Mimar Sinan’ın eserleri, kendisi ve kökeni üzerine bitmek bilmez tartışmalar yapılmış ama, bilimsel çalışmalar o düzeye yaklaşamamış. Mimar Sinan da Büyük Çekmece Köprüsü dışında (ki o da tartışmalıdır) hiçbir yapısında ismini geçirmemiş. Köken tartışması 1930’lu yıllarda büyük bir rezalete de sebep olmuş. Büyük ustanın mezarı açılmış, kafatası ölçülüp ırkı belirlenmek istenmiş ve sonunda kafatası kaybolmuş.
Sanırım Türkiye’de sokaklarda insanlardan bir mimar ismi söylemesini isteseniz, cevapların büyük çoğunluğu Mimar Sinan olur. Eserlerini, hayatını, mimarisinin özgün yönlerini, felsefesini bilen çok azdır ama, Mimar Sinan ismi duyulmuştur. Ona duyulan saygı giderek büyümüş adeta bir “Mimar Sinan” efsanesi oluşmuştur.
Mimar Sinan’ın ölümünden dört asır sonra, Türkiye’de inşa edilen camiler hâlâ onun yapılarına benzetilmeye çalışılır. Hatta bir çok yerde aynısı inşa edilmiştir. Örneğin 2012’de inşa edilen ve onun yapılarından esinlenen Ataşehir Camii’ne Sinan’ın adı verilmiştir. Bu kadar sevilen, modern Türkiye için de önemli olan Mimar Sinan hakkında yapılan çalışmalar genellikle birbirini tekrar eder. İçindeki veriler ise birkaç kaynağın bilgileridir.
Sinan’ın isminin geçtiği söylenegelen tek yapıtı Mimar Sinan’ın eserlerinin kitabelerinde ismi geçmezken yalnızca Büyükçekmece Köprüsü’nün orijinal kitabesinde ismi geçtiği söylenir.
Kimi tarihsel metinleri bizzat Sinan’ın ağzından yazdığını söyleyen Sai Çelebi’nin verdiği bilgiler birçok açıdan oldukça ilginçtir. Ortaçağ’da İslâm dünyasında mimarları, ancak yapılar üzerindeki kitabeler ile takip etmek mümkündür. Bu ustaların ancak birkaç yapısı bilinir. İnşa ettiği yapıların listeleri açısından, modern dönemlere kadar Mimar Sinan’la yarışacak mimar çok azdır. Sinan’ın ağzından yazılan biyografisinde sınırlı sayıda yapıdan bahsedilirken, bu listelerde inanılmaz bir bölgeye yayılan çok sayıda yapıdan bahsedilir. Ancak bunların bir kısmının Sinan’ın tasarımı olmadığı açıktır. Ayrıca listelerde olmayıp, Mimar Sinan tarafından inşa edildiği söylenen yapılar da vardır.
Sinan’la aynı dönemde Osmanlı devletinin her köşesinde inşa edilen yapılarda onun mimar olarak katkısı her zaman tartışılmıştır. İstanbul’dan çok uzaklarda, Şam’da, Halep’te, Kırım’da, Bosna’da inşa edilen eserlerin hepsine bir kişinin yetişmesi bugünün imkanları dahilinde bile güçtür. Başmimarın, bilgileri günümüze ulaşmayan geniş bir ekip ile birlikte çalıştığı tahmin edilebilir. Ancak zamanla Sinan, adeta Osmanlılar için klasik uslûbun mimarı imgesi oluşmuş ve bu uslûbu taşıyan tüm yapıların mimarı sayılmış gibidir. Osmanlı kaynaklarının geneli, sadece mimarlar için taranabilirse bu konularda çok farklı yaklaşımlar ortaya çıkabilir.
Sinan’ın erken dönem İstanbul camiileri Fatih ilçesinde bulunan ve Klasik Osmanlı Mimarisinin en önemli örneklerinden Şehzadebaşı Camii (arkada) mimarın çıraklık, Süleymaniye Camii (önde) kalfalık eseri olarak bilinir.
Mevcut Sinan yapılarında genel bir klasik dönem kurgusu rahatlıkla izlenir. Ancak belirgin biçimde planı, cephesi, malzemesi ile farklılaşan bu yapılar, Mimar Sinan’ın denemeleri olarak kabul edilir. “Acaba bunlar onunla aynı uslûpta eser veren farklı mimarların eserleri olabilir mi?” sorusu ister istemez akla gelir. Ama Sinan öylesine güçlü bir isimdir ki bunu tartışmak pek tercih edilmez. Dönem kaynakları, vakfiyeler, arşiv belgeleri kadar yapıların da bize anlattığı çok veri vardır. Yapıların detaylı incelemeleri, gelecekte yeni değerlendirmelere imkan sağlayabilir.
Sinan şüphesiz döneminde saygı gören ve takdir edilen bir mimar; ancak eserlerinin kitabelerinde ismi geçmiyor. İslâm mimarisinde ve tabii Osmanlı mimarisinde mimar ve usta adlarına yapılar üzerinde rastlanıyor. Ancak Sinan, Büyük Çekmece Köprüsü dışında hiçbir yapısında ismini geçirmemiş. Ondan önce ve ondan sonra birçok mimar yapılarına isim yazmışken, onun bunu yapmaması kişisel bir tercih gibi görünüyor. Onun öğrencileri kabul edilen Davud Ağa ve Sedefkar Mehmet Ağa, yapılarının kitabelerinde isimlerini yaşatmışlar. Büyük Çekmece köprüsündeki tek isim de aslında Sinan değil; Yusuf ismi var. Levha çok kıymetli ama bazı sorunları var zira orijinal levhanın başına gelenler bilinmiyor. Kitabe yine de Osmanlı mimarisi ve İstanbul için çok önemli. İyi korunmalı ve bu büyük mimarın adını şehirde yaşatan tek hatıra daha geniş kitlelere tanıtılmalı.
Mimar Sinan’ın belki de en ilginç hatırası, Topkapı Sarayı’nda bir grup belge içinde bulunan “tuğraya benzer” imzası. Bunun bir fotoğrafı maalesef yok. Sanırım daha önce gören iki uzman bir çizimini hazırlamış, bu bir çok yayında kullanılmış; ancak ilgili dosya içinde bu imza tespit edilememiş. Ama ne “çalındı” diye işlem yapılmış, ne de araştırma yapılmış. Bu hikaye, modern dönem Sinan çalışmalarında uzmanların sık sık yaptıkları tekrarlardan biri haline gelmiş.
Birçok mimar yapılarına isim yazmışken onun bunu yapmaması kişisel tercihi olduğuna yoruluyor. Nakkaş Osman’a ait minyatürde Büyükçekmece Köprüsü ve yanında yine Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş Kervansaray ve çeşme yer alıyor.
Modern dönemin ilginç tartışmalarından biri de Sinan’ın etnik kökeni. Ancak bu tartışma da, kimi benzerleri gibi anakronik. Yani bugünün millet, milliyet, etnik köken kabulleri ile, 16. yüzyılın meşhur bir mimarını değerlendiriyoruz. Mesele, Ramazan Şeşen tarafından yayınlanan bir belgeyle gündeme gelmiş. Sinan’ın mimarbaşı olduğu dönemde Kayseri’nin Ağırnas Köyünden Kıbrıs’a sürgün edilen ve mimarbaşının akrabası oldan gayrimüslimlerin onun aracılığı ile geri gönderilmesinden bahsediyor. Bu isimler sonraki tarışmalarda Sinan’ın kökeni ile ilgili veri olarak değerlendirildi. Bazı araştırmacılar 19. yüzyılda Osmanlı devletinde çalışan Ermeni mimarlar olduğundan hareketle, Sinan’ın Ermeni mimarların en büyüğü olduğunu iddia etti. Bazı mimarlık tarihçileri ise buna şiddetle karşı çıkıp yazılar hazırladılar. Ermenice gibi görünen isimleri Moğolca açıklayanlar bile oldu.
Ağırnas Köyü’nde Ermeniler, Rumlar ve Karamanlı denen Türkçe konuşan Ortodokslar birlikte yaşıyordu. Bugünkü uzmanlar Mimar Sinan’ı Rum, Karamanlı Ortodoks Türk, Ermeni ya da belki de doğrudan Türk şeklinde niteliyorlar. Sinan ve çağı için pek yabancı bir kavram olan etnik köken tartışmasını da, büyük ustanın günümüzde yaratılan efsanesinden büyülenen modern milliyetçiliklerin çatışması olarak düşünmek mümkün.
Köken tartışması maalesef 1930’lu yıllarda büyük bir rezalete de sebep olmuş. Büyük ustanın mezarı açılmış, kafatası ölçülüp ırkı belirlenmek istenmiş ve sonunda Ankara’da kafatası kaybolmuş. Hikayenin tüm detaylarını Selçuk Mülayim Hoca hazırladığı Sinan kitabında anlattı. Ama bilim adına yapılan bu iş, üzücü sonuçlar dışında bir şey sağlamamış.
Büyük ustanın yüzü, görünümü herkesin merak ettiği konulardan biri. Maalesef doğrudan onu konu alan bir resim, minyatür, gravür yok. Ancak bugün İrlanda/Dublin’de korunan bir Süleymanname’de Kanunî’nin İstanbul’a getirilen cenazesi ile ilgili bir minyatür var. Bu minyatürde Kanunî’nin kazılan mezarı önünde elinde mimarlara özgü bir ölçü aleti olan “zira”yı tutan bir figür var. Bu figür “Sinan olabilir” diye kabul ediliyor. Ancak minyatürlerin klasik geleneğinde, portre özelliği olmayan, sadece bir mimar görüntüsü vermeyi tercih eden bir figür bu. 16. yüzyıldan bize bakan bu anonim mimar figürü, Sinan imgesiyle eşleşmiş gözüküyor.
Bu arada Selçuk Mülayim Hoca bir Surname’de At Meydanı’ndan geçen mimarların taşıdığı Süleymaniye maketi yanında bulunan üç figürün Sinan ve çırakları şeklinde değerlendirilmesinin mümkün olduğunu belirtmiş. Tabii burada da anonim figürler sözkonusu.
Sinan konulu modern çalışmalar ise çok değil. Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi önünde, 1956 yılında Hüseyin Anka Özkan’a yaptırtılan heykelin Atatürk’ün vasiyeti olduğu söyleniyor. Günümüze yakın zamanlarda Edirne’de Selimiye Camii’nin önünde bronz, Selimiye Medresesi’nde balmumu heykeli bulunuyor. İstanbul’da Perşembe Pazarı içinde Süleymaniye’nin karşısında ve Büyük Çekmece Köprüsü yanında da birer bronz heykel var.
Büyükçekmece’de Mimar Sinan heykeli
Mimar Sinan’ın konu edinildiği modern çalışmalar bir elin parmaklarını geçmemekte. İstanbul’da sadece Perşembe Pazarı içinde, Süleymaniye’nin karşısında ve Büyükçekmece Köprüsü yanında birer bronz Sinan heykeli var.
Ülkemizde Mimar Sinan ile ilgili birçok efsane ve hikaye yazılmaya devam ediliyor. Bunların en sevimlisi şöyle: “Onun yapılarından birinde bir kemer varmış; bu restore edilirken içinde bir cam şişe bulunmuş bunun içinde de Sinan’ın bir mesajı varmış. Mesajda ‘bu kemer çökerse ancak şu şekilde onarabilirsiniz’ diye tarif ediliyormuş”. Tabii böyle bir buluntu yok; ama olmaması, efsaneler yaratmak konusunda çok başarılı olduğumuz bir alanda hem bize daha keyifli geliyor hem de gerçek olana kıyasla daha popüler.
14. yüzyılda Batı’da Pantheon’dan Doğu’da ise Ayasofya’dan sonra o ölçüde alanı örten bir kubbe daha yapılmamıştı; zira bunu sağlayacak teknik bilgi Ortaçağ boyunca unutulup gitmişti. Mimar Sinan’dan yaklaşık bir asır önce yaşamış Filippo Brunelleschi (1377-1446), Pantheon’un üzerine “yapılamaz” denilen kubbeyi yaptı ve Leonardo Da Vinci dahil birçok Rönesans şahsiyetine ilham verdi.
Tıpkı Mimar Sinan’ın önünde, bulunduğu coğrafyada kendisine meydan okuyan ve yaşadığı dönemden yaklaşık bin sene önce inşa edilmiş bir şaheserin, Aya Sofya’nın, olması gibi mimar Brunelleschi’nin (1377-1446) önünde de 1300 yıllık Pantheon, kaybolmuş tüm bilgileri temsil ediyordu.
Batı’da Pantheon’dan Doğu’da ise Aya Sofya’dan sonra o ölçüde alanı örten bir kubbe daha yapılmamıştı zira bunu sağlayacak teknik bilgi Ortaçağ boyunca unutulup gitmişti. 15. yüzyılın Floransa’sı ise Antik Yunan ve Roma’nın değerlerinin tekrar canlandığı Giorgio Vasari’nin deyişiyle bir “yeniden doğuş”’a şahit oluyordu. Brunelleschi ise öğrenmeye aç kişiliğiyle tam da bu çağın insanıydı.
Brunelleschi, dönemin diğer sanatçıları gibi birçok alanda yeteneklerini sergileyebilen biriydi, hem ressam(ki doğrusal perspektifi geliştirmişti) hem arkadaşı Donatello’yu şaşırtacak kadar iyi bir heykeltraş hem de mimardı, ve en çok da mimarlığı ile hatırlanacaktı. Onun yaşadığı dönemde zengin Floransa şehir devletinin önünde çözülemeyen bir bulmaca durmaktaydı. Bu, inşasına 13. yüzyıl sonunda Arnolfo di Cambio tarafından başlanan ve daha sonra veba salgının getirdiği maddi ve insani fakirleşme ile yarım kalan Santa Maria del Fiore’nin, yani Floransa Katedrali’nin, kubbesinin yapılması/tamamlanması idi.
Brunelleschi dokunuşu Yapımına 1296’da başlanan Floransa Katedrali, kıta Avrupa’sını saran veba salgını dolayısıyla yarım kalmıştı. Dönemin önde gelen mimarları katedralin tamamlanmasını başaramamış, “alaylı” bir mühendis olan Brunelleschi, kendi yöntemleriyle katedrali bitirebilmişti. Brunelleschi’nin tasarladığı kubbe günümüzde hala en büyük kagir kubbe olma özelliğini korumaktadır.
Genç Brunelleschi’nin sanata ve mekaniğe yatkınlığını farkeden babası onu bir kuyumcunun yanına çırak verdi, ki sonrasında da şehir devletinin yönetimindeki loncalardan olan “Kuyumcular Loncası”’nın bir üyesi olacaktı. “Kuyumcular Loncası”’ndaki tek sanatçı kendisi değildi, burada aynı zamanda dostu Donatello ve kendisine birçok konuda rakip olacak Lorenzo Ghiberti gibi çağdaşı başka sanatçılar da bulunmaktaydı.
Aynı Eski Yunan’da olduğu gibi Foransa’da da şehir için yapılacak eserler bir yarışmadan geçer ve kazanan sanatçı eserini icra ederdi, yine böyle bir yarışmada (San Giovanni Vafitzhanesi’nin kapısı için yapılan yarışmada) bu üç sanatçı karşı karşıya geldi. Eserler sunulduktan sonra Donatello ve Brunelleschi, Ghiberti’nin yapıtının üstünlüğünü kabul ederek çekildiler. Bu, onlara hayallerindeki Roma harabelerini inceleme fırsatı için gerekli zamanı yarattı.
Roma’da zamanlarını topraktan sütun başı, bina temel parçaları ve sütun gibi tüm mimari elemanları çıkartarak inceleyerek geçiriyorlardı. Bundan dolayı “define avcıları” diye bilinir oldular. Bu sırada Brunelleschi’nin aklında ise arkadaşından bile sakladığı bir hedef vardı: Pantheon’un dev kubbesi gibi bir kubbe inşa ederek katedralin yarım kalan kısmının tamamlanması. Bunun için Pantheon’da ölçüler alıyor, taşıyıcı elemanları inceliyordu. Donatello’nun Floransa’ya dönmesinden sonra Roma’daki araştırmalarını genişletti, her binayı çiziyor, yapılışından malzemelerin taşınmasına kadar bu dev eserlerin nasıl inşa dildiğini anlamaya çalışıyordu. Bu kapsamlı araştırmalardan sonra “zihninde Roma’yı yıkılmadan önceki haliyle canlandırabilecek” duruma geldi.
“Yeniden Doğuş”un şehri 15. yüzyıldan beri Santa Maria del Fiore’nin görkemli kubbesi Floransa’nın gökyüzünü süslemektedir (üstte). Pers kubbeleri, tam da merkezi olmayan bu tarz temellerin üzerine kurulabilmeleri yönünde tasarlanmıştı.
1417’ye gelindiğinde şehrin söz sahibi loncası “Yüncüler Loncası” kubbenin inşası ile ile ilgili konuları tartışmak üzere Toskana’lı mimar ve mühendisleri çağırdı. Filippo ise bu sırada Roma’dan dönmüş ve kubbe ile ilgili modeller oluşturmaya başlamıştı. Brunelleschi, modellerinin ve fikirlerinin çalınması ihtimali konusunda aşırı hassastı. Floransa’da sanatçılar arasında rekabet o kadar fazlaydı ki bu artık sanatçıları takıntılara veya düşmanca tavırlara sevk ediyordu.
Brunelleschi, yaptığı modeli göstermeden Santa Maria del Fiore’nin mütevellileri karşısına çıktı, mütevelliler önce onunla alay etseler de sonunda anlattıklarına ikna oldular. Brunelleschi, daha sonra Alman, Fransız ve İtalya’nın başka bölgelerinden mimarların geleceği kubbenin inşası için başka bir yarışma yapılmasını önerdi, böylece onun üstünlüğü daha da iyi anlaşılacaktı ve öyle de oldu. Brunelleschi, modelini sürekli geliştiriyor ve birçok kullanılmayan tekniği bir araya getiriyordu. Yapılması gereken, birşeyi sıfırdan inşa etmekten daha zordu çünkü kubbe zaten belli bir aşamaya gelmiş bir işin üzerine konacaktı. En önemli zorluk ise kubbenin oturtulacağı sekizgen yapının eş kenarlara sahip olmaması ve bu nedenle bir merkezden yoksun olmasıydı ayrıca bunun devasa kubbenin ağırlığını taşıması imkansızdı.
Filippo Brunelleschi
Rakip ve “barbar” olarak kabul edilen Fransız ve Germen mimarisinin yaygın ögeleri olan payandaların kullanılması Floransa’da bayağı görüldüğü için yasaktı. Filippo tüm bunlara çözüm üretmeye çalışırken yapı malzemelerinin taşınması ve kubbenin yerleştirileceği noktaya getirilmesi önemli bir problemdi. Burada onun teknik bilgisi ve mühendisliği devreye girecekti. 1421 yılında Floransa’nın içinden geçen Arno nehri üzerinde yüz ton ağırlığındaki mermerleri taşıyacak bir tekne üretmesi gerekliydi. Bu tekneyi kendi tasarladı ve maliyetleri üstlenerek inşa ettirdi, adı Il Badalone (canavar) idi. Ayrıca modern anlamda patent haklarının ilki olabilecek şekilde bu tasarımın fikri hakları şehir konseyi tarafından kendisine verildi. Buna göre üç yıl içerisinde aynı tasarımla bir araç yapılırsa yakılarak (!) yokedilecekti.
Il Badalone görevini tamamlayamadı ve üstündeki mermer yükü ile beraber battı. Brunelleschi’nin biriktirdiği servetinin üçte birini bu ticari ve mühendislik girişiminde kaybettiği söylenir. Filippo’nun aldığı patentler bununla sınırlı değildi, kubbenin inşası için sürekli geliştirdiği vinçler, kaldıraçlar ve inşaat için iskele sistemleri yaşadığı çağda görülmemiş icatlardı ve bunların hepsinin fikri haklarını tasarımlarının çalınabileceği endişesi taşıyordu.
O, geliştirdiği icatlar dışında bir de Klasik Roma mimarisinin ve doğunun tekniklerini yeniden uyarlayarak kullanıyordı. Bunlar da, o dönem için önemli “buluşlar” idi. Örneğin, Roma’da iken harabelerde büyük taşların ortasında ve altında oyuklar olduğunu farketmiş ve bunların taşları taşımakta kullanılan ulivella adı verilen demirler için yapıldığını anlayarak bu sistemi tekrar düzene sokmuştu. Kubbenin tuğladan inşa edilmesini tasarlarken bu tuğlaların artık kullanılmayan kırlangıçkuyruğu geçme ile birbirine bağlanmasını düşünmüştü.
Pantheon’un Kubbesi İtalyan ressam, mimar Giovanni Paolo Panini’nin fırçasından, Brunelleschi’nin ihtişamından etkilendiği Roma tapınağı olarak inşa edilen Pantheon’un kubbesi.
Yine tuğlaların yüklerini düşey olarak zemine bindirmesini engellemek için Doğu’da kullanılan balık sırtı düzen ile bunların dizilmesini uygun gördü. Yine Doğu’dan aldığı önemli bir teknik Avrupa’da çok nadir görülen çift kabuklu/kademeli kubbeydi. Çift kabuklu kubbe daha çok İran mimarisinde görülen bir teknikti ve yapının merkezini dikkate almadan kubbenin inşa edilmesini sağlıyordu. Batı’da fazla bilinmeyen bu teknikleri Şark’a yaptığı ziyaretlerde öğrendiği söylense de bu düşük bir ihtimaldir. Büyük olasılıkla bunları Floransa’ya köle olarak gelen Pers ya da Türk ustalardan öğrenmiş olabileceği zannedilmektedir. Klasik Roma mimarisine ve mühendisliğine(özellikle kullanılan araçlara) hakim olmasının nedeni ise o şehre yaptığı ziyaretlerde öğrendikleri dışında Vitruvius’un Mimarlık Üzerine adlı ünlü eserin Floransalı hümanist Poggio Bracciolini’nin St. Gallen’deki bir manastırda tekrar keşfetmesi ve bu yapıtın meraklıları arasında dolaşıma girmiş olmasıdır.
Brunelleschi, alaylı bir mimar olsa da bilgiye olan açlığı ile hiçbir mimarın gerçekleştiremediği bir işi başardı ve tüm matematik ve mühendislik bilgisi ile yapılamaz denilen kubbeyi, artık rakip şehirler tarafından alay konusuna dönüştürülen üstü açık kalmış sekizgen formun üzerine inşa etti. Geliştirdiği ve kullandığı tüm vinç, kaldıraç ve aletler kendisinden sonra Leonardo dahil birçok Rönesans şahsiyetine ilham verdi.
Mimar Sinan’ın yeniçerilik döneminde askeriye için yaptığı işler gibi Filippo da, Siena ve Pisa gibi şehir devletlerine karşı sur ve kalelerin inşası sırasında daha önce öğrendiği tekniklerin uygulaması ile ilgili tecrübeler kazandı. Sinan’ın Aya Sofya’yı tamiri sırasında gelecekte inşa edeceği kendi eserleri için birçok şey öğrendiği gibi Brunelleschi de Pantheon’u incelerken ileride yapacaklarını tasarladı. İkisi de hem geçmişin unutulan hem de Doğu ve Batı’nın mimari ve mühendislik tekniklerini bir araya getirerek o gün için yapılamaz denileni yaptılar. Sinan’ın eseri Selimiye’nin kubbesi “Doğu’nun en görkemli kubbesi” (ve Aya Sofya’ninkinden sonra en büyük) Brunelleschi’nin eseri hem Rönesans mimarisinin kıvılcımını çakmış hem de günümüze kadar yapılmış en büyük kagir/taş işçiliği ile yapılmış kubbe olmuştur. Brunelleschi tüm bu özellikleriyle ve başardıklarıyla modern anlamdaki ilk mühendis kabul edilmiştir.
“Prag Baharı” olarak bilinen, aslında 1968’in sonbaharında o zamanki Çekoslovakya’da meydana gelen hadiseler; Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nda 20 yıl sonra yaşanacak çöküşün habercisi gibiydi. Ülkenin ihtiyaç duyduğu ekonomik reformlar demokratik hak talepleriyle birleşerek toplumsal bir halk hareketi halini almış ve sonuçta Sovyet tankları ve askerleri idareye el koymuştu. Sürecin hikayesi.
Bundan tam 50 yıl önce, 20-21 Ağustos gecesi Varşova Paktı birlikleri SSCB’nin bir uydusu olan Çekoslavakya’yı işgal etmek üzere saldırdı. Yaklaşık 100 kişinin öldüğü ve 500 kişinin yaralandığı bu işgal, kendisine “sosyalist” diyen ve aynı kampta yer alan iki ülke arasındaki “dostane” bir mesele olmanın çok ötesine ve tarihe geçiyordu. Aynı zamanda bu hadiseden 20 yıl sonra Doğu Bloku ve SSCB’nin çöküşünün gerekçelerini önceden sunuyordu.
1953 Doğu Berlin, 1956 Polonya’daki olaylar ve Macaristan ayaklanması; 1956’da Hruşçov’un 22. Kongre konuşmasıyla “Stalinsizleştirme” işlemini başlatması; “sosyalist kampta” büyük bir kapışmayla sonuçlanacak olan Çin-Sovyet tartışmasının 1962’de başlaması; Yugoslavya’nın farklı bir yönetim tarzı geliştirmesi; 1966’da Çin’de “Kültür Devrimi”, Doğu Bloku’nun artık pek de monolitik olmadığının göstergesiydi.
Tanklarla yüz yüze Kremlin yönetimi, Prag’da yaşanmakta olan konsey hareketinin diğer Doğu Avrupa ülkelerine örnek olmasından korkmuştu. Prag sokakları “asayiş berkemal mi” diye dolanan Sovyet tanklarına tanıklık etti.
Çekoslavakya, Kızıl Ordu tarafından işgal edilerek “sosyalistleştirilen” ülkelerden diğer farklı olarak iki savaş arasında sanayileşmiş bir ülkeydi ve işçileşme oranı hayli yüksek, siyasi ve kültürel olarak da gelişkin bir konumdaydı. Ülkedeki Komünist Parti, savaş öncesinde de kitlesel etkisi olan bir partiydi.
1963’te yöneticilerin beşte birinin yüksek eğitimi vardı, bu da eski işçilerin önemli bir kısmının yönetim kademelerini geçtiğinin bir göstergesiydi. Rusya’da başlayan “Stalinsizleştirme” (daha doğrusu Stalin’siz Stalinci rejim) bir dizi ülkeyi etkilerken özellikle Çekoslovakya’daki Yazarlar Birliği çevresindeki aydınlar, demokrasi mücadelesi yürütüyorlardı.
1960’ların başlarından itibaren millî gelirin ve dolayısıyla ücretlerin düşmesiyle bir ekonomik reform ihtiyacı belirdi. Yöneticiler katında rejimin gevşetilmesi ve bürokratik planın yürümemesi üzerine, işletme yöneticilerine “işçi katılımı”na yer vermek bir çözüm olarak görüldü. Bürokratların yerine teknokratların alınmasıyla halledilecek bir mesele olmadığı için, diğer toplumsal kesimlerin de desteğini arayan reformcular, özellikle 1963’ten itibaren belli bir siyasal gevşemeye yöneldiler. 1950’li yıllarda 1936-38 Moskova Mahkemeleri’ne benzer göstermelik yargılamalarda mahkûm olanların itibarı iade edildi; siyasi mahkûmlar serbest bırakıldı; yurtdışına seyahat kolaylaştırıldı; iş kanunu değiştirildi.
Ocak 1968’te Komünist Parti’nin başına Alexandr Dubçek getirildi. Mart ayının başında da Svoboda devlet başkanı oldu. Böylece parti yönetiminde 1953’ten itibaren genel sekreter olan Novotny’nin temsil ettiği bir muhafazakar kesimle, Dubçek’in temsil ettiği reformcu bir eğilim kararsız bir dengede kaldılar. “Sivil toplum” hareket halindeydi ve sansürün kaldırılması, ifade özgürlüğü talepleriyle işletmelerde konseyler oluşmaya başladı. Bu konseyler 1969’un sonuna kadar hem çoğaldılar hem de aralarında bir eşgüdüm kurdular.
Filozof Radovan Richta’nın yönetiminde çok farklı disiplinlerden 45 uzman “Medeniyet Dörtyol Ağzında” adlı bir rapor hazırlamışlardı. “Bilimsel ve teknik devrim”in toplum üzerine etkilerini inceleyen bu rapor yalnızca işletmelerde değil toplumun bütününde köklü dönüşümler gerektiğini belirtiyordu. Bu metin önceki “sosyalist” deneyimlerin başarısızlığıyla sınırlı kalmayan bir dönüşümün gereklerini irdeliyordu. Ancak önemli tartışmalar siyaset üzerindeydi. Dubçek’in şu sözleri Brejnev’in kimyasını değiştirmiş olmalı: “Partinin çalışmasında, bürokratik ve derebeylik çağından kalma alışkanlıkları kesinlikle reddediyoruz… hem parti hem de devletin başına geçen adam, kazınılmaz biçimde şahsi iktidarına, kişiliğini putlaştırmaya yöneliyordu”.
Prag Baharı “yukardan”, yani bürokrasinin kendi içinden bir değişiklik ihtiyacının ürünü olduğu kadar, aydınların ve “aşağıdan” konseyler aracılığıyla işçilerin de eseriydi. İşçilerin yatırımlar üzerine görüş bildirmekten, planın hazırlanmasına uzanan bir zincirde etkinlik kazanmalarının ötesinde, kararların alınmasında doğrudan söz sahibi olmaya ilişkin bir basınç da vardı. Böylece otoriterliğin timsali olan partinin yerini de doğrudan işçiler veya en azından sendika birimleri almaya başlıyordu.
Nisan 1968’de Komünist Partisi “devletin değil toplumsal mülkiyetin” özyönetimini bildiren bir eylem programı kabul etti. Mayıs ortasından itibaren işçi komisyonları “sosyalist işletmeler” üzerine bir yasa hazırlamak üzere toplandılar. Bazı yöneticilere yönelik grevler başladı. Haziran başında işçi kaleleri diyebileceğimiz CKD-Prague (W. Pieck fabrikası) ve Skoda Plzen’de işçi konseyleri kuruldu.
Konsey hareketi siyasal bir boyut da kazandı. Yalnızca işletmelerde değil toplumun tamamında da demokratik katılım talep ediliyordu Parti “işletme konseyi” tabirini kullanırken, işçiler “işçi konseyi” diyorlardı. Bu da yönetimden ve tabandan beklentilerin ne derece farklı olduğunu gösteriyordu. Yönetim üretimin artırılması için ortak çalışmadan sözederken, işçiler doğrudan karar alma mekanizmasını kastediyorlardı. 20 Haziran’da sendikalar, “üretici ve sosyalist ortak işletmeci” olarak nitelendiler.
Büyük Birader’in gazabı
Dubçek’in genel sekreterliğinden sonra Prag Baharı diye anılan reformların gündeme gelmesi üzerine, Çekoslavakya Komünist Partisi hiçbir şekilde Varşova Paktı’ndan ayrılmaya niyetli olmadığını belirtmesine rağmen olaylar sertleşti. Moskova sansüre, polisin siyasi takibine son verilmesi gibi taleplerin diğer pakt üyelerine, özellikle Baltık ülkeleri ve Ukrayna gibi hoşnutsuzlukların belirgin olduğu bölgelere sıçramasından ürkerek harekete geçti. Üstelik Avusturya ile sınırı olan Çek “muhalifler” Batı’ya kaçabilirler veya diğer pakt ülkelerinden Prag’a geçerek sansürden kurtulabilirlerdi.
Çekoslavakya’nın Doğu Bloku’ndan çıkacağına ilişkin herhangi bir veri olmadığı gibi, ABD de o sıralar Vietnam Savaşı’nı sürdürüyordu ve Başkan Lyndon Johnson bir de Çekoslavakya ile uğraşacak halde değildi. Dolayısıyla ABD ve onunla birlikte NATO Çekoslavakya’daki olayları görmezden geldi. Üstelik stratejik silahların denetimi anlaşması için Moskova’daki muhatabını rahatsız edecek bir davranış anlamsızdı. Ocak ayından itibaren gelişmeleri kaygıyla izleyen Moskova, Nisan’dan itibaren “Danube operasyonu” adıyla hazırlıklara girişti. Mayıs’ta işgal hazırlıkları tamamlanmıştı. Önce 2. Dünya Savaşı’nın bitmesi kutlamalarını bahane edilecekken bu karardan vazgeçilip başka bir askerî manevra fırsat olarak kullanıldı. Bir yandan da müzakere ile Dubçek yönetimi sınırlandırılmaya çalışılıyordu. Temmuz’da SSCB ile Slovakya arasındaki bir yerde müzakere başladı. Çek yönetimi reformcularla muhafazakarlar arasında bölünmüştü. Dubçek açıkça Varşova Paktı’ndan ayrılmayacaklarını bildirdi.
3 Ağustos 1968’de Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Çekoslavakya, Bratislava’da bir konferans düzenleyerek, Marksizm-Leninizme ve proleter sosyalizmine bağlılıklarını ve bütün anti-sosyalist güçlere ve burjuva ideolojisine amansız bir mücadeleden yana olduklarını bildirdiler.
Daha sonra “Brejnev doktrini” diye anılacak olan, “üye ülkelerden birinde bir burjuva düzeni kurulduğunda Rusya’nın uydularına müdahale hakkı” bu konferansta deklare edildi.
‘Doğmayan hürriyet’
Rusya bir müdahale vesilesi ararken, bir yandan da kendine bağlı güçlerce içerden bir müdahalenin yolunu arıyordu. 11 Prezidyum üyesinin altısının Dubçek’e karşı çıkıp Rusya’nın müdahalesini talep etmesi yeterliydi. 16-17 Ağustos’taki oylama sonucunda, 20 Ağustos’ta başlayacak işgal artık bir davet üzerine gerçekleşebilirdi. Ancak Rus orduları sınıra dayandığında iki üye taraf değiştirecek ve Dubçek tekrar çoğunluğu sağlamış olacaktı! Böylece muhafazakarlar (Moskova yanlıları) sosyalizmi kurtarmak için ülkelerinin işgaline davetiye çıkarmış oldular.
20 Ağustos gecesi Varşova Paktı birlikleri Çekoslavakya’yı 200 bin asker ve 2.000 zırhlı araçla işgal ettiler (asker sayısı toplamda 500 bine ulaştı).
Havalanından başlayan işgal, herhangi bir direnişle karşılaşmadan belli başlı kentlere yayıldı. İşgal kuvvetleri esas olarak Ruslardan oluşuyordu, Romanyalılar katılmadı, Arnavutluk bu hadiseyle Varşova Paktı’ndan çekildi. Dubçek direnmeme çağrısında bulundu. Yine de 72 Çek ve 19 Slovak öldürüldü ve yüzlerce asker yaralandı.
21 Ağustos sabahı Dubçek ve diğer reformcular tutuklanıp bir uçakla Moskova’ya götürüldüler, günlerce sorguya çekildiler.
Muhazakarlar başkan Svoboda’dan bir “olağanüstü hükümet” kurulmasını talep ettilerse de çoğunlukları olmadığı için bu gerçekleşmedi. 23 Ağustos’ta Moskova’ya gidip Dubçek’in serbest bırakılmasını talep etmek zorunda kaldılar. Ancak 16 Ekim’de 16 maddelik Moskova Protokolü’nü kabul ettiler. Buna göre sansür yeniden yürürlüğü koyulacak, tüm muhalefet grupları feshedilecek ve reformcu kadrolar tasfiye edilecekti.
‘Çöp tenekelerinizi kilitleyin’
Sovyet müdahalesine karşı halkın muhalefeti, şiddet içermeyen kendiliğinden bir dizi olayla gerçekleşti. En önemlisi, işgalcilere su dahil herhangi bir gıda ürünü verilmedi. “İşgalcileri beslemeyin, çöp tenekelerinizi kilitleyin” gibi duvar yazılarıyla işgalcileri ve işbirlikçilerini protesto ediyorlardı. Yollarda Dubçek ve Svobada’nın resimleri çoğalırken, yol soran askerlere yanlış yönler gösteriliyor, sokak levhaları değiştiriliyordu.
Kovalamaca Bir Sovyet askeri, tankları taşlayan Çek protestocuyu kovalıyor.
Direniş çok sert olmasa ve uzun sürmese de halkın hoşnutsuzluğu açıktı. Dubçek görevden alınmadı ama sonraki yıl istifaya zorlandı.
21 Ağustos işgali, konseyler sürecini hem hızlandırdı hem daha da siyasallaştırdı. 23 Ağustos’ta bir protesto genel grevi, işgale karşı emekçileri seferber etti. Hareket siyasal solu, öğrencileri ve işçi örgütlenmelerini birleştirmişti. Fabrikalarda işçiler, 14 Kasım 1968’de toplanacak Parti Merkez Komitesi’nin işgal öncesi siyaseti mahkûm etmesi durumunda greve gideceklerini bildiriler.
Direnişin bin bir yolu Praglı işçiler ile öğrenciler, kitlesel mitinglerle olmasa da, farklı araçlarla işgale karşı tepkilerini dile getirdi. Duvarlar askerlerin ve tankların evlerine dönmesini talep eden afişlerle doldu. Sokaklarda, yabancı bir şehirde adres soran askerlere cevap verilmesi reddedildi.
Kasım’da üniversite öğrencileri greve gittiler ve 10 maddelik bir bildiri yayımladılar. İşletmelerde para toplama, kısa süreli iş bırakma, bildiriler, siren çalmalar gibi öğrencilerle dayanışma biçimleri geliştirildi. Eylül’de 19 olan konsey sayısı, 1968 sonunda 120’ye ulaşmıştı. Ocak 1969’da Plzen’deki Skoda fabrikasında 890 bin çalışanı temsilen 182 delege istişari bir toplantı yaptı. Bir başka ifadeyle Çekoslovak işçi sınıfının dörtte birinden fazlası bu toplantıda temsil ediliyordu. Mart başında toplanan sendikalar kongresi, Varşova Paktı güçlerinin işgalini kınayarak işçi konseylerinin yasallaştırılmasını talep etti. Haziran’da konsey sayısı 300’e çıkmıştı ve yaz aylarında 1 milyondan fazla işçinin temsil edildiği 500 işletmeye yayılmıştı.
Sendikalarda da militanlar ve gençler öne çıkmış, işçi örgütleri çok önemli değişimler geçirmiş ve 1968 sonunda yöneticilerin %70-80’i yenilenmişti.
Öpücüğün ardı Çekoslavakya Komünist Partisi Sekreteri Alexander Dubçek, dönemin Sovyetler Genel Sekreteri Leonid Brejnev’i 1968 Şubat’ındaki Prag ziyareti sırasında samimi bir şekilde karşılamıştı. Buna rağmen ardından oluşacak olan Brejnev Doktrini ile, Ruslar Varşova Paktı’na üye ülkelere diledikleri zaman askerî olarak müdahale etme hakkını kendilerine tanıyacaktı.
Moskova ile uzlaşma peşinde olan Dubçek bu hareketi frenledi. İşçilerin oy hakkı kısıtlanırken 3 Nisan’da sansür geri geldi ve 29 Nisan 1969’da Dubçek yerini Husak’a bıraktı.
1969 Haziran’ında öğrenci birliği feshedildi ve sendika komiteleri temizliğe tâbi tutuldu. 1970’de 50 bin sendika görevlisi mevkilerini kaybetti. Eylül 1970’de Yazarlar Birliği feshedildi. Yarım milyon üye Komünist Parti’den atıldı.
1969 sonunda parti merkez komitesi, “konseylerin işletmenin etkinliğini zayıflattığını, “anarşizan ve aşırıcı” eğilimleri izleyen bu yapıların partinin rolünü azalttığını” açıkladı! Şüphesiz “devletin sönümlenmesi” ve özyönetim amaç olarak önemliydi ama bunlar “uzak amaçlar”dı.
Prag Baharı’nda Chemalik “sosyalist demokrasi ve bürokratik merkeziyetçilik” makalesine haklı olarak “Marx’ın siyasi kuramı iktidarı yüceltmeyi kesinlikle eleştirir” diye başlıyordu. “Doğrudan demokrasi, uygulayıcıları eğitici ve kararlara katılan kişiler haline getirmelidir” diye devam eden anlayış, Moskova’nın tüylerini diken diken eden türdendi.
16 Ocak 1969’da Jan Palach adında bir öğrenci, ifade özgürlüğüne yönelik baskıları protesto etmek için Venceslas meydanında kendini yaktı. 17 Nisan 1969’da Dubçek yerini Gustáv Husák’a bıraktı. Rusya, artık eski taraftarları için bile bir çekim merkezi olmaktan çıkmıştı. Batı’daki büyük komünist partiler başta olmak üzere bütün dünyada önemli bir tepki vardı. Prag sokaklarındaki gösterilerde unutulmayan Che ile SSCB’nin yolları zaten ayrılmıştı.
Sokaklarda özgürlük arayışı Çek toplumu, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde fabrikalarda, okullarda, işyerlerinde oluşturduğu konseylerin ülkenin yönetimine aday olmasını istiyordu. Bürokratik liderliğe karşı isyan dalgası, önce bu isteğin sokaklara taşmasıyla başladı.
Bahardan geriye kalan
Dubçek ve çevresi, kitle hareketinin dinamiğinin kendi belirledikleri sınırların ötesine uzandığını farketmişlerdi. Toplumun ve partinin yukardan, tedrici olarak değiştirilmesi bu baskı karşısında tehlikedeydi. Yani muhafazakarların nüfuzunu zamanla azaltarak “yukardan”, yani devlet ve parti katından bir değişiklik yapmanın karşısında bir de “aşağıdan”, halkın kendi talepleriyle oluşan bir irade sözkonusuydu. Dubçek, Nisan ayındaki merkez komitesinde önemli mevkilere önde gelen liberalleri getirdi; ancak bu da halkı tatmin etmedi.
Cernik hükümetinin kurulması, aslında kapsamlı bir liberalleşme anlamına geliyordu. Dernek kurma ve toplanma hakkı, basın özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, İçişleri Bakanlığının yetkilerinin sınırlanması ve İşçi Konseylerine ilişkin bir yasa. Yukardan gelişmeler bunlarla sınırlı kaldı ve baskı karşısında 1 yıl içinde adım adım geri çekildi.
Vaclav Havel ve Milan Kundera
İki entelektüel iki farklı yaklaşım
Milan Kundera
Vaclav Havel
Sansüre karşı 1968’den önce mücadele etmiş olan biri anti-komünist bir demokrat diğeri komünist olan iki önemli yazar Vaclav Havel (aynı zamanda 1989’dan sonra Cumhurbaşkanı) ve Milan Kundera, Prag Baharı’nı farklı değerlendirmişlerdir. Kundera, başarısızlığına rağmen Prag Baharı için “sosyalizmle demokrasiyi buluşturan ilk deneyim olarak evrensel bir değere sahiptir” derken; Havel sansürün kaldırılması, bireysel ve kolektif özgürlüklerin yerleştirilmesinin ülkede zaten otuz yıl önce de var olduğunu belirtiyordu.
1987’de Gorbaçev ‘perestroyka’ya giriştiğinde, Dubçek de 1968’deki “ilham kaynaklarının” aynı olduğunu söyleyecekti. Prag Baharı’nı ölümsüz kılanın aslında işgal sonrası sonbahardaki direniş olduğu gözönüne alındığında, direnişçilerin hülyasının Dubçek’inkiyle aynı olmadığı açık.
Prag ve Franz Kafka
Bürokratik rejim ve edebiyat eleştirisi
Çek aydınlar, Stalinizmin bilançosu üzerinden bir hareket başlatmışlardı. 50’li yıllarda Arthur London’un İtiraf adlı kitabında ve aynı kitaptan hareketle yapılan Costas Gavras’ın filmindeki yargılamalar, aydınlar arasında yaratılan tahribatı dile getiriyordu. Prag denince akla gelen Franz Kafka’nın yeniden keşfi, bu açıdan önemli bir kalkış noktası oldu. Elias Canetti’nin “Bütün şairler arasında en büyük iktidar uzmanı Kafka’dır. O, iktidarı bütün veçheleriyle yaşamış ve şekillendirmiştir” lafını haklı kılarcasına, kendi ülkesinde “karamsar ve dekadan” diye yasaklanmış olan Kafka, 1963’te Yazarlar Birliği’nin dergisinde gündeme getirildi. Aynı yıl Prag’da Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlendi. Kafka, bürokratik rejimin eleştirisi için biçilmiş kaftandı.
Rejim, iktisatçıların ve aydınların eleştirisini bildiği tek silahla, baskıyla cevapladı. Bazı yayınlar yasaklanarak sert bir kampanya yürütüldü. Sansür daha da katılaştırıldı. Bekleninin aksine aydınlar daha da radikalleşti ve parti içindeki “liberaller”le birleşti. 1967 Haziran’ında Yazarlar Birliği kongresi, siyasi ve kültürel tartışmalar arasında muhalefetin sesinin yükselmesine vesile oldu. Yazarlar Birliği yönetimi, parti tarafından kabul edilmedi.
Yazarlar Birliği’nin yayın organı haftada yarım milyon adet satıyordu. Toplumun hemen hemen her kesimi harekete geçmişti. Sendikalar grev hakkının yerleşmesini istiyorlardı. Öğrenciler bağımsız bir öğrenci parlamentosu kurdular, tartışma kulüpleri peydahlandı. Halkın baskısı karşısında Novotny devlet başkanlığından da ayrılmak zorunda kaldı.
Doğmayan hürriyet
Prag Baharı, Türkçeye erken gelmişti
Aralık 1968’de E Yayınları’ndan çıkan, Aydil Balta’nın çevirdiği bu kitapta, Prag Baharı’nın aktörleri diyebileceğimiz yöneticilerin, aydınların görüşleri kendi kalemlerinden verilmekte. 1921 doğumlu, makinistlik ve çilingirlik yapmış olan Aleksandr Dubçek, 1944’te Slovakya ayaklanmasına katılmış ve iki kere yaralanmıştı. Moskova’daki parti yüksek okulunda okumuş olan Dubçek 1958’de merkez komitesi üyesi olmuş, 1963’te en üst kademeye gelmişti. Onun ve diğer aydınların yazıları Çekoslavakya’da nasıl bir değişim tasarlandığını açıkça göstermekte. Oysa Çekoslovakya üzerine Türkiye’de yürütülen tartışmalar kaba bir kampçılığa kurban edilmiştir (Tarafların bu kitapta söylenenlerden haberleri olup olmadığı bile şüphelidir).
1953 yılının 18 Temmuz’unda Memphis’teki Sun Plak Şirketinin stüdyosuna girip ilk asetat demo’sunu kendi cebinden 3.98 dolar ödeyerek kaydettirdiğinde meteliksiz bir delikanlıydı. 16 Ağustos 1977’de saray yavrusu malikanesi Graceland’de kalp yetmezliğinden 42 yaşında öldüğünde arkasında milyonlarca hayran, sayısız eser ve devasa bir servet bırakan bir mega pop ikonu olmuştu. Kariyerinin yükseliş yıllarında “Rock’ın Roll’un Kralı” olarak isim yaptı, zirveye ulaştığında ise artık sadece “Kral” olarak anılıyordu. 2002’de, ölümünün 25. yılında Amerikalıların %16’sı yaşamını yitirdiğine hâlâ inanmıyordu. Elvis Presley’in fotoğraflarla kısa hayat hikayesi…
Tam bir ana kuzusuydu
Elvis Aaron Presley 8 Ocak 1935’de Tupelo Mississippi’de yoksul bir evde doğdu. İkiz kardeşi doğum sırasında öldüğünden tek çocuk olarak büyüdü. 1948 yılında ailece Memphis’e taşındılar.1953’te Hume lisesini bitirdiğinde henüz kendi evlerinin dışında tek bir gece bile geçirmemişti. Okul arkadaşlarına göre tam bir anakuzusuydu. Bazı biyografi yazarları Elvis’in ilk demo’sunu annesine yaşgünü hediyesi olarak doldurduğunu iddia eder. Ama Presleylerin evinde pikap olmadığı gerçeği göz önüne alındığında, daha sonra Record Collector dergisi tarafından 500.000 dolar değer biçilecek olan bu ilk kaydı Sun Plak Şirketi’nin sahibi Sam Phillips’in dikkatini çekmek için yapmış olması ihtimali ağırlık kazanmaktadır.
Annesi Glayds ve babası Vernon ile, çocukluk yıllarında
13 yaşındaki Elvis, Tupelo’daki Hume Lisesi’nde öğrenciyken, 1948.
Siyah müziği beyazlara sevdirdi
Elvis; pop, country, blues türlerinden olduğu kadar sık sık katıldığı gospel ayinlerinden ve Memphis’in efsanevi Beale Sokağı’nda dinlediği siyah R&B müziğinden etkilendi. 19 Temmuz 1954’te Sun etiketiyle çıkan ilk single’ının gördüğü büyük ilgiyle başlayan kariyeri, kendi karizmasının olduğu kadar Sun’ın patronu Sam Phillips’in dehasının da bir eseriydi. Phillips, blues ve R&B gibi siyahlara özgü müziklerin göze hoş gelen bir ‘ambalaj’la beyazlara sunulması halinde, müzik endüstrisini sallayacağını öngörmüştü. Elvis, etkilendiği farklı müzikal türleri kendine özgü sesi ve tarzıyla bir potada eritirken, ırklar arasındaki duvarları yıkarak Amerikan müziği ve popüler kültüründe yeni bir sayfa açmayı başardı.
Elvis Presley, kariyerinin erken yıllarında sahnede, 1950’ler.
Şöhreti yeni yakaladığı yıllarda bir canlı performansta gitar çalıp şarkı söylerken. Arkasında, Bill Black kontrbasta, 1956.
Altın ve platin plak rekortmeni
Elvis Presley’in televizyon programları ve konserleri hep olay yarattı. Las Vegas’taki canlı sahne performansları tam 837 kez ardarda kapalı gişe yaptı. Bugüne kadar tüm dünyada bir milyarın üzerinde albüm satışı gerçekleştirdi. Billboard 100 listesine en çok şarkı sokan (149) ve açık ara en uzun süre (80 hafta) listebaşında kalan şarkıcı oldu. 81 altın, 43 platin, 18 multiplatin plak kazandı. Elvis ‘kral’ lakabını boşuna almamıştı.
Elvis, 1 Nisan 1956′ da Heartbreak Hotel single’ının altın plağıyla basına poz veriyor.
1977’deki ölümünden sonra müzeye dönüştürülen malikanesi Graceland’de, Elvis Presley’in altın ve platin plakları ile sahne giysilerinin sergilendiği bölüm.
Hollywood’un ‘parlak’ çocuğu
Elvis, 1956 Kasım’ında “Love me tender” filmiyle ilk kez kamera karşına geçti ve ikisi belgesel olmak üzere 33 Hollywood filminde başrol oynadı. En yüksek gişeyi Ann Margret ile başrollerini paylaştıkları ve beyaz perde dışında bir aşk macerası yaşadıkları “Viva Las Vegas”la yaptı. MGM bu filme yatırdığı 1 milyon dolar karşılığında 5 milyon dolar gişe hasılatı elde etti. Presley’in kariyeri boyunca Altın Küre’ye aday gösterilen tek draması 1962 tarihli “Girls, Girls, Girls” oldu. Buna karşılık bir konser filmi olan “Elvis on Tour” ise 1973’de En İyi Belgesel dalında Altın Küre kazandı. Elvis’in, çevirdiği 33 filmdeki kadın oyuncularından sadece dokuzuyla kaçamak yapmadığı iddia edilmiştir.
Ann Margret ile 1964 yılında başrollerini paylaştıkları Viva Las Vegas filminin bir tanıtım çekiminde.
1957’de çevirdiği Jailhouse ROck filminin setinde, dansçılarla
Kısa süren mutluluk
Elvis Presley 1 Mayıs 1967’de Priscilla Beaulieu ile evlendi. Bundan yaklaşık dokuz ay sonra, 1 Şubat 1968’de kızları Lisa Marie Presley dünyaya geldi. Elvis’i yıllardan beri tanıyan birçok arkadaşı, sanatçıyı hayatlarında hiç o günkü kadar mutlu görmediklerini ifade etmiştir. Fakat Elvis ile Priscilla’nın mutlulukları fazla uzun sürmedi, çift 1973 yılında ayrıldı. Elvis’in son günlerini birlikte geçirdiği kız arkadaşı Ginger Alden, 1977 yılının Noel’inde evlenmeye hazırlandıklarını açıkladı. Ama bu doğrulanması imkansız bir bilgiydi.
Priscilla ve Elvis, Las Vegas’ ta nikah masasında, 1 Mayıs 1967.
Presley çifti, kızları Lisa Marie’yi basına tanıtıyor, 1968.
Şöhreti yeryüzünü salladı
“Elvis: Aloha from Hawaii” konseri, şarkıcının Kui Lee Kanser Vakfını desteklemek için 14 Ocak 1973’de Honolulu’da verdiği bir hayır konseriydi. Etkinlik uydu üzerinden tüm dünyaya canlı yayınlandı. Sabah saatlerinde başlamasına rağmen, konser kelimenin tam anlamıyla yeryüzünü salladı, 40 ülkede 1,5 milyar izleyiciye ulaştı. Bu sayı, insanoğlunun Ay’a ayak basmasını canlı seyredenlerin sayısından çok daha fazlaydı.
Canlı yayını izlenme rekorları kıran “Aloha from Hawaii” konserinde sahnede, 1973.
Şöhretinin zirvesindeki “The King”, 197O’te ABD başkanı Richard Nixon tarafından kabul edilmişti, 1970.
Elveda Kral, seni özleyeceğiz!
Son yıllarında aşırı kilo alan Elvis Presley, 16 Ağustos 1977’de malikanesinde ölü bulundu. 18 Ağustos’ta Memphis’te düzenlenen cenazesine yüz binlerce hayranı katıldı. Resmi açıklamaya göre sanatçı hayatını kalp yetmezliğinden kaybetmişti. Bazı kaynaklar bunu kullandığı ilaçların yan etkilerine bağlamıştır. Plakları, filmleri, belgeselleri, lisanslı ürünleri Elvis’in ölümünden sonra da satmaya devam etti. “The King”, “öldükten sonra en çok kazanan sanatçı” listelerinde her zaman ilk sıralarda kalmaya devam etti.
Elvis Presley, hayranları tarafından son yolculuğuna uğurlanıyor, 18 Ağustos 1977
Daily Mirror gazetesi, “Kral”ın ölüm ve cenaze haberlerini derlediği “Dertli kral nihayet huzura kavuştu” başlıklı Elvis dosyasını 2 Eylül 1977’de birinci sayfadan girmişti.
Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı.
Görünenin Ötesinde (Osman Hamdi Bey), 31 Aralık’a kadar, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul, (sakipsabancimuzesi.org).
Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunda yer alan altı tablosu, Bank of America Merrill Lynch ‘Sanatı Koruma Projesi’ kapsamında mercek altına alındı. Böylece 2010’dan itibaren tarihsel veya kültürel öneme sahip ve yokolma tehlikesi altındaki eserleri korumayı amaçlayan, 30 farklı ülkenin müzelerinde gerçekleşen 120’den fazla koruma projesine Türkiye’den de ilk defa bir sanatçının eserleri dahil oldu.
Osman Hamdi Bey tabloları üzerine konservasyon ve bilimsel araştırmalar alanında yapılmış çalışmaların ilki ve en ayrıntılısı olan proje 2016’da başladı. İki yıllık sürecin sonunda tamamlanan “Osman Hamdi Bey Tablolarının Bilimsel Analizleri ve Konservasyonu” projesinin bulgularına dayanan bu sergide onun “Vazoda Çiçekler”, “Kuran Okuyan Hoca”, “Kokona Despina”, “Naile Hanım Portresi”, “Arzuhalci” ve “Cami” adlı tabloları karşılaştırmalı olarak ele alındı.
Eserlerin bilimsel analizlerine kapsamlı bir bakış sunan projede ilk olarak x-ışını görüntüleme tekniğiyle, tablolarda uygulanan eski restorasyon işlemleri, ağır metal içeren boyaların yerleri ve çıplak gözle görülmeyen alt katmanlardaki bulgular incelendi. Osman Hamdi Bey’in, eserlerine boyayı uygulamadan önce karakalemle yaptığı eskizler, boyama teknikleri, eserlerin geçirdiği dönüşüm bu süreçte ortaya çıktı. Bu adımın ardından sanatçının kullandığı malzemelerin yapısını, rengini, boya katmanlarını ve dokusunu incelemek üzere kimyasal analiz çalışmaları yürütüldü. Altı tablonun tuval bezlerinin organik yapıları, kızılötesi spektroskopisi (FTIR) ile incelendi ve veriler, temel bileşenler analizi (PCA) metoduyla sınıflandırılarak özellikleri belirlendi.
Restorasyon çalışmalarını izleyicilere aktarmayı hedefleyen sergi için yapılan araştırmaların sonucunda, sanatçının sıklıkla kullandığı pigmentlerin türlerinin yanı sıra boya uygulama tekniğinde de gözle görülemeyen ayrıntılar ortaya çıkarıldı. Eserlerindeki keskin ve yumuşak fırça darbeleri belirlendi ve resme başlamadan önce tuval üzerinde yaptığı çalışmalarla ilgili bilgilere ulaşıldı. Osman Hamdi’nin malzeme kullanımında gösterdiği özene, yaşadığı dönem için pahalı bulunan materyalleri tercih etmesine, boya uygulamadan önce yaptığı ayrıntılı çalışmalara dair düşünceler bu projeyle birlikte bilimsel olarak doğrulandı.
Eserlerde çıplak gözle görülemeyecek ayrıntıların keşfi, Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu’nda bulunan eserlerinin sanat tarihi açısından yeniden değerlendirilmesi için de bir zemin oluşturdu.
Sergide Osman Hamdi Bey’in eserleri x-ışınları ve kızılötesi teknikleriyle incelenerek orijinal eserlerde çıplak gözle görülmeyen ayrıntılara yer verildi.
SERGİ
Neolitik Çağ’dan Selçuklu dönemine Anadolu’nun mirası
Çağlar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Anadolu toprakları, zengin bir mirasın da sahibidir. Yaklaşık 9 bin yıl öncesinden başlayarak sırasıyla Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Demir, Yunan, Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerine dek uzanan Anadolu’daki “Toprağın Mirası” kronolojik bir izlemle sergilenerek ziyaretçilere geçmişin gündelik hayatından bir kesit sunuluyor. Rezan Has Müzesi’nin geniş arkeoloji koleksiyonunda bulunan yaklaşık 300 eserden oluşan seçkide antik dönemlerde insanların gündelik hayatlarında kullandıkları yemek pişirilen, şarap ve zeytinyağı muhafaza edilen kaplardan, Tanrılara sunulan adaklara kadar çok geniş yelpazede bir envantere yer veriliyor. Bu sayede çeşitli yerleşim yerlerinden, tapınaklardan, mezarlıklardan ve doğal çevreden elde edilen bu bulgularla, burada yaşamış medeniyetlerin günlük alışkanlıkları, sosyal ilişkileri ve inançları da irdeleniyor.
Toprağın Mirası, 31 Ekim’e kadar, Rezan Has Müzesi, İstanbul, (rhm.org.tr).
Gümüş buhurdan, Akhamenid dönem, M.Ö. 6-5. yüzyıl.
SERGİ
İtalyan merceğinden Bizans izleri
Yitik İmparatorluğu Resmetmek: İtalyan Merceğinden Anadolu’daki Bizans Sanatı, 1960-2000, 31 Aralık’a kadar, ANAMED Kemerli Galeri, İstanbul, (anamed.ku.edu.tr).
Roma’daki Sapienza Üniversitesi’nin Bizans Sanatı Tarihi Dokümantasyon Merkezi’nden (Centro di Documentazione di Storia dell’Arte Bizantina – CDSAB) fotoğraf ve arşiv materyalleri “Yitik İmparatorluğu Resmetmek: İtalyan Merceğinden Anadolu’daki Bizans Sanatı, 1960–2000” sergisi sayesinde tarihseverlerle buluşuyor. Küratörlüğünü Livia Bevilacqua ve Giovanni Gasbarri’nin üstlendiği sergi, İtalyan araştırmacıların Anadolu’nun dört bir köşesinde Bizans’ın izlerini takip etmelerine ve kimi ilk kez araştırmalara konu edilmiş Bizans anıtları üzerine incelemelerine odaklanıyor. Anadolu’daki Bizans sanatı araştırmalarına önemli katkılarda bulunan İtalyan sanat tarihçilerinin titizlikle yürüttüğü çalışmalar sonucunda Roma’dan Doğu’ya uzanan tarihi güzergâh izlenerek yitik bir imparatorluğun parçaları yeniden keşfediliyor.
1960’lı yıllardan başlayarak Doğu Akdeniz bölgelerinde Sapienza ekibi tarafından yürütülen inceleme gezileri sırasında toplanan ve coğrafi alanlara göre sınıflandırılan 35 binin üzerinde görsel malzeme (basılı fotoğraf, slayt, negatif, harita, çizim) bazıları kökten dönüşüme uğramış, hatta tahrip olmuş anıt ve eserlerin hikâyesini de inceleme fırsatı veriyor. Arşivde İstanbul ve Ermenistan’daki eserlere ait belgelerin yanısıra Türkiye, Suriye, İsrail, Ürdün ve Mısır’ı da kapsayacak şekilde Bizans Yakın Doğusu ile ilgili görsel belgeler ve bunlarla birlikte gravürlü el yazmalarına adanmış bir grup malzeme de yer alıyor.
Sergide yer alan CDSAB belgeleri hem fotoğraflanan Bizans anıtları açısından hem de İtalyan saha araştırmacılarının başarıları bakımından çok değerli bir tarihsel kaynak niteliğinde.
Bilim âlemi, koleksiyonerler, sahaflar, dilciler ve tabii okurlar tarafından sabırsızlıkla beklenen Karamanlıca kitaplar bibliyografisinin ilk cildi geçen ay yayımlandı. Evangelia Balta’nın bu çok büyük emek ürünü çalışması ve Türkçede yayımlanmış Karamanlıca literatür ile ilgili birkaç hatırlatma…
“Karamanlıca Kitaplar”, Evangelia Balta’nın Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan çıkan son çalışması, tarihçiler tarafından sabırsızlıkla beklenen bir Karamanlıca kitaplar bibliyografisiydi.
Geçen Mayıs içerisinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınevinin 4214. kitabı olarak çok önemli bir temel eserin yayımına başlandı. Karamanlıca Kitaplar, Çözümlemeli Bibliyografya (Cilt:1, 1718-1839) isimli eser, editörünün ifadesiyle “Anadolu’da Türkçe konuşan Ortodoks Rumların yararına sunulan, Türk dilinde kaleme alınmış, ancak Yunan alfabesinin karakteriyle yazılıp basılmış metin ve eserleri ifade” eden Karamanlıca / Karamanlidika kitapların ilkinden başlayıp son basılana kadar hazırlanmış, çözümlemeli bir bibliyografyaydı.
468 sayfalık eserin ilk 64 sayfasında, Evangelia Balta’nın “Borçların Bilinciyle” adıyla giriş yazısı, sonrasında “1718-1839 Yılları Arasındaki Karamanlıca Kitapların Yayını Üzerine Gözlemler” başlıklı bir makalesi yer almakta. Kısaltmalar (abreviations) başlıklı on beş sayfalık bölümde, bibliyografyada kullanılan kaynak eserlere dair müthiş bir kitabiyat bilgisi önünüze seriliyor. Kısaltmalardan sonra 1718’de basılan Apanthisma tes hristianikes pisteos/Külzar-ı iman-ı Mesihi isimli Karamanlıca kitaptan 1839 sonuna kadar basılmış kitaplar tek tek açıklanıyor.
Balta’nın editörlüğündeki yayının arka kapağında Karamanlıca Bibliyografya’nın şimdiki ciltle başlayan yeniden yayını, her şeyden önce, S. Salaville – E. Dalleggio’nun üç ciltlik kayıtlarını (1958 – 1966 – 1974), Evangelia Balta’nın 1987 – 1997 yılları arasında çıkan diğer üç cildiyle birleştirmiş. Öte yandan, takip eden 20 yıllık arada toplanan yeni buluntular da buna eklenmiş. Bu son yayın Karamanlıca Bibliyografya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun editoryal oluşumuyla bütünleşmesini amaçlamakta. Kitapta “Karamanlıca kitaplar hem başka milletlerin Türk dil bilimi üzerindeki etkilerini yansıtıyor hem de onlar üzerine bir çalışmayı da içeriyor. Bir bibliyografyanın sınırlarını aşan bir niyet taşıyor ve esas olarak Karamanlı edebiyatının bütününe, Yunan ve Osmanlı’nın buluştuğu bir çerçeveden bakış getiriyor” ifadesi yer alıyor.
Bavullardaki kemikler 1924 senesinde, mübadeleden hemen önce, Gelveri’deki mezarlıkta yatan büyüklerinin naaşlarını yanlarında götürmek isteyen Karamanlılar.
Takdiminden ve içeriğinden birkaç ciltte tamamlanacağı anlaşılan bu muhteşem başvuru eserini bilim âlemi, koleksiyonerler, sahaflar, dilciler sabırsızlıkla beklemekteydi. Taklitlerinin çıkarılmasına, eski baskılarının araştırmacılar tarafından orasından burasından didiklenip yayımlanmasına, kaynak gösterilmeden kullanılma teşebbüsüne, bu kaliteli yayın ile mani olunmuştur.
Ömrünü arşiv çalışmaları, emek mahsulü büyük hacimde defter, belge neşri ve Karamanlıca eserlerin tesbit ve toplanmasına adamış olan Evangelia Balta’nın bu çalışma dışında son yıllarda İstanbul’da basılmış başka Türkçe çalışmaları da vardır. Bu çalışmalar yine Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan Gerçi Rum İsek De, Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz, Karamanlılar ve Karamanlıca Edebiyat üzerine Araştırmalar (İstanbul, 2014); Ari Çokona ile birlikte hazırladıkları Stavros Stavridis’in Anatol Türküleri 1896 (İstanbul, 2017, Literatür Yayını); Aytek Soner Alpan ile birlikte yayınladıkları Muhacirnâme, Karamanlı Muhacirler İçin Şiirin Sedası (İstanbul, 2016, İstos Yayını) bu alanın çok önemli yayınlarıdır. Öğrendiğimiz kadarıyla bir başka makaleler derlemesi de yıl içinde Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlanmak üzere hazırlanmakta.
Arşiv Balta’nın çalışmasının ilk bölümünde, Karamanlılar üzerine geçmişte yapılmış bulunulan araştırmalara ve çalışmalara yeterince değinilmese de, bu konuda ciddi bir birikim sağlanmıştı.
Yunanistan’da 1930’lu yıllarda başlayıp Salaville, Dalleggio, Balta gibi büyük bilim insanları tarafından bir bilim dalı haline getirilen Karamanlıca’nın tarihî seyrini izlemek için bu eserin ilk bölümlerine göz atmak yeterlidir. Çalışmanın ilk bölümünün en zayıf yanı, Karamanlıca kitaplar ve edebiyatı hakkında Türkiye’de yapılan çabalardan hiç mi hiç söz edilmemiş olmasıdır. Oysa, Karamanlidika isimli katalogların ilk cildinin 1958’de çıkması sonrasında Semavi Eyice, “Bir Karamanlıca Yayınlar Bibliyografyası Hakkında” (Kitap Belleten, No: 9-11, İstanbul, İstanbul Matbaası, Ocak 1962, sayfa 4 – 6) muhteşem bir tanıtım makalesi kaleme almıştır. Bu konunun takipçilerinden biri olan Eyice Hoca yine “Rum Harfleri ile Türkçe (Karamanlıca) Bir Nevşehir Salname (Yıllığı) adlı (İstanbulÜniversitesi İktisat Fakültesi, Fındıkoğlu Armağanı’ndan ayrıbasım, İstanbul, 1977, sayfa 77-102) uzun ve kapsamlı bir makalenin sahibidir.
Akdeniz’den Ege’ye 1924’ün Ağustos ayında, Mersin limanından vapurla Yunanistan’a götürülmek için bekleyen Karamanlılar.
Eyice’den sonra İstanbul’da bu konuya eğilen araştırmacı, Balta’nın da sitayişle bahsettiği Robert Anhegger’dir. Anhegger, Vedat Günyol ile birlikte Evangelinos Misailidis’in Temaşa-i Dünya ve Cefakâr-u Cefakeş isimli eserini Seyreyle Dünyayı (İstanbul, 1986, Cem Yayınevi) adıyla yayımlamıştır. Bu kitabın piyasaya çıkmasından sonra Karamanlıca konusuna ilgi artmıştır. Gazete ve dergilerde bu kitap ve yazarı Misailidis hakkında yazılar çıkmıştır. 1986’da Atilla Özkırımlı (Cumhuriyet Gazetesi), Engin Ardıç (Nokta), Bülent Berkol (Cumhuriyet), Ahmet Eken (Yeni Gündem), Nuray Mestçi, Orhan Duru, Temaşa-i Dünya ve Karamanlıca kitaplar üzerine yazılar kaleme almışlardır. “Temaşa-i Dünya ve Cefakâr-u Cefakeş’in yazarı Evangelinos Misailidis Efendi” makalenin yazarı Turgut Kut (Tarih ve Toplum, Aralık 1987, No: 48) İstanbul’da Karamanlıca kitaplar konusuna en çok emek veren araştırmacılardan biridir.
Bir yastıkta iki baş 1910 senesinde Kapadokya’da gerçekleştirilen bir Karamanlı düğününden bir kare.
1990’lı yıllarda üniversitelerimizde Karamanlıca üzerine çalışmalar başlamıştır. Bu dönemde konuyla geçmiş yıllardan beri ilgilenen M. Sabri Koz’un da makaleleri yayımlanır. “Ermeni Harfleriyle Türkçe ve Karamanlıca Nasreddin Hoca Kitaplarından Seçme Fıkralar”, “Yusuf Atılgan’a Armağan” (İst. 1992), “Bir Karamanlıca Nasreddin Hoca Kitabı”, “V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Seksiyon Bildirileri (Ankara, 1997) gibi birçok makalenin yazarıdır M. Sabri Koz. Ancak Evangelia Balta’nın çalışmasında kullandığı kısaltmaları içine alan bibliografyasında Sabri Koz’un ismine rastlamıyoruz.
Karamanlıca kitap koleksiyoncuları arasında da bu konuda eser kaleme almış kişiler vardır. Bunlardan Gazanfer İbar’ın Anadolulu Hemşehrilerimiz, Karamanlılar ve Yunan Harfli Türkçe (İst., 2010, T. İş Bankası Kültür Yayını) isimli çalışması örnek gösterilebilir. Karamanlıca kitaplara emek veren Dr. Yusuf Örnek, Stratis Tarinas gibi araştırmacı koleksiyoncuların da bu konudaki emeklerini unutmamak gerekmektedir.
Bu güzel çalışmayı basmak lütfunda bulunan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’na teşekkür ederken, biliminsanı, değerli araştırmacı dostumuz Evangelia Balta’ya da Türkiye’de yapılan Karamanlıca çalışmalara da bir gözatması tavsiyesinde bulunmak isteriz.
Anadolulu olmak
Karamanlı bir baba ile oğlu, memleketlerini terk etmeden hemen önce hatıra fotoğrafı çektirmişler. Arkada Rumca “Anadolu Hatırası” yazıyor.
GELECEK 1917: TARİH, DEVRİM, KÜLTÜR, Y. Doğan Çetinkaya-Foti Benlisoy, Habitus Yayıncılık, 239 sayfa, 24 TL.
Rusya’da Kasım 1917’de Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Ekim Devrimi, 20. yüzyılı şekillendiren en ciddi toplumsal olay olarak önemini ve değerini koruyor. Akademisyen Doğan Çetinkaya ile yazar Foti Benlisoy, ortaklaşa kaleme aldıkları yeni kitapları Gelecek 1917’de, bu önemin ve değerin teorik bir incelemesine girişmişler. Kitap boyunca tarih, devrim ve kültür prizmasından dönemin Rusya’sında yaşanan dönüşümleri, siyasal mücadele biçimlerini ve girift bir rota izleyen sosyal çalkantıları okuyoruz. Bunun yanı sıra Ekim Devrimi’nin bir azınlık partisinin komplocu bir darbesi mi olduğu veya devrimin yarattığı devlet şeklinin neden bir süre sonra yozlaşmaya tabi tutulduğu gibi polemikler de, kitapta işlenen konular arasında.
Yazarlar okuyucuyu, Ekim Devrimi’nin ortaya koyduğu Sovyet tipi devlet modelinin dejenere olmuş olmasının nedenlerini devrimin sebeplerinde ve kendisinde değil, onun ardından yaşanmış olan birtakım sosyo-politik süreçlerde aramaya çağırıyor. 20. yüzyılda kurulmuş ve yıkılmış olan birçok partinin ve devletin kutbu olan Ekim Devrimi üzerine okuma ve araştırma yapmak isteyenler için bu kitap önemli bir kaynak olacak.
Petrograd İşçi, Köylü ve Asker Sovyeti, 1917’de bir toplantı halinde.
Felsefe ve kültür kuramı üzerine tarihsel bir inceleme
YENİÇAĞIN KÖTÜ ÇOCUKLARI, Peter Sloterdijk, Çev.: Şeyda Öztürk, Edebi Şeyler, 400 sayfa, 32 TL.
Felsefe ve kuramsal kültür üzerine günümüz çalışmalarında adı sıklıkla anılan isimlerden Peter Sloterdijk’in en kapsamlı çalışmalarından Die schrecklichen Kinder der Neuzeit (Yeniçağın Kötü Çocukları),Almanca orijinalinden başarılı bir çeviriyle Türkçeye aktarıldı. 1947 doğumlu filozof, bu kitabında zihin açıcı tezleri ile tefekkür dünyasına çağdaş bir soluk getirirken tarihi de yeniden düşündürüyor.
“İnsan, durumu kendisine açıklanması gereken bir hayvandır” cümlesiyle başladığı kitabında Peter Sloterdijk, günümüz toplumunun Avrupa özelinde bir portresini çiziyor ve onu tarihsel cetvelde yerine yerleştiriyor.
Yazar, insanlığın ‘ilerleme’ dürtüsü, ‘tarihten ders çıkarma’ kaygısı, özgürleşme gibi modern zamanların ana çerçevesini oluşturan mefhumları anekdotlarla sorguladığı kitabında tarih düşüncesine dair kışkırtıcı tartışmalara zemin açıyor. Kitap, Öndeyiş ve Sondeyiş’in haricinde altı bölümden oluşuyor. İlk beş bölüm Shakespeare’den Nietzsche’ye; Madame de Pompadour’dan, Napoléon’a ve Hitler’e kadar birçok Avrupalı özneliğinde çeşitli kültürel motifler ile insanlığa eleştirel bir ayna oluştururken, ‘Büyük Kurtuluş’ başlıklı son bölümde bir çıkış yolu sunuluyor.
Peter Sloterdijk, üretken bir isim olmanın yanında çalışmalarıyla Sigmund Freud ödülü (2005), Cicero ödülünün de (2008) aralarında bulunduğu takdirlerle birçok kez onurlandırılan bir kuramcı.
Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıl süren saltanatı boyunca, yerli ve yabancı mucitlerin çeşitli icatlarını Yıldız Sarayı’na bildirerek padişahtan ödül kazanmak için yarıştıkları, günümüze kalan arşiv belgeleriyle sabittir. Bunların az bir kısmı nişanlarla, para ödülleriyle teşvik edilmiştir. İcat olduğu iddia edilen nesnelerin çoğu işe yaramaz, tehlikeli veya Batı teknolojisi ürünlerinden kopya olduğu için dikkate alınmamıştır. Bazı mucitlerin de başına gelmeyen kalmamıştır. Edhem Efendi, işte bunların en şanssızıdır.
Sultan Aziz ve II. Abdülhamid devirlerinde yaşayan, teknoloji dünyamızın en ilginç mucitlerinden birini tanıtarak, başına gelen olayları bir yazıyla olsun toplumumuza anlatarak vefa borcumuzu yerine getirmek istiyoruz. Hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmayan Salacaklı İbrahim Edhem Efendi’nin adı, sadece Ahmet Yüksel’in Belleten‘in 274. sayısında yayımlanan “Mucit ve Devlet” makalesinde bir cümlede geçer.
Mucidimiz bilhassa ateşli silahlar, barut ve telgraf üzerine yoğunlaştırdığı çalışmalarını Sultan II. Abdülhamid’e sunma becerisini gösterebilmiş, mükafat olarak maddiyatla birlikte Tophane-i Amire Fabrikası’nda iş bulabilmeyi de umut etmiş ama şansı yaver gitmemiştir. Edhem Efendi’nin kötü talihi, Abdülaziz’in feci ölümünün tesirinden kurtulamayan ve evhamı had safhada olan Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarına rastlamasıyla ivme kazanmıştır. Aslında teknolojiye meraklı olan, dünyanın neresinde olursa olsun tıbbî, sınâî buluşlar hakkında bilgi toplayan bir padişahın, en azından bu hadisede etrafındaki vezirler, hukukçular tarafından nasıl yanlış yönlendirildiğini, resmen ürkütüldüğünü görmek de mümkündür.
Edhem Efendi, ulaşabildiği Müşir Gazi Osman Paşa, Şeyh Ebulhüda’nın kardeşi Hamza gibi devrin kudretli adamları sayesinde saraya davet edilir. Kendi icadı olduğunu söyleyip “baston tüfek” adını verdiği bir silahı Yıldız Sarayı Çit Kasrı’nın önünde bizzat Sultan II. Abdülhamid denemiş ve atış yapmıştır. Başarılı atışın ardından Edhem Efendi, refakatine verilen bir memurla Tophane-i Amire’ye gönderilir. Burada istihdam edileceği beklentisiyle sevince boğulan Edhem Efendi, Tophane’de fabrika tezgahı başına geçmeyi umarken zindana kapatılmış ve iki ay gözaltında tutulduktan ve çeşitli sorgulardan geçirildikten sonra mahkemeye çıkarılmıştır.
Mahkemede beraat etmiş ne var ki beraat kararını hiçe sayan Adliye Nazırı Cevdet Paşa’nın kendisini bu sefer Divan-ı Harp’e sevketmesiyle yeniden zindan hayatı başlamıştır. Tekrar kapatıldığı zindanda günlerce tutulduktan sonra Divan-ı Harp’te de suçsuz bulunmuş, ne yazık ki tamamen niyet okumaya dayalı adaletsiz bir yorumla Sadrazam Said Paşa tarafından Konya’ya sürgün edilmesi için II. Abdülhamid’in onayı istenmiştir. İlginç olansa, II. Abdülhamid’in nazırların ve sadrazamının böylesine adaletsiz kararına direnmiş olmasıdır. Padişah sürgün kararının gözden geçirilmesini, öncelikle Ceza Kanunu’nda yer almayan barut gibi patlayıcı ve yanıcı kimyevi maddelerle uğraşanlara dair bir düzenlemeye gidilmesini istemiştir. Abdülhamid ayrıca İbrahim Edhem Efendi’nin çok düşük olan emekli maaşına zam yapılmasını da önererek merhametli bir hükümdar tavrı gösterir. Buna rağmen evhamını arttıranların yanındaki devlet adamları olduğu iddiasını doğrularcasına, bir süre sonra İbrahim Edhem Efendi ailesiyle birlikte Trablusgarp’a yani kültürümüzde yaşadığı ismiyle “Fizan’a” sürülmekten kurtulamamıştır.
Kendisine “sürgün” değil “misafir” diyordu İbrahim Edhem Efendi’nin sürgünde bulunduğu Trablusgarp’tan, İstanbul’da saraya gönderdiği mektup. İbrahim Edhem kendine “sürgün” sıfatını yakıştırmıyor, kendisini “misafir” olarak niteliyor, “Amerikalılara, Türklerin haiz olduğu zekâ ve kemâli göstermek için beni fuara gönderin” diyordu.
Bu sorgulama süresince kendinin ve çevresinden gözaltına alınanların verdiği ifadelerin yer aldığı, çok renkli tasvirler ve enteresan hikâyeler barındıran tutanaklarla Edhem Efendi’nin mektupları, yazımızın ana kaynağı durumundadır.
İbrahim Edhem Efendi, 1254 (1838-39) Üsküdar Sinan Paşa Mahallesi doğumludur. Babası, Erbaa Mutasarrıfı olarak tanınmış mirimirandan Kastamonulu Hacı Ahmed Paşa’dır; 11 Ramazan 1274’de (25 Nisan 1858) vefat ederek Aziz Mahmud Hüdai haziresine defnedilmiştir. Şeyhler Mezarlığı’nın üst tarafındaki bölümde medfundur.
Salacak’ta babasından kalan yalının bir tarafında kendisi, diğer tarafında da Büyükdere’de emlak memuru olan kardeşi Hüsnü Bey oturur. Babasının konumunun sağladığı imkânlarla ilgili olsa gerek, diğer kardeşleri de devlet memurudur. Kardeşlerinden Salim Bey Telgrafhane’de kâtip, Hasan Bey de Demirci Kazası’nda kaymakamdır.
Edhem Efendi, Bahriye Mektebi’nde dört yıl okuyup, Arapça, Farsça, Gülistan, Rika yazısı gibi mutad müfredattan dersler görmüştür ama okulu bitiremeden 11 yaşında ayrılır. Necip Paşa’nın himmetiyle alındığı Muzika-i Hümayun’da 1866-67 yıllarında, 29 yaşında, on sekiz buçuk yıl hizmetin ardından 160 kuruş maaş ile emekli olur. Oğlu Mehmed Hayri Efendi’nin Sicill-i Ahval kaydındaki “merhum İbrahim Edhem’in oğludur” ibaresine göre, Ağustos 1899’dan evvel öldüğü anlaşılıyor. Şimdilik mezar yeri tespit edilememiştir. Mehmet Hayri ve Talat adlı çocukları da sonradan devlet memuru olmuştur.
Emekliliğinde çok cüz’i olan maaşıyla sıkıntıya düşer; yine bir paşa kızı olan karısına miras kalan İstinye’deki gazinonun ayda iki buçuk lira kirasını da ekleyerek zar-zor geçinirler. Evlerinin geçimine katkısı olsun diye Salacak sahilinde balık tutar. Hazırladığı teknolojik araç gereçle canbazlığa soyunur. O yıllarda düğünlere gidip sanatını icra eder. Canbazlıkta da ünü yayılmış olmalı ki Kavalalıların bir düğünü için Mısır’a, Kahire’ye davet edilir. İhtiyaçtan, geçim derdiyle yaptığı bu işte gözü yoktur, onun emeli Tophane’de görevlendirilip icatlarıyla uğraşmaktır.
İbrahim Edhem bohem ve mütecessis bir yaradılışa sahiptir. Babası Hacı Ahmet Paşa’dan miras kalan ve o devir için büyük bir meblağ olan on beş-yirmi bin kuruşu kendi ifadesiyle vapur yani buhar makinesi yapmak için harcamaktan çekinmez, ama beğenmeyip öylece bırakır. Çok sonra buhar makinesini bir sandala uydurup Salacak-Kız Kulesi arasında gidip gelmiş ama geliştirememiştir.
Oturdukları yalı harabe halindedir; çocukları hastalandığında doktor yerine, dua okuyup, nefes üflemek üzere evlerine gelen mahalle imamı Ahmed Efendi’nin şahitliğiyle oturacakları minderleri dahi yoktur. Edhem Efendi’yi bebekliğinden beri kırk yıldır tanıyan Ahmed Efendi’ye göre mizacı biraz hiddetlidir. Üzerine varıldığında söğüp sayar fakat bir fenalığını görmemiştir.
Küçüklüğünden itibaren patlayıcı maddelere, silahlara ilgisi yoğundur. Yedi-sekiz yaşlarında iken yeri kazıp barut koyduğunu ve üzerine harç kapayıp ateşleyerek üzerine oturduğunu işitmiş. Çocukken babasıyla birlikte avlanmaya çıkarlar, silahlarla uğraşmayı severmiş. Bahriye Mektebi’nde öğrendiklerini merakıyla ilerletmiş ve kendine göre silah ve barutla icat yapmaya koyulmuş.
Bugün için nasıl şeyler olduklarını anlamamıza yarayacak resimlerinden mahrum olduğumuz pil bardakları, telgraf camı, torpido, baston tüfek, yanar mermi, harpte düşmanın gözlerini kamaştırmak için yanar tel, Armstrong usulü fotoğraf makinesi, döğme, ezme makinesi gibi icatları olduğu iddiasındadır. Avrupa’dan gelen benzerlerine göre hem ucuz hem de daha işlevsel olduklarını düşünür. Yüz dört perdeli, keman şeklinde, “Malifon” isimli bir sazdan da bahseder. Zamanla çalışmaları torpido üzerine yoğunlaşmış, torpido saldırılarına karşı koyacak tekniklerle uğraşmıştır.
İlginç tasvirlerinden biri de içine girilip her yöne hareket ettirilecek üç tekerlekten ibaret deniz arabalarıdır. Bütün icatları içinde şekli ve tarifiyle günümüze gelebilen sadece gaz lambası olmuştur. Fotoğraf makinesi icat ettiğini söylüyorsa da hiç olmazsa o makineyle çekilmiş kendine ait bir fotoğrafı da henüz bulamadık. Zaten Armstrong, Malifon gibi isimler o aletlerin icat olmayıp birer kopya olduklarını düşündürüyor.
Çok kısıtlı gelirini icat peşinde koşarken sarfetmesi, aynı zamanda barut, mermi gibi tehlikeli malzemelerle uğraşması, aynı yalıda oturduğu kardeşi ve yengesinin kendisini komşularından Abdi Paşa vasıtasıyla şikâyet etmesine ve aralarının bozulmasına sebep olmuş.
Sultan Abdülaziz’in saltanatının son yıllarında saray çevresiyle ilişkiler geliştirmiş. Tophane Fabrika-i Hümayunu’na alınmayı ve icatlarıyla orada uğraşmayı gaye edinmiş. Bazı hatırlı aracılar sayesinde Mesudiye vapurunun telgraf tellerini tamir etme işini almış ama, gemi kumandanı Arif Paşa “teller çürük, boşuna masraf çıkarmayalım” diyerek buna engel olmuş. Hayalkırıklığı yaşasa da yılmadan temaslarını sürdürmüş.
O yıllarda gemilerde dümene kumanda etmek için kullanıldığı anlaşılan ve “telgraf” adı verilen aletlerin donanımından olan cam ve pillerin hızlı bir piyasası vardır. Yüklü miktarda yurtdışında alımlar yapılır. Edhem Efendi’nin ürettiklerinin, bilirkişinin raporuyla gerçekten Avrupa’dan gelen emsallerinden hem ucuz hem de daha kaliteli olarak imal edildiği ortaya çıkınca Telgrafhane tarafından satın alınır. Tabii burada icat olarak değerlendirilen camların, pillerin ne kadarının icat, ne kadarının taklit olduğu belirtilmemiştir. Üstelik bu alışveriş de fazla sürdürülemez.
Edhem Efendi her ne kadar bohem yaradılışta olsa da devrin ricaliyle ilişkileri olduğu ve rahatlıkla onlara ulaşabildiği anlaşılıyor. Bahriye Nazırı İbrahim Derviş Paşa (görev süresi Ocak-Nisan 1876) elektrik ile top atabilecek bir numune yapmasını ister ve isteği yerine gelince de Edhem’i Osmaniye vapurundaki telgrafları tamire memur eder. Arzuhalci Ali Bey, Edhem Bey’i Bahriye Nazırı Said Paşa’ya (görev süresi Aralık 1877-Nisan 1878) takdim eder. Said Paşa, Edhem Bey’i fabrikaların birinde istihdam eder. Edhem iki-üç ay çalışıp bir top numunesi yaparak Nazır Said Paşa’ya sunar. Zor zamanlarında yardımına koşan dostlarından Meyve Gümrüğü Nazırı Sadık Bey, kendisini Mayıs 1876-Ocak 1877 arası Kaptan-ı Derya olan Kayserili Ahmed Paşa’ya götürmeye kalkar ama, randevu alındığı gün Kars vapuru battığından görüşme iptal edilir. Amcasının tahttan indirilmesi sırasında donanma toplarını Dolmabahçe Sarayı’na yönlendirdiği için II. Abdülhamid’in hiç sevmeyip İstanbul’dan uzaklaştırdığı Kayserili Ahmed Paşa ile olan ilişkisi, belki de onun şanssızlığı olmuştur.
Kolomb Dünya Fuarı Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfetmesinin 400. yıldönümü anısına yapılan Kolomb Dünya Fuarı için, Chicago kenti 10 milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştı. 278 hektarlık bir alanın üzerine kurulan fuar, dönme dolap ve elektrik gibi teknolojik yeniliklerin ABD’de ilk kez tanıtıldığı yer oldu.
Temaslarında tam başarı sağlayacağı sıralarda Abdülaziz tahttan indirilir ve işleri yarım kalır. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra da girişimlerinde duraksamaz. Gazi Osman Paşa’nın emriyle, icatlarının bir bir resimlerini yaparak onları takdim eder. Ayrıca Mabeyn-i Hümayun’dan meşhur Şeyh Ebülhüda Efendi’nin kardeşi Hamza ile Kurbancıbaşı İbrahim bizzat iki defa Edhem’in Salacak’taki harabe yalısını ziyaret ederek icatlarını orada da görürler.
Sonunda örneklerini de ulaştırabildiği Gazi Osman Paşa sayesinde, icatlarından bazıları Seraskerlik tarafından incelenir ama hiçbirine “geçerli, üretilebilir icattır” raporu verilmez. “Baston tüfek” denilenin kaval tüfek cinsinden en fazla yüz-yüz elli adım menzili olduğu; balmumundan üretilen torpidonun küçüklüğü ve etkisizliği; yanar telin cıvadan yapıldığı söyleniyorsa da mahiyeti anlaşılamayan, yakından göz kamaştırmak için yapılmış yararsız bir şey olduğu; yanar kurşunu baş tarafından haçvari yarıp eczasını oradan koyduğu ve savaşlarda kullanılması yasak bu mermideki kimyasal maddenin neden ibaret olduğunun anlaşılamadığı bildirilir.
Bu olumsuz rapora rağmen Gazi Osman Paşa’nın Edhem Efendi’yi himaye ettiği anlaşılıyor. Üstelik Yıldız Sarayı Çit Kasrı önünde Edhem’in sarı tenekeden imal edip “baston tüfek” adını verdiği silahla Sultan II. Abdülhamid’in deneme atışı yapmasını da organize ediyor. Sultan ayaküstü Edhem Efendi’yle bir-iki kelime konuştuktan sonra ayrılıyor ve Gazi Osman Paşa tarafından refakatine verilen bir yaverle Tophane-i Amire’ye gitmesi emrediliyor.
Sevinçle yola çıkan Edhem Efendi, Tophane’ye gider gitmez bir hücreye kapatılıyor ve 1879’da gerçekleşen bu olaydan sonra en azından 1892’ye kadar takip edebildiğimiz çileli, eziyetli hapis ve sürgün yılları başlıyor.
Yaklaşık iki ay zindanda sorgusu bile yapılmadan yatan Edhem Efendi’nin çoluk-çocuğu açlıkla perişan oluyor. Kimse ile görüştürülmediğinden, karısı haber alabilmek uğruna Sadık Bey’in yanına bir horozla gider ve ellerinde kalan para edecek tek varlıkları olan bu horozu satıp çocuklarının karnını doyurmaktan bahseder. Dostları Edhem’i zindandan kurtarmak için uğraşsalar da aleyhinde çok etkili jurnaller verilmiş olmalı ki, hamisi görünümündeki Gazi Osman Paşa dahi kendini meseleden uzak tutmaya çalışmıştır.
Mahkemede beraat etmesine rağmen tahliye edilmeyip Divan-ı Harb’e gönderilmiş ve oradan da beraat ettiği halde ailesiyle birlikte Konya’ya sürülmesi için padişahtan irade istenilmiştir. II. Abdülhamid henüz saltanatının ilk yıllarında böylesine bir hukuk cinayetine ortak olmamış ve sürgünü onaylamamıştır. Devlet adamlarının endişelerini bir kenara bırakmayarak tahliye edilmeden tutukluluğunun devamını ve çok az olan emekli maaşına 300 kuruş zam yapılmasını da emretmiştir.
Elektrikli dönmedolap ve ışıl ışıl Amerika Türkiye’de, sınırlı birkaç yer dışında elektriğin kullanılmadığı, başkentin dahi havagazı lambalarıyla aydınlatıldığı bir zamanda, Edhem Efendi’nin gaz lambasıyla katılmak istediği 1893 Chicago Dünya Fuarı’nda, o zamana kadar oldukça mesafe almış elektrik endüstrisi en son sistem ürünler ve şirketlerle temsil ediliyordu. Elektrikle ışıl ışıl aydınlatılan fuar alanında dünyanın ilk elektrikli dev dönmedolabı da yer almıştı.
Edhem Efendi’nin hayatının bundan sonrası için arşiv sessizliğe bürünüyor ve 1892 yılında birdenbire Trablusgarp’tan Osmanlıların Chicago Sergisi komiserine gönderilen bir mektupla ve sadaretten yazılan cevaplarla karşılaşıyoruz. Bu mektupta belirttiğine göre toplam 12 ay tutuklu kalmış ve sonrasında 1887’de ailesiyle birlikte Trablusgarp’a sürülmüştür. Burada sürgünde olduğunu düşünmeden kendinin misafir olduğunu belirtmiş, padişaha ve devlet adamlarına en ufak bir kırgınlık ve sitem hissettirmeden mektubunu yazmıştır. Hatta Trablusgarp’taki cülus yıldönümü şenliklerinde yine kendi icadı olan bazı objeleri de kullandığını gururla belirtmiştir. En ilginci ise havaî fişeklerle gökyüzüne “Padişahım Çok Yaşa” sloganını yazıp Türk bayrağını resmetmesidir herhalde.
1893’te ABD’nin Chicago kentinde Uluslararası Dünya Fuarı gerçekleştirilecek ve Osmanlı Devleti de katılacaktır. Amerika kıtasının Kristof Kolomb tarafından keşfinin 400. yılı münasebetiyle düzenlenecek bu fuara katılmak isteyenler arasında mucidimiz Edhem Efendi de vardır. 1879’daki sorgu, zindan, sürgün maceralarından sonra icatlarını pek geliştiremediyse de dünya teknolojisi muazzam ilerlemiş, bilhassa elektrikteki inanılmaz gelişmelerle Chicago Fuarı neredeyse elektrik odaklı bir sergi olarak görülmeye başlanmıştır. Fuarın yıldızı elektrik alanındaki en büyük mucitlerden olan Nicola Tesla’dır. Westhinghouse, General Electric gibi firmaların geliştirdikleri elektrikli motorlar, dinamolar, jeneratörler tüm dünyanın ilgi odağı ve fuar da iş anlaşmalarının merkezidir. Fuar, geceleri ışıl ışıl elektrikle aydınlatılmaktadır. Tek seferde yüzlerce kişiyi taşıyan dünyanın en büyük elektrikli dönme dolabı gibi yepyeni eğlence araçları da üretilmiştir.
Elektriğin bu yaygınlığına rağmen Osmanlı topraklarında henüz tek bir elektrik santrali yoktur ve çok az kent geceleri havagazı ile aydınlatılabilmektedir. İstanbul ancak 1914’de elektrikle aydınlanabilecektir. Trablusgarp’ta dünyadaki gelişmelerden habersiz yaşadığını düşündüğüm Edhem Efendi, on yıl önce cezalandırılmasına yol açan yanıcı-patlayıcı maddelerle fuarda yapacağı canbazlıkların hayaliyle yaşarken, icat ettiği gaz lambası ile fuardakileri şaşkınlığa ve hayranlığa sürükleyeceğinden bahsederken, ABD’ye gitme talebine ne cevap verildiği belli değildir.
Cevap ne olursa olsun “Amerikalılara, Türklerin haiz olduğu zekâ ve kemâli göstermek için beni fuara gönderin” diyen Edhem Efendi’yi saygıyla anıyorum.
‘Hayatü’ül insan’: Naif bir gaz lambası
Edhem Efendi, Trablusgarb sürgünündeyken 1893 Şikago Dünya Fuarı’na icatlarıyla birlikte katılmak için başvurur. Sadaret’ten gönderilen yazıyla, icatlarının resimleri ve kullanım tarifleri istenir. İcatlarından olan tekerlek, fotoğraf makinesi, lamba ve sairenin resimlerini sürgün şartlarında hazırlayarak gönderir. Osmanlı Arşivi’nde şimdilik sadece “Hayatü’l-İnsan” adını verdiği enteresan şekilli gaz lambasının resmini bulabildik.
Edhem Efendi kendine “sürgün” sıfatını yakıştıramamış olmalı ki, durumunu “misafir” olarak anmayı tercih ediyor. “Trablusgarb Kalesi’ne misafir Mülazım Üsküdârî” künyesi ve “İbrahim Edhem” mührüyle 19 Teşrin-i Evvel 1308 (31 Ekim 1892) tarihli renkli hazırlanmış resmin yanındaki tarifnameye göre bu gaz lambası; dar bir odada yakılsa bile havayı kirletmez, açık ve fırtınalı bir havada ışığı asla zarar görmez, bir idare fitili ışığından yirmi beş-otuz santimetre yüksekliğe kadar parlak bir ışıkla aydınlatır. Kendi sistemine uygun imal edilecek bir makineyi harekete geçirir. Gemilerde ve trenlerde kömür ve su depolarıyla kazanlarına ihtiyaç bırakmaz.
Mucidimizin hayalgücü ve teknik birikiminin mahsulü bu eseri, o devirde, elektrik endüstrisinin geldiği noktaya göre teknolojik bir aşamadan ziyade naif bir sanat eseri kabul etmek gerekir.
Fizan’da bir umut ışığı
Batı dünyasının yaygın elektrik kullanımına geçtiği 1892’de, Trablusgarp’ta (Fizan) sürgünde olan Edhem Efendi’nin tasarlayıp İstanbul’a sunduğu gaz lambasının çizimi ve tarifnamesi.
Adalet Bakanının adaletsizlik örneği
Edhem Efendi’nin uzun tutukluluk ve mahkeme sürecinde olayı didik didik inceleyen mahkeme, mevcut kanunlara göre suçlanacak hiçbir yön olmadığından dolayı Edhem Efendi’nin beraatine karar verir. Bu sırada “Mecelle” adlı ilk Medeni Kanun’u hazırlayan ve büyük hukuk adamı kimliğiyle tanınan Ahmed Cevdet Paşa, Adliye Nazırıdır. Cevdet Paşa’nın devreye girmesiyle Cinayet Mahkemesi’nin beraat kararının dikkate alınmaması ve zanlı hakkındaki şüpheler tamamen giderilemediği iddiasıyla kendisinin Divan-ı Harb’e sevkedilerek bir defa da orada yargılanması Başvekalet’e önerilir. Böylelikle beraat edip suçsuzluğuna karar verilen Edhem Efendi’nin çoluk- çocuğu ile birlikte Trablusgarp’a sürülmesine sebep olacak süreç başlar.
Sürgin cezasına yolaçan yazışma Adliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa’nın Başvekalet’e (Sadaret) tahriratıyla, İbrahim Edhem Efendi Trablusgarp’a, sürgüne gönderilir.
Antik dönemden bu yana bir dizi yerleşime, tarihî hadiseye ve esere ev sahipliği yapan ünlü Baalbek şehri, yakın geçmişe dair de birçok hatırayı barındırıyor. 1874’te açılan ve aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu birçok ünlüyü ağırlayan Palmyra Otel’de II. Abdülhamid’in yaptırdığı plaketlerin özel bir yeri var.
Lübnan’ın başkenti Beyrut’un 85 kilometre kuzeydoğusundaki Baalbek antik şehri, dünya kültür mirasının en önemli anıtlarından birini barındırıyor. Anti-Lübnan Dağları’nın eteklerindeki Bekaa vadisinin zengin toprakları üzerindeki bu yerleşimin tarihi neolitik döneme kadar uzanıyor.
Bugün görülebilen etkileyici kalıntıların çoğu Roma imparatorluk döneminden kalan tapınaklar. Yanyana inşa edilmiş Jupiter, Venüs ve Baküs tapınaklarının boyutları, mimarisi ve etkileyici süslemeleri bu yerleşimin Antik Çağ’da ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatıyor.
Roma, Bizans, Arap ve Memlûk egemenliğinde kalan Baalbek, 1517’de Osmanlı egemenliğine girdi ve 1918’e kadar ‘Osmanlı Lübnanı’nın bir parçası olarak kaldı. 18. yüzyıldan itibaren Batılı gezginlerin ziyaret etmeye başladıkları bu antik yerleşim, 19. yüzyılın sonlarına doğru ünlü ziyaretçileri ağırladı. Beyrut limanına gelenler 1895’de açılan Beyrut-Şam demiryolunun Zahle istasyonunda iniyorlar ve at üzerinde Baalbek’e ulaşıyorlardı. 1902’de açılan Rayak-Humus demiryolu Baalbek’e trenle ulaşımı sağladı.
Şarap tapınağı Baküs’ün Tapınağı’nın inşası, 2. yüzyılın sonları ile 3. yüzyılın başlarında tamamlandı. Roma Heliopolis’inde (bugün Lübnan’ın Baalbek kentinde) bulunan tapınak ismini, Roma şarap tanrısı Baküs’ten almıştı.
Şehrin antik tapınaklara bakan ilk modern oteli Palmyra Otel, 1874’te İstanbul’lu Rum bir işadamı tarafından açıldı. Zamanının bu en lüks otelinde krallar, devlet başkanları, dünyaca ünlü sanatçılar ağırlandı. 30 Eylül 1918 tarihinde İngiliz taarruzu karşısında direnerek düzenli olarak çekilmeye çalışan Osmanlı 7. Ordusu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Baalbek’e gelerek bu otelde 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile savunma planlarını görüştü.
Bugün Palmyra Otel’de zaman durmuş sanki. Herşey geçen yüzyıldan kalmış gibi. Bakımsız eski odalar ve eşyalar bir dönemin görkemini, stilini yansıtıyor. Bize oteli gezdiren yaşlı görevli Ahmet Kassab 1954’den beri burada çalışıyormuş. Bütün ömrü bu otelde geçmiş. Görkemli zamanlarına ve içsavaştaki çöküşe tanık olmuş. Herşeye rağmen bu otel hiç kapanmamış.
Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, Almanya’nın ‘Osmanlı Ortadoğusu’na açılma planları çerçevesinde Beyrut, Kudüs ve Şam’a 1898’de bir gezi yaptı. Eşi Kraliçe Augusta Victoria ile birlikte 1898’in 10 Kasım günü Baalbek’e geldiler ve Palmyra Otel’de kaldılar. 11 Kasım günü, padişah II. Abdülhamid’in bu ziyaret anısına yaptırdığı mermer plaketlerin Baalbek Baküs Tapınağı’na asılması törenine katıldılar. Biri Almanca, öbürü Türkçe olan plaketlerde Kaiser Wilhelm’in monogramı ve II. Abdülhamid’in tuğrası bulunuyordu ve üzerlerinde şu yazıyordu:
Hükümdarların hanı Palmyra Otel’de Alman imparatoru II. Wilhelm’den, eşi Kraliçe Augusta Victoria’ya, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu Komutanı Allenby’den, direniş hattını görüşmek için buluşan Ali Fuat ve Mustafa Kemal Paşalara kadar birçok devlet adamı ve subay kaldı.
“Osmanlıların İmparatoru Sultan II. Abdülhamid’den, asil dostu Alman İmparatoru ve Prusya Kralı II. Wilhelm ve İmparatoriçe Augusta Victoria’ya, karşılıklı sarsılmaz dostlukları ve emperyal majestelerinin Baalbek ziyaretlerinin anısına. 10 Kasım 1898”.
Aynı yıl 1. Dünya Savaşı bittiğinde burayı ziyaret eden İngiliz Ordusu Komutanı General Allenby, bu plaketlerin tapınak duvarından kaldırılmasını emretti. Mermerlerdeki isimler silindi ve plaketler söküldü. Palmyra Otel’in o zamanki sahibi Michel Alouf, bu plaketleri aldı ve otelinde sakladı. Bunları Almanya’nın Lübnan Büyükelçisi Hans Christian Lankes 1970’lerin başında otelde buldu ve restore edilip tekrar aynı yere takılmalarını sağladı.
Yükseliş ve düşüş Bugün Palmyra Otel eski şanına ve prestijine sahip değil; otelin odalarında zaman adeta 100 sene önce dondurulmuş gibi.
Kült kelimesi çok basit olarak “gelenek dışı ya da gerçek olmayan dinî inanç sistemi” anlamına geliyor ki bu da bizi hayli güç bir durumda bırakıyor doğrusu. Zira bu ayrımın nasıl yapılacağına dair hiçbir nesnel çerçeve yok: Bugün tarikat, din, ya da “yeni din” olarak adlandırılan ve “kült”lerden farklı bir yere konumlandırılan akımların, ortaya çıktıklarında basbayağı kült olduklarını söylemek mümkün. “Ne zaman kült olma özelliklerini yitiriyorlar, ne zaman bunlara kült demek ayıp oluyor?” diye soracak olursanız onun da cevabı yok.
Mesela bugün başta Birleşik Devletler, bazı ülkeler tarafından bir “din” olarak kabul edilen, hani şu Tom Curise, John Travolta gibi ünlülerin adeta birer sözcüsü gibi çalıştığı sayntoloji (scientology), bazı ülkelerde de bir kült olarak kabul ediliyor ve din olarak tanınmak için yaptıkları başvurular reddediliyor. Örneğin Alman Federal Cumhuriyeti sayntolojiyi ayrıca ulusal bir tehdit olarak da görüyor. Sayntoloji de, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, intergalaktik bir imparatorluğun dünyamızı kötü ruhlar için bir hapishane olarak kullandığını ve yaşadığımız bütün dert ve sıkıntıların o intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği ruhlar yüzünden yaşandığını savunuyor.
Yani sevgilin terk etti, işten kovuldun, araba çarptı diye mutsuz olduğunu zannediyorsun ama aslında o mutsuzluğunun nedeni intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği o ruhlar işte. Afrika’da iki ülkenin birbiriyle savaşmasının, Suriye’de milyonlarca insanın ya canından ya yurdundan olmasının, Asya’daki toplumlararası çatışmaların, Güney Amerika’daki yoksulluğun, Kuzey Amerika’daki gizli yoksulluğun, Avrupa’da yükselen ırkçılığın ve elbette şanlı Eskişehirspor’umuzun küme düşmesinin kapitalizmle de, gelir dağılımı adaletsizliğiyle de, kötü top oynamakla da hiçbir ilgisi yok: Eğer Ortadoğu’da kartlar her gün yeniden dağıtılıyor, insanlar pey olarak ortaya sürülüyorsa, bunun sorumlusu hain intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği ruhlar.
İşte dünyamıza kötü ruhları hapseden hain intergalaktik imparator Xenu.
Kötü bir bilimkurgu romanı gibi durabilir. Ama aklımda kaldığı kadarıyla sayntoloji de zaten kitapları satmayan bir bilimkurgu yazarının “Abi boşuna uğraşıyoruz, asıl para dinde, din sektörüne girersek parayı götürürüz” demesiyle kurulan bir “din”. Sayntolojiye girince kademe kademe yükseliyorsunuz; her kademede birkaç bin dolar vermeniz gerekiyor; sadece bin dolar farkla yükselebiliyor musunuz bilmiyorum ve tıpkı Candan Erçetin’in de isabetle söylediği gibi “ve daha bir sürü şey”. Elbette bunları okuduktan sonra Almanların sayntolojiyi din olarak kabul etmemesine hak da verebilirsiniz ama, işte orada çözümü zor bir durum var. Neticede din olarak kabul edilmenin kriterlerini bilemiyoruz: Muhtardan ikamet mi getiriliyor, dinin kurucusu noter huzurunda havada mı duruyor? Neden o sahte din? Diğer dinleri ışığa tuttuğumuz zaman Atatürk mü gözüküyor, içlerinde telleri mi var?
Sayntoloji mesela basbayağı şantajla, tehditle, rüşvetle; kafa göz yara yara kendisini kabul ettirdi Amerikan devletine. Sayntolojiyi soruşturan resmî görevliler, hakkında haber yapan gazeteciler politik ayak oyunlarıyla görevlerinden alındı, haklarında iftira kampanyaları düzenlendi ve kimileri şaibeli şekillerde öldü. “Sayntoloji Kilisesi” kendilerine karşı gelenlere yönelik her eylemi caiz gördüğü politikasına “fair game” diyor. Bir yerlerden tanıdık geldi mi?
Gözümüzün önünde ortaya çıkan, mesihliğini ya da mehdiliğini iddia eden ve her nedense illa ki cinsellikle de kafayı bozmuş oluşumlara hiç düşünmeden “kült” etiketini yapıştırıveriyoruz. Ama bu oluşumların bir süre sonra devletlerce tanınan ve vergiden muaf dinlere dönüşmeyeceğini söylemek zor anlayacağınız. Bu durum, bugün “ehehe kedicik, dans ediyor, mehehe robot dansı yaptı” diye dalga geçtiğimiz oluşumlar için de, “abi çok büyük hizmetleri oldu, dünyaya adımızı duyurdu, tam bir hizmet ordusu” diye övülenler için de geçerli.