Hem bizde hem karşı coğrafyada ustayla çırak arasındaki ilişkiler hem sağlam hem de gerilimlidir. Daidolos-Talos, Russell- Wittgenstein, Freud-Tausk, Picasso-Braque… Hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog. İlişkileri karakter meşrepleri yoğurur; gerçek bağ ise ancak denklik asasına dayanarak gelişir.
İkonograf-seyyah Nicolas Bouvier’nin (ki Anadolu’yu da arşınlamıştı) ufarak İmgeden Hikâyeler kitabının her parçası önümde derin ufuklu bir pencere açtı. Manesse Codex (14. yüzyıl başında yazılmış Ortaçağ Alman şiirleri derlemesi) çıkışlı gravürü izleyen metnin çekirdek cümlesi de: “Bilginin peşine takılışı, hep enikonu bilgi yüklü bir olgun ile bu bağlamda susuz bir gencin arasındaki güven sözleşmesi saydım”.
Bizim kültürümüz güzel bir deyişle karşılamıştır kontratı: El almak, el vermek. Yarım yüzyıl içinde sözkonusu köprüden çift kutuplu geçtim; hayatımın kutluluk eksenlerinden birini kurdu ve kalıcı oldu kesintisiz alışveriş. Büyük ve derin kazanım deposunu baştan uca “dia-log”lar besledi, doldurdu.
Başdaşlık daha yüksek bir çıtaya işaret etse bile, kafadarlık bir o kadar gerekli. İkisinde de, bir alt anadamar olarak gönüldeşliğin de payı okunur. Burada alışveriş kavramı bambaşka niteliğe bürünür. Hesse’yi, bir-iki romanını anmanın sırası: Usta-çömez ilişkisini yukarı çeken, ilkinin ikinciyi kendisine bağlı kalmaya zorlamadığı, tersine çok gecikmeden gedik çıkmaya davet ettiği eşikte bağ kopmaz kaldı ki, sağlamlaşır.
İki yönde de yaşadım bunu -talihim sayarım. Buna karşılık, şeyh-mürid denklemine kesinkes yakınlık duymadım; bu tarz eğilimleri olan büyüklerimden ve küçüklerimden uzak durdum: Kafa partönerliği her koşulda özerk, özgün kutup olunsun ister.
Hesse’de şüphesiz ülküselleştirme eğilimi öne çıkmıştır; gene de ilişkinin karmaşık cephelerini kurcalamaktan geri durmadığını görüyoruz yazarın. Bir anlamda etki alanında kaldığını söyleyebiliriz usta-çırak ilişkisi ekseninde, Bilge Karasu’nun: Ama o ısrarlı, başat sorunsallık yapıtının merkezinden uzaklaşmamıştır -kanımca hâlâ sökülmeyi bekleyen bir varoluş düğümü.
Gelgelelim yaşam pratiği, kurmacanın kapsama alanı kadar incelikli olmuyor galiba. Feyerabend’in deneyimlerini aktarma biçimi, Russell-Wittgeinstein ikilisinin durumu, hele ki Freud’un başta Tausk bütün “çömez”leriyle derin itişmeleri, hemen hep iplerin gerildiğini gösteriyor.
Kübist dostluk 1907’nin ilkbaharında Fransız ressam Georges Braque, “Les Demoiselles d’Avignon“ başlıklı çalışmasını görmek için Picasso’yu stüdyosunda ziyaret eder. Braque, izleyen senelerde Picasso ile sıkı ama uzaktan bir dostluk kurar.
‘Yaratı ve Düşünce’ dünyası, bütün farklı parametre özelliklerine karşın ortak ya da koşut sorunlar seriyor önümüze: Bağ bağlamında! İlkinin çehresini belirleyen bir kurallar manzumesi yok, ilişkileri karakter meşrepleri yoğuruyor. Daidalos’un kendisinden daha yetenekli olabileceği korkusuyla öğrencisi Talos’u öldürmesinden başlayan bir iç tarihte tür tür örnek-durumla karşılaşıyoruz. Sadakatı ölçü bilenler, ihaneti kaçınılmaz sayanlar, Picasso-Braque ikilisinde gördüğümüz gibi bir dönem yüzde yüz symbiosis ilişkisi yaşayanlar (gene de hep karşılıklı saygılı, uzaktan dost kalmışlardır), hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog.
Düşünce dünyası, hele akademik zeminli olanı, hiyerarşik arızaların egemen olduğu bir ortam doğurmuş genelde. George Steiner’in Üstadlar ve Çömezler kitabı bir anatomi dersi; oyun kurallarını deşifre ediyor. “Üstâd” katına çıkmış, çıkarılmış kişi ile seçtiği yardımcıları arasındaki farkı yalnızca değişik ünvan kullanımları vurgulamıyor; “duruş”lara yedirilmesi beklenen basamak-hiza-statü ayrıştırmaları bütün bir stilistik edâ barındırıyor içinde.
Unutması güç kişisel anılardan biri: Yaz tatili, poker masası, oyunculardan ikisi profesörle asistanı, oyunun akışı içinde asistan eline iyi kâğıt geldiği için rest çekecek oluyor, profesör hışımla ‘sözünü geri almasını’ istiyor, öyle de yapıyor asistan, masayı hemen terk ediyorum ve uzaklaşıyorum, profesör yanıma geliyor ve özründen büyük açıklamasını getiriyor: Oyun masasında çekilen rest, göz yumarsan, orada kalmaz, okula kadar gelir!
Boynuz kulağı geçince Daidalos, Antik Yunan mitolojisinde yetenekli bir zanaatkar ve mimardır. Çırağı ve aynı zamanda yeğeni olan Talos, dayısının yeteneğini aşan eserler vermeye başlar. Talos, bir yılan çenesini marangozlukta testere olarak kullanmaya karar verdiğinde Daidalos kıskançlık krizine girer ve yeğenini Akropol’den aşağı atarak öldürür.
Okula özgü sorunlar mı, hayır, ekole de özgüdür. Alaattin Karaca yazıyor: “Nuri Pakdil’in, çayın şekerinden tutun, yenecek ve yenmeyecek şeylere, giyeceklere, kahvede oturulacak konumu, kışın ağızdan değil burundan nefes almaları, neleri okumaları gerektiğine kadar herşeye müdahalesi ve uzun yürüyüşler, öfke patlamaları, saatlarca süren suskunluklar, şaşırtıcı protestolar… Ama beni asıl, aralarındaki inanılmaz ve güçlü bağ etkiledi! Neydi onları birbirlerine bu denli bağlayan?” Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları başlığıyla yayınlanan üç ciltlik günlüğündeki ‘Pakdil tapıncı’ karşısında şaşkın Karaca: “Kahvehanelerde uzun oturuşlardan sonra, gecenin bir saatinde her defa tekrarlanan ritüel: Hacıbayram Veli türbesinde verilen tekmil, yapılan dua, ayrılış öncesi okuma üfleme, Hüseyin Su’yu omuz başlarından dizlerine kadar mesh… izahı zor bunların!”
Neresi zor olabilir ki?! Yetke saplantısı, hükümran kişilik bir yanda, kişi kültü ötekinde, bu kültürel coğrafyanın tarihinde kaynıyor sözkonusu ilişkinin benzerleri. Karşı coğrafyada yok muydu, yok mudur benzer denklemler? Bir dolusuna denk geliyoruz kayıtlarda. Farksa, canalıcı fark orada ilişki ve bağ seçeneklerinin zaman içinde nicel ve nitel açıdan geliştirilmesinde yaşanmıştır: Sokrates’ten başlayarak, adım adım.
Gerçek bağ, denklik asasına dayanarak gelişir -yoksa gün gelir kopar ip, koptuğu noktadan parçacıkları saçılır.
ŞAM-I ŞERİF:Dımışk, Dımışk-ı Şam da denilen, Osmanlı Devleti’nin Suriye eyaleti ve yönetim merkezi olan Arap kenti. Osmanlı kültüründe Şam ön adıyla birçok deyim – söz yerleşikti. Şam alacası (kumaş), Şam baba (tatlı), Şam ekmeği (francala), Şam şekeri (ince boru gibi renkli şeker), şambabası (sözü dinlenmeyen) Şâmî (Şam yapımı), Şam kılıcı, Şam işi…
ŞEHBÂL: 14 Mart 1909- 24 Temmuz 1914 tarihleri arasında, Hüseyin Sadreddin (Arel) tarafından 15 günde bir yayımlanan genel kültür dergisi. Edebiyat, tarih, müzik, moda konularında yazılar, konulardan bağımsız özgün fotoğraflar içermekteydi. Yazarları arasında, -yayıncısından başka- Halid Ziya (Uşaklıgil), Faik Ali (Ozansoy), Hıfzı Tevfik (Gönensay) gibi aydınlar da vardı.
ŞİRKET-İ HAYRİYE: 1850’de İstanbul’da kurulan denizcilik işletmesi. Osmanlı hükümetinin girişimiyle Tersaneden alınan gemilerle faaliyete geçen işletme, kısa zamanda gelişti. Osmanlı Devleti’nin kapanışından sonra da aynı adla daha 22 yıl çalıştı. 1944’te şirketin mal varlığı Devlet Denizyollarına geçti. Şirket-i Hayriye, Boğaziçi’nden başka Adalar, İzmit, Yalova, Bandırma hatlarında da vapur çalıştırmıştır.
Mükemmel içerik ve tasarım
Osmanlı Devleti’nin son döneminde yayımlanan Şehbal mecmuası, müthiş tasarımı ve tanınmış yazarlarıyla dikkati çekerdi.
Önceleri insanlar sabah ile öğle arası çorba ya da sıcak bir içecek, yanında da tok tutacak tahıllı ürünler yemişler. Sanayi Devrimi ve elektrik ışığıyla sabahları kuvvetli yemek gerekmiş ve düzen değişmiş. Latin kökenli dillerde disjejunare, yani “akşamdan sabaha süren orucu bozmak” anlamına gelen kahvaltı, bizde de “alesseher” ve “kahve altı” olarak yerleşmiş. Bugün otantik, serpme “köy kahvaltı”larımız var artık. Bir nevi “alaturkalaşmış brunch” gibi.
Balkonlarda, bahçelerde, ağaçların altında kurulan sofralarda kahvaltının en keyifli zamanı şimdi. Günün en önemli öğünü deniyor, sabahları bir “kral gibi” yememiz öğütleniyor. Tarih boyu, uyanır uyanmaz bir şeyler yememiş insanlar. Önce çalışmışlar ve iyice acıkmayı beklemişler. Yemek tarihçileri birçok insan için “kahvaltı” diye bir öğünün olmadığını, olsa bile çok basit yiyeceklerle geçiştirildiğini ve iyi bir kahvaltı sofrasının boş vakti olan zenginlere özgü bir öğün olduğunda birleşiyorlar.
Kahvaltının vazgeçilmezleri Birçok ülkede kahvaltının vazgeçilmezi yumurta, ekmek ve kahve Fransız gerçekçi ressam François Bonvin’in natürmort yorumuyla (1886).
Kahvaltının günün hangi zamanı yendiği kim olduğuna, nerede yaşadığına, ne kadar varsıl olduğuna ve ne iş yaptığına bağlı. Paran çoksa, daha çok ve daha geç yiyebilirsin ve sofrada daha çok zaman geçirebilirsin ne de olsa…
Çok yakın zamanlara kadar insanlar sabah ile öğle arası çorba ya da sıcak bir içecek, yanında da tok tutacak tahıllı ürünler yemişler; pirinç, yulaf veya ekmek gibi. Antik Mısır’da işçilerin işbaşı yapmadan günün tek öğünü olan ekmek, soğan ve bira ile güne başladıklarını, daha varsıl kişilerin ise bu öğüne bakla, fasulye, sarımsak ve pırasa eklediklerini öğreniyoruz. Antik Yunan’da Homeros’un İliada’sına kulak verirsek gündoğumundan hemen sonra ariston denilen hafif bir öğün varmış. Sonraları ariston öğlene kaymış, yerini gündoğumundan hemen sonra yenen akratismos isimli farklı bir sabah öğünü almış. Şaraba banılan arpa ekmeğinden ibaret olan bu öğüne bazen incir ve zeytin de katılırmış. Şair Cratinus’a bakarsak bir de tagenias veya staitinos denen eski bir buğday çeşidi olan kızıl buğdaydan yapılan gözlemeler de kahvaltıya katılmış. Athenaus da Deipnosophistae isimli eserinde bu gözlemelerin üzerine bal, susam ve peynir konularak yendiğinden bahsediyor.
Romalılar kahvaltıya jentaculum adını vermişler. Gündelik yemeklerden tür olarak farklı şeyler yenmezmiş. Ekmek, peynir, yeşillikler, yemişler, üzüm ve akşamdan artmışsa soğuk etler, yanında içecek olarak ise şarap, bal ve baharat ile tatlandırılmış mulsum. Şair Martialis’e bakarsak bu öğün sabaha karşı yenirmiş ama başka kaynaklar kuşluk zamanı yendiğini söylüyor. Romalı askerler ise pulmentus denilen su ile pişirilmiş kızıl buğday veya arpa lapası yerlermiş.
Antik Romalıların kahvaltısı: ‘jentaculum’ Romalılar kahvaltıya “jentaculum” adını vermişlerdi. Antik Roma kahvaltısında gündelik yemeklerden tür olarak farklı şeyler yenmezdi. Ekmek, peynir, yeşillikler, yemişler, üzüm ve akşamdan artmışsa soğuk etlerin yanında içecek olarak şarap, bal ve baharat ile tatlandırılmış “mulsum” içilirdi.
Latin kökenli dillerde kahvaltı sözcüğünün disjejunare, yani “akşamdan sabaha süren orucu bozmak” anlamından geldiğini görüyoruz. Kahvaltı Katolik kilisesi tarafından “oburluk”la eşdeğer tutulduğu için Thomas Aquinas 13. yüzyılda erken yemek yemenin günahından söz etmiş. Kiliseye göre sabahları canın kahvaltı çekiyorsa, illa ki şarap ya da bira gibi başka zararlı zevklerin de kölesi olmuşsun demekti; zira kahvaltı bir parça çavdar ekmeği ile düşük alkollü biradan oluşuyordu. Sabah erken bir öğün, ancak çocuklara, sakatlara ve az ama sık yemesi gereken hastalara özgü sayılmış.
Daha yakın zamanlarda ise sabahları kahvaltı etmek, yoksul olmak ve öğle yemeğine kadar ağır işlere enerji bulmak için yemek zorunda olmak anlamına geliyordu. Oburlukla ve nefse hakim olamamak ile ilişkilendirildiği için insanlar kahvaltı etmekten kimi zaman utanıyorlardı da.
Kahvaltı sözcüğü İngiliz kraliyetinin muhasebe kayıtlarında ilk defa 1463 yılında geçiyor. Yemeğin sabah kaçta yendiğine dair bir ibare yok. Ancak 15. yüzyıla gelindiğinde “sabah erken yenen bir öğün” anlamında kullanıldığını görüyoruz. Artık bu tarihte kahvaltıya et ürünleri de dahil edilmiş ve harcama kayıtlarından anlaşıldığına göre asilzadeler arasında normal öğün olarak kabul görmüştü. Yeni tanıştıkları kahve ve çaya eşlik etsin ve bedenin geceden biriktirdiği “fazlalıklar” atılsın diye… 18. yüzyılda asil konaklarda artık kahvaltı odaları bile vardı.
Sanayi Devrimi ile artan iş saatleri, işçileri evden çıkmadan bir şeyler yemek (özellikle et) zorunda bıraktı ve kahvaltı böylece günün en önemli öğünü oldu. Akşam yemeğinin geç saate kayması da bu dönemin çalışma koşulları ve elektriğin yaygınlaşmasının sonucudur. Zira artık gün geç bitiyor, yemek yemek için günışığı gerekmiyordu.
Bizim ellerde de sabah gün yükselene kadar çalışılıp sonra kuşluk zamanı kuvvetli bir yemek yenir, çalışmaya devam edilir ve sonrasında gün batmadan hafif bir şeyler yenilirdi. Selçuklu ve Osmanlı saraylarında da iki öğün vardı; “kuşluk taamı” saat onbirde, “akşam taamı” da saat beşte, ikindi namazından sonra yenirdi. Gece yatmadan önce acıkanlar için “yatsılık” adı verilen gece kahvaltısı hazırlanırdı. Bugün “kahve altı” dediğimiz öğün, kahvenin sevilen bir içecek olarak yaşamımıza girmesi ile birlikte, giderek ona altlık olacak atıştırmalıklarla “kuşluk taamı”nın yerini almış. Evliya Çelebi Seyahatname’de “alesseher yedi yere dahi onar fağfurî kap, kahve altı taamı çekilirdi” diye yazmış. “Alesseher” tabirini benimsememişiz, “kahve altı” dile kolay gelmiş.
İki öğün alışkanlığı, aslında halkın da alışkanlığı olarak saraya taşınmıştı; Osman Gazi’den başlayarak Tanzimat’a kadar da devam etti. Sonrasında ise Prof. Dr. Süheyl Ünver’e göre “alafrangalaşmak arzusu” ile üç öğün yer olduk. Ama bu alışkanlığın yerleşmesi epey zaman almış olmalı çünkü gündelik yaşamın çalışma ve ibadet düzeni ile üç öğünün zamanlaması uyuşmuyordu.
Bugün otantik, serpme, zengin “köy kahvaltı”larımız var artık. Bir nevi “alaturkalaşmış brunch” gibi; zamanlaması da “kuşluk taamı”na denk geliyor. Ünlü hekim İbn-i Sina da demiş ki: “Günde bir defa ye; kuvvetli ye; bu sana yeterli gelir; zira bağırsaklarımız uzun olduğundan hazım devresi uzun sürer. Eğer bağırsaklarımız kuşlarınki gibi kısa olsaydı nefes alır gibi yerdik”. Belki İbn-i Sina haklıdır ve bu yeni anlaşılıyor. Kahvaltının, bedeni güne hazırlayan, gerçekten önemli bir öğün olup olmadığı şimdilerde tıp çevrelerinde yeniden tartışılır oldu. Kim ne derse desin yine de Cemal Süreya’nın dediği gibi “kahvaltının mutlulukla ilgisi olmalı”…
Altı yıl sonra gittiğim başkentte önemli değişiklikler olmuş. Bizim “nakit” dediğimiz paraya Çinliler artık “hazır para” veya “taze para” diyorlar. Başta taksiler olmak üzere birçok hizmette QR kodlar, “wechat”ler, “didi”ler gibi cep telefonu uygulamaları geçerli. Şehirdeki bisiklet “garajları”ndaki hazır bekleyen bisikletler de QR okutularak kiralanabiliyor.
Beijing Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Enstitüsü’nün davetlisi olarak Haziran ayında Çin başkentine gittim. Söz konusu enstitü, kampüsün en merkezî yerindeki yeşillik alanın batısındaki avlulu yapılardan birinde bulunuyordu. Burası eskiden Tarih Bölümü idi. Şimdi yabancı araştırmacıların misafir edildiği bir alan haline getirilmiş. Üzerinde Orhun yazıtlarındaki gibi üstü ejderha altı kaplumbağa olan bir yazıtın bulunduğu bu yeşil alan ve etrafındaki avlulu evler, bu yıl 120. yıldönümünü kutlayacak olan üniversitenin tarihî yapılarından.
Gelen misafirlerin Çin kültürünü tarihsel bir bağlamda yaşamaları için, bu üç tarihî yapıyı yabancılarla ilgili programlara tahsis etmişler. Benim bulunduğum binanın iç dekorasyonu da aynı şeklide en modern teknoloji ve sade mobilyalarla, ancak Çin kültürünü aksettirecek tablolar, hat eserleri ve kafesli pencere ve kapılarıyla iki dünyayı birleştiriyordu.
Bu programdaki misafirler konferans ve seminerler veriyorlar. Konferanslar kamuya, seminerler sadece tarih bölümü lisansüstü öğrencilerine ve hocalara açık. Konferanslarda konuşmacı kürsüden konuşmuyor, büyükçe bir masanın etrafında toplanmış beş kadar tartışmacı ile berber oturuyor. Konferans bitince tartışmacılar sıra ile o konudaki düşüncelerini söylüyor veya sorular soruyorlar. Böylece dinleyici kitlesi için bir çerçeve de belirlemiş oluyorlar. Konuşmacı da kendini sonunda tartışmacılardan biri gibi görmeye başlıyor; böylelikle konuşmacı-dinleyici hiyerarşisi ortadan kalkmış oluyor. Konuşmalar bu şekilde yürütülünce çok da verimli oluyor. Daha önce de hiyerarşik olmayan konuşma ve tartışma ortamında hocaların da katıldığı seminerlere katılmıştım; ancak onlar daha spontane idi; burada ise ortam bu şekilde düzenlenmiş.
Beni etkileyen özellikle okul dışındaki yaşam oldu. Daha önceleri de birkaç yılda bir gidiyor ve sanki bıraktığım yerden tekrar devam ediyordum. Bu defa altı yıl sonra gitmiş oldum ve her yerde değişikliklerle karşılaştım. Özellikle dikkati çeken husus, paranın geçmemesi idi. Bizim “nakit” dediğimize onlar artık “hazır para” veya “taze para” diyorlar. Bir kere dükkanların sayısı azalmış; bilmediğiniz bir malı görerek, elleyerek beğenme devri geride kalacağa benziyor veyahut o türlü hizmetler çok pahalı olacak gibi gözüküyor. Kısacası yiyecek vs. hariç az sayıdaki dükkanların birinden alışveriş yapmak isterseniz, size “ödemeyi nasıl yapacaksınız” diye soruyorlar: Doğrudan bankadan mı yoksa whatsapp’e benzeyen bir program olan “wechat”ten mi diye soruyorlar. Bizim durumumuzda “taze para” kullanılması gerekiyordu.
Kısacası cep telefonu olmadan yaşamak neredeyse mümkün değil. Bütün alışverişleri QR kodu ile yapıyorsunuz. Google QR kodu için şöyle diyor: “Adını İngilizce ‘çabuk tepki’ kelimelerinin başharflerinden alır. Mobil cihazların kameralarından okutulabilen özel matriks barkod türüdür”.
Bizde de bazı banka ATM’lerinde QR kodu ile para çekebilirsiniz diyorlar. Durum bu olunca bir yerden bir yere gitmek için taksi bulmakta da zorluk çekiyorsunuz. Taksiler QR kodu ile Uber’den daha mükemmel olan “Didi” ile çağrılıyor. “Didi”niz yoksa yollarda epey beklemek zorunda kalıyorsunuz.
Haziran’ın ikinci yarısında Pekin epey sıcak, 39-41 derecelerde idi. Bir de buna hava kirliliği eklenince, sıcak havada taksi işi de bayağı problemli olduğu için, tarih bölümü doktora öğrencileri kendi “Didi”leri ile çağırdıkları taksi ile beni gelip alıyor, sonra da bırakıyorlardı. Kısacası bütün bunlar bana biraz “geleceğe yolculuk” gibi geldiği için beni hem eğlendirdi hem düşündürdü.
Öte yandan Beijing’de herkes taksiye binmiyor. Ancak otobüsler iki ay önce QR koda geçmişler ama hâlâ kart kullanılabiliyormuş. Genellikle herkes bir yerden bir yere sarı renkli kamusal bisikletlerle gidiyor. Etraftaki bisiklet “garajları”ndaki hazır bekleyen bisikletleri QR okutarak kiralıyorsunuz ve sonra da istediğiniz “garaja” bırakıyorsunuz.
Kısacası QR kodu hayatınızı düzenliyor. Benim gibi ileri yaşta birisi için bu geleceğe yolculuk hayli ilginç ve eğlenceli oldu.
Atletizmin bu en zor dallarından birindeki mücadele, yüz yılı aşkın zamandır kıyasıya devam ediyor. Değişen ve geliştirilen tekniklerle, 1912’de 2 metre olan dünya rekoru bugün 2.45 metreye çıkmış durumda. Geçen ay henüz 20 yaşındaki atletimiz Alperen Acet’in Türkiye rekorunu 4 cm. geliştirerek 2.30’a taşımasıyla, yüksek atlama branşında biz de çıtayı yükseltmiş olduk.
İnsanoğlunun tutkularından biridir yükseklik. Her şeyde olduğu gibi birilerinin rüyası; kimilerinin kâbusudur. Yükseklik denince, şüphesiz atletizmin iki dalı akıllarda canlanır; biri kişinin sadece kendi bedeniyle; öteki bir araç vasıtasıyla meydan okumasıdır. Öncelikle yerçekimine, ardından rakiplerine…
Ülkemizde yıllardır duraklama hattâ gerileme dönemini yaşayan yüksek atlamadan bu yaz gelen haberler, spor meftunlarının yüzünü güldürüyor. Alperen Acet’in 2002’den bu yana kırılamayan Türkiye rekorunu dört santimetre geliştirerek 2.30’a çıkarması; Katarlı Mutaz Essa Barshim’in çeyrek asırdır yanına yaklaşılamayan 2.45 metrelik dünya rekorunu kılpayı kaçırması dikkatleri çekiyor.
19. yüzyılda İskoçya’da başlamıştı modern yüksek atlamanın tarihi. Makaslama adı verilen “scissors” tekniği o günlerin vazgeçilmeziydi. Sporcular bir bacağını kaldırarak zıplıyor haliyle de çok yukarıya çıkamıyorlardı. Modern Olimpiyat Oyunları’yla birlikte heyecan artıyor, daha yükseğe ulaşmak için yeni teknikler geliştiriliyordu. Zaten olimpiyatların mottosu her şeyi özetliyordu: Citius, altius, fortius! (Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü).
İnovasyon demek, rekor demekti. Amerika’nın her iki kıyısında geliştirilen yöntemler, atletlerin daha yükseğe çıkmalarını sağlıyordu. New York kökenli “eastern cut-off”u, Stanford menşeli “western roll” tekniği takip etmişti. 1912 Olimpiyat Oyunları’nda bronz madalya kazanan Amerikalı George Horine Western “roll” tekniğini mükemmelleştirmiş, kısa sürede adeta uçmaya başlamıştı. İki metre barajını da ilk yıkan oydu.
Hitler’i kaçırtan yüksek atlamacı
24 yıl sonra Cornelius Cooper Johnson yine “western roll” tekniğiyle gülmüştü. Jesse Owens’ın yıldızlaştığı Berlin Olimpiyat Oyunları’nda altın alan ilk siyah Amerikalı atlet oydu. İlk gün madalya kazanan Avrupalıları tribüne davet eden Adolf Hitler, onun zaferinden sonra alelacele stadyumu terk etmişti. Führer’in yoğun programı nedeniyle ayrılmak zorunda olduğu açıklansa da bu kimseye inandırıcı gelmemişti. Henüz o tarihlerde birçoklarının hayranlık beslediği lider, kendisini tarafsız olması konusunda uyaran Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Comte Baillet-Latour’a kulak verince, atletleri halkın önünde tebrik etmeyi bırakmıştı.
Adı neredeyse unutulan Johnson, pistlere veda ettikten sonra postacılığa başlamıştı. 2 Ağustos 1936’da Hitler’e stadyumu terkettiren asıl sporcu, 1946’da zatürreden öldüğünde sadece 32’sindeydi.
Yüksek atlamanın efsane isimleri1936 Berlin Olimpiyatlarında Amerikalı siyahi atlet Cornelius Cooper Johnson’ın birinciliği ise Hitler’i çileden çıkarmıştı.
Fakat yüksek atlama tıkanmıştı; seneler akıp giderken, dereceler pek ilerlemiyordu. Gerçekten de 1912-1953 arasında dünya rekoru sadece 11 santimetre gelişmişti. 1956 Melbourne Olimpiyat Oyunları ile birlikte kullanılmaya başlanan “straddle” (binme) tekniği dertlere derman oldu. Sporcular yüzleri aşağı bakar biçimde, vücutlarını çıtanın etrafında döndürerek atlamaya başlamıştı.
1956’dan 1963’e atletler gıdım gıdım yükseğe çıkıyor, dünya rekoru 13 santimetre gelişiyordu. Sovyetler Birliği’nin medar-ı iftiharı Valeri Brumel 1963’te çıtayı 2. 28 metreye çekmişti. Rusların harika çocuğu, iki yıl sonra bir motorsiklet kazasında kariyeri bittiğinde sadece 23 yaşındaydı. Buna rağmen özgeçmişinde altı dünya rekoru, bir Olimpiyat altını, bir Olimpiyat gümüşü, bir de Avrupa şampiyonluğu yazıyor. Kimbilir; o kaza olmasaydı belki de tarihin gördüğü en büyük yüksek atlamacı o olacaktı. Geçirdiği sayısız ameliyattan sonra kurtarılan bacağı başının gözünün sadakasıydı.
Tarihin akışını değiştiren atlayış
Brumel sonrası yarışmalar, popülerliğini yitirme tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Rekorlar durmuş; dereceler bayağı geriye gitmişti. İşte 1968 Meksika Olimpiyat Oyunları’nda bir anda tarih yazılıyordu. Amerikalı bir atlet yarattığı inovasyonla yüksek atlamayı yeniden ilgi odağı haline getiriyordu. Dick Fosbury herkesten farklı olarak çıtaya sırtı dönükken atlayarak bu dalda devrim yaratmıştı. 2.24 metrelik dereceyle birinci olan sporcu çığır açmıştı. “Fosbury flop” ya da “ters uçuş” adı verilen bu teknikte, atlet çıtaya kavisli bir koşu yaparak yaklaşıyor, sonra dıştaki ayağının üzerinde sıçrayarak kendisini yukarı doğru fırlatıyordu. Önce kafası ve omuzları çıtanın üzerinden geçiyor; sırt değiştirilmiş bir makaslama atlayış yaparcasına, çıtanın üzerinden arkaya doğru kemer gibi kavisleniyordu. Bu arada kalçalar da çıtanın üzerinden geçiyor ve nihayet bütün üst gövde düşmeye başlıyordu.
Devrim yaratan atlayış tarzı: Ters uçuş 1968 Meksika Olimpiyatları’nda Amerikalı atlet Dick Fosbury herkesten farklı bir şekilde çıtaya sırtı dönük atlayarak 2.24 metrelik dereceyle birinciliği kazanmış, “Fosbury Flop” adı verilen ters uçuşun mucidi olmuştu.
Ülke seçmelerinde başarılı olamayan Fosbury 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’na katılmasa da, yarışan 40 atletin 28’i onun tekniğini kullanmış; Sovyetler Birliği adına yarışan Estonyalı Jüri Tarmak “straddle” tekniğiyle altına ulaşan son sporcu olmuştu. Sonrası malumunuz; artık sadece “fosbury flop ya da nam-ı diğer “ters uçuş”…
Amerikalı Dwight Stones bu teknikle ilk dünya rekorunu kırdığında tarihler 1973’ü, skorbord ise 2.30’u gösteriyordu. Demokratik Alman Gerd Wessig 1980’de 2.36’yı aşmış ve tarihe geçmişti. İlk defa bir Olimpiyat’ta dünya rekoru kırılmıştı.
364 günde üç dünya rekoruna imzasını atan Zhu Jianhua’nın 1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nda ikinci olması bardağı taşırmıştı. Çinli atletin evinde sağlam cam kalmamıştı! Bu arada Brumel’in 1961’de, sadece 74 günde üç dünya rekoru kırdığını yeri gelmişken anımsatmalı…
Ters uçuşla ilk dünya rekoru Amerikalı Dwight Stones ters uçuş tekniğiyle ilk dünya rekorunu kırdığında tarihler 1973’ü, skorbord ise 2.30’u gösteriyordu.
Uçan Kübalı
Üç olimpiyatta madalya alan tek yüksek atlamacı olan İsveçli Patrik Sjöberg, 1987’de kendi ülkesinde 2.42’yi geçerek yeryüzünün en iyi derecesine imza atmıştı. Ondan bayrağı devralan Kübalı Javier Sotomayor üç dünya rekoru kırmış, 1993’te 2.45 atlayarak tarihin en yükseğe atlayan insanı olmuştu. Küba 1984 ve 1988 Yaz Oyunları’nı boykot ettiğinden, ilk olimpiyat heyecanını ancak 1992’de yaşayabilen Sotomayor, Sjöberg’in önünde birinci olmuştu. Sakatlığı yüzünden 1996’da yarışamamış; kuvvetle muhtemel altından da olmuştu. Kariyerinin sonunda adı uyuşturucu ve dopingle anılsa da Fidel Castro onu hep savundu. İki yıllık men cezası indirildikten sonra 2000’de ikinci kez Olimpiyat arenasına çıkan başarılı atlet, gümüşte kalmıştı. Ertesi yılki vedası için Batı dünyası doping diyor; o ise senelerdir gerekçe olarak aşil tendonunu gösteriyor.
Dünya rekortmenleri Erkeklerde Kübalı Javier Sotomayor 1993’te 2.45’lik atlayışıyla tarihin en yükseğe atlayan insanı olurken.
Sotomayor’a en çok yaklaşabilen sporcu ise Katarlı Mutaz Essa Barshim. Asya rekortmeni 2014’te 2.43’e imzasını attı. Zaten bu, tarihin en iyi ikinci derecesi. Aynı zamanda ülkesinin iki olimpiyat madalyası kazanan tek sporcusu durumundaki yüksek atlamacı, geçen ay dünya rekorunu kırmaya çok yaklaştı. Çıta biraz sallandıktan sonra düşünce yaşadığı hayal kırıklığı görülmeye değerdi. Sotamayor’un rekorunu bir gün kırarsa şaşırmamalı…
Kadınlarda rekor atlayış 1932’de Los Angeles’ta düzenlenen Yaz Olimpiyatları’nda, Amerikalı Jean Shiley makaslama tekniğiyle 1.67 metre atlayarak kadınlar rekorunu kırmış, altın madalyayı almıştı.
Kadınlarda yüksek atlama 1928’den bu yana olimpiyat takviminde bulunuyor. Fakat erkeklerle kıyaslayınca, tablo karanlık gözüküyor. Stefka Kostadinova’nın 2.09’luk atlayışının yıllardır yanına bile yaklaşılamıyor. Bulgar atletin dünya rekoru 1987’den bu yana dimdik ayakta. Son beş yılda sadece bir kez 2.07’ye ulaşılabilmesi, son Rio Olimpiyat Oyunları’nda İspanyol Ruth Beitia’nın yalnızca 1.97 ile altın madalya kazanması, atletizm tutkunlarını derinden üzüyor. Aynı derece 36 yıl önce de birincilik getiriyordu dersek, tıkanmanın oranı açık görülür.
Dünya rekortmenleri Rekor kadınlarda 2.09’luk atlayışla Bulgar atlet Stefka Kostadinova’ya ait . Kostadinova’nın 1987’de kırdığı rekor bugün halen egale edilebilmiş değil.
Alperen Acet ve Türkiye’de durum
Türkiye’de ise yüksek atlama dalında 20 yaşındaki Alperen Acet’in gelişimi birçoklarını heyecanlandırıyor. Haziran başında Romanya’da yarışan genç atletimiz, Metin Durmuşoğlu’na ait 2.26 metrelik Türkiye rekorunu 4 santimetre geliştirerek 2.30 metreye çekti. Bu derecesiyle 7-12 Ağustos tarihleri arasında Berlin’de düzenlenecek Avrupa Şampiyonası’na da gitmeye hak kazanan sporcunun önünde yıllar bulunuyor.
Ülkemiz açısından bakacak olursak… 2 metre barajını ik geçen 1958’de Çetin Şahiner. İki olimpiyata katılan sporcumuz dereceye girememişti. 1974-1978 arasında Türkiye rekorunu defalarca kırıp 14 santimetre geliştiren Ekrem Özdamar ise son olarak 2.20 atlamıştı. 18 yıllık aradan sonra 1998’da 2.21 metreye imzasını atan Işık Bayraktar, 1998’de 2.25’e kadar yükselmeyi başarıyor, ondan da bayrağı Metin Durmuşoğlu devralıyordu.
Kadınlarda ise dünya rekoruyla aramız, erkeklerde olduğu gibi yine 15 santimetre. En iyi derece 2011’de 1.94 metre atlayan Burcu Ayhan’a ait.
Yüksek atlamanın efsane isimleri Geçen ay Türkiye rekorunu 4 cm. geliştirerek 2.30’a taşıyan Alperen Acet ülkedeki yüksek atlama branşında uzun soluklu sessizliği bozdu.
İzmir Fuarı’nın kuruluş fikri İzmir İktisat Kongresi’nde (17 Şubat-4 Mart 1923) Mustafa Kemal tarafından ortaya atılmıştı. Gazi’nin talimatı doğrultusunda düzenlenen fuarların ilki, 4-25 Eylül 1927 tarihlerinde Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde “9 Eylül Sergisi” adıyla açılmış, ülkenin ziraatçı, sanayici ve tüccarları birbirlerini tanıma, ürünlerini tanıtma fırsatını bulmuştu. İzmir Fuarı 1936’da yeni açılan Kültürpark’a taşındı. 30’lu yılların sonunda artık uluslararası bir kimlik kazanmış olan fuarın açılış günü de 20 Ağustos olarak belirlenmişti. İzmir Fuarı’nın ekonomiye katkısı önemliydi ama, İzmirliler için fuar çay bahçeleri, gazinoları, paraşüt kulesi ve lunaparkı ile esas olarak eğlence demekti. 50’li yılların sonlarında çekilen fotoğrafta, bir aylık bu zevk ü sefa döneminin keyfini çıkartan ziyaretçiler…
Tarih, özellikle geriye doğru gittikçe efsaneyle karışır. Tabii bu durum çok daha eski dönemler için de geçerlidir. Ünlü yazar ve bence büyük tarihçi Umberto Eco, 1204’te Haçlıların İstanbul’u işgaliyle başlayan Baudolino adlı romanında, Hz. İsa’ya ait bir takım “kutsal emanetler”in şehir dışına kaçırılmasını anlatır. Latinlerin şerrinden korkan Ortodoks papazlar bu emanetleri kaçırmak üzere sarıp sarmalarken, aralarında daha yaşlı ve güngörmüş olanı, bunların aslında hiç de sanıldığı ve inanıldığı gibi “orijinal” olmadığını ima eder, söyler.
Bir romanda, bir kurguda geçen bu hadise, aslında bize tarihin ne denli belirsizleşebildiğini ve siyasi-dinî iktidar sahiplerinin her dönemde bu durumdan azami ölçüde faydalandığını gösterir. Ancak Mimar Sinan gibi gerçek ve ardında somut, çok büyük eserler bırakmış bir dehanın etrafındaki sis perdesi, neredeyse onun yaşadığı 16. yüzyıldan itibaren etrafı kaplamış. Sonrasındaki 350 yılda bu büyük sanatçıyla ilgili yazılan-çizilen neredeyse hiçbirşey yok. Cumhuriyet döneminde ise belli bir çaba var ki, bugün Mimar Sinan adını duymamış, işitmemiş kimse neredeyse yok. Evet, adını duymuşuz, eserlerini listelemişiz ama bunu hangi belgeye, bilgiye, kitabeye göre yapmışız?
İşte bu noktada, devreye kimi önkabuller giriyor ve bitip tükenmeyen tartışmalar başlıyor. Tartışma iyi hoş da, bilimsel çalışmalarla kıyaslanmaz ölçüde fazla ve niteliksiz. Hele hele günümüzde yazılı basının ve üniversiter çalışmanın hal-i pür melali gözönüne alındığında, bu tür konularda kamuoyu artık tamamen sosyal, pardon sosyopat medyadaki “laf çakma”larla şekillenir oldu.
Yine de umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Yayın Kurulu başkanımız tarihçi Necdet Sakaoğlu, bu sayımızda Mimar Sinan’la ilgili Osmanlı literatüründe ne var ne yok ortaya koyuyor. Evet, dediğimiz gibi pek bir şey yok ama; “nasıl ve neden yok”un cevaplarını bu yazıda bulacaksınız. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz da, özellikle Mimar Sinan’la ilgili efsanelerin yakın tarihte nasıl geliştiğini yazıyor.
Bırakın 16. yüzyılda yaşamış Mimar Sinan’ı, çok daha yakın tarihte, 20. yüzyılda yaşanmış, örneğin Çanakkale Savaşı, hatta Kore Savaşı gibi konularda dahi, efsaneleri tarihî gerçeklere tercih eder olduk.
Tarihin belirsizliği, belki biraz da bu alanın niteliği; ancak bunun ardına sığınarak aktüel pozisyonlarımızı doğrulamaya çalışmak, hele hele uydurmalara başvurmak bize kaybettireceği gibi, gelecek nesilleri de tehlikeye atar.
108. sayfamızdaki ‘Ajanda’ konusunun girişinde şöyle deniyor: “Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı”. İşte tarihin, tarihçinin işlevi de bu yöntemleri kullanarak bilgiyi ortaya çıkarmak ve yorumlamak.
İktidar sahiplerinin cömertliklerini göstermek için para saçmaları, Türk tarihinde sıkılıkla görülen bir gelenek. “Hân-ı yağma” veya “çanak yağması” adıyla tertiplenen para saçıları (nisâr) ve detaylardaki minyatür tarih…
Yağma (talan ve çapul), her ne kadar savaşın kaçınılmaz evrensel sonuçlarından biri olmuşsa da, özellikle Türk akın savaşı için en önde gelen bir gelir kaynağıydı. Ancak yağmanın, bir ev sahibinin ya da devlet büyüğünün kendi malından, dostlarına yönelik olarak yaptırdığı daha barışçıl bir türü de vardı: En eskisi Kuzey Amerika yerlileri arasında yapıldığı sanılan bu tarz yağmalar “Potlaç” adıyla biliniyor. Türkçe literatürde Dîvânü Lugâti’t-Türk’ün sayfaları “kençliyü” adıyla yer veriyor bu olguya; Dede Korkut Kitabı’nda ise Salur Kazan’ın kendi evini Oğuzlara yağmalattığı bir öyküde geçiyor.
Farsçada “hân-ı yağma” adını alan, yemekten sonra takımların yağmalanması âdeti, Osmanlılarda daha çok “çanak yağması” adıyla yaşamış, padişahlar cömertliklerini göstermek için para saçıları (nisâr) tertiplemiş. Anadolu’nun bazı bölgelerinde hâlâ, düğün yemeklerinde, düğün evinin ya da sofrasının yağmalaması gibi âdetler yaşıyor. Eli açıklık göstergesi ve bolluk algısı ortaya koyan bu tür yağmalar çoğu kez ihtiyaç sebebiyle değil bir eğlence ve gösteri amacıyla yapılmakta ve insanları birbirine yakınlaştırmakta. Bugün, kökeninin tarihî bir geleneğe dayandığına inanılan mesir macunu festivalleri, siyasilerin halkla teması arttırmak için kalabalığa saçtıkları armağanlar ve büyük kuruluşların uyguladığı türlü promosyonlar, tarihteki bu “barışçıl” yağmalardan daha farklı bir görüntü ortaya çıkarmıyor. Belirli bir mekân ve zaman ayırt etmeksizin yaşayabilen, muayyen bir kültürel devamlılık sebebiyle mi, basit bir insani dürtü olarak mı süregeldiği açıkça anlaşılamayan yağma kültürüne Osmanlı minyatürlerinin renkleri arasından bakış…
‘Akçesiz kimse kanatsız kuştur’
Sultan III. Murad’ın şehzâdesi III. Mehmed’in 1582’deki sünnet düğünü. Padişah, Atmeydanı’ndaki (bugünkü Sultanahmet) İbrahim Paşa Sarayı Divanhânesi’nde, gösterileri izlediği şahnişinde doğrularak meydandaki ahaliye altın ve gümüş saçıyor (Nakkaş Osman, İntizâmî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Bölümü).
Surnâme yazarı İntizâmî olayı şöyle anlatmakta (özetle): “Padişah ihsanda bulunarak kese kese filorileri dört tarafa sağanak yağmur gibi saçmaya başladı. Bu yağmada bulunmayanlar pişman oldu. Kimileri tam ayar akçeleri etekle getirdi. Para kapışmak için herkes birbirine girdi, hayhuydan yer gök inledi. Halkın bazısı sarığını havaya doğru tuttu, bazısı da bu arada takkesini çaldırdı. Nazik çelebiler nezaket gereği sadece elbiselerini yere serip çokça topladılar. Atmeydanı sanki bir denizdi” (Bu ifadelere yabancı tanıklıklar da katılınca her para saçımında bir-iki kişinin ezilerek öldüğü anlaşılıyor).
Ve bir şiir ekler: “Akçesiz kimse mürg-i perdür (kanatsız kuştur) / Kişiye kol kanat hemân (yalnız) akçe // Dediler akçe rûh-i sânîdir (ikinci bir ruhtur) / Ehl-i dünyâ katında cân akçe.”
Pay almak için yere eğilenler Yağmadan payını alabilmek için yere eğilenlerden biri. “Bazısının kafes deliğine baka baka gözleri halka halka olup oyulmuş, bazısı iş budur diye Tatar gibi yağmaya koyulmuş” diyor İntizâmî.
Sarığı kaptıranlar Bazıları da sarığını –havadan saçılan altınları yakalayabilmek için çıkardığından- kaybediyor ya da çaldırıyor, başı kabak kalıveriyordu. Bu vesileyle sarığın altındaki bir tutam ecel perçemi de açığa çıkıyor. “Uyuma saçılınca sîm ile zer (altınla gümüş) / Pulunu akçe etti mâhîler (balıklar)” (İntizâmî).
İtişmeler, kavgalar Kapışma esnasında itişmeler kavgaya dönüşüyordu. Bazıları dışarıdan yardımcılar bile getirmişti. “Akçe arzusuyla gözlerini kararttılar ve filori ümidiyle nice sikke suretliler benizlerini sararttılar… Çoğu o izdihamda kötü talihle elinden akçesini aldırıp boş kese gibi ağzı açık bakakaldı” (İntizâmî).
III. Murad para saçıyor
Sultan III. Murad, İbrahim Paşa Divanhânesi’nde şenlikler boyunca ilk kez altın ve gümüş saçmak için ayağa kalkıyor. Ve halk İntizâmî’nin deyimiyle, “belli başlı kelle heriflerin başları enseye gelip, akçe arzusuyla gözleri havada ve ‘yâ nasîb’ diyerek sarıklarını dua eder gibi havaya açmış” beklemedeler.
Yeniçerisiz olmaz
Kavga ve akça olur da yeniçerisiz olur mu? Belli ki bu yağma tertibi belirli bir zümreye mahsus değildir.
Türkiye Cumhuriyeti, “muasır medeniyetlere ulaşma” gayreti içinde dünyadaki yeniliklerin sıkı bir takipçisiydi. 19. yüzyıl sonlarından itibaren konuşulmaya başlanıp 20. yüzyılla birlikte resmiyet kazanan çocuk hakları adına ilk miting 1930’da Türkiye’de yapıldı. Meclisinin kuruluş gününü çocuklarına armağan etmiş bir ülke, bugün çocuklara karşı işlenen suçlarda dünyada ilk sıralarda.
Çocuk bireyin ‘küçük insan’dan ya da ‘yarım insan’dan farklı, kendine özgü duygu-düşünce dünyası ve ihtiyaçlarının olduğu 20. yüzyılın ilk çeyreğinde resmiyet kazandı. Nasıl ki bugün, üniversitelerin siyaset bilimi bölümlerinde LGBTİ ya da Queer (Kuir) üzerine tartışmalar yapılıp tezler yazılıyorsa o günün de revaçtaki konu başlıklarından biri de çocuklardı. Dünyanın çocukların önemini kavramasıyla, Türkiye’nin bağımsızlığını kazanıp yeniden doğduğu yıllar aşağı yukarı aynıdır. Başta Mustafa Kemal, çağdaş Türkiye’yi kurmak isteyen kadro bu konuya gerekli ilgiyi gösterdi.
Çocuğun eğitim hakkı ise nispeten bundan daha eski bir konuydu. 15. yüzyıl sonlarında İspanyol filozof Vives, bunun üzerinde durdu. 17. yüzyılda İsviçreli eğitimci Pestalozzi eğitimsizlik ve sefaleti çocuklar için bir sorun olarak değerlendirdi. Lord Shaftesbury, aynı yüzyılda çocuk işçiliğini parlamento gündemine taşıdı ve çalışma saatlerinin kısıtlanması gerektiğini söyledi. 19. yüzyılda Dr. Budin (Fransız), anaların ve çocukların korunmasıyla ilgili kimi çalışmalara imza attı.
İlk ‘Çocuk Hakları Mitingi’ Türkiye’de yapıldı 1930’da dönemin meşhur kadın hatiplerinden öğretmen Nakiye Elgün, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde çocuklar ve aydınlarla birlikte gerçekleştirdiği Çocuk Hakları Mitingi ile dünyada bir ilke imza atmıştı. Çocukların ellerindeki “Yalnız Yatmak”, “Hava Güneş”, “Hürmet”, “Azarlanmamak”, “İsteriz” yazılı dövizler şüphesiz çağın çok ilerisindeydi.
Uluslararası alanda çocukları korumak amacındaki bir örgütün gerekliliğini 1894’te ilk olarak Belçikalı politikacı Jules de Jeune dillendirdi. Örgüt fikrinin gerçekleşmesi ise 16 yıl sonrasındaydı; kayıtlar ilk kez 1912’de İsviçre’de ‘çocuklar, gençler ve anaları koruma’ üzerine bir örgütün kurulduğunu gösteriyor. Ardından 1917’de Rusya’da sosyalist Proletkult örgütü, ilk kez “Çocuk Hakları Bildirgesi” adında bir metin ortaya atarak konuya somutluk getirdi. Janusz Korczak takma adıyla çocuk kitapları yazan Polonyalı eğitimci Henryk Goldszmit’in, 1919’da yayınladığı How to Love a Child? (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli?) adlı kitabı meselenin pedagojik boyutunu ortaya koyuyordu.
23 Nisan’da çocuk talepleri 1937’deki yürüyüşün gündemi yine çocuk haklarıydı. “Öpülmemek”, “Hürmet”, “Sağlam Ana Baba”, “Bize Mahsus Bahçeler”, “Azarlanmamak” ve “Yalnız Yatmak” yazıları dikkati çekiyor.
6 Mart 1917’de İstanbul’da kurulan Himaye-i Etfal konu üzerine dünyanın ilk derneklerindendi. Aynı yıl 28 Kasım’da şehit çocukları, yetimler ve harp sahasında kalan çocukların barınması amacıyla Firuz Ağa’da çocuk misafirhanesi açıldı. İlerleyen yıllarda uluslararası kongrelere temsilciler gönderildi. 1921’in 30 Haziran’ında Ankara’da Himaye-i Etfal Cemiyeti resmen kuruldu, 1 Ağustos’ta Mustafa Kemal cemiyetin koruyuculuğunu üstlendi. 1923’te İstanbul’daki Himaye-i Etfal yerini tamamen Ankara’daki aynı adlı derneğe bırakacaktı.
1924’te Milletler Cemiyeti’nin kabul ettiği Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi resmîleşen ilk metin oldu. Taslak İngiliz aktivist Eglantyne Jebb tarafından hazırlanmıştı. Bu metinde çocukların her türlü istismara karşı korunması ve kardeşlik duyguları içinde eğitilmeleri gerektiği vurgulanmıştı. 1925’te Cenevre’de I. Uluslararası Çocuk Refahı Kongresi toplandı. Daha sonra metin 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi olarak güncellendi ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile son haline geldi. Günümüzde 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kabul ediliyor. Birçok ülkede farklı tarihlerde “Children’s Day” ya da Çocuk Bayramı kutlanıyor.
1 Mayıs’ın gündemi: Çocuk Üstünde İngilizce ve Yidiş dilinde “Çocuk Köleliğini Durdurun” yazılı bant taşıyan iki kız çocuğu. Kaynaklar fotoğrafın büyük olasılıkla 1 Mayıs 1909’da New York’ta düzenlenen işçi yürüyüşünde çekilmiş olabileceğini söylüyor.
1929’DAN BERİ ÇOCUK BAYRAMI
Başlangıcından bu yana 23 Nisan kutlamalarının seyri
Meclisin birinci yıl dönümünden itibaren millî bayram olarak kutlanmaya başladı. Meclis kurulur kurulmaz, ilk yıl, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk yevm-küşadı (açılış günü) olan 23 Nisan günü Milli Bayramdır” kanunu kabul edilmişti. İlk yıllar adı “Hakimiyet-i Milliye Bayramı”, “İstiklâl Günü”, “Meclis Bayramı” ve Himaye-i Etfal’in rozet karşılığı para toplama hakkı elde etmesine atıfla “Rozet Bayramı” olarak geçiyordu. Zamanla Himaye-i Etfal’in şenlikleri ile millî bayram ortaklaşmasını da sağladı. 1929 yılının 23 Nisan haftası Çocuk Haftası olarak kutlanmaya başlandı ve o yıl Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri ve bir grup çocuk Gazi Mustafa Kemal tarafından Çankaya’da kabul edildi. Ankara Palas’ta yapılan çocuk müsameresine Mustafa Kemal de katılmıştı. Vakıt gazetesi 23 Nisan 1929 tarihli sayısında “Bugün iki bayram birden yapıyoruz, MİLLÎ BAYRAM VE ÇOCUK BAYRAMI” duyurusuyla çıkmıştı. Bu hadiseden itibaren bayram yarıresmî olarak çocukların olmuştu. Balolar sokaklara taştı, yürüyüşler mitingler gerçekleştirilir oldu. 17 Mart 1981’de 23 Nisan, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak resmî adını kazandı.
23 Nisan 1929 Vakıt gazetesi1970 Bursa, “Çocuk Bayramı” kutlamaları.
19-25 Ağustos 1944 tarihinde Nazilerden kurtulan Paris, dört yıllık işgal döneminde büyük insani acılar yaşadı. Kurtuluştan sonra başlayan dönem ise yine sancılı oldu. Alman işbirlikçilerin cezalandırılması, komünistlerle yaşanan siyasi krizler ve sonrasındaki Vietnam, Süveyş ve Cezayir krizleri, Fransa’yı uzun süren bir türbülansa soktu. 68 Mayıs’ına dek uzanan bir Fransız öyküsü.
Dört yıllık işgal boyunca Alman askerlerini her zaman temiz ve ütülü üniformaları içerisinde izlemeye alışmış Parisliler, Normandiya’daki ateş çemberinden kurtulabilen perişan yaralıları, yorgun şoförleri, kuzeye çekilen kafileleri görünce kaderlerinin değişmekte olduğunu anladılar. İyi de, tam olarak ne zaman?
Çıkarmadan 10 hafta sonra, Müttefik orduları Paris’in batısına ulaşmıştı ama kente girmeye niyetleri yoktu. Bu büyük metropol, diğer başkentler gibi yanıp yıkılacak mıydı? Kızılordu’nun Varşova’da yaptığı gibi, kenti ve ahalisini Almanların zulmüne terkedecekler miydi? Bununla birlikte, işbirlikçiler dışındaki ahali “la grande fuite des Fritz” (Almanların büyük kaçışı) dedikleri olayı büyük zevkle izledi.
Paris yanacak mı?
1944 Ağustos’unun sıcak günlerinde Paris işgal komutanı General von Choltitz, Hitler’in kesin emirlerine karşı Paris’i yakmayacak, Seine Nehri üzerindeki 45 tarihî köprüyü havaya uçurmayacaktı. Buna rağmen Müttefik orduları yaklaştıkça direniş yayılırken, şeref meselesi olarak sembolik bir Alman savunması olacaktı elbet. Bu duyulunca, Fransız general Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılmış 2. Zırhlı Tümen’i, Amerikan 4. Piyade Tümeni ile birlikte üç koldan Paris’e ilerlemeye başladı. Leclerc’in çok ama çok acelesi vardı. Ayaklanmaya dönüşen direnişte komünistler öne çıkabilir veya Amerikalılar şehre daha önce girip, de Gaulle’ün Fransa ve “Paris’in Fransız ordusu ve direnişçileri tarafından Müttefik ordularının yardımıyla kurtarıldığı” yalanını çürütebilirlerdi. Tabii o an henüz bilmiyorlardı ama Choltitz de emre uymadığı için görevden alınabilir ve yakıp yıkma emri uygulanabilirdi.
Paris kurtuldu!
Paris’e ilk giren Fransız General Leclerc’in bölüğünden bir tankçı şehir kurtulduktan sonra 25 Ağustos 1944’te düzenlenen geçit sırasında halk tarafından selamlanıyor.
Bu sırada Hitler, Jodl’a sorup duruyordu: “Brentt Paris?” (Paris yanıyor mu?) Hayır, Paris’te durum son derece karışıktı ama şehir yanmıyordu. Direniş yayılırken kente sığınan Petain hükümetinin üyeleri dağılıp daha kuzeye kaçmış, 20 bin kişilik Paris polisi “Albay Rol” takma adıyla öne çıkan komünist lider Tanguy’un teşvikiyle greve gitmişti. Ne var ki polis gücü çok kısa süre de Gaulle taraftarlarının kontrolüne geçmiş ve valiliği işgal ederek komünistleri ayazda bırakmışlardı. Komünistler buna karşı her yerde Almanlara saldırarak inisiyatifi kazanmak istedilerse de başarıları kısıtlı kaldı. Tanguy’un emri üzerine militanlar sokaklarda 400’den fazla barikat kurup savunmaya geçtiler.
Şimdi birkaç gün geriye gidelim.
Kente giriş
Müttefik başkomutanı Eisenhower, Normandiya’dan kuzeye ilerlerken Paris’e girmeyi hiç istemiyor, bu büyük kentin asayişini üstlenmenin yanısıra, gıda ve petrol stoklarını eritmekten, ulaştırma sıkıntısını arttırmaktan kaçınıyordu. Hedefi, bu kenti “by-pass” ederek ilerlemekti. Ne var ki Paris’te ayaklanma ve katliam olasılığı ortaya çıkınca, Fransızların büyük ısrarı üzerine fikri değişmeye başladı. Bu arada, emir gelsin veya gelmesin, Leclerc bir emrivakiyle Paris’e yürümek üzere günlerdir gizlice petrol ve cephane biriktiriyordu. Nihayet 22 Ağustos günü Eisenhower, Paris’e girmekten kaçınamayacağını düşündü. Leclerc ve 4. Tümen birkaç saat içerisinde ileri fırladılar. Bu saatte artık Eiffel kulesine bile patlayıcı yerleştirildiği öğrenilmişti.
Naziler Paris’i teslim ediyor Ağustos 1944’te Paris’in düşmesinden üç hafta kadar önce şehre askeri vali olarak atanmış Alman General Dietrich von Choltitz başkentin teslim edildiğine dair belgeyi imzalıyor. Choltitz Hitler’in şehri yakması emrine “tarihe Eyfel Kulesi’ni ve Paris’i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum” diyerek karşı gelmişti.
24’ü sabahı Fransız öncüleri şehre girdiler ama, çılgınca sokaklara dökülen ahali ilerlemelerini engelliyordu. O gece, Choltitz teslim olmadan önce subaylarına bir veda yemeği verirken sokaklarda silah sesleri ahalinin çığlıklarına, bunlar da gramafonlardan ve otomobillere monte edilen hoparlörlerden yayılan marşlara ve kiliselerin çanlarına karışıyordu. Bu sırada Amerikalı, Afrikalı askerler, her türden direnişçiyle birlikte kente doluyordu ama sahnedeki esas kişi De Gaulle olacaktı. 26 Ağustos günü komutanları onu dikkatle bir adım arkasından takip ederken, kente girdi. Bu askerî düzen ile liderliğini vurgulamaya büyük özen göstermişti. Önce Meçhul Asker anıtına bir çelenk koydu ve Champs-Elysée’den yürüyerek Notre Dame’da kısa bir ayine katıldı. Akabinde taraftarlarının direniş sembolü olan valilik binasına geldi. Direniş liderliği iddiasındaki komünistler bunu hakaret addettiler.
Gurur yürüyüşü General de Gaulle ve maiyeti şehrin kurtuluşu üzerine 26 Ağustos 1944’te yaptıkları geçitte Zafer Takı’nın bulunduğu Champs Élysées bulvarından aşağı doğru dini töreni gerçekleştirmek üzere Notre Dame Katedrali’ne yürüyor.
Komünistlerin kaybettiği an
Nihayet De Gaulle “Ulusal Direniş Komitesi” adı verilen karargahı ziyaret için Hotel de Ville’e geldi. Ona, balkona çıkıp aşağıdaki mahşeri kalabalığa komite adına okuması için bir bildiri hazırlamışlardı. Böylece Özgür Fransa’nın lideri değil, komitenin yürütme yetkilisi gibi görünecekti. De Gaulle kimsenin elini sıkmadan geçti. Belediye Konseyi Başkanı Georges Bidaut aklısıra tuzağını kurmuştu: “General, niçin balkona çıkıp aşağıdaki kalabalığın önünde Cumhuriyet’i ilan etmiyorsunuz?” dedi. De Gaulle onu buz gibi bir bakışla süzdü ve “Cumhuriyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Ben zaten Cumhuriyet hükümetinin başkanıyım. Niçin Cumhuriyeti ilan edecekmişim ki?..” diyerek balkona çıktı. Kısa bir hitap “de Gaulle, de Gaulle” dalgalarıyla kesildi. Komünistlerin akıllı olanları, o an partiyi yitirdiklerini anladılar.
Direnişte öne çıkmaya çalışan komünistler, güvenilirliklerini aslında daha 1939 Ağustos’unda, Moskova’dan Fransız Komünist Partisi’nin Paris yakınlarındaki gizli telsiz istasyonuna gelen bir talimatla yitirmişlerdi. Almanlarla yapılan Ribbentrop-Molotof Antlaşması’nın üzerinden 12 saat geçmeden L’Humanité gazetesinin anti-faşist politikasını değiştirmişler; Hitler faşizmi yerine İngiliz emperyalizmini baş düşman yerine koymuşlar; 1939’daki savaş ilanını da “başkalarının savaşı” olarak nitelemişlerdi. Bu “kıvraklık”, Avrupa komünizminin çöküşündeki en önemli köşe taşlarından birisi olacaktı. Resmen SSCB politikalarını desteklemek zorunda kalan parti, Hitler Rusya’ya saldırınca tekrar politika değiştirecek, ancak bu arada liderleri de ordudan kaçıp Rusya’ya sığınacaktı.
En son teslim olan Nazi kalesi Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, birliklerini, ismini Prens Eugène’den alan kışlaya yerleştirmişti. Paris’in kurtuluşu için verilen mücadele sırasında 25 Ağustos akşamı Almanların direnişçilere en son teslim ettikleri kaleydi.
Tüm bunların yanı sıra, Paris’i işgal eden Almanlardan “radyo yayını” için izin istemeleri, buna rağmen büyük baskı ve katliamlara uğramaktan kurtulamamaları, onlara olan güveni sarsmıştı. Stalingrad’dan itibaren sözedilmeye başlanan ve son aylarda artmış bulunan direnişleri, kaybettikleri itibarlarını tam olarak geri kazanamazdı. Ama De Gaulle’cüler de onların iktidara ortak olma riskini göze alamazdı. Kurtuluştan hemen sonra Fransa çok çalkantılı günlerden geçiyordu. Bir yandan işbirlikçiler yargılanarak veya yargısız ölüm cezasına çarptırılıyor, geri plana atılmaktan memnun olmayan direnişçilerin de huzursuzluğu artırıyordu. Kendisini her zaman Üçüncü Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören De Gaulle, kurtarılan her ilde kendi komiserlerini yetkili kılmaya ve komünistleri güçsüz bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen 1946’nın sonunda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yapılan seçimlerde Komünistler 618 sandalyenin 183’ünü almayı başardılar. Sosyalistler 105, Katolik Demokratlar (Halkçı Cumhuriyet Hareketi) 164 milletvekili çıkardılar; çünkü sağ partiler Vichy ile birlikte tavır aldıkları için itibar kaybetmişti. Ayrıca işbirlikçilerin cezalandırılması için ısrar edenler de solculardı ve Fransa işbirlikçi sayısının çokluğuna rağmen bir bütün olarak işgalde çok acı çekmişti.
İşbirlikçileri temizleme
1944’teki kurtuluş sonrasında ülkenin önündeki önemli sorunlardan birisi de işbirlikçilerin ve hainlerin “temizlenmesi” idi. Fransızlar bu iş için “épuration” (saflaşma/arındırma/tasfiye) terimini kullanmışlardır ki 1930’larda Rusya için kullanılan “purge” teriminin aynısıdır. Aslında işbirlikçilerin “cezalandırılması” daha 1942’de tek tük başlamış olup, kurtuluş günlerinde bir furya halini almıştı. Olayların sıcaklığı içerisinde öldürülenleri, halk veya askerî mahkemeler tarafından yapılan idamlar izledi. İkinci aşamada özel mahkemeler kuruldu. Önde gelen işbirlikçiler için 1944 sonlarında özel bir Yüksek Mahkeme faaliyete geçti.
1945 sonuna kadar idam edilen veya öldürülenler için verilen rakamlar son derece farklı olup 10.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Uzun süre 50.000 rakamına inanıldı ama, çok sonraları bunun 10.000’in biraz üzerinde olabileceği görüşü ağır bastı. Bu konuyu araştırmak için kurulan sayısız komitenin net bir rakam ortaya koyamaması şaşırtıcı değildir. Çoğu işbirlikçi hiçbir kayıt veya resmî karar olmadan öldürülmüş olup, 1 milyondan fazla savaş esiri ve gene buna yakın miktarda köle işçi ülkeye henüz dönmemiş; birçoğu açlık, hastalık veya başka nedenlerle yollarda hayatını kaybetmiş; bir kısmı izini kaybettirmiş; bazıları dünyanın uzak köşelerine kaçmış; bir bölümü SS’lere veya diğer Alman birliklerine katılmıştı. Ayrıca sorumluları veya suçluları korumak için birçok iz örtülmüş, belgeler imha edilmiş, bunların sahteleri tanzim edilmişti. Gerçek rakam ebediyen karanlıkta kalacaktır.
Mareşal Pétain ve Coco Chanel
Bu ortamda, halkın her şeye rağmen “Verdun kahramanı” olarak hatırladığı Mareşal Pétain’in idam cezası müebbet hapse çevrildi ve kendisi 1951’de Yeu adasında öldü. Laval ise hapishanede zehir yuttu ama ertesi sabah midesi yıkandıktan sonra ölüm cezası infazı gerçekleşti. Kaderinin mareşalden farklı olacağını herkes biliyordu. Toplamda 160.287 dava açıldı, 7.037 idam cezası verildi ve bunlardan sadece 1.500’ü uygulandı. İlk idam edilenler arasında Fransız gazeteci ve direniş lideri Georges Mandel’i öldüren milisler ve işbirlikçi gazeteciler vardı. 10 bine yakın kişi ise çoğu ilk haftalarda olmak üzere mahkemesiz öldürülmüştü. De Gaulle de bazı tanınmış kişilerin cezalarını hapse çevirdi ama, örneğin işbirlikçilikle iftihar eden Robert Brasillach gibileri idam edildi. Sözkonusu kişi dönek olmadıklarını, işgali severek kabul ettiklerini söylemiş, Müttefikler ilerlerken de “biz korkak değiliz” diye böbürlenmiş, teslim olup mahkemede ölümü bir şeref sayacağını ifade etmişti. De Gaulle onun idamını imzalarken “belki adalet idamını gerektirmiyor ama devletin bekası bunu talep ediyor” demişti. Bu arada bazı tanınmış kişilerin işbirlikçilikleri görmezden gelindi. Örneğin işgalcilerin hayranı ve Yahudi düşmanı Coco Chanel, Amerikalı askerlere “5 Numaralı” parfümünden yüzlerce şişe dağıtarak yeni döneme uyum sağlarken tutuklandı ama kısa sürede serbest kaldı. Birçokları sadece aşağılanma ile kurtuldu. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, yeni yakalanan birkaç kişi dışında hapiste kimse kalmamıştı.
Saçları ‘sıfıra vurma’
Öldürülenlerin çoğu, direnişçilerle son derece acımasız bir mücadeleye girmiş olan faşist Fransız milis kuvveti üyeleriydi. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collobos horizontales) bekleyen ceza ise saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Elbette bu arada kaçmayı başaran sayısız suçlu olduğu gibi, kişisel garez ve iftira kurbanı olanlar da az değildi. Yargılama ve cezalandırmaların çoğu ilk yıllarda sona erdi ama sonradan yakalananların işlemleri 50 yıldan daha fazla sürdü. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Klaus Barbie 1980’lerin sonlarında yargılanırken, yardımcılarından Touvier 1994’de; Gironde bölgesindeki Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini sağlayan Maurice Papon ise 1996’da hakim karşısına çıktı. Paris’teki büyük insan avını örgütleyen polis şefi René Bosquet ise 1993’de yargılandı. Büyük olayların hesabı kolay görülmüyor ve o nesiller hayatta kaldıkça sürüyor ve gene tam bitmiyor.
Yatay işbirliğinin cezası: Saç kazıma İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collabos horizontales) bekleyen ceza saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağı ihtimali yüksekti.
İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağını öne sürmek mümkündür. Paris’e girdiği zaman Fransa için konuşan direnişçiler değil, kendisiydi ve daha uzun bir süre ülkesinin kaderinde başrolü oynayacaktı.
İşgal ardından ilk yılları
Fransız komünistleri ve siyasi muhalefet
Fransa’da savaşın hemen sonrasında koalisyon hükümetlerinde yer alan komünistler iktidara ortak oldular. Belçika ve İtalya’da da benzer bir durum görüldü. Doğu Avrupa’da Rus işgali altında bölgelerde komünistler diğer partileri koalisyondan atarak iktidara getirildi. 1947’nin Mayıs ayında (bu ülkede bütün olaylar Mayıs’a denk geliyor sanki) Fransa’da Sosyalist Paul Ramadier ve İtalya’da Hıristiyan Demokrat de Gasperi komünistleri hükümetten uzaklaştırdı. Belçika’da da sosyalist Henri Spaak iki ay sonra aynı yola gitti. Bu tarihten sonra hep muhalefette kalacaklardı. Bunun üzerine sendikalardaki güçlerini kullanarak büyük grev dalgaları yaratmaya giriştiler ama parlamentoların itibarını azaltmayı başaramadıkları gibi, işçi hareketleri de bölündü ve bunların büyük kısmı komünistlerin denetiminden çıktı. Keza, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya girmesine izin vermediği Marshall yardımları ekonomik yeniden inşayı hızlandırınca, bunu engelleyerek iktidara gelme koşulları oluşturmaya çalışan komünistler daha da destek yitirdiler, zira öncülük iddia ettikleri yeniden inşayı gerçekleştirecek kaynakları yoktu.
Komünistler bununla birlikte Dördüncü Cumhuriyet boyunca muhalefete devam ettiler. 1956 seçimlerinde hâlâ 150 milletvekilleri vardı. Çoğunlukla merkez partilerinden oluşan zayıf koalisyonlar istikrarlı bir yönetim yaratamayınca De Gaulle’cü hareket öne çıktı ve general bir kez daha ülkesinin kurtarıcısı olarak büyük yetkilerle yönetime geldi. 1959’un Ocak ayında başlayan yeni dönemde parlamentonun başkan üzerindeki denetim yetkileri kısıtlanmıştı ama bu yönetim ülkede hızlı bir büyüme, refah ve istikrar sağladı. De Gaulle bu dönemde sadece ülkesinde değil, Avrupa’da ve dünyada da etkili bir lider oldu. Bu nedenle, rejimin içte ve dıştaki büyük başarılarına rağmen Mayıs 1968’de patlak veren hareket şaşırtıcıdır. Burada De Gaulle’cülerin çaresizlikleri, buna rağmen Haziran seçimlerini kazanmaları ve ertesi yıl yapılan referandumu az farkla da olsa tekrar yitirmeleri, siyasi tarihçileri daima hayrette bırakan bir olaylar dizisidir.
Fransız İhtilali’nden günümüze
1792’den 1958’e beş cumhuriyet
Fransa’da cumhuriyet Devrim’in üçüncü yılında, 1792’de kuruldu. İlk Cumhuriyet Napoléon’un kendisini imparator ilan ettiği 1804’te sona erdi. Onun sürgüne gönderilmesinden sonra 18. Louis’nin getirildiği “Bourbon restorasyonu” dönemi vardır. 1830’da hanedan değişikliği geçiren krallık, 1848’de tekrar sona erdi ve bu tarih ile 1851 arasında kısa bir İkinci Cumhuriyet yaşandı. Bu cumhuriyet de 3. Napoléon’un yeni bir imparator olarak gelmesiyle sona erdi. Ne var ki Fransa’yı sürüklediği Alman savaşı kendisinin de sonu oldu. 1870 ile 1946 yılları arasında çalkantılı bir hayat süren (ve en uzun cumhuriyet olma özelliğini hâlâ koruyan) Üçüncü Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetin aslında işbirlikçi Mareşal Pétain tarafından kurulan Vichy rejimi ile 1940’ta sona erdiğini ileri sürenler olmuşsa da, Charles de Gaulle bunu reddetmişti. Bazı direnişçiler (örneğin 1944 Temmuzunda Vercors Platosu’nda iyi hazırlanmayan bir ayaklanmaya girişip Alman paraşütçüleri tarafından imha edilen büyük grup) ilk iş olarak Üçüncü Cumhuriyet’i tekrar ilan etmişlerdi. Yani direnişçilerin Paris’te Charles de Gaulle’den cumhuriyetin ilanını beklemeleri beklenmedik bir olay değildi. O ise Petain’in başından beri kanun dışı olduğunu ileri sürüp ülkede düzeni sağlamaya girişti; akabinde ülke için yeni bir anayasa yapılmasına girişildi; bu 1946’da tamamlandı.
1946-1958 yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet istikrarlı olmadı. Savaş sonrasının yeniden inşaı ve Vietnam Savaşı ile Süveyş krizlerinin üzerine gelen Cezayir meselesi ülkeyi sürekli gerdi ve 1958 Mayısında içsavaşın eşiğine getirdi. Nihayet Charles de Gaulle’ü geri çağırmaktan başka bir çare bulunamadı.
Dördüncü Cumhuriyet’i yıkan esas faktörün sömürge imparatorluğunu koruma çabası olduğu söylenmiştir ve bu doğrudur; çünkü büyük ülkeler arasında sadece Fransa on beş yıl boyunca aralıksız olarak savaşmıştı. Mağluplar, yani Almanya, Japonya ve İtalya yeniden inşa için var güçleriyle çalışırken, Fransa enerjisinin bir kısmını umutsuz davalara harcadı. Sonuçta Charles de Gaulle geri çağırılınca, başkanlık yetkilerini artıran yeni bir anayasa koşulunu dayattı. Böylece 1958’de başlayan ve hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet kuruldu. Bundan tam 10 yıl sonra, 1968 Mayısında başlayan kriz ise ertesi yıl Charles de Gaulle’ün referandumu küçük bir farkla yitirdikten sonra çekilmesiyle sonuçlandı, ama cumhuriyet artık istikrara kavuşmuştu.
Fransa tarihinde Birinci ve İkinci Cumhuriyetlerden sonra çok uzun aralar olup, bu dönemlerde kraliyet ve imparatorluk rejimleri geri gelmiştir. Üçüncü Cumhuriyet ise sadece sürgündeki Charles de Gaulle tarafından yaşatılmıştır. Böylece ancak Dördüncü ve Beşinci Cumhuriyetlere geçişin kesintisiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Dördüncü Cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içinde, birbiri ardına gelen koalisyon hükümetleriyle geçmişti. Bu durum Beşinci Cumhuriyet’in tahkim edilmiş, daha güçlü bir başkanlık sistemine dönüşmesiyle sonuçlanmıştı; ancak bu sistem içerisinde meclis yetkisiz ve güçsüz kalmamıştır.