Etiket: Sayı:53

  • Feleği hayrete düşüren sihir ustası: HOKKABAZ

    Feleği hayrete düşüren sihir ustası: HOKKABAZ

    Eski çağlardan beri şaman, rahip yahut büyücü-şifacılar, yanılsama yoluyla insanları tabiatüstü güçlere sahip olduklarına ikna ettiler. Amaçları çoğu kez, mensubu oldukları topluluk içinde üstün bir konum kazanmaktı. Fakat daha iddiasız olanlar, bu işi seyirlik bir oyun olarak icra eden ustalar da oldu: Hokkabazlar, göz bağcılar, tasbazlar…

    Hokkabaz, “hokka ile oynayan” demektir. İnsanın -mecazen- gözünü bağlayıp söz ve el çabukluğuyla aklın almadığı türlü numaralar sergileyenler… Güya var olanı yok, yok olanı var edenler… Nesneleri yerçekimine karşı yürütüp havada asılı tutanlar… Hırpani hırkalarının altından kap kacaklar, âlâ yemekler zuhur ettirenler… Velhasıl konuşkan, neşeli ve bazen de dervişmeşrep tipler… Hepsi Osmanlı toplumunun eğlence kültüründe aşina olduğu güleç yüzlerdi.

    Metin And, eski Türk seyirlik oyunları içinde en ilginci olarak yorumluyor bu sanatı; zira bu sanatın çevresinde drama vardır: Oyunun başında usta ile yamak arasında, Karagöz-Hacivat örneği güldürücü bir orta oyunu sergilenir.

    Kökeni binlerce yıl geriye giden bu oyun, eski Yunan ve Roma’da da biliniyordu. Türkiye’ye, 15. asrın sonlarında Portekiz ve İspanya’dan kaçan Yahudiler eliyle getirilmişti. Anlaşılan o ki Türk ustalar da bu oyunu çok sevdiler ve öğrendiler, şaşkınlık veren numaralarıyla izleyenleri büyülediler. Hokkabazlar, III. Murad’ın 1582’de Atmeydanı’nda ve III. Ahmed’in 1720’de Okmeydanı’nda oğullarının sünneti şerefine tertip ettikleri düğünler için hüner sahnesindeki yerlerini almışlardı. Ne şans ki, büyük minyatür ustaları Nakkaş Osman ve Levnî’nin eliyle, düğün kitaplarının yaprakları arasındaki yerlerini de alabildiler.

    Hokkabazlar Atmeydanı’nda

    III. Murad’ın, oğulları için 1582’de düzenlediği sünnet düğününde, hokkabazlar ve onları izleyen kalabalık görünüyor. İntizâmî Surnâmesi’nin sayfaları arasına Osman tarafından nakşedilmiş bu resim.

    Hokus pokus

    Sahneye yumurta gösterisi yapan bir hokkabaz çıktı. Dik tuttuğu bir çubuğun üzerine koyduğu yumurtaları aşağıdan yukarı doğru yürüttü. “Hokus pokus” yerine, “Çi var çi yok!” (ne var ne de yok) diye bağırdı ve yumurtalar bir çiy tanesi gibi havaya kalktı. Bir süre havada asılı kalan yumurta ileri fırladı ve bir ok atımı mesafedeki bir hokkanın içine girdi. Daha sonra adam hokkayı ters çevirip yumurtayı altına sakladı ve açtı: Yumurta kaybolmuştu. Başka numaralar da sergiledi: Bir heybeden bir sürü darı akıttı. Bir mendile birkaç filoriyi sarmalayıp karşısındakine verdi, bir çubukla dokunduktan sonra mendil açıldı, paralar yok olmuştu. Ensesine vurup ağzından elek dolusu para kustu. “Kendim bu sanatın inceliklerini bir bir kavrayıp felekteki Başak burcunu hayrette koymuşum” diye övünmeyi de ihmal etmedi.

    Gözden sürmeyi çekenler Hokkabazlar altını boş gösterdikleri tahta hokkadan top çıkartmak ya da top konulan hokkadaki topu kaybetmekte o kadar mahirdiler ve o kadar eli çabuk idiler ki, âdeta “gözden sürmeyi çekiyorlardı”. Bunların çoklukla “enbân” denilen, toplarını gizlice taşıdıkları torbaları ya da cepleri bulunurdu. Her hokkabazın yanındaki bir yamak da elindeki tefi aralıksız çalarak dikkatleri dağıtıyordu.

    İsmiyle müsemma

    1720 şenliğinde, ünlü gösteri ustası Hacı Şahin, elleri ve kolları sıkıca bağlanarak içi iyice araştırılmış bir sepetin içine konuldu ve direğe çekildi. Tepedeyken bağlarından kurtulmayı başardı; yetmezmiş gibi, nereden bulduysa bir ibrik ile fincan çıkarıp kahve pişirdi. İki fincan keyif kahvesi içtikten sonra birazını aşağı döküp kahvenin sıcak olduğunu ispatladı. Sultana, şehzadelere ve Osmanoğulları’na dua ettikten sonra kolayca aşağı süzüldü ve sultanın huzurunda hilat giyip sadrazamdan bolca bahşiş aldı. “Hacı Şahin nam bir Mısrî acep şahinlik etti / Ne denli yüksek uçsa ona yakışır” diye övdü Vehbî onu dizelerinde.

    Sepetten kurtulma oyunu

    III. Ahmed’in 1720’de oğulları için tertip ettirdiği sünnet şenliğinde, zamanın ünlü gösteri sanatçıları Mısırlı Hacı Şahin ile yamağı Hacı Mehmed bir sepet numarası yapmak üzereler. Minyatürün görünmeyen kısmında mehter çalınıyor ve halk kalabalığı, önlerinde bir hat oluşturan yeniçerilerin ardından oyunu izliyor. Vehbî Surnâmesi içindeki Levnî çizimi.

    Üfürükçüleri bile şaşırtan sihir

    Hacı Şahin ve yamağı Mehmed, gözleri, el ve ayakları sıkıca bağlandıktan sonra iki ayrı sepete konuldular. Şahin sarı, Mehmed yeşil sepete sokuldu, sepetler iyice bağlandıktan sonra sarılıp üzerleri dikildi. Her iki sepet de çadırın içine konuldu, çadırın etrafı herhangi bir hile yapılmaması için çavuş ve hademeler tarafından tutuldu. On beş dakika sonra içeriden seslendiler, çadır kaldırıldı: İkisi de bağlarından kurtulmuş, Şahin’in konulduğu sarı sepetten Mehmed, diğerinin konulduğu yeşil sepetten ise Şahin çıkmıştı. Sepetlerin üzerindeki dikişleri herkes inceledi, tek bir çözülme emaresi yoktu. Gözcüler ne bir ses ne de bir kıpırtı duymuşlardı. Doğrusu bu oyun Hârut’un –ki bir melektir- bile beğeneceği, düğüme üfüren büyücüleri bile hayrette bırakan bir oyun olmuştu, Vehbî’nin satırlarında.

    “Kesin ip var!”

    İleri gelenlerden iki kişi, muhtemel hilenin ne olabileceğini tartışıyor.

  • Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    ‘1071’de Anadolu’nun kapısı Türklere açıldı…’ Tarih ezberlerimiz arasında yer alan bu cümle, Malazgirt zaferini milat kabul eder. Halbuki bizim tarafta İbnü’l-Esir ve Evliya Çelebi’den, Bizans kaynaklarında ise birçok belgeden öğrendiğimiz gibi, Selçuklu Türkleri hem Malazgirt öncesi hem sonrasında Bizanslılarla içli-dışlı yaşamışlar ve çoğu kez onların yanında kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardı.

    Anadolu Selçuklularının, Bizans başkenti Kostantiniyye ile ilişkisi pek hatırlanmaz. Halbuki Türkistan, İran, Horasan bölgelerinde kurulup hızla batıya doğru yayılan bu devletin hükümdarları, devlet adamları, tüccarları, askerleri ve bir dereceye kadar halkı, komşu devletin başkentini gayet iyi bilirlerdi. Anadolu’da kurulan Selçuklu devletinin birçok sultanı bu kenti ziyaret etmiş, bazıları burada epey vakit geçirmişti. Gerçi biz Selçukluların Anadolu coğrafyasında kurulan kolunu modern dönemlerde “Anadolu Selçukluları” olarak anar ve onları bu coğrafyanın dışında pek düşünmeyiz. Ancak sanırım bu düşünce pek doğru değil.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Türkmenistan başkenti Aşkabat’taki Tuğrul Bey heykeli.

    Selçukluların Bizans başkenti ile ilişkisi, şaşırtıcı bir şekilde devletlerinin kuruluş döneminde başlar. Selçuklu Devleti’nin kurucuları olan Tuğrul ve Çağrı Beyler adına ilk hutbe 22 Nisan 1037’de Merv şehrinde Çağrı Bey adına, bundan 1 ay kadar sonra Nişabur’da Tuğrul Bey adına okunmuş. Cuma namazlarında camide hükümdarın adını anmak ve onun saltanatı için dua etmek İslâm devletlerinin en önemli geleneklerinden biri. Ayrıca hükümdarların iktidarlarının en önemli işaretlerinden biri kabul ediliyordu. Bu nedenle hutbe okutmak adeta devletin kuruluşuna işaret eder. İşte 1037’de okunan ilk hutbeden 13 yıl sonra İstanbul kentinde Tuğrul Bey adına bir hutbe daha okundu. Bu sefer iktidarın değil, bu kentteki Müslüman kolonisinin koruyucusu olduğu ilan ediliyordu.

    Olay şöyle anlatılır. Tuğrul Bey, Gürcü Kralı Liparit’i Kafkasya’ya yapılan bir seferde esir alır. Bu Ortodoks kralı kurtarmak için giden Bizans elçileri yetişemeden, kral esaret bedelini sonra ödemek şartı ile serbest kalır. Bu şaşırtıcı jest üzerine dönemin Bizans imparatoru IX. Konstantinos Monomahos, aslında Emeviler zamanından beri varolduğunu bildiğimiz Kostantiniyye Mescidi’ni tamir ettirip burada namaz kılınmasına müsaade eder ve bu mescidde Tuğrul Bey adına hutbe okutur. Yıl 1049-1050’dir (İbnü’l-Esir bunun tarihini hicri takvime göre veriyor bize). Bu mescit muhtemelen bugün Unkapanı-Cibali civarında, Haliç kıyısına yakın bir yerlerde idi. Evliya Çelebi buradaki Sirkeci Tekkesi’nin bu Bizans başkentindeki mescidin yerinde olduğunu iddia eder. En azından 17. yüzyıl İstanbulu’nda bu şekilde düşünülüyor olmalıdır. Bugün İslâm dünyasının en kalabalık kentlerinden biri olan İstanbul’da bu hikâye pek hatırlanmaz. İstanbul’da adına hutbe okunan ilk Türk hükümdarı Tuğrul Bey’in adı, kentte herhangi bir yerde yaşamaz.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Yazmadaki Türkler
    Bizanslı tarihçi Skilitzes, ünlü yazmasında (11. yüzyıl) Amorium önünde savaşan Arap ordusundaki Türkleri tasvir ederken üstlerine ‘Türk’ notu düşmüş (altta). Evliya Çelebi, Tuğrul Bey adına okunan hutbe için Sirkeci Tekkesi’ni işaret ediyor (altta).
    Resim2 (1)

    Selçuklu-Bizans ilişkilerinin başladığı nokta bu hutbe hadisesidir. Devamında Selçuklular hızla batıya doğru geniş bölgelere yayılır. Onların en güçlü grupları olan göçebe Türkmen aşiretleri de Anadolu yaylalarına akar. Bu seferlerde zaman zaman Bizans, zaman zaman Selçuklular esir düşer ve çok tuhaf olaylar da yaşanır.

    1070’te yapılan bir seferde Bizans komutanlarından Manuel Komnenos, Selçuklulara esir düşer. Ancak Erbasan isimli Selçuklu hanedanından bir emiri ikna ederek hem kendi serbest kalır hem de beraberindeki adamlarla emiri İstanbul’a götürür! Emir, Erbasan Selçuklu hanedanının İstanbul’a gelen ilk ferdidir. Erbasan’ın ardından onu yakalamak için Anadolu’ya giren Afşin Bey, onun başkentte olduğunu öğrenir. Bunun üzerine büyük bir ordu ile birçok Anadolu şehrini yağmaladıktan sonra bugünkü Kadıköy önlerine gelir ve imparatordan Erbasan ve yanındakileri teslim etmesini ister. Olumsuz cevap alınca yapabileceği fazla bir şey kalmaz. Arada koca bir deniz vardır ve onu geçemediği için geri dönmeye karar verir; tekrar Anadolu kentlerini yağmalayıp Ahlat’a çekilir.
    Erbasan uzun süre Bizans başkentinde önemli bir isim olmuş ve 1078’de İmparator Nikephoras Botaniates’in tahta çıkmasına yardım etmiştir. Ona destek veren Selçuklu askerleri ile birlikte Botaniates’i başkente getirmiş, Selçuklular uzun süre Üsküdar’da kalıp eğlenceler düzenlemişlerdir. Önde gelenleri ise İstanbul’da ağırlanmıştır. Selçukluların Üsküdar ve Kadıköy’de bir hatırası yoktur.

    Buondelmonti istanbul
    En eski İstanbul
    Rahip ve gezgin Boundelmonti’nin İstanbul gravürü, bugüne kalan en eski harita olarak Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde korunmakta.

    1071’de yapılan Malazgirt Savaşında da aslında ilişkiler karmaşıktır. Savaş, Selçukluların Anadolu’ya yaptığı akınlardan rahatsız olan Bizans yönetiminin büyük bir sefer düzenleyip bu soruna son verme arzusu ile başlar. Aslında Türkmenler uzun süredir Anadolu’dadır. Şehirlerden çok yaylalar ve otlaklarda ilerleyen bu göçebe gruplar ile Bizans yerleşimleri arasında bir süre sonra sürtüşmeler başlar.

    Bizans ordularını imparatoriçe ile evlenip imparator unvanı alan Romanos Diogenes idare etmektedir. Orduda Bizans’a sığınan Selçuklular, Balkanlardan Türkçe konuşan ve Selçukluların akrabası sayılan Peçenek ve Uzlar ve bazı Avrupalı halklardan askerler de vardır. Bu savaşta Tuğrul Bey’in yeğeni Sultan Alparslan Bizans ordularını yener ve doğrudan imparatoru esir alır. Esir düşen Bizans imparatoru sadece sözüne güvenilerek serbest bırakılır. Ancak kendi rakipleri onu feci şekilde cezalandıracaklardır. Tahtan indirilen imparatorun gözleri kızgın demirlerle dağlanır. Yüzünde oluşan korkunç yaraların tedavi edilmesine izin verilmez ve bugünkü Kınalıada’nın tepesindeki Metamorphosis Manastırı’na kapatılır. Onu imparator yapan eşi de aynı hücrededir. Malazgirt Savaşı’nın yenik lideri çok geçmeden bu manastırda ölür ve defnedilir. Manastır varlığını devam ettirse de imparatorun mezarı kaybolur.

    Selçuklu Sultanı Alparslan da ele geçirdiği bir kalenin komutanı tarafından öldürülür. Anlatılan hikayeler çok çeşitli ve tuhaftır. Vefat eden sultan, Merv kentinde babasının yanında bir türbeye defnedilir. Türbe de, yanında bulunduğu medrese de zamanla harap olur (Son yıllarda bazı ekipler bu meşhur hükümdarın türbesini bulmak için büyük çaba harcıyor). Kahramanlarının hazin sonuna rağmen, Malazgirt giderek daha meşhur bir savaş haline gelir. Savaştan yüzyılllar sonra birçok yeni hikaye ortaya çıkar. Savaşan taraflar ve hükümdarlar modern ideolojilerin de ilgisini çeker.

    alpaslan
    Malazgirt’teki Alparslan heykeli.

    İmparator yeniktir ve hazin bir hikayenin kahramanıdır; bu nedenle çok hatırlanmaz. Sultan Alparslan giderek daha da tanınan bir isim olur. Sultanın heykelleri Türkiye’nin birçok meydanına yerleştirilir. Asırlar sonra bu coğrafyanın yeni devletinde doğan birçok çocuğa onun ismi verilir. Bu arada çok uzaklarda, Alparslan’ın öldüğü topraklarda, 1991’de Türkmenistan Cumhuriyeti kurulur. Artık sultan orada da meşhurdur. Yeni devletin başkentinde de “Alparslan Türkmen”in heykelleri yükselir.

    Savaş ve kahramanları bambaşka anlamlar kazansa da Malazgirt Savaşı sonrasında yaşananlar çok ilginçtir. Yenilen hükümdarlara merhamet sık rastlanan bir hadise değildir. Roma-Bizans imparatorlarının esir düşmesinin pek az örneği vardır. 1071’den sonra Selçuklular hayal edilemez bir hızla Anadolu’nun en batısına kadar yayılırlar. Artık Ege, Akdeniz ve Marmara Denizleri sınırdır. 11. yüzyılın son çeyreğinde bütün Anadolu yarımadasında Selçuklular vardır.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Tuğrul Bey parası
    Türkmenistan parası Manat’ın birlik banknotlarında Tuğrul Bey figürü bulunmaktadır (üstte). Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in adına basılan madenî paranın ön ve arka yüzleri (altta).
    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    İlk başkentleri antik Nikaeia (İznik) kenti olur. Selçukluların kenti nasıl adlandırdığını bilmiyoruz. Bu kent neredeyse İstanbul’un kapısı kabul edilebilir. Bizans uygarlığı ve Hıristiyan inancı açısından da önemli bir merkezdir. Selçukluların burayı başkent seçmeleri, muhtemelen İstanbul’u kendileri için bir hedef olarak kabul ettiklerini gösterir.
    Bu ilk ilişkiler döneminde birçok Selçuklu, Bizans başkentinde, hatta sarayında yaşamaktadır. Bunlar çok çeşitli şekillerde Bizans başkentine geliyor. Kimileri esir, kimileri köle, asker, tüccar, maceraperest, çapkın, bu kişilerin nitelikleri ve geliş yolları kaynaklarda belirtilmiyor. Hiç şüphesiz ismini bildiklerimiz var olanların çok azı.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Bizans mozaiği ve Keykubat
    Ayasofya Müzesi’nde bulunan mozaik panoda Bizans’ın büyük hükümdarı 2. Ioannes Komnennos, ailesi ve Hz. Meryem ile birlikte tasvir edilmiş. Alanya’daki Alaeddin Keykubat heykeli (altta).

    Başkentteki Selçukluların bilinen en eski ismi Çaka ya da Çakan Bey’dir. Bizans kaynaklarında Çakhas şeklinde geçer. Ne zaman ne ve şekilde Kostantiniyye’ye geldiği bilinmez. Danişmendname, esir alınan bir bey olduğunu söyler. Başkentte büyüdüğü, sarayda yetiştiği kesindir. Prenses Anna Komnena, onun Homeros’u okuyup anlayacak kadar Rumca öğrendiğini, Bizans savaş taktiklerini ve geleneklerini bildiğini anlatır.
    Çaka Bey ayrıcalıklarını ve ünvanlarını kaybedince, Bizans devletinin başına bela olur. Batı Anadolu’da hem Müslüman Türklerden hem Rumlardan bir ordu ve donanma toplar. İzmir tarafını ve bazı Ege adalarını alıp bir beylik kurar. Bizans devletinden tekrar eski ünvan ve ayrıcalıklarını talep eder. Hatta imparatorun oğlu ile kendi kızının evlenmesini talep eder ama bu evlilik gerçekleşmez. Aynı kızı mıdır bilinmez ama, Çaka Bey bir kızını da Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’a verip onun kayınpederi olur. Hiç şüphesiz sıradan ailelerde de benzer hikayeler vardır. Çaka Bey ayrıca Balkanlar’da yaşayan ve Türkçe konuşan Peçeneklerle de yakın ilişkiler kurar. Birçok maceradan sonra 1095 dolaylarında damadı Kılıçarslan tarafından öldürülür. Küçük devleti ve İstanbul ile ilgili hayalleri de sona erer. Çaka Bey İzmir’in ilk fatihi olarak hatırlanır ama, onu eski bir İstanbullu olarak bilen azdır.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    11. yüzyılın sonlarında Selçukluların tarihinde trajik olaylar gerçekleşir. Haçlılar Anadolu’ya ulaşıp hem Selçuklulara hem Rumlara büyük zulümler yapar. 1096-1097’de, Bizans kaynaklarında “Sultanikon” denen Selçuklu başkenti İznik düşer. Selçuklular, Haçlı kuşatmasına dayanamayan şehri Bizanslılara teslim etmeyi tercih ederler. Bir gece gizlice Selçuklu sancakları surlardan indirilir ve yerline Bizans sancakları çekilir. Karşılığında da kenti güven içinde terkederler.

    Bu kuşatma ve savaşta yüzlerce Selçuklu çocuğu anne ve babasını kaybedip kimsesiz kalır. Bazıları Bizans’a bazıları Haçlılara esir düşer. Bizans devletinin eline geçenler ya da bunlara sunulanlar, eski bir adet olduğu üzere soylu ailelere ve hatta saraya dağıtılıp oralarda yetiştirilir. Bu çocukların en meşhuru, Aksukhos isimli biridir. İmparator Aleksios Komnenos’a hediye edilen çocuk henüz dokuz yaşındadır. Kendisine Ioannes adı verilip imparatorun oğlu Komnenos’un hizmetine verilir. Yaşıt iki çocuk, birlikte büyürler. Biri Bizans’a imparator olurken, diğeri de onun en güvendiği komutanı ve devlet adamı olur. Unvanı “Sebastos” ve “Megas Domestikos”tur; yani batı ve doğu ordularının başkomutanı. Ionnes Aksukhos, Selçuklularla yapılan savaşlarda dahi Bizans ordularının başında bulunur. Adı Ioannes’tir ama ama eski Türk ismi ‘Aksuk’u da yaşatır (Kelimeyi sadece Bizans kaynaklarından okuduğumuz için Türkçe kökenini belirlemek güç. Akkuş mu? Eksük mü?). Niketas Khoniates onu iyi bir asker, cömert ve hayırlı işler yapan faziletli biri olarak tanıtır. Düşüncesinin soyluluğu ve terbiyesi ile herkesin sevgilisi haline geldiğini de eklemiştir. Hatta hanedana mensup kişiler bile onu gördüğünde atlarından iner imparatorlara gösterilen bir saygı ile onu selamlarmış.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Ioannes Komnenos
    Ayasofya Müzesi’ndeki mozaik panoda resmedilen II. Ioannes Komnennos (detay).

    İmparator II. Komnenos’a karşı bir taht darbesinde bulunan ablası Anna Komnena’nın girişimi, bizzat Aksukhos tarafından şiddetle bastırılır. Komnenos, prensesin inanılmaz servetini Aksukhos’a hediye eder. Aksukhos bu hediyeye çok teşekkür edip konu ile ilgili konuşmak için izin ister. İmparator konuşmasına izin verince “ablasını affetmesini ve onu göstereceği büyüklükle cezalandırmasını” tavsiye eder. Onun tavsiyesi ile bu darbeye katılan abla affedilir ve el konulan servetleri geri verilir.

    Aksukhos’un 1150 dolaylarında öldüğü tahmin edilebilir. Çocukları ve torunları Aksukhos aile adını taşımaya devam etmiştir. Trabzon Krallığının üçüncü hükümdarı Ioannes Komnenos da Aksukhos adını taşır. Bu durumda Aksukhos’un torunları ile Komnenosların Trabzon kolu birleşmiş olmalıdır.

    Onun Bizans başkentinde yalnız olmadığını biliyoruz. Hiç şüphesiz benzer şekilde Bizans sarayında ve devletin en üst merciinde birçok Selçuklu genci bulunuyordu. Ancak onların aile isimleri ya da kökenleri ile ilgili bilgiler Bizans kaynaklarında korunmadıysa, varlıklarını belirlemek imkansız gibidir. Belki gelecekte Bizans dönemine ait kitabeler ve diğer arkeolojik veriler bu isimler ile ilgili yeni veriler ortaya koyabilir.
    Selçukluların Bizans başkentinde meşhur bir hatırası da bir yapıdır. İmparator Aleksios Komnenos döneminde imparatorluk sarayında inşa edilen “Muhrutas” isimli bir köşk, oldukça ilginç bir yapıdır. Muhtemelen mahruti bir çatıya sahip ya da İslâm sanatının pek sevdiği mukarnaslı bir örtü sistemi olan bu köşk, Selçuklu ustaları tarafından inşa edilmişti. Şaka değil İstanbul’da bir Selçuklu Sarayı! Duvarlarında çiniler ve Selçuklu danslarını gösteren resimler olduğu anlatılır. İmparatorun kızı ve tarihçi Anna Komnena, babasının en kederli zamanlarında Selçuklu dansları ve müziğiyle teselli bulduğunu anlatmıştır. Sarayda Selçuklu şehirlerinden gelmiş dans ve müzik gruplarının varlığı da düşünülmelidir. Acaba kent halkı da bu yeni komşunun dans ve müziğinden hoşlanıyor muydu? İstanbul sokaklarında Selçuklu türküleri duyuluyor muydu?

    Sözü edilen köşk, Büyük Saray’ın diğer yapıları gibi zamanla yokolmuştur. Modern araştırmacılar ancak Küçük Ayasofya Caddesi civarında olabileceğini iddia ederler. Belki gelecekte arkeolojik kalıntılarına rastlanabilir.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Manuel Komnenos
    Vatikan Kütüphanesi’nde bulunan Manuel 1. Komnenos el yazması minyatürü (detay, üstte). Bizans hükümdar bir geçit töreninde (altta).
    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    Erbasan’dan yaklaşık 100 yıl sonra başkente gelen Selçuklu hanedan mensubu önemli bir isim de Sultan II. Kılıçarslan olmuştur. 1162’de, yanında 1000 kişilik maiyeti ve Musul Atabeği Nureddin Mahmud’un kardeşi Miran ile birlikte Kostantiniyye’ye gelmiş ve Danişmedlilere karşı Bizans’la ittifak kurmaya çalışmıştır. Bizans devleti ile Anadolu’nun zaptedilemeyen Türk emirlerine karşı ittifak arayışı! Ziyaretin Bizans kaynaklarında tarifleri etkileyicidir. Bizzat imparator Manuel Komnenos tarafından karşılanan ve ağırlanan sultan için yapılanlar Bizans başkentini bile şaşırtmış ve büyük bir ihtişam ve zenginliğin sergilendiği söylenmiştir. Bizans yazarları sultanın bugünkü Sultanahmet semtinde olan Büyük Saray’da misafir edildiğini bildirir. Işın Demirkent Hoca, sultanın yukarıda anlatılan saraydaki Selçuklu tarzı köşkte misafir edilmiş olabileceğini söyler. Sultan şehirde gezdirilir. Hipodroma götürülür. Hatta yanındakilerden biri Dikilitaş’a tırmanıp hipodrom üzerinde uçabileceğini iddia eder. Taşa tırmanır ve elbisesinin bir paraşüt vazifesi görmesini beklerken yere çakılıp ölür (Son yıllarda bu olay Türklerin ilk uçma denemesi olarak epey popüler olmuştur). Sultanın Ayasofya’ya yapılacak ziyareti ise şiddetli bir deprem nedeniyle iptal edilir. Ziyaretin ne kadar sürdüğü kesin değildir. Bir hafta ile birkaç ay arasında süreler ileri sürenler vardır.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Dikilitaş’tan atlayıp ölen Türk’ün hikayesi
    Sultan Kılıçarslan 12. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’u ziyaretinde Manuel 1. Komnenos ile bir şehir gezisine çıkmış, o sırada Dikilitaş’a tırmanıp aşağı ‘uçabileceğini’ iddia eden bir Türk buradan atlamış, ancak yere çakılıp ölmüştü.
    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Antalya’daki Gıyaseddin Keyhüsrev heykeli

    Kentte asıl uzun kalan Selçuklu Sultanı ise 1. Gıyaseddin Keyhüsrev’dir. Konya tahtını kaybeden sultan, 1196’da Kostantiniyye’ye sığınmış ve dokuz yıla yakın burada kalmıştır. Onun Bizans soylularından Mavrozomes’in kızı ile evlendiği ve kayınpederinin kalesi ya da konağında yaşadığı anlatılır. Sultanın yaşadığı yerin Marmara Denizi’nde bir ada olduğunu anlatan kaynaklar da vardır.

    Sultan bu ziyaretinde çok iyi misafir edilir. Kendisine kıymetli hediyeler takdim edilir. 1204’te Haçlılar şehri işgal ettiğinde, sultan da kenti terketmek zorunda kalmış olmalıdır. Sultanın bu zorunlu sürgününde, oğulları Alaeddin Keykubat ve İzzeddin Keykavus da ona eşlik etmiştir. Şehzadelerin kentin sokaklarında Hacip Zekeriya ile gezdiği bilinmektedir. Hatta bu emir şehzade Alaeddin’e yıllar sonra onu ve kardeşini omuzunda nasıl dolaştırdığını hatırlatacaktır.

    Sultan 1205’te Selçuklu tahtına çıkmak üzere ayrıldığında oğulları burada kalmış ve kısa süre sonra lalaları tarafından kaçırılıp babalarının yanına götürülmüşlerdir. Bu iki Selçuklu şehzadesi geleceğin sultanlarıdır. Bu arada Bizans devletinin başkenti Haçlılar tarafından işgal edilmiş, yeni başkent 1204’ten 1261’e kadar İznik olmuştur.

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi
    Türkmenistan-Aşkabat’taki Alparslan ve Melikşah heykelleri.

    Bizans başkentine yapılan en meşhur ziyaret ise Sultan 2. İzzeddin Keykavus’un ziyaretidir. Sultan 1256’da yılında çok sayıda Bizans askeri de bulunan bir ordu ile İlhanlılara karşı savaşa kalkışmıştır. Bizans kaynakları kendi üniformaları ile savaşan Selçuklu askerinin İlhanlıları geri çekilmeye mecbur bıraktığını, ama Selçuklu Emiri Arslan Doğmuş’un askerleri ile birlikte İlhanlı saflarına geçmesi üzerine Selçukluların yenildiğini anlatır. Sultan bu olaydan sonra kaçmış ve Bizans topraklarına sığınmıştır. İlhanlı ordusunun Anadolu’dan ayrılması sonrasında, İmparator 2. Theodoros Laskaris’in verdiği kuvvetlerle Konya’ya gelip tekrar tahta çıkmıştır. 1262 yılında ise yeni İlhanlı saldırısı karşısında duramayıp Antalya limanından gemilerle bütün ailesi ve adamları ile Haçlılardan yeni kurtarılan Bizans başkentine çekilmek zorunda kalmıştır. Burada bir hükümdar gibi karşılanmış ve ağırlanmıştır. Bu uzun misafirlik de anonim Selçukname’de oldukça detaylı anlatılır. Sultan ve beraberindeki emirlerin zengin kenti çok beğendiği, ama devleti ve halkı zayıf bulduğundan sözedilir. Bir süre sonra sığınmacı Selçuklu emirlerinin başkenti elegeçirmek için bir darbe hazırlığında olduğu iddia edilmiş ve sultan Enez’e sürülmüştür. Emirlerin bir kısmı hizmetkarları ile vaftiz olmaya zorlanmış, sonrasında onlar da şehirden çıkarılmıştır. Buradan Kırım’a geçen sultan, 1279-1280 yılında vefatına kadar burada kalmıştır.

    Sultan şehirden ayrıldığında annesi ve eşinin kentte kaldığı bilinir. Onlar eski Bizans vatandaşları idi. Sultanın çok küçük olan iki oğlu da Kostantiniyye’de kalır. Onların kentteki soyu “Sultanos” ve “Melikidis” aileleri olarak, varlığını Osmanlı dönemine kadar devam ettirir. Bu ailelerin Balkanlar’daki malvarlığı Sultan Murad döneminde tartışma yaratmış, ancak Osmanlı padişahının izni ile mülklerini korumayı başarmışlardır. Belki Selçuklu prensleri ile ilgili ya da Bizans’a sığınan Selçuklulardan biri Aynaroz’da bir manastır kurdurmuştır. Selanik yakınlarındaki bu manastır Kutlumusio adıyla bilinir. Galiba bu isim Kutlumuş adından kaynaklanmaktadır. Bu manastır bugün hâlâ varlığını devam ettirir.

    Selçukluların Bizans başkentindeki varlığını tersten okumak da mümkündür. Selçuklu başkenti ve sarayında da bir çok Bizans soylusu vardı. Anadolu topraklarında inançların, halkların, devletlerin ilişkileri oldukça karmaşıktır.

  • Rahip ile medrese talebesi: Hem tarihte hem bugünde!

    Rahip ile medrese talebesi: Hem tarihte hem bugünde!

    Çok dilli, çokkültürlü, çok dinli şehirlerde zaman zaman çekişmeler hatta çatışmalar yaşanır. İstanbul gibi buna alışık şehirlerde, çatışmalardan ziyade bir araya gelişler görülür; ama belki de tarihçiler, gazeteciler, çekişmeleri-çatışmaları daha cazip görürler. 18. yüzyılın ikinci yarısında Kütahya’da üretilen, biri Suna İnan Kıraç Koleksiyonu’nda, diğeri Düsseldorf Hetjens Müzesi koleksiyonunda bulunan iki sürahi üzerinde, biri Müslüman diğeri Ortodoks Hıristiyan din adamı, böylesine sevimli bir örnek teşkil etmektedir.

    Benzer karşılaşmalar günümüzde de yaşanıyor. İstanbul Cibali semtinde börekleri ve kurabiyeleri ile tanınan Hamur İşi Cafe’de rastgele yan yana gelen Aynaroz Manastırlarından bir rahip ile İslâmi ilimleri öğrenen medrese talebesini yan yana görünce bir fotoğraflarını çekmek istedim. Kabul ettiler. O arada rahip bey cebinden küçük bir resim çıkardı. Yan yana oturan bir molla ve bir keşiş konulu bir gravürdü. Burada da sanatçı gördüğünü mü ya da görmek istediğini mi resmetti bilemem ama fotoğraflarını çekerken onlar da bu gravürü ellerinde tuttular. Maalesef gravürün sanatçısını tespit edemedim. Bu topraklardaki tarihsel ve güncel birlikteliğin güzel bir örneği.   

  • Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!

    Ünlü şair 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra Polonya vatandaşlığı için başvurmuş ve 1955’te kabul edilmişti. Nâzım Hikmet’in Varşova arşivlerindeki başvuru ve kabul belgeleri ilk kez günışığına çıkıyor.

    Varşova’da Nâzım Hikmet’in izini sürüyoruz. Onun “Saman Sarısı” adlı şiirine ilham veren Varşova Bristol Oteli akşam ışıl ışıl parlıyor. Şehrin merkezindeki bu seçkin mekan 1901 senesinde açılmış; mucizevi şekilde 2. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımında ayakta kalabilmiş. Savaş sonrası, Nâzım’ın burada kaldığı yıllarda devletin işlettiği bir otel olarak hizmet vermiş; 1970’lerin sonunda kapanmış. 1993’te restore edildikten sonra tekrar otel olarak hizmete giren bu tarihî bina, 2005 ve 2013’te de restorasyon görmüş. Halen de şehrin hafızasını yaşatan en özel mekanlardan birisi.

    Polonya ulusunun büyük şairi Adam Mickiewicz’in 1855’te Istanbul’da öldüğü ev, bugün bir müze olarak korunuyor. Ne yazık ki, Polonya vatandaşı da olan Türk şairi Nâzım Hikmet adına Varşova’da bir plaket bile bulunmuyor.

    17 Haziran 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’teki ölümüne kadar Moskova’da yaşadı; çeşitli ülkelere seyahatler yaptı. Şair Moskova’da yaşamasına rağmen Sovyetler Birliği vatandaşı değildi.

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).

    Nâzım’ın anne tarafından büyük dedesi, Konstanty Borzecki isimli Polonya kökenli bir subaydı. 1826’da Polonya’da doğmuş, Prusya’ya karşı 1848 ayaklanmalarına katılmış, yenilgi sonrasında 1849’da Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış ve Osmanlı ordusunda yüzbaşı rütbesi ile görev almıştı. 1851’de Müslüman oldu ve Mustafa Celalettin ismini aldı. Kırım Savaşı’na katıldı. Paşa rütbesi ile Karadağ’da savaşırken yaralandı ve 1876’da hayatını kaybetti. 1869’ta yayımlanan Fransızca yazdığı Eski ve Modern Türkler kitabı Türk ulusçuluk düşüncesinin ilk eserlerinden birisi sayılır ve kendisinden sonraki kuşakları etkilemiştir.

    Türk vatandaşlığından çıkarılması sonucu vatansız kalan Nâzım Hikmet, büyük dedesi ile olan aile bağı nedeniyle 1955’te Polonya vatandaşlığına başvurdu. Biz de Varşova’da Nâzım’ın izini devlet arşivlerinde sürmeye karar verdik. Değerli dostlarımız Karol ve Kasia Zbikowski bize yardımcı oldular. Polonya devlet arşivlerine girerek Nâzım Hikmet’in Türkiye’de ilk kez yayımlanan olan Polonya vatandaşlık başvuru belgelerine ulaştılar ve bizim için tercüme ettiler.

    5 Ekim 1955 tarihinde Polonya vatandaşlığına kabul edilen Türk dilinin büyük şairi Nâzım Hikmet Ran, Bakanlar Kurulunun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu!

    Belge 1: Nâzım’ın iltica talebi

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Nâzım’ın iltica talebi “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na, Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu. Rica olunur. Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım. Nâzım Hikmet Varşova, 28 Eylül 1955” Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.

    “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na,

    Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu.

    Rica olunur.

    Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım.

    Nâzım Hikmet

    Varşova, 28 Eylül 1955″

    Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.

    Belge 2

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    “Devlet Konseyi’ne Talep, Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir: Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı

    “Devlet Konseyi’ne Talep,

    Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında

    Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir:

    Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı verir.

    Varşova 3 Ekim 1955”

    Belge 3

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    “Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55 – 5 Ekim 1955 Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”

    “Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55- 5 Ekim 1955

    Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”

    Saman Sarısı

    Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    Varşova’da Biristol Oteli’nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    … “

  • Arapça ve Farsçada Nâzım Hikmet dizeleri

    Arapça ve Farsçada Nâzım Hikmet dizeleri

    Dünya şairi Nâzım Hikmet’in eserleri şimdiye kadar birçok dile çevrildi. Ancak onun sağlığında yayımlanan Arapça ve Farsça kitapları neredeyse hiç bilinmiyor. 1956’da Beyrut’ta basılan Risâletun ilâ Nâzım Hikmet ve Kasâidu Uhrâ (Nâzım Hikmet’e Mektup ve Diğer Şiirler) adlı kitap, çağdaş Arap edebiyatının önemli isimlerinden Iraklı Abdülvehhab Beyyâtî tarafından hazırlanmıştı.

    Nâzım Hikmet hakkında araştırmalar, yayınlar son yıllarda artan bir hızla çoğalmış, şairin hayatı ve eserleri detaylı şekilde incelenmeye başlanmıştır. Onun gerek hapis gerekse özgür yaşamında hâlâ pek çok bilinmeyen, keşfedilecek noktalar bulunduğu yeni yeni yapılan incelemelerle ortaya çıkmaktadır.

    Prof. Dr. Halûk Oral, Melih Güneş, Güney Özkılınç, Yeşim Bilge, Handan Durgut gibi araştırmacılar son yıllarda Nâzım Hikmet’e ait özel malzemeleri belgeleyip, görünür kılarak onun bilinmeyen pek çok yönünü ortaya çıkardılar. Kıyıda köşede kalmış Nâzım’a ait özel belgelerden hareketle yapılan bu araştırmalar halen son hızla devam ediyor. Sevgili dostlarım Halûk Oral ve Melih Güneş, Nâzım’la ilgili olağanüstü projelere ve bunları okuyucuyla buluşturmaya devam ediyorlar.

    Nâzım Hikmet üzerine araştırmalar, şairin ölümünden 55 yıl sonra dahi dünya çapında artarak devam ediyor.

    Bu faaliyetler sürerken, küçük çapta bir Nâzım Hikmet koleksiyoneri olan bendeniz de, Melih Güneş’in “Kütüphanenizde Nâzım hayattayken yurtdışında basılmış hangi eserleri var?” diye sormasıyla bir tarama yaptım. İtiraf edeyim ki 1963 öncesinde basılı Nâzım Hikmet çevirileri bende çok fazla değildi. Ölümünden sonra basılan pek çok kitap bulmuş olmama karşın, kütüphanemde onun sağlığında basılı kitap adedi bir elin parmaklarını geçmiyordu.

    İşte bunlardan biri dikkatimi çekti. 1956’da Beyrut’ta basılmış Arapça bir kitaptı. Kütüphanemde Nâzım’ın yabancı dillere çevrilmiş eserleri arasında Arapça, Farsça ve Urduca olmak üzere üç kitabı vardı. Arapça kitap sağlığında basılmıştı ve kapağında kendisinin bir portresi yer alıyordu.

    Çağdaş Arap edebiyatının önemli isimlerinden Iraklı Abdülvehhab Beyyâtî (1926-1999) tarafından hazırlanıp Arapçaya çevrilen metinlerden oluşan kitap, Risâletun ilâ Nâzım Hikmet ve Kasâidu Uhrâ (Nâzım Hikmet’e Mektup ve Diğer Şiirler) adını taşımaktaydı. Elimdeki nüsha Beyrut’ta, Menşurâtu Mektebeti’l-Maârif fî Beyrut (Maârif Kitaplığı Yayınları) tarafından bastırılmıştı. Kitabın önsözü Doktor Ali Sa’d tarafından “Şiirsel Mektuplaşmalardan Yeni Bir Renk” başlığıyla yazılmıştı.

    Kitabın içeriği şöyledir:

    İlk şiir: Nâzım Hikmet’e mektup. Nâzım Hikmet İstanbul’da hapiste iken Makronissos adasından Menelaos Loudemis’in yazdığı şiirsel bir mektubun Arapça çevirisi (Bu mektup gibi kaleme alınan şiir, Nâzım Hikmet dergisinin 20 Haziran 1950 tarihli  8 sayısında üçüncü sayfada “Hasta Şaire” başlığıyla Türkçe olarak yayımlanmıştır).

    Kitaptaki ikinci ve üçüncü şiir: “Nâzım Hikmet, Türkiye” bölüm başlığıyla “Beşinci Gün” (bu şiir Nâzım Hikmet’in İstanbul hapishanesinde açlık grevinde olduğu günlerde yazdığı şiirdir) ve “Don Kişot” isimli şiirlerinin Arapçaya çevirisidir.

    Bu bölümden sonra, Nâzım Hikmet’le aynı dönemde yaşayan kimi şair ve edebiyat insanlarının eserleri vardır. Pablo Neruda’nın Howard Fast ve yine Franko tarafından hapishanede öldürülen Miguel Hernandez üzerine yazdığı şiirler; Mayakovski’nin “150 Milyonun Destanı” isimli eserinden parçalar; Abdullah Goran’ın Nâzım Hikmet’in de bir şiirini ithaf ettiği Amerikalı şarkıcı Paul Robeson için yazdığı şiir; Paul Eluard’ın “İnsanın Adaletinden” isimli şiiri; Danimarka’lı şair Otto Gulsted’in “9 Nisan” isimli şiiri; Federico Garcia Lorca’nın Antonio El Camborio’nun Sevilla Yolunda Tutuklanması başlıklı eseri ve diğer şiirleri, İngiliz edebiyatçı Wystan Hugh Auden’e ait Cenaze Hüzünleri çalışması, Amerikalı Howard Fast’in, Nâzım Hikmet’e şiirinin Arapça çevirileri yer almaktadır. Son iki sayfa ise kitabın fihristini ve Abdülvehhab Beyyâtî’nin yayımladığı eserlerin isimleri içermektedir.

    Nâzım Hikmet ile dostluk kurmuş, yakın çevresindeki veya onu etkilemiş insanların eserlerinin Arapçaya çevirerek yayımlayan Abdülvehhab Beyyâtî; bu çalışmasından önce yazdığı el-Melâike ve’ş-Şeytan ve Ebârik Muheşşeme isimli kitaplarında adalet, eşitlik, yenilik, hürriyet, fakirlik, ezilmişlik, başkaldırı, devrim gibi kavramlar üzerinde durarak hem edebiyat alanında hem de Arap halkları arasında büyük bir üne kavuşmuştur. Geniş bir okuyucu ve hayran kitlesine hitap eden Abdülvehhab Beyyâtî’nin 1954-1964 arasında Moskova’da bulunduğu yıllarda Nâzım Hikmet ile görüştüğü, onunla dostluk kurduğu da bilinmektedir. Her ikisinin de 1958’de Taşkent’te yapılan Asya-Afrika Halkları Konferansı’na katıldıkları kesindir.

    Nâzım çevirileri Nâzım Hikmet’in eserleri Risâletun ilâ Nâzım Hikmet ve Kasâidu Uhrâ (Nâzım Hikmet’e Mektup ve Diğer Şiirler) adıyla 1956’da Arapça yayımlandı (üstte solda). 2005’te Sabah Karanlığı, Târîk-i Subh adıyla Farsçaya çevrildi (en üstte) ve 2014’te de Memleketimden İnsan Manzaraları Urduca basıldı: İnsânî Manzarnâme (üstte).

    Nâzım Hikmet’e ait Farsçaya çevrilmiş olan diğer kitap ise 2005’te basılmıştır. Târîk-i Subh (Sabah Karanlığı) adını taşıyan  488 sayfalık eserin bir sayfası Türkçe diğer sayfası Farsçadır. Zerrin Tâcpenâhî nîk (Pervîn Himmetî) tarafından tercüme edilen eseri Tahran’da Neşr-i Dünyâ-yı Nev Yayınevi basmıştır. Kitabın baş tarafında 1965’te Ekber Babayef tarafından kaleme alınmış “Nâzım Hikmet’in Şiiri” adlı bir önsöz bulunmaktadır. Ayrıca bu yayınevinden Birader zindegi zîbâst (Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim) de Farsçaya çevrilerek basılmıştır.

    2014 yılında Kalem Ajans öncülüğünde basılan Nâzım Hikmet çevirilerinden biri de İnsânî Manzarnâme (Memleketimden İnsan Manzaraları) kitabıdır. Munno Bhai tarafından Urducaya çevrilen bu kitabın yayıncısı Cumhuri Yayınevi / Faruk Süheyl Gundî’dir. 5 bölümden meydana gelen 367 sayfalık eser, Pakistan’da Lahor kentinde basılmıştır.

    (Arapça-Farsça metinleri çözmede yardım eden Abdullah Uğur ve Mehmet Arıkan’a teşekkür ederim).

  • Gönülleri, kendilerinden de zengin olanlar…

    Gönülleri, kendilerinden de zengin olanlar…

    Cumhuriyet tarihinin önde gelen sanayici aileleri, ülke ekonomisine yaptıkları ciddi katkının yanısıra, kültür ve sanat alanındaki büyük yatırımlarıyla da öncü oldular. Rahmetli Vehbi Koç, Sakıp Sabancı ve Nejat Eczacıbaşı’nın bu girişimlerinin ilk yıllarına, yazarımız Ozan Sağdıç da kamerasıyla tanıklık etmişti. Türk iş dünyasının üç büyüğü ile ilgili fotografik hatıralar…

    Fotoğraflarını çekme onuruna sahip olduğum, bu nedenle de yüz yüze tanışma olanağına kavuştuğum az sayıdaki işadamından söz açmak istiyorum.  Onlar ki, yaşadıkları süreç içinde köklü aile şirketleri kurarak ülke ekonomisine kalıcı etkileri olmuş, iş dünyamızda efsanevi birer yıldız gibi yer etmiş ve arkalarında kalıcı izler bırakmış kişilerdir. Onların iş terbiyeleri yanında, topluma yararlı iyi insan yetişmesine yönelik eğitim, kültür ve sanat alanlarındaki kurum ve kuruluşlara öncülük etmeleri de unutulmaz.

    Yaş mı, zenginlik mi, yaygın şöhret mi? Hangi sıralama olursa olsun işadamlarımız kafilesinin en başında -herkes kabul edecektir ki- Vehbi Koç gelmektedir. O gerçek bir duayendir. 1960’ta Ankaralı olduğum o ilk zamanlar, dergimizin Ankara Bürosu, Karaoğlan Çarşısı denilen bölgedeydi. Eski Ankara’nın Ulus, Kale ve Hamamönü üçgenindeki sokakları dolaşırken, Vehbi Bey’in iş hayatındaki ilk günlerini canlandırabilirdiniz.

    Onunla ilk kez yüz yüze gelişimiz, Ankara’nın o zamanlar en yüksek binası olan ve bu yüzden “gökdelen” diye adlandırılan Kızılay’daki Emek Han’ın çatısındaki bir resepsiyondaydı. Aklımda çok canlı bir anı olarak yer etmiş. Ünlü şarkıcı Behiye Aksoy şöhret merdiveninin ilk basamaklarındaydı. Kendisini Vehbi Koç’la tanıştırdıkları zaman Behiye Hanım kendisine “Biz İstanbul’a hep sizin otobüslerinizle gidip geliyoruz” demişti. Vehbi Bey de gülerek “Bizim birçok şeyimiz var hanımefendi ama otobüs şirketimiz yok. Her koç bir olmaz” diye yanıtlamıştı.

    Ankaralı gazeteci arkadaşlarımdan Bekir Çiftçi’nin Koç ailesi ile bir yakınlığı vardı. Kendisi bir reklam ve tanıtım ajansı kurunca, ilk işlerinden biri Koç Holding’in tanıtım broşürlerini hazırlamak olmuştu. Holdingin genel merkezinden başlayarak, bağlı kuruluşlarındaki bütün faaliyetlerini fotoğraflamak işi de bana düşmüştü.

    Genel Müdürlük merkezi o zaman İstanbul- Fındıklı’da, orta karar bir binadaydı. Binaya girince ve odadan odaya dolaştıkça göze çarpan ilk şey her elektrik düğmesinin altında bir A4 boyutunda, bazen de onun yarısı kadar bir kâğıttaki “Odayı terk ederken ışıkları söndür” ihtarıydı. Bu baş patronun tutumluluk konusundaki hassasiyetini göstermekteydi.

    Rahmi Bey

    Vehbi Koç’un tek oğlu Rahmi Koç, yakışıklı, genç ve neşeli bir kişilikti. Fındıklı’daki genel müdürlükte büyükçe bir odası, odasında da zengin bir kütüphanesi vardı.

    Önce belli başlı bazı yöneticilerin, genel müdürlerin masabaşı fotoğraflarını çektim. Her birinin odasında bir süre oyalandım. Kendileriyle bir süre sohbet ettim. Amacım Vehbi Koç’u, ailesi fertlerini ve holdingin yapısını daha iyi tanıyabilmek, kavrayabilmekti.

    Sıra Vehbi Koç’un her biri holding bünyesinde bir görevi olan çocuklarının fotoğraflanmasına gelmişti. Vehbi Bey’in dört çocuğundan en büyüğü olan Semahat Arsel’i daha önce Abu-Dhabi’de ve Dubai’de düzenlenen bir Türk haftası dolayısıyla oradaki elçilik rezidansında daha önce tanımıştım ve hatta birkaç fotoğrafını da çekmiştim.

    Rahmi Koç’un içinde değerli kitaplarla dolu zengin bir kütüphanesi vardı. Kendisi de hayli genç ve oldukça yakışıklı olduğu bir çağdaydı. Ayrıca neşesi yerinde bir insandı. Onun da ofisinin her köşesinde bol bol fotoğraflarını çektim.

    Bu çalışmaları sabah saatlerinde yapmıştık. Vehbi Koç merkeze öğleden sonra gelmiş olmalı. Beni onun yanına kızı Suna Kıraç götürdü. Takdim ederken de “Baba” dedi, “fotoğrafçımız Ankara’dan özel olarak geldi” dedi. Vehbi Bey dudağını ısırır gibi yaptı ve bir hayret işareti ile “Vay be!” dedi; sonra da “Amma mesarif ha!” diye ekledi.

    Koç Ailesi Vehbi Koç’un kızları küçükten büyüğe, Sevgi Gönül (solda), Suna Kıraç (ortada) ve Semahat Arsel (sağda).

    “Hele otur biraz, bi nefeslen” deyip bana masasının önündeki koltuklardan birini gösterdi. Oturduğum yerden sessizce onu izlemeye başlamıştım. Masasındaki sümenin üzerinde bir reçete, bir ilaç kutusu, bir miktar da para vardı. Önce reçeteyi okumaya çalıştı. Sonra kutuyu eline aldı, reçetedeki ilacın aynısı mı diye kontrol etti sanırım. Sonra fiyat etiketine baktı. Eczanenin makbuzuyla karşılaştırdı. Kağıt paraları sayıp, dikkatlice cüzdanına yerleştirdi. Sonra metal paraları da sayıp, onları da at nalı biçimindeki bozuk para çantasına koydu. Bütün bunları büyük bir dikkat ve itina ile gerçekleştirdikten sonra bana döndü. “Evet delikanlı, şimdi ne istiyorsan onu yapalım” dedi.

    Birkaç masabaşı fotoğrafı çektim. Daha serbest fotoğrafları da kâh onu konuşturarak, kâh ben bir şeyler anlatarak bir söyleşi havasında çektim. Konuşma sırasında bana biraz daha ısınmıştı. Yaşımı, fotoğrafçılık deneyimimi sordu. Kendi hayatından örnekler verdi. Henry Ford’dan söz etti. Onunla ilk tanışmasında Ford ona “Ben ona buna öğüt veren bir tip değilim. Ama seni sevdim. Başarılı bir ticaret adamı olacağına inandım. Sana üç öğüt vereyim. Bir: Allah’a inanacaksın. İki: Düzgün bir aile hayatın olacak. Üç: Çok çalışacaksın”. Vehbi Bey Ford’un bu nasihatlerini hayatının ana düsturu yapmış.

    Vehbi Koç

    Yönetim kurulunun toplantı saati gelip çatmıştı. O salona geçtik. Hafif ovalimsi bir masanın etrafında kurul üyeleri yerlerini almışlardı. Vehbi Koç da başkan olarak en baştaki koltuktaki yerine gelip oturmuştu. Masanın fotoğrafı normal göz seviyesinden çekilecek olsa, insanların yüzleri birbirini kapatacaktı. Üstelik en yakındakilerin görüntüleri aşırı büyüklükte ve sırtlarından alınmış olacaktı. Fotoğrafın biraz uzaktan ve yüksekçe bir seviyeden çekilmesi gerekiyordu. Arkamdaki duvar boyunca bir sıra sandalye dizilmişti. Bu salondaki bütün sandalyeler klasik üsluptaydı. Oturulacak yerleri çok ince zarif desenli ipekli bir kumaşla kaplanmıştı. Ben oldum olası bağcıksız makosen tipi ayakkabı giyerim. Onları çıkarmam gerektiğinde terlik çıkarırım. Bir anda bir sandalyenin üzerine fırlayıp çıktım.

    Aynı anda Vehbi Bey de heyecanla yerinden fırladı; “İyi sandalye o be, iyi sandalye” diye haykırdı. Ben de “Farkındayım Vehbi Bey, merak etmeyin çoraplarım temiz” deyip tek ayağımı kaldırıp pabuçsuz olduğunu gösterdim. Sakinleşip yerine oturdu.

    Vehbi Bey

    Vehbi Koç, fotoğrafında da düzenli, sade, sakin karakterini göstermişti.

    Koç Ailesi’ni fotoğraflarken, bana anlatılan hoş anekdotlardan aklımda kalan birkaçını aktarayım. Bunların çoğu Vehbi Bey’in tutumluluğu üzerineydi.

    Malûm, İstanbul’daki Divan Oteli, Koç’a aittir. O zamanlar çok yeniydi. Bir yenilik olarak girişine bir döner kapı yerleştirilmişti. Bazı toplantıları orada yaparlarmış. Genel müdürlerden biri “Bu kapı bostan dolabına benziyor. Bana öyle geliyor ki Vehbi Bey bunun ucuna boru bağlamıştır. İttirdikçe bize kuyudan depoya su çektiriyordur” demiş.

    O zamanlar boyacılar 25, bilemedin 50 kuruşa ayakkabı boyarlardı. Vehbi Bey genel müdürlüğün önündeki boyacıya ayakkabılarını boyattırmış ve 25 kuruş vermiş. Boyacı ona “Bu ne Vehbi Bey” demiş, “Rahmi Bey bile bana bir lira veriyor”. Vehbi Bey’in buna yanıtı şöyle olmuş: “O verir, Vehbi Koç’un oğludur verir; ben kimin oğluyum?”

    Şimdi de Sakıp Sabancı’dan sözedelim. Onunla farklı mekânlarda dört-beş kez karşılaşmıştık. En önemlisi 4. Levent’teki Sabancı Holding binasının çatı katında olanıydı. Basın dünyasında en iyi anlaştığım arkadaş Mete Akyol’du. Birlikte kotardığımız pek çok iş olmuştu. Asıl örneği Reader’s Digest olan, 1950’li yıllarda Nebioğlu Yayınevi tarafından yayımlanan Bütün Dünya dergisini yeniden çıkarmak istiyordu. Bana bu işi birlikte yapmamızı önermişti. Nitekim ilk 12 sayıyı birlikte hazırlamıştık. Sakıp Sabancı’nın kardeşlerinden Şevket Sabancı, Mete Akyol ile Mersin’de Talas Koleji’nden sınıf arkadaşı imişler. Tasarlanan dergi günyüzüne çıkınca, Sabancılar Mete Akyol’a bir cemile olarak holding binasının çatı katında basın mensuplarına ve bir davetliler grubuna tanıtım toplantısı düzenlemişler. O etkinliğe derginin bir bakıma Ankara temsilcisi konumunda olduğum ben de katılmıştım.

    Sakıp Sabancı ve Çetin Altan sohbeti Sakıp Sabancı ve Çetin Altan Bütün Dünya dergisinin tanıtım toplantısında bir araya gelmiş, koyu bir sohbete tutuşmuşlardı.

    Davetliler arasında Çetin Altan da vardı. Kalabalıkta çeşitli gruplaşmalar oluşmaya başlayınca, çekildikleri köşede en koyu sohbet Sakıp Sabancı ile Çetin Abi arasında oluşmuştu. Ben de tam karşılarındaydım. İkisi de birbirlerinden bir şekilde bilgi almaya çalışıyorlardı. Sakıp Ağa, Çetin Abi’ye karşı son derece saygılı davranıyordu.

    Daha sonra arşivim için Sakıp Bey’in portrelerini çekmek için girişimde bulundum. Kat girişinde Sabancı ailesinin büyüğü Hacı Ömer ile eşinin etrafını çevrelemiş 6 evlâdını da topluca temsil eden bir büyük bir tablo vardı. Sakıp Ağa’nın geçmişi ile bağını temsil eden özelliği dolayısıyla, onun önünde çeşitli pozlarda fotoğraflarını çektim. Sempatik tavırlarıyla dikkati çeken Sabancı’nın, hani popüler sanatçılar için söylenen ‘sahne sempati’sine sahip bir karakteri vardı. Halkla ilişkiler konusunda olağanüstü bir yetenek sahibiydi. Poz vermede de üstün başarı sergiliyordu.

    Sakıp Ağa

    Sabancı Holding’in yönetim kurulu başkanı Sakıp Sabancı, babası Hacı Ömer Bey, annesi Sadıka Hanım ve diğer beş kardeşinin yer aldığı fotoğrafın önünde Ozan Sağdıç’a poz vermişti. Vehbi Koç’un da Sakıp Sabancı’nın da karakterleri fotoğraflarda belirmişti.

    Üçüncü kahramanımız sayın Nejat Eczacıbaşı. 1. İstanbul Festivali ile ilgili anılarımı naklederken bir nebze değindiğim için, tekrara düşmemek adına ondan fazla söz etmeyeceğim. Ancak kesinikle gözardı edilemez.

    Aileden ilk tanıştığım kişi, Kabataş Lisesi’nde okurken Babıali merakım dolayısıyla Şakir Eczacıbaşı olmuştu. Şakir Bey o zamanlar Tunç Yalman ile birlikte Vatan gazetesinin sanat sayfasını hazırlamaktaydı. Daha sonra Şakir Bey’in fotoğraf meraklısı olmasından dolayı sıkı dostlardan sayılmıştık.

    Nejat F. Eczacıbaşı ile tanışıklığımızın başlangıcı Ankara’da ORAN Yapı Endüstri Merkezi’nde olmuştu. İş başında çok ciddi, ancak onun dışında çok neşeli, cana yakın bir insan tanımıştık. Gel zaman git zaman 1981 yılını bulduk. O yıla kadar turizm sezonunun açılışı Ankara’da, ilgili bakan tarafından yapılırdı. O yıl, bunu turizm bölgelerinde yapalım demişler. Kenan Evren’in de darbeci devlet başkanlığından cumhurbaşkanlığına geçiş yılı. Açılış Kapadokya’da yapılacak, sonra davetliler uçakla Antalya’ya taşınacaktı. Grubumuz Antalya’ya intikal etti, Kemer civarında bir tesise yerleştik. Sayın Eczacıbaşı da bizimle beraber. Antalya’nın ünlü “kadı kaçıran yağmurları” varmış, bir başladı mı hiç durmazmış. Biz beldeye ayak basar basmaz bir yağmur başladı, dinmek bilmiyor. Tam üç gün boyunca yerleştiğimiz turistik tesisin gazinosunda hapis hayatı yaşadık. Nasıl vakit geçireceğiz? Elbette sohbetle.

    Eczacıbaşı Holding’in yöneticisi, kimya doktoru Nejat Eczacıbaşı.

    Nejat Bey, yayınlanmış Eczacıbaşı ajandalarından beni az çok tanımıştı. Doğal olarak aramızda tatlı bir sohbet ortamı oluşmuştu. Ben o sıralarda Ömer Hayyam’ın rubailerinin manzum çevirilerini gerçekleştirmekle meşguldüm. Kendisine o çalışmamdan örnekler okuduğum zaman olağanüstü bir ilgi gösterdi. Her dörtlüğü okuduğumda bir kahkaha patlatıyordu. Bana “Söz ver, bu kitap çıkar çıkmaz bana bir tane göndereceksin” dedi, Ne yazık ki, benim çalışmam biraz uzun sürdü, bittikten sonra da yayımcı bulmak zaman aldı. O dörtlükleri içeren Bir Islak Ateş isimli kitabım yayınlandığında o artık ebediyete intikal etmişti.

    Nejat Eczacıbaşı’nın bıraktığı yerden oğlu Bülent Eczacıbaşı, daha sessiz ve derinden ama büyük bir başarıyla işleri yürütüyor. Onda babasının coşkulu hali görülmüyor; ama nazik ve düşünceli halleri ayni asaletin ipuçlarını veriyor. Onun ilk fotoğrafını kendi evindeki masa başında çekmiştim. Sonraki karşılaşmalarımız hep İKSV ve İstanbul Modern faaliyetleri dolayısıyla olmuştu. Bunlardan ayrı olarak iftiharla söylemeliyim ki iki etkinlik benim için düzenlenmişti. Birisi 40. yıl dolayısıyla birinci festivalde çektiğim fotoğraflardan oluşan bir albümdü. Diğeri ise Şakir Eczacıbaşı’nın vefatı üzerine devam ettirilen “Türk Fotoğrafçıları dizisi” dolayısıyla olmuştu. Serinin birinci kitabı doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kitabıydı. İkinci kitap, önlenemez şöhreti dolayısıyla Ara Güler kitabı idi. Serinin üçüncü kitabı olarak fakirin kitabını yayınlamayı düşünmüşler. Her iki kitabımın tanıtım toplantıları Şişhane’deki İKSV genel merkezinin çatısında yapılmıştı.

    Eczacıbaşı ailesinin varisi Nejat Bey’in bıraktığı yerden devam eden Bülent Eczacıbaşı, özellikle kültür ve sanat alanında, artık gelenekselleşmiş organizasyonlara imza attı.

    Gelelim, fotoğraflarını çekip arşivimize eklediğimiz bu şahıslara duyduğumuz hayranlığın nedenine. Bunlar orta halli bir yaşamdan işlerini büyüterek zenginleşmiş kişilerdi. Ancak yatırım sağlayan zenginliklerinin bir bölümünü ülkemize ve halkımıza yararlı kurum ve kuruluşlar haline dönüştürmüşlerdi. Örneğin ben Ankara’ya gelir gelmez ilk yaptığım röportajlardan biri Cebeci’de A.Ü. Tıp Fakültesi’ne bağlı Göz Bankası ile ilgiliydi. Merkez Vehbi Koç’un bağışıyla kurulmuştu. Tek kuruşun hesabını yapan Vehbi Koç’un bu iş için zamanın değerli parasıyla 1 milyon lira bağışta bulunması muhteşem bir şeydi.

    Çoğuna Vehbi Koç’un bizzat hayat verdiği ve onun çizgisini izleyen Koç topluluğunun, gelecek kuşakların eğitimli, donanımlı aydın insanlar olarak yetişmesini sağlamak üzere her yıl binlerce ve binlerce öğrenciye kucak açan öğrenci yurtları… Giderek üniversiteleşmeye ulaşmış disiplinli bir eğitim politikası. Bursları, bağlı kültür kurumları… Örneğin Üniversiteye bağlı Vehbi Bey’in bağ evindeki “Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi VEKAM”, Başkent’e adair her türlü bilginin toplandığı çok yararlı bir kurum.

    Vehbi Bey sağlığında Sadberk Hanım Müzesi’ni kendisi açmıştı. Yeni yeni projeler sürüp gelmekte. Şimdi yeni bir sanat odağı olmaya aday Dolapdere’de yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı çağdaş sanat müzelerinden biri olmaya aday evrensel boyutta muazzam bir bina yükselmekte. İstanbul’da Haliç’teki, Ankara’da Çengelhan ve Safranhan’daki Rahmi Koç endüstri müzeleri benzersiz örnekler. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait Pera Müzesi apayrı bir değer. Örnekler saymakla bitmiyor.

    Diğer yandan Sakıp Sabancı ve ailesi fertlerinin şirketlerinde durum farklı mı? Onların da vakıfları, üniversiteleri, yurtları, bursları var. Çağdaş bir galerinin eklenmesiyle Sabancı Hat ve Resim Müzesi 1981’den itibaren hizmet vermekte. Bu müze içinde barındırdığı kalıcı eserler yanında asıl dünyanın çeşitli merkezlerinden getirdiği çok önemli koleksiyonları sergilemesiyle ününü pekiştirmede. Sabancılar şu anda çok daha görkemli bir müzenin inşaıyla ilgilenmekteler.

    Hacı Ömer Sabancı Vakfı tiyatro festivali, müzik festivali yapar, çocuk tiyatrosu vardır. Kısa film ve halk dansları yarışmalarına destek sağlar. Sanat ve spor dallarında ödüller verir. Ayrıca arkeoloji alanında birçok kazıya destek olur. Sabancı ailesinin İzmir, Adana ve Malatya gibi illerde kültür merkezleri mevcut. Sabancı Kardeşler “Bu vatandan kazandıklarını, bu vatanın insanları hayrına harcamak” ülkülerini hem bir söylem hem bir eylem haline getirmişler.

    Eczacıbaşı ailesine gelince… Onların faaliyet alanı içinde olan ve 1971’de Bülent Eczacıbaşı öncülüğünde kurulan İKSV’nin (İstanbul Kültür ve Sanat vakfı) faaliyetleri bile tek başına yeter de artar. Bu faaliyetler düzenli festivallar halinde klasik müzik, caz ve tiyatro festivallerini kapsar. İstanbul Modern Müzesi, Eczacıbaşı Holding’in güzel sanatlar alanında bir diğer büyük hizmeti. Yeni binasında daha geniş hizmet vereceği kuşkusuz.

    Günümüzde ülkemizde kazandıkları parayı yine ülkemiz insanlarına hayırla vakfeden başka kişi ve kuruluşlar da vardır kuşkusuz. Ben bu üç örneği, zaman bakımından öncül örnekler oldukları kadar, yakın temas sağlamış olmaklığım yüzünden ele alabildim. Sayılarının artması dileğiyle…

  • 1. Dünya Savaşı’nın yalan, propaganda, efsane ve suç cephesi

    1. Dünya Savaşı’nın yalan, propaganda, efsane ve suç cephesi

    1. Dünya Savaşı’nın günümüze kalan en önemli sorunlarından biri, bu dönemle ilgili efsanelerin hem devletler hem de kurumlar tarafından yaratılması, belgelerin arşivlerden yokedilmesi için yüz yıldır bitmeyen bir çabanın gösterilmiş olmasıdır. Devlet adamları ve politikacılar ve tabii generaller çok sayıda hata yaptılar ve sorumlulukların unutturulması, savaş suçlarının örtbas edilmesi için çalıştılar. Gerek savaş sırasında, gerekse sonrasındaki yalanlar veya tahrif edilmeye çalışılan gerçekler…

    Birinci Dünya Savaşı 100 yıl önce bittiğinden beri geçen 1200 ay boyunca dünya muazzam değişimlere sahne oldu. Bunların çoğu 1914 Ağustos’u ile 1918 Kasım’ı arasında geçen 51 ay 14 gün içerisindeki gelişmelerden kaynaklanır. Bu nedenle sözkonusu dönemi ne kadar iyi anlarsak, günümüzü de o kadar doğru kavrayabiliriz. Öyle ki gerek 2. Dünya Savaşı, gerekse de Soğuk Savaş, 1. Dünya Savaşı’nın doğrudan devamlarıdır. Hatta, en ufak bir yanılma payı olmadan söyleyebiliriz ki, yakın tarihte Yugoslavya’nın parçalanmasından günümüzde Irak ve Suriye’de yaşananlara kadar birçok olay 1918’in mirasıdır. Devrik Irak diktatörünün sözleriyle “Bu savaş tüm savaşların anasıdır”. 1914-1918 mücadelesi, bu lafı hak eden yegane savaştır. Esasen 2. Dünya Savaşı öncesinde buna “Büyük Savaş” adı verilmiştir.

    Tarihçiler için 1. Dünya Savaşı’nın günümüze kalan en önemli sorunlardan biri, bu dönemle ilgili efsanelerin hem devletler hem de kurumlar tarafından yaratılması, ayrıca gerçekleri ortaya çıkaracak olan belgelerin arşivlerden yokedilmesi için yüz yıldır bitmeyen bir çabanın gösterilmiş olmasıdır. Bunun amacı savaşın çıkışındaki sorumlulukların unutturulması ve savaş suçlarının örtbas edilmesiydi.

    1918’i izleyen kaos, Nazi iktidarı, 2. Dünya Savaşı’nın bombardımanları vs. olaylar, arşiv imhasının en yoğun yaşandığı Almanya ve Avusturya’da bu işin kolaylıkla yapılmasını sağlamıştır. Gerçekleri yansıtan belgelerin, çoğu zaman resmî araştırma komisyonları tarafından nasıl ayıklanıp yokedildiği ve gelişmelerin çarpıtıldığı konusu dahi, başlı başına birçok araştırma ve yayına konu olmuştur.

    Anti-Alman posterlerle propaganda


    Fransızların anti-Alman posterlerinin meşhur bir örneği: Belçikalı bir çocuğu öldüren bir Alman askeri.

    1915’in Nisan’ından bir başka bir efsane: Kanadalı bir asker Almanlar tarafından ellerinden ve ayaklarından bir ambarın kapısına çivilenmiş.

    En büyük Alman miti: ‘Sırtımızdan bıçaklandık’

    Bizim yakın tarihimizde 1. Dünya Savaşı’nda “Araplar bizi sırtımızdan bıçakladı” olarak efsaneleşen hadisenin bir diğer versiyonu, Avrupa cephesi için da Almanlar tarafından yaratılıp yaygınlaştırılmıştır.

    11 Kasım 1918 günü Alman askerleri silahlarını bırakıp evlerine dönmek üzere yürüyüşe geçtikleri sırada, hâlâ Belçika, Kuzey Fransa, Romanya ve Rusya’da bulunuyorlardı. Alman topraklarına henüz tek bir yabancı asker ayak basmamıştı. Bu nedenle Versailles görüşmelerinde İtilaf Devletleri savaşın sorumluluğunu Kayzer ve ordusunun üzerine yıkınca, generaller ve muhafazakar politikacılar savaşın çıkışında sorumluluklarının olmadığı ve ordunun da yenilmeyip tam tersine sivillerin -özellikle de Yahudilerin ve Komünistlerin- ihaneti nedeniyle barış istemek zorunda kaldığını ileri sürdüler.

    Canavara karşı birlik


    İtilaf Devletleri, Almanya’nın “canavarlığını” gösteren afişlerle kendi milletlerinin nefret duygularını canlı tutmaya çalıştılar.

    “Sırtımızdan bıçaklandık” lafı ilk kez 1919 sonunda, Hindenburg’un bir tanıklık için meclis araştırma komisyonu karşısındaki konuşmasıyla gündeme geldi. Ludendorff ve muhafazakar politikacılar onu Alman sorumlulukları konusundaki soruları es geçmesi için hazırlamışlardı. Hindenburg lafı çevirip “sırtımızdan bıçaklandık, onun için yenildik” hikayesini öne sürdü. Bu palavra, Versailles’da gururu kırılmış olan Almanlar tarafından büyük bir hevesle benimsendi, daha sonra Hitler tarafından kullanıldı.

    Ne var ki durum bunun tam tersi idi. Alman halkı yıllarca aç kalmasına rağmen savaşı desteklemiş ve pes eden siviller değil ordu olmuştu. Propaganda örgütleri onları Almanya’yı yoketmek isteyen düşmanlara karşı bir varolma savaşı yaptıklarına inandırmıştı. Daha sonra Yahudilerin ihaneti konusunu da araştırdılar ama onların Almanlardan daha yüksek oranda savaşa katıldıkları, çok daha başarılı oldukları (her üç Yahudi askerden biri madalya almıştı) ve terfi ettikleri ortaya çıkınca, bunu hasıraltı ettiler. Dünyanın her yanında yükselen anti-semitizme karşı Alman birliği içinde korunma arayan Yahudiler, en büyük darbeyi buradan yiyeceklerdi.

    Alman halkının “sırtımızdan bıçaklandık” masalına inanmasının bir nedeni de yenilgi ve kayıpların kendilerinden gizlenmesiydi. Halbuki 1918 Temmuz sonunda kayıpları 1.8 milyonu ölü, gerisi yaralı ve sakat olarak 6 milyona ulaşmış, bunun yanı sıra 600 bin esir vermişlerdi…

    1914 Ağustos’u ile ilgili fotoğraflarda çoşkulu kalabalıkların silah altına koştukları, çiçek atan kadınların arasından geçip cephelere yürüdükleri görülür. Bu fotoğraflar tabii gerçektir. Her ülkede ihtiyatlar çağrıya icabet etmiş, firarilerin sayısı şaşılacak kadar az kalmıştı. Hükümdarlar en azından işçi sınıfı içerisinde seferberliğe bir direniş olacağından korkuyorlardı ama bu gerçekleşmedi ve her ülkede sosyalist milletvekilleri savaş kredileri için oy verdiler. Sendikalar ve sol partiler belirsiz bir enternasyonalizm peşinden koşmaktansa, ülkelerindeki ulusal coşkuya ayak uydurmayı tercih ettiler ki, bunda, o sırada dünyanın en güçlü sol partisi olan Alman sosyal demokratlarının 2. Enternasyonal’in kararlarını görmezden gelip, savaş için oy vermelerinin de rolü vardır.

    Görsel yalan


    Cihan Harbi boyunca fotoğraf karesi güçlü bir politik rol oynadı. Gerçekleri çarpıttı, zamanı büktü, yalanları sakladı.

    Ne var ki 10 milyonlar siper cephesini yaşayıp, siviller de yokluk içerisinde kıvranmaya başlayınca durum değişti. Rusya’da ihtilal olduktan sonra, Almanya’da da Spartakistler iktidarı almayı düşünmeye başladılar. Ne var ki 1918 sonunda, ateşkesten sonra örgütlenen sağcı milisler komünistleri kısa sürede ezdiler.

    1914 Ağustos’unda milliyetçi dalga o kadar hızla yükseliyordu ki, önünde hiçbir şey duramazdı ve buna markalar ve aile isimleri de dahildi. Yabancı markalar boykot ediliyor, başka ülkelerin sermayesiyle üretim yapan fabrikalar millîleştiriliyordu. Almanlar, İngiliz olduğu için marmelat, Fransız olduğu için “camembert” yemediler. Fransız modasına göre giyinmek Alman kadınları için “onları seks objesi haline getiren aşağılayıcı bir tutum” olarak gösterildi (Burada feminizm ile milliyetçiliğin birleştiği görülür). Hamburg’da Cafe Belvedere derhal adını değiştirip Kaffehaus Vaterland (Anavatan Kahvehanesi) yaptı. Moulin Rouge ise Jungmühle oldu. Yemek isimleri bile değiştirildi; Fricassee Hühnerragu adıyla servis edilmeye başlandı. Fransa’da İsviçre merkezli gıda firması Maggi’nin dükkanları yağmalanırken, polis “sahipleri Alman olan” bu işletmeye yapılanları sadece seyretti.

    İngiltere’de de “düşman yabancılar”a ait dükkanlar saldırılardan nasibini aldı. O yıllarda Londra’da ekmek fırınları daha çok Almanlara has bir iş olarak görülürdü. Bu arada kaydedilmesi gereken bir husus da, köken olarak hasım ülkelerden gelenlerin isimlerini değiştirmesidir. Bunlar arasında İngiliz kraliyet ailesi önce gelir. Saxe-Coburg olan hanedan adlarını Windsor olarak değiştirdiler. Bu çok yerinde bir karardı, çünkü savaştan sonra Avrupa’nın tüm diğer hanedanları ya öldürüldü ya da sürgün edildi. Rusya’da imparatoriçenin Alman asılı olmasının yarattığı kötü duyguların, onun Rasputin’e bağlılığı ile birlikte, Çarlığın çökmesindeki rolü görmezden gelinemez. Windsor’lar iyi bir halkla ilişkiler politikasıyla popülerliklerini sürdürdüler. Keza, ileride savaş kahramanı ve Hindistan’ın son genel valisi olan Lord Mountbatten’in adı da Almanca aynı anlama gelen Battenberg idi. Daha ilginci, o yıllarda Santa Claus bile ağza alınmadı; Noel Baba dendi. Tabii, St. Petersburg’un Petrograd olduğunu söylemeye gerek yok.

    Tatbikat fotoğrafının başına gelenler… Çanakkale muharebelerinde İngiliz propagandası için çarpıtılarak kullanılan fotoğraf, bir taarruz fotoğrafı değil bir eğitim tatbikatındandı.

    Bulgaristan, Merkezî Devletler koalisyonunun en küçük üyesi idi ama güney ve doğu cephelerinin kilittaşı konumundaydı. Selanik’te bulunan Franchet d’Esperey’in ordusu 1918 Eylül’ünde nihayet Bulgar hatlarını yararak Makedonya’ya doğru ilerlemeyi başarınca, Sofya yönetimi ayın 24’ünde ateşkes istedi. Antlaşma beş gün sonra yapıldı. Bu durum Alman genelkurmayı tarafından ihanet ve savaşı sürdürmek için son ümidin tükenmesi olarak değerlendirildi. İtilaf ordusundaki Sırplar ülkelerine girdikten sonra Macaristan’a ilerleyebilecek, bir diğer kol Romanya’yı alarak Tuna üzerinden kuzeye gidebilecekti. Almanlar bu kolların Dresden’e kadar ilerlemelerini engelleyemeyeceklerini değerlendirdiler. Üçüncü bir kol İstanbul’a ilerleyecek, orduları Irak ve Filistin’e bağlanmış olan ve müttefiklerinden tecrit olan Türkler başkentlerini korumayı başaramayacaktı.

    Sakarya muharebelerinden sonra da aynı fotoğraf Türk zaferini yansıtmak için fotomontajlandı.

    Rusya’nın ihtilalden ötürü savaşdışı kalmasına rağmen, Almanların her zaman korktukları “zweifrontenkrieg” (iki cepheli savaş) ve “einkreisung”(kuşatılma) tekrar gündeme gelmişti ve bu kez bunu önleyecek güçleri kalmamıştı. Olumsuz gelişmeler Avusturya ordusundaki çözülmeyi hızlandırdı; Hırvat, Sloven ve Çek birlikleri savaşmayı reddettiler. Bundan sonra Ekim sonunda Avusturya ve Osmanlı devletleri de ateşkes isteyince Almanya için umut kalmadı. İtilaf ordularını durduracak güçleri artık yoktu.

    Türkiye için de malum “şayet müttefiklerimiz teslim olmasaydı, biz de olmazdık” efsanesi vardır. Ancak bunun olabilmesi için Selanik cebinde yığınak yapan İtilaf ordusunun Makedonya’ya çıkmasının engellenmesinin yanısıra, Irak ve Filistin’deki büyük İngiliz güçlerini de durdurabilecek olanaklara sahip olmamız gerekirdi. Bu üç koşulun hiçbiri yoktu. Müttefiklerimizle birlikte biz de tükenmiştik. Elde avuçta ne varsa Irak ve Filistin’e gönderiyorduk ama, bizim tümenlerimiz de Almanlarınki gibi artık iskelet halindeydi ve dahası her türlü malzememiz ve ateş gücümüz çok daha azdı. Eylül ayında her iki cephede de felakete uğramışken, Bulgaristan’ın teslim olmasını takiben Selanik’ten çıkan İtilaf ordusunun doğu kolu da Trakya’dan İstanbul’a doğru yürümeye başlamıştı ve onları durduracak bir ihtiyat yoktu. Bu sırada Avusturya ordusu da hızla dağılıyordu. Böylece Avusturya ve Türkiye, Almanlardan iki hafta önce ateşkes istedi. Ancak bu, sonuna kadar savaştığımız gerçeğini değiştirmez…

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndaki askerî ideresi de çok problemlidir. Savaşa girmemizden başlayarak ordularımız kötü örgütlenmiş, kötü yönetilmiş ve savaşın son gününe kadar ayakta kalmalarına rağmen, her operasyonda gereksiz ve büyük kayıp verilmiştir. Bunun başlıca nedeni eski askerî kültürün yitirilmiş olması ve yerine yenisinin konulamamasıydı.

    Bugün Gökçeada’da aynı nokta. Onur Akmanlar ortaya çıkarmış ve Aralık 2012 sayımızda yer almıştı.

    Burada, savaşın geneli açısından değinilmesi gereken şudur ki, diğer devletlerin de büyük hatalar yapmaları bizi kurtarmadı, çünkü bizden farklı olarak, onların hatalarını telafi edecek kaynakları vardı. Tüm bunlara rağmen, Kurtuluş Savaşı’nı başaran liderler, bu savaşın ateşi içerisinde yetişen kadrolar olacaktı.

    Gerek savaş sırasında, gerekse de o günden beri birçok gerçek propaganda, yalanlar ve arşivlerin imhası yoluyla saklanmaya veya tahrif edilmeye çalışılmıştır. Devlet adamları ve politikacılar ve tabii generaller çok sayıda hata yaptılar ve doğal olarak bunları gizlemeye çalıştılar. Avusturyalılar, daha veliahtlarının öldürüldüğü günlerde devletlerinin bekâsına tehdit olarak gördükleri Sırbistan’ı yoketmek üzere hatalı bir plan yaptılar; sonuçta kendi imparatorlukları yok oldu. Almanlar da Rusya sanayileşmesini tamamlamadan ve batıya uzanan demiryolları tamamlanmadan ezici bir zafer peşinde koştular ve büyük kayıplarla savaşı bitirdiler. İngiltere ve Fransa savaşı kazandılar ama bunu izleyen 30 yıl içerisin- de imparatorluklarını yitirdiler. Osmanlılar için de yolun sonu burasıydı. Savaşın yegane galibi ABD oldu.

    CAHİLLİKLER TARİHİ

    SARIKAMIŞ FACİASI

    YANLIŞ 90 bin askerimiz donarak şehit oldu
    DOĞRU 55 bin askerimiz savaşta veya donarak şehit oldu

    22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden muharebelerde, Türk ordusu düşman cephesinin 30-35 km gerisindeki Sarıkamış’ı ele geçirmeyi ve düşman kuvvetlerini imha etmeyi hede emişti. Kuşatma harekatına katılan 3. Ordu’ya bağlı birliklerin insan ve silah mevcudu, 11, 10 ve 9. kolordular olmak üzere 94 tabur, 75.660 muharip er, 37.000 muharip olmayan er, 73 ağır makineli tüfek ve 218 toptur. 112.660 ere, 11. Kolordu’ya verilen 6.000 ikmal eri de eklenirse 118.660 rakamına ulaşılır. Rus Kafkas ordusunda ise takriben 100.000 piyade, 15.000 süvari ve 250 top vardı.

    Sarıkamış’ta Türk şehitleri.

    Harekat sonrası, 14 Şubat 1915’te hayatta kalan Türk askeri sayısı 42.000’dir. Toplamda 118.660 – 42.000 = 76.660 erden haber alınamamıştır. Rusların 7.000 esir aldıkları belirtilmektedir. Bunları da düşersek 69.660 rakamına ulaşılır. Genelkurmay, köylere sığınan ve çetelere katılanlar için yaklaşık 15.000 rakamını vermektedir. Böylelikle, Sarıkamış harekatında bir yandan düşmanla, bir yandan soğuk ve açlıkla çarpışırken hayatını kaybedenlerin sayısının 55 bin civarında olduğu ortaya çıkar.

    Şahin Aldoğan


    ARAP İSYANI

    YANLIŞ Bizi arkadan vurdular DOĞRU Ezici çoğunluk Osmanlı yönetimine bağlı kaldı

    1916’da patlak veren Arap İsyanı’nın ülkemizde algılanışı çok eksik ve yanlıştır. Haziran ayında başlayan bu önemli olay, özetle, 1. Dünya Savaşı’nda “Arapların bizi sırtımızdan bıçaklaması” biçiminde bilinir. “Araplar, Britanyalılarla birlik olmuş ve ordumuzu arkadan vurmuştur”.

    Bu algıda sorgulanması gereken ilk nokta, “Araplar” adlandırmasıdır. İsyanı çıkaranlar Araplardır ama, bütün savaş boyunca, yani Mondros Bırakışması’na kadar, birçok Arap, ister Bâb-ı Âlî bürokrasisinde olsun, ister yerel yönetimlerde çalışıyor olsun, isterse Osmanlı ordusunda subay olsun, Osmanlı Devleti’ne sadık kalmıştır. Kaçıp, Mekke Şerifi Hüseyin ibn-i Ali’nin kuvvetlerine katılan Arap subaylar da vardır ama, sadık kalanlar daha çoktur.

    Öte yandan, ister Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’de olsun, isterse Irak’ta; isyanın başladığı duyulduğunda buna katılan neredeyse hiç olmamıştır…

    İlk olarak, Arap eşraf ve aydınlarının uzun zamandır istedikleri ve bir tür yerinden yönetim olarak özetleyebileceğimiz hakları (örneğin yönetimde ve mahkemelerde Arapçanın da kullanılabilmesi ya da asker veya sivil Arap memurların Arapçanın hakim olduğu bölgelere atanması) Osmanlı hükümetince 1913’te kabul edilmiştir. Bu girşim, Arapların ezici bir çoğunluğunu Osmanlı yönetimine bağlamıştır.

    İkinci olarak, Arap aydınlarının önemli bir bölümü, Osmanlı yönetiminin sona ermesi halinde Arap topraklarında bağımsızlığın sözkonusu olamayacağının, yurtlarının Fransa veya Büyük Britanya egemenliğine geçeceğinin bilincindedir…

    Hüseyin ibn-i Ali’nin hırs ve korkularıyla başlayan isyanın kimi sırtından bıçakladığı, yani genelgeçer algıdaki “biz”in kim olduğu meselesine gelecek olursak; sırtından bıçaklananlar arasında birçok Arabın, hattâ Arapların çoğunluğunun da olduğu anlaşılır. Ama buradaki “biz”de, “Osmanlı” ve “Türk” kimliklerinin birbirine karışması diye özetleyebileceğimiz bir sorun olduğu gibi, “biz”in “Osmanlılar” biçiminde okunması halinde de, içinde Arapların olmadığı bir Osmanlılıktan söz edildiği aşikârdır.

    Ne var ki, Osmanlılıkla Türklüğü eşanlamlı gören bu yaklaşım, Türk milliyetçiliğinin hâlâ sürmekte olan bir sorunu olmakla birlikte, 1. Dünya Savaşı’nı yaşayan ve yeni Türkiye’yi kuran nesil için bir sorun değildi. Çünkü o neslin insanları, Arap topraklarını da vatan kabul eden Osmanlılar olarak yetişmişlerdi ve birkaç yıl öncesinde Trablusgarp’ı İtalyanlara karşı korumaya çalışırken de vatan savunması yapan insanlardı.

    Ahmet Kuyaş


    ALMAN YENİLGİSİ

    YANLIŞ Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık
    DOĞRU Yenildik

    Yaygın bir kanıya göre Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda yenilmemiş, müttefikleri yenildiği için mütareke istemek zorunda kalmıştır. Gerçi Avusturya-Macaristan’ın 3 Kasım, Almanya’nın ise 11 Kasım 1918’de, yani Osmanlılardan sonra mütareke imzalamış olmaları, Osmanlı Devleti’nin yenilmeden yenilmiş sayıldığına ilişkin kanıyı çürütmek için tek başına yeterlidir. Ama bunu yeterli görmeyenler, Mondros Antlaşması’na giden yolu Bulgaristan’ın daha önce teslim olmasıyla başlatırlar. Bulgaristan yenilerek ateşkes istemiş ve 29 Eylül 1918’de Selanik’te imzalanan mütarekeyle savaştan çekilmiştir. Böylece İstanbul savunmasız kalmış ve başkentte daha önceleri de ele alınan mütareke fikri daha çok taraftar toplamıştır. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin oluşturduğu Talat Paşa Kabinesi 8 Ekim’de istifa etmiş, 14 Ekim’de Müşir Ahmet İzzet Paşa’nın başkanlığında partilerüstü bir kabine kurulmuştur. Bu kabinenin girişimleri sonucunda da 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır.

    Ama suçu Bulgaristan’a atmak; Osmanlı coğrafyasını tümüyle unutmak ve tarihe Lozan Antlaşması’ndan sonra sınırları kesinlik kazanan Türkiye’den, yani bugünden bakmak olur. Nitekim işe Basra Körfezi’nden başlayan İngiliz-Hindistan ordusu, Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul’un kapılarına dayanmış; Çanakkale’den çekilen ANZAC’ları da bünyesine alarak Mısır’dan yola çıkan Mısır Seferî Kuvvetleri ise, aynı tarihlerde Halep’in kuzeyine varmıştı.

    Yani Irak ve Suriye’nin neredeyse tamamını yitirmiş olan Osmanlı ordusunun yenilmediğini iddia etmek hiç de gerçekçi değildir.

    Ahmet Kuyaş

  • 7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    18. yüzyılın sonlarında, 3. Selim devrinde giderek zenginleşen Yusuf Ağa, saraya yakın ve çok etkili bir isim idi. 4. Mustafa başa geçince önce Bursa’ya sürüldü, ardından idam edilerek başı Topkapı Sarayı’nda “ibret taşı”na kondu. Yusuf Ağa iktidar günlerinde 3. Selim’in sohbet arkadaşlarından bestekar Hacı Sadullah Ağa’yla yazılı bir anlaşma yapmış, onun ömründen yedi sene almıştı!

    Valide Kethüdası olarak bilinen Yusuf Ağa, Giritlidir. Fakir bir adam olan babası, oğlunu Girit Ağası Süleyman Ağa’ya “ahret oğlu” diye kapılandırarak İstanbul’a gönderir. İstanbul’un ricâl ve kibarıyla ilişkilerini geliştiren Yusuf Ağa, 1. Abdülhamid’in kız kardeşi Esma Sultan’ın kethüdalığına getirilir. 3. Selim’in tahta geçmesiyle annesi Mihrişah Valide Sultan’a kethüda oldu. Kardeşi Ömer Ağa’yı da 3. Selim’in kız kardeşi Esma Sultan’a kethüda tayin ettirdi. Yusuf Ağa 3. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid’in en hararetli taraftarlarındandı. Sözü dinlenen ve servet edinen devlet adamları sırasına girmişti. “Devlet Müsteşarı” ünvanıyla anılır oldu. Adım adım yol alarak devletteki nüfuzunu o derece arttırdı ki üst derece memuriyetlerde görevlendirme ve aziller onun tasvibi olmadan yapılamıyordu. Halk arasında siyasi gücü ve zenginliğini zulüm ile elde ettiği söylenirdi.

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    Mihrişah Valide Sultan’ın vefatından sonra hacca gitmeye niyetlendi ama, Vehhabî isyanı yüzünden Medine’den ileriye gidemedi; geri dönüş yolunda 3. Selim’in tahttan indirildiği kanlı olaylar gerçekleşti. İznik’e henüz gelmişti ki yeni padişah 4. Mustafa’nın fermanıyla Bursa’ya sürüldü. Malı, mülkü, evrakı, nesi var, nesi yoksa mühürlendi. Yeni dönemin etkili ismi Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa, ezelden beri kin duyduğu Yusuf Ağa’yı öldürtüp olağanüstü servetinin bir kısmını çalıp çarpmak için fırsatı kaçırmadı ve biraz dolap çevirdikten sonra idam fermanını da elde etti. Yusuf Ağa 25 Mayıs 1807’de Bursa’da idam edildi. Kesik başı İstanbul’a getirilip Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önündeki “ibret taşı”na konuldu. O zamanlar “ibret taşı” denilen taşların üstünde sıra sıra kesik başların dizilmesi sıradan olaylardandı. Sabah sadrazam olan devletin en yetkili söz sahibinin kesik kafasının akşama doğru ibret taşında sergilenmesi hiç yadırganmazdı. Yusuf Ağa da kudret, servet ve devletin en üst seviyelerinde yıllarca gezmiş, ama sonunda o taşa kafasını kaptırmaktan kurtulamamıştır.

    İşte bu Yusuf Ağa’nın terekesinden günümüze intikal eden bir belge vardır ki okununca herkese garip gelen muhtevasıyla ünlüdür. Devrinin hayli ünlü bestekârlarından, III. Selim’in sohbet arkadaşlarından Hacı Sadullah Ağa’nın “ömründen yedi seneyi Kethüda Yusuf Ağa’ya hibe ettiğine, bağışladığına dair sözleşme” Yusuf Ağa’nın Beşiktaş’taki yalısında akdedilen bir mecliste, tamamen hukuki sürece uygun bir şekilde düzenlenmiş mahkeme hüccetidir. Hacı Sadullah Ağa bu tarihlerde etkili devlet ricaliyle ilişkileri üst düzeyde olan birisiydi. Mütercim Asım’ın nakline göre Yusuf Ağa, hibe olarak adı geçen muameleden dolayı Sadullah Ağa’ya yedi kese akçe ihsan etmişti. Yusuf Ağa’nın muhallefatı incelenirken ortaya çıkan belge, İstanbul’da türlü türlü dedikodulara sebep olmuştur. İnsani zaaflardan tutun da belgeyi düzenleyenlerin küfrüne dair ithamlar ortada uçuşur. İlk elde hüccette mührü bulunan “Şeytan” lakaplı Galata Kadısı Emin Efendi, Mekke payeli üst düzey yargı mensubu olduğu halde böylesine gayriciddi bir işlem gerçekleştirdiği için Gelibolu’ya sürülmüştür. Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Cevdet Tarihi’nde “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.” sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.

    KESİK BAŞIN BELGESİ

    ‘Sayısız zulüm eylediğinden başka…’

    Adet olduğu üzere kesik başının yanına iliştirilen idam yaftasına yazılan ibareler de şöyledir:

    “Valide Kethüdası sabık Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfûz iktisâb ve mâ’il-i tama‘ ve irtikâb olarak teferrüd ve Memâlik-i Şâhâne’de kâ’in aceze-i ibâda mezâlim-i nâ-ma‘dûd eylediğinden gayri Nizâm-ı Cedîd’i ihdâs ve harâb-ı memâlik ve perişânî-i fukarâya bâdî nice nice bid‘a ihtirâ‘ eylediğinden bu keyfiyet gazab-ı Şâhâne’yi mûcib olmakdan nâşî hakkında fermân-ı kazâ cereyân-ı sudûrıyla katl u i‘dâm ve nihâde-i cây-i ibret-i âm olunan merkûm Yusuf Ağa’nın ser-i maktû‘udur”.

    (Önceki Valide Kethüdası Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfuz kazanıp, açgözlülüğe meyilli ve rüşvette birinci olarak Osmanlının aciz kullarına sayısız zulüm eylediğinden başka, Nizam-ı Cedid’i ihdas, memleketi harap, tebaayı perişan etmeye sebep nice yeni adet icat eylemelerinden ötürü Padişah IV. Mustafa’nın gazabını çekerek idam edilen ve ibret taşına konulan Yusuf Ağa’nın kesik başıdır.)

    HİBE EDİLEN YAŞAM YILLARI

    ‘Ömrümün yedi sene-i kâmilesini Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip…’

    Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet adlı eserinin “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.”  sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.

    7 sene ömür aldı ama idamdan kurtulamadı

    “Yusuf Ağa Terekesinde Zuhur Eden Hüccet-i Garibenin Sureti

    Mahruse-i Galata muzafatından Beşiktaş nahiyesinde Paşa Mahallesi’nde kain mehd-i ulya-yı saltanat devletlü inayetlü valide sultan-ı aliyyetü’ş-şan hazretlerinin kethüda-yı âlî-kadrleri saadetlü atufetlü Yusuf Ağa bin el-merhum İsmail Ağa hazretlerinin sahilhanelerinde ma’kud meclis-i şer’-i enverde el-Hac Sadullah Ağa bin Ahmed işbu baisü’l-kitâb müşarünileyh hazretleri mahzarında bi’t-tav’-ı ve’r-rıza ikrar-ı tam ve takrir-i kelam edip ibtida-yı hilkat-i ervâhda takdir ve Levh-i Mahfuz’a sebt u tahrir olunan ecel-i mev’udumdan ömrümün yedi sene-i kâmilesini müşarunileyh Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip onlar dahi Hazret-i Adem aleyhisselam ömr-i şerif-i mukadderlerinden malumü’l-mikdarını Şit aleyhisselama hibe buyurup Şit aleyhisselam dahi ithab ve kabul buyurdukları kaziyyeyi alim oldukları ecilden meclis-i hibede ithab ve kabul buyurdular dediğini müşarunileyh ağa hazretleri dahi şifahen tasdik ve vicahen tahkik buyurduklarında hakim-i mevki’-i sadr-ı küttab tûbî lehu ve hüsn-i meab (yemhullahü mayeşau ve yüsbitü ve indehü ümmü’l-kitab) [Kuran-ı Kerim, Ra’d Suresi 39] nazm-ı celilinin mufad-ı şerifini tefekkür buyurduklarında hıfzan li’l-makal ol ki vakiü’l-haldir bi’t-taleb ketb u imla olundu. Hurrire fi’l-yevmi’s-sabi’ ve’l-ışrin min şehr-i Rebiulahir li-seneti ihda aşer ve mieteyni ba’de’l-elf. [27 Rebiülahir 1211/30 Ekim 1796] ma-fihi mine’l-hibetü ve’l-ithab Haffafzade Mehmed Emin el-Kadi bi-Mahruset-i Galata

    Şuhudü’l-Hal

    İrfanzade Arif Efendi

    Kethüda-yı müşarunileyh Ahmed Efendi

    Kapu Çukadarı Ömer Ağa

    Musahib-i Şehriyari Sadık Ağa ve gayruhum minel huzzar”

  • Kafka’dan Canetti’ye, yazmak değil kazmak

    Kafka’dan Canetti’ye, yazmak değil kazmak

    Ölüme, ölümüne “doğru” ilerlediğini iyi kötü sezen Kafka onun adını almıyor ağzına, biz “ona doğru” yazdığını görüyor, okuyoruz. Canetti ise ölüme “karşı” yazma kararı aldığında 37 yaşında, sağlığı yerinde; bu uzun yolda asıl onu hırpalayacak olan, yakınlarının ölümlerinin tanığı konumuna düşmek.

    Jean-Didier Urbain’in her kültürel tarih çalışmasına dikkatle eğildim bugüne dek; sıra altbaşlığı “Batıda Mezarlıklar ve Bellek” olan Ölüler Takımadası’na (1989; gnş. basım 2005) geldi. Gecikmiş ama uygun zamanlamaya denk gelen bir okuma deneyimi.

    Urbain’in mezarı kitaba, mezarlığı kütüphaneye benzetmesi bana çok ilginç görünmedi açıkçası. Buna karşılık, ada benzetmesi yerinde: Yerleşim yerinin az dışında da olsa yeri, ortayerinde de olsa, ondan sınırlarıyla ayrılır o topografik kesit; büyük şehirler için takımada kullanımı bu nedenle uygun. Çok olmadı, kimbilir kaçıncı kez, Feriköy’deki Latin Katolik mezarlığına düşürdüm yolumu: İstanbul’un tam merkezinde bir başka ülke-yerli yabancılarla yerlileşmiş yabancıların diyarı.

    Mezarlıkların bir dil geliştirdiği savına katılıyorum Urbain’in: Her kültürde farklı ve yüklü bir simgesel donanımla konuşur mezar(lık)lar, harfleri ve rakamları, imleri ve imceleri işe koşar, simge-biçimlerden açık seçik ya da örtük iletilerde bulunur, mürekkep ve çetrefil, eşi bulunmaz bir ‘codex’ler zinciri yaratmıştır-bütün coğrafyalarda.

    Louis Bazin’in, Bacqué-Grammont/Vatin ikilisinin yayına hazırladıkları Stelae Turcicae’lerden (I-VI) hareketle gösterdiği gibi, Osmanlı ölüm kültüründe Orta Asya kökenli bir anadamarla İslâmi anadamarın içiçe geçtiği maya egemendir. Günümüze gelesiye pek çok ögesi kullanımdan kalkmış olsa bile, Osmanlı döneminden kalan yabana atılamayacak sayıda ve türde örnekten sözkonusu dilin “gramer”ini de, “sözlükçe”sini de sökmekte güçlük çekmeyiz.

    Cumhuriyetin bu dilde de kırılma yarattığını kesinleyebiliriz: Taş işçiliğindeki zanaat kaybı, Ahlat mezartaşlarının görkemli stilistiğinden bugünün her tür estetik kaygıdan yoksun kalıplarına, dudak uçuklatıcı boyutlarda. Simge donanımlarında yaşanan dönüşüm, farklı toplumsal rol modellerinin oluşumuna koşut biçimde gerçekleşmiştir. Yazıtlarda başvurulan dil örüntülerinde süreklilik (Fatiha) ve başkalaşım (modern ve post-modern ifadeler) içiçe geçmektedir.

    Burada, öncelikle, çoğunluk≠azınlık mezarlıkları karşıtlığı üzerinde durmak önemli. Farklı inanç sahipleri için “kare”ler de ayrılsa, bağımsız mezarlıklar da tesis edilse, sıkıştırılmış azınlıkların gömü yerlerinin kalıcılığı sınırlıdır: Harbiye Orduevi’nden Askerî Müze’ye uzanan kesitteki Ermeni mezarlığı ‘şehir büyürken’ sırra kadem basmış olanlardan yalnızca biri- nedir ki ayrıca, bin yılı aşkın hüküm sürmüş Bizans’tan tek karış mezarlığa rastlamak elde midir? Öte yandan diller ölüyor, kültürler nasıl ufalanmadan korunsun?

    Mezarlık kültürünün uç bölgelerinde sessiz, suskun diller konuşuluyor: Kargışlı statüsündekiler, sözgelimi Eyüp’teki cellât mezarlığının siyah taşları dilsizdi. “Kimsesizler” mezarlığında fakirlik söz alamaz. Geliyor, bu tabloya mezara saldırıların her türlüsü ve buna özgü dil kullanımı ekleniyor: Bir karşı kültür mü, hayır, bir tür yok kültür.

    Kafka o kitabı yazmamış, dahası varolunca yokolsun dilemiş; Son Defterler adı üstünde, Alman yayıncıların kavurucu kararı ile kitaplaşmış bir süreç yazısı: Kafka’nın son 28 ayında, “içindekiler”i ayırmaksızın (Şato’nun bölümleri, Şarkıcı Josefine türü öyküler, notlar) peşpeşe dizdiği parçaları içeren defterlerin başında oturan yakında öleceğini kestiriyor; tam ne zaman bilemiyor, ondan, tamıtamına: Ölümüne doğru yazmak.

    Canetti ve ölüm Bulgar doğumlu ünlü romancı Ölüme Karşı Kitap’ını yazmaya giriştiğinde henüz çok gençti. Kitap gerçekten de ölüm fenomenine karşı düşünsel bir serüvene adanmıştı.

    İki kitap arasındaki belirleyici ortak nokta: Canetti de böyle bir kitap yazmamış, daha doğrusu yapmamış: İçindekileri yazmış olan o, kitabı inşa eden değil: Yapılsın, bırakmış.

    1988’den bir not (s. 372): “Ölüme Karşı Düşünceler. Tek olasılık: Fragmanlar halinde kalmaları. Onları sen yayımlamamalısın. Onları organize etmemelisin. Onları birleştirmemelisin”.

    Yazı/n tarihinde örneğine benim rastlamadığım bir karar, bir vasiyet, Gordium çeşitlemesi- bu konuya yerinde dönmek isterim, yeri burası değil.

    Ölüme Karşı Kitap, 1905 doğumlu Canetti’nin 1942-1994 (ölüm yılı) arası defterlerine çoğu kez steno yazısıyla düştüğü “not”lardan oluşuyor. Yazar, 1982-88 arası bir kitap inşa etmeye çaba göstermiş, yaklaşık 160 sayfalık bir kesiti daktiloya çek(tir)miş (İnsanın Taşrası’nda yeralan bölüm), kitabını gene de erdirememiş. Sonsözünde, Musil nasıl son cümlesini bulamadığı için romanını bitiremediyse (herhalde bıyıkaltından gülümseyerek), Canetti de başlangıç cümlesini yazamadığı için kitabına girişememişti diyor Peter von Mat- bu konunun üstünde durulmaya da değer. Hemen söylemeliyim: Karşı konumdan da olsa, bu tür bir kitabın en son cümlesini kendisinin yazamayacağını düşünmesi, yazarın incipit tutukluğuna düşmesi için bana kalırsa yeterliydi.

    Kafka ve ölüm Bohemyalı yazar, Canetti’nin aksine, ölüm ondan henüz seneler boyu uzaktayken değil, yanıbaşındayken Son Defterler’i kaleme almıştı.

    İki kitabın ortaklıklarından çok ayrıldıkları noktaya odaklanıyorum. Ölüme, ölümüne doğru ilerlediğini iyi kötü sezen Kafka onun adını almıyor ağzına, biz ona doğru yazdığını görüyor, okuyoruz.

    Canetti’nin yaklaşımı temelden farklı: Ölüme karşı yazma kararı aldığında 37 yaşında, sağlığı yerinde, bu uzun yolunda asıl onu hırpalayacak olan yakınlarının ölümlerinin tanığı konumuna düşmek.

    Son Defterler’e ait öyküler arasında “Yuva” ile “Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu”, kıpkısa metinler arasında “Mecazlar” öncelikle önem taşıyor. Yazı yoluyla kendini gömmek. Toprağın altına harfler üzerinden gömü uzamı oturtmak. Zorlama yorumla(mala)r mı? Hastalığı gitgide yaşam alanını kaplama yolunu tutmuş birinden başka ne yazması beklenirdi?

    Türkçenin kolaylaştırdığı doğru, işimi: Yazmak değil Kafka’nın son döneminde yaptığı: Kazmak.

  • Harari: ‘200 sene içinde bizden farklı varlıklar dünyada egemen olacak’

    Harari: ‘200 sene içinde bizden farklı varlıklar dünyada egemen olacak’

    Daha önceki iki kitabı Sapiens (2014) ve Homo Deus (2016) ile büyük ses getiren Yuval Noah Harari’nin yeni kitabı 21. Yüzyıl İçin 21 Ders. tüm dünyada ve Türkiye’de eşzamanlı yayımlandı. Son yılların adından en çok söz edilen tarihçi yazarı Harari ile uygarlığın, sanatın, bilimlerin ve tarihin geleceği üzerine konuştuk.

    Yuval Noah Harari, 2014’te yayımladığı Sapiens – İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi adlı eseriyle dünyada 8 milyon (Türkiye’de 500.000) satış ve 45 dilde yayım ile ulaşılması zor bir başarıya imza attı. İnsanın yüzbinlerce yıl içinde önemsiz bir hayvandan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü ele aldığı bu kitabı, tarihçiye uluslararası bir şöhret verdi. 2016’da çıkardığı ikinci kitabı, insanlığın geleceğini ele alan Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi’nde ise Homo Sapiens’in yeni hedeflerinin ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık olacağını, böylece yeni bir türe evrileceğini söylüyordu. Yazarın içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojik, ekonomik, toplumsal konu başlıkları hakkında yazdığı yeni kitabı Eylül’de tüm dünyayla birlikte Türkiye’deydi.

    The Guardian, Financial Times, The Times, The Wall Street Journal gibi gazeteler için güncel, tarihsel ve geleceğe yönelik yazılar yazan, kitaplarında ve makalelerinde yer alan konular hakkında dünya çapında dersler veren tarihçi #tarih’e konuştu.

    Daha önce ilk kitabınız Sapiens’te geçmişten, açıkça bir ‘son’dan ve Homo Deus’ta ise gelecekten, bir ‘başlangıç’tan bahsetmiştiniz. Bu kitaba da ‘şimdi ve burada’ya yoğunlaşmak istediğinizi belirterek başlıyorsunuz. Okurlarınız bu kitapta ne bulacaklar?

    İlk kitabım Sapiens, önemsiz bir maymunun Dünya gezegeninin hükümdarı haline geldiğini inceleyerek insan geçmişini inceledi. Bu açıkça, gelecekle ilgili sorulara yol açtı. Bu maymun şimdi muazzam yeni gücü ile ne yapacak? Homo Deus, insan yaşamının uzun vadede geleceğini araştırdı; insanların sonunda nihayet “tanrılara dönüştüğünü”, zekânın ve bilincin nihai kaderinin ne olabileceğini düşündü.

    Ancak, gelecekte yaşayamayız ve geçmişi değiştiremeyiz. Bilgi, sadece şimdiyle daha iyi anlaşmamıza yardımcı olursa gerçekten yararlıdır. Bu nedenle 21 Ders, bugünkü siyasi tartışmalara açıklık getirmek için ilk iki kitabın uzun vadeli perspektiflerini ve derslerini kullanmaya çalışmaktadır. İnsanlığın geçmişi ve geleceği; göçmen krizi, iklim değişikliği ve terörizm hakkında bize ne öğretir? Peki şimdi gerçekten neler oluyor? Günümüzün en büyük zorlukları ve seçenekleri nelerdir? Nelere dikkat etmeliyiz? Milyarlarca insan bu soruları sorma lüksünü pek göze alamaz, çünkü yapacak daha çok işimiz var: İşe gitmemiz, çocuklarla ilgilenmemiz veya yaşlı ebeveynlere bakmamız lazım.

    21 Ders’i küresel oyun alanını dengelemek için yazdım. Bir kitap insanlara yiyecek ya da kıyafet vermez, ancak bazı açıklıklar sağlayabilir. Eğer 21 Ders, türümüzün geleceği hakkındaki tartışmaya katılabilmek için fazladan bir avuç insanı güçlendirirse, işini yapmıştır.

    21. YÜZYIL İÇİN 21 DERS, Yuval Noah Harari, Çev.: Selin Siral, Kolektif Kitap, 336 sayfa, 35 TL.

    Son kitabınızda “Teknoloji, insan zihninin yeniden yapılandırılmasını sağladığında Homo Sapiens türü ortadan kalkacak, insan tarihi nihayet sona erecek ve bizim gibi insanların kavrayamayacağı yepyeni bir süreç başlayacak” diyorsunuz. Bu, “tarihin sonu” anlatımı mıdır?

    Tarihin sonunu ve insanlığın ortadan kalkmasını öngören çoğu insan, herkesin öleceği bir nükleer savaş gibi büyük felaketler düşünür. Ben bu anlamda düşünmüyorum. İnsanlığın, ani bir felaketin sonucu olarak değil, kademeli bir değişim sürecinin sonucunda yokolacağına inanıyorum. Artık insan olmayacağımız ana kadar bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi değiştirmek için teknolojiyi kullanacağız.

    Sanırım bir ya da iki yüzyıl içinde, tıpkı bizim Neandertallerden ya da şempanzelerden farklı olduğumuz gibi, dünya bizden daha farklı olan varlıkların egemen olduğu bir yer olacak. Bugün hâlâ Neandertaller ve şempanzeler ile bedensel yapılarımızın, fiziksel yeteneklerimizin ve zihinsel yetkinliklerimizin çoğunu paylaşıyoruz. Sadece ellerimiz, gözlerimiz ve beyinlerimiz ortak değil, aynı zamanda şehvetimiz, sevgimiz, öfkemiz ve sosyal bağlarımız da öyle. 200 yıl içinde biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu, hominid kalıbından tamamen farklı bedensel, fiziksel ve zihinsel özelliklerle sonuçlanabilir. Örneğin, beyin-bilgisayar arayüzleri, organları uzayda geniş bir alanda dağıtılmış bedenler getirebilir. Bilincin herhangi bir organik yapıdan kopabileceği ve siberuzay içerisinde geleneksel biyolojik ve fiziksel kısıtlamalardan kurtulunabileceği düşünülüyor.

    Tehlike, insan zihninin gerçek potansiyelini tam olarak anlamadan, yeni güçlerimizi insanları değiştirmek için kullanabilmemiz. Bizler, temel ihtiyaçlarına göre değil, esas olarak ekonomik ve politik sistemin acil ihtiyaçlarına göre insan yeteneklerini geliştirmeye yatkınız. Şirketler ve hükümetler, bazı yetenekleri öne çıkarırken bazılarını da tamamen gözardı etmekte. Patronum e-posta hesabımı sürekli kontrol etmemi ve e-postaları olabildiğince çabuk yanıtlamamı istiyor ama, benim yediğim yemeği tatma ve beğenme yeteneğim onu pek ilgilendirmiyor. Sonuç olarak, e-postaları yemek sırasında bile kontrol ederken, duyularıma odaklanma kabiliyetimi kaybediyorum. Hükümetler ve ordular daha zeki askerler istiyor, ancak daha şefkatli askerler onları pek ilgilendirmiyor. Bu nedenle merhameti yok etme pahasına bile zekâyı yükseltmeye yatırım yapıyorlar. Nihayet, bilgi işleme gibi bazı yeteneklerde bizi çok aşan süper-insanlara dönüşebiliriz ama daha az duyarlı ve daha az şefkatli insanlara da… Henüz sahip olduğumuzun farkında olamadan insan potansiyelimizin büyük bir kısmını kaybedebiliriz.

    Hominid kalıbın ötesine… İnsan bedeni, Neandertal ve şempanze akrabaları ile hep çok yakın forma sahip oldu, ilk robotlara da böyle şekil verdi. Ancak gelecekte biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu ile ‘hominid’ kalıp aşılabilir ve şimdiki sınırların çok ötesine geçilebilir.

    20. yüzyıl, iki süper gücün süper yarışına sahne olmuştu. 21. yüzyılda dünya buna benzer bir yarış görecek mi? Özellikle sanatta ve bilimde benzer bir sıçrama yaratacak bir yarışa ihtimal veriyor musunuz?

    Biyoteknoloji ve bilgi teknolojisindeki ikiz devrimler, bize tanrısal yaratma ve yıkım güçlerini verecektir. Ancak teknoloji bize bunların nasıl kullanılacağını söylemiyor. 20. yüzyılda bazı toplumlar, totaliter diktatörlükler yaratmak için elektrik, tren ve radyo vs. kullanırken, diğer toplumlar da liberal demokrasiler yaratmak için tam olarak aynı şeyleri kullandılar. Biyoteknoloji ve infoteknoloji, çok farklı türde toplumlar yaratmak için de kullanılabilir.

    En kötü senaryoda insanoğlunun farklı biyolojik kastlara bölünmesi ve apartheid rejiminden çok daha kötü bir duruma yol açması var. Burada yapay zeka, yüz milyonlarca insanı iş piyasasının dışına, yeni “faydasız sınıf”a itecektir. İnsanlar ekonomik değerlerini ve politik güçlerini kaybedecekler. Aynı zamanda, biyomühendisliğin çok dar bir eliti süper insanlara yükseltmesi mümkün. Her bireyin ne yaptığını ve söylediği şeyi değil, her bireyin ne hissettiğini ve düşündüğünü sürekli izleyen sürveyans (verilerin sistematik olarak toplanması) rejiminde ayaklanma ve direnç neredeyse imkânsız olacaktır. Biyoteknoloji ve infoteknolojinin biyomedikal sensörler suretinde birleşmesi, hükümetin doğrudan kalbinizi ve beyninizi izleyebileceği anlamına gelecek.

    En iyi senaryo, yeni teknolojilerin tüm insanlığı hastalık ve ağır iş yükünden kurtarması ve herkesin gerçek potansiyellerini keşfetmesine ve geliştirmesine olanak sağlamasıdır. Burada ise biyomühendislik, dar bir elitin yükseltilmesinden ziyade herkesi iyileştirmeye odaklanacak. Yapay zekâ aslında birçok mesleği ortadan kaldıracak; ancak ortaya çıkan kâr herkese ücretsiz temel hizmetler sunmak ve herkesin sanat, spor, din ya da topluluk oluşturma gibi alanlarda hayallerinin peşinden gitmesine olanak sağlamak için kullanılacak. Gözetim, vatandaşlara değil, hükümetin yolsuzluğa yol açmadığından emin olmak için devlete yönelik kullanılacak. Biyometrik sensörler, polislerin sizi daha iyi tanıması için değil, sizin daha iyi bir şekilde kendinizi tanımanıza izin vermek için kullanılacak.

    Bu senaryolardan hangileri gerçek olacak? Şu anda, artan küresel gerilimler nedeniyle distopya senaryosuna doğru ilerliyoruz. Biyomühendislik ve yapay zekayı ulusal düzeyde düzenleyemezsiniz. Örneğin çoğu ülke insan bebeklerinin genetik mühendisliğini yasaklıyorsa, ancak Çin buna izin veriyorsa, çok geçmeden herkes Çinlileri kopyalayacaktır; çünkü kimse geride kalmak istemez. Amerikalıların, Çinlilerin binlerce süper insan ürettiğini bilmeleri durumunda ne olacağını düşünüyorsunuz? Bu tür yıkıcı teknolojileri etkin bir şekilde düzenlemenin tek yolu küresel işbirliğidir.

    Başrol oynayan robot Japon mühendislerin ürettiği ‘Geminoid-F’ isimli robot (solda), tamamen insan görünümünde. İnsan sesini simüle edebiliyor ve 65 farklı mimik ile kendini ifade edebiliyor. Geminoid F, Sayonora filminde başrol oynadı.

    Biyomühendislik ile yapay zekanın birleştiği ortamda doğacak olan yeni etik, politika ve yaşam tarzına dair ne gibi ipuçları var?

    Şu anda, dünyanın çoğu, hümanist ideallerin egemenliğinde. Hümanizme göre, otorite insan duygularından ve insan özgür iradesinden gelir. Oy verenler en iyiyi bilir, müşteri her zaman haklıdır, güzellik bakanın gözündedir, kalbini takip et, kendin için düşün…

    Ancak biyoteknoloji ve yapay zeka kombinasyonu insanı hack’lemeyi mümkün kılacaktır. Bu, dışsal bir sistemin kararlarımızı öngörmesi, arzularımızı manipüle etmesi ve hatta bizi yeniden yapılandırmanın mümkün olacağı anlamına gelir. Bunun etik, politika ve toplumu nasıl etkileyeceği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Hayalgücümüz sonuçları kestirebilmek için çok zayıf; çünkü sonuçta hayalgücümüz de hack’lenip manipüle edilebilir. Bugün sahip olduğumuz hayalgücüyle sınırlıyız, ancak 50 yıl içinde tamamen farklı bir durum olabilir.

    Robot köpek Google’ın ürettiği Robo- dog, bir robot köpek. Robo-dog, kurtarma operasyonlarından kuryeliğe birçok alanda gelecek vaadediyor.

    İnsan türü için bir ideoloji, bir sistem öneriyor musunuz? Homo Deus’ta yeni türün “bilim ve sanat yükünden kurtulacağını” ifade etmiştiniz. Bilimin ve sanatın yerini ne alacak?

    Geleceği tahmin edemiyorum ve mevcut ideolojilerimizin yerini neyin alacağını bilmiyorum. Ama insanlar için en önemli şey kendilerini daha iyi tanımak olacak. Tabii eski zamanlardan beri, bilgeler ve azizler insanlara “kendini bilme” konusunda defalarca tavsiye verdi. Yine de Hz. Muhammed, Hz. İsa ve Buda’nın günlerinde gerçek bir rekabet yoktu; fakat şimdi bir rekabet var. Bu satırları okurken, her türlü kurum ve kuruluş sizi hack’lemeye çalışıyor. Sizi kendinizi tanıdığınızdan daha iyi tanıyorlarsa, istedikleri şeyi size satabilirler; bu bir pazarlamacı ya da bir politikacı olabilir.

    Seçimlerinin kendi “özgür iradesini” yansıttığına inanan ve manipülasyona karşı bağışık olduklarını düşünen insanları manipüle etmek en kolayıdır. Kendinizi gerçekten tanımak; “özgür iradeye” sahip olduğunuz fantezisi, “benlik” diye adlandırılan ve değişmeyen bir iç çekirdeğinizin olduğu fantezisi de dahil olmak üzere tüm fantezilerden kurtulmak anlamına gelir.

    Gerçek şu ki, bedeniniz ve zihniniz sürekli değişiyor ve iradeniz asla tamamen özgür değil. İnsanların açıkça bir iradesi vardır, arzuları vardır ve bazen arzularını yerine getirmekte özgürdürler. Ancak insanlar arzularını seçmekte özgür değiller. Buna kolayca tanık olabilirsiniz. Sadece aklınıza gelen bir sonraki düşünceye dikkat edin. Nereden geldi? Bunu düşünmeyi seçtiniz mi? Kendi aklınızı dikkatlice gözlemlediğinizde, ne düşüneceğinizi, ne hissettiğinizi ve ne isteyeceğinizi özgürce seçmediğinizi farkedersiniz. Bunu farketmek, düşüncelerimiz, duygularımız ve arzularımız hakkında daha az saplantılı olmamıza yardımcı olabilir.

    Tasarım insanlar ‘Editing Human’ teknolojisi ile döllenme anında hücreye müdahale etmek mümkün. Bu sayede genetik ya da doğuştan gelen hastalıkların aşılabileceği, süper zekalı ve olağanüstü görünüme sahip tasarım insanlar üretilebileceği düşünülüyor.

    İnsanlar genellikle arzularına çok önem verirler; tüm dünyayı onlara göre kontrol etmeye ve şekillendirmeye çalışırlar. Arzular doğrultusunda insanlar Ay’a uçar, dünya savaşlarını başlatır ve ekolojik sistemi yokederler. Eğer arzularımızın özgür irademizin bir sonucu değil, evrim ve kültürün etkisi altındaki bedenimiz ve beynimizdeki biyokimyasal süreçlerin bir ürünü olduğunu anlarsak, umuyorum ki onlarla daha az meşgul oluruz. Benim düşüncem, zihnimizde beliriveren her fanteziyi olduğu gibi gerçekleştirmeye çalışmak yerine, kendimizi, zihnimizi ve arzularımızı oldukları gibi anlamanın dünyayı daha iyi bir yer haline getireceği.

    Yani bir düzeyde “kendimi tanımak”, geçici düşüncelerimi ve arzularımı herhangi bir “ben” ile tanımlamayıp bunun yerine sadece zihnin akışını gözlemlemeyi öğrenmek. Düşüncelerin, duyguların ve arzuların, benim herhangi bir komutum olmadan ortaya çıktığını, yokolduğunu görmek. Zihnimin, kim olduğum ve dünyanın neye benzediği hakkında sürekli hikayeler yarattığını ve sonra da bu hikayelerin gerçeklik olduğuna inandığını görmek. Bu hikayelerin sadece hikaye olduklarını görmeyi becerebildiğimiz zaman, hakikati de anlamaya yaklaşırız. Kendimizi daha iyi tanımak için birçok yol var.

    Ben kişisel olarak Vipassana meditasyonunu (www.dhamma.org) uyguluyorum; ancak orada yüzlerce meditasyon tekniği, terapi, sanat ve hatta spor yoluyla kendiniz hakkındaki gerçeği keşfetmek için yollar var. Farklı insanlar için farklı yöntemler daha iyi çalışabilir. Gerçi sizin için en iyi yol hangisiyse, en önemlisi bunu hızlıca yapmaktır. Eğer gecikirsek, biz kendimizi tanımadan algoritmalar bizi tanıyacak. O zaman onlar bizi kukla gibi kontrol edebilir.

    İnfoteknolojideki ilerlemeler sosyal bilimlerin de olanaklarını her geçen gün arttırıyor. Gelecekte sosyal bilimler ve özellikle tarihçilik/tarihyazımı açısından nasıl gelişmeler öngörüyorsunuz?

    Tarihsel araştırmalar, biyolojiden elde edilen bilgilere dayanacaktır. İnsan beynini daha iyi anladığımızda, tarihçiler de tarihsel süreçleri daha iyi anlayabilirler. Örneğin, artık insanların birinden nefret etmesini sağlamak için, iğrenmekten sorumlu beyin mekanizmalarını uyarmanız gerektiğini biliyoruz. Bu mekanizmalar başlangıçta bizi çürümüş gıda, dışkı, sıçan ve hamamböceği gibi hastalık ve enfeksiyon kaynaklarına karşı korumak için evrimleşmiştir. Ama politikacılar ve dinler bu “iğrenme mekanizması”nı ele geçirebilir ve Yahudiler, Müslümanlar, kadınlar veya eşcinseller gibi belirli gruplara karşı kullanabilir. Bu durumda ırkçılardan Müslümanların kötü koktuğunu, gay’lerin bir kirlilik kaynağı olduğunu ya da kadınların ahlaksız olduğunu sık sık duyabilirsiniz. Naziler geçmişte Yahudileri farelere benzetiyordu. Ruanda’daki soykırım sırasında, Hutsileri Tutsileri öldürmeye çağıran radyoda, Tutsiler defalarca “hamamböceği” olarak adlandırılmıştı. İsrail’de göçmenlere karşı çıkan tanınmış bir politikacı, göçmenlerin kanser gibi olduğunu söylemişti. Bu klişeler tüm kültürlerde ve dönemlerde yaygındır, çünkü onlar beynin iğrenme mekanizmalarına kök salmışlardır.

    “Duygulu’ robotlar Suudi Arabistan’ın kendisine vatandaşlık vermesiyle gündeme gelen robot Sophia, yetenekleri ile tartışma yaratmışi basının ilgisini çekmişti. Sophia, Türkiye’de de siyasete konu oldu, ülkemize gönderdiği mesajında “Ben diğer robotlar gibi değilim, duygularım ve tercihlerim var” dedi.

    Tarihçiler ayrıca “big data” algoritmalarına ve yapay zekaya daha fazla güvenebilir. Yirmi yıl önce, Haçlı ordularına hizmet eden hafif süvariler olan Türkopoller hakkında ilk akademik çalışmamı yayınlamıştım. Makaleyi yazabilmek için, onlarca Ortaçağ kroniğini ve dokümanı okudum ve Türkopollere yapılan her referansı aradım. Bazen 200 sayfalık bir kronik okudum ve sadece tek bir referans buldum. Birkaç ay süren bu çalışma, bugün bir bilgisayar tarafından birkaç dakika içinde yapılabilir. Tabii sonuçları analiz etmek için insan tarihçilere hâlâ ihtiyacımız var. Yapay zeka henüz bunu yapamaz.

    Yüz tanıma sistemi Çin’de kamusal alanlara yerleştirilen kameralar ile uygulanan yüz tanıma sisteminde “kişilerin suçlu davranışlar sergileyip sergilemedikleri” gibi durumlar analiz ediliyor.

    Homo Deus’ta “sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomi, ölümsüzlük, mutluluk ve ilahlık gibi durdurak bilmeyen hedeflere muhtaçtır” yazmıştınız. Kitaplarınızın bu boşluğu doldurma iddiası var mı?

    Umarım insanların kitaplarımdan ya da benden beklentileri alıp başını yürümemiştir. Bilgiyi takdir etmek ve akademisyenlerin görüşlerine saygı duymak iyi bir şeydir; ancak akademisyenler de dahil, herhangi bir kimseyi idolleştirmek tehlikelidir. Bir kişi bir kez putlaştırıldıktan sonra, insanların onun hakkında söylediklerine inanmaya başlayabilir ve bu da ego’yu şişirip sizi delirtebilir. Taraftarlara gelince… Onlar birilerinin tüm cevapları bildiklerine inanırlar ve özgürlüklerinden vazgeçip kendileri çaba göstermeyi bırakırlar. Guru’nun onlara tüm cevapları ve çözümleri sağlamasını beklerler ve guru onlara yanlış bir cevap ve kötü bir çözüm sunsa bile kabul ederler.

    Umarım insanlar kitaplarımı bir cevaplar kitabı gibi değil sorular kitabı gibi okurlar ve beni herşeyi bilen biri olarak değil de gerçeklere giden yolda bir yol arkadaşı olarak görürler.

    (Röportajın gerçekleşmesini sağlayan yayınevi çalışanları Eda Çaça ile M. Gökhan Aslan’a ve çeviride katkısı olan Erkin Öncan’a teşekkür ederiz.)