Etiket: Sayı:53

  • Çin Mutfağı: Keşfe açık, yaratıcı, taze ve sağlıklı

    Çin Mutfağı: Keşfe açık, yaratıcı, taze ve sağlıklı

    Yaşlı bir insan size Mandarin lehçesi ile “Bugün yemek yedin mi?” diye sorduğunda aslında “Nasılsın?” demek istiyordur. Çin kadar yemek ile yaşam felsefesinin bir arada şekillendiği başka bir ülke yoktur. Müdahale gerektiren acil bir durumda bile “Otur önce bir şeyler ye!” derler; “gücünü ve aklını topla ki sorunu çözebilesin”. Dünden bugüne Çin mutfağı…

    Dünya nüfusunun beşte birine, sulu tarım alanlarının %7’sine sahip Çin’den, denemeye ve keşfe açık, derinlikli ve yaratıcı bir mutfak ortaya çıkmış. Mutfağın başarısı, temel tekniklerin binlerce yıl neredeyse hiç değişmeden aktarılarak gelmesine bağlanır. Yemek ve devlet felsefesi bağlantılı olunca, başa gelen her hanedan kendisinden önce gelenlerin birikimini arttırarak meşruiyetini sağlamlaştırmış.

    Çin mutfağı, arada başka kültürlerden aldığı bilgi ve yeni malzemelere yer açarak derinleşmiş ama 1949’da Kültür Devrimi’nin sert kayasına toslamış. Bu dönemde tüm birikimine rağmen değersiz sayılmış. Devrimin kökten değişim telaşı içinde, beslenme verimliliğini en akılcı biçimde sağlayan Çin mutfağının önemini ve kalabalık bir nüfusu az malzeme ile binlerce yıl başarı ile beslediğini farkedememişler. Şimdilerde ise üzeri örtülen geleneği devlet desteği ile yeniden canlandırmaya çalışıyorlar.  

    Çin söylencelerinde bugün bile birçok Çinlinin gururla ataları saydıkları Han’ı vahşilerden ayıran en önemli iki alışkanlığından bahsedilir; tahıl yemesi ve ateşi kullanarak malzemeyi dönüştürmesi. Çin mutfak felsefesi “yaşamak için yemek” ile “yemek için yaşamak” gibi iki zıt kutbu birleştirir. Esas yemek “zhushi” nişastalı malzemelerden yapılır ve sağkalımı amaçlar. Diğer tüm malzemeler anlamındaki “fushi” ise onu tamamlayarak yemeği zevk alınacak hale getirir.

    İmparatorluklar büyük mutfaklar yaratır. Hele bir de egemenlikleri Çin kadar uzun sürmüş ise. Çin mutfağının esas temelleri Shang hanedanlığı sırasında (M.Ö.1766-1066), Çin’in giderek zenginleştiği bir dönemde atılmıştır. Mutfağın ana felsefesi ve temel teknikleri bu dönemden günümüze değişmeden gelmiştir denilebilir.

    İçki kültürü

    Aoha’da yer alan mezarların üstündeki duvar resminde, Liao Hanedanlığı döneminde saray görevlilerinin içki ve yemek hazırlıkları resmedilmiş.

    İmparator Tang’ın veziri Yi Yin aynı zamanda tanınmış bir aşçı imiş. Batı Zhou hanedanlığı sırasında (M.Ö. 1066-771) sarayda çalışanların yarısından fazlası -yaklaşık 2000 kişi- mutfak personeli olarak çalıştırılmış. O dönemden kalma Shi Jing (Şarkılar Kitabı) tahıl yetiştirme ve işleme ile ilgili bilgiler verir. Li Ji (Ayin Kayıtları) isimli kitapta ise un kullanarak yapılan kek tarifleri vardır.

    Çin mutfağı ile ilgili esaslı gelişmeler Han hanedanlığı (MÖ 206-MS 224) döneminde olmuştur. Han dönemini takip eden Tang hanedanlığı (618-907) Çin’in Altın Çağı’nı yaşadığı dönemdir. Yakındoğu’nun birçok ürünü ve komşu topraklardan değişik malzemeler gelmeye başlamıştır: Hurma, karabiber, narenciye, nar, üzüm, susam, soğan, sarımsak, kavun, ıspanak, vb. gibi çok sayıda yeni malzeme Çin mutfağına girmiştir. Ayrıca sefere çıkan orduların ve İpek Yolu kervanlarının gereksinimi için yemek saklama yöntemleri geliştirilmiş; etleri, tahılları, sebzeleri kurutmuş, fermante etmiş, tuzda saklamış, fırınlamışlar. “Lingyin” adı verilen soğuk saklama odalarında yiyecekleri kış boyu taze tutmayı başarmışlar. Bugün bile geleneksel tariflerde kurtulmuş mantar, lahana, karides gibi tatlar yaşamaya devam etmektedir. Çay da bu dönemde Çin’in millî içeceği olmuştur.

    Tek bir Çin mutfağından bahsetmek mümkün değil. Mutfaklarını sekiz ana coğrafi bölgeye ayırmışlar ama ana hat hep aynı olmuştur. Yavan, tuzsuz nişastalı tatlar (pirinç, erişte gibi) çeşitli soslar ve malzemelerle hazırlanan diğer yan yemeklerle tatlandırılır. İşte tüm bu bölgesel farklar, değişik ürünler kullanıldığı için yan yemekler yaratmıştır. Ayrıca tüm bölgelerde ortak olarak kullanılan üç temel malzeme vardır: Soya sosu, zencefil ve taze soğan.

    Hanedan pikniği

    Song Hanedanlığı dönemine ait bir açıkhava ziyafetini tasvir eden resim. Resmin, Tang Hanedanlığı dönemi bir pikniğin yeniden yapımı olduğu düşünülmekte. İmparator Tang’ın veziri Yi Yin aynı zamanda tanınmış bir aşçıydı.

    Çin mutfağının en belirleyici özelliklerinden birisi de tazeliğe verilen olağandışı önemdir. “Ne kadar canlı ise o kadar iyi” mantığı özellikle hayvansal ürünlerin hazırlanmasında çok önemlidir. Yemek pişirenler günde 2-3 kere alışverişe çıkar. Aşçılar çoğunlukla yemek pişirmeye canlı hayvan ile başlarlar. Tazeliğe olan bu düşkünlüğün olasılıkla yemeğin aynı zamanda şifalandırıcı özelliklerine çok dikkat edilmesi ile ilgisi vardır. Yemek ve sağlık bağlantısını ilk kuran ve bu konuya ciddiyetle eğilen ilk halk Çinlilerdir. Zhou hanedanlığı döneminde sarayın en önemli tıp insanları arasında beslenme uzmanları çalışırmış. Çin mutfağında sağlıklı yiyecek diye bir kategori yoktur; her yiyeceğin sağlıkla bağlantısı vardır.

    19. yüzyıla gelindiğinde Batılılaşma, din ve devlet işlerinin ayrılması, modernizasyon çabaları ile değişim rüzgârları esmeye başlamış. 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması ile tüm değerler keskin bir değişime uğrayınca bu zengin birikim kaybolmuş. Küçük evlerde ortak kullanılan minik mutfaklarda yemek pişirmek olanaksız olunca, halk boş zamanını ev dışında geçirmeye ve devlet eliyle işletilen lokantalarda yemek yemeye başlamış. Çalışanlarının devlet görevlisi olduğu bu lokantalarda eskinin sağlıklı beslenme felsefesi bir yana, temizlik, malzeme zenginliği ve lezzet duygusu da yokolmuş.  Bugün gastronominin yükselen değer olması sayesinde devlet restoranları ele almış, tarihî belgelere dayanan yemek kitapları basmaya başlamış. Ayrıca aileler tarafından işletilen lokantalar çoğalmaya başlamış.

    Eskinin görkemine ulaşmak olanaksız, ama saray tarafından geliştirilmiş pişirme teknikleri hâlâ kullanımda. Gerisi de belleği zorlayarak saraydan ortasınıf mutfağına sızıp yerleşmiş tat, doku ve aromaları anımsayarak gelecek herhalde. Yine de denge, derinlik ve lezzetin sağlık ve mutlulukla bağlantısı adına eski Çin mutfağından öğreneceğimiz çok şey var.

    Sokak restoranları 1926-27’de Pekin’de bir sokak restoranı. 1990’lara gelindiğinde, Pekin’de “Kültür Devrimi Mutfağı” egemen olmuştu. Daha sonra Mao’nun 100. doğum günü anısına aynı şehirde “Retro Mao Mutfağı” isimli yeni metotlar denenecekti.
  • Bulanık sudan içenlerin kardeşliği

    Bulanık sudan içenlerin kardeşliği

    Yakın geleceğin Çinggis Han’ı Temücin, aralarında Müslümanların da bulunduğu birbirinden farklı 19 arkadaşıyla birlikte Balcuna Gölü’nün yakınlarına kaçar. Orada “bu işten muzaffere çıkarsam hep sizinle birlikte olacağım. Eğer sözümden dönersem bu su gibi [bulanık] olayım” diyerek suyu içer. Yanındakiler de aynı bulanık sudan içer ve efsane gerçeğe kavuşur.

    Hayatta bazı anlar vardır, her şeyin dibe vurduğunu ve bittiğini hissedersiniz ama bir taraftan da çıkış yolu, bir ışık umarsınız.  İşte üç yıl sonra Çinggis Han ünvanını alacak Temucin’in 1203’te başına gelen de böyle bir şeydir. Bazen başarısızlık ile başarı arasındaki çizgi böylesine yakındır.

    Aslında 15-20 senedir gittikçe artan bir popülarite ile kendisine bağlı olanların sayısı gittikçe artan Temuçin’in bu başarısı yanında, kendisine karşı olanların sayısı da kabarmıştır. Hatta o zamana kadar hep Temucin’i destekleyen ve karşılığında da onun desteğini almış olan Ong Han ile araları açılmak üzeredir. Ong Han artık Temüçin’in kendisi için bir tehdit oluşturduğunun farkındadır ve bir gece ansızın birlikte kurmuş oldukları karargahtan ayrılıverir. Böylece ayrılık sinyali verilmiş olsa da, o zamanın kaygan ilişkileri içinde Ong Han’ın oğlu daha evvel gelin olarak vermek istemediği kızını bu kez vermeğe hazırmış gibi bir haber gönderir. Ancak bu bir tuzaktır. Daha sonra kendilerine bu hizmetlerinden dolayı tarhanlık unvanı (tarhan olan vergilerden muaf ve dokuz suç işleyinceye kadar da dokunulmazlık kazanmış olurdu) verilecek olan iki sığır çoban Temücin’i durumdan haberdar ederler. Temücin haberi alınca yanındakilerle doğuya doğru kaçar; aç bilaç, yorgun ve bitkin halde bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusunda Rusya Federasyonu’na yakın yerlerde bulunan Buir Gölü civarında, balçıklı suları ile bilinen Balcuna gölünün kenarlarına sığınır. Bu zor zamanda  Temücin’in yanında sadece 19 kişinin bulunduğu konusunda kaynaklar hemfikirdirler. Sazlık ve durgun bir göl olan Balcuna’ya vardıklarında artık  azıkları da tükenir. Temücin’in kardeşi Kasar bir yabani at (kulan) avlar; taşları sürterek ateş yakarlar ve hayvanın derisine kazan şekli verip kulan etini pişirip yerler.

    Tam o sırada yanlarında 1000 kadar koyun ve bir beyaz deve ile Hasan beliriverir. Müslüman olan Hasan, bugünkü İç Moğolistan’ın başkenti Hohhot civarında bulunan Önggüd Türklerinin yanından gelmektedir ve avcılık için uygun olan Balcuna-Buir bölgesinde getirdiklerinin karşılığında samur ve sincap derisi almayı planlamaktadır. Hasan’ı böylece Balcuna’daki 19 kişiden bir olarak görüyoruz. Ancak o sırada ekipte iki Müslüman daha vardır: Cafer Hoca ve Danişmend Hacib. Daha sonra (1218) bu iki kişi de Harzemşahlara giden kervanda bulunacaklardır. Cafer Hoca o zamanlar Kuzey Çin’i idare eden proto-Mançu Jin (1115-1234) sülalesine birçok kereler elçi olarak gönderilmiştir. O dönemlerde bugünkü Kızılay-Kızılhaç mensupları gibi tüccarların dokunulmazlığı vardır. Onun için de diplomatik ilişkilerde elçi görevini de üstlenirler. Hatta anlaşılan onları diğerlerinden ayıracak bir şekilde giyiniyorlardı ki, Temücin de bir keresinde çok yakın birini düşman esaretinden kurtarmak için tüccar kılığına girmiştir. Bu Müslüman tüccarların varlığı ve diplomatik seferlere gönderilmeleri, Çinggis Han’ın ticarete bakışını göstermektedir.

    Bugünden Balcuna’da, Temucin’in yanında kimler var diye bakacak olursak, sanki özellikle seçilmişler gibi bir izlenime kapılırız. Ekipte, daha sonra Orta Asya’da vergi işlerinden sorumlu olacak Çinkay ve Karadeniz’in kuzeyine yaptığı başarılı seferleri ile bilinen Sübedey bulunduğu gibi, Temücin’in o sıradaki en güçlü hasımı olan Ong Han sülalesine mensup kişiler de vardır. Ayrıca Altan Hanların devrilmesinden memnuniyet duyacak olan Hıtay sülalesi mesubu iki kardeş de aralarındadır. Temücin’in güçlük içinde olsa bile, daha başlangıçta Asya’nın her tarafından ona taraftar olan kişilere umut kaynağı olması dikkati çekicidir.

    İşte içinde bulundukları bu zor durumda Temücin, “bu işten muzaffere çıkarsam hep sizinle birlikte olacağım. Eğer sözümden dönersem bu su gibi [bulanık] olayım” diyerek suyu içer. Orada bulunan herkes bu durumdan çok etkilenir ve bu durum onlara güçverir. Onlara “Balcunalılar” denmiştir. Bir rivayete göre burada bulunan herkes bu bulanık sudan içmiştir ve sonra evlatları da yaşam boyu bu ayrıcalıktan yararlanmıştır. Herhalde arşivlerde daha nice “Balcunalar” vardır.

  • Müsabakanın adı savaş mağlubiyetin adı ölüm

    Müsabakanın adı savaş mağlubiyetin adı ölüm

    Birinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından biriydi hiç şüphesiz. Milyonlar yaşamını kaybederken, geri dönebilenlerin birçoğu için hayat artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Dört yıl, üç ay, iki hafta süren harbin noktalanmasından bu yana bir asır geçti, ama cephelerde hayatını yitiren farklı ülkelerden birçok sporcu hâlâ unutulmadı…

    Büyük Savaş’ın başları, 1914’ün sonbaharıydı. İngiltere’de kulüpler halkın moralini yüksek tutmak için maçların devam etmesi gerektiğini savunadursun, cepheden gelen ilk haberler tatsızdı. Her gün giderek ağırlaşan kayıp bilançosu, kamuoyunu rahatsız ediyordu.

    Aslında her şey Büyük Britanya’nın 4 Ağustos’ta Almanya’ya savaş ilan etmesiyle başlamıştı. “Ülkenin sana ihtiyacı var” çağrısına cevap veren 500 binden fazla Britanyalı askere alınmıştı. Yaşamını orduya adayan Mareşal Lord Roberts da, sporcuları ülkeleri için savaşmaya davet ediyordu. Ona göre hayat-memat mücadelesi içindeyken, kriketçi ve futbolcuların sahalarda değil, harp meydanlarında olması lazımdı. Gençliğinde spor yapmış, Sherlock Holmes’le meşhur olmuş yazar Arthur Conan Doyle da sürekli aynı yönde görüşler beyan ediyor, kamuouyunu etkiliyordu. Baskıların neticesinde 12 Aralık 1914’te Futbolcular Taburu (17. Tabur) kurulmuştu. 1 Ocak 1915’te resmen duyurulan ve Middlesex Alayı’na bağlı birliğe katılan oyuncular, askerî olarak eğitilirken cumartesi günleri maçlara çıkmaya devam etmişti.

    Savaş kurbanı futbolcular anıtı


    İngilizlerin Middlesex Alayı’na bağlı iki futbol taburunun Somme muharebesinde hayatını kaybeden mensupları hatırasına dikilen anıt, Longueval, Fransa.

    Ne zaman cepheye sürülecekleri ise merak konusuydu. Silah altına alınabilecek durumdaki 1800 futbolcudan sadece 122’si Mart ayında tabura dahil olmuştu. Haziran ayında 23. Tabur’un kurulmasıyla “futbol taburları”nın sayısı ikiye çıkmıştı.

    Tarihin en kanlı muharebelerinden birine sahne olan Somme’da İngilizler tek bir günde tarihlerinin en büyük zayiatını yaşarken, sporcu askerler de bu trajediden nasibini almıştı. Bunlardan biri de bir zamanlar Chelsea’nin kalesini koruyan Bob Whiting idi. Kardeşini Somme’da kaybeden file bekçisi, karısının hamile olduğunu öğrenince firar etmiş, yakalandıktan sonra tekrar katıldığı taburunda arkadaşlarının yanında can vermişti.

    ‘Kale’sini ölümüne korudu


    Daha önce Chelsea’de, 1908-1914 yılları arasında Brighton&Hove Albion kulubünde file bekçiliği yapan İngiliz futbolcu Bob Whiting’in kulüp fotoğrafçısı Ebenezer Pannell tarafından 1912’de sahada çekilen bir fotoğrafı. Whiting, 1. Dünya Savaşı’nda, Arras’ta hayatını kaybedecekti.

    Bu özel taburlara mensup 26 futbolcu savaştan dönememişti. Tüm Ada irdelendiğinde, yeşil sahalarda top koşturmuş 300’den fazla futbolcu harpte ölmüştü. Sayının kesin olmadığının altını çizerken, son yıllarda bu konuda yapılan çalışmaların kaydadeğer yeni sonuçlara ulaştığına dikkati çekmeliyiz…  

    Kulüpler bakımından Britanya’da en çok kaybı veren takım, Premier Lig’in demirbaşlarından Tottenham Hotspur’du. Londra’nın güzide ekibi tam 11 oyuncusunu savaşta yitirmişti. Newcastle United ile İskoç Hearts ise 7 evladını kaybetmişti. İşte o Hearts takımının üç oyuncusu Harry Wattie, Duncan Currie ve Ernie Ellis, Somme Muharebesi’nin ilk gününde ölmüş, takım arkadaşları Paddy Crossan ise ağır yaralanmıştı. Futbol oynayabilmek adına ayağının kesilmemesi için cerrahlara yalvaran Crossan bir süre sonra son nefesini vermişti.

    Manchester’ın iki yakasında da top oynayan Sandy Turnbull de savaştan dönemeyenler arasındaydı. Old Trafford’da atılan ilk gole imzasını atan forvet, bir Liverpool maçında şikeye karıştığı için ömürboyu sahalardan men edilmişti. Futbolcular taburuna katılan oyuncunun en büyük arzusu, cepheden döndükten sonra cezasının kaldırılmasıydı.

    Hem golü hem fedakarlığıyla tarihe geçti 1909 FA Cup’ta takımının tek golünü atarak Manchester United’e zaferi getirirken aynı zamanda kulubün mabedi Old Trafford’da kaydedilen ilk golün sahibi olarak tarihe geçen Sandy Turnbull, Arras Muharebesi’nden sağ çıkamayacaktı.

    Celtic, Arsenal, Liverpool, Manchester City ve Manchester United gibi köklü kulüpler de cepheden gelen haberlere ağlamıştı. 25 Mart’ta hayatını kaybeden Walter Tull da, ardından gözyaşı dökülen İngiliz futbolcular arasındaydı.

    Sahalardaki öncü

    28 Nisan 1888’de doğmuştu Walter Tull. İngiliz bir anneyle Barbadoslu köle bir babanın oğluydu. Melez olmasına rağmen hep siyahtı insanların gözünde. Yedisinde annesini, dokuzunda da babasını kaybeden ufaklık yetimhanede büyüyecekti.

    Sahada ve cephede lider İngiliz profesyonel futbol tarihinin üçüncü siyah oyuncusu, İngiliz ordusunun ilk siyah subayı olan Walter Tull, Tottenham Hotspur formasıyla (solda). Tull’un lider nitelikleri komutanlarının dikkatini çekecek, vatani görevini çavuş olarak yerine getirirken subay okuluna gönderilecek ve teğmen rütbesine yükselecekti (sağda). Eski futbolcu, yaşamını Pas-de-Calais’deki çatışmalarda kaybetti.

    Clapton’da futbola başlayan forvet, 1909’da Tottenham’a transfer olmuştu. Takımının Arjantin ve Uruguay turnesinde göze diren delikanlı geleceğe umutla bakıyordu. Sunderland karşısında ilk resmî maçına çıktığında, İngiltere Ligi’nde Arthur Wharton ve Billy Clarke’tan sonra boy gösteren üçüncü siyah futbolcu olmuştu. Federasyon Kupası şampiyonu apoletli Manchester United karşısında döktüren oyuncu için her şey rüya gibiydi. Fakat kısa sürede o rüya kâbusa dönecekti. 10 maçta sahne alıp iki gol atan futbolcu, bir anda ıskartaya çıkartılıyordu. Tevatüre göre teninin renginden başka bir suçu da yoktu, rakip taraftarların yaptıklarına ise denecek çoktu…

    1909’un Ekim ayında Bristol City deplasmanında maruz kaldığı ırkçılık, futbol tarihine geçiyordu. Bu olayla yeşil sahalardaki bir ırkçılık olayı ilk defa haberleştirilmişti. Football Star gazetesinin muhabiri sahada olanları yazarken ayrıca Bristol taraftarına “holiganlar” demişti. İlk kez yazılı olarak 1894’te sulh mahkemesi kayıtlarında rastlanan- sonradan Doyle ve H. G. Wells gibi edebiyatçıların repertuarlarına kattıkları- kelime 1960’ların sonundan itibaren çevreye zarar vermeye eğilimli fanatikler için kullanılmaya başlanacaktı.

    Genç forvet Bristol’da yaşadığı iğrençlikten sonra içine kapanıyordu. Takım arkadaşları ona sahip çıkacaklarına arkalarını dönmüşlerdi. Onu, küçücük Northampton Town’a getiren Herbert Chapman, emekleme günlerinde futbolun abecesini yazan belki de en önemli teknik direktördü. Sonradan Huddersfield Town ve Arsenal’i şampiyon yapan efsane hoca, delikanlının yeteneklerine bakmıştı, beyaz olmamasına değil.

    Yeni takımının 111 defa formasını giyen oyuncunun Glasgow Rangers ile anlaştığı 1940’ta ortaya çıkmıştı. Fakat kopan harp onu gara değil, cepheye sürüklemişti. Onun da adresi, birçok meslektaşı gibi futbolcular taburuydu. Kısa sürede liderlik yeteneği fark edilmiş; çavuşluğa terfi etmişti. O günlerde geçerli yasalara göre siyahlar subay olamıyordu. Buna rağmen azmi ve askerlik becerisine kayıtsız kalmayan üstleri onu İskoçya’ya subay okuluna göndermişti. 1917’de teğmen unvanını alan Tull, böylece İngiliz Ordusu’nun ilk siyah subayı olmuştu. Kanunlarda ne yazarsa yazsın, teninin rengini yenmiş, beyazlara komutanlık etmişti.

    Fransa’da, Pas-de-Calais’de can veren teğmenin bedeni asla bulunamamıştı. Bir ömür unutulan Tull, Northampton’ın 1999’daki diktiği anıtta adeta küllerinden doğmuştu. O tarihten bu yana hakkında devamlı kalem oynatılıyor; belgeseller, senaryolar hep onu anlatıyor. Sanki birileri günah çıkartıyor.

    Rugby’nin karanlık tablosu

    Mareşal Roberts ve yazar Doyle’un “askere mutlaka alınmalı” dedikleri kriketçiler için de bilanço kapkaranlıktı. 210 oyuncudan en az 34’ü savaştan dönememişti. Dönemin belki de en iyisi olarak kabul edilen solak yıldızı Colin Blythe da onlardan biriydi. Ama rugbycilerin durumu daha da vahimdi. En çok millî takım oyuncusunu İskoçya kaybetmiş, onları İngiltere takip etmişti. 30 İskoç, 27 İngiliz harpten dönememişti. Bu askerlerden beşinin de sonu Çanakkale olmuştu: İskoç Eric Templeton Young, William Campbell Church, David Bedell-Sivright, İngiliz Arthur James Dingle ve William Nanson Çanakkale’yi geçememişti.

    İskoçya tarihinin en iyilerinden biri olarak kabul edilen Sivright, Cambridge’de okumuş; 1904’te Britanya’nın Yeni Zelanda ve Avustralya turnesinde kaptanlık yapmıştı. Gelibolu’da cerrahlık yapan çetinceviz forvet, raporlara göre bir böcek ısırığına yenik düşmüştü.

    O günlerin en iyilerinden İngiltere kaptanı Ronald Poulton Oxford’da okumuş, üniversitenin daha ilk senesinde keşfedilmişti. Gönüllü olarak askere yazılan Poulton, birliğinin en popüler askeriydi. Belçika’da bir sniper mermisiyle öldüğünde 26’sında bile değildi.

    Sadece İngiltere değil, Fransa da kaptanını yitirmişti. 1912’de milli takım formasını ilk kez giyen Maurice Boyau kısa sürede rugby dünyasının önemli isimlerinden biri olmayı başarmıştı. 1. Dünya Savaşı’nda pilotluk yapan teğmen tam 21 balon düşürerek ordusunun en başarılı pilotlarından biri olmuştu. 1918’de öldükten sonra Légion d’Honneur madalyasına da layık görülen Boyau’nun adı bugün bir zamanlar formasını giydiği Dax kentindeki stadyumda yaşıyor, anısına dikilen heykel insanları selamlıyor.

    I. Dünya Savaşı sırasında istirahat zamanlarını cephe gerisinde futbol oynayarak geçiren İngiliz askerler, 1915.

    Forma renginden ötürü “All Blacks” olarak bilinen Yeni Zelanda da, savaşta 13 oyuncusunu yitirmişti. Takım arkadaşları Henry Dewar ve Albert Joseph Downing, Çanakkale’de ölmüşlerdi. Avustralya formasını terletmiş 10 oyuncu da harpten dönememişti. Bunların dördü Harold Wesley George, Edward Larkin, Blair Swannell ve Fred Thompson’ın son durağı Çanakkale’ydi. Gelibolu’dan yaralı kurtulan William Tasker ise 1918’deki Amiens Muharebesi’nde son nefesini vermişti.

    Olimpiyatlara düşen ateş

    Rakamlar kesin olmamakla birlikte, 1. Dünya Savaşı’nda ölen sporculardan 143’ü Olimpiyat heyecanı yaşamıştı. Bunların uyrukları adeta harbin tüm yeryüzüne yayıldığını hatırlatıyordu. Dört yılda bir insanlığı buluşturan o barak altında yarışan 51 Britanyalı, 28 Fransız, 27 Alman, dokuz Macar, beş Avusturyalı, beş Kanadalı, beş Rus, iki Belçikalı, iki Amerikalı, iki Avustralyalı, iki Yeni Zelandalı, bir Fin, bir Güney Afrikalı, bir Haitili, bir Çek, bir Sırp olimpik sporcu cepheden dönememişti. Bunların arasında hikâyesi Çanakkale’de noktalanan iki İngiliz de bulunuyordu: 1908’de kürekte bronz alan Oswald Carver, Üçüncü Kirte Muharebesi’nde; 1912’de binicilikte ülkesini temsil eden tuğgeneral Paul Aloysius Kenna, Suvla’da hayatını kaybetmişti.

    Düşmana gününü gösterin!


    Avustralya menşeli I. Dünya Savaşı propaganda afişinde, sporcular “Düşmana Avustralyalı spor adamlarının neler yapabileceğini gösterin” sözleriyle orduya davet ediliyor.

    2016’da yayımlanan Nigel McCrery’nin The Extinguished Flame: Olympians Killed in The Great War (Sönük Alev: Büyük Savaş’ta Ölen Olimpik Sporcular) adlı kitabında bu sayı 135 olarak veriliyordu. Her yapılan araştırmada bilançonun daha da ağır olduğu görülüyor.

    1. Harp’te hayatını kaybeden olimpik sporcuların özgeçmişlerini tam 22 altın, 21 gümüş, 31 bronz madalya süslüyordu. Müsaadenizle onlardan bazılarını anmalı…

    1908’de tek başına koşarak altına ulaşan Olimpiyat tarihine geçmişti İngiliz Wyndham Halswelle. Ülkesinde düzenlenen Yaz Oyunları’nda 400 metrede yaşananlar, adının kitaplara yazılmasının esbab-ı mucibesiydi. Finalde Amerikalı John Carpenter onu engelleyince olaylar gelişmiş, yarış iptal edilmişti. Arkadaşlarının disklafiye edilmesine ateş püsküren diğer atletler iki gün sonra tekrarlanan finale katılmamıştı. Pistte yerini tek başına alan atlet kendisiyle yarışacaktı. O günden sonra 400 metre yarışlarına kulvar getirilmişti. Yüzbaşı Halswelle, harpte 15 metre kazanmak için 79 askeriyle can verdiğinde 32’sindeydi…

    Fransızların ünlü uzun mesafe koşucusuydu Jean Bouin. Kariyerinde 3 bin ve 10 bin metrede üç dünya rekoru bulunan atlet, 1912 Stockholm Olimpiyat Oyunları’nda 5 binde Fin Hannes Kolehmainen’in ardından gümüş madalya kazanmıştı. İkisinin de dünya rekorundan daha iyi bir dereceye imza atması unutulmazdı. 1914’te hayatını kaybeden atletin adına bugün Paris’te 20 bin kişilik bir stadyum bulunuyor; pulu da bastrılan sporcunun adına hâlâ yarışlar düzenleniyor.

    Avustralya’yı uluslararası alanda temsil eden ikinci yüzücüydü Cecil Healy. 29 Ağustos 1918’de Almanlar tarafından vurulan sporcunun ölümünün 100. yıldönümü nedeniyle ülkesinde kitaplar yayınlanırken, ulusal olimpiyat komitesi adına özel ödül verdi. O, 1912 Yaz Oyunları’nda verdiği fair-play dersiyle de hatırlanıyor. Takımın yaptığı hata neticesi ikinci yarı finali kaçıran Amerikalıların elenmeleri gerekiyordu. Araya giren Healy, onlara bir şans daha verilmesi gerektiğini savunmuştu. Diğer delegasyonların itirazlarına rağmen bir seçme daha yapılmış, ABD’yi temsil eden Hawaiili Duke Kahanamoku’nun yolu böylece açılmıştı. Sörf sporunun tüm dünyada popüler olmasını da sağlayan Amerikalı rahat bir şekilde altına kulaç atarken, Avustralyalı ikincilikte kalmıştı. Olimpiyat ruhu bu olmalıydı; Baron Coubertin ne kadar gurur duysa azdı…

    ‘Futbol Taburu’na çağrı


    İngilizlerin 1. Dünya Savaşı propaganda afişi, ülkedeki futbolculara “Almanların yalanını yüzlerine vurun, ‘Futbol Taburu’na katılın” çağrısı yapıyor.

    1908 ve 1912’de Olimpiyat Oyunları’na Avustralya ile birlikte Avustralasya bayrağı altında katılan Yeni Zelanda’nın medar-ı iftiharıydı Tony Wilding. Krikette de çok başarılı olan sporcu 1912’de teniste dünyanın bir numarası olmayı başarmıştı. Aynı yıl Stockholm’de sürpriz bir şekilde yarı final kaybeden başarılı raket, bronzda kalmıştı. Wimbledon’ı dört kez kazanan sporcu, Avustralya Açık’ta ise bir kez kupa kaldırmıştı. Cambrigde’de hukuk okuyan Wilding’in öyküsü Fransa’da noktalanırken, bir yılda en çok turnuva kazanan tenisçi, tarihin en yüksek galibiyet yüzdesine sahip raketi ünvanlarına sahipti, o zamana kadar en çok turnuva zaferine imza atmış iki isimden biriydi.  

    Galibiyet serisinin sonu Yeni Zelandalı tenis yıldızı Tony Wilding, 9 Mayıs 1915’te Aubers Ridge Muharebesi’nde bir patlamada can verdiğinde, dünyada en çok tanınan amatör sporculardan biriydi. Tarihin en yüksek galibiyet yüzdesine sahip tenisçisinin 31 yaşındaki ölümü, spor dünyasını altüst etmişti.

    Soylu bir aileninin çocuğuydu Macar Béla Las-Torres. Babasının Budapeşte’de büyük bir porselen dükkanı vardı. Yüzmeye sevdalanan delikanlı, ülkesinde 18 birinciliğe imza atmıştı. 1908’de bayrak takımıyla gümüş kazanan sporcu, dört yıl sonra Olimpiyat’a 400 metre dünya rekortmeni sıfatıyla gidiyordu. Stockholm onun için kötü geçmiş, hem rekorundan olmuş, hem de beşinci sırada yer almıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Ordusu’nda hava kuvvetlerinde teğmen olan yüzücü, 1915’te apandistine yenik düşmüştü.

    Bayern Münih’in Birinci Dünya Savaşı’nda yitirdiği 61 üyesinden biri olan Hanns Braun, hızıyla dikkat çekiyordu. Sağ açık kısa sürede futboldan kopmuş, kendisini 400 ve 800 metreye adamıştı. Bir dünya, 15 de Almanya rekoru kıran sporcu, 1908 ve 1912’de iki defa Olimpiyat heyecanı yaşamış, iki gümüş, bir de bronz kazanmıştı. Harpte pilotluk yapan atletin 9 Ekim 1918’deki sonu trajikti; zira biraz puslu, güzel bir günde havada bir astının uçağıyla çarpışarak hayatını kaybetmişti.

    Harpte en ağır kaybı veren Almanya’ydı. İki milyondan fazla askeri savaşta ölen ülkede birçok sporcu da cepheden dönemeyenler arasındaydı. Savaşın başladığı gün 189 bin üyesi olan futbol federasyonu, birçok lisanslı oyuncusunu kaybetmişti. Tesadüf bu ya 1914’te son şampiyonu tayin eden golün sahibi Karl Franz da onlardan biriydi.

    Almanya’da da olduğu gibi birçok ülkede insanlar harp sonrasında yaşama spor sayesinde tutunmuştu. Çoğunlukla cephelerde savaşanlar masalardan önce ringlerde, pistlerde, sahalarda buluşmuştu. Spor, belki de düşmanlıkların unutulmasında en büyük araçtı…

    Osmanlı Devleti’nin şehir sporcuları

    Cepheye koşan vatansever idmancılar

    Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından Almanya’yla gizli ittifak anlaşması yapan Osmanlı Devleti, bu anlaşmayı izleyen gün seferberlik ilan etti. 3 Ağustos 1914’den itibaren askere yazılanların arasında sporcular, özellikle de futbolcular vardı. Bu ‘idmancı’lar, İmparatorluğun savaştığı tüm cephelerde ön saflarda bulundular. Hemen hepsi yedek subay olmasına karşın Büyük Savaş’ta pek çoğu şehit düştü, daha fazlası yaralandı.

    İdmacılar, diğer münevver ve vatan sevdalısı gençlerle birlikte ihtiyat zabiti veya zabit namzeti olarak yetiştirilmek üzere üç aylık bir eğitime tabii tutuldular, ardından birliklere, cephelere sevk edildiler.

    Konu hakkında en ayrıntılı çalışmaları yapan araştırmacı Melih Şabanoğlu’nun belirttiğine Doğu cephesi, idmancıların en çok kayıp verdiği iki cepheden biriydi. Beşiktaş’ın ilk takımının futbolcularından Dr. Ali, Dr. Mehmed, Ali Can ve Rıdvan beyler… Fenerbahçe’den Münir Mahmud… Galatasaray’dan Abdurrahman Robenson ve Neşet Hasan Doğu cephesinde şehit oldular.

    Beşiktaş’ın 12 Kanun-i Evvel 329 Perşembe (25 Aralık 1913) günü İdman dergisinde yayımlanan takım fotoğrafı. İlk sıra sağdan: Fahri, Ali (Şehit), Şerafettin (Elinde top olan. Kulüp başkanı Ahmet Şerafettin Bey savaşta Romanya’da subaydı), Asım (Şehit), Mehmet. Orta sıra: Sudi, Kâzım (Kaptan-Şehit), Sabri. Arka sıra: R. Zevan, Resul, Behzat.

    Çanakkale muharebeleri de pek çok genç ve ümit vaadeden sporcunun hayatına mal oldu. Beşiktaş’ın ilk futbol takımının kaptanı olan Kâzım Bey ile Asım Bey gönüllü kuşandıkları Osmanlı üniformasıyla toprağa Çanakkale’de düştüler. Fenerbahçe’den kulüp üyesi Nureddin Bey ile genç takım futbolcuları Halim, Haldun, Kemal ve Sabri beyler de hayatlarını Çanakkale cephesinde yitirdiler. Fenerbahçe’nin Çanakkale’de can veren bir diğer idmancısı Sabri Bey’di. Fenerbahçe’nin yelken ve kürek şubelerinin sporcusu Sabri Bey, bölük komutanı olarak görev yaptığı Barbaros zırhlısı 8 Ağustos 1915’te bir İngiliz denizaltısı tarafından torpillenerek batırılınca şehit oldu.  Çanakkale Harbi denince, Fenerbahçe’nin “Demir” lakabı takılan futbolcusu, genç takım kaptanı Ethem Bellisan’ı anmamak hiç olmaz. Topçu subayı olarak katıldığı cepheden sağ çıkacak olan Ethem, daha sonraki yıllarda Çanakkale’de bulunduğu sırada tek üzüldüğü noktanın formasından uzak kalmak olduğunu söyleyecekti.

    Türk futbol dünyasının Çanakkale cephesindeki en tanınmış kaybı, Galatasaraylı Mehmet Hasnun Galip’ti. Döneminin en iyi futbolcusu, 21 Haziran 1915 akşamı Türklerin “Kemalbey Tepesi”, Fransızların “Haricot” dedikleri mevziyi savunurken toprağa düştü.

    Çanakkale şehidi Galatasaraylı Mehmet Hasnun Galip (Ayakta, dürbünlü).

    Kanal-Filistin-Suriye cephesinde de birçok Türk idmancı savaştı. Bunları birçoğu yaralanırken, Vefa’nın kurucusu Saim Turgut Aktansel gibi bazıları ise esir düştü. Filistin cephesinde şehadetinin kayıtlara geçtiğini bildiğimiz tek futbolcu, Galatasaraylı kaleci Ahmed Hamdi’dir. Yine Galatasaraylı “Kürt” Cemal ise, başta Çanakkale olmak üzere birçok cephede savaşmış, yaralanıp iyileştikten sonra Irak cephesine gönderilmişti. Sarı-kırmızılıların Fenerbahçe’ye attığı ilk golün sahibi olarak zaten tarihe geçmiş olan “Kürt” Cemal, Bağdat yakınlarındaki çarpışmalarda vurularak can verdi, böylece ölümüyle de tarihe geçti.

    Birinci Harp’te vatan için vuruşan bu idmancılardan hayatta kalanların birçoğu, Kurtuluş Savaşı’na da katıldılar. Gözlerini kırpmadan ölüme yürüyerek isimlerini toplumsal hafıza ve vicdanlarımıza silinmez harflerle kazıdılar.

  • 1. Dünya Savaşı’nın askerî olmayan yüzü çok daha karanlıktı

    1. Dünya Savaşı’nın askerî olmayan yüzü çok daha karanlıktı

    Haritalar, krokiler, fotoğraflar, kahramanlar, savaşanların anıları, cepheler… Savaş tarihleri bunları yazar. Yazılmayan ise gündelik hayat ve “sıradan” insanların trajedisidir. Bu sözlü tarih zaman içinde erozyona uğrar ama, yazılı tarihteki hatalar veya saptırmalarla kıyaslandığında gerçeğe çok daha yakın bir tablo çizerler. En sert ve acımasız etkilerini 1914-18’de göstermiş, ondan önce1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, yakın tarihte ise 2. Dünya Savaşı’nda yaşanmış ama yazılmamış seferberlik gerçekleri…

    Hüseyin Çoban ve Ferhat Güngör’ün sorularını Necdet Sakaoğlu cevaplıyor…

    Savaş tarihi yazarları -çoğu askerdir- için koordinatlar, alanlar, silahlar, cepheler, sayılar, safhalar, sebep ve sonuçlar önemlidir. Savaş tarihleri bunlar saptanarak yazılmalıdır. Haritalar, krokiler, fotoğraflar, savaşanların anıları da önemlidir. Demek ki savaş tarihleri için malzeme çoktur. Yalnız yazanların ulusal kimlikleri, bu cepheye veya karşı tarafa sempatileri, yazdıklarıyla gerçekler arasındaki örtüşmeyi ihlal edebilir.

    Cephelerin ötesindeki “sivil” veya “gündelik” yaşam  sahnelerine gelince… Büyükbabamın ve anne-babamın çocuklukları, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşına ve Dünya Harbi/ Seferberlik (1914-1918) denen ilk büyük uluslararası kapışma yıllarına rastlar. 2. Dünya Savaşı da (1939-1945) benim çocukluğumdadır.

    Bu üç savaştan ilkiyle ikincisinin arası 40, ikinciye üçüncü arası da 21 senedir. İlk ikisi Osmanlı Devleti’nin de yıkılışını getirirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise demokrasiye geçtiğimiz vurgulanır. Her üç hercümerç de savaş evrelerindeki ölüm ve yıkımlar bir yana, izleyen on yıllarda da savaş yaralarının sarılmasıyla geçmiştir.

    Bana, 1914-1918 savaşlarında Anadolu’nun iç dünyasına dair, seferberlik kuşaklarından dinlediklerim veya gördüğüm izler sorulacağını öğrendiğimde önce bir kaynağa bakmak istedim. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1946’da yayımını başlatıp 1983’te  33. Ciltte tamamlattığı Türk Ansiklopedisi’ne baktım.16. ciltteki20 sayfalık “Dünya Harbi, 1. (1914- 1918)” maddesinde yazar adı yok. Bir asker kaleminden çıktığı anlaşılıyor.

    Üçlü İttifak  (Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti) ile başını İngiltere, Fransa İtalya’nın çektiği üç kıtadan 25 devletin katıldığı Üçlü İtilâf ordularının savaşacakları büyük cepheler, Osmanlı topraklarından seçilmiş! Böylece modern silahların kullanılacağı bu dünya savaşında nüfus kırımının, yerleşim ve arazi tahribatının da bize ve Müslümanlara dönük olması hedeflenmiş! “Savaşlar pek kanlı oldu” diyor yazar! Ya nasıl olacaktı? Osmanlı Devleti seferberlik ilan edip devşirdiği kuralardan orduları altı cephede (Kafkas, Irak, Sina- Filistin, Hicaz, Asir-Yemen, Gelibolu) savaşmaya sevketmiş! “Türklerin bu harpte çok iyi savaşarak kendi paylarına düşeni yaptıkları, hiçbir fedakârlıktan çekinmedikleri…” yani adamakıllı kırıldıkları da (!) vurgulanmış. Biz de bu Türk- Müslüman kıyım-tırpanını ve savaşlardaki kahramanlığımızı temsilen, 18 Mart’larda Gelibolu Deniz ve Kara Savaşları için törenler yapıyoruz. Son iki yıldır buna -ilgiyi Arap-İslâm coğrafyasına kaydırmak için- bir de Kut eklendi.   

    Savaşın aşamaları, sonuçları önemli kuşkusuz. Ama ya, unutulmuş – unutturulmuş, cephe gerileri? Kırım- salgın- kıtlık-ölüm, neden 20 sayfalık “Dünya Harbi” maddesinde unutulmuş? Cephelerin uzağındaki kuş uçmaz kervan geçmez Anadolu bölgelerinde neler yaşandığına değinen bir paragraf yok! Oysa Dünya Harbi, Anadolu’nun felaketi olmuş, istila- işgal ordularına koşut, salgınlar ve kıtlık, eşkıya sürüleri savaş boyunca her yöreyi kasıp kavurmuştu. O dört yılda tabut çıkmayan ev, bireylerinden bir veya bir kaçını cephede veya cephe gerisinde yitirmeyen aile kalmamıştı. Savaşın bu “örtülü” sivil felaketi, kitaplara da konu olmamıştır.  

    Anadolu için insan kaynaklarının tükenmesine yol açan seferberlik olgularını ne zamandan ve kimlerden dinlediniz?

    NECDET SAKAOĞLU Çocukluğumda ve gençliğimde, Cihan Harbi’nin getirdiği uğursuzlukları görmüş, yaşamış  erkek kadın birçoklarından, bazen bir gruptan -birinin unuttuğunu öteki hatırlayıp eklemesiyle “seferberlik anıları” diyebileceğimiz bir başlık altında dinlemiştim. Aldığım notlar da vardır.

    Seferberlik ne anlama gelir? Başına bir “cihad-ı ekber” eklemek gerekiyor: Topyekûn, milletçe, üstümüze gelen din düşmanlarına karşı cihat ilan etmişiz! Millet varıyla yoğuyla, genciyle yaşlısıyla kadınıyla erkeğiyle o savaşa yönelmeli, gitmeli ve imkanlarını seferber etmeli. Savaş koşullarına dayanmalı! Seferber, ne var ne yok vermek anlamında Arapça bir sözcük. Buna Farsça “-ber”, Türkçe  “-lik” eklenmiş. Bunu, “ulusal felaket çağrısıydı” diye okuyabiliriz. Tarihimizdeki seferberliklerin her biri ulusal felakettir.

    Türkiye son 150 yılda üç seferberlik yaşadı. Biri, bugün artık sözlü anlatıları unutulmuş, yazılı kaynakları çok sınırlı olan ve halkın “Büyük Seferberlik” dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındadır. Osmanlı Devleti’nin batıda İstanbul’a, doğuda Erzurum’a kadar topraklarını Ruslara bırakıp çekildiği bir hezimet olmuştu. Hicri 1293’te yaşandığından  “93 Harbi”de denmiştir. Bu büyük yenilginin tesellisini Şıpka’ya, Plevne’ye destanlar yazıp marşlar besteleyerek bulmuşuz. 40 yıl sonraki 1914-18 seferberliğinden ayırmak için buna  “Büyük Seferberlik”, “İlk Ermeni Hareketi” de denmiş. Daha eskiler,  bu savaşın hareketlendirdiği kalkışmalardan dolayı Ermeni harfenesi de (karışıklık) derlermiş. 1877-78 savaşından 1900’lere uzanan evrede İstanbul’dan Van’a kadar Ermeni kıyamları vardır.

    ‘Büyük Seferberlik’ Vasily Vereshchagin (1842- 1904) tarafından yapılan bu iki yağlıboya tablo, Osmanlı halkı arasında ‘Büyük Seferberlik’ adıyla yaygınlaşan 93 Harbi’nin (1877-78) dehşetini göstermeye yetiyor.

    O dönemin çocukları, 1950’lerin en yaşlıları olarak ve “büyüklerden dinledik” girişiyle, duyduklarını naklederdi. Savaş saflarında bulunmamışlardı ama, mesela dedem Gazioğlu  Mehmet Efendi (1867-1956), Posbıyık Osman Ağa (1864-1965) ve daha birkaç yaşıtları, 93 Harbi anılarını büyüklerinden naklederlerdi. 

    İkinci seferberlik 1914-1918 Cihan Harbi sırasındadır ve Cihan Harbi, Dünya Harbi’ne göre daha doğrudur. Sözlü tarih anlatılarında “Alaman Harbi” dendiğini de hatırlıyorum. 1. Dünya Savaşı sözü, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış bir tanımlamadır. Benim en çok dinlediğim savaş hatıraları seferberlik ve 2. Dünya Savaşı’yla ilgilidir.

    2. Dünya Savaşı’nda 10 evden birinde acaba radyo var mıydı?.. Gazete belki tek tük memur evlerine giriyordu ama günlük gazete, posta treniyle üç gün sonra. Örneğin Pazar gazetesi Salı günü okunuyordu.  Biz çocuklar da radyo dinlerdik ama bir şey anlamadan. Elimize gazete geçerse karikatürleri anlamlandıramaz, çocuk resimleri arardık. İş kesatlığında babam ve dükkân komşuları toplanır savaşı konuşurlardı. Çarşıda aylak gezenler de bu “esnaf oturumları”na katılırlar, o kazanacak, öteki kazanacak tartışmalarında sesler yükselince kavga çıkacak diye korkardım!

    Seferberlik 1. Dünya Savaşı’nda ilan edilen seferberlik için halkın destek gösterileri.

    Babamın ve annemin bir üst kuşaklarından da çocukluklarında dinledikleri, uzak cephelerdeki 93 Harbi anılarını, anne-baba ve aynı kuşaktan yakınlarımızdan da Cihan Harbi’nin seferberlik öykülerini dinlerdik. Şu farkla ki ağlamaklı! Çünkü bir gencin ölümü, bir evin sönüşü, akıbeti bilinmeyen kardeşler, kocalar… anlatılırdı. 2. Dünya Savaşı’nda ben çocuk olduüuma göre, demek ki biz, büyükbaba, baba, oğul diyelim üç nesil, üç büyük savaşın çocuk tanıkları olmuşuz.  “Çocuktan al haberi!” sözü var da “Çocuktan dinle savaşı!” diye bir deyimimiz yok! Çocuk savaşı ne bilir? Bir örnek vereyim: 2. Dünya Savaşı sürerken radyoda en çok “Hitler”den söz edilirdi. Ben bunu “-ler” eki almış çoğul bir kelime, mesela şeyler -bitler- gibi bir kalabalık zanneder, sorma gereği de duymazdım. 

    Şöyle bağlayalım: Sözünü ettiğimiz üç savaşın da Türkiye’de ve ulus üzerinde olumsuz etkileri vardır ama en zalimane olanı 100 yıl önceki seferberliktir. Her üçünün yaşattığı olumsuzluklar, ahlakî ve iktisadî etkileri konularında nesnel ve kapsamlı yapıtlar var mı, şu an hatırlamıyorum. Prof. Mustafa Akdağ’ın Türk Halkının Dirlik Düzenlik Savaşı veya Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’ı gibi. Bizde savaşların cepheler ardı, toplumsal tarih bakışıyla yazılmış değildir. Bu süreçlerin Türkiye’ye yaşattığı beşeri, moral, ekonomik… tahribat bu saatten sonra yazılabilir mi? Hele en eskisi olan 93 Harbi’nin bu yönünü yazmak daha da zor.

    Bugün için yani bu yüzyıla kalan tanıklıklar çok az tabii. Bu söylediklerinizi çocuk tanık kimliğiyle siz kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

    NS Hayır. Çocukluk anılarıyla bir savaş evresi yazılmaz. Şimdi yaptığımız gibi anekdotlar  anlatılabilir. Bizde savaşların coğrafyaya, toplumlara, insanlara neler yaşattığı değil, askerî tarihleri yazılıyor. Halbuki askerî anlatılara koşut, sıcağı sıcağına cephelerin ötesindeki doğa ve toplumlar, kentler, köyler, yani bir savaşın enkazı da yazılmalı. Başka ülkelerde yazılıyor, senaryolara dahi konu oluyor. Cephe gerisinde ne oldu, ne bitti? Köyler, kasabalar, insanlar, aileler, savaşın tahribatı, kıtlık, hastalık… Bunlar değil, ordu mevcutları, silahlar, cepheler, ölenlerin yaralananların sayısı, cephelerin durumu… önemseniyor. Sözgelişi Kut, Kanal, Gelibolu, Kafkas savaşları anlatılıyor. Oysa Cihan Harbi’nden dünyaya verilecek mesajlar, gerideki insan yığınları, kent, kasaba, köy ahvalinden olmalıdır. Yolların güvensizliği, açlık kıtlık, salgınlar daha önemlidir ve savaş bitince bitmez, daha yıllarca sürer.

    Cihan Harbi’nde 33 tertip yani milyon sayılarda insanımız silah altındaydı. Aynı yıl doğumlular bir tertip sayılırdı. Yanlış hatırlamıyorsan dedem gibi H. 1283 (1867), tertiplilerden amcam gibi 1315’e (1899) kadar 33 yaş, silah altına alınmıştı. Hatta kimi defalar cephede dedeyle torunu görülmüştür! Abartma olabilir ama, sakalı ağarmış olanla daha sakalı yeni bitenlerin aynı siperde görüldüğü doğrudur.  

    Savaş çocukları Aralık 1914’te bir çocuk, Galata Köprüsü’nden geçen askerleri izliyor. “Çocuktan al haberi” sözü var da “Çocuktan dinle savaşı!” diye bir deyimimiz yok!”.

    Savaş sırasında kentlerde-köylerde yaşananlar?

    NS Sivas yöresinde ve Divriği tarihi üzerine çalışırken epeyce notlar almıştım. Yazılı belgeler de buldum. Daha çok kişilerden dinleyerek derlemiştim; bilgi ve görgüsüne güvenilir insanlardan. Mesela savaşta teğmen rütbesiyle eşkıya takibinde bulunmuş  bir zatı (Emekli Yarbay Nadir Özer, 1897-1980) dinledim. Nadir Bey’e göre herkes açtı. Şehirdekiler kıt kanaat idare etseler de eşkıya baskısından yılgın köylü büsbütün perişandı. Asker kaçakları, yol kesenler, köylünün tavuğunu, yumurtasını, tandır ekmeğini alıp götürüyordu. Asker kaçakları evine köyüne gidemez, ortalıkta gezemezdi; eşkıya olmak zorundaydı.

    Babamdan, çocukluğuna rastlayan seferberlik olaylarını bir öykü tadında dinlemiştim. Gerçekleri saptırmadan anlatırdı. Belleği güçlü, gözlemci ve dikkatliydi. Seferberlik yıllarında 10 yaşlarında ve ilkokulda imiş. Bir gün caminin arkasında iki asker kaçağının kurşuna dizileceği haberini almışlar. Birkaç arkadaş oraya gidip kenardan izlemeye başlamışlar. Elleri bağlı iki genç, kendilerine kazdırılan mezarların başında duruyor, jandarmalar da bekliyormuş. Bir masanın çevresindeki iskemlelerde müftü, kadı veya hâkimle jandarma komutanı oturuyor, bir jandarma mangası da hazırolda bekliyormuş. Karakuşi yargılamayı izlemeye gelen kalabalık da korkulu ve sessizmiş. Kadı yüksek sesle müftüye düşman karşında siperden kaçan askerin cezasını sormuş. O da “arkadan kurşunla vurulması caizdir” demiş. Kadı, jandarma komutanına dönüp cezanın infazını bildirmiş. Komutan da askerlere baktığı an tüfekler patlamış. İki kaçaktan biri, kazdığı çukura boylu boyunca kapaklanmış. İnfaz heyeti önceden kararlaştırmış olmalılar ki, ikinciye ateş edilmemiş. Kadı ayağa kalkıp herkesin duyacağı yüksek sesle: “Birinin öldürülmesi ibret-i müessiredir. Cephede askere ihtiyaç var. Öbürü derhal orduya gönderilsin ve ön safta çarpışsın!” demiş. Babam “Bu iki bedbahtı da tanıyorduk, memleketimizin gençleriydi” derdi. Cepheye gönderilen de doğal ki bir daha dönmemiş.

    Perişanlık Savaşta, batıdan doğuya özellikle taşrada, köylerde ve kasabalarda halk perişan olmuştu.

    Askerlerin, insanların korkuları, heyecanları belki…

    NS Evet, yine bir Seferberlik trajedisi. Annem çocuk o zaman. Komşularının askerdeki oğlu karda kışta kaçıp gelmiş. Geceyarısı evlerinin kapısını çalmış. Aile bir süre kapıyı açmamış. Sonunda  kapı aralığından “Kimsin?” diye soran annesine “Oğlunum, kim olacak?” demiş ama, kadın “Benim oğlum askerde!” diyerek kapıyı açmamış. Kafkas cephesinden kaçan delikanlı bir daha görülmemiş. Kimbilir nerede, nasıl noktalandı yaşamı? Annesini ak saçlı yaşlı bir kadınken tanıdım, konuştum. Oğlundan sözetmemek konusunda sıkı tembihliydik. Şöyle düşünmeli: Anacığı kapıyı açıp oğlunu bağrına bassa ne olurdu? Mutlaka bir ihbar eden çıkacak, o da ya kurşuna dizilecek veya cepheye gönderilecekti, dönmeyecekti.

    Başka bir trajedi. Bu da benim tanıklığım olsun! Bir gözü gülerken öbüründen yaşlar inen bir duldu. Seferberlikte iki kez evlenmiş. İlki bir aşk evliliği. Kapı karşı komşusuyla severek evlenmişler. 1913/14’te diyelim. Genç koca ilk kurada cepheye sevkedilmiş. Yeni yetme kadıncağız terhis bekleyedursun, savaşın ilk yılında askerlik şubesine şehit haberi gelmiş. Yas, karalar bağlama, sokağa çıkmama, komşuya dahi gitmeme, dul yaşaması için gerekçe olamamış. Genç ve güzelmiş. “Adı çıkar, çapkınlar rahat bırakmaz” denerek yine mahalleden kura dışı, yaşlıca dul bir erkekle evlendirmişler. Çocukları da olmuş. Savaşın bitişinden sonra, şehit değil esir düşmüş ilk kocası kurtulup gelivermiş! Kendi hikayesini yine kendisi anlatmıştı. 40 yıl boyunca ilk kocasına görünmemek için bahçeden bahçeye geçerek  komşulara gidermiş. Dünyası kararmıştı. 1960’larda tanıdığımda 65 yaşındaydı. İki kocası da ölmüştü ve artık özgürdü ama bir İttifak cephesiyle İtilâf cephesinin hışmına uğramış bir bedbaht olduğunun farkında değildi ve “kader” diyordu. Yazgısını anlatırken şairin “Gülerken ağlıyordu bana…” deyişini anımsatan yarı güler, yarı ağlayan bir halde tülbendiyle gözyaşlarını silerken: “İstemiyordum ama mecburen evlendim. Babam yaşında bir adama verdiler. Çocukları da vardı. Kaderime katlandım evladım. O evde oturmaya başladım. Adamdan benim de çocuğum olmuştu, artık boşanamam da. Bizimki birkaç sene sonra çıktı geldi. Evlerimiz aynı mahallede. O adama ihanetimden dolayı duyduğum utancı hâlâ taşıyorum” demişti.

    Bunlar savaşın yazılmamış, tarihsel açıdan “önemsiz” vakaları. Tarihin önemsediği, Enver Paşa’nın cephe teftişleri, Naciye Sultan’la mektuplaşmaları olabilir. Aşkını da romansı metinlerden okuyoruz. Cephelerin  çok uzağındaki iç cephelerin bu küçük öyküleri yazılsaydı  günümüzün “savaş özlemcileri”ni etkiler miydi?

    14-18 Cihan Harbi üzerinde daha çok duruyorsunuz…

    NS Duruyorum, çünkü o dönemde Türkiye’nin tarihi boyunca geçirdiği savaş ve doğa felâketlerinin en korkuncu yaşandı. 12.-13. yüzyıl Arap, Süryani, Ermeni tarihçilerin kroniklerinde Ortadoğu ülkelerini kasıp kavuran savaşlar ve doğal felaketler anlatılır. Şunu belirtelim: Seferberlik, o tarihsel felaketleri 20. yüzyıl Anadolu’sunda yaşatırken sözüm ona bir müsavat da getirmiş: İnsan-toplum sınıflarını; ağa, bey, paşa, fakir, fukara…. Herkesi açlıkta, yoklukta, salgın ölümlerinde eşitlemişti. Dünün varsılları, açlığın yokluğun ne olduğunu Cihan Harbi’nde öğrenmişlerdir. Tifüs ve kolera, bu harbin belki daha korkunç bir cephesiydi. Bu salgınlar da yarışırcasına zengin-yoksul demeden kırıp geçirmişti. Tifüsten ölen Abdülhamid’in paralı paşası da benim koleradan ölen babaannem de kefen yerine kireç bulamacıyla ivedi gömülmüşlerdir. Açlıkta, cılızlıkta, hastalıkta, ömür kısalığında, ölmede eşitlik… Ne tuhaf!

    Babaannem koleraya yakalanınca, tehcirde terkedilmiş bir Ermeni evinde tecrit edilmiş. Babam iki yaşındaki kardeşini emzirtmek için götürmüş: “Yatakta oturmuş inleyen annem simsiyahtı. Tanıyamadım, korktum. Bana işaret ederek ‘kardeşini getirme’ demek istedi. Kardeşim kucağımda kaçtım. İki gün sonra, 32 yaşında öldü”.

    Benzeri olaylar Anadolu’nun her köyünde kentinde yaşandı. Bunları haber yapacak basın yoktu. İstanbul gazeteleri de böyle haberlere yer vermiyor, veremiyordu. Seferberlik, bir trajedidir. Oysa biz cephelerle, paşalarla, nerede yendik, nerede yenildik tartışmalarıyla meşgulüz. Onları da bileceğiz elbette, zira oralarda da en çok bizim insanımız eridi; ancak günlük hayattaki tarihi de izlememiz, öğrenmemiz lazım. Cihan Harbi’nden sonra Avrupa ve Amerika’yı kıskacına alan İspanyol Gribi, savaşın iki katına yakın, 50 milyon civarında insanı öldürdü. Şanslıyız ki bu bela Anadolu topraklarını Avrupa kadar vurmadı.

    Cihan Harbi’nde ve izleyen Millî Mücadele’de önemli görevler üstlenen Atatürk, savaşların sonuçlarını da en iyi gören, gözlemleyendi. Cihan Harbi’nin bir insanlık suçu olduğunu bir o görmüştü. Savaşı hiç sevmeyen ama ulusal kurtuluş için ortaya atılan da o oldu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yegane kurtuluş şansımız olmuştu. O büyük bir şavaşçı ama barış ve uygarlık âşığıydı. Savaşlar bitip cumhuriyet ilan edildikten sonra da Türk halkı için uygarlık, barış, kültür simgesi oldu. Savaş çağrıştıran üniformasını, kalpağını, kılıcını, madalyalarını çıkaran ilk lider oldu. Cihan Harbi’nin önderleri arasında, ondan önce sivilleşen asker kökenli bir lider de yoktur. Türkiye onun önderliğinde barışa, kalkınmaya, aydınlığa umut bağladı.

    Bitmeyen trajedi 1. Dünya Savaşı sırasında sivil halkın trajedisi Batı cephesinde de dört yıl boyunca devam etti. Hemen sonrasındaki yıllarda ise İspanyol Gribi salgını, savaştan çok daha fazla can alacaktı.

    1. DÜNYA SAVAŞI’NIN ‘ÜNLÜ OLMAYAN’ GAZISI

    ‘Barut Hüseyin’ ve sıradan kahramanlar

    Çok atımlık Barut!
    1. Dünya Savaşı gazisi Barut Hüseyin, 70 yaşlarına kadar Amasra’da çobanlık yapmıştı.

    Tarihin satırbaşlarını “ünlüler” tutmuştur. Muharebe meydanına cephane taşırken vurulan katırın ölümü, tarihin değil bir öykünün konusu olabilir. Yaşamlarında kahramanlıklar saklasalar da sıradan insanların durumu da aynıdır. Barut Hüseyin’in hikayesi de bunlardan biridir.

    Barut Hüseyin’i Amasra’da tanıdım. Gelibolu’da, Galiçya’da tüfek taşımış sipere girmiş, komutanlarına hizmete koşturmuş bir askerdi Barut Hüseyin. Bir gün açıkhava resim dersi için öğrencilerle gittiğimiz Bedesten’de hayvan otlatırken tanımıştım onu. Yaşı 70’i geçmişti. Kasabın kesimlik hayvanlarını günde bir somun ekmek ve bir paket köylü sigarası karşılığı otlattığını söylemişti.

    Biz oraya girdiğimizde bazilikanın orta nefindeki çayırda hayvan otlatıyordu. Resim çalışmak için bulunmaz bir manzara. Hemen sigarasını avucuna aldı, şapkasını koltuğunun altına kıstırdı, hayvanları harabeden çıkarmaya seğirtti. Yanına gidip “Yahu nereye gidiyorsun, gitme” dedim. Yanıtını unutamam: “Muallimin ders verdiği yerde hayvan otlatılmaz!”. Ders yapacağımız alanı terketti. Derse, öğretmene içgüdüsel bir saygıydı.

    Barut Hüseyin’le dostluk kurdum. Onu çok saydım. Amasra ve köylerinden seferberliğe giden 80-90 askerden sağ dönen dört kişiden biriydi. Niçin notlar almadım diye yazıklanırım. Savaşı 1918’de kaybettiğimize göre, 1968!e kadar geçen 50 yılda hayattaki savaş gazilerinden neler derlenebilirdi! O anıları kayda geçiremedik. Kimileri İstiklâl Harbi’nde de cephedeydiler. Onlara laubalice soranlar olurdu: “Emmi kaç gâvur öldürdün?”. Al sana seferberlik muhabbeti! Oysa aydınların bir araştırma disipliniyle onlarla konuşmaları, komutanların anlattıklarından farklı anlatı ve değerlendirmelerini yazmaları gerekirdi.

    Barut Hüseyin için Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı’yla bir dizi yazışmalarımız oldu. Onu, Amasra’ya gelen Muharip Gaziler Cemiyeti Başkanı Başkanı Sadık Atak’la, Cihan Harbi’nde görev almış subaylarla görüştürdüm. Berrak bir hafızayla cepheden ayrıntılar sıraladı; görevler, komutanlar, mevziler, harekat… Sorulanlara, onları şaşırtan yanıtlar verdi ve 77 yaşında hep “hazırol”da durmuştu.

    Çanakkale’nin o çevik, coşkulu askeri, yaşadıklarını anlatırken her şeyi unutur, kendinden geçer, sanki siperden fırlar, nişan alır, çekilir, atılır, çöker, öfkelenir, neşelenir, paçasını sıyırıp yara yerlerini gösterir, teatral sahneler canlandırırdı. Onun bu içtenlikli halleri bana Alphonse Daudet’nin Pazartesi Hikayeleri’ndeki “Commune Türko”sunu çağrıştırırdı. Hareketleri, çehresi, vücut yapısı ile (*).

    Hüseyin Barut yaşıtı binlercesi gibi hayatın ezasına cefasına, 1890’lardan 1969’a göğüs germiş bir seferberlik kahramanı idi. Bari onlardan, A. Daudet’nin  “Commune Türko”su veya “Sancaktar”ı benzeri öyküler kalabilseydi!

    Muharebe meydanına cephane taşırken alnından vurulan katırın ölümü, tarihin değil bir öykünün konusu olabilir. Yaşamlarında kahramanlıklar saklasalar da sıradan insanların durumu da aynıdır. Seferberlik denen karabasanın cephelerde veya salgın, açlık, soğuk tırpanlarıyla biçtiği milyonların kaçını tanıyabiliriz? Onların sayıları önemsenmiş, hatta çoğu zaman o bile önemsenmemiştir.

    (*) Necdet Sakaoğlu – “Tarihin değil, bir öykünün kahramanı” (Mustafa Alp Dağıstanlı: Sizin Kahramanınız Kim? NTV Yayınları, 2007 sf 91-99’dan)

  • NİKARAGUA ve çocuklarını yiyen devrim

    NİKARAGUA ve çocuklarını yiyen devrim

    Daniel Ortega’nın üçüncü başkanlık döneminde, sosyal güvenlik alanında yapılmak istenen kısıtlamalar ülkede büyük kitle gösterilerine yol açtı. Bugüne kadar 400’e yakın insan, ordu ve polisin yanısıra paramiliter güçlerce öldürüldü. Bir zamanlar, neredeyse bütün kesimlerin desteğini alan Sandinist hareketi, artık baskı ve yolsuzlukla anılıyor.

    Bundan 40 yıl önce dünyanın iki ucunda iki farklı devrim dünyayı sarsıyordu: İran’da İslâm devrimi ve Nikaragua’da diktatör Somoza’yı deviren Sandinist devrim.

    Sandinist devrim ülkeyi kendi özel mülkü haline getiren Somoza’ya karşı bütün dünyanın sempatisini kazanan, geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşmiş, çoğulcu bir halk devrimiydi. Başta Pinochet olmak üzere Latin Amerika’da askerî diktatörlüklerin kanlı rejimleri döneminde, Nikaragua devrimi kıtayla sınırlı kalmayarak bütün dünyaya yeni bir umut aşılamıştı. Kadın ve erkek gerillalar, özellikle henüz ilk gençlik çağındaki direnişçiler bir cesaret ve güzellik (estetik) gösterisi sergiliyorlardı.

    Devrimin önderliğini yapan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalistti ama, yoksulların, ezilenlerin özgürleşme mücadelesinde esin kaynakları Kitab-ı Mukaddes’in bir Marksist okuması denebilecek “Kurtuluş Teolojisi”ydi. Başında Che beresiyle, şair ve Cizvit papazı Ernesto Cardenal, devrimin karizmatik bir siması olduğu gibi devrimden sonra da Kültür Bakanı olacaktı. Bir elinde silah dağlarda mücadele ederken 1966’da Kolombiya’da öldürülen kurtuluş teolojisinin simgesi papaz Camilo Torres’in attığı tohumlar yeşermişti.

    Diktatör Somoza’nın servetiyle Paraguay’a kaçmasının ardından, Somoza karşıtı bütün muhalefeti kucaklayan bir hükümet kurulmuş, 1980’de La Prensa gazetesinin yöneticisi, ülkenin siyasetindeki önemli simalardan Violeta Barrios de Chamorro’nun istifasıyla Sandinistler iktidara ağırlıklarını koymuşlardı.

    Devrim; bir daha!

    1979 Nikaragua devrimiyle özdeşleşen fotoğrafçı Susan Meiselas, 2018 Haziran’ında Managua’ya geri döndü. Somoza’yı deviren insanların, şimdi de Ortega’ya karşı ayaklandıklarına şahitlik etti.

    Toplumsal ve ekonomik altyapının dağıldığı bu dönemde onbinlerce insan ölmüş, daha fazlası da göç etmişti. Sandinist yönetimde idam cezası kaldırılmış, sağlık parasız hale getirilmiş, bir dizi hükümetdışı toplum kuruluşunun katkısıyla yeni hastahaneler yapılmış, başarılı bir okuma yazma seferberliği yürütülmüş, ekonominin bir bölümü ulusallaştırılmış ve tarım reformu ilan edilmişti. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı %50’den % 13’e, çocuk ölümleri yarı yarıya düşmüştü. Dünyanın dörtbir yanından insanlar bu yoksul ülkeyi tanımak ve katkıda bulunmak için çabalıyordu.

    1984’te %75 katılımla gerçekleşen seçimleri %67 ile FSLN’nin lideri Daniel Ortega kazanırken, bir kısım muhalefet yeterli zamanları olmadığından seçim sonuçlarını tanımadıklarını bildirince, dönemin ABD başkanı Reagan karşı-devrimci “Contra”ları silahlandırmış ve Nikaragua’ya ambargo koymuştu. ABD-İran ilişkilerinin en düşmanca olduğu günlerde CIA, İran rejiminden silah satın alarak bunları karşı-devrimcilere vermişti (İrangate). Bu dönemde 30 bin insan öldü ve ekonomi çöktü.

    Yeni Ortega(lar) dönemi

    1990 seçimlerinde La Prensa’nın yöneticisi Violeta Chamorro, Ortega karşısında %54 alarak başa geçti. Ülkede bundan sonra IMF ve Dünya Bankası’nın reçeteleri yürürlüğe koyuldu. Bu dönemde toplumsal kazanımlarda da önemli bir gerileme oldu. 1996 seçimlerinde yine Ortega’ya karşı eski Somozist, muhafazakâr Arnoldo Aléman başa geçti. Görev süresi bittiğinde yolsuzluktan 20 yıla mahkûm olacaktı!

    Ortega 2006’da yeniden iktidara geldi. 10 yılda ülke ekonomisi katlandı, millî gelir 6 milyardan 13 milyar dolara çıktı. Et, kahve, şeker ve altın gibi ihracat ürünlerinin dünya pazarında uygun fiyatlar bulması bir avantaj oldu. Bu elverişli dönemde Venezuela başkanı Chavez, Nikaragua’nın ulusal bütçesinin dörtte birine karşılık düşen bir petrol yardımında bulundu. 10 yıl boyunca yıllık 500 milyon dolara eşdeğer bir yardımdı bu. IMF’nin de ekonomik mucize diye nitelediği bu gelişmelerin önemli bir unsuru da ABD ile ticaret ortamı oldu. Nikaragua bugün ortalama %5 büyüme ile Latin Amerika’nın ikinci ülkesi. Yabancı yatırımcıların bu büyümede payı büyük. Ülkede %40 olan yoksulluk oranı ise değişmedi.

    Somoza’dan Ortega’ya Bir eylemci, Daniel Ortega ile eski diktatör Anastasio Somoza’yı beraber gösteren bir posterle. Başkent Managua’da polis şiddetini ve Ortega hükümetini protesto eden gösteri.

    Ancak bu dönemde önemli bir değişiklik oldu; Nikaragua’nın geçmişiyle kıyaslanmaz bir biçimde topraklar, zenginlik, medya, finans sektörü ve enerji sektörü belli ellerde yoğunlaştı. Nikaragua’da 300 aile, ülke gelirinin üç katı bir zenginliği elde tutmaya başladı. Öte yandan 2009’da faal nüfusun %60’ı kayıtdışı sektörde çalışırken bu oran 2016’da %80’e çıktı. Son 10 yılda yabancı yatırım oranı her yıl %16 oranında artmakta. Hükümet yoksulluğun azaltıldığını söylerken eskisine bakarak zengin sayısının giderek arttığını belirtmemekte. Nüfusun %7-8’i ulusal zenginliğin %46’sını elinde bulundurmakta. Örneğin 2012’den 2013’e 30 milyon doların üzerinde parası olanın sayısı 180’den 190’a çıktı. Bu rakam çok daha zengin olan Kosta Rika’dan (85) bile fazla (Panama’da 105, Salvador’da 45). Kamu kaynaklarının yasadışı kullanımına imkan veren yolsuzluklar dışında bu zenginleşmeyi açıklayacak bir husus yok. Bütün bu verilere ayrıca rejimin giderek otoriterleşen yapısı da eklendiğinde tablo tamamlanıyor.

    Evet isyan!

    Devrimin prestijini temsil ettiği iddiasındaki Daniel Ortega’nın üçüncü başkanlık döneminde, sosyal güvenlik alanında yapılmak istenen kısıtlamalar geçen Nisan ayında büyük kitle gösterilerine yol açtı. Bugüne kadar 350 ilâ 400 kişi ordu ve polisin yanısıra paramiliter denen güçlerce öldürüldü. Ortega bu paramiliter güçleri açıkça “gönüllü polisler” olarak takdim etmekte. Göstericiler bunların uyuşturucu kaçakçıları, mücrimler, eski askerler ve polisler olduğunu belirtiyorlar. Binlerce yaralı var ve şimdiden 20 bin Nikaragualı komşu Kosta Rika’ya geçmiş durumda.

    Ülkede sosyal güvenlik katkı paylarının artırılmasına karşı başlatılan gösterilerin şiddetle bastırılmasıyla, hoşnutsuzluk giderek yükseldi. Gösterilere emeklilerin yanısıra öğrenciler, feminist örgütler, köylüler, okyanuslararası kanal projesine karşı mücadele edenler ve muhalefet partileri de katılınca “Ya Basta!” sloganı barikatların temel sloganı oldu. Genel grev, gösteri ve barikatlar bir dönemki Somoza’nın son günlerini hatırlatırcasına yaygınlaşmaya başladı. 18 Nisan’daki gösterilerin kanla bastırılmasının ardından Mayıs ayındaki Anneler Günü’nde gösterilerde öldürülen çocukların anneleri de büyük bir kortej oluşturdu.

    Devrim başlarken 26 Ağustos 1978’de silahlı protestocular sokaklara çıkmıştı. Matagalpa’daki halk ayaklanmasının fotoğrafını, 40 sene sonra bu defa Ortega’ya karşı ayaklananları görüntülemek için ülkeye gelen efsane fotoğrafçı Susan Meiselas çekmişti.

    Ortega bu gösterileri “hükümet darbesi girişimi”, “satanist darbecilerin oyunu” olarak nitelerken, Nikaragua’da nüfuz sahibi olan kilisenin aracılığıyla muhalefetle de görüştü. Ancak kurumların demokratikleştirilmesi, kurbanlar için adalet ve erken seçim talebini reddederek müzakere kapısını kapadı. Göstericilerin karşı çıktıkları reformun, yani Ortega’nın uygulamaya sokmak istediği sosyal güvenlik reformunun da zaten IMF tarafından tavsiye edilmiş olması, gösterilerin “emperyalist güçlerin bir komplosu” olarak nitelenmesini gülünç kılıyor. Muhalefet ise bir bütün arzetmemekte; sağdan ve soldan farklı akımları içeren öğrenci gençlerden, topraklarını korumaya çalışan köylülere dek uzanıyor. Adalet ve Demokrasi İçin Sivil İttifak, Daniel Ortega hükümetine karşı öğrenci hareketi, köylü hareketi ve bir kısım özel kesim ve insan hakları militanları gibi bir kısım kolektif ve hareketleri içeriyor.

    “Devrimin fotoğrafçısı” olarak kabul edilebilecek, çektiği karelerle dünyayı etkileyen Susan Meiselas, devrimden sonra da sık sık geldiği Nikaragua’ya bu kez hükümete karşı yurttaş hareketine tanıklık etmek için geldi. Fotoğraf çektiğinde barikatlardaki insanların kendisini tanıdığını ve 40 yıl önce de kendi fotoğraflarını çektiğini hatırladıklarını aktarıyor.

    Türkiye’ye de gelen eski gerilla ve bir dönem öncesinin Uruguay cumhurbaşkanı Pepe Mujica, devrimcilerin günü geldiğinde gitmesini bilmesi gerektiğini, Nikaragua’da bir rüyanın otokrasiye dönüştüğünü belirtiyor. Devrimden sonra başkan yardımcılığı yapan Nikaragua’nın en ünlü yazarı Sergio Ramirez de yaşananlara öfkeli. Sandinizmin resmî şarkıcısı 75 yaşındaki Carlos Mejia Godov, bugün direniş için şarkılar ve ölenler için ağıtlar besteliyor.

    Yakınlarda vefat eden, Latin Amerika’nın vicdanı diyebileceğimiz, Latin Amerika’nın Kanayan Damarları’nın yazarı Eduardo Galeano ise çok önceden “hayatlarını riske etme becerisini gösteren Sandinistler şimdi koltuklarını riske etmekten acizler” demişti.

    Bir dönüşümün anatomisi

    Aslında Ortega’nın dönüşümü 1990’dan önce başlamıştı. 1993-95’te Sandinist partide iççatışmalar başgöstermiş ve Ortega parti aygıtını denetimi altına almıştı. Ulusal yönetim, Sandinist meclis ve Cephe Kongresi gibi organların sulandırıldığı 1998 kongresi, bunların yerine Ortega’ya bağlı olan örgütlenmelerin yöneticilerinin katıldığı bir meclis getirmişti. Kısa zaman sonra bu meclis bile toplanmadı. Partiyi kendine bağladıktan sonra Ortega, başkan Arnoldo Alemán ile ittifak kurarak anayasa değişikliğine gitti ve seçilmek için gereken oranı %35’e düşürdü. Burada iki partinin karşılıklı birbirine güvence vermesinin yanısıra, muhalefete de son verilmiş oldu. Sonraki yıllarda milletvekili olacak olan örgütlerin yöneticileri, mücadeleyi bırakıp Ortega iktidarının yapısına dahil oldular.

    40 sene sonra yine barikatlar 1979’da Somoza birliklerine karşı şehirlerini savunmak için barikat savaşı veren Nikaragualılar, şimdi de Ortega’yı düşürmek için barikatların ardına geçtiler.

    Ortega bu dönemde Katolik hiyerarşisinin başındaki Kardinal Obando ile de iyi ilişkiler geliştirdi. Bu vesileyle de 2000’den bu yana yüksek seçim kurulunun başında olan Roberto Rivas sayesinde bu kurulun denetimini sağladı. 1998’den itibaren “Ortegacılık”, başkanın eşi Rosario Murillo’nun yükselişi ile belirlendi. Kızı Zoilamérica’nun, manevi babası Ortega tarafından 11 yaşından itibaren fiziki ve cinsel istismara uğradığını ifşa etmesinden sonra, kızını “mitoman” diye niteleyen Rosario Murillo’nun Sandinist cephede nüfuzu hızla arttı.

    2001 ve 2006 seçimlerinde Ortega’nın başkanlık kampanyasının başında Rosairo vardı. Artık iktidarda bir Ortega-Murillo kliğinden sözediliyordu. Ortega’nın “sol” bir söylemini duymak için 2007’de Chavez’in indirimli petrol kampanyasını beklemek gerekecekti.

    Ortega yönetimi tipik bir kayırmacılık sisteminin ürünü olarak şekillendi. MRS (Sandinist Yenilikçi Hareket-1995) gibi Sandinist cephenin geçmiş özlemlerine sadık kalanların zaten çoktan ayrıldıkları parti, bu kayırmacılığın omurgasını oluşturmakta. Ortega, başkan yardımcısı yaptığı eşi Rosario Murillo ile birlikte ülkenin adli, siyasal, ekonomik, medyatik ve sendikal bütün güçlerini elinde bulundurmakta.

    Direniş Sinemada: ‘Ateş Altında’ filmi ve tarihî gerçekler

    Bundan 35 sene önce Roger Spottiswoode’un yönettiği; Nick Nolte, Joanna Cassidy, Gene Hackman, Ed Harris ve Jean-Louis Trintignant’ın oynadığı Ateş Altında filmi, Nikaragua Devrimi’ne dünya ölçeğinde büyük bir sempati kazandırmıştı. Filmde, Başkan Anastasio Somoza’ya karşı Sandinist muhaliflerin içsavaşını izlemek üzere ülkeye giden gazeteci-fotoğrafçı Russell Price’a (Nick Nolte) iki arkadaşı-meslektaşı refakat ediyordu. Filmin kahramanı Russell, Somoza ordusunun halka karşı acımasızlığını gördükçe savaşı daha yakından izleme ihtiyacını hissediyor ve olaylar gelişiyordu.

    Filmin kritik noktalarından biri, gerçekle ilgisi olmasa da tarihsel bir gönderme yapmasındaydı. Sandinist cephenin kurucusu ve lideri Carlos Fonseca (1936-1976) olaylardan çok önce ölmüştü. Filmde ise aslında ölmediği ve rejim tarafından ölmüş gösterildiği anlatılıyor; kahramanlarımız Fonseca’nın fotoğrafını çekerek insanlara bunu kanıtlamanın peşine düşüyorlardı. Çekilen fotoğrafın etkisi çok büyük olunca, Somoza rejimi Alex Grazier’i (Gene Hackman) yakalayıp öldürüyor; Russell da arkadaşının öldürülmesini fotoğraflıyor, cinayeti belgeliyor, rejimin prestij kaybına uğramasını sağlıyordu. ABD, Somoza rejimine yardımı kesiyor, Sandinistler zafer kazanmış olarak Managua’ya giriyor, diktatör de kaçıyordu.

    Filmin 90’lı yıllarda isyanlara sahne olacak olan Meksika’nın Oaxaca ve Chiapas bölgelerinde çekilmiş olması ise hesapta olmayan başka bir ilginç durumdu. Filmin senaryosu ise aslında gerçek bir hikayeye dayanıyordu. 20 Haziran 1979’da Amerikan ABC televizyonundan Bill Steward, Somozist muhafızlar tarafından öldürülmüş ve cinayet anı kayda alınmıştı. O akşam, Amerikan televizyonları görüntüleri göstermiş ve hükümet çökmekte olan rejime yardımı kesmişti.

    Ateş Altında filmi diktatörlük rejimi, savaş, basın, tarafsızlık gibi konular üzerinde sarsıcı bir etki yaratmış, basit ve sade insanların onurları için direnişini gündeme getirerek sinema tarihinin en etkili yapımları arasına girmişti.

  • 1894, Bursa: Çokkültürlü tarih, benzersiz bir doku

    1894, Bursa: Çokkültürlü tarih, benzersiz bir doku

    Bir dönemin Osmanlı başkenti, bugün tarihe tanıklık eden kıymetli eserlerini koruyor. Korunamayan ve zamana/ ranta yenilen ise Bursa Ovası ve yakın geçmişin yeşil şehri.

    Fotoğraf Bursa Hisarı’ndan Muradiye semtine doğru Sébah&Joaillier tarafından 1894’de çekilmiş. Kentin en sevilen çekim alanlarından biri olan bu bölgede çok sayıda fotoğrafçı birbirine yakın zamanlarda birbirine benzer çok sayıda fotoğraf çekmiştir. Bursa’nın zengin ve çok katmanlı kültür mirasını sergileyen fotoğrafta Osmanlı dönemi Rum kilisesi ve etrafındaki Rum mahallesi; Osmanlı hanedanının 15. ve 16. yüzyıllardan çok meşhur birçok simasını barındıran Muradiye türbeleri ve Sultan II. Murad’ın külliyesi görülüyor. Bunların çevresinde gelişen mahallelerde 19. yüzyıl sonlarına ait kent dokusu izlenebiliyor.

    1- Keşişdağı / Uludağ: Fotoğrafın çekildiği yıllarda Keşiş Dağı ya da sadece Keşiş adıyla anılan dağın eteklerinde Osmanlı devletinin eski başkenti Bursa şehrinin semtleri yayılmıştı. Osmanlı asırları boyunca dağda ve çevresinde yaşayan bazı Türkmenler onu “Ulu dağ” şeklinde de isimlendirmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ise resmen “Uludağ” adı kullanılmaya başlanmış ve zamanla Keşişdağ adı unutulmuştur.

    2- Hamza Bey Camii ve Türbesi: Sultan I. Mehmed ve II. Murat’ın döneminde görev yapan Hamza Bey’in inşa ettirdiği külliye, çevresindeki semte de ismini vermiştir. İzmir fatihi olarak tanınan Hamza Bey, 1462’de Fatih’in Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e (Kazıklı Voyvoda/ Drakula) gönderdiği elçilik heyetiyle Romanya’ya gitmiş, heyetteki diğer görevliler ile birlikte burada şehit edilmiş, sonradan Bursa’ya nakledilen cenazesi burada inşa ettirdiği külliyeye gömülmüştür. Ayrıca eşi ve kızları için bir türbe daha inşa edilmiştir.   

    3- Şehzade Mustafa Türbesi: 16. yüzyıl Osmanlı tarihinin en meşhur isimlerinden olan Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa 1553’te babası tarafından Konya Ereğlisi’nde katledilmiş ve Bursa’da defnedilmiştir. 1573’te kardeşi II. Selim cenazesini buraya getirtip türbeyi inşa ettirmiştir. Türbeye Şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran Kadın, oğlu ve Şehzade Beyazıt’ın iki oğlu da gömülüdür. Bu türbenin arkasındaki kubbe ise Fatih’in şehzadesi Mustafa için 1474 dolaylarında inşa edilmiş ve çok sonraları II. Beyazıt’a karşı taht mücadelesini kaybeden, Avrupaya sığınan ve orada vefat eden Cem Sultan 1499’da buraya getirilip defnedilmiştir. Türbe, sonrasında daha çok onun adıyla anılır olmuştur. 

    4- Sultan II. Murad ve Şehzadeler Türbesi: Sultan II. Murat’ın vasiyetine göre 1481’de inşa edilen türbesi. Sultan, vasiyetinde yanına kimsenin defnedilmesini istemediği için üzeri kısmen açık bir türbede tek başına yatıyor. Aynı kapıdan girilen bitişikteki bir mekanda ise üç oğlu ve bir kızının defnedildiği küçük bir türbe daha bulunur. Muradiye türbeler topluluğundaki tek sultan türbesi bu yapıdır.  

    5- Muradiye Bölgesi ve Rum Ortodoks Kilisesi: Muradiye semti ile Bursa Hisarı arasındaki bu mahalle 15. yüzyıldan itibaren Rum Ortodoksların yaşadığı bir bölgedir. Semt ve kilise Kayabaşı adıyla da bilinir. Ancak fotoğrafta görülen yapı 19. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Tipik bir Tanzimat öncesi kilise yapısı olan bina, muhtemelen Kutsal Havariler’e adanmıştı. Ahşap çatılı, kubbesi olmayan kilisenin duvarları moloz taştan örülmüştür. Kilisenin önünde görülen evlerin bir kısmı 1924’de mübadele ile tamamen bölgeden ayrılan Rumlara ait olmalıdır. Yapı, çatısı çökmüş olarak hâlâ ayaktadır.

    6- Şehzade Ahmed Türbesi: 1513’te Yavuz Sultan Selim’in emri ile Şehzade Ahmed için inşa edilen türbeye daha sonra şehzadenin annesi Bülbül Hatun, kardeşi Şehinşah ve Yavuz’un kardeşi Şehzade Korkut da defnedilmiştir.

    7- Muradiye Camii: Sultan II. Murat tarafından inşa ettirilen büyük bir külliyenin merkezini oluşturan yapı, zaviyeli/tabhaneli cami tipindedir. Bugün cami olan yapının ilk olarak gezgin dervişlerin konaklaması için inşa edildiği bilinmektedir. 1425-1426’da inşa edilen yapının yanında bir medrese, bir hamam, bir imaret vardır.

    8- Bursa Ovası: Yer yer meyve bahçelerinin de görüldüğü ova artık yok. Yerinde yoğun bir yapılaşma ve yerleşim var.

  • Cumhuriyet Bayramı: ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’

    Cumhuriyet Bayramı: ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’

    Elefterios Venizelos, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’ın başbakanıydı. Megali İdea’nın (Büyük Fikir), eski Bizans toprakları üzerinde başkenti Kostantiniyye olan Büyük Helen İmparatorluğu’nu kurma ülküsünün ateşli savunucularındandı. Fakat 1928’de yeniden iktidara gelince genç cumhuriyete karşı dostane bir tutum benimsedi. Atatürk, eski düşmanının uzattığı dostluk elini havada bırakmadı ve Venizelos’u Türkiye’ye davet etti. 1930’daki ziyaret sırasında iki ülke bir dostluk ve işbirliği antlaşması olan Ankara Antlaşması’nı imzaladılar. Bundan dört yıl sonra Venizelos, “bölgede barışın güçlü bir savuncusu haline gelen Türkiye”nin kurucusu olduğu gerekçesiyle Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterecekti. Fotoğrafta iki “eski düşman” ile Macaristan başbakanı Kont Betlen, ülkelerinin diplomatik erkanıyla birlikte 29 Ekim 1930’da Ankara Palas’ta düzenlenen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda görülüyor.

  • Ülkeler kazandı-kaybetti ama insanlar öldü ve unutuldu…

    Ülkeler kazandı-kaybetti ama insanlar öldü ve unutuldu…

    1.Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı’na kadar, “Büyük Savaş” veya “Cihan Harbi” diye adlandırılırdı. Birinci Savaş 1914’ün yaz sonunda patlak verdiğinde, Batı’daki yaygın kanaat, tüm uluslardan askerlerin en geç o yılın Noel’inde evlerine dönmüş olacaklarıydı. Yine Batılı liderler ve genelkurmaylar, bu savaşı “Tüm savaşlara son verecek savaş” diye yaftaladılar; âmiyane tabiriyle “gazladılar”. Basın-yayım işlerinin, gazeteciliğin yeni geliştiği; bunun etkisinin top mermilerinden ve kurşunlardan ve bombalardan daha fazla olduğunun anlaşılmaya başlandığı yıllardı. Böylelikle önce, bugün dezenformasyon dediğimiz durumlar doğdu; enformasyon ise 20. yüzyıl boyunca onun süratine, etkisine ve mükemmelliğine erişmeye çalışacaktı (21. yüzyıl ve dijital medya ile, tüm dünyada gerçek gazeteciliğin sahtekarlığa yetişme şansı kalmadı; zira dijital medya “gerçekten daha gerçek”).

    Bugün ‘gerçekten de’ 20. yüzyıl başlarındaki yalan haberler, nefret söylemleri, kötü fotomontajlar, uydurulan efsaneler ve “düşman” tarafa karşı yürütülen kara propagandalar bile, bize oldukça “naif ” ve hatta neredeyse “sevimli” gelebiliyor.

    Aslında savaşla ilgili algılar ve tanımlamalar, herkesin bildiği gibi tamamen Batılıdır; yani onların kriterlerine, eğitimlerine, sıralamalarına göre şekillenip yer etmiştir. Bizim taraftaki insanlarımız, özellikle 1870’lerden sonra hızlanan küçülme-büzülme döneminde, savaşlar ve seferberlikler içinde yaşamaya çalıştı. Artık gücümüz yeni emperyalistlere yetmediği için, kendi coğrafyamızda birbirimize düşerek hatta birbirimizi boğazlayarak (Türk-Ermeni katliamları) hayata devam ettik. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Balkan Harbi’nin yıkıcı etkisi ve getirdiği perişanlık içerisindeydik. Ve bu halimiz 1922’ye, İstiklal Harbi’nin sonuna kadar devam etti. Yani buranın insanı 1912-22 arası, 10 yıllık bir büyük ızdırap devri yaşamıştır. Bu dönemde sadece savaşlarda değil, sivil ve günlük hayatta da ezilen, ölen, kaybolan insanlarımız milyonlarla ifade edilir.

    Bu acı devri, biz özellikle ve genellikle öne çıkan kahramanları, devlet adamları, komutanları, padişahları ve başlıca antlaşmaları, kararları, vb. unsurlarıyla biliriz. İnsanı, insanımızı bilmeyiz. Onlar sadece, büyüklerin anlattıkları ve dilden dile bugüne ulaşan; ulaşırken de bire bin katılan veya eksiltilen hikayelerde yaşar. Yine de devletlerin, mekteplerin, otoritelerin anlattıkları-yazdıklarına kıyasla çok daha sahici, çok daha tarihtir.

    Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam’da (1959) şöyle diyordu: “Kaldı ki bugün harbin hikayesi, artık insanın hikayesi olmaktan çıkmıştır. Şimdi tekniğin, teknolojinin kudreti, aktif bir faktör olarak, adına insan denilen garip yaratığın kaderini, harpte de barışta da, dilediği gibi yoğurur. Şimdi insanlar değil, insanların hayata davet ettiği, sonra da bir türlü nizam altına alamadığı kör kuvvetler, yani teknik harp eder. Biz onun hem efendisi hem esiriyiz”.

    Bu sayımızda seferberlik dönemindeki insan gerçeğine de bir nebze olsun ışık tutmaya çalıştık. Necdet Sakaoğlu’nun yazısı, umarım çok eksik olduğumuz bu alandaki sözlü tarih çalışmaları için de bir fırsat olur.

  • Çanakkale mitleri, UFO hikayeleri ve saptırılan gerçekler

    Çanakkale mitleri, UFO hikayeleri ve saptırılan gerçekler

    Çanakkale muharebelerine dair gerçek olmayan anlatı ve “tarih”ler, bugün bu tayin edici savaşa dair bildiklerimizden çok daha etkili ve yaygın. “Çocuk askerler”den uzaylı hikayelerine, evliyalara ve anlamsız abartılara uzanan bu dev dezenformasyon sektörü, “hem kökü içerde hem kökü dışarda mihraklar” tarafından yıllardır besleniyor. İnsanların inançlarını kullanarak büyütülen anlatılar, bir müddet sonra “resmen gerçek” halini alıyor.

    MUSTAFA ONUR YURDAL

    İnsanlık tarihinin uzun bir dönemi biri bitmeden diğeri başlayan savaşlar ile devam etmiştir. Çanakkale Savaşı ise eski zamanların ilk modern savaşı ya da modern zamanların son eski savaşıdır. Neredeyse tüm İngiliz, Fransız askerleri, hatta kendi müttefikimiz Almanlar ve Avusturya-Macaristan askerleri evlerine mektuplar göndermiş, günlükler tutmuş, hatıralar yazmıştır. Türk tarafında ise Çanakkale cephesinde geçen yıllarda ortaya çıkan birkaç günlük dışında, çoğu subayımızın ileri yaşlarda kaleme aldıkları hatıralar vardır.

    Elbette tüm bu yazılı eserler dışında cepheden eve dönen askerlerin geride bıraktıkları sözlü tarih anlatılarının çok az bir kısmı ropörtaj, ses kaydı, yazılı transkripsiyon olarak 50’li yıllardan önce kayıt altına alınmıştı. Bugün elimize ulaşabilen Çanakkale gazilerine ait 60 civarında ses kaydı bulunmaktadır. Onların anlattıkları gerçekler, sonradan uydurulan mitlere, efsanelere, hikayelere nazaran çok daha az bilinir.

    Cephede sağ kalmayı başarmış, hikâyenin asıl kahramanları genellikle unutulmuş; sonradan ortaya atılan efsane ve uydurmalar ise popüler olmuştur. İşte en meşhur Çanakkale efsaneleri ve gerçekler…

    Çanakkale Savaşı’nda çocuk askerler!

    Cepheye “çocuk asker” gönderildiği iddiası, konuyla ilgili yazılan tezler-kitaplara rağmen, Çanakkale’yi sadece ziyaret etmiş kimi ziyaretçilerin; hatta kimi konuyla ilgili “tarihçi”lerin de en sevdiği efsanelerdendir. Hatta bir ara İstanbul’un belediyelerinden biri “kültür yayını” olarak Çanakkale’de Çocuklar da Savaştı adlı bir eser dahi bastırmıştı.

    Bu efsanenin nasıl doğduğu tam olarak bilinmese de, çıkış noktası büyük ihtimalle savaş sırasında gerçekleşen bir Alman propagandasıdır. Berliner Illustrirte Zeitung gazetesinin 22 Ağustos 1915’te çıkan “Çanakkale Özel” sayısının (No:34) 9. sayfasında “Türk ordusunun en genç çavuşu 15 yaşındaki Ali Reşad” başlığıyla yayımlanan fotoğraf ve haber, büyük ihtimalle efsanenin kaynağıdır. Propagandadan öte tarafı olmayan resim, yıllarca maalesef Genelkurmay dahil birçok resmî ve sivil kuruluş tarafından ciddiye alınarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır.

    Bombacı çocuk fotoğrafı ve propaganda


    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yayın organlarında “Gönüllü Bombacı” olarak kullandığı Ali Reşad Çavuş fotoğrafı. Fotoğraf, Çanakkale Savaşı sırasında bir Alman gazeteci tarafından propaganda amacıyla çekilmiş, sonradan gerçek kabul edilmişti.

    Bu meseleyi tetikleyen bir diğer konu da, Anadolu’da sıklıkla çalınıp-söylenen ve esasen bir ağıt olan Onbeşliler Türküsü’dür. Türküde bahsi geçen 15’lileri, 15 yaşında cepheye giden askerler olarak algılamak herkesin hoşuna gitmiştir! Oysa ki durum çok farklıdır. 12 Mayıs 1914 tarihinde çıkarılan Geçici Askerî Yükümlülükler Kanunu’na göre, o dönemde 21 yaşındakilerin askere alındığı görülmektedir. 3 Ağustos 1914 tarihinden sonra ise tahsilli olanlardan veya tahsili devam edenlerden 1887 ile 1894 (21 ile 28 yaş arası) yaşta olanların silah altına alınması kanun ile yürürlüğe sokulmuştur. Çanakkale Savaşı’nın sonuna gelindiği 1915 sonunda ise silah altına alınacakların yaşı 18’e düşürülmüştür. Birçoğumuzun bildiği üzere o dönemde Osmanlı Rumî takvim kullanıyordu. Yani türküde geçen 15’liler, 15 yaşındaki gençleri değil, 1315 doğumluları işaret etmektedir ki, bu da onların 18 yaşında silah altına alındığına işaret eder.

    Bu efsaneyi ateşleyen elbette yalnızca bunlar değildi. Diğer taraftan sonraki yıllarda Osmanlı askerî eğitim sisteminde mevcut ilkokul, ortaokul ve liselerde eğitim gören öğrencilerin tören kıyafetli resimleri “Çanakkale’de Savaşan Lise öğrencileri” olarak sıkça kullanılmıştır. Hatta cumhuriyetin erken yıllarında askerî okullarda eğitim gören öğrencileri gösteren fotoğraflar da, “Çanakkale’de çocuk askerler” olarak sunulmuştur. Çanakkale’de “çocuk asker” yoktur. Bu tür yalanlara ise hiç ihtiyacımız yoktur.

    15’liler hikayesi… Meşhur türküde geçen 15’liler, 15 yaşındaki gençleri değil, 1315 (1897) doğumluları işaret etmektedir ki, bu da onların 18 yaşında silah altına alındığına işaret eder. “Çanakkale’de Savaşan Lise öğrencileri” olarak yayınlarda sıkça kullanılan bu kare, 1920’li yıllara ait bir geçit törenini gösteriyor.

    ‘251.000 şehit verdik’ efsanesi

    Öncelikle muharebedeki “kayıp”ların, cephede hayatını kaybedenler olarak görülmemesi gerektiğini söyleyelim. Bugün “kayıp” olarak ifade edilen “zayiat” kelimesinin karşılığı “savaşdışı kalan”dır; dolayısıyla verilen rakamlar şehit sayısını değil, muharebelerin sonunda hesaplanan kayıp (zayiat) miktarıdır ve bunlar şehitlerin yanısıra yaralıları, akıbeti belirsiz olanları ve esirleri kapsar. Çanakkale cephesi için Genelkurmay Başkanlığı’nın gösterdiği resmî kayıp miktarı şu şekilde güncellenmiştir: 86.692 şehit, 164.617 yaralı, toplam 251.309 kişi. Türk Asker Hekimliği Tarihi’ni yazan Dr. Kemal Özbay’a göre 1915’te Çanakkale cephesinde yaralanıp tedavileri devam etmekte olan askerlerden bir kısmı, daha sonra kaldırıldıkları çeşitli hastanelerde şehit olmuştur. Onun tespitlerine göre toplam şehit sayısı 100.000 dolaylarındadır. Görülen şudur ki, toplam zayiatı birileri hep şehit sayısı olarak göstererek yaygınlaşmıştır.

    Çanakkale’deki açlık meselesi

    Çanakkale ile ilgili duygu sömürüsü yapan bu efsane için kaynak gösterilen, 15 Haziran 1917 tarihli, 43. Piyade Alayı 1. Tabur 1. Bölük Yemek Listesi’dir. Bu liste 1917 yılına ve Irak cephesine ait olmasına rağmen birileri tarafından Çanakkale Savaşı’ndaki iaşe listesi diye bağdaştırılmış ve meşhur olmuştur. Alanda kılavuzluk ya da rehberlik yapanların ellerinde dolaştırdığı, dahası milyonlarca kişinin izlediği dizilerde ajitasyon için kullanılan bir listedir.

    Çanakkale Cephesi, daha önce yukarıda belirttiğimiz üzere 9 Ocak 1916’da kapanmıştı. Daha önce #tarih dergisinin 2017 Nisan sayısında günlüğünden kesitler vererek hikayesini anlattığımız Mehmed Raşid Moralı, günlüğünde limonatadan kahveye, taze peynirden, sıcak kakaoya kadar bir çok yiyeceğe ulaşabildiklerini yazmıştır. Herşey bir yana birçok subay hatta meşhur 27. Alay komutanı Yarbay Şefik (Aker) Bey dahi hatıralarında konserve çorba bir çok yemek verildiğinden bahseder. Ayrıca Çanakkale cephesinin iaşesinin eksik olmaması için İzmir’de konserve fabrikası da kurulmuştur, Şefik Bey’in bahsettiği çorbalar ve diğer konserve ürünler bu fabrikada üretilmiştir. Yine belgelere göre zaman zaman günde 250 gr et ve hergün 800 gr ekmek verilebiliyordu. Bazı taarruz anlarında aksilikler olsa da, ilerideki ateş hattına muharebe devam ettiği için yemekler geç verilse de, erzak ve iaşe konularında sorun yaşanmamıştır.

    5. Ordu’nun ikmal ve lojistiğinden mesul Menzil Müfettişliğinde görev yapan, sonradan profesör olan Abdülkadir Noyan da hatıralarında askerlerin iskorbüt gibi çeşitli hastalıklarının önüne geçilebilmesi için taze sebzelerden salatalar yedirildiğini belirtir. Hatta bölgede yetişen kuzukulağının da askerlere toplatılarak salatalara katılması veya sade yenilmesi talimatı verildiğini ifade eder. Öte yandan 5. Ordu Menzil Müfettişliğinin raporlarında; Çanakkale cephesindeki askerler için Muğla’da taze Ispanak, Aydın’da meyve sebze yetiştirildiğini, Biga, Lapseki, Gelibolu ve civarındaki hayvan ağıllarının sürekli 40.000 baş hayvan ile depolandığını, etlerinin de sürekli Gelibolu Yarımadası’na sevkedildiğini anlıyoruz.

    Türk tarafı Gelibolu’da iç kesimlerde konuşlandığı ve kendi ana toprakları üzerinde bir cephe olduğu için taze ve içilebilir su kaynaklarına da sahipti. İtilaf askerleri ise deniz kıyısında hatlarını kurmak zorunda olduğu için, zaman zaman deniz suyunun tatlı suya çevrilmesiyle ancak içme suya sahip olabiliyordu ki bu suyun ne denli berbat olduğunu hemen her İtilaf askerinin günlüğünden okumak mümkün. Diğer taraftan, yine İtilaf askerleri sürekli “diş kıran” bisküviler, berbat sığır bifteği konservesi, kötü reçeller ile hayatını idame ettirdiğinden ve taze ürünlerle beslenemediğinden iaşe açısından Türk tarafındaki askerlerden daha kötü koşullarda muharebe etmişlerdir. 

    Seyit attı, gemi battı!

    Çanakkale’de harp sahasını ve şehitlikleri gezmek isteyenlerin en gencinden en yaşlısına kadar hemen hepsi muhakkak “Seyit Onbaşı”nın adını anar ve görev yaptığı Mecidiye Tabyası’nı ve hemen kıyıdaki top mermisini kaldırırken tasvir edilmiş heykelini görmek ister. Seyit Onbaşı aslında bir ikmal eriydi ve görevi yalnızca top atışlarının devam edebilmesi için cephane sağlamaktı.

    Bir tabyada bulunan topun doğru bir şekilde ve seri olarak çalışabilmesi için 20 ile 28 arasında görevli askere ihtiyaç vardır. Bu askerlerin bir kısmı cephaneyi sağlamak üzere çalışır, bir kısmı da topun teknik mekanizmasından sorumlu ustalar ve atış için gerekli açı ve hesaplamaları yapan subaylardır. Yani topun ateşlenmesi için teknik bilgi sahibi olan kişileri bu işte tahsilli subaylardır; zira bu hesapları yapabilmek mühendislik düzeyinde matematik ve fizik bilgileri gerektirir. 18 Mart günü isabet alan Mecidiye tabyasındaki Seyit Onbaşı, top mermisini sırtlayarak arkadaşlarıyla birlikte vinci bozulan topa taşımıştır. Arkadaşlarıyla birlikte diyoruz, çünkü Genelkurmay ATASEDaire Başkanlığı’nın 2015’te yayımladığı ATASE Arşivinden seçilmiş Çanakkale Deniz Savaşına Ait Belgeler adlı eserde, 18 Mart günü gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle Seyit Onbaşı ile birlikte aynı nedenden (190 ila 215 kiloluk mermileri taşımak) taltif edilen başka askerler de bulunmaktadır.

    Seyit Onbaşı ve tahtadan top mermisi Harp Mecmuası’nın 2. sayısında (1915) kapakta kullanılan ve 215 kg’lık topu kaldıran Seyit Onbaşı. 18 Mart günü yaşanan hadise sonradan fotoğraflanmak istenince Seyit Onbaşı doğal olarak mermiyi kaldıramamış, top mermisinin tahtadan yapılmış maketiyle poz verdirilmişti.

    Elbette Seyit Onbaşı’nın bu denli öne çıkmasının asıl nedeni, dönemin Harp Mecmuası’nda yayımlanan fotoğrafıydı. Yine Yüzbaşı Hilmi Bey bu durumdan hatıralarında şöyle söz eder: “Bu durumu (sırtlarında ve kucaklarında top taşıma) bütün millete göstermek için 18 Mart savaşından hemen sonra, o zaman ki Savunma Bakanlığı’nın foto muhabirleri bataryaya gelerek, Edremit’li Seyit’in topa mermi çıkardığının resmini çekmişlerdi. Bu resim Harp Mecmualarında da vardır”.

    Lakin ilerleyen yıllarda 190 kg ve 215 kg ağırlığındaki mermiler, yerini 276 kg ağırlığındaki mermilere bırakacak ve gerçek abartılarak içi boşaltılacaktı. Halbuki, bu ağırlıktaki bir mermiyi ateşleyecek yetenekte ve kalibrede top bulunmuyordu. Bu hatanın kaynağı da, yine resmi çeken muhabirin topun ağırlığını yazarken 215 kg yerine 215 kıyye olarak yazmasıdır.

    Bazıları işi daha da öteye götürerek Seyit Onbaşı’nın üç defa mermi kaldırıp, tek başına topu ateşlediği ve yine tek başına Ocean zırhlısını batırdığını söyleyecek kadar efsaneyi ilerletmiştir. Oysa ki ki askerî rapor ve eldeki veriler Ocean’ın, Seyit Onbaşı’nın görev yaptığı Mecidiye Tabyasının tesirli menzili dışında olduğunu gösteriyor.

    Bugünkü modern Seyit Onbaşı heykelinde ise mermi kucağa konmuş!

    Bir bulut efsanesi ve UFO hikayeleri

    Bu efsane diğerlerine göre en sıradışı ve uluslararası olanıdır. Muharebelerden sonra İngilizler tarafından dillendirilen, ilerleyen yıllarda ise bir sektör halini alacak UFO hikayelerinin çıkış noktası da Çanakkale’dir. Türk tarafında Çanakkale ile ilgili “evliya” efsaneleri nasıl bol ve çeşitli ise, Batı’da da bir dönem UFO efsaneleri epey etkili olmuştur.

    Dr. Tuncay Yılmazer daha önce “geliboluyuanlamak.com” sitesinde bir makale ile olayı etraflıca anlatmıştı. Türk tarafındaki belge ve kanıtlardan yoksun olarak Nigel McCrery tarafından yazılan The Vanished Battalion adlı kitap 90’lı yılların başında epey ses getirmişti.

    Olay kısaca şöyledir:

    Çanakkale kara muharebelerinin ikinci evresi olarak kabul edilen 6 Ağustos 1915 tarihinde Anafartalar Limanı’na (Suvla Koyu) yapılan İngilizlerin 9. Kolordusu’nun çıkarmaları sırasında ilk etapta istenilen hedefler ele geçirilemeyince, başka birliklerin de çıkarmaları devam etmişti. 12 Ağustos 1915 tarihinde karaya çıkan birlikler için Küçükanafarta Sülecik bölgesine bir taarruz planladı. Bu taarruza katılacak birliklerden biri de Norfolk Alayı idi. Bu alaya bağlı Sandringham Bölüğü, Anafartalar ovasında saldırıya geçmiş, çok bulutlu ve bulutların oldukça aşağıya indiği bir ortamda ilerleyerek gözden kaybolmuş, gerisiyle bağlantısı kopmuştu.

    İngiliz bölüğü Türk birliklerinin arkasına düşmüş, bir kısmı muharebede esir alınmış, bir kısmı da öldürülmüştü. Bu olaylar Türk tarafında olduğu için gizemli bir hal almış, birlikten kimse haber alamamıştı. İngilizler savaştan sonra, Mütareke döneminde bu hadisenin peşine düştüler. Zira bu bölük, esas olarak Kral’ın yazlık sarayında (Sandringham) görevli gönüllü askerlerden, hanedanın bizzat tanıdığı insanlardan oluşuyordu. Kral V. George’un da arkadaşı olan birlik komutanı Yüzbaşı Frank Beck’ten haber alamayan annesi de, haliyle Kral’a başvurmuştu.

    İtilaf’ın Çanakkale’deki ilk komutanı Ian Hamilton’un raporu beklendi. 6 Ocak 1916’da Hamilton, bu askerler için şu cümleleri kullanmıştı: “Bu cesur ve kahraman askerler arasında Kraliyet Sandringham Malikânesi’nden askere yazılmış bir bölük asker de vardı. O zamandan beri bunların akıbetinden hiçbir haber alınamadı. Bunlar ormanlığa daldılar ve kaybolup gittiler. Bunlardan hiçbiri bir daha geriye dönmedi. Gece kaybolup gittiler”. Bu ifadeler olayı açıklığa kavuşturmaktan çok daha da karmaşanın içine itmişti. Gelibolu Yarımadası’nda kurulan Mezar Kayıt Birimi’ne (Grave Register Unit) tayin edilen Din İşleri Subayı Leonar Egerto-Smith, kayıp Norfolkluların hikayesini şöyle anlatıyordu: “Uzun süre aramalardan bir sonuç alınamadı. Daha sonra tamamen tesadüf eseri hemen hepsinin cesetleri bulundu. Görevli askerlerimizden biri muharebeler sırasında Türklerin elinde olan bölgede bugün bulunan bir çiftlikten erzak alırken çiftçinin üzerinde kolye olarak kullanılan Norfolk Alay rozetini görmüş. Çiftçi bulduğu yeri gösterdikten sonra yapılan araştırmalarda 114 ceset bulundu”.

    Bu cesetler bölgedeki Azmak Mezarlığı’na nakledilip, oraya defnedilmiştir. Her şey aslında tam açığa kavuşmuşken bu hikâyeye yeniden ivme kazandıracak destek Yeni Zelanda’dan gelmişti, hem de UFO ve gökyüzü olaylarının zirve yaptığı ve aynı zamanda Çanakkale Savaşlarının 50. yıldönümü olan 1965 yılında. İşte artık burada efsanenin adı konacaktı: “Bulut olayı”. Olaylar sırasında daha güneyde, ANZAC sektöründe bulunan üç askerin noter onaylı ifadeleri; 12 Ağustos’taki bu taarruz sırasında havanın açık olmasına rağmen 250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 metre eninde bir bulutun yere doğru indiğini, Norfolk taburuna mensup askerlerin bunun içine girdiğini ve kaybolduğunu beyan ediyordu.

    ‘Kralın Bütün Yalanları’


    BBC yapımı “All The King’s Men” filmi, İngiliz askerlerinin Türkler tarafından esir alındıktan sonra öldürüldüğünü iddia ediyordu.

    Hikayenin yarattığı sansasyon dalga dalga yayıldı ve Nigel McCrery’nin kitabından sonra, 1998’de yılında BBC iç yapımı, “All The King’s Men” adlı filmle hikaye Avrupa’da daha da popüler hale geldi. Türkiye’de gösterimi nedense yasak olan bu filmde, Türklerin gerilerine düşen Norfolk askerlerini bir çiftlik evine kadar takip ettiği; burada onları sıkıştırdığı ve dışarı çıkarmak için çiftlik evini ateşe verdiği anlatılıyor; dışarı çıkanların ise esir alınmak yerine başlarından vurularak öldürüldüğü bir katliam sahnesi canlandırılıyordu.

    Biz de bu efsaneyi, yani “bir bulutun Norfolk askerlerini alıp götürmesi” efsanesini, 2002 yılında basılan ve Buket Uzuner’in yazdığı bir roman (Uzun Beyaz Bulut) ile ithal etmiştik. Fakat gelin görün ki, kurgudan önce daha henüz tarihî gerçeklerden habersiz olanlar, bu edebiyat ürününe uhrevi bir hava katmış, ateşli bir şekilde “bulutların Yaratıcı tarafından gönderildiğini” konuşmaya başlamışlardı. Hatta kendilerine karşı çıkanlara “hem de bunu biz değil, İngilizler söylüyor” demekten geri de kalmıyorlardı. Haklılardı.

    ‘Bulutta kayboldu’ denilenlerin ifadeleri Norfolk taburundan Yüzbaşı Cedric A.M. Coxon’un esir düştükten sonra ailesine gönderdiği mektubun tutanağı. Mektuplar haliyle ne içerdiğini anlamak için kontrol ediliyordu. Coxon’un mektupta “12 Ağustos’ta hücum sırasında boynumdan yaralandım. Etrafımızı çeviren Türk askerleri tarafından esir edildim. Hastaneden yeni çıkıp geldim” diye yazdığı görülüyor (solda). Norfolk Alayı’na mensup Çavuş Allen, esir düştükten sonra verdiği ifadesinde “10 Ağustos’ta bütün alay Suvla Körfezi’nin kuzey sahiline çıktık. 12 Ağustos günü bir siper içerisinde 20 kişiydik. 17 kişi vuruldu. Üçümüz yaralandık. Siperde öylece kaldık. Beni esir ettiler” diyor (sağda).

    İşin gerçeği, Türk hatlarının gerisine düşen İngiliz askerlerinin birçoğunun hayatını kaybettiğiydi. Yaralananlar tedavi edilmiş, hatta bunlardan ikisi İstanbul’a götürülerek bakılmış ve hastanede ölmüşlerdir; mezarları bugün Haydarpaşa’daki CWGC (Commonwealth War Graves Commission) alanındadır.

    Cephede yaşamından vazgeçip, ailelerini geride bırakıp, milleti için can-ı feda ederek kahramanlığa adanmış hayatların sahibi şehitlerimiz ile cephede bir taraftan arkadaşlarının cesedini, bir taraftan harbin yükünü, psikolojik ağırlığını taşıyan; bir taraftan da bacağını, kolunu bırakan gazilerimize hakettikleri değeri göstere(mey)enler, efsanelere ve uydurmalara sarılır. John F. Kennedy’nin şöyle demiş: “Gerçeğin en büyük düşmanı çok sıklıkla söylenen yalan değildir. Yalan kasıtlı, yapmacık ve aldatıcıdır; fakat efsaneler kalıcı, ikna edici ve etkilidir”.

  • Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    Müslüman Türklerin Anadolu’ya gelişinin yazılmayan hikayesi

    ‘1071’de Anadolu’nun kapısı Türklere açıldı…’ Tarih ezberlerimiz arasında yer alan bu cümle, Malazgirt zaferini milat kabul eder. Halbuki bizim tarafta İbnü’l-Esir ve Evliya Çelebi’den, Bizans kaynaklarında ise birçok belgeden öğrendiğimiz gibi, Selçuklu Türkleri hem Malazgirt öncesi hem sonrasında Bizanslılarla içli-dışlı yaşamışlar ve çoğu kez onların yanında kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardı.

    Anadolu Selçuklularının Bizans başkenti Konstantiopolis ile ilişkisi pek hatırlanmaz. Halbuki Türkistan, İran, Horasan bölglerinde kurulup hızla batıya doğru yayılan bu devletin hükümdarları, devlet adamları, tüccarları, askerleri ve bir dereceye kadar halkı,  komşu devletin başkenti Konstantinopolis’i iyi bilirlerdi. Anadolu da kurulan Selçuklu devletinin birçok sultanı bu kenti ziyaret etmiş bazıları burada epey vakit geçirmişti. Gerçi biz Selçukluların Anadolu coğrafyasında kurulan kolunu modern dönemlerde Anadolu Selçukluları olarak anar ve bu coğrafyanın dışında pek düşünmeyiz. Ancak sanırım bu düşünce çok doğru değil.

    Selçukluların Bizans başkenti ile ilişkisi şaşırtıcı bir şekilde devletlerinin kuruluş döneminde başlar. Selçuklu Devleti’nin kurucuları olan Tuğrul ve Çağrı Beyler adına ilk hutbe 22 Nisan 1037’de Merv şehrinde Çağrı Bey adına, bundan 1 ay kadar sonra Nişabur’da Tuğrul Bey adına okunmuş. Cuma namazlarında camide hükümdarın adını anmak ve onun saltanatı için dua etmek İslam devletlerinin en önemli geleneklerinden biri. Ayrıca hükümdarların iktidarlarının en önemli işaretlerinden biri kabul ediliyordu. Bu nedenle hutbe okutmak adeta devletin kuruluşuna işaret eder. İşte 1037 yılında okunan ilk hutbeden 13 yıl sonra da İstanbul kentinde Tuğrul Bey adına bir hutbe okunuyor. Bu sefer iktidarın değil bu kentteki Müslüman kolonisinin koruyucusu olduğu ilan ediliyordu.

    Türkmenistan başkenti Aşkabat’taki Tuğrul Bey heykeli.

    Olay şöyle anlatılır. Tuğrul Bey, Gürcü Kralı Liparit’i Kafkasyaya yapılan bir seferde esir alır. Bu Ortodoks kralı kurtarmak için giden Bizans elçileri yetişemeden kral eserat bedelini sonra ödemek şartı ile serbest kalır. Bu şaşırtıcı jest üzerine dönemin Bizans imparatoru IX. Konstantinos Monomahos, aslında Emeviler zamanından beri var olduğunu bildiğimiz Konstantinopolis Mescidini tamir ettirip burada namaz kılınmasına müsaade ediyor ve bu mescidde Tuğrul Bey adına hutbe okutuyor. Yıl 1049-1050, İbn El-Esir bunun tarihini hicri takvime göre veriyor bize, Miladi karşılığı iki yıla denk geliyor. Bu mescit muhtemelen bugün Unkapanı, Cibali adını taşıyan semtte Haliç kıyısına yakın bir yerlerde idi. Evliya Çelebi buradaki Sirkeci Tekkesinin bu Bizans başkentindeki mescidin yerinde olduğunu iddia eder. En azından 17. yüzyıl İstanbul’unda bu şekilde düşünülüyor olmalıdır. Bugün İslam dünyasının en kalabalık kentlerinden biri olan İstanbul’da hikâye pek hatırlanmaz. İstanbul’da adına hutbe okunan ilk Türk hükümdarı Tuğrul Bey’in adı kentte herhangi bir yerde yaşamaz.

    Evliya Çelebi, Tuğrul Bey adına okunan hutbe için Sirkeci Tekkesi’ni işaret ediyor.

    Selçuklu-Bizans ilişkilerinin başladığı nokta bu hutbe olayıdır. Devamında Selçuklular hızla batıya doğru geniş bölgelere yayılır. Onların en güçlü grupları olan göçebe Türkmen aşiretleri de Anadolu yaylalarına akar. Bu seferlerde zaman zaman Bizans zaman zaman Selçuklular esir düşer çok tuhaf olaylar da yaşanır.

    1070’te yapılan bir seferde Bizans komutanlarından Manuel Komnenos Selçuklulara esir düşer. Ancak onların Erbasan isimli Selçuklu hanedanından bir emiri ikna ederek hem kendi serbest kalır hem beraberindeki adamlarla emiri İstanbul’a götürür. Emir Erbasan Selçuklu hanedanının İstanbul’a gelen ilk ferdidir. Erbasan’ın ardından onu yakalamak için Anadolu’ya giren Afşin Bey onun başkentte olduğunu öğrenince büyük bir ordu ile birçok Anadolu şehrini yağmalamış ve ardından bugünkü Kadıköy önlerine gelip imparatora Erbasan ve yanındakileri teslim etmesini istemiştir. Olumsuz cevap alınca yapabileceği fazla bir şey yoktur. Koca bir deniz İstanbul Boğazının arkasında olan kente daha fazla yaklaşamaz geri dönmeye karar verir tekrar Anadolu kentlerini yağmalayıp Ahlat’a çekilir.

    Yazmadaki Türkler Bizanslı tarihçi Skilitzes, ünlü yazmasında (11. yüzyıl) Amorium önünde savaşan Arap ordusundaki Türkleri tasvir ederken üstlerine ‘Türk’ notu düşmüş.

    Erbasan Malazgirt savaşı seferine katılmış ancak savaştan önce Erzurum’dan İstanbul’a geri gönderilmiştir. Bu arada Erbasan uzun süre Bizans başkentinde önemli bir isim olmuş ve 1078 yılında İmparator Nikephoras Botaniates’in tahta çıkmasına yardım etmiştir. Ona destek veren Selçuklu askerleri ile birlikte Botaniates’i başkente getirmiş Selçuklular uzun süre Üsküdar’da kalıp eğlenceler düzenlemişlerdir. Önde gelenleri ise İstanbul’da ağırlanmıştı. Selçukluların Üsküdar ve Kadıköy’de bir hatırası yoktur.

    En eski İstanbul

    Rahip ve gezgin Boundelmonti’nin İstanbul gravürü, bugüne kalan en eski harita olarak Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde korunmakta.

    1071’de yapılan Malazgirt Savaşında da aslında ilişkiler doruk noktasına ulaşır. Savaş Selçukluların Anadoluya yaptığı akınlardan rahatsız olan Bizans yönetiminin büyük bir sefer düzenleyip bu soruna son verme arzusu ile başlar. Aslında Türkmenler uzun süredir Anadolu’dadır. Şehirlerden çok yaylalar ve otlaklarda ilerleyen bu göçebe gruplar ile Bizans yerleşimleri arasında bir süre sonra sürtüşmeler başlar.

    Tuğrul Bey parası Türkmenistan parası Manat’ın birlik banknotlarında Tuğrul Bey figürü bulunmaktadır.

    Bizans ordularını İmparatoriçe ile evlenip imparator unvanı alan Romanos Diogenes idare eder. Orduda Bizans’a  sığınan Selçuklular, Balkanlardan Türkçe konuşan ve Selçukluların akrabası sayılan Peçenek ve Uzlar, bazı Avrupalı halklarda bulunuyordu. Bizans ordugahına bir baskın yapan Selçuklular Peçenek ve Uzlarla karışmıştı. Bizans kaynakları bu halkların hem dillerinin hem giyisi ve tavırlarının birbirine çok benzediğinden bahseder. Bu savaşta Tuğrul Bey’in yeğeni Sultan Alparslan Bizans ordularını yener ve doğrudan imparatoru esir alır. Esir düşen Bizans imparatoru sadece sözüne güvenilerek serbest bırakılır. Ancak onu kendi rakipleri feci şekilde cezalandırırlar. Tahtan indirilen imparatorun gözleri kızgın demirlerle dağlanır. Yüzünde oluşan korkunç yaraların tedavi edilmesine izin vermezler. İmparator İstanbul’da bugün Kınalıada denen adanın tepesindeki Metamorphosis Manastırı’na kapatılır. Onu imparator yapan eşi de aynı hücrededir. Malazgirt Savaşının Bizans lideri çok geçmeden bu manastırda ölür ve defnedilir. Manastır hala varlığını devam ettirse de İmparator’un mezarı kaybolur.

    Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’in adına basılan madenî paranın ön ve arka yüzleri.

    Selçuklu Sultanı Alparslan da çok uzaklarda ele geçirdiği bir kalenin komutanı tarafından öldürülür. Anlatılan hikayeler çok çeşitli ve tuhaftır. Vefat eden Sultan Merv kentinde babasının yanında bir türbeye defnedilir. Türbe de yanında bulunduğu medrese de zamanla harap olmuştur. Son yıllarda bazı ekipler bu meşhur hükümdarın türbesini bulmak için büyük çaba harcıyor. Kahramanların hazin sonuna rağmen Malazgirt giderek daha meşhur bir savaş haline gelir. Savaştan yüzyılllar sonra birçok yeni hikaye ortaya çıkar. Savaşan taraflar, hükümdarlar modern ideolojilerin de ilgisini çeker.

    İmparator yeniktir. Bu nedenle çok hatırlanamaz. Hazin bir hikayenin kahramanıdır. Onu yok eden rakiplerini müsaade etseydi belki de bu yenilginin zararlarını telafi edebilirdi diye düşünenler vardır. Sultan Alparslan giderek daha da tanınan bir isimdir. Savaş modern Türkiye için de çok şey ifade eder. Savaş ve hükümdar yeni ülkenin başlangıcı gibi kabul edilir. Sultanın heykelleri Türkiye’nin bir çok meydanına yerleştirilir. Asırlar sonra bu coğrafyanın yeni devletinde doğan bir çok çocuk sultanın ismini alır. Bu arada çok uzaklarda Alparslanın öldüğü topraklarda 1991 yılında Türkmenistan Cumhuriyeti bağımsız bir devlet haline gelir. Artık sultan orada da meşhurdur. Yeni devletin başkentinde de Alparslan Türkmen’in heykelleri yükselir.

    Türkmenistan-Aşkabat’taki Alparslan ve Melikşah heykelleri.

    Savaş ve kahramanları bambaşka anlamlar kazansa da Malazgirt Savaşı sonrasında yaşananlar çok ilginçtir. Yenilen hükümdarlara merhamet sık rastlanan bir olay değildir. Roma Bizans imparatorlarının esir düşmesinin pek az örneği vardır. 1071’den sonra Selçuklular hayal edilemez bir hızla Anadolu’nun en batısına kadar yayılırlar. Artık Ege ve Akdeniz ve Marmara Denizleri sınırdır. Anladığımız kadarıyla 11. yüzyılın son çeyreğinde bütün Anadolu yarımadasında Selçuklular vardır.

    İlk başkentleri antik Nikaeia kenti olur. Türkçesi İznik. Selçuklular ne derdi kesin bilinmiyor. Bu kent neredeyse İstanbul’un kapısı kabul edilebilir. Bizans uygarlığı ve Hıristiyan inancı açısından önemli bir merkez. Muhtemelen burayı başkent seçmeleri Selçukluların İstanbul’u kendileri için bir hedef olarak kabul ettiklerini gösteriyor. Bu ilk ilişkiler döneminde bir çok Selçuklu Bizans başkentinde hatta sarayında yaşıyor. Bunlar çok çeşitli şekillerde Bizans başkentine geliyor. Kimileri esir, kimileri köle, asker, tüccar, maceraperest, çapkın, bu kişilerin nitelikleri ve geliş yolları kaynaklarda belirtilmiyor. Hiç şüphesiz ismini bildiklerimiz var olanların çok azı.

    Malazgirt’teki Alparslan heykeli.

    Başkentteki Selçukluların bilinen en eski ismi Çaka ya da Çakan Bey. Bizans kaynaklarında Çakhas şeklinde yazılmış. Ne zaman ne ve şekilde Konstantinopolis’e geldiği bilinmez Danişmendname esir alınan bir bey olduğunu söyler. Başkentte büyüdüğü, sarayda yetiştiği kesindir. Prenses Anna Komnena tarihinde onun Homeros’u okuyup anlayacak kadar Rumca öğrendiğini, Bizans savaş taktiklerini ve geleneklerini bildiğini anlatır.

    Çaka Bey ayrıcalıkları ve unvanlarını kaybedince Bizans devletinin başına bela oluyor. Hızla batı Anadoluda hem Müslüman Türklerden hem Rumlardan etrafında bir ordu ve donanma  topluyor. İzmir tarafını ve bazı Ege adalarını alıp bir beylik kuruyor. Bizans devletinden tekrar eski unvan ve ayrıcalıklarını talep ediyor. Hatta imparatorun oğlu ile kendi kızının evlenmesini de istiyor. Yani açıkçası Bizans imparatorunun oğlunu damad olarak almak istiyor. Ama bu evlilik gerçekleşmiyor. Aynı kızımıdır bilinmez ama Çaka Bey bir kızını Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’a verip onun kayınpederi oluyor. Çok yönlü ilişkiler ve Türk Rum karışık aileler için ilginç örnekler bunlar. Hiç şüphesiz sıradan ailelerde de benzer hikayeler vardır. Çaka ayrıca Balkanlarda yaşayan ve Türkçe konuşan Peçeneklere ulaşıp onlarla yakın ilişkiler kuruyor. Birçok maceradan sonra 1095 yılı dolaylarında damadı Kılıçarslan tarafından öldürülüyor. Küçük devleti ve İstanbul ile ilgili hayelleri de devam edemiyor. Çaka Bey İzmir’in ilk fatihi olarak hatırlanır ama eski bir İstanbullu olarak onu bilen azdır.

    11. yüzyılın sonlarında Selçukluların tarihinde trajik olaylar gerçekleşiyor. Haçlılar Anadoluya ulaşıp hem Selçuklulara hem Rumlara kimsenin şahit olmadığı zulümler yapıyor. 1096-1097’de galiba Bizans kaynaklarında Sultanikon denen Selçuklu başkenti İznik düşüyor. Sultanikon Selçuklu başkentini ya da kentteki Selçuklu Sarayını tanımlıyor olabilir. Selçuklular Haçlı kuşatmasına dayanamayan şehri Bizanslılara teslim etmeyi tercih ediyor. Bir gece gizlice Selçuklu sancakları surlardan indiriliyor ve yerlerine Bizans sancakları çekiliyor.  Karşılığında da kenti güven içinde terkederler.

    Bizans mozaiği Ayasofya Müzesi’nde bulunan mozaik panoda Bizans’ın büyük hükümdarı 2. Ioannes Komnennos, ailesi ve Hz. Meryem ile birlikte tasvir edilmiş.

    Bu kuşatma ve savaşda yüzlerce Selçuklu çocuğu anne ve babasını kaybedip kimsesiz kalıyor. Bazıları Bizans’a bazıları Haçlılara esir oluyor. Bizans devletinin eline geçenler ya da bunlara sunulanlar eski bir adet olduğu üzere soylu ailelere ve hatta saraya dağıtılıp oralarda yetiştiriliyorlar. Bu çocukların en meşhuru Aksukhos isimli biri. İmparator Aleksios Komnenos’a hediye edilen çocuk henüz dokuz yaşındadır. Ona İoannes adı verilip imparatorun oğlu İoannes Komnenos’un hizmetine veriliyor. Yaşıt iki çocuk, birlikte büyümüşler. Biri Bizans’a imparator oluyor öteki onun en güvendiği komutanı ve devlet adamı. Unvanı Sebastos ve Megas Domestikos. Yani batı ve doğu ordularının baş komutanı. Aksukhos Selçuklularla yapılan savaşlarda dahi Bizans ordularının başında olmuş. Adı İoannes ama eski Türk ismi ‘Aksuk’u da hep yaşatıyor. Kelimeyi sadece Bizans kaynaklarından okuduğumuz için Türkçe kökenini belirlemek güç. Akkuş mu? Eksük mü ? Niketas Khoniates onu iyi bir asker, cömert ve hayırlı işler yapan faziletli biri olarak tanıtır. Düşüncesinin soyluluğu ve terbiyesi ile herkesin sevgilisi haline geldiğini de eklemiştir. Hatta hanedana mensup kişiler bile onu gördüğünde atlarından iner imparatorlara gösterilen bir saygı ile onu selamlarmış.

    Ioannes Komnenos

    Ayasofya Müzesi’ndeki mozaik panoda resmedilen II. Ioannes Komnennos (detay).

    İmparator II. Komnenos’a karşı bir taht darbesinde bulunan ablası Anna Komnena’nın girişimi bizzat Aksukhos tarafından şiddetle bastırılır. Prensesin inanılmaz servetini imparator Aksukhos’a hediye eder. Aksukhos bu hediyeye çok teşekkür edip konu ile ilgili konuşmak için izin ister. İmparator konuşmasına izin verince “Ablasını affetmesini ve onu göstereceği büyüklükle cezalandırmasını” tavsiye eder. Onun tavsiyesi ile bu darbeye katılan Komnenoslar affedilir ve el konulan servetleri geri verilir.

    Aksukhos’un 1150 dolaylarında öldüğü tahmin edilebilir. Çocukları ve torunları Aksukhos aile adını taşımaya devam etmiştir. Trabzon Krallığının üçüncü hükümdarı İoannes Komnenos Aksukhos adını taşır. Bu durumda Aksukhos’un torunları ile Komnenosların Trabzon kolu birleşmiş olmalıdır.

    Manuel Komnenos

    Vatikan Kütüphanesi’nde bulunan Manuel 1. Komnenos el yazması minyatürü (detay).

    Onun Bizans başkentinde yalnız olmadığını biliyoruz. Hiç şüphesiz benzer şekilde Bizans sarayında ve devletin en üst merciinde birçok Selçuklu genci bulunuyordu. Ancak onların aile isimleri ya da kökenleri ile ilgili bilgiler Bizans kaynaklarında korunmadıysa varlıklarını belirlemek imkansız gibidir. Belki gelecekte Bizans dönemine ait kitabeler ve diğer arkeolojik veriler bu isimler ile ilgili yeni veriler ortaya koyabilir.

    Bizans hükümdar bir geçit töreninde.

    Selçukluların Bizans başkentinde meşhur bir hatırası da bu sefer bir yapıdır. İmparator Aleksios Komnenos döneminde imparatorluk sarayında inşa edilen “Muhrutas” isimli bir köşk oldukça ilginç bir yapıdır. Muhtemelen mahruti bir çatıya sahip ya da islam sanatının pek sevdiği mukarnaslı bir örtü sistemi olan bu köşk Selçuklu ustaları tarafından inşa edilmişti. Şaka değil İstanbul’da bir Selçuklu Sarayı. Duvarlarında çiniler ve Selçuklu danslarını gösteren resimler olduğu anlatılır. İmparatorun kızı ve tarihçi Anna Komnena babasını en kederli zamanlarında  Selçuklu dansları ve müziğinin teselli ettiğini anlatmıştır. Sarayda Selçuklu şehirlerinden gelmiş dans ve müzik gruplarının varlığı da düşünülmelidir. Acaba kent halkıda bu yeni komşunun dans ve müziğinden hoşlanıyormuydu? İstanbul sokaklarında Selçuklu türküleri duyuluyor muydu?

    Sözü edilen köşk Büyük Saray’ın diğer yapıları gibi zamanla yok olmuştur. Modern araştırmacılar ancak Küçük Ayasofya Caddesi civarına olabileceğini iddia ederler. Belki gelecekte arkeolojik kalıntılarına rastlanabilir.    

    Dikilitaş’tan atlayıp ölen Türk’ün hikayesi Sultan Kılıçarslan 12. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’u ziyaretinde Manuel 1. Komnenos ile bir şehir gezisine çıkmış, o sırada Dikilitaş’a tırmanıp aşağı ‘uçabileceğini’ iddia eden bir Türk buradan atlamış, ancak yere çakılıp ölmüştü.

    Erbasan’dan yaklaşık yüz yıl sonra başkente gelen Selçuklu hanedan mensubu önemli bir isim Sultan II. Kılıçarslan olmuştur. 1162 yılında yanında bin kişilik maiyeti ve Musul Atabeği Nureddin Mahmud’un kardeşi Miran ile birlikte Konstantinopolis’e gelmiş ve Bizansla Danişmedlilere karşı ittifak kurmaya çalışmıştır. Bu da şaka değil Bizans devleti ile Anadolu’nun zaptedilemeyen Türk emirlerine karşı ittifak arayışı. Ziyaretin Bizans kaynaklarında tarifleri etkileyicidir. Bizzat imparator Manuel Komnenos tarafından karşılanan ve ağırlanan sultan için yapılanlar Bizans başkentini bile şaşırtmış ve Bizanslıların bile asla yaşamadığı bir ihtişam ve zenginliğin sergilendiği söylenmiştir. Bizans yazarları Sultanın bugünkü Sultanahmet semtinde olan Büyük Saray’da misafir edildiğini bildirir. Işın Demirkent Hoca sultanın yukarıda anlatılan saraydaki Selçuklu tarzı köşkte misafir edilmiş olabileceğini söyler. Sultan şehirde gezdirilir. Hipodroma götürülür. Hatta yanındakilerden biri Dikilitaşa tırmanıp hipodrom üzerinde uçabileceğini iddia eder. Taşa tırmanır elbisesinin bir paraşüt vazifesi görmesini beklerken yere çakılıp ölür. Son yıllarda bu olay Türklerin ilk uçma denemesi olarak epey popüler olmuştur. Sultanın Ayasofya’ya yapılacak ziyareti ise şiddetli bir deprem nedeniyle iptal edilir. Ziyaretin ne kadar sürdüğü kesin değildir. Bir hafta ile birkaç ay arasında süreler ileri sürenler vardır.

    Kentte asıl uzun kalan Selçuklu Sultanı ise I. Gıyaseddin Keyhüsrevdir. Konya tahtını kaybeden sultan 1196 yılında Konstantinopolis’e sığınmış ve dokuz yıla yakın burada kalmıştır. Onun Bizans soylularından Mavrozomes’in kızı ile evlendiği ve kayınpederinin kalesi ya da konağında yaşadığı anlatılır. Sultanın yaşadığı yerin Marmara Denizi’nde bir ada olduğunu anlatan kaynaklar da vardır.

    Antalya’daki Gıyaseddin Keyhüsrev heykeli.

    Sultan bu ziyaretinde çok iyi misafir edilir. Ağır hediyeler takdim edilir. 1204 yılında haçlılar Konstantinopolis’i işgal ettiğinde sultan da kenti  terk etmek zorunda kalmış olmalıdır. Sultanın bu zorunlu sürgününde oğulları Alaeddin Keykubat ve İzzettin Keykavus’ta ona eşlik etmiştir. Şehzadelerin kentin sokaklarında Hacip Zekeriya ile gezdiği bilinmektedir. Hatta bu emir şehzade Alaeddin’e yıllar sonra onu ve kardeşini omuzunda nasıl dolaştırdığını hatırlatmıştı.

    Sultan 1205’te Selçuklu tahtına çıkmak üzere ayrıldığında oğulları burada kalmış ve kısa süre sonra lalaları tarafından kaçırılıp babalarının yanına götürülmüşlerdir. Bu iki Selçuklu şehzadesi geleceğin Sultanlarıdır. Bu ara Bizans devleti başkentlerini Haçlılara kaptırmış 1204 yılından 1261’e kadar yeni başkentleri İznik olmuştur.

    Alanya’daki Alaeddin Keykubat heykeli.

    Bizans başkentine yapılan en meşhur ziyeret ise Sultan II. İzzettin Keykavus’un ziyaretidir. Sultan İlhanlılara karşı 1256 yılında çok sayıda Bizans askeri de bulunan bir ordu ile savaşa kalkışmıştır. Bizans kaynakları kendi üniformaları ile savaşan Bizans askerinin İlhanlıları geri çekilmeye mecbur bıraktığı ama Selçuklu Emiri Arslan Doğmuş’un askerleri ile birlikte İlhanlı saflarına geçmesi üzerine Selçukluların yenildiğini anlatır. Sultan bu olaydan sonra kaçmış ve Bizans topraklarına sığınmıştır. İlhanlı ordusunun Anadolu’dan ayrılması sonrasında İmparator II. Theodoros Laskaris’in verdiği kuvvetlerle Konya’ya gelip tekrar tahta çıkmıştır. 1262 yılında ise yeni İlhanlı saldırısı karşısında duramayıp Antalya limanından gemilerle bütün ailesi ve adamları ile Haçlılardan yeni kurtarılan Bizans başkentine çekilmek zorunda kalmıştır. Burada bir hükümdar gibi karşılanmış ve ağırlanmıştır. Bu uzun misafirlikte Anonim Selçuknamede detaylı anlatılır. Sultan ve beraberindeki emirlerin zengin kenti çok beğendiği ama devleti ve halkı zayıf bulduğu anlatılır. Bir süre sonra sığınmacı Selçuklu emirlerinin başkenti elegeçirmek için bir darbe hazırlığında olduğu iddia edilmiş ve sultan Enez’e sürülmüştür. Emirlerin bir kısmı hizmetkarları ile vaftiz olmaya zorlanmış sonrasında onlarda şehirden çıkarılmıştır. Buradan Kırım’a geçen sultan 1279-1280 yılında vefatına kadar burada kalmıştır.

    Sultan şehirden ayrıldığında annesi ve eşinin kentte kaldığı bilinir. Onlar eski Bizans vatandaşları idi. Sultanın çok küçük olan iki oğluda Konstantinopolis’de kalmış. Onların kentteki soyu “Sultanos” ve “Melikidis” aileleri olarak varlığını Osmanlı dönemine kadar devam ettirmiş. Bu ailelerin Balkanlardaki mal varlığı Sultan Murad döneminde tartışma yaratmış ancak Osmanlı padişahının izni ile mülklerini korumayı başarmışlardır. Belki Selçuklu prensleri ile ilgili ya da Bizans’a sığınan Selçuklulardan biri Aynaroz’da bir manastır kurdurmuştır. Selanik yakınlarındaki bu manastır Kutlumusio adıyla bilinir. Galiba bu isim Kutlumuş adından kaynaklanmaktadır. Bu manastır bugün hala varlığını devam ettirir.

    Selçukluların Bizans başkentindeki varlığını tersten okumak da mümkündür. Selçuklu başkenti ve sarayında da bir çok Bizans soylusu vardı. Anadolu topraklarında inançların, halkların, devletlerin ilişkileri oldukça karmaşıktır.