Bazı seyahatler, bazı turlar özeldir. Hele yanınızda İlber Ortaylı gibi bir isim varsa. Bize hem coğrafi hem tarihî hem de kültürel olarak çok yakın olan bu ülkede, hocamızla birlikte Osmanlı egemenliği altında geçen 400 yılın mirasını ve antik çağlara uzanan uygarlık katmanlarını görme ve öğrenme imkanımız oldu. İşte bu benzersiz geziden satırbaşları…
Geçen ayın başında, tarih meraklısı bir gezgin gru bu ile Prof. İlber Ortaylı hocamızın eşliğinde Lübnan gezisi gerçekleştirdik. SETUR’un düzenlediği bu gezide ben de rehber olarak görev aldım. Bize hem coğrafi hem tarihî hem de kültürel olarak çok yakın olan bu küçük ülkede, Hocamızla birlikte Osmanlı egemenliği altında geçen 400 yılın mirasını ve antik çağlara uzanan uygarlık katmanlarını görme ve öğrenme imkanımız oldu.
İstanbul’dan Beyrut Refik Hariri Havalimanı’na öğleden sonra uçuşumuz 1 saat 50 dakika sürüyor. Beyrut’a inince havalimanından şehir merkezine geçip, şehirde yürüyüşe başlıyoruz. Hocamız, bize 1967’de ilk defa geldiğinde karşılaştığı çok renkli ve çok zengin Beyrut şehrini, bugünle karşılaştırarak anlatıyor. 1975-1990 arasındaki Lübnan İç Savaşı’nın şehirde yarattığı tahribat bugün hâlâ izlenebiliyor. Yine de Akdeniz dünyasının en renkli topluluğunu oluşturan Lübnanlılar (ülkede resmî olarak tanınan 18 ayrı inanç bulunuyor: Şii, Alevi, Sünni, İsmaili, Maruni, Ortodoks, Melkit, Ermeni, Süryani, Katolik, Dürzi, vs…), girişimcilikleri ve ticari yetenekleriyle ülkelerini külllerinden yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Bu çabanın bir sonucu olarak Beyrut şehir merkezi büyük bir proje ile yenilenmiş. Bir dönem “Doğu’nun Paris’i” olarak adlandırılan Beyrut, bu ünvanı geri almak için uğraşıyor.
Yürüyüşümüze Şehitler Meydanı ile başlıyoruz. Burası 1. Dünya Savaşı’nda Cemal Paşa’nın Beyrut yakınlarında kurduğu mahkeme sonucu Şam’da idam edilen Arap milliyetçilerine adanmış. İlber Hocamız bize, 1. Dünya Savaşında sanıldığı gibi bütün Arapların İtilaf devletleriyle işbirliği yapmadığını, Suriye, Lübnan ve Irak’ta önemli miktarda Arap vatandaşın Osmanlı Devleti’ne sadık kaldığını anlatıyor.
Lübnan Ulusal Müzesi Prof. Dr. İlber Ortaylı Beyrut’taki Lübnan Ulusal Müzesi’nde, ülkenin Antikçağ tarihi üzerine bilgi veriyor.
Şehitler Meydanı’na hakim konumda bulunan yeni bir cami, Osmanlı mimarisi ile göz alıyor. Lübnan’ın en varlıklı ailelerinden birisi olan Hariri’ler tarafından yaptırılan Muhammed el Emin Camii, aynı zamanda bu aileden başbakan olup, İsrail ve Suriye arasında ezilen ülkesinin dış ve iç dengeleri arasında bu görevi yaparken suikast sonucu öldürülen Refik Hariri’nin de mezarının bulunduğu yer. Ortadoğu’nun bitmek bilmez çatışmaları içerisinde Lübnan’ı yönetmek, ateşten gömlek giymek gibi gerçekten.
Muhammed El Emin CamiiBeyrut’ta Hariri ailesinin yaptırdığı Muhammed El Emin Camii. Cami yeni olmasına rağmen, Osmanlı mimarisi örnek alınarak inşa edilmiş.
Caminin hemen yanındaki etkileyici Maruni (Arap Katolik) kilisesi, ülkenin çok renkliliğini yansıtıyor. Bitişiğindeki antik sütunlar Romalıların “Berytus” şehrinin kalıntıları… 20. yüzyıl başlarındaki halleri örnek alınarak yenilenmiş sokaklar ve Etoile meydanı, bize ülkenin tarihi ve kültüründeki Fransız etkisini hatırlatıyor. Buradaki Art-Deco saat kulesi 1933’de yapılmış. “Büyük Saray” denilen Osmanlı Vilayet binası ise 19. yüzyıl sonundan bütün bu çeşitliliğe bakıyor.
Beyrut Ulusal Müzesi, içerdiği koleksiyonun eşsizliği yanında, fedakar çalışanlarının buradaki kültür varlıklarını içsavaş sırasındaki koruma çabalarıyla da göz yaşartıyor. Savaşın yıkımı ve müzenin yeniden doğuşu ile ilgili etkileyici bir film girişte izlenebiliyor. Giriş katında bulunan ve milattan önce 10. yüzyıla tarihlenen Biblos Kralı Ahiram lahdi, dünyada Fenike alfabesinin kullanıldığı en eski metni barındırıyor. Alt katta, Osman Hamdi Bey’in Sayda’da (Sidon) yaptığı kazılardan tanıdığımız ve bir kısmı da İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen, MÖ. 6 ve 4. yüzyıllara tarihlenen antropoid (insan biçimli) lahitler bulunuyor. Üst katlarda ise, Fenikelilerin muazzam Akdeniz ticaret zenginliğinin göstergesi olan tunç çağı objeleri sergileniyor.
Ertesi gün Lübnan dağlarını aşarak Bekaa Vadisi’ne iniyoruz. Hocamız dağların yüksek kesimlerinin, tarihî olarak Dürzilerin yerleştikleri yerler olduğunu anlatıyor. Geçtiğimiz Dürzi köylerinden bize örnekler veriyor. Bir kültürler ve dinler mozaiği olan Bekaa Vadisi’ni gezmeye güneyinden başlıyoruz. Bir Ermeni köyü olan Anjar, güzelliği ve temizliği ile dikkatimizi çekiyor. Hocamız Ermenilerin 1915 tehciri ile Anadolu’dan buraya göç ettirildiklerini söylüyor ve bizi tehcir/soykırım tartışmaları konusunda aydınlatıyor. “Mukalete” diyor, yani karşılıklı katliam…
Baküs Tapınağı Baalbek Baküs Tapınağı, 2. yüzyıla tarihleniyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde.
Yüz yıl önce yaşanmış olayları anlamaya çalışırken, Şam’a sadece 50 kilometre uzaklıkta bulunduğumuz aklımıza geliyor. Yol boyu gördüğümüz Suriyeli mülteci çadırları perişan halde. Filistinli mültecilere Suriyeliler eklenmiş ve Lübnan, nüfusuna oranla en fazla mülteci barındıran ülke durumunda. Ortadoğu’nun acılarına 100 yıldır yenileri ekleniyor…
Anjar’daki 8. yüzyıla tarihlenen Emevi Sarayı, İslâm tarihi ve sanatının ilk dönemlerindeki Roma etkisini yansıtıyor. Şam-Halep yolu üzerindeki bu yüksek vadide Halife I. Velid için yapılan bu saray kompleksi, Doğu Romalı mimarlar ve ustalar tarafından inşa edilmiş. Kare planı, surları, bazilika tipli saray yapısı ve anıtsal kapıları ile küçük bir Roma şehrini andırıyor.
Bekaa Vadisi’nde kuzeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Rayak şehri, Beyrut’tan gelen demiryolu, Şam-Hicaz demiryolu ve Halep-Bağdat demiryolu bağlantılarının birleştiği bir kavşak. Osmanlı döneminde yapılan bu demiryolları artık işlemiyor. Rayak tren istasyonu 1. Dünya Savaşı’nın sonunda terkedildiği halde duruyor. Şam’dan gelen dar hat trenleri, burada yüklerini ve yolcularını Halep-Bağdat hattının standart genişlikteki trenlerine boşaltırlarmış. Buradan geçerken İngiliz taarruzu karşısında düzenini bozmadan çekilmeye çalışan 7. Ordu birliklerimizi ve 30 Eylül 1918’de Rayak’a gelerek burada bir savunma hattı kurabilmek için Alman generalleri ile mücadele eden Mustafa Kemal Paşa’yı hatırlıyoruz. O fedakar kuşağın buralarda yaşadıklarını 100 yıl sonra gözümüzde canlandırmaya çalışıyoruz.
Anjar ve Doğu RomaAnjar. 8. yüzyıl Emevi sarayının kalıntıları. Erken İslam döneminde Doğu Romalı mimarların yaptığı muhteşem bir yapı.
Baalbek Tapınakları, Lübnan’daki en çarpıcı antik çağ eserleri. Günün sonunda buradaki Jupiter ve Baküs Tapınaklarını çok etkileyici bir ışık altında görüyoruz (Bekaa vadisinin kuzeyinde bulunan bu anıtları ve öykülerini dergimizin 51. sayısında yazmıştık).
Ertesi gün sahil boyunca Beyrut’un kuzeyine ilerleyerek, Trablusşam’a (Tripoli) ulaşıyoruz. Hocamız bize Suriye’nin tarihî limanının burası olduğunu anlatıyor. Bugün ağırlıklı olarak Sünnî Müslümanların yaşadığı bu şehirde önce kalenin yolunu tutuyoruz. Haçlıların yaptırdığı bu Ortaçağ kalesi sonra Memlûkların, daha sonra da Osmanlıların eline geçmiş. Kalede her tarihsel döneme ait unsur yanında bütün bu dönemlerin güzel bir şekilde anlatıldığı bir de küçük müze bulunuyor. Ardından Trablusşam’ın renkli ve cıvıl cıvıl çarşısında Memlûk ve Osmanlı binaları arasında dolaşıyoruz. 17. yüzyıldan kalan Sabun Hanı’nda soluklanıp, satılan binbir renk ve kokudaki sabunlarını görüyoruz. En favorimiz, Lübnan’ın da simgesi olan sedir ağacı kokulu olanlar… Trablusşam şehir meydanını II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış olan saat kulesi süslüyor. İmparatorluğun son çeyreğindeki olaylar, üzerine konuştuğumuz ana konuyu oluşturuyor; tabii bunu yaparken 1881’de açılmış meşhur tatlıcı Hallab’ın dükkanındaki künefelerin tadına bakmayı da ihmal etmiyoruz!
Debbani SarayıSayda’da 18. yüzyıla tarihlenen Debbani sarayı, Suriye ve Osmanlı mimari etkilerini bir araya getiriyor.
Günümüz, Lübnan’ın en güzel yerlerinden birisi olan Biblos’ta sonlanıyor. Tunç Çağı’na kadar uzanan bu yerleşim, bugün Ortaçağ kalesinin eteğindeki büyük arkeolojik sit, sevimli bir antik liman, taş sokaklar, cafeler ve dükkanlardan oluşuyor. Bu küçük şehrin Akdenizli karakteri öne çıkıyor. Tunç Çağı’nda buradan doğan alfabe, bütün Akdeniz dünyasına yayılmış. Ziyaretimiz sırasında Biblos’ta bir eski kitap fuarına tesadüf ediyoruz. Adını papirüs yazma kitaptan alan bu antik şehirde sokakta her dilde kitaplar satılmakta. Kitap seçmeye dalıyoruz ama, hiçbirimiz bu konuda Hoca’yla rekabet edemeyeceğimizi görüyoruz.
Lübnan’da son günümüz Beyrut kordonunun simgesi olan güvercin kayalarını görerek başlıyor. Buradaki kireçtaşı falez oluşumlarının jeolojisi bize Antalya’yı anımsatıyor. Daha sonra Beyrut güneyindeki Sidon (Sayda) şehrine doğru yola çıkıyoruz. Yolda geçtiğimiz Şii bölgelerinde hocamız bize Lübnan Hizbullahının tarihini anlatıyor. Sayda’nın ismini Osman Hamdi Bey’in burada 1887’de yaptığı arkeolojik kazılardan biliyoruz. O zamanlar imparatorluğun bir vilayeti olan Sayda’daki antik kral nekropolünden çıkan, başta İskender Lahdi olmak üzere olağanüstü eserler, başkentte yeni kurulmakta olan Müze-i Humayun’a taşınmıştı. Bugün de bu kurumun devamı olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.
Biblos: Yat limanı!Biblos, Antikçağ’da Fenikelilerin en önemli limanlarından biriydi. Bugün de yat limanı olarak kullanılıyor.
Sayda şehrinde kıyıda bizi 1228’de yapılmış Haçlı kalesi karşılıyor. Daha sonra 17. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı kervansarayı olan Fransız Hanı’nı geziyoruz. Burayı yaptıran Fahreddin, Lübnan’ı Osmanlılar adına yönetmiş, Fransızlarla da etkin bir ticaret ilişkisi kurmuş. Çarşı içindeki yürüyüşümüz sırasında 18. yüzyılda yapılmış Debbani Evi’ni ziyaret ediyoruz. Bu küçük saray, Lübnan’ın mimari tarihinin bir özeti gibi. Suriye, Türk, Avrupa etkilerinin bir arada gözlendiği sevimli bir mekan.
Rayak’ta zaman tüneliRayak kentindeki tren istasyonu, 1. Dünya Savaşı’ndan beri dokunulmamış bir görüntü veriyor.
İstanbul’a dönüş yolculuğumuzda, bu küçük ama çok renkli ülkenin zengin tarihine kısa bir süre içinde yaptığımız bu yoğun seyahati hazmetmek için zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz.
İlber Hoca’dan konu ve coğrafyayla ilgili önemli bir alıntıyla bitirelim:
“16. yüzyılda Osmanlı fatihleri, Arap dünyasını yanyana yaşayan fakat birbirine kapalı dini, etnik cemaatlerden oluşan heterojen bir yığın halinde buldular. Arapların Akdeniz’in uzun uygarlık tarihi içinde oluşan bir birliği vardı, ama aynı tarihin getirdiği kurumsal ayrılıklar daha çok göze çarpıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında bu ayrılıklar bir yandan kanlı çatışmalara dönüştü, buhranlar yarattı; diğer yandan bir kültürel kaynaşma da birlikte doğdu. Bu kültürel kaynaşma Arap ulusçuluğu diye adlandırılmaktadır; ama gerçekte Batı dünyasının kültürünün ve eğitiminin getirdiği yeni değerler etrafında oluşan, yarı batılı-yarı laik yeni bir kurumlaşma söz konusuydu. Bu kurumlaşma, dinî inançların, hukuki ilişkileri, ticaret hayatını, eğitimi, politikayı ve yaşam biçimini derece derece kapsamıştır ve sözü edilen kurumlaşmanın gelişme ve yayılmasına paralel olarak da modern Arap seçkinleri yeni sorunlarla dolu yeni bir Arap dünyasının doğuşuna öncülük etmişlerdir. Kuşkusuz Osmanlı yönetimi de, 16-18. yüzyıllardaki Arap vilayetlerine göre çok değişen yeni bir Arabistan kıtasının yönetimini düzenlemek gibi bir işlevle aynı buhranlı atmosferin içine girmiştir”. (Prof. Dr. İlber Ortaylı, ‘19. Yüzyıl Sonunda Suriye ve Lübnan Üzerinde Bazı Notlar’, Osmanlı Araştırmaları IV, 1984)
1828’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya, kısa sürede hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da büyük başarılar kazandı. Edirne’yi dahi kaybeden Osmanlı yönetimi, artık Rusya’yı yenebilecek durumda olmadığını idrak etmişti. Rusların Balkanlar’daki Türk-Müslüman halka dayattığı koşulların belgesi…
Müfrit derecede Osmanlı düşmanı olan Çar 1. Nikola, 1825’te Rusya tahtına oturdu. Birkaç yıl içinde, Yunan İsyanını söndürmeğe uğraşan, Yeniçeri ordusunu dağıtmış, Navarin’de donanması yakılmış bir Osmanlı Devleti ile karşılaştı. Osmanlı Devleti’ni yıkıp İstanbul’u ele geçirmek için şartların uygun olduğunu düşündü. 26 Nisan 1828’de ilan-ı harp ederek Kafkaslar ve Balkanlar’dan iki ayrı cephe açıp saldırdı. 20 Mayıs 1828’de de Osmanlılar harp kararı aldı.
Rus ordusu, Balkanlar ve Kafkaslar’da kısa sürede büyük ilerlemeler kaydetti. Birçok kale şehir ve kasaba Rusların eline geçti. Bazı bölgelerde kısa süreli başarıları olsa da Osmanlı ordusu genel olarak çok zayıf kalmıştı. Son yüzyılında pek yararlılık gösteremeyen ve devletin birçok kaynağını tüketen 500 yıllık profesyonel bir ordu yok edilmiş ama yerine getirilmek isten ordu henüz yeterince eğitilememişti. Sağdan soldan toplanan askerlerle mukavemete kalkışıldığında, Varna’da olduğu gibi kale muhafazasıyla görevli komutan Yusuf Paşa başta olmak üzere birçok asker şehri/kaleyi Ruslara teslim ettikleri gibi çekip gidiyorlardı. Balkanlar asker kaçağı dolmuştu. Yeniçeriliğin kaldırılmasına itiraz edip savaşmayan insanlar da az değildi.
1829 Edirne Anlaşması ardından basılan madalya. Rus Çarı 1. Nikola, Sultan 2. Mahmud’a zeytin dalı uzatırken tasvir edilmiştir.
19 Ağustos 1829’da Edirne de savaşmadan teslim olmak zorunda kalmıştı. 1361’de fethedildiğinden beri ilk defa düşman eline geçen eski başkentin teslim olması İstanbul’u oldukça sarstı. Rusya’nın karşı propaganda olarak bastırıp Bulgaristan’da dağıttığı beyannameler de bölge Türklerinin kafasını oldukça karıştırmıştı. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin Tarih’inde yer alan bu beyannameler, yakın tarihlerde Osmanlı Arşivi’nde tasnif edilen belgeler arasında ortaya çıkarılmıştır.
Lütfi Efendi 1866’da vakanüvisliğe getirildiğinde selefi olan Cevdet Paşa, halefinin eserine malzeme olacak 40 adet tezkire ile muhtelif belgeleri orta boy bir çuval içerisinde kendisine göndermişti. Yıllarca aranılıp bulunamayan orijinal Tezakir’in müsvedde nüshaları Cevdet Paşa’nın terekesinden satın alınıp Taksim Atatürk Kitaplığı’na kazandırılmıştı. Cavid Baysun bu müsvedde nüshaları yeni yazıya aktararak Tezakir’i yayımlamıştı ama orijinallerine uzun yıllar kimse ulaşamadı. Osmanlı Arşivi’nde tasnif faaliyetleri esnasında bulunan bir evrak torbasının, Ahmed Lütfi Efendi’nin eserini tamamladıktan sonra Hazine-i Evrak’a iade ettiği işi biten evrakla dolu olduğu anlaşıldı. Bu sayede Tezakir’in aslı ile kitapta kullanılan belgeler de ortaya çıktı. Rusların Bulgaristan’da ahaliye dağıttıkları beyannameler de o torbadaydı ve Cevdet Paşa’dan gelmişlerdi.
Tarih Vakfı ile YKY’nin 1999’da ortak yayınladığı Lütfi Tarihi‘nin II. Cilt 487-491. sayfalarında üç belgenin tam metni yer alır. Elyazısı ile yazılıp o devirde yeni yeni yayılmakta olan litografya usulü ile çoğaltılan beyannamelerden çok sayıda basılmış olmalıdır. Cevdet Paşa’nın ele geçirdiği belgeleri selefine göndermesi çok değerli bir hizmet olmuştur. Üç ayrı beyannameden, kitapta ekler kısmında 9 ve 10 numaraları altında çevriyazıları verilenlerden “diğer” başlığı altındaki metni yayımlıyoruz.
Rusların ele geçirdiği Aydos kasabasında 2 Ağustos 1829 tarihinde yazıldığı belirtilen beyannamelerin dağıtılmasında birinci öncelik ahalinin kaçmamasının sağlanmasıdır. Rus ordusunun savaşta lojistik ihtiyaçlarını karşılaması giderek zorlaştığından, Müslim veya Gayrimüslim ahalinin köylerini, kentlerini terk edip kaçmaları istenmeyen bir sonuçtu. Üstelik işgal ettikleri toprakları kalıcı olarak ellerinde tutabilirlerse, işgücüne ihtiyacın had safhada olduğu o zamanda yerli ahalinin yerinde kalması gerekiyordu.
Rus ressam Alexander Sauerweid’in “1828 Varna Kuşatması” adlı tablosu.
Altı madde halinde kaleme alınan metinin giriş bölümünde barış yanlısı bir tutum takınılmasına rağmen, ahali Rus Orduları Sergerdesi tarafından açıkça tehdit edilmektedir. Silahlarını teslim etmeleri, ancak evlerinden çıkıp gitmemeleri emredilir. Camilerin açık tutulacağı, ibadetlerin aksamasına izin verilmeyeceği taahhüt edilir.
Vaatlerin bazen akla ziyan özgürlükler içermesi, zaten hiçbir vaadin yerine getirilmeyeceğini göstermektedir. Mesela Halife 2. Mahmud namına hutbe okunması ve ahalinin Osmanlı tebaası olmaya devam edileceğinin ilanı buna bir örnektir. Rusların böylesine insancıl örnekler sıralamalarına, sözler vermelerine rağmen Edirne’yi ele geçirdikten sonra Kırklareli, Edirne ve civarında yakıp yıktıkları eserlerin, köy ve kasabaların haddi hesabı yoktur. Yüzlerce ev yakılıp, yıkılmış, binlerce dönüm bağ, bahçe tahrip edilmiştir.
Zamansız yakalandığı bu savaştan büyük zarar gören Osmanlılar, ancak Edirne Antlaşması’yla nefes alabilmiş, silahlar susmuş, ama 10 milyon altınlık savaş tazminatı İstanbul’un belini bükmüştür. Osmanlıların Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımış olması, Rusya’nın savaş gücünü yenebilecek durumda olmadığını idrak etmesi en önemli sonuçlardandır.
Rus Bildirisi
‘Osmanlı padişahı bu koşullara rıza göstermeye mecburdur!’
Rusların 1828-29 Savaşı sırasında Bulgaristan’daki Türk-Müslüman halka dağıttıkları bildiri, insanların ellerindeki silahları hemen teslim etmelerini ve evlerini terk etmemelerini “rica” ediyordu.
Rusların Bulgaristan havalisindeki Osmanlı tebaasına dağıttıkları, litografya ile basılıp çoğaltılmış beyanname.
Rumili Eyaleti’nde bulunan faziletlü kuzât ve nüvvab ve eimme ve a‘yân ve ağavât cenâbları ve vücûh-ı memleket ve bilcümle kasaba ve karyelerin iş erlerine Rusya askerlerinin sergerdesi tarafından beyânnâmedir.
Bu defa avn u inâyet-i Bârî ile zuhûra gelen fütûhât-ı celîle muktezâsından olarak Rusya askerlerinin sergerdesi, Rumili Eyaleti’ne geldiği esnâda mukaddemâ şevketlü Rusya imparatoru ve ulu padişahı cânibinden olarak arz eylediği adl u hakka mukârin teklîfâtı Devlet-i Osmaniye tarafından reddolunduğunu ve bu hususda devlet-i mezkûrenin inâd u gafletini görünce ziyâde meserret etmektedir. Zîrâ teklîfât-ı mezkûre kabul olunmuş olaydı hem seferden iktizâ eden musîbetler def‘ olur idi ve hem bu etrâfda râhat üzere olan fukarâ-yı ahâlînin hüsn-i hâl ve emniyeti tahsîl olunur idi. İmdi serasker-i müşârunileyh nâil olduğu bunca galebe ve fütûhâtın ardını kesmeyüp inşâallahü te‘âlâ memleketleri istîlâ etmek ve tevfîk u irâde-i Sübhâniyenin cevâzı olduğu kadar ilerüye varmak vâcibe-i hâlden addetmiştir ki şu vechile Âl-i Osman padişâhı akl u insâf ve insâniyyete muvafık teklîfâta rızâ vermeğe mecbûr ola. Lakin sergerde-i müşârunileyh zimmetinde farz-ı ayn addeylediği bu gûne girân maslahatı icrâ etmekde iken gerek ehl-i İslâm ve gerek Hıristiyân tâ’ifesinden râhat üzere olan fukarâ ahâlîyi muhâfaza ve himâyet ve memleketlerinin asker ile zabtı vaktinde zuhûra gelebilecek musîbetlerden sıyânet etmek ve bâ-husûs askerin yaklaşmasıyla ürküp yurdlarını bırakmak ve kasabalarını ve köylerini terk etmek yolunda olacak olurlar ise Allah’a sığındık külliyen harâbiyetlerini ve perîşâniyetlerini mûcib olacak bir keyfiyet olmağla bu gûne belâdan fukarâyı kurtulmağa rağbet ve arzusu kemâlde olduğundan niyetlerini bu vechile cümleye i‘lâm ve ifâde ediyor ki; Evvelâ gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde ehl-i İslâm olarak taraf taraf bulunan yerli ve ahâlî ferd-i âferîde tarafından rencîde olunmamak şartıyla evlâd u ıyâl ve mâl u menâlleriyle yurdlarında kalmağa da‘vet olunur. Lakin yanlarında olan silahların cümlesini emin yerde hıfz olunmak içün teslîm eyleyüp bir müfredât defterde mufassalan kayd ile iki devlet beyninde musâlaha akdolundukda yine sahiplerinin ellerine verile.
Sâniyen yurdlarında kalacak ehl-i İslâm dîn ü âyînlerinin icrâsı husûsunda külliyen serbest olup camileri ve imâmları evvelki gibi muhafaza olunup şer‘an lâzım gelen beş vakit namazlarını kılalar ve Cuma namazlarında dahi hutbeyi padişahları ve halifeleri olan Sultan Mahmud isminde okuyalar. Zîrâ Rusya askerinden zabt olunmuş ve olunacak memleketlerde yurdlarını bırakmayup kalan ehl-i İslâm bu yüzden Mosko re‘âyâsı addolunmayup kemâ fi’s-sâbık Âl-i Osman padişâhı re‘âyâsı olmak iktizâ eylediği derkârdır.
Sâlisen belde-i Edirne ve sâ’ir beldelerin ve kasabaların hükkâm ve kuzât ve zâbitânı ve a‘yânları ve ihtiyârları me’mûr oldukları mahalleri terk etmeyüp umur-ı belde ve ahâlînin maslahatları idâresine müdâvemet birle ehl-i İslâm’ın himâyet ü sıyâneti ve emniyet ü râhatlarının vikâyesine sarf-ı sa‘y u himmet eyleyeler ve bu takdîrde ehl-i İslâm beyninde düşen umûr u husûslara Rusya zâbitleri tarafından vechen mine’l-vücûh müdâhale olunmaya. Şu vechile ki hukûk ve da‘vâları her mahalde lâzım gelen ehl-i İslâm hükkâm ve zâbitânı ma‘rifetiyle fasl u kat‘ olunalar.
Râbi’an yurdlarında kalan ahâlî ekinlerini biçüp geçinmelerîçün lazım olacak zahirelerini ambarlarında ba‘de’l-hıfz artar ve kendülerine ziyâde olan her ne gûne mahsulleri var ise Rusya askeri levâzımâtı içün rızâlarıyla satup kat‘ olunacak baha üzere alınan mahsûlün akçesi bi’t-tamam nakden kendülerine edâ oluna.
Hâmisen Mâru’z-zikr mahallerde bulunabilecek top ve silah ve mühimmât ve zehâir ve buna misillü her ne ki mîrî malı var ise cümleten mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitân tarafından Rusya zâbitânına bi’t-tamâm teslîm oluna ve işbu maslahat bir kerre nizâm bulunca ahad-ı nâsa mahsûs olan mâl ü menâl her ne ise kimesne tarafından dokunulmayup herkes kendü malını istediği gibi kullanmağa ve idâre etmeğe me’zûn ola.
Sâdisen gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde kalacak ehl-i İslâm’ın evlerinde Rusya askerî tâ’ifesinin ikâmeti câiz olmayacağından mâ‘adâ ehl-i İslâm’ın evlâd u ıyâlleriyle asker tarafından bir vechile incitilmemesi ve çiğne[n]memesi içün lâzım gelen tedbîrler kemâl-i şiddet ile görülüp bu misillü keyfiyetlerin zuhûru külliyen men‘ oluna.
Şurût-ı mezkûre kemâl-i dikkat ile ri‘âyet olunup bi-aynihî icrâlarına dâ’ir iktizâ eden ifâdâtı mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitleri tarafından Rusya askerlerinin sergerdesine arz u inhâ olunmak husûsu muvâfık-ı re’y-i sergerde-i müşârunileyhdir.
İşbu bin iki yüz kırk beş senesi mâh-ı Safer’in gurresinde [2 Ağustos 1829] Aydos kasabasında tahrîr olunmuştur”.
Rauf Bey’i Mondros’a yollayan kurnaz şarklı kafası, meslekten diplomatların yerine geçirdikleri Rauf Bey’e de kötülük yaparak Bırakışma’nın bir hezimet olmasının yolunu yapmıştır. Mondros Bırakışması bir hezimettir ama, bize “İyi ki Rauf Bey gönderilmiş” bile dedirtebilir. Nitekim Rauf Bey’in alternatifi Damat Ferit Paşa’ydı!
Osmanlı Devleti, Mondros Bırakışması görüşmelerine panik halinde, doğru dürüst hazırlanmadan ve yanlış bir kişi göndererek oturmuştur. İtilâf Devletleri’nin savaş sırasında yaptığı ve Bolşeviklerin Ekim Devrimi’nden sonra açıkladığı gizli paylaşım planları, Osmanlı devlet adamlarını çok korkutmuştu. Bu nedenle, bu çevrelerde savaştan ne kadar çabuk çekilirlerse o kadar iyi barış koşulları elde edeceklerine ilişkin bir eğilim oluşmuştu. Ancak Osmanlılar müttefiklerine ihanet etmek istememiş ve ayrı bir barış seçeneği çok ilgi görmemişti.
Bulgaristan’ın 29 Eylül 1918’de bırakışma yapıp savaştan çekilmesi işin rengini değiştirdi. Hem bir müttefik savaşı bırakıyordu hem de bir an önce İtilâf Devletleri’ni tatmin etmek gerekiyordu. Zira Fransız ve İngilizler, Bolşeviklerin gizli anlaşmaları açıklamasından sonra bir bildiri yayımlayarak Osmanlıların savaştan vazgeçmesi durumunda İstanbul’un kendilerine bırakılacağını beyan etmişlerdi. Yani bir an önce bırakışma yapmak ve İtilâf Devletleri’nin mümkün olduğunca suyuna gitmek gerekiyordu.
Bırakışmayı imzalayan Türk heyeti Önde solda, Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay). Yanında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Reşat Hikmet Bey. Arkada ise soldan sağa Bahriye yaveri Sait Bey, Tevfik Bey ve heyetin kâtipliğini yapan Âli Bey (Türkgeldi).
Bu konuda atılan ilk adım, Hüseyin Rauf (Orbay) Bey’in, 13 Ekim’de istifa eden Talât Paşa Kabinesi’nin yerine gelen Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı yapılmasıdır. Birçok üst rütbeli kişi dururken bu albayın bakan yapılması, bırakışma görüşmelerine İngiliz Akdeniz Donanması Komutanı Amiral Arthur Calthorpe’un katılacak olmasındandır. İngiliz denizcinin karşısına bir Osmanlı denizcisi, üstelik kahraman bir denizci çıkarılacaktı. Bilindiği gibi Rauf Bey, Balkan Savaşı’nda yüzümüzü güldüren neredeyse tek subaydır: Komutasındaki Hamidiye zırhlısıyla harikalar yaratmıştı. Üstelik Rauf Bey, bütün Osmanlı deniz subayları gibi İngilizce biliyordu.
Bu tutuma “şark kurnazlığı” diyecek olanlara pek kızamam sanırım. Zira Rauf Bey’in yukarıda saydığımız niteliklerinin yanısıra herhangi bir diplomatik başarısı yoktu o zamana kadar. 1918 Mart’ında Trabzon’da toplanan ve Ermenistan ve Gürcistan’ın Rusya’yla yapılan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’na uymalarını sağlamaya çalışan konferansta Osmanlı delegesiydi (bkz. #tarih, sayı 45). Yani galip tarafı temsil ediyordu; küçük ve güçsüz iki ülkenin temsilcileriyle karşı karşıyaydı; konferans da zaten başarıyla sonuçlanmamıştı.
İmzaların atıldığı gemi Britanya Kraliyet Donanması’na hizmet eden ve iki Lord Nelson sınıfı ön dretnot zırhlıdan biri olan Agamemnon zırhlısı, Mondros Bırakışması’nın imzalandığı gemi oldu. Agamemnon, İngiltere’nin Akdeniz filosunun amiral gemisiydi.
Ancak, bütün bunlardan Rauf Bey’i küçümsediğimiz gibi bir sonuç çıkarılması yanlış olur. Rauf Bey’in, gayet başarılı bir asker, Millî Mücadele’ye çok önemli katkıda bulunmuş büyük bir vatansever, İttihat ve Terakki silâhşörlerinin kanlı tedhiş eylemlerine şiddetle karşı çıkan ılımlı bir politikacı olarak benim gözümde de değeri büyüktür; ama bu nitelikler, insanı iyi bir diplomat, iyi bir müzakereci yapmaya yetmez. Sonuç olarak Rauf Bey’i Mondros’a yollayan kurnaz şarklı kafası, meslekten diplomatların yerine geçirdikleri Rauf Bey’e de kötülük yaparak Bırakışma’nın bir hezimet olmasının yolunu yapmıştır.
Mondros Bırakışması metninin nasıl bir hezimet olduğu ve nelere yol açtığını gözden geçirmeden önce söylenmesi gereken bir nokta daha var ki, o günlerdeki durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdiği gibi, bize “İyi ki Rauf Bey gönderilmiş” bile dedirtebilir. Nitekim Mondros’ta Osmanlı Devleti’ni kimin temsil edeceğinin tartışıldığı günlerde, Rauf Bey’in alternatifi Damat Ferit Paşa’ydı! Türkiye’nin daha çok Millî Mücadele’nin, Anadolu’daki kongreler sürecinin baş düşmanı olarak tanıdığı Ferit Paşa, daha o günlerde Padişah VI. Mehmet Vahdettin’in eniştesi olmasının dışında herhangi bir özelliği olmayan, yeteneksiz ve kifayetsiz bir politikacı olarak tanınıyordu. Sultanın huzurunda nasıl davranmak gerektiğini gayet iyi bilen, saygıda kusur etmeyen, son derece terbiyeli, ayrıca VI. Mehmet Vahdettin’in iyi bir padişah olacağına o günlerde samimiyetle inanan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa gibi bir Osmanlı soylusu bile, padişahın Mondros’a Ferit Paşa’nın gönderilebileceğini söylemesi üzerine kendini tutamayıp, “Aman Efendimiz; o meczubun biridir” demiştir.
Mondros neresi? Anlaşmaya ismini veren Limmi Adası bugün Yunanistan toprakları içinde olup, Gökçeada’nın güney batısında yer almaktadır.
Büyük Britanya cephesinde ise durum tümüyle farklıydı. Londra’dan Amiral Calthorpe’a 24 maddelik bir taslak yollanmış, özel olarak Karadeniz ve Boğazlar’la ilgili ilk üç madde dışında tüm maddelerin pazarlığa açık olduğu, hatta gerektiğinde hepsinden vazgeçilebileceği söylenmişti. Bilindiği gibi Mondros Bırakışması metni 25 maddeden oluşur. Yani İngiliz amirali 24 maddenin hepsini almakla kalmamış, fazladan bir madde daha ekleyebilmiştir. Bu maddelerin içeriklerine ilişkin de Rauf Bey’in pek bir şey yapamadığını, 24. maddenin İngilizce metninden anlayabiliriz. Türkçe metinde “Vilâyât-ı sitte” (altı vilâyet) deyimiyle anılan ve Ermenilerin kalabalık bir azınlık oluşturdukları altı vilâyete “the Armenian vilayets” (Ermeni vilâyetleri) denmişti.
Rauf Bey’in kendisine verilen görevin adamı olmadığını gösteren en az iki şey daha biliyoruz. Bunların birincisi, Kanadalı araştırmacı Gwynne Dyer’ın “The Turkish Armistice of 1918” başlıklı makalesinden öğrendiğimize göre, Rauf Bey’in bazı isteklerini Amiral Calthorpe’un, “bunlar bırakışma yapılırken değil, barış görüşmelerinde ele alınacak konulardır” diyerek karşılamış olmasıdır. Diğerini ise, bir hafta sonra Ahmet İzzet Paşa’nın Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’ya yolladığı bir telgrafta görüyoruz. Rauf Bey, Batı Anadolu’nun Yunan işgaline uğraması gibi bazı olasılıklar konusunda İngiliz amiralinin “centilmen sözü” ile yetinmiş, yazılı bir güvence almamıştır.
Bağdat’ta moral konuşması Britanyalı general William Marshall, 2 Kasım 1918’de Bağdat’taki üstte, İngiliz askerlere Osmanlı Devleti ile Mondros Bırakışması’nın imzalandığını ilan ediyor.
Bırakışma metninin tamamına bakıldığında edinilen genel izlenim, bunun bir teslim belgesi olduğudur. Örneğin bütün limanlar ve demiryolları İtilâf Devletleri’nin denetimine bırakılıyordu (Madde 1, 8, 9, 10, 15). Bu, işgal güçlerinin ülkenin içlerine kadar girebileceğini gösterir. Bundan başka, İtilâf ordularının stratejik önemi olan herhangi bir bölgeyi de işgal edebileceği öngörülmüştü ki (Madde 7), savaşa son verildiği düşünüldüğünde anlamsız olduğu söylenebileceği gibi, İtilâf Devletleri’nin başka niyetleri bulunduğunu gösterdiği de düşünülebilir. Öte yandan, Osmanlıların elinde esir bulunan bütün İtilâf askerlerinin hemen teslim edilmeleri öngörülürken (Madde 4), Osmanlı esirlerinin daha bir müddet İtilâf Devletleri tarafından tutulacağı (Madde 22) söyleniyordu. Yani karşılıklılık yoktu. Son olarak da yukarıda değindiğimiz ve birçok vatanseverin Doğu Anadolu’nun bazı bölgelerinin Ermenistan olması yolunda bir ilk adım olarak gördüğü 24. maddeyi sayabiliriz.
Mondros Bırakışması’nın, ülkemizin tarihinde anlamlı bir dönemeç olduğuna ilişkin herhangi bir kuşkumuz olamaz. Her şeyden önce, çok şey kaybettiğimiz bir savaşın sonunu getirmiş olmasıyla, o korkunç dönemi yaşayanlar için bir rahatlama anı, kısa sürecek olsa da bir barış ümidi olmuştur. Ama hem toplumsal tarih, hem de siyasal tarih açısından fazla ciddiye alınacak bir dönemeç de değildir. Hatta, Mondros’a meslekten diplomatların gönderilmiş ve bunun sonucunda çok daha kabul edilebilir, ülkeyi galiplerin işgallerine açmayan bir bırakışma metni çıkmış olsaydı da Mondros Bırakışması çok ciddiye alınabilir bir dönemeç olmayacaktı. Bunun nedeni, elimizdeki tarihsel metnin bile hiçbir işe yaramaması, sonrasında gelişen olayların o metni bile mumla aratacak nitelikte olmasıdır.
100 yıl önceki antlaşmaya ev sahipliği yapan Mondros Limanı’nın bugünkü hali.
Bilindiği gibi Bırakışma’nın hemen ardından İngilizler Musul’u işgal etmişlerdi. Bırakışma anından önce ele geçirememiş oldukları Musul’u almaları, tamamen hukuksuzdu. Buna itiraz eden 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa da bu itirazı nedeniyle tutuklanıp Malta’ya sürülenler arasında yer alacaktır. Bu olaydan birkaç gün sonra ise İngilizler bu sefer İskenderun’u işgal ettiler. Niyetleri, Musul’da olanlardan işkillenip 7. Ordu’yu Suriye’den Çukurova’ya çekmeye çalışan Mustafa Kemal Paşa’nın yolunu kesmekti. Çekilme çok hızlı gerçekleştirildiği için Mustafa Kemal Paşa’nın İskenderun’a çıkacak İngiliz askerlerine ateşle karşılık verme emrinin yerine getirilmesine gerek kalmamış, Paşa da Malta’ya gidenler kervanına katılmaktan kurtulmuştu. Ancak, Kuzeydoğu Anadolu’daki 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki (Subaşı) Paşa’nın akıbeti öyle olmadı. Mondros Bırakışması’na göre Kars, Ardahan ve Batum Sancakları’nın Osmanlı topraklarında kalıp kalmayacağı, yerinde yapılacak incelemelerden sonra karara bağlanacaktı (Madde 11). Ancak İngilizler, bu incelemeler yapılmadan Osmanlı ordusunun bölgeyi boşaltmasını istediler. Buna itiraz eden ve yerel direniş örgütlerinin kurulmasına yardımcı olan Yakup Şevki Paşa da Malta’ya ilk gönderilenlerden olacaktı.
İmzalanmasından sonraki 10 güne sığan bu olaylar, Bırakışma’nın neredeyse imzalanır imzalanmaz kâğıt üstünde kalması sonucunu doğurduğunu iddia etmeye yeter de artar bile. Ancak bu tespitten yola çıkarak hemen Sèvres Antlaşması’nın içeriğine atlamak çok erekselci, dolayısıyla da yanlış olur. Aynı biçimde, Mondros Bırakışması’nın içeriği ve sonrasında gelişen olaylar üzerinden Türklük, Müslümanlık ya da Üçüncü Dünya merkezli bir dizi aşırı mağduriyet ya da emperyalizm söylemine sıçramak da gayet yanlıştır. Türkiye’nin geleceği açısından henüz 1918’in Kasım ayında kendini belli eden ve Sèvres Antlaşması’yla doruğa çıkacak olan eylemler dizisini daha iyi anlayıp çözümleyebilmek için, 1. Dünya Savaşı’na ve sonuçlarına Avrupa ölçeğinde bir yaklaşımla eğilmek daha doğru olacaktır.
Osmanlı basınında bırakışma Vakit gazetesinin 3 Kasım 1918 tarihli nüshasında, Mondros Bırakışması’nın tam metni yayımlanmıştı. Gazete daha sonra bu kararından pişman olacaktı.
Türkiye için 1. Dünya Savaşı, Çanakkale Boğazı’yla Gelibolu Yarımadası’nda, bir de Kutü’l-Amare’de kazanılan başarılarla hatırlanan, yenilgi boyutu ise, “müttefiklerimiz yenildiği için yenilmiş sayıldık” efsanesiyle geçiştirilen ya da Kurtuluş Savaşı’ndaki başarıyla üstü örtülebilen bir maceradır. Bu nedenle ülkemizde üretilmiş 1. Dünya Savaşı’na ilişkin edebiyat ve sanat eserleri, Kurtuluş Savaşı’na ilişkin olanlarla veya bazı Avrupa ülkelerinde üretilenlerle karşılaştırıldığında çok cüce kalırlar. Bu durum, bize ilk ağızda 1. Dünya Savaşı’nın birçok ülkede, özellikle de Napoléon döneminden beri, yani yüz yıldır topyekûn bir savaş yaşamamış olan Batı Avrupa’da nasıl bir travma yarattığını göstermek açısından önemlidir.
Yüzyıl boyunca gelişen teknolojinin makineli tüfekler ve uzun menzilli toplarla getirdiği yıkıcılık, yerle bir olan şehirler, tümüyle yok olan ormanlar ve milyonlarca ölü, bu travmayı daha da arttırmıştı. İşte galiplerle mağluplar arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen bu travma oldu. İtilâf Devletleri, dört yıldan biraz daha uzun süren savaşın bütün acısını yenilen İttifak Devletleri’nden çıkarmaya çalıştılar. Bulgaristan, Batı Trakya’yı yitirdi. Macaristan, büyük bir Macar nüfusunu Sırbistan ve Romanya’ya bırakmak zorunda kaldı. Avusturya iyice küçüldü ve Almanya’ya katılması yasaklandı. Nazizm belasını yaratanın Almanya’ya dayatılan ekonomik ve mali koşullar olduğunu yadsıyan tek bir tarihçi bile yok bugün. Dolayısıyla, Türkiye’nin Çanakkale Boğazı’nı kapatarak savaşın uzamasına neden olduğunu düşünenlerin bu haksız sertlik zincirinden bir pay da Türkiye’ye çıkardıklarını söyleyebilirsek, Mondros Bırakışması’nı ve hemen sonrasında olanları daha iyi anlayabilmiş oluruz.
Mondros’taki müze Mondros Adası’nda bir Deniz Müzesi mevcut. Ziyaretçilere açık olan müzede, Mondros Bırakışması’nın imzalandığı Agamemnon zırhlısı üzerine bilgiler mevcut.
“BIRAKIŞMA”, “ATEŞKES”, “ANTLAŞMA”
Mondros’ta imzalanan neydi?
“Bırakışma” iyi bir sözcük; “mütareke”nin Türkçe karşılığı. “Mütareke”nin, karşılıklı terkleşmek anlamına geldiğini bilenler anlayacaklardır. İki taraf savaşa tutuştuğuna göre, “bırakışma” daha da anlamlı olur sanırım. Ancak burada sorunumuz tutmak ve bırakmak değil, daha da önemli bir sorun. Zira adlarının önünde “Prof.” veya “Doç.” kısaltmaları olan birçok kişi hâlâ “Mondros Bırakışması” (ya da “Mondros Mütarekesi”) diyecekleri yerde “Mondros Ateşkesi” veya “Mondros Ateşkes Antlaşması” diyor. Durum vahim çünkü ateşkesle bırakışma arasında hem fiilî açıdan, hem de hukuk açısından büyük bir fark var.
“Bırakışma” (armistice), savaş haline son vermek, silâhları bırakmak demektir. “Ateşkes” (cessez le feu; cease fire) ise savaşa ara vermek, elinizden silâhları bırakmadan ateş etmeyi bir süreliğine durdurmak demektir. Örnek verecek olursak, Çanakkale muharebeleri sırasında yaşanan ilginç bir olaydan sözedebiliriz. Bilindiği gibi 19 Mayıs 1915’te Osmanlı ordusu büyük çaplı bir hücuma kalkmış ve çok kayıp vermişti. İki tarafın siperleri arasındaki “no man’s land”de biriken cesetler, havanın da çok sıcak olması nedeniyle izleyen günlerde çürümeye ve kokmaya başladı. Üstlerine üşüşen börtü böcek de cabası… Çıkan kokunun iyice çekilmez bir hale gelmesi üzerine, 23 Mayıs akşamı bir günlük ateşkes ilân edildi. 24 Mayıs sabahı, iki tarafın sıhhiyeleri, subayların gözetiminde siperlerden çıktılar, selamlaşıp sigara alışverişi yaptılar ve cesetler arazide açılan çukurlara defnedildi. İşleri tamamlanınca da el sıkışıp mevzilerine döndüler. Akşam saatlerinde yeniden savaşıyorlardı.
ERZURUM MİLLETVEKİLİ ANLATIYOR
‘Vilâyat-ı Şarkiye, Ermenistan oluyor!’
İstanbul’da 12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’ne Erzurum milletvekili olarak giren Süleyman Necati Güneri, Hâtıra Defteri adı altında topladığı anılarında aşağıdaki olayı naklediyor: “Erzurum’da eski âşinalardan yalnız Doktor Fuat Sabit Bey vardı. Hastahanede ser-tabib bulunuyordu. Bir gün emir neferi muttasıl oturduğum evden bizi erken çağırdı. Gittim, kapıdan girerken doktor:
-Müjde! Mütareke oldu. -Mütareke-i tamme var mı? dedim. Telgrafı gösterdi. Yirmi [dördüncü] maddeye gelince: -Eyvah! Vilâyat-ı Şarkiye Ermenistan oluyor… dedim. Doktor: -Öyle bir şey yok! dedi.
Maddeyi okuyorum:
“Ermeni ekseriyet sâkin olan vilâyetlerde asayişi muhill bir hâl zuhur ederse İtilâf devletleri oraları işgâl hakkını muhafaza eder.” Bu madde şu demektir ki Ermeni muhill-i asayiş hareket yapınca İtilâf ordusu Erzurum’a girecek ve Ermeniler de Türkleri kese kese ekseriyet teminine çalışacaktır. Bir Ermeni bulunmayan buraları müdafaa etmemek namussuzluktur.
Doktor: -Ben seninle beraberim, fakat askerim. Teşebbüste bulunamam. Ne lâzımsa siz yapınız, dedi. Bir cemiyet kurulmasına karar verdik. Cemiyetin nizamnâme ve beyannâmesini hazırladım”.
(Süleyman Necati Güneri, Hâtıra Defteri, haz. Ali Birinci İstanbul, 1999).
Mustafa Kemal’in Çanakkale cephesi dönüşü İstanbul’da sıklıkla görüştüğü arkadaşı, Turing’in kurucusu, diplomat ve devlet adamı Reşit Saffet’dir (Atabinen). Bol bol kitap okuyan, kitaba düşkün bu iki aydın kişilik, imparatorluğun son yıllarında İstanbul’da bir süre aynı semtte, Beşiktaş-Akaretler’de otururlar. Dostlukları cumhuriyet devrinde de devam edecektir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, muhteşem bir kitap müptelasıdır. Bu Anıt-kabir’de (bence atıl bir şekilde) tutulmakta olan muhteşem kütüphanesinden ve okunmuş, notlanmış kitaplarından bellidir.
Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun kurucusu, diplomat ve devlet adamı Reşit Saffet Atabinen de çok büyük bir kitaplığa (günümüzde Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun Çeliktepe’deki genel merkezinde tutulmakta olan) sahiptir. Bol bol kitap okuyan, kitaba düşkün bu iki aydın kişilik, imparatorluğun son yıllarında İstanbul’da bir süre aynı semtte oturular. Bu yer Beşiktaş-Akaretler semtidir. Reşit Saffet Bey, babası flütist Miralay Saffet Bey’in Yeniköy’deki yalısından ayrı Akaretler’deki evlerinden birinde oturmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Paşa da aynı evlerden birinde annesi Zübeyde Hanım’la kalmaktadır.
Mustafa Kemal 1 Haziran 1915’te miralay (albay) rütbesini alır. 28 Temmuz’da 15. Kolordu komutanı olur. 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu ve 19 Ağustos’tan itibaren Anafartalar Grup Komutanlığı uhdesinde kalmak üzere 16. Kolordu komutanı olur. Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, kitap tutkusu dolayısıyla, üstdüzey bürokrat ve diplomatlardan Reşit Saffet Atabinen ile arkadaşlığını pekiştirir. Elimizden geçen ve Mutfak Sanatları Akademisi kurucusu Mehmet Aksel Bey’in oluşturduğu Yemek Müze ve Kütüphanesi’nde korunmakta olan bir kartvizit, bu dostluğun en büyük belgesidir.
İlk kez paylaştığımız bu belge, Miralay Mustafa Kemal yazılı kartvizit ve onun arkasına yazdığı nottan oluşmaktadır. Kartvizitin arkasında Gazi’nin elyazısıyla şöyle denmiştir: “Reşit Saffet Beyefendi’ye.. Sui-tesadüfat müşerref mülakatımızdan beni mahrum ediyor. Bu gece evde olsanız, büyük bir memnuniyetle ziyaretinize gelmek isterim. Mümkünse şimdi 18/10/1331 [31 Aralık 1915]. Saat 5′[den] sonra”.
Gazi yılın son günü, komşusu ve Batı kaynaklı muhteşem bir kütüphaneye sahip Reşit Saffet Bey’in evine gelmek için, onunla kitaplar üzerine konuşmak için can atmaktadır. Bu satırlar bir kitap aşığının, gerçek bir entellektüelin hissiyatını yansıtır.
Asım Us, Atabinen hakkında yazdığı yazıda (TTOK Belleteni No: 276-279, Atabinen Özel Sayısı), “Reşit Saffet Atabinen’in ailesi gençliğinde Beşiktaş Akaretlerinde oturmuştu; bu sırada Mustafa Kemal de bu ailenin bir aralık komşusu olmuştu. Bu münasebetle Reşit Saffet Atabinen’i tanımış olan Atatürk, kendisini Birinci Lozan Konferansına giden Murahhas Heyete Genel Sekreter seçdirmişti. Yine bundan dolayıdır ki Atatürk Milli Mücadele tarihini anlatan büyük Nutku’nun Fransızca’ya tercümesi için Reşit Saffet Atabinen’i vazifelendirmişti. Bu vazifesini de muvaffakiyetle yaptıktan sonra doğrudan doğruya Atatürk’ün gösterdiği adaylıkla Kocaeli’nden milletvekili seçilmişti. Eski rakkamların batı rakkamları şekline çevrilmesi Reşit Saffet Atabinen’in teşebbüsü üzerine olmuştur” diyerek yukarıda belirttiğimiz dostluğu teyid etmektedir.
1927-1934 arasında Kocaeli milletvekilliği yapan Reşit Saffet Bey’in (1858-1939) babası, ilk Türk orkestra şefi Miralay Saffet Bey’e Ankara’dan yazdığı bir mektup, hem Atatürk’le yakınlığını hem de Gazi’nin sofrasının ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir:
“Canım Ciğerim Babacığım” İki dönem boyunca Kocaeli milletvekilliği de yapan Reşit Saffet Bey, babası Miralay Saffet Bey’e yazdığı mektupta, Çankaya’da Gazi’nin sofrasına davet edilmiş olmaktan duyduğu kıvancı anlatıyordu.
“TBMM azasına mahsus – Cuma
Canım Ciğerim Babacığım,
Afiyetle buraya geldim, işlerimin başına geçtim. Meclis’te, Tasarruf Cemiyeti’nde, Türk Ocağı’nda faaliyetlerime tekrar başladım. Akşamları ise bol bol okuyorum. Burası benim mesai sahamdır. Remzi Bey’i nadiren görüyorum. Geceleri bir yere çıkdığım yok. Yalnız evvelki akşam sevgili şefim Gazi Hazretlerinin iltifatlarına mazhar olarak Çankaya’da yemeğe davet olundum. Pek istifadeli bir akşam geçirdim. Bütün mesai direktiflerimi kendilerinden aldım. Sizi te’min ederim ki kendilerini gördükten sonra fazla heves ve gayretle çalışıyorum.
Babacığım sizin de resminiz daima başucumda olduğu için (ve olmasa da) simanız, şahsiyetiniz hiçbir an zihnimden, ruhumdan eksik değildir. Gece gündüz sıhhatinize, saadetinize, uzun ömrünüze dua ederek mübarek ellerinizden aşkla öperim canım babacığım.
Reşid Saffet (Ayşeciğime ve çocuklara muhabbetler. Sık sık Pangaltı’ya gidip kalmanızı çok rica ederim).”
Kitap okuma ve okunan kitap üzerine konuşma, kitap sohbetleri ile başlayan Mustafa Kemal-Reşit Saffet Atabinen dostluğu, Gazi’nin ölümüne kadar devam etmiştir. Bu kitap odaklı görüşmelerin içine bir ara Reşit Saffet Bey’in karısı Nurhayat Hanım’ın akrabası ve Gazi’nin eşi Latife Hanım da dahil olmuştur.
3 Kasım 1928’de yasalaşan ve Lâtin kökenli, dilimizin fonetiğine uyarlanmış yeni Türk Alfabesi, son yıllarda bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaların odağında yer alıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu hem eleştirileri cevaplıyor hem de “Türk devrimlerinin en kalıcı ve güvenceli olanıdır” diye tanımladığı yeni Türk alfabesinin öncesindeki ve sonrasındaki durumu gözler önüne seriyor.
İkdam, 24 Eylül 1928
Alfabenin değişmesiyle “mezartaşlarını okumaktan bile yoksun bırakıldık” savlarını siz de duymuşsunuzdur. “Alfabe değişince nüfusun tamamı ümmi oluverdi” de deniyor. Arap alfabesinden önce Türklerin yazısı yok muydu?
Necdet Sakaoğlu:
Önce “Türklerin alfabeleri yok muydu?” sorusu üzerinde duralım. Anayurtta dilimizin yazımına özel, Göktürk ve Uygur alfabeleri vardı. Bu yazıyı İslâmiyet’e girdiğimiz süreçte ve İran üzerinden göçmeden önce zaten bırakmış ve unutmuştuk. Türk/Turan ulusları kendi yazılarını 9. yüzyıla kadar kullanmışlardı. O uzun dönemde Göktürk yazısıyla kağıt üzerine işlenmiş belgelerden elimizde tek bir örnek bile yok! Taşa yazılı Göktürkçe metinler, Orhun ve Yenisey anıtlarında kalıcı olabilmiş. Geçenlerde muştu gibi bir buluntudan haberdar olduk: Bir köyde, Göktürk alfabesiyle yazılı bir mezar taşı! Arap elifbasıyla okuyup yazmayı, hatta doğru kullanabilmeyi de yaklaşık 1000 yıl sürdürdük. 3 Kasım 1928’de de Lâtin kökenli, dilimizin fonetiğine uyarlanmış yeni Türk Alfabesi yasalaştı.
Yazı, uygarlıkların ulaşabildiği bir yetkinliktir. Sümer yazısı denen çivi yazısının bir uygarlığa anahtar olması, kimbilir kaç yüzyıllık bir ilerlemenin sonucudur? Sesleri işaretlerle buluşturarak anlamlandırma, herhalde zor iş; harfler sıralayarak meram anlatmaksa bir uygarlık noktasıdır. Demek ki Türkler bu seviyeye iki bin yıl önce ulaşmışlardı. Sonrasında “nasıl oldu?” diyebileceğimiz ikinci bir evrim yaşanmış.
Arap ordularının 8. 9. yüzyıllardaki Asya seferlerinde Türkler, inançları yanında yurtlarını, yazılarını da Asya’da bırakarak İslâm dininin yayıldığı coğrafyaya göçmeye başlamışlar. Arap yazısını da bu süreçte benimsemişler. Bu geçişin İran’da başladığını, kimi İslâmi öğretilerin, örneğin abdest, namaz, oruç gibi din kavramlarının Farsça oluşu kanıtlıyor. Şöyle de denebilir: Türkler, Arap yazısını daha önce öğrenen İranlılardan ve onların işaretlerle zenginleştirdikleri biçimiyle almışlardı. Yani Anadolu’ya yerleştiğimiz zamanlarda, Elifba düzenimiz Arap harfli ama Acem usullerinde harekelenmiş, kimi Arap ünsüzlerine ünlü işlevi yüklemişiz. Bundan dolayı Türk Elifasınıbilmeyen bir Arap, bir Osmanlı mektubunu okurken telaffuz gülünçlüğüne düşer. Doğal ki bir Türk de bir Arap mektubunu düzgün okuyamaz. Kaldı ki Arap harfleriyle okur yazarlarımızda, alışık olmadıkları elyazılarını okumakta zorlanırlardı.
Önemli bir engel Arap alfabesini Türk diline uymamasıydı. Tek ünlüsü vardır Arapçanın: “Elif”. “Ayın” bir ünlüdür ama, ünlendireceği Türkçe sözcük yoktur. Biz yazarken 8 ünlü kullanıyoruz. Din gerekçesiyle dayatılan Arap yazısının, Türk okur-yazarı her dönemde küçük bir azınlık olabilmiştir. En iyi bilenlerse Divan yazıcıları, Kâtip Çelebi gibi aydınlar, ulema seçkinleri, saray, sadaret bürokratları ve kâtipleriydi.
Zorluk, Osmanlı uyruğu Arap okur-yazarlar için de söz konusuydu. Bir de şu var: Eski yazıyla yazılmış bir Türk mektubunu hatta arşiv belgesini, bir Arap aydını Türk arşivlerinde çalışmamışsa sökemez. Elifba Araplarındı ama, biz onu dilimize adapte etmiştik. Örnek vermek gerekirse “göz” sözcüğü belli işaretler konmamışsa yazının gelişine göre “güz” veya “köz” de okunur.
Gelelim diğer meseleye. Arap alfabesini terk edip Latin kökenli Türk alfabesine geçince herkes kara cahil mi oldu, kimse dedesinin mezarını okuyamaz hale mi geldi? Hayır. Arap alfabesiyle okuyup yazan kuşaklar arasında, annem, babam, öğretmenlerim de vardı. Yüzlercesini tanıdım. Babam yeni harfleri halk dershanesinde bir akşamda öğrenmiş. Övünçle anlatırdı. Anneme de evde öğretmiş.
Meşhur fotoğraf Gazi’nin Kayseri’de yeni harfleri halka tanıttığı bu Harf İnkılabı fotoğrafı, Fransız L’illustration dergisine de kapak olmuştu.
1928/29 sonrasında Türk aydınları yeni yazıyla dünyayı izlerken, eski yazıyla okur-yazarlıklarını da o kültürün bir mirası olarak korudular. İlk tayyarecilerimizden, Amasra’da tanıdığım Emekli Albay Mazlum Keyüsk, Harp Okulu da dahil bütün öğrenimini, subaylığının da ilk 18 yılını eski yazıyla geçirmişti. Enver Paşa alfabesini de subaylık yıllarında (1910’larda) öğrenmişti. Bana gülünç örnekler yazardı. Almanca ve Fransızca da bilirdi. Arşiv ve kütüphanelerden aldığım kopyaları birlikte çalışır, çevirirdik. Okumakta zorlandığı eski sözcükler olurdu. Lügatlere başvurarak “doğru” okur ve anlamlandırırdık. Ancak askerlikle ilgili ibareleri duraksamadan okurdu. Yine o kuşaktan merhum Basri Sıdal, İstanbul Muallim Mektebi mezunu idi. Yazı hocası, hattat İsmail Hakkı Altınbezer’miş. Kendisi de hattattı. Yıllarca belge okuduk. Bana yazı hocalığı da yaptı. Çalıştığım defterleri saklarım. Onun da sökemediği sözcükler olurdu.
“Harf Devrimiyle herkes cahil oldu” (!) safsatasına dönelim: Hayır! Tam tersi, milyonlar okur-yazar oldu. Şu gerçeği hatırlatalım: Yeni yazının kabul edildiği 1928’de Türkiye nüfusu 15 milyondu diyelim. Ne kadar iyimser düşünsek de, acaba o dönemde bu toplumun 1 milyonu okur yazar mıydı? O kuşaklardan pek çok tanıdıklarım vardı. İlkokuldan yüksekokula kadar öğretmenlerimin çoğu da o kültürle yetişmişlerdi. Kimileri okul çağı alışkanlıklarını sürdürerek eski yazı not tutar, mektup yazarlardı. Bana yazılmış eski mektupları saklarım.
Yeni tabelalar Alfabe değişikliğinden sonra dükkanlar yaklaşık bir yıl daha eski ve yeni tabelalarını birlikte kullanmıştı.
Bir kasaba ortamında kimler okur-yazardı derseniz; mesela annem okuryazardı ama, üç ablası bilmiyordu. Babam biliyordu ama, dükkân komşularının çoğu bilmiyordu. Büyükbabam kasabanın ileri gelenlerindenmiş. Okuması yok, ezberi kuvvetliymiş. Resmî ilanları okutarak ezberler, gür sesiyle belediyenin penceresinden halka ilan edermiş. Denecek o ki okur-yazarlık kentlerde az, nüfus çoğunluğunun yaşadığı köylerde ise ara ki bulasın!
Araştırmalar yaparken mezarlıkları birçok kez gezdim, taşları okudum veya okumaya uğraştım, Bana Rüştiye’de okumuş yaşlılar eşlik ederlerdi. Sonuç şudur: Eski harflerle okur-yazarlar dahi her mezartaşını okuyamazlardı. İdadi mezunu, yerel tarihçi Kâzım Erçoklu (öl. 1974) bile arada takılır, “gözlerim mâni oluyor, seçemiyorum” derdi. Haklıydı; çünkü yazılar bozuk, silik, giriftti. Tarih yazıtlarımızı daha çok Avrupalı oryantalistler okumuş ve yayımlamışlardır. Doğru ve hakça saptamayı şöyle yapabiliriz: Yeni harflerin kabulüyle çoğunluğu cahil bir ulus, okur-yazarlık erdemini kazanmıştır.
Cumhuriyetin 10 alfabenin 5 yılı Yeni alfabenin benimsetilmesi için gösterilen çabalar, sonraki yıllarda da devam etmişti. Cumhuriyetin 10 yılı kutlamalarında taşrada bir kortej.
Son örneği kendi yaşadıklarımdan vereyim: 65 yıldır eski kitaplarla, belgelerle, yazıtlarla uğraşıyorum. Arşivlerde de çalıştım, eski kitaplar topladım. Kanımca Türk halkının -mevcut birikimleri ötesinde20. yüzyılda ve sonrasında Arap elifbasıyla ulaşabileceği bir kültür ve uygarlık şansı asla olamazdı. Keşke bu devrimi, II. Mahmud veya oğlu Sultan Abdülmecid başararak Avrupa devleti olmanın temelini yüzyıl önce atsalardı! Bir daha vurgulayalım: Harf İnkılabı bu ulusun aydınlanmasını sağlamıştır. Öğrenilmesi zor eski yazı ise toplumu cehalet yenikliğine mahkûm etmiştir. İki dönem arasında böyle bir fark vardır.
Benim tanıdığım kuşak, Elifba mekteplerinin taşraya yayıldığı, hatta büyükçe köylere de muallim atandığı, okuma yazma öğretiminin önemsendiği II. Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemlerinin çocuklarıydı. O zamanki ilkokul programları incelendiğinde, Nümune mektepleri dışında taşra mekteplerinde en alt düzeyde bir eğitim vardı: Elifba cüzü, Kur’an’dan namaz surelerinin ezberlenmesi, “kara cümle”, ilmihal, hesaptan dört işlem öğretilirdi.
Devrim literatürü Harf Devrimi öncesinde, alfabe değişikliği meselesi üzerine ciddi bir literatür oluşmuştu. Ali Seydi’nin Latin Hurufu Lisanımıza Kabil-i Tatbik Midir? başlıklı kitapçığı (solda). Millet Mektepleri ise devrimin ardından uygulanmasının en önemli organı olmuştu. Sabri Cemil’in Millet Mektepleri Kıraati başlıklı kitabı (altta).
Bildiğimiz kadarıyla imparatorluğun son döneminde İstanbul’da ve başka büyük kentlerde Latin alfabesiyle Fransızca, İngilizce, Almanca dil ve yazı öğreten okullar da var mıydı?
Elbette. Azınlık okullarında Ermenice, Rumca, Osmanlıca hatta bir de yabancı dil öğretiliyordu. Ermeni edebiyatının güçlü kalemlerinden Hagop Mintzuri (1886-1978) Fransız mektebinde 1, Ermeni ilkokulunda 2 yıl okumuş, bir süre de Robert Kolej’e devam etmişti. Elyazısı bu dört dilde, özellikle Osmanlıca’da mükemmeldi. Buradan da şu çıkıyor: Okulun süresi değil, verdiği eğitim önemlidir. Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatinden dönüşte Osmanlıca ve Fransızca öğretim veren Mekteb-i Sultanî’yi yani Galatasaray’ı açtırmıştı. Zamanın aydınları bu kuruma “Batı’ya açılan pencere” demişlerdir. Giderek okullara da yabancı dil dersleri konuldu. İstanbul’da ve başka kentlerde yabancı dille öğretim veren kolejler vardı. Yani cumhuriyetten önce Latin alfabesi kimi okullarda, Hariciye Nezaretinde, elçiliklerde, uluslararası ticaret ve hukuk işlemlerinde zaten kullanılıyordu. Daha eskilere gidildiğinde de bir halife-padişah kızının (III. Mustafa’nın kızı, III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan), sarayını yapan Melling’den Fransızca öğrendiğini, ona da Osmanlıca öğrettiğini biliyoruz.
İnkılabın derin etkisi Alfabe değişikliği tüm okuma-yazma alanını derinden etkilemişti, Inkılabın en büyük nasiplerinden birini de mühürcüler almıştı.
Mustafa Necati’nin Türk alfabesi hizmetinden sözeder misiniz?
Millî Mücadele yıllarıyla cumhuriyetin ilk evresinde, eğitimimizi çıkmazdan kurtaran iki bilge vardır. Biri ulusunun başöğretmeni de olan –o zamanki adıyla Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, diğeri ise eğitim devrimcisi Maarif Vekili Mustafa Necati. Atatürk bu idealist aydını 1925’in sonlarında Maarif Vekili atadı. Yeni Türk Harflerinin Kabulü ve Millet Mektebi yasaları Mustafa Necati’nin bakanlığında 3 Kasım 1928’de kabul edildi. O aşamada geceli gündüzlü çok yoğun bir çalışma içinde sağlığını yitiren bu yiğit adam, Millet Mektebi’nin açılacağı 1 Ocak 1929’da, 35 yaşında öldü. Atatürk, onun ölümüne gözyaşı dökerek ağlamıştı. Önümüzdeki 1 Ocak, ölümünün 90. yılı. Milli Eğitim Bakanlığı belki onu hatırlar.
illet mektepleri İlk elde açılan okul sayısı sadece İstanbul’da 1200’lere ulaştı ve bu okullara devam eden 45 bin kişinin çoğunu da kadınlar oluşturdu. 1936’ya gelindiğinde, 17 milyon nüfuslu ülkede, 2.5 milyondan fazla kişi okuryazar diploması almıştı. R. Sertaç Kayserilioğlu Arşivi
Peki Arapça harfleriyle yazılı kültür birikimimiz…
Merhum Seyfettin Özege, yıllarca süren bir çalışmayla eski harflerle basılı bütün yayınları kataloglamıştır. 1727’de kurulan ve ilk Türkçe baskıları yapan İstanbul’daki Müteferrika Matbaası’ndan başlayarak 1928’e kadar eski harflerle Türkçe yayınlar, bu katalogda 23.000 dolayındadır. Ortalama her yıla 110 kitap demek! Günümüzde yılda 300 bin kitap basılıyormuş. Bu erişim, yeni Türk harfleri sayesindedir.
Gelelim sorunuza: Resmî-özel kütüphanelerde yüzlerce yılın birikimi yazma eserlerin kesin sayısı ise saptanmış değildir. Yüz binlerden söz ediliyor. Diyelim ki 500 bin. Bunun yarıdan fazlası Arapça ve dinî içeriklidir. Kalan Türkçe yazmaların çoğu da edebiyatla ilgilidir. Tarih, coğrafya, tıp-hekimlik, astronomi eserleri azdır. Bu asırlar külliyatı için 100 binden fazladır diyebilir miyiz, bilemiyorum. Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanelerindeki Türkçe eserler 2500 dolayındadır. Katalogu yayımlanmıştır. Süleymaniye Kütüphanesi’nde toplanan yazmalar için 150 bin sayısı veriliyorsa da, pekçoğu Arapça, tefsir, hadis, şerhler, haşiyeler, zeyillerdir… Kişisel, özel koleksiyonlar da var. Ancak asıl koleksiyonlar ve kütüphaneler yabancı ülkelerdedir. Denecek şudur: Eski yazı kaldırılarak milletin tamamı karacahil yapıldı diyenlere sormalı: Peki siz ne yaptınız, ne yapıyorsunuz? Kataloglar niçin hazırlanmıyor? Yurtiçi yurtdışı Türk mezarlıklarındaki yüzbinlerce yazılı taş, eski yapıların kitabeleri niçin okunmadı? Kara cehalet, ulus bireylerini bu kaynaklardan yoksun bırakmaktır.
Haydi sen de saltanat harabesine! Ramiz Gökçe’nin 13 Ağustos 1928 tarihli Akbaba dergisinde yayınlanan karikatürünün altında şöyle yazılmış: “Türk harfleri, Arap harflerine: -Haydi, sen de saltanat harabesine!”
Türk eğitim tarihi üzerine yeniden çalıştım; yakında inşallah kitap olacak. Şunu söylemek isterim: 1857-1924 arasında 41 Maarif Nazırı görev yapmış. Bunlardan hizmeti görülenler beşi geçmez. Onları saygıyla anmak gerekir. Örneğin kız mektepleri açan Saffet Paşa, “Kızlarını okutmayan bir millet ne büyük günah işlemektedir” demiş 1880lerde. “Erkekler eğitimden ne kadar yararlanıyorsa, kızlar da öyle yararlanmalı” diyen de odur. Münif Paşa, Şükrü Bey, Emrullah Efendi… Bunların da eğitimimize hizmetleri unutulmaz. Cumhuriyetin Milli Eğitim Bakanlarına gelince… Sayı 60’tan fazladır ama, eğitim tarihinde adları övünçle anılanlar Mustafa Necati ve Hasan -Âli Yücel’dir.
Son olarak ekleyeyim: Mustafa Necati’nin (1925-1929) Maarif Vekilliğiyle başlayıp Hasan Âli Yücel’in (1938-1946) Maarif Vekilliğinden ayrılışı ile noktalanan 21 yıl, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitimi devlet görevlerinin en başına aldığı, Öğretim Birliği Yasası’nı, Harf Devrimi, Köy Enstitüleri atılımlarını gerçekleştirdiği altın yıllardır. Sözü edilen üç atılımın yıkılmaz kalesi ise sonsuza kadar yeni Türk harfleri olacaktır.
OSMANLICA BİLMEK VE OKUMAK
Karacaahmet çalışması ve eski Türkçe’nin ölümcül güçlükleri…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2010’da tarihî mezarlıklar üzerine bir çalışma başlattı: Karacaahmet’teki tarihî mezartaşları numaralandırıldı, fotoğrafları çekildi. Bir okuma ekibi kuruldu. Okunamayan sözcükleri birlikte çözmeye çalışıyorduk. Geçen beş asırda en az 500 bin yazılı taş olması tahminimizdi. Oysa 14 bin kadar yazılı taş saptanabildi ve okundu. Eski yazı bilen arkadaşlar vardı ve istekle çalıştılar; saygıyla anarım. Bu süreçte sorun, saptamakfotoğraflamak değil, okumak; hatta okumak da değil çözmekti. Zira eski yazıyı bilmekle okumak farklıdır. “Ben çok iyi biliyorum, okurum” diyenler, Süleymaniye veya Eyüp’deki hazireleri dolaşıp kitabeleri, mezartaşlarını okumaya çalışarak yetkinliklerini ölçebilirler!
Osmanlı döneminde sıbyan mektepleri programlarındaki yazı dersleri, belki zeki çocuklara meramlarını anlatacak düzeyde yazı pratiği kazandırıyordu. Oysa devlet ve diğer kamusal kuruluşlar, okur-yazarlarını kendi kurumlarında usta-çırak düzeninde yetiştiriyorlardı. Bunların kültür donanımları ileriydi. Yani apayrı bir zümre idiler. Edebiyat, kültür ve bilim insanları da bunlar arasından sivriliyordu. Bunlar, sıradan mekteplilerin okuyup yazamayacağı karakterlerde ve uzmanlık isteyen yazılardı. Resmî, diplomatik, edebi yazılar, hem yetenek hem tezgahta yetişmeyi gerektiriyordu. Kâğıt, mürekkep, kalem de sıradan insanların gereksinimi değildi. Örneğin Divan-ı Hümayun’dan çıkmış bir metni, ancak kadı ve vilayet kâtipleri okuyabiliyordu.
Mezarlık ve hazirelerdeki binlerce yazılı taş, birey-aile-toplum kültürümüzün arşividir ama ilgilenenleri azdır.
Almanya’da 80 yıl önce gerçekleşen ve “Kasım Pogromu” diye de bilinen “Kristal Gece”, ismini ev ve işyerlerinin kırılan camlarından aldı. Bu, Yahudilere yapılan ve devlet eliyle desteklenmiş tarihteki en büyük saldırılardan biriydi. III. Reich 1941’de Holokost olarak da anılacak soykırım programını hayata geçirdi. Geçen ay sonu ise ABD-Pittsburgh Sinagog’una gerçekleştirilen saldırıda 11 Yahudi katledildi. “Yahudi sorunu” ve anti-semitizm 80 sene sonra hâlâ can almaya devam ediyor.
Tarihteki ilginç bir tesadüf de Atatürk’ün öldüğü gün Almanya’nın da tarihe geçen bir trajedi, bir dönüm noktası yaşamasıdır. 1871’de birliğini sağlayan Almanya, anti-semitizmin, yani Yahudi karşıtlığının en az olduğu ya da hissedildiği yerdi. Prusya Krallığı ve daha sonra Alman İmparatorluğu’nda, Protestan inancına dönsün dönmesin Yahudiler için kariyer yolları dönemin özgürlükler ülkesi Fransa’ya göre bile daha açıktı.
Alman İmparatorluğu’nu ilan eden Frankfurt Parlamentosu’nda birçok Yahudi devlet adamı ve hukukçu bulunmaktaydı (hatta meclis başkanı Protestan olmuş bir Yahudi, Eduard Simons idi). Yine Alman ordusunda birçok Yahudi kökenli general mevcuttu (örneğin Liman von Sanders her ne kadar babası Prostestan inancına geçmiş olsa da, onun tarafından Yahudi kökenli idi). Bilim ve sanat dünyasında da önemli insanların Yahudi olması bir engel teşkil etmemekteydi. Böyle bir coğrafyada önce Kristal Gece’ye, hemen sonrasında ise Holokost’a giden yol, tarihin trajik ve şaşırtıcı bir sürecinin ürünüdür.
Führer ve GoebbelsAlman bir diplomatın Yahudi aşığı tarafından öldürülmesi, Hitler için ideal bir fırsattı. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, “Führer’in kararına göre parti herhangi bir gösteri hazırlamayacak, ancak gösteriler kendiliğinden gerçekleşirse de güvenlik güçlerince engellenmeyecek” demişti.
Her ne kadar Alman entelektüel dünyasında Hundt-Radowsky, Treitschke ve Wagner gibi anti-semitler varolduysa da bunlar azınlığı teşkil ettiler. Bunların ortaya attığı “Yahudi sorunu”, Treitschke’nin “Yahudiler bizim talihsizliğimizdir” (die Juden sind unser Unglück) sözleri ile başlayan Berlin Anti-Semitizm Tartışması gibi konular, genelde 1. Dünya Savaşı’na kadar akademik çevreler ile sınırlı kaldı. Ancak sonrasında mağlup Almanya ikliminde, bu kavram ve tartışmalar milliyetçi siyasetçiler ve ideologlar tarafından gündeme getirildi ve sıradan vatandaşlar arasında da bilinir olmaya başladı.
Alman İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı’nda herhangi bir büyük muharebede yenilgi almamış ya da işgal sonrasında çekilmemişti. Başgösteren devrimci ayaklanmalar ve imparator II. Wilhelm’in ülkesinden kaçması ile Alman siyasetçiler İtilâf Devletleri ile ateşkes yapmışlardı. Bu durum, Alman milliyetçilerinin, sosyalistlerin, sosyal demokratların ve Yahudilerin imparatorluğu “sırtından hançerlediği” (Wagner’in Götterdämmerung operasında kahraman Siegfried’in sırtından mızrakla öldürülmesine gönderme yaparak) argümanını çıkarmasına altyapı oluşturmuştur. Yeni kurulan Weimar Cumhuriyeti’nde halkın yenilgiyle ve ardından gelen antlaşmanın getirdiği ağır yaptırımlarla kırılan gururunu onarmaya çalışan bu milliyetçi söylemler yaygınlaşmaktaydı. Bu ise ülkedeki önemli ve hem sosyal hem de ekonomik hayatta etkin bir azınlık olan Yahudilere karşıtlığı yanında getirmekteydi.
Tahrip edilen sinagog9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nazi partisinin militanları tarafından talan edilen yapılar ile kurumlar arasında Berlin’deki Fasenensrasse Sinagogu da vardı.
1929’daki ABD’de başlayan Büyük Buhran, Avrupa’ya ulaştıktan sonra kötüleşen iktisadi koşulları daha da kötüleştirdi. Ayrıca sözde-bilimsel bir kavram olan “Sosyal Darwinizm” bazı çevrelerde ırksal üstünlük/Aryancılık gibi argümanlara altyapı oluşturuyordu. Tüm bunların sonucunda 1933 yılında anti-semitik ve aşırı milliyetçi söylemlerle (ayrıca seçimleri “denetleyen” 50.000 kişilik Hitler’in yardımcı polis kadrosunun baskısıyla) Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) veya bilinen ismiyle Naziler yönetime geldi. Mart ayındaki seçimlerin ardından 1 Nisan’da Yahudilere ait iş yerlerinin Naziler tarafından boykotu başladı. Hemen ardından Aryan olmayanların, yani esasında genel olarak Yahudilerin devlet memuru olmasını engelleyen kanun Nazi hükümetinin onayıyla meclisten geçti (zaten meclisteki diğer partiler etkisiz hale getirilmişti). 15 Eylül 1935’te ise Aryan olanların Yahudilerle evlenmesini yasaklayan Alman Kanı ve Şerefi’nin Korunması Yasası ve kimin Yahudi olup olmadığını belirleyen Nürnberg Yasaları yayınlandı. Bunun sonucunda “Aryan olmayan ırklar” ile sosyal ve ekonomik ilişkiler kopma noktasına geldi.
Yahudilerin bu olaylar karşısında tepkileri farklıydı. Kimileri toplumlarının daha önce de (geçmişte) yaşadığı acılar gibi bunların geçici olduğunu düşünerek doğdukları toprakları bırakmak istemedi; kimileri ise durumun öncekilerinden farklı olduğunu daha o zamandan görerek başka ülkelere göç etmeyi tercih etti. Yahudi olmayan Almanlar ise siyasi ve ekonomik korkular ile tepki vermeye çekiniyordu. Uluslararası kamuoyu ise savaştan ve Büyük Buhran’dan yorulan ve yılmış halklarını idare etmek adına, Almanya, İtalya gibi agresif dış politika yürüten ülkelere karşı “yatıştırma politikası” güdüyordu.
Almanya’nın kara günü9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece Yahudilere ait binalara düzenlenen saldırılarda 91 kişi hayatını kaybetti. Yahudilere ait 1400’ün üzerinde ibadethane, 7500’e yakın mağaza ve işyeri zarar gördü. 30.000 Yahudi tutuklandı (üstte ve altta).
Tahrip edilen sinagog 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nazi partisinin militanları tarafından talan edilen yapılar ile kurumlar arasında Berlin’deki Fasenensrasse Sinagogu da vardı.
Dönemin süper gücü Büyük Britanya’nın başbakanları Stanley Baldwin, sonrasında Neville Chamberlain, Hitler ve Mussolini’nin yapabileceklerini tahmin edemiyorlar; etseler de iç siyaset uğruna (zira savaş istemek seçmenler açısından kabul edilemez bir şeydi) bunların yaptıklarını gözardı ediyorlardı. İtalya’nın Habeşistan’ı işgal girişimine (1935-36) ve Mart 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesine, ne Britanya ne de Fransa yeterli tepki gösterdi. Bunun üzerine Hitler’in Çekoslavakya’da yaşayan Alman soydaşlarını (Südet Almanları) kurtarmak adına giriştiği işgale kimse ses çıkarmadığı gibi, 15 Eylül 1938’de Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya’nın Münih’te biraraya gelerek buna onay vermesi, Adolf Hitler’e sonradan yapacağı işlerde kimsenin karşısına çıkmayacağı konusunda büyük bir özgüven verdi.
İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain’in, Münih Anlaşması sonrası ülkesine geldiğinde 1878’teki Disraeli’nin de konuşmasına atıfta bulunarak “Size Almanya’dan onurlu bir barışla döndüm” demesi ve “yatıştırma politikaları”nı devam ettirmesi, onu daha sonra savaşın çıkmasından sorumlu tutulan İngiliz politikacıların, yani “Guilty Men” (Suçlu Adamlar) arasına sokacaktı. Bu ilhak ve işgallerden sonra bile uluslararası kamuoyundan bir engelleme görmeyen Hitler, artık içeride de istediklerini yapabilirdi. Bir sorun olarak gördüğü Yahudi nüfusu baskılama ve sindirme zamanı artık gelmişti. Yürüttüğü anti-semitik politikaları bir adım ileri götürmeye ve halkı da buna dahil etmeye kararlıydı. Münih Anlaşması’ndan yaklaşık bir buçuk ay sonra gerçekleşecek bir olay, bunun için gerekli altyapıyı sağladı.
Almanya’da doğmuş Yahudi kökenli Polonyalı göçmen bir ailenin çocuğu olan Herschel Grynszpan, 1936’da Paris’e iltica etmişti. Oraya diplomat olarak tayin olmuş Alman Ernst vom Rath ile muhtemelen bir gönül ilişkisi vardı (kendisi de eşcinsel olan dönemin ünlü entellektüellerinden ve Paris’te yaşayan André Gide de bunu günlüklerinde teyit etmektedir). Henüz 17 yaşındaki Grynszpan, aralarındaki bir anlaşmazlık sonucu 7 Kasım 1938’de Paris’teki elçilik binasında vom Rath’ı silahla vurarak yaraladı. Hitler, vom Rath’ın tedavisi için kendi özel cerrahlarını gönderdiyse de o, yaraları nedeniyle 9 Kasım günü öldü.
Fırsatlar ve tesadüfler o gün bir araya gelmişti. Führer ve Nazi Partisi için 9 Kasım çok önemli bir gündü. Zira o tarihten (1938 yılından) tam 15 sene önce, 9 Kasım 1923’te, Hitler ve avenesi Münih’te “Birahane Darbesi” diye anılan darbe girişiminde bulunmuş, fakat başarısız olmuşlardı. Bu girişim her sene kutlandığı gibi, o gün de Nazi Partisi tarafından bir kutlama/anma yemeği düzenlenerek yâdedilmişti. Paris’te Alman bir diplomatın bir Yahudi tarafından öldürülmesi böyle bir gecede anti-semitik söylemler için biçilmiş kaftandı ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels bunu değerlendirecekti. Hitler’in o geceden erken ayrılması sonrası, vom Rath olayı ile ilgili Goebbels şöyle diyecekti: “Führer’in kararına göre parti herhangi bir gösteri hazırlamayacak ve organize etmeyecek fakat gösteriler kendiliğinden gerçekleşirse de güvenlik güçlerince engellenmeyecek”. Bu sözler, Yahudilere yapılacak olası saldırılar için açık çekti. Bu ayrıca Goebbels için partide kendini Führer’ine kanıtlamak için uzun zamandır eline geçmiş bir fırsattı.
Çarmıha gerilen Alman Nazilerin gazetesi Der Stuermer, Kristal Gece’ye giden yolu yaratan olayı, bu anti-semitik karikatürle anlatmıştı. Yahudi Herschel Grynszpan, Alman diplomat Ernst vom Rath’ı çarmıha geriyor.
Nazi Partisi, teşkilatı aracılığıyla organize ettiği güruha Yahudilere ait ibadethane, işyeri, ev ve mezarlıklara saldırma talimatı verdi. Kundaklamak serbest (!) ama ev ve işyerlerindeki eşyaları yağmalamak yasaktı. Ayrıca Almanlara ait mülkler zarar görmeyecekti. 9 Kasım’ı 10 Kasım 1938’e bağlayan gece Yahudilere ait 1400’ün üzerinde ibadethane, 7500’e yakın mağaza ve işyerine saldırı düzenlendi. 91 Yahudi öldürüldü; 30.000 Yahudi erkek tutuklandı ve bunların bir kısmı çalışma/toplama kamplarına gönderildi. Hemen arkasından Yahudilere her türlü iş yapmak yasaklandı.
17 Kasım’da Ernst vom Rath’ın cenaze töreninde, sanki bir içsavaş varmış gibi “ilk kurşun”u Yahudiler’in attığı Nazi siyasetçiler tarafından vurgulandı. Dışişleri Bakanı Ribbentrop ise “Meydan okumayı görüyoruz ve kabul ediyoruz” diye ekledi. 1933’ten beri baskılanmış ve sindirilmiş Yahudiler için o gece bir dönüm noktası oldu. Artık doğdukları topraklarda kendileri için can güvenliği ve huzur kalmadığını anlamışlardı; fakat yine de yaklaşık iki sene sonra başlayacak soykırım süreci henüz düşünülemeyecek kadar uzaktı. “Kasım Pogromu” diye de bilinen o geceye, ev ve işyerlerinin kırılan camlarına atfen “Kristal Gece” denildi. Bu, Yahudilere karşı yapılan ve devlet eliyle de desteklenmiş tarihteki en büyük saldırılardan biriydi. Artık Yahudiler’in ülkelerini terketmekten başka bir şansları yoktu; fakat III. Reich buna izin vermeyecek, onları çalışma kamplarında yitene kadar savaş için bedava işgücü (!) olarak kullanmayı tercih edecekti.
Uluslararası kamuoyu Hitler’e -ne yazık ki dur diyemese de, bu insanlık dramını önlemek için girişimlerde bulundu. İngiltere’nin ve az da olsa ABD’nin inisiyatifi ile Yahudi çocuklarını kurtarmak adına bir hareket başlatıldı: “Kindertransport” (kelime anlamı ile “çocukların taşınması”). Buna göre 10.000 kadar Yahudi çocuk velilerinin nezareti olmaksızın Almanya’dan, Avusturya’dan, Çekoslovakya’dan ve Polonya’dan toplanarak Britanya’daki hostellere, pansiyonlara ve evlere yerleştirilecekti. 1938’den 1940’a, yani Nazilerin sınırı geçişe kapatmasına kadar binlerce Yahudi çocuk İngiltere ve ABD’ye taşındı. Her ne kadar bunlar ailelerinden koparılmak gibi bir acıyı yaşasa da, Nazi soykırımından kurtulan o neslin az sayıdaki üyelerinden oldular.
Kristal Gece yaşandığı dönemde dünyayı derinden etkilemiş ve Nazi Almanyası’nın ne kadar ileri gidebileceği konusunda bir ön fikir vermişti. Bu pogrom, “Holokost” ya da “Shoah” olarak adlandırılan Yahudi soykırımının adeta bir fragmanı olarak, bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.
Yerin 5-10 cm altında kara kuru, sert ve değişik bir mantar. Antik çağlardan bugüne, Mısır coğrafyasından Çin’e, kıta Avrupa’sına ve Anadolu’ya kök salmış çok çok pahalı bir yiyecek. Yunan filozof Plutarkos’un su, ısı ve yıldırımlarla oluştuğunu yazdığı bu mantarın, meşe ağacına isabet eden şimşeğin eseri olduğu da söylenmiş.
Adım tuber, terrea tuber. Antik Mısır’dan tapınak duvarına yazılmış bir şiir ile tanıtayım kendimi: “Yaprağı yok, tomurcuğu ve çiçeği de… Ama meyvesi var; ister ye, ister toniğini yap ilaç niyetine: Bu yaratımın tamamı ne değerli!”
Trüf… Bugün dünyanın en değerli yiyecek maddelerinden biri… İtalya’nın beyaz “Piyemonte” trüfü (tuber magnatum), Fransa’nın kışlık “Périgord” siyah trüfü (tuber melanosporum) ve yine Fransa’nın yazlık “Burgundy” siyah trüfü (tuber aestivum) en pahalı türler.
Trüfü yerin 5-10 santim altında kim buldu, ilk kim bu kara kuru, sert ve değişik aromalı mantarı yemeye cesaret etti, bilinmez. Belki trüfe bayılan hayvanları izleyip “onlar yiyorsa biz haydi haydi yeriz” diye düşündüler. Yukarıdaki şiirden, Mısırlıların kendisine hayran olduğunu anlıyoruz. Kraliyet ailesi için yiyecek ve ilaç olarak kullanılan trüfün sıradan insanlar tarafından yenilmesi yasakmış.
Çağları aşan tat Trüfe tarihin her noktasında rastlanıyor; Sümer yazıtlarından Antik Mısır’ın şiirlerine, Ortaçağ’ın saraylarından 20. yüzyılın mutfaklarına dek takip edebileceğimiz bir serüveni var.
MÖ. 24. yüzyılda Mezopotamya’da Suriye topraklarında yaşamış ve Babil’i kurmuş Amurrular ve Sümerler de yemeklerinde sebzelerle birlikte trüf kullanırlarmış. Ancak bu trüf, daha sonraları Romalıların da tercih ettiği Berberilerce “terfez” denilen, Arapların “al kamaa” ve bizim “keme” veya “domalan” dediğimiz aromasız, beyaz trüf. Bugün gramı servet eden yukarıdaki trüf cinslerinin benzersiz aroması onlarda yok. Terfez daha ziyade lezzet taşıyıcı olarak kullanılan nötr bir malzeme ve baharatlı, karmaşık tatlara meraklı Romalılar için soslarla kullanılmaya uygun bir malzeme. Roma’ya Midilli, Kartaca ve Libya’dan gelirmiş.
Yaşlı Plinius’un (MÖ 23-79) Doğa Tarihi isimli eserinde de rastlıyoruz trüfe. Sonra Roma İmparatorluğu döneminde Apicius’un de re Coquinaria adlı kitabında altı farklı trüf reçetesi var. Şarap ile servis edilmesi ve talaşta saklanmasını tavsiye ediyor. Yunan filozof Plutarkhos bu mantarın su, ısı ve yıldırımların eseri olduğunu yazmış. Plutarkhos’un savından etkilenen şair Juvenal ise Jüpiter tarafından bir meşe ağacına isabet ettirilen şimşeğin eseri olduğunu söylemiş. Malum Jüpiter’in elinden “uçanla kaçan kurtulduğu için” trüflere afrodizyak özellik yakıştırılmış. Halbuki öyle bir özelliği yok.
Paganlar da Venüs ile ilişkilendirmiş mantarı. İşte bu nedenlerle bir ara trüf sofralardan kaybolmuş; zira şeytan ve cadıların yiyeceği olduğuna inanılmış. Rönesans döneminde İtalya’da Caterina de Medici ve Lucrezia Borgia Avrupa sofralarına bildiğimiz trüfü takdim etmişler. Cadı kısmında gerçeklik payı mı var yoksa? O dönemde Piyemonte’nin beyaz trüfü en değerlilerinden biri addediliyormuş bu türün. Fransa’da ise 14. Louis’nin trüf aşkı sayesinde bu “mantar” sosyetenin gözdesi olmuş; trüf avı saray çevrelerinin ve elçilerin davet edildiği bir eğlenceye dönüşmüş. Güneş Kral ölüp gitse de, trüf onunla çıktığı tahttan bir daha aşağı inmemiş.
Trüfü temizlemek İtalya’nın Scheggino yerelindeki eski Urbani fabrikasında, işçiler trüfleri yıkayıp temizliyorlar. Urbani bugün en büyük trüf üreticileri arasında olmayı sürdürüyor.
14. Louis lükse düşkün olduğu için trüfü yetiştirmeyi de denemiş. Devrin botanikçileri bu konu üzerinde epey uğraşmışlar ama o günkü bilgi ile başarılması mümkün olamamış. Trüfün fizyolojisi yakın geçmişte anlaşıldığından ancak son yıllarda yetiştiriciliğinde başarı sağlanarak trüf bahçeleri (truferi/truffières) oluşturulmaya başlandı. Ancak kültür trüfleri doğal trüfler kadar makbul ve pahalı değil.
Trüfün ilginç özelliği onu konuk eden ağaç ile girdiği sembiyotik ilişki. Trüf mantarlarının miselleri bitkilerin köklerini saran “mikoriza” adı verilen özel bir yapıyı oluştururlar (Yunanca, miko: mantar, riza: kök). Ağaç kendi ürettiği besini trüf ile paylaşır. Trüf de bitki kökünün temas yüzeyini arttırarak topraktan daha çok su ve mineral almasına yardımcı olur. Tam bir kazan-kazan ilişkisi. Trüf gelişimini yerin altında tamamlar ama sporlarını yaymak için hayvanların kendisini bulup, yemesine gereksinim duyar. İnsanlar ise trüfü, eğitimli dişi domuzlar ve bu iş için yetiştirilen köpekler ile bulurlar.
Biz ise bu ağaç ile mantar arasındaki dostane ilişkinin “bul-ye” tarafında, hep kazanan olduğumuz için, 1800’lerin ortalarında 2000 ton olan değerli bölgesel trüflerin üretimi 1960’larda 400 kiloya kadar düşmüş. Ekolojik dengenin ve trüf için gerekli yağmurların mevsimsel döngüsünün bozulmuş olması da azalan üretimin nedenleri arasında.
Herkesin favorisi Besteci Gioacchino Rossini, trüf için “mantarların Mozart’ı” diyordu. Lord Byron kendisine kokusuyla ilham verdiği için daima bir tanesini masada bulundururdu ve Alexandre Dumas da bu mantara “çalışma masasının Sancta Sanctorum’u” diye sesleniyordu.
Trüf bu kadar değerli olunca, kayıtdışı toplama ve satış ile sahtekarlıklar da oluyor tabii. En çok rastlanan durum, değerli trüfün yanına aroması bile olmayan Çin trüfünü (tuber indicum) katıp satmak. Çinliler bu işe de el atmış anlaşılan. Fransa, Périgord’da yılda 40 ton trüf üretirken, 20 ton da Çin’den trüf ithal etmiş. İtalya ise Çin trüfünün ithalini yasaklamış.
2014’te ülkemizde Denizli ve Muğla illeri başta olmak üzere doğru sezonda yağmur alan illerde trüf yetiştirilmesi için bir “Trüf Eylem Planı” oluşturulmuş. Bizim gibi birçok ülke de trüf ile ilgili hayaller kurmakta. 2017’de Avustralya 20 ton trüf hasatı yapmış. Şili 600 hektarlık plantasyonlarından 500 kilo, Arjantin ise 85 hektardan 35 kilo trüf elde etmiş. Yeni Zelanda, Güney Afrika, İspanya ve ABD’de Oregon ve Kaliforniya eyaletleri de üretimde sonuç almışlar. Bugün trüfün çıkarılması ve bir kısmının sporlaşsın diye yerinde bırakılması için İtalya’nın en büyük ve en eski alıcısı olan şirket adına 18 bin köpekli toplayıcı çalışıyor.
Bugünkü fiyatlara da göz atalım. Daha sık rastlanan siyah trüfün onsu (28,3 gr.) 95 USD’den, beyazının ise 168 USD’den satılıyor. Kendisi bu kadar pahalı olunca hiç olmazsa aromasını hissedelim diye trüfün içine girdiği çeşitli ürünler (trüflü zeytinyağı, tuz, tereyağı, bal, püreler, vb.) kullanıma sunulmuş durumda. Bu ürünler kadar trüf çevresindeki eğlenceli sosyal etkinlikler de para kazandırıyor anlaşılan; kimi trüf köpeği yetiştirip satıyor, kimi trüf avı, kimisi de trüf yetiştiriciliği kursları düzenliyor. Antik Mısırlı şairin bir bildiği varmış demek: “Bu yaratımın tamamı ne değerli!”
Haydar Mirza Duğlat’ın tarif ettiği Moğulistan’ın, bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti sınırları ile ilgisi yoktur. O, Kaşgar merkezli kendi ülkesinden “Moğulistan” diye söz etmiştir. Tarihi coğrafya ile öğrenirken, o coğrafyaya nereden bakıldığı da önemlidir.
Okulda, “tarih zaman ve mekan işidir” diye öğrenirdik. Zaman tamam da, me kanı coğrafya olarak değil, sadece bilgiolarak öğrendik. “Nerede?” sorusunun cevabı, ya şehir ya ülke olurdu.
Coğrafyanın değişen ve değişmeyen yanlarını hiç öğrenmedik. Aslında en değişmeyenler dağlardır. Akarsular mecralarını değiştirebilir. Örneğin bugün sadece Aral Gölü’ne akan Amuderya’nın, bir zamanlar Özboy adında bir kolu vardı ve bu Hazar Denizi’ne akıyordu; 16. yüzyılın sonlarında artık kurumuştu.
Öte yandan konum değiştiren göller de vardır; örneğin Taklamakan çölünün doğusundaki Lobnor gölü gibi. Zamanla gölün yatağı kaydığı için Sven Hedin bu göle “Wandering Lake” (seyyar göl) demişti.
“Su akar yolunu bulur” derken, suyun kayarak yol ve yer değiştirdiğini anlar ve biliriz. Ama ülkeler kayar mı? Tarihte buna en güzel örneğini Moğolistan ile Moğulistan arasındaki fark oluşturur. Batı literatüründe Latin harflerinin bir cilvesi ile oluşan bu farklı yazım şekli, Arap harfleriyle yazılan dillerde görülmez. 16. yüzyılın ortalarında Keşmir’de hükümdarlık yapmış olan Haydar Mirza Duğlat, kendi yurdu konusunda bizi aydınlatır. Aslında aydınlatırken de şaşırtır. Onun zamanında Moğulistan’ın sınırları batıda Taşkent’ten, Sırderya’nın aşağı vadileri yoluyla bugün Tacikistan’da bulunan Hocend’in biraz kuzeyinden geçer; Kırgızistan’ın kuzey taraflarındaki Talas vadisi üzerinden Balkaş gölü civarından Tarbağatay dağlarına dayanırdı.
Kısacası Haydar Mirza Duğlat’ın tarif ettiği Moğulistan’ın, bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti sınırları ile ilgisi yoktur. O, Kaşgar merkezli kendi ülkesinden “Moğulistan” diye sözetmiştir. Aslında bugünkü Moğolistan’dan, Çinggis Han döneminden sonra Müslüman olan ve Türkçe konuşan Orta Asya’nın batısındaki ahali tarafından “uluğ yurt” diye sözediliyordu. Ama Haydar Mirza’nın bugünkü Moğolistan bölgesini içeren bölgelere de Moğulistan dediğini görüyoruz. Onun için her ikisi de Moğulistan veya Moğolistan’dı. Ancak burada Taşkent’e kadar uzanan bir Moğolistan’dan sözedildiğine dikkati çekmek gerekiyor.
Bu çerçevede haritaya dikkatle bakınca, burada aslında bugünkü Moğolistan’ın batı ve güneybatısından Taşkent’e kadar uzanan ve 4045. enlemlerden geçen bir step kemeri olduğunu görüyoruz. Sanki bu bölge otlaklar ve step açısından bugünkü Moğolistan’ın bir uzantısı gibi gözüküyor. Bu açıdan bakınca 13. yüzyılda ve sonrasında bütün bu bölgeye Moğolistan denmiş olduğunu anlıyoruz. Nitekim 1400’lerin başında Emir Temür’ü ziyaret etmiş olan İspanyol elçisi Clavijo da Amuderya’nın doğusundan Moğolistan diye bahsetmektedir. Öte yandan Haydar Mirza Duğlat, bu bölgenin yerleşim yerleri olarak bugün Kırgızistan’da olan Balasağun’u ve yine bugün Urumçi’nin kuzeybatısında olan Gulca şehrini de saymaktadır.
Görülüyor ki Clavijo ve Haydar Mirza Duğlat için Moğolistan, bizim bugün bildiğimizden çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Daha sonra bu bölgeler yeni kurulan Moğol devletinin batıya uzanan toprakları, yani Moğolistan olarak bilindi. Burası Çinggis Han zamanında yapılan ilk üleştirmede Çağatay Han’ın hissesine düşen bölge idi. 1252 ile başlayan Möngke Han döneminden sonra memleket genişledi ve Büyük Kağanlık (Çin), İlhanlılar (İran), Altın Orda ve Çağataylılar adları ile yeni bir üleşim gerçekleşti.
Duğlat ve Clavijo’ya bakarsak, Çağataylılar kendi ülkelerine Moğolistan demeye devam etmişlerdi ama İlhanlılar İran’a Moğolistan demediler. Nitekim Reşideddin (14. yüzyıl) “Bugün Moğolistan denilen bölge Uygur ülkesi sınırlarından Hıtay (Çin) ve Mançurya’ya kadar uzanır” demekle İran’dan gözüken Moğolistan’ı anlatır bize. Bu Moğolistan ise bugünkü Moğolistan Cumhuriyeti’ni ve ÇHC’deki İç Moğolistan’ı kapsar. Demek ki tarihi coğrafya ile öğrenirken, o coğrafyaya nereden bakıldığı da önemlidir.
11 Eylül 1973’te General Pinochet, Şili Devlet Başkanı Allende’yi silah zoruyla devirmiş, darbeyi izleyen günlerde muhalifler statlara tıkılmış, spor alanları işkencehaneye dönüşmüştü. Bundan yaklaşık iki ay 10 gün sonra Sovyetler Birliği, Şili ile oynayacağı Dünya Kupası elemeleri play-off rövanş maçına çıkmadı. Her köşesine kan sinmiş Nacional Stadı’nda sembolik santra ile maça başlayan Şili atağı, futbol tarihinin belki de en utanç verici golüyle sonuçlanacaktı.
Aslında her şey 1974 Dünya Kupası’nın eleme kurasında başlamıştı. Son şampiyon Brezilya otomatik olarak vize almıştı. Avrupa’dan sekiz, Güney Amerika’dan da üç takım doğrudan turnuvaya gidecekti. Ayrıca her iki kıtanın birer temsilcisi play-off’ta buluşacak ve iki maç sonunda bir takım daha Federal Almanya’nın yolunu tutacaktı.
Avrupa’da elemeler dokuz, Güney Amerika’da ise üç grupta yapılıyordu. Bugünkünden farklı olarak alınacak puan değil, çekiliş sırasındaki play-off rol oynuyordu. Yaşlı Kıta’da ilk sekiz, Amerigo Vespucci’nin adını verdiği anakarada ise ilk iki grubun lideri işi garantilemişti. Avrupa’nın dokuzuncu, Güney Amerika’nın da üçüncü grubu kısa çöpü çekmiş, onların yolu play-off ‘ta kesişmişti.
Silahların gölgesinde ‘oynanmayan’ müsabaka Sovyetler Birliği zindana dönüştürülen Nacional stadında oynamayı reddedince, başlama vuruşu sembolik olarak yapılan “oynanmayan” maç sırasında stadyumun karanlık koridorlarında işkencelerin devam ettiği rivayet edilir.
Fransa ve İrlanda’nın arasından rahatça sıyrılan Sovyetler Birliği adını play-off ‘a yazdırmıştı. Öbür taraf deseniz, tam bir cadı kazanıydı. Venezuela çekilmiş, Şili ile Peru yalnız kalmıştı. Lima’daki ilk randevuyu 2-0 kazanan evsahibi avantajını koruyamamış, Santiago’daki rövanş da aynı sonuçla bitince play-off öncesi tarafsız sahada ekstra bir play-off maçı daha oynanmak zorunda kalmıştı. Uruguay’daki karşılaşmayı 2-1 kazanan Şili, Sovyetler Birliği’nin rakibi olmuştu. Tarihler 5 Ağustos 1973’ü gösteriyordu…
Aradan henüz 40 gün geçmemişti ki, Şili’den gelen bir haber tüm dünyada manşetlere çıktı. 11 Eylül’de Salvador Allende’ye karşı darbe yapılmış, ABD’nin desteklediği general Augusto Pinochet iktidara gelmişti.
Aslında Latin Amerika’da seçimle iktidara gelen ilk Marksist olan Allende’yi ne Şili’deki sağcılar ne de ABD kabul edebilmişti. Ülkenin en zengin işadamlarından, medya patronu Augustin Edwards Eastman, ‘Big Brother’ın doğrudan veya dolaylı olarak askerî bir müdahaleye yardımcı olup olamayacağına dair nabız yoklamıştı. Şili telekomünikasyon sisteminin devletleştirilmesinden korkan Amerikan şirketi ITT, darbenin masraflarını üstlenince düğmeye basılmıştı. Allende’nin 23 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Pinochet, böylece üç hafta geçmeden devlet başkanlığına terfi etmişti!
İnsanlığa atılan gol skor tabelasında Boş tribünler önünde, boş kaleye atılan sembolik Şili golü skor tabelasında. Maç daha sonra FIFA tarafından 2-0 Şili lehine tescil edilecekti.
Bulutsuzluk Özlemi’nin muhteşem şarkısı ‘Şili’ye Özgürlük’te her ne kadar “Perşembe” diye zikredilse de günlerden aslında salıydı. Sabah saatlerinde ordu harekete geçiyor, Allende teslim olmayı reddedince başkanlık sarayı bombalanıyordu. Veda konuşmasında teslim olmayacağını söyleyen lider intihar edecekti.
Sovyetler Birliği ile play-off maçına çıkacak Şili Millî Takımı, darbenin gerçekleştiği tarihte, yani 11 Eylül’de kampa girecekti. Kadroda hem sağcılar hem de solcular vardı. O Şili ekibinin en politik simalarından Leonardo Veliz, yürekten bağlı olduğu liderinin veda konuşmasını dinledikten sonra üzüntü içinde evinde çakılıp kalırken, tesislere gidenlerden kaptan Francisco Chamaco Valdes ve bazı futbolcular kontrol noktalarını tek tek geçerek evlerine dönebilmişti. Yüzlerine doğrultulan tüfeklere karşı tek silahları, millî takımda oynadıklarını haykırmaktı.
Takımın yıldızı Allende hayranıydı Salvador Allende, askeri darbeyle devrilmeden bir süre önce Şili ulusal futbol takımının yıldızı ve siyasi destekçisi Carlos Cazsely ile. Ünlü futbolcu o derece seviliyordu ki, muhalif olmasına rağmen cunta ona dokunmamayı tercih edecekti.
Ertesi gün stadyumlar, spor salonları rejim muhalifleriyle dolup taşıyor; işkenceler başlıyordu. Tam da o günlerde Pinochet, Sovyetler Birliği’yle ilişkileri askıya alıyordu. Yoldaşlar artık düşman olmuştu. İşte Şili, SSCB’ye bu ahvalde gidiyordu. Ailelerinden bir süre haber alamayan oyuncular, uzun bir yolculuk sonunda Moskova’ya varmıştı.
26 Eylül’de buz gibi bir havada oynanan karşılaşmadan gol sesi çıkmamıştı. Ülke basını beraberliği zafer olarak ilan etmişti. Sahanın yıldızı savunma oyuncusu Elias Figueroa’ydı. Güney Amerika’nın Beckenbauer’i, askerî cuntaya her zaman destek verenlerden biriydi (Yıllar sonra ismi FIFA Başkanlığı için geçen futbol adamı sonra yarıştan çekilmiş, Sepp Blatter koltuğunu korumuştu).
Sıra ikinci maça gelince, işler sarpa sarmaya başlayacaktı. Rövanş öncesi Sovyetler Birliği FIFA’nın kapısını çalıyordu. Sovyet futbolcular maçı başka bir ülkede oynamak istiyorlar, “açıkhava hapishanesi” Nacional’e ayak basmayı kabul edemiyorlardı. Askerî cunta dünyaya “Santiago’da barış var” mesajını vermek istiyordu. Dünya futbolunun patronu, asbaşkanını Şili’ye gönderiyor, yerinde teftiş ettiriyordu. Stat taze boyanmışsa da her köşesine kan kokusu sinmişti bir kere.
Ve FIFA kararını veriyor, maçın Santiago’da oynanacağını açıklıyordu. Talepleri reddedilen Sovyetler’e tek seçenek kalıyordu: Sahaya çıkmamak. 21 Kasım 1973’te Şili Millî Takımı, Nacional Stadyumu’ndaydı. Tevatüre göre o gün stadın dehlizlerinde hâlâ mahkumlar işkence görüyordu. Boş tribünler önünde millî marş çalmış, futbolcular başlama vuruşunu müteakip paslaşa paslaşa sembolik bir gole imza atmıştı. Boş kaleye vuran kaptan Valdes’di. Tabelada 1-0 yazsa da Güney Amerikalılar hükmen kazanmış, skor 2-0 olarak tescil edilmişti.
Takımın her şeyi Carlos Caszely de o gün sahadaydı. Ülkenin yıldızı, akrabalarının, dostlarının öldürüldüğü yerdeydi. Solcu forvet, Allende’ye gönül vermişti. Halkın sevgilisi, Pinochet’ye karşı direnebilenlerdendi. O kadar gözönündeydi ve o kadar seviliyordu ki, bardağın taşmaması adına ona dokunulmamasına karar verilmişti! Şili’de Pinochet dönemini sonlandıran referandum öncesinde annesiyle kameraların önüne geçen Caszely, “hayır” kampanyasına da destek verecek, 1988’de sandıktan çıkan yüzde 56, özgürlük sürecini başlatacaktı.
Futbol tarihinin en unutulmaz maçlarından biriydi bu. Hattâ usta yazar Eduardo Galeano’ya göre en acınasıydı. Yapılan binlerce karşılaşmadan çok daha farklıydı. Oynanamamasına rağmen hafızalara kazınmıştı. Ve evet, o gol insanlığa atılmıştı!
Şili ve 1974 Dünya Kupası
Doğan Babacan ve ilk kırmızı kart!
1974 Dünya Kupası finallerinde Federal Almanya-Şili maçında hakem Doğan Babacan’ın Carlos Cazsely’ye gösterdiği kırmzı kart Hayat dergisinin kapağında.
Şili’nin Dünya Kupası macerası kısa sürmüştü. Turnuvanın favorilerinden ev sahibi Federal Almanya’nın da olduğu gruba düşen Güney Amerikalılar, açılışı Panzerlerle yapıyordu. Tesadüf bu ya, karşılaşmanın tek golü, o efsanevi takımın en solcu futbolcusu Paul Breitner’den gelmişti. Aslında o gün, futbol tarihinde bambaşka bir başlık altında inceleniyor. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun olmazsa olmazları sarı ve kırmızı kart çok geç icat edilmişti. 1962 Dünya Kupası’nda adeta bir meydan savaşını idare etmek durumunda kalan Ken Aston, yaşadıklarından yola çıkarak yeni kuralların peşine düşüyordu. İngiliz hakem trafik lambalarından hareket ediyor, sarı ve kırmızı kart uygulamasının başlamasına önayak oluyordu. Çimlerdeki o utancın taraflarından biri İtalya, diğeri ise yine Şili’ydi…
1970 Dünya Kupası’nda kartlar gösterilmeye başlasa da kimse kızarmamıştı. Hakemler futbolcuları sahadan atma konusunda biraz çekingendi. İşte 14 Haziran 1974’teki Federal AlmanyaŞili mücadelesi bir ilke sahne olmuştu. Berti Vogts’a oldukça sert bir faul yapan Caszely tarihe geçmişti. O ilk “kırmızı” görendi, Doğan Babacan ise gösteren! Evet, Dünya Kupası tarihinin ilk kırmızı kartını 1974’te bir Türk hakem göstermişti.
İkinci karşılaşmada Güney Amerikalılar bu sefer karşılarında Duvar’ın doğusunu bulmuştu. Avustralya’yı yenerek turnuvaya iyi bir başlangıç yapan Demokratik Almanya, Martin Hoffmann’la öne geçmiş, Sergio Ahumada puanları paylaştırmıştı.
Son olarak 22 Haziran’da Avustralya ile buluşan Şili, ağları bulamayınca gruptan çıkma şansını yitirmişti. Sahaya atlayıp askerî cuntayı protesto eden gençler o maçın unutulmazıydı. Yine aynı gün Almanya’nın iki yakasının unutulmaz randevusunu Doğu kazandıysa da turnuva sonunda kupayı kaldıran Batı olacaktı.
Aydınların zindanı: Stadyum ve spor salonları
‘Venceremos’ ve Victor Jara’nın katli
Darbeci askerler tarafından işkenceyle öldürülen Şili’nin büyük halk ozanı Victor Jara. Bugün ismi, katledildiği spor salonunda yaşıyor.
Darbeden sonra stadyumlar, salonlar muhaliflerle dolup taşmıştı. Ülkenin büyük ozanı Victor Jara, gözaltına alınanlar arasındaydı. Tabii biricik aşkı, hayatını verdiği gitarıyla. Moraller çökmüşken, onun dudaklarından dökülmeye başlayan marş bir anda tüm salonu kaplıyordu.
O cehennemden kurtulmayı başaranların anlattığına göre askerler müzisyenin ellerini kırdıktan sonra gitar çalmasını istemiş, o da Allende’nin seçim şarkısı Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti. Bildiği yoldan şaşmamıştı Şili’nin sesi; ta ki son nefesini verdiği 16 Eylül akşamına kadar.
Senelerdir beklenen itiraf 2009’da gelmişti. Jara’yı kevgire çevirenlerden biri olan 54 yaşındaki José Adolfo Paredes Márquez, o gece olanları anlatmıştı. Bir subay silahındaki tek kurşun patlayıncaya kadar şaire Rus ruleti oynatmış, ardından o gün 18 yaşındaki Marquez ve diğer bir askere ateş etmelerini emretmişti. Üç gün sonra mezarlıkta bulunan müzisyenin cesedinde tam 44 kurşun deliği tespit edilmişti.
3 Aralık 2009’da, Santiago’da ölümünden 36 sene sonra düzenlenen cenaze törenine yine Pinochet mağdurlarından biri olan Devlet Başkanı Michelle Bachelet’nin konuşması pek manidardı. O, şüphesiz bir ulusun kahramanıydı.
Uzun süren araştırmalar sonucunda 3 Temmuz 2018’de Jara’nın işkence ve katlinden sorumlu tutulan sekiz emekli subaya 15’er yıl hapis cezası verilmişti.
Yeri gelmişken, bir karışıklığı da gidermeli. Kimileri Jara’nın katledildiği ve sonradan adının verildiği yer olarak Sovyetler Birliği’nin sahaya çıkmayı reddettiği Nacional Stadyumu’nu gösteriyor. Oysa Jara son nefesini bir spor salonunda vermişti. 2004’ten bu yana ölümsüz ozanın adını taşıyan 6500 kişi kapasiteli Estadio Victor Jara’da konserler de düzenleniyor.
19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu sömürgesi Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satarak, bu ülkeye karşı çay, porselen ve ipek ithalatıyla verdiği dev dış ticaret açığını kapatmak istiyordu. Afyon alışverişini serbest bıraktırmak için çareyi önce tehditle yıldırma taktiklerinde arayan İngilizler sonunda silaha sarılacak, Uzak Asya 19. yüzyıl ortasında Afyon Savaşları’yla karışacaktı… Fransız yazar ve şair Victor Hugo “Bir gün iki eşkıya Yazlık Saray’a girdi. Biri yağmaladı, öbürü yaktı… Tarih önünde iki eşkıyadan birinin adı Fransa, diğerinin adı İngiltere’dir” diyecekti.
İngiliz Nemesis savaş gemisi Birinci Afyon Savaşı’nda (1839-1842) Çin donanmasına büyük zayiat verdirmişti, 1841.
DÜNKÜ AFYON SAVAŞI’NDAN BUGÜNKÜ ABD-ÇİN GERGİNLİĞİNE
Bu Ağustos’tan beri gökyüzünde bir ticaret savaşı bulutu dolaşıyor. ABD’nin Çin’in ihraç ettiği toplam 250 milyar dolarlık ürüne yüksek gümrük vergisi koyması; Çin’in buna 110 milyar dolarlık Amerikan malına gümrük vergisi koyarak karşılık vermesi; Çin’in ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etmesi; ABD’nin Çin’i Amerikan seçimlerine karışmakla suçlaması gittikçe artan bir küresel gerilime yol açtı. Çin Başkanı Xi Jinping’in 2049’da ülkesini büyük bir global güce dönüştürecek yeni İpek Yolu atılımına, Trump’ın “Çin bize tecavüz ediyor” diye serzenişlerine bakarak, iki güç arasında yükselen rekabetle sonucu belirsiz bir yola girdiğimizi öne sürenlerin sayısı arttı.
Bu sırada geçmişin kötü anıları da canlandı: 1839-1860 arasındaki Afyon Savaşları, bugüne benzer şekilde, Çin ile Avrupa arasındaki ticaret dengesinde Batı aleyhine oluşan açığı kapatmak için başlamıştı. Açığı kapatacak tek yolun, sömürgeleri Hindistan’da ürettikleri afyonu Çin’e satmak olduğuna inanan İngilizler, dünyanın en kalabalık ülkesini dev bir uyuşturucu pazarına dönüştürmek için silaha sarılmış ve başarılı olmuşlardı. Böylece Çin resmî tarihine göre, 1949’da kadar uzanacak bir “Aşağılanma Yüzyılı” başlamıştı. 19. yüzyıl sömürgeciliğinin hangi boyutlara vardığını ve tarihin ikide bir neden hortladığını anlamak için Afyon Savaşları’nı inceledik.
Şöyle bir senaryo düşünün: Kolombiya’daki Medellín kokain karteli, ABD’ye karşı başarılı bir saldırıya girişiyor, sonra ABD’yi kokaini yasallaştırmaya, uyuşturucunun beş Amerikan kentine, vergi ve denetimden muaf olarak girişine izin vermeye zorluyor. Amerikan hükümeti ayrıca savaş tazminatı olarak Kolombiya’ya 100 milyar dolar ödüyor…
İşte Amerikalı gazeteci Frank Sanello ve sömürgecilik tarihi uzmanı W. Traves Hanes, Afyon Savaşları’nı anlattıkları kitaba böyle bir senaryoyla giriş yapıyor. Bu senaryo saçma gözükse de, 1839-1842 ve 18561860 arasında İngilizleri ve daha sonra Fransızları Çin’le karşı karşıya getiren Afyon Savaşları’nı anlamamızı sağlayan basit bir çerçeve.
Made in India Zamanın Britanya sömürgesi Hindistan’ın Patna şehrinde üretilen kaliteli afyon yerli işçiler tarafından sandıklarla taşınıyor.
Bu tuhaf savaşı anlatmak için önce Hindistan’a gidelim. İngilizler Bengal bölgesini (bugün Bengladeş, Hindistan’a bağlı Batı Bengal ve Bihar’ı kapsayan geniş alan) 1757’de ele geçirdiler. Burada afyon çiçeği üretimi yaygındı. Baş kısmından afyon, tohumlarından haşhaş yağı çıkarılan bu bitkinin olağanüstü bir gücü vardı. Bıçakla çizilmesi sonucu akan süte benzeyen sıvı kurutuluyor, esmerleşiyor; içeriğindeki morfin, kodein, narkotin gibi maddeler sayesinde güçlü bir uyuşturucu, ağrı kesici bir ilaç veya zehir haline dönüşüyordu. Dünyanın başka yörelerinde de (örneğin Anadolu) yetişiyordu ama, Bengal’deki, özellikle Patna’daki afyon en kalitelilerinden biriydi. Hint yarımadasını sömürgeleştirerek buradaki ticareti tekellerine alan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi bunun değerini anladı ve 1793’te Bengal’deki afyon üretimine tekel koydu.
Çin’e geçersek, dünyanın en kalabalık ülkesi olan ve dünya ticaretinin yüzde 30’unu gerçekleştiren bu büyük imparatorluk, Batı ile alışverişini sadece güney kıyısındaki Kanton (bugün Guangzhou/ Guangjo) limanından sürdürüyordu. Yabancı tüccarlar kentin hemen dışında kendilerine ayrılmış bölgede kurulu “13 fabrika” denilen mahallede yaşıyor, ithalat ve ihracatı buradan yürütüyorlardı. 19. yüzyıldan itibaren, Çin-İngiltere ticaretinde, bugün Çin-ABD ticaretine benzer bir sorun doğdu: Çinliler lehine, Batılılar aleyhine bir açık ortaya çıktı. İngilizler Çin’e ne satarlarsa satsınlar, kendi pazarlarının deli gibi talep ettiği Çin çayı, porseleni ve ipeğini karşılayabilecek büyüklükte bir ihracat kalemi bulamıyorlardı. Sonunda çözümü Hindistan’da üretilen afyonda buldular. Afyon, Çin’de yaygın kullanılan, hatta (Patna’dakiyle aynı kalitede olmasa bile) üretilen bir maddeydi. Bütün dünyada olduğu gibi ağrıyı ve ishali kesmek için birebir, çok önemli bir ilaçtı. Ancak aynı zamanda bağımlılık yaratan keyif verici bir madde olduğunun da herkes farkındaydı.
Her şeyin başladığı yer Kanton limanı ve “13 Fabrika” diye de isimlendirilen yabancılar mahallesinde Batılı ülke bayrakları, 1800 yılı başları.
Resmen yasak fiilen serbest
Afyonun yasaklanması, Çin’in afyon ithalatını durdurmuş değildi. Kaçakçılık, Hong Kong adasıyla Kanton arasındaki Lintin adında küçük bir ada aracılığıyla yapılıyordu. Çin’den gelen uzun ince kaçakçı tekneleri (bunlara Çinliler “yüzayak” “hızlı yengeç” veya “çırpınan ejderha” gibi adlar takmışlardı) adaya yanaşıyor, Kanton’daki yabancı acentalardan gelen alım emirlerini karşılayacak afyonu yüklüyorlardı. Uyuşturucu madde kumaşların altında, sandıklarda gizlenerek Kanton’a ulaşıyordu. Yabancı tüccarlar bu afyon karşılığında aldıkları gümüşü Kanton’da çay, porselen, ipek alıp İngiltere’ye yollamak için kullanıyordu.
İngiliz gözüyle Afyon müptelaları Çin’de afyon salgını 1960’lara kadar sürecekti. Şangay’daki İngiliz konsolosunun eşi Eleanor Moore Robertson’ın “Afyon İçenler” adlı tablosu, 1935.
Kaçakçılığın etrafında karmaşık bir bankacılık ağı da kurulmuştu. Örneğin Hindistan’daki bir İngiliz’in ülkesine para yollamak istediğini düşünelim. Önce afyon alıp Kanton’a yolluyor, Kanton’daki banka benzeri kurumlardan aldığı senedi Londra’ya gönderiyor, orada senet paraya çevriliyordu. Elbette bu kaçakçılık her aşamada Çinli devlet görevlilerine ödenen rüşvetlerle yürüyordu.
19. yüzyıl başında Çin’de afyon kullanımı gittikçe artarken, bu maddenin ne kadar zararlı olduğuyla ilgili tartışmalar da yoğunlaştı. Kanton’daki yerel yönetimin 1836’da yayınladığı bir risaleye göre, “afyon içimi ölümcül bir zehirdi”. Amerikalı misyonerlerin Kanton’da yayınladığı Chinese Repository adlı gazete de aynı fikirdeydi: “Afyonun kurbanına bağladığı zincirden daha güçlü bir kölelik dünyada yoktur”. 1805-1839 arasında Çin’e yapılan afyon ithalatının 3 bin 159 sandıktan 40 bin 200 sandığa çıktığı tahmin ediliyordu. Afyon ülkenin her yerinde, hatta kuzeyinde bile yaygınlaştı, büyük bir gümüş ve bakır sıkıntısı oluştu. Aynı dönemde en büyük gümüş üreticileri orta ve güney Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını ilan etmesiyle gümüş üretimi düşmüştü. Büyük çaplı ticaretin gümüşle, perakende ticaretin ise bakır sikkelerle yapıldığı Çin’de başlayan gümüş sıkıntısı, imparatorluğun son yüzyılındaki ekonomik durgunluk, aşırı nüfus artışı, ordu ve kamu düzeninde genel standartların düşüşünün nedeni, afyon ise bu sürecin tetikleyicisi olarak görüldü.
Çin sarayındaki afyon karşıtı kesim, 1830’larda İmparator Daoguang’ı kendi tarafına çekti. 1832’de korkuyu artıran bir olay gerçekleşti: Binlerce askerden oluşan birlikler, Kanton’un da bulunduğu Guandong bölgesindeki dağlarda asiler tarafından büyük bir yenilgiye uğratıldı. Olayı incelemeye gönderilen müfettiş, “asileri bastırmaya gönderilen kıyı garnizonlarındaki birliklerin çoğunun afyon içtiğini, onlardan ciddi bir direniş beklenemeyeceğini” bildirdi. Bu raporla sarsılan İmparator Daoguang, 24 Temmuz 1832’de Yasak Şehir’deki Cennet (Gök) tapınağına giderek semavi güçlere neyi yanlış yaptığını sordu. Bu ibadetten sonra kararını açıkladı: Yozlaşmanın esmer ve yapışkan simgesine, afyona karşı savaş başlatılacaktı.
Çinliler alemde 1860’larda çekilen fotoğrafta bir grup Çinli erkeğin, zamanın modasına uygun olarak afyon içtikleri görülüyor.
Ancak birkaç yıl sonra afyonun yasallaştırılmasını savunan kesim yeniden sesini yükseltti. Onlara göre afyona karşı mücadele etmek mümkün olmadığından, en iyisi bunu vergilendirerek serbest bırakmaktı. Çok geçmedi, afyon karşıtı lobi çok güçlü bir önderle yeniden ön plana çıktı. “Yaz Arınması Çevresi” adlı bir grubun kurucusu olan yargıç Huang Jueci, imparatora yolladığı bir beyannamede şöyle diyordu: “Kırmızı saçlı Avrupalılar, savaşçı ve kanlı canlı Cava adası halkını afyonla baştan çıkardılar, boyun eğdirdiler, topraklarına el koydular. İngilizler de şimdi ülkemize afyonu sokarak imparatorluğu zayıf düşünmeyi planlıyor”. Bu beyanname ilginçti, çünkü Çin’de daha o zamanlar en azından bir bölüm insanın afyonu yabancıların komplosu olarak gördüğünü ortaya koyuyordu. Bunu ayna gibi yansıtan bir başka algı da İngiltere’de doğacaktı; bu görüşe göre İngilizler bu savaşa Çin’e afyon satmak için girişmemişti; maksat bu “geri” ülkeye “medeniyet” götürmekti.
Afyonu sat, çayı al Çin çayı, İngiltere’ye ihraç edilmek üzere Kanton’dan gemilere yükleniyor.
Denize dökülen uyuşturucu
Bu beyannameyi okuyan imparator, 9 Kasım 1838’de Lin Zexu (Lin Zeşu) adında bir üst rütbeli memuru saraya çağırarak “hastalığın kökünü kurutmak üzere güçlü ilaçlar kullanarak afyonun nasıl yok edileceğini” tartıştı. İmparator, görüşmenin sonunda olağanüstü yetkilerle donattığı Lin’i Kanton’a gönderdi. Nehir taşımacılığında yaptığı başarılı çalışmalarla tanınan bu özgüveni yüksek, çalışkan adam, sonradan Çin tarihinin kahramanlarından biri haline gelecekti. Lin, 10 Mart 1839’de Kanton’a varır varmaz bölge halkını “baojiya” denilen kefalet gruplarına böldü; buna göre her grupta beş kişi bulunacak, her biri diğer dördünün afyon kullanmadığına kefil olacaktı. Batılı tüccarlara (ve bazı tarihçilere) saçma gelen bu uygulama, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda da kullanılmış bir hukuki yöntemdi. Vatandaşların birbirinin kefili olması, kolluk kuvvetlerinin ülkenin her yerine nüfuz etmediği büyük ve kalabalık bir ülkede pratik bir çareydi. Gelir gelmez 1600 kişiyi afyon suçu nedeniyle tutuklayan ve 14 ton afyon ve 43 bin afyon çubuğuna el koyan Lin, asıl sorunun yabancı tüccarlarla çalışma hakkına sahip “Hong” veya “Kohong” tüccarları denilen Çinli işadamları olduğunu biliyordu. Onları 17 Mart’ta huzuruna çağırarak bir nutuk attı: “Taşıma, depolama, satın alma, paketleme, yani ticaretin her aşaması kaçakçılık üzerine kurulu, siz buna göz yummakla kalmadınız, yardım ettiniz ve katıldınız. Yabancılara gizli bilgi verdiniz. Sizin adınıza utançtan yanıyorum” (Bunlar Lin’in tüccarlara yönelik yazılı emrinde yer alan sözlerdi). Lin toplantıda tüccarlara en önemli emrini de verdi: “Şimdi yabancı tüccarlara gidin, ellerindeki bütün afyonu teslim etsinler ve bir daha bu ürünü satmayacaklarına dair bir yemin imzalasınlar!” Olay sırasında Macao’da bulunan İngiltere’nin Kanton’daki temsilcisi donanma subayı Charles Elliot, hemen üniformasını kuşanarak Kanton’a yelken açtı; yabancılar mahallesinin limanına demir atarak bayrağını çekti.
Elliot’un yabancı mahallesindeki yaklaşık 350 kişiyi koruma altına alması üzerine Lin mahalleyi 1000 kişilik bir askerî kuvvetle kuşattı. Kuşatmanın üçüncü gününde Elliot Çinlilere İngiliz tüccarların elindeki 21 bini aşkın afyon sandığını teslim etti. Tüccarlar dehşete kapılmışlardı. Bunun üzerine Elliot onlara el koyulan malların tam sorumluluğunu İngiltere’nin üstlendiğini açıkladı. Böylece Elliot özel bir ekonomik çatışmayı bir devlet sorunu haline dönüştürmüş oldu. Altı ay sonra kuşatma haberi İngiltere’ye ulaştığında, İngiliz hükümeti, Çinlilere teslim edilen afyonun maliyetinin 2 milyon sterline ulaştığını öğrenince sarsıldı. Hükümetin sorumluluğunu üstlendiği bu para, “İngiliz milli hassasiyetini incitici hakaretlerle” ilgili Çin’den gelen şikâyetlerden daha ikna ediciydi. Yine de Çin’e filo gönderilmesi bir aydan fazla bir zaman aldı. O süre içinde Lin Zexu 19. yüzyıl Çin ulusal tarihine geçecek simgesel hareketini yapmış, İngilizlerden teslim aldığı afyonu, Çin kıyısındaki Humen kentinde denize dökmüştü!
İpler geriliyor
Ancak Çin-İngiliz ilişkileri böyle gergin yaşanırken, İngiliz afyon cemaati kendine yeni bir sığınak bulmuştu. Burası derin bir doğal liman olan, Kowloon (Kaulong) Yarımadası’na yakın Hong Kong adasıydı. Hong Kong o kadar kayalık bir adadıydı ki (o zamanlar!), birkaç balıkçı ve korsan köyünden başka bir şey yoktu. Çin yetkilileri İngilizlerin buraya yerleşmesine pek kulak asmadılar. Ancak 1839 yazında bazı İngiliz ve Amerikalı denizcilerin anakaraya çıkarak küçük bir köyde sarhoş olup bir köylüyü öldürmeleri, İngilizlerin suçluları Çinli yetkililere teslim etmeyi reddetmeleri, ilişkileri daha da gerginleştirdi.
Muhalefete rağmen savaş kararı
İngiliz tüccar kesiminin silahlı bir çatışma için şerefli bir neden bulmak üzere harcadığı çabalara rağmen savaş kararı dirençle karşılaştı; çünkü konu İngiltere’de iktidar-muhalefet çekişmesinin bir parçası haline gelmişti. Hükümet savaş kararını 9 oy farkla kazandı ve zaten Çin’e doğru yola çıkmış olan savaş gemileri geri çağrılmadı. Çin’deki ilk çatışmalar 1839’da başlamıştı. Ancak Hindistan’dan gönderilen 22 savaş, 27 nakliye gemisi ve 3600 piyadeden oluşan asıl İngiliz filosu Çin açıklarında 4 Temmuz 1840’ta belirdi ve Zhoushan (Joşan) yarımadasına geldi. İngilizler sadece 9 dakika kıyıyı bombaladıktan sonra, karaya çıktılar; iki saatte yarımadanın başlıca kenti Dinghai’ye (Dingay) girdiler. O akşam yaklaşık 1 milyon insan kentten kaçmış, vali küçük bir havuza atlayarak intihar etmişti ve İngiliz bayrağı kent surlarında dalgalanıyordu.
Çin ve İngiliz askerî gücü arasındaki bu çarpıcı farkı, savaş boyunca tekrar tekrar görmek mümkündü. Ne malzeme, ne örgütlenme ne de birliklerin niteliği açısından Çin askerî gücü eski düzeyinde değildi. Hatta Çin ordusu ateşli silahlara bile tam olarak geçememişti; bazı kesimleri hâlâ 17 ve 18. yüzyıllarda imparatorluğu neredeyse ikiye katlayan fetihler sırasında çok işe yarayan oklar, kılıçlar ve kalkanlarla donatılmıştı. Topları ve savaş gemileri İngilizlerinkiyle karşılaştırılamazdı. 1841’de çarpışmalar güneydeki Kanton’da yoğunlaştığında, İngiliz filosundaki Nemesis adlı buharlı savaş gemisi kıyıda büyük yıkımlara neden oldu
İlk antlaşma: Afyon serbest değil
Adrese hiç ulaşmadı Afyonu yok etmek üzere Kanton’a gönderilen Lu Zexu’nun Kraliçe Victoria’ya yolladığı yerine ulaşamayan mektup, 1839.
Önce 1841 başında iki tarafın temsilcileri, yani İngiliz Elliot ve güneydeki Çin kuvvetlerinin başındaki Qishan (Çişan) arasında Chuanbi (Çuanbi) Antlaşması imzalandı. Buna göre İngilizlere Hong Kong adası ve 6 milyon gümüş dolar tazminat verilecekti. Ancak iki hükümet de bu anlaşmayı reddedince çatışma yeniden başladı. Qishan, Hong Kong’u İngilizlere vermesinin bedelini zincirlenerek Pekin’e götürülüp yargılanmakla öderken, Elliot da görevden alındı. Mayıs 1842’de İngilizler Yangtze (Yangtzi) Nehri boyunca ilerlemeye devam etti. Artık çatışmalar da yoğunlaşmış, ölen Çinli asker ve intihar eden Çinli ailelerin sayısı gittikçe artmıştı ama İngilizler çok az kayıp veriyordu. Ağustos ayında İngilizler Çin’in eski başkenti Nanjing’in (eski adıyla Nankin) ünlü surlarına ulaştılar. İngiliz gemisi HMS Cornwallis’te 29 Ağustos’ta Nanjing Antlaşması imzalandı. Çin İngilizlere 22 milyon gümüş dolar tazminat ödeyecek, beş limanını dış ticarete açacak, eşit diplomatik ilişki kuracak, Hong Kong’u İngilizlere verecekti. İngilizler ticaret yapacakları beş limanda, yani Kanton, Xiamen (Şamen, eski adıyla Amoy), Fuzhou (Fuco), Ningbo ve Şangay’da konsolosluk da açabileceklerdi. Burada okurların dikkatinden kaçmayacak bir eksiklik vardı: afyon ticaretinin serbest bırakılmasından söz edilmiyordu!
Çinli tarihçilerin deyişiyle bu “birinci eşitsiz antlaşma”dan sonra, beş limanda ve Hong Kong’da yoğun bir ticaret başladı, ancak yerli halkın yabancılara duyduğu öfke de arttı.
Hem dövüştüler, hem görüştüler Birinci Afyon Savaşı sırasında iki taraf sık sık diplomatik görüşmeler yapmak için bir araya gelmişti. İngiliz ve Çin delegasyonları bir görüşme sırasında.
Savaşa devam, afyona özgürlük(!)
Aslında İngilizlerin hoşnutsuzluğunun asıl nedeni ekonomikti. Nanjing Antlaşması’nın getirdiği serbestiden sonra, Çin’de İngiliz mallarının satışının beşe katlanacağı tahmin edilmişti. Ancak 1848’e gelindiğinde, Çin’e yapılan ihracatın 1843’deki rakamların bile altında kaldığı görüldü; üstelik İngiliz tüketicilerinin Çin çay ve ipeğine duyduğu istek azalacağına artmış, çay satışları 1842-1856 arasında ikiye katlanmış, Çin’in İngiltere’ye yaptığı ipek ihracatı ise 20 kat artmıştı. 1854’te Britanya’nın Çin’le ödemeler dengesi yine 8 milyon sterlin açık veriyordu; rakam 1857’de 9 milyon sterline çıktı. Belli ki, afyon İngiliz ödemeler dengesini kurtaracak tek maldı. İngiliz politikacıları ve tüccarları Serbest Ticaret’in medenileştirici misyonu üzerine neler anlatırsa anlatsın, Çin’deki afyon satışlarının Büyük Britanya imparatorluğu için büyük bir gelir kaynağı olduğu inkâr edilemezdi: Bu satışlar Hindistan’daki İngiliz yönetimini fonluyor (1856’da afyon geliri İngiliz Hindistanı’nın toplam gelirinin yüzde 22’sini oluşturmaktaydı), İngilizlerin Hint Okyanusu’ndaki ticareti için gerekli gümüşü sağlıyor ve Çin’den çay, ipek ve porselen alımını karşılıyordu. Bir anlamda dünya ticaretinin de hareketini sağlıyordu afyon; İngilizler Amerikan pamuğunu alınca, Amerikalı tüccarlar bu senetlerle Kanton’dan çay alıyor, Kantonlular da bunu hemen Hint afyonu almak için kullanıyordu!
Dehşet saçan savaş makinesi Nemesis’in korkunç savaş gücü Çinliler’i dehşete düşürmüştü. Geleneksel bir Çin resminde Nemesis’in saldırısı.
Kısacası ilk savaşın başaramadığını gerçekleştirmek, yani Çin’de afyon ticaretini serbest hale getirmek için ikinci bir savaş gerekiyordu. Savaş için gerekli bahaneyi bulmak, 1856’da Kanton’a konsolos olarak atanan Harry Parkes’a düştü. 8 Ekim 1856’da Kanton’daki eyalet valisi Ye Mingchen, Arrow adlı bir korsan gemisine el koyunca, istediği bahaneyi bulmuş oldu. Arrow, mürettebatı ve sahibi Çinli olan bir gemiydi ama Hong Kong’a kayıtlıydı ve İngiliz bayrağıyla yolculuk ediyordu. Konsolos Parkes, Ye’ye öfkeli bir mektup yollayarak hemen tazminat ödenmezse, Çin sularındaki İngiliz donanmasının harekete geçeceğini bildirdi. Hong Kong Valisi Sir John Bowring 16 Ekim’de Parkes’a yazdığı gizli mektupta asıl niyeti açıkça belirtiyordu: “Fırsattan yararlanabilir miyiz? Eğer öyleyse, bütün donanmayla gelirim”. Birkaç gün sonra İngiliz topları Kanton surlarını dövmeye başladı. “O kadar güçlüyüz ve haklıyız ki” diye yazdı Bowring sevinçle, “tarihimizde parlak bir sayfa yazmalıyız”.
Çin savaşı tartışmasının İngiltere’de kamuoyunu nasıl ikiye böldüğünü, Kanton’un bombalanması haberi üzerine Manchester halkının Kraliçe’ye yolladığı ve “utanç duygularını” ifade eden mektuptan anlamak mümkündü. Elbette savaş çığırtkanlığı yapanlar da vardı. Bunların öne sürdüğü iddiaları Morning Post gazetesinde çıkan bir yazı çok iyi özetliyordu: “Son yıllarda öğrendiklerimize bakılırsa, Çin’in kalbine kılıçla ulaşmaktan başka bir yolumuz olmadığı anlaşılır” diye yazmıştı gazete. Ayrıca zaten Çin de “dış dünyaya zorla açılırsa çok şey kazanacak”tı. Britanya’nın tüccarları, misyonerleri ve seyyahları yanlarında “medeni ilerlemenin tohumlarını” bu ülkeye götürecekti; gazeteye göre bu tohumlar, buharlı makine, gaz, matbaa, okul, kilise, demiryolları ve Avam Kamarası’ydı. 1857 yazında İngiltere’de “Çin seçimi” adı takılan seçimlerde savaş partisi, ticaret lobisinin desteğiyle yeniden iktidara geldi. Bu defa İngilizler, yanlarına Fransızları da alarak diplomasi ipini sağlam kazığa bağladılar. İki ülkenin askerî güçleri Çin’e Kanton üzerinden saldırdı. 5 Ocak 1858’de The Times gazetesinin özel muhabiri George Wingrove Cooke’un deyişiyle “bâkir kent”e yani Kanton’a giren askerler şehri yağmaladı.
Mayıs ayında İngiliz-Fransız filosu nehir üzerinden kuzeye doğru yelken açtı, Pekin’e giden yolları kontrol eden kaleleri yıktı ve Temmuz 1858’de Tianjin Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşmaya, savaşmadıkları halde Amerikalılar ve Ruslar da katılmıştı. Hıristiyan misyonerleri ülkede istedikleri gibi faaliyet gösterecek ve 11 ek liman daha yabancı gemilere açılacaktı. Çin yabancı ithal ürünlerden sadece sabit yüzde 5 vergi alacaktı; bu malların listesinde afyon da vardı. Böylece afyon herhangi bir başka mal gibi yasallaşmış oldu.
Emperyalizmin uyuşturucu zaferi Afyon Savaşları’nı nihayete erdiren Pekin Antlaşması’nın imza merasimini tasvir eden resim (1860).
Ertesi yıl İngiliz heyeti antlaşmaların onaylanmış suretlerini teati etmek için Çin’e dönerek Pekin’e doğru yola çıktı. Çin yönetiminde antlaşmadan memnun olmayan taraf atağa geçerek, nehir yoluyla Pekin’e doğru ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Dagu (Taku) kalelerinden ateş açılmasını emretti; Pekin’e giden İngiliz diplomasi heyeti tutuklandı. Bunun üzerine çok daha kalabalık bir kuvvetle Çin’e dönen İngiliz-Fransız kuvvetleri, Pekin’e doğru ilerleyerek 5 Ekim’de Yasak Şehir’e ulaştılar. İmparator Xianfeng (Şiyanfeng) ve saray halkı Yasak Şehir’i terkederek kaçtı, geride İngilizlerle anlaşmak için imparatorun genç erkek kardeşi Prens Gong kaldı. 13 Ekim’de Prens Gong kapıları açtırdı, ancak Lord Elgin yönetimindeki İngiliz kuvvetleri tutuklanan İngiliz heyetinden 19 kişinin öldürüldüğünü, hatta bazılarına işkence yapıldığını öğrenince, 18 ve 19 Ekim’de “yüce bir misilleme hareketi” olarak imparatorun yazlık sarayı Yuanmingyuan’a saldırdı. Yazlık saray önce Fransız askerleri tarafından yağmalandı, sonra İngiliz askerleri tarafından yıkıldı. Birkaç gün sonra 23 Ekim 1860’da, Çin hazinesi İngiliz ve Fransızlara savaş tazminatının tamamını ödedi; ertesi gün de Pekin Antlaşması Yasak Şehir’de imzalandı. Bu metinde Tianjin Anlaşması’na ekler yapılmış, bir liman şehrinin daha açılması ve Hong Kong adasının karşısındaki Kowloon Yarımadası’nın da İngilizlere bırakılması şart koşulmuştu.
Afyon Savaşları’nın en hazin hatırası 18-19 Ekim 1860’ta Fransızlar ve İngilizler tarafından yerle bir edilen Pekin’in dış bölgesindeki muhteşem Yazlık Saray’ın yıkıntıları 1873’te fotoğrafçı Ernst Ohlmer tarafından böyle görüntünmişti.
Dört yıl sonra, Büyük Britanya’nın Çin’e sattığı mallar, fethedilmiş ülkenin ithalatının sekizde yedisini oluşturuyordu. Çin’in afyon ithalatı 1859’da 58 bin sandıktan 1879’da 105 bin sandığa çıkmıştı. Nihayet 1906’da hem Çin hükümeti hem de Hong Kong’daki İngiliz idaresi afyon ticaretini yasakladı. Ancak Çin’deki afyon bağımlılığı 1960’lara kadar devam etti.
Afyon Savaşları’nın bir başka önemli sonucu, Çin’in bir yarı sömürgeye dönüşmesiydi. İngiltere, Şangay’la birlikte Yangtze Nehri havzasını, Fransa güney Çin’deki Kızıl Nehir havzasını, Almanya Shandong (Şandong) eyaletini nüfuz alanları olarak aralarında paylaştı. Çinlilerin vaktiyle düşük kaliteli bulduğu Manchester kumaşları ülkeyi kapladı. Modernleşme çabalarına rağmen Çin Japonya’ya yenildi ve 20. yüzyılın ilk yarısını savaşlar, işgaller, katliamlarla geçirdi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin ideolojik bir yakıştırması olsa bile, gerçekten “aşağılanma yüzyılı”ndan söz edilebilirdi. Bunun anısının Çin’in günümüzde ABD ile giriştiği ticaret savaşlarını etkilemesi hiç de şaşırtıcı değildir.
SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-1
Çin ve İngiliz tarafında uyuşturucu kralları
Kanton kentinin hemen dışında, İnci Nehri kıyısında “13 Fabrika” denilen -aslında bildiğimiz fabrikayla ilgisi olmayan- yabancılar mahallesinde Batılı tüccarların “faktörleri”, yani acentaları hem yaşıyor hem iş yapıyordu. Bunlar, yabancılarla çalışma tekeline sahip, sayısı 20’yi geçmeyen Çinli işadamlarıyla ticareti sürdürüyordu. Bu Çinlilere “Kohong” veya “Hong” tüccarı deniliyordu. Hong tüccarlarının en ünlüsü Howqua’nın (Hokua, 1769-1843) servetinin, o sırada İngiltere’nin en zengin adamı olarak bilinen Rotschild ailesinden banker Nathan Rotschild’den 10 kat fazla olduğu söyleniyordu.
İngiltere tarafında ise en ünlü afyon tüccarları, küçük bir toprak sahibinin oğlu Sir James Matheson ile hekim ve tüccar William Jardine’di. Bu ikili, en büyük afyon ticarethanesi Jardine-Matheson’ın kurucusuydular. Bugün merkezi vergi cenneti Bermuda’da bulunan Jardine-Matheson şirketinin web sitesinde, şirketin 19. yüzyıl başında Hindistan’dan Çin’e afyon kaçakçılığı yaparak nasıl kurulduğu, bu ikilinin Afyon Savaşları’nı başlatmak için İngiliz hükümeti nezdinde nasıl lobi faaliyeti yaptığı anlatılıyor.
SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-2
‘Düşman madde’yi denize döken kahraman
İmparator Duaguang’un af yonla mücadele için Kanton’a yolladığı müfettiş Lin Zexu, şehirdeki yabancı mahallesinin kuşatarak ellerindeki afyonu vermelerini istedi. Sonunda 21.306 sandık yani yaklaşık 1.500 ton afyon kendisine teslim edildi. Bu afyon, Haziran 1839’da 23 gün içinde Çuanbi yakınlarında Humen adlı küçük bir kentte yokedildi. 500 işçi üç büyük siper kazdı ve deniz suyuyla doldurdu, tuz ve kireç eklendi. Afyon bu siperlerde pis kokulu dumanlar çıkararak yok oldu. Sonra bu “çamur” denize döküldü.
Olaydan hemen önce Lin, Güney Denizi’nin ruhuna dualar etti ve özür diledi, su yaratıklarına bir süre bölgeden uzaklaşmaları için çağrıda bulundu. Humen’de afyonun denize atıldığı siperlerin yerinde bugün Lin’in adını taşıyan bir park ve heykel var. Levhada şöyle yazıyor: “İngiliz sömürgeciler afyon kaçakçılığında ellerinden gelen her numaraya başvurdu. Bu lanetli hastalık kutsal topraklarımızın ekonomisini mahvederek üretimi etkiledi ve orduyu zayıf düşürdü”. Çin’in pek çok yerinde, ayrıca New York’taki Chinatown’da Lin’in heykelinin bulunduğunu ekleyelim.
Sorunu kökten halletmek üzere özel olarak görevlendirilen Lin Zexu, denize dökmeden önce afyonu çamurla bulamaç haline getirmek için çukur kazdırıyor.
SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-3
Katliamı ‘güzel’ bulan fotoğrafçı
İtalyan asıllı İngiliz fotoğrafçı Felix (Felice) Beato (18321909) adını Asya’da çektiği fotoğraflarla duyurdu. Önce Hint isyanındaki ölüm tarlalarını fotoğrafladıktan sonra, savaşın başladığı Çin’e geçti. 14 Ağustos 1860’da İngiliz kuvvetleri Tianjin’de Çin istihkâmlarını süpürüp toplam 1500 Çin askerinin tamamını öldürdüğünde oradaydı. Beato can çekişen askerlerin oluşturduğu manzaranın “çok güzel” olduğunu söyleyerek kendisi fotoğraf çekene kadar ölülerin kaldırılmamasını istedi. Çektiği görüntülerden birkaçı, savaş alanında ölüleri gösteren ilk fotoğraflardan biri olarak günümüze kaldı.
SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-4
Tapınak yağmacısı baba, saray yağmacısı oğul
Dünya kültür tarihine yağmacı olarak geçmiş bir başka baba-oğul herhalde yoktur. Bunlardan ilki, 1799-1803 arasında İngiltere’nin İstanbul elçisi 7. Elgin Kontu’dur. Adı, Atina’daki Parthenon Tapınağı’ndan sökerek İngiltere’ye götürdüğü mermer heykeller nedeniyle ün kazandı. Bugün British Museum’daki bu frizler “Elgin Mermerleri” olarak biliniyor. Onun oğlu 8. Elgin Kontu ise, afyon savaşlarında parladı. İkinci afyon savaşında İngiltere’nin tam yetkili temsilcisiydi. 1860’da cezalandırma yöntemi olarak Pekin yakınındaki Yazlık Saray’a (Yuanmingyuan, Eski Yazlık Saray) yağma iznini/emrini veren oydu. Önce Fransız, sonra İngiliz askerlerinin yağmaladığı yeşim taşından süsler, tunç, altın ve gümüş heykel, vazo ve çömlekler, sedef kakmalı kutular, ipek ruloları, kürkler, kitaplar Londra’daki Christie’s müzayede salonlarını şenlendirdi, British Museum’a girdi, Fransız İmparatoriçesi Eugénie’nin bir “Çin Odası” döşemesini sağladı.
Lord Elgin günlüğüne “Yazık oldu; 1 milyon sterlinlik malvarlığından yalnız 50 bin sterlin elimize kalabildi. Ben de çok şey almak isterdim ama hırsız değilim” diye yazdı. Ardından yağmalanmış sarayın yıkılmasını emretti. İngiliz subayı Charles Gordon (sonradan Afrika’da Mehdi isyanında meşhur olan Gordon Paşa), annesiyle kız kardeşine şöyle yazdı: “Yağmaladıktan sonra sarayı yaktık, dört milyona bile yeniden kurulamayacak yeri vandallar gibi yıktık… Yaktığımız yerlerin güzelliğini ve ihtişamını hayal bile edemezsiniz. Ama o kadar acele ediyorduk ki yeterince yağmalayamadık”.
Fransız yazar ve şair Victor Hugo ise haberi alınca duyduğu dehşeti şöyle özetleyecekti: “Bir gün iki eşkıya Yazlık Saray’a girdi. Biri yağmaladı, öbürü yaktı… Tarih önünde iki eşkıyadan birinin adı Fransa, diğerinin adı İngiltere’dir”.