1950’li yılların ikinci yarısında artık Demokrat Parti iktidarının sıkıntılı günleri yavaş yavaş başlamış; uluslararası siyaset gündeminde Arap-İsrail savaşı, içerde ise döviz darboğazı ve dolayısıyla kâğıt kıtlığı vardı. Günlük gazetelerin bile 20-30 bin basıldığı bir dönemde 200 binleri aşan satışa sahip Hayat dergisinin iki fotomuhabirinden biri Ozan Sağdıç, diğeri Ara Güler’di…
6 Nisan 1956 tarihinde basın dünyamıza katılan Hayat dergisi, sevilmiş benimsenmiş bir aile magazini olarak, sosyal yaşantımızı derinden etkilemiş bir yayın organı olarak anımsanır. En kabadayı günlük gazetenin bile en çok 20-30 bin basıldığı bir dönemde, zaman zaman 200 binleri aşan bir tirajı vardı. Yayımından bir-iki ay önce “Manzara fotoğrafları satın alınacak” başlıklı bir gazete ilânıyla beni matbaalarına çeken heyet üyelerinden büyük röportaj ustası Hikmet Feridun Es’in “Babıâli tecrübesi olmayan (yani günlük gazetelerde kaşarlanmamış olan) taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk. Bizimle çalışır mısın?” sözleriyle bana fotomuhabirliği teklif edildiğini daha önce anlatmış olmalıyım.
Teklifin büyüklüğünden ürkmüş, cesaret edip hemen yanıt verememiştim. Liseden mezuniyet için tek dersten beklemeliydim, sınavı verirsem mimarlık okumaya yönelecektim; veremezsem tecilim olamayacağı için beni askere alacaklardı. Kararsızlığımın asıl nedeni böyle ikircikli bir hava içinde oluşumdu. Ancak dergi yayına başlayınca, kalite önüme serilince bende yelkenler suya inmişti. İlk işim yine aynı adrese gidip Hikmet Feridun Bey’in kapısını çalmak olmuştu. Ara Güler’in daha önceden tipo baskısıyla çıkan aylık Hayat dergisinde yarı zamanlı çalışmaları olmuştu. Benim kadroya alınmamla derginin ilk iki fotomuhabiri olmuştuk.
Yakından takip Tarihî yapıların onarılma faaliyeti sırasında Ozan Sağdıç, fotoğraf makinesiyle Sultanahmet Camii’nin kubbesinde. Bu ânı Ara Güler fotoğraflamıştı.
O zaman Demokrat Parti dönemi, iktidarın artık yavaş yavaş sıkıntıya düşmeye başladığı yıllar. Döviz darboğazı bir yana, hükümet basını yanında tutmak amacıyla kâğıdı tahsise bağlamış. Hayat 11. sayısını çıkardıktan sonra kağıt stoku tükenmiş, zorunlu olarak yayını durdurmuştu. Benim kadroya katılmam o günlere rastlamıştı. Hükümetle müzakereler sonuçlanmış (tabii Menderes iktidarını desteklemek koşuluyla) tifdruk tekniğine uygun kâğıt ithaline izin verilmiş, hatta İzmit’teki Seka fabrikasında bir tezgâh düzeneği, eklenen özelliklerle o cins kâğıdın imaline ayrılmıştı.
Benim de fotomuhabirliğimin ilk günleri… Dergi idaresi, kağıtsızlık yüzünden zorunlu yayın durdurma süresinde boş durmayıp kimi konuları yedeklemek gayreti içindeymiş. Üzerinde durulan konulardan biri (o zamanki adıyla) Yeşilköy Havaalanı idi. Yazıişleri müdürümüz İbrahim Çamlı gidip görevlilerle görüşme yapmış, Ara Güler de kimi fotoğraflar çekmiş. Bana verilen ilk görev de bu havaalanını anlatan ek fotoğraflar çekmekti. O zaman burası dünya standartlarında bir havaalanı sayılmıyordu ve uluslararası bir transit merkezi değildi. Batı ile Asya ülkelerini bağlayan uçaklar Beyrut ve Kahire üzerinden geliş-gidiş yapıyorlardı. Türkiye’ye doğrudan sefer yapan uçaklar az sayıda ve ancak küçük uçaklardı. Herkesin içinde Yeşilköy’ün uluslararası bir özellik kazanmasına dair özlemler vardı.
Yeşilköy’e gittiğim günün bir önceki günü, ünlü 1956 Arap-İsrail savaşı patlamıştı. Beyrut ve Kahire havaalanları trafiğe kapatılmıştı. Transit bağlantılar geçici olarak Yeşilköy üzerinden yapılır olmuştu. Bu durum, bir zorunluluktan dolayı bile olsa İstanbul’un uluslararası hava trafiğinde ilk kez rol alması demekti.
Benim şansıma, havaalanına gittiğim gün apronda bir İsrail uçağı beklemekteydi. Az sonra da bir Lübnan uçağı indi ve getirip İsrail uçağının yanına yerleştirdiler. Ortadoğu’da birbirini boğazlayan iki ulusun uçakları bir Türk havaalanında kardeş kardeş yan yana durmaktaydı. Araziye açılarak iki uçak artı Yeşilköy terminal binasını, yazıları açıkça okunacak bir biçimde fotoğrafladım.
İsrail ve Arap uçakları Yeşilköy havaalanında o sıralarda birbiriyle savaşan İsrail ve Arap ülkelerinin yolcu uçaklarını yanyanayken yakaladığı bu fotoğraf, Ozan Sağdıç’ın Hayat dergisinde yayımlanan ilk fotoğrafı olmuştu.
Derginin yazı işleri müdürü İbrahim Çamlı duygularını salvo ateşi halinde dışa vuran bir kişiydi. Benim fotoğrafı görür görmez “Müthiş” diye yerinden fırladı. Hikmet Feridun Es daha temkinli bir beğeni gülümseyişiyle, daha sonra sık sık rastlayacağım şakacı tavrıyla “Sen bunu kendin mi akıl ettin, yoksa birisi mi gösterdi?” diye sordu. Sonuçta, çektiğim bu fotoğraf sayesinde beni yeterince ‘uyanık’ buldular.
İşte yazıişleri kadrosunca çok beğeni ile karşılanan bu ilk fotoğrafım, önceki fotoğraflarını Ara Güler’in çekmeye başladığı röportajın en başına ve en büyük boyda bir ana başlık fotoğrafı olarak yerleşti. Yeşilköy röportajının ana fotoğrafı olarak dergide yer aldı. Bu, aynı zamanda dergide ilk imzalı basılan fotoğrafımdı. Röportaj “Fotoğraflar: Ara Güler – Ozan Sağdıç” imzasıyla çıktığı için de Ara Güler’le benim adım da ilk kez biraraya geliyordu.
Yaşım 20 kadardı ama, o gençlik yıllarımda ufak tefek bir görünüşüm vardı; yaşımdan daha küçük gösteriyordum. Dergide yaşlı-başlı abiler, amcalar hatta dede diyebileceğim Halit Fahri Ozansoy gibi insanlar vardı. Kadronun en küçüğü, en genciydim ya, daha ilk günden adım konmuştu sanki: “Çocuk”.
Bana bir iş yüklenecekse, salonun kapısından “Çocuk burada mı” diye seslendiklerinde beni aradıklarını anlardım. Sonraları türlü türlü cinsliklerimle milleti şaşırtınca “Çocuk” adımın başına bir de “Harika” sıfatı yakıştırıldı. Bunu ilk dile getiren galiba ressam ağabeyimiz Firuz Aşkın’dı. Kadroda artık bu harika çocuktan harika(!) işler beklenir olmuştu.
İlk bağımsız röportaj: Timsahlar ve çocuklar İki küçük çocuğunu ve altı adet timsahı aynı evde büyüten Amerikalının öyküsü, mesleğe yeni başlayan fotomuhabirin yaptığı ilk bağımsız röportaj olmuştu: “Bu evde 6 timsah var”.
Üniversitedeki hocası, tıp doktoru olmuş dayımı ihtisas yapmak üzere ABD’deki bir kuruma tavsiye etmişti. O da İngilizcesini ilerletmek üzere bir Amerikalı’dan ders alıyordu. Bu adam Hilton otelinin iletişim ve muhasebe şefi Mr. Charles Haas idi. Bu adamın tuhaf bir merakı olduğunu öğrendim. Evinde 6 timsah ile 26 kaplumbağa beslemekteydi. Timsahları çok küçük yavrular halindeyken getirmiş ancak yavrular her hafta birer santim büyümekte… Günün birinde kocaman birer yaratık olacak bu timsahlar, özellikle bebek yaştaki iki çocukları için tehlike oluşturmaktaydı. Mr. Haas ise o zaman İstanbul’da henüz bulunmayan bir hayvanat bahçesinin beklentisi içindeydi. Timsahlı evin röportajı, benim yayınlanan ilk tam bağımsız röportajlarımdan biri olmuştu.
O yıllarda İstanbul’da yine hummalı bir imar faaliyeti vardı. Birçok tarihî eseri ve kent dokusunu yok eden bilinçsiz yıkımlar yanında, olumlu sayılabilecek bir olay da yıllarca ihmal edilen camilerin onarımı idi. Camilerin yıpranmış taşları değiştiriliyor, kubbe ve minarelerdeki kurşunlar yenileniyordu. Özellikle sipsivri minare külâhlarında çalışan tamircilerin cesareti hayret uyandırıyor, dikkatimizden kaçmıyordu. Yazıişlerinin çekirdek kadrosunda bizim de dahil olduğumuz bir fikir alışverişi toplantısında bu konuda bir röportaj yapılabilir mi konusu tartışılıyordu. Hikmet Feridun Es her zamanki muzip kışkırtıcılığı ile “Ben ona foto muhabiri derim ki, o minare külahını tamir edenin de üstüne çıkıp, yukarıdan aşağıya doğru fotoğrafını çeksin” demişti. Madem marifet ölçütü böyleymiş, bu işi ne yapıp yapıp becermeliydim. Tam da o sıralarda, Divanyolu’nda matbaamıza komşu sayılacak kadar yakınımızda Atik Ali Paşa Camii’nin minaresinin kurşunları değiştiriliyordu. Gidip onarımı yapan ustalarla görüştüm. Gerekli tedbirleri almaları için önerilerde bulundum. O işle uğraşan usta istediğim düzeni kurmayı 50 liraya yapabileceğini söyledi. Muhasebeden avans alıp adama verdim. Sonuçta külahın kurşununu değiştiren ustanın üstten fotoğraflarını çektim. “Alın işte marifet” dercesine Hikmet Feridun Es’in masasının üzerine koydum. Bu çok sükse yaptı. Fotoğraf tam sayfa olarak basıldı. Röportajın başlığı da “Ölümle Oynayanlar” olmuştu.
Minare ustasını üstten çekmişti
Atik Ali Paşa Camii minaresi külahında çalışan ustayı fotoğraflayan Ozan Sağdıç, bu fotoğrafıyla büyük sükse yapmıştı.
Fotoğraf, Hayat dergisinde “Ölümle Oynıyanlar” başlığıyla yayımlanmıştı.
Dergi satışa çıktıktan kısa bir süre sonra babamdan acele bir mektup geldi. Kısa mektubunda “Oğlum annenin yüreğini hoplatma, bir hünerin varsa yerde göster” diye yazmıştı babam. O zaman herkes benim kendimi bağlatıp minarenin en tepesine makaralarla çekildiğimi sanmıştı. Oysa işin bir püf noktası vardı ve aslında kendimi hiç de riske atmamıştım. Bilinmeyen bu sırrı ilk kez şimdi, burada açıklayayım: Ben minarenin külâhının içinden tırmanabileceğim en uç noktaya kadar tırmanmıştım. Gerçi içerideki bir yığın çivili tahta destekler yüzünden burası iğneli fıçı gibiydi. Tırmanmak kolay değildi ama, hiç değilse çok tehlikeli sayılmazdı. Ulaşabildiğim son noktada kurşun plâkayı geçici olarak söktürmüştüm. Bu dar alan iki kolumun çıkabileceği kadar bir delik sağlamıştı. Tamirciye verdiğimiz 50 lira bunun içindi. Her yanımdaki çivili tahtalarla iğneli fıçıda gibi olsam da, üstten bakmalı refleks kamerayı çıkardığımda doksan derecelik bakacından görüntüyü kontrol edebiliyordum. Benim alt seviyemde çalışan işçi, alem desteğine bağlanmış ipli oturağında rahatça iş görebiliyordu.
‘Ağustos sıcağında eriyen İstanbul’ Kıvrılıp bükülebilen bir çelik aynaya yansıtarak çekilen “Ağustos Sıcağında Eriyen İstanbul” fotoğrafları. Yardımcı olup aynayı tutan o zamanki genç ressamımız Hikmet Andaç.
Özetle şunu diyebilirim ki, ben bu işi canımı ortaya koyarak değil, ama aklımı çalıştırarak çözümlemiştim. Yine akıl işi olan bir başkası da şöyleydi:
Uluslararası ajansların temsilcileri gelip tek başına fotoğraf ya da fotoğraflı röportajlar teklif ederlerdi. Yazıişleri de beğendiklerini satın alırdı. Bir gün Hikmet Feridun Es, İbrahim Çamlı ve Semiral Bilbaşar üçlüsü ellerinde birtakım fotoğraflar, büyük bir beğeni içinde “Bak Ozan, ne muhteşem bir iş” diye bana gösterdiler. Eciş bücüş edilmiş Paris fotoğrafları. “Yaz sıcağında eriyen Paris” başlığı ile ilk çıkacak dergide yayınlanacakmış. Önce “Ne var bunda, önemli bir marifet mi sanki” dedim, sonra da saldırıya geçtim: “Hem niçin eriyen Paris olsun ki, onun yerine İstanbul’u eritsek daha iyi olmaz mı?” diye sordum.
Balerin uçar gibi…
Işık Lisesi’nde misafir öğrenci olarak okuyan genç balerin Gülçin Bayburtlu. Ozan Sağdıç’ın onu havada gösteren fotoğrafı, o zamanın şartlarında olağanüstü bir fotoğraftı. Zira Türkiye’de henüz paraflaş tekniği yoktu.
İzmir Fuarı’nın lunaparkında ‘Kahkahalar Evi’ adı altında kapalı bir pavyonda, yüzeyi yamuk yumuk aynalarda insanların türlü şekillere girdiğini görmüştüm. Karanlık odamızda fotoğrafçıların ıslak fotoğraflarını kuruttukları bir sıcak pres vardı (Glase makinası denilen bu aygıtın içine bir çeşit eğilip bükülebilen bir çelik ayna parlaklığında ince bir levha konulurdu). Matbaayı kuran Almanlar aynanın en büyük modelini alıp, bizim karanlık odaya koymuşlar. Biraz hor kullanıldığı için birkaç yerinden de hafifçe darbe yemişti. Oraları görüntüyü daha bir deforme ediyordu.
Yanıma derginin illüstrasyon ressamı Hikmet Andaç ve Edremitli öğretmen Mahmut Denizci’yi alarak İstanbul’un önemli yerlerini birlikte dolaştık. Onlar hedef yapıya karşı o parlak levhayı çeşitli şekillerde kamburlaştırarak tuttu. Ben de onun deforme olmuş şeklini ayna içinden çektim. İşte bu röportaj ve fotoğraflar, “Ağustos Sıcağında Eriyen İstanbul” başlığı ile yayınlanmıştı.
Dört yaşında baleye, yedi yaşında piyanoya başlamış bir genç kızın varlığı çalınmıştı kulağımıza. Yakın zamanda bale eğitimi için Londra’ya gitmeye hazırlanıyordu; bale tutkusu yüzünden ara verdiği öğrenimini diploma ihtiyacından dolayı Işık Lisesi’nde misafir öğrenci olarak tamamlayacaktı.
Kendisinden sözedilmesinin asıl nedeni, öğrencisi olduğu okulda küçük çocuklara bale dersi vermekte oluşuydu. Gülçin Bayburtlu ile bu vesileyle tanıştık. Ankara’daki Devlet Konservatuvarı’nın yeni açılan Bale Bölümü’nü hariçten kazanan ve beş derece yukarısına kabul edilen tek öğrenciydi. Ancak o ve ailesi eğitimini Londra’da Royal Academy’de yapmayı arzulamış, oraya da kabul edilmişti. İlk önce lisedeki etkinliklerini fotoğrafladım. Balerin olarak fotoğraflarını profesyonel bir stüdyoda çekmek için başvuracağım adres belliydi: Daha önce yanında bulunduğum Şevket Tanju’nun stüdyosu. Böyle durumlarda stüdyosunda çalışmama seve seve izin verirdi. Koca İstanbul’da sonsuz zemin uygulaması ve paraflaş olayı bir tek onun stüdyosunda mevcuttu. Bu genç balerinin havada uçarmış gibi fotoğraflarını o stüdyoda çekmiştim.
Gülhane eğlence parkı Gülhane Parkı girişi. 50’li yılların sonu, Gülhane parkının bir eğlence parkına dönüştürüldüğü zamandı.
Lunapark ışıklarıyla gece görüntüleri, Ozan Sağdıç’ın iz bırakan karelerindendi.
“Hayat’ta İlk Adımlar” başlığı altında Hayat dergisinin olduğu kadar, benim de ilk gazetecilik deneylerimi biraraya getirdiğim daha birçok anım var elbette. Bu yazıya şimdilik Gülhane Parkı’nın bir eğlence parkına dönüştürülmesi günlerinin öyküsüyle son verelim.
Bu röportajım “Ampulden Bahar Kıyafetleriyle Gülhane” başlığı ile yayınlanmıştı. Oradaki eğlence âlemi güneşin batmasına yakın başlıyor, geceyarısına kadar sürüyordu. Kapısındaki lale motifleri çizen neon lambaları ile taçlanan bol ışıklandırılmış (elbette kendi zamanına göre) bir yalancı cennet görünümündeydi. Bu lunapark gece işlenmeliydi ve öyle de yapmıştım. Fotoğraflara konulmuş ana başlıklar şöyle sıralanmış: Renk Diyarı, Vahşi Hayvanlar, Bol Işık. Ve son ana başlık da: Çocuklaşan Büyükler.
Avrupa’dan Türkiye topraklarına gelen Batılı sayyahlar, 15. yüzyıl başından 19. yüzyıl sonuna kadar geçen uzun dönemde, Anadolu coğrafyası ve insanları üzerine çok değerli yazılı kaynaklar ve çizimler bıraktılar. Yeryüzünün adımlarla, binek hayvanlarıyla en çok çiğnenen toprakları Anadolu’dan aktarılan bu ilk elden bilgileri içeren eserler, büyük bir kütüphaneyi dolduracak bir kültür birikimi oluşturdu.
Deniz ve nehir taşıtlarıyla seyahatin tarihi, binlerce yıldır. Karada yolculuklar, bölgelerarası göçler ve sürgünler çoğunca yaya, hayvan koşumlu arabalarla -motorlu taşıtların yaygınlaşmasına karşın- 19. yüzyıla kadar sürmüştür. Tren, motorlu-pervaneli, hatta balonlu araçlarla yolculuk, son iki yüzyılın öyküsüdür.
18. yüzyıl başında Erzurum
Bugün bile İstanbul caddelerinde atlı arabaları, Adalar’da fayton, köylerde kağnı veya öküz arabalarını “hizmette” görünce şaşmıyoruz. Demek ki insanlığın uzun tarihinde çoklukla yaya, ikinci sırada da atla, eşekle, katırla, deveyle hatta fille veya bunların koşulduğu arabalarla, tekli veya çoklu seyahat edilmişti. 1918’de 76 yaşında ölen Sultan Abdülhamid, 33 yıl süren saltanatında trene binmemişken, tahttan indirilince trenle Selanik’e sürgüne gönderilmiştir. 80 yıl önce kaybettiğimiz Atatürk’ün de -döneminin havayolları koşullarında- uçakla seyahati olmamıştı.
Seyahat amaçlı yolculuklara gelince… Aylar süren Hac ziyaretleri ile görev ve sefer gidiş- dönüşleri ayrı tutulursa, tenperver (rahatına düşkün) Osmanlı aydınlarının Anadolu’da, Rumeli’nde, Arap Yarımadası’nda veya Afrika’da, “gezelim görelim de yazalım” gibi bir merakından -bir-iki istisna dışında- söz edilemez.
Mısır Donanması Kaptanı Seydi Ali Reis (öl. 1562), savaşta ve fırtınalarda kaybettiği donanmasından kalan gemileri Hindistan-Gücerat hâkimine emanet ederek, Kasım 1554’te 50 gemiciyle karadan yola koyulmuş; Pencap’ı, Sind’i, Maveraünnehir’i, Afgan’ı, Horasan’ı Azerbaycan’ı, İran’ı, Anadolu’yu arşınlayıp Mayıs 1557’de İstanbul’a dönmüştü. Mir’at-ı Memâlik adlı yapıtında bu serüvenli dönüşü anlatmıştır. Çağdaşı bilgin sanatçı Matrakçı Nasuh/Nasuhi’s-Silâhî de (öl. 1537?) Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman adlı eserinde 1533-4 Irakeyn Seferi dönüşünde, Bağdat’tan İstanbul’a, yolu boyunca gördüğü kentleri, kimi köyleri minyatür tekniğiyle betimlemiş ve anlatmıştır.
Görevleri gereği uzun yolculuklar yapan Osmanlı kamu görevlilerinin, sefer komutanlarından, yol ve yolculuk anılarını anlattıkları kitap ve defterler bırakanlar sayılıdır. Müşir Ahmed Muhtar Paşa’nın (öl. 1919) Sergüzeşt-i Hayatın Cild-i Evveli-Cild-i Sânisi ender örneklerdendir. Ferik (korgeneral) coğrafya yazarı Süleyman Şevket Paşa’nın (öl. ….) Sicill-i Ahvâl-i Âcizi (yayımlanmamıştır) defteri birer örnektir. Dünkü aydınlar daha çok edebi deyim ve tabirlerle şişirilmiş mektuplar, tezkireler, arizâlar yazmışlardır.
Evliya Çelebi de gezip gördüklerini veya dinlediklerini görmüşçesine anlatarak, bunları Tarih-i Evliya adıyla kitaplaştırmıştır. Bu büyük esere Evliya Çelebi Seyahatnâmesi adının verilişi, 1898’deki basımındadır. 18. ve 19. yüzyıllarda diplomatik görevlerle yabancı ülke başkentlerine giden elçilerimizin kaleme aldıkları “sefaretnâme”ler de aslında birer seyahatnâmedir.
Ülkesinde tehlikelerden uzak gönenç içinde yaşarken, yaşamın dayattığı zorunlu seyahatlerle değil de başka ülkeleri görmek, keşifler-araştırmalar yapmak için yollara düşen, aylarca hatta yıllarca yol kateden, tehlikeleri göze alan, memleketine dönemeden ölen binlerce insanın serüvenlerini, bugün kitaplarda, ansiklopedilerde buluyoruz. Hommaire de Hell’in, arkadaşı ressam Jules Laurens’le çıktığı uzun Doğu seyahatinde, Türkiye kolaçanından sonra İran’da iken henüz 35 yaşında ölümü (1848) bir örnektir.
Doğu’ya yolculuk Avrupa’dan gelen gezginlerin toplumsal tarihimize ışık tutan, yüzlerce eserinden birkaçı.
Londra’dan, Paris’ten çıkıp Pekin’e gidenler, Asya step ve çöllerini aşanlar, Hindistan çangıllarına, buzullar arasından kutup noktalarına, Afrika’nın vahşi hayvanlarını, zenci kabilelerini görmeye gidenler de vardır.
Yeryüzünün adımlarla en çok çiğnenen toprakları Anadolu’dur. Avrupa’yı doğu ve güney ülkelerine bağlayan kadim yollar Anadolu’dadır. Bu yarımadanın çok eski iskân ve uygarlık yurdu oluşu da yol ve yolculuk güvenliği açısından Avrupalı gezginlerin tercih nedeni olmuştur. Selçuklu ve Beylikler çağında Anadolu’nun işlek yolları üzerinde yaklaşık 30- 40 km. aralıklarla sultan hanları, kervansaraylar yapıldığı gibi, aralarda da hanlar, ribatlar, menzilhâneler çoktu. Antalya’da Evdir, Kırkgöz, Alanya’da Şerefza, Alara, Burdur Susuz, Aksaray ve Kayseri sultan hanları, Konya Karatay, Zazadin, İshaklı’da Akan, Ürgüp Sarıhan, Tokat Hatun Hanı, Amasya Ezine Pazarı, Sivas’ta Yenihan, Gebze Çoban Mustafapaşa, Lüleburgaz’da Sokollu, Edirne Rüstempaşa, Ayşe Kadın…
Konaklama olanakları ve yol güvenliği kamu ve vakıf örgütleriyle sağlanıyordu. Kentlerde de yolculara kapı açan hangâhlar, tabhaneler, imaretler, şehir dışında zaviyeler vardı. İstanbul’da Elçi, Vezir, Sırmakeş, Kürkçü Hanları gayrimüslim yabancılar içindi. İstanbul’da, İzmir’de diğer liman kentlerinde de yabancılar için otel ve pansiyonlar vardı.
Anadolu’da at veya arabayla seyahat edenler, geceleri veya yaz sıcağında gece yolculuğu gerekirse gündüz vakti yol hanlarında istirahat ediyorlardı. İstanbul’dan Üsküdar’a geçen bir yolcunun, bir kafileye veya kervana katılarak örneğin Halep’e ulaşmak için normal koşullarda 25 gün boyunca, toplam 256 saat yol kat etmesi gerekiyordu. 18. yüzyılda Üsküdar-Halep arasındaki 25 menzile, konaklama yerlerine ulaşmak için günde 6 ila 18 saat gitmek koşuldu.
Yollarda kafilelerden birinin ötekinin arkasına takılması; giden-gelen yüklü kervanların ardarda yoğunluğu, kıstaklardaki karşılaşmalar, tıkanmalara hatta kanlı döğüşmelere neden oluyor, günümüzdeki trafik tıkanmalarını aratacak bekleme ve gecikmeler yaşanıyordu. Yolun açılması için kavga veya anlaşma sonucu bir kervan yüklerini indiriyor, diğer karşıdan gelen kervan geçtikten sonra yeniden yük bağlıyor, bu sırada yolcular da yol kenarlarında uzun süre bekliyorlardı. Her yıl Hac mevsiminden üç ay öncesinden itibaren hacı kafileleri yoğunlaşır, tavaf ve ziyaretlerden sonra dönüşler sürdüğünden yollardaki yoğunluk daha da artardı.
Diğer yandan uzun yolculuklarda denizde korsan, karada harami, yolkesen denen soyguncular eksik olmazdı. Yollarda da mahuf (korkulu) kıstaklar vardı. Buralarda görevli yol güvenliğinden sorumlu derbentçiler, menzil-beldar örgütleri, ribatlar, ayrıca martaloz, pandor denen geçit bekçileri vardı. Buna karşın, Sakarya civarındaki Ak Murad ve Giryan Pınarı, eşkıyanın eksik olmadığı noktalardandı. Yolcular Balkan geçitlerinde, Süzebolu, Ahyolu, Aydos Boğazı, Şumnu, Çitak, Demirkapı, Şıpka Zağra, Troyan/Hisar, Vid, Iskır gibi çetin geçitlerde korkulu anlar yaşardı. Tanzimat döneminde jandarma örgütü görevini üstlenen Derbendat Nezareti kurulmuştu. İstanbul’da Divan-ı Hümayun’dan pasaport ve seyahat izin belgesi demek olan “yol beratı” alan bir yabancının can ve mal güvenliği sağlanıyordu.
Nizamî ordu kurulduktan sonra izinle, tebdil-i heva için veya terhis olarak memleketine gönderilen askerlere yolda zaruret çekmemeleri için günlük 300 dirhem (1 kg) nân-ı aziz (ekmek) bedeli ile günlük 20’şer para katık bedeli veya buna eşit, zeytin, sirke ve sarımsak verilirdi.
Avrupalı seyyahlar
Avrupa’dan Türkiye’ye gelen yolcular o günün koşullarında Belgrad-Edirne arasında Osmanlı topraklarında ilerlerken, her yerde dindaşlarından hizmet alırlardı. Edirne-İstanbul arasında ise “iyi” ve çok güvenli bir yolda ilerleme şansını Sultan Yolu güzergâhında bulurlar; kent ve kasabaların bakımlı ve romantik manzaralarına hayran kalırlar; izlenimlerini yol defterlerine yazarlardı. Menzil mesafelerine göre çarşılı, hanlı, hamamlı camili, köprülü Havsa, Babaeski, Lüleburgaz menzilleri bayındır ve işlek konfor duraklarıydı. Bunun dışında uçsuz bucaksız araziler, ekin tarlaları ve hayvan sürüleri dışında çıplak ve ıssızdı.
İzmit’te Türk evleri İngiliz ressam William Henry Bartlett, 1840’lı yıllarda kapsamlı bir Balkanlar ve Ortadoğu turuna çıkmıştı. Yukarıda kendisinin resmettiği İzmit’teki Türk evlerini görüyorsunuz.
Avrupalı pekçok araştırmacı, serüven-sever gezginin çantalarında haritalar, dürbünler, kılavuz kitaplar bulunduğu gibi, bunlar yerliden rehber ve postacılar da tutar; uğradıkları veya konakladıkları yerlere ilişkin edindikleri bilgileri not eder; değerli, özellikle arkaik-antik objeler, otantik öteberi, yazma kitap, vs. alanlar da olurdu. Bunlar uğradıkları yerleri anlatan notlar alır, resimler yaparlardı. Yanlarına ressam, haritacı tercüman alanlar da vardı. Anadolu’yu, Doğu’yu görüp gezenlerin nesnel yazanları kadar abartılı tanımlamalar, haksız eleştirenler de yok değildi.
Avrupalı gezginler için “Levant” (Doğu) asıl İstanbul’dan sonra başlıyor; Ankara ve Konya’dan güneye gidenler Antakya, Halep- Şam-Kudüs’e yöneliyor, aralarındaki dindarlar da bu son durakta “hacı” oluyorlardı. Güneydoğu yolunu, yani Bağdat Caddesi’ni seçenler için Harput, Diyarbekir, Mardin, Musul, Bağdat görülmeye değer duraklardı. Doğuya yönelenlerin hedefi İran kentleri, Tebriz, İsfahan, Şiraz, Kazvin’di. Alamut Kalesini, Hayber geçidini, Pencap’ı, Hind hatta Çin dünyalarını adımlayanlar çoktu. Yurduna dönemeyip ölenler de az değildi.
Bir zamanlar Bağdat J. Peeters’ın 1697 tarihli, Doğu kentlerini tanımladığı Description des principales villes (Başlıca şehirlerin tarifleri) adlı yapıtından bir Bağdat resmi.
Doğal ki gördükleri her yer beşeri yönden son derece renkliydi. Giyim kuşamlar, evler, çarşılar, camiler, medreseler, türbe ve mezarlıklar, tesadüfen izledikleri düğün şenlikleri veya cenaze kalabalığı, pazar ve panayırlar, harabeler, yemekler, konaklama yerleri, yiyecek ve içecekler…
Akdeniz su yolunu tercih edip, Anadolu’da ilk durak İzmir’de karaya ayak basanların ortak merakları antik kent harabeleri, sonrasında Akdeniz kıyıları idi. Rodos, Girit, Kıbrıs, İskenderiye uğraklarından sonra Mısır’a gidenlerse, tutkularını ehramları, Nil çavlanlarını, tapınakları görerek sakinleştirirdi.
Turistlerin her daim göz bebeği C. Texier’in Asie Mineure (Küçük Asya) adlı 1862 basımlı kitabında Marmaris kıyılarının bir tasviri.
Elçilik göreviyle yola çıkanlar için, devletin gücünü göstermek için olağanüstü önlemler alınıyor; bununla kalınmayarak heyetlerin deniz ve kara yolculuklarını konforlu denebilecek koşullarda tamamlamaları sağlanıyordu. Örneğin 16. yüzyılda Avusturya elçisi Busbecq’i Osmanlı topraklarına getiren gemide akşamları ziyafetler veriliyor, müzik dinleniyor, geminin uğradığı limanlarda da törenler yapılıyordu. Bu kişilerle birlikte araştırma ve inceleme için yola koyulanların yüklü masraflarını da zengin soylular ve aristokratlar karşılıyordu.
Osmanlı ülkelerinde en çok da Batı Anadolu’da eski İyon sitelerini gezip inceleyen, arkeolojik keşifler yapan, Selçuklu ve Beylikler eserlerini, Anadolu coğrafyasını, kentlerini, ulaşım koşulların gözlemleyip araştıran, bitki çeşitleri toplayan, arkeolojik araştırmalar yapan Avrupalı gezginlerin 14. yüzyıl sonundan 20. yüzyıla kadar yazdıkları Almanca, Fransızca İngilizce eserler büyük bir kütüphaneyi doldurabilir bir kültür birikimidir. Stefanos Yerasimos’un 14. – 16. yüzyılda Osmanlı coğrafyasının muhtelif bölgelerinde gezen araştırmacı ve gezginler için hazırladığı, 1991’de yayımlanan Les voyages dans l’empire Ottoman (XIV-XVI siecles) adlı eseri geniş bir katalog olup, tüm bu yolculukları kayıt altına almıştır.
Yolculuk tarihçisi
Osmanlı Devleti’ni kat eden gezginler üzerine yaptığı çalışmayla tanınan S. Yerasimos’un Osmanlı İmparatorluğu’nda Gezginler yapıtının kapağı.
Ruy Gonzales De Clavijo (?-1412)
Sofralar kuruluyor yemekler getiriliyordu
İspanya Kralının elçisi Clavijo1402’de çıktığı yolculuğunda, İstanbul ve Tebriz’deki ikametleri de dahil, İran-Horasan kentlerinden geçerek Semerkant’a gitmiş, üç yıl sonra İspanya’ya dönmüştü. Bu seyahatin İspanya-Rodos-İstanbul-Trabzon yolculuğu kısmı yelkenlilerle denizden, sonrası karadandı. Gördüğü yerlere ilişkin verdiği bilgiler önemlidir:
“Timur’un hükmü altındaki memleketlerdeki yolculuğumuzda bütün gereksinimimiz karşılanıyor, para alınmıyordu. Gece veya gündüz nerede konaklasak hemen altımıza halılar seriliyor, sofra kuruluyor ve yemekler getiriliyordu. Köylerde köy ekmeği yiyorduk ve önümüze çok miktarda etler konuyor, başkaca yağa kırılmış yumurtalar, süt dolu çanaklar, tereyağı ve bal getiriliyordu” (Ruy Gonzales de Clavijo, Timur Devrinde Kadis’ten Semerkant’a Seyahat, çev.: Ö. Rıza Doğrul, 1939).
Johannes Schiltberger (1381-1440)
Sesi duyan haberci at koşturmaya başladı
Niğbolu’da muharebesinde tutsak düşen Johannes Schiltbergeradlı yazar Gelibolu’ya, oradan Anadolu’ya getirilmiş, Yıldırım’a danışmanlık etmiş. 1402’deki Çubuk muharebesinde de Timur’a tutsak düşmüş ve bu defa onun İndus seferine katılmış. Eserinde Anadolu ve Doğu dünyasına dair ilginç bilgiler vardır: “…Sultan bir haber çıkartırsa her handa eyerlenmiş atlar hazır beklediğinden ilk menzilden at koşturan, ikinci menzile yaklaşınca kuşağındaki çıngırağı torbasından çıkararak çalar. Sesi duyan öbür haberci atlanır ve haberi aldığı gibi atını koşturur. Bu yöntemle en kısa zamanda haber yerine ulaşır” (Türkler ve Tatarlar Arasında 1397-1427,çev.: Turgut Akpınar, 1995).
Anlattığı masalsı bir konu da şudur: “Arabistan’da bir akarsuyun geçtiği bir vadi vardır. Su o kadar derindedir ki görünmez, sadece sesi duyulur. Bu vadinin iki yakasını bağlayan köprü bir baldır kemiğidir (!) Atlı-yaya herkes ve tacirler bu köprüden geçmek zorundadır. Baldır kemiğinin uzunluğu bir farseng yani bir ok atımı veya biraz fazla tahmin edilir”.
Ogier Ghislain De Busbecq
Taştan sedirlerde yatıp uyuyan Türkler
Avusturya elçisi Busbecq, Sultan Süleyman’ın katına çıkmak için 1553’te Viyana’dan yola düşmüş. Buda-Belgrat-Niş-İstanbul-Amasya yolu gözlemlerini eserinde toplamış:
“Buda’da Tuna gemisine bindik. Gemimizi 24 kürekli bir başka gemi çekiyordu. Bunların yemek ve istirahat molaları dışından gece-gündüz gidiyorduk. Türklerin bu aceleciliği dikkatimi çekti. Yuvarlanan kütüklerin teknemize şiddetle çarpması ve kıyıdaki değirmen dolapları, gece karanlığı ve rüzgar tehlikeler yaşatıyordu. Akıntıda süratle ilerleyerek Belgrad’a geldik.
Niş’te kaldığımız kervansarayın avlusu arabalar, yük hayvanlarıyla doluydu. Türkler, dış duvarlardaki ocaklarda yemek pişirirken bir yandan da ısınıyorlar, yemeklerini 3-4 kadem (1 m.) yüksekliğindeki taş sedirlerde yerken burunlarını uzatan hayvanlarına da yiyecekleri şeyler uzatıyorlardı. Yerleştikleri taş setin üstüne bir seccade serdikten sonra, başlarının altına da eyerlerini koyuyor, kürklerini de örtünüp uyuyorlardı. Kervansaraylarda kapalı odalar olmadığından mahrem konaklama olanaksızdı. Kara yolculuğumuz İstanbul’a kadar 12 gün sürecekti. Eşyamız da hayli çoktu. Ayrıca Haydonların saldırısına da uğrayabilirdik. Bunlar çobanlığı bırakıp silahlanarak haydutluğa başlamışlar.
Irmak kenarında bir korulukta bir tür çalının köklerinden çıkardığımız özsuyu içerek ferahladık. Bir köylü ‘balık var ama tutmuyoruz’ dedi. Yılan çokmuş. Güneşte ısınmaya çıktıkları için dolaşmak kabil değil. Kentlerdeki Türk hanları herkese açıktır. Paşalar da kalır. Yemek zamanı gelince bir uşak, tepside bir tabak etli pilav ve ekmek getirir. Bazen bal gümeci de bulunur. Bu servis üç gün yapılır. Diğer konak yerine zamanında varmak için gün doğmadan kalkmak gerekiyor.
Niş- Sofya arasında kız çocuklarının ve kadınların sattığı külde pişmiş sıcak poğaçalardan yedik. Gran’a yaklaşınca 150 kişilik bir Türk süvari birliği bizi karşılayıp sancakbeyinin yanına götürdü. Oradan ayrılırken süvariler at koşturup gösteriler yaptılar ve bir süre bize eşlik ettiler” (Ogier Ghiselin Busbecq, Türkiye’yi Böyle Gördüm, Hzl.: Aysel Kurutluoğlu, Tercüman 1001 Eser).
Hans Dernschwam (1494-1568)
Kervansaraylara kadın yolcu alınmaz
Busbecq’in elçilik heyetinde bulunan Bohemyalı Hans Dernschwam da Viyana’dan Amasya’ya kadar 1553-1555 yıllarındaki gidiş-dönüşte yazdıklarını iki ciltlik bir kitapta toplamış. Bu elçilik heyetinde başta elçi (Busbecq), 2 uşağı, piskopos, başrahip ve rahip, kaptan, atlı muhafızlar, uşak, baş seyis, 2 seyis, 7 muhafız, 10 at arabacısı, berber, aşçı, aşçı yamağı, kâhya, kâtip, kapıcı, 2 odacı, sofracı, terzi, terzi çırağı, 33 kişi ve 27 at vardı. Ayrıca dayanışmalı eşlik eden 31 kişi ve 25 atlı, ikinci kafileyle de 64 kişi 52 at vardı. Yazar bu kalabalığın günlük tüketimini verirken, her gün birer okkalık 88 ekmek tüketildiğini, her yerde kırmızı şarap bulduklarını, bir tavuğu 2-3 akçeye aldıklarını, sığır, koyun ve kuzuların canlı satıldığını da anlatmıştır:
“… Morova vadisinde bizi uzaktan gören bekçiler uzun sopalarını havaya kaldırarak ileride martalozlar (eşkıya) olduğunu haber verdiler. Yolda tuz götüren öküz arabalarına rastladık. Geceyi Derviş Bey’in konağında geçirdik. Kervan, birarada giden yolcu kafilesidir. Bu kafilelerde çokluk tüccarlardır. Böyle bir çok kervanla karşılaştık. Kervansaraylara kadın yolcu alınmaz. Kadın yolcuları, tutsakları ve köle kızları konuklayan hancılar vardır (…) Bozüyük’te çifti 1 akçeye çok lezzetli ekmek bulduk. Burada bir Alman gördük; Viyana kuşatmasında tutsak düşmüş. Memleketinde tenekeciymiş. Şimdi köle. Karısı ve çocukları ile bir paşanın hizmetindeymiş (…) Alagöz’den sonra Çukurköy’e geldik. Geçtiğimiz Kızılırmak vadisi çıplak. Karşı yakada köyler ve ot yığınları var. Uzaktaki dağlarda orman varlığı seçiliyor. Ama geçtiğimiz yerlerde çalı bile yok. Eşekle seyahat eden sekiz Türkle karşılaştık. Bursa’ya ipek götürüyorlarmış” (Hans Dernschwam,İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev.: Yaşar Önen, 1987).
Jean-Baptiste Tavernier (1605-1689)
En iyi mesken yanınızdaki çadır
17. yüzyılın Marko Polo’su denen Fransız gezgin Fransız Jean-Baptiste Tavernier, Türkiye üzerinden İran’a ve Hindistan’a altıgezi yaparak bu üç ülkedeki gezilerini anlatmıştır. Evliya Çelebi ile çağdaş, her ikisi de birer gezi tutkunuydu. Acaba bir kervanda, bir kent çarşısında karşılaşmışlar mıdır? Viyana’dan İstanbul’a kara yolculuğunun 42 gün, İstanbul-Tokat arasının kervanla 35 gün sürdüğünü; 14 günde ulaşılan Afyon’da ana yolun biri Halep’e, diğeri Tokat’a ikiye ayrıldığını yazan gezgin, yılmadan, bıkmadan, hastalanmadan, ölümcül bir olayla karşılaşmadan yıllarca süren altı seyahatiyle de Evliya Çelebi’yle bir rekoru paylaşmıştır:
“… Sofya- Filibe arasında iyi silahlanmış Tatar kafileleriyle karşılaştık. Sayıca bizi yenecekleri öngörüsüyle, ortalarından geçmemiz için yolun iki tarafına sıralanmışlardı. Ellerinde kılıçları vardı. Bizde ise her birimizde filinta bir çift tabanca, kimimizde de pek güzel av tüfekleri vardı. Bu üstünlük karşısında bizden tütün istemekle yetindiler. Doğu’da seyahat Avrupa’daki kadar rahat ve güvenli değildir. Kentler arasında çalışan düzenli taşıtlar yoktur. İklim elverişsizliği, insanların ilgisizliği nedeniyle hiç el değmemiş bölgeler vardır. Aşılması gereken çöller, Bedevi saldırıları, han-kervansaray yokluğu, su kaynaklarının kıtlığı başlıca engellerdir. En iyi mesken, yanınızda taşıyacağınız çadırdır”.
“… Trabzon- Erzurum yolu en iyi koşullarda 4-5 gündür. Deniz yolculuğu ise hayli tehlikelidir. Kırsalda kervansaray konaklamalarına para ödenmez. Kentlerde ise han odaları cüzi bir parayla tutulur. Türkiye ve İran’da ya kervanla ya 10-12 kişilik kafilelerle veya bir kılavuzla seyahat edilir. En emini bir kervana katılmaktır. Bunda da kervanların ağır yürüyüşünden yolculuk uzun sürer. Her konaktan harekette yüklerin bağlanması zaman alır. Kervan soyguncuları karanlıkta öndeki hayvanla en arkadakini bağlayan ipi keserek kervanın yolunu şaşırtır. İyiliksever Türkler, ırmaklardan uzak yollarda sarnıçlar, kuyular yapmışlardır. Hatta yağışların azlığında, yakın kasaba ve köylerden bu sarnıçlara yolcular için su taşınır. Doğu’daki han ve lokantalar Avrupa’daki gibi temiz değildir. Her yolcu ocaklı bir odaya yerleşir, arkadaki ahıra da atını bağlar. Kimi yolcular kışın oda yerine ahırda kalmayı tercih eder. İstanbul’dan İran’a kadar kervansaraylar maalesef dayalı döşeli değildir. Size bomboş bir yer gösterirler. Yatacak yer, yemek yapmak size aittir. Ama ucuza kuzu, tavuk, yağ, meyve, karpuz, ekmek alırsınız.Yolcular ve kervancılar sıkılmamak ve uyku toplamak için eğlenmekle, tütün içerek, şarkı söyleyerek, kendi işlerinden sözederek akşamı geçirirler. Yoksul insanlar da az bir ücret karşılığında kampın etrafında bekçilik ederler (…) Gidilen yerin kılık kıyafetine uymak gerekir. Aksi halde gülünç duruma düşülür. Yani sırık bağlanır, çapula, çizme giyilir (Jean Babtiste Tavernier,XVII. Asır Ortalarında Türkiye Üzerinden İran’a Seyahat,çev.: Ertuğrul Gültekin, 1980).
Jean Otter (1707-1749)
Sözde avcı gibi silahlı soyguncular
Jean Otter, Anadolu yollarında öldürülmekten kılpayı kurtulmuş bir 18. yüzyıl gezgini. Basra’dan sonra Bağdat- Musul- Mardin yollarını arşınlayarak Anadolu’ya gelmiş ve Eğin’den sonra yüce dağları aşarak bir akşam vakti 1740’ta Divriği’ye ulaşmış:
“… Eğin-Divriği yolunda beni korkutup daha fazla ücret isteyen kılavuz korumacılar geri dönünce, iki uşağımla sarp dağların arasında yapayalnız kaldık. Yolu bilmiyor, mesafeyi kestiremiyordum. Binbir güçlükle Divriği’ye indik. Korkulu bir gece geçirdik. Ertesi sabah, Sivas çavuşlar kâhyasına katılarak yola koyulduk. Üç günlük Divriği-Sivas yolunu altı günde alabildik. Eşlik ettiğimiz zabit ve askerler, yolda rastladığımız ve kendilerinden güçsüz gördükleri kafilelere ve köylere saldırmaktan çekinmiyorlardı. Köylülerden zorla yem ve yiyecek aldılar. Karabel vadisinin gür ormanları silahlı soyguncularla doluydu. Bunların, sözde avcıymış gibi omuzlarında kollarında doğanlar, atmacalar vardı…” (Jean Otter, Voyage en Turquie et en Perse, Paris, 1748).
Guillame-Antonie Olivier (1756-1814)
Türkiye üzerine önemli veriler
1793’te Paris’ten Marsilya’ya inen, oradan da gemiyle İstanbul’a gelen G. A. Olivier adlı gezgin doktor, Fransız İhtilali sürecinde Convention hükümetinin temsilcisi olarak Osmanlı ülkelerinde geziler yaptıktan sonra 1798’de ülkesine dönmüş. Olivier bu geziye çıkarken arşivlerden ayrıntılı haritalar üzerinde çalışmalar yapmış. Bir bakıma Türkiye’ye de önemli veriler getirmiş. İstanbul yaşamına ilişkin verdiği bilgiler de önemlidir (G. A. Olivier, Türkiye Seyahatnamesi: 1790’larda Türkiye ve İstanbul (Çev. Oğuz Gökmen, Ankara 1977).
Edward Raczynski (1786-1845)
Gelibolu’nun birkaç bin adım ötesi
Polonyalı kont Edward Raczynski, antik çağ eserlerini görmek için 1814’te kalabalık bir heyetle Varşova’dan çıktığı gezisinde, Odessa-İstanbul yolculuğunu buğday yüklü bir gemide yapmış. İstanbul’dan Çanakkale’ye de yine gemiyle gitmiş:
“…Hasan Bey, 1 Ekim sabahı erkenden bir kılavuzla binek hayvanlarını gönderdi. Kılavuzuma Tekfurdağı’nde (Tekirdağ) eşkıyanın bize zarar verip vermeyeceğini sordum. Bana, elini kavuğuna götürerek: ‘Beyim, bu baş size feda olun!’ dedi. Bu son derece cesur davranış beni cesaretlendirdi. Konsolosa bu cesur adama benim için teşekkür etmesini rica ettim. Gelibolu’nun birkaç bin adım ötesindeki bataklık vadiden geçerek Bolayır’a giden taş döşeli bir caddeye çıktık. Güneş battıktan sonra atlarımızı bağlayacağımız büyük bir hana geldik. Binanın bir tarafındaki odalarda müşteriler, diğer taraftaki ahırda hayvanlar kalıyordu. Han, tipik bir İspanyol meyhanesini andırıyordu. Akşam yemeğinden sonra yatacağımız yer gösterildi. Hancı, kahve pişirmemiz için kap (cezve) getirip ocağın üstüne koydu… (Edward Roczynski, 1814’de İstanbul ve Çanakkale’ye Seyahat, çev.: Kemal Turan, 1980).
Charles Texier (1802-1871)
Anadolu üzerine ilk rehber kitap
Charles Texier 1832’de geldiği Anadolu’yu gezerek Asie Mineure (Küçük Asya) adını verdiği bir kaynak eser yazmıştır. Bu kitapta “seyyahlara nasihat” başlıklı bir bölüm vardır:
“… Gidilen- geçilen yerlerin yerlilerine güven duyulmalı, bir ölçüde yerel dil bilmek de gerekir; çünkü kendisini kılavuz-rehber olarak tanıtanlar arasında, soyguncularla işbirliği yapanların da bulunabilir. İstanbul’dan ayrılmadan hükümet yetkililerinden bütün vilayetlerde geçerli olacak bir ferman -yol beratı- alınmalıdır. Seyahat sağlığı için gerekli önlemler alınmalı; örneğin çıban ve yara için yara, sargı, yakı bezi, merhem, makas, neşter, cehennem taşı, hacamat gereçleri bulundurulmalıdır. Zira Anadolu’nun her yerinde hekim yoktur” (Charles Texier, Asie Mineure). Texier’nin bu uyarıları, Anadolu gezisi için yazılmış ilk rehberdir.
Alexander William Kinglake (1809-1891)
Seyahatten önce yıkanan Osmanlılar
Alexander William Kinglake, Kraliçe Viktorya çağının bu ünlü İngiliz yazarı, 1834-35 yıllarında Osmanlı ülkelerini dolaşmış, Doğu Hasreti adını verdiği kitabında insan tiplerini, kent manzaralarını yazmıştır. Bu gezisinde Belgrad’da yanına aldığı Ustafa adlı posta tatarı kendisine yol rehberliği yapmış. İstanbul’dan sonra İzmir’e, Troya’ya, sonra bir gemiye binerek Suriye’ye gitmiş, Kıbrıs’a uğramış; Filistin’i, Ürdün’ü gezip Sina çölünü geçerek Mısır’a gitmiş. Yolculuk anıları bir roman kadar sürükleyicidir. Bindiği hayvanın eyerini, yük hayvanlarının saatte ancak beş-altı kilometre yol katedebildiklerini, bu sırada hayvan sırtlarındaki eşyadan çıkan sesleri, seyislerin küfürleşmelerini, yolculuk sırasındaki hastalıkları kadar yazmış, yazmıştır. Çetelerle vuruşmalarını da ihmal etmemiştir:
“… Seyahate çıkışımızda iki-üç saat içinde kafilenin hazırlığı tamamlandı. Uşaklar, tatarlar, binici sürücüler, yüklenen hayvanlar epeyce bir konvoy teşkil ediyordu. Kafileye Tatar Mustafa başkanlık edecekti. O da hazırlıklarını tamamlayanların yanına geldi. Hamamdan daha yeni çıkmıştı. Çünkü seyahate çıkmadan yıkanmak Osmanlıların âdetidir. Bütün techizatını kuşanmış, belinden boğazına kadar silahlarla yüklüydü. Su kırbasını ve lülesini de eyere bağlamıştı. Sürücüler, yük atlarını sürmek için tutulan yoksul çingenelerdi. Benim görevim haritaları tetkik etmek ve istikametimizi belirlemekti. Ama Edirne’den sonra tahmin ettiğimden daha güneye inince kendimizi deniz kıyısında bulduk” (A. W. Kinglake, Doğu Hasreti, çev.: AhmetEdip Uysal, 1982).
Helmuth Karl Bernhard Von Moltke (1800-1891)
Askerî danışman ve harita uzmanı
Helmuth von Moltke’nin mektuplarında ise Türkiye, özellikle Doğu-Güney Anadolu hakkında belgesel notlar vardır. Osmanlı ordusunda danışman olan feldmareşalin Türkiye üzerine yazdıkları 1835-1839 yıllarını kapsamaktadır. Askerî danışman ve harita uzmanı olarak Dobruca ve Tuna yalılarından Toroslar’a kadar gözlem ve değerlendirmeleri dönemin kritiği açısından önemlidir. Fırat ve Dicle boylarındaki keşif ve gezi yolculuklarını, konakladığı yerleri, rastladığı göçebeleri; Cizre’de 1 Mayıs 1838’de yazdığı uzun mektupta da Kuzey Mezopotamya’daki yolculuğunu, katıldığı 600 deve ve 400 katırdan oluşan kervanı ve kervanın bağlanışını, çözülüşünü, konaklama yöntemlerini, yüklerin indirilişini, hayvanların otlamaya bırakılmasını; başka bir mektubunda Murat Suyu’nda kelekle yaptığı yolculuğu anlatmıştır:
“… 10 Mart 1838’de Samsun’dan çıkınca ilk günkü yolculuğumuz 14 saat sürdü. Birçok tepelerin ve derelerin geçilmesi gerekti. Kar yeni kalktığından yollarda yürümek iki kat zordu. Geç vakit ve karanlıkta, yağmurdan sırılsıklam Lâdik’e ulaştık. Ertesi sabah karla örtülü yüksek dağlardan aşağıya bakarak bu kasabanın güzel manzarasını gördük. Birkaç saat sonra ekili bir vadiye indik. Vadi gittikçe daralarak derin bir boğaza dönüştü…” (Helmuth von Moltke, Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, 1835-1839, çev.: Hayrullah Örs, 1960).
Eugene Bore (1809-1878)
Farklı bir güzergah: Batı Karadeniz
Eugène Boré ise İstanbul’dan Doğu’ya yolculuğunda başka gezginlerden farklı bir yol izleyerek Boğaz’ın Anadolu Feneri’nden sonra kıyıdan Ereğli’ye oradan Devrek’e uğrayarak Bartın’a ve Amasra’ya gitmiş, sandalla Gidoros’a gidip dönmüş. Safranbolu- Ulus- Eflani-Kastamonu-Vezirköprü’den sonra Samsun’a, orada Amasya’ya inmiş. Sonraki güzergâhı Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars-Erivan olmuş Buralardan yazdığı mektuplarda, yol izlenimlerini, gördüğü yerleri, incelediği eski eserleri anlatmış:
“… Amasra’ya inerken gördüğümüz bir kaidede iki kelime okunuyordu: Salvatori, Amastris! (kurtarıcı ve Amasra). Kayaların uzunluğu boyunca aralıklarla devam eden taş basamakları inerken eski bir çeşmenin önünden geçtik. Taş yalaktan berrak bir su taşıyordu. Mevsim gereği (Mayıs) yaban gülleri ve çiçekler açmıştı… Harabeler ortasındaki tapınak, bir mağara idi. Ağzı Büyükayı’ya bakıyordu. Yakınında perdahlanmış siyah taşlardan çok sayıda lahit vardı. Gür orman bitkileri ve çiçekler harabeyi kaplamıştı. İstikameti belli döşenmiş bir yol kasabaya uzanıyordu” (Eugene Boré, Correspondance et Memoires d’un voyageur en Orient I-II, Paris 1840).
William Francis Ainsworth (1807-1896)
Divriği’de bir Tatar Beyi ve samimi konukseverlik
İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti’nin üyesi olan Lord W. F. Ainsworth,Anadolu yolculuklarını kalabalık bir heyetle yapmış. Vilayet ve sancak merkezi kentlerdeki izlenimlerini bir öykü üslubuyla anlatmış:
“…Divriği’ye vardığımızda hava kararmıştı. Yerliden bir beyefendinin saray gibi konağında bizi çok iyi karşıladılar. Tatarımız bizi beyle tanıştırdı. Bu evde her şey son derece lüks ve muntazamdı. Yıkanmamız için sıcak su (hamam) gösterdiler. Odalardaki büyük şamdanlar her köşeyi ışıl ışıl aydınlatıyordu. Akşam yemeği için ayrı bir salonda sofra hazırlanmıştı. Yemekten sonra evsahibi bizi ziyarete geldi. Bu parlak ve samimi konukseverliği için teşekkür ettik” (William Francis Ainsworth, Travels and Researches in Asia Minor, II, Londra, 1842).
Frederick Burnaby (1842-1885)
Sivas’tan güneye kar-çamur deryası
1875’te at sırtında Anadolu gezisine çıkan genç İngiliz subayı Frederick Burnaby, mevsim koşul gözetmeden yardımcılarıyla at sürer. Kışa dönük günlerde Sivas’tan güneye giderken gördükleri, Osmanlı köylüsünün yaşama koşulları açısından çarpıcıdır:
“… Binbir güçlükle dağdan indik. Karın yerini diz boyu çamur almıştı. Bir yük hayvanı sendeleyerek balçığa yığıldı. Onu kaldırmaya yetecek güç kimsede yoktu. Çaresiz yükünü diğer hayvanlara dağıttık. Geceyi geçirmek için ilerdeki titrek ışığa doğru yürüdük. Yağbasan köyünde bütün olanakları seferber ederek rahat etmeye çalıştım. Radford ve Mehmet eşyaları indirdiler. Yüklü hayvan kapıdan geçemediğinden her şey sokağa bırakıldı. Ama ne sokak! Bir tek saman çöpünün bile bulunmadığı çiftlik toprağı bile bu köyün sokaklarından temizdir. Eğer birisi yolun karşı tarafındaki komşusuna gitmek isterse batacağı çamur deryasına girmeden canını Tanrı’ya emanet etmelidir. Evsahibi ve zaptiyeler birer köşede sızdılar. Birkaç dakika sonra karşı mahalleden ayakları bacakları sıvalı bir kadın gelerek tepsideki yeni pişmiş ince ekmekleri (bazlama) bize ikram etti” (Captain Frederick Burnaby, On Horseback Through Asia Minor I, Londra 1877).
Çamlara musallat olan asalaklar, Adalar’ın güzelim yeşil örtüsünü tehdit ediyor. Sorun yeni değil; ama 1917’de “Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti” ve onun 27 sayfalık bir nizamnamesi vardı. Bugün kekikler, herdemtazeler, taşmeşeleri, bodur ardıçlar, lavanta veya hanımelleri de nadir doğayı koruma ve tarih bilinci taşıyanlar da.
Ada çamlarını gece pamuklu bitler sardı. Geçen yıl, önceki yıl da rastlıyorduk o asalaklara, bu yıl daha tehlikeli boyutta sarıp sarmaladıklarını gözlemliyoruz dalları.
Sonradan Türkçe’nin büyük ustaları arasına giren, Anadolu Manzaraları ve Alıç Ağacı İle Sohbetler gibi başyapıtlar veren Hikmet Birand, bir gençlik ürünü sayılabilecek Büyükadanın Yeşil Örtüsü’nde (1936, Köyöğretmeni Basımevi, Ankara), illetin yeni olmadığını gösterir: “Bir zamanlar Evkafla Belediyenin senindi benimdi diye paylaşamadıkları çamların sahipsizliğini sezen tırtıllar, pamuklu bitler ve mantarî bir çok parazitler, çamlara musallat olmuşlardır. Chinotecampa pitiocampa denilen kelebeğin tırtılları çam dallarına ağlarını kurmuşlar, yaprakları kemirmekte, fennî adı Monopklebus Helenicus olan pamuklu bitler de dallardan geçen nusgu emmektedirler. Bunlara bakan olmazsa adanın güzel çamlıklarından yakında eser kalmaz. Adada ölecek olan her çamın yerini, müdahale olmazsa, makiden gelen bir nebat alacak, yeni bir çam yetişmeyecektir”.
Ada çamlarındaki eski hastalık yayılıyor.
Bu noktada Dr. Birand Şûrayı Devlet azasından Süreyya ve Darülfünun profesörlerinden Hovasse’ın 1926 tarihli, İstanbul baskısı Ada Çamlarına Musallat Olan Böcekler broşürüne dikkat çeker. Daha öncesi vardır: 1917’de, 1. Dünya Savaşı’nın olanca vahşetiyle sürdüğü dönemde, gene İstanbul’da (Matbaa-i Amire baskısı), 27 sayfalık Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti Nizam- namesi yayımlanır. Neredeyse yüzyıllık geçmişi olduğunu gördüğümüz bir duyarlılığın, bir kaygının kanıtı. Bu çalışmaların, girişimlerin tek açıklaması kültürel gelişkinlik cephesinden yola çıkarak yapılabilir, düşüncesindeyim.
Yeni Türkçe’nin “kültür” karşılığı önerdiği “ekin” sözcüğünü elbirliğiyle uzaklaştırmayı başardık. “Ekin”, oysa, çam ağacı dikmekle opera bestelemek arasındaki kök birliğini, kaygı ortaklığını apaçık tanımlıyordu. Bir canlı türü olarak “insan”ın varsa, olacaksa, temel ayrıcalığıydı kültürel etkinliği.
19. yüzyıl başında, İstanbul adalarının bitki örtüsünün çeşitlilik arzettiğini, buna karşılık, ağaçlık alanlarının alabildiğine kısıtlı olduğunu gezginlerin metinlerinden öğreniyoruz. Yüzyılın ikinci yarısından kalan fotoğraflara baktığımızda bu gözlemleri doğrulayan görünümler çıkıyor karşımıza. Sözgelimi, bugün Ruhban Okulu’nun bulunduğu ağaçlıklı tepede bir sıra servi göze çarpıyor eski fotoğraflarda. Çamlar, adalara özellikli bir doğal denge kazandırdığı için sanatoryum Heybeli’de açılabilmiştir. Verdiğinizin karşılığını almanızın tipik örneğidir. Şehir, böylelikle yeni ciğerler kazanmıştır. Yan kültür ögeleri çıkar karşımıza: Yesari Asım Aksoy’un şarkılarından, Ahmet Rasim’in yazılarından, Çallı’nın tablolarından çam imgesi eksik olmaz. Arıcılık gelişir bir dönem.
Yüzyıl başından zor bulunur bir belgeyi dostum Emin Nedret İşli taşıdı kitaplığından: Çift dil (eski Türkçe-Fransızca) basılmış dört sayfalık bir ‘tanıtım broşürü’ bu: Adalar’ın sıhhî çam kokuları. Saray eczacısı A. Şevket Bey ile mahdumu M. Şevket’in hazırlayıp sundukları bu esansın, kış boyu kapalı kalan evlerde, özellikle de hasta odalarında biriken ekşi kokuları bertaraf etme ve solunum yollarını hafifletip, ciğerleri açma özellikleri üzerinde ısrarla duruluyor.
“Ada Çamları Esansı” yok artık. Ada makileri arasında geniş yer tutan kekiklere, herdemtazelere, taşmeşesine, bodur ardıçlara, lavantaya, hanımeline ne sıklıkta rastlanıyor ki. 1950’lilerin büyük çiçekçilerinin yerinde yeller esiyor. Kuş ve balık çeşitlerinde ciddi seyrelme var. Deniz -Yaşar Kemal yazmıştı- çoktan küstü zaten.
Yaz boyu, özellikle haftasonları, İstanbul’un her ucundan adalara doğru hareket eden onlarca vapur, tekne, motor binlerce ziyaretçi, günübirlikçi indiriyor iskelelerde. Çekip gittiklerinde, devasa bir çöplük bırakıyorlar arkalarında: Plastik şişeler, teneke kutular, her türden katı ve sıvı atık, “mesire” yerlerini, çamlıkların ortasındaki piknik alanlarını, denizin yüzeyini kaplıyor.
1940’lı yıllarda Heybeliada sahili
Uyarılar işe yaramıyor bu yeni, vandal kültür karşısında. Yakınacak olsanız, ne seçkinciliğiniz bırakılıyor, ne “beyaz”lığınız. 1917 Nizamnamesi’ni hazırlayan derneğin üyelerinin öncülüğünü, 1926 ya da 1936 basımı botanik bilginlerinin katkılarını, şarkıları, şiirleri, kokuları hiçesayanları kınamak, neredeyse soyu tükenmiş, anakronikleşmiş davranışlar arasında görülüyor.
Tarih merakını geçmişi öğrenmeyle sınırlayamayız bana kalırsa: Şimdiki zamanı anlamlandırmayı olduğu kadar geleceği hazırlamayı da sağlayabilir bu bilgi dalı. Bugünlerde (Ağustos-Eylül 2009, Büyükada) bir açıkhava sergisiyle ön tanıtımı yapılan Adalar Müzesi önemli bir girişim. Yüzyıldan kısa bir süre içinde büyük kırılmalar yaşandı İstanbul’un takımadalarında. Kültürel mirasın bir bölüğü unutuldu ya da silindi; bir bölüğü göçetti, bir bölüğüyse yok oldu. Kalanlarla yetinmek bir yol değil: Onları koruyabilmek, yaşatıp devretmek için bile gidenlerin, yitenlerin izlerine ulaşmak, onları yanyana getirmek gerekiyor.
Ada çamlarına musallat olan pamuk bitleriyle bitmiyor iş; bırakırsanız bütün bir toplumsal dokuyu kemirmeye hazır çekirgelerin sesi gitgide yakından geliyor.
Yazarımız Enis Batur’un NTV tarih 8. sayıdaki yazısını tekrar yayımlıyoruz.
Mütareke döneminde, bundan tam 98 yıl önce sadrazama yollanan bir mektup, o günlerin acısını, çaresizliğini ve isyanını ilk elden ortaya koyuyor. Kendisi ve ailesi açlıktan, parasızlıktan ölme noktasına varmış Huriye Hanım’ın satırları “bizler namuslu aileleriz, hiçbir kötülüğe teşebbüs edemeyiz” ibaresiyle en yüksek seviyede bir ahlak dersi de barındırıyor.
İstanbul’da işgal kuvvetlerinin Meclis-i Mebusan’ı dağıtıp bazı mebusları Malta’ya sürmesinden sonra, Mustafa Kemal Bey ve dava arkadaşlarının Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclis’ini kurmasıyla iç isyanlar arttı. Batı Anadolu’da Yunan ordusunun işgali de oldukça genişledi. İstanbul hükümetine bağlı devlet memurlarının merkez ile tüm bağlantıları kesildi. Bunların İstanbul’daki aileleri için çok sıkıntılı günler başlamıştı. Zaten 1. Dünya Savaşı (o zamanki adıyla Büyük Savaş) sıralarında maruz kalınan enflasyon, kıtlık, hastalık gibi dertlerle çok zor şartlarda yaşamaya çalışan kadın, çocuk ve yaşlılar; eşleri, babaları, evlatları da yanlarında olmayınca iyice perişan oldular.
İşte bu sıralarda Damat Ferid 4. kabinesini kurdu. Sadrazam Damad Ferid’e Huriye adlı bir kadın tarafından gönderilen bu mektup, satıraralarına sinen çaresizliği yansıtması ve kaybedecek bir şeyleri kalmayan insanların gözünün nasıl döndüğünü tüm yalınlığıyla aktaran cümleleriyle değer kazanıyor. Kendileri çocuklarıyla birlikte çaresizce kocalarının maaşlarının verilmesini beklerken, yöneticilerin, devlet adamlarının çocuklarının kakaolu sütlerle, canları ne isterse saniyesinde hazırlanan muntazam yiyeceklerle beslenmesine oldukça kızgındırlar. Buna rağmen ekmek dilenmezler; istedikleri sadece kocalarının maaşlarıdır. Evsahipleri tarafında kiralarını ödeyemedikleri için evlerinden atılan kadınlar ve çocuklar vardır. Neredeyse açlıktan ölecek dereceye gelmişlerdir.
Böylesine acımasız bir ortamda sadrazamı “elimizde silah-balta-satır dairelere hücum edip hakkımızı isteyeceğiz”, “artık susmayacağız”, “siz de bizim gibi olacaksınız, siz de rahat etmeyeceksiniz” gibi ifadelerle tehdit eden, hem de bir kadın tarafından sadrazama (Damat Ferit) yazılmış böyle bir mektubun varlığı çok şaşırtıcı olsa da gerçektir. Belki de en acı satırları, Adliye Nezareti umur-ı zatiye müdürünün çaresiz kadınlara “ne yaparsanız yapınız” demesinin Huriye Hanım tarafından şiddetle eleştirildiği satırlardır. Huriye Hanım burada “yapmak” sözünü “geçinebilmek için bizzat bir devlet görevlisinin fuhuşa teşviki” olarak algıladığından, doğrudan doğruya “bizler namuslu aileleriz, hiçbir kötülüğe teşebbüs edemeyiz” cümlesiyle müdür beye cevap vermektedir.
Türkçesi çok sade ve akıcı olan bu mektubun sadece birkaç eski kelimesinin yanına anlamlarını yazarak çevriyazısını naklediyoruz. Metindeki bazı yerlerdeki ifade düşüklüklerini de hoş görmek lazım.
‘O sevimli koltuğunuzu gaib edeceksiniz’
Sadrazama yazılan acı dolu satırlar
HUZUR-I ÂLİLERİNE
Muhterem Ferid Paşa Hazretleri
Şimdiye kadar müracaatlarımız akim [sonuçsuz] kaldı. Hiçbirisine cevap vermeğe tenezzül buyurmadınız. Gönderdiğimiz kâğıtları Dâhiliye Nezareti’ne havale etmişsiniz. Bu kâğıtları Dâhiliye Nazırı beyefendi de tabiidir ki kabul etmemiştir. Çünkü o kıymetdar dakikalarınızın bir saniyesini bile bizim gibi fakirlere terkedip de zihninizi yormak istemezsiniz. Daha evvelce zevclerimizin [kocalarımızın] maaşlarına mensuben [mahsuben demek istemiş] ufak bir maaşın tahsisi içün istida [dilekçe] vermiştik. Bunları birçok vapur ve tramvay paraları sarfederek takip ettik. Netice para verilemeyeceği[ni] söylediler. Daha birkaç yere müracaatta bulunduksa bizi tahkir ettiler. Adliye Nazırı beyefendinin umur-ı zatiye müdürü efendinin tahkirlerine de hedef olduk… Esasen başlıca cevapları “kadınlar ne yaparsanız yapınız” kelimesi oluyor. Evet, biz de bu ne {yapmak} lazım geldiğini evde düşünmüş olsaydık o vakit müracaatta bulunmazdık. Fakat biz namuskâr aileleriz. Biz hiçbir fenalığa teşebbüs edemeyiz. Biz kendilerinden ekmek istemiyoruz. Kocalarımızın aylığını istiyoruz. Bunları Anadolu’ya memur siz gönderdiniz. Şimdi Anadolu kapalı olması münasebetiyle bize aylık gönderemiyorlar. Biz ne yiyip içeceğiz? Bunu niçin düşünmüyorsunuz? Evlatlarımız açlıktan ölüyor, artık susmayacağız. Hayatımızın son dakikalarına geldik. Bütün ümitlerimiz hāk-sār [perişan] oldu. Bütün felaketzede aileler mini mini yavrularımızın hayatını kurtarmak için ne lazım gelirse yapacağız. Elimizde silah, balta, satır, dairelere hücum edip hakkımızı isteyeceğiz. Değil mi ki sebeb-i berbâdımız da sizsiniz. Siz de bizim gibi olacaksınız. Siz de rahat etmeyeceksiniz. Bizi bu hale koyan yine sizsiniz. Eğer bu son müracaatlarımıza cevap vermez iseniz çok büyük felaketlere maruz kalacaksınız. Sizin içün iyi olmayacak. O kadar sevdiğiniz o sevimli koltuğunuzu gaib edeceksiniz. Bunlara siz ehemmiyet vermezsiniz çünkü evdeki çocuklarınızın sabahleyin kakao sütleri, muntazam yemekleri hazırdır. Aynı zamanda istedikleri bir şeyi bir saniyede yaptırırsınız. Sizin içün düşünecek ne var… Artık yetişir, yetişir. Bunlara biraz nihayet verilsin. Ermeniler katledildi bizi de açlık ile mi öldüreceksiniz. Evsahipleri hükûmete müracaat ediyorlar, evden eşyamızı attırıyorlar “aylık vermiyorsunuz” diye… Ne ile ev aylığı vereceğiz? Çocuklarımız tahsil edemiyor. Çünkü ayakkabı, kitap alamıyoruz. Sefaletten öleceğiz. Daha susalım mı paşam.
Başarılarla dolu kariyerinde üçü ‘Grand Slam’ olmak üzere toplam 51 kupa kaldıran, ABD’nin Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah raket Arthur Ashe… Mücadelesini sadece kortlarda değil, ırk ayrımcılığına karşı da veren bir aktivist… 50 yıllık ömründe sadece örnek sporculuğuyla değil, kişiliğiyle tenis tarihinde benzersiz bir yere sahip.
Tenis dünyasını kasıp kavuran bir fırtınaydı Arthur Ashe. Sadece kortlarda esmemiş; ‘öteki’lerin hakları için mücadele verirken iki kere de tutuklanmıştı. İlk kez 50 yıl önce taçlanan sporcu, son nefesini verdiği ana kadar insanlar için de mücadele etmişti.
Takvimler ne zaman Eylül ayını gösterse, tenis meftunları yılın son büyük turnuvasının finaline şahitlik ediyor. Amerika’daki bu organizasyonda şampiyonlar Arthur Ashe Stadyumu’nda taçlanıyor, 23 bin 771 kişilik mabede adını veren efsanenin öyküsü bize çok şey anlatıyor.
ABD Açık şampiyonu ilk siyah erkek raket Arthur Ashe, dört ‘Grand Slam’ turnuvasından biri olan ABD Açık’ta kazandığı ilk şampiyonlukta, ödül töreninde babasıyla birlikte, 1968.
1943’te bir yaz günü doğan Ashe, çok erken yaşta annesini kaybetmişti. Otoriter baba, belki eşini yitirmenin de etkisiyle çocuklarını olabildiğince dış dünyadan uzak tutmaya çalışıyordu. Takıntıları, iki oğlunun da hayatını derinden etkilemişti. Okuldan sonra eve koşturmak zorunda olan ufaklıklar, geç kalırlarsa kızılca kıyamet kopuyordu.
Siyah erkeklerin tek Wimbledon zaferi Ashe, 1975’te finalde son şampiyon Jimmy Connors’u dize getirerek tek erkeklerde Wimbledon kupasını kaldıran ilk siyah tenisçi olmuştu. Ondan sonra tenis dünyasına bu başarıyı tekrarlayan bir siyah sporcu henüz gelmedi.
Bu hapsolmuşluk içinde spor yapmak isteyen Arthur’un kaderini mahalledeki bir kort belirleyecekti. Yaşıtlarına göre cılız olan oğlunun Amerikan futbolu oynamasına izin vermeyen baba, tenise bir şey dememişti. Efsane işte böyle başlamıştı.
Ufaklığın yeteneği fark edilmeyecek gibi değildi. Ondaki cevheri ilk gören bir üniversite öğrencisiydi. Ron Charity adındaki delikanlı, Arthur’a bildiklerini öğretmiş, 1953’te onu tenis dünyasına kabul edilen ilk siyah olan eski Wimbledon şampiyonu Althea Gibson’ın antrenörü Robert Walter Johnson’a götürmüştü. Kader ağlarını örüyordu.
Johnson’ın tenis okulunda bir taraftan oyunun inceliklerini öğrenen genç, diğer taraftan insan olarak da gelişiyordu. Ashe’in sonradan markalaşacağı farkındalıkların temeli aslında burada atılmıştı. Siyah bir sporcu olmanın ne anlama geldiği ona iyi anlatılmıştı. Yer yer turnuvalara alınmıyor; kabul edilirse de hakem kararlarını ne kadar yanlış olursa olsun eleştirmemesi tembihleniyordu.
Çığır açan raket Birçok otorite tarafından tenis tarihinin en büyük ‘ezberbozan’ı olarak kabul edilen Arthur Ashe, kortlarda zarif ve estetik stiliyle de fark yaratıyordu. Tenisçi, 60’lı yıllarda bir maçta voleye çıkarken.
Duvarları yıkmak
Ashe’in yaşadığı Richmond Bölgesi’ndeki tek kapalı korta ayak basmasına izin verilmezken, o yılmıyordu. Johnson’ın çabaları sonucunda katıldığı liselerarası turnuvada zafere ulaşan Ashe, gençlerde ulusal şampiyon olan ilk siyahtı. UCLA Üniversitesi’nden aldığı bursla eğitimine devam eden tenisçi şanslıydı. Yakınlarda oturan idolü Pancho Gonzales’le sık sık kortta buluşuyor, oyununu daha da geliştiriyordu.
Life’ın kapağında bir “soğuk zarafet” ABD Açık zaferinden sonra Ashe, Life dergisinin 20 Eylül 1968 tarihli sayısına “Tenis Dünyasının Zirvesine Çıktı… Arthur Ashe’in Soğuk (Mesafeli) Zarafeti” başlığıyla kapak olmuştu.
1963’te Amerika’nın Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah tenisçi olan delikanlı, üniversitelerarası şampiyonada hem teklerde hem de çiftlerde şampiyon olmuştu. Artık kalıbına sığmıyor, önemli organizasyonlarda sahne almaya başlıyordu. 1966 ve 1967’de Avustralya Açık’ta final gören Ashe, Roy Emerson’ı devirememişti.
1968 onun yılıydı. Amatörler şampiyonasında zafere ulaşan 25 yaşındaki raket, Amerika Açık Turnuvası’nda da şampiyon oluyordu. Seremonide yanı başında babasının olması manidardı. Ödül olarak kazandığı 14 bin dolardan feragat etmişti. O zamanlarda Davis Kupası’nda oynayabilmek için amatör kalması gerekiyor, ülkesini temsil ettiği bu organizasyon sayesinde Vietnam Savaşı’ndan uzak duruyordu. Aynı yıl Avustralya’yı yenen ABD, bu köklü organizasyonda mutlu sona ulaşıyordu.
Davis Kupası kutlaması ABD Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah raket olan Arthur Ashe, 1982 dünya şampiyonluğu zaferini takım arkadaşlarıyla kutluyor. Ashe’in solunda, tenis dünyasının bir başka büyük yıldızı John McEnroe görülüyor.
Irkçılıkla savaş
1969’da ABD’ye yine Davis Kupası’nı kazandıran tenisçi, Johannesburg’daki bir turnuvaya katılmak isteyince fırtınalar kopmuştu. Avustralya’da kariyerinin ikinci Grand Slam zaferine imza atan Ashe, 24 saat sonra gelen açıklamaya belki de şaşırmıyordu. 28 Ocak 1970’te Güney Afrika hükümeti, Amerikalı sporcunun vize başvurusunun reddedildiğini duyurmuştu. Haber ülkenin dört bir köşesinde manşetleri süslüyor, başbakan John Vorster verdiği demeçlerde bu kararı övüyordu…
Arthur Ashe (solda), 3 Ağustos 1967’de Washington’da gerçekleştirilen bir çift erkekler gösteri maçında senatör Robert F. Kennedy (soldan ikinci) ile tamı arkadaşı olmuştu. Rakipleri ise dönemin güçlü raketlerinden Charles Pasarell (soldan üçüncü) ve eski Davis Kupası şampiyonlarından Donald Dell’di.
Rejim bu vize krizini kendi propagandası için kullanadursun, başarılı raket ayrımcılığa savaş açıyor; Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’ne bağlı çalışan alt bir komiteye ifade veriyordu. Ona göre böyle politikalar yürüten bir ülkenin spor dünyasında yeri yoktu. Ashe, Güney Afrika’nın uluslararası organizasyonlardan men edilmesi gerektiğini vurgularken, bu ülke vatandaşı olan tenisçilerin turnuvalara katılması gerektiğini söylüyordu.
Beklenen olmuş, Güney Afrika 1970’te Davis Kupası’ndan men edilmişti. Şüphesiz bu Ashe’in kariyerindeki en büyük başarılardan biriydi. Yine de birçok Amerikalı meslektaşı, onun politikadan çok tenise odaklanması gerektiğini söylüyordu. Tenisçileri apolitik ve bencil bulan Ashe, bir röportajında eşitlik için çabalamasının kendisi için asla bir yük olmadığını söylemişti.
1972’de tenis dünyasındaki birliklerin anlaşmazlığı, o ve 32 meslektaşının aylarca turnuva oynayamamasına neden olmuştu. Ertesi sene Wimbledon’ı boykot eden 81 sporcudan biriydi.
Siyah tenisin iki öncüsü Bir Grand Slam turnuvası kazanan ilk kadın raket Athea Gibson ve Arthur Ashe, New York’ta, Doğu Yakası Tenis Birliği’nin Onur Listesi’ne kabul töreninde, 10 Mayıs 1988.
1973’te tekrar spor dünyasına kabul edilmek isteyen Güney Afrika Devleti, ona istediği vizeyi veriyordu. Eleştirilere rağmen o turnuvada boy gösteren Ashe, finalde Jimmy Connors’a kaybetmişti. Davis Kupası’na alınan Güney Afrika ise ertesi sene şampiyon oluyordu. Finalde karşılacakları Hindistan “apartheid” politikalarını protesto ederek korta çıkmamıştı. Giderek sertleşen protestoların da etkisiyle 1978’de Davis Kupası’ndan yine men edilen Güney Afrika ancak “apartheid” rejiminin sona ermesinden sonra organizasyona tekrar katılabilmişti.
Arthur Ashe Stadyumu Arthur Ashe’in ismi, 1997’de inşa edilen ve bünyesinde ABD Açık Tenis Turnuvası’nın merkez kortunu barındıran 23 bin 771 seyirci kapasiteli stadyumda da yaşıyor.
1975’te daha önce hiç yenemediği Jimmy Connors’ı devirerek Wimbledon şampiyonu olan Ashe, Gibson’dan sonra bunu başaran ikinci siyah olarak tarihte yerini alıyordu. 1977’de fotoğrafçı Jeanne Moutoussamy ile evlenen sporcunun nikahını ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki büyükelçisi kıyıyordu. Yıllar sonra bir çocuk evlat edinen çift, kıza Camera adını vermişti. Annesini altı yaşındayken kaybeden Ashe’in annesiyle çekilmiş bir karesi bile yoktu. Bu isim aslında çok şey anlatıyordu…
Birleşmiş Milletler’de ırkçı rejime karşı Aralarında ünlü şarkıcı Harry Belafonte’nin de (sağ başta) bulunduğu bir grup siyah hakları savunucusuyla Güney Afrika’nın Apartheid rejimine karşı Birleşmiş Milletler’de bir toplantıda, 1983.
Yorulmak bilmeyen aktivist
1980’de kortlara veda eden efsane, kariyerinde 861 maç kazanmış, üçü “Grand Slam”lerde olmak üzere 51 turnuvada kupa kaldırmıştı. Sporu bıraktıktan sonra yorumculuğa başlayan efsane, Time dergisiyle The Washington Post gazetesinde yazıyor, sık sık kameraların karşısına geçiyordu. Öte yandan da apartheid rejimine karşı mücadelesinde dur durak bilmiyordu. 1983’te Birleşmiş Milletler’de soruna dikkat çeken heyetin bir üyesiydi. İki yıl sonra polisle başı derde giren Ashe, Güney Afrika Büyükelçiliği’nin önündeki bir eylemde tutuklanmıştı.
Tenis dünyasında kazanılabilecek hemen hemen bütün başarıları elde eden Arthur Ashe, belki de rakiplerinden hiç çekmemişti koca yüreğinden çektiği kadar. 1979’da geçirdiği kalp krizi, spordan kopmasına neden olmuştu. 1983’te yine ameliyat masasındaydı. Dört sene evvelki by-pass’ı düzeltilmeye çalışılan Ashe, 1988’de öğrenmişti acı gerçeği. Kendisine verilen kandan AIDS kapmıştı. Karısıyla birlikte bu sırrı saklamıştı ta ki USA Today’in kendisiyle ilgili haber yapmaya hazırlandığını öğreninceye kadar. 8 Nisan 1992’de mikrofonların önündeydi. Hastalığını açıklamış, son aylarını AIDS’le mücadeleye ayırmıştı. Haitili mülteciler için düzenlenen bir eylemde tutuklandıktan beş ay sonra son nefesini verdiğinde 50. yaşını bitirmemişti. Son anına kadar başkaları için savaşan efsane, vefatından sonra Başkan Bill Clinton tarafından Özgürlük Madalyası’na layık görülmüştü.
ABD Posta İdaresi’nin 2005 yılında Arthur Ashe anısına bastırdığı hatıra pulu.
Ölüm döşeğindeyken dünyanın dört bir tarafından mektup yağıyordu. Bunlardan birinde ona şu sorulmuştu: “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Ashe şöyle cevap vermişti: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl “Niye ben” derim?
Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur…”
Çeyrek asır önce yitirdiğimiz Ashe’in adı merkezlerde, sayısız ödülde ve dev bir stadyumda yaşıyor. Amerika Açık Turnuvası ne zaman oynansa, ismi akıllara geliyor; yaptıkları milyonlara örnek oluyor.
Kortlarda bir başka öteki
‘Koca’ Bill Tilden: Tenis tarihinin aykırı şampiyonu
1893-1953 arasında yaşayan Bill Tilden, tenis tarihinin tanık olduğu belki de en başarılı sporcuydu. Kariyerinde toplam 21 Grand Slam kupası kaldıran Tilden, eşcinselliği yüzünden unutulmuş, daha doğrusu unutturulmuştu.
Tenisin bir başka kahramanı var ki onun adı yıllarca unutuldu. Kimbilir belki de unutturuldu! Peki o kim?
Kimilerine göre tarihin en büyük tenisçisi, artık solmuş siyah-beyaz fotoğraflarda yaşayan tenisin ilk ikonu Bill Tilden ya da nam-ı diğer Big Bill… Kortlardaki yenilmezliğine rağmen üstüne toprak serpilen bir figür; bambaşka bir çağda yaşadığı eşcinselliği nedeniyle homofobinin vurduğu sayısız yaşamdan biri…
1920’de ilk Amerika Açık zaferini 27’sinde yaşayan tenis efsanesinin adını birçok sporsever ilk kez 2009’da duymuştu. Tarihin en başarılı raketi Roger Federer, üst üste altıncı defa Arthur Ashe’de taçlanmak üzere korta ayak basmıştı. ‘Fedex’ kazansa, 1920’den 1925’e kadar Amerika Açık’a ambargo koymuş Tilden’ın rekorunu egale edecekti. Ancak Juan Martin del Potro finalde İsviçreliye dur demişti.
Kariyerinde toplam 21 Grand Slam kupası kaldıran Bill, 1893’te zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası ve abisinin ölümü üzerine girdiği depresyondan kurtulmak için giderek daha sert vurduğu toplar, bir efsaneyi doğurmuştu.
Şarlo yakın dostuydu “Koca” lakaplı Bill Tilden birçok Hollywood yıldızıyla yakın arkadaştı. Tilden, Charlie Chaplin’le çektirdiği fotoğrafta, lakabına yakışır bir şekilde ünlü sinema yıldızını filenin üstünde tutuyor.
“Kendi tatlı oyunumu oynuyorum” mottosuydu usta raketin. Bazen bilerek set kaybedip üstündeki baskıyı artırıyor, kimi zamanda rakiplerinin oyununu taklit ediyordu. Farklı durumlara uyum sağladığını göstermeye bayılıyordu. Şov onun diğer adıydı…
İlk Wimbledon zaferini yine 1920’de kazanıyor, ardından kendi topraklarındaki Amerika Açık Turnuvası’nı tahakküm altına alıyordu. 1.87 metrelik boyuyla küçük çaplı bir devdi; servisleri şimşek gibiydi. Oyununu devamlı geliştiren Tilden, yedi yıl dünyanın bir numarası olarak kalmayı başarıyor; bu arada bir de kitap kaleme alıyordu. Bugünün sporcularına benzer bir diyet uygulamış; her gün yediği üç güçlü öğün, onu başkalarından ayırmıştı. İçkiyle arası yok, sigarayla ise çoktu. Sonradan röportajlarında da anlattığı gibi tenis ona göre sanattı; tiyatrodaki bir piyes veya bir baleden farkı yoktu. Sahne ışıklarının onu aydınlattığını düşünür, her seferinde tatlı bir telaş yaşardı. Ne yapıp edip kazanırdı.
Bütün zamanların en iyilerinden Modern tenisin gelişiminde önemli bir rol oynayan Bill Tilden bir maçta servis atarken.
Rekorlar geçidi
Yüzde 93’lük bir galibiyet yüzdesi tutturduğu amatör tenis kariyerinde, altısı üst üste olmak üzere yuvasında toplam yedi defa gülen ve üç de Wimbledon şampiyonluğu bulunan Tilden, çiftlerdeki başarısıyla da tarihe altın harflerle yazılmıştı. Amerika’da beş çiftler ile dört karışık çiftler, Fransa’da bir karışık çiftler, İngiltere’de de bir çiftler zaferine imza atmıştı. 1924’te oynadığı 68 maçı kazanarak tarih yazmıştı. Bir yıl boyunca kimse bileğini bükememişti. Ertesi sene de durum benzerdi. 78 karşılaşmada sadece tek yenilgi görmüştü. Üst üste kazandığı 95 mücadelede kaldırdığı 19 kupa cabasıydı. Tenis tarihi böyle bir tahakküm bir daha hiç görmeyecekti…
37’sinde Wimbledon’ı kazanan sporcu, Amerika Açık’ta yarı finalde elendikten sonra profesyonel olmayı seçiyordu. Zira o kadar zafere rağmen hayatını adadığı oyundan para kazanamamıştı. Tenis onun zamanında amatördü. Bir şey değişmiyor; o sanatını konuşturmaya devam ediyordu. Gelen başarıları müteakip maddi durumu düzeliyordu. Çiftlerde son kez kupa kaldırdığında 52 yaşındaydı.
Charlie Chaplin olmasaydı…
Gölgede kalmasına gelince… İki defa genç erkeklerle ilişkiye girdiği için hapse atılmıştı. Biyografisini kaleme alan Frank Deford’a göre hep gençlerle baba-oğul ilişkisi yaratmaya çalışmıştı. Bununla beraber, ondan ders alanlar asla çizgiyiyi aşmadığının altını çiziyordu. Gerek ünü, gerek Charlie Chaplin ile olan yakın arkadaşlığı, Tilden’ın parmaklıklar arasından çabuk kurtulmasını sağlamıştı. Fakat bazı kapılar onun için kapanmaya başlayınca yakın arkadaşının yardımlarıyla ayakta durabilmişti. Gerçekten Şarlo’nun partilerinde ile birbirleriyle arasına kortlarda kapışan beyazperdenin birçok ünlü ismine koçluk yapmış, Greta Garbo ve Katharine Hepburn gibi iki devin tenis öğretmeni olmuştu.
Hapishanede Tilden, Los Angeles Eyalet Hapishanesi’nde, genç bir erkekle birlikte olmak suçundan ikinci kez tutuklanışının hemen sonrasında, 1949.
Kazandığı parayı yazdığı, oynadığı oyunlarına yatırdıysa da sahne kariyeri pek sıradandı. Çok sevdiği tiyatroya bir servet harcamıştı. İkinci defa hapse girdikten sonra dışlanmış, mali durumu bozulmuştu. Yine de ölene kadar en iyi yaptığı şeyi yapmış, tenis oynayama devam etmişti. 1953’te bir turnuvaya hazırlanırken son nefesini verdiğinde 60 yaşındaydı. Hesabındaki 88 dolar belki de her şeyi çok daha iyi anlatıyordu.
Big Bill ayrıca öyle bir yerde karşımıza çıkıyor ki… Vladimir Nabokov’un 1955 tarihli başyapıtı Lolita’da, Humbert Humbert’in Dolores için tuttuğu “top toplayıcı çocuklardan haremi olan” tenis hocası oydu. Hakikaten bir ara efsane sporcu, kendi top toplayıcılarını seçmişti. Bir ara tenis dersi vererek geçinmek zorunda kalan usta yazar Nabokov, zamanının en iyi raketini Lolita‘ya taşımış, ona Ned Litam adını vermişti. O adı tersten okuduğunuzda son iki hecede karşınıza Tilden’ın ismi çıkıyor.
Yılan, dünya üzerindeki çeşitli kültürlerde ölümsüzlük ve yenilenmenin, verimlilik ve doğurganlığın, gizem ve hikmetin simgesi olagelmiş; aynı zamanda sinsilik, şehvet ve kötülüğün de. Zerdüştlük dışındaki pek çok inanış bu gizemli yaratığa saygı duymuş ve hatta bazıları ona tapınmış. Çokları onunla arasına bir mesafe koyarken, bir kısmı da eğlence yahut şifa için onunla sarmaş dolaş olmuş.
Eski Mezopotamya’da Tanrıça tasvirlerinde görülen yılan, ölenlerin ruhlarına giren bir ata olarak onanır. Roma, Çin, Avustralya ve Endonezya mitlerinde asaleti, Sümer’de ve Kenanlı toplumlarda hayatın kaynağını/yaratıcıyı, eski Mısır’da ve yine Çin’de hâkimiyeti sembolize eder. Çoğu antik kültürde ev, mabet ve mezarların koruyucusu olarak hürmet görür.
Zehrinin bir panzehir gibi kullanılabiliyor oluşu Sümer, Mısır, Yunan ve Türk kültürlerinde makbul görülen bir hayvan kılmış onu. Ayrıca bu kültürlerde yılan, sonsuzluk simgesi “hayat ağacı”nın köklerinden çıkar ve ona ait sırları bilir. Bu sebeple Şamanlar, onun etinden yiyenin geleceğin sırlarına erişeceğine inanmışlar. Eski Mısır’ın sağlık merkezi olan Teb kentinin totemi bir yılandı ve bugün Arap ve Türk dillerinde bulunan “tıp” kelimesi, kökenini buradan alıyor. Yine, günümüz tıbbının simgesi olan, bir asaya sarılmış çift yılan sembolü, Sümer’e ve eski Yunan’daki Tıp Tanrısı Asklepius’a dayanıyor.
Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinde insanın cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın yerine yılan sahneye çıkar ve bilgi ve şehvet kavramlarıyla özdeşleşir. İslâmiyet’te şeytanla eşitlenmese de nefsin kötücül dürtülerini temsil eder ve böylece “zararlı” kategorisine dâhil olur. Hatta bazı İslâmî yorumlar, gizemli hâli dolayısıyla bu yaratığı “cinlerden bir taife” diye betimlemiş. Bunun yanında bazı hadisler, yılanların öldürülmesi gerektiğini, ancak ev yılanlarına dokunulmamasını salık vermekte. 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ahi teşkilatının piri Ahi Evran -ki adı da yılan anlamına gelir- bir debbağ ustasıydı ve çeşitli amaçlarla yılan yetiştiriyordu.
Osmanlılar yılanları zehrinden dolayı itici bulup “soğuk yüzlü” olarak anmışlar, ama hiç şüphesiz Evliya Çelebi gibi pek çokları da yılan zehrinden ya da etinden yapılma ilaçların (tiryâk-ı fâruk) nice dertlere deva olduklarını anlatmışlar ve bu yaratıkları eğlencelerinin bir parçası olarak görmekten, öyle görünüyor ki, büyük memnuniyet duymuşlar.
Şenlikte yılancılar
Sultan III. Murad’ın şehzâdesi III. Mehmed’in 1582’deki sünnet düğünü, Atmeydanı (bugünkü Sultanahmet). Padişah, gösterileri İbrahim Paşa Sarayı Divanhânesi’nden takip ediyor. Surnâme yazarı İntizâmî’nin anlatımına göre “maharetli yalancılar olan yılancılar” gösteri alanına girer. Tatlı dil ile yılanı ininden çıkartıp zehir ve tiryâk (ilaç/panzehir) pazarlamaya girişirler: “Bu sanata yalan sığmaz, bu (gördükleriniz) yılan ayağıdır, herkesin kârı değildir” derler. Güya, seferde ve hazarda bu “Peygamber tiryâkı”nı yanında bulundurmak sünnet olup yetmiş derde devadır (Nakkaş Osman, İntizâmî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Bölümü. Farklı anlardaki olaylar tek bir an gibi resmedilmiştir).
Bronz yılanlar
Sahnenin (Atmeydanı’nın) o anki gösteriyle güzel bir uyum sergileyen değişmez dekoru: Yılanlı Sütun. Şehri yılan ve benzeri haşerelerden koruduğuna inanılan bu tılsımlardan birinin alt çenesi Hünernâme’de tasvir edildiği üzere, Fatih Sultan Mehmed tarafından topuz atılarak kırılır ve şehri gerçekten de haşerelerin bastığı rivayet olunur. Silahtar Tarihi’ne göre 1700 yılı akşamı yılanların başı kendiliğinden düşüp kopacaktır.
Yılanbazın zor anları Sonra üstat, fıçının içine girip “ol sovuk yüzlü zehir ıssı (sahibi)” yılanlarla sarmaş dolaş olur. Görenler “âyâ bu ne hâletdür, ne it cânlu sûret-i insânda hayvânlar olur imiş” diye şaşkınlık dile getirirler. Birkaç tulumcu “bu asıl harîfün sûretini itler depsün” diyerek, belki biraz oyun olsun diye, fıçıyı kapatıp birkaç tekme ile yuvarlarlar, ortalık karışır. İçeriden bağrış çağrış, küfür kıyamet…
Yılan üstadı soyunur Yılancıların hünerli üstadı, siyah renkli, zehirli, ejder gibi, heybetli yılanları kucak kucak alıp seyir yerine götürür. Büyük bir fıçı getirilir. Üstat, engerekleri fıçıya tutam tutam koyar ve bir peştamal kuşanıp, bütün elbiselerini soyunup bir kenara bırakır.
Zehrin zararı yoktur
Fıçı tekrar açılır, üstat çıkar, yılanları tekrar kuşanır ve “hayli zuhûra getürdüm” diye kurumlanır, tiryâklarını över: “Yiyüp bir pâre sokdurdı zebânın / Didi var mı görün zehrün ziyânın” (Yiyip bir parça dilini sokturdu / Dedi görün var mıymış zehrin zararı).
Hem maharet hem ticaret
Yılanlar tekrar kutusuna konunca halk tiryâk satın alabilmek için yılanbazların başlarına üşüşür. Bu kâseler muhtemelen yoğun ilgi gösterilen tiryâkları muhafaza ediyor. Yılanbazlar padişaha dua edip onu öven bir de şiirle gösteriyi tamamladılar.
Levnî’nin yılanları
III. Ahmed’in dört şehzâdesinin 1720’deki sünnet düğününde de yılanlar eğlencelerin önemli bir parçasıydı (Levnî, Vehbî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, III. Ahmed Bölümü).
Tiryakilere soğuk bir sürpriz Tütün tiryakilerinin geçişi sırasında Sadrazam İbrahim Paşa onların üzerine altın saçtırır. Herkes yere eğildiği bir sırada ortalığa salınan yılanlar tiryakilerin iyice korkmasına sebep olup eğlencedeki şamata ve kahkahayı ikiye katlar.