Mısırlı bir Marksist olarak çağdaşı siyasal dostlarından farklı bir iktidar ve coğrafya yapısın-da yetişen Samir Amin (Semir Emin), yeni bir sosyo-ekonomik model olarak sosyalizmin de Üçüncü Dünya olarak anılan coğrafyalarda kurulabileceği tezini geliştirmişti.
Ünlü düşünür ve Marksist sosyal bilimci Samir Amin 13 Ağustos tarihinde öldü. Amin, özellikle sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin, uluslararası kapitalist çevrim dahilinde izledikleri ekonomik eğilimleri tahlil eden teorileriyle tanınmıştı.
Samir Amin anti-emperyalist bir aydındı. 1931’de Kahire’de dünyaya gelip, eğitimini 1947’de Paris’te sürdürmüştü. Buraya taşındığında Fransız Komünist Partisi’ne katılmış olsa da kısa sürede bu partiden ayrıldı ve hayatının sonuna dek sürdüreceği bağımsız bir çizgi izledi.
1950’li seneler boyunca süren Soğuk Savaş, Batılı akademisyenleri de genel olarak muhafazakârlaştırmıştı. Bu ortamda ortaya çıkan Chicago ekolü, akademiyi saran sağcı eğilimlerin öncü rolünü üstlenmişti. Samir Amin bu tarihsel bağlam içinde son derece değerli bir işe imza atarak Bağımlılık Okulu’nu (The Dependency School) kurdu. Bağımlılık Okulu geri kalmış ve henüz sanayileşmesini tamamlayamamış ulusların, ABD tipi bir liberal gelişim eğrisiyle muradlarına eremeyeceklerini; mevcut ekonomik örgütlenme modelinin buna olanak tanımadığını ileri sürdü ve Chicago Ekolü karşısında güçlü bir akademik alternatif ortaya koydu.
Amin 30’un üzerinde kitabın yazarı olarak da tanınıyor. Bunlardan en meşhuru 1988 tarihli Avrupa Merkezcilik’tir. 20. yüzyıl sonunda ABD- Seattle direnişi ile patlak veren anti-kapitalist hareketlerin uluslararası forumlarında vazgeçilmez akıl hocası olarak yer alan Amin, son senelerini siyasal İslâm olgusu üzerine araştırmalar yaparak geçirdi. Amin, Mısırlı bir Marksist olarak çağdaşı siyasal dostlarından farklı bir iktidar ve coğrafya yapısı altında yetişmişti. Bu onun, doğup büyüdüğü topraklara yönelik özel bir ilgi beslemesini de beraberinde getirdi. Son olarak 2011’de patlak veren Arap isyanlarıyla ilgili olarak ciddi bir külliyatı ardında bıraktı.
Yayın Kurulu üyemiz Masis Kürkçügil, Samir Amin’in önemini şu sözlerle özetliyor: “Ölümünden bir kaç ay önce dünyadaki eşitsizliklerin derinleşmesi karşısında emekçilerin ve çalışanların yeni bir enternasyonal kurması çağrısında bulunan Samir Amin, ömrü boyunca dünyadaki eşitsizliklere karşı durmuş, bu konuda kuramsal çalışmalarıyla sınırlı kalmayarak Davos karşısında kurulan, 2001’de Porto Allegre’deki Dünya Sosyal Forumu’na ve Dünya Alternatifler Forumu gibi girişimlere öncelik etmişti. Samir Amin üçüncü dünyacılıktan küreselleşme karşıtlığına (alternatif dünyacılık) 50 yıllık yolculuğunda yalnızca okur için anlaşılır eserler değil, sürdürülmesi gereken bir arayışı da miras olarak bıraktı”.
Gazete yazılarıyla, özellikle kendi yarattığı “Ayşe Teyze”, “Ali Rıza Amca” aktörleriyle geniş kitlelere ekonominin önemini, işleyişini anlattı. Onun yazarlığı ve yorumculuğu, Türkiye ekonomisi ve toplumunun yarım yüzyıllık yapısını, tarihini de yansıtıyor.
Güngör Uras Türkiye’nin ilk ekonomi yazarlarından biriydi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda yetişmiş biri olarak 1968’de yazmaya başlamış, 1971 yılında kurulan patronlar kulübü TÜSİAD’ın 10 yıl süreyle genel sekreterliğini yapmıştı. Kamu kesimini tanıyarak başladığı kariyerine iş dünyası ile yakın çalışarak devam etti. Sonraki özel sektör yöneticiliğini, 1980’den itibaren Dünya gazetesi ile başlayan günlük yazıları izledi.
Ancak Güngör Uras tek bir gazete yazısı ile yetinmedi. Hep iki gazetede birden yazdı. Bunu yaparken de farklı isimler kullandı. Ama merak eden, araştıran, sürekli öğrenen ve çok çalışkan kişiliği arka planda hep aynı kaldı. 85 yaşındaki vefatına 10 gün kalana kadar da yazdı. Ölene kadar çalıştı deyimi en çok da ona yakıştı.
Kendisi yazılarında “Ayşe Hanım Teyze”, “Ali Rıza Amca” gibi aktörler yarattı. Ekonomiyi onlara anlatmaya, onlara sevdirmeye çalıştı. “Saf ve bakir Anadolu çocuğu” tanımlamasını çok kullandı. Borsadaki “keriz silkeleme” deyimini de en az benim kadar çok benimsedi ve kullandı.
Kendisini yaklaşık 30 yıldır tanıyorum. Haber, söyleşi veya köşe yazıları nedeniyle daha çok telefon konuşmalarımız oldu. Yüksek sosyete konusundaki bilgi derinliğini son hastane ziyaretleri sırasında farkettim. Sonra da yakın dostu Ege Cansen’ın kendisi hakkındaki son yazısından öğrendim: “Güngör’ün belki de en az bilenen özelliği onun yüksek burjuvanın hayat stili hakkında inanılmaz ayrıntılı bilgi sahibi olmasıydı. Bu alanın büyük ustası Rahmi Koç’la yarışabilirdi”. Ege Cansen ayrıca Güngör Uras’ın evinde Koç, Sabancı ve Doğan gibi pek çok ünlü kişiyi evinde ağırladığını da aktardı.
Güngör Uras iyi yemek düşkünüydü. Zaten yazdığı gazetelerde lokanta yazıları hep vardı. Ama aynı zamanda çok disiplinli biriydi. Hep ince sırım delikanlı olarak kaldı. Gram fazla kilosu olmadı. Kendisi zenginlerin içinde yaşamasına, TÜSİAD’ın genel sekreterliğini yapmış olmasına rağmen orta ve alt gelir gruplarına hitap ediyordu. Bunda da çok başarılı oldu.
Ekonomiyi anlatmayı neden bu kadar basite indirgeme gereği duymuştu acaba? Ayşe Hanım Teyze hangi arayışın sonucu doğmuştu? Bunda, Türkiye’de sermayenin tabana yayılmamasının, hisse senedi veya sermaye piyasası araçlarının yaygınlaşmamasının etkisi büyük. Finansal okuryazarlık sınırlı. Halka açılma oranı düşük. Şirketler ve ekonomik gelişmeler hakkında ilgilenen, doğrudan çıkar bağı olan kişi sayısı az. Bireylerin ekonomiyle ilgisi döviz ve altınla sınırlı. Böyle bir topluma ekonomiyi okutmanın en iyi yolunu da Güngör Uras bulmuştu.
Aslında Güngör Uras’ın yazarlığı, yorumculuğu ve kariyeri, Türkiye ekonomisinin ve toplumunun yaklaşık yarım yüzyıllık yapısını, seyrini ve tarihini yansıtıyor.
Modern savaşların özellikle askerî-siyasi nedenleri, sonuçları incelenir. Aslında her savaş alanı, tarafların yakın iletişime girdiği birer kültürel alışveriş meydanıdır da. Cephelerde doğan sözcükler ve deyişler, takılan lakaplar, kullanılan kısaltmalar, yapılan espri ve yakıştırmalar, yaşanan anekdotlar tarafların ortak hafızalarında yer eder, insanlık kültürünün birer parçası haline gelirler. İşte 19. ve 20. yüzyıl savaşlarından bir seçki…
Bilenlerin bildiği gibi “hooker”, ABD’de “hayat kadını” için kullanılan bir tabirdir. Kökeni, Amerikan İç Savaşı sırasında Kuzeyli General Hooker’ın Washington’da, o zamanlar boş olan Pennsylvania Avenue üzerinde, askerler için kurduğu özel dinlenme tesisine dayanır. General Hooker’ın adı, askerler için kurduğu bu tesisle ölümsüzleşmiş.
İşte bunlar zamanla unutulur. Ama bazı laflar vardır ki savaştan çıkıp günlük hayatımıza girmiştir ve nereden geldiğini bilmeyiz. Bir de savaşan askerin keskin bir mizah anlayışı vardır; kulaktan kulağa yayılır, kimi zaman anonim folklorun bir parçası olur. Neredeyse 60 yıldır savaş tarihinin çok meraklı bir okuyucusu olarak, bunların bir kısmını aktarmak isterim. Sonuçta savaşlar sadece komutanların zekasından veya budalalıklarından ibaret değil.
Düşman tarafların kültürel alışverişi Illustrated London News’in 9 Ocak 1915 tarihli sayısında I. Dünya Savaşı’nda ilan edilen Noel ateşkesinde düşman siperlerden çıkan İngiliz ve Almanların birbirini tebrik ettiği haberini süsleyen illüstrasyon, savaşların yoğun kültürel alışverişlere sahne olduğunu kanıtlıyor. Temsili resimde, bir Alman subayın fotoğraf makinasıyla o anı kaydettiği görülüyor.
BISTRO
Rus ‘çabuk’ dedi, Fransız ‘lokanta’ anladı
Bistro, 19. yüzyılda standart yemekleri servis eden nispeten küçük lokanta-barları tanımlayan bir isim oldu. Bunun, Napoléon savaşlarının son aşamasında Paris’e yürüyen Rus askerlerinin girdikleri hanlarda “bystro, bystro” yani “çabuk, çabuk” diye bağırmalarından esinlendiği kabul edilir. Ruslar, Moskova’yı yakan Fransızları böyle hizmete koşturup intikamlarını almışlardı.
Rusya’da bozguna uğrayan Fransız ordusu 1813’te Paris’e kadar çekilmiş, Rus çarı I. Aleksandr’ın muzaffer ordusu 31 Mart 1814’te başkente girmişti.
VERDI
Operada atılan üstü kapalı slogan
19. yüzyılda İtalyan Birliği kurulurken İtalyanlar operada “Viva Verdi” diye bağırıyordu. Buradaki Verdi, aslında ülkenin birliğini temsil edecek olan Sardinya Kralı’na atfen söylenen “Viva Vittorio Emmanuelle Re d’Italia” (Yaşasın İtalya kralı Vittorio Emmanuelle) deyişinin başharflerinden oluşuyor, bu coşkulu sloganı gizliyordu. Özellikle de o sırada hâlâ Avusturya işgalinde olan kuzey kentlerindeki temsillerde, işgalci subay ve bürokratlar İtalyanların bu bağırtılarına, suratları kıpkırmızı bir şekilde tahammül etmek zorunda kalıyorlardı.
İtalyan Birliği’ne doğru Guiseppe Garibaldi, Avusturya-Sardunya Savaşları sırasında, halk tarafından “Verdi” örtülü sloganıyla desteklenen Sardunya kralı Vittorio Emmanuelle II’yi İtalya kralı olarak selamlıyor, 1860.
CAFE
Kahve değil faşist kısaltma
20. yüzyıla gelindiğinde bir başka akronim İspanya’da ortaya çıktı. 1933 yılında İspanyol faşist hareketi ortaya çıktıktan sonra, anarşistlerin ve komünistlerin nümayişlerine karşı faşistler sokağa dökülüp “Cafe, Cafe” diye bağırırdı. Buradaki “Cafe” sözcüğü “Yoldaşlar, İspanyol falanjı geliyor” anlamını taşıyan “Camerados, arriba el falange Espanola”sözlerini temsil ediyordu.
General Franco önderliğindeki faşist milisler ele geçirdikleri Toledo şehrinin sokaklarında.
GATO (GATEUA)
Hem saldırıyor hem pasta istiyorlar!
Eski savaşlardan birinde güney Almanyalı askerler “get to” (hakkından gelmek, canına okumak) manasında bağırırken, aksanlarından dolayı bu “gat to” haline geliyor ve uzaktaki Fransız komutanın kulağına “gato” yani “gateaux”(pasta) olarak yansıyordu. Onun “bunlar niçin pasta istiyor acaba?”dediği tarihlere geçmiştir. İlahi mon jeneral!
HURRAH (HURRAY)
‘Vur ha’dan geldi ‘Hurra’ya dönüştü
“Get to” Fransız komutanın kulağına “gato” diye gelirken, bizim “Vur ha, vur ha” (ya da daha eski haliyle “ur ha”) şeklindeki savaş nidamız da Avrupalıların kulağına “Hurra” diye geliyordu. İşte bizden aldıkları bir laf budur. Kültür alışverişi için savaştan daha iyi bir ortam bulunur mu?
“Ur ha! Ur ha!” Ziegetvar Beyi Zrinyi komutasındaki Macar kuvvetlerinin Eylül 1566’da kalkıştıkları umutsuz yarma harekatı Osmanlı güçleri tarafından geri püskürtülüyor, Johann Peter Krafft, 1825.
UNRRA
BM: Yardım örgütüyle dalga geçen kısaltma
1945’te 2. Savaş sona ererken yerinden yurdundan edilmiş en az 20 milyon Avrupalı yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’in UNRRA (United Nations Relief and Rehabilitation Administration), yani Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi Kurumu’ndan yardım bekliyordu. Her kentte ve kasabada ailesinden kopmuş binlerce çocuk samanlıklarda, kapı eşiklerinde, tarlalarda yatıyor, bunların çok çok azına yardım edilebiliyordu. Bu durumda kurumun adı, inisiyallerinden hareketle “Unhappy Natives Receiving Ridicilous Assistance”, yani “Gülünç (derecede az) Yardım Alan Mutsuz Yerliler” olarak anılmaya başlanmıştı. Ön siperlerde diz boyu çamur içerisinde cesetleri kemiren farelerle yaşayan askerler ise geri hizmet yapanlara hem özenir, hem de nefret ederlerdi. Onlara REMF kısaltmasıyla seslenirlerdi ki, bu deyişin açılımınının Türkçe’sini yazamıyoruz. İngilizce bilenler anlasın, anlayan anlamayana anlatsın: Rear Echelon Mother F…ers.
USMC
Sam Amca’nın yoldan çıkmış çocukları
Amerikan deniz piyadelerinin (US Marine Corps) kısaltması USMC’den türetilen kısaltma “Uncle Sam’s Misguided Children” (Sam Amca’nın Yoldan Çıkmış Çocukları) şeklindeydi. Deniz piyadeleri özel bir sınıf olarak, kendilerini diğerlerinden ayrı tutmayı severdi.
TRENÇKOT
Siper kıyafeti sivilde moda olunca
1. Dünya Savaşı’nda subayların siperlerde giydikleri bir cins palto olan trençkot, kullanışlı tasarımından dolayı daha sonra moda haline gelmişti. Böylece günlük hayata giren “trenchcoat” yani sadık çevirisiyle “siper paltosu” sözcüğü de, birçok dilde olduğu gibi Türkçe’de de kullanılır oldu.
ASLAN-EŞEK
İngiliz askerlerin alaycı benzetmesi
1. Dünya Savaşı’nda generaller askerleri makinelitüfeklerin önüne o kadar ısrarla sürüp milyonların boş yere ölümüne, daha fazlasının sakat kalmasına neden olmuşlardı ki, İngiliz askerleri kendilerine “Eşeklerin yönettiği aslanlar” diyordu. Gerçi bazıları gerçekten de öyleydi ama generallerin hepsi siperlerden uzak şatolarda, her akşam ziyafette değildi. Sonuçta yeni tekniklerle savaşmayı çözenler de onların arasından çıkacaktı.
COLONEL MOTORS
De Gaulle’ün motorize birlik aşkı
De Gaulle iki dünya savaşı arasındaki dönemde Almanların mekanize birliklerini yakından izliyor ve Fransa’yı da bu yöne çekmeye çalışıyordu ama, küt kafalı muhafazakâr generalleri ikna etmesi mümkün olmadı. İşte motorlara bu ilgisi nedeniyle General Motors’dan benzetmeyle, ona “Colonel Motors” adı verildi. Ama uzun boyundan dolayı bazen “The Great Asparagus” (Büyük Koşkonmaz) ve “Wormwood” (Tahta Kurdu) olarak da anılmıştır.
ÇÖL TİLKİSİ VE DİĞERLERİ
Ünlü generaller ve tuhaf lakapları
Generaller genelde askere uzaktır ama bazıları eratla yakın ilişki kurmak için sürekli birlikleri dolaşır. Herhalükarda erat tarafından onlara isim takılır. Örneğin, Libya’daki İtalyan komutanı Bastico’ya “Bombastico” adı takılması hiç de şaşırtıcı değildir. Onunla komutayı paylaşan ama sadece kendi bildiğini okuyan Rommel’e de “Çöl Tilkisi” denmiştir. Gerçekten harekatı daima en ön saflardan yönetirdi ama, 1. Dünya Savaşı sırasında Alpler’de bir tilkiyi beslediği de bilinir ve bununla çektirdiği bir fotoğraf arşivlerde vardır. İngiliz General Montgomery’ye de değinmeden geçmeyelim. Hiç muharebe yitirmeyen ama çok ihtiyatlı şekilde harekât yapan bu generalin emrindeki Kanadalılar ona “God Almighty”den (Her Şeye Kadir Tanrı) hareketle “God Almonty” demişlerdi. Herhalde dediğim dedik olmasından. Harf değişikliği ile türetilen isimlerden birisi de İngiliz General Gatacre’a “Backacher” yani “sırt ağrıtan” adının verilmesiydi. Fransız generali Mangin ise 1. Dünya Savaşı’nda askeri düşman makinelitüfeklerin önüne sürmekte o kadar ısrarlıydı ki, lakabı “Kasap” oldu.
Rommel ve tilki
Çöl tilkisi lakabıyla anılan general Erwin Rommel bir Alp tilkisiyle.
GI, TOMMY, POILU, BOCHE
Kendilerine ve düşmana ne dediler?
2. Dünya Savaşı döneminde Amerikan ordusunda askere verilen malzemenin üzerinde GI harfleri bulunurdu. Bu “Government Issue” yani devlet tarafından verilmiş anlamına gelirdi. Tabii, sıradan askerlere GI denmeye başlandı ve derhal yaygınlaştı. İngiliz erata bizdeki “Mehmetçik” gibi “Tommy” denirken, Fransız askerlerine ise “Poilu” yani “Kıllı” denirdi; zira çoğu savaşta bıyık veya sakal bırakırdı. Amerikan askerlerinin daha eski adı ise “Doughboy” idi. Dough, İngilizce’de hamur anlamına gelir. Bu ad ile ilgili birçok teoriden birisi onlara çok miktarda kızarmış hamur yedirilmesidir. Tozdan bembeyaz olmaları veya düğmelerini parlatmaları için verilen bir malzemeden dolayı böyle adlandırıldıkları da ileri sürülür. Fransızlar ise Almanlara “Boche” derlerdi ki, bu inatçı, küt kafalı (tête de boche) anlamında kullanılırdı. Bunlar, belki de biraz o inatçılıkları sayesinde 1871 ila 1940 arasında 69 yılda yapılan üç büyük savaşın ikisinde Paris’e girmişlerdi!
I. Savaş’ta Fransız askerler kendilerine Poilu (Pualü okunur) adını takmıştı. Bunun nedeni, orduya katılan askerlerin çoğunun bıyık ve sakallarını uzatmalarıydı.
SITZKRIEG
‘Yıldırım Savaşı’ndan ‘Oturma Savaşı’na
1939 Eylül’inde Almanlar Polonya’yı birkaç hafta içerisinde işgal edince, gazeteciler buna “yıldırım savaşı” anlamına gelen “Blitzkrieg” dediler. Bundan sonra ertesi Nisan ayına kadar Avrupa’ya uzun bir sessizlik çöktü, hiçbir önemli operasyon yapılmadı. Askerler siperlerde büyük bir can sıkıntısına girince gazeteciler buna de bir ad bulmakta gecikmediler: “Sitzkrieg” yani “Oturma Savaşı’. Ne var ki Sitzkrieg, Almanların yeni bir Bliztkrieg’i ile aniden sona erecek ve iki ay içerisinde beş Avrupa ülkesi daha Nazi işgaline girecekti.
TOMMY’NİN SİLAHI
Ölüm makinaları ve takma isimleri
Kişilere ad takılır da silahlara takılmaz mı? İşte birkaç örnek… 20. yüzyılın efsane silahlarından Thompson makineli tabanca derhal “Tommy Gun” (Tommy’nin Silahı) olarak anılmaya başlandı. Bundan daha basit bir makineli tabanca ise T şeklindeki gres sıkıcıya benzediği için “Grease Gun” adını aldı ki bunların ikisi de bir dönem bizim ordumuzda da kullanılmıştır. 1. Dünya Savaşı’nda Almanların ağır topçusunun attığı mermilere ise “Black Maria” (Kara Maria) denmişti. Çoğu asker düşmanı daha hiç görmeden bu mermilerle hayata veda etti.
HOOKER
‘Hayat kadını’ tabiri, ‘hayırsever’ komutan
Bilenlerin bildiği gibi “hooker”, ABD’de malum mesleği icra eden hanımlar için kullanılan bir tabirdir. Kökeni, Amerikan İç Savaşı sırasında Kuzeyli General Hooker’ın Washington’da, o zamanlar boş olan Pennsylvania Avenue üzerinde, askerler için kurduğu özel “dinlenme tesisi”ne dayanır. General askerin derdinden anladığı gibi, adını da böylece ölümsüzleştirmiş. Bu savaşta generallere takılan lakaplar arasında en ilginçlerinden birisi de General (daha sonra Başkan) U. S. Grant’a aittir. Ulyses Simpson (U. S.) olan adı daha ilk muharebelerden sonra “Unconditional Surrender” (Şartsız Teslim) oluvermişti. Güneyli General Jackson ise savaşta öyle başarılıydı ki, “Stonewall Jackson” (taş duvar anlamına gelen kelime, sıkı savunma anlamında kullanılır) adını hak etmişti. Alacakaranlıkta orman yollarında at sürerken kendi askerleri tarafından vurulunca, en iyi generalini yitiren başkomutan Lee “sağ kolumu yitirdim” demişti.
Amerikan komutanları arasında lakabı en uygun düşenlerden birisi de 2. Dünya Savaşı’nda Burma cephesinde öne çıkan General Joeseph Stilwell idi. Bu asık suratlı generale takılan “Vinegar Joe” (Sirke Joe) adı derhal yaygınlaşmıştı. Tabii von Richtofen’e kırmızı renkli uçağından dolayı verilen “Red Baron” yani “Kızıl Baron” adını da unutmamalı. Bunların sonu gelmez. Ama durun, son bir iki tanesini de eklemeden geçemeyeceğim. Filistin’de son savaşımızda bize hücum eden Allenby o kadar sert bir adamdı ki “The Bull” (Boğa) olarak anılırdı. Karargâhtan ayrıldığında arkasından “BBL” kodlu mors mesajıyla birlikler uyarılırdı. Bu, “Bloody Bull Loose” yani “Vahşi Boğa dolaşmaya çıktı, dikkatli olun” anlamına gelirdi.
Bir de Fransız Generali Patrice MacMahon’a (kendisi Magenta Dükü’dür aynı zamanda) “Duke of Polenta” adı verilmesi vardır. Bilindiği gibi polenta, mısır unundan yapılan bir lapadır ve 1859 Magenta Muharebesi günlerinde general askerlere bundan başka tayın vermeyince Magenta derhal polentaya dönüşmüş. Pek de matah bir komutan olmadığı ilerideki Prusya Savaşı’nda daha iyi anlaşılacaktı ama, askerler ona çoktan “Mac-Bête” (Çift anlamlı bir yakıştırma, bir yandan “Aptal Mac” manasına gelirken diğer yandan muhtemelen Lady Macbeth’e gönderme yapılıyor) adını takmışlardı.
MARGARIN
Askere yağ diye üretildi, bombadan tehlikeliydi
Savaşlardan kalan en berbat şeylerden biri olup, siperlerde ölenlerden çok daha fazla insanı katletmiştir. Bunu icat eden de savaşta askerlerine ucuz yağ temin etmek isteyen Fransızlardı. Sıvı bitkisel yağı katılaştırmışlar, bunun daha kolay benimsenmesini sağlamak için de sarı boya katıp tereyağına benzetmeye çalışmışlardır. Türkiye’ye 1950’lerde gelen margarin hızla yaygınlaşmış ve milyonlarca insanın damarlarını tıkayarak erken ölmelerine neden olmuştur.
ONBAŞI
Diktatörlüğün gayriresmî rütbesi
Çok ilginçtir, Avrupa’nın yakın tarihteki iki büyük diktatörünün ikisine de “onbaşı” denilmiştir. Birisi “Bohemyalı onbaşı” da denilen Hitler’dir ve lakap gerçeği yansıtır; çünkü gerçekten onbaşı idi. Ne var ki bu onbaşı savaş boyunca hemen her gün generalleri ve mareşalleri karşısına dizip feci halde fırçalıyor, kendisini bir askerî deha sanıp her şeye karışıyordu. Bu Müttefikler için iyi oldu, çünkü yanlış kararları Almanların yenilgisini hızlandırdı. Bir İngiliz generali “Hitler bizim için 40 tümen değerindedir” demişti.
İkincisi ise meslekten bir general olan Napoléon idi. Askerleri tarafından sevgiyle “Küçük Onbaşı” şeklinde adlandırılmıştı. Bu, ilk dönemlerinde yolda ve muharebe alanlarında askerlerle birlikte olmasından kaynaklanan bir yakınlık ifadesiydi. Yoksa sanılanın aksine, çağı için kısa boylu sayılmazdı. Her iki onbaşı da hasımlarının şaşkınlığından kaynaklanan ilk başarılarıyla sarhoş olup 12’şer yılda tasfiye oldular.
Hitler onbaşı, I. Dünya Savaşı’nda cephede.
TRAJİKOMİK
Savaş acılarına ilaç, biraz kara mizah
Kara mizahın, durumun vahametiyle birlikte arttığını zor durumlardan geçenler iyi bilir. Savaşlar, kara mizah incilerinin doğup yayılması için ideal ortamları sunmuştur. 1. Dünya Savaşı’nda siperden uzattığı kolu kopan bir asker “Şimdi malzememi nereye asacağım” demişti. Bir başka asker ise ayağı kopmuş olarak geldiği sahra hastanesinde “ben aslında teftişe gelen generalim. İnandırıcı görünmek için ayağımı uçurdum” diye şaka yapmıştı. Gene, savaşta yanlışlıkla alayın sargı yeri bombalanıp doktorlar ve yaralılar ölünce birisi çıkıp “Harika bir gün, kimse hasta sırasına girmemiş” diyebilmişti. Gene kendi uçakları tarafından yanlışlıkla bombalanan bir askerin “Maçta haksızlık olmasın diye hava kuvvetlerini düşmana ödünç vermişler” lafını yapıştırdığı bilinir.
Bir başka anlık kara mizah örneği ise şöyledir: 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar Batı Pasifik’te bir adaya çıkarma yapacaklardır. Bir grup askere gemide verilen son brifingde şunlar söylenir: “Mercan kayalıkları nedeniyle adaya çıkmak zordur. Kumsalı geçer geçmez bambu tuzaklarla dolu tropik ormana gireceksiniz. Her adımda zehirli yılan ve örümceklerle karşılaşacaksınız. Ada yağmurlu ve bataklıktır ve her zaman bir karış suda uyumak zorunda kalabilirsiniz. Sular çok mikropludur, ne kadar susarsanız susayın içmeyin, hatta yüzünüze sürmeyin, yara olur. Sivrisinek bulutları ise her an ağzınıza burnunuza dolacak ve sıtma nöbetini engellemek için her gün bu sarı tabletlerden alacaksınız, benziniz sararacak. Sonra sıcak ve susuzluk bastırır”. Bunları dinleyen bir er atılır: “Adayı niçin Japonlara bırakmıyoruz komutanım?”
Guadalcanal’da Japonlarla dört ay savaştıktan sonra, kendilerini eve götürecek gemiyi bekleyen ABD askerleri. Kara mizah, muhtemelen böyle bir cehennemde hayata tutunmanın etkili yollarından biriydi.
Tüm zamanların en güçlü seslerinden olan Aretha Franklin’in ne kendisinden sonra gelen sayısız şarkıcıyı etkilemesi ne Rolling Stones’un ‘Tüm Zamanların En İyi 100 Şarkıcısı’ listesinde yer alması ne de Time’ın kapağında boy gösteren ikinci siyah kadın olması şaşırtıcıdır. O sadece iyi şarkıcılığıyla tarif edilemez. Aretha’nın hikayesi verdiği insanlık ve onur kavgalarıyla birlikte anılmalıdır.
Aretha Franklin’in soul müziğinin kraliçeliğine uzanan yolu zahmetsiz ve engelsiz değildi, kısa desen hiç değildi. Belki de onu 1966 yılında Atlantic Records’a transfer eden yapımcı Jerry Wexler ile yolları kesişmeseydi, Aretha pop müzik tarihinde silik bir satır olarak kalakalacaktı.
Aretha Franklin, Atlantic Records ile sözleşme imzalamadan evvel onun doğal yeteneğini keşfedemeyen, ona sıradan bir gece kulübü şarkıcı muamelesi yapan, onu standart şarkıların ötesine geçmeyen bir repertuvara mahkûm eden Columbia firması ile tam altı yılı ve dokuz albümü harcamıştı.
Yavan pop şarkıları zinciriyle bağlandığı eski işvereni Columbia’nın prangaları, bu genç ve yetenekli yapımcı sayesinde parçalanmış ve onun insanı mest eden sesi ve yürek kabartan özgür ruhu serbest kalmıştı.
Ünlü şarkıcı Andy Williams televizyon şovunda şarkı söylüyor, 1969.
1967 yılında çıkan ilk Atlantic etiketli albüm “I Never Loved A Man The Way I Love You”da Waxler, Aretha’nın sesini Memphis kökenli Muscle Shoals Sound Rhythm Section ile buluşturmuştu. Aretha bu albümde dört şarkıya söz yazmış, piyano çalmış ve geçmişten gelen bazı alışkanlıklarını bir kenara bırakarak, hem kendisi hem de genç kulaklar için yeni bir sayfa açmıştı. Piyano sitili Ray Charles ile karşılaştırılıyordu ama, sesini daha önce olmadığı kadar serbest kullanıyordu.
Albümün açılışında yer alan Otis Redding bestesi “Respect”, Aretha’nın dilinde adeta feminist bir marşa dönüşmüş, Sam Cooke’un insan hakları klasiği olan “A Change is Gonna Come”da benzer şekilde kadın haklarına işaret edercesine okunmuştu. “Dr. Feelgood” ise yüklendiği aşırı özgüven sayesinde, daha önce hiçbir siyah kadında rastlanmayan cinsten bir cinselliğe bürünmüştü. Bu albüm, Aretha Franklin’in duygularını en yüksek seviyede ifade etmiş, ona soul kraliçesi olma yolunu açmıştı.
Atlantic etiketli üçüncü albüm “Aretha: Lady Soul” ile sa- natçı artık resmen taç giyiyordu. Bu albümde aynı derecede tutkulu olduğu iki türü, R&B ile gospeli buluşturmuş, açılıştaki “Chain Of Fools” ile büyük sükse yapmıştı. “Good To Me as I Am To You” parçasında gitar çalan Eric Clapton, albüme güncel blues dokunuşlar yapmıştı.
‘Lady Soul’ Aretha Franklin 20’li yaşlarının ortalarında bir stüdyo çekiminde.
Sadece bariyerleri aşan bir şarkıcı olarak değil, politik tutumuyla da dikkatleri üzerinde topluyordu Aretha Franklin. Örneğin 1970’de tutuklu bulunan siyah kadın eylemci Angela Davis için istenen kefalet parasını ödemeyi teklif etmiş; ardından “komünizme inandığım için değil, siyah bir kadın olduğu için ve siyahlara özgürlük istediği için teklif ediyorum bunu” demişti.
Aretha Franklin’in gospel şarkıcısı, aynı zamanda Baptist din adamı C. L. Franklin’in kızı olduğu her halinden belliydi. Hakkında bazı çok çirkin iddialar bulunsa da, Baba Franklin 1963’te Detroit’teki Özgürlüğe Yürüyüş eylemini organize etmişti ki bu o zamana değin ABD’de düzenlenen en büyük sivil haklar eylemiydi. Martin Luther King iki ay sonra Washington’da düzenlenen büyük yürüyüşten önceki ünlü “Bir Rüyam Var” başlıklı konuşmasının provasını burada yapmıştı.
Siyah hareketin yeni yeni bayrak kaldırmaya başladığı günlerde, babasının görev yaptığı kilise korosunda şarkı söylemeye başlayan Aretha, bilhassa yorumladığı şarkılara kendine has kadınsı tehditkâr tavrı ustaca yansıtarak, yeni kuşaklar üzerinde rol model oluyordu. Kendisine “Ree Teyze” diye hitap Whitney Houston’ın vaftiz annesiydi.
Tüm zamanların en güçlü seslerinden biri olan Aretha’nın ne kendinden sonra gelen sayısız şarkıcıyı doğrudan etkilemesi ne de Rolling Stones dergisinin ‘Tüm Zamanların En İyi 100 Şarkıcısı ’ listesindeki ilk sırasındaki yeri şaşırtıcıydı. Zira, o kariyerinde kazandığı 18 Grammy ödülü, yaptığı 42 stüdyo albümü, listelerden inmeyen şarkıları ve 75 milyon albüm satışı ile taçlandırmıştı müzik tarihini. Rock’n Roll Hall of Fame’e kabul edilen ilk kadın sanatçıydı. Time dergisinin kapağında yer alan ikinci siyah kadındı.
Time dergisi, Aretha Franklin’i 28 Haziran 1968 tarihli sayısında kapağına taşımıştı.
Sinema perdesinde de boy göstermişti Aretha Franklin. Dan Aykroyd ve John Belushi, “Blues Brothers” filmi için Aretha’yı düşünmüş, ancak Universal Stüdyoları beyaz bir kadın isteyerek bu öneriyi reddetmişti. İkili bu şartlarda filmi çekmeyeceklerini söyleyerek direnince, tüm dünya Aretha’yı bir de “Think” karakteriyle tanımış ve sevmişti.
Çok abartılı bir yorum olduğu düşünülmesin: Bugün şöhretin zirvesinde ve para destelerinin üzerine kurulmuş divaların sürdükleri sefanın bedelini yıllar önce ödemiş birkaç isimden biriydi Aretha. Her türlü ırkçılığı ve ayrımcılığı yaşamış, bu adaletsizliğe karşı sesini yükseltmekten çekinmemiş bir insanlık tarihi değeriydi. İlk çocuğunu 12, ikincisini 14 yaşındayken doğurmuş olması, onun kadın hakları konusundaki hassasiyetini bileyen bir travmaydı. Benzer nedenlerle çok genç yaşta alkol ve sigara bağımlısı olmuştu. Yaptığı evliliklerin ve yaşadığı ilişkilerin bazılarında şiddet görmüştü.
16 Ağustos 2018 tarihinde 76 yaşındayken pankreas kanserine yenilen Aretha Franklin’i sadece bir müzisyen olarak tarif etmek her zaman eksik kalır. O, aynı zamanda verdiği insanlık ve onur kavgalarıyla birlikte anlatılacak, anılacak, dinlenecek.
342 sandalyeli Pakistan meclisinde 114 gibi kritik sayıda milletvekili kazanan PTI lideri İmran Han, ordunun da desteğiyle ülkenin yeni başbakanı oldu. Bir zamanların efsane kriket oyuncusu, nüfusun üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı iç sahada, belki de hayatının en zor maçına çıkıyor.
Pakistan tarihinin belki de en tuhaf seçimleri, bir kriket şampiyonunun zaferiyle sonuçlandı. 207 milyonluk nüfusa sahip ülkenin 106 milyon seçmeni için kurulan 85 bin sandık güvenlik güçleri tarafından sıkı takibe alındı ama hile ve usulsüzlük iddiaları bitmek bilmedi.
Kazanan İmran Han’ın rakipleri, ordunun kendi aleyhlerine sistematik bir manipülasyonundan söz etmekte. Herşeye rağmen İmran Han, ülkede ordu ile geleneksel siyaset klanları arasındaki tükenmez mücadelelerden sonra generallerin kesin desteğini kazandı. Buna karşın 342 sandalyeli mecliste, sadece 114 gibi hassas sayıda milletvekilli sayısına sahip. Kendisi 18 Ağustos’ta resmen başbakan oldu ama mecliste çoğunluğu sağlamak için ülkenin siyasal hayatındaki parçalanmışlığın da bir göstergesi olan bağımsızlardan aşırı dindarlara, özetle küçük siyasi aktörlere taviz vererek destek almak zorunda. Ülkede generallerin İmran Han’a verdiği desteğe bakarak “sessiz bir darbe”den söz edilmekte.
Pakistan’ın en popüler sporu olan krikette 1992’de İngiltere’ye yani eski sömürgeciye karşı dünya kupasını kazanan milli takımın kaptanı İmran Han, muhafazakar olmakla birlikte son yıllarda generallerle ilişkisini geliştirdi ve dinci fanatiklerle de bağlarını güçlendirdi. Kendisi varlıklı bir aileden gelmesine rağmen hem elitizme karşı bir söylem tutturdu hem de en zenginlerle yakın ilişkiler kurdu. İmran Han, Oxford’da okumuş olsa da spor hayatı eğitiminin daima önünde oldu. Okulda başladığı krikete 1975’te mezun olduktan sonra profesyonel olarak devam etti. 1982’de kriket milli takımının kaptanlığına getirildi. 1987’de Pakistan takımını yarı finallere kadar çıkarınca ülkenin en popüler sporcusu oldu.
İmran Han’ın orduyla arası da daima iyi olmuştu. 1987’de darbeci Ziya ül Hak’ın talebi üzerine krikete dönmüş, 2007’de iktidardan düşen general Pervez Müşerref’in 1999’daki darbesini desteklemiş ve özellikle eski askerî istihbarat başkanı Hamid Gül ile iyi ilişkiler kurmuştu. 80’li yıllarda Rusya’ya karşı “cihad”ın destekçisi olduğunu eklemeye gerek bile yok.
Yeni başbakan, eski kriketçi İmran Han 13 yaşında kriket oynamaya başladı ve bu sporu üniversitede de sürdürdü. Mezun olunca Pakistan Milli Kriket Takımı’na girdi. 1992 Dünya Kriket Şampiyonası’nda Pakistan’ı birinciliğe taşıdı.
Ordunun ağırlığı
Seçim öncesinde özellikle iktidardaki Pakistan Müslüman Birliği-Nawaz’a (PML-N) yönelik yargı tarafından yapılan saldırılar dikkati çekiciydi. PML-N adli ve askerî müesses nizamla esas olarak iki hususta anlaşmazlık içindeydi: Sivillerin ordudan üstün olduğunu savunması ve Hindistan ile iyi ilişkiler kurulmasından yana olması. Ne de olsa ülkenin tarihinin yarısında askerler yönetimdeydi. PML-N savaş istemediği gibi daha fazla ticaretten yanaydı. Eski başbakan ordu-devletin kurucusu olarak siyasete ambargo koyup tarihî düşman Hindistan’la ilişkilerin geliştirilmesine sıcak bakmazken, PML-N savaş ortamının terkedilip ticaretin geliştirilmesinden yanaydı. PML-N ülkenin her bakımdan kalbi denebilecek ve nüfusun yarısını barındıran Pencap bölgesinde etkin ve hâlâ birinci parti. İmran Han bu eyalette ancak bağımsızlarla bir hükümet kurabilecek.
Seçimlerden önce yasaklı olan kimi siyasal oluşumlar, yüksek seçim kurulu tarafından bu sefer daha önce PML-N’ye oy veren kesimlerin oyunu çelebilsin diye seçimlere katılma hakkı elde ettiler. İki fanatik dinci grup millet meclisinde sandalye kazanamadıysa da onlardan biri olan Tahrik Labaik, Sind eyalet meclisinde iki sandalye kazandı. Yine de genel olarak %10’a ulaşan ve hatta kimi yerlerde %20’ye varan oy oranlarına ulaştılar ki sonrası için manidar bir durum.
Ya demokrasi?
Generallerin desteği, Hindistan ile müzakerenin söz konusu olamayacağını, buna karşılık Taliban ile görüşmelerin süreceğini göstermekte. Kuruluşundan bugüne kurumsal işleyişe bir türlü sahip olmayan Pakistan’da 70 yılda 18 başbakan istifa etti-ettirildi, devrildi, askerî darbeye maruz kaldı ve görev süresini bi hakkın tamamlayamadı. Bu açıdan yeni başbakanın akıbeti hakkında da kesin konuşmalar yapmak kolay değil. Yine de Pakistan’ın siyasal hayatına ambargo koyan ve başbakanlığı meslek edinen iki ailenin (Buttogiller ve Şerifgiller) ardından 1996’da kurduğu PTI’nın birinci parti haline gelmesi ülkenin siyasal hayatında bir değişiklik olmakla birlikte, sorumsuz bir popülizmin kapıda beklediği de eklenmeli.
Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi, ABD ile eşit muhataplar olarak masaya oturmak gibi vaatlerin karşılığı ne olursa olsun, esas olan yolsuzluğa karşı mücadele vaadinin akıbetinin ne olacağı. Diğer bir vaad olan “İslâmi refah devleti” için ise niyetin yetmeyeceği açık. 10 milyon istihdam ve beş milyon yeni konut gibi vaatlerin ise kaynağı belirsiz. Nüfusun üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, çocuk ölümleri oranının dünyada en yüksek olduğu ülkelerden biri olan Pakistan’ın, borçlarını çevirmek için muhtaç olduğu krediyi “ABD’ye posta koyarak” alması pek mümkün gözükmüyor.
Kışla ile meclis arasında Seçim süreci boyunca ordunun ve generallerin desteğini alan İmran Han, mevcut Genelkurmay başkanının Pakistan tarihinin demokrasiye en inançlı generali olduğunu söyledi.
Gerçek iktidarın askerlerin elinde olduğu ülkede “Amerika’nın paralı askeri olmayacağız” gibi sloganların da seçim konuşmaları dışında çok gerçekçi ve anlamlı olamayacağı açık. Nitekim seçim sonuçlarından sonra “ABD’yle karşılıklı yarar ilişkisi kurmak”tan tekrar söz edilmeye başlandı.
ABD Ocak 2018’te, komşu Afganistan’da hükümeti yıpratan Taliban’a Pakistan’ın sığınma imkanı tanıdığı iddiasıyla, yaklaşık yıllık 1 milyar dolarlık askerî yardımı askıya almıştı. Şimdi refah vaatlerinden önce kredi bulma, borç çevirme gündemde.
20 yıl kriket oynayan İmran Han, sonraki 20 yıllık siyasal hayatından sonra ordunun gölgesinde iktidar oldu. Önümüzdeki 1 yılın onun hayatındaki yirmi yıllar kadar önemli olacağı kesin.
19. yüzyılda İngilizlerin gambot (savaş gemisi) diplomasisi, Amerikalıların büyük sopa politikası adını verdikleri eski strateji, günümüzde özellikle ABD tarafından sandıktan yeniden çıkartılmış görünüyor. Amaç, ekonomik-siyasi yaptırımlarla “yola getirilmek” istenen devleti pazarlık masasına oturtmak, böylece gerçek bir savaşın maliyetinden kaçınmak. 19. yüzyılın büyük devletleri bu yöntemle bir taşla iki kuş vuruyordu: Güç gösteriyle muhataplarının gözünü korkutuyor, vatandaşlarının milliyetçi duygularını okşayarak kendi kamuoylarını hoş tutuyorlardı.
İngiliz İşçi Partisi tarihinin en parlak isimlerinden biri olan Aneurin Bewan, 1950’lerde Muhafazakâr Parti lideri Churchill için şöyle demişti: “Dünyanın herhangi bir yerinde İngiltere’nin başı sıkışsa, Churchill’in aklına gelen tek çözüm hemen oraya bir gambot (gunboat-savaş gemisi) yollamaktı”.
Churchill bu refleksi, İngiliz dış politika tarihinde “gambot diplomasisi” denilen bir gelenekten miras almıştı. Bugün uygulanan “ekonomik yaptırım diplomasisi”nin 19. yüzyıldaki bu versiyonunu inceleyen İngiliz tarihçi James Cable Gambot Diplomasisi (Gunboat Diplomacy) adlı kitabında bu uygulamayı şöyle tanımlıyor: “Topyekûn bir savaş ilan etmek yerine, sınırlı deniz gücü tehdidini kullanarak, uluslararası bir çatışmada veya yabancı ülkelerin kendi toprakları içinde bir avantaj elde etmeye veya kaybı önlemeye çalışmak”. Bu politikanın günümüzde “Amerika’yı yeniden (eskisi gibi) büyük yapmak” sloganıyla yola çıkan ABD Başkanı Trump’ın Meksika’dan İran’a, Kanada’dan Rusya’ya, AB ve Türkiye’den Çin’e kadar dünyanın çeşitli ülkelerine karşı uygulamaya çalıştığı ekonomik yaptırım, gümrük tarifelerini yükseltmek gibi yöntemlerle tehdit ederek müzakere masasına oturtma stratejisinden pek farkı yoktu.
İngiliz vakası
Gambot diplomasisi, stratejik bir bölgeye küçük bir savaş gemisi filosu göndererek bunu müzakere için kullanmaya dayanıyordu. İngiltere başta olmak üzere bu yöntem, Avrupalı büyük güçler tarafından özellikle Asya’da 19. yüzyıl boyunca defalarca kullanıldı. Buna ilk hedef olan ülkelerden biri de Osmanlı İmparatorluğu’ydu.
19. yüzyılın ilk yıllarında Avrupa, Napoléon savaşlarıyla sarsılıyordu. İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun Napoléon yönetimindeki Fransa ile anlaşmasını engellemek için elinden geleni yapmaya kararlıydı. İstanbul’da o sıralarda Fransa’nın gönderdiği elçi Sebastiani çok faal olduğu gibi, pekçok Fransız teknokrat ve subay da III. Selim’in askerî ve eğitim reform programları için çalışıyordu. Ancak İstanbul’daki İngiliz elçisi Charles Arbuthnot, hükümetinden aldığı talimatı uygularken hiç de diplomatik davranmadı. Osmanlı hükümetinden, Fransız elçisi Sebastiani’nin sınırdışı edilmesini istedi; bu da Osmanlıları çok kızdırdı. Bunun üzerine, Şubat 1807’de tehdit diplomasisine geçmek isteyen İngiliz hükümeti, Amiral Sir John Duckworth komutasındaki 11 gemiden oluşan bir filoyu İstanbul’a yolladı. Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Kınalıada yakınında demir atan İngiliz filosu, toplarını İstanbul’a çevirdi.
11 İngiliz gemisi İstanbul’da Sör Duckworth’un komutasındaki 11 gemiden oluşan filo, Çanakkale’yi geçmiş Kınalıada’ya kadar ulaşmıştı. Kesin Osmanlı zaferiyle sonuçlanan bu atak, tarihe Vak’a-i İngiliz olarak geçti.
İstanbul halkının “Vak’a-i İngiliz” adını taktığı bu olay sırasında önce kentte bir panik yaşandı. İstihkâmları zayıf olan şehir, denizden gelecek bir saldırıya nasıl direnecekti? Bu arada Fransız elçisi General Sebastiani, padişah III. Selim’in huzuruna çıkarak, İstanbul’u çatışmaya hazırlamak için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu belirtti. Bir hafta içinde İstanbul halkı, Fransız mühendisler, yeniçeriler, topçular ve denizciler olağanüstü bir faaliyete girişerek şehrin savunması için tabyalar inşa ettiler. Hatta o sırada İstanbul’da bulunan ve istihkâmlarda çalışan Fransız mühendis Antoine Juchereau de Saint-Denys, halkın heyecanının hükümeti de olumlu yönde etkilediğini ve cesaret verdiğini yazdı.
İstanbul’daki hazırlıklar Fransız ressam Jules Rigo’nun resminde, İngiliz vakası sırasında III. Selim, Fransız elçisi General Sebastiani ile birlikte İstanbul’da İngiliz filosunun muhtemel saldırısına karşı yapılan hazırlıkları denetliyordu.
İstanbul’da bu hazırlıklar devam ederken, Osmanlı hükümetiyle İngilizler arasında görüşmeler de başladı. İki taraf birbirini tehdit etti; İngilizler gemilerinin şehrin kıyılarına doğru ilerleyeceğini, Osmanlılar ise eğer gemiler yaklaşırsa, kentte yaşayan İngiliz uyruklarını halkın öfkesine karşı koruyamayacaklarını söyledi. Müzakereler 1 aya yakın sürdükten sonra, İngiliz filosu bir şey yapamadan 1 Mart’ta İstanbul’dan ayrıldı; hatta Çanakkale Boğazı’ndan geçip Ege’ye açılırken burada hazırlıklarını tamamlamış olan Osmanlı istihkâmlardan gelen bombardıman nedeniyle epeyce kayıp da verdiler.
İngiliz filosuna bombardıman 1 Mart 1807’de İstanbul’dan ayrılan İngiliz filosu, Çanakkale Boğazı’ndan geçip Ege’ye açılırken Osmanlı istihkâmlarından bombardıman yemişti.
Bu tarihten sonra 19. yüzyıl boyunca birkaç gemiden oluşan İngiliz filoları dünyanın çeşitli kentlerinin önünde demir atarak, bazen bombardımana da başvurarak ülkeleri pazarlığa ve taviz vermeye zorladı. Ancak bu işin aynı zamanda iç politikada da işe yarayacağı, güçlü bir ülkenin her yerde her istediğini yapabileceğini göstermek suretiyle propaganda aracı olarak da kullanılabileceği düşüncesini geliştiren, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston oldu.
Don Pacifico Olayı
Yakınlarının kısaca “Pam” dedikleri Lord Palmerston, İngiltere’deki liberal hükümetin dışişleri bakanıydı. Bir anlamda, bugünün ABD Başkanı Trump’ı andıran, popülist, şoke edici konuşmalar yapmayı seven, kendi başbakanı Lord Russell dahil kimseyi dinlemeyen, başına buyruk politikalar izleyerek İngiliz kurulu düzenini zaman zaman sarsan bir politikacıydı. Kraliçe Victoria, hatta başbakan bile onun davranışlarından şikâyetçiydi. İspanyol hükümetinin İngiliz elçisini ülkeden kovmasına, Sicilya Kralının İngiltere Kraliçesiyle arasının açılmasına neden olduğu için sık sık azar işitiyor ama kimseyi dinlemiyordu. Çeşitli ülkelerin hükümdarlarından şikâyet mektupları alan Kraliçe Victoria onun için “başka ülkelerin devlet başkanlarına yolladığı mektuplar bir centilmene layık değil. Üstelik bütün bunların sorumluluğu da benim üzerime yıkılıyor” diye yakınmıştı.
Ancak Palmerston’ın kariyerindeki en ünlü olay, 1850’de Yunanistan’ı karıştıran Don Pacifico vakası oldu.O sırada İki İngiliz vatandaşı, Yunanistan’dan tazminat talep ediyordu. Bunlardan George Finlay, Yunan hükümetinin Atina’daki mülkünün bir bölümünün Yunanistan kralına saray yapmak üzere kamulaştırıldığını, ancak ödenen paranın istediği kadar olmadığını öne sürüyordu. İkinci İngiliz ise, Cebelitarık doğumlu bir Büyük Britanya vatandaşı olan tüccar David Pacifico’ydu. Pacifico, Portekiz’in başkonsolosu olarak Atina’da yaşıyordu. 1847 yılının paskalyasında, Atinalı Rum Ortodokslar her yıl yaptıkları gibi sokaklarda Hz. İsa’ya ihanet eden Yahuda İskaryot’un kuklasını yakarak bayramı kutlamaya hazırlanırken, Yunan hükümeti bu gösteriyi yasakladı. Bunun üzerine kalabalık, David Pacifico’nun konağına hücum edip “ağır küfürler ederek” karısına ve çocuklarına saldırdı, mobilyaları kırıp döktü, parasını ve mücevherlerini çaldı. Pacifico, olayın yatışmasından sonra saldırının tazminatı olarak Atina hükümetinden tam 26 bin sterlin istedi ki, bu inanılmaz bir miktardı. Bugünkü satın alma gücüne göre, yaklaşık 3.5 milyon sterline yaklaşıyordu ve aynı yıllarda bu parayla değil Atina’da, Londra’da bile şaşaalı bir konak yaptırılabilirdi. Mantıklı bir tazminatı ödemeye hazır olan Yunan hükümetinin bu inanılmaz miktarı geri çevirmesinde şaşılacak bir şey yoktu.
Ancak İngiltere Dışişleri Bakanı Palmerston, olayı geçiştirmeye niyetli değildi. Büyük Britanya’nın gücünü dünyaya göstermek için bu olay iyi bir fırsattı. Yunanistan güçsüz bir ülke olduğu için yapılacak müdahalenin riski düşük, olay gazeteler aracılığıyla halka anlatılabilecek basitlikte olduğu için de propagandaya müsaitti.
Böylece dışişleri bakanının emriyle Akdeniz’deki İngiliz filosunun komutanı Sir W. Parker, 11 Ocak 1850’de Pire limanının karşısındaki Salamis adası açıklarına geldi. Sanki MÖ 480’de Pers ordusunun Atina şehir devletiyle karşılaştığı ünlü deniz muharebesi tekrarlanıyordu ama bu sefer herşey kontrollü ve risksizdi. 24 Ocak’ta İngiliz kraliyet donanması, Yunan kıyılarında “barışçıl” bir abluka başlattığını duyurdu. Amaç, Pacifico ve Finlay’e ödenecek tazminat taleplerinin karşılanmasıydı. Kraliyet donanması birkaç gemiye el koyarak Yunan hükümetine baskı uygulamaya karar verdi ancak Yunanlılar zaten az sayıda olan gemilerini vermeyi reddetti. Bunun üzerine Parker, Yunan ticaret gemilerine el koymaya başladı. Şubat ortasında İngiliz filosunun el koyduğu ticaret gemisi sayısı 40’ı aşmıştı.
İngilizler, Yunanlar karşı karşıya 1850 Don Pacifico olayında, Pire açıklarında İngiliz gemisi Yunan gemileriyle karşı karşıya gelmişti.
İstanbul’daki hazırlıklar Fransız ressam Jules Rigo’nun resminde, İngiliz vakası sırasında III. Selim, Fransız elçisi General Sebastiani ile birlikte İstanbul’da İngiliz filosunun muhtemel saldırısına karşı yapılan hazırlıkları denetliyordu.
Bu sert tedbirler diplomatik çevrelerde nihayet bir tepkiye yol açtı. Rusya’nın İngiltere elçisi Brünnov, “çok ciddi olduğu anlaşılan” bu uygulamanın açıklanmasını istedi. Yunan hükümetinin İngiliz taleplerine boyun eğmeyi reddetmesinin ardında büyük ihtimalle Fransız elçisinin tavsiyesi yatıyordu. Kısacası İngiltere, Don Pacifico olayında Rusya ve Fransa gibi iki büyük güçle diplomatik bir gerilim içine girmişti.
Bu gelişmeler İngiltere’de müthiş bir tepkiye yol açtı. Birkaç bin sterlinlik, haklı olup olmadığı tartışmalı bir tazminat uğruna, İngiltere zayıf ve genç bir ülkeyi çok sert bir şekilde ezmeye kalkmakla yetinmemiş, bir de Fransa ve Rusya ile bir savaşın eşiğine getirmişti. Muhalefetteki Muhafazakâr Parti, Haziran 1850’de Lordlar Kamarası’na Dışişleri Bakanı Palmerston ve hükümetine karşı bir gensoru önergesi verdi. Önerge 37 oy çokluğuyla onaylandı ve birdenbire sadece Palmerston’ı değil, hükümeti de tehdit eden bir ortam oluştu. Birkaç gün sonra, herkes hükümetin düşeceği beklentisiyle, önergenin tartışılacağı Avam Kamarası’na koştu. İşte Lord Palmerston, İngiliz siyaset tarihine geçen 4.5 saatlik ünlü konuşmasını bu tartışma dolayısıyla 25 Haziran 1850’de yaptı:
“Bu meclisin önüne getirilen soruya korkusuzca meydan okuyorum: Majestelerinin hükümetinin dış politika ilkeleri ve yurtdışındaki uyruklarımızı korumamız gerektiği konusundaki görev duygusu, İngiltere’nin yönetimini üstlenenlerin benimsemesi gereken ana prensiplerdir; eski günlerde kendisini özgür kabul eden Romalının Civis Romanus sum (Bir Roma vatandaşıyım) dediği gibi, bir Büyük Britanya vatandaşı da, hangi ülkede olursa olsun, İngiltere’nin dikkatli gözünün ve güçlü elinin kendisini haksızlığa karşı koruyacağından emin olacaktır”.
Tarihe geçen olay İrlanda kökenli asilzade Lord Palmerston, Don Pacifico sürecinde avam kamarasında 4.5 saat süren bir konuşma yapmıştı.
Palmerston, bu konuşmadan anlaşıldığına göre Yunanistan kıyılarına gönderdiği gemilere bir çeşit ideolojik ruh aşılıyordu. Attığı nutuk parlamento üyelerinin bütün milliyetçi içgüdülerini, büyük bir devletin uyrukları olmaktan doğan gurur duygusunu uyandırdı ve oturum sonunda Palmerston 46 oyluk bir çoğunlukla kendisini ve hükümetini kurtardı. Palmerston’ın şöhreti hiç bu kadar yüksek olmamış, Latinceden habersiz olan halk arasında bile Civis Romanus sum sözü popüler hale gelmişti.
Olayda İngiliz uyruklu Portekiz konsolosu Don Pacifico’nun Atina’daki evi yağmalanmıştı
Elbette Palmerston’ın bu popülist konuşmasına karşı çıkanlar vardı. Örneğin kendi partisinin üyelerinden William Gladstone, “Büyük Britanya eski Roma’ya benzetilecekse, dünyayı köleleştiren Roma İmparatorluğu’na benzetilebileceğini” söyleyecek kadar cesur davrandı. Radikal milletvekili Richard Cobden ise böyle saldırgan bir dış politikanın ekonomik maliyetine ve yarattığı ahlaki sorunlara dikkat çekti ama, Palmerston’ın sözleriyle kendilerini birer Roma senatörü olarak hayal etmeye başlayan milletvekilleri dışişleri bakanını desteklediler. İngiliz halkı bu büyüklük gösterisinden hoşlanmıştı; Palmerston parlamento çıkışında halkın tezahüratlarıyla karşılandı. Artık ülkedeki en popüler insan haline gelmişti.
Dönemin başbakanı Lord Palmerston bu olayla tarihe geçmişti.
Aslında bu şatafatlı nutuklar ve prensiplerle olayın küçüklüğü arasında büyük bir uçurum vardı. Bir kere Yunanistan o sırada henüz 18 yıllık bir devletti (Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını resmen 1832’de elde etmişti) ve bugünkü Yunanistan’ın neredeyse yarısı kadardı. Böyle bir ülkeyi tehdit etmek herhalde dünyanın en zor işi sayılmazdı. Ayrıca bütün patırtılara rağmen, sorun nihayet Fransa ve Portekiz’in aracılığıyla çözümlendiğinde, Don Pacifico’ya istediği 26 bin sterlin değil sadece 150 sterlinlik bir tazminat ödendiğini de eklemek gerekiyor!
Savaşmadan tazminat İngiliz filosu, Kefalonya üzerinden Pire’ye gitmek üzere Korfu’dan ayrılıyor. 24 Ocak’ta İngiliz kraliyet donanması, 24 Ocak’ta Yunan kıyılarında “barışçıl” bir abluka başlattığını duyurmuştu, amaç savaşmadan tazminat talebinin karşılanmasıydı.
Civis Romanus sum
Palmerston “Ben Roma vatandaşıyım” cümlesini, Romalı avukat ve politikacı Cicero’nun mahkemede yaptığı ünlü bir savunmadan almıştı. MÖ 70’de avukat Cicero, yirmi Sicilyalı müvekkili adına, eski Sicilya Valisi Gaius Verres’e karşı valiliği sırasında görevini kötüye kullanmak, rüşvet almak, Sicilyalıların servetine zor kullanarak el koymak gibi suçlamalarla dava açtı. Bu davada yaptığı ve günümüze kadar gelen açılış konuşmasında, Cicero, eski Sicilya valisinin bir Roma vatandaşına yaptığı işkencelerden uzun uzun söz etti. Publius Gavius adındaki bu Roma vatandaşı, asi köle Spartacus’un bir casusu olduğu iddiasıyla hapse atılmış, ağır işkencelerden geçirildikten sonra çarmıha gerilmişti. Kamçılandığı sırada Publius Gavius sürekli olarak ‘Civis Romanus sum’ diye bağırmıştı ama onu dinleyen olmamıştı. Oysa bir Roma Cumhuriyeti vatandaşının kamçılanma ve çarmıha gerilme gibi yöntemlerle cezalandırılıp idam edilmesi yasaktı (Spartacus’un köle taraftarlarının veya Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin nedeni, Roma vatandaşı olmamalarıydı).
Cicero, davasını büyük bir başarıyla kazandı. Onun açısından Roma vatandaşı olmak, büyük bir devletin uyruğu olmaktan çok, kölelere ve diğer halklara göre cumhuriyet vatandaşlarına tanınan ayrıcalık açısından önemliydi. Bu nedenle, ABD Başkanı John F. Kennedy 26 Haziran 1963’te Batı Berlin’de yaptığı ünlü konuşmada Cicero’dan esinlenerek “İkibin yıl önce en çok gurur veren söz Civis Romanus sum sözüydü. Bugün ise özgürlük dünyasında, en gurur verici söz ‘İch bin ein Berliner’dir (ben bir Berlinliyim)” derken, Romalı hukukçunun savunmasındaki ruha uygun davranıyordu: Burada sözkonusu olan büyük bir devletin vatandaşı olmak değil, özgürlüklerin ve insan haklarının savunulmasıydı.
Oysa Palmerston’ın kullandığı çerçevede bu cümle, İngiltere’nin 1850’deki gücünü, Roma’nın gücüne benzetiyordu. Büyük Britanya kamuoyu, Palmerston ilkesini bugün bile unutmadı. Örneğin 2009’da Somalili korsanlar Hint Okyanusu’nda İngiliz vatandaşlarını rehin aldığında, The Times gazetesinde çıkan bir yazıda muhafazakâr ve milliyetçi politikacı (günümüzde Brexit yanlısı) Michael Gove, İngiliz hükümetinin pasif tutumunu eleştirerek Britanya imparatorluğunun bütün kaynaklarının başka bir ülkede özgürlüğünü kaybeden vatandaşlarını savunmak için seferber edildiği o eski günleri özlemle anıyordu.
‘Ceza Savaşı’
Büyük Britanya 19. yüzyılda uyruklarına yapılan saldırılara sadece gambot politikasıyla değil, “ceza savaşı” politikasıyla da karşılık vermişti. Örneğin 1897’de Afrika’nın sayılı bağımsız ülkesinden biri olan Benin’in İngiliz tüccarlarından gümrük vergisi almaya kalkması üzerine ülkeye çok küçük bir birlik gönderilmiş, bunların pusuya düşürülüp öldürülmesi üzerine iki ay sonra 1200 kişilik bir İngiliz kuvveti Benin’in başkenti Benin’e girerek öldürmüş, yakmış, yıkmış ve ülkenin 16. yüzyıldan kalma tunç heykellerinden oluşan büyük tarihî mirasını yağmalayarak Londra’daki British Museum’u ve özel koleksiyoncuların depolarını doldurmuştu. Ancak bu olaydan yaklaşık 100 yıl sonra Somalili korsanlar İngilizleri rehin aldığında, Büyük Britanya artık dünyanın en büyük imparatorluğu olmadığı gibi, donanmasını Somali korsanlarına karşı Hint Okyanusu’na salmak hiç de mantıklı bir politika değildi.
Don Pacifico’nun evinden yağmalanan Benin tunç heykeli.
Amerikan sopası
20. yüzyılda ABD özellikle kendisine ait bir nüfuz alanı olarak gördüğü Orta ve Güney Amerika’da gambot diplomasisini benimsedi. Buna Amerikalılar “büyük sopa” (big stick) politikası adını da takmışlardı. ABD, istemediği rejimleri devirmek veya istediği tavizleri almak için Haiti, Dominik Cumhuriyeti ve Nicaragua gibi ülkelere sayısız askerî harekatlar düzenledi. Bu politikanın Franklin Roosevelt’in iktidara geldiğinde ilan ettiği “İyi Komşu” diplomasisiyle sona erdiği iddia edildiyse de, sonraki yıllarda da devam etti. Bunun en son örneği, 1994 gibi yakın bir zamanda Clinton yönetiminin Haiti’deki rejimi devirmek için bir filoyu ada açıklarına göndermesiydi.
21. yüzyılda ise Donald Trump yönetimi, üç kıtaya yayılan birkaç cephede, çok sayıda ülkeyi ekonomik ve siyasal, farklı nedenlerle müzakere masasına çekmek, bu masada önceden avantaj sahibi olmak için doğrudan savaşa girmek ya da filo yollamak yerine, ambargo, yaptırım ve tarife engelleriyle yeni bir “büyük sopa” diplomasisi uyguluyor.
Sopa ve diplomasi
Büyük devletlerin ekonomik ve siyasal çıkarları, tarih boyunca diğer ülkelerin kaderi üzerinde belirleyici rol oynadı. Emperyal kuvvetlerin uluslararası çapta kontrol sağlama çabaları, aynı zamanda kendi kamuoylarına yönelik bir destek, propaganda, prestij malzemesi oluşturuyordu. 18. ve 19. yüzyılların denizaşırı sömürgeci güçleri Büyük Britanya ve Fransa’nın başlattığı, geçen yüzyıl başlarından itibaren ABD’nin sürdürdüğü “diplomasi”, esas olarak sıcak savaşın getireceği kayıp ve masraflardan kaçınarak, iradesini dayatmaya ve kabul ettirmeye yönelikti. Yakın tarihte sınırlı askerî harekatlar olarak ortaya çıkan bu inisiyatifler, günümüzde de ekonomik yaptırımlarla birleşerek “modern bir karakter” kazanmış durumda. “Büyük birader”in “büyük sopa” politikası…
Sopalı görüşme 30 Temmuz 2012’de Beyaz Saray kendi sitesinde, resmi fotoğrafçısı Pete Souza’nın çektiği bir fotoğrafı paylaştı. Başlığı “Başkan Barack Obama, Oval Ofis’te Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la telefonda konuşuyor” olan fotoğraf, Obama’yı elinde bir beyzbol sopasıyla gösteriyordu. Yapılan açıklamaya göre Obama ile Erdoğan, Suriye sorunu üzerine konuşuyorlardı. Fotoğraf iki ülke arasında diplomatik gerginliklere sebep oldu.
GAMBOT DİPLOMASİSİNDEN ÜÇ ÖRNEK: ÜÇ GEMİ YOLLA, GÖZDAĞI VER, İŞİ BİTİR!
ABD-JAPONYA (1853-54) Komodor Perry’nin gövde gösterisi
Japonya, iki yüzyıldır uyguladığı politika nedeniyle, 19. yüzyıl ortasında Hollandalılar hariç dünyanın gerisine kapalıydı. 2 Temmuz 1853’de Amerikan deniz kuvvetlerine bağlı, ‘komodor’ rütbeli filo kaptanı Matthew C. Perry, iki buharlı, iki yelkenli gemiden oluşan filosuyla ülkenin başkenti Edo’ya (bugün Tokyo) birkaç kilometre uzaklıktaki Uraga Körfezi’ne girdi. Perry korku içindeki Japonlara ABD Başkan Millard Fillmore’dan aldığı mektubu verdi: Limanlarını dünyaya açacaklardı yoksa…
Komodor Perry, Japonlara bir yıl süre vererek ayrıldı. Şubat 1854’te bu defa yedi gemi ve 1600 kişilik kuvvetle geri döndü ve bugünkü Yokohama kenti yakınlarında demir attı. Japonlarla yapılan sıkı pazarlıklardan sonra 31 Mart 1854’te Kanagava Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre bazı limanlar Amerikalı ticaret gemilerine açılacak ve bu limanlardan birinde bir Amerikan konsolosluğu kurulacaktı. Elbette Amerikalıların arkasından diğer Avrupalı ülkeler de Japonya’ya üşüştü.
FRANSA-SİYAM (1893) İki gemiyle Fransız ültimatomu
Hindiçini Yarımadası’nın büyük bölümü, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransız imparatorluğunun sömürgesiydi. Fransa, buradaki tek bağımsız ülke olan Siyam’ın (günümüzün Tayland’ını da içine alan eski bir krallık) doğusundaki topraklara göz dikmişti çünkü burası (bugün Laos) kendi sömürgesi Vietnam’la komşuydu. Bu bölgede Fransızlarla Siyamlılar arasında karşılıklı sürtüşmeler, küçük çatışmalar hiç eksik olmuyordu.
1893’te Vietnam sömürge milis kuvvetlerinde görevli bir müfettiş olan Gustave Grosgurin adında bir Fransız subayı, Siyamlıların bir saldırısında ölünce kıyamet koptu. Kendi Don Pacifico’sunu bulmuş olan Fransa, ülke basınında çıkan ateşli yazıların ardından 13 Temmuz 1893’te iki savaş gemisini Paknam’a doğru yolladı. Buradaki kaleden Siyamlılar gemileri top ateşine tuttu. 25 dakikalık bir çatışmadan sonra Fransız gemileri kaleyi geçmeyi başararak Siyam’ın başkenti Bangkok’a doğru yollarına devam etti. 20 Temmuz’da Fransa’nın Bangkok’daki elçisi Auguste Pavie, Siyam’a bir ültimatom verdi: Siyam, Mekong Nehri’nin doğusundaki toprakları (Laos) Fransa’ya bırakacaktı ve 2 milyon Frank kadar tazminat ödeyecekti. Aksi takdirde Siyam Körfezi Fransızlarca ablukaya alınacaktı.
Bu tehdit işe yaradı: 3 Ekim 1893’te Fransa ve Siyam, ültimatomun tamamını içeren bir antlaşma imzaladılar. Antlaşmanın 3. maddesine göre, müfettiş Gustave Grosgurin’i öldüren Siyamlılar yargılanacak eğer mahkeme sonucu Fransa’yı tatmin etmezse Fransızların oluşturacağı yeni bir mahkemede tekrar yargılanacaktı (Phra Yot adında bir Siyamlı bu suçtan dolayı 20 yıl hapse mahkum oldu).
ABD-KOLOMBİYA (1903) Panama’nın kuruluşu
ABD, Başkan Theodore Roosevelt döneminde (1901-1909) gambot diplomasisini veya Amerikalıların daha çok kullandığı deyişle “büyük sopa” (big stick) diplomasisini benimsedi. Bunun en ünlü örneği Panama Kanalı’nın açılışı ve Panama’nın kuruluşuydu.
O sıralarda bugün Panama olarak bildiğimiz ülke, aslında Kolombiya’nın aynı adı taşıyan bir eyaletiydi. Burada iki okyanusu birbirine bağlayacak bir kanal açılması için önce bir Fransız şirketi yatırım yapmış ancak başarılı olamamıştı. Başkan Theodore Roosevelt duruma hemen müdahale etti: Önce Panama eyaletinin seçkinlerinin bağımsız bir “Panama Cumhuriyeti” ilan etmesini sağladı; hemen ardından bu ülkeyi tanıdı ve yeni ülkenin kıyılarını Kolombiya’dan gelebilecek bir tepkiye karşı koruma gerekçesiyle Amerikan gemilerini bölgeye gönderdi. Kolombiya’nın buna karşılık verecek hali yoktu. Panama’nın önderleri ABD’ye bir kanal açma, bu kanalı ve her iki yanındaki toprakları 1999’a kadar kontrol edip işletme ayrıcalığını veren bir antlaşmaya imza attılar.
Karaköy limanı ile Pera arasındaki ana ulaşım bağlantısı olan Yüksek Kaldırım’da, 1930’larda, yokuşun alt başındayız. Murat Belge İstanbul Gezi Rehberi’nde İstanbul’un iki merkezi noktasını birleştiren yoldan “Burası eskiden basamaklı bir sokaktı ve şimdikinden çok daha güzeldi” diye söz ediyor. Basamaklarını Demokrat Parti’nin 1950’lerdeki “iskân hamlesi” sırasında yitiren Yüksek Kaldırım, tarihinin her döneminde yoğun bir ticari faaliyete sahne olmuştu. Osmanlı döneminde işyerlerinin tabelaları Ermenice, Rumca, Türkçe olmak üzere üç dilde yazılıydı. Zamanla pek çok ilginç dükkanını kaybeden sokağın sol köşesinde görünen bina ise 1913’te inşa edilen Minerva Han. Önceleri Atina Bankası’na, daha sonra Deutsche Bank’a, ardından bir sigorta şirketine ev sahipliği yapan bina, bugün Sabancı Üniversitesi’nin iletişim merkezi. O da orada olmasa, tarihî bir şehrin tarihî bir köşesinde olduğumuzu bize ne hatırlatacak?
İstanbul Üniversitesi’nin Botanik Bahçesi arazisinin İstanbul Müftülüğü’ne devri aslında yaklaşık yüz yıldır bir tartışma konusu. 16. yüzyıl başlarında Yeniçeri ağasına mahsus bir mekân olarak inşa edilen, 1827’den 1924’e kadar Şeyhülislâmlığa ait olan yapı kompleksi, cumhuriyet yönetimince çeşitli kurumlar arasında bölüştürüldü. Bugün ağaç, çalı, otsu, tropik ve subtropik olmak üzere toplam bitki çeşidi beş bini aşan Botanik Bahçesi binasının tarihî öyküsü…
Süleymaniye Camii’nin arkasındaki İstanbul Üniversitesi’ne ait Botanik Bahçesi son yıllarda tartışmalı bir süreçten geçiyor. Bahçenin yer aldığı 14 bin 878 metrekarelik arazinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ilk olarak 2013’te İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nce en üst perdeden dillendirilmiş, gerek ülke gerek üniversite kamuoyunda tüm ilgililer konuya dikkat kesilmişti.
Bu devir işlemine engel olmak amacıyla akademisyenler ve öğrenciler basın açıklamaları yapmış, yürüyüşler ve çeşitli kampanyalar düzenlemişti. İki yıllık bir sessizlik döneminin ardından, 2015’te Diyanet ve üniversite yetkilileri arasında alınan kararla, arazinin İstanbul Müftülüğü’ne tahsis edildiği ortaya çıkınca konu yeniden gündeme geldi. Ağustos 2017’de arazinin bahçe dahil olmak üzere aidiyetinin tümüyle devredildiği haberi tartışmaları alevlendirdi.
Süleymaniye Camii’nin yanında John Frederick Lewis tarafından çizilen İstanbul Limanı (1835-1836) tarihli resimde Bab-ı Meşihat. Süleymaniye Camii’nin sağında, ilk yıllarından itibaren ihtişamıyla göze çarpıyor.
Bundan yaklaşık 1 yıl sonra, geçen Haziran’da, İstanbul Üniversitesi resmî sitesinden “bahçenin eğitim ve bilimsel amaçlı olarak kullanılmaya devam edileceği, yalnız binaların boşaltılacağı, binalarda yer alan eğitim odaları ve laboratuvarların Beyazıt Yerleşkesi’ndeki başka bir yere taşınacağı” söylenerek bahçedeki popülasyonun zarara uğramayacağı garanti edildi. Müftülük yetkilileri de sürece muhalefet eden üniversitelilere “bina yıkılsa da bitkilere bakarsınız” dedi ama ortam pek yumuşamadı; zira basında “taşınma işlemlerinde sona gelindiğine” dair haberler çıkmaya devam ediyor.
Günyüzüne çıkan bu tartışmalar, aslında 90’lı yıllara kadar geri gidiyor. Nitekim 1995’te Botanik Enstitüsü’nün çabalarıyla bölge sit alanı ilan edilmiş. 2003’te de bahçeye kurucusunun adını yaşatmak adıyla “Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi” adı verilmiş.
Alman kurucunun adını taşıyor 2015’te çekilmiş bu drone fotoğrafında “Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi” solda altta.
Önceden ulemaya aitti
Günümüzde Botanik Enstitüsü tarafından kullanılan bahçeyi çevreleyen bina, daha büyükçe bir halde ve çevresindeki yapılar ile birlikte cumhuriyete kadar şeyhülislam tarafından kullanılıyordu ve bugünkü devir tartışmalarının kökeninde de bu var. Adı “Şeyhülislâmlık Dairesi” anlamına gelen Bâb-ı Meşihat idi. Osmanlı Devleti’nde işlerin şer’i kurallara uygunluğu konuları burada kararlaştırılır, fetvalar buradan çıkardı. Bir diğer adı da Bâb-ı Fetva olan kurumun buradaki varlığı, 1826’daki Vaka-i Hayriye’ye kadar gider.
Tarihçilerin Vaka-i Hayriye olarak adlandırdığı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması hadisesinde, ayaklanma girişiminde bulunan Yeniçerilere karşı topçu, cebeci, esnaf ve halk güçleri bir olup görkemli bir şekilde üstün gelmişlerdi. Bunun üzerine padişah II. Mahmud, ulemanın da desteğiyle Yeniçeri Ocağı’nı lağvetti. Bu olayın ardından Yeniçeri ağasına ve diğer komuta kademesine ait olan bina, bir hatt-ı hümayun ile daha öncesinde belli bir yeri olmayan şeyhülislamlık kurumuna verildi. Bu hatt-ı hümayuna kadar buranın adı Ağakapısı’ydı; daha sonra Yeniçeriliğin izlerini tamamen silme gayretlerinin bir devamı olarak Bâb-ı Meşihat adı hızla kullanıma girdi. 1827’de Şeyhülislâmlık buraya taşındı.
Bina 16. yüzyıl başlarında bizzat Yeniçeri ağasına mahsus bir mekân olarak inşa edilmişti. Yeniçeri ağası burada ailesi ve maiyeti ile birlikte kalmaktaydı. Mekan birçok tarihsel olaya sahne olmuştu; II. Osman Yeniçeri ayaklanması başlayınca ilkin buraya sığınmıştı. 16. yüzyıldan 1900’lere kadar birçok harita, gravür ve fotoğrafta kâh Ağakapısı, kâh Bab-ı Meşihat olarak vurgulanan, dikkati çeken önemli bir siyasi merkezdi. Tekeli Köşkü’nü, Hünkâr Köşkü’nü ve ahşap yangın kulesini (bugünkü Beyazıt Kulesi) içeren büyük bir kompleks, şeyhülislâmlığın kullanımında gittikçe genişleyen, bugünkünden de büyük hâldeydi. Zamanla yaklaşık 2.000 kişinin gece-gündüz ikamet edebildiği, ilmiye sınıfıyla ile ilgili birimlerin toplandığı bir yer oldu. 1827’den sonra Osmanlı ilmî bürokrasisi burada tam anlamıyla tek çatı altında toplanacaktı.
Bab-ı Meşihat ya da Bab-ı Fetva1914 tarihli Alman Mavileri haritası, Bab-ı Meşihat’in (diğer adıyla Bab-ı Fetva) en detaylı ve doğru çizimiydi.
Bab-ı Meşihat’te, Harem ve Selamlık bulunmaktaydı. Harem kısmı olan ve Şeyhülislâmın ailesinin ikamet ettiği kısım genellikle kışları kullanılır, Şeyhülislâmlar yazları aileleri ile birlikte Boğaziçi’ndeki sahil köşklerine taşınırdı. Fetvahanenin Selamlık kısmı yaz-kış kullanımda olup, devlet işleri de buradan halledilirdi.
1836’ya kadar ilk dokuz yıl içinde İstanbul Kadıları ve Kazaskerlerin de taşınması ile Osmanlı şer’î ve hukuki kurumları da buraya geldi. Bölge Tanzimat’tan Kânun-ı Esâsî’ye kadar çok hızlı bir gelişim gösterdi. Süreç içinde uygun mekan imkânı, aktarılan birimlerin genişletilmesini, sayısının her geçen gün artmasını, aynı zamanda ihtiyaçlara binaen içerdiği kurumların alt birimlerini ve meslekî okullarını da kendisine katmasını sağlamıştı. Kânun-ı Esâsî’yle makam daha da önem kazandı. Hatta, Kânun-ı Esâsî 27. maddesinde Meşihat, Sadaret ile birlikte zikredilerek şeyhülislâmlık ve sadrazamlık eş tutulmuştu. O tarihten sonra burası adeta ikinci bir Bab-ı Âlî oldu. Sürekli artan birimleri 1899 itibariyle şu şekildeydi; Fetvahane, Meclis-i İntihab-ı Hükkam, Meclis-i Tedkikat-ı Şer’iyye, Eytam Daireleri, Meclis-i Mesalih-i Talebe, Meclis-i Meşayih, Meclis-i Müellefat Heyeti, Teftiş-i Mesahif-i Şerife Meclisi, Sicili-i Ahval Şubesi, Rumeli ve Anadolu Kazaskerlikleri, İstanbul Kadılığı.
Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar varlığını sürdüren kurumun birimleri gün geçtikçe arttı, arttıkça Bab-ı Meşihat binası da genişledi.
Bugün Botanik Enstitüsü’nün kullanımında son vakitlerini geçirmekte olan L şeklinde büyük bina (Bâb-ı Fetva ana binası), Ahşap Yangın Kulesi, bugün İstanbul Müftülüğü tarafından kullanılan cümle kapısı ve onunla birleşik olarak Şeriyye Sicilleri ile Meşihat Arşivleri, bugün varolmayan Fetvahane binası ile arz odası (Tekeli Köşkü’nün yerindeydi) kompleks yapının son halinin elementleriydi. Buna karşın Yeniçeri ocağının kullanımındaki Ağakapısı, 1816-1817’de Daireyi Hümayun, Tekeli Köşk, Kış Çarşamba Dairesi, Yaz Çarşamba Dairesi, Divan odası, Silahtarağa odası, Ağakapısı Camii ve Kum Meydanı’nın ortasında şadırvan ile havuzdan oluşmaktaydı.
Katlanarak büyüdü
Bina, 1826’de Şeyhülislâmlığa tahsis edilmesinden sonra 1837’de gördüğü geniş kapsamlı tamir ve inşa faaliyetinden sonra genişlemeye devam etti. Neoklasik tarzda kagir yapının tamir ve inşaları, mimari karakteri bozulmadan sürdürüldü. Dış dizaynı Batılı bir üsluba sahip olup, iç yerleşim ve tezyinat geleneksel mimari öğeler taşımaktaydı. Haluk Şehsuvaroğlu’nun anlatımına göre Bab-ı Meşihat binasına, “bahçeden üç dört basamak bir merdivenle girilir ve Şeyhülislâm dairesi sol kolda büyük bir koridor üstünde bulunurdu. Burada Şeyhülislâmın çalıştığı oda, biri büyük diğeri küçük iki namaz odası ve mühürdar odası vardı”. Sedad Hakkı Eldem de dış sofalı kısım üzerinde Haliç tarafında sıra odalar, avlu tarafında da bir cami bulunduğunu ve büyük olan iç sofanın iki cenahında odalar sıralanıp, girişin ise bir yan sofa üzerinde sağlandığını belirtmişti.
Bahçe cephesinden Bab-ı Meşihat binasının bahçe tarafındaki cephesi. Bina ilk yapım tarihinden ve Şeyhülislamlığın kullanımına geçişinden itibaren devamlı büyüdü.
Bina ilk yapım tarihlerinden 19. yüzyıl sonlarına kadar sık aralıklarla tamir gördü. Bu süreçte pencereler, iç bölümlenme ve cephe dahil olmak üzere pek çok değişiklik geçirdi. Arşiv belgeleri Bab-ı Meşihat binasında 1847, 1848, 1849, 1850, 1852, 1854, 1859, 1861, 1864, 1865, 1871, 1888 yıllarında çeşitli tamirler ve yenileme faaliyetleri görüldüğünü gösteriyor. Tamirin dışında iç mekân tasarımı, eşya veya döşeme işlerinin yenilenmesi için de değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler ise 1848, 1850, 1852, 1859, 1861, 1862, 1864, 1865, 1866, 1869, 1875 yıllarında gerçekleşti. Mekanın elverişliliğini ve kapasitesini artırmak hep esas amaç olmuştu. Özellikle kış aylarında poyraz aldığından dolayı soğuk olduğu için ve ihtiyaç olan değişiklik ve eklemelerin yapılması amacıyla gerçekleştirilen bu tadilatlar kapsamında binaların bir kısmı yıkılarak yenileri de yapılmıştı.
1900 yılında yapılan son tamirde, binanın üstüne bir yarım kat daha çıkılmış ve bu kata Şeyhülislâm müsteşarı ve mektupçusu yerleştirilmişti. Şeyhülislâmın dairesinin bulunduğu katın sofasından aşağı inen bir merdiven bulunup, bu alt kattan Haliç manzarası görülmekteydi. Bab-ı Meşihat ile Fetvahane arasındaki yol üstünde Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iye gibi daireler manzarası görünmekteydi. Binanın Eyüb’e doğru olan kısmında ise Kazasker daireleri ve kalem odaları bulunuyordu.
1950’lerde Botanik Enstitüsü 1950’lerde Haliç’ten çekilmiş bu fotoğrafta Botanik Enstitüsü binası (Süleymaniye Camii’nin yanında). Bina 1957’de silueti bozduğu gerekçesiyle tıraşlanacak.
Cumhuriyet döneminde Şeyhülislâmlık lağvedildiğinde, Bab-ı Meşihat’ın Fetvahane binası İstanbul Müftülüğü’ne verilmiş, yapı kompleksinin en büyük birimi olan L biçimindeki ana bina kısmına da İstanbul Kız Lisesi yerleştirilmişti. Lisenin buradaki varlığı kısa sürdü. 1927’de geçirdiği yangından sonra bina kapatıldı. Fen Fakültesi bünyesindeki Nebatat ve Hayvanat Enstitüleri için yeni bir bina gerekli olunca, 3 Mart 1935’te yeniden temel atıldı.
Botanik Bahçesi, 1933’teki üniversite reformu ile Almanya’dan gelen bilim insanlarından Ord. Prof. Dr. Alfred Heilbronn ve Prof. Dr. Leo Brauner tarafından İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak burada kuruldu. Bu kişiler bahçenin Avrupa’daki örnekler gibi olması için yoğun bir çaba gösterdi. Bu süreçte Türkiye florasının zenginliği kullanılmak istendi ve bunun için Anadolu’ya birçok bilimsel gezi düzenlendi. 1957’de bu yapının bir katı Süleymaniye’nin siluetini bozduğu gerekçesiyle traşlandı.
5000’i aşkın bitki Bugün Botanik Bahçesi’nin ağaç, çalı, otsu, tropik ve subtropik olmak üzere toplam bitki çeşidi 5 bini aşıyor.
Botanik Bahçesi ve herbaryumu, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde 100 yıl öncesine kadar var olan bitki örneklerini içermekte. Halihazırda Türkiye topraklarında sahip olunan bitki türlerinin yaklaşık üçte biri endemik iken, botanik bahçesindeki bitkilerin bir kısmı da toplandıkları yörelerde değişen çevre koşullarına bağlı olarak artık bulunmuyor. Bugün Botanik Bahçesi’nin ağaç, çalı, otsu, tropik ve subtropik olmak üzere toplam bitki varlığı 5 bini aşıyor. Yıllar alan bugünkü mevcudiyet, birçok bilim insanına göre el değiştirme durumunda bu özelliklerini koruyamayacak.
*Bu yazıda Hasan Fehmi Topal’ın “19. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Şeyhülislâmlık Kurumu Bab-ı Meşihat” (2015) başlıklı mimarlık yüksek lisans tezinden yararlanılmıştır.
Sonbahar 1955… DP’nin özellikle ekonomik darboğaz nedeniyle güven kaybetmeye başladığı günler… insanlar hoşnutsuz. Kıbrıs’ta Rumların Türklere uyguladığı zulüm sebebiyle sinirler iyice gergin. Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı yalan haberiyle 6 Eylül akşamı Şişli’de başlayacak olaylar kısa sürede Rumların yaşadığı diğer semtlere de sıçrayacak. Evler, dükkanlar, kiliseler yakılıp yıkılacak; mekanlar yağmaya, insanlar saldırıya uğrayacak. Kitlesel cinnetten Ermeni ve Yahudi cemaatleri de payını alırken, olaylarda sokaklara saçılan eşyaların başına iş işten geçtikten sonra nöbetçi dikilen bir asker, bu utanç sayfalarının tanığı olacak.
Emperyal devletlerin özellikle son 200 yıldır dünyayı nasıl çekip çevirmeye çalıştığı herkesin malumu. Bunun karşısında şöyle veya böyle tutum alanların, buna karşı çıkanların tarihte gördüğü, bulduğu en önemli örnek ise Mustafa Kemal Atatürk. Gazi, işgalcileri kovaladığı gibi, hem maddi hem kültürel büyük bir yoksunluk içerisinde, savaştan perişan şekilde çıkmış bir coğrafyanın üzerinde, kendi başına buyruk bir milleti yeniden dünya sahnesine çıkarmak için çabalamış. Şüphesiz hatalar da yapmış. Ancak sevaplarının yanına yaklaşacak başka dünyalı belki de henüz doğmamış.
12. yüzyılda İslâm kültürünün Endülüs’ten sonraki gerileme döneminde, Avrupalılar bugün borçlu oldukları Antik Yunan ve Roma geleneğini canlandıran Müslümanları hallederek yeni bir rotaya girdiler. Bu bakımdan hiç de karanlık olmayan Avrupa Ortaçağ’ı, Hıristiyan tutuculuğuna rağmen bugünkü Batı medeniyetinin temel koordinatlarını belirledi. Aynı sıralarda Anadolu’yu mesken tutan biz Türklerin, Osmanlı Devleti diye adlandırdığımız yapı içerisinde, Kostantiniyye’yi alarak, Bizans geleneğini sırtlayarak özellikle Doğu Avrupa’da kalıcı olma mücadelesi ise 19. yüzyılın henüz ilk yarısında akamete uğradı.
Doğu’dan yükselen ışık Batı’da elektriklenirken, Mustafa Kemal de çöken bir imparatorluğun yağma edilen toprakları üzerinde yeniden bir ateş yakmaya muvaffak oldu.
Böbürlenmek, özellikle geçmişle böbürlenmek, “şanlı tarihimiz”den dem vurmak, bugün içinde bulunduğumuz vaziyetlere “moral” açısından iyi gelebilir. Ancak bugün düşüncesi ne olursa olsun, özellikle yeni kuşak gençlerin bu tür ucuz-bayat ve kalitesiz “Türk’ün Türk’e propaganda”larıyla veya salt Müslümanlık vurgusuyla dile getirilen sloganlarla tatmin olmadıkları açıktır.
Bu sayımızda Amerikan Başkanı Trump’ın son inisiyatiflerinden hareketle, ABD’nin ve daha önce İngiltere’nin uluslararası politik geleneğinde varolan “Büyük sopa” diplomasisine dikkati çekiyoruz. Ancak asıl mücadele, “dış düşman” veya “iç düşman” tuzaklarına düşmeden bir olmakla ve yaşadığımız tarihî coğrafyayı kültürel olarak canlandırmakla verilebilir. Mustafa Kemal Atatürk de gücü yettiğince, ömrü elverdiğince Türkiye’yi yeniden bir merkez ülke yapmak, hem Doğu’ya hem Batı’ya sahip çıkmak için gayret gösterdi.