Doğu Roma İmparatorluğu üzerine temel referans kitaplarından olan Bizans Dünyası adlı eserin ikinci cildi Türkçede yayımlandı. Konunun önde gelen uzmanlarınca kaleme alınan eser, beş buçuk asırlık dönemde daha ziyade bu devrin kurumları, başkent Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer bölgelerinin durumuna odaklanıyor.
Fransa’da Bizans tarihi ve uygarlığı konusunda geniş bir uzman grubu Bizans Dünyası isimli üç ciltlik bir çalışma hazırlamıştı. 2004, 2006, 2011 yıllarında basılan bu çalışma, güncel yaklaşımları iyi değerlendirerek, Bizans tarihi ve uygarlığının tanınması için temel bir referans kitabı oldu. Her cilt ayrı bir uzman başkanlığında hazırlanan, Bizans uygarlığını tanımak isteyen meraklılardan tarih, arkeoloji, sanat tarihi öğrencilerine ve akademisyenlere kadar geniş bir kitleye hitap eden, kolay okunur bu kitap Türkçeye de kazandırıldı.
Ayrıntı Yayınları Fransızca kitabın Cécile Morrison tarafından hazırlanan ilk cildini, Aslı Bilge çevirisi ile Bizans Dünyası, Doğu Roma İmparatorluğu 330-641 başlığı ile 2014 tarihinde yayımlamıştı. Türkiye tarihinin önemli bir dönemini konu alan ve neredeyse bin yıl boyunca devam eden bir uygarlığı değerlendiren bu çalışmanın ikinci cildi de yine Aslı Bilge’nin tercümesi ile geçen aylarda piyasaya çıktı.
Modern tarihçilerin Bizans devleti olarak isimlendirdiği Roma İmparatorluğu’nun hızla Doğululaştığı ve bir Ortaçağ uygarlığına dönüştüğü süreci ele alan bu cilt, Jean-Claude Cheynet editörlüğünde, çoğu Paris Üniversitesi’nin (I, IV, V) tarih bölümü uzmanları tarafından hazırlanmış. Çalışma 641 yılında Herakleios’un ölümü ile başlıyor; 4. Haçlı Seferi’nin Bizans başkenti Konstantinopolis’i ele geçirmesi (1204) ile sona eriyor. Beş buçuk asırlık bir dönemde imparatorluğun bitip tükenmez savaşlarından kısaca bahsedildikten sonra, daha çok bu devrin imparatorluk kurumları, medeniyetinin temelleri, başkent Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer bölgelerinin durumu üzerine odaklanılmış.
Çalışmanın “Hadımlar”, “Ordunun Finansmanı ve Maaş Ödemeleri”, “Demografik Sorunlar”, “Tarımsal Üretimin Koşulları”, “İyilikseverlik Şekilleri”, “Bizans Balkanları”, “Bulgar Muamması” gibi bölümleri oldukça ilginç. Bu bölümleri Béatrice Caseau, Michel Kaplan, Jacques Lefort, Cécile Morrison gibi Bizans ve Ortaçağ ile ilgili önde gelen uzmanlar hazırlamış. Kitap sonunda incelenen dönem ile ilgili çoğu İngilizce ve Fransızca kaynaklardan güzel bir seçme liste ve geniş bir şekilde oluşturulmuş bir dizin de bulunmakta. Bu cilt özellikle İslâm-Bizans ilişkileri ve Türklerin bu coğrafyaya geldiği dönemi kapsadığı için, Türk-İslâm tarihi ve uygarlığı çalışanlar için de kaynak olarak kullanılabilecek bir içeriğe sahip.
Bizans Dünyası serisinin Angeliki Laiou – Cécile Morrison, iki önemli Bizans uzmanı tarafından hazırlanan ve devletin 13.-15. yüzyıllar arasındaki son devrini konu alan üçüncü cildinin de bir an önce Türk okurlara ulaştırılması dileğiyle.
Bir uygarlığın ardından Bizans İmparatorluğu’nun 1000 seneyi aşkın tarihi, birçok noktasında Türkiye tarihi ile de kesişiyor. Başkent Konstantinopolis, bu iki tarihin ortak miras alanlarından biri.
Yıkılışı sırasında Osmanlı bürokrasisinin merkezinde olduğu gibi, kuruluşunda da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hazine ve maliye düzenlemelerinin merkezinde olacaktı. Mustafa Abdülhalik Renda’nın ilk kez yayımlanan hatıratı, kritik bir geçiş döneminde devletin içinden ve ilk elden aktarımları yansıtıyor.
MUSTAFA ABDÜLHALİK RENDA, Hazırlayanlar: Aytaç Demirci-Sabri Sayarı, Yapı Kredi Yayınları, 377 sayfa, 30 TL.
Aytaç Demirci ile Sabri Sayarı’nın yayına hazırladığı, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Mustafa Abdülhalik Renda’nın Hatırat’ı okurlarla buluştu. Kitabın kapağında görülen, Renda’nın Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından yürürkenki pozu, sadece bir fotoğraf karesini değil, onun biyografisini ve dünya görüşünü de özetliyor.
Balkan Savaşı’nda memleketi Yanya’nın düşman eline geçmesi sonucunda sürgün yollarına düşmesiyle başlıyor Renda’nın hayat hikayesi. Bir devlet adamı olarak yetişip, bürokrasinin basamaklarında yükseliyor. Halep valiliği sırasında, İngiliz işgal kuvvetlerinin vilayeti kuşatması sonucunda esir alınıyor ve Malta’ya gönderiliyor. 1921’de serbest bırakılır bırakılmaz Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya gidiyor ve Kuva-yı Milliye’nin iaşesinden sorumlu olarak BMM (Büyük Millet Meclisi) hükümeti tarafından Konya valiliğine atanıyor.
Kendisi, yıkılışı sırasında Osmanlı bürokrasisinin merkezinde olduğu gibi, kuruluşunda da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hazine ve maliye düzenlemelerinin merkezindedir. Öyle ki, yeni kurulmuş devletin bu azimli kadrosu hakkında İsmet İnönü; “Bir daha görmüştüm ki, sözüne ve intizamına güvenilen bir Maliye vekili altın dolu bir kasa kadar kıymetlidir” şeklinde konuşacaktır.
Okurlar bu zengin tarihe sadece tanıklık eden değil, devlet mekanizmasının içinde onu bizzat yaşayan ve deneyimleyen birinin anılarını okuma şansına sahip. Renda, yıkılmış bir imparatorluğun ardından çıplak elleriyle cumhuriyeti varetmek için mücadele eden bir kuşağın en iyi unsurlarından. Milli Mücadele’nin hangi kaynaklardan, hangi yöntemlerle, nasıl finanse edilmiş olduğundan, dönemin çeşitli siyasal isimlerine dair renkli ve düşündürücü anılara; yeni cumhuriyetin karşılaştığı sosyal zorlukların ne gibi ayrılıklara yol açtığından, Merkez Bankası’nın hangi tehditler karşısında kurulduğuna dek geniş bir konu yelpazesine yayılmış bulunan tarihî aktarımlardan bahsediyoruz.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Renda’yı tarif ederken şu cümleyi uygun buluyor: “O, sanki, bir Garp demokrasisinin parlamenter teamülleri içinden yetişmiş gibiydi”. Hiç şüphe yok ki kuruluş senelerinde kritik bir pozisyonda bulunmuş olan bu “Garp demokratı”nın, “altın dolu bir kasa kadar kıymetli” olan anıları, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarını ilk elden anlamak, hissetmek isteyenler için faydalı bir başvuru kaynağı olacaktır.
Vali, bürokrat, devlet adamı Yaşamı boyunca pek çok görevde bulunan Renda, son olarak Maliye Bakanlığı yaparak cumhuriyetin ekonomik altyapısını organize etti.
Dergimiz yazarı Mehmet Tanju Akad, “Türk Tarihinin Yönünü Değiştiren Savaşlar” dizisinden yayımlanan iki kitabıyla, askerî tarihimizi klasikleşen mitler ve resmî anlatımların çok ötesine taşıyor. Akad, eserlerinin önsözünde şöyle diyor: “(Tarihte) Türklerin yarattığı etkiler dünyayı hâlâ sarsmakta en azından artçı dalgaları kuvvetle hissedilmektedir. Gelecekte de sürecektir. Bunları kavramadan günümüz sorunlarını anlamak mümkün değildir”.
KARA SAVAŞLARI-DENİZ SAVAŞLARI (TÜRK TARİHİNİN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİREN SAVAŞLAR I-II), Mehmet Tanju Akad, İnkilâp Kitabevi, 215 sayfa-294 sayfa, 28’er TL.
Mehmet Tanju Akad’ın Kara Savaşları ve Deniz Savaşları ana başlığı altında Hun İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na, Anadolu Selçuklu Devleti’nden Osmanlı İmparatorluğu’na uzanan “Türk Tarihinin Yönünü Değiştiren Savaşlar” dizisinin iki kitabı İnkilâp Kitabevi’nden yayımlandı.
Çağdaş toplumların kurduğu savaş ve teknoloji ilişkisi, modern silahlı çatışmaların gündelik literatüre kazandırdığı kelimeler ile kavramlar, 20. yüzyılın tayin edici savaşları, günümüzde gelişen ve değişen savaş teknikleri, stratejileri üzerine kitaplar, makaleler kaleme almış olan dergimiz yazarlarından Akad, bu eserlerinde Türk tarihinin akıbetini belirleyen kara ve deniz savaşlarının ayrıntılı anlatım ve analizlerini biraraya getiriyor.
Hemen belirtmek gerekir ki -dergimiz okurlarının zaten bildiği gibi- Tanju Akad’ın Türk askerî tarihini anlatım ve yorumlayışı, alışagelen mitlerden ve resmî tekrarlardan hem içerik hem metot olarak hemen farklılaşıyor. Okuyucuyu bekleyen metin, kuru bir askerî tarih anlatımı değil; savaşları vareden koşullar gökyüzünden indiriliyor ve literatürdeki tüm somut veriler ve referanslar ışığında değerlendiriliyor. Akad, savaşların gerçekleştiği zamansal kesitlerin toplumsal üretim tarzlarını, mali ve ticari ilişkilerin karakterini, iklimsel değişikliklerin etkilerini, yaşanmakta olan doğal afetlerin sonuçlarını, siyasal rejim krizlerini, farklılaşan yönetim biçimlerini masaya yatırıyor ve bütün bunların prizmasından yansıyan data’yı, savaşların sosyal ve militer evrimini anlamak yolunda kullanıyor. Bu bağlamda son derece zengin ve çok yönlü tahlillerin ertesinde meyvesini veren sonuçlar ile karşılaşıyoruz.
Çevresel etmenlerinden arındırılmış savaş tarihleri metinlerine hepimiz aşinayız. Bunlar hemen hemen her yerde karşımıza çıkarlar ve birtakım istisnalar haricinde hiç de tatmin edici bir malumat sunmazlar. Bu bunaltıcı yüzeyselliğin pençesinden kurtulup, Türklerin askerî serüveninin derin ve somut bir çerçeveye oturtulmasının hasretini çeken ilgili okuyucular için Akad’ın eserleriyalnızca bir başlangıç okuması olarak değil, sürekli bir kaynak olarak da kullanılabilecek nitelikte. Kitapların en önemli ve kalıcı niteliği de, Türk askerî tarihi için bütünlüklü bir metodik ve ampirik temel inşa etmiş olmasında.
Ancak bu kitapları salt bir tarihçi perspektifiyle değerlendirmek de, bunların önemine haksızlık etmek olur. Zira kitaplar, popüler tarih meraklıları için de verimli bir malzeme bolluğuna, bilinmeyen veya az bilinen detaylara sahip. Malazgirt ve Miryakefalon savaşlarının Bizans Devleti’ni nasıl vergi alamaz bir duruma soktuğunu; İslâm dünyasındaki hangi askerî çelişkilerin halifeliğin Osmanlı Devleti’ne geçmesine sebebiyet verdiğini; Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul kuşatmasını hangi araçlarla organize ettiğini; II. Viyana Kuşatması’nda alınan mağlubiyetin nedenlerini; imparatorluk bürokrasininin Osmanlı Devleti ordusunu nasıl fiziksel bir felce maruz bıraktığını; Osmanlı komutanları arasındaki iktidar kavgalarının imparatorluğun çöküşünde nasıl katalizör rolü oynadığını merak edenler, bu sorularının cevaplarını Akad’ın çalışmasının birinci cildi olan Kara Savaşları-Hun İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na başlıklı kitapta bulabilecekler.
Çanakkale deniz muharebesi 18 Mart 1915’teki Boğaz muharebesinde batırılan Fransız savaş gemisi Bouvet.
Akad’ın çalışmasının ikinci cildi ise hem tarihçiler hem de bizzat ilgililer tarafından genellikle ihmal edilen bir alan üzerine: Türk denizciliği. Konu üzerine uluslararası referans değeri taşıyan çalışmaların ülkemizde pek nadir olduğu herkes tarafından bilinmekte. Bu üzücü gerçek, Akad’ın Türk askerî denizciliğini farklı veçheleri ve aşamalarıyla ele aldığı çalışmasını çok değerli kılıyor. Osmanlı Devleti’nden önceki Türk denizciliği, Akad’ın eserlerinde ayrıntılarıyla ele alınıyor. Yazar, Türklerin Akdeniz ile Karadeniz’in kontrolü için vermiş olduğu deniz mücadelelerinin Avrupa’daki feodal toprak sisteminin çöküşünde ne gibi bir rol üstlendiği sorusunun de peşine düşüyor ve tatmin edici cevaplara ulaşıyor. Okuyucu yine bu ciltte Türk denizciliğinin büyük kaptanlarının aslında nasıl insanlar olduğunu ve neler yaşadıklarını, Karadeniz köle ticaretinde Osmanlı Devleti’nin payını, donanmadaki yozlaşma ve çürümenin nasıl başladığını, Akdeniz korsanlarının hangi şartlarda Osmanlı Devleti’nin buyruğuna geçtiğini öğrenebilir.
Mehmet Tanju Akad’ın iki ciltlik çalışması, Türklerin tarihini şekillendiren savaşların arka planlarını ve bilinmeyenlerini merak edenler için, belge ve kanıtlarıyla, uluslararası standartta bir eser. Askerî tarihi özel olarak merak etmeyenlere dahi tavsiye edilir.
Meydan muhabereleri I. Kosova Savaşı, I. Murat’ın savaş alanında şehit edilmesiyle sonuçlanmış olsa bile, Türkleri Balkanlardan atmaya dönük düzenlenen son Haçlı seferini durdurmuştu. Sırp güçlerine karşı verilen savaş, Osmanlı Devleti askeriyesinin parlak bir başarısı olarak tarihe geçmiştir.
Cevat Fehmi Başkut yalnızca sinemaya uyarlanan tiyatro piyeslerinin ve Türk romancılığında ender görülen polisiye türünün önde gelen yazarlarından değildir. O aynı zamanda bir gazeteci olarak röportajın nasıl yapılacağını da, kendi işleriyle ortaya koymuştur.
Reşat Ekrem Koçu’nun ünlü İstanbul Ansiklopedisi’nde “Gazeteci, edîb, piyes müellifi; bu satırların yazıldığı 1960 yılında Cumhuriyet Gazetesi yazı ailesinin seçkin başlarından, bu büyük gazeteye ciddî ve vakur simasını verenlerden biri” diye tanımladığı Cevat Fehmi Başkut, tiyatro eserleri ve piyesleri ile şöhret bulmuş önemli gazeteci ve yazarlarımızdandır. 1905’te Edirne’de asker bir babanın (Fransızca öğretmeni Binbaşı Ömer Bey) oğlu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında İstanbul’a geldi. Eyüp’te Reşadiye İlkokulu’nu bitirdi. İstanbul Sultânîsi’ni bitirdikten sonra hayata atıldı. Gazeteciliğe düzeltmenlik- le başlayan Cevat Fehmi, Son Posta ve Cumhuriyet gazetelerinde çeşitli kademelerde görev yaptı.
Güçlü bir kalem
Cevat Fehmi Başkut kalemi güçlü bir gazeteci ve piyes yazarıydı. Gerçekleştirdiği röportajlarla tanındı.
Cumhuriyet Gazetesi’nin uzun yıllar yazıişleri müdürlüğünü üstlenen Cevat Fehmi Başkut bir dönem Perde ve Sahne isimli bir sinema/tiyatro dergisi çıkardı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin idare heyeti başkanlığını yapan Başkut, 1945’te Büyük Şehir isimli bir komedi yazarak Şehir Tiyatrosu’na verdi. Bu eser kabul edilince ünlü Paydos piyesini yazdı. Paydos piyesi büyük rekorlara imza attı ve Türkiye dışında sahneye konan ilk Türk piyesi oldu. Son piyesinin adı Son Gelişte olup, Valide Sultanın Gerdanlığı başlıklı polisiye bir romanı da vardır.
Bekçi ile mülakat
Başkut’un röportajları Akba Kitabevi tarafından “Geceleri Bizi Kimler Bekliyor?” adıyla kitap (Ankara, 1933) olarak basılmıştı. Bu kitapta bir de “Bekçi ile mülakat” başlıklı, esprili bir röportaj vardı. Röportaj ilişikteki görselle yayınlandı
Ünlü eserlerinden biri de Buzlar Çözülmeden piyesidir; bu oyun başarılı bir şekilde sinemaya uyarlanmış ve büyük başarı kazanmıştır. 1930’lu yıllarda yaptığı ve gazetesinde yayınladığı röportajlar, Ankara’nın ünlü yayıncısı Bilal Akba’nın sahibi olduğu Akba Kitabevi tarafından Geceleri Bizi Kimler Bekliyor? adıyla (Ankara, 1933) olarak basılmıştır. Künyesinde “‘Cumhuriyet’ Gazetesi’nde çıktıktan sonra kitap şeklinde basılmıştır” kaydı bulunan eserde “Telgrafhanede Gece”, “Polis Karakolunda”, “İtfaiyenin Gecesi”, “Bekçi ile Mülakat”, “Beyazıt Kulesinde”, “Limanda Gece”, “Şehri Aydınlatanlar”, “Eczanelerde”, “Gazete Basılırken”, “Gece ve Telefon” isimli röportajlar vardır. Kitabın sonunda ayrıca “Beş ayrı yazı” başlıklı bölümde “Bir Kaza Hikâyesi”, “Ruhlarla Mülakat”, “Hakiki Bir Masal”, “Yo–Yo Salgını”, “Esnaf Mahkemesi” adlı kısa yazılar bulunmaktadır.
Cevat Fehmi Başkut (1905- 1971) gibi kalemi kuvvetli bir usta gazetecinin adeta röportajın nasıl yapılacağını gösterdiği bu nadir kitaptan örnekler aşağıdadır:
Gece röportajları
Başkut’un, künyesinde “Cumhuriyet Gazetesi’nde çıktıktan sonra kitap şeklinde basılmıştır” kaydı bulunan eserinin kapağı.
Telgrafhanede gece
Yeni Postane binasının birinci katında, binanın boylu boyunca uzanan bir salon, büyük bir salon… 35 memur, 35 telgraf makinesinin başında çalışıyor.
Makinelerin gürültüsü, uykusuzluktan kanlanmış gözler, yer yer tavana doğru uzanan sigara dumanları…
Dışarda yağmurlu, pis bir gece var. Dışarda gece olduğu yalnız siyaha boyanmış gibi duran pencerelerden belli… Saat üç.
– “Telgrafçılık zor şey! Bayram olur, herkes eğlenir, üç gün, üç gece uykusuz kalarak eziyetini biz çekeriz. Kandil olur, külfeti bize düşer. Tasarruf haftası derler, İstanbulun kurtulduğu gün derler, Brezilya ile ticaret muahedesi imzalandı derler, kabak bizim başımıza patlar.
Ahmet Efendi öldü, çalış telgrafçı! Ayşe Hanım evlendi uyuma telgrafçı! Tekerleklizadeler iflas ediyor, ne duruyorsun telgrafçı!”
Telgrafçının uykusuzluğu Başkut telgraf işçileriyle olan söyleşilerde, onların resmi tatil ve bayram günlerinde yaptıkları fazla mesaiye vurgu yapmıştı.
Polis karakolunda
Şehir uyuyor. Hareket yok, ses yok, ışık yok… Şehir uyuyor. Yalnız geceleyin bizi bekleyenler ayaktalar. Onların gündüzü başlayalı saatler olmuş.
Saat iki… Eminönü polis merkezinin bir odası. İki köşede iki masa var; iki telefon ve iki serkomiser… Kapının yanındaki soba gürül gürül yanıyor. Sobanın altında uyuklayan kedi ara sıra gözlerini açıyor, başını doğrultuyor ve saat ikide hâlâ uyumayan bu adamlara hayret eder gibi bakıyor.
Soba ile masaların arasına muşamba kaplı bir kanepe koymuşlar. Üzerine az evvel sokakta taşlar üstünde bulunan bir sarhoş yatırılmış. Sokakta düşerken yüzünü gözünü parçaladığı için başı sargılar içinde. Onu kaldırıp buraya getiren polis memurları ecza dolabındaki ilaçlarla yarasını da temizlemişler, sarmışlar…
Sarhoşun horultusu başının üzerinde, duvarda asılı duran ihtiyar saatin tiktaklarına karışıyor.
Kendisini tanıyorlar. Vaktiyle çok zengin, çok maruf bir adammış. İçki, kadın ve kumar onu düşüre düşüre bu hale sokmuş.
Sabaha karşı bir karakol Başkut röportajlarını genellikle gece vakti yapıyor, hayatın akmakta olduğunu gösteriyordu.
Anadolu’dan göçen Miletlilerin MÖ 7. yüzyılda kurduğu Panticapeum şehri, 14 asır sonra Hazar Türklerinin egemenliğinde şimdiki ismini almıştı. Bugün Ukrayna sınırları içinde yer alan Kerç şehri, önemli bir Türk-Osmanlı mirasına evsahipliği yapıyor. Yenikale, Osmanlıların 18. yüzyılda Karadeniz’de verdiği güç mücadelesinin hatıralarını günümüze taşıyor.
Kırım Yarımadası’nın doğusunda Azak Denizi’ne geçit veren boğazın antik çağdaki ismi, İstanbul Boğazı’nın antik adıyla aynıydı: Bosphorus. Bu boğazın batı kıyısında, MÖ 7. yüzyıl sonunda Anadolu’dan giden Miletliler bir koloni şehri kurdular. Panticapeum adındaki bu kent, Orta Asya’dan gelen çok kıymetli malların Akdeniz dünyasına sunulduğu çok önemli bir ticaret merkezi oldu. Burası MÖ 5. yüzyılda Bosphorus Krallığı’nın başkenti oldu. Bu kentin yakınında bulunan ve MÖ 4. yüzyıla tarihlenen Kül Oba kurganından çıkan altın İskit eserleri, bu bölgenin antik çağdaki zenginliğini bize kanıtlar.
III. Ahmed’den kalma Yenikale 1699 – 1706 arasında III. Ahmed tarafından İtalyan mimar Goloppo’ya inşa ettirilmişti.
MÖ 1. yüzyılda, Anadolu’daki Roma işgaline direnen Pontus Kralı Mithridates yenilgisinden sonra Panticapeum’a kaçtı ve burada canına kıydı. Kentteki bir tepe hâlâ onun ismini taşıyor.
6. yüzyılda, Doğu Roma İmparatoru Justinianus burada bir kale yaptırdı. 576 yılında Göktürklerle Bizanslılar arasında yine burada bir savaş oldu. 7. yüzyılda bölge Hazar Türklerinin egemenliğine girdi ve boğazın Batı yakasındaki kent, bugün de kullanılan Türkçe kökenli ismini aldı: Kerç (Karşı).
Ortaçağ’da Slavlar, Moğollar ve Cenovalılar arasında el değiştiren İpek Yolu’nun bu değerli liman şehri, 15. yüzyılda Osmanlıların eline geçti. Kerç şehri Osmanlı çağlarında köle ticareti ile ünlenmişti. Coğrafi keşiflerle birlikte İpek Yolu’nun öneminin azalması, bu şehrin de gerilemesine neden oldu. Kuzeyden Kazakların sürekli saldırılarına maruz kalan şehir, 18. yüzyılda yükselen yeni güç Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki hedeflerinden biri haline gelmişti.
Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).
Kerç’teki en önemli Osmanlı anıtı, bize 18. yüzyıldaki Karadeniz güç savaşlarının bir hatırasını sunuyor: Yenikale, 1699-1706 yılları arasında Lale devrinin zarif padişahı III. Ahmed tarafından İtalyan mimar Goloppo’ya inşa ettirildi. Kerç Boğazı’nın dar yerinde yükselen yapı, Azak Denizi’ne gidiş gelişleri kontrol eden stratejik bir mevkideydi. Yenikale, 25.000 m²’lik bir alana yayılmıştı, içerisinde cephanelik, su deposu, kışla, hamam ve cami yer alıyordu. Yenikale’de yaklaşık 800 Türk ve 300 Kırım Tatar askeri mevcuttu. Yeraltına döşenen su borusu sayesinde, birkaç kilometre uzakta bulunan bir kaynaktan kaleye su getiriliyordu.
Rusya 1771 senesinde Kırım’ı işgal etti. Yenikale’deki Türk garnizonu, Rus ordusuna direnmeden Sinop’a çekildi, kale ve Kerç şehri Rusya’nın eline geçti. 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasıyla Kırım Rusya’ya bırakıldı. 1790’da tam bu kalenin önünde Osmanlı ve Rus donanmaları bir savaşa tutuştu. Yenikale Deniz Muharebesi’nde Ruslar üstün gelen taraf oldu ve Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı egemenlik çabaları son buldu.
En eski çağlardan beri şiddetli çatışmalara konu, büyük savaşlara şahit olan Kerç şehrinin kaderi, yakın tarihte de değişmedi. Kent 1855’de Kırım Savaşı sırasında İngilizler tarafından bombalandı. İkinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli muharebelerinden birisi burada yaşandı. Sovyetler Birliği zamanında Ukrayna’ya verilen Kırım, Rusya tarafından 2014 yılında işgal ve ilhak edildi. 16 Mayıs 2018’de Kerç Boğazı’nın iki yanını birbirine bağlayan karayolu köprüsü Ukrayna ve müttefiklerinin protestolarına rağmen açıldı. Demiryolu köprüsünün inşaatı ise sürüyor.
Issız ve terk edilmiş Yenikale hisarı, uzaktan bu modern köprünün inşaatını sessizce izliyor. Geceleri ayın altında, Kırımlı ünlü ressam Ayvazovski’ye ilham veren Karadeniz dalgaları kıyısını döverken; 300 sene önce bu kıyıları bekleyen Türk askerlerinin hayaletleri, burçlardaki nöbet yerlerinde dolaşıyor.
Roma’da tarihler milattan sonra 235’i gösterdiğinde -ki aslını isterseniz 235’i değil 988’i gösteriyordu; zira biliyorsunuz Romalının pek de öyle milattan falan haberi yok- yani evet o sıralarda Hıristiyanlık diye yeni bir din çıktığını biliyorlardı ama, neticede durduk yere imparatorluktaki onlarca dinden, hele de en ufaklarından birinin takvimini kullanacak hâlleri yoktu. Başkentte işler adeta bir diziyi birkaç sezon daha sündürmek için olmayacak dertler yaratan sinsi bir senaristin yazdığı Netflix dizisine dönmüştü.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bundan daha birkaç yıl önce Severus Alexander arkadaşımız, sınırlarını tehdit eden Sasanilere karşı bir sefere çıkmıştır. Dönemin yandaş tarihçilerine göre Severus Alexander bu seferde dev zaferler kazanmış, muharebeleri arka arkaya kazanarak şanlı ordusuna Mezopotamya’da şampiyonluk turları attırmıştır. Ama dış mihrakların piyonu olan, büyük resmi göremeyen, lobilerin oyununa gelen tarihçiler aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ Severus’un Ortadoğu’da bir hayli dayak yediğini yazarlar. Niye? Herhalde Sasanilerin parasını yedikleri, Sasani Vakıfları tarafından fonlandıkları için. Zaten bu vakıflar nasıl vakıflarsa, Sasaniler yıkıldıktan bin üç yüz yıl sonra bile yerli ve milli olmayan tarihçiler Severus Alexander’ın utanç verici mağlubiyetler alarak ordusunun yarısından çoğunu yitirdiğini yazmaya devam ediyorlar.
Tabii yandaş tarihçiler her ne kadar yere göğe sığdıramasa da Roma’da işler karışmaya başlar. İşte tam da bize göre 235, Romalılara göre 988, Holosenik takvime göre de 10235 yılında sözde dev zaferler kazanan ama her ne hikmetse ancak yarısı yurda dönen Roma orduları, Severus Alexander’ın kuzeydeki Cermenlere karşı fazla hoşgörülü olduğunu ileri sürerek imparatoru öldürüp darbe yaparlar ve kulağa imparatordan çok bir kalp ve damar hastalığı gibi gelen Maximinus Thrax’ı geçirirler.
Maximinus Thrax yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir ayı olduğu için ülkeyi yağmacı bir düşman askeri gibi yönetmeye kalkar ama, haydan gelen huya gider misali, 238 yılında tıpkı Severus Alexander’ı devirdiği gibi devrilir. Zaten 238 de aklımda kaldığı kadarıyla “altı imparatorun yılı” olarak anılıyor. Her ne kadar yüksek bütçeli ama düşük bütçelisinden ne farkı olduğunu anlayamadığınız bir Çin karate filmi gibi dursa da “altı imparatorun yılı” bir yıl içinde altı kişinin imparator olarak tanındığı adeta bir koalisyonlar dönemidir.
İklim değişikliği sonucu deniz seviyesinin yükselmesi de özellikle kuzeydeki kavimlerin kıtlık yüzünden Roma İmpatorluğu’na gittikçe artan bir baskı uygulamasına neden olur. Artık bu kavimler aşı yaptırmamış mı nedir aniden çiçek salgını başlar, o da insanları kırıp geçirir. Tabii siyasi istikrarsızlık da devam eder. Ekonomik kriz mi siyasi istikrarsızlığı doğuruyor, yoksa siyasi istikrarsızlık mı ekonomik krizi, benim alanım ekonomi olmadığı için tam bilmiyorum ama, en azından meselenin özünde askerî harcamaların yattığını söylersem herhâlde başım ağrımaz. Zira görüyoruz ki askerî harcamalar arttıkça işler karışıyor. Zaten sürekli askerî sanayii harcamaları için normalde gümüşten olan paraya bakır ve bronz karıştırıp duruyorlar, paranın ayarıyla oynuyorlar. Zira askerî harcama demek, hele bir de karşılığında yağma yapamıyorsan sadece tüketim demek. Yüksek tüketim de ekonomiyi önce hızlandırıyor, tüketimi destekleyecek üretim gelmeyince de benzin yerine rom konulmuş motor gibi öksürtmeye başlıyor.
E, millet keriz değil tabii; kimse ayarıyla oynanmış paraya aynı malı vermiyor, pazarda fiyatlar yükseldikçe yükseliyor. Çok değil on beş yıl içinde para resmen pul oluyor, ticaret resmen duruyor. Artık Sasanilerdi, Galler’di, Roma mallarının gümrük resmini mi yükseltiyor bilemiyorum ama, bu dönemin imparatorları “ekonomi benim alanım” diye gezse de Akdeniz ticareti bile durma noktasına geliyor. Tam bir alamazsın, satamazsın piyasası; çünkü malın karşılığında alacağın paranın şimdi değeri varsa, sen karşı limana geri döndüğünde zarar etmiş oluyorsun. O da yolda haydutlar geminin kervanını yağmalamazsa. Şöyle bir sorun da var; imparatorluk hiçbir şey üretmez olmuş, Mısır’dan buğday, Anadolu’dan meyve gelmezse aç kalıyorlar ama o buğdayla meyve de gelmiyor işte. Sırf bu yüzden içlerine kapanıp yiyecek içeceklerini üretmeye başlıyorlar da en azından öyle bir hayrı oluyor ekonomik krizin bunlara.
Yani bir nevi savaş ekonomisiyle büyümeye kalkan imparatorluğu, ekonominin temel kaideleri iktisat meydan muharebesinde yerle bir ediveriyor.
Paranın değerinin giderek düştüğü bu büyük ekonomik kriz, merkezî yönetimden uzaklaşılıp imparatorluğun ikiye ayrıldığı ve dört kişi tarafından yönetilmeye başladığı Tetrarşi dönemine kadar sürüyor.
TAHT-I HÜMAYUN: Padişahın tören sırasında oturduğu altın kaplı, mücevher bezemeli, sedir-koltuk. Topkapı Sarayı hazinesinde saklanan tahtların bu en önemlisi, cülus ve bayram törenlerinde kullanılırdı. Tarihsel işlevi nedeniyle saray müzesinin en değerli öğelerindendir. Taht-ı âlî, baht-ı saltanat Sultanlığın bahtı, yüce makamı anlamında cülus hatt-ı hümayunlarında geçer.
TÂ’İFE: Osmanlı tebası içinde, milliyet, din, cemaat, cinsiyet, göçebelik özellikleriyle farklılık gösteren topluluklara verilen isim. Bu farklılığı seçebilenler birtakım kuralları gözetirlerdi. Örneğin bir Müslüman bir Hıristiyana “selâmün aleyküm” demez, “sabahı şerifiniz hayırlı olsun” der, din ve milliyet duygularına dokunacak konulara girilmezdi.
TÎR-GERAN: Ok atıcılar. Tîr-endâz, tîr-ger, tîr-zen de denmiştir. Tirkeş de aynı anlamda olmakla birlikte at eyerine bağlanan ok torbasına denirdi.
TULÛAT: Doğaçlama sanatı. Orta oyununun sahneye uyarlanmış türü. Yazılı metne gereksinim duymaksızın sahne alan sanatçıların doğaçlama oynadıkları mizahi-eleştirel oyunlar. Kurucusu Güllü Agop bilinir. 19. yüzyılda en canlı ve etkili dönemini yaşadı. Her oyunun sanatçılarca kurgulanmış bir “çerçeve” konusu olmakla birlikte, tekerleme ve öykünmelere dayalı, esinini de seyirci işleyişi, zıtlıkları karşı karşıya getirme, kapıştırma akışından alan bir yapısı vardı. II. Meşrutiyet’le birlite Dârü’l bedayî kurulunca etkinliğini yitirdi.
Sultan II. Süleyman’ı tahtında gösteren bir minyatür (Paris- Bibliothèque Nationale, Cabinet des Estampes, Od nr. 6)
Ara Güler Müzesi, Türkiye’de açılan ilk uluslararası fotoğrafçı müzesi. Ancak müzenin tek önemi buradan kaynaklanmıyor. Güler’in hayatının birikimi olarak adlandırılabilecek olan ve fotoğraflardan, mektuplardan, kartpostallardan oluşan geniş bir arşiv, tertiplenerek ve dijital ortama aktarılarak sunuşa hazır hâle getiriliyor.
Yaygın olarak “Türkiye tarihinin görsel hafızası” olarak anılan ancak yalnızca Türkiye’nin ve tarihin değil, hayatın hemen hemen her alanının görsel hafızasını oluşturan fotoğrafçı Ara Güler’in müzesi açıldı. Bilindiği üzere Ara Güler, Tennessee Williams’dan Louis Aragon’a, Marc Chagall’dan Salvador Dali’ye, Alfred Hitchcock’tan Pablo Picasso’ya, birçok ünlü sanatçının portre fotoğraflarını da kaydetmiş; İstanbul’un yaşamış olduğu ve yaşamayı sürdürdüğü kentsel evrimi merceğinin eleştirel perspektifinden ölümsüzleştirmiş; neredeyse kamerasının temas etmediği açı kalmamış olan ve yaşarken efsaneleşen bir uluslararası büyük usta.
Bir ilk Ara Güler Müzesi, ünlü fotoğrafçının 90. yaş günü olan 16 Ağustos’ta açıldı. Müze, Türkiye’de açılmış bulunan ilk uluslararası fotoğrafçı müzesi.
Ara Güler Müzesi de Türkiye’de açılmış ilk uluslararası fotoğrafçı müzesi. Ancak müzenin tek önemi buradan kaynaklanmıyor. Zira Ara Güler’in hayatının birikimi olarak adlandırılabilecek olan ve fotoğraflardan, mektuplardan, kartpostallardan oluşan geniş bir arşiv tertiplenerek ve dijital ortama aktarılarak sunuma hazır bir hâle getiriliyor. Proje sorumluları Güler arşivinin tasnifinin birkaç seneyi bulacak denli geniş çaplı olduğunu belirtiyorlar. Öyle sanıyoruz ki bu sadece Ara Güler’in takipçileri için değil, bütün sanatseverler ve tarihseverler için de sevindirici bir haber.
Güler arşivi Güler’in 90 senelik yaşamı boyunca biriktirdiği birçok malzeme müzede sergileniyor. Bu malzemelere mektuplar, fotoğraflar, kartpostallar da dâhil.
Ara Güler Müzesi, fotoğrafçının 90. yaş günü olan 16 Ağustos’da, Bomontiada’da açıldı. Müzenin fiziksel kapasitesi Bomontiada’daki yapıyla sınırlı kalmayacak ve Galatasaray’daki Güler Apartmanı da önümüzdeki senelerde restore edilerek müzenin bir parçası olarak ziyaretçilere açılacak. Müze, 2016’da Ara Güler ile Doğuş Grubu’nun arasında başlayan işbirliğinin ilk sonuçlarından. Bu verimli ortaklaşmanın bir diğer önemli sonucu ise Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM) ile Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik Anonim Şirketi’nin kurulması oldu. Doğuş Grubu ile Ara Güler arasındaki bu işbirliğinin nasıl ortaya çıktığı sorusuna ise AGAVAM proje direktörü Çağla Saraç, Güler’in Doğuş İnşaat’ın şantiyelerini fotoğraflamış olduğu ve Doğuş Grubu başkanı Ferit Şahenk’in de amatör bir fotoğrafçı olarak bu fırsatı kaçırmadığı cevabını veriyor.
Daimi misafirler Müzede yer bulacak sergilerden bağımsız olarak daimi olarak sergilenen eserler de mevcut: Güler’in kişisel eşyaları, notları, fotoğraf makineleri ve koleksiyonları…
Müzenin açılış sergisinin ismi “Islık Çalan Adam”. Bu isim Ara Güler’in Babil’den Sonra Yaşayacağız başlıklı öykü kitabından seçildi. Bahsini ettiğimiz bu kitap da muntazam tasarımıyla sergiye eşlik ediyor. Aslında kitap da, sergi de okuyucuları ile ziyaretçilerini benzer bir dünyaya yönlendiriyor: Güler’in yaşantısını, asla aksamayan üretimini, tükenmeyen enerjisini, estetik ve yazınsal mirasını ve çağdaşlarıyla kurduğu zihinsel alışverişi daha yakından tanımaya davet eden bir dünyaya… “Islık Çalan Adam” biyografik olanla tesadüfi olanı birbirlerinden kopması mümkün olmayan iki dinamik olarak ele almakta ve “bu perspektif üzerinden Ara Güler’in belleğine doğru bir izlek” oluşturmakta.
‘Fotoğraf Çeken Adam’ Müzenin açılış sergisinin ismi “Islık Çalan Adam” oldu. Bu isim Güler’in “Babil’den Sonra Yaşayacağız” başlıklı öykü kitabından seçildi.
Ünlü romancı Yaşar Kemal bir keresinde “Ara Güler’in fotoğrafları büyük bir Anadolu destanıdır” demişti. Bu yönüyle “Islık Çalan Adam” sergisi, “Fotoğraf Çeken Adam”ın büyük destanı olarak okunabilir. Sergi kendi içinde, fotoğrafçının yalnızca resimlerine ve çekimlerine değil hikaye, video ve maket kitaplardan oluşan zengin bir seçkiye de yer veriyor.
İstanbul’un hafızası Ara Güler, genç yaşlarından itibaren objektifine konu ettiği semtlerle, eski İstanbul’un görsel hafızası olmayı sürdürüyor. 1958’de İstiklâl Caddesi.
Güler, meslektaşlarından farklı bir fotoğrafçılık anlayışına sahip. Zira kendisi, belirli anları belirli mekanlarda dondurarak resmetmeyi, bir sanat faaliyetinden önce, bir tarihçilik örneği olarak yorumluyor ve görüşlerini şu şekilde özetliyor: “Sanat olmasına gerek yoktur fotoğrafın. Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zapt ediyorsun. Bir makine ile tarihi durduruyorsun”. Bu farkındalık sadece sergi boyunca değil, ancak Güler imzalı hemen hemen bütün işlerde kendisini belli ediyor. Biz de #tarih dergisi olarak bu bakış açısının kritik bir kıymete sahip olduğu kanısındayız.
Gündelik hayat Güler yalnızca eski İstanbul’u değil, bu şehrin sakinlerini de gündelik hayatları içindeki uğraşlarıyla fotoğraflamıştı.
Bu sergiden bağımsız olarak Ara Güler’in eserlerinin, kişisel eşyalarının, notlarının, fotoğraf makinelerinin ve koleksiyonlarının müzede daima yer alacağını hatırlatmak faydalı olur. Müze ve AGAVAM ücretsiz olarak insanların kullanıma açık; hem Güler’in arşivini, hem de onun zamanını ve mekanını kaydetme yöntemini, John Berger’in deyişiyle sanatçının “görme biçimleri”ni merak edenler için duyurulur.
Gelecek kuşaklara Ara Güler için en değerli uğraşlardan birisi, eskiden İstanbul’un neye benzediğini yeni nesillere gösterebilmek.
ARA GÜLER’İN KALEMİ
11 öyküden oluşan kitap
Ara Güler’in gençliğinde kaleme almış olduğu Babil’den Sonra Yaşayacağız kitabı, Aras Yayınları tarafından, Güler’in çektiği birtakım fotoğraflar da eklenerek yeniden basıldı ve müzenin açılışında kendisine hediye edildi. Kitap 11 öyküden oluşmakta. İlk olarak 1995’te Ermenice yazılıp basılmış olan kitap, 1996’da Türkçe’ye çevrilmişti. Özgün Ermenice baskısı Papelonen Verç Bidi Abrink başlığıyla yayınlanan kitabın, Türkçe, Ermenice ve İngilizce olmak üzere üç cilt halinde yapılan yeni basımı müzede bulunabilir. Babil’den Sonra Yaşayacağız, özellikle Ara Güler’in yalnızca merceğini değil, kalemini de merak eden takipçileri için, onun kendi görselleriyle desteklenmiş bir metin olarak edinilmesi gereken bir yapıt.
KAYBOLAN ŞEHİR
İstanbul’un hafızası
1928 doğumlu Ara Güler, erken yaşlardan itibaren İstanbul’u kare kare fotoğrafladı. 20. yüzyılın ikinci yarısına ait bu fotoğraflar, kaybolan bir şehrin siluetini temsil ediyor ve bugün özlem duyulan bir geçmiş tasavvurunu ortaya koyuyor. Ara Güler fotoğraflarında eski İstanbul’un hayaleti bütün detaylarıyla yansıtılıyor. Objektifinde sık sık İstanbul’u konuk eden, dünyanın en prestijli ajansı olan Magnum üyesi ilk ve tek Türk fotoğrafçısı Güler, bu tercihi üzerine şöyle diyor: “Ben kaybolmakta olan İstanbul’u kaydediyorum, bitmekte olan bir şehri. Biliyorum çünkü yok olacak ve göstermek lazım”.
Gastronomi tarihi daha çok gurmeler ve onların yeme-içme kültürüne katkılarıyla ilgilense de, ünlü “gourmand”ları (oburları) görmezden gelmez. Bu “şahane oburlar”ın dikkatleri çekmesi ise sadece cüsseleri nedeniyle değildir. İşte aşırılıkları, iz bırakan tuhaflıkları ve hazırladıkları mönülerle gastronomi tarihine renk katanlardan “okkalı” bir seçki.
Dinî inançların hemen hepsi oburluğu bedene yapılan bir eza olarak görüp, nefse yenilmekle eş tututarak günahların en büyüklerinden saymış olsa da tarihte birçok ‘olağanüstü iştahlı’ karakter ile karşılaşıyoruz. Oburlukla gurmelik arasında ince bir çizgi var. Obur niteliğe bakmadan yiyene, gurme ise yediğinin niteliğine önem verene deniyor. Gurmeler de çok fazla yiyebilir elbet ve işin ucu oburluğa dayanabilir. Tarihin sayfaları çok sayıda obur ile dolu. Birkaç seçme örneğe birlikte göz atalım.
Yazılarımızda sık sık değindiğimiz ünlü De re Coquinaria (Yemek Sanatı) isimli kitabın yazarı Marcus Gavius Apicius en büyük karidesleri bulmak için kaptanına günün birinde “Haydi Libya’ya dümeni kır!” demiş mesela. O seyahatte hayal ettiğini bulamamış ama yeme içmeye 1. yüzyılın parasıyla yüz milyon sestertius (yaklaşık 150 milyon dolara yakın bir meblağ) harcamış. Elinde avucunda 10 milyon sestertius kalıp sağa sola borçlanınca yemek zevkini istediği gibi tatmin edemeyeceği korkusuyla son bir yemek yiyip bu dünyadan gitmeyi tercih etmiş. Geceden marulları bal şarabı ile sulatırsan paralar da suyunu çeker tabii…
Roma tarihi iflah olmaz ve takıntılı oburlarla dolu. Domitianus koskoca Sanato’nun gündemini hediye gelen dev bir kalkan balığını nasıl pişirseler iyi olur mevzuu ile meşgul etmiş. Neron sofraya öğlen oturur gece yarısı kalkarmış. Meşhur Septimius Severus’un oğlu imparator Geta çeşitli etlerin alfabetik sıra ile servis edilmesini emredermiş. Roma’nın en “yaramaz” ve tartışmalı imparatoru Elagabalus ise Apicius’u örnek aldığını söylermiş. Onun izinde deve tabanı, horoz ibiği, tavuskuşu ve bülbül dili, flamingo ve keklik beyni, balda kızarmış tarla faresi, bıldırcın yumurtası, papağan ve sülün kafaları ile kızarmış barbun bıyığı gibi garip yiyeceklerle ziyafetler verirmiş. Üç milyon sestertiusa mal olan davetleri olmuş. Bezelyelerin içine altın parçaları, pilava inciler kattırırmış. Mücevher kakmalı altın kadehleri davetliler evlerine götürebilirmiş. Nihayetinde, cinsel ve dinsel sapkınlıkları nedeni ile başa geçişinin dördüncü yılında bir tuvalette öldürülüp, cesedi Tiber nehrine atılmış.
Oburlar devri Roma Roberto Bonpiani’nin, yeme-içme tarihinin en renkli devirlerinden biri olan Eski Roma’da bir ziyafet sofrasını gösteren “Parazit” isimli tablosu, 1875.
Roma tarihi Lucullus gibi bir gurme de görmüş. İ.Ö. 64 yılında konsül olan ve Doğu’da Mitridates’i dize getirip olağanüstü bir kişisel servetle Roma’ya dönen bu generalin de davetleri son derece ihtişamlı olurmuş. Bugün bile İngilizce’de “lucullan” sözcüğü; şatafatlı, lüks ve gurme anlamında kullanılmaktadır. Evinin odalarına göre verdiği davetin masrafı değişirmiş; Apollo odasında yemek hazırlayın dediği zaman aşçılarının yaptıkları hazırlığın maliyeti 50 bin Drahmi’den (yaklaşık 150 bin Dolar) aşağı olmazmış.
Kilisenin 6. Yüzyıldan itibaren sürekli ”Çok yemeyin, yemeği düşünmek bile günah. Yapmayın, cehennemde yanarsınız” uyarılarına rağmen 16 ve 17. yüzyıllar Avrupa’da lüksün ve oburluğun doruğu olmuş. Catherine de Medici’nin doymak bilmeyen iştahı sürekli hazımsızlık çekmesinin başlıca nedeniymiş. VIII. Henry’yi atletik bir delikanlıdan koca bir dağa çeviren de ne altı karısı ne de güç hırsının stresi olmuş. Çok obur ve yağlı etlere düşkün kral hiç sebze yemediği için sonunda C vitamini eksikliğinden hastalanıp ölmüş.
En iştahlı İngiliz
Britanya kralı VIII. Henry yağlı etlere düşkünlüğü nedeniyle aşırı kilo almış ve hiç sebze-meyve yemediğinden C vitamini eksikliğinden ölmüştü.
İngilizlerin olur da Fransızların obur kralları olmaz mı? VIII. Louis mutfağa bizzat kendisi girip ‘kiraz kuşu püreli trüf’ yaparmış. Bir gün Escars Dükü ile mutfağa girip on kişilik misafire püre hazırlamışlar ama dayanamayıp hepsini yemişler. Dük gece yarısı hazımsızlıktan ölürken doktorlar koşup hayatta mı diye krala bakmışlar. Arkadaşının ardından “Ah ah. Ben ona demiştim benim midem senden daha sağlam diye” pek hayıflanmış.
XIV. Louis de atasının izinden gitmiş. O kadar çok yemek yermiş ve o kadar şişmanmış ki sarayındaki prensesleri de kendisine benzetmiş. Palatine Prensesi de aşırı yemekten çatlayarak ölmüş.
Peki Charles Darwin’e ne demeli? Öğrenciyken Cambridge’de kurduğu Oburlar Kulübü üyeleri Charles’ın hiç denenmemiş et türlerini yemeye fazla dayanamamış. Beagle ile sefere çıkıp armadillo ve “yediğim en lezzetli etti” diye tanımladığı büyük, kahverengi bir kemirgeni deneme şansı olmuş. Noel sofrasında yemekte olduğu kuşun nadir bir cins olduğunu anlayınca fırlayıp kafa, kanat, baş ne kaldı ise artık, incelemek için el koymuş.
Büyük porsiyonları ile bildiğimiz ABD’de kendi oburlarını yaratmış. ‘Elmas Jim’ lakaplı demiryolu milyoneri Jim Brady’nin (1856-1917) bir oturuşta üç düzine istiridye, altı yengeç, iki koca kase çorba, yedi istakoz, iki ördek, iki porsiyon tatlısu kaplumbağası, bir koca biftek, bir tabak pasta ve bir kilo çikolatayı bir iki galon portakal suyu ile yediği kayıtlara geçmiş. 50 misafirini ağırladığı efsane ziyafette kendi içmemiş ama misafirler 500 şişe şampanya içmiş, her biri 60 bin dolarlık broş hediye edilen hanımlar da yemekten pek mesut ayrılmışlar.
‘Altın Çağ’ın ‘Elmas’ iştahı 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyıl başlarının Amerikalı milyoner işadamı “Elmas” lakaplı James Brady, muhteşem çeşitlilik ve zenginlikteki öğünleriyle olduğu kadar, verdiği muhteşem ziyafetlerle de isim yapmıştı. Brady, metresi Lillian Russell ile.
Biz de yemeği çok sevenlerdeniz milletçe. Bizim de aşağı kalmayacak oburlarımız vardır elbet. 1561-1564 yılları arasında sadrazam olan Semiz Ali Paşa adından da anlaşılacağı üzere Hollanda’dan getirilen iki katananın ancak taşıyabildiği, nüktedan biri imiş. Karşı çıktığı Malta seferi için acele edenlere “Paşalarımız Malta kalesini helvadan sanıp yemek isterler” dediği söylenir. III. Ahmed’in sadrazamı Kavanoz Ahmed Paşa’nın kavanoz lakabını ise halk kendisine şişmanlıktan boynu görünmediği, fesi de tepesinde kapak gibi durduğu için yakıştırmış.
Yahya Kemal’in de şahane bir obur olduğunu Mina Urgan anılarında anlatır. Mina Hanım’ın annesi kendi hiç ev sahibi olmamış şairi Ada’daki evlerinde aylarca, hatta yıllarca konuk etmiş. Onun için hazırladığı diyet yemeklerinin üzerine sofradaki diğer yemekleri de silip süpürür, herkesten üç kat fazla yemek yermiş.
Sürekli değil belki ama arada oburluk yapmak keyiflidir. Virginia Woolf ’un güzel sözü ile noktalayalım bu seçkiyi: “Güzel bir yemek yemeden iyi düşünebilen, sevebilen ya da iyi bir uyku çekebilen kimseyi tanımadım”.
Tâbiyet sembolü olarak Ong Han Toğrul’a “rehin” verilen genç Temücin, ilk yönetim deneyimlerini onun yanında kazanmıştı. Giderek geniş bir kitlenin güvenini kazanan Temücin, 1206’da yapılan kurultayda kendini Çinggis Han olarak ilan eder. Tek elden idare ve müthiş bir disiplin içinde oluşturduğu ordu ile de başarılı seferler yapar.
İranlı tarihçi Atamelik Cüveyni, Çinggis Han’ı “cihangüşa” yani cihan fatihi olarak takdim etmişti. Genellikle tarihî bir şahsiyete karşı olumlu bir bakışımız varsa, ondan “cihangir” diye söz ederiz. Ama oraya nereden, nasıl gelmiştir, bu hususları pek düşünmeyiz.
Oysa ki Çinggis Han’la, babası onu 9 yaşında iken güvey hizmeti için dayılarına götürürken tanırışız. Yolda sonradan onun kayınpederi olacak Dey Seçen ile karşılaşırlar, o da onları kendi obasına davet eder ve kızı Börte’yi önerir. Babası oradan ayrılırken, oğlunun köpeklerden korktuğunu söyler ve onu dünürlerine emanet ederek gider. Zaman içinde baba Tatarlar tarafından öldürülür ve oğul Temücin kendi obalarına geri çağrılır.
O sıralarda Temücin’in ailesi 5. kuşaktan kardeş torunları oldukları Taiçiutlarla içiçe yaşamaktaydı. Taiçiutlar da Tatarlar gibi dağınık gruplar halinde idiler ve tek bir lidere bağlı değillerdi. Birçok liderleri vardı, bu tertip içinde de kimin başa geçeceği tartışılarak seçilirdi. Orada “kim başa geçsin” diye sorulur, çeşitli görüşler ileri sürülürdü; bazen de sonuç alamadan dağılmak zorunda kalırlardı. Kısacası bu dağınık Moğol grupları, liderlerini seçerken aralarından en cesur, kahraman ve güçlü olanda karar kılmak için uğraşıyordu. Güç etrafında odaklanıldığı için de, gücünü kaybeden destek bulamıyordu. Çinggis Han’ın babasının öldürülmesi ile benzer bir durum oluşmuş, herkes vebadan kaçar gibi onlardan uzaklaşıvermişti. O zamanlar Temücin denilen Çinggis Han, işte bu koşullar içinde büyümüştü.
Öte yandan içlerinde Türk unsurlarının yoğun olduğu gruplarda tek lider anlayışı görülüyor ve liderlik babadan oğula geçiyordu. İşte bunlardan Kereyid Hanı Toğrul da yanında, obasında ve otağında genç Temücin’i ve diğer bir beyoğlu Camuka’yı “rehin” olarak bulunduruyordu. O zamanlar tâbiyet sembolü olarak oğulları “rehin” (turğak) verme adeti vardı; bu oğullar da böylelikle bir bey, hükümdar yanında eğitim görmüş olurlardı. Genç Temücin de demek ki ilk yönetim deneyimlerini Ong Han Toğrul’un yanında almıştı. Babasının ölümü üzerine gelişen olaylarda da Temücin, Ong Han’a başvurmakla yeniden onun tâbiyetini kabul etmişti.
Artık Temücin 20 yaşlarındadır. Bu arada Ong Han’ın kendi kardeşleri ile başı derde girer oralardan ayrılıp Karahıtay memleketine doğru uzaklaşır. Ong Han’ın yokluğunda ise Temücin Çinli komutanlarla temasa geçerek, onlarla beraber Tatarlara karşı başarılı bir seferde bulunur ve babasının öcünü alır. Artık yıldızı parlamaya başlayan Temücin, Ong Han geri dönünce kendinde onunla müşterek iş yapacak gücü bulur ve “arabanın ikinci dingili de ben olayım” der. Bu ortaklıkla başarılı seferler yürütürler ve hakimiyet alanının çapını genişletmiş olurlar.
İşler bu minval üzerine ilerlerken, çocukluğu ve gençliğinden beri Temücin’in etrafında bulunan sadık yol arkadaşlarına (nökerler), beylerinden memnun olmayıp mensup bulundukları gruplardan kopanlar da katılır. Böylece oldukça geniş bir kitlenin güvenini kazanan Temücin, özellikle elde edilen kazanç, yani yağmadan elde edilen malları eşit olarak dağıtması ile ün yapmaya başlamıştır. Halbuki Ong Han Toğrul, kazancı kendi elinde ve ailesinde tutma eğiliminde idi.
Bu sıralarda Temücin ile Ong Han’ın arası, elde edilen kazancın nasıl dağıtılacağı ve üleşileceği konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık ile tamamen açılır. Ong Han’ın oğlu, durumun kendi aleyhinde geliştiğini görerek Temücin’i öldürme planları geliştirir. Ancak Ong Han’ın adamlarından iki kişinin gelip durumu Temücin’e haber vermeleri ile plan bozulur. İki taraf karşılaşır, Ong Han Toğrul ve oğlu yenilirler; Ong Han ölür, oğlu ise Tibet taraflarına kaçar. Bu arada tek başlı idare modeline karşı gelen dağınık grupların beyleri de başarısızlığa uğrar.
Sonuçta 1206’da yapılan kurultayda artık o kendini Çinggis Han olarak ilan eder. Tek elden idare ve müthiş bir disiplin içinde oluşturduğu ordu ile de başarılı seferler yapar. Artık seçim ve güçsüzü terketmek geride kalmıştır; bu orduda herkes kendi birliğine bağlı kalmak zorundadır. Çinggis Han’ın ölümünden sonra, Moğollar onun kendi yerine geçmesini önerdiği Ögedey Kağan’ı bile iki yılda seçerler. Bundan sonraki kağanlar ve hanlar hep kurultaylarda seçilmeye devam eder. Bu işler bazen kanlı olarak yürüse de seçim işinden vazgeçilmez.