Etiket: Sayı:54

  • Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları

    Vücudumuz kullanmadığımız enerjiyi israf etmez, onu yağ olarak depolar. Bu eşsiz fizyolojik adaptasyon, avcı-toplayıcı atalarımızın hayatta kalmalarını ve türü devam ettirmelerini sağladı. Enerji ihtiyacı son derece azalan ama teknoloji sayesinde besinlere çok daha kolay ulaşan modern insan ise aynı mekanizma nedeniyle şişmanlama eğilimine girdi. Evrimin bir yan etkisi olan obezitenin kısa hikayesi…

    Tarımın keşfi ve hayvanların evcilleştirilmesi günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce besin istikrarsızlığını azaltmaya başladı. Açlık ve kıtlık dışında çok az seçenek sunan bir çevrede yaşam mücadelesi veren insanlar artık kendi besinini yetiştiriyordu. Besin üretimi yeni toplulukların oluşmasına imkan verirken, çiftçiler ve çobanlar besin üretimi üzerinde kontrol geliştirdiler; şehir devletlerine, imparatorluklara ve obeziteye giden yol böylece açılmıştı (Ve tabii tahıl tüketiminin getirdiği diş hastalıklarına!)

    Aslında, 20. yüzyıla kadar vücuttaki fazla yağa hep iyi gözle bakılmıştı. Bir miktar fazla kilo iyiydi; sağlık ve zenginlik belirtisiydi. Her ne kadar antik dönemlerde Hipokrat, Galen gibi öncü hekimler şişmanlığı bir sağlık sorunu olarak kabul etmişler, obeziteye karşı öneriler ve diyetler geliştirmişlerse de, 20. yüzyıla gelinceye kadar orta derecede şişmanlık sağlıklı bir ayrıcalık olarak algılanacaktı. Bu yüzden obezite esasen bir 20. yüzyıl sorunu telakki edilir.

    18. yüzyılda, İkinci Tarım Devrimi sırasında gerçekleşen teknolojik ilerlemelerden sonra tüketilen besin miktarları giderek arttı. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında endüstrileşen ülkelerde ortalama hayat beklentisi ile birlikte ortalama vücut ağırlığının da arttığı gözlemlenecek, buna paralel olarak kalp hastalıkları ve inme gibi kronik hastalıkların oranının yükselmeye başladığı dikkatleri çekecekti. Besin kıtlığı çeken avcı-toplayıcı insan, yiyecek bolluğuna evrimsel bir muziplik sonucunda genlerinin uyum sağlayabileceğinden çok daha kısa bir sürede ulaşmış görünüyordu. Atalarımızın tutumlu genleri o mahrumiyet günlerinden avantaj sağlarken, modern çağın bolluk zamanlarında diabet ve obezitenin baş sorumlusu haline gelmişlerdi.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-1
    Kutsal şişmanlık
    Çatalhöyük’te bulunan ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen Neolitik dönem (MÖ 5500-8000) eseri Ana Tanrıça figürü, tarih öncesi çağlarda şişmanlığa atfedilen estetik değer ve kültürel önemi belgelerken aynı zamanda bir doğurganlık ikonu olarak kabul ediliyor.

    Obezite: Bir sağlık sorunu

    İlk alarm, hayat sigortası şirketlerinden geldi. Sigortacılar acı gerçeği 1903’lerde farketmeye başladılar: Boyuna göre kilosu ortalamanın üstünde olanlar daha genç yaşta ölüyordu. Bu da onların sigortalanmak için pek de uygun olmadıkları anlamına geliyordu. Böylece kilo kaybetmek için diyet yapmak, 1910’lardan başlayarak özellikle ABD’de kitlesel bir fenomene dönüştü.

    1932’de Amerika’da 32 hayat sigortası şirketinin erkeklere ait 1909-1928 yılları verileri rapor edildi. Sonuçlar vahimdi: Fazla kilosu olan erkekler her yaşta daha yüksek mortaliteye sahipti. Kadınlarda da durum pek farklı değildi. Şişman kadınlarda diabet ve safra kesesine bağlı ölümler normal kilolulara göre üç kat fazlaydı. Yine obez kadınlarda, kalp-damar hastalıklarına ve böbrek rahatsızlıklarına bağlı ölümler %50 daha yüksek oranda gerçekleşiyordu. 1942’de boya göre ideal kilolar ilk kez yayımlandı. 1959’da obezitenin erken ölüm riski taşıdığı bir kez daha teyit edildi ve ideal kilo üç farklı beden ölçüsü için yeniden tanımlandı. Daha sonra yapılan çalışmalar, cilt altı yağ kalınlığının inme ya da kalp-damar hastalığı belirtisi olmadığını ama bel çevresi ölçüsünün anlamlı olduğunu ortaya koydu. Bel çevresinin kalınlaşması ile karakterize olan ve abdominal ya da santral obezite denen durum, bugün metabolik sendrom kriterlerinden biridir.

    Antik hekimlerin öncü yaklaşımı

    Obezitenin ilk kez bir sağlık sorunu olarak kabul edilmesi, aslında antik çağlarda başlamıştır. Şişmanlığın tehlikesinin ve beraberinde getirdiği hastalıkların Hipokrat tarafından gözlemlendiği ve yazılı olarak belirtildiği kabul edilir. MÖ 460-370 arasında yaşayan Hipokrat, birçoğu bugün de kabul edilebilen gözlemlerinde obezitenin hastalıklara neden olabileceğini ve ölümle sonuçlanabileceğini belirtmiş, çözüm olarak diyet ve yaşam biçimi değişiklikleri önermişti.

    MÖ 25-MS 45 tarihleri arasında yaşayan Celcus’a göre ideal fiziksel duruma sahip insan ne zayıf ne de şişman olmalı, ikisinin ortasında bulunmalıydı. Celcus, şişmanlık ile güçlü kuvvetli olmayı birbirinden ayırıyor; şişmanlar için tuzlu su banyosu, uzun mesafe yürüyüş ve koşu, ekşi gıdalarla beslenme ve boşaltım sistemlerini harekete geçirecek besinler öneriyordu. Hazmedilebileceğinden fazla gıdanın vücutta çürümeye başlayacağını düşündüğü için, tavsiyeleri arasında kusma da yer alıyordu.

    Antik Roma’nın en ünlü hekimi, gladyatörlerin cerrahı, imparator Marcus Aurelius’un doktoru Galen de (129-201), kötü ‘humor’un (başta kan olmak üzere, beden sıvıları) vücutta artması sonucu ortaya çıktığını düşünüyordu. Morbid obeziteyi (komplikasyonların da başladığı aşırı şişmanlık) ‘polisarkia’ olarak tanımlıyor ve obezite tedavisinde Hipokrat’a benzer şekilde diyet, egzersiz, ilaç ve psikolojik destek öneriyordu. Galen, De Sanitate Tuenda (Hijyen) adlı kitabında 40 yaşında bir obez hastayı, diyet, yürüyüş ve bitkisel masajla zayıflattığını anlatmıştı. Obezitenin diyetle tedavisine adadığı De Victu Attenuante (Zayıflatan Diyet) adlı ünlü kitabında besinleri kategorilere ayırıyor ve diyete uygun olanları sıralıyordu. Yeşil sebzelerin zayıflatıcı etkisi fazlaydı; bu bakıman sarımsak, soğan, tere, pırasa, hardal tohumu, turp, kekik, fesleğen, kereviz öneriyordu. Et olarak ise yaban hayvanlarını ve balıkları tavsiye ediyordu.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-5
    Obezitenin estetiği İnsanlık tarihi boyunca besin kıtlığı nedeniyle şişmanlığın iyi olduğu fikri resimden edebiyata birçok sanat eserlerinde hayat buldu. “Kadınsı tombulluk” ideali XX. yüzyılın ilk yıllarına kadar devam etti. Peter Paul Rubens’in Bacchus isimli yağlıboya tablosu, 16381640, Hermitage Müzesi, St. Petersburg.

    İlk modern reçeteler, tehlikeli tedaviler

    Obezite sözcüğü 17. yüzyıla kadar İngilizce’nin kelime dağarcığında yer almıyordu. Latince obesitas (Şişman) sözcüğü Oxford Sözlüğü’ne 1611’de girecekti. Londra’ya taşındığında 30 yaşında olan, yeni sosyal ortamı nedeniyle birkaç yıl içinde gittikçe şişmanladığını farkeden İskoç hekim George Cheyne (1671-1743), 40 yaşına geldiğinde fazla kiloları nedeniyle artık solunum güçlüğü ve halsizlik çekiyordu. Sağlığına yeniden kavuşmasını sağlayan diyeti 1712’de yazdığı Sağlık ve Uzun Yaşam Üzerine Bir Tez isimli kitabında, “Milk-Vegetable Diet” (Süt-Sebze Diyeti) olarak tanımlıyor ve içinde et olmayan, süt, ekmek, tereyağı, peynir, salata, meyve, çekirdekler ve kök sebzelerden oluşan bu diyeti sağlıklı ve uzun bir hayat için öneriyordu.

    Özellikle obeziteyi tedavi etmek amacıyla hazırlanan ilk modern diyet reçetesi muhtemelen William Banting’in 1863 basımı best-seller kitapçığıydı. Banting, Letter on Corpulence Addressed To The Public’te (Şişmanlık Üzerine Halka Açık Mektup) günde üç kez et ya da balık, çok az meyve-sebze ve birkaç kadeh şaraptan ibaret olan bir düşük karbonhidrat, yüksek protein diyetiyle sağlığına kavuştuğunu belirtiyordu. Bu diyetin modern versiyonu 1972’de Atkins Diyeti olarak bütün dünyada son derece popüler olacaktı.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-4
    Tombul kahramanlar Cervantes’in Sancho Panza’sı, Shakespeare’nin Falstaff’ı gibi edebiyat tarihinin popüler şişman karakterleri çoğunlukla sempatik ve iyi huyluydu. Thomas Rowlandson’ın 1776 tarihli Sancho Panza gravürü, özel koleksiyon.

    Charles Dickens, Pickwick Papers’da (Mr. Pickwick’in Serüvenleri-1837) obez bir çocuğu tanımlar; bu çocuk sık sık uyuyakalmaktadır. Pickwick Sendromu olarak 1916’da tıp kitaplarına da giren bu durum, 1956’da Burwell tarafından obezitenin bir komplikasyonu olarak tıp literatürüne de eklenecekti. Şişmanlık nedeniyle solunum yüzeyselleşmekte ve kanda karbondioksit seviyesi artmakta, bu da uyuklamaya sebep olmaktaydı.

    Osler’in 1904 tarihli 1182 sayfalık Tıp Prensipleri kitabında da obeziteye iki sayfa ayrılmıştı. Bu kitaba göre obezite bir aşırı yeme hastalığıydı; daha çok kalıtımsal yatkınlığı olanların, kötü beslenme alışkanlığına sahip çocukların ve orta yaşlı kadınların sorunuydu. Bunların birçoğunda gut hastalığı da vardı. Tedavi olarak çok sık aralıklarla az miktarda beslenme tavsiye ediliyordu.

    1960’larda bir başka tedavi uygulanmaya başladı: Hastane şartlarında sadece su ve mültivitamin verilerek gerçekleştirilen terapötik açlık tedavisi. 1969’da 210 gün açlıkla 118 kilodan 60 kiloya düşürülen genç bir kız yeniden beslenmeye başlayışının sekizinci günü kalp yetmezliğinden hayatını kaybedince, bu radikal tedaviden vazgeçildi. İzleyen yıllarda açlık diyetleri yerine kısmi açlık diyetleri ön plana çıktı. ABD’de 1976’da The Last Chance Diet (Son Şans Dieti) yayımlandı. Sıvı protein ağırlıklı ve çok düşük kalorili bu diyeti uygulayan 100.000 kişiden 17’si yetersiz protein alımı ya da potasyum kaybı yüzünden kalpten öldü. Bunun üzerine sözkonusu diyetin kalp hastaları, gebeler, lohusalar için uygun olmadığı ve dört haftadan fazla uygulanmasının sakıncalı olduğu beyan edildi. Yine 1960’larda vücut yağı sadece enerjinin pasif depo yeri değil, hormonları, reseptörleri, genetik yapı ve hücre biyolojisi olan bir organ olarak kabul edildi.

    2013’te obezite tedavi edilmesi gereken kronik hastalık olarak tanımlandı. Obeziteye karşı hazırlanan diyetlerin ardı ardı gelmeyecek, örneğin sadece 2010’da 500 farklı diyet kitabı yayımlanacaktı. Bugün tümdünyada 30-50 milyar dolar hacminde bir zayıflama endüstrisi söz konusu.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-3
    Zayıflama endüstrisi Yüzyılın başlarında sigorta şirketlerinin aşırı kilolu olmanın ömrü kısalttığını fark etmesiyle birlikte zayıflama endüstrisi gelişmeye başladı. ABD’de piyasaya çıkan bir zayıflama tabletinin dergi reklamı, 1904.

    Cerrahi yöntemin çıkışı ve gelişimi

    1953’te Dr. Richard L. Varco, Minnesota Üniversitesi’nde kilo kaybına neden olacak ilk cerrahi operasyonu yaptı. Besinlerin emilimini azaltmayı hedefleyen bu girişimin adı “jejunoileostomi”ydi. Besin emiliminin gerçekleştiği ince bağırsağın büyük bir bölümü operasyonla devre dışı bırakılıyordu. 1954’de geliştirilen “jejuno-ileal bypass” tekniği uygulanmaktayken, 1956’da ilk ciddi yan etkiler gözlenmeye başlandı. Beş yıl sonra kontrolden geçirilen 100 hastadan sadece yarısının fayda gördüğü anlaşıldı.

    1967’de Edward E. Mason gastrik bypass operasyonunu tanımladı. Bu ameliyat da uzun dönemde elektrolit dengesizlikleri, vitamin eksikliği, ishal gibi sorunlar yaratıyor, hastaların hayat boyu takipleri gerekiyordu. Daha sonraları, besinlerin emilimini engellemek yerine aşırı besin alımını engelleyen ameliyatlar gündeme geldi; 1973’de gastroplasti ameliyatı, 1978’de gastrik bant, 1993’da ayarlanabilir silikon bant ve 2000’lerden itibaren laparaskopik tüp mide ameliyatları gerçekleştirildi. Ülkemizde ilk defa 1989’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yapılmaya başlanan obezite ameliyatları, bugün pek çok büyük merkezde yapılmaktadır.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-2
    Cenaze levazımatçısından ilk bestseller diyet reçetesi
    Viktorya çağı İngiltere’sinde yaşayan kısa boylu ve şişman cenaze işleri sorumlusu William Banting (1796-1878) kendisine uyguladığı düşük karbonhidratlı zayıflama reçetesini kitaplaştırmış, Şişmanlık Üzerine Halka Açık Mektup tarihin ilk çoksatar diyet kitabı olmuştu. Eserin 1864 tarihli üçüncü baskısı, Londra Kütüphanesi.

    Obezitenin engellenemez yükselişi

    1980’den itibaren tüm dünyada beklenmedik bir yükseliş gösteren obezite, öngörülemeyen, açıklanamayan ve 90’ların başına kadar da fark edilemeyen bir artış gösterdi. Geçen 60 yıl içinde, dünya bir obezite patlamasına sahne olurken, Dünya Sağlık Örgütü bu durumu bir küresel salgın ve halk sağlığı krizi olarak deklare etti. Dünyada obezite 1975’den bu yana üç kat arttı. 2016 itibariyle 18 yaş ve üstü 1.9 milyar yetişkin fazla kilolu, bunların 650 milyonu obez.

    Türkiye diabet, obezite ve hipertansiyon epidemiyolojisi çalışması (TURDEP II) sonucuna göre son 12 yılda obezite artışı kadınlarda %34, erkeklerde ise %107 olarak hesaplandı. Sağlık Bakanlığı’nın ‘Türkiye’de Beslenme ve Sağlık Araştırması’na göre ülkemizde her 100 erkekten 20.5, her 100 kadından 41’i obez. Fazla kiloluların topluma oranı %34.6. Fazla kilolu ve şişmanların toplam oranı %64.9; çok şişmanların ise %2.9. Obezite, yaşam süresini kısaltırken yaşam kalitesini de sistemik, metabolik, ruhsal, hormonal, estetik, toplumsal alanlarda olarak çok yönlü şekilde bozuyor.

    Son yıllarda obezitenin, tüketilen yiyecekten sağlanan kalori ile onu elde etmek için harcanan enerjinin karşılaştırılmasına dayanan basit bir denklemden çok daha kompleks bir süreç olduğu görüldü. Hastalıkta ailesel bir eğilim gözlenmekle birlikte, yapılan araştırmaların sonuçlarına göre genlerin etkisinin sanıldığı kadar belirgin olmadığı anlaşılıyor. Ailenin sorundaki payı ırsî olmaktan çok, yaşam biçimi alışkanlıklarıyla alakalı.

    Bugün artık, obezitenin böylesine büyük bir artış göstermesinin sebebinin herhangi bir metabolik sorun ya da bir gen mutasyonuna değil, obezojenik çevresel faktörlere bağlı olduğu kabul ediliyor ve bu küresel salgının önüne ancak bu yaklaşımla geçilebileceği varsayılıyor.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-7

    Abartılı şişmanlıktan mübalağalı zayıflığa

    İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünde üstün bir özellik olarak algılanan şişmanlık, 20. yüzyılın ikinci yarısında iyiden iyiye gözden düştü. 1960’larda İngiliz manken Twiggy “0 beden”in öncülüğünü yaparken obezite artık neredeyse bir suç gibi algılanmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda şişmanlık korkusundan kaynaklanan anoreksia, blumia gibi aşırı zayıflamaya yol açan yeme bozuklukları yükselişe geçecekti.

  • Türkçenin sorunu, meselesi, problemi…

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi…

    Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.

    İnsan, gençken kendi dilini bildiğini sanıyor. Yabancı dil öğrenmeye başladığımda, öğretmenimize bir sözcüğün anlamını sorar, ondan başından atmak, “sözlüğe bak” demek varken, “sözlüğe bakalım” yanıtını alırdım. Birlikte bakılırdı sözlüğe; aynı davranışla benzeri bir okulda karşılaşan, sözcüklere ve sözlüklere tutkun Samih Rifat bu olayı sık anardı. Kendi dilini öğrenmek için de kırk fırın ekmek yemeye gereksinmem olduğunu o dönemeçte kavradım ben: Sözlüklerden gel zaman git zaman özerk bir diyar kuracaktım kitaplığımın raflarında.

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-4

    Derin ve koyu bir sözlük yaşantısı önünüzde iki dipsiz kuyu açar: Gayya ve Zemzem. İkisine yönelik ortak fiil aramak ise, ikincinin fiili bulmak, ilkininki kaybolmak olarak tanımlanabilir. Peki aranan anlam mıdır? Yoksa karşılık, tanım, köken bilgisi, kullanım alanı, örneksel kullanım mı? Biri, tümü. Sözcükler, insanlar aynı: Kimi tekeşli, kimi çokeşli (çünkü birden fazla anlamlı), kimi bulanıktır. Eşanlamlılık tuhaftır ayrıca: Neden tek bir sözcük olmalıyken birçoğu önümüze sürülür -bana kalırsa, hiçbir sözcüğün tamıtamına eşanlamlısı yoktur.

    Bulmak, düz yolda ilerlemek bir bakıma. Kaybolmak, Borges’in imgesiyle “çatallanan yollar”ın orta yerinde an gelip pusulasız kalmak: Bir “av”ın peşine düşmüşsünüz, sözlükten sözlüğe sıçrar olmuşsunuz, bir noktada işin içinden çıkamayacağınızı görmüşsünüz. İki yıldır “Oturum” başlıklı bir metin üzerinde çalışıyorum; düze çıkarsa, okur “iskemle” ile “sandalye” arası bir düzine sözcük arasında çırpınış öykümle karşılaşacak, bunu kendi deneyim(ler)iyle karşılaştıracaktır.

    Çok erken yaşta yitirdiğimiz “sözlüklerin efendisi” Yücel Dağlı, bilgisayarında bütün Türkçe sözlüklerin içeriklerini yekpâre bir sözlükte buluşturmuştu; ortak hedefimiz güçlü sermayeli bir kuruluşu tasarıyı gerçekleştirmeye ikna etmekti. Başaramadık: Dil(imiz) kimin tasası(ydı)?! Arada, Yücel’den kişisel düzlemde yardım ister, alırdım. Hiç unutmam, bir ara saattaki ‘akreb’in peşine düştüğümde ona başvurmuştum: A4 boyutlarında 60 sayfayı aşkın bir çıkış aldım. Gönderdiği dosyayı hâlâ gözüm gibi saklarım. Bir dolu sözlükçünün arayışlarını, yoklamalarını, bulup buluşturmalarını cemediyordu dosya: Ah, insanı akrepler sokmaya görsün! Her sözcük günü gelir kıvrandırır, kıvrandıracaktır.

    Yücel Dağlı arkasının sağlam olduğunu biliyordu: Şemseddin Sami’den Agop Dilaçar’a (kütüklerimizdeki en alımlı soyadı), Ömer Asım Aksoy’dan Tahsin Saraç’a pek çok emeğini ve ömrünü sözcük yapımına adamış birey çıkmıştı bu diyarlardan. Mustafa Nihat Özön’den Yıldız Moran’a, Sevan Nişanyan’a kuyuyu iğneyle kazanlar… Onlara Okyanus’tan Kubbealtı’na, ansiklopedik sözlüklere (örneğin Meydan Larousse’a) anonim katkıda bulunmuş olanları eklersek ciddi bir nüfus çıkar önümüze -birkaç yüz sözcükle dünyası sınırlanan büyük nüfusun karşı kefesinde teraziyi dengede tutmuşlardır.

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-3
    Kuyuyu iğneyle kazanlar Agop Dilaçar, Yıldız Moran. Mustafa Nihat Özön, Ömer Asım Aksoy (altta) Türkçenin “kuyusunu iğneyle kazan” dil emekçilerindendi.
    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-2

    Ama Gayya, ama Zemzem, sonsuz arayışları üzre sözlük kuyuları açanların heykelleri dikilmiyor ülkemizde. Bir-ikisini nasılsa unutmamışız ama birçoğunun emeği hiçe sayılmış. Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.

    Oğlum okula başladığında, arabayla bir yere gittiğimizde, yolboyu bir oyun tuttururdum: Müşfik, müşkülpesent, münafık, mükerrer, mürüvvet, müstakil, mümkün, münazara, mümessil… “Baba, uyduruyorsun…” Hayır, benim kuşağım “mü”lerin pek çoğunu duyarak, okuyarak büyümüş, gene de aygıta, olguya, ilkeye, kökene sevdalanmaktan geri durmamıştı. Yerine göre “hayat”, yerine göre “yaşam demeyi sürdürürüm ve kaş kaldıranlara, parmak sallayanlara aldırmam: Kelimelere de, sözcüklere de sınır çizenlere döndüğüm sırtımdır.

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-1

    Dilin belden aşağı işleyişi de gönlümüzü çelmiştir. Nefî’yi, Eşref’i, Neyzen’i sevdik; Develioğlu’ndan Aktunç’a, gene erken yaşta yitirdiğimiz Filiz Bingülçe’ye argonun sularına açılmak hazlar kattı bize. Cem Behar’la “bahtsız deveyi çölde kutup ayısı” derin tartışmalara girdik. “Dlyrk” kelimesini Türk Dili dergisinde çıkacak yazımdan dışlamak isteyen Cahit Külebi’ye, Tahsin Saraç’ın TDK yayını Fransızca-Türkçe sözlüğündeki “nymphomane” maddesine bakmasını söylemiştim: Açıp baktı ve “yrkbdlsı”yla karşılaşınca, “yahu, bu Tahsin bizi mahvedecek” dedi, unutamam. Hiçbir sözcük ayıp olamaz, ayıp olan namussuzluktur.

    Fransızca-Türkçe Sözlük deyince, Saraç’ınki bugün de dolaşımda. Buna karşılık, Orhan Suda’nın hazırladığı sözlük ‘aşırı gelişkin’ olması gerekçesiyle okura sunulamamıştır (Fransızca eğitim veren yerli eğitim kurumlarına duyurulur!). Ben, Darago’nun sözlüğüne sık başvururum; sahaflarda bile zor bulunuyor. Kanaat Kitabevi’nin üç ciltlik resimli sözlüğü de dolaşımda değildir; hazırlayan heyette Reşat Nuri Güntekin, Ataç ve İsmail Hami Danişmend’in yanyana geldiğini anımsatalım. Suat Sinanoğlu’nun yetkin Yunanca-Türkçe Sözlüğü’nü yayımlayacak babayiğit var mıdır bugün? Dün varmış.

    Kitaplığımdaki bir daha günyüzü görmemiş önemli başka sözlüklere gidiyor gözüm: TDK yayını (1946) Eti Dili Sözlüğü ve Dilbilim Terimleri Sözlüğü (1949), nereden nereye gidildiğinin iki kanıtı. Ama benim gözdem, TDK’nın 1948’de yayımladığı, Dr. Şefik İbrahim İşçil ile ‘Türkçe Edebiyat Öğretmeni’ Ali Ulvi Elöve’nin Bursa’da hazırladıkları, büyük boy 974 sayfalık Türkçe Hekimlik Terimleri Üzerine Bir Deneme’dir -lütfen okur bu cümlemin her birimini döne döne tartsın ve bu tansığın üç çeyrek yüzyıl önce burada nasıl gerçekleşebildiğini ve bugün neden gerçekleşmeyeceğini düşünsünburası artık orası mı?

    Hekimlik yüce bir meslek dalı ve yaşayan bütün canlıları ilgilendiren boyutu ortada. Nece konuşuyor hekimlerimiz? İşçil-Elöve ikilisi önermişler: Diüretik yerine işetken, ortopedi yerine üye onarımı, laparoskopi yerine karıniçi bakın. Meslektaşları aldırış etmemişler. Dr. İşçil’in, 1940’da Bursa’da yayımladığı “Türkçede Yabancı Terimler Hakkında Bir Münakaşaya Cevap” broşürü önümde: Orada “vitamin yerine dirimöz, ultraviyole yerine morüstü demeyi öğrenmezsek her ürünü dışarıdan almaya boyuneğeceğiz” demiş. Daha ne diyebilirdi? Çok genç yaşta sinemaya merak salmış, 7. sanatın gramerini öğrenmek için Martin’in Le Language Cinématographique başlıklı kitabını hatmederek işe başlamıştım. Bir süre sonra sinema yazıları yazmaya heveslendim (1970-72 arası), benden önceki kuşaklar montaj yerine kurgu’yu, travelling yerine kaydırma’yı, plonje yerine dalışaçısı’nı kafa patlatıp önermemiş, oturtmamış olsalardı bilmem nece yazacaktım? Hâlâ, TDK’nın peşpeşe yayımladığı, çeşitli alanlara yönelik terim sözlüklerinden yararlanıyoruz. Yitirilmiş bir savaşın ardından, ağır yaralı, inliyor meydanda sözlük tutkunları, sözcük yaratıcıları: “Gökkonuksal avrat” diye çabaları küçümseyen vasat idraklılar Facebook’du, Twitter’di dolaşıyor muzaffer edâlarıyla ortalıkta.

    UNESCO’nun her onbeş günde bir dünyada konuşulan dillerden birinin öldüğü konusunda çanları çaldığına daha önce değinmiştim. Türkçe, hayır, öyle kolay ölecek, öldürülecek dillerden biri değil neyse ki: Dede Korkut’un, Kutadgu Bilig’in, Yunus’un, Mercimek Ahmed’in dili bizimkisi. Komşusu dillerin, içeriden hem de, boyunduruğu altına sokulmuş olmasına karşın yüzyıllar boyu direnebilmiş, sindiği sanılan yerden dikilerek geri dönmüş, yeniden büyük yapıtlar doğurmuş. “Yalnızca insanlar ölür, öteki canlılar telef olur” diyen Heidegger’e katılmıyorum: Dili kurumuş, çürümüş insanlar, cahil kuşaklar da telef olur; Dil’ini kalıcı kılan, iki kuyu arası ine-çıka yaşamayı sevenlerden geriye birşeyler kalır.

  • 62 yıllık bir dostluk ve ‘Ara Güler’ markası…

    62 yıllık bir dostluk ve ‘Ara Güler’ markası…

    Ara Güler ile Ozan Sağdıç, ünlü Hayat dergisinin iki kişilik ilk foto muhabiri kadrosunu teşkil eden iki elemandı. Türkiye’nin fotoğrafçılık alanındaki ilk dünyaya açılma girişiminde “Üç fotoğrafçıdan Türkiye” adıyla Paris’te, Roma’da ve Viyana’da ülkemizi temsil etmişlerdi. 1956’da başlayan iş arkadaşlığından zaman içinde yol arkadaşlığına, hatta ev arkadaşlığına varan kesintisiz bir dostluğun satır başları…

    Basında üst üste “Ara Güler 90 Yaşında” yazıları çıkmaya başlayınca, bize de söz düşer diye, bu yazıya onun vefatından önce başlamıştım. Doğal olarak dergimizin bu sayısında zaten yayımlanacaktı. Uzun bir süredir sık sık diyalize giriyor olması bizi fazlaca üzmekteydi. On-on beş gün önce sevgili dost Coşkun Aral’ın “Ayaklarında kan deveranı sıfır, bir ayağını kesecekler, kendisinin haberi yok” diye haber vermesi, hepimizi kederlendirmişti.

    Ancak bu yazı bir matem yazısı olmayacak. Yaşamı hakkında pek çok bilgi var. Bunlar yinelenip duruyor. Ben buna pek değinmeyeceğim. Basmakalıp nutuk söylemlerinden kaçınmaya çalışacağım. Niyetim, kadim bir dostluğun öyküsünü barındıran hatıraları, duygusallığa kapılmadan yazmak. Onu hâlâ aramızda ve yaşayan bir insan olarak anmak ve anlatabilmek arzusundayım.

    image-20
    Ustalar yanyana Ozan Sağdıç’ ve Ara Güler… Eski dostlar bir ödül töreninde birarada.

    Ara Güler ile birebir tanışıklığımızın başlangıcı 1956’dır. Hayat dergisinin çıkış tarihi 6 Nisan 1956. O tarihi esas alıyoruz. Hayat‘ın ilk iki foto muhabirinden biri o, biri bendim. Ben o tarihte 22 yaşındaydım, Ara ise 28. Demek ki kesintisiz süregelen dostluğumuzun yaşı da 62’yi bulmuştu.

    Lise öğrencisi olduğum 50’li yıllarının başında Habib Edip Törehan’ın sahibi olduğu mavi başlıklarla çıkan bir Yeni İstanbul gazetesi vardı. Zamanındaki diğer gazetelere göre eli yüzü düzgün, kültüre, sanata daha çok önem veren, yenilikçi bir gazete görünümündeydi. O gazete bir öykü yarışması açmıştı. Yayınlanan öykülerden biri de Ara Güler imzasını taşıyordu. Sanırım mansiyon almıştı. O öykü dikkatimi çekti. Bundan başka aynı gazetede bazı yazarların röportajlarına eşlik eden kimi fotoğraflarda da onun imzasına rastlıyordum. Bir de Yapı Kredi Bankası’nın bir kültür hizmeti olarak 1952’den itibaren ayda bir çıkan bir Resimli Hayat dergisi vardı. Bu mecmua, yaygın olarak bilinen Hayat dergisinin anası olmakla birlikte, ondan farklıydı. Ülkemiz henüz daha çağdaş matbaacılık teknikleriyle tanışmadan önce, yazıları kurşun harflerle dizilen, fotoğraf ve diğer şekilleri çinko klişelerle basılan ve adına “tipo” denilen baskı tekniğiyle çıkarılan bir dergiydi. Orada da, Nezihe Araz, Müşerref Hekimoğlu gibi kimi hanım yazarlarının röportajlarına eşlik eden fotoğraflarını görmüştüm.

    1956’da yeni çıkarılacak derginin yayınlanmasından iki ay kadar önce, tasarlanan derginin “Neşriyat Müdürü” olacak Hikmet Feridun Es bana foto muhabirliği teklif etti. Odasının bulunduğu merdiven başında ilk kez Ara Güler’i görmüştüm. Pencerenin dibinde, o zamanlar oldukça genç bir kadın olan Nezihe Araz beline antika bir gümüş kemer takmıştı. Ara Güler de beldeki kemerin fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Beş-altı dakika kadar onları seyrettim. Tabii, o sırada tanışmadığımız için hiç konuşmadık. Yalnız bu manzara bir anı olarak belleğime yerleşmiş, ona ait ilk görüntüydü.

    Haftalık Hayat dergisi çıkmaya başlayınca, beni de “Babıali tecrübesi olmayan” taze bir foto muhabiri olarak kadroya aldılar. Derginin idarehanesinde “yazıişleri” dedikleri, yazarların, ressamların ve düzeltmenlerin topluca bulundukları çok büyük bir salon vardı. Oraya adım attığımda Ara Güler masaların birinde oturuyordu. Bana “Yeni bir fotoğrafçı arkadaş almışlar, o sen misin?” diye sordu. Sonra da “Otur bakalım, hoş geldin” dedi. Yandaki sandalyeye oturdum. İlk tanışma sohbetimizi yaptık.

    image-21
    Bugünün hatırası ve ‘fotoğraf avları’ Ara Güler’in son Ankara’ya gelişi, kitabının Ankara’daki imza günü olmuştu (üstte). İkilinin gençliğindeki “fotoğraf avlarının” favori muhiti Zeyrek’te Ara Güler ve çocuklar (altta).
    filename-1-3

    Artık ortak çalışmalarımız başlamıştı. Uzunca bir süre de öyle sürdü. Bize verilen rutin görevleri gereğince yerine getiriyorduk. Genellikle röportaj yapmak, derginin kadrosundaki bir yazarın işiydi. Biz onlara yardımcı eleman gibiydik. Arada bir kendi başımıza yaptığımız işler de olurdu; ya da çektiğimiz tek fotoğraflardan tekliflerimiz de. Kendi filmimizi kendimiz alırdık. Döviz darlığı yüzünden o da karaborsaya düşmüştü; normal fiyatının en az dört kat fazlasına satılır olmuştu. Ama sesimizi çıkarmıyorduk. Çünkü çektiğimiz fotoğrafların negatifleri kendi arşivlerimizin malı oluyordu.

    image-25
    İş’te Ara Güler! Ara Güler, bir dönem filmlerini banyo etmek için evinin çatı katını kullanmıştı.

    Yazı işleri salonunun dip köşesinde tifdruk matbaasını kuran Alman ekibin hazırladığı oldukça iyi donanımlı bir karanlık odamız vardı. Orası daha çok benim kullandığım bir laboratuvardı. Ara, kendi filmlerini genellikle kendi karanlık odasında yıkamayı tercih ediyordu. İlk karanlık odası da, babası Dacat Bey’in Hacopulo pasajındaki eczanesinin üst katındaydı. Buradaki sıra mağazaların üzerlerinde genellikle depo olarak kullanılan tonoz çatılı, alçak tavanlı, çatı arası gibi katlar vardı. İşte orada küçük bir bölüm kontrplak bölmeyle kapatılmış ve basit bir karanlık oda yaratılmıştı. O karanlık odada birkaç kez ben de film yıkadığımı anımsarım.

    image-26
    Ozan Sağdıç’ın, yine o yıllarda İstanbul’u turladıkları bir gün, Karaköy iskelesinden ayrılmak üzereyken çektiği Ara Güler fotoğrafı.

    Bilenler bilir ki, sözünü ettiğim pasaj ile onun Tosbağa Sokak 10 numaradaki baba evi arasındaki mesafe iki adımlıktır. Ve burası İstanbul’un en aktif merkezi olan Galatasaray’dır. Bu avantajı Ara Güler’i çok şanslı kılan başlıca öğelerden biri sayarım. Babıali’ye bir tramvay uzaklığında; bütün sanatçı, gazeteci, sözü sohbeti yerinde ne kadar dost çevresinden insan varsa, ulaşılması kolay bir adres. Beyoğlu namına tanıdığımız İstiklâl Caddesi’nin tam göbeği. Sinemalar, tiyatrolar, zaten sayısı üç beş olan bütün sanat galerileri, yabancı dergi ve kitapların satıldığı bir iki kitapevi de burada. Amerikan Haberler Merkezi ve kütüphanesi ile Alman ve Fransız Kültür Merkezleri, cümlesi buraya yığışmış. Dostlarla gece yarılarına kadar sohbet mekanları, Çiçek Pasajı, Cumhuriyet Meyhanesi, Nevizade’nin anası olan Balıkpazarı sokağı, Rejans vesaire… Şairler, yazarlar, ressamlar, tüm sanatçılar ve onların sanatı üzerine ahkâm kesenlerin hepsi, yalnız İstanbul’un değil, neredeyse tüm Türkiye’nin efkâr-ı umumiyesi burnunun dibinde. O kısır sayılabilecek yoksunluk yıllarında böylesine zengin bir entelektüel ortama takılmamak neredeyse olanaksız.

    image-28
    Balıkgözü objektifiyle Ozan Sağdıç, Ara Güler portreleriyle balıkgözü objektifinin Türkiye’deki ilk örneklerini çıkarmıştı.

    Ben, bir adamın yetişmesi için bunca zenginlik içinde yoğurulmasına “düşeş” derim. Ara Güler bu bakımdan şanslı adamdı. Onun adını duyurduğu yıllar, şiirimizin Garipçilerle, Birinci Yeni’den İkinci Yeni’ye evrilen yılları. Aynı zamanda Sait Faik, Orhan Kemal, Orhan Hançerlioğlu gibi öykücülerle al takke ver külah. Neredeyse cümlesi dost çevresi. Varlık ve Yeditepe dergileri zirvede. Daha sonraki Yeni Dergi, Papirüs gibiler yolda. Arkadaş mekanlarında ve özellikle meyhane sohbetlerinde bütün bu cin fikir insanların arasında, onların her türlü şakasına tahammüllü. Sempatik yanıtları ile insanları güldüren bir tip. O yüzden dostu çok.

    Tosbağa Sokak’taki babadan kalma apartman ikiz apartman gibiydi. Sanki dörder katlı iki küçük apartman birbirine yapıştırılmış gibiydi. Benim sözünü ettiğim o yıllarda, en altta abajur imalâtı ve satışı yapan bir mağaza vardı. Daha sonra, şimdi Ara-Kafe olarak bilinen o mağaza kısmı satılmış. Ara’nın babası ve annesiyle kaldığı daire, mağazanın hemen üzerindeki daireydi. Daireye girince, bir ayrıntı da, sağdaki iki oda kapısının tam ortasında aşırı büyüklükte bir Atatürk resminin göze çarpmasıydı. Bu Prof. Arthur Kampf’ın yaptığı ve Türk Hava Kurumu’na bağış yapanlara verilen iki Atatürk resminden en büyük boyutlu olanların bir tanesiydi. Pencereden bakınca, önündeki kısacık sokak aralığından Galatasaray Lisesi’nin giriş kapısı görünüyordu.

    Ara’nın odası evin cephe tarafında, giriş kapısının hemen yanındaki küçük odaydı. Bir divan üzerinde yatağı, küçük bir masa ve kitaplarla, kutularla dolu raflar. Bu daracık yerde oturur, sohbet ederdik. Kimi zaman, örneğin Selâhattin Giz gibi bir konuk daha olurdu. Kimimiz divanda, kimimiz sandalyelerde, yine de sığışırdık. Çoğu zaman Dacat Bey ve arkadaşları salondaki yemek masasını oyun masasına çevirirler; bezik mi, briç mi, bir kâğıt oyununa dalmış olurlardı. Biz eve sayısız kere girip çıkardık. Onlar başlarını kaldırıp bize bakmazlardı. Biz de onlara merhaba bile demezdik, ayrı havalardaydık.

    image-29
    Ara-Perihan çifti Ara Güler ile Perihan Kuturman, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Kalamış’taki evinin terasında.

    1957 yazıydı. Benim Laleli’de biri ressam biri şair iki öğretmenle paylaştığımız odamızı dağıtmak zorunda kalmıştık. Çünkü aile durumundan eşleri de İstanbul’a atanabilmişlerdi. Ben tek başıma o odayı tutamazdım. Ara’nın babası ile annesi de o sırada Yakacık’ta bir yazlığa gitmişlerdi. Bir çözüm buluncaya kadar bir süre onların odasında kalmıştım.

    Ara’nın annesi Verjin Hanım, evin içinde mevcudiyetini pek hissettirmezdi. Kimi ihtiyaçlarını görmek üzere Balıkpazarı’na alışverişe giderken “Bir şey istiyor musunuz?” diye sorduğu olurdu. Ara’nın “Şütte’den bızdık sosis al” gibi bir siparişinden ben de onun dilindeki bızdık sosisin küçük kokteyl sosisleri olduğunu öğrenmiştim sözgelişi. Ara, eline geçen parayı harcayıp bitirdiği zaman kredi bankası Verjin Hanım’dı. “Mami, benim param yok” demesi yeterdi. Madam Verjin biraz şikayetlense de bulup buluşturup eline liracıkları sıkıştırırdı. Bu yüzden Ara pek para sıkıntısı çekmezdi.

    Fırsat buldukça beraberce fotoğraflar çekmek üzere İstanbul’un kenar mahallelerini dolaşırdık. Zeyrek, Balat, ille de Kumkapı, vesaire… Fotoğraf avına çıkardık yani. Bir gün Ortaköy’deyiz. Tramvay caddesinden limana çıkan caddenin yan sokağının en başındaki eski bir ev yıkılıyor. Köşesinde minnacık zarif bir cumbası var. Belli ki yıkımdan sonra yerine bir apartman dikilecek. Yıkım faaliyetini çekmeye başladık. Yanımızda bir adam belirdi. Müteahhit filân olmalıydı. Bize “Niye çekiyorsunuz?” diye sordu. Ara, cumbayı gösterdi. Biraz da espri olsun diye “Onu çekiyoruz, eski eserdir, yıkılmaması gerek” dedi. Adam bizi belediye görevlisi mi zannetti, nedir, “Ben o cumbayı aynen yine yapacağım zaten” dedi. “Vallaha mı? “Vallaha!” “İyi öyleyse” deyip ayrıldık. İnanmayan bugün gidip baksın: Galiba sokağın adı Salhane sokağı olacak. Koskocaman apartmanın ikinci ya da üçüncü katında kelebek konmuş gibi minnacık bir cumbacık yapıştırılmış gibi duruyorhalen. Ara’nın espri olsun diye söylediği bir lafın eseridir o.

    image-30
    Dergideki ilk yıllar Hayat dergisinin ilk yıllarında Ara Güler (solda) ile Ozan Sağdıç (sağda), derginin çalışma ofisinde aynı kompozisyonla birbirlerini fotoğraflamışlardı.

    Arkadaşımız Gültekin Çizgen’in o zamanki eşi Engin (Özendes) ile birlikte çıkardıkları Yeni Fotoğraf dergisi sahrada çiçek yetiştirmek gibi müthiş bir cesaret işiydi. O günlerden hatıra bir fotoğraf… Düzenleme bana aitti ve benim Hasselblad’ımla çekilmişti, değerli bir anıdır. Ben elimde kitap, teorisyen rolündeyim, Mustafa Türkyılmaz hassas terazisiyle karanlık oda kimyageri, Gültekin şemsiyesiyle ışığı, Ara Güler dikkatle pozu ayarlayan ve Şemsi Güner deklanşöre basan adam.

    Aslında Ara’nın en büyük şansı, müthiş bir kadınla beraberliğidir: Perihan Kuturman. Şimdi Yunanistan Konsolosluğu olan Şişmanoğlu Konağı, bir zamanlar Amerikan Haberler Bürosu ve Amerikan Kütüphanesi idi. Orada çalışırdı. İngilizcesi mükemmel, zeki ve arı gibi çalışkan bir hanım. Ara’nın elindeki fotoğrafları alır, bazen tek bir fotoğrafa bir altyazı yazarak, bazen de bir grup fotoğrafı konu haline getirip röportaj olarak dünyanın en ünlü dergilerine postalardı.

    image-31
    Arkadaşımız Gültekin Çizgen’in o zamanki eşi Engin (Özendes) ile birlikte çıkardıkları Yeni Fotoğraf dergisi sahrada çiçek yetiştirmek gibi müthiş bir cesaret işiydi. O günlerden hatıra bir fotoğraf… Düzenleme bana aitti ve benim Hasselblad’ımla çekilmişti, değerli bir anıdır. Ben elimde kitap, teorisyen rolündeyim, Mustafa Türkyılmaz hassas terazisiyle karanlık oda kimyageri, Gültekin şemsiyesiyle ışığı, Ara Güler dikkatle pozu ayarlayan ve Şemsi Güner deklanşöre basan adam.

    Fotoğraflar güzel, hikayeler tatlı. Ara beyimiz Amerika’da Life’ın. Fransa’da Paris-Match’ın, Almanya’da Stern’in Türkiye temsilcisi oluvermez de ne olur? Birkaç dergide adı görülünce, uluslararası şöhret yolu sarmal halinde kendi kendini büyüten bir kariyere dönüşmeye başlamıştı zaten. Derken, ABD’in 200. kuruluş yıldönümü gelip çatıvermez mi? O tantanalı günlerde, ünlü Amerikalıların fotoğraflarından bir sergi Birleşik Devletleri yönetenlerin gururunu okşamaz mı? Perihan Hanım böyle bir işi kotarmakta hünerini göstermez mi? Bu tür bir projenin gerçekleştirilmesi gerçekten çok büyük ve onurlu bir işti. Evelallah Ara bu işten yüzünün akıyla çıktı. Ve tabii ününe ün katarak. O zaman ürettiğim bir söz vardı. Demiştim ki: “Ara Güler markasının ilk harfi Ara’dır, kalan kısmı Perihan Hanım’dır.” Gültekin Çizgen bu lafı pek beğendi, hâlâ kullanır durur.

    image-32
    Türk fotoğrafçılığının unutulmazları Bir zamanlar Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonlara Türk fotoğraf sanatını temsil eden bu dörtlü davet edilirdi. Mustafa Türkyılmaz, Sami Güner, Ara Güler, Ozan Sağdıç.

    Bir ara Dacat Bey’in apartmanında çatı katı boşalmıştı. Babası rahatça çalışsın diye oğluna vermişti. İlk halinde arka tarafa bakan, bir metre eninde üç metre boyunda odacık gibi bir boşluk vardı. Portatif karyolamı oraya yerleştirdim, üzerine şiltemi serdim. Yatağa kapıdan ayak ucundan balıklama girilebiliyordu. Sekiz-dokuz ay Ara’nın misafir arkadaşı olarak orasını mekân edindim.

    Bu çatı katında büyücek bir oda vardı. İlk iş olarak orasını karanlık oda yapmaya karar vermiştik. Dergideki karanlık odanın bir benzerini yapacaktık. Duvarlar toz tutmasın ve kesin karanlık sağlansın diye siyaha yakın bir renkte yağlı boya ile boyanacaktı. Ama önce duvarların sıvasını kazımak ve alçılayarak düzgün yüzeyler elde etmek işi vardı. Balıkpazarı sokağının en dibinde bir nalbur vardı. Ondan iki spatül ve kalın zımpara kağıtları aldık. O bir yandan ben bir yandan işe daldık. Bir saate yakın kesintisiz çalıştık. Ölesiye yorulmuş ve tonla kireç tozu yutmuştuk. Nefes nefese olduğumuz yere çöküp kalmıştık. Birbirimizin yüzümüze baktık, suratlarımız un çuvalına girip çıkmış gibi bembeyaz olmuştu. Gülme krizine tutulduk. Ara, “Ulan, bu bizim yiyebileceğiz bir b.. değil” dedi. “Hadi o zaman” dedim, “bir usta çağıralım”.

    image-33
    Fotoğraf sohbetleri Ara Güler ile Ozan Sağdıç, bir sergide Sağdıç’ın besteci Ferit Alnar fotoğrafı üzerine konuşuyorlar.

    Karanlık oda çok güzel oldu. Kodachrom filmin banyosu yurtdışında yapılıyordu. Hem külfetli hem de pahalıydı. Ektachrome o yıllarda bir yenilikti. “Kit” halindeki hazır banyolar ile ilk Ektachrom’larımızı orada kendimiz banyo ediyorduk. Ara, Leica Focomat 2C bir agrandizör edinmişti. Mükemmel baskılar yapabiliyorduk. O çatı katının iki katlı olarak genişletilmesi çok daha sonralarına ait bir olaydır.

    Ara nüktedan bir adamdı. İyi bir öykü kurucuydu. Başından geçen bir olayı anlatırken beğenilen bir yer olursa, bir dahaki anlatışında o noktayı biraz abartarak anlatırdı. Bir gün o, Perihan Hanım ve ben birlikte oturuyorduk. Başından geçen bir olayı anlatıyordu. İki-üç cümleden birinde “Ölüyordum ulan” demekteydi. Perihan Hanım “Amaan Ozan” dedi, “bilmez misin, Ara İstiklâl Caddesi’nden bir geçse üç kere ölüm tehlikesi atlatır”. Ara da “Ne yani” dedi, “İstiklâl caddesinde ölüm tehlikesi yok mu? Başına tabela ya da kiremit düşer ölürsün, tramvay altında kalır ölürsün ulan, ne bileyim…”

    Şemsi Güner Hayat‘ın illüstasyon ve başlık ressamı idi. İkimizden özenip fotoğrafa başladı. Ve çok çok iyi bir fotoğrafçı oldu. O da bir başka matrak adamdı. Ara’nın abartıcılığı üzerine müthiş fanteziler kurar, öyküler uydururdu. Bunları Ara’nın da birlikte olduğu sohbetlerde ortaya dökerdi. Ara bunlara hiç kızmazdı, birlikte gülüşürdük.

    image-19
    Yılların ardından Bursa Foto-Fest’te Ara Güler, yıllar sonra yine Ozan Sağdıç’ın objektifindeydi.

    Ben Ankara’ya taşındıktan sonra da ikide bir İstanbul’a gelirdim. Muhabbet berdevam. O Ankara’ya geldiğinde ya beni ya da Fikret Otyam’ı arardı. Ara’nın ilk sergisi, üçlü bir sergi idi. Diğer iki ortağından biri bendim, biri de Fikret Otyam’dı. “Üç fotoğrafçıdan Türkiye” adıyla Paris’te Ara Güler, Roma’da Fikret Otyam, Viyana’da da ben başlarında bulunmuştuk. Bu aynı zamanda Türk devletinin fotoğrafçılık adına dış dünyaya açılan ilk girişimi, ilk penceresiydi.

    Üç Horon kilisesindeki veda töreninde Episkopos Sahak Maşalyan, Ara’yı çok güzel betimleyen bir konuşma yaptı. İşin özeti Ara hem Ermeniydi hem Türk; hem Hıristiyandı hem Müslüman; hem has bir İstanbulluydu, hem dünya vatandaşı. Yerelden çıkıp evrensel olmayı başarabilmişti. Hayırlı işler yaptığına göre inançlıydı da.

    Son olarak diyeceğim şu: Onu alçakgönüllü diye tanımlamak pek doğru olmaz. Aksine kendisini ve değerini bilen, yüce gönüllü biriydi demek daha doğru olur. Herkes konuşurken “Anlatabildim mi?” diye karşısındakinden tasdik beklerken, o sürekli “Anladın mı?” diye sorardı. Bizim dostluğumuzda anlatılacak daha çok şey var, çoğu torbada kaldı. Ben burada kesip, okuyucularıma can dostum Ara gibi, “Anladın mı?” demeyeceğim, anlatabildim mi bilmem?

  • Oluz Höyük’te Pers mimarisinin ‘temelleri’ bulundu

    Oluz Höyük’te Pers mimarisinin ‘temelleri’ bulundu

    Amasya il merkezinin 25 km güneybatısındaki Oluz Höyük’te, daha önce Persler’e ait taş yol, sütun kaideleri ve ateşgede kalıntıları bulunmuştu. 2018 dönemi çalışmalarında ise Taht Salonu/Kabul Salonu’nda (Apadana) ve üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaide ortaya çıkarıldı. Buluntular, Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğunu gösteriyor.

    Akhaimenid (Pers) İm paratorluğu (MÖ 550330), Güney Rusya steplerinden Mısır’a, kıta Yunanistan’ından Seyhun Nehri’ne kadar uzanan geniş oprakları ile Eski Dünya’nın Roma ve Osmanlılar’dan önce gördüğü en büyük devlet ol muştur.

    MÖ 546’da kurucu kral Büyük Kyros’un (Kuraş) Lidya Kralı Krosisos’u (Karun) mağ lup etmesinden sonra Anadolu’ya iki yüzyılı aşan bir süre egemen olan Persler, bu topraklarda beş satraplık (eyalet) kurmuşlardı. Bugünkü Orta Anadolu’nun tamamını Karadeniz’den Toroslar’a uzanarak kapsayan Katpatuka (Kappadokia), onların Anadolu’da en çok değer verdikleri satraplıktı. Volkanik bir bölge olan Kappadokia’nın doğasında barındığı ateş, İran coğrafyası ulusları olan Medler ve Persler için cezbedici bir unsur olmuş gibi görünmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu
    Apadana Çalışmaları Oluz Höyük Apadanası’ndaki kazı faaliyetlerinin yanısıra belgeleme çalışmaları da titizlikle gerçekleştiriliyor. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Zerdüşt Dini’nin tanrısı Ahura Mazda’nın evrensel sıcaklığını ve ışığını sembolize eden “Ateş”in Anadolu’daki varlığını arayan Persler, Kappadokia’yı çok sevmişler ve MÖ 5. yüzyıldan itibaren bölgede “ateşgede”ler inşa etmişlerdir. Buna ek olarak, Kappadokia’nın zengin bakır ve kurşun yatakları Persler için her zaman çok önemli olmuştur. Bölgenin madeni alet-edevatları ile kap-kacakları o kadar meşhurdu ki, Assur kaynaklarında Tabal olarak anılan bölgenin bu adıyla (Tubal) Tevrat’a bile yansıdığı gözlenmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-2
    Oluz Höyük Apadanası Bugüne değin iki sıra halinde altı sütun kaidesi açığa çıkarılabilen apadananın çok daha büyük olduğu düşünülmektedir. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Geniş topraklara sahip olan Katpatuka Satraplığı’nın iki merkezi olduğu kabul edilmektedir. Güney bölgenin merkezi, bugünkü Kayseri kenti civarında olduğu düşünülen Mazaka’ydı. Ancak bugüne değin Mazaka’ya işaret eden arkeolojik bulgulara ulaşılamamıştır.

    Kuzey bölge merkezinin ise İris Nehri (Yeşilırmak ) havzasında ve bugünkü Turhal ile eşitliği düşünülen Gaziura ya da civarında olduğu bilinmektedir. Bugüne kadar yapılan arkeolojik araştırmalarda Turhal Kalesi ve civarında Akhaimenid kültür karakterini yansıtan hiçbir arkeolojik bulguya rastlanmamıştır. Buna karşın, Turhal’ın yaklaşık 50 km kuzeybatısında yer alan Amasya-Oluz Höyük’te 2007’de başlayan arkeolojik kazılar, henüz yeri tam olarak bilinmeyen Kuzey Kappadokia Satraplığı merkezinin keşfi ile ilgili güçlü ipuçları vermeye başlamış bulunmaktadır.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-8
    Aslan Figürlü Çömlek Apadana kazıları sırasında bulunan aslan figürlü çömlek parçaları Anadolu Demir Çağı kültürünün bir parçası. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Bugünkü bulgular ışığında Kuzey Kappadokia Satraplığı’nın dinsel ya da satraplık merkezi olarak düşünebileceğimiz, Amasya il merkezinin 25 km güneybatısındaki Oluz Höyük’ün, Persler tarafından kendi mimari geleneklerine göre Demir Çağı (Frig) yerleşmesi yıkılarak yeniden inşa edilmiş olduğu, kazılarda açığa çıkan bulgularla gün geçtikçe daha iyi gözlenebilmektedir. Geçtiğimiz 11 sezon boyunca Persler’e ait taş yol, Pers tipi sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfedildiği Oluz Höyük’te, 2018 dönemi çalışmalarında bulunan Taht Salonu/Kabul Salonu (Apadana), yerleşmedeki Akhaimenid mimari karakterini tamamlayan bir yapı niteliğindedir.

    Eski Pers dilinde “çok direkli/ çok sütunlu” anlamına gelen Apadana, İran coğrafyasında doğmuş anıtsal bir yapı türüdür. Çok büyük olasılıkla Persler’in göçebe dönemlerindeki büyük çadırlarını ayakta tutmak için kullanmış oldukları çok sayıda direk, MÖ 1. binyıldan itibaren Apadana’ya dönüşen sürecin tarihsel temelini oluşturmuştur.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-9
    Oluz Höyük Oluz Höyük ile en büyük kazı alanı “A Açması”nın batıdan görünüşü (Üstte). İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencileri kazı çalışmalarında (altta). (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    MÖ 1. binyılda Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Sakalar’ın (Doğu İskitler) baskısıyla bugünkü Fars Bölgesi’ne gelmiş olan göçebe Persler’in, bu bölgede yerleşmeye geçmiş oldukları anlaşılmaktadır. İskâna geçişle birlikte yüksek İran kültürü etkisini göstermiş, Persler hem tapınak hem de saray inşa etmeye başlamışlardır. Çok direkli çadırdan geliştiği anlaşılan Apadana’nın geleneksel mimarisinde, çatının taş kaideler üzerinde yükselen ahşap direklerle taşındığı bilinmektedir. Taş ya da mermer sütunları daha çok başkentlerindeki (Susa, Persepolis) anıtsal saray yapılarında kullanan Persler’in, Apadana mimarisinde taşıyıcı eleman olarak genellikle ahşap dikmeleri tercih etmiş olduklarını söyleyebiliriz. Maliyet, hammaddeye ulaşma kolaylığı ve şekillendirme açısından tercih edildiği anlaşılan ahşap dikmelerin Oluz Höyük’te keşfedilen Apadana’da da kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana’nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zaman içinde yok olduğu düşünülebilir.

    2018 dönemi kazılarında Oluz Höyük Apadanası’nda üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaidenin temelleri açığa çıkarılmıştır. Apadana’nın kuzeydoğusunda gözlenen köşe yapmış temel kalıntısı, günümüze ulaşamasa da yapının özenle inşa edilmiş duvarları olduğuna işaret etmektedir. Ateşgede, kutsal yol ve Apadana ile birlikte düşünüldüğünde Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğu anlaşılmaktadır.

    Arkeolojik çalışmalar, Oluz Höyük’te ateşe tapan ya da saygı duyan, Tevhid inancına önem gösteren, Tanrı figürlerini önemsemeyen ya da kabul etmeyen bir toplumun varlığını kanıtlamış bulunmaktadır. MÖ 425-200 yılları arasında Ateşgede, Kutsal Alan ve bunlara ulaşımı sağlayan bir yol (Pers Yolu) ile Apadana inşa eden bu insanların Pers kökenli oldukları ve Erken Zerdüşt Dini’nin ilk toplumlarından birini oluşturdukları anlaşılmaktadır. Zerdüşt Dini’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, erken dönemde (MÖ 5. yüzyıl) açıkhavada yanan ve korunan ateşin, Oluz Höyük’te kurumsallaşmaya başlayan yeni bir dinin temel pratiği olduğu gözlenmektedir Erken ve Orta Akhaimenid dö nemlerinde oluşum sürecini yaşamış Erken Zerdüşt Dini’n oluşturan ritüeller ile pratiklerin Oluz Höyük’te saptanmış olması, Kuzey-Orta Anadolu (Pontika Kappadokia) ve Kappadokia’nın, Avesta’nın kutsal coğrafyası içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-7
    Anadolu’da Persler’in tasarladığı kent Oluz Höyük, taş döşeme yolu, ateşgedesi, kutsal alanı ve apadanası ile Akhaimenidler’in Anadolu’da Pers kimliği ile kurdukları ilk kent. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)
  • Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı…

    Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı…

    Fransız şansonunun son büyük ismi, Ekim başında şarkı cennetine göçtü. Üç kuşağı ve beş kıtayı etkilemişti. Türklerle, Türkiye ile dost olmaya barışmaya çalıştı hep. Şahnur Vagenag Aznavuryan “soykırım” sözcüğünü kullanmamış ve 24 Nisan anma törenlerine katılmamayı da ilke edinmişti.

    Aznavour’un ölümünün ardından yerli ve yabancı medyada yüzlerce yazı çıktı. Türkiye’de egemen medyanın Ermeniler konusunda garip hassasiyetleri olduğu için bizde Aznavur hakkındaki ilginç, farklı değerlendirmeler, daha çok sosyal medyada yayınlandı.*

    Aslında bilmeyen, tanımayan yok ama kartvizitindeki bir kaç rakam Aznavour’un ne kadar popüler olduğunu gösteriyor: Çoğunun güftesini yazdığı 1200 şarkıyı, 94 ülkede, 7 dilde söylemiş. 100 milyondan fazla plağı satılmış. 1996’da çıkan “Tüm Eserleri” 33 CD’den oluşuyor, ağırlığı 8 kilo. Ayrıca 63 filmde rol almış.

    CNN-International televizyonu ve The Times dergisi, 1988’de yılında Aznavour’u “20. Yüzyılın En Önemli Varyete Şarkıcısı” ilan etmişti. Fransız şansonunun bu dev şairi, beş kıtayı ve en az üç kuşağı etkiledi.

    Bu alanın bir başka devi Léo Ferré, vakti zamanında Aznavour’la “duo” da yapmış ve “Zor Zamanlar” şarkısında meslekdaşına takılmadan da edememiş:

    “Les temps sont difficiles / Si d’Aznavour j’avais la voix / Je pourrais m’ voir au cinéma / Mais la p’tit’ vagu’ m’a laissé là / Moi, moi, moi qui m’voyais déjà (Zor zamanlardayız zor / Aznavur’un sesi bende olsa / Çıkar sinema artisti olurdum / Ama küçük dalgalar itti beni / Ben, ben, ben aslında görüyordum kendimi…)” Ferré şarkının bu bölümünde, hem Aznavour’un ünlü “Jeme voyais déjà- O zamandan görüyordum kendimi… (zirvede)” şarkısına doğrudan gönderme yapar hem de son dizeyi Aznavour’un sesini taklit ederek söyler.

    Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı-1
    Milyonlara ulaştı Çoğunun güftesini yazdığı 1200 şarkıyı, 94 ülkede, 7 dilde söyledi. 100 milyondan fazla plağı satıldı.

    1 Ekim günü bu dünyadan ayrılıp eski meslektaşları, Piaf, Trenet, Brassens ve Hallyday’in yanına göçen Şahnur Vagenag Aznavuryan için iki tören düzenlendi. Fransız hükümeti “Ulusal Saygı” ilan ederken ilk tören Paris’te askerî müze, kilise, gaziler yurdu ve kahraman asker mezarlıklarını barındıran ünlü Invalides’de yapıldı. Macron dahil son üç cumhurbaşkanının katıldığı bu törenin önemli konuğu Ermenistan Başbakanı idi ve ilk konuşmayı Nikol Paşinyan yaptı. Aznavour’un Fransız bayrağına sarılı tabutunun arkasından çiçeklerden oluşan bir Ermeni bayrağı taşıyordu yakınları. Ağırbaşlı bu askerî tören, geleneksel Ermeni müziği ve dudukla icra edildi. Töreni Fransa’da üç TV kanalı naklen yayınladı, yaklaşık 3 milyon kişi izledi.

    Ermenistan ulusal yas ilan ederken bayraklar yarıya indi. Kiliselerde “Bizim Çocuğumuz” için ayinler yapıldı. Basına ve kamuoyuna kapalı özel dinî tören ise Paris’in banliyösündeki Saint-Jean-Baptiste Ermeni katedralinde yapıldı. Cenaze ardından Paris’teki aile mezarlığına defnedildi.

    Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı…-2
    Üst düzey cenaze töreni Ünlü şarkıcı-şair Aznavour, Paris’te yapılan devlet töreninde duduk eşliğinde, ‘Sarı Gelin’ ezgileriyle uğurlandı.

    Gazetecilerle ve aslında herkesle her zaman iyi geçinen Aznavour, özel hayatını magazin basınından korumaya özel itina göstermişti. Ermeni kimliğini hep savundu ve özellikle Türklerle ve Türkiye ile barışmak için çeşitli girişimlerde bulundu. Soykırım sözcüğünü kullanmamayı tercih ettiği gibi, 24 Nisan anma törenlerine katılmamayı da ilke edinmişti. “Bir gün yanımda Türk büyükelçisi olursa, o zaman beraber katılırız” demişti.

    Rus Ermenisi olan babası, Çar 2. Nikola’nın aşçısının oğluydu. O da zaten ABD vizesi çıkmayıp Paris’te kalınca bir lokanta açtı. Hem şarkı söylüyor hem de müşterilerine güzel yemekler sunuyordu. Adapazarlı annesi, 1915’de Büyük Felaket’ten kaçıp kurtulabilmişti. “Annem hep üzgündü. Ağlardı”. Annesi Kınar Hanım’ı böyle anlatmıştı oğlu. “100 yaşına kadar şarkı söylemek istiyorum” demişti Aznavour. Kısmet olmadı. Ama herhalde birkaç 100 yıl adı, şarkıları, filmleri, show’ları, kitapları unutulmayacak.

    *Siren İdemen’in söyleşisi:
    https://birartibir.org/ kultur-sanat/146-gul-ve-diken
    *Ragıp Duran’ın, ‘Çok şeker ve mühim bir adamdı…’ başlıklı yazısı için:
    https://www.artigercek.com/yazarlar/ragipduran/cok-seker-ve-muhim-bir-adamdi.)

    1984 Nokta Dergisi söyleşisi

    ‘Ermeniler aldatıldı; Atatürk büyük adamdı’

    Aznavour, ASALA’nın şiddet eylemlerinin sürdüğü, Paris-Orly Havaalanı saldırısı faillerinin yargılandığı 1984 yazında, önce Le Monde’dan Michel Castaing’e uzun bir söyleşi verdi. Ardından o zamanlarNoktadergisinden Erol Özkoray ile BBC’de çalışan Ragıp Duran, Castaing’le birlikte Aznavour’la buluştular ve uzun uzun konuştular. Söyleşinin Fransızca orijinal tam metni Armenia dergisinde (No 87, Ekim-Kasım 1984), Türkçesi ise Nokta dergisinde yayımlanmıştı. Bu röportajda Aznavour şunları söylüyordu:

    • Benim Türk milletine her zamanki serzenişim şu: Biz kendi tarihimizi yazmamıza olanak bulamadık. Ben hiçbir zaman “atalarımın toprakları”nı talep etmedim.
    • Benim fikrimi sorduklarında ben yüreğimin sesi ile konuşuyorum. Ben politikacı değilim.
    • Siz, komşunuzun, yeğeninizin, dedenizin yaptıklarından sorumlu musunuz? İşin içine siyaset girince, bizim sorumluluğumuz var mı?
    • Ben Türkiye’ye üç defa gittim, ikisinde konserler verdim. Dinleyiciler çok sempatikti.
    • Türk diplomasisi her zaman en iyi diplomasilerden biri. Jön Türkler iyi diplomattılar. Atatürk de öyleydi. Tabii, diplomatlığın ötesinde Atatürk büyük bir insandı. İnsan akıllı olunca aklını sonuna kadar kullanmalı. Ülkesinin tarihinde bir tek karanlık nokta bile bırakmamalı.
    • Ermeniler Jön Türkler tarafından aldatıldı. Bu tarihî olay bir çok Ermeni gencini kuşkuya sevkediyor.
  • Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela

    Ülke ekonomisinin çökmesiyle, milyonlarca insan komşu ülkelere göç ediyor. Venezuela’da eski oligarşinin yerini bu kez Bolivarcı devrimden yararlanan bir “Boliburjuvazi” almış durumda. Devlet Başkanı Maduro, her türlü yolsuzluğu ve yasadışı eylemi idare eden devlet-parti aygıtıyla kaçınılmaz bir sona doğru ilerliyor.

    Altmış yıldır iki parti ve petrol sendikasının ittifakı üzerine kurulu bir siyasal sistemle yönetilen Venezuela, 1991’de büyük bir ayaklanmanın kanlı biçimde bastırılmasına sahne olmuştu. O dönemde yarbay olan Hugo Chavez başarısız bir darbe girişimi sonrasında hapsedilmişti. İki yıl hapiste kaldıktan sonra oyunu parlamenter sistem içinde oynamaya başlayan Chavez 1998’de seçimle iktidara gelirken, kimse ülkenin kaderinin radikal şekilde değişeceğini beklemiyordu.
    Bugün Venezuela, Hugo Chavez’in başkanlığa seçildiği 1998’den bu yana siyasal ve toplumsal olarak eşi benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıya. Bu 20 yılın kendi içinde evreleri olmakla birlikte, rejim ilk 10 yılında nevi şahsına münhasır bir dönüşüm geçirdi. Öncelikle katılımcı demokrasiye yönelik, devlete bir dizi yükümlülükler getiren yeni bir anayasa yapıldı. Latin Amerika’da toplumsal alandaki kazanımlar büyük bir gerileme içinde iken, bu anayasa ile her düzeyde parasız sağlık ve her yaşta ve her kademede herkese parasız eğitim gibi maddeler kabul edildi. Yerli halkların toprak başta olmak üzere diğer haklarını da tanıyan bu “Bolivarcı devrim”, çevre ülkeleri de derinden etkiledi.

    Petrolde kamu denetiminin artması, bu arada petrol fiyatlarının dünya ölçeğinde yükselmesi gibi hususlar, kamu harcamalarının temel insani ihtiyaçlar konusunda özellikle en elverişsiz koşullarda yaşayanlara yönelik olarak artmasına imkan tanıdı. Bu dönemde eğitim, beslenme, çocuk ölümlerindeki azalma gibi temel göstergelerde çok önemli iyileşmeler kaydedildi.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-1
    ‘Sultan Maduro’ Venezula Devlet Başkanı Maduro, son olarak ünlü Türk kasabı ve restoran sahibi Nusret’in pahalı lokantasında fotoğraflandı ve “Bana burada Sultan diyorlar” dedi.

    Chavez, toplumun özellikle alt sınıflarında bir iyimserlik, özgüven yarattı ve insanlar buna dayanarak daha iyi bir gelecek umudunu beslemeye başladılar. Bu misyonlara paralel olarak her düzeyde taban komiteleri kuruldu, toplum dinamik bir hale geldi ve bunun sonucunda seçime katılma oranları da yüksek oldu. Chavez’in 1998’den 2012’ye (2007 referandumu hariç) bütün seçimleri kazanmasının temelinde bu dinamizm vardı.

    Bolivarcı Devrim, kendi çevresinde yarattığı etkinin de katkısıyla ABD’nin serbest ticaret bölgesi kurmasını hedefleyen girişimini başarısızlığa uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Latin Amerika entegrasyonunu öne alan çeşitli dayanışma kurumlarının da önünü açtı (UNASUR, CELAC, ALBA ve Petrocaribe). Özetle Chavez, Uzak Asya’dan Beyrut’taki Filistin mülteci kamplarına bir idol olarak görüldü.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-4
    Chavez’in 15 Temmuz’u Venezuela’nın eski devlet başkanı Hugo Chavez, 2002 senesindeki ABD destekli cuntanın elinden halk seferberliğiyle kurtarılmış ve başkanlık sarayındaki makam koltuğuna geri getirilmişti.

    ABD’nin gölgesi

    ABD, başından itibaren Chavez’i hedef tahtasına koymuştu. Henüz daha sosyalizmden söz etmediği, hatta yalnızca anayasanın yapıldığı bir dönemde, Nisan 2002’de bir darbe girişimi oldu ve tesadüfen başkanlık sarayında çekim yapan bir yabancı TV ekibi darbeyi kaydetti! Chavez gözaltına alındı ama halkın sokağa çıkıp direnmesiyle darbe başarısızlığa uğradı. Ardından ülkeyi iki ay felç eden petrol patronlarının lokavtı geldi.

    Trump’a göre “daha ılımlı” olarak takdim edilen Obama, görevinden ayrılmadan önce Venezuela’yı “ABD’nin dış politikası ve ulusal güvenliği için olağanüstü bir tehlike” olarak gösteriyordu. Yeni başkan Trump ise Ağustos 2017’de Venezuela için mali bir boykot emretti. Buna ABD ile arasını bozmak istemeyen Avrupa Birliği ülkeleri ve bankaları da katıldı. Bu durumda Venezuela muhtaç olduğu gıda ve sağlık ürünlerini dışarıdan satın almakta büyük güçlükler çekmeye başladı. Öte yandan Brezilya ve Arjantin’deki hükümet değişiklikleri Venezuela’nın kıtada yalnızlaşmasına yol açtı.

    Ancak tüm bu dış faktörler Venezuela’nın bugün içinde bulunduğu çok boyutlu krizi anlamaya yeterli değildir. Trump’ın tutumundan üç yıl önce, 2014’te, ülke ekonomisi resesyona girmiş ve bunda da o güne kadar yürütülen ekonomi politikasında bir tür manevra imkanı sağlayan petrol fiyatlarındaki düşüş önemli rol oynamıştır. Hükümetin söylemindeki radikalliğe rağmen, başta petrol olmak üzere sömürge dönemlerini hatırlatan koşullarda maden çıkarılmasına bel bağlanan bir ekonominin duvara çarpması söz konusudur.

    Siyaseten Chavez’in “caudillo” olarak kitleler nezdindeki meşruiyeti, demokrasi eksikliğini sadece şeklen gideriyordu. Taban örgütlenmelerinin siyasal karar alma mekanizmalarına dönüşmemiş olması, kamucu olmaktan çok devletçi bir politikayı ortaya çıkarıyordu. Parti-devlet aygıtıyla işlerin yürütülmesi, siyasete katılım açısından geniş kitlelerin imkanlarını daraltmıştı. Eski oligarşinin yerini, bu defa Bolivarcı devrimlerden nemalanan bir “Boliburjuvazi” almıştı. Chavez’in ölümü (Mart 2013) üzerine onun yerine geçen Maduro, Chavez gibi karizmatik bir lider olmadığı için onun kitleler nezdindeki meşruiyetine mazhar olamadı. Chavez’in doğrudan “halkla ilişkiler” ile gölgelediği demokrasi açığı, bir meşruiyet kaybı olarak ortaya çıktı. Chavez’in döneminde de varolan askerlerin her kademedeki etkinliği, yeni dönemde daha da belirgin oldu. Bakanlıklar, kurumlar, kamu işletmeleri, valilikler, belediye başkanlıkları ve parti iktidarında subaylar iyice öne çıktı. Devlet ve parti arasındaki sınırların iyice belirsizleşmesi, her düzeyde yolsuzluğun neredeyse kurumsallaşmasına kadar uzandı. Yönettikleri faaliyet hakkında herhangi bir bilgisi olmasa da, siyasal güvenlik esas alınarak işletme yöneticileri olarak atanıyordu.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-5
    Göç yolları Ekonomik kriz ve polisiye uygulamalarla birlikte, yaz aylarının başından bugüne dek Venezuela nüfusunun %7’si Kolombiya, Brezilya, Peru ve Ekvador gibi komşu ülkelere göç etti. Milyonlarca Venezuela vatandaşı, Suriye mülteci krizine benzer ve onun çapına yakın, yeni bir mülteci dalgası yarattı.

    Genel seçimlerin iptali

    Ülkede Aralık 2015 seçimleri, 1999’dan bu yana muhalefetin ilk seçim başarısı olarak gerçekleşti. Mesa de Unidad Democratica (MUD), hükümet yanlılarının % 40,67’sine karşılık oyların % 56,36’sını aldı. Anayasaya aykırı bir biçimde çoğunluk gücünü kayıran seçim sistemi sayesinde, muhalefet mecliste üçte iki çoğunluğu elde etti. İlk kez yoksul halk kesimlerinden de oy alan muhalefet, böylece Yüksek Mahkeme ve Yüksek Seçim Kurulu’nu atama imkanına kavuştu. Chavizm yürütme, yasama, yargı gibi kuvvetleri denetlerken yeni bir durum, bir tür “ikili iktidar” ortaya çıktı. Maduro ise bu durumda yeni meclis açılmadan, eski meclisin son gününde yüksek mahkemeye yeni yargıçlar atadı. Bunların bazıları, gerekli unsurları şeklen bile karşılamıyorlardı. Bu yeni yargıçlar Amazon bölgesindeki seçimleri iptal ederek muhalefetin hükümetin önemli değişiklikleri yapmasını engelleyen nitelikli çoğunluğu kaybetmesine yol açtı.

    Şubat 2016’da, Maduro’nun kararnamelerle ülkeyi yönetmesine imkan veren olağanüstü durum ilan edildi. Ardından Chavez’in anayasaya ile getirdiği başkanların görev sürelerinin ortasında geri çağrılabileceğine ilişkin referandumu da iptal etti. Mayıs 2017’de ise millet meclisini tamamen bypass eden yeni bir kurucu meclis seçimi çağrısında bulundu. Böylece Chavez’in anayasası kendi halefi tarafından terkediliyordu.

    Kurucu Meclis seçimlerinde nüfus yoğunluğunun az olduğu yerlerin yüksek temsiliyeti, toplumsal denen (emekçiler, öğrenciler, emekliler) kesimlere dahil olmayan 5 milyon seçmenin açıkta kaldığı bir sistem ygulandı. Kurucu Meclis’in 545 üyesi hükümetten yanaydı. Ayrıca bu seçimlerde PSUV yönetimi tarafından tercih edilmeyen solcu adaylar da engellendi. Hatta engellemeleri aşan bir adayın seçimi kazanması üzerine (Lara eyaletinde) Yüksek Seçim Kurulu sonuçları iptal etti.
    2017 Haziran ve Temmuz ayları bütün ülkede muhalefetin protestolarıyla geçti. Gösterilerde 130 kişi öldü. Ancak sonuçta muhalefet dağıldı, moral kaybetti ve seçmenleri nezdinde meşruiyet kaybına uğradı.

    Mayıs 2018 başkanlık seçiminde de seçim oyunları sürdü. Anayasaya göre Aralık ayında yapılması gereken seçimler bir oldubittiyle Mayıs’a alındı. Seçime katılma oranı ortalama genel olarak %70 iken, bu seçimde %46’ya düştü.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela-3
    Kiloyla Venezuela Bolivar’ı Venezuela’nın para birimi Bolivar, 2018 senesinde %12.874 oranındaki enflasyonla beraber olağandışı bir değer kaybı yaşadı.

    Bugün ülkede yoksullaşma yüzde 50’ler dolayına gelirken, asgari ücretin herhangi bir satınalma gücü kalmamış bulunuyor. Yumurta, süt, et tüketimi yarıya yarıya azalmış durumda. 2016 yılında için kişi başına düşen kilo kaybı 8 olarak hesaplanmakta! 2017 ve 2018 rakamlarının daha da yüksek olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Sağlık sistemi de tamamen çökmüş durumda.
    Sağlık merkezlerinde yeterli alet, ekipman bulunmadığı gibi ilaç da yok. Yerli halklar sağlık sisteminin çöküşünden en çok etkilenen kesim. Daha önce denetim altına alınmış çeşitli hastalıklar yeniden belirmeye başlamış durumda. Sıtma hastalığı, artık her tarafta rastlanır bir hastalık. Her yaştan eğitim görenlerin oranları 2015’ten 2017’ye %80’den %71’e geriledi.

    En önemli ve bilinen gerçek ise 1 milyonu Kolombiya’ya olmak üzere 2 milyon kişinin ülkeden göç etmiş olması! Göç halen devam ediyor. Nüfusun ülkede kalan kısmı ise yaşamak için hükümetin vereceği yardımlara bel bağlamiş halde.

    Maduro, eski oligarşinin beslendiği damarların yeni bir oligarşiye bağlanmasını sağladı ve devlet aygıtı, parti bürokratları ve özellikle ordu ile birlikte önceki dönemde Bolivarcı diye adlandırılan kitle hareketini dizginledi. Beşeri, ahlaki, ekonomik kriz karşısında protestolar, hükümetin acımasız baskısıyla karşılaşıyor. Maduro, sorunların kaynağına inmek, kendi hatalarını görmek yerine; her ne pahasına olursa olsun devletin başında kalmak için “dış güçler”i krizin sebebi olarak göstermekte.

    Latin Amerika’nın kesilen damarı: Venezuela
    ‘Maduro gitsin!’ Venezuela halkı yaz aylarını sokaklarda, hükümeti protesto ederek geçirdi. Kolluk kuvvetlerinin müdahalesi sonucu yüzlerce eylemci öldürüldü.

    ALTIN, PETROL, ELMAS VE SÖMÜRÜ

    Kolonyal dönemi aratan uygulamalar ve suç ülkesi

    Yeraltı kaynakları ve biyolojik çeşitlilik bakımından kıtanın en zengin ülkesi, muhtemel bir felaketin eşiğinde. Maduro büyük ölçekte maden çıkarımını hedefleyince, Şubat 2016’da, ülkenin %12’sini oluşturan 112 bin km²’lik bir alanı (Küba’dan daha büyük) çokuluslu büyük maden şirketlerine açtı. Altın, koltan, alüminyum, radyoaktif madenler ve elmas bakımından zengin olan bu bölgede sadece altın beklentisinin karşılığı 280 milyar dolar! Öte yandan bölge, toplumsal-çevresel bakımdan büyük bir zenginlik taşıdığı gibi bir dizi yerli halkın de yurtluğu. Madenler, geleneksel yaşambiçimi için büyük bir tehdit. Onların yurtlarından sürülmesi anayasaya aykırı olmasını geçelim, yaklaşmakata olan bir etnik kırımın da habercisi. Dahası Amazon’un bu bölgesi, çevre ülkeler ve geze-gen açısından da iklimin değişmesi açısından hayati bir öneme sahip. Bölge, Vene-zuela’nın temel su kaynağı olmasının ötesinde, biyolojik çeşitlilik bakımından da çok zengin. Ülke elektriğinin %70’i buradan sağlanmakta. Öte yandan hükümetin beklediği uluslararası yatırımcılar, özellikle adli güvenliğin bulunmamasından ötürü hâlâ ülkeye gelemiyor. Altın ve koltan çıkartılması için yasadışı faaliyetler ise hızla sürdürülüyor. Ülkenin bu devasa parçası, bütün yasal sınırlamaların ötesinde tamamıyla ayrı bir bölge haline gelmiş bulunmakta. Silahlı gruplar, paramiliter güçler, çeşitli suç örgütleri, Venezuela silahlı kuvvetleri mensuplarının suç ortaklığında bu bölgede hüküm sürmekte. Yerli kadınların yerleşim noktalarından kaçırılıp madenci kamplarında fuhuşa teşvik edilmeleri gibi olaylar, çocukların madenlerde alıştırılması gibi gelişmeler, bölgeyi felakete doğru sürüklüyor.

  • Belirsizleşen geleceğimiz, tükenmeyecek umudumuz

    Belirsizleşen geleceğimiz, tükenmeyecek umudumuz

    Bizde insanlar yaşlandıkça, tarihine yaklaşır. Kimi Batılı memleketlerden farklı olarak, kişisel geçmiş ve tarih bizim için oldukça duygusal konulardır ve insan yaş aldıkça, ölümüne yaklaştıkça maziye önem vermeye başlar. Ancak bu ileri yaşlarda, araştırma yapmak, kitap okumak, gidip gezmek gibi faaliyetler -tabii genç yaşlardaki enerjik dönemler geride kaldığı için daha zordur. “Oturduğu yerden ahkam kesmek” deyimi, tam da bu anlamda, bize uygun bir haldir.

    Oturduğu yer ister köy, ister kasaba, şehir veya büyük şehir olsun… Bugün ülkemizde yaşı değil 60’lara 70’lere, 40’lara varmış bir insanın dahi, çocukluğunda tanık olduğu çevreyi, dokuyu, yapıyı görmesine imkan var mıdır? Acaba dünyada, bu kadar kısa sürede bu kadar dramatik hatta trajik bir değişim yaşamış bir başka ülke var mıdır? Hâl böyle olunca ortaya çıkan ekonomik/sosyal meseleler bir yana bir insan evladının kendi geçmişiyle, ülkesinin tarihiyle hakiki bir bağlantı kurabilmesi, sahici bir devamlılık hissetmesi mümkün müdür?

    Bu koşullarda tarih de efsaneleşmek zorunda kalır. Bu koşullarda gelecek de silinir. Ve bu koşullarda şimdiki zamanın sonsuzluğunda kayboluruz.

    1960’lı yıllara kadar neredeyse zengin-fakir-orta halli bütün evlerin duvarlarında, salonlarında anne-babaların, nine-dedelerin bir köşede fotoğrafı olurdu. Şimdilerde pek az kaldı. İnsanlar daha ziyade çocuklarının, torunlarının fotoğraflarını koyuyor. Resmî dairelerde ise Atatürk fotoğraflarının yerini son yıllarda Fatih ve II. Abdülhamit çizimleri-fotoğrafları almaya başladı.

    Aslında Fatih Sultan Mehmet’i Osmanlı unutulmuşluğundan kurtaran ve onu gelecek nesillere tanıtanın cumhuriyet yönetimleri olduğu biliniyor. Bu bakımdan Fatih gibi tarihsel bir şahsiyetin bizim devlet hafızasında ve dairesinde hatırlanması çok isabetli. Sultan Abdülhamit de bu millete okulu, fotoğrafı, Batı eğitimini, romanı, tren yollarını, kısacası medeniyeti-kültürü taşımış; belki de Fatih’ten sonraki en aydın padişah.

    Ancak daha önce de çeşitli vesilelerle yazdığımız gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ü isteseniz de silemezsiniz. Yakın tarihin büyük liderleri Batı’da bile saygın ama mesafeli bir “müzelik” objeye dönüşürken, Atatürk hâlâ bizlerin içinde, kalbimizde yaşıyor. Onun cenazesine katılan Betül Mardin, “Atatürk başka bir şey. Gazi. Kurtarmış adam bizi” diyor. Bu kadar basit ve bu kadar büyük aslında. Geleceğimiz belirsizleşirken, onun bize verdiği umutla “Hallederiz Paşam” diyoruz; “sen rahat uyu”.

  • Tiyatro festivalinde yine tarih sahnede

    Tiyatro festivalinde yine tarih sahnede

    İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yıl 22. sini düzenlediği Tiyatro Festivali, artık gelenekselleşmiş bir organizasyon. Bu yıl da Hamlet’ten, Kral Lear’den klasik Rus tiyatrosuna uzanan bir tarih kuşağı var festivalin. İstanbul’da her yıl başarıyla düzenlenmeye devam eden etkinliği, direktörü ve ‘kıdemli seyircisi’yle konuştuk.

    Bu yılki İKSV Tiyatro Festivali, Hamlet, Othello gibi tarihî oyunların dünyadan farklı temsillerini şehre getiriyor, bir yandan da günümüz tiyatrosu adına önemli işlere imza atıyor. 1989’da başlayan ve bir dönem bienal bir olarak düzenlenen etkinlik, son iki yıldır başlangıçtaki ‘her yıl’ düzenine geri döndü. Bugüne kadar Rumeli Hisarı, Taksim meydanı, Tersane ve Bayrampaşa Cezaevi organizasyona mekan oldu. Bu yıl da programda, Haluk Bilginer’den Shakespeare’in Kral Lear oyunu, Rus Tiyatrosu’nun geçmişini ele alan panel ve mekanlar arasında da Abud Efendi Konağı, festivalin tarihsel yüzünü oluşturuyor. 

    Tiyatro Festivali’nin direktörü Leman Yılmaz ve kıdemli seyircilerden Baysan Pamay sorularımıza cevap verdi:

    Hamlet | Collage. Tiyatroya getirdiği yeniliklerle adından övgüyle bahsettiren, Kanadalı tiyatro ve sinema yönetmeni Robert Lepage’ın İstanbul’daki temsili, Moskova’nın yenilikçi tiyatrosu Theatre of Nations ile ilk işbirliği olacak.

    Tiyatro Festivali sizin tarihinizde nasıl bir yer tutuyor? 

    Leman Yılmaz Tiyatro Festivali, kentteki tek örnek. Bu yıl 22. sini yapıyoruz. Çok anımız var. İKSV Tiyatro Festivali’ne başladığında, yani 1989’da Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydim. Hemen kendi aramızda organize olup bilet almaya çalışmıştık. Müzik Festivali’nin programında yer alan Paul Taylor Dans Topluluğu’nu izlemek için yine kapıda beklerken, rahmetli Nejat Bey’in (Eczacıbaşı) bizi içeri soktuğunu hatırlıyorum. Benim için çok heyecan verici bir süreç. Önce festivalin seyircisi, sonra katılımcısı, şimdi de direktörü oldum. Rahmetli Aydın Gün’ün zamanında, Yıldız Sarayı’nda Has Bahçe’de gösteri yapmıştık. Dansçı olarak sahneye çıkmıştım. Katılımcılığım da oradan. 

    Baysan Pamay Ben festivali 2006’da yakaladığımı söyleyebilirim. Önceden peyderpey giderdim, ondan sonra hiç kaçırmadım. Yılda 200-220 arası oyun seyrederim. 

    Neler vardı bugüne kadar en öne çıkan?

    B.P. Rahmetli Cüneyt Türel unutamadıklarım arasındadır. Festival için oyun hazırlarken vefat etmiştir. O sene Cüneyt Bey’e verilecek ödülü Tilbe Saran ve kızı aldılar. Güzel anılar da var ama, bunlar da var. Ama festivalde festivale mahsus oyunlar oluyor. İşte onlar esas oluyor zaten. 2016’da Özen Yula’nın yönettiği “An” isimli performans mesela… 

    L.Y. Çok özel bir projeydi o. Şifa Hastanesi ve doktorları bize o oyunda çok yardımcı oldular. Ciddi olarak kan alınıyordu oyun sırasında. Oyunculara yoğun bakım dersi verdiler. Festival biraz da bu aslında. Sahnelenmiş ve halihazırda oynayan oyunlardan daha fazlası. Els Commediants geldi; Katalanların önemli sokak tiyatrosu topluluklarındandır. Ateşlerle gösteri yapmışlardı. Yine Rumeli Hisarı’nda surlarda ve bir de Ortaköy sahile gemilerle yanaşarak yaptıkları iki gösteri muhteşemdi. 2012’de de Çin’i odağımıza almıştık. Tünel’den Galatasaray’a kadar bir kortej düzenlemiştik. Bir dönem Taksim meydanında ücretsiz, herkese açık gösteriler de yapılmıştı. Simurg gelmişti, Fransız topluluk… Taksim meydanında bir gösteri yapmıştı. La Fura dels Baus, İKSV’nin 40. Yılı için tershanede bir etkinlik yapmıştı. Bunlar tabii her sene yapılabilecek etkinlikler değil. Othello vardı; Eimuntas Necrocius’un yönettiği ve beş saat süren bir oyun! Bu tür programlar ancak festivallerde olur. 

    Nederlands Dans Tiyatrosu 1959’dan bugüne repertuvarlarına kattıkları, her biri güncel dans alanında çığır açan 600’ü aşkın koreografiyle yılda 150.000 seyirciye ulaşan Nederlands Dans Theater (NDT), disiplinler, stiller, teknikler arasında dolaşan avangard yaklaşımıyla 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nin konuğu.

    Mekanlar neye göre belirleniyor?

    L.Y. Bir festivalde Tuğçe Tuna, Bayrampaşa Cezaevi’ni kullanmak istemişti. Ne yaptı etti, izinlerini kendisi aldı, başardı ve oyun orada yapıldı. Biz oradaki koğuşlarda geride kalmış yıkıntıları, hayatı gördük. Duvar yazıları, çarşaflar… Yaşayan bir mekân. Bu sene de Abud Efendi Konağı’na gireceğiz. Değişik olacak. Mekânların, özel tiyatroların görünürlüğünü arttırmak için de çalışıyoruz. Duru Tiyatro, Moda Sahnesi, Das Das… Artık Rumeli Hisarı’nda yapamıyoruz. AKM bizim ana mekanımızdı, artık hayatımızdan çıktı. Şimdi de Zorlu PSM var; o da 2013’te hayatımıza girdi. 2008’den sonra durumun değiştiğini söyleyebilirim o sebeple. 

    İKSV ve tiyatro festivali özel bir seyirci yetiştirdi mi İstanbul’da?

    B. P. İstanbul seyircisi, Ankara seyircisinden ya da başka seyirciden farklı olarak kozmopolittir. Burada sahneler dağılmıştır, oyunlar daha çoktur. Burada her seyirciye uygun oyunlar var. Sahnelerin dağılmış olması itibariyle bazen mesafeler uzak gelebiliyor ama, farklı merkezlerde sahnelerin açılmış olması önemlidir. 

    Bu seneki festivalde “tarih” için neleri önerirsiniz? 

    L.Y. Öğrenciler kendileri için düşünülmüş “10 TL’ye bilet” kampanyası varken oyunların hiçbirini kaçırmamalı bence. Sponsorlarımız sağolsunlar. Yabancı oyunlar kolay gelmez. Nederlands Dans Tiyatrosu bir-iki senelik uğraşımız sonucu geliyor. PIXEL gösterisinin koregrafı Mourad Merzouki, sokak dansından gelen bir sanatçı. Hamlet’in yönetmeni Robert Lepage, Kanada’dan. Sürprizi bol bir oyun. Rus tiyatrosuyla ilgili panel yapıyoruz. Rusya’dan eleştirmen ve danışmanlar Rus tiyatrosunun klasik ve çağdaş dönemlerini anlatacak.

  • Osmanlı Devleti’nin son emperyal macerası

    Osmanlı Devleti’nin son emperyal macerası

    Yazar Minawi’ye göre Osmanlılar son dönemlerinde kendilerini küresel bir emperyal devlet olarak yeniden yaratmaya çalıştı. “Osmanlılar ve Afrika Talanı” Afrika ve Hicaz’daki bu son imparatorluk mücadelesine odaklanıyor.

    Almanya’nın başkentinde 1884-85’te yapılan Berlin Konferansı, Osmanlı temsilcilerinin de katıldığı, bütün imparatorlukları biraraya getiren, Afrika’daki büyük kapışmanın su yüzüne çıktığı bir uluslararası toplantıydı. Paylaşmak üzere Afrika’ya hücum eden Batılı güçler, İngilizce “Scramble for Africa”, Fransızca “Ruée sur l’Afrique” denilen, bu kitapta “Afrika Talanı” olarak Türçeleştirilen bir dönemi başlattılar. 1. Dünya Savaşı’na gelindiğinde, kıtanın neredeyse tamamı sömürgeleşmişti.

    Afrika’da 16. yüzyıl başından beri kendisine bağlı toprakları bulunan, kıtadaki Müslüman sultanlıklarla himaye ilişkisi kurmuş olan Osmanlı İmparatorluğu, Afrika Talanı döneminde ne yapmıştı? Mustafa Minawi, bu kitapta, Osmanlı devletinin II. Abdülhamid döneminde (1878-1909) kıta üzerindeki iddialarını sürdürdüğünü, Batılı devletlerle dönemin diline uygun bir diplomasi mücadelesi verdiğini, kıtada kendisine stratejik ortaklar edindiğini, onların aracılığıyla gerek Trablusgarp ve Bingazi’de, gerekse kendi “nüfuz alanı” olarak tanımladığı (nüfuz alanı Berlin Konferansı’nda ortaya çıkmış bir terimdi) Sahra altı Afrikası’nda dönemin diğer emperyal devletleri gibi mücadele ettiğini anlatıyor. Yazar, bu son mücadelede Osmanlı devletinin küresel bir proje olarak kendisini yeniden icat ettiğini, gerek Afrika’da gerekse Arabistan’ın güney sınırlarında bilinçli bir emperyalizm politikası uyguladığını öne sürüyor.

    Senusiye Tarikatı Enver Paşa, Osmanlı Devleti yanlısı ve Afrika politikalarında da önemli roller üstlenen Senusiye tarikatı dervişleri ile birlikte, Trablusgarp.

    Kitabın ilk bölümü bugünkü Libya’da (Trablusgarp ve Bingazi) II. Abdülhamid döneminde Senûsîlerle Osmanlılar arasındaki işbirliğine odaklanıyor. Gerek Libya’da gerekse güney Sahra’da yaygın olan Senûsîye tarikatı, hem batıda Cezayir ve Tunus’u ele geçiren Fransız sömürgecilere karşı, gerekse Sudan’da ortaya çıkan Mehdi devletine karşı mücadele etmiş, Afrikalı Müslümanların en etkili hareketlerinden biriydi. Kitabın ikinci bölümü ise, yine emperyal bir proje olarak II. Abdülhamid döneminde döşenen Hicaz telgraf hattı projesini ele alıyor. Burada amaç, imparatorlukta kıtalararası iletişimi sağlamaktı. İmparatorluğun kendi imkânlarıyla döşemeye karar verdiği bu telgraf hattı da, tıpkı Hicaz demiryolu gibi, Mekke emirinin engellemeleriyle karşılaştı.

    Kitabın bir başka ilginç yönü ise, birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı seçkin ailelerinden biri olan Şamlı Azmzade ailesinin önemli bireyi Sadık el-Müeyyed Azmzade’nin yetenekli bir imparatorluk diplomatı ve memuru olarak Afrika ve Hicaz’da gösterdiği çabaları vurgulaması. Bu bölgelerde yaşadıklarını anlatan anıları Latin harflerine çevrilerek yayınlanmış olan Azmzade, ciddi bir biyografiyi hak ediyor. 

  • ‘Nazarından kitap gitmez, uykuya hiç rağbet etmez’

    ‘Nazarından kitap gitmez, uykuya hiç rağbet etmez’

    Çivi yazılı tabletler, papirüs tomarları ve nihayet iki kapak arasındaki kodeksler (ciltli kitaplar)… Bergamalılar ve Romalılardan sonra İslâm dünyasında iki kapak arasındaki ilk kitap, Kur’an ayetlerinin bir araya getirildiği Mushaf’tı ve belki de bu gerekçeyle Osmanlılarda her türlü kitaba bir muhabbet, yazılı-yazısız kâğıtlara hususi bir hürmet vardı. 

    Kaşgarlı Mahmud’a göre yazıya ve yazılı her şeye “bitik” denir. Bugün bildiğimiz anlamda kitaplarla tanışan ilk Türkler, Budist Uygurlardı. 11. yüzyılda Selçuklular, Nizamülmülk’ün girişimleriyle ilk medreseleri kurmaya başladıklarında bunları kitaplarla doldurmayı da düşündüler. Beylikler ve Anadolu Selçukîleri devrinde medreseler, içlerindeki İslâmî kitaplarla birlikte Anadolu’ya yayıldı. 

    [1] murad
    Kütüphane-yi şâhâne 
    3. Murad, Has Oda’daki bahçeli kütüphanesinde. Kitapsever sultan, dedesi Kanûnî’nin aksine ciddi ve karmaşık konular yerine daha eğlenceli şeyler okuyup okutmayı seviyordu: Tarihten nadir ve tuhaf olaylar, astronomi, rüya tabirleri, egzotik ülkeler, hilkat garibeleri, büyülü ve esrarlı hadiseler ilgi alanları arasındaydı. Halvetî tarikatı mensubuydu ve gizemciliğe meyyaldi. Kendisi de oğlu Mehmed için düzenlettiği, 55 gün süren masalsı düğünleri divan kâtiplerinden İntizâmi’ye Surnâme adıyla yazdırmıştı. Ayrıca Hz. Peygamber’in hayatını konu alan bir minyatürlü Siyer-i Nebî de telif ettirdi (Mustafa el- Harirî’ye atfedilir, Cennâbi’nin Cevâhirü’l Garâib’inden, 1582. Harvard Sanat Müzeleri/ Artur M. Sackler Müzesi). 

    Selçukluların konar-göçer uç beyleri Osmanlılar, kuruluşları sırasında okuma yazma bilmiyordu ve kitapla da doğrusu pek işleri yoktu. Âşıkpaşazâde (öl. 1484), Osman Gazi’den bir köy almayı başaran dervişin mektup (yazılı belge) istemesi üzerine hükümdarın şöyle cevap verdiğini kaydeder: “Ben mektûbı yazabilür miyin ki benden mektûb istersin! Uşda bir kılıcım var, atamdan ve dedemden kalmışdur, anı saña vireyüm”. Neşrî’nin (öl. 1520) zikrettiği tereke kaydına göre padişahın malları arasında hiç kitap görülmez. 

    1331’de İznik’in fethiyle burada kurulan ilk Osmanlı medresesinin küçük de olsa bir kitaplığa sahip olduğu tahmin edilir. Yıldırım döneminde sayıları artan medreselerin ve camilerin kitaplıkları yavaş yavaş dolmaya başlar. 2. Murad’dan itibaren Osmanlı sarayında kitap yazdırma faaliyetleri de belirginleşir. İlk saray kütüphanesi Fâtih devrinde İstanbul’un fethinden sonra oluşturulmuş, sarayın ilk kütüphane binası olan Enderun kitaplığıysa 3. Ahmed döneminde (1703-1730) inşa edilmiştir. İlk müstakil vakıf kütüphanesi Divanyolu’nda, Fazıl Mustafa Paşa marifetiyle 1678’de kurulur. Kâtip Çelebi gibi pek çok âlim, atadan kalan mirası hiç göz kırpmadan yatıracak kadar düşkündü kitaba; böylelerinin odalarında yanan mum sabahlara kadar sönmezdi. 

    1. Selim en acele seferlere bile sırtı kitap dolu bineklerle çıkarmış. 2. Bayezid, oğlu Selim’e karşı siyasi mücadelesini kaybettiğinde, daha önce ondan Çorlu’da ganimet olarak aldığı kitapları iade ederek gönül almaya çalışmıştı. Tarihçi-Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin (öl. 1599), “Nazarından kitap gitmez idi / Rağbeti hord u hâb [yemek ve uyku] itmez idi” diyor Selim için. 

    [1] murad
    Yatay dizim, uzun ömür 
    Osmanlılar çoğu minyatürde kitaplarını yan dizmeyi yeğler görünüyor. Bu usul, üst üste yığılan kitapları bir bakışta görmeyi ve altta kalanları kolayca alabilmeyi zorlaştırsa da, aralardaki boşluklara zararlı kurtçukların girmemesi ve ciltlerin kolay bozulmaması için ideal bir yoldu. Dikey bir istif tercihinin yerleşmesi herhâlde ciltçiliğin makinelerle yapıldığı 19. asırda gerçekleşmiş olmalıdır. Sultan’ın bu kitaplığı, onun hekimi Domenico Hierosolimitano’ya göre camla kaplıydı ve o Türk usulü oturduğu zaman müptelası olduğu bütün kitaplar bir uzanma mesafesinde kalıyordu. Esasen böyle ayrık dolaplar minyatürlerde nadiren karşımıza çıkar, genellikle gömme dolaplar tercih olunur.
    [2] Üçüncü ahmed
    3. Ahmed
    Bir diğer kitap dostu padişah da 3. Ahmed’di. Osmanlı minyatür sanatının son büyük ustası Levnî’yi himaye eden padişah, yine onun fırçasından bir kitabı okurken resmedilmiş (Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 
    [2a] ayraçlardan önce
    Kitap ayraçlarından önce
    Genel olarak nakkaşlara poz verilmediğini düşünsek de, Sultan burada bir an poz vermek için kitaptan başını kaldırdığında okuduğu yeri kaybetmemek için işaret parmağını kaldığı yere koymuş gibi görünüyor. Esasında ciltlere raptedilen ipler ya da mıklepler de bu vazifeyi görüyordu.
    [3]
    Sıradan insanın deneyimi
    Medrese öğrencileri bir hafta sonu tatilinde, kırda. Belki rahle başında okudukları ciddi eserlerden sıkılıp biraz şiir ya da düşsel şeyler okumak için rahat bir hâlde, yaslanarak, bacak bacak üstüne atarak okuyorlar. Soldaki figür sarığını çıkarıp dizine koyarak kitap okumak için uygun bir yükselti edinmiş, başındaki terlik takkesiyle oldukça rahat. Ciddi ve dinî eserlerin bu gibi rahat pozisyonlarda okunamayacağı, ancak Şehnâme gibi popüler kurgu eserlerin daha rahat vaziyette okunabileceği düşünülür (1. Ahmed Albümü, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi). 
    [4] Kanûnî
    Kanunî huzurunda kitap tanıtımı
    Sultan Süleyman, İbrahim Paşa Sarayı’nda âlimlerle toplantıda. Bilgelerden biri bir kilim üzerine dizdiği kitapları tanıtıyor, belki haklarında uzunca değerlendirmeler gerçekleşiyor. Kudretli padişah, Büyük İskender tarihi, İbn-i Sina, Arap filozofları ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerini okumaya düşkündü. Yemek yerken bu tür kitapları yüksek sesle okuttuğu rivayet edilir. Paşalar arasında da kitap okutma âdeti yaygın olmalıydı. Peçevî (öl. 1649), onun paşalarından Sokollu’nun Osmanlı Hanedan Tarihi’nden 1. Murad’ın Kosova’daki şehadeti bölümünü okuttuğunu, kendisinin de böyle şehit olmak için dua ettiğini ve ertesi gün benzer bir suikasta kurban gittiğini (1579) anlatır (Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).