu ama, o anlama da çekilebilirdi. Uzun sözün kısası, Türkiye ile ABD arasına bir buzdağı girmişti.

    Johnson mektubunun yarattığı buhranlı günlerin hemen sonrasındaydı. Hayat dergisi bir aile magazini olduğu için, haberdar oluğumuz ölçüde Ankara’nın deyim yerindeyse yüksek sosyetesiyle ilgili etkinlikleri kaçırmamaya gayret ederdik. Elçiliklerdeki ulusal gün kutlamaları, izleme alanlarımızdan birisiydi. Irak büyükelçiliğindeki davete gitmiştim. Galiba benden başka gazeteci yoktu. İnönü, davetin onur konuğu idi. Onu, eşi Mevhibe Hanım’la birlikte ana salona bağlı yan salondaki kanapeye buyur etmişlerdi. Derken Raymond Hare’in yerine atanmış olan ABD büyükelçisi Parker T. Hart geldi. Onu da kanapenin yanındaki koltuğa oturttular. İsmet Paşa ile aralarında Mevhibe Hanım vardı. İnönü uzanıp Hart’ın bir kolunu “hart” diye kendine doğru çekti, kanepenin kolçağına yapıştırdı. Öbür elini sallaya sallaya dakikalar boyunca onu azarladı. Zavallı Mevhibe Hanım, bu siyasi bombardımanın ortasında kalakalmıştı.

    Parker T. Hart’ın kişiliği gözönüne alınırsa, tam da o sırada Ankara’ya atanmış olması anlamlıydı. Ortadoğu’da, özellikle Arap dünyasında görev yapması için yetiştirilmiş bir elemandı. Arapça öğrenmişti. Hatta daha sonra Türkçe öğrenmeye de heves etmişti. Arap petrollerinin önem kazandığı yıllarda, ilk petrol kuyularının hemen yakınında Basra Körfezi’ndeki Zahran liman kentinde konsolosluk açma görevi ona verilmişti. Başlıca görevi Amerikan petrol şirketi ARAMCO’nun çıkarlarını gözetmekti. Sonraki yaşamında Arap dünyasında nerede bir kargaşa çıkmışsa Hare’i orada görecektik. Kendisinin Suudi Arabistan ile İstihbarat Paylaşımı adlı anı kitabı, adıyla bile birçok şeyi açıklar sanırım. Ama o bile anılarında, Johnson mektubundaki “Sizi Ruslara karşı koruyamayacağız” fikrinin çok yanlış olduğunu kaydetmiş!

    İnönü muharebelerinde Mustafa Kemal’in “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini yendiniz” sözleriyle taçlandırılmış; Büyük Zafer’in Batı cephesi komutanı; başarılı askerliği yanında Mudanya’da, Lozan’da, Kahire’de, Adana’da karşısına çıkmış dünyanın en büyük devletlerinin en ünlü diplomasi devlerinin hakkından gelmiş; Türkiye’nin en zirvedeki iki kurucusundan biri… Bize fedakârane bir şekilde çokpartili hayatı ve demokrasiyi armağan etmiş bir Türk evladı Amerikancı olacak! Pes doğrusu.

    İnönü Amerikan bayrağı sallamış, yani Amerikancıymış, öyle mi? Tüm hayatını vatan savunmasına adamış; İnönü muharebelerinde Mustafa Kemal’in “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini yendiniz” sözleriyle taçlandırılmış; Büyük Zafer’in Batı cephesi komutanı, başarılı askerliği yanında Mudanya’da, Lozan’da, Kahire’de, Adana’da karşısına çıkmış dünyanın en büyük devletlerinin en ünlü diplomasi devlerinin hakkından gelmiş Türkiye’nin en zirvedeki iki kurucusundan biri… Bize fedakârane bir şekilde çokpartili hayatı ve demokrasiyi armağan etmiş bir Türk evladı Amerikancı olacak! Pes doğrusu.

    Keşke mümkün olsaydı da sağlığında böyle eften püften bir polemiği işitebilseydi. Ağzında daima çiçeklenen o ünlü yanıtını duyar gibiyim: “Hadi canım sen de!”

    Büyükelçiyi ‘haşlayan’ İnönü Johnson mektubunun aktüel olduğu günlerde İnönü’nün ABD Büyükelçisi Parker Hart’ı “haşlama ânını” yansıtan bu kareler de adeta bir ibret vesikası.
  • Tanrı’dan kut alabilmek için

    Tanrı’dan kut alabilmek için

    İnsan bir kültürü ne kadar iyi bilir ve anlarsa, başka kültürleri de anlaması o denli anlam kazanır. Millet ve din esasında bakınca farklılıklar daha fazla ortaya çıkarken, kavramlar ve kurumlar çerçevesinde tarihe bakınca başka ortak noktalarla karşılaşılmaktadır. Topkapı Sarayı’ndan Pekin’deki “Gök Tanrısı Sunağı”na…

    Çin bir zamanlar tarih derslerinde Asya’nın batısından Orta Asya’ya bakarken, Türk devletlerinin işlerini bozan bir halk olarak görünürdü. Hatta dilleri ve yazıları bize ne kadar uzaksa, kültürlerinin de aynı derecede uzak olduğu düşünülürdü. Şimdi tabii dünya değişti. Çin’e seyahat edenlerin sayısı arttı, bize de epey turist geliyor. Ama karşılıklı anlayış ne kadar gelişti bilmiyorum.


    Örneğin İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nın veya Pekin’de imparatorluk saraylarının yönler açısından nasıl bir eksen üzerinde durduğu sorulsa pek bilemeyiz. Halbuki ikisi de kabaca kuzey-güney ekseni üzerine kurulmuştur. İstanbul’dakine nasıl Topkapı Sarayı deniyorsa, Pekin’dekine de Türkçede Saklıkent denmektedir. Aslında imparatorluğun şaşaasını yansıtan bu saraya Çince adıyla Gugong (eski saray) denilmektedir. İstanbul’da da yeni yapılan sarayın adı Topkapı olunca, bugünkü Beyazıt civarında olan önceki saraya Eski Saray denilmişti. Kısacası bu yapılarda hükümdarlık alanı ile ibadet alanı birbirine yakın ama ayrıdır.


    Topkapı Sarayı’nın cümle kapısının güney taraflarında Sultanahmet Camii bulunmaktadır. Hatta padişahlar Cuma alayı öncesi güneybatı taraflarında olan Ayasofya Camii’ne, sonraları da güneydeki Sultanahmet Camii’ne doğru yol alırlardı. Benzer bir durum Pekin’deki Çin imparatorları için de sözkonusudur. Onlar da Saklıkent’in güneyinde “Gök Tanrısı Sunağı” diyebileceğimiz Tian Tan’a giderlerdi. Bazen burasının adı Türkçeye “Cennet Tapınağı” diye de çevrilirse de, 273 hektar bir alanı kaplayan bu park bir tapınak değildir. Bugün görülen yapı, 15. yüzyılda Ming imparatorları döneminde inşa edilmiş, zamanla yapıya bazı ilaveler yapılmıştır. Her iki saray da aslında Dolmabahçe veya Buckingham Sarayı gibi yekpare bir yapı değil, geniş bir alanın barındırdığı yapı topluluklarından oluşur. Onun için de ilave yapmakla sarayın ana hatları değişmez. Kısacası hem Saklıkent ve Gök Tanrısı Sunağı hem de Topkapı Sarayı, üç avlu etrafında kümelenmiş ayrı ayrı binalardan oluşurlar. Gök Tanrısı Sunağı’nın bahçesi, bizim Gülhane Parkı gibi insanı cezbeder ve günümüzde hafta sonlarında insanlar için bir mesire yeri halini almıştır.


    Ancak bütün bu oluşumlar salt benzerliklerden meydana gelmez. Çin inancına göre “yer” dört köşeli, “gök” ise kubbe şeklinde yuvarlak olduğu için insanı cezbeden bu parkın “göğe” işaret eden kuzey tarafı yuvarlak, “yer”e işaret eden güney tarafı kare gibi köşelidir. Bu büyük bahçenin de güney tarafında imparatorların Gök Tanrı’ya (Tian) kurban sundukları bir alan vardır. İmparatorlar Gök Tanrı’nın oğlu olarak görüldükleri için, bu oğullar yılda bir kez kış gündönümüne rastlayan günde yapılan bir törenle burada “ataları” ile konuşmuş olurlardı. Sabah saat dördü çeyrek geçe başlayan tören için bütün saray 1 yıl boyunca hazırlanırdı. Sunak alanının sarayın güneyinde olması ise tarımsal bir toplumda güneşin ayrıcalıklı bir yer tutması ile ilgilidir. Bu parkın en önemli kısmı “Gök tanrısının kalbi” denilen özel bir taştan yapılma terastır ve üç yuvarlak kattan oluşur. Her kat arasında dokuz basamak vardır. Gittikçe küçülen bu üç dairevi terasın yerlerindeki taşlar da dokuzun katmanları olarak bir merkez etrafına döşenmiştir. Tam merkez, hükümdarın hem “babası” ile konuştuğu hem de bir çeşit dua ettiği noktadır. İşte bu noktada imparator bilinçdışı âleme girer ve bu işlevi yerine getirmek için de önceden kendisi için hazırlanmış mekanlarda bir çeşit oruç tutar, temizlenirdi. Kadim Türkler de tahta çıkma törenlerinde Tanrı’dan kut alabilmek için böyle “bilinçdışı” bir âleme özel bir törenle girerlerdi. Hükümdarın oturduğu ak keçeyi kaldıran beyler ipek bir urganla sanki onu boğacak gibi yapar ve ona kaç yıl hükümdarlık yapacağını sorarlarken onun dosdoğru cevap verememesinden onun bilinçdışı âlemde Tanrı’ya yaklaşmış, “kutlanmış” olduğunu anlarlardı.


    Benim zaman içinde öğrendiğime göre insan bir kültürü ne kadar iyi bilir ve anlarsa, başka kültürleri de anlaması o denli anlam kazanır. Kısacası millet ve din esasında bakınca farklılıklar daha fazla ortaya çıkarken, kavramlar ve kurumlar çerçevesinde tarihe bakınca başka ortak noktalarla karşılaşılmaktadır.

  • Ön yüzde siyonizm, arka yüzde Britanya ve yüksek çıkarları

    Ön yüzde siyonizm, arka yüzde Britanya ve yüksek çıkarları

    1. Dünya Savaşı, kurulu dünya düzenini kökünden değiştirmişti. Sözkonusu sadece çeşitli imparatorlukların dağılması, hanedanların düşmesi, devrimlerin patlak vermesi ve yeni pazarlar ile sömürgelerin paylaşılması kavgası değildi. Aynı zamanda göçe zorlanan Yahudiler için de, İngiliz ekonomisini olumsuz etkilemesin diye yeni bir yurt aranıyordu. Birleşik Krallık devlet aklı, kendi çıkarlarını korumaya dönük bir Yahudi politikasını tuğla tuğla örerken, 101 yıl önce tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçecek olan metni hazırladı.

    Tarihte bazı konular vardır ki tek yönlü bir bakış açısı ve anakronik açıklamalarla komplo teorilerinin sevilen ve ilgi çeken malzemelerinden birine dönüşür. “Balfour Deklarasyonu” (1917) ve İsrail devletinin kuruluşu (1948) arasındaki bağlantı da popüler tarih yazımında bu teorilerin kurbanı olmuştur. İsrail’in kuruluşunda ve uluslararası kamuoyunda tanınma konusunda, Büyük Britanya hükümetinin 1. Dünya Savaşı sırasında verdiği deklarasyon, yeni kurulan bu devletin temel argümanlarından biri olmuştur. Oysa ki bu metni anlamak için o dönemin şartlarını, siyasi kişilikleri, uluslararası hukuku ve Britanya’nın politikalarını az da olsa bilmek gerekir.

    Deklarasyonun Britanya kabinesinde tartışılarak hazırlandığı ve yayınlandığı Temmuz-Kasım 1917 dönemi, malum 1. Dünya Savaşı’na denk gelir. Şubat Devrimi (Mart 1917) ile İtilaf Devletleri’nden uzaklaşmaya başlayan Rusya’da Geçici Hükümet kendi iç işlerine yönelmiş, cephelerdeki etkinliği azalmıştı. Bunu ise Ekim sonunda harekete geçen Bolşevikler’in Ekim Devrimi (7 Kasım) takip etti.

    Arthur Balfour (1848-1930)

    İşte bu sırada Rusya’nın 1905 Devrimi’nden tecrübeli Britanyalı politikacıların harekete geçmesi gerekli oldu. Zira o tarihte, 12 sene önce Rusya’da gerçekleşen devrim sırasında ve sonrasında Çarlık topraklarının batısındaki Yahudilere (büyük kısmı 18. yüzyılda Çarlık topraklarına katılan Polonya, Litvanya ve Belarus’ta yaşayan Yahudilerin bu bölgelerin dışında yaşaması özel durumlar dışında zaten yasaktı) karşı pogromlar (etnik veya dinî şiddet hareketleri) gerçekleşmişti. Bunun üzerine Yahudiler, dönemin süper gücü Britanya’ya ve ekonomik olarak hızla gelişen “fırsatlar ülkesi” ABD’ye göç etmeye başlamıştı.

    Pogromdan kaçanların Britanya’ya göçünü engellemek için dönemin Britanya başbakanı Arthur Balfour’un yaptığı meclis konuşmaları kaydadeğerdir; kendisi bunun önüne geçebilmek için hayli çaba sarfetmiştir (gelecekte aynı kişinin siyonist davanın kilit insanı olarak lanse edilmesi bu anlamda enteresandır). Balfour aslında herhangi bir Muhafazakar Partili İngiliz’in olabileceği kadar “anti-semitik”ti. 1905 pogromları sonrası Avrupa ülkelerine gidemeyen bir grup, belki daha dindar Yahudi, çözümü 19. yüzyılda başlayan siyonist hareketi örnek alarak ata topraklarına geri dönmeye(!) karar vererek buldu. Buna tarihte “İkinci Aliya” (yükselme, İsrail ülkesine dönüş) denmektedir.

    1. Dünya Savaşı başladığında, Britanya’nın Osmanlı Devleti’ne bakışaçısı değişmişti. Onlarca yıl özellikle Muhafazakar Parti’nin Osmanlılara yaklaşımı, Rus çarlığının agresif politikalarına karşı bu imparatorluğun toprak bütünlüğünün korunması yönündeydi. Bu hem Rusya’nın yayılmacı politikalarının önüne geçiyordu hem de sultanın ülkesinin çıkarları doğrultusunda Britanya ile kurduğu iyi ilişkiler, sömürgelerinin ve bunlara giden yolların korunması konusunda İngilizler’in işine geliyordu. Bunu değiştiren daha az önemli fakat ilk adım ise İngilizler’in Rusya ile yaptığı ittifak anlaşmasıdır (1907). Yedi yıl sonra ise Osmanlı Devleti’nin Almanya tarafında savaşa girmesi büyük kırılmayı gerçekleştirecektir. Britanya, artık düşmanı olan bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasından vazgeçmiştir. Özellikle Ortadoğu’da buna uygun adımlar atılacaktır.

    Balfour’un başbakanlığında (1902-1905), çarın ülkesindeki kitlesel saldırılardan kaçan Yahudilere devlet kurmaları için Britanya’nın protektorası olan Uganda sunulmuştu (Uganda Planı). Şimdi ise durum farklıydı; siyonizm ilk defa (dar ve tam anlamıyla, yani Filistin’de bir Yahudi ülkesi kurulması) 1914 Kasım ayında Bakanlar Kurulu’nda, Osmanlılar’ın savaşa girmesinin hemen ertesinde ele alındı. 1915 Ocak ve Mart aylarında ise Britanya’daki ilk Yahudi kökenli Bakan olan (aynı zamanda Disraeli gibi Hıristiyanlığa geçmemiş) Liberal Partili Herbert Samuel kabinede “Filistin’in Geleceği” adlı gizli bir memorandum sundu. Böylece ilk defa Yahudilerin, Britanya için bir savaş tedbiri olarak kullanılması gündeme geldi. Memorandumda, İngiltere’nin korumasında (home rule) Yahudiler’in yerleşimi için Filistin’de bir yönetim kurulacağı kısaca belirtiliyordu. Metnin büyük bölümü ise Britanya’nın Filistin’e asli görevi olduğu üzere “medeniyet getireceği”, bu topraklarda yine İngiliz yönetimindeki Mısır’a komşu ve buranın savunmasında stratejik bir alan oluşturulacağı ve ayrıca Britanya’nın tüm dünyadaki Yahudilerin minnetarlığını kazanacağı gibi başlıklardan oluşuyordu.

    Samuel’in gizli memorandumu

    Britanya hükümetinde görev almış ilk Yahudi kökenli bakan olan Herbert Samuel, “Filistin’in Geleceği” adlı gizli memorandumunda (1915) Yahudiler için bölgede bir İngiliz yönetimini öngörüyordu. Gelecekte Filistin Mandası olacak bu yönetimin ilk valisi de kendisi oldu.

    Aynı zamanda, Osmanlı topraklarında ve kendi sömürgelerindeki daha geniş Arap toplulukları da kaybetmemek adına girişimlerde bulunulacaktı. Bunun en önemlisi ise Mısır Yüksek Müfettişi McMahon ile Mekke Şerifi Hüseyin arasındaki yazışmalardır. 1916’da İngiltere ile müttefiki Fransa arasında Osmanlılar’ın Ortadoğu ve Anadolu’daki topraklarının paylaşılması ile ilgili yapılan Sykes-Picot Antlaşması’nda her ne kadar Kudüs ve Filistin’in büyük kısmı sonradan değerlendirilmek üzere kahverengi alan olarak bırakıldıysa da; Samuel’in gizli memorandumunda bu toprakları Fransızlarla ortak yönetmenin (veya uluslararası bir yönetimin) projeyi başarısız kılacağı ve burada İngiliz yönetiminin şart olduğu belirtilecekti.

    1917, Büyük Savaş’ın dönüm noktasıydı. Rusya’nın Mart ayındaki devrimle daha çok iç çekişmelere yönelmesi ve Almanya’nın başarılı denizaltı operasyonları, Britanya’yı farklı yerlerde destek aramaya itiyordu. Nisan ayında İtilaf Devletleri’ne askerî ihtiyaçlar konusunda tedarik olarak destek veren ABD fiilen savaşa girdi. İngiltere’nin bu sırada üç hedefi bulunmaktaydı: Birincisi elbette savaşı kazanmak, ikincisi gelecekteki barış görüşmeleri sonrasında Britanya’nın gücünü en üst düzeyde yayacak şartları oluşturmak ve sonuncusu Rusya’daki karışıklıklar sonrası gerçekleşecek Yahudi göçünü, zaten zorda olan ekonomiyi daha da kötüleştirmemek adına, başka bir yere –Filistin’e- yönlendirmek.

    1916’da kurulan yeni hükümetin başbakanı Lloyd George (kendisi gibi Liberal Partili H. H. Asquith’in halefi olarak), Dışişleri Bakanı ise Arthur Balfour idi. Asquith, Lloyd George için “Yahudilerin ne geçmişi ne de geleceği onu aslen hiçbir zaman ilgilendirmemiştir” derken, dönemin yine önemli bir liberal politikacısı ve yazarı (aynı zamanda Yahudi kökenli olan) Leonard Stein ise Balfour için “eğer sıkı bir pro-siyonist olduysa bu sadece onun Yahudilere duyduğu içten bir şefkatten dolayı değildir” demişti.

    İngiliz Yahudileri siyonizme karşı

    Herbert Samuel’in kuzeni ve tarihteki Britanya hükümetlerinde Yahudi kökenli üçüncü Bakan olan Edwin Samuel Montagu siyonizme sert bir şekilde karşı çıkmış, kurulacak bir İsrail devletinin “dünyanın gettosu” olacağını söylemişti.

    Britanya hükümeti böylece “Balfour Mektubu”na doğru giden yola giriyordu. Mektup hazırlanırken mecliste farklı tartışmalar yaşanmış ve altı adet taslak hazırlanmıştı. Tartışmalarda üç taraf vardı: Britanya hükümeti, Siyonistler ve İngiliz Yahudileri. Bu anlamda taslağın hazırlanması süresince uluslararası hukuk açısından taraf olabilecek devlet ve gruplar dışlanmış oluyordu; söz, esasında onlar adına da söylenmiş oluyordu ki uluslararası ilişkiler açısından hem dönemin ruhuna hem de savaş şartlarına göre çok da şaşırtıcı bir durum değildi. Hükümet ülke çıkarlarını düşünerek hareket ediyordu.

    Siyonistlerin ve İngiliz Yahudilerinin bu tartışmalarda farklı taraflar olması ve çatışması ise dikkati çekicidir. İngiliz Siyonist Federasyonu Başkanı Chaim Weizmann ve Dünya Siyonist Federasyonu Yöneticisi Nahum Sokolow siyonistleri temsil ederken, İngiliz Yahudilerini ise Samuel’den sonra tarihte Britanya hükümetlerinde Bakan olmuş üçüncü Yahudi kökenli kişi (aynı zamanda Samuel’in kuzeni ikinci Yahudi kökenli bakan ise Rufus Isaacs’tir) ve dönemin saygın isimlerinden Edwin Montagu temsil ediyordu. Siyonizmi hem eleştiriyor hem de ona karşı çıkıyordu. Dünyanın farklı ülkelerindeki Yahudilerin sosyal ve kültürel olarak birbirine benzemediğini; Filistin’de kurulacak bir Yahudi vatanının ancak “dünyanın gettosu” olabileceğini ve böyle bir ülkenin varlığının başka devletlerde yaşayan tüm Yahudileri (bağlılık ve sadakat anlamında) zor durumda bırakacağını, bunun da dünyadaki anti-semitlerin olumsuz söylem ve eylemlerine hizmet edeceğini söylüyordu. Montagu ve diğer bir Yahudi kökenli İngiliz Claude Montefiore’nin savundukları ise soydaşlarının yaşadıkları ülkelerde her anlamda eşit hak ve özgürlüklere sahip olması ve anti-semitizme karşı yürütülen mücadeleydi. Altı taslağın oluşumunda Montagu ve Montefiore o kadar etkin oldular ki son metindeki “Yahudiler için oluşturulacak ulusal yurt” ifadesi onlara rağmen yazıldı ve ayrıca bu topraklarla ilgili daha kesin bir ifadenin önüne geçildi.

    2 Kasım 1917’de Birleşik Krallık Yahudi cemaatinin fiili lideri ve Büyük Britanya-İrlanda Siyonist Federasyonu’nun başkanı olan Walter Rothschild, doğal olarak yazılan Balfour Mektubu’nun da muhattabı oldu. Rothschild’in babasının ölümü üzerine bu unvanları alması henüz iki yıl önce olmuştu ve o, esasında babası kadar etkin ve söz sahibi değildi. Babası “Natty” ise cemaatin önderliğini uzun süre yapmış ve bu alanda tek olmasa bile (Edwin Montagu’nün babası diğer bir önemli liderdi) en önemli kişiydi. “Natty”, cemaatin en önemli kişisi ve Siyonist Federasyon’un başı olsa da, siyonist davaya ne kadar önem verdiği tartışmalıdır. Herzl’in geçmişteki teklifine yaklaşımı, kendisinin serveti ve Britanya hükümetlerine yakınlığı gözetilirse önceliklerinin ne olabileceği daha iyi anlaşılabilir. Çıkan başka adaylara karşı cemaat liderliğini savunması ve hatta onlara düşman olması ise, bu pozisyonu kendi avantajı için kullandığını düşündürmektedir. Bunlar göze alındığında Balfour’un oluşturduğu metnin tarafının Rothschild ailesinin patriarkı olması da rastlantı değildir. Her ikisi de (Balfour ve Rothschild), 9 Kasım’da ilan edilen bu deklarasyonla “Filistin Mandası”nın temellerini atarken, Rusya’da Ekim Devrimi ile başlayan Yahudi göçünü Filistin’e yönlendirmeyi hedeflemiş, bu göçmenlerin İngiltere ekonomisine vereceği zararı engellemeye çalışmışlardır.

    Arap halklarından protestolar Balfour Deklarasyonu’yla Filistin topraklarında yeni bir devlet kurulacak olması, Ortadoğu coğrafyasında protesto dalgalarına yol açmıştı. Protestocular Ürdün’ün başkenti Amman’da.
  • Gelenekler İspanya’dan, malzemeler Anadolu’dan

    Gelenekler İspanya’dan, malzemeler Anadolu’dan

    15. yüzyıl İspanya’sından Anadolu’ya taşınan ve o gün bugündür bu topraklarda yeşerip kök salan Sefarad mutfağı, malzemenin özünü ve lezzetini öne çıkartır. Baharat, acı, garnitür, sos ve kremadansa ekşi tatları tercih ederek damakları şenlendirir. Yemek alışkanlıklarının ana hatları korunurken, bu topraklardaki malzeme ve tarifler ile bunlar birleşir, değişik bir sentez oluşturur.

    Sene 1492, aylardan Nisan. Yer, Ferdinand ile Isabel la’nın ülkesi İspanya. Ya-hudilere “Ya sev ya terk et!” denildiği dönem. Katolik olurlarsa kalabilecekler, yoksa üç ay içinde yanlarına altın veya gümüş, değerli bir şey almadan gideceklerdi. Yola çıkan 200 bin Safarad Yahudisinin 90 bini, II. Bayezid’in daveti ile Osmanlı topraklarında yurt tuttular. Bayezid gelenlerin nitelikli zanaatkârlar olmasından memnundu; Ferdinand’a “Nasıl bir kraldır ki kendi ülkesini fakirleştirip benim ülkemi zenginleştirdi” diye laf dokundurmuştur.

    Selanik, Edirne, İstanbul, Çanakkale ve Bursa’da yerleşen göçmenler, yemek alışkanlıklarının ana hatlarını koruyarak, bu topraklarda buldukları malzemeler ve öğrendikleri bazı tarifler ile bunları birleştirerek değişik bir sentez oluşturdular.

    Sefarad aile sofrası Her bayramın kendine özgü yiyecekleri vardır. Yahudi geleneğinde aile sofralarının önemi büyüktür. Hamursuz (Pesah) bayramında ortaya konan bir “seder” tepsisinde hamursuz ekmek “matsa” (altta).

    Çok sade, malzemenin özünü ve lezzetini öne çıkartan, karmaşaya yer vermeyen, mevsimleri yakından izleyen, bir mutfaktır Sefarad mutfağı. Yeşil erik çıktığında kimsenin rağbet etmediği gelincik balığını erikle pişirirler (gaya con avramila). Baharat, acı, soslar, garnitür, yoğurt, sarımsak, mayonez ve krema kullanılmaz. “Bunlarsız nasıl lezzet olur” derseniz, çok güzel olur. Sefarad mutfağının lezzetli birçok değişik yemeği anneden kıza geçerek bugüne dek eksiksiz ulaşmıştır. Baharat kullanımı az olduğu için ekşi ile lezzetlendirilen yemeklerde domates, limon, sirke veya mevsiminde can eriği kullanılır. Bu mutfak israfı da sevmez. Kabak böreği yapılacaksa, kabakların kabuklarından da ekşili kabuk yemeği “kaşkari kas” yapılır. Limon veya domates ve yumurta ile terbiyeli ekşiler (agristada), kızartma (albongidas), fırınlama (fritada) ve dolmalar (reynadas) mutfağın ana pişirme yöntemleridir.

    Yom Kippur ve elma En kutsal bayram sayılan Yom Kippur’da (üstte) günahlardan arınmak için bir tam gün oruç tutulur. Elma, Mısır’daki kölelikleri sırasında duvar örerken kullandıkları harcı temsilen Hamursuz bayramının mönüsünde yerini alır.

    Et ve süt bir arada yenmez, pişirilmez, saklanmaz. Etli ile sütlü malzeme koyulan kaplar, bunlara ait mutfak alet ve edevatları, dine riayet eden evlerde buzdolapları bile ayrıdır. Hatta et ve süt tüketen iki kişi aynı sofrada oturmaz. Bir tek balıklar et sınıfına girmez ama onların da yalnızca yüzgeçli ve pullu olanları yenir. Dört ayaklı kara hayvanları içinde sadece geviş getiren ve çift toynaklılar yenebilir. Sürünenler, av hayvanları, böcekler, midye, istiridye, vb. yenmez. Kaşer kesim kuralları nettir. Kanın tamamen akıtılması ve hayvanın acı çekmeden öldürülmesi şarttır. Buna rağmen kaşer bir et parçası bile önce suda bekletilip sonra kurallara uygun şekilde tuzlanıp, sonra yine üç kere yıkanarak yenebilir. Bir tek açık ızgarada etin suyunu akıtarak pişirmek, kanı gidermenin geçerli bir yöntemi olarak kabul edilir. Kesilen hayvanın hangi parçalarının yeneceği bile belirlenmiştir.

    Yahudi geleneğinde aile sofralarının önemi büyüktür. “Artmazsa yetmez…”, “Mide doyar, göz doymaz…” denir. Her Cuma akşamı ve birçok dinî bayram, düğün, sünnet, yaş dönümleri hep aile ile yemek sofrasında kutsanarak dualarla başlar. Dinî kurallara göre alkol yasağı yoktur. Hatta cennetteki bilgi ağacının asma olduğuna inanılır. Bu ağaç doğru ile yanlış arasında seçim hakkını insanlara bırakır. Bu nedenle dinsel törenlerde şarap bolca kullanılır. Cuma akşamları yemekten önce şükran duası ile ekmek (hallah) kutsanıp, şarap ile yenir.

    Ortadoğu ve Arap kültürünün etkisi ile rakı da Cuma akşamları ve dinî bayram ve törenler hariç sofralara buyur edilmiştir. Özellikle cenaze sonrası verilen kahvaltıda sıcak içecekler yerine ve sonrasında çeşitli zamanlarda yapılan anmalarda alkol derecesi yüksek olduğu ve acıyı yatıştırdığı için rakı sunulur ve rakılı kurabiyeler (biskoçikoz de raki) ikram edilir.

    Yahudilerin bayram sofralarında yiyeceklere sembolik anlamlar yüklenmiştir. Her bayramın kendine özgü yiyecekleri vardır. Hamursuz (Pesah) bayramında ortaya konan bir “seder” tepsisinde hamursuz ekmek “matsa”; Mısır’daki kölelikleri sırasında duvar örerken kullandıkları harcı temsilen elma; hurma ile yapılan “haroset”; Mısır’da çekilen acıyı simgeleyen marul veya turp gibi acı bir ot; gözyaşını simgeleyen tuzlu suya batırılarak yenen haşlanmış yumurta ve fırınlanmış bir koyun kemiği masada yerini bulur.

    Purim’de karşılıklı tatlı tabakları yollanır, kulaklı kurabiyeler yapılır, “şamliyas” tatlısı pişirilir. En kutsal bayram sayılan Yom Kippur’da günahlardan arınmak için bir tam gün oruç tutulur. Oruç zeytinyağına banılan bir dilim ekmek ile açılır, domatesli tavuk yenir, kavun çekirdeğinden yapılma “sübiye” içilir. Hasat bayramı olam Sukot’da bahçelere çardaklar kurulup yenip içilir. Doğa bayramı Tu Bişat’da bahar yaklaşırken taze meyveler ve sebzeler hazırlanır. Haşlanmış buğday ve cevizle aşure benzeri “Trigo koço” tatlısı yenir.

    Boyoz (bollos), börekitas, pırasa köftesi (albondigas de prasa) gibi birkaç sevilen yemek haricinde çok azı bilinir. Selanik Sefaradlarının mutfağından pek az tarif bize ulaşmıştır. Sefarad mutfağı tam anlamı ile karakterini korumayı başarmış bir mutfaktır. Aynı malzemelerle ne kadar farklı lezzetlere ulaşabileceğini gösteren bir kültürel zenginliktir. Bu konuda son yıllarda güzel birkaç kitap da yayımlandı. Meraklısı tam da kültürümüzün bağrında kendini gizlemiş bu değişik mutfak geleneğini araştırıp, yapması kolay tariflerden başlayarak bir tadına bakabilir.

  • 1929 Almanya’sının olağanüstü bir tasviri

    1929 Almanya’sının olağanüstü bir tasviri

    Weimar Cumhuriyeti döneminde geçen polisiye dizisi “Babylon Berlin”, tarihî hadiseleri ve atmosferi büyük bir başarıyla kurguluyor. O dönemde gerçekten bir Babil olan Berlin gerçek bir ustalık ve tarihsel bilgi eşliğinde resmedilmekte. Ufak tefek hatalar olsa da, yapıma gölge düşürecek nitelikte değil. Bizim yaptığımız tarih dizileriyle herhangi bir mukayese dahi anlamsız.

    Volker Kutscher tarafından yazılan ve 2007’den itibaren Almanya’da çıkan polisiye roman serisi, Türkçede Islak Balık adıyla İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştı. 2017’de çekilen ve “Babylon Berlin” adıyla Netflix’de ve diğer ortamlarda izlediğimiz dizi de, bu eserden serbest uyarlama bir TV dizisi.

    Weimar Cumhuriyeti döneminde Köln’den Berlin’e gelen, cinayet masasından ahlak masasına sürülmüş komiser Gereon Rath’ın maceraları, tarihsel olayları polisiye bir tarzda işlemeye meraklı yerli ve milli yapımlarımıza sanki bir ders mahiyetinde.

    Büyük gerçekçilik Dizinin önemli başarılarından birisi de, o dönemde gerçek bir Babil olan Berlin’i büyük bir gerçekçilikle resmedebilmiş olması. Müzik seçimlerinden mekan tercihlerine her şey sıkı bir titizlikle sunuluyor.

    “Babylon Berlin” Almanya tarihinde bir ilk. 180 günde çekilmiş, 5 bin figüranın rol almış, 300 dekorun yapılmış ve en az 40 milyon Euro’ya mal olmuş. Hitler öncesi Berlin. 4.3 milyon sakini ile dünyanın beşinci büyük kenti. Siyaseten olduğu kadar kültürel olarak da kaynayan bir kazan. Kentiçi ve şehirlerarası trafiğin yoğunluğu ile hızlı akan kentte zenginler harika villalarıyla özel mahallelerinde yaşarken, sokak kaldırımlarında 128 bin insan aç yaşıyordu. 1. Dünya Savaşı ve silah kaçakçılığı, komünizmin ve nazizmin yükselişi ile çalkalanan Berlin’in çehresinin gölgede kalan yerlerine, komiser Gereon Rath’ın ekibiyle yaptığı kovuşturmalar ışık tutuyor. Siyaset, cürüm, uyuşturucu, sanat ve aşktan oluşan başdöndürücü bir kokteyl “Babylon Berlin”. Farklı sınıfların varolan krizi nasıl yaşadıklarını büyük bir başarıyla resmediyor. Der Spiegel, Nazilerin yedinci sanatın en büyük artistlerini öldürmelerinden veya icrayı sanat eylemelerini engellemelerinden çok sonra, Alman sinemasının kaybettiği (müzikal komedi, melodram, gangster filmi) düzeyini bu diziyle nasıl tekrar elde ettiğini yazmıştı. Ancak filmin gerçek başarısı, o dönemde gerçekten bir Babil olan Berlin’i büyük bir ustalık ve tarihsel bilgi eşliğinde resmetmesinde.

    1929 Almanya için sanki bir dönüm noktası. 10 yıl önce savaşın sonlanmasına da yol açan işçi hareketinin çalkalanması, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öldürüldüğü Spartakist ayaklanmasından 10 yıl sonra, Nazilerin iktidara gelişinden sadece dört yıl önce, o güne dek yaşanmış en büyük ekonomik krizin başlangıcı. Henüz hiçbir şey kesin değil. Ortalık kaynıyor. Stalinistler, Troçkistler, faşistler ve maceraperestlerin SSCB’den gönderilen bir altın vagonunun peşine düştüğü bir ortamda, gizlice çekilmiş bir pornografik film rulosunun arayışı da hikayeye ekleniyor.

    Dönem dizisi 1929 Berlin’inde yaşanan sefalet, devlet kurumlarının işleyiş mantığı, toplumsal kutuplaşma ve gösteriler, eğlence dünyası gibi birçok alan dizide başarıyla işlenmiş.

    Almanya, 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın tartışmasız en çok yaralanan ülkesiydi. Savaş sonunda cumhuriyet ilan edilmişti ama, istikrar hayal bile edilmemekteydi. Her şey adeta en uçlarda yaşanıyordu. Zenginler yakın geçmişin felaketini unutmak için sefahat alemlerindeyken, yoksulların öfkesi en sert biçimlere bürünebiliyordu. Berlin sadece Almanya’nın değil, dünyanın kalbi gibiydi. 1. Dünya Savaşı sonrası umutsuzluğun kol gezdiği ve siyaseten karmakarışık bir Berlin’de, yalnızca Almanya’nın geleceği değil 2. Dünya Savaşı’na giden yolların taşları da döşeniyordu (Dikkatli seyirci bu müthiş gerilim içinde iki dünya savaşının birbirinin devamı olduğunu da farkına varabilir).

    İşte böyle bir atmosferde, Rus mafyasına ait bir film rulosunun peşine düşen polis ekibi, bu işin siyasi ve diplomatik yanlarını gördükçe ulusal güvenliği ve dünya dengesini tehdit eden son derece tehlikeli bir işe giriştiklerini anlar.

    Komünist Partisi’nin 1 Mayıs için düzenlediği gösteri, sosyal demokrat vali tarafından kanlı şekilde bastırılır. Komünist Partisi ise sosyal demokratları “faşizmin ikiz kardeşi” olarak niteleyen politikası ile hem kendini tecrit eder hem de Hitler’in yolunu iyice açar. Bu “sözde sol” politika, Rusya’nın Almanya’nın Versailles Antlaşması’yla kısıtlanan silahlanmasına gizlice yardım etmesine karşı değildir. Altın taşıyan gizemli trende savaş sırasında kullanılan fosgen gibi öldürücü gazlar da bulunmaktadır.

    “Babylon Berlin”, 2017, Almanya, 2 sezon, 16 Bölüm, Suç-Drama-Gerilim, Yönetmenler: Henk Handloegten, Tom Tykwer., Başroller: Volker Bruch, Liv Lisa Fries, Peter Kurth.

    Dizinin hikayesinde kimi pürüzler yok değil. Örneğin Troçkistler “Yaşasın IV. Enternasyonal” diye haykırmaktadır. Oysa bu örgüt 1933’de gündeme gelecek ve ancak 1938’de kurulacaktır. Dizinin geçtiği 1929’da, Troçki zorla Türkiye’ye sürgüne gönderilmiştir. Ayrıca Troçkistlerin, SSCB gizli servisi GPU tarafından 1929’da Berlin’de öldürülmeleri de sözkonusu değildir. Almanya’da daha sonra Sürekli Devrim dergisini çıkaracak olan “Troçkist” çevre, o yıllarda oldukça küçüktür. Stalin, muhaliflerini daha sonra öldürtecektir.

    Ancak “Babylon Berlin”, mekanların oluşturulmasından müziğine dönemi öylesine canlı bir biçimde yeniden üretir ki bu pürüzler akılda bile kalmaz. Tarihsel gerçeklikle sanatsal gerçeklik arasındaki buluşma o denli iyi ayarlanmıştır ki, bu detaylar bir anlamda önemsizleşir. Bizim yaptığımız tarih dizilerinde ise gerçeklik iğdiş edilerek günlük politikanın aleti haline getirildiği için, herhangi bir mukayese dahi anlamsız olur.

    Dizinin yaratıcı yönetmenlerinden Henk Handloegten “Weimar Cumhuriyeti’nin düşüşünden beri ilk kez Almanya’da halkın artan bir bölümünün aşırı sağa kaymasıyla, biz o dönemle mukayese edilebilir bir durumda bulunuyoruz” diyor. 1929 Berlin’ini “yeniden canlandırarak” gündelik hayattan müzikallere, yeraltından siyaset meydanlarına her unsuru bu polisiye hikayenin zemini olarak müstesna bir biçimde kurgulamışlar. Polisiye romanda 1968’den sonra ortaya çıkan, suçla toplum arasındaki ilişkiyi irdeleme, şiddetin yeniden üretildiği kaynağa yönelme gibi temel hususlar bu dizide çok isabetli şekilde değerlendirilmiş.

  • Osmanlı Akdeniz’inde Sultanın korsanları

    Osmanlı Akdeniz’inde Sultanın korsanları

    Osmanlı korsanlığıyla ilgili bugüne kadar yazılanların Akdeniz serhaddinin katmanlı realitesini yansıtmakta yetersiz kalması, kaynakların tek tipliliği yüzündendir. Batı müziği sevdasıyla Avrupa’ya gidip Hıristiyanlığa geçen, ancak sonradan tekrar memleketine ve Hak Din’e dönüp bir de üstüne hacı olan Tunus dayısının oğlu Ahmed Çelebi veya Don Felipe’yi anlamak-bilmek gerekir. Son çıkan kitabı Sultanın Korsanları: Osmanlı Akdenizi’nde Gazâ, Yağma ve Esaret “çok satanlar” listesine giren Emrah Safa Gürkan, insan unsuru ve popüler tarihin önemine işaret ediyor.

    Korsanlar savaşı
    17. yüzyıl sonlarında Hıristiyan gemileriyle Osmanlı korsanları arasında gerçekleşen bir muharebe. Resimde hem Hollanda ve İngiliz hem de korsan bayrakları net bir şekilde görülebiliyor. Önde batan Osmanlı burtununun çapa mataforasını süsleyen insan figürü dikkati çekiyor.

    Osmanlı tarihçiliğinin en büyük açmazlarından biri, olayları merkezî hükümetin gözlüklerinden okumak ve Avrupa tarihçiliğinin geçtiğimiz yüzyılda çözdüğü bazı sıkıntıları aşamamaktır. Kaynakların dilini yeniden üretmekten vazgeçmeyen tarihçilerimize göre ayaklananlar şaki, İstanbul’un İslâm anlayışına alternatif arayanlar rafıziyse, devlet de hep ebed-müddettir. Elimizde kalan belgelerin büyük çoğunluğunun da ya merkezî bürokrasi tarafından üretilen belgeler ya da çoğunlukla imparatorluk elitlerinin kaleme aldığı el yazmalarından oluşması ve Avrupa’dakinin aksine yerel kaynakların ve günlük ve hatıra gibi ben-anlatılarının yok denecek kadar az olması, zaten siyasi saiklerle yapılan tercihlerin önünü daha da açmıştır.

    Akdeniz’de İspanyollara karşı 1738 yılında 2 korsan kalyetesi tarafından saldırıya uğrayan Don Antonio Barceló komutasındaki İspanyol sömbekisi. Barceló bundan yaklaşık 50 yıl kadar sonra İspanyol donanmasının başında iki kez Cezayir’i bombalarayak korsanlardan Sezaryen bir intikam almayı başaracaktır.

    Cezayir, Annaba, Benzert, Halkü’l-Vad, Susa, Trablusgarb, Avlonya ve Ayamavra gibi payitahttan uzak limanlarda konuşlanmış Osmanlı korsanlığıyla ilgili bugüne kadar yazılanların Akdeniz serhaddinin katmanlı realitesini yansıtmakta yetersiz kalması hep kaynakların bu tek tipliliğinin sonucudur. Başkentin gözlükleriyle bakmak serhaddin o çok renkli ve çelişkilerle dolu yapısını anlamamıza engel olacaktır; böyle bir gözlüğün markası ancak oksimoron olabilir. Nasıl eski bir İstanbul beyefendisinin yaşamını düzenleyen ahlak ve edeb anlayışı ilk kuşak şehirlilerin yaşamına ışık tutmaktan uzaksa; başkent elitlerinin İslâm anlayışları, edebî motifleri ve medeni kültürleriyle yarattıkları kategoriler de at izinin it izine karıştığı serhad dünyasını anlamakta yetersiz kalacaklardır.


    İlk sorulması gereken sualler bile hâlâ sorulamamıştır: “Osmanlı” adını verdiğimiz korsanlar hangi etnik kökenlerden gelmektedir? Bunlar fırsatçı yağmacılar mı, yoksa İslâm’ın bayrağını taşıyan nusret-karin din savaşçıları mıdır? Mühtedi ve Hıristiyan denizciler Müslüman dünyaya ne kadar adapte olmuş, aileleri, vatanları ve reddettikleri inançlarını ne dereceye kadar arkalarında bırakabilmişlerdir? Bunlar gemilerde ne yiyip içmekte, doğal ihtiyaçlarını nasıl karşılamakta ve denizin belirsizliklerine hangi ibadet ve ritüellerle karşı koymaktadır? Hastalıklarla nasıl mücadele edilmekte, hijyen ve disiplin nasıl sağlanmaktadır? Bir korsan akınında kullanılan askerî taktikler nelerdir? Osmanlı korsanları avlarını nasıl aldatmaktadır? Korsan akınlarına uygun gemi tipleri nelerdir? Bunlar ateşli silahların yaygınlaşmasından nasıl etkilenmiştir? Topografik faktörler hangi limanları korsanlığa mahkum etmiştir? Elde edilen ganimetin korsan limanlarına katkısı ve Avrupa ekonomisine zararı ne boyuttadır? Bu ganimet nasıl elden çıkarılmakta ve paylaşılmaktadır? İnsanları korsanlığa iten sosyo-ekonomik etkenler nelerdir? Korsanlarımızın yavaş yavaş gelişmeye başlayan uluslararası hukuktaki yeri nedir? Korsanlık, ticaret ve kaçakçılık arasında nasıl bir ilişki vardır?

    Akdeniz limanları Akdeniz çevresinde Cezayir, Annaba, Benzert, Halkü’lVad, Susa, Trablusgarb, Avlonya ve Ayamavra gibi liman kentleri korsanlar çekişmesine sahne olmuştu. Harita: Tunis ve Halku’lVad, 1570.

    İşte bu soruların cevaplarını bulmak ve Osmanlı denizciliğini bugüne kadar sadece idarî ve malî açıdan inceleyen bir tarihyazımının bulgularının ötesine geçmek ancak yeni kaynaklara yönelmekle mümkündür. Ekim ayında yayınlanan son kitabımız Sultanın Korsanları: Osmanlı Akdenizi’nde Gazâ, Yağma ve Esaret (Kronik Yayınları), Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Almanca, Latince, Portekizce ve Katalanca kaleme alınmış birincil ve ikincil kaynakları Osmanlıca el yazmaları ve arşiv belgeleriyle karşılaştırmalı bir şekilde kullanarak, hiç bilmediğimiz, şurada burada ipuçlarına rast geldiğimizde de kötü metodolojik tercihler veya ideolojik saiklerle hemen gözardı ettiğimiz bir serhad dünyasını gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Karşınıza çıkan İstanbul’un, Venedik’in, Madrid’in ve Roma’nın konforlu kategorileri değil, serhad diyarının bitmeyen sürprizleri olacaktır.

    Korsan usulü ceza: Fransız konsolosu topun ağzına… 1683’te Cezayir’i bombalamaya gelen Fransız donanmasına tepki olarak Konsolos Jean le Vacher’nin topun ağzına konmasını gösteren 1698 tarihli Hollanda gravürü. Cezayirlilerin Baba Merzuk adını verdikleri Venedik yapımı bu topun ağzına beş yıl sonra bir başka Fransız Konsolosu Andre Piolle konacaktı.

    Batı müziği sevdasıyla Avrupa’ya gidip Hıristiyanlığa geçen, ancak sonradan tekrar memleketine ve Hak Din’e dönüp bir de üstüne hacı olan Tunus dayısının oğlu Ahmed Çelebi/Don Felipe; Hz. İsa’yı Yahudilerin öldürdüğünü duyunca önüne çıkan ilk Yahudi’yi döven ve ondan sonra her gün kilisedeki kandil yağı ve mumları kontrol edip bir iki akçe adak bırakan sarhoş Rıdvan; dört başarısız kaçış denemesinin ardından ancak fidye ile son dakikada esaretten kurtulan meşhur yazar Miguel de Cervantes; esir düşüp Hıristiyan kadırgalarında kürek çekerken yıllar önce reddettiği Hıristiyanlığın meziyetlerini fark eden ve serbest kaldıktan sonra tekrar gazâya çıktığında karaya çıkarttığı yeniçerileri atlatıp Marsilya’ya yelken açan, ancak fırtınanın kendisini Malta’ya sürüklemesiyle kariyerine Katolik bir Saint Jean şövalyesi olarak devam etmeye bir an bile tereddüt etmeyen Protestan mühtedi Süleyman Reis; esaretten kurtulup memleketine dönerken ufukta korsan gemisi görünce tekrar özgürlüğe veda edeceğini sanıp zor günlerde lazım olur diye 20 altın madalyonu bir çırpıda yutan M. Vaillant; fırtınadan sığındığı Veere’de karısıyla çocuklarını gören ve İspanyol kalyonlarına saldırırken gemisine Oranje Dükü’nün bayrağını çeken Küçük Murad Reis ile yıllar sonra Sela’ya kendisini ziyarete gelen kızı Lisbeth Janssen; Sahraaltı Afrikası’ndan Avrupa’ya getirilince Hıristiyan olan, daha sonra korsanların eline düşünce Müslümanlığı seçip yıllar süren münzevî bir yaşamın neticesinde veli muamelesi gören, ancak kırk sene sonra kalbinde tekrar Hz. İsa’yı bulup inancı uğruna ölümü göze alan zenci köle Antonius de Noto; kelime-i şehâdetin anlamını bilmeyen ve Hz. Muhammed’i selefiyle karıştırmakta beis görmeyen bir sürü mühtedi; Lampedusa Adası’ndaki bir mağaraya adak adayan Hıristiyan ve Müslüman denizciler ve bu adakları Sicilya’daki Meryem Ana Kilisesi’ne götüren Malta korsanları; Kuzey Afrika’ya gidip Müslüman olan ve hakarete uğradığı, sevdiği kızı babasından alamadığı ya da dolandırılıp sakalı yolunduğu için korsanları Hıristiyan kıyılarına getiren müntakim mürtedler; yeniçerilere fark ettirmeden rotasını değiştirdikleri gemilerini Hıristiyan limanlarına sokmayı başaran esir denizciler; halkın veli mertebesine çıkardığı Hıristiyan doğumlu nev-Müslümanlar; pisledikleri kaplardan yemek yemek zorunda kalan köle kürekçiler okuyucuları bekleyen isimsiz kahramanlardan sadece birkaçı.

    Popüler tarih ciddi bir iştir…

    1618: Osmanlı-İspanyol karşılaşması 1618’de Kapudan-ı Derya Güzelce Ali Paşa komutasındaki Osmanlı kadırgaları İspanyol burtunlarıyla muharebe ederken.

    BARBAROS HAYREDDİN PAŞA

    Büyük bir taktik zeka

    Tarihseverlerin Barbaros Hayreddin Paşa olarak bildiği Hızır ve abisi Oruç 1513’lerde Ege sularından Mağrib’e geçen ilk Müslüman denizciler değillerdi. Ancak, kalıcı bir siyasi oluşum kurmayı ilk başaran bunlar olacaktı. Tunus sultanının emrinde başladıkları korsanlığa, İspanyollardan korkan Cezayirlilerin daveti üzere bu limanda bağımsız bir şekilde devam etmiş ve kısa bir sürede bölgede faaliyet gösteren diğer korsanların arasından sıyrılmayı başarmışlardı. Ne Cezayir’den kovulması (1520) ne de abisi Oruç’un İspanyollar tarafından katledilmesi (1518) Hızır’ın yükselişini durduramayacaktı. Beş sene sonra Cezayir’i geri alan gazilerimiz, 1529 yılında bir İspanyol filosunu mağlub ederek rüştlerini denizde de ispatlayacaklardı. Tecrübeli denizcilere muhtaç İstanbul’un 1534’te Hızır’ı kapudan-ı derya ataması bu maceraperest gazilerimizin önünde yeni kapılar açılması demekti. Artık Hayreddin diye anılan Hızır Reis 1546’ya kadar Osmanlı donanmasını bizzat yönetmekle kalmayacak, Tersane’ye de el atmaktan çekinmeyecekti. Preveze gibi muharebelerde taktik zekasını gösteren kapudanımız ve gazilerinin tecrübesi Osmanlı donanmasının Sicilya Kanalı, Tiren, Ligurya ve Balear denizleri gibi uzak sularda faaliyet göstermesini de mümkün kılacaktı.

    HANGİ ‘OSMANLI’?

    Akdeniz’in ‘Vahşi Batı’sı Kuzey Afrika’ydı

    Cezayirli bir korsan reis.

    Osmanlı adını verdiğimiz korsanların içinde sadece Türkler ve Müslümanlar bulunmamaktadır. Akdeniz’de planktonların az olması, balık ve balıkçı sayısının da yetersiz olması demektir. İnsan yetiştirmenin zor olduğu çağlarda denizcilerin genelde balıkçılardan geldiği gözönüne alınırsa, bu, gemi donatmak isteyenleri hoşgörülü olmaya davet etmiş olmalıdır. Bizanslıların Müslüman korsanlara iş vermesini ya da 12. yüzyılda Pisa gemilerinde Müslüman denizci ve yolculara rastlanmasını başka nasıl açıklayabiliriz?


    16. yüzyılın başında Ege sahillerinden Kuzey Afrika’ya geçen Barbaros ve halefleri de denizden anlayan Hıristiyanları aralarına almaktan çekinmemişlerdir. 1581’de Cezayir’deki 35 kadırga reisinin 22’si, yani %63’ü mühtedidir. Yelkenli gemilerin yaygınlaştığı 17. yüzyılla birlikte, büyük çoğunluğu İspanyol ve İtalyan olan bu mühtedilerin yerine kuzeyli Hıristiyanlar alacaktır. Akdeniz’i istila eden yüksek güverteli yelkenli gemi teknolojisini Mağrib’e getiren bunlardır. 1625-6 yılına ait kayıtlarda Cezayir’deki reislerin %30’u Hollanda, İngiltere, Portekiz, Almanya, Danimarka, Frisya ve Valonya gibi okyanusa sahili olan memleketlerden gelmektedir.


    Avrupa’da kaçacak delik arayan Yahudilerin bile reis ve hatta yeniçeri ve sancakbeyi olabildiği Kuzey Afrika, Akdeniz’in “Vahşi Batı”sı değilse nedir? Korsanlarımız daha da ileri gidecek ve en azından 17. yüzyılın başında Siemen Danseker ve Claes Gerritszoon Compaen gibilere Hıristiyan kalıp boyunlarında haçla “gaza”ya eşlik etmelerine izin vereceklerdir. Son olarak, gazilerimizin gemilerinde Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan karışık mürettebat kullanmaktan da çekinmediklerini ekleyelim.

  • Start verildi ve film başladı… Bold Pilot ileri atıldı!

    Start verildi ve film başladı… Bold Pilot ileri atıldı!

    Bold Pilot, 1995’te Veli Efendi’de çıktığı ilk yarışla beraber, yalnızca bir yarış atı olmadığını, çok daha fazlası olduğunu göstermişti. İngiliz kökleri olan safkan için sahibi Özdemir Atman “Merkez Bankası’nı verseler satmam” diyecekti. Gazi Koşusu’ndaki rekoruna hâlâ yaklaşılamayan Bold Pilot’ın 2015’teki vefatı, sadece atçılık sektörünün içindekileri değil, 7’den 70’e birçok insanı üzmüştü. Efsane at, beyazperdeye uyarlanan yaşam öyküsüyle geri dönüyor.

    Şampiyon
    Yönetmen: Ahmet Katıksız
    Oyuncular: Ekin Koç, Farah Zeynep Abdullah, Fikret Kuşkan
    Yazar: Ahmet Katıksız, Serkan Yörük
    Ay Yapım, 123 dakika, 7 Aralık 2018

    Hayatı boyunca büyük ba şarılara imza atan yarış atı Bold Pilot, 21 Nisan 1993’te doğdu. Annesinin adı Rosa Palumbo, babasının ismi ise Persian Bold’du. İngiliz kanı taşıyan bir Arap atıydı. Atman ailesine ait Bold Pilot, doğduğu günden itibaren ahırın gözdesi oldu. Sivaslı yoksul bir ailenin çocuğu olan ve Türkiye jokeycilik tarihinin zirvesini temsil eden Halis Karataş, Bold Pilot’ın binicisi olmuştu. İkilinin arasındaki ilişki yarışlarla sınırlı kalmayacak, derin bir arkadaşlığa, Karataş’ın ifadesiyle “kardeşliğe” dönüşecekti.

    Bold Pilot ilk hipodroma çıktığı gün 2 yaşındaydı ve tarihler 28 Mayıs 1995’i, saatler ise 14.30’u gösteriyordu. Karataş’la beraber 900 metrelik koşuyu birinci bitirdiler. İlk 12 koşunun dokuzunda birincilik, üçünde de ikincilik: İlk senenin bilançosu buydu. Ertesi yılki Gazi Koşusu geldiğinde Bold Pilot favoriler arasında öne çıkan isimdi. 23 Haziran 1996’da gerçekleşen yarışta tarih yazıldı: 2400 metrelik pisti 2 dakika 26 saniye 22 salisede koşan Bold Pilot, bugün dâhi henüz kırılamamış bir rekora imza atmıştı. Bu muhteşem yarışçının resmî jübilesi 30 Haziran 2013’te Veliefendi’de yapıldı. Binlerce yarışsever kendisini dakikalarca ayakta alkışladı. Bundan iki sene sonra ise “Şampiyon” hayatını kaybetti. Dergimiz #tarih, Bold Pilot’ın ölümü üzerine onun anısına bir yazı yayımlamıştı. Türk yarışçılığının bu efsane atının hikayesi beyazperdeye “Şampiyon” ismiyle aktarıldı. 7 Aralık’ta vizyona girecek olan film ve Bold Pilot üzerine, filmde danışman olarak görev almış Hakan Cantınaz’la konuştuk.

    Kalplere kazınan Bold Pilot 1993 doğumlu Bold Pilot 22 senelik yaşamına sayısız galibiyet, rekor ve başarı sığdırdı. Sadece Türkiye’de değil, dünyada önde gelen yarış atlarından biri oldu. Öyle ki, yarış sunucularının sıklıkla tekrarladığı cümlelerden biri onun sloganı olmuştu: “Bold Pilot geliyor!”

    Bu proje nasıl ortaya çıktı, sizin fikriniz miydi?

    Şöyle oldu: Yönetmen Ahmet Katıksız Bold Pilot öldüğünde, sosyal medyada, Twitter’da “trend topic olduğunu görüyor konunun ve bu ilgisini çekiyor. O ana kadar atçılıkla alakası yok. Bold Pilot nedir, kimdir araştırıyor. Araştırdıkça derinine gidiyor ve orada bir inanılmaz bir başarı hikayesi görüyor. Bu hikayeden çok etkileniyor. O esnada yapımcı firma Ay Yapım’la iletişime geçtiklerinde de firmanın genel müdürü Pelin Hanım beni aradı. O süreçte de Ahmet hocayla biraraya geldik. Sonra aileyle irtibat kurduk.

    Aileyle bir araya gelmek zor oldu mu?

    Evet, o çok zor bir kısımdı. Atman ailesi Türkiye’de atçılık sektörünün duayenlerinden. Özdemir Atman’ın babası Ahmet Bey, Fevzi Çakmak’ın yaverlerinden biri. Atman ailesi üç kuşaktır atçı ve aileye Bold Pilot üzerinden gelen onca kitap, film teklifine rağmen bunları kabul etmemişlerdi. Ay Yapım da işin içinde olunca, senaryoyu dinleme şansı buldular. Senaryodan çok etkilendiler ve yönetmeni de çok sevdiler. Ahmet hoca Atman ailesine, onların hassasiyetlerine ciddi anlamda değer veren bir yönetmen. Aile çok yakın zamanda bir kızını kaybetmiş, kardeşlerini kaybetmişler. Türkiye’nin en önemli figürlerinden biri olan Halis Karataş’ın da eşi aynı zamanda. Senaryo içinde hem sevgili Hadis’in hem Begüm’ün hikayeleri yer aldığı için bir onay gerekiyordu tabii. Bu süreçte gitmeler gelmeler oldu, senaryo üzerinde konuşmalar oldu. Üç senelik bir proje bu. Ailenin diğer fertleri de, özellikle Zeynep Hanım, Lale Hanım ve Esra Hanım da okuduktan sonra Halis Bey de senaryoyu okudu. Çok ufak düzeltmeleri vardı, onlar yapıldı.

    Babasının oğlu Ganesh Şampiyon filminin başrol atlarından biri de Bold Pilot’ın yavrusu Ganesh. Babası gibi bir burun ve boyun yapısına, onun rengine ve bakışlarına sahip Ganesh, adeta babasının ruhunu miras almış. Zira filmde canlandırdığı karakter, kendi babası.

    Ne zaman başladı filmin çekimleri?

    Geçen sene Nisan ayında çalışmalara başladık. “Motor” deyişimiz ise Mayıs 2018. Buradaki en büyük sıkıntı şu: Filmdeki yarışlar görüntü olarak kullanılmadı, birebir canlandırıldı ve o atları bulmak çok kolay değil. İnsanlara rol yaptıramıyorsunuz, atlara nasıl rol yaptıracaksınız? Hayvanla, atla film çekmenin dünyada çok az örneği var; hani savaş sahneleri falan bunlar çekilebilir ama burada bir ata rol yaptırıyorsunuz. Üzerindeki binicinin, jokeyin de o yarışı birebir kurgu haline getirip paylaşması gerekiyor.

    Bold Pilot’ın yavrularından biri de oyuncu galiba, değil mi?

    Şimdi o da çok ilginç bir hikaye; bahsettiğiniz Ganesh’in hikayesi. Ben çok film seti gördüm, sertlerde çok şey yaşanır, duyarız, görürüz, biliriz ama Ay Yapım’ın “Şampiyon” filminin setinde herkes kenetlenmişti. Zaten atlar da bizim arkadaşlarımızdı. Bold Pilot’a çok benzeyen bir at bulmak durumundayız ve bu işe Ekim ayında başladık. Atları alıp depoya koyamıyorsunuz, onlara bakmak zorundasınız. Atların hepsi satın alındı. Tabii bunların fiziksel özellikleri, rol kabiliyetleri, hareket refleksleri bilinmeli. Sonuçta bu atlar Gazi koşmuş atlar, enternasyonal koşmuş atlar ve sıradan atları koyamıyorsunuz. Seçim süreci biraz sıkıntılı geçti. Bir türlü o gözümüzdeki Bold Pilot profilini göremedik, canlandıramadık. Bakıyorsun, hayır olmuyor, benzemiyor. Bir gün Ay Yapım’la yine toplantıdaydık, toplantı esnasında at araştırırken bir haber geldi; dediler bir binek atı var, Belgrad ormanlarında gezinti yapıyor, siyah. Videoları geldi atın, baktım. Ahmet Hoca da baktı. Dedik ki bu olur ama yakından görmek gerekir. Gittik, gördük, baktık; at hakikaten Bold Pilot’a çok benziyor. Hatta atın burun yapısı, alın yapısı dahi birebir aynı. Dedim ki ne kadar benziyor Bold Pilot’a. Sorduk, nereden aldınız bu atı? Cumhurbaşkanlığı’ndan, Beştepe’den almışlar. Beştepe’de belli dönemlerde Muhafız Alayı’ndaki atlar emekli ediliyor ve açık arttırmayla satılıyor. Sonra dedik ki, yarış atıysa bunun çipi vardır, çipteki bilgileri okuruz. Çipi bir okutuyorlar, orada herkes şok, babası Bold Pilot! İnanılmaz. Bakıyoruz, at Ganesh ve o da Zeynep Hanım’ın atı. Zeynep Hanım’a sorduk; “Ben bu atı iyi bakılsın diye Muhafız Alayı’na hediye etmiştim” demez mi? Uzun bir süre oraya hizmet ediyor, birkaç yıl sonra değiştiriyorlar, o esnada satılıyor, özel bir şirketin genel müdürü kendine satın alıyor. Tesadüfen bu atı Belgrad Ormanları’nda gezerken görenler oluyor; filmde de at aradığımızı bilenler bize geliyor ve biz bu atın kim olduğuna bakıyoruz, Ganesh çıkıyor. Bu bile ayrı bir film konusu. Biz Bold Pilot’a benzer beklerken, oğlu geldi karşımıza. Ganesh hakikaten babası gibi akıllı. Yarış hayatı çok parlak olmamış ama babasının birçok özelliklerine sahip olan bir yarış atı Ganesh.

    Türkiye’de bir ilk Şampiyon Türkiye’de çekilen ilk atçılık filmi. Film için 30 at satın alındı, oyuncular binicilik eğitimi aldı ve Bold Pilot’ın sahibi Atman ailesi ve onun binicisi Halis Karataş’la koordineli çalışıldı.

    Bold Pilot hırçın mıydı?

    Bold Pilot hırçın değildi; kendi özellikleri olan, nevi şahsına münhasır nitelikleri olan bir attı. Bold Pilot şampiyon olduğunu biliyordu, bu özelliklerinin farkındaydı. Piste girdiğinde ‘bu mekanın karizması benim’ derdi. Çok enteresan bir attı, padoka girdiğinde yarışacağını, ne için yarıştığını, mücadele ettiğini o vakur bakışıyla anlatırdı. Eğer gerçekten atlarla insanlar konuşabiliyor olsaydı, insanları en iyi anlayabilecek atlardan birinin Bold Pilot olduğunu düşünüyorum. 41 senedir bu sahadayım, 41 senede bunu hiçbir atta görmedim.

    Bold Pilot’ın atlara ve at yarışına ilgi duymayanları da bu kadar etkilemesini nasıl açıklıyorsunuz?

    Bence insanlar için bir umuttu her zaman. Çünkü o yıllar, 90’lı yıllar dünyada ve Türkiye’de krizli ve kötü dönemlerdi. İnsanlara umut aşıladı bu at. Her şeyin aslında fotofinişte bitmediğini öğretti. Son düzlükte bitmiyor yarış ve mücadele. Son düzlüğe giriyorsunuz ama bitmiyor. Hayat da böyle aslında. Son ana kadar bir şeyden vazgeçmemek gerektiğini, umudun olduğunu gösteriyor. Bence 7’den 70’e herkese umut aşıladı Bold Pilot. Ben birçok arkadaşımı sahaya getirdim, Bold Pilot’ı gören aşık oluyordu. Bold Pilot koştuğu zaman sırf onu görmek için hipodroma gelen insanlar vardı. ‘Müşterek bahisi bir kenara bırakayım, sadece Bold Pilot’ı izleyeyim, göreyim’ diye hipodromu dolduran insanlar vardı.

    Halis Karataş da çok ilginç bir karakter. Bold Pilot’la ilgili röportaj yapmaya soğuk yaklaşmıştı.

    Bold Pilot, Halis’in çocuğu gibiydi. Çocuğu demeyeyim, yanlış kelime kullandım, kardeşi gibiydi, ağabey-kardeş gibilerdi. Kardeşi kadar yakındı, zaten öyle ifade ederdi. Daha birçok başka jokeylerle de yarışlar kazandı Bold Pilot ama Halis’le özel bir ilişkileri vardı, sohbetleri vardı. Şimdi Türkiye’de 50 tane yarış kazananın adı duyulur. O dönemde 50 tane yarış kazanmayı bırakın, apranti yarışı yok. Yani senede 1-2 tane apranti koşuşu olurdu ve o koşularda kendini göstermek zorundasın ya da büyüklerin yanında iyi atlara binerek kazanmak zorundasın. O dönemlerde Türkiye’nin baş jokeylerinin, işte Süleyman Akdı’nın, Kadir Altınözler’in, Tınay Ali Şen’in yanında iyi at alabilmek kolay değil. Hep iyi atları onlar alırlar. Orada biniş stiliyle, atların üzerindeki fizik kondisyon ve başarılarıyla Halis Karataş fark yarattı ve sıyrıldı. Burada Karataş’ı diğerlerinden ayıran en önemli özellik bana göre, meslek hayatında olduğu gibi özel hayatında da, saha dışındaki hayatında da son derece istikrarlı, son derece uyumlu olması. Mesleğine saygı duyması nedeniyle dışarıdaki hayatına çok dikkat etmiş olması. İşini severek yapıyordu. O 30 sene zirvede kaldı, bu kolay değil. Dünyaya baktığınızda kaç sporcuyu, hangi spor dalında 30 yıl zirvede görürsünüz? Bir düşünün. Yok. Bu anlamda o tek. Halis Karataş 10 binin üzerinde yarış kazandı ve şu anda da hâlâ mesleğinin zirvesinde.

    Kamera arkası Hakan Cantınaz, Halis Karataş, Ekin Koç ve set çalışanları ile binicilik öğretmenleri, Şampiyon’un çekim arasında.

    Bu bağlamda filmdeki canlandırmaları, oyunculuğu nasıl buldunuz?

    Bir kere Ekin Koç’a hayran oldum ben. Halis’i canlandıran arkadaş. Halis için söylediklerimi Ekin için de söyleyebilirim. Bir kere karakter olarak çok oturmuşlar. Neden? Halis mesleğine ne kadar çok önem veriyorsa, Ekin de oyunculuğa o kadar çok önem veriyor. Çünkü hiçbir oyuncu role girmek adına bu kadar uğraşmaz. Tamam, iki kere gider at biner, at bindim der veya çok fazla dublör kullanır. Burada Ekin apranti okulundan, jokeylerden ders aldı. At bindi. Bu role girebilmek adına 10 küsür kilo verdi. Bir gün hiç unutmuyorum, çekimlerdeyiz; Halis’in kamçıyı kolunun altına alıp atın üstüne binişi vardır, meşhur. Piste çıkarkenki Halis’in durumuyla, Ekin’in sette ata binişi tıpatıp aynıydı. Apranti okulu eğitmenlerine bu bağlamda da teşekkür etmek lazım. Orada Kıvanç Tüysüz ve Davut Hoca vardı, onların çok katkısı oldu. Ekin için söylediklerimin aynısını Farah için de söyleyeceğim çünkü ben Begüm’ü de tanıyorum. O da o kadar güzel canlandırdı ki, o kadar naif, o kadar hoş. Çok doğru bir seçim yapılmış. Bana göre filme çok değer katan, özel bir oyuncu. Fikret Kuşkan’a zaten söylenecek bir şey yok, gerçekten duayen. Özdemir Bey de atçılığın tartışmasız duayeni; onu da ancak usta bir oyuncu canlandırabilirdi.

    Filmde beş at kullanılmış Bold Pilot’ı canlandırmak için…

    Beş at kullanıldı ama başrollerde, hep Ganesh var. Ay Yapım ve ekibi atların en iyi şekilde, en iyi koşullarda beslenmelerine, sağlığına ve sonrasında da, en önemlisi, sahiplendirilmesine önayak oldu. Hepsi son derece sağlıklı, güçlü atlar. İyi vaziyetteler. Burada ekip sorumluluğu çok önemli. Yapımcılara örnek olması adına söylüyorum. Orada kullanılan atlar, “bizim işimiz bitti” deyip kenara atılan atlar değil, çünkü bunlar birer canlı. Film ciddi anlamda bir istihdam da yarattı. Hipodrom ve çevresindeki yerden, yemcisinden, otçusundan, saraçlardan eyeri ve kantarmasına dek hepsi satın alındı. Kriz döneminde bu kolay bir şey değil, bakın 30 tane attan bahsediyoruz.

    Halis Karataş da küçük bir rol oynamış sanırım. Başka gerçek kişilikler de rol aldı mı filmde?

    Çok küçük bir rol oynadı Halis. Üç saniyelik bir rol için o gün sette beş saat kaldı. Halis’e orada yönetmen, rakibine şans dilediği çok kısa bir sahne verdi. Bunu fragmanda da görebilirsiniz. Halis dediğim gibi o gün beş saat kaldı sette; hiçbir jokeyi çok kısa süreli roller için saatlerce sette tutamazsınız; ama diğerleri, seyisler olsun, hepsi sahadan.

    Halis Karataş Bold Pilot’ı anlatıyor

    Birlikte başarıdan başarıya koştukları Bold Pilot’ın Halis Karataş için anlamı bambaşkaydı. Bold Pilot öldüğünde, #tarih’te Mehmet Ayan bir yazı yazmış, Halis Karataş’ın Bold Pilot’la olan macerasını ise Yarış dergisinden Reşat Köstem yorumlamıştı:

    “Özdemir Bey (Atman) yeni sezonda koşacak taylarını kışın çalıştırmamı ve puan vererek aralarında bir sıralama yapmamı isterdi. 1995 Şubat’ında birkaç tayı çalıştırdıktan sonra sıra Bold Pilot’a geldi. Bold Pilot’tan iner inmez Özdemir Bey’e ‘Beyim ben bunda kalayım’ dedim. O yılın tayları arasında Nedym de vardı ve o da çok kabiliyetliydi. Özdemir Bey, Nedym’i kastederek ‘Bir de bunu çalıştır kararını ondan sonra ver’ dese de, ‘Yok beyim, bu tay bende kalsın’ dedim. Eşkâliyle, edasıyla tam bir şampiyondu (…) Diğer atların sabah idmanını 10-15 dakikada tamamlarsınız, onun idmanı ise 30-35 dakika sürerdi. Önce uzun uzun etrafını izler ve sonra kendini iyi hissettiğini belli edince idmana başlardık. İdmanda önünde at göstermemeye gayret ederdim çünkü önündeki atı yakalayıp geçmeye çalışırdı.

    #tarih Haziran 2015
  • Bir ihraç ürünü olarak: Demokrasi

    Bir ihraç ürünü olarak: Demokrasi

    Biliyorsunuz, devletler cari açıklarını ihracatla kapat maya çalışır. Günümüzde de dünyanın en büyük devletlerinin cari açıklarını kapatmak için ihracatına en çok önem verdikleri şeylerden biri de demokrasidir. Öyle petrolmüş, doğalgazmış, otomobilmiş, çift kapılı buzdolabıymış, neodimyummuş hikâye. O kadar uğraş, topraktan çıkar, fabrikada üret, konteynıra yükle, gönder, konşimento monşimento derken resmen hamallık. Halbuki demokrasi öyle mi? Hatta elin kuvvetliyse, kendi vatandaşını bile bu işe bulaştırmadan, vatandaşın olmaya hevesli garibanlara üniforma giydirip gönderiyorsun, gittiğin yere demokrasi geliyor; sen de balyaları kemiksiz indiriyorsun.

    Tabii her zamanki hastalığımız olarak, biz bunu günümüze özgü bir fenomen zannediyoruz. Ama ben diyeyim bin, siz deyin iki bin ama daha da net olmak gerekirse takribi iki bin beş yüz yıl önce Atina da “demokrasi sektörü”nün öncü şehriydi. Bizim bugün demokrasinin beşiği olarak andığımız Atina’nın meşhur demokrasisi sürekli olarak Yunanistan’da yayılıyor, ama yayıldığı yerleri özgürleştirmekten ziyade yeni köleler ve yeni sömürgeler içinde bırakıyordu. Tabii bu yayılma konusunda kendisinin azılı rakipleri de yok değil. Güneyde Sparta da diğer bir güç odağı olduğundan, Yunanistan iki kutuplu bir dünya, adeta bir soğuk savaş atmosferi içinde. Tabii “soğuk” dediysem lafın gelişi, zira sizin de bildiğiniz gibi bunlar sık sık kapışıyorlar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Sparta daha çok tarıma, tarımsal köleliğe ve askerî saldırganlığa dayalı ve baskıcı rejimiyle adeta bir demirperdeyken, Atina da zenginliğini ticarete borçlu bir fırsatlar ülkesi. Ama Atina da, Sparta’da olmayan bir şey var, işte o da demokrasi.

    Spartalılar biliyorsunuz hayli savaşçı şahıslar. Hayatta bulaşılacak tipler değil. Piyade savaşını mükemmelleştirmiş bela arayan adamlar bunlar. Bildiğin kahvenin önünde duvarda çekirdek çitleyen mahallenin belalı denyoları gibi sağa sola sataşıp duruyorlar. Aklımda kaldığı kadarıyla bunların erkeklerinin hepsini daha sabi sübyanken yatılı askerî okula yazdırıyorlar, evlenecek çağa gelene kadar da kâh üst sınıflardan dayak yiyerek kâh alt sınıfları döverek yetişiyorlar.

    Bildiğin yeni dönem bol vurdulu kırdılı yerli dizi gibi, ama kızlar ancak büyüyünce devreye giriyor. Hatta hayatı boyunca erkeklerle yaşamış adamlar ilk kez kız görünce şaşırmasın diye düğün gecesi kızların saçlarını kısacık kesip erkek gibi giydiriyorlar da çocuklar karşı cinsi alıştıra alıştıra tanıyor. Artık o askerîokullarda ne oluyordu, o kadarını bilmiyorum. Ama demokrasi yok; hatta Spartalıların demokrasiye karşı ciddi bir uyuzluğu da mevcut. Bunları tabii “300 Spartalı” filmi gibi ciddi kaynaklardan öğrenmek mümkün.

    İşte bu, bizim de bir benzerini 70 sene öncesinden tanıdığımız çift kutuplu dünyada, Atina aşağı yukarı bir kuzey Yunanistan güvenlik paktı olan Delos Birliği’ni, yani dönemin NATO’sunu kuruyor. Ama tabii bu birlikten en büyük faydayı sağlayan da yine Atina oluyor. İkinci olarak fayda sağlayan da yine Atina oluyor. Üçüncü sıraya baktığımızda ise yine Atina’yı görmek bizi şaşırtmamalı.

    Atina, birliğe bağlı diğer şehir devletlerine ihraç ettiği demokrasinin bedelini, yeri geliyor katkı payı olarak, yeri geliyor motorlu taşıtlar vergisi olarak alıyor; bir yandan da birliğin bütün üyelerinden zorla askerî destek alıyor. Hatta ikide bir “Daha fazla askerî yatırım yapmanız lâzım birliğe” diye söyleniyor. O devletler için neyin doğru neyin yanlış olduğuna Atina karar veriyor. E yine de Atina doymuyor, Atina’yı doyurmak mümkün olmuyor, Atina daha fazlasını istiyor. Eh ondan sonrası zaten malûmunuz… Peloponez Savaşı ve savaşın sonunda yıllardır üretmeyi falan bir kenara bırakıp sömürmeyi ön plana almış Atina’nın açlıkla imtihanı. Ama onu da başka bir zaman anlatırız artık.