Etiket: Sayı:51

  • Peki şimdi bu kaçıncı Cumhuriyet?

    Peki şimdi bu kaçıncı Cumhuriyet?

    Tarihin herhangi bir anında hem geçmişe hem de o günlerde yaşananlara bakarak, bir ülkenin yeni bir döneme girdiğini ve bu dönemin birçok ölçüte göre farklı bir üçüncü, beşinci ya da on beşinci dönem ya da evre olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü, beşinci ya da on beşinci cumhuriyet veya meşrutiyet olduğunu söyleyemeyiz. Buna, dönemlendirmemiz ne kadar akla yatkın olursa olsun, bizim öznelliğimiz karar veremez.

    Burada ölçüt hukuk, daha doğrusu anayasa hukukudur; tarih ya da siyaset bilimi değil. Ancak bir disiplin olarak anayasa hukukuna özgü düşünce de “devrim” sözcüğüyle anlatmaya çalıştığımız köklü dönüşüm dönemlerini kavrayamaz. Numaraları ancak anayasalara göre vermekte direneceklerin bile, kaç yüz yıllık sadrazamlık- başbakanlık kurumunun kalkmasını devrimsel olarak niteleyeceklerinden hiç kuşkum yok.

    Başlangıç tarihini hatırlayamıyorum maalesef, ama 8-10 yıldır ortalıkta bir “Üçüncü Cumhuriyet” lafıdır dolaşıyor. AK Parti karşıtı kimileri, bu “Üçüncü Cumhuriyet”i 2002’den, yani o zamanlar adı Adalet ve Kalkınma Partisi olan partinin iktidara gelişinden başlatıyorlar. Bunların bir özelliği de ilk iki Cumhuriyet’in ne zaman başlayıp ne zaman bittiğine ilişkin somut herhangi bir şey söylememeleri. Belki bir tek partili Cumhuriyet, bir de onun ardından gelen çok partili Cumhuriyet vardı akıllarında; bilemiyorum.

    Öte yandan, gene AK Parti karşıtı olan ama başka telden çalan bazı çevrelerde, 2013’teki Gezi hadiselerini ufukta görünen bir “Üçüncü Cumhuriyet”in ilk işareti olarak yorumlayanlar oldu. Ne var ki bunların da ilk iki Cumhuriyet’i zamandiziminde nereye yerleştirdiklerine ilişkin sağlıklı bilgi edinemedik. İlk grupla aynı biçimde Birinci ve İkinci Cumhuriyet’i, “tek partili” ve “çok partili” olarak ayrıştırıyorlardı diye varsayabiliriz; ama o kadar.

    Birkaç yıldır, özellikle de son Anayasa halkoylamasından beri ise, AK Parti yanlısı olan ve geçtiğimiz 24 Haziran seçimlerinden sonra yürürlüğe giren sistemi destekleyen çevrelerde de bir “Üçüncü Cumhuriyet” teriminin kullanıldığını görüyoruz. Bu çevrelerin de geçmişe olan bakışları aynı: Daha önce bir tek partili Cumhuriyetimiz oldu, bir de çok partili. Artık başkanlık sistemimiz var, bu da yeni bir Cumhuriyet, Üçüncü Cumhuriyet demek oluyor!

    Dört tarihsel moment Kuruluş, 27 Mayıs, 12 Eylül ve Başkanlık: Türkiye’de rejim değişikliklerini, daima yeni anayasalar takip etmiştir.

    Standartsızlık komedisi

    Durum, tam bir standartsızlık komedisi; tıpkı sokak adlarının yazıldığı tabelalarda, sokaklarımızdaki bina numaralarında ya da sağda solda gördüğümüz telefon numaralarının yazılışında ve şimdi aklıma gelmeyen daha pek çok şeyimizde karşımıza çıkan standartsızlık örneklerinde olduğu gibi… Herkes, amiyane tabirle, kafasına göre takılıyor. Ülkemizde sistemleşme, kurumsallaşma gibi alanlarda yeterince kafa yoran olmadığı, kafa yoran bir avuç insanı kimse dinlemediği ve birçok şey durmaksızın yeniden yapılıp yeniden bozulduğu için bu standartsızlık da sürüp gidiyor. Sonuç: At atabildiğin kadar; nasılsa bir tutan olur.

    Eğer işi Cırcırböceği Muhlis’in indirgemeciliğine bırakmayıp, “tağrihin kimin kaçıncı Lui, kimin İkinci Ulvi olduğunu anlattığı” açıklamasıyla sarsılmayacaksak, söylenmesi gereken şudur: Yukarıda sözünü ettiğimiz değiniler yazıldığında, biz zaten 7 Kasım 1982’deki halkoylamasından beri Üçüncü Cumhuriyet’te yaşıyorduk. Nitekim yakınçağ Türkiyesi hakkında yazılmış en son tarih kitaplarından Modernleşen Türkiye’nin Tarihi’nde Erik Jan Zürcher, 1980 darbesiyle başlattığı son bölümü “Üçüncü Cumhuriyet” olarak adlandırmıştır. Buna da kendisi yahut aydınlar, entellektüeller, münevverler, okumuşlar ve okutanlar ya da gazetelerin köşeyazarları veya siyasetçiler değil, Anayasamız, daha doğrusu Anayasalarımız karar vermiştir.

    Ölçüt ne olacak?

    Görüldüğü üzere burada ölçüt hukuk, daha doğrusu anayasa hukukudur; tarih ya da siyaset bilimi değil.

    Örnek olarak Birinci Cumhuriyet’i ele alalım. Bu dönem 29 Ekim 1923’te başlar ve 27 Mayıs 1960’ta sona erer. Yaklaşık 40 yıl süren bu dönemde, 1924’ün Mart-Nisan aylarında yapılan Anayasamız geçerli olmuştur. Bir tarihçi ya da siyaset bilimci olarak isterseniz, bu Anayasa’nın yürürlükte olduğu dönemin öyküsünü yazarsınız, Birleşik Amerikalı Richard D. Robinson’ın yaptığı gibi: The First Turkish Republic (Cambridge MA, 1963). İsterseniz, bu dönem ile 1961 Anayasası’yla başlayan İkinci Cumhuriyet arasında önemli bir fark görmez, ayrım çizginizi çok partili sisteme dönüş tarihine (1945-1946) ya da Demokrat Parti’nin iktidara geliş tarihine (1950) koyarsınız. Bu sizin neye baktığınıza, neyi vurgulamak istediğinize göre değişir. 19 Mayıs 1945’i veya 6 Ocak 1946’yı ya da 14 Mayıs 1950’yi, 27 Mayıs 1960’tan veya 9 Temmuz 1961’den daha önemli birer tarihsel veya siyasal dönemeç olarak görebilirsiniz. Bu yaklaşımınız tümüyle meşru olduğu gibi, tarih ya da siyaset bilimi çözümlemesi olarak gayet anlamlı, dolayısıyla da başarılı olabilir. Ama bütün bunlar, 1961 Anayasası’yla yeni bir devletin ortaya çıktığı gerçeğini değiştirmez.

    Özetleyecek olursak, “cumhuriyet” derken biz bir devletten, bir rejim biçiminden, hukuksal bir yapıdan söz ediyoruzdur; iktidardan, iktidarın doğasından, yönetim üslubundan, toplumla olan ilişkilerinden, kısacası, siyasetten değil. Hele toplumdan, toplumun dönüşümünden yani tarihten, hiç değil.

    Yeni anayasa, yeni Cumhuriyet 27 Mayıs 1960 darbesinin ertesinde yapılan yeni anayasayla, yönetim kendisini İkinci Cumhuriyet olarak adlandırmaya başladı. Fotoğrafta Cumhuriyet Bayramı için hava kuvvetlerine mensup Türk uçakları, göğe “2. Türkiye Cumhuriyeti” yazıyorlar.

    Anayasaların önemi

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, tarihin herhangi bir anında hem geçmişe hem de o günlerde yaşananlara bakarak, belirli bir noktada bir ülkenin yeni bir döneme, yeni bir evreye girdiğini ve bu dönem ya da evrenin birçok ölçüte göre farklı bir üçüncü, beşinci ya da onbeşinci dönem ya da evre olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü, beşinci ya da onbeşinci cumhuriyet veya meşrutiyet olduğunu söyleyemeyiz. Buna, dönemlendirmemiz ne kadar akla yatkın olursa olsun, bizim öznelliğimiz karar veremez.

    Bu aşamada her anayasanın bir cumhuriyet olduğu anlaşılıyordur sanırım.

    Bu ilkeye nereden gelindiği akla takılacaktır tabii. Bu soruya verilecek tek yanıt, gelenektir; Fransızlardan aldığımız hukuk ve tarihyazımı geleneği. Nitekim hem tarihçilerimiz hem anayasa hukukçularımız hem de siyaset bilimcilerimiz, 23 Temmuz 1908’de başlayan döneme “İkinci Meşrutiyet” dedikleri gibi, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle başlayan döneme de “İkinci Cumhuriyet” demişlerdir. Buna da çok şaşırmamamız gerekir, zira böyle yaparken III. Selim’den beri, yani iki yüz yılı aşkın bir süredir birçok konuda süregelen bir geleneği devam ettirmişlerdir.

    Bilindiği gibi Fransa’da 1792 yılında Cumhuriyet ilân edildi. Arkasından Napoléon Bonaparte’ın İmparatorluk Dönemi geldi. Bunun da bitmesiyle 1814’te Restorasyon dönemi başladı, yani krallığa dönüldü. 1830 Temmuz’unda patlak veren bir devrimle tahttaki Bourbon hanedanının yerini Orléans hanedanı aldı. 18 yıl süren bu döneme de Fransa tarihçiliğinde “Temmuz Krallığı” denir. Şubat 1848’de yeniden bir devrim oldu ve yeniden Cumhuriyet ilân edildi. Ancak o günlerde “İkinci Cumhuriyet” deyimi kullanılmamıştı. Bu dönem, Cumhurbaşkanı Louis Napoléon’un Aralık 1851’de yaptığı darbeyle bitti ve ertesi yıl İkinci İmparatorluk ilân edildi. İşte “İkinci Cumhuriyet” deyimi bu İkinci İmparatorluk döneminde kullanılmaya başladı. İmparator III. Napoléon’un tahtı bırakması üzerine 1870’de ilân edilen Cumhuriyet’e de “Üçüncü Cumhuriyet” dendi. Hitler Almanyası’nın Fransa’yı istilâsıyla sona eren bu dönemi ise yeni birer Anayasa’yla başlayan 1946’daki Dördüncü Cumhuriyet ve 1958’deki Beşinci Cumhuriyet izlediler.

    II. Cumhuriyetin ilk meclisi 2 Kasım 1961 tarihli Hayat dergisi, aşağıdaki fotoğrafın altına “İkinci Cumhuriyetin İlk Millet Meclisi” manşetini atıyordu.

    ‘İkinci Cumhuriyet’ tartışması

    Ülkemizde bu geleneğin bir biçimde unutulmaya yüz tuttuğunu da söylemem gerekir. Anayasa hukuku kitaplarında “İkinci Cumhuriyet” deyiminin kullanıldığını, ama sonradan kaldırıldığını duymuştum. Bu galiba “İkinci Cumhuriyet” deyiminin başka bir anlamda kullanılmaya başlamasıyla yapıldı. Bilindiği gibi 1990’ların başlarında, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Altan’ın öncülük ettiğini sandığım bir “İkinci Cumhuriyetçilik” akımı çıkmıştı. Ne var ki, 7 Kasım 1982 sonrası için “Üçüncü Cumhuriyet” deyiminin de kullanıldığını pek duymadım. Bu da bana kalırsa üstüne eğilmemiz gereken bir nokta. En azından 1990’ların yeni düşünce akımına neden “İkinci Cumhuriyetçilik” dendiğini ve giderek günümüzdeki kavram karmaşasını açıklayabilmemizde yardımcı olabilir.

    İkinci Cumhuriyetin ilk reisi

    Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, yeminini ettikten sonra müzakere salonundan ayrılmış ve dinlenme odasına çekilmişti. Odada kendisini oğlu Özdemir Gürsel karşıladı ve başkanlığı için onu tebrik eden ilk isim oldu.

    Öte yandan, İkinci ve Üçüncü Cumhuriyet dönemlerini anlatan tarih kitaplarımız da çok yok. Olanlar ise bu konuda  bize yardımcı olmuyorlar maalesef. Örneğin üniversitelerde ders kitabı olarak kullanılabilecek nitelikteki Sina Akşin’in Kısa Türkiye Tarihi de, Rıdvan Akın’ın Türk Siyasal Tarihi de ne “İkinci Cumhuriyet”ten ne de “Üçüncü Cumhuriyet”ten sözediyorlar. Yani Zürcher’in sürdürdüğü geleneği yerli tarihçilerimiz sürdürmek istememişler. Bunu da açıklayabilmek iyi olurdu ama bu konuda karar vermek için henüz çok erken. Ben gelecek nesillerin tarihçilerinin eski geleneğe dönebileceklerini sanıyorum.

    Peki şimdi ne yapacağız? 16 Nisan 2017’de kabul ettiğimiz ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerinden sonra Dördüncü Cumhuriyet’ten söz edebilir miyiz, edemez miyiz? Yukarıda cumhuriyetlerin yeni bir anayasa yapılmasıyla numaralandırıldığını söylemiştik. Yani anayasalarda çok kapsamlı bir değişiklik yapılmasının bile bu numaralandırmayı değiştirmeyeceği ima edilmişti. Nitekim böyle de olmuştur. Örneğin Fransa’da 1884 yılında, hem de iki kez Anayasa değiştirilmiş, 2008’de ise gayet köklü bir Anayasa değişikliği devreye girmiştir. Ama bunlar, Fransa’da Üçüncü ve Beşinci Cumhuriyetler’in sonu olarak görülmemiştir. Türkiye’de de durum aynıdır. Ne 1928’den 1937’ye kadar yapılan beş değişiklik Birinci Cumhuriyet’in, ne de 1969’dan 1974’e kadar yapılan yedi değişiklik İkinci Cumhuriyet’in sonu sayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, son yıllarda yapılan Anayasa değişiklikleri ne kadar köklü olursa olsun, ülkemizde Üçüncü Cumhuriyet’in bitmediği iddia edilebilir.

    ‘İkinci Cumhuriyet Serisi’

    29 Ekim 1961’de tedavüle çıkan posta pulları “İkinci Cumhuriyet Serisi” olarak bilinir (altta açılmış kitap figürü yeni anayasayı simgeler).

    Dördüncü Cumhuriyet

    Ancak ben bu iddiaya katılmıyorum ve şu anda Dördüncü Cumhuriyet’te olduğumuz kanısındayım. Bunun nedeni, bir disiplin olarak anayasa hukukuna özgü düşüncenin “devrim” sözcüğüyle anlatmaya çalıştığımız köklü dönüşüm dönemlerini kavrayamamasıdır. Yani burada söz, tarihe ve tarihçilere kalıyor.

    Önce Fransa’ya bakalım. Orada İkinci Cumhuriyet, 2 Aralık 1851’deki darbeyle bitti; ama İkinci İmparatorluk tam bir yıl sonra, 2 Aralık 1852’de ilân edildi. Üçüncü Cumhuriyet’in ise 1870’de başladığı kabul ediliyor. Halbuki Üçüncü Cumhuriyet Anayasası 1875’de yapıldı. Nitekim Fransız anayasa hukuku tarihçisi Marcel Morabito, “4 Eylül 1870’teki Cumhuriyet, gerçek bir doğum belgesinden çok İkinci İmparatorluk’un ölüm ilmühaberiyle başlar” der. Türkiye’de de durum aynıdır. 29 Ekim 1923 akşamı Cumhuriyet ilân edildiğinde değiştirilen Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu, hangi açıdan bakarsak bakalım, bir anayasa değildi. Cumhuriyet’in Anayasası da 20 Nisan 1924’te kabul edildi. Aynı biçimde, Birinci Cumhuriyet 27 Mayıs 1960’ta bitti, ama İkinci Cumhuriyet 9 Temmuz 1961’de başladı. Kısacası, yukarıda söylediğimiz gibi her rejimin bir anayasası oluyor tabii; ama rejimlerle anayasaları arasında da “saat farkı” oluyor.

    Günümüze dönecek olursak… Evet, elimizde yalnızca Anayasa değişiklikleri var; yeni baştan yapılmış bir anayasamız yok. Ama bunun önümüzdeki birkaç yılda olmayacağını kim iddia edebilir ki? Diyelim birkaç yıl içinde yeni bir anayasa yapıldı. Dördüncü Cumhuriyet’i o zaman mı başlamış kabul edeceğiz? Şu anki rejimimiz, devrimsel mahiyette değişiklikler gösteren bir rejim. Numaraları ancak anayasalara göre vermekte direneceklerin bile kaç yüz yıllık sadrazamlık-başbakanlık kurumunun kalkmasını devrimsel olarak niteleyeceklerinden hiç kuşkum yok. Dolayısıyla, halkoylaması ve seçim propagandalarının hayhuyunu bir kenara bırakıp, sessiz bir devrim yaşadığımızı ve Dördüncü Cumhuriyet’te olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.

  • Genç bir fotoğrafçının heveskârlık yılları…

    Genç bir fotoğrafçının heveskârlık yılları…

    Ozan Sağdıç’ın fotoğrafçılık mesleğine başlamadan önce çektiği ilk kareler bile, “adam olacak çocuk …” mahiyetinde. Dilimize “amatör” kelimesinin yerleşmediği yıllarda kullanılan “heveskâr” kelimesiyle tanımlanabilecek Ozan Sağdıç’ın ilk makinesiyle çektiği fotoğraflar, o dönem Türkiye’sinin gündelik hayatına pek görülmemiş bir ışık tutuyor.

    Birçok kez “fotoğrafçılık mesleğine nasıl başladığım, bu işin okuluna gidip gitmediğim, birilerinden ders alıp almadığım, nasıl gazeteci olduğum” gibi sorular yöneltenler olmuştu. Bu bakımdan, “Fotografik Hafıza” dizi yazılarımızdan birinde ilk muhabirlik günlerimden, ilk röportajlarımdan örnekler vermenin doğru olacağını düşündüm. Ancak onun da öncesi vardı elbet. Amatörlük yılları.

    Eski yayınları karıştırdığımızda, dilimize “amatör” sözcüğü yerleşmeden önce, onu “heveskâr” sözcüğü ile karşıladıklarını görüyoruz. Örneğin Halkevleri’nde oynanan amatör tiyatro gösterilerine “Heveskâr Temsilleri” deniliyor. Yakıştırma ama, hoş bir tanımlama doğrusu. Pek bilindiğini sanmıyorum; ünlü şairlerimizden Ahmet Muhip Dranas fotoğraf üzerine kafa yormuş aydınlarımızdan biridir. Onun Halkevleri kültür etkinliklerini yönettiği günlerde yayınlanmış amatör fotoğrafçılığı yüreklendirme amaçlı bir yazısında “Amatör ressam denilince acemi ressam anlaşılır, ama amatör fotoğrafçı denilince sıradan stüdyo fotoğrafları çeken fotoğrafçılardan farklı olarak, sanat kaygısı güden ustalıklı fotoğraf üstatlarından söz ediyoruz demektir” gibi bir saptamasına tanık oluyoruz.

    Görülüyor ki güzellik kavramını kapsayan fotoğraf üretmek, her şeyden önce bir heves işidir. Evet, eğitimle insanlara çok şey öğretilebilir; ama bu bir yere kadardır. İlkönce o konumdaki insanda bir eğilim, bir yetenek ve hepsinden önemlisi heves olmalıdır. Kısaca insanın iç dünyasındaki sanat yapma dürtüsü “iki kalas bir heves” deyimiyle özetlenebilir. Peki bu heves insanda ne zaman, nasıl uyanır?

    Kendimi övmek gibi alınmasın, bu yazıya girişimi ironik bir başlangıç olarak kabul edin lütfen. Benim kavramsal sanata yatkınlığım, daha üç-dört yaşımda iken keşfedilmiş. İlk sanatsal etkinliğim, babamın bir yenilik olarak özenerek aldığı çok değerli sofra muşambasının güllerini annemin nakış makası ile dekupe etmek olmuş çünkü. Beş-altı yaşımda iken duvar resmi yapmaya özenmişim O yıllarda babam Akçay’da Devlet Denizyolları acentesiydi. Haftada iki kez vapur görürdük. Kiralık evimizin oturma odasında üç-dört metrelik bir duvara kocaman üç bacalı bir gemi çizmişim. Annem önce duvarı kirlettim diye biraz kızacak olmuş ama, her yıl evin badanası yinelenirken o duvara dokunmak içinden gelmemiş.

    İlkokul dördüncü sınıfta “Doğruluk” adında, beşinci sınıfta “Türk Çocuğu” isimli duvar gazetesi hazırlıyorduk. Başlığın altına “Başyazarı ve ressamı” olarak adımı yazmak benim değil, öğretmenimin fikriydi. 10 yaşında Karagöz tasvirleri kesip mahalle çocuklarına Karagöz oynatmışım. 11 yaşında tiyatro aksesuarı yapımcılığı yapmışım. Salih Tozan gibi bir aktörün başına kral tacı hazırlamışım.

    12 yaşındayken Orhon  Murat Arıburnu’nun bir şiirini çarpıtarak, sözüm ona berbat bir nazire yazmış, Edebiyat Alemi adında, Garipçilere saldıran tutucu bir dergiye göndermek gafletinde bulunmuştum, Yaşımı başımı bildikleri yok, baş sayfada, hem de “Edremit’ten üstat şairimiz Ozan Sağdıç’ın şaheseri” diye anons ederek basmazlar mı!

    Buca Ortaokulu’na yatılı öğrenci olarak yazılmıştım. Üç levanten köşkünün heykellerle süslü geniş bahçeleri, bağları ile birleştirilmiş cennet köşesi bir yerdi okulumuz. Bizi oraya sevk ve tavsiye eden babamın çocukluk arkadaşı İsmail Habib Sevük’ün dediğine göre, burası Milli Eğitim Bakanlığı’nın örnek tatbikat okuluymuş. O yüzden öğretmenleri de seçmece imiş.

    “Mütalaa” denilen ders çalışma saatlerinde yaramazlık yapar, diğer çocukları azdırırmışım. Öğretmenlerimiz böyle bir tanı koymuş benim için. Ağabeylerin arasında uslu oturum herhalde diye beni birinci sınıfların dershanesinden alıp üçüncü sınıfların dershanesine oturttular. İçinde koca koca ağabeyler vardı o sınıfın. Yörük Ali Efe’nin oğlu, sonradan öykü yazarı olan Aydınlı Cengiz Yörük, yıllar sonra Şairler Yaprağı dergisini çıkaracak olan Dinarlı şair Nedret Gürcan ve Kerkenez romanının yazarı olup E Yayınları’nın kurucusu olan Buldanlı Cengiz Tuncer. Özellikle Cengiz Yörük (ayıptır söylemesi) hanım öğretmeniyle flört edecek kadar karta kaçmış bir delikanlıydı. Ben de akranlarıma göre bile ufak yapılı bir ön sıra çocuğuydum. Bu üç ağabey, küçük kardeş olarak benimsedikleri beni daha fazla şımarttılar. Onların yazdıkları yazılarla, şiirlerle bir duvar gazetesi hazırlıyorduk. İşte o gazetenin de sayfa düzenleyicisi ben olmuştum.

    Özetle şunu söylemek istiyorum ki, heveskâr bir çocukluktan heveskâr bir gençliğe doğru yuvarlanan bir taş gibi evrile evrile gitmekteyiz. Bir de fotoğrafa heveslenmişiz, çok mu yani?

    Daha önceki ilkokul öğretmenimiz ayni zamanda ressamdı ve komşumuzdu. Bana öylesine resim dersleri vermişti. İyi ustaların desenlerinden bir hayli kopyalar yapmıştım. İçime yavaş yavaş bir estetik algılama duygusu yerleşir olmuştu. Ortaokulda Âbidin Elderoğlu’nun resim öğretmenimiz olması büyük bir şanstı. Dergilerde kitaplarda elime geçen güzel fotoğrafları hayranlıkla seyrediyordum. Onlardaki güzelliğin nedenlerini anlamaya çalışıyordum.

    50’lı yıllardan bir ‘selfie’

    1950’li yıllarda Ozan Sağdıç’ın, Kabataş Lisesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken Çiçek Pasajı’nın üst katında Foto Gökçek’te ayna karşısında çektiği fotoğrafı.

    Artık yaşım 18 olmuştu, Kabataş Lisesi’nde yatılı okuyordum. Cemal Nadir, Ramiz döneminin karikatüristleri çizimlerinde bol bol eski İstanbul’un döküntü haldeki ahşap evlerini adeta bir yoksulluk simgesi olarak, perspektifi de abartarak adeta bir dekor gibi kullanırlardı. Biraz da o günlerde Tatbikat Sahnesi’nin İzmir turnesinde bayılarak seyrettiğim Ahmet Kutsi Tecer’in Köşebaşı oyununun dekorundan da esinlenerek yaz tatilinde öyle bir evin maketini yapmıştım. İçine de küçük bir ampul yerleştirerek ona gece lâmbası işlevi de yüklemiştim. Ağabeyimin en iyi arkadaşı Eczacı Muzaffer Bey amcanın oğlu Erdem Abi bunu kaptığı gibi, babasına götürüp göstermiş. Baba dostumuz, memleketimizim ünlü milletvekili Muzaffer Bey Amca “Bunu biz edinelim, çocuğu da biraz sevindirelim” diye bana 15 lira göndermiş. Emeğimin eseri diye o parayı gözüm gibi saklıyordum.

    Tam da o sırada bir başka baba dostu, gözlükçü Fehmi Mine’nin dükkânına satması için Alman malı, kutu makine denilen cinsten, yani en basitinden iki tane fotoğraf makinası göndermişlerdi. Fehmi Abi, daha önceleri fotoğrafçı imiş, işi gözlükçülüğe çevirmiş ama fotoğraf malzemesi satmaya devam ederdi. Bendeki heveskârlığı keşfetmiş olmalı; “Bu makinalardan birini Ozan’a verelim” dedi. Bedeli 30 lira imiş. Bendeki 15 liranın üstünü babam tamamladı. Böylece ilk kamerama sahip oldum. İlk sevgiliye kavuşmuş gibi sevinçliydim.

    Ozan Sağdıç’ın ilk fotoğraf makinesi.

    Fehmi Abi bana iki rulo da filim armağan etmişti. Hemen sokağa çıktım. Ayaklarım beni aklımdan hep “Tam şuradan bir fotoğraf çekmeli” diye geçirdiğim Kurşunlu Cami’nin Hekimzade sokağının çıkışından görüldüğü noktaya götürdü. Sağdan soldan iki cumbalı evin öpüşürcesine birbirine yaklaştığı ara boşluğa bizim Selçuklular’dan kalma Kurşunlu Camii’nin kubbesi ve minaresi cuk oturuyor, mükemmel bir kompozisyon teşkil ediyordu. Benim kendi makinamla çektiğim ilk fotoğrafım bu olmuştu.

    12 Pozluk ilk makarayı, çoğu önceden peylenmiş yerlerde olmak üzere Edremit’te doldurdum. Bu arada aile fotoğrafları da çektim elbette. Şimdi onları gözden geçiriyorum da, öyle klasik pozlarda çekmemişim. Daima bir eylem içinde saptamaya çalışmışım. Annemle babama yan yana poz verdirmek yerine, sofra başında sanki birinin gözüne öbürünün gözüyle bakar gibi fotoğraflamışım. Halamın ailesini Rembrandt ışığı benzeri bir ışıkla aydınlatmışım.

    Anne-baba sofrada Ozan Sağdıç, ilk fotoğraflarından birinde sofrada meyve soyarken babasını ve aynı sofrada babasının karşısında oturan annesini çekmişti.

    Babamın fotoğraflarını ya meyve soyarken ya da çok sevdiği balık ağı örerken çekmişim. Annemin pazardan aldığı meyve ve sebzelerle ilk natürmort denememi yapmışım.  

    Makinayı aldığımın hemen ertesi günü Edremit’in iskelesi olan Akçay’a gittim. Orası o zamanlar yüz haneyi bile bulmayan bir sahil mahallesi idi. Deniz, iskeleler, dere boyu, sazlıklar doğal manzaralar sunuyordu insan gözüne. İkinci makarayı da orada doldurdum. Bu fotoğraflar içinde de, deredeki suları yararak geçen bir at arabası resmi iyi yakalanmış bir kareydi. Fehmi Ağbi karanlık odasını halen korumakta idi. Filmlerimi banyo etti. Birer de kontak kopya basmıştı.

    Akçay’da dereyi geçen at arabası yine ilk fotoğraflar arasında.

    Edremit’te Er Eğitim Alayı vardı, asker kişiler boldu. Oraya teğmen olarak İstanbullu fotoğraf amatörü iki teğmen atanmış. Malzeme almak ve bilgi almak için Fehmi Bey’in dükkânına gelirlerdi. Birisi daha sonra İstanbul’da Hayat mecmuasının fotomekanik atölyesinde şef yardımcısı olarak karşılaşacağım Ferit Can’dı. Henüz iki filmimden çıkan fotoğraflarımı görmüş olan Fehmi Abi onlara “göreceksiniz bakın, Ozan’ın fotoğrafları ileride Avrupa mecmualarında yer alacak” demişti. Kehanet mi desem ne desem bilmem ki. Ama bu en azından bana çok genç yaşta verilmiş bir icazet gibiydi bu iltifat.

    Edremit Bu kez objektifte Çamtepe’den görünen Edremit manzarası var.

    Hemen sonrasında daha bir çok Edremit fotoğrafı çektim. Hele bir tanesi, Sabahattin Ali’ye esin kaynağı olmuş Yanık Değirmen’in arkları arkasından görünen puslu kasaba manzarası pek romantik bir peyzaj olmuştu. Edremit pazarı benim için mükemmel bir platoydu. Edremit’in kurtuluş günü şenlikleri ve özellikle Akçay’daki 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı görüntüleri bölge halkını yansıtan ve fotografik hafızamızı zenginleştirecek nitelikler içeriyordu.

    Kabotaj Bayramı 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nın kutlandığı gün Akçay’ın en hareketli günüydü. Sahilden etkinlikleri izleyen yöre halkı.

    Komşu ilçe Burhaniye’ye gittim, deve güreşi fotoğrafları çektim. İskele mahallesinde dayımın evinin az ötesinde boş plajda deve kervanları ve koyun sürüleri geçiyordu. Buralarda Öğretmen Evleri mahallesi henüz kurulmamıştı. Hatta Ören bile yeni yeni iskâna kavuşuyordu. Ayvalık’a uzanan şoseden sapıp, doğum yerim Pelitköy’e doğru zeytinlikler arasından yürüyerek çıkarken güzel zeytinlik manzaraları çekebiliyordum. Köyümü ve köylülerimi fotoğraflama fırsatı da buluyordum. Orada güzel köy düğünü fotoğrafları da çekmiştim.

    Burhaniye İskelesi-Ören sahilinden geçen bir deve sahibi.

    O kısa arada Edremit’e uğrayan siyasilerin fotoğraflarını çekmek ayrı bir belgeleme heyecanı veriyordu bana. Önce Osman Bölükbaşı’nın, sonra da Başbakan Adnan Menderes’in fotoğraflarını çekebildim. Zamanın ünlü CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in fotoğrafını İstanbul’da Dünya gazetesinin önünde arabasını beklerken çekmiştim.

    Edremit’in İstanbul bağlantısı il merkezimiz Balıkesir’den oluyordu. Oradan da epey fotoğraflar çekmiştim. Özellikle kurtuluş günü şenlikleri sırasında Pamukçu zeybeklerinin oyunları ve geleneksel seyirlik oyunlarından sayılabilecek deve oyunu gibi gösteriler ilginçti. Bu arada derici esnafının koyun ve keçi postlarına bürünerek, yüzlerini de kömür karası ve isle karalayarak “tülü tabaklar” denilen korkunç hallere girmeleri, kaydedilmeye değer renkli görüntülerden bazılarıydı.

    Adnan Menderes Ozan Sağdıç, zamanın başbakanı Adnan Menderes’i de Edremit ziyaretinde fotoğraflamıştı.

    İstanbul yolunun ikinci menzili Bandırma idi. Bayram ve sömestr tatilleri sırasında o kadar kalabalık olurdu ki, yolcuları İstanbul’a götürecek vapurlar istiap haddini çok aşan dolulukta olurdu. Acente fazla bilet kesmezdi, fakat halk cezalı bilet parası ödemeyi göze alarak vapuru iğne atsan yere düşmeyecek kadar kaçak yolcu kalabalığı ile doldururdu. Benim bol bol izdiham fotoğrafları çekmeme fırsat veren bu olay, beni haber fotoğrafçılığına hazırlayan olgulardan biriydi sanki.

    İstanbul’a döndüğüm, bir yıl daha liseli olduğum, daha sonra da İstanbul’da kalabilmek uğruna iş aradığım ve nihayet İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği kâtibi olduğum 1953-55 yılları arasında mahalle mahalle İstanbul sokaklarını arşınlamak azimli bir fotoğraf heveskârının vazgeçilmez pratikleri arasındaydı artık. 1954 Mart’ında Boğaz’ın buzlarla kaplanması ve benim bu konuyla ilgili ilk seri çalışma öyküm, ayrıca anlatılması gereken muhteşem bir olaydı örneğin. O günlere ait bir kısım görüntüler sütunlarımızda yer almıştı. Şimdi artık foto muhabiri olur olmaz Hayat dergisinde yayınlanan ilk fotoğraflara ve röportajlara gelmiş olmalı sıra.

    Genç fotoğrafçı İstanbul sokaklarında

    Ozan Sağdıç daha gelişkin bir kameraya kavuştuktan sonra İstanbul sokaklarını arşınlamaya başlamıştı. Yazarımız, bu kez arkadaşının fotoğrafında.

  • Kadın sesinin büyüsü: Prima donna’ların olağanüstü rekabeti

    Kadın sesinin büyüsü: Prima donna’ların olağanüstü rekabeti

    Olağanüstü bir sese sahip ama kaprisli, bencil, rakipleriyle saç saça baş başa kavga eden bir kadın! Opera yıldızlarına verilen ‘prima donna’ (birinci kadın) adı zamanla böyle bir anlama büründü. Aralarındaki rekabet, 18. yüzyıldaki Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni’den 20. yüzyıldaki Maria Callas ve Renata Tebaldi’ye kadar destanlaştı. Sahne hayatı ve gerisinde yaşanan gerçek dramlar…

    Odysseia destanında gemisiyle ülkesine dönmeye çalışan Odysseus, yolda karşılaşacağı büyük bir tehlike konusunda şöyle uyarılır:

    “Sirenlere varacaksın sen en önce,
    Onlar büyüler yakınlarına gelen bütün insanları,
    Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları, yandı, (…)
    Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler, (…)
    Durma orda yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını,
    Tatlı balmumuyla tıka ki, onların sesini dinlemesinler.”

    Homeros’un destanındaki güzel şarkılarıyla erkekleri büyüleyerek yok eden “Siren” denilen bu yaratıkların adı, bugün neden alarm sesi anlamına geliyor? Çünkü öteden beri kadın sesinde erkekleri büyüleyerek mahveden bir tehlikenin barındığına inanılırdı. Belki de bu nedenle, 18. yüzyıldan itibaren opera şarkıcısı kadınların, sahnede canlandırdıkları roller hayatlarına yansıtılıyor, sıradan bir kadın olmaktan çıkarılarak birer zalim kraliçe, kocasına ihanet eden eş, intikam peşinde koşan veya yoldan çıkmış trajik kadına dönüştürülüyorlardı.

    Toplumdaki diğer kadınlardan farklı olarak icra ettikleri sanat, kazandıkları şöhret ve para nedeniyle, basmakalıp bir tip haline geldiler. İtalyanca “prima donna” (birinci kadın) veya “diva” (tanrıça) gibi adlarla anıldılar. “Prima donna” zamanla şımarık, kıskanç, kavgacı, bencil kadın anlamına geldi. Perde kapandıktan sonra rolleri bitmiyordu; sanki sürekli skandal çıkarmak zorundaydılar. Ayrıca ahlaken yoldan çıkmış kabul ediliyorlardı. 20. yüzyılın ortalarına kadar bu inanış sürdü. Kendi aralarındaki rekabet de “prima donna” modelinin bir başka özelliğiydi. Opera meraklılarının futbol takımı taraftarları gibi tuttukları birer soprano (veya mezzosoprano) vardı; basının toplumdaki etkisi arttıkça bu rekabet de keskinleşti ve eğlence endüstrisinin en canlı ve kârlı yönlerinden biri oldu.

    Yukarıda çizdiğimiz bu modelin ilk örneği 18. yüzyılın ortasındaki Faustina-Bordoni-Francesca Cuzzoni ikilisiyse, son örneği de 20. yüzyılın ortasındaki Maria Callas-Renata Tebaldi çiftiydi. Bu modelin bir gerçek değil de bir kalıp olduğunu en iyi kanıtlayan, aralarındaki iki yüzyıllık zaman farkına rağmen bu iki rekabetin birbirine benzerliğiydi.

    Cuzzoni ve Bordoni 18. yüzyılın çarpışan divaları: Francesca Cuzzoni (sağda) ve Faustina Bordoni (solda). Callas ve Tebaldi arasındaki kapışma, İtalyan ikili arasındaki rekabetin adeta bir kopyasıydı.

    Francesca Cuzzoni (1696-1778) ile Faustina Bordoni (1697-1781), kariyerlerinin zirvesine Londra sahnelerinde ulaşmış iki İtalyan şarkıcıydı. Londralılar Cuzzoni’ye “Eski Siren”, Bordoni’ye ise “Yeni Siren” lakabını takmışlardı. Her ikisi de iyi birer şarkıcıydı. Bordoni çok güzel, yumuşak görünüşlü bir kadınken, Cuzzoni’ye kimse böyle iltifat edemezdi. Ancak çirkin, inatçı, kavgacı Cuzzoni, müzisyen olarak diğerinden daha üstün görülüyordu.

    Bu divaları İngilizlerle tanıştıran, besteci Handel olmuştu. Londra’da kurulan Royal Academy of Music adlı opera topluluğunun başına gelen Handel, her ikisini de İngiltere’ye davet etmişti. Londra’ya ilk gelen Cuzzoni, Handel’in “Ottone” adlı operasındaki rolü için prova yapılırken kıyameti kopararak besteciyi çileden çıkardı. Onu belinden tuttuğu gibi ikinci kat pencerelerinden birinin önüne sürükleyen Handel, “Madam, tam bir dişi şeytan olduğunuzun farkındayım ama benden size uyarı: Ben de bütün şeytanların başı iblisim!” diye bağırdı. Her an pencereden aşağı atılacağını anlayan Cuzzoni, rolü üstlenerek büyük bir başarı kazandı.

    Birkaç yıl sonra bu defa Handel, İtalya’dan Francesca Bordoni’yi transfer etti. İki kadın, biri soprano diğeri mezzosoprano olduğu halde, hemen müthiş bir rekabete girdiler. Seyirciler taraflara ayrıldı; rakip taraftarın gözdesi şarkı söylerken onu ıslıklayıp yuhalayarak operayı futbol stadyumuna çevirdiler. Yarış atlarına Cuzzoni ve Faustina isimlerinin verilmesi rekabeti daha da artırdı. O sırada yeni yeni gelişen basın, ballandıra ballandıra bu rekabeti anlatarak düşmanlığı kızıştırdı. 1727’de Bononcini’nin “Astianatte” adlı operasında her ikisi birden rol aldı. Birinin taraftarları öbürünü o kadar çok yuhaladı ki, her iki şarkıcının da duyulması imkânsız hale geldi. Kavga sahneye taşındı; şarkıcılar birbirlerinin perukalarını çekip çıkararak dövüşmeye başladı. Sonunda her ikisi de sahneden zorla içeriye taşındı. Seyirciler arasında bulunan veliaht prens ve prenses dehşete kapılmıştı; opera sezonu tamamen tatil edildi.

    Müzik tarihçisi Sarah Pozderec-Chenevy, doktora tezinde (“Diva Rivalry for Fun and Profit”), Cuzzoni ile Bordoni arasındaki rekabeti, 20. yüzyılda Maria Callas ile Renata Tebaldi arasındaki yarışa benzeterek şöyle diyor: “Faustina Bordoni (ve daha sonra Renata Tebaldi) gibi ‘iyi’ kadınların yaşam öyküleri anlatılırken, kahramanın hayatının mutlu sonla bittiği vurgulanır; prima donna, sıkı çalışmasının ve ahlaklı davranışlarının meyvesini toplayarak, etrafında ailesiyle huzur içinde yaşlanır. Francesca Cuzzoni (ve daha sonra Maria Callas) gibi, şımarık, bencil ve ‘kötü’ kadınların kaderi ise kara komediye benzer; prima donna yaşlandığında günahlarının sonucuna katlanır, yalnız başına kalır”. Gerçekten de ‘kötü’ diva Francesca Cuzzoni müziği bıraktıktan sonra bir düğmecinin yanında çalışarak yoksulluk içinde ölürken, ‘iyi’ diva Faustina Bordoni ünlü besteci Hasse ile evlenerek mutlu bir yaşlılık dönemi geçirdi.

    Renata Tebaldi (1922-2004)

    Maria Callas (1923-1977)

    Sahnede ölen diva Alman yönetmen Werner Schroeter, María Malibran’ın sahne üzerinde ölmesinden esinlenerek “Maria Malibran’ın Ölümü” (Der Todd der Maria Malibran) adlı bir film yaptı.

    Romantik dönemde yani 19. yüzyılda opera çok parlak bir dönem geçirdi. Ancak bu devrin prima donna’larının öncekilerden çok farkı yoktu. Bestecilerden emprezaryolara kadar herkesi karşılarında tirtir titrettikleri, kaprisleriyle aynı sahneyi paylaştıkları meslektaşlarını bıktırdıkları söyleniyor, basın da bu söylentileri abarttıkça abartıyordu. 19. yüzyılın büyük yıldızı İspanyol mezzosoprano María Malibran’ın 28 yaşında ölmesi bile basında böylesi sert bir rekabete bağlanmıştı. Malibran, 1836’da Londra’da attan düşerek ağır bir sarsıntı geçirmesine rağmen opera gösterilerini iptal etmedi. Öldüğü gün, Manchester’da bir konserde, soprano Maria Caradori-Allan ile sahneyi paylaştı. İkisi, Mercadante’nin “Andronico” operasından bir düet söylediler. Orkestra şefi Sir George Smart’ın anlattığına göre, Caradori-Allan şarkı söylerken, birlikte provasını yapmadıkları bir dizi süslemeye girişince (İtalyan operasında şarkıcılar besteye kendi ses süslemelerini katar), María Malibran da çaresiz ona doğaçlama yaparak karşılık vermek zorunda kaldı. Bu stres yetmiyormuş gibi seyirciler alkışlarıyla şarkıcılardan düeti tekrarlamalarını istediler. Tezahürat sürerken, bitap durumdaki Malibran orkestra şefinin kulağına “Tekrar söylersem beni öldürecek” diye fısıldadı. “Öyleyse söyleme, bırak seyircilere ben durumu açıklayayım” dedi orkestra şefi. Ancak Malibran “Hayır” diye cevap verdi. “Yeniden söyleyeceğim ve onu (Coradori-Allan’ı) mahvedeceğim.” Ancak fazla geçmeden fenalaşarak sahne arkasına taşınan Malibran, bir daha kendine gelemeden hayata veda etti. Muhtemelen Coradori-Allan, Malibran’ı öldürmek için bilinçli hareket etmiş değildi ancak divalar arasındaki rekabetle ilgili önyargı nedeniyle bu dedikodu peşini bırakmadı.

    1950’lerde dünya opera sahnesini iki büyük yıldız ele geçirdi. Renata Tebaldi (1922-2004) ve Maria Callas (1923-1977). Sanatçıların repertuvarları, ikisi de soprano olduğundan kesişiyordu. İkisi arasındaki rekabetle ilgili söylentiler, basının ve seyircilerin ilgisini yıllarca ayakta tuttu. Sorunlar 1950’de,  her ikisi de Rio da Janeiro’da sahneye çıktıklarında başladı. Bir konserde, arka arkaya birer arya söylediler. Ancak Callas, Renata’nın alkışlar üzerine bir bis parçası söylemesi üzerine köpürdü. Bu basit olay gazetelerde önemli bir yer tuttu.

    1950’lerin sopranoları Renata Tebaldi’nin ve Maria Callas’ın portre fotoğrafları. İki soprano 1950’lerin aranan yıldızlarıydı.

    Birkaç yıl sonra ikisinin de ABD’deki şöhretinin artmasının ardından, aralarındaki rekabetle ilgili bir soru üzerine Callas şöyle dedi: “Eğer sevgili dostum Renata Tebaldi, (benim yaptığım gibi) bir gece Norma veya Lucia’yı, ertesi gece de Violetta, La Gioconda veya Medea’yı söylerse –işte ancak o zaman birbirimize rakip oluruz. Aksi takdirde, (bizi karşılaştırmak) şampanyayla konyağı… pardon, şampanyayla Coca-Cola’yı karşılaştırmaya benzer”. Buna karşılık Renata Tebaldi’nin ise “Maria’nın sahip olmadığı tek bir şey var, o da kalp” dediği öne sürüldü.

    Maria ve Renata, iki yüzyıl önceki Francesca ve Faustina’nın kopyası gibiydi. Mavi gözlü, beyaz tenli, uzun boylu, güzel Renata, pürüzsüz, kadife gibi yumuşak bir “melek sesine” sahipti. Esmer, şişman ve çirkin Maria’nın (sonradan aşırı zayıflayacak, dramatik güzelliği ortaya çıkacaktı) sesi ise “meleksi” değildi ama benzersiz bir yorumcu ve sesini dramanın emrine veren büyük bir şarkıcıydı. Renata annesiyle çok iyi geçinirdi; Maria ise annesiyle ömrü boyunca çekişmişti. Renata’nın kimseyle kavga ettiği görülmemişti, Maria orkestra şeflerinden opera evlerinin müdürlerine kadar herkesle davacıydı. Renata’nın özel hayatını çok az insan bilirdi, Maria’nınki ise her gün gazete sayfalarındaydı. Kısacası Renata “iyi prima donna”, Maria ise “kötü prima donna” kalıbına oturuyordu.

    Maria Callas’ın hiddeti Maria Callas, Chicago’da Madama Butterfly operasında oynadığı sırada kendisine bir dava açıldığını öğrenince tebliğ eden polislere bağırırken objektiflere yakalanıyor. Callas’ın kavgacı kişiliği ve davaları ön plandaydı.

    Bu imaj gerçeği yansıtmıyordu. Renata sanıldığı kadar yumuşak huylu değildi; hatta New York Metropolitan Operası’nın müdürü Rudolf Bing’e göre, “demirden gamzeleri” vardı. O da en az Maria kadar saplantılıydı, herkesten kendisininki kadar mükemmel bir performans beklerdi. Maria Callas peşini bırakmayan şımarık suçlamalarından hiç kurtulamamış, hastalandığı için temsile çıkamadığında bunu kaprise bağlayan seyircilerin yuhalarıyla karşılaşmıştı. Renata ise 1951’de Metropolitan’da “La Traviata”nın gala gecesi kendi performansını beğenmediği için sonraki sekiz gösteriden çekildiğinde, hayranları hayalkırıklığına uğramış ancak kimsenin aklına protesto etmek gelmemişti. Maria Callas’ın Yunanlı armatör Onassis’le yaşadığı aşk, kocasından ayrılması, ardından Jackie Kennedy ile evlenen Onassis tarafından terk edilmesi magazin haberlerine konu olurken, Renata’nın evli sevgilisinden ancak ölümünden sonra söz edilmişti.

    Sahnelerin “iyi” prima donna”sı Tebaldi hakkında dedikodulara izin vermemesi ve zarif bir portre çizmesi sayesinde sahnelerin “iyi prima donna”sı olmuştu.

    İki sopranonun sonu da modele uyuyordu. Maria’nın meslek yaşamı mücadeleyle geçmişti, mesleği bırakışı da sorunluydu. Opera dünyasından zirvesinde kayar gibi ilerleyen Renata ise zamanı geldiğinde zarafetle ayrılmayı bilmişti. Callas sahneyi bıraktıktan sonra birkaç kere yeniden operaya dönmeye kalkıştı, ama bu çabalar acıklıydı. Eskinin bir gölgesine dönmüştü. Sonunda sadık hizmetçisi Bruna ve köpekleriyle yaşadığı Paris’teki apartman dairesinde öldü. Renata ise çevresinde ailesi ve dostlarıyla, saygı ve sevgi görerek 82 yaşına kadar yaşadı.

    Tebaldi, ömrünün sonuna doğru kendisiyle yapılan bir görüşmede, eski rakibesiyle son dramatik karşılaşmasını anlattı. Yıl 1968’di, Renata Tebaldi, Metropolitan operasında  “Adriana Lecouvreur” operasında sahneye çıkıyordu. Seyircilerin arasında meslek yaşamını çoktan terketmiş olan Maria Callas da vardı. Temsilden sonra Callas, kuliste Renata’yı ziyaret etti. Renata şöyle anlatıyor:

    Son karşılaşma Maria Callas, rakibesi Renata Tebaldi’yi New York Metropolitan Operası’nda giyinme odasında kutluyor, 1968. Bu ikilinin son kez karşılaşmaları olacaktı.

    “Çok şaşırdım. Öteden beri onun rakibiydim, 1949’dan beri konuşmamıştık: Neden beni görmek istiyordu? Giyinme odamda birbirimizin gözlerine baktık, kucaklaştık. Maria bana sıkı sıkı sarıldı. Yaprak gibi titriyordu. Gözlerinden akan yaşları boynumda hissediyordum. Neden bu kadar duygusallaştığını anlayamamıştım. Ertesi gün gazetelerde Onassis’in Jackie Kennedy ile evleneceğini okuduğumda anladım. Maria bu evlilikten bir gün önce haberdar olmuştu. Onassis uğruna feda ettiği bir dünyayı temsil ettiğim için görmeye gelmişti beni”.

    Başka bir dünyada dost olabilecek bu iki müzisyen, opera dünyasının kuralları gereği birbirinden nefret eden iki rakip diva olarak tarihe geçti.    

    ‘CASTRATO’ SESLER

    Hadım şarkıcılar ve kaprisleri…

    On altıncı yüzyıldan itibaren, 8-10 yaşlarındaki erkek çocuklar, gırtlak ve ses tellerinin bir kadınınki gibi küçük kalması için hadım ediliyordu. “Castrato” (hadım) denilen bu çocuklar büyüdüklerinde, sesleri soprano veya kontralto gibi kadın ses türlerinden birine denk düşüyordu. Aralarından yetenekli olanlar rock yıldızlarıyla karşılaştırılabilecek bir üne kavuşuyordu. “Primo uomo” (birinci erkek) denilen bu castrato’lar seyircinin gözünde erkekten çok kadın olarak görüldüğünden, prima donna’larınkine benzer bir imaja sahiptiler; kaprisli, sık sık sinir krizleri geçiren, birbirlerini kıskanan tuhaf yaratıklardı. Ünlü castrato’lardan Caffarelli’nin temsil sırasında rol arkadaşları şarkı söylerken onları taklit etmek, dil çıkarmak, laf atmak gibi seyircileri kahkahaya boğan ama operanın bütün dramatik yapısını mahveden huyları vardı.

    1728’de besteci Handel, Londra’daki opera topluluğu Royal Academy of Music için dönemin en ünlü castrato’su Farinelli’yi İtalya’dan transfer etmeye karar verdi. Yaşam öyküsü 1994’te başarılı bir filme konu olan Farinelli, ünlü besteciyi üç kere kapısının önünde bekletti ve sonunda 1734’te Handel’e rakip Opera of the Nobility adlı topluluğun davetini kabul etti. Handel ise kendi “primo uomo”su olan Senesino ile yetinmek zorunda kaldı. Ama çok geçmedi, rakip topluluk Senesino’yu da ondan çaldı ve ilk kez iki büyük castrato aynı sahneyi paylaştı.

  • Villa ve Zapata’dan 100 yıl sonra Meksika’da ‘sol’ iktidar

    Villa ve Zapata’dan 100 yıl sonra Meksika’da ‘sol’ iktidar

    “Yoksullar için ve yolsuzluğa karşı” yeni iktidar partisinin kazandığı seçimler sırasında 145 aday veya siyasetçi katledildi. Ülkedeki uyuşturucu savaşında, sadece geçen sene 25 bin insan öldürüldü. Bu ortamda Andrés Manuel López Obrador liderliğindeki MORENA partisi, son seçimlerde yaklaşık bir asırdır devam eden muhafazakar yönetime son verdi. Yeni iktidarı hem patronlar hem sendikacılar hem solcular hem de sağcılar destekliyor.

    Geçen yüzyılın başında siyaset erbabı olmayan iki köylü devrimcinin damgasını vurduğu Meksika Devrimi, romanları, filmleri, hikayeleriyle tükenmeyen bir efsane yaratmıştır.

    1 Temmuz 2018’de yapılan seçimlerle, bu devrimin önderlerinin katledilmesinden beri, yaklaşık 100 yıldır sürdürülen bir rejim yoğun bakıma alındı.

    Devrimin mirasına konan PRI’nin (Kurumsal Devrimci Parti) mutlak egemenliği 1920’li yıllardan 2000’e kadar sürmüştü. 21. yüzyıl ise PRI’nin PAN (Ulusal Eylem Partisi) ile  iktidarı paylaşmasına sahne oldu.

    Geleneksel muhafazakâr parti PAN 1930’lu yıllarda Lazarro Cardenas başkanlığındaki ekonomik büyüme döneminde kuruldu ve son 30 yılda PRI ile hem hasım hem yakın ilişki içinde oldu. PRI ve PAN arasındaki siyasi hısımlık “PRİAN” diye de özetlenmekte. 2000’de Coca Cola yöneticisi Vicente Fox ve ardından Felipe Calderõn PAN’dan başkan oldu.

    Meksika seçimlerinde devlet eliyle hile olağan sayılır. 1988’de Lazaro Cardenas’ın oğlu Cuauhtémaoc Cárdenas (PRD) ve 2006’da Andrés Manuel López Obrador açıkça mafyanın seçim hilelerine kurban oldular. Mevcut başkan Enrique Peña Nieto ve çevresi bu seçimlerde de 250 dolara oy satın alarak Obrador’un yolunu kesmeye çalıştıysa da bu kez artık çürümüş rejimin düşüşünü engelleyemediler. Halkın %60’ının uyuşturucu kaçakçılığı ve rüşvete batmanın, cinayetlerin, şiddetin, tek kelimeyle kokuşmuş rejimin sorumlusu olarak gördüğü Peña, Latin Amerika’nın en az popüler yöneticisiydi.

    Efsane isimler Meksika köylü devriminin önde gelen liderleri Tomas Urbina, Pancho Villa ve Emiliano Zapata, 1915.

    En büyük seçim

    30 Mart’ta başlayıp 1 Temmuz’da sona eren Meksika seçimleri, altı yıllığına tam yetki ile seçilen ve “seçilmiş diktatör” diye de nitelenen başkanın yanısıra 500 milletvekili, 128 senatör, 8 eyalet valisi; başlı başına bir memleket olan Mexico belediye başkanlığı dahil 2800 yerel yetkiliyi belirleyen tarihin belki de en büyük oylamasına sahne oldu. Ancak bu bir seçim olmanın ötesinde 2000 yılına kadar iktidarı elinde tutan ve Meksika Devrimi’nin prestijini gasp eden PRI (ve ardın- dan gelen PAN’ın) şahsındaki rejimin de sonu anlamına geliyor. İlki kendini bir merkez, ikincisi sağ parti olarak tanımlarken, benzer toplum- sal-siyasal politikalarla Meksika’da bugünkü olumsuzlukların sorumlusu olarak ortaya çıktılar.

    Obrador %53.19 gibi diğer rakiplerinin toplamından fazla oy almakla kalmadı, hem senato hem mecliste çoğunluğu elde etmesinin yanı sıra eyalet yönetimlerinin de büyük kısmını kazandı. Ülkenin dörte birini barındıran Mexico’yu ilk kez bir kadın aday kazandı. Meksika gibi “maço” bir ülkede 17 kişilik kabinesinde çoğu üniversiteli sekiz kadının bulunması da ülkenin siyasal hayatında bir ilk.

    Zafer kutlaması Andrés Manuel López Obrador seçim gecesi 1 Temmuz’da, taraftarlarıyla zaferi kutluyor.

    Obrador, milliyetçilikle popülizmi 70 yıl boyunca harmanlayan devlet partisinden 1983’de ayrılmış, efsanevi başkan Lazaro Cárdenas’ın oğlu Cuauhtémaoc Cárdenas’ın kurduğu sol muhalefet partisine (PRD) katılmış, 2012’de oradan da ayrılmıştı. Meksika belediye başkanlığı döneminde (2000-2005) banka ve işletmelerle birlikte kentin altyapısını ve tarihî merkezini yeniden yapılandırdı. Bu dönemde geleneksel sendikalarla çalışmaya devam etti; ancak ayrılırken popülaritesi çok yüksekti.

    2014’te kurduğu MORENA partisi, yaş, cinsiyet, sınıf ve etnik aidiyet ayrımcılığı yapmadan, ekoloji ve kültüre ekonomi kadar önem veren ilkeler bildirgesi ile genel olarak “solda” kabul ediliyor. Obrador kendi tabiriyle “mafya iktidarı”na karşı yorulmak bilmez bir biçimde bütün ülkeyi karış karış dolaştı. Ülkenin yoksulları arasında sağlam bir taban oluşturmakla birlikteü, iş çevreleriyle de ilişkiye geçmeye çalıştı. Bu çevreler, artık PAN ve PRI adaylarının kazanamayacağı kesinlik kazanınca Obrador’u muhatap aldılar.

    Kimisi Obrador’u Amerikan seçimlerinde Hillary Clinton’a karşı mücadele eden demokrat Berni Sanders’e benzetiyor. Hasımları onu Venezüela’daki rejimle özdeşleştiriyor; Fransa’daki Mélanchon da onu kendine yakın buluyor.

    Obrador PRD saflarında siyaset yaptığında, Cardenas’ın temsil ettiği “ekonomik milliyetçilik”e yakındı: Kuzey Amerika ile ilişkileri yeniden ele almak, kamucu bir yaklaşımla küçük üreticileri ve çalışanları gözetmek, zenginliğin daha eşitlikçi dağılımını sağlamak… Ancak başkanlık seçimlerindeki başarısızlıklardan sonra PRD tüm bu pozisyonlardan çekilmişti.

    ‘Ya Basta’ yetmedi Ulusal Yerliler Kongresi ve Zapatistalar tarafından desteklenen Maria de Jesus Patricio (Marichuy) seçimleri kazanamadı ama, yerli davasına medyatik bir görünürlük kazandırdı.

    Yolsuzluk ve şiddet

    Meksika’nın şüphesiz en önemli sorunu, son 12 yılda yaklaşık 250 bin kişinin öldüğü ve 35 bin kişinin kaybolduğu uyuşturucu kaçakçılığına karşı mücadele. Bu arenadaki şiddet, artık dayanılmaz bir düzeye çıkmış durumda. Organize suçlara yönelik olduğu iddia edilen ancak halka karşı, insan haklarını hiçe sayan bir kirli savaşa dönüşen karşı önlemler sırasında, sadece 2017’de 25 bin kişi öldürüldü! Seçimler de buna paralel bir şekilde tarihin en kanlı seçimi olarak cereyan etti: 145 aday veya siyasetçi katledildi.

    Dünyanın en eşitsiz ve kokuşmuş ülkelerinden biri olan Meksika’da yurttaşların yarısı, firmaların üçte biri memurlara rüşvet verdiklerini belirtiyor. Son başkanın yakınları da dahil olmak üzere kimi ileri gelen siyasetçiler rüşvet amaktan mahkûm olmuş durumda. Dünya Bankası 2015’te millî gelirin % 9’u oranında bir rüşvetten sözediyor.

    Öte yandan yoksulluk ve aşırı yoksulluk düzeyinde yaşayanların sayısı 50 milyon. 16 milyon Meksikalı ABD’de ekmeğini ararken göçmen sorunu hem ABD ile ilişkileri son derece geriyor hem de göçmenlerin karteller tarafından kullanılması ile çok ciddi bir insanlık sorunu yaşanıyor.

    Bilimkurgu değil Meksika tipi sefalet

    Mexico Şehri’nde Netzahualcoytol olarak anılan taş bloklar, kentli yoksulluğun bir simgesi. Ülkede 50 milyon kişi yoksulluk ve aşırı yoksulluk sınırında. 16 milyon kişi ABD’ye göç etmiş durumda.

    ‘First lady’siz ve uçaksız

    Obrador’un uzmanlar ve üniversite hocaları tarafından hazırlanan “Ulusal Proje”si oldukça ayrıntılı. Öncelikle özel sektörle devletin birlikte altyapı yatırımları, demiryolları, otoyolları ve kırsal yolların yapımını ele alacağı belirtiliyor. İddia edildiği gibi “sosyalist bir proje” değil; daha önce sisteme dahil olmayan yoksullara öncelik veren bir “kapitalist refah” arayışı sözkonusu.

    Obrador’un programının esas temeli, bizzat kendi şahsında ve yakın çalışma arkadaşlarında görülen dürüstlük. Bu nitelik, her türlü yolsuzluğun aleni yapıldığı ülkede sade yurttaşlar için herşeyden önemli. Obrador seçildikten sonra Millî Saray’a mütevazı arabasıyla girdi ve başkanlık uçağını kullanmayacağını, seyahatlerini tarifeli uçaklarla yapacağını, ayrıca Başkanlık Sarayı’nda da ikâmet etmeyeceğini bildirdi. Eşi Beatriz Gutiérrez de “first lady” olmayacağını ilan etti. Obrador’un programında iç pazarın genişletilmesi ve sosyal yardım projeleri (yaşlılara doğrudan destek, eğitim ve sağlığın parasız olması gibi) oldukça belirgin. Buna karşılık mâli politikalar yeterince açık değil. Bütçe ve vergi reformundan bugüne kadar sözetmeyen Obrador, aslında 30 yıldır sürdürülen neoliberal politikalardan vazgeçeceğini de hiç beyan etmedi. Obrador’un vaadleri yoksullar için ve yolsuzluğa karşı ama, devletin yeniden yapılandırılmasına ilişkin somut hedefler dile getirilmiyor.

    Seçimden sonra

    1 Temmuz gecesi Zócalo Meydanı’nda (Anayasa Meydanı) zaferini kutlayan Obrador, hayalettiği demokratik Meksika’yı anlatırken ifade ve toplantı özgürlüğü ile birlikte girişim özgürlüğüne özellikle yer verdi. Seçim öncesinde kendisine muhalif olan muktedirler yeni duruma intibak etmede gecikmediler. Geçmiş dönemin en önemli güçlerinden olan iki televizyon kanalı, şimdiden yeni başkanın en sıkı destekçisi. Lobrador’un sürekli eleştirdiği “mafya iktidarı” resmen “Obradorcu” olmuş durumda.

    Obrador bir tür kadife geçiş için Peña’nın dönemindeki cürümlerin en azından kendisine karşı bir intikam aracı olarak kullanmayacağını seçim öncesinden belirtiyordu. Nihayetinde 30yıldır sürdürülen ve Peña döneminde zirvesine ulaşan kemer sıkma poliktikaları, özelleştirme,  baskı ve şiddetin kurbanı olan milyonlarca Meksikalının hoşnutsuzluğu ve direnişi bu seçim sonuçlarını doğurdu. 

    20. yüzyılın büyük bir kısmında Meksika’yı yönetmiş olan PRI’nin yenilgisi tarihsel bir dönemece işaret ediyor. PRI sendika aygıtlarını kendine bağlamış ve bütün sektörleri bir şekilde nüfuzu altına almıştı. Uzun süre totaliter bir tek parti olarak varlığın sürdüren PRI, devlet desteğine son derece bağımlı burjuvazinin siyasal bir rol üstlenmemesine de dayanıyordu. Son 30-40 yılda ise toplumsal doku köklü bir biçimde değişmiş; burjuvazi  güçlenmiş ve siyasete doğrudan müdahale etmeye başlamış; emekçi kitleler de kendi örgütlenmelerini inşa etmeye başlamıştı.

    Yeni iktidar partisi MORENA da siyasal ve ideolojik olarak çok farklı kesimlerden oluşuyor. Dünyanın en zengini olarak ilan edilmiş olan Carlos Slim dahil, başta medya patronlarının önde gelenleri ve yolsuzluğa bulaşmış sendika yöneticileri MORENA’yı desteklerken, Maoist ve Stalinist kökenli sol akımlar da iktidar partisi içinde yer alıyor. Aşırı sağcı Katolikleri de buna dahil ettiğimizde, panorama oldukça renkli.

    Seçmenin beklentileriyle bu birbirinden epey farklı çevrelerin yönelimleri arasında bakalım nasıl bir ortak bulunacak.

    Lider ve milyoner Meksika’nın yeni lideri, mültimilyoner işadamı Alfonso Romo’yu Tarım Bakanı olarak görevlendirdi.
  • Örümcek Adam’ın içindeki insan öldü…

    Örümcek Adam’ın içindeki insan öldü…

    Ünlü çizgi roman kahramanının çizeri Steve Ditko, geçen ay New York’taki evinde ölü bulundu. İlk defa 1962’de Marvel tarafından yayımlanan Örümcek Adam’ın çizeri Ditko, çok uzun zamandır inzivaya çekilmiş, fotoğraf çektirmeyen, kendisini gizlemiş bir sanatçıydı. Örümcek Adam fikrini bulan, hikayelerini yazan ve bu kahramanı dünya çapında bir “kült” haline getiren Marvel’in patronu Stan Lee -kimilerine göre örümcek- ise 96 yaşında ve gayet sağlam. İşte çizgi roman tarihinin belki de en karmaşık hikayesi.

    Bir münzeviye karşı dünyanın en popüler adamı.
    Steve Ditko ve Stan Lee.
    Onlarınki tam çizgi romanlara yakışacak bir hikaye…

    İki kardeş düşünün; kan bağı ile gelen bir kardeşlik değil, daha ziyade mesleki ittifak gereği bir dayanışma kardeşliği. Sonradan yolları ayrılacak iki kardeş. Biri yazar, biri çizer. 1950’lerde Marvel bugün bildiğimiz multimedya devi değildi. Kardeşlerden Stan Lee ise bildiğimiz sevimli büyükbaba olmaktan (bugün 96 yaşında) uzaktı. Marvel’ın 2. Dünya Savaşı’nda Captain America’ya, Hitler’in burnuna kroşe patlattırdığı günler geçmiş, çizgi roman satışları yavaşlamış, Marvel’ı ayakta tutan tek şey, ‘GORR’, ‘BLOB’, ‘FIN FANG FOOM’ gibi tuhaf isimler verdikleri “B-filmler”e yakışır dev canavarlara ait ucuz çizgi romanlardı.

    steve-ditko
    Büyük sanatçı Çizgi roman tarihinin en önemli yaratıcılarından biri olan Steve Ditko, 29 Haziran 2018’de 90 yaşında hayatını kaybetti. Sanatçı 30’lu yaşlarında, çalışma masasının başında.

    Rakip firma DC Comics ise ünlü Superman karakteri ile 1 milyonluk satışları bile görüyordu.

    Bu iklimde Stan Lee’nin tek derdi, dergilerini satmaktı. Bunun için kendince formüller geliştirmiş, reçeteler benimsemişti. Örneğin hareketsiz başlayan öyküleri değiştirtiyor, daha kinetik başlangıçlar ile okuyucuyu oltaya takmaya çalışıyordu. Yıllar sonra Roy Thomas’a tembih edeceği gibi, Barbar Conan dergisinin kapağına kafatası/ iskelet resmettirdiği sayılar, her ne hikmetse daha çok satıyordu.

    Lee’nin reçetelerinin geçerliliği tartışmalı ama, bu koşullarda popülerlik formülünü bulduğu kesin. Bunlardan ilki, DC’nin “Yunan Panteonu” ile “Yuvarlak Masa Şövalyeleri”nin karışımı olarak tasarladığı “Adalet Birliği”(Justice League) projesine cevap niteliğindeki Fantastic Four (Fantastik Dörtlü) oldu.

    b943e4f10281dee6c63a299bcb77a6e8
    Ditko’nun Örümcek Adam’ı Kas yığını süper kahramanların yanında çelimsiz kalan Ditko’nun Örümcek Adam’ı, kendisini çizgiroman alemine çizerin alamet-i farikası anatomik deformasyonlarıyla kabul ettirmişti.

    “Marvel yöntemi”ne göre Lee, çizerine hikayeyi genel olarak tarif ediyor; çizer tüm detayları ve dizaynları oluşturup öyküyü kare kare betimliyor, son aşamada da büyük bir canlılıkla bu sayfalara diyalog yazıyordu.

    Fantastik Dörtlü’nün çizeri Jack Kirby idi (Kirby her ne kadar X kuşağı çocuklarının gözünde kaba ve çirkin hatlı çizimlere sahip görünse de çizgi roman tarihinde önemi büyüktür; çünkü kahramanların ve canilerin çizgi roman karesindeki kinetik dinamizminin yaratıcısıdır. Kirby’den önce, örneğin 1930’lardaki halleri ile Süpermen veya Yarasa Adam, cılız ve donuk kartpostallar gibidir. Ufak, önemsiz, statik figürlerdir. Jack Kirby ise sayfaya hareket, drama, panelin dışına taşacakmış gibi savrulan yumruklar, hız ve darbe efektleri ekleyerek çizgi roman sanatını görsel anlamda bir üst seviyeye taşımıştır). Ne var ki zaman içinde Kirby, Lee’nin bir takdimci, hatta bir şovmen olarak ön plana çıkma çabalarından rahatsız olmuş, iş yükü ile ücreti arasında haksızlık olduğunu ileri sürmüş, gitgide hoşnutsuz olarak Marvel’dan uzaklaşmıştı (Dahası Kirby, özellikle Fantastik Dörtlü’deki nice hasmın ve karakterin kendi tasarımı ve buluşu olduğunu iddia etmiştir).

    the-amazing-spider-man-background-full-hd-1920x1080-142086

    Bugün milyon dolarlık değerlere sahip karakterlerin görsellikleri, tasarımları mı önemli, yoksa sesleri/mizaçları yani bir bakıma ruhları mı? Bu karakterlerin, Hollywood sayesinde hasılat rekorları kıran serüvenlerindeki olay örgüleri mi önemli, yoksa o olayların merkezindeki bakış açıları, benlikleri ve sesleri mi? Bu soruların cevabına göre bugün geriye baktığımızda esas kreatif övgüyü Stan Lee’ye veya onun küskün ve yabancılaştırılmış çizerlerine yöneltmemiz gerekecek.

    Lee’nin Fantastic Four’dan sonraki teşebbüslerinden olan Örümcek Adam’ın (Spiderman) çizeri Steve Ditko’ydu. Bir fikir tomurcuğu olarak bu karakteri ilk kez bulduğunda yayımcısı Martin Goodman’a konuyu açan Stan Lee önce hoşnutsuzluk ile karşılaştı. Goodman’ın bu yeni karakterin konsept ve teması ile ilgili kaygıları vardı: Kişisel motif ve totemi, sekiz bacaklı bir haşarat olan bir karakterin okuyucuyu tiksindirip iğrendireceğini düşünüyordu Goodman. Ne var ki birkaç sayı içinde haksız olduğu anlaşıldı. Okurlar Örümcek Adam’ı sevmişti. Takibeden on yıllar içinde Örümcek Adam dergisi, Fantastik Dörtlü, Hulk ve Barbar Conan çizgi romanlarından bile çok satarak şirketin amiral gemisi haline geldi.

    ditko
    Münzevi dahi Doctor Stange karakterinin de yaratıcısı olan Steve Ditko, 1970’ten beri basının karşısına çıkmıyordu. Röportaj vermeyi ve yarattığı kahramanların tanıtım kampanyalarına katılmayı reddediyordu.

    Peki bu sihrin sorumlusu Stan Lee miydi, yoksa Örümcek Adam’ın ilk ve kimilerine göre en iyi çizeri olan Steve Ditko mu?

    ALTERNATİF 2
    İlk kez okur karşında Örümcek Adam ilk kez 1962’de İnanılmaz Fantezi – Amazing Fantasy serisinin nüshasında hayat bulmuş, bu sayı satış rekorları kırmış ve Ditko kendi serisi İnanılmaz Örümcek Adam – The Amazing Spider-Man’a terfi etmişti.

    Bunun cevabını bulmak güç. Lee ile Ditko’nun işbölümünü nasıl paylaştığını bilmiyoruz. Ancak şunu söyleyebiliriz: Gerek Peter Parker’ın dünyası, yan karakterleri, huysuz gazeteci patronu J.Jonah Jameson ya da komşu dergilerin Ben Grimm gibi komşu kahramanları; bir biçimde Stan Lee’nin bugün bile hissedebileceğimiz, sevimli mizacından, şirinliğinden, muzip espri anlayışından bir şeyler taşıyor. Dolayısıyla aşırı uçtan eleştiren bazı kimselerin aksine Stan Lee, çizer ortaklarını dolandıran, onlar hak etmedikleri bir yoksulluk içinde kıvranırken kendisi her yıl sırf Örümcek Adam karakterinden milyon dolar kazanan güleç bir dolandırıcıdan ibaret değil belli ki. Lee’nin karakterlere kattığı canlılık, nüans, zayıflık ve pathos olmasa, tüm bu karakterler, 60’larda yarattıkları ivmeyi bulamayacak, bugün bile 1930’lar ve 1940’ların tozunu taşıyan, hatasız, fazla düzgün ve bu yüzden (o dönem için) sıkıcı DC karakterleri gibi kalacaktı.

    Peki ama Peter Parker’ın bildungsroman çalkantılarını, ergenlik anksiyetelerini, J. Jonah Jameson’ın özünde iyi kalpli huysuzluğunu ve daha nice nüansı Lee’nin anlatı sesine borçluysak, Steve Ditko’nun Örümcek Adam mirasındaki rolü, Örümcek Adam’a katkısı ne idi?

    Ditko, Lee’nin kanlı canlı, üç değilse de iki boyutlu olabilen karakterlerini kendine özgü bir görsel dünyaya dökme başarısını göstermiş kişiydi. Ditko’nun Örümcek Adam’ı, her şeyiyle tam bir 1960’lar ürünüydü. Modern çizgi roman okurunun alışık olduğu o estetik pozları veren, kostümünün altında bir genç adam değil bir vücut geliştirme şampiyonu olan, agresif, ve yapmacık, adeta hormonlu modern Örümcek Adam tasvirlerinden değildi Ditko’nun kahramanı. Onun betimlemesi ile Örümcek Adam, neredeyse ekspresyonist bir manifesto idi. Karakterin anatomisi cılız, gösterişsizdi. Öte yandan özellikle süper güçlü canilerle savaş sahnelerinde, Örümcek Adam’ın anatomisinde tamamen Ditko’nun tercihi ve kontrolünde tuhaf, belli belirsiz çarpıklıklar olurdu. Örneğin bacağında dizinin altından ayağına kadar olan kısım, olması gerekenden daha fazla bükülürdü; veya ayak bileği biraz da olsa imkansız bir açı ile bir çıkıntı oluşturur böylece ayağı, imkansız bir pozisyonda duvara yapışarak, karakterin amansız bir savaşın ortasında bile ufak bir dayanak ve avantaj edinmesini sağlardı.

    ALTERNATİF 1
    Özgün ve kişilikli Çağdaşı çizerlerden farklı bir üslubu olan Ditko’nun yayımlanan ilk çizgiromanı “The Thing’in kapağı, 1954 (Üstte). Örümcek Adam’ın görünümünün en önemli öğesi ağla kaplı kostüm ve maske de onun özgün fikriydi (altta).
    Üzgün Örümcek Adam

    İlk bakışta çizer hatası sanılabilecek bu kasıtlı yaklaşımlar, zamanla Ditko’yu kült bir çizer haline getirdi. Önce yadırganabilecek bu çarpıtmalar, Örümcek Adam’ın yeni kazandığı güçleri ile gelen, hakiki örümceklere özgü bir tür anatomik değişim, bir başkalaşma olarak yorumlandı. Hatta Ditko, modern Amerikan çizgi romanlarına Metamorfoz romanının ufak zerrelerini serpiştiriyordu belki, kim bilir…

    Örümcek Adam’ın anatomisinde Kafkaesk bir başkalaşma olup olmadığı belli değilse de, dünyasının oldukça kendine özgü ve kasvetli olduğu söylenebilir. Steve Ditko Örümcek Adam’ın kemik ve eklem yapısını bükmekle kalmıyor, bir ekspresyonist ressam gibi onun dünyasının atmosferini, ambiyansını, iklimini de büküyordu. Steve Ditko’nun yorumuyla Peter Parker, sonradan en klasik yorum şablonunu oluşturacak o John Romita’nın yakışıklı Peter Parker’ı gibi değildi. Romita, kariyerine bir romans çizeri olarak başlamıştı. Ditko’nun ayrılışından sonra Stan Lee onu Örümcek Adam dergisine, o sıralar çizdiği aşk ve ilişkiler temalı çizgi romanlardan ayırıp getirmişti. Romita’nın tercihi bu yüzden daima bu unsurlara odaklanmak oldu. Öyle ki Örümcek Adam’ın bazı sayılarında anlatım kutusunun içinde Lee bile bunu dile getirir ve Romita’nın ‘elinden gelse hiç durmadan güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar, havalı arabalar ve danslar çizeceği’ni söyleyip ona takılır. Mary Jane ve Gwen Stacy bu yüzden güzel ve alımlı genç kadınlardır. İkisi de Peter’dan için için hoşlanmaktadır, ancak bu 1970’ler Peter Parker’ıdır ve Romita etkisinin estiği bir Marvel evrenidir.

    ditkooo
    Örümcek Adam’ın görünen yüzü Çizgi roman evreninin ilahı ve Marvel’in babası kabul edilen, birçok ünlü çizgi kahramanın yaratıcısı, yayımcı ve yapımcı Stan Lee (96), Ditko’nun ardından “çizgi roman endüstrisinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarındandı, yeteneği inanılmazdı” açıklamasını yaparak, eski çalışma arkadaşının hakkını teslim etti.

    Oysa Ditko’nun Peter Parker’ı koca gözlüklü, cılız, hımbıl, tam bir inektir. Cazibeye dair, en azından 1960’lar paradigmasına göre hiçbir unsur taşımamaktadır. Bu Peter Parker’ın dünyası daha loştur. İnsanlar ve nesneler duvara daha kocaman gölgeler aksettirir. Parker’ın yüzü daimi bir ıstırap ve kaygı halindedir. Lise hayatı eziyet içinde geçmektedir. Asla popüler olmamıştır; hoşlandığı kişi olan lisenin en popüler kızı Liz Allen ona ara sıra umut verse de elbette ki lisenin futbol starı Flash Thompson ile çıkmaktadır, sık sık Parker’ı tersleyip bozum eder. Ayrıca Parker’ın May Hala’sı her an bir sağlık problemi ile yığılacak kadar narindir. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi türlü yırtıcıları tematik totem edinmiş türlü türlü süper cani sosyopatlar, akbabalar, ahtapotlar, kertenkeleler, düşmanları olan bu ‘Örümcek’e en olmadık zamanda saldırmak için fırsat kollamaktadırlar.

    O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Jack Kirby’nin dinamizm ve akışkanlık maharetine karşılık, Steve Ditko’nun Örümcek Adam’a, sayfaya kattığı nitelik, ambiyans, atmosfer ve nüans oldu. Kirby’nin dövüşen karakterlerinde çenelerde patlayan yumrukları “görürüz”. Hareket çizgileri ve koreografi sayesinde canlılık sayfadan taşar. Oysa Ditko sayfasında tuhaf, loş bir tekinsizlik vardır. Bir terslik “hissederiz”. Gerçeklik olması gerektiği gibi değildir; dünya hafifçe bükülmüştür. Karakterin iç coğrafyasının kasveti, çıkmazları, bozulmaları, dış coğrafyaya yansımıştır. Maskesiz hali, John Romita’nın kazanan güleç Peter Parker’ı değil, kaybeden, kaygılı, ezik bir Peter Parker’dır. Maskeli halinde ise amansız savaşlarında onu kıskıvrak yakalayan düşmanları ile savaşırken vücut dili, bir böceğin kıvranan imkansız anatomisinden izler taşır.

    Bugün seyircilerin son dönem Marvel filmlerinde gördüğü, çizgiroman okurlarının ise uzun zamandır aşina olduğu, Örümcek Adam’ın maskesindeki gözlerinin belli anlarda kısılması efekti bile Ditko’nun icadıdır. Her şeyi ile 1960’lar Steve Ditko estetiğinin damgasını taşıyan bir nüanstır bu.

    Sinemadaki tasvirlerine bakacak olursak 2000’lerde boy gösteren Sam Raimi’nin filmleri, her yönüyle 1970’lerin Örümcek Adam’ı ambalajındaydı. Romita tasviri gibi daha kalın, kaslı, hantal, ekranı/sayfayı dolduran bir Örümcek Adam betimlemesidir bu. Yaşadığı olaylar da çoğunlukla 1970’ler tınısı taşır. 2010’ların ilk yarısındaki Örümcek Adam filmleri ise daha ziyade çizgi romanlardaki “ultimate Spiderman” tasvirlerine yakındır. Buradaki Peter Parker modernize edilmiş ve milenyum kuşağına yaklaştırılmış bir ergendir. Artık omuzlarında hırkaları olan Doris Day kılıklı, saçlı kızlarca terslenen gariban bir 1960’lar ineği değil; kısmen keyifli, tatlı-sersem bir hipster’dır bu Peter Parker (Belki bu yorumdan belki başka sebepten bilinmez, en hızlı çöpe atılan Örümcek Adam film serisi bu olmuştur).

    Son dönemde ise “Civil War” ve “Homecoming” filmleri ile yeni bir Parker görmekteyiz ekranda. Yaşlı ve kaygılı olması gereken (ve Marissa Tomei olmaması gereken) May Yenge tasviri ile radikal bir farklılık gösterse de, Peter ve onun maskeli hali açısından bir kez daha Ditko yorumuna, ilk haline dönmüş görünüyor karakter. 21. yüzyıl hassasiyetlerine uygun bir şekilde Afro-Amerikalı kılınıp artık Doris Day’e pek de benzemeyen Liz Allen, bir kez daha Parker ile lise koridorlarında buluşuyor. İlk hali ile altın saçlı bir “all-American boy” olarak betimlenmiş Flash Thompson ise bu yorumda Hintli bir sosyete prensi. Yine de film, “çokkültürlülük checklisti”ni mecburi olarak tamamladıktan sonra, Parker’ı ve dünyasını oldukça Ditko-vari bir tasvir ile yeniden kuruyor. Örümcek Adam, bu filmlerde bir kez daha cılız, kaygılı, hülyalı ve tam bir büyüme romanı kahramanı.

    50a2bdbcbe7a395bbb1a39c5c6873b2c
    Örümcek Adam’ın içindeki insan Amazing Spider Man’in sayısında yer alan Steve Ditko imzalı poster sayfası, 1962 (üstte). Ditko’nun ölümünden sonra nehred com sitesinde yayımlanan sanatçının anısına saygı illüstrasyonu: Örümcek Adam maskesinin altından Steve Ditko’nun yüzü çıkıyor.
    Nehred.com sitesinde 7.8.2018 tarihinde Steve Dikto'nun anısına yayımlanan illüstrasyonda Örümcek Adam'ın maskesinin altından Ditko'nun yüzü çıkıyordu

    Steve Ditko’nun modern Hollywood tarafından keşif ve takdir edilmesi, sadece yeni Örümcek Adam filmi ile olmadı. Ditko’nun Marvel cephesinde en tanınmış işi bu olsa da, yine 1960’larda Stan Lee ile birlikte Dr. Strange dergisinde de aynı adlı karakterin serüvenlerini resmetti. Üstelik açıkçası Dr. Strange, Ditko’nun fırçası için Örümcek Adam’dan bile daha uygun bir karakterdi. Tibet’te mistik güçler kazanmış (ama tabii 21. yüzyıl “politik doğruculuk” hassasiyeti gereği film versiyonunda güçlerini Tibetli bir Doğuludan değil de ‘her rolün adamı’… daha doğrusu ‘her rolün kişisi’ Tilda Swinton’dan almış) bir büyücüdür Dr. Strange. Hikayelerinin okült ve mistik doğası gereği her serüveninde kendini tuhaf, “çarpık”, irrasyonel, dünya dışı boyutlarda bulur bu başbüyücü. Bu tür bir gerçeküstü, ekspresyonist evren, böylesi bir “bükülmüş” gerçeklik, Steve Ditko’nun fırçası için biçilmiş kaftandır. Rengarenk tünellerden ulaşılan, fizik kurallarının bozulduğu, öklidyen olmayan açılarla dolu, tuhaf, “psychedelic” düzlemlerdir bu garip alemler. Nice iblis, ifrit ve anomali yaşar bu karanlık boyutlarda. Dr. Strange ise klas centilmen duruşunu hiç bozmadan, türlü efsunlarla mağlup eder bu garabetleri.

    Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. ABD 50 ülkeli bir dev; her şeyin bir endüstrisi olduğu gibi, eğlence sektörünün de bir endüstrisi var. Milyon dolarların döndüğü bu endüstride, elbette bir sömüren-sömürülen çatlağı her daim mevcut. Örümcek Adam gibi 20 yüzyılın ikinci yarısına damga vurmuş önemli bir karakterin yaratıcılık hakları elbette ki kavga konusu olacaktı. Bunda Stan Lee’nin on yıllar boyunca kendi ismini cilalaması ve 60’lardan bu yana çıkan her Marvel çizgi romanının ilk sayfasına ‘Stan Lee sunar’ diye takdim başlığı eklettirmesi de büyük faktör. Buna karşılık, dünyanın belki en popüler büyükbabasının karşısında Ditko’nun dünyaya küsmesi ve münzevi hayatına çekilmesi ise onun sanatsal ince ruhunun bu açgözlü dünya ile cebelleşmeye fazla tahammülü olmamasına yorumlanıyor.

    Peki kimin payı daha büyük Örümcek Adam formülünde… Yazarı mı, çizeri mi?

    Gerçeği asla bilemeyeceğiz. Bu soru, belki de en az şu sorular kadar cevapsız: En gözde elbisemizi bize sıcak geldiği için mi severiz, bize iyi göründüğü için mi? Peki maddi-manevi övgüyü, getiriyi ve takdiri kumaşı üreten mi hak eder, terzi mi?

    STEVE DITKO KİMDİR?

    Kahramanlar yalnız ölür

    Çizgi roman tarihinin Örümcek Adam, Doktor Strange gibi en ünlü figürlerini ete kemiğe büründürmüş Steve Ditko tutkulu, işine kendisini kaptırmış ve bundan dolayı oldukça yalnız bir sanatçıydı. Geçen Haziran sonunda Manhattan’da bir süredir yalnız yaşadığı evde ölü bulunduğunda ölümünün üzerinden iki gün geçmişti.

    Ditko 1927’de Pensilvanya’da işçi kökenli, ilk jenerasyon Slovak göçmen bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası çelik fabrikasında yetenekli bir kalıp ustabaşı, annesiyse dört çocuklu evi çekip çeviren bir ev hanımıydı. Çizgi romana ilgisi ona çocukluk çağında babasının gazetelerde okuduğu çizgi halinde yayımlanan öykü dizilerinden geçmişti (özellikle Hal Foster’ın Romantik Şovalye – Prince Valiant dizisinden). 1940’lı yıllarda yayımlanmaya başlayan Batman ise onun bu ilgisini daha da pekiştirdi.

    Yaşadığı Johnstown kasabasındaki liseden mezun olduktan sonra 1945’te orduya yazıldı ve Almanya’da görevlendirildi. İlk çizimlerini Ordu gazetesi için yapan Ditko, 1950’de görevi sona erdiğinde “G.I. Bill” denilen, askerlerin görevleri sona erdiğinde topluma yeniden kazandırılmasına yönelik yasadan faydalanarak New York’ta Karikatürcüler ve İllüstratörler Okulu’na başladı. Daha sonra New York Görsel Sanatlar Okulu olacak bu kuruma adım atmasında en önemli etken, şüphesiz kendisini de idolü, Batman’in çizerlerinden Jerry Robinson’ın burada ders veriyor olmasıydı.

    steve-ditko (1)
    Arka plandaki süper-çizer Örümcek Adam’ın ortak yaratıcısı ve Marvel aleminin popüler yüzü Stan Lee ile aralarının hangi nedenle açıldığını hiçbir zaman açıklamayan Steve Ditko’ya çizgi roman dünyasının J.D. Salinger’i sıfatı yakıştırılmıştı.

    Kendisini oldukça yetenekli ve işine odaklı bulan Robinson, Ditko’nun ilk seneden sonra burslu okumasını sağlamakla kalmamış, onun ileride Örümcek Adam’ı birlikte yaratacağı Stan Lee ile tanışmasına da önayak olmuştu. Robinson’ın derslerine sık sık konuk olarak çizgi romancı ve editörleri çağırdığı günlerden birinde okula gelen Lee, Ditko’nun işlerini ilk o zaman görmüştü; fakat bu Örümcek Adam’ı birlikte yaratmalarından bir on yıl kadar önceydi. 1953’te profesyonel olarak çizim hayatına başladıktan kısa bir süre sonra, Captain America’nın yaratıcıları yazar Joe Simon ve çizer Jack Kirby’ın stüdyosunda arka planların renklendirmesinden sorumlu oldu. Aynı yerde kendisini oldukça etkilemiş çizgi roman sanatçısı Mort Meskin’le birlikte çalışır ve ondan mesleğe dair çok şey öğrenir.

    Ditko’nun Marvel ile tanışması 1955’e denk gelir. 50’li yıllarda Marvel’ın öncüsü olan yayınevi Atlas’ta Sırra Yolculuk – Journey to Mystery serisinin 33. numarasında 4 sayfalık Birtakım Değişiklikler Yapılacak (There’ll Be Some Changes Made)için çizerlik yapar.

    Marvel’ın yönetmenliğini yapan Stan Lee, yayımcısından sıradan bir gencin süper örümcek güçlerine sahip Örümcek Adam’a dönüşeceği çizgi roman serisi için izni kopardığında, çalıştığı ilk çizer Ditko yerine onun önceden birlikte çalıştığı Kirby olur. Fakat Kirby çok “kahramanvari” bir karakter yaratarak Lee’nin kafasındaki düşünceyle uyuşmayan bir süper kahraman ortaya çıkarır. Bunun üzerine Lee aynı görevi Ditko’ya verir ve Ditko da Lee’yi oldukça tatmin eden, Örümcek Adam’ı onun bugün sahip olduğu görünümüne kavuşturur.

    Böylece Örümcek Adam ilk olarak 1962’nin Ağustos ayında İnanılmaz Fantezi – Amazing Fantasy serisinin 15. numarasında hayat bulur. Örümcek Adam’lı bu sayı satış rekorları kırar ve Örümcek Adam (dolayısıyla Ditko) rüştünü ispat etmiş şekilde kendi serisi olan İnanılmaz Örümcek AdamThe Amazing Spider-Man’a terfi eder. Ditko bu seride Örümcek Adam’la birlikte yine onun kadar efsanevi rakipleri Doktor Octopus, Kum Adam, Yeşil Cin gibi kötü karakterlerin de ilk çizeri olur.

    Ditko yaratıcılığının zirvesindeyken Stan Lee ile bir anlaşmazlık sonucu 1966’da Marvel’dan ayrılır. Anlaşmazlık konusunda Stan Lee birtakım beyanlarda bulunmuş olsa da Ditko sessiz kaldığından, ayrılığın sebebi halen muammadır. Ayrılığın ardından başka yayınevlerinde çalışır ve daha sonra 1968’de Marvel’ın rakibi DC’ye transfer olur. Buradaki en önemli işi olan Hawk ve Dove çizgi roman serisinin yaratıcısı da yine kendisidir. Bu iki kahraman ve seri, aslında Ditko’nun 68’li yıllardaki savaş karşıtı hareketten etkilendiğinin kanıtıdır. Öte yandan Hawk ve Dove onun ününü sağlayan son büyük karakterleri olur. Bağımsız birçok yayıneviyle çalışmanın ardından 1998’de kendini çizgiroman endüstrisinden emekli eden Ditko, 60’lı yıllarda kendini kaptırdığı Ayn Rand’in objektivizm hareketinin etkisiyle iyice münzevi bir hayata geçer.

    Ditko, 19129’daki Büyük Buhran döneminde yetişmişti. Blake Bell, Türkçeye çevrilmeyen biyografisinde (Strange and Stranger: The World of Steve Ditko) Ditko’nun çocukluğunu geçirdiği bu dönemde işçi kökenli bir aileden gelmesinin onu çizgi romana yönelmesine teşvik ettiğini savunur. Çizgi roman dünyasının belki de en popüler ismi Örümcek Adam’ın yaratıcısı 29 Haziran 2018’de hayata yalnız başına gözlerini yumduğunda, tüm çizgi roman dünyası anısını yaşatmak için seferber oldu.

    DITKO’NUN ÖRÜMCEK ADAMI

    Ergen ve ezik çocuğun süper kahramanlık destanı

    Stan Lee Örümcek Adam’ı, sokakta görsek bizimle “abi” diye konuşacağı aşikâr olan, kendi halinde, akıllı uslu ergenlerden biri olarak tasarlamıştı. O, yeniyetme, gözalıcı kostümüyle sokağa çıkıp kötülerle savaşıyor, kimse de onun kim olduğunu anlamıyordu. O dönem Batı’daki global popüler kültür, Soğuk Savaş’ın etkisi altındaydı ve serüven edebiyatı, “dünyanın son anda kurtarılması” fikrine dayanıyordu.

    LEVENT CANTEK

    Türkiye’de çizgi romanın yaygınlaşması 1930’lu yıllara denk gelir. Fransızları modelleyerek çıkardığımız çocuk dergilerimizde, Flash Gordon, Brick Bradford, Jungle Jim, Mandrake gibi kahramanlarla karşılaşırız. Turhan Selçuk, Suat Yalaz veya Şahap Ayhan gibi öncü çizerlerimiz, o çizgi romanları okuyarak büyülenen çocuklardandır. Hemen hepsi etkilendikleri çizgi romancıları sayarken o dönemin Amerikan çizgi romanlarından ve onların yaratıcılarından bahsederler. Üstelik bu konuda yalnız değillerdir. Durum Fransa’da da, İtalya’da, Arjantin’de de aynıdır.

    Hollywood nasıl ülke kültürlerine sirayet ederek yerli üretimleri biçimlendirmişse, dünyada çizgi romanın yaygınlaşmasını sağlayan, Amerikalıların “golden age” dedikleri dönemin ürünleri olan, reel çizgili, serüven temalı hikâyeler aynı yoğunlukta bir etki yaratmıştır. Ülke çizgi romanları hemen her yerde hayranlıkla, taklitle, benzerlerini üretme arzusuyla şekillenmiştir. Sonra herkes kendi hikâyelerini yazmış, o hayranlıktan yıl be yıl uzaklaşmıştır.

    İronik bir biçimde, Amerikan çizgi romanı da farklı bir yönde gelişir. Hollywood’a öykünen hikâye yoğunlaşmasını gazetelere bırakıp, çocuklara yönelik daha fantastik, süper kahramanlarla gelişen bir dergicilik evresine geçerler. Bu değişim 1950’li yıllarda, çizgi romanın asıl okurları olarak görülen çocukların ne-nasıl hikâyeler okuması gerektiğine dair sonu sansürle biten tartışmalarla katmerlenir. Yasalar, çizgi romanda çocuksuluğu garanti ediyordur artık.

    1960’larda her biri bir başka insanüstü özelliğe sahip süper kahraman ve süper kötüler evreni piyasayı doldurur. Buna olağanüstü bir şaşırtmayı, grotesk bir kötüyü, tuhaf bir yaratığı içeren, tek boyutlu kahramanın mutlak zaferiyle sonuçlanan, karakter derinliği içermeyen bir anlatı evreni demek daha doğru olabilir. Öyle ki bugün çizgi roman dünyasının en bilinen isimlerinden biri olan Stan Lee, birlikte çalıştığı çizerlere bir hikâye anlatıyor (bu fasla dikkat, yazılı bir senaryo vermiyor), sonra da çizilmiş sayfalara, anlatım kutuları ve balonlara, bitmiş bir işe “sözler” ve açıklamalar yazıyordu. Büyük bir süratle üretilen, az sayfada anlatılan, o sayıda başlayıp biten işlerle dolu dergiler yayımlanıyordu. Yoğun bir rekabet içinde zamanında çıkmak, devamlılık sağlamak, sanattan çok piyasayı kollamak daha önemliydi. Kahramanların olağanüstü gücü, laboratuvarlarda yapılmış deneylerden de çıkıyordu, uzaylı olmalarından da… Sürekli denemeler yapılıyor, her biri birbirinden tuhaf naif süper kahramanlar zuhur ediyor, tutmayanlar birkaç sayı içinde kapanıp gidiyordu. İşte o hengamede Örümcek Adam yayımlandı; tutmazsa hemen unutulabilecek işlerden biriydi.

    Örümcek Adam 1962’de yayına başladığında, yazarı Stan Lee 40, çizeri Steve Ditko ise 35 yaşındaydı. İkisi de deneyimliydi. İşe hakkını vermek istedikleri tahmin edilebilir ama Örümcek Adam hayatlarının projesi de değildi; ama sonuçta başarılı oldu. Bugün Ditko’nun bir başına ölümü ve münzeviliği bile, kabul edelim, bu başarı yüzünden konuşuluyor.

    Şunu soralım o zaman; Örümcek Adam, nasıl oldu da bu kahraman kalabalığının içinden sıyrılabildi? Neyi farklıydı da yaşayabildi? Bir popüler kültür ürününün çoksatar olması için hem piyasadaki pek çok anlatıya benzemesi hem de hiç benzememesi gerekir. Bir başka deyişle, ayrıksı duran bir tarafı olması ve yine de popüler olan başka ürünleri hatırlatması şarttır.

    O dönem Batı’daki global popüler kültür, Soğuk Savaş’ın etkisi altındaydı ve serüven edebiyatı, dönüp dolaşıp, “dünyanın son anda kurtarılması” fikrine dayanıyordu. Kötü adamlar, Marslılar, komünistler, meşum kadınlar, yaratıklar, dünyayı -Amerika’yı- ele geçirip köleleştirmek, kan emmek, rejimi değiştirmek, herkesi öldürmek, nükleer bombayı patlatmak vs. istiyorlardı. Batman ve Süpermen, mucizevi bir biçimde, son nefeste, saniyeler kala olup bitene engel oluyorlardı. Bu bayık senaryo biteviye tekrarlanıyor, bir çizgi romanı diğerinden ayıran şey, enikonu kötü adamların çeşitliliği oluyordu. Kötü adamların tuhaflığı olmasa bir hikâyeyi diğerinden ayırmak imkânsızdı.

    Stan Lee’nin başkalığı, sanıyorum muzip diyaloglarıydı. İyiyle kötü savaşırken asıl farkın, atılan yumruklardan çok narsisistik sözler olduğuna inanıyor, haşin ve büyük laflarla dolu o ağız dalaşını espriyle yumuşatıyordu. Ditko, yine bana göre, tam da o yıllara özgü, garip bir gerginliğe sahipti; çocuk okurlara göre üslubu karanlıktı; kötü adamları, kötü adamları andıran kahramanları severek çiziyordu.

    tumblr_p3caoqczEQ1vwbyuro1_1280

    Stan Lee Örümcek Adam’ı, sokakta görsek bizimle “abi” diye konuşacağı aşikâr olan, kendi halinde,  akıllı uslu ergenlerden biri olarak tasarlamıştı. Reçete belliydi: O yeniyetme, göz alıcı kostümüyle sokağa çıkıp kötülerle savaşıyor, kimse de onun kim olduğunu anlamıyordu. Ditko, Dr. Jekyll-Mr. Hyde ikiliğinin tekinsiz tarafını başarıyla resmetti. Alelacayip yaratıklar, uzayan kollar ve bacaklar, geriye ve ileriye doğru beklenmedik biçimde kaykılan vücutlar sözkonusu olduğunda iştahlanıyor, anatomiyle istediği kadar oynayabiliyordu.

    Bugün anlıyoruz ki Stan Lee, Peter Parker’ın “soap opera” kıvamından okurun hoşlandığını hemen sezmişti, kırık kalpli ergen örümcek, düşmanla ölesiye savaşıyordu ama aşık olduğu kızlar karşısında tiril tiril titriyor, pare pare eriyordu. Örümcek Adam, böylelikle 60’lı yılların kıyametvari hikâyelerinden biri olmaktan çıkıp ergenlerin dünyasına evrildi, yeni bir sentezle var oldu. Ditko’nun hafif ürkünç Örümcek Adam’ı yerine, bir başka çizerin, yıllarca güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler çizmiş John Romita’nın gelmesi bu bakımdan doğru bir tercihti.

    Ditko’nun neden diziden ve Lee’den ayrıldığını tam olarak bilmiyoruz. Bugün “kadri bilinmemiş sanatçı hikayelerini sevenler” olarak Ditko’nun ardından hafif buruk konuşuyor olabiliriz ama, el hak, Romita, Örümcek Adam’a daha uygun bir sanatçıydı. Bu değişiklik bence Örümcek Adam’ın ömrünü uzattı. Bunu piyasanın işleyişi ve evrimi bakımından söylüyorum.

    Ditko’nun katkısı, dizinin ilk çıkışındaki rekabet koşullarıyla başaçıkabilecek ortalamayı tutturmasındaydı; hem yeniydi hem değildi; klişeleri bilerek üstüne koyuyordu. Mahirane bir çizerdi. Bütün büyük sanatçılar gibi tek bir çalışmayla anılmak istemedi galiba, farklı türlerde üretim yapmaya yöneldi. Hemen ayırt edilen, tasarlanmış sertlikle bir tarzı vardı. İnzivaya çekilmesi, medyadan uzak durması, siyaseten Ayn Rand çevresine girmesi, felsefeyle ilgilenmesi, 40’ından sonra fotoğraf çektirmemesi, anarşizan sağcılığı, hakkındaki muammayı epeyce artırdı. Amerikan popüler kültürünün ilginç münzevilerinden biriydi. Peter’in çocuksu yüzünü göstermeyi sevmemesi boşuna değildi.

    ÖRÜMCEK ADAM SEKTÖRÜ

    12 sentlik çizgi romandan milyonlarca dolarlık yapımlara

    Örümcek Adam’ın ortaya çıktığı dönem 1930’lu yıllardan 50’li yıllara kadar süren ve Superman, Batman, Captain Amerika gibi kahramanların ortaya çıktığı Altın Çağ’dan sonradır. Bugün büyük sinema yapımlarına da konu olan Demir Adam, Hulk, X-Men, Flash, Daredevil gibi karakterlerle aynı dönemde doğan Örümcek Adam da gerek farklı çizgi roman evrenlerinde geçen maceralarıyla gerekse seri halinde çekilen filmleriyle şüphesiz yayınevi Marvel’ın medar-ı iftiharı haline geldi.

    Stan Lee’nin senaryosunu yazdığı ve Steve Ditko’nun bugünkü şeklini verdiği Örümcek Adam ilk olarak Marvel’ın 1961’den 1962’ye kadar çıkardığı çizgi roman antolojisi Amazing Fantasy – İnanılmaz Fantezi’nin 15 numaralı 1962 Ağustos sayısında kendini göstermişti. Örümcek Adam’ın kısa sürede elde ettiği popülerlik sonucu çok satanlar arasına girmesiyle 1963’te Örümcek Adam’ın kendi orijinal serisine, İnanılmaz Örümcek Adam – Amazing Spider-Man’e başlandı. 1995’teki ufak bir kesintiyle 1999’a kadar süren seri, bundan sonra yeniden numaralandırılarak yayın hayatına devam etti. Bununla birlikte zaman içerisinde farklı evrenlerde farklı Örümcek Adam serileri de yaratıldı ki bunlardan bir kısmı halen daha basılmaya devam ediyor.

    sam raimi'nin çektiği ilk filmin posteri

    Orijinal seriyle aynı ismi taşıyan Marc Webb’in yönettiği iki filmden ilkinin piyasaya çıkması ise 2012’yi buldu. Marc Webb’den önce Örümcek Adam başka filmlerde de boy gösterdi. Bunlardan en bilinenleri şüphesiz Sam Raimi’nin çektiği üçlemedir. Bunların yanında Örümcek Adam, “Kaptan Amerika: İç Savaş”, “Yenilmezler” gibi diğer Marvel filmlerinde de yerini aldı.

    Örümcek Adam’ı en son gördüğümüz kendi filmi, 2017’de gösterime giren “Örümcek Adam: Eve Dönüş” oldu. Filmde yönetmen koltuğuna bu sefer 2019’da çıkacak yeni filmi de (Örümcek Adam: Evden Uzakta) yönetecek olan Jon Watts oturdu. Her ne kadar günümüzde onu bu filmlerle tanısak da, 1977’den 1981’e kadar dört farklı Örümcek Adam filminin çekildiği, serinin tutkunları tarafından bile pek fazla bilinmez. Aslında bu erken dönem filmlerin öncülü olan ve orijinal seriyle aynı ismi taşıyan televizyon dizisi “İnanılmaz Örümcek Adam” 1977’den 1979’a kadar gösterimde kalmış, 11 farklı yönetmenin çektiği dizi 13 bölümün sonunda televizyona veda etmişti.

    Örümcek Adam efsanesi birçok farklı seride ve evrende geçen maceralarıyla çizgi roman severlerinin fantezi dünyalarında ve arşivlerinde büyük bir yer kapladı. Yine farklı seriler halinde çekilen filmler, çizgi filmler, diziler de onun ve artık büyük bir şirket olan Marvel’ın en büyük başarısı oldu.

  • Demir mezarlar sardı anayurdu dört baştan!

    Demir mezarlar sardı anayurdu dört baştan!

    Türkiye son olarak Çorlu yakınlarında meydana gelen ve 24 vatandaşımızın ölümüne, 318 kişinin yaralanmasına neden olan tren kazasıyla sarsıldı. Dünyada üçüncü yüzyılını yaşayan demiryolu taşımacılığı, kaza sonucu ölümlerin oranı bakımından havayolundan sonra en güvenli olanı. Ancak ülkemizde son 76 yıldaki 74 tren kazasında 600’den fazla insanımız öldü (Hürriyet), iki bine yakın kişi yaralandı.

    Ulaşım-ulaştırma ve insan taşımacılığı yüzyıllar boyu gelişim gösterip çok daha gelişkin noktalara ulaşsa da dikkatsizlik ve ihmalkârlıklar insanlığa en ağır trajedileri yaşatıyor. Temmuz başında Çorlu’da yaşadığımız facia bunun son örneği. Demiryolunun Türkiye’deki 162 yıllık tarihinde, özellikle son 50 yılda meydana gelen ölümlü kazalar dikkati çekiyor.

    Demiryolu ulaşımının hikayesi 1800’lerin başında İngiliz bir maden mühendisi ile bir maden sahibinin iddialaşmaları üzerine doğmuştu. 6 Şubat 1804 günü Tram-Waggon adlı bir lokomotif 10 tonluk demir yükü ve ayrıca 70 yolculu bir arabayla Cardiff’ten hareket etti. 16 kilometrelik Pennydarran-Cardiff yolu, beklemeler ve tamirler ile birlikte tam beş saat sürünce, hayvanlar ile sağlanan ulaştırmanın gerisinde kalmıştı.

    Türkiye tarihinin en büyük kazası

    1957 Ekim’indeki Türkiye tarihinin en büyük tren kazası İstanbul Yarımburgaz’da iki trenin kafa kafaya çarpışmasıyla meydana gelmişti. Seçime 1 hafta kala yaşanan kaza, o dönem siyasi tartışmaların gölgesinde kalmıştı. Kazadan hemen sonra olay yerine ulaşan foto muhabiri Ara Güler, bu olağanüstü fotoğrafı çekmişti.

    İlk deneme böylece başarısız görülse de ok yaydan çıkmıştı bir kere. Sonrasında dünya hızla buharlı makinenin ve demiryollarının egemenliği altına girecekti. “Raylar üzerinde bir ya da birkaç lokomotif tarafından çekilen veya itilen vagonlar” prensibi, sanayi devriminin tüm dünyayı sarmasını sağladı. 19. yüzyıl, demiryollarının altın çağıydı. İngiltere’de 1830’lara doğru demiryolu kullanımı yaygınlaşmıştı. 1831’de ABD’de, 1832’de Fransa’da, 1835’te Belçika ve Almanya’da, 1837’de Rusya’da ve 1848’de İspanya’da demiryolu kullanılmaya başlandı.

    Osmanlılar da bu sürece zaman kaybetmeden adapte olmaya çalıştı. 1854’te Kahire-İskenderiye ve 1856’da İzmir-Aydın hatlarıyla Osmanlı Devleti demiryoluyla tanışmış oldu. Osmanlı döneminde 8.619 km demiryolu inşa edildi; bunun daha sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan kısmı 4.136 kilometreydi.

    1923-1940 arasında 3.359 km, 1940-1960 arasında 600 km demiryolu inşa edilmişti. 1961’de ilk Türk buharlı lokomotifleri Karakurt ve Bozkurt yola çıktılar. Sonraki yıllarda demiryolu yapımına devam edildi. Zamanla buharlı trenlere dizel trenler eşlik etti daha sonra elektrik teknolojisi rayları fethetti.

    1960’dan 2003’e 847 km ve 2003-2016 arasında 1.805 km demiryolu yapıldı.

    Demiryolları, haliyle irili ufaklı kazaları da beraberinde getirecekti. Kazalar tüm dünyada vuku bulmaktaydı ancak bizdeki bilanço, özellikle son yıllarda oldukça ağır. Son 10 yıldaki tren kazalarında Türkiye’deki ölüm oranları Avrupa Birliği ülkelerindeki kazaların çom üzerinde. Ulaşım tarzları arasında taşınan yolcu ve kaza sonucu ölümlerin oranı çıkarıldığında ise havayollarından sonra en emniyetli olanı yine de demiryolu.

    Yirmi yıl önce (3 Haziran 1998) Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinde meydana gelen hızlı tren faciası Avrupa açısından son yılların en büyüğüydü. Tekerlek parçalanması nedeniyle gerçekleşen kazada 287 yolcunun 181’i öldü. Olay, Almanya tarihinin en büyük tren kazası ve dünya genelinde en büyük hızlı tren kazası olarak geçti.

    Dünya tarihinin en büyük ve en çok ölümün gerçekleştiği tren kazası ise 2004’te Sri Lanka’da meydana geldi. Tsunami’nin etkili olduğu kazada 1700’den fazla kişi ölmüştü. Ondan önceki büyük facia 500 ila 800 arasında kaybın meydana geldiği, 300 civarında cesedin kaybolduğu 1981 Hindistan kazasıydı.

    Ülkemizde 1942’deki Bor kazasıyla başlayan (16 ölü, 21 yaralı) ölümlü büyük tren kazaları, günümüze kadar uzandı. En sonuncusunu maalesef 8 Temmuz’da Çorlu yakınlarında yaşadık. 24 kişi öldü, 318 kişi yaralandı. Kaza günü yayın yasağı ve bazı haberlere erişim engeli getirildi. Edirne-Halkalı seferini yapan banliyö treninin, “Tekirdağ Muratlı-Balabanlı bölgesinde menfez kesitinin yetersiz ve menfez üstüne yapılan dolgunun niteliksizliği nedeniyle sel sularının menfezde yer alan toprak dolguyu boşaltması ve raylarının askıda kalması ve kırılması ile vagonların raydan çıkması” sonucu kaza yaptığı bildiriliyor. Ancak ölümlü tren kazalarının Japonya’daki gibi sıfıra indirileceğinin, aynı hataların bir daha yapılmayacağının garantisini kimse veremiyor.

    Son facia Geçen Temmuz ayında Çorlu yakınlarında yaşanan tren faciası, demiryolları kazalarında da yakın tarihten ders almadığımızı ortaya koydu.

    Türkiye tarihindeki en büyük tren kazaları

    1945: Hayvan yüklü tren ile yolcu treni birbirine girdi

    7 Ekim Pazar günü saat 02.00 civarında Erzincan’ın Bağıştaş ilçesinde istasyona 3-4 km mesafede iki tren çarpıştı. Kasaplık hayvan yüklü bir marşandiz ile yolcu katarının birbirine girdiği kazada 40 kişi ve çok sayıda hayvan öldü. 12 vagonun parçalandığı, enkazın kaldırılmasının iki gün aldığı kazaya yolcu katarının şeftreniyle makinistinin, İliç istasyonu hareket memurundan emir almadan ve istasyon memuruna ‘föy dö marş’ı imzalatmadan hareket etmeleri sebep olarak görüldü.

    Kazanın ardından yardım yine demiryolu ile ulaştırıldı. Son belirlemelere göre sayıları 32 olan yaralılar Sivas ve Erzincan hastanelerine yerleştirildiler. Kaza yerine giden Cumhuriyet gazetesi muhabiri tanıklıklarını şöyle anlatmıştı: “Hiç kimse manzaranın bu kadar feci olabileceğine ihtimal vermiyordu; kazanın vuku bulduğu yer, çarpışan iki katara bir mezar olmuştu sanki… Tahmin ve tasavvurun çok fevkinde feci bir manzara ile karşılaşılması imdat treninden inenlerin çenelerini kilitlemişti. Hiç kimse yanındakine bir şey söyleyemiyor, bir şey soramıyordu… Parçalanmış vagonlar altından iniltiler geliyor, yol arkadaşının adını bağırarak, onun hayatı hakkında malumat edinmeye çalışan yaralı sesleri duyuluyordu”.

    1952: Fren patlaması sonucu 51 vagon paramparça oldu

    Adana ile Ulukışla arasında sefer yapan yük katarı 17 Mayıs günü saat 12.00 sıralarında Durak-Bucak istasyonları arasında fren patlaması dolayısıyla devrilince katara bağlı bulunan yolcu vagonu ve diğer vagonlar parçalandı. Tam 51 vagonun 5 kilometrelik alanda etrafa savrulduğu kazada 32 kişi öldü 22 kişi yaralandı. Kaza sonrası bölgedeki köylüler yaralıların hastaneye ulaştırılmasında etkin rol oynadı.

    1957: İhmalin getirdiği kafa kafaya çarpışma

    20 Ekim 1957’de saat 22.18’de İstanbul Ispartakule ile Yarımburgaz arasında Sirkeci’den Edirne’ye giden ekspres ile Edirne’den hareket eden motorlu tren çarpıştı. 95 kişinin öldüğü, 150 kişinin yaralandığı feci kazanın perde arkasında Yarımburgaz ve Ispartakule istasyon memurlarının aynı hat üzerinde trenlerin ikisine birden yol vermesi vardı. Bunun üzerine Edirne’den hareket eden motorlu trenin zaman zaman duraksadığı için son sürat ile hareket halinde olması frenleri etkisiz kıldı. İki istasyon arası ray hattında eğimli bir mevkide kaza meydana geldi. Kaza sonucu vagonlar “akordeon gibi” içiçe geçmişti. Kısa süre sonra başlayan yağmur kurtarma işini güçleştirmişti.

    1961: Arıza halindeki trene bir başka tren çarptı

    1 Mayıs günü İstanbul Maltepe ve Kartal arasında Kurtalan Postası’yla banliyö treni çarpıştı. Kartal’ı geçtikten sonra freni boşalan Kurtalan Postası, otomatik fren tertibatı ile kendi kendine durmuştu. Saat 18.05’i gösterirken banliyö treni hızlı bir şekilde gelip bu trene bindirdi. Cevizli istasyonundaki kazada 15 kişi öldü, 70 kişi yaralandı.

    1972: Kazazedeler yanarak can verdi

    Eskişehir-Gökçekısık’ta 31 Ekim günü meydana gelen kazada yine iki tren birbirine çarptı. Yolcuların bir kısmı devrilen vagonların altında kalarak bir kısmı da çıkan yangında yanarak can vermişti. 38 ölü, 90 yaralı vardı. Kazadan sağ kurtulan dizel lokomotifin makinisti “Bize yol verildi, yürüdük. Kaza çok fena yerde, virajda oldu. Birbirimizi görecek durumda değildik” demişti.

    1979: Ankara’da dört gün arayla iki kaza

    Ankara dört  gün arayla iki büyük tren kazası yaşanmıştı. 5 Ocak ve 9 Ocak’ta yaşanan kazalarda toplamda 49 kişi öldü; yaralanan sayısı 200’ü aştı.16 kişinin öldüğü ilk kazada Esenkent istasyonunda Anadolu Ekspresi duramayarak istasyonda bekleyen Boğaziçi Ekspresi’ne çarpmıştı. Kazada makinistler de hayatını kaybetmiş, kayıtlarda ise kaza sebebi “tespit edilememişti”. İkinci kaza daha acıydı. Behiçbey istasyonunda arıza dolayısıyla bekleyen trene kırmızı ışığa uymayan bir başka tren çarpmış ve kaza sonrası yangın çıkmıştı. Çarpan trenin sağ kurtulan makinisti kazadan sorumlu tutulmuştu.

    1980: Van Gölü Ekspresi yolculara mezar oldu

    7 Haziran’da Kayseri’den Sivas’a giden yük treninin Sarıoğlan-Tuzhisar istasyonları arasında Van Gölü Ekspresi’ne çarpmasıyla meydana gelen kazada 25 kişi öldü. Yine yangın çıkmış ve insanlar yanarak can vermişti; bu nedenle kimlik tespitinde zorluklar yaşandı. Kaza üzerine Devlet Demir Yolları yetkilisi “kazanın fren boşalmasından kaynaklandığı” söylemişti. Sağ kurtulan bir yolcunun “çarpışmadan hemen sonra trenden cam ve kapıları kırarak dışarı çıktık. Kazada trenin ön kısımları yanmaya başladı, bu arada yolcu taşıyan iki vagon da cayır cayır yanmaktaydı. Gözlerimizin önünde yanan yolcuların kurtarma olanağı yoktu” demişti.

    2004: Hızlı tren virajda raydan çıktı: 41 ölü

    22 Temmuz’da Ankara-İstanbul arasında hızlandırılmış tren seferini yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu adlı tren Pamukova’da raydan çıkmış, toplam 230 yolcudan 41 kişinin ölümüne, 89 kişinin de yaralanmasına sebep olmuştu. Mekece İstasyonu’ndan sonra 345 m yarıçapındaki dönemece 80 km hız limitine uymayıp 132 km hızla giren trenin ikinci vagonunun sol tekerleği raydan çıkmış, buna bağlı olarak diğer vagonlar da denge kaybederek yan yatmıştı. Raporda, kaza yerinde makinistler için uyarıcı işaret ve tabela bulunmadığı, toplam yolculuk için verilen 5 saat 15 dakikanın ve uygun olmayan altyapının da kazayı etkileyen faktörlerden olduğu belirtilmişti.

    2008: Hızlı tren kaza yaptı, dokuz yolcu hayatını kaybetti

    27 Ocak günü İstanbul-Denizli seferini yapan Pamukkale Ekspresi’nin dört vagonun devrilmesiyle meydana gelen kazaya ilk tespitlere göre iki rayın birleştiği yerdeki kırılma sebep oldu. Kütahya-Afyon istikametinde Çöğürler-Değirmenözü arasındaki kazada dokuz yolcu öldü, 37 kişi yaralandı. Kazazede yolcular bu kez donma tehlikesi yaşadılar.

  • Mimar Sinan: Eserleri var ama adı yok

    Mimar Sinan: Eserleri var ama adı yok

    Tarihimizin kuşkusuz en önemli mimarı Sinan üzerine, gerek yaşadığı dönemde (16. yüzyıl) gerekse sonrasında neredeyse hiçbir yazılı belge bulunmuyor. Hem çağdaşı tarihçiler hem sonrakiler, camilere ilişkin nice detaydan bahsederken Mimar Sinan ismini anmıyor. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan kimi oldukça tartışmalı belgeler ise, onun dev eserleriyle eşitsiz mahiyette. Osmanlı-Türk belgelerinde, Mimar Sinan’ın izinde…

    Kanunî Sultan Süleyman’ın mezarını kazdıran, elinde mimar arşını, zayıf çehreli kır sakallı, başında Selimî kavuk, ciddi bakışlı adam kuşkusuz Hassa Mimarbaşı Sinan Ağa (1489-1588?) idi. Bu resim, minyatür ustası Lokman’ın Târih-i Sultan Süleyman adlı mecmuasındaki betimlemelerden, Süleyman’ın defnini gösterendir. Bir fotoğraf kadar gerçekçi bu resim, Türk mimarlığı ve mimarları için eşsiz bir simgedir. Acaba, asırlar önce işinin ve ekibinin başında böylesine anlamlı duruş sergilemiş bir başka mimar mühendis resmi var mıdır?.. Bir uzman, bu minyatürden Sinan’ı çok yönlü okuyabilir.

    Kanunî’nin defninde Sinan

    Lokman’ın Kanunî Sultan Süleyman’ın defnini gösteren minyatürü. Mimar Sinan’ın da figüre edildiği bu minyatür tarihçiler için eşsiz bir kaynak.

    Sinan çocukluğunda, Osmanlı ulemasının “Gebran” dediği, Kapadokya’da yerleşik Şaman inançlı Türk topluluklarına mensup olmalı ki, bu kimliği gereği devşirilmişti. Kapıkulu ocağında acemi oğlan, yeniçeri, zemberekçi – zemberekçibaşı olmuş, yeteneğini kanıtlayarak Hassa Mimarları Ocağı’na geçmişti. Ser-mimaran-ı Hassa (kamu mimarlarının başı) görevi, emekliliğine, belki ölümüne kadar 30-40 yıl sürmüş olmalı. Yücelttiği eserlerin her biri -bize göre- Mohaç zaferinden, Bağdat’ın fethinden daha anlamlıdır. O, doğru tanınmalı ve anılmalıdır. Bu dâhi mühendis-mimarın meslektaşlarına ve hayranlarına, 2018’in, 430. ölüm yılı olduğunu da hatırlatalım.

    Mimar Sinan detayı Lokman’ın minyatüründen detay. Minyatürün üst sol kısmında Kanunî Sultan Süleyman için kazılan mezar yerinin başında elinde mimar arşını, zayıf çehresi, kır sakalı, Selimî kavuğuyla Mimar Sinan görülüyor.

    Sinan’ı bize tanıtan zamanının tek kaynağı, Sâî Mustafa Çelebi’nin, onun anlatışından kaleme aldığı Tezkiretül-Bünyan adlı yazma risaledir. Bunun versiyonları denebilecek Tezkiretü’l- Ebniye, Tuhfetü’l Mimarin, Selimiye Risalesi, Adsız Risale… denen yazmalar, aynı kaynaktan kopya ve alıntılardır. Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa’nın Cafer Efendi adlı birine, Tezkiretü’l Bünyan’dan yaptırttığı özet, Risâle-i Mimariye adıyla bilinir. Tezkiretü’l-Bünyan’ın ilk/özgün nüshası kayıptır. Tezkiretü’l- Bünyan’ı, Prof. Dr. Zeki Sönmez (Mimar Sinan İle İlgili Tarihi Yazmalar-Belgeler), Prof. Dr. Suphi Saatçi (Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan-Mimar Sinan’ın Hatıraları),sonraki nüshalarından inceleyip çalışarak yayımlamışlardır. Daha önce de Ahmet Refik (Türk Mimarları), Sinan’a ayırdığı bölümde Tezkiretü’l-Bünyan’a göndermelerde bulunmuştur. Bu eser ve Sinan üzerine daha başka çalışmalar da vardır.

    Mimar Sinan’ı bize tanıtan eserler

    Tezkiretü’l Ebniye. Sinan’ı bize tanıtan zamanının tek kaynağı, Sâî Mustafa Çelebi’nin, onun anlatışından kaleme aldığı Tezkiretül-Bünyan adlı yazma risaledir. Tezkiretü’l Ebniye bu eserden koya veya alıntı edilmiş tarih eserleridir.

    Bize gelince… Sinan’ı, çağdaşı ve bir sonraki dönemin tarihçilerinde aradık. Çünkü mimarlığımızın dünya çapındaki bu şahsiyeti, olağanüstü başarılı nedeniyle ödüllendiren çağdaşı padişahlar, devlet adamları, ulemadan birileri herhalde olmuş, tarihçiler de yazmıştı.

    Örneğin, Sinan’ı, Süleyman’ın defninde resmeden minyatürcü Lokman’a koşut, tezkireci hattat tarihçi ve sanat yazarı Mustafa Âlî (öl.1599?), yine tezkireci, divan kâtibi tarihçi Mustafa Selanikî de (öl.1600) herhalde o anın gözlemcileriydi ama yazmamışlar.

    Sultan Süleyman’ın (1520-1566), oğlu II. Selim’in (1566-1574) saltanatlarındaki büyük yapı çalışmalarının mimarbaşısı Sinan’ı, çağdaşı tarihçilerin övgüyle anmamaları düşünülemeyeceğinden, ilk önemli kaynak durumundaki Mustafa Âli’nin Künhü’l-ahbar’ına baktık. Bu eserin kütüphanemizdeki sonuncu cildi, Süleyman’ın tahta çıkışından (1520) III. Mehmed’in cülusuna (1595) kadar olayları verir. Büyük boy 231 yapraktır. Yazmanın ilgili bölümlerini dikkatle okuyup inceleyerek Sinan’ı aradık:

    “43. Vak’a” ve devamındaki Sultan Süleyman’ın Hayrat ve Hasenatı bahsinde önce Mehmed Han’ın (şehzade) vefatı, türbesi ve Şehzadebaşı Camii anlatılmış. Baba Süleyman, Kasım 1543’te defnedilen şehzadenin mezarı civarında iki minareli ikişer şerefeli bir camii şerif, sağında bir türbe, solunda medrese, kıblesinde imaret, avlusunda şadırvan yapılmasını buyurmuş. Beş-altı yıla varmadan 150 bin yük Osmanî akçesi harcanarak “sahib-i sikke ve hutbe” olan Osmanlı padişahları camilerinden farksız Şehzadebaşı Camii tamamlanmış. Mimarın adı geçmiyor.

    İkinci olarak yazar, “Câmi-i âlî-i lâtifleri ve ma’bed-i şerife ki Mülk-i Rûm’un Beyt-i mâmuru” dediği Süleymaniye’yi anlatmış. “…Eğer (efsanevi mimar) Sinimmar bu binayı görse kıskançlığından tekrar tekrar can verir ve yapan üstada çıraklık hizmetini edâ ederdi” demiş ama, Sinimmar’ın çıraklık etmek isteyeceği Sinan’ı yine anmamış! Ama medreselere atanan müderrislerin adlarını yazmış. On senede bin türlü zahmetle tamamlanan külliyede binden ziyade yapı ustaları, kalfalar çalıştığını, toplam sekiz kere yüz bin akçe ve 96 bin 380 filori (altın lira) harcandığını yazmış da bunların başındaki ser-mimarın adını acaba niye yazmamış?

    Şehzadebaşı Camii ve Süleymaniye Camii Kalenderhane’deki Şehzadebaşı Camii yakınlarından Süleymaniye Camii ve Boğaziçi’ne doğru bir görünüm. Fotoğrafta Mimar Sinan’ın İstanbul’a siluetini veren iki büyük eserini bir arada görmek mümkün.

    Devamında, “Hayrat-ı Sultaniye Kırk Çeşme ve Kemerler su yolunun dokuz senede tamamlandığı” yazılı. Su gelmeden halkın sıkıntısı pek ziyade imiş. Hersekzâde Su Yolu da aynı evrede yapılmış. Çekmece Köprüsü: Rum illeri payitahtına ulaşan cadde üzerinde olup değme donanımlı yolcular bile zarar görmeden, katar ve katırlar beygirler batıp çıkarak geçerlermiş. Köprü 975’te (1568) tamamlanmış. Açılışında nice kurban ve ganimet ile sahil dolmuş. Muhasebesi görülerek 114,5 yük akçe hesap olunmuş. Sinan adı yine yok!

    Kırkçeşme Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk’ta Mimar Sinan’ı anmamış. Mimar Sinan’ın eserlerinden Kırkçeşme su kemeri.

    Bağdat’ta imam-ı azâm türbesini, rafizi ve mülhit saldırısından korumak için hisar yapılması, yine Bağdat’ta Şeyh Abdülkadir Geylanî türbe ve camii tamiri, Konya’da surdışında Mevlâna’nın mezarı, semahanesi ve iki minareli camii, 967’de (1560) ihya olunmuş. Kûfe’de cami-külliye ile bir kilisenin camiye çevrilmesi, Şam’da Gök Meydan’da cami ve medrese; Şehzade Cihangir’in ruhu için Tophane sırtında bir cami, validesi Haseki Sultan (Hurrem) için Avretpazarı’nda cami, imaret, kadınlara özel darüşşifa, mektep, medrese, darülkurra; yine merhume adına Mekke ve Medine yoksulları için birer ziyafethâne yapılmış. Edirne’ye su getirilerek çeşmelerde akıtılmış; Meriç üzerine Mustafa Paşa Köprüsü ve bunun başına kervansaray, cami ve imaret; Süleyman’ın kızı Mihrümah için Üsküdar’da lebideryada cami, medrese, mektep han ve imaret inşa edilmiş. Bunların hiçbirinde de Sinan adı veya mimarbaşı geçmiyor!

    Tarihçi Âlî, Süleyman’ın oğlu II. Selim’in ise 1573’te Ayasofya çevresindeki evleri ve diğer binaları ehven bedellerle kamulaştırıp camiyi sağlamlaştırtarak iki de minare ekletmiş ve Eski Ayasofya medresesinden ayrıca iki medrese daha yapılmasını buyurmuş. Burada kendisi için de bir türbe yeri belirlemiş.

    Edirne Selimiye Camii: Yapımını başlatmış ama ömrü vefa etmemiş. İstanbul’da yanan Saray-ı hümayun mutfaklarını, kasır ve hamamları yaptırdıktan sonra hamama girip “safa sürerken” ayakları kayıp vücudu sarsılmış hummaya yakalanarak mide zaafı” sonucu (3 Aralık 1574) zemherinin 2. günü öğle vakti vefat etmiş.

    Bu bilgileri veren yazar, Sultan Süleyman ve II. Selim zamanlarında Edirne ve İstanbul’da, Mekke ve Bağdat’a kadar, yukarıda sıralanan hayratın hiçbirinde de Mimar Sinan’ı anmamış! Oysa Künhü’l-Ahbar, bu padişahların dönemleri için birinci derecede kaynak, yazar Mustafa Âlî de sanata mimarlığa ilgi duyan, bir çok alanda eserler yazmış bir aydındı.

    Aynı dönemin bir diğer tarihçisi, divan kâtibi, ruznamçe görevlerinde de bulunmuş saray kadrosundan Mustafa Selanikî’dir (öl. 1600). Adıyla anılan tarihi, Süleyman Kanuni’nin son üç yılı ile 1600’e kadar olayları içermektedir ama –Lokman’ın betimlediği- Süleyman’ın defninde mezarının başındaki Sinan mıydı değil miydi sorusuna bu yazar da değinmemiş. II. Selim’in son saltanat yılında saray mutfağı ile hamamının yanışını, yenisinin yapılması kararını anlatırken “…Kaptan Paşa, yeniçeri ağası ve İstanbul ağası gelip Mimar Sinan Ağa üslûb-ı âhar üzere resm-i binasını tarh eyleyip mahalli pâk olundu. Divân-âli Meydanından iki buçuk zirâ yer alınıp Matbah-ı âmire yerine katıldı. Matbah tevsii buyuruldu” diye yazmış.

    Selanikî, “II. Selim’e sekiz yıllık saltanatında sekiz azim eser nasip oldu” dedikten sonra bunları sıralamış: 1) Yemen’in fethi, 2) Kâbe’nin çevresine 360 kubbe inşası -ki bunu, Mısır’dan giden, Horos Memi diye tanınan zamanın mimar ve mühendisi yapmış, 3) Yine Mekke’de Mihrümah Sultan adına Arafat Dağı’na ve Harem-i şerife su akıtılmış ki bunları da Mısır defterdarları İbrahim Bey sonra Etmekçizâde Mehmed Bey yaptırmışlar 4) Lala Mustafa Paşa, Kıbrıs’ı almış, 5) Edirne’de mimar ve mühendis ve pesendide-i cihân (dünyaca beğenilen) Sinan Ağa eliyle cihâr (dört) minareli câmi-i şerif Selimiye) yapılmış ki sultanlardan hiçbirine böyle bir eser nasip ve müyesser olmamış, 6) Ayasofya’nın çevresindeki -eserin meyletmesine sebep olan yapıların kaldırılmasıdır. “Hazret-i padişah (II. Selim), devlet erkânı ve ulema ile üstüne gelip esere bitişik ne kadar bina varsa cümlesinin düşük baha ile alınıp yıkılmasını ferman buyurmuş. “Koca Mimar Sinan Ağa’ya mübarek kelâmıyla sipariş edip – Ayasofya’nın iktiza eylediği yerlerine muhkem payandalar yapıp istihkâm üzere etrafını tevsi’ eyleyiver ki muradım cami-i şerifi ihya eyleyip eser-i has edinmektir” dedikten sonra hil’at-ı fahire (onur kürkü) giydirerek şereflendirmiş, 7) Büyükçekmece’de “derya içinde yapılan büyük köprüdür ki Sultan Süleyman Han, yalnız temeline 200 yük sarf etmişti”, 8) “Anavarin Limanı ağzına Kaptan Kılıç Ali Paşa eliyle bir muhkem kale bina olunmuştur” (Tunus’un alınması).

    Selimiye Camii Alman oryantalist Salomon Schweigger’den Selimiye Camii illüstrasyonu

    Yazar, bu sekiz girişimden üçünde, yanan saray mutfağı ve hamamının yeniden yapılmasında, Edirne Selimiye Camii’nin inşasnda “mimar mühendis” olarak; Ayasofya’yı sağlamlaştırılma çevresinin kamulaştırılması işlerinde Sinan’ı anmış. Ayrıca Süleyman dönemindeki Ayan (Sapanca) Gölü’nün İzmit Körfezi’ne bağlanması girişiminde de “Merhum Koca Mimar Sinan Ağa ve Kiriz Nikola” demekle meşhur zimmi Nikola’nın, yaklaşık 18 km kadar kanal kazdırıp göl suyunun körfeze akacağı bir haliç tasarladıklarını, engeller yüzünden bu kazının 1591’de bırakıldığını açıklamış.

    Ayasofya ve Selimiye Sağda Ayasofya’nın bakımında da II. Selim tarafından görevlendirilen Mimar Sinan, eşsiz binanın bugünkü ihtişamında büyük pay sahibidir. Solda Selimiye Camii minyatürü.

    Selânikî, Sinan Paşa’nın III. Murad için 1591’de Ahırkapı’da inşa ettirdiği saray kasrını ise 1591’de Ser-mimaran-ı âlem olan Davud Ağa’ya yaptırdığını yazıyor ki, bu durumda Mimar Sinan 1588’de değil, kanal kazısının bırakıldığı 1591’de ölmüş, Davud Ağa da mimarbaşı atanmış olmalıdır.

    Başka kaynaklarda Sinan aramak…

    Naimâ’ya kaynaklık eden Hasanbeyzâde Tarihi’nde Ahmed Paşa’nın (öl.1636) Süleyman ve II. Selim saltanatlarında yapılan eserlerin anlattığı bölümün,Künhü’lahbar’dan alındığı açık. Doğal ki Sinan yine yok!

    Sinan’a yetişmeyen tarih yazarlarından Kazasker Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi (öl.1658), Ravzatü’l-ebrar adlı tarihinde ve Süleymannâme’sinde, Kanunî Süleyman’ı anlatırken “…mesleğinin sihirbazı denecek becerideki mimarına inşa ettirdiği cevami ve sevamilere…”, hayrat ve hasenata değinmiş ama, mimarın -kuşkusuz Sinan’dı- adını yazmamış. Buna karşılık, camisinin temeline mihrap taşını, -kendisi gibi ulemadan- Şeyhülislam Ebussuud Efendiy’e koydurttuğunu vurgulamış. Sayıp sıraladığı eserler de yine Künhü’l-ahbar’daki gibi.

    Üslubu ve konuları seçişi farklı tarihçi-yazar Hezarfen Hüseyin Efendi de (öl.1698) Tenkihü’t-tevarih’de (yazma), Sultan Süleyman’ın kendi adıyla anılan camiyi yaptırdığını, Büyükçekmece Köprüsü bitmeden “başladı bu cisre olmadan tamam/ Nâim cennetine göçtüğünü”, bu eseri oğlu II. Selim’in tamamlattığını, bunun saltanatında sarayda hamam, daire ve kasırlar yapıldığını yazmış. Ne Süleymaniye’de ne Selimiye’de ne Büyükçekmece Köprüsü’nde Sinan’ın veya başka bir mimarın adını vermemiş.

    Avrupa’da Rönesans mimarisi şaheserlerinin yükselmesine koşut, İstanbul’da, Edirne’de şaheserler yücelten Sinan’ı kimi tarihçiler niçin anmadılar veya şöylesine geçiştirdiler? Ölüm tarihleri dikkate alındığında örneğin Kemalpaşa-zâde, Harirî, hatta Matrakçı Nasuh, Sehî Çelebi ve daha birçokları belki adını bile duymamışlardı.

    Bu durumda Süleymaniye’nin külliyesini, Mihrümah’ın hayratını, Büyükçekmece Köprüsü’nü, ta Bağdat’taki İmam-ı Azam Türbesi’ni… kim-kimler yapmıştı?.. Sinan, Saî Çelebi’ye Tezkiretü’l -Bünyân’ı dikte ettirmese bu kaynaktan da kısmen Evliya Çelebi aktarmasa, biz bugün Süleymaniye için bile “Sinan’ındır” diyemeyecektik miydik?

    Süleymaniye Camii minyatürü. Mimar Sinan’ın eserleri o dönemden bugüne ulaşan birçok belgede çok ilgi görse de kendisinden bahsedilmemiş.

    Bu kaynaklar dışında daha eski tarihli, Sinan’dan hiç sözetmeyen başka eserler de var. Örneğin veziriazam Lutfi Paşa’nın Tevarih-i Âl-ı Osman’ı(1925), 1541’de azledilip Dimetoka’ya sürüldüğünden Sinan’ı tanımamış, yaptığı eserleri görmemiş olmalı.

    Peçevî İbrahim (öl.1649), Osmanlı Devleti’nin 1574-1649 dönemini siyasal, askerî, sosyal değinmelerle anlattığı Peçevî Tarihi’nde de Süleymaniye mimarı anılmadan anlatılıyor. Eseri günümüz Türkçesine çeviren Murat Uraz, Sinan’ı dipnota koymuş. Bu eserde, Büyükçekmece Köprüsü, Selimiye, Şehzade Camii, Avret Pazarı (Haseki), Mihrümah, Cihangir camileri, Edirne su tesisi, Mustafa Paşa Köprüsü ve Camii, Bağdat’ta İmam-ı Azâm ve Abdülkadir Geylâni türbeleri, Konya’da Mevlanâ Türbesi, Şam’da Cami, Haremeyn’de hayrat, Arafat’ta Mekke’de çeşmeler, Hz. Hadice Evi ve Mescidi, Dört Mezhep mescitleri, Haseki İmareti, Kudüs’te Kubbetüssahra. Bu sayılanlarda da Sinan’a, başka mimarlara atıf yok!

    Enderundan yetişme Tarihçi Solakzâde (öl.1658), Peçevî’nin yazdıklarını tekrarlarken eserlere harcananlar konusunda “yük” hesabıyla bilgiler vermiş ama o da Sinan’a değinmemiş.

    Evliya Çelebi (öl.1681?) Seyahatnâme’de: Sinan’ın mensup olduğu “Esnaf-ı neccaran-ı mimaran” ı şöyle tanıtmış: “Kârhâneleri (koğuş ve işyerleri) Vefa’da Doğramacıbaşı kârhanesidir. Amma büyük ağalıktır. Cümle ihtiyarları ile üstatları hanelerinde otururlar. Tam yetmiş halifesi (kalfa), vardır ki her biri İstanbul (surları) gibi bir kale, Ayasofya ve Süleymaniye gibi camiler yapmaya kadirdirler. Yetmiş kethüda, onlarla beraber yetmiş de çavuş, gün boyu (İstanbul’u) dolaşırlar” diyor.

    Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Mimar Sinan bahsi

    Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de Mimar Sinan’ın geçtiği nadir eserler arasında.

    Süleymaniye Camii’nin yapımında “bina emini ve nazırı, mutemetler, muhasebeciler varmış. 8 kere yüz bin ve 90 bin 388 yük filori sarf edilmiş”; Şehzade Camii için “Sinan kârı” diyen Evliya, bir konuşma da aktarmış. Mimarbaşı Sinan, Sultan Süleyman’a Süleymaniye için “Padişahım bu büyük hayrat ancak size nasip olur ve illa başka bir melik kadir değildir” demiş. Caminin inşaında Mısır’dan getirilen sütunlara ağırlık binmemesi için hesaplamalar yapılmış. Vitrayları Sarhoş İbrahim, bir mermer üstadı da minberi ve mihrabı yapmış; hatları Karahisarî kulu Hasan Çelebi, kubbedeki hatları Karahisarî yazmışlar. Evliya, Cevahir minaresi için de “Acem elçisinin getirdiği mücevheratı, padişah, Sinan’a verip molozlar içinde harca karıştırtmış” diyor.

    Süleymaniye tamamlanınca Koca Mimar Sinan “Padişahım sana bir cami bina ve inşa ettim ki kıyamet gününde Hallac-ı Mansur gelip yeryüzündeki binaları, dağları, hallaç kemanında atılan pamuk misali, bu caminin kubbesi çevgân topu gibi yuvarlanacaktır!” diyerek caminin sağlamlığını övmüş. Eser tamamlanınca üstadlar (hassa mimarları) temaşa ederek “ilm-i hendeseye malik Koca Sinan yed-i tulânisini (elinin becerikliliğini) göstermiş” deyip susmuşlar. Sinan, zelzelede yıkılmasın diye camiyi alçak ve direksiz (?) yapmış, dört duvara kubbe koymuş.

    Nakkaş Osman’a ait Süleymaniye Camii minyatürü.

    Evliya, Süleyman’ın türbesi için “bir üstâd-ı şirîn-kâr, iki kat kubbe-i sagire (küçük) altında yapmış” diyor. Türbeyi yapan Sinan değil, mahir bir başka hassa mimarı olmalı…

    Seyahatnâme’de, İstanbul’un suya kavuşturulmasında “Padişahım, 11 mil batıdaki kaynağa kadar keseleri uç uca dizerseniz bu hayrat size nasip olur!” cümlesi ise -adı anılmasa da- kuşkusuz Sinan’ındır.

    Hüseyin Ayvansarayî (öl. 1787) Hadikatü’l- Cevamide Şehzadebaşı Camii haziresindeki türbeleri, gömülü olanları; Süleymaniye’deki yazıların hattatının Karahisârî kulu Hasan Çelebi olduğunu, bu zatın öldüğü tarihi, gömüldüğü yeri; Süleymaniye türbe ve haziresinde yatanları vs. yazdıktan sonra “Caminin mimarı Sinan Ağa’nın dahi Ağa Kapısı civarında mektep ve sebil bina eylediği, buranın mezaristanında müstakil türbesinde örf (büyük sarığı) ile gömüldüğünü” söylemiş, “merhum Yeniçeri Ocağı haseki mütekaitlerindendi” diye not düşmüş.

    Hadikatü’l Cevami Ayvansarayî, eseri Hadikatü’l Cevami’de “Mimar Sinan Mescidi’nin banisi meşhur Mimar Sinan’dır.” diyerek tarihe notunu düşmüştür.

    Ayvansarayî, “Mimar Sinan Mescidi’nin banisi meşhur Mimar Sinan’dır. Ağa Kapısı yakınında, mektep ve sebili civarındadır. Hâkizâde Halil Efendi Camii’ne minber vazetmiştir. Vakfı, Mimar Sinan’ın kabri duvarında pencereler üzerindedir. Bu yerin evsaf ve ahvaline düşürülen tarih yazılıdır” demiş. Sinan’ın yaşamöyküsü için bu cümleler önemlidir.

    Hadikatü’l-Cevami yazarı, Mimar Sinan Ağa’nın kendi mescidi ve mektebi dışında İstanbul cami ve mescitlerinin hiçbirine “Sinan eseridir” kaydı koymamıştır.

    Elçi Busbeq, 1555-1560 arasında İstanbul’u görenlerden. Mektuplarında Rüstem Paşa’ya gönderdiği rüşveti, genç bir kıza âşık olan kocakarının erkek kılığına girip kızla evlenme girişimini bile anlatmış da Sinan’ı ve eserlerini anmamış!

    Başka bir elçilik mensubu Stephan Gerlah (1573-1576) Türkiye Günlüğü’nde II. Selim’in ölüm sebebini çok fazla koyun sucuğu yedikten sonra aşırı su içmesine ve kalbinin kan içinde boğulmasına bağlamış da ama bu padişahın Sinan’a yaptırdığı Selimiye Camii’nden söz etmemiş! Sinan mesleğinin zirvesinde, anıt eserleri de İstanbul’u, Edirne’yi süslerken Gerlah’ın eserinde (Türkçesi, 2 ciltte 900 sayfa) Sinan’ı anmayışına ne anlam vermeli?

    1578-1581 yıllarında bir başka İstanbul gözlemcisi Salomon Schweigger’dir. Sultanlar Kentine Yolculuk’ta Sinan’ı anmadan, söz gelişi “II. Selim, Edirne’deki Selimiye’yi Kıbrıs fethinden elde ettiği gelirle yaptırmıştır” dedikten sonra camide kullanılan soy malzemeyi sayarak kitabına bir Selimiye gravürü de koymuş. “İstanbul’daki camiler, Ayasofya’dan sonra Süleyman’ın camiidir. Bu ve Şehzade Mehmed’inki taştandır. Duvarlar öyle ustalıkla örülmüş ki insana tek parça taştan izlenimi verir. Taşların bir kısmı Kizikos’tan, bir kısmı da Truva’dan, başka yerlerden toplanıp getirilmiş. Büyük taşlar marangozların testerelerine benzeyen am a dişleri olmayan gereçlerle enine boyuna kesilmiş” diyor ama Sinan’ı anmıyor.

    Sonuç

    Tezkiretü’l-Ebniye, Tuhfetü’l-Mimarîn… ve diğer risalelere kaynaklık eden 1570’li, 1580’li yıllarda Sâî Çelebi’nin kaleminden çıkmış asıl Tezkiretü’l- Bünyan günümüze ulaşmamıştır. Bunun, biri tarihsiz, diğeri 1144 (1731) tarihli Revan nüshaları ve kimi aktarmalar bulunmasa –anıt eserlerde adı da yazılı olmadığından- Sinan’ı birkaç tarihten ve Evliya Çelebi’den öğrenecektik. Daha önemli sorun, Sâî’nin sıraladığı yüzlerce esere, Sinan’ın yapısı dedirtecek özgün ikinci bir eserin bulunmayışıdır. Bu bir yana, ne kadar uzun yaşasa da birçoğu anıtsal bu sayıda eser kuran bir mimar da olamaz. Ancak ne kaynaklardan kaleme aldığımız bu yazı ne Süleymaniye’ye Selimiye’ye hayranlıkla bakışımızı, Sinan’a da saygımızı elbette etkilemiyor.

    Zamanımızda Sinan üzerine çalışan tarihçi ve uzmanlar, -başta Ahmet Refik- Sinan’ın hayatı ve eserleri üzerlerine makaleler yazdılar, yazıyorlar. Prof. Dr. Oktay Aslanapa (Makaleler), Prof. Dr. Zeki Sönmez (Mimar Sinan İle İlgili Tarihi Yazmalar-Belgeler), Prof. Dr. Suphi Saatçi (Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan)… Bu eserler büyük ustaya yönelik birer vefa örneğidir.

    Uygarlığımıza hizmette Sinan gibi ikinci bir mütefekkir sanatkâr göstermeyiz. Ancak Büyük Çekmece Köprüsü’ne “aslı kayıp” denerek yakın zamanlarda konan yazıtı “Yusuf Sinan” okuyarak Sinan kitabesi demek; yine aslı kaybolmuş (!) “tasarlama” bir istife de Sinan’ın mührü demek, -şayet varsa- asılları bulununcaya değin doğru değildir.

    Bunun gibi Ağırnas’a her gidişimizde bize Sinan’ın evi diye gösterilen taş devri mağaralarını da, duvarında 1952 yazılı evi de Sinan’la bağdaştırmak imkânsızdır. Yalnız, orada Prof. Dr. Metin Sözen’le bir evin bahçesinde “Sinan-kârî” denebilir özenle işlenmiş, dört taraflı -taş oyma- bir bahçe arkı görmüş ve “Sinan’ın eseri olabilir mi” diye düşünmüştük. Bu ark “Sinan işi” değilse bile onun sulama suyunun doğru kullanılması için kendi köyünde geliştirdiği sulama sisteminin bir örneğiydi kuşkusuz. Mimarlığında su kemeri, bent, hamam, çeşme, köprü gibi eserler yaptığı dikkate alınınca su tesisleriyle daha çocukluğunda ilgilendiği olasıdır.