Etiket: Sayı:54

  • Atatürk’ün son yolculuğuna tanıklık edenler anlatıyor…

    Atatürk’ün son yolculuğuna tanıklık edenler anlatıyor…

    “10 Kasım 1938” belgeseli, 80. yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün son yolculuğunu, ona eşlik eden ve bugün 90’lı yaşlardaki tanıklarla anlatıyor. İşte Cem Fakir ve ekibinin gerçekleştirdiği çalışmada, bir halkın kahramanına vedası ve hiç dinmeyen bir özlemin başlangıcı… 

    Mustafa Kemal 1.1. 1926 Şefika Falih Rıfkı Hanımefendi’ye… Gazi M. K. (ZEYNEP IRGAT KOLEKSİYONU).

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 80 yıl önce 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yumdu. Naaşı 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda katafalka kondu. İstanbullular üç gün boyunca, eskilerin deyişiyle tazim, yani saygı geçişi yaptı. Atatürk’ün cenazesi, 19 Kasım’da törenle Karaköy ve Sarayburnu üzerinden Yavuz zırhlısına taşınarak İzmit’e götürüldü. İzmit’ten trenle Ankara’ya taşınan cenaze, 20 Kasım’da devlet erkanı ve halk tarafından karşılanarak TBMM önündeki katafalka kondu. 21 Kasım 1938’de ise 15 yıl boyunca kalacağı Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine nakledildi. 

    “Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ;
    Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ.”
    Mithat Cemal Kuntay

    Ali Fuar Diriker 

    Onu kaybetmenin acısı çok büyüktü 

    11 Kasım 1918’de İzmir’de doğdu. Babası Ahmet Nuri Diriker, Çanakkale Savaşı’nda ve Millî Mücadele’de Atatürk’ün silah arkadaşlarındandı. İnşaat Yüksek Mühendisi Fuat Diriker, Atatürk vefat ettiğinde Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydi. 

    O’na büyük hayranlık duyardık çocukluğumuzda. Mustafa Kemal hakikaten bizim en büyük idolümüzdü. Atatürk okulumuzu ziyaret ederdi. 6. sınıfa geçtiğimiz vakit Atatürk üçüncü defa lisemizi ziyaret etti. Onu Galatasaray’ın giriş bahçesinde karşıladık ve ondan sonra lisemizin sınıflarını ziyaret etti. Maalesef lise son sınıftayken onu kaybettik. Atatürk’ün rahatsız olduğunu, Dolmabahçe’de olduğunu takip ediyorduk ve vefat ettiği zaman da Galatasaray Lisesi’ne haber verildi. O sadece bir kumandan değildi; aynı zamanda çok ileriyi gören ve her bakımdan Anadolu’nun, daha doğrusu Türkiye’nin garba açılmasını isteyen biriydi. Lisemiz, bizim sınıf, bilhassa 12 Fen sınıfımız Dolmabahçe Sarayı’nda onun hatırası önünde geçit yaptık. Dolmabahçe önünde biraz da hava soğuktu. Ben böyle bir şey tahayyül edemiyorum, bütün milletin ağladığını. Ertesi gün de Galata Köprüsü’nde cenazenin geçişini bekledik ve top arabasında geçerken tazimde bulunduk. Onun kaybetmenin büyük acısını hissetti bütün millet. 

    Ayşe Sıdıka Tulça 

    İçimizdeki boşluk hiçbir zaman dolmadı 

    1922’de İstanbul Bebek’te doğdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi Enis Akaygen’in kızı. 10 Kasım 1938’de Arnavutköy Amerikan Koleji’nde öğrenciydi. 

    Atatürk’ü çok severdik. Onun muhakkak muvaffak olacağına inanıyorduk. Atatürk’ün bütün inkilaplarına bayılıyorduk, seviyorduk. Daha hür olduk. Gençler daha hür oldu. Biz o gün maaile İstanbul’a iniyorduk. Yakacık’ta evimiz vardı. İstanbul’a iniyoruz. Araba vapuruna geldik. Bir de baktık sarayın bayrakları inmiş yarıya. Herkes şaşkın falan böyle. Eminönü’ne doğru gideceğiz. Biz arabayla ilerledikçe bütün bayraklar yarıya iniyor. Yani o manzarayı hiç unutmam. Ölümünde babam ölmüş gibi oldum ben. O kadar üzüldüm. O kadar büyük bir boşluk. O boşluk hiçbir zaman dolmadı. Onun yerine kimse gelemez ki. 

    Onu ben gördüm de. İngiltere Kralı gelmişti. Ben de Dolmabahçe’de piyano dersine gidiyordum. Bir de baktım Atatürk, İngiltere Kralı ile açık arabada. Ne polis var ne bir şey. Öldüğü vakit hepimiz mahvolduk. Okulla Dolmabahçe’ye gittik. Çok kalabalıktı ama bize yolu açtılar talebe geldi diye. Cenazesini bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nden takip ettik, en önden. Öyle bir uğultu ki, anlatamam nasıl. Bir rüzgar gibi geldi o uğultu. 

    Hıfzı Topuz 

    Beyoğlu’na çıktık, bütün millet ağlıyor 

    Gazeteci-yazar Hıfzı Topuz 1923’te İstanbul’da doğdu. Atatürk’ün ölümünü Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken öğrendi. 1947’de gazeteciliğe başlayan Hıfzı Topuz, Yunan generali Trikopis başta olmak üzere dönemin tanıklarıyla Atatürk üzerine röportajlar yaptı. Atatürk ile ilgili üç kitabı bulunuyor. 

    Atatürk’ü ne zaman gördüm ilk? İlkokuldaydım galiba. Ankara’da bir motosikletli polis geçer, dururuz, Atatürk gelir. Araba açıktır, selam verir geçer. Böyle bir havada müthiş heyecanlanırdık… İstanbul’da Galatasaray’da Ortaköy’de okuyordum. İlkokul Ortaköy’deydi. Bir de bakardık uzaktan Atatürk’ün motoru geliyor. Herkes yığılırdı kenara. Motor yaklaşırdı, Atatürk selam vererek geçerdi. Müthiş heyecanlanırdık Atatürk’ü gördük diye. Sonra Atatürk’ü birkaç kez daha gördüm… Biz o zamanlar Atatürk’ü ölmeyecek gibi görürdük. Sağlığı hakkında bir şeyler söylenmeye başlanmıştı. Bir gün sınıfta galiba Fransızca dersi vardı. Öğretmen dersi kesti, “Atatürk’ün öldüğünü öğrendim,” dedi. Ağlamaklıydı. Hepimiz ayağa kalktık. Ondan sonra dersi terk etti. Beyoğlu’na çıktık, bütün millet ağlıyor. Ondan sonra bizi toplu halde saraya götürdüler. Atatürk’ün cenazesi katafalka konmuştu. Biz de katafalkın önünden dolaştık. Birkaç gün sonra Atatürk’ün cenaze töreni yapıldı. Biz de okul olarak katıldık o cenazeye. Böyle müthiş bir sessizlik içinde, yalnız top arabasının tekerleğinin sesi duyuluyor. Kenarda hıçkıran insanlar. Atatürk’ü öyle yolcu ettik. Atatürk’ün bu cenaze töreni yıllarca belleğimden çıkmadı. 

    Cavit Bayer 

    “Eyvah sonumuz geldi” gibi bir duygu vardı 

    5 Ekim 1926’da Kilis’te doğdu. 1947’de ykatıldığı ordudan, 1971’de tankçı albay olarak emekli oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat ettiği sırada, Bursa’da ortaokul öğrencisiydi. 

    O gün Türkçe dersimiz vardı. Türkçe hocamız Saadet Oktar diye bir hanımefendiydi. Sınıf mümessilimiz ödevleri aldı, vermeye götürdü. Hoca ağlayarak sınıfa girdi ama, biz tabii bilmiyoruz. ‘Ne ödevi? Atatürk öldü haberiniz yok mu?’ dedi ve ağlamaya devam etti. Biz Atatürk’ün ölümünü böyle duyduk. Akşamüstü sokakta bilhassa kadınlar, mendil ellerinde ağlayarak sokakta dolaşıyorlardı. Ve hemen aileler radyosu olan evlerde toplandı. Herkes yas içinde ağlıyor. ‘Atatürk öldü, bittik’ sesleri… Biz Atatürk ruhuyla yetiştik. Ben 1933’te birinci sınıftaydım. O zaman ‘Çıktık açık alınla’ marşını söylerdik. Düşünün, çocuk balosu yapılıyordu. Babam bana smokin gibi bir elbise diktirmişti. Her zaman Cumhuriyet balosu yapılırdı. Okullarda Atatürk anlatıldı, konuşuldu. Atatürk öldüğü zaman ‘eyvah sonumuz geldi’ diye bir duygu vardı yani, öyle bir duygu ki anlatılamaz. 

    Ali Nejat Ölçen 

    ‘Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı’ 

    4 Haziran 1922’de Amasya’da doğdu. DPT uzmanı ve ekonomist. 1980 öncesinde iki dönem milletvekilliği yaptı. 1993’ten bu yana “Türkiye’nin Sorunları” kitapçığını yayınlıyor. 10 Kasım 1938’de Kabataş Lisesi öğrencisiydi. 

    1926’da veya 27’ya yakın bir dönemde Mustafa Kemal, Tokat’a geldi. 4 yaşındaydım. Babam elimden tuttu. Büyük bir balkonda Mustafa Kemal’i gördüm ama etrafında da insanlar vardı. İkinci defa 1935’te, Nişantaşı’nda ilkokulun 5. sınıfındaydık. Elimize kağıt bayraklar verdiler ve Şişli Terakki yani Işık Lisesi’nin önünde açık arabada Şah’la birlikte geçmekte olan Mustafa Kemal’i bayraklarımızla selamlayacaktık. Atatürk geçtikten sonra, ‘bana baktı, sana baktı’ diye aramızda tartıştık. Onun öldüğünü gazeteden öğrendik. Nihat Sami Banarlı edebiyat öğretmenimizdi. Ertesi gün sınıfa geldi, ‘anılarınızı bir kağıda yazınız’ dedi. Faruk Dursunoğlu yanımda oturuyordu. Tek bir cümle yazmıştı. Ayağa kalktı, ‘Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı’ dedi. Nihat Sami mendilini çıkardı, gözyaşını sildi. ‘Çok güzel olmuş’ dedi ve sınıfı terketti. 1938’in Kasım ayının 10. günüydü. 

    Sonra naaşı Dolmabahçe’de ziyarete açıldı. Biz ikinci günü müdürümüzle birlikte bütün Kabataş orta ve lise kısmı Dolmabahçe Sarayı’na yürüyerek gittik. Yol boyunca marşlar söyledik. O büyük salona girdik. İki subay kılıçlarını uzatmışlardı. Orada kimimiz fatiha okuduk ve bir 10 dakika eğildik Mustafa Kemal’in yatakta bize bakan bakışları altında. Öyle selamladık Mustafa Kemal’i. 

    Betül Mardin 

    Başka türlü bir şeydi ‘Canım Atatürk…’ 

    1926’da İstanbul’da doğdu. Halkla ilişkiler ve iletişimcilik mesleğinin Türkiye’de gelişmesinde öncü oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatını öğrendiğinde Arnavutköy Kız Koleji’nde öğrenciydi. 

    “Cihangir’den koşa koşa aşağı inerdik, aşağı yola, deniz kenarına. Tramvaylar o zaman çok dolu, başka bir şey yok. Tramvaylar geliyor, önümüzden geçiyor, Eminönü’ne gidiyor, dönüyor tekrar geçiyor. Biz koleje Arnavutköy’e gideceğiz. Koştura koştura aşağı ineriz, bekleriz. Dolmabahçe’nin önünde vatman biraz yavaşlar, biletçi koşaraktan gider, o büyük kapının üstünde bir beyaz kağıt asılı olurdu. Gider ona bakar gelir, ‘İyi uyumuş’ diye bağırır, ‘Gazi iyi uyumuş dün gece’, onu yazarlar. ‘Çok öksürüyormuş’ derler, herkes başlar öksürmeye. Yok benimki gibi öksürüyordur falan diye. Başka türlü bir şeydi canım Atatürk. Böyle bir sevgi, böyle bir tutku bilemezsiniz Türklerde. Ondan sonra evimize gittik ‘vefat etti’ dediler. Kıyamet koptu. Konuşma yok, herkes ağlıyor. Erkekler de ağlıyor, kızlar da ağlıyor, kapıcı da ağlıyor, şoför de ağlıyor, garson da ağlıyor, sen de ağlıyorsun. Atatürk başka bir şey. Gazi. Kurtarmış adam bizi. 

    Ne yapacağını bilmiyorsunuz Gazi’nin. Yarın ne çıkaracak? Kadınları açıyor, erkekler de daha bir rahatlıyor ama mesela şort sevmiyor adam. Şortun dizin üstünde bitmesini istiyor. Dikkat ederseniz ben hep ceketliyim. Hep o devirden kalma. Çocukların mutlaka bir dil daha öğrenmesini istiyor. ‘Türkler geliyor’. Hissiyat böyleydi canım. Kendimizle iftihar ederdik, güvenirdik. Eskiye çok meraklı değildik, ileriye meraklıydık. 

    Dolmabahçe’ye girdik. Ana-baba günü. Beşiktaş’tan itibaren halk kuyruğa giriyor, Dolmabahçe’ye giriyorlar. Ağlaya ağlaya o halıların üzerinden geçiyorsun, Atatürk’ün etrafından geçip çıkıyorsun. Nasıl bir ağlama var! Bu başka türlü bir aşk. Adam bizi kurtarmış, daha ne yapsın. Sarayburnu taraflarında seyrettim ben cenazenin gidişini. Memleket yasa girdi. Çok büyük bir aşktı. Gitti, genç gitti. Çok genç öldü. 

    Altan Öymen 

    Ankara’daki tören ve büyük bir hüzün 

    Gazeteci ve siyasetçi. 1932’de Trabzon’da doğdu. Çocukluğu başkent Ankara’da geçti. Atatürk’ün cenazesi İstanbul’dan Ankara’ya getirildiğinde ilkokul birinci sınıftaydı. 

    Hastalık haberleri geliyor olsa bile fazla inanılmıyordu Atatürk’ün öleceğine. ‘Gazi atlatır bunu’ deniyordu. Babam memur, devlet dairesine gidiyor geliyor. O biraz daha endişeli gibiydi. Fakat bize hiç hissettirmiyorlardı. Okulda da öyleydi. Bir gün yine okuldayız. İşte birinci sınıftayım o zaman. Birden bir haber dolaştı ‘Atatürk öldü’ diye ve herkes ağlamaya başladı. Öğretmenler başta, çocuklar da öyle. Sonra dediler ki ‘herkes evine gitsin’. Evde de herkes ağlıyor. Böyle öğrendik yavaş yavaş. 

    Atatürk’ün naaşının Ankara’ya getirilişini hatırlıyorum. Bir gün dediler gelecek. Ne olacak? İşte katafalka konulacak. Katafalk denilen şeyin resimleri, fotoğrafları İstanbul gazetelerinde vardı. Böyle bayrakların bulunduğu gösterişli bir mekan, ortada bir tabut. Ankara’da da öyle bir katafalk TBMM binasının önünde yapılacak. Ve bu yapıldı. Önce devlet memurları geçiyordu, sonra işte öğretmenler, okullar ve herkes. Annem, babam, ben, anneannem geçtik. Tabutun etrafında yüksek rütbeli askerler nöbet tutuyorlar, kılıçlarını çekmişler. İlk defa gördüm o manzarayı. Sonra tabii herkes ağlıyor, bizimkiler de öyle. Çocuklar da büyükler de öyle. Ağlamamayı becerebilen büyüklerin de gözleri kırmızı. Hıçkırıyorlar. O da duyuluyor. Şimdi bile hatırlarken heyecanlanıyorum. Sonra Etnografya Müzesi’ne götürüldü Atatürk’ün naaşı. Orada da epey kaldı. Çünkü Anıtkabir’in yapılması 1953. 15 yıl sürdü. Etnografya Müzesi’nde kaldırılıp Anıtkabir’e götürülmesini de gazeteci olarak izledim. 

  • Şık Kadıköylüler İstanbul’da

    Şık Kadıköylüler İstanbul’da

    Son araştırmalarda şehrin “en kalabalık”, “en eğitimli”, “İstanbul doğumlu en çok sakini olan” ilçesi seçilen Kadıköy, aslında hep kendini anakentten farklı bir yere koymuştu. Kadıköy’ün eskileri, şehrin Avrupa yakasına geçeceklerinde “İstanbul’a gidiyorum” derlerdi. Yakın zamanlarda İstanbul’un gece hayatının da merkezi haline gelen Kadıköy, 1920’lerin ortalarında “en” ile başlayan bir başka unvana sahip olmuştu. Hayat dergisinde yer alan “Şık Kadıköy” başlıklı ve 28 Kasım 1926 tarihli foto-haberde şöyle deniliyordu: “Şapka kanununun yıldönümünde Türkiye’ye gelen yabancı gazeteciler İstanbul’un en şık semti olarak Kadıköy’ü seçmişlerdir. Hatta bir Fransız gazeteci Kadıköylü hanımlardan bahsederken ‘Parislilerden farkı yok’ demektedir”. Galata Köprüsü’ndeki iskeleye yanaşan meşhur 1. Vapuru’ndan çıkan şık Kadıköylüler…

    (Gökhan Akçura arşivi)

  • Budizm’i ilk birkaç gün ben de destekledim!..

    Budizm’i ilk birkaç gün ben de destekledim!..

    Din, biliyorsunuz insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkar. Tabii sizin dininiz evreni yaratan varlığın emrettiği gerçek din, o ayrı, ben sizin dininiz dışındaki dinlerden bahsediyorum; yoksa sizin din zaten biliyorsunuz ki esas din. Zaten esas din sizinki olmasa niye inanasınız değil mi ya?

    “Bir ihtiyaca cevap verir” derken, iyiden iyiye pazarlamacı kafasıyla da düşünmemek lazım gelir: Bunlar toplumsal ihtiyaçlar olmalı. Daha doğrusu, bireysel olarak manevi bir ihtiyacı tatmin ederken, toplumsal olarak maddi bir ihtiyacı karşılamalı. Yani buradan ne anlıyoruz? Bireylerin tek tek maneviyatları, toplumun maddiyatını belirler. Anlamlı gibi bir laf ettim; dilerseniz Instagram’da falan paylaşabilirsiniz. Ama adımı yazmazsanız sevinirim çünkü laf anlamlı gibi olsa da ne anlama geldiğini ben bilmiyorum. Ama yine de anlatmayı deneyeyim. Bunun için de bu ay biraz Doğu’ya, egzotik denilen coğrafyamız Hindistan’a bakalım. Tabii her ülke için doğusundaki şey egzotik. Biliyorsunuz Japonlar için de Kaliforniya egzotik. Basbayağı Trabzonspor gibi bir şey bu egzotiklik.

    Şimdi nereden baksanız bundan üç bin yıl kadar önce Hindistan’da üretim ilişkileri nüfusun büyük bir çoğunluğunu köleleşmiş durumdadır. İnsanlar sırf hayatta kalmak için kendilerini köleleştiren varlıklı bir kesim için gece gündüz çalışmakta ve hayatları boyunca da bu durumdan kurtulamamaktadır. Resmen her gün sabahtan akşama kadar çalışıyor, anca karınlarını doyuruyor ama yine de hep borçlu kalıyorlar yani. Ha, iş güvencesi var anladığım kadarıyla, köleliğin garanti, kovulmuyorsun ama iş güvencesini saymazsak son derece kötü şartlar. E, bu şartları insanlara kabullendirmek için insanları kendilerini iyi hissetmesini sağlamak gerek. Adamları daha da borçlandırmak için kredi kartı dağıtsan olmaz, o dönemde bankacılık hizmetleri bu kadar yaygın değil, her yerde pos cihazı yok. E, tiyatroyla falan da bir yere kadar oyalayabiliyorsun. İşte bu durumda ortaya dinin insanları rahatlatıcı etkisi giriyor. Giriyor giriyor da, köle de olsan bu Brahmanizm’in vaatleri seni kesmemeye başlıyor. Zaten karışık da bir din, her şey birbirine girmiş; Brahma adam mı, mevkii mi, mevkii ise onun karısı nasıl oluyor, karısı aynı zamanda kardeşi mi, neler oluyor? Görüyorsunuz işte diğer dinler hep böyle garip işlerle dolu. Köleler belki de bu garipliği fark ediyor.

    E, ne yapıyor insanlar? Başlıyorlar böyle zamanlarda hep yaptıkları gibi homurdanmaya. Zaten o homurdanma aşaması önemli. O aşamada bir şeyler yapılmazsa o homurdanmalar söylenmelere, söylenmelere sloganlara, ağaçlar ormana dönüşüveriyor, ortada düzen müzen kalmıyor, ayaklar baş oluyor. Ha, ama o homurdanmalar sırasında bir önlem alınır da homurdananların dikkati başka bir tarafa çevrilirse ne oluyor? Akıllı ya da akılsız başların cezasını ayaklar çekmeye devam ediyor. İşte aklımda kaldığı kadarıyla Budizm de tam bu sırada doğuyor. Artık ben diyeyim milattan önce yedinci yüzyılda, siz deyin “yok canım o kadar eski değildir, altıncı yüzyıl falandır”, Budizm ortaya çıkıyor. Peki bu Budizm’in vaadi, reklamcı tabiriyle “unique selling proposition”ı nedir?

    Öncelikle “hayatımızı, bu dünyadaki düzenimizi değil ruhlarımızı kurtarmaktan başka bir amacımız olmamalı” diyor Budizm. Hayat boş, yaşamak zaten bir zulüm, yıllar yılı dert yolunda ne ilk ne de sonuncuyuz, kahrediyor hayat bizi, acıların çocuğuyuz. Türkiye’ye Budizmi kim getirdi bilmiyorum ama isim olmasa da felsefe olarak yaygınlaşmasına neden olanın Küçük Emrah olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz bence.

    E, şimdi kölesin, mevcut Brahmanizm’den sana bir fayda gelmeyeceği de ortada; tam homurdanmaya başlamışsın, birdenbire birileri çıkıp sana Nirvana’ya ulaşmak için hayatı boş vermen gerektiğini söylemeye başlıyor. Valla şıp diye mi bilmiyorum ama homurdanmalar kesiliyor; köle sahipleri maden bulmuş gibi atlıyorlar bu yeni dinin üzerine. Fakirlik, iki lokma bir hırka ve hatta lokma da neymiş, hırkadan bizenecilik gibi başlayan Budizm, basbayağı imparatorlukların resmî dini olmaya başlıyor. Hoop gelsin tapınaklar gitsin ritüeller, başlasın hiçbir işe yaramadan bütün gün oturup, hükümdarların hediyeye boğduğu ruhban sınıfları. Buda heykelleri falan hep bu dönemin işi. Neticede Budizm de Hindistan köleci sisteminin yaşamaya devam etmesini sağlayan önemli bir unsur oluyor. Tabii herhâlde o dönemin Budistleri yaptıklarının cezası olarak sonraki reenkarnasyonlarında tribün amigosu olarak falan dünyaya geliyorlar.

  • Gösteri devam etmeli, her şeye rağmen!

    Gösteri devam etmeli, her şeye rağmen!

    Freddie Mercury’nin kariyerini konu alan “Bohemian Rhapsody” filmi, 7 yıllık çekim sürecinin ardından Avrupa ve Türkiye’de bu ay gösterime giriyor.

    Müzik tarihine yalnızca şarkılarıyla değil, kariyeri boyunca gösterişli, özgün ve bir o kadar da aykırı tarzıyla damgasını vuran sayılı gruplardan biridir Queen. Elbette bu statüyü grubun tanınan yüzü Freddie Mercury’ye; ışık hızıyla yarışan, patlamaya hazır o meşhur süpernovaya borçludur. Bugün Mercury gerek sahnedeki imajı, gerek sansasyonel yaşamıyla, ama en önemlisi o insanüstü sesi-gırtlağıyla, müzik tarihinde eşsiz bir konuma sahip.

    Önümüzdeki günlerde vizyona girecek “Bohemian Rhapsody” filmi ise Mercury’nin ve Queen’in mirasını beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor. Ancak filmin tartışmalı yapım süreci ve yabancı eleştirmenlerin yorumları, şimdiden “Bohemian Rhapsody”yle ilgili kafalarda soru işaretleri yaratmış durumda.

    Queen’in üyeleri Brian May ve Roger Taylor’ın bizzat yaratıcı danışmanlık yaptığı projenin, aslında 2010’da yılında başlaması planlanıyordu. Filmin prodüktörlüğünü Graham King ve grubun eski menajeri Jim Beach üstlendi. 2015’te filmin senaryosunun, bugün “The Theory of Everything” ve “Darkest Hour” gibi başarılı biyografilerden tanıdığımız Anthony McCarten’a emanet edilmesinin ardından, “X-Men” serisinin adı taciz skandallarıyla anılan yönetmeni Bryan Singer projeye dahil oldu. Freddie Mercury’ye Emmy ödüllü oyuncu Rami Malek’in hayat vereceği kesinleşince, yedi yıl süren hazırlık süreci tamamlanmış oldu.

    Queen’in kuruluşundan grubun kariyeri için bir zirve niteliği taşıyan “Live Aid” konserine kadar geçen sürece odaklanan “Bohemian Rhapsody”nin fragmanlarında, Rami Malek’in Freddie’yle benzerliği özellikle dikkati çekiyor. Filmin yayınlanan kesitlerinin ritmi ve heyecan verici atmosferi seyirci beklentilerini yükseltse de, Amerikalı film eleştirmenlerinin ilk izlenimleri bu beklentilerin tam tersi yönünde. Filmin yalnızca Freddie Mercury’nin tırmandığı kariyer basamaklarına odaklandığı, kişisel yaşamında deneyimlediği ötekilik haline, eşcinsel kimliğine yüzeysel bir biçimde değinmekle yetindiğine dair birçok eleştiri var. Yine de bu müzik devinin hikayesini ve sesini dinlemek için kaçırılmayacak bir fırsat.

    Freddie Mercury (üstte) ve onu canlandıran Rami Malek.