Etiket: Sayı:50

  • Çanakkale Savaşı’nın askeri de dili de özeldi

    Çanakkale Savaşı’nın askeri de dili de özeldi

    1915’te Gelibolu Yarımadası’nda yaşanan savaş, sadece ülkemiz topraklarını erken bir işgalden korumakla kalmadı; dünya ölçeğinde etkileri olan siyasi-askerî sonuçlara yolaçtı. Bu muharebeler hem Türk tarafında hem İtilaf askerleri arasında bir dizi gündelik tabir, deyim ve benzetmeleri de ortaya çıkardı, zengin bir literatür yarattı. Neredeyse tüm aşamalarıyla “özel” olan Çanakkale vuruşmalarında, askerler arasında kullanılan ve yer eden “özel” kelimeler…

    Savaşlar her ne kadar teorik yerine pratik, beşeri bilimler yerine fennin ağır bastığı bir alanda cerayan etse de; değişik kültürlerden, psikolojilerden, sosyal-beşeri olgulardan hem etkilendiğini hem de onları etkilediğini unutmamak gerekir. Özellikle muharebe alanları, buralara ilk kez ayak basmış askerler açısından düşünüldüğünde, ortaya ilginç veriler çıkar. Sahilde kumdan kale yapan çocuğun, kıyıya vuracak her dalgada bunun yıkılabileceği endişesi, aşağı yukarı bu askerlerin duygusuna denk gelir. Bu askerler de yeni bir coğrafyaya alışma süreci ve hayatta kalma arasında gidip gelirler.

    Askerlerin kendi kültürlerine ve inançlarına özgü alışkanlıklar ve edinimler, savaş sırasında onların gündelik hayatına, günlüklerine yansır. Buradaki malzemeler ise klasik tarihçilerin genellikle pek ilgisini çekmez. Zira bunlar muharebelerin gidişatına dair değil, genellikle askerin siper hayatına dair veriler içerir. Örneğin 25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İtilaf askerlerinin bir kısmının macera için Çanakkale’ye geldiğini; diğer taraftan bizim taraftaki askerlerin daha ziyade vatan savunması ve şehit olma arzusu ile orada bulunduğunu bu kaynaklarda görürüz.

    ANZAC Book’ta Türk askeri betimlemesi (solda) ve Avustralyalı asker çizimi.

    Arıburnu ve civarına çıkarma yapan ANZAC’lar (The Australian and New Zealand Army Corps / Avustralya-Yeni Zelanda Kolordusu), kıyıya çıktıktan sonra gün ağardığında Yüksek Sırt üzerinde gördükleri büyük çıkıntı kayaya “Sfenks” adını vermişlerdi. Aslında bu kayayı Çanakkale Seferi öncesinde eğitim gördükleri Mısır’da, Giza Piramidi önündeki “Sfenks” adlı kedi-insan ritüeline benzetmişler ve böyle adlandırmışlardı. Bu psikolojik bir dışavurum olduğu kadar, bilmedikleri bir coğrafyaya yakınlaşmanın sosyal altyapısını da oluşturuyordu. Bu yeni coğrafya, yeni arkadaşlar, yeni düşmanlar, yeni çarpışmalar getirdiği gibi; nükteli ve çoğu zaman argoya kaçan mizahi bir hat yaratmış; İtilaf askerlerinin “slang” dediği yeni bir ağız da oluşturmuştu.

    Gelibolu’da savaşan İtilaf askerlerinin bu gündelik hayatından derlenmiş zengin bir kitap, henüz savaş devam ederken yayımlanmıştır. Avustralyalı askerlerin savaş sırasında yaptıkları çizimleri, haritaları, şiirleri; yine orada bulunan 20. yüzyılın başta gelen harp tarihçilerinden Charles Edwin Woodrow Bean toparlayarak bir kitap haline getirmiş ve bu eser The Anzac Book-Written and Illustrated in Gallipoli by the Men of ANZAC adıyla 1916’da basılmıştır. Bu kitapta çeşitli akronimler, karikatürler ve hatta bir “ANZAC alfabesi” de bulunuyordu.

    Bizde ise Çanakkale muharebeleri sırasında veya hemen sonrasında kaleme alınmış tarihler, tarihçeler, hatıratlar, karşı tarafla kıyaslanmayacak derecede azdır. Çanakkale’deki Türk askerinin gündelik hayatı, yaşadıkları, hissettiklerine dair orijinal belge ve kitaplar son derece sınırlı olup; dilden dile aktarılan, anlatılan ve zamanla farklılaşan bir sözlü kültür, daha ziyade anonim bir literatür vardır.

    Kelimelerin çoğunun mizahi ve argo olması size savaşı eğlenceye dönüştürme gayreti izlenimi vermesin. Top mermilerin açtığı çukurdaki temiz suyun cesetle kirlenmesini “Anzak Çorbası” olarak tanımlamak, dalga geçerek ölüme meydan okumak ve içinde bulunulan durumu biraz olsun hafifletmek amacı taşıyordu. Korkutucu ve öldürücü ateşine rağmen makineli tüfeklere daktilo demek, yazılacak bir kitapta askerin ülkesi için canını feda ettiğinin bir yerlerde yazılacağını da hissettiriyordu. Yani bu ağız ve bu kelimeler, salt eğlenceden ortaya çıkmış değildi. Nasıl ki insan beyni bir koruma mekanizması olarak zaman içerisinde ona acı veren olayları unutturuyorsa, bu da askerin savaşın getirdiği ağır psikolojiden ve şiddetli acı ve korku hislerinden kaçınmasından ortaya çıkmıştır.

    Çanakkale’de gerek Türk tarafında gerekse karşı tarafta askerlerin icat ettiği, kullandığı kimi kelime ve tabirlere yakından bakalım.

    Kapalı Çarşı

    Düşmanla en sıkı ‘alışveriş’ yeri

    Arıburnu sektöründe, Bombasırtı’nda (Turkish Quinn’s) yeraltında yapılan zeminlikler nedeniyle, askerler bunları İstanbul’daki Kapalıçarşı’ya benzetip bu ismi vermişlerdi. Siper şebekeleri 1915 Mayıs’ından sonra öylesine gelişmişti ki, geri hatlara doğru içlerinde sıcak yemeklerin hazırlandığı ufak mutfaklardan başka, meyveden tütüne her şeyin satıldığı kantinler de bulunmaktaydı. Türk askerleri gerek bu “yaşam alanları” gerekse muharebenin zaman zaman yerin altında devam edip “ölüm alanları”na dönüşmesinden dolayı, bu oluşumlara “Kapalı Çarşı” adını takmıştı.


    Kocakarı

    Hiç susmayan Goliath zırhlısının sonu

    Türk askerleri Goliath zırhlısını böyle adlandırmışlardı. 13 Mayıs sabaha karşı kendisinden yaklaşık 20 kat küçük Muavenet-i Milliye tarafından batırılan Goliath, Türk siperleri üzerine sabahtan akşam saatlerine dek mermi yağdırdığı için, askerler kendi aralarında “yine başladı kocakarı dırdırı” diyorlardı. Kocakarının ömrü pek de uzun olamamıştı.


    Ahmet Ağa

    Hedefe yönelen top mermisi

    Cephedeki topçu askerlerin hem kendilerini hem de kullandıkları topu motive etmek için kullandıkları bir tabir. Topçu askerler top mermilerini ateşledikten sonra vızıl vızıl gelen mermi seslerini işittikçe sevinir ve heyecanlanarak topa dönüp: “Ha Ahmet Ağa… Ha Ahmet Ağa, seni göreyim” diyerek nükteli bir biçimde morallerini arttırırlardı. Türk topçusu 1915 Ekim ortasında Bulgaristan savaş girip, Almanya’yla demiryolu irtibatı sağlanıp modern ve etkili toplar Çanakkale cephesine gelen kadar, İtilaf topçusuna karşı ateş üstünlüğü sağlayamamıştı.


    Kirpi

    Siper savaşında dikenli tel teknikleri

    Çanakkale, esas olarak bir yakın siper muharebesiydi. Batı cephesinde genellikle kilometrelerle ifade edilen insansız bölge (no man’s land), bu savaşta 8-10 metreye kadar düşebiliyordu. Gelibolu muharebelerinin en karakteristik özelliklerinden biri de budur. Siperlerin önüne gelişkin ve caydırıcı dikenli tel engelleri yapılamadığı için, İngilizler şemsiye şeklinde katlayıp sipere getirilen dikenli tel üstüvaneleriyle yetiniyorlardı. Türk askerleri ise iki başı haçvari olarak çakılan ve bunlar arasına bir direkle birleştirilip üzerine dikenli teller sarılan, bu şekilde hazır olarak siperlerden dışarı yuvarlanan engellerle siperlerin önünü kapamışlardı. Yuvarlak ve dikenli görüntüsü nedeniyle Türk askerleri bunlara “kirpi” adını vermişti. Mehmet Şevki Yazman, Türk Çanakkale adlı eserinde bu kirpilerden şöyle söz eder: “Ne garipdi bu mazgal deliğinden görünen dünya: Önümde birbirine karışmış, yer yer ağaçları kırılmış, telleri kopmuş dikenli tel kirpileri”.


    Kemalyeri

    Mustafa Kemal’in karargahı

    19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in Arıburnu sektöründe, ateş hattının hemen gerisinde 25 Nisan’da karargahını kurduğu küçük sırt, henüz muharebeler devam ederken bu adla anılmaya başlanmıştı. Diğer adı Fundalıksırtı iken 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin’in (Altay) çıkarmaların ilk günlerinde Mustafa Kemal’i burada ziyaret etmesi ile bu isim verilmişti. Fahrettin Bey bu hadiseyi şöyle nakletmişti:

    “Ertesi sabah yanımda emir subayım Fahri olduğ halde 19. Tümen’e hareket ettim ve yolda makinalitüfek ateşine tutulduk. Anlaşılıyordu ki düşmana fazla sokulmuştuk. Canımızı zor kurtardık ve sırtın gerisine güçlükle çekilebildik. Her taraf sık fundalık, kesik dereciklerle dolu. Karışık arazide yolu bulmaya çalışırken bir ere rastladık, bize yolu gösterdi, tümen karargahını böylece bulabildik. Mustafa Kemal ile kurmay başkanı Binbaşı İzzettin (Çalışlar) bir sel yarıntısında ayaklı bir dürbünle düşman hatlarını gözetliyorlardı. Beni görünce sevindiler, kucaklaşıp öpüştük, gazalarını tebrik edip ihtiyaçlarını sordum. Artık ayrılıyorduk: “Karargahınız hep burada mı kalacaktır? Burasının ismi nedir?” Mustafa Kemal biraz düşündü: “Evet burada kalacağız. Ama, sel yarıntılarının ismi mi olur?” (Bunları söylerken gülümsüyordu) “Olur… olur… Mesela Kemalyeri olur…” Hoşlandı. Karargaha dönüşte kolordu komutanının (Esat Paşa) muvaffakiyeti alınarak bu isim konuldu. Böyle bir isim Mustafa Kemal’in şöhretini yükseltmek için bir hayli yararlı olmuştu”.


    Toprak Adam

    Arıburnu, tek bir insan gibi düşmanı durdurdu

    Türk askerleri kendi aralarında Arıburnu sektörüne “Toprak Adam” diyorlardı. Araziyi bütün halinde algılayarak, Arıburnu’nu kuzeyden güneye doğru yüzüstü yatmış bir insana benzetmişlerdir. Bu “Toprak Adam”ın başı Semerli Tepe-Eyerli Tepe’dedir. Ayaklarını da Kocaçimentepe’ye dayamıştır. 48. Alay’dan Emin Çöl, bu “Toprak Adam”ı daha detaylı tasvir etmiştir: “Sağ bacak: Kırmızı Sırt;sol bacak: Zeytinli Dere (Kara Yorgi’nin Zeytinliği-Karayörük Deresi);sağ ayak: Mehmet Çavuş siperleri (ayakların Kocaçimentepe’ye dayandığı kısım);boyun-kalça arası: Kanlısırt;sol kol: Albayrak Sırtı;sağ kol: Yeşil Dere;kalça: Abdulvahap Sırtı;baş: Semertepe.           


    Karakedi

    Dikine gelen siperi delen bombalar

    Çanakkale’de Türk askerleri, İngilizlerin büyük bomba topları ile Fransızların Dümezil havanları ve kara torpillerine bu adı vermişlerdi. Özellikle Fransızların Dümezil havanları hem havada çıkardığı ses hem de Kerevizdere bölgesinde Türk siperlerini adeta dümdüz eden tahribatı nedeniyle bu adla anılıyordu. Yine bazı kaynaklarda Türk askerlerinin ortalıkta dolaşan siyah renkli Fransız keşif uçağına da bu adı verdikleri yazar. Havan toplarının henüz gelişip öldürücü bir silaha dönüşmesinden hemen önceki bu ilk nesil, yatay mermi yollu deniz ve kara toplarına kıyasla çok daha büyük can kaybı ve tahribat yaratıyordu. Mehmet Şevki Yazman Türk Çanakkale adlı eserinde “Karakedi”den şöyle bahseder:

    “Önümde vazife ve mevziini bana gösterecek olan istihkâm takım komutanı, arkasında ben ve emir neferim, hızlı hızlı, başımız biraz öne eğik üçüncü “irtibat hendeğinden” kıvrıla kıvrıla iniyoruz (…) Yürüdük, ses çıkarmadan, lâf etmeden yürüdük. Bitmek tükenmek bilmez görünen kıvrımlara sürtünerek geçtik. Yalnız bir yerde tecrübeli arkadaşım duraladı. Bize de durmamızı işaret ederek tek başına ileri gitti. Siperin bir kenarından ileriyi gözetledikten sonra işaretle bizi de yanına çağırdı. “Önümüz büyükçe bir meydanlıktır. Buraya gelenler düşman tarafından görülür. Biz böyle üç kişi arada görülünce ‘Karakedi’nin geleceği muhakkaktır. Onun için teker teker ve arka arkaya meydanlıktan koşarak geçelim”.


    Kikirik

    İngilizleri -ti’ye alan bir tanım

    Kikirik Dere, Güney ANZAC sektöründe İtilaf askerlerinin Victoria Gully adını verdikleri dereye Türklerin verdikleri isimdi. Bu adın kim tarafından ve nasıl verildiği tam olarak bilinmese de, ne anlama geldiği ve neden esinlendiği savaşın mizahi ve propaganda temelli literatüründe yatıyor. “Kikirik” kelimesi Türkçede “zayıf, ince, uzun boylu kimse” veya “Çıtkırıldım” olarak geçiyor.

    1908’de yayın hayatına başlayan ve bizim savaş sırasındaki tek karikatür ve mizah gazetemiz Karagöz, daha Türkiye savaşa girmeden henüz 3 Kasım 1914’te düşmanın Seddülbahir Kalesi’ni  bombardıman etmesinden bahsederken “kikirik” kelimesini kullanmış: “Çanakkale – (Müstaceldir) Dalgın dalgın topçuların civarında dolaşan Kikirik’in kuyruğu tekerleğin birine sıkışıp koptuğu ve can havliyle gözünden ateş çıkarak bağıra bağıra kaçtığı maruzdur”.

    Karagöz, İngilizleri, Fransızları ve Rusları alaya alıp aşağılıyor; askerlerini, gemilerini, silahlarını, attıkları mermileri hafife alıp küçümsüyordu. Filoları için kale kapısında havlayan köpek benzetmesi yapıyor, dev gemilerinden “tükürük hokkası”, ağır toplarından “soba borusu” diye bahsediyordu. İngilizleri “kikirik”, Fransızları “tango”, Rusları ise “ayı” olarak adlandırıyordu. Türkçe zayıf, ince, uzun boylu kimse anlamına gelen Kikirik yakıştırması, İngiliz askerlerinin savaştan anlamayan çıtkırıldım kimseler olduğunu iddia ediyordu. Fransız askerleri için kullanılan ve o dönemde hafif meşrep Fransız kadını anlamına gelen “tango” da aşağılayıcıydı. “Ayı” Rusların millî sembolü olsa da, Karagöz bu sözcüğü onlar için gayri medenî, kaba saba, vahşi anlamında kullanıyordu.


    Asiatic Annie

    Asya’dan Avrupa’yı inleten top

    Türklerin İntepe’de bulunan toplarına İngiliz askerlerince verilen isimdi. Adına daha önce makale de yazdığım bu topun maharetleri hakikaten çoktur. Hatta 30 Haziran 1915’te attığı bir topla ağır yaralanmıştı. Ama yine de İngiliz askerleri bu topları güzel bir Asyalı kadın gibi görmüş “Asyalı Annie” adını vermişlerdi.


    Abdul

    Önce küçümseme sonra büyük saygı

    Avustralyalıların Türk askerlerine taktıkları adlardan biri. Nasıl ki Türkler “kikirik diyerek İngilizleri küçümseyici bir lakap taktılar ise, Avustralyalılar da Türklerin siperlerden hemen kaçacağını düşünerek “Ne olacak korkak Abdül işte” düşüncesiyle Türk askerlerine Arap kökenli “Abdül” kelimesini yakıştırmışlardı. Fakat gün geçtikçe siperlerde Türklerin kahramanca direnişi ve 19 Mayıs taarruzu sonrasındaki 24 Mayıs ateşkesi sırasında buzları eritici dostane yaklaşımlar Abdül’ü Jacko’ya, Johnno’ya, en sonunda da “bizden biri” manasına da gelen “Johnny Turk”e çevirmişti.


    ANZAC Soup

    Acı çorba

    Gelibolu’da devam eden bombardımanlarda yere düşen top mermileri küçük kraterler şeklinde delikler açıyordu. Zaman zaman bunların içi suyla doluyordu. Özellikle yağmur sonraları. İşte bu temiz su dolu top çukurlarına, içinde bir ceset parçası görüldüğünde “ANZAC çorbası” adı veriliyordu.


    ANZAC Stew

    Berbat güveç

    Cephede ANZAC askerlerinin doğaçlama tarif geliştirdikleri yemekler oluyordu. Örneğin sıcak suda kaynamış domuz pastırması veya çok sert bisküvilerin reçel ve su ile kaynatılmasıyla oluşan lapa gibi. İşte bu şekilde doğaçlama gelişen tariflere ayrı ayrı ad vermek yerine hepsine birden “ANZAC Güveci” denmişti.


    ANZAC Wafer

    Diş kıran bisküviler

    Çok sert olan bu meşhur ANZAC bisküvilerine “Rock Chewer“ da (Kaya Çiğneyici) deniyordu. Bunları yemeden önce kimi zaman birkaç dişin kırılmasını ya da oluşabilecek kronik diş sorunlarını göze almak gerekiyordu. Gelibolu Yarımadası’nda veya gemilerde dişçi ve cerrahi diş müdahalesi yapabilecek ekiplerin olmaması bu riski daha da büyütüyordu.


    Beachy Bill

    Sahili döven acımasız Türk topları

    Gelibolu seferi boyunca kara muharebelerinde düşman kuvvetlerine en çok zarar verdiren ve adından söz ettiren toplardan biri de ANZAC askerlerinin Beachy Bill dediği Türklerin Palamutluk Sırtı’ndaki toplarıydı. Anzak Koyuve civarında sadece Beachy Bill’in yaklaşık 1.000 askeri öldürdüğü veya yaraladığı tahmin ediliyor. Palamutluk sırtındaki bu toplar, esasen İtilaf kuvvetlerinin 18 Mart’ta Boğaz’ı geçme girişimlerinden beri oradaydıları. Büyük ihtimalle mermilerinin sahil şeridini etkisi altına almasından ötürü bu adla anılıyorlardı. Palamutluk topları için ANZAC Book’ta şöyle denmektedir:

    “Şu bir gerçek ki Beachy Bill denilen bir baş belası var
    Toplarını ateşlediğinde cırtlak sesiyle avazı çıktığı kadar bağıran,
    Fakat biz atışından ve o sesten sonra,
    Atışlarını saymalıyız, sonra attıklarını sayıyoruz 
    Sonra dışarı çıkıp Beachy Bill’in toplarını karşılıyoruz”.

    Beachy Bill yani, Palamutluk Toplarının bulunduğu yerden Kabatepe sahili. Gazeteci Charles Bean 1919’da Gelibolu’ya tekrar döndüğünde haritalar yardımıyla topların mevzilerinin burası olduğunu bulabilmiştir.

    Auntie

    Aman dikkat! Bu teyze çok fena patlar

    Bu kelime ANZAC’ların savaşla ilgili kullandıkları en nüktedan kelimelerden biridir. Auntie (teyze/hala-veya yaşlı kadın) adını verdikleri şey, Türklerin kullandığı tahta saplı Alman yapımı el bombalarına deniyordu. Türkler bu bombaları attığında bunu gören ilk asker “Auntie coming over!” (teyze üzerimize geliyor) diyerek diğer askerleri uyarmayı ihmal etmezdi.


    Backshish

    Bahşiş

    Bizdeki “bahşiş” kelimesinin ta kendisidir. Cephede İtilaf askerleri, birine bilmediği bir siperi göstermek ya da bilmediği bir karargaha götürmek gibi rehberlik vb. hizmetlerde bulunduğunda karşılığında aldığı çikolata, tütün gibi şeyleri bu kelimeyle ifade ettiler. Muhtemelen Mısır’da eğitim gördükleri sırada Araplardan öğrendikleri kelimelerden biri.


    Cricket Ball

    El bombası

    Bu kelime de yine Türk el bombalarından birine verilen ad. ANZAC askerleri yuvarlak şeklinden dolayı bu bombaları kriket topuna benzetmişlerdi. Gerçekten de kriket topuna benzeyen yuvarlak el bombalarına Çanakkale Savaşı ile ilgili hemen her müzede rastlamak mümkün.


    Digger

    Kazıcı

    Kendi güvenliklerini sağlamak için sürekli siper kazmak, ANZAC’ların da tüm askerlerin de mecbur olduğu bir gündelik uğraştı. Avustralyalı askerler kenidlerine “kazıcı” manasındaki “digger” kelimesini uygun görmüşlerdi. Çanakkale muharebeleri literatüründe en sıklıkla karşımıza çıkan tanım budur ve neredeyse ANZAC askerini tek başına sembolize eden bir kelimeye dönüşmüştür.


    En-Zedders & Kiwi

    Yeni Zelanda askeri

    Yeni Zelanda askerleri için verilen ad. “New Zealanders” yerine kullanılan kelime. Yine anavatanı Yeni Zelanda olan Kiwi kuşu, bu ülke askerlerini betimlemek için yaygın biçimde kullanılıyordu.


    Farting Anafarta

    Yellenen toplar

    “Farting Annie“ veya “Anafarta Annie“ diye de tanımlanan toplar, Türk tarafının Küçük Anafarta ve İsmailoğlu Tepe’de bulunan toplarıydı. Çokça kayıp verdiren bu toplar askerlerin günlüklerinde ve mektuplarında kendine bu isimler altında yer buldu. Bu topların en ölümcül vuruşlarından birine de 2. Hafif Süvari Alayı’ndan George Green şahit olmuştu. Green’in anlattıklarına göre 24 Haziran 1915’te bir grup asker denizde banyo yaparken düşen tek bir top mermisi şarapnelleri ile 18 asker yaralanmıştı.


    Gallipoli Gallop

    Tuvalete koşmak

    Askerlerin en çok dert yakındıkları şeylerden biri çeşitli diyareler ve barsak hastalıklarıydı. Tabii hal böyle olunca, tuvalete yetişmek için sıkı bir koşu yapmak gerekebiliyordu. İshal olan kişiler “Gelibolu koşusu” yaparak tuvalete ulaşıyorlardı. Hatta bunun başka bir adı daha vardı: “Turkey Trot” yani “Hindi koşusu”.


    Jam-Tin

    El bombası

    Boş reçel kutularına metal parçaları, dikenli tel parçaları, boş mermi kartuşları konulup barut sıkıştırılarak bir fitil eklenmesiyle elde edilen bombaya verilen ad. Özellikle Seddülbahir bölgesinde bizim Çukurbağlar, İngilizlerin ise “Orchard Gully” dedikleri noktada çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan bir grup bu bombaları yapmakla görevliydi. Orijinal el bombalarının geliştiği, ancak yeterli sayıda bulunmadığı bir dönemdi. Ağırlıklı olarak yakın siper muharebesi yaşanan Çanakkale’de, el bombası en etkili silahlardan biriydi.


    Lunapark

    Kahire

    Cephede yaralanan İtilaf askerleri Gökçeada, Limni gibi yakın adalarda tedaviye alındığı gibi, daha ağır vakalar ve uzun süreli tedavi için Kahire’ye gönderiliyordu. Bu tedavi süreci zorlu da olsa savaşın cehennemi ateşinden uzaklaştıkları için, askerler Kahire hastanesini “lunapark” gibi görüyorlardı. Tabii tek sebep bu değildi. Kahire hastanesinde hemşireler de vardı.


    Peninsh

    Gelibolu

    Askerler hem kendi aralarında hem de mektup ve günlüklerde Gelibolu Yarımadası’na uzun uzadıya “Gallipoli Peninsula” demek yerine bu kelimeyi kullanıyorlardı.


    Pill

    Hapı yutmak

    ANZAC askerlerinin mermilere verdikleri isim. Aslı “bullet” olan mermi kelimesi yerine “hap” manasına gelen bu kelime yaygın biçimde kullanılıyordu. Öyle ya, mermiyi yiyen hapı yutmuş oluyordu!


    Typewriter

    Daktilo mu? Değil!

    Türkçe anlamı esasen daktilo olan bu kelime tabii ki bunun için kullanılmadı. Ama zaten cephede daktilo ne gezer demeyin. İngiliz gazeteci ve Sansürsüz Çanakkale kitabının yazarı Ellis-Ashmead Bartlett’in Empire marka daktilo ile Suvla’da poz vermişliği vardır (Hatta bu fotoğraf daktilo reklamı olarak dönem gazetelerinde yayımlandı). Peki ne anlamda kullanılmıştı bu kelime? Seri halde daktilo tuşlarına bastığınızda çıkan sesi cephede neye benzetirdiniz? Evet, makineli tüfek!


  • Selanik treninden 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi

    Selanik treninden 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi

    19. yüzyıl sonlarında yapımına başlanan demiryolu hatları, Osmanlı Devleti’nin belki de en önemli modernleşme hamlesiydi. 1896’da, şimdi ot bürümüş olan güney yönündeki rayların üzerinden fokurdaya fokurdaya Manastır istasyonuna gelen Selanik treninden inen çocuk, tahta bavulunu yüklendi ve iki sene okulu olacak binaya doğru yürümeye başladı.

    Modernleşmenin ve sanayi devriminin en büyük simgesi 19. yüzyılda demiryolu idi. Bu “en uzun” yüzyılda, Avrupa devletlerinin emperyalist emellerinin hedefi olan Osmanlı İmparatorluğu, aynı zamanda Avrupa devletleri ile siyasi ve iktisadi bir eklemlenme süreci içinde kıtanın bir parçası olma çabasını güdüyordu. Bu çaba içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nda demiryollarının inşaı, Abdülmecid’ten II. Abdülhamid’e kadar bütün sultanların en önemli projeleri arasında yer alıyordu.

    Demiryolu ülkeyi modern dünyada yeni bir lige taşıyor; tarım ürünlerini limanlara ulaştırarak gelirleri arttırıyor; çokuluslu imparatorluğun eyaletlerini merkeze bağlayarak siyasi bir fayda taşıyor; en önemlisi de ortaçağdan kalma askerî ikmal sistemini değiştirerek modern orduya önemli bir hareketlilik ve güç sağlıyordu.

    Rumeli Demiryolu Manastır istasyonu 1894’te açıldı. Demiryolu, 1870’te başlanan Rumeli Demiryolu hattının bir uzantısıydı ve tamamen askerî gerekçeler içeren inşaı, Osmanlı Devleti için büyük anlam ifade ediyordu.

    Siyasi, iktisadi ve askerî önem taşıyan demiryolları, Hicaz Demiryolları hariç hep yabancı sermaye ile, Avrupa ülkelerine verilen imtiyazlarla inşa edildi ve işletildi. Osmanlı Devleti’nin bu projelerde uğradığı büyük mâli zararlar, rüşvet-yolsuzluk öyküleri ve Avrupa devletlerinin emperyalist güç çatışmaları nedeniyle projelere müdahaleleri, bu konudaki büyük literatürün önemli bir parçasıdır.

    İmparatorluktaki 211 kilometrelik ilk demiryolu, İskenderiye-Kahire arasında 1856 yılında açıldı. Anadolu’da ilk demiryolları, Ege’nin zengin tarımsal ürününü denize ulaştırmayı amaçlayan ve 1866’da açılan İzmir-Kasaba (Turgutlu) hattı ile 1890’da bitirilen İzmir-Aydın hattı oldu. Osmanlıların Avrupa toprakları üzerinde gerçekleştirdikleri ilk demiryolları ise 1860 tarihli Çernavoda (Boğazköy)-Köstence ve 1866 tarihli Rusçuk-Varna hatlarıdır. İstanbul’u Avrupa’ya Viyana üzerinden bağlayacak Rumeli Demiryolu hattının (İstanbul- Edirne – Filibe – Sofya – Niş – Belgrad – Budapeşte – Viyana) inşaına 1870’te başlandı ve bu iş 1888 yılında bitirildi. İlk Orient Express treni 1889’da İstanbul’a ulaştı.

    İmparatorluğun Avrupa topraklarındaki en önemli liman şehri Selanik, bu Rumeli Demiryolu ana hattına iki hat ile bağlandı. Selanik – Üsküp hattı 1873’de açıldı ve 1888’de Niş’e uzatılarak Rumeli ana hattına bağlandı. 1873’de inşa edilen Edirne – Dedeağaç hattı, 1892’de Selanik’e ulaştı ve Selanik – İstanbul Demiryolu adını aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en önemli askerî merkezi olan Manastır (yeni adıyla “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”nin Bitola şehri) ise tamamen askerî gereklilikler ile yapılmış bir demiryolu hattı ile liman şehri Selanik’e 1890’da demiryolu ile bağlandı.

    Manastır/Bitola şehrinde 1894’de inşa edilen tren istasyonu bugün de ayakta duruyor.

    1896’da, şimdi ot bürümüş olan güney yönündeki rayların üzerinden fokurdaya fokurdaya bu istasyona gelen Selanik treninden, 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi. Tahta bavulunu yüklendi ve önündeki iki sene okulu olacak binaya doğru yürümeye başladı. İlk defa yatılı okuyacaktı. Ailesinden de ilk defa ayrılıyordu. Bu tren yolculuğu, ömrü boyunca yaşayacağı sonsuz ayrılıkların ve sayısız tren yolculuklarının da başlangıcı olacaktı…

    Manastır/Bitola Manastır, 1890’da demiryolu hattı ile Selanik’e bağlandı. Manastır, Osmanlıların Balkanlardaki en önemli askerî merkeziydi. Manastır Askerî Yüksekokulu.
    Manastır Tren istasyonu.
  • Dini bütün Mormonların Mountain Meadows katliamı

    Dini bütün Mormonların Mountain Meadows katliamı

    Tarihin en zalim ve en affedilmez suçlarını işleyenler, genellikle işledikleri suçların öbür dünyada affedileceğine ciddi ciddi inanmış adamların arasından çıkmış. Her ne kadar ölümden sonra ilahi bir güce hesap verecek olmasının insanı suç işlemekten alıkoyacağı düşünülse de, ilahi bir güce hesap vereceğine inananlar zaten o ilahi gücü onurlandırmak üzere suç işler. Bunlar bir suç işlediğinde ya da birisini kırdığında bile, sadece kendi vicdanıyla başbaşa kalanların aksine, genellikle masadan hesabı ödemeden kalkmak eğilimindedir.

    Tabii bu, kendilerine biçtikleri haklılık gömleğini hiç çıkaramıyor olmalarından ileri geliyor. İster ilahi bir güce ister şaşmaz bir doktrine inansın, körü körüne inananlar asla yanılmıyor. Liberalin bile asla yanılmayanı ve inandığı düşünceyi Westboro Babtist Kilisesi’nden bile bağnazca tek şaşmaz doğru zannedeni var.

    Mesela ünlü Mountain Meadow katliamı haklılığına inanan, ölümden sonra kavuşacakları bir cennete hazırlanan ve herhâlde o yüzden olacak yaptıklarının hesabını bu dünyada vermemek için ellerinden geleni yapmaya hazır bir grup dini fanatiğin işi. Yanlış hatırlamıyorsam 19. yüzyılın ortalarında, henüz yeni kurulmuş Mormonluk dinini benimsemiş dini bütün kimseler çoluk-çocuk demeden yoldan geçen onlarca yolcuyu katlediyor. Gerçi ne bileyim, bir katliamdan önce “efendim kadınlar ve çocuklar bir kenara çekilsin, geri kalanınızı öldüreceğiz” diyen katliamcıyı da alkışlayacak değiliz herhalde.

    Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla, bu Mormonluk dini uzun yıllar kalpazanlık ve dolandırıcılık suçlarından hapis yatan bir arkadaşın, New York’un taşrasındaki evinin arka bahçesinde yepyeni bir kutsal kitap bulmasıyla başlıyor. Bu bizim kalpazanın evinin bahçesinde bulduğu tabletlere göre, işte İsa aslında çarmıha gerilmemiş, kalkmış Amerika’ya gelmiş, oralarda takılmış falan gibi, okudukça insanın karnına ağrılar girecek şeyler. Hani bunun yanında Çiftlikbank son derece ciddi bir müessese olarak kabul edilebilir, o derece. Ama nasıl ki her topal satıcının bir kör alıcısı varsa, her dolandırıcılık sabıkalısının da söylediği sözlere inanmaya dünden razı bir alay adam var.

    7 Eylül 1857’deki Mountain Meadows katliamı

    Artık bizim kalpazan “La oğlum inanmayın buna, bu kalpazan yav, o kitabı da kendi yazmıştır” diyenlerden mi rahatsız olmuş bilmiyorum, alıyor kendisine inananları Batı’ya hicret ediyor. Her gittikleri yerde kovuluyorlar falan ve sonunda o zamanlar sahipsiz olan Utah’a yerleşiyorlar; ama Birleşik Devletler gelip toprağımıza çöker mi diye de korkuyorlar.

    Diğer yandan da kıta içinde göç hareketleri sürüyor. Bizim Red Kit’ten tanıdığımız kervanlardan biri, artık Arkansas’dan galiba tam hatırlamıyorum, Kaliforniya’ya gitmek için bölgeden geçerken Mormonlar kıllanıyor. Artık “bunlar ateistmiş, bunlar kafirmiş” gibi söylentiler yayılıyor mu, Salt Lake City sokaklarında bağıra çağıra insanlar katliama davet ediliyor mu bilemiyorum. İşte bu kervandaki insanlar kamp yaparken, Kızılderili kılığına girmiş dini bütün Mormonlar tarafından kuşatılıyor, bir iki gün kuşatma altında kalıyorlar.

    Kuşatma sırasında bir Mormon, bu sefer Mormon kılığında kampa gelerek kamptakilere Kızılderililerle anlaştıklarını, onlara refakat ederek güvenli bir şekilde bölgeden çıkarabileceklerini söylüyor. E böyle dini bütün bir Mormona kim güvenmez? Ha ben kalpazanın ansızın evinin arka bahçesinde bulduğu kitaba inanan adama güvenmem şahsen ama, bizim kervandaki arkadaşlar güveniyor işte ve güvende olduklarını zannederek yola çıkmışken hepsi öldürülüveriyor.

    120 yolcuyu öldüren dini bütün Mormonlar, kendi aralarında, katliamla ilgili kimseye bir şey söylemeyeceklerine pırıl pırıl dinleri üzerine yemin ediyorlar. Zaten katliamı da Kızılderililerin üzerine atıyorlar. Ne de olsa hesabını cennetin kapısında verecekler ya, bu dünyada hesap vermenin ne anlamı var öyle değil mi?

    Katliamın sorumlusu olarak bir kişi daha sonra idam edilse de tüm suçlular ve suça azmettirenler cezasız kalıyor. Ha ama şu var, bugün o katliamın gerçekleştiği yerde bir anıt var, en azından kebapçı, Disneyland falan yapmamışlar.

  • Komşuda kavrulur mahalleye aş olur

    Komşuda kavrulur mahalleye aş olur

    Arapça tatlı manası taşıyan “hulv” kökünden gelen adı, helvanın menşeini ortaya koyar. Tatlıya düşkünlükleriyle ve zengin yemek kültürleriyle bilinen Arapların mutfağından Doğu’ya ve Batı’ya doğru yola çıkan helva, esas değerini Selçuklu ve Osmanlı mutfağında bulmuş, geleneksel sofraların baştacı olmuştur.

    Kimi zaman adaktır, kimi zaman göçüp gidenin ardından kokusu onun ruhuna gıda olsun diye havaya savrulur. Bazen barışı kutlar, bazen kuzular sütten kesildi mi bereketi… Askere, hacca gideni yolcular, yoldan döneni sevinçle karşılar. Kış akşamlarının aile eğlencesidir; elden ele çevrilirken iplik iplik… Tekke mutfaklarında anlamı derinleşir;  sufinin manevi deneyiminin tatlılığını anlatır Mevlana’ya göre. Saray ve konak mutfaklarında hazırlanıp sohbetlerin bahanesi olur. Piştiği evden mahalleye dağılıp paylaşmanın güzelliğini tatlı tatlı anlatır yiyenlere… 

    Evet, Helvadan bahsediyorum. Malzemelerin bileşiminden çok daha fazlası, hep yanımızda olduğu için belki, sadece adı geçince anımsadığımız, kokusunu duyunca yerinde duramadığımız, çok sevdiğimiz helva.

    Helva Arapça “hulv” kökünden gelir; tatlı, hoş ve güzel anlamında. Hulviyyat (tatlı yemekler)  helvayı da, hamur işi tatlıları da kapsar ama daha sonra helvanın adı olmuş. 19. yüzyılın sonlarına kadar “halva” denirken, zamana uyup, incelip “helva” oluvermiş İstanbul’da.

    Hem iyi günde hem kötü günde Zafer kutlaması, düğün, doğum gibi mutlu olayların ardından kavrulan helva, çoğunlukla ölümlerden sonra da mutfakta ilk yapılan tatlıdır.

    Arap kökeni adından belli. Şekerli tatlara çok düşkün, mutfaklarını rafine hale sokmuş, yemek kitapları yazıp paylaşmış Müslüman Araplar ile helva hem batıya hem doğuya doğru yola çıkmış. Batı’da zamanla adı unutulsa da Hindistan’da benzer şekilde manevi anlamı olan bir geleneği yaşatmayı becermiş. Ama Türklerle olan ilişkisi bir başka olmuş. Tatlı ile geç tanıştığımız için mi bilinmez, göç son bulup da Anadolu’ya yerleşince, Selçuklular sonra Osmanlılar aradaki açığı kapatmak istercesine helvayı baştacı yapmış ve sevinçlere, üzüntülere, inançların orta yerine buyur etmiş.

    Türklerin helva ile olan yakın ilişkisi aslında Orta Asya’dan getirdikleri “yağ kokutma” geleneği ile uyumlu olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. Eski Türkler ölülerine “aş vermeyi” gidenin ruhunun mutlu olması için en önemli gelenek sayarlarmış. İlk zamanlarda aş mezara konurken sonraları İslâmiyet’in etkisi ile fakirlere ve çevreye dağıtılan yemek, pişi ve helvaya dönüşmüş. Türkmen geleneğinde “can helvası”, “can aşı”, “kazma-kürek helvası” olarak da adlandırılır. Anadolu ve Orta Asya ile Balkanlar’da hâlâ yaşatılan bu geleneğe göre ölen kişinin ruhu özel günlerde evinin bacasına geldiğinde yağ kokusunu duyunca hatırlandığı için mutlu olurmuş. “Yağ kokusu ile melaike, tavadaki ile de insanlar doyar”mış. Bu inancı uygulamayanlar için Trakya’da “sac kokutmaz, mevlit okutmaz” diye bir deyiş kullanılır.

    Osmanlı saraylarında da helva çoğunluk mutlu olayların ardından doğum, zafer kutlaması, düğünler gibi durumlarda yapılırdı. Ölen padişahların arkasından helva kavrulduğuna dair bir kayıt yok. Topkapı saray mutfağının eczanesi sayılabilecek en önemli birimlerinden Helvahane hem tatlıların hem de şifalı karışımların, reçellerin, meyve sularının, macun, sabun ve tatlıların yanında helvaların da yapıldığı yerdir. Dibi tutmayan kocaman yuvarlak tencerelerde pişip, tepesinde buhar delikleri olan helvahane denen kubbe kapaklı seramik veya bakır sahanlarla servis edilirmiş. Saray kayıtlarında çeşitli dönemlerde pişmiş toplam 36 çeşit helvanın adı geçmekte.  Helvacıbaşına bağlı olarak sayıları 100 ila 400’ü bulan helvacıyan-ı hassa vardiyalı, 7/24 üretim yaparmış. I. Ahmed tahta çıktığında iki yeni çeşit helvanın (helva-yı halkaçini ve kepçe helvası) yapılıp sunulduğunu yine kayıtlardan öğreniyoruz.

    III. Ahmed’in padişah olduğu Lale Devri’nde hem sarayda hem de sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sarayında yapılan helva sohbetlerine padişahın yanısıra yöneticiler, âlimler, müzisyenler, divan şairleri, işinin ehli olan saygın kişiler katılırmış. Şair Nedim de bu sohbetlerde keşfedilip ünlemiş.

    Helvahane becerikli içoğlanlarının ocağa ilk kaydedilip, çalışkanlıkları, zekâları oranında sadrazamlığa kadar yükselebildikleri bir ocaktı. Nevşehirli İbrahim de kariyerine ilk buradan başlamış, önce paşa ve sonra damat ve sadrazam olmuş.

    Osmanlı helvacıları Nakkaş Osman’ın 1582’de Padişah III. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü nedeniyle düzenlenmiş 52 gün süren şenlikleri anlatan minyatür serisi Surname-i Hümayun’da Osmanlı helvacıları.

    Helva sohbetleri Ahi geleneğinde de önemli bir yere sahip. 15. yüzyıldan itibaren tasavvuf geleneklerine dâhil olduğunu ve tekkelerde “helva-yı cefne” geleneğinin yerleştiğini ilk fütüvvetnamelerden öğreniyoruz. Hz. Ali’nin pişirdiği helvadan Hz. Fatma ve oğullarının payını götüren Selman’ı anarak yapılan helva dualarla pişirilir, kıdeme göre dervişlere üleştirilip kalanı da tahta bir kutuya konup üzerine 12 İmam’ı temsilen on iki hurma dizilirdi. Nakip (kıdemli bir derviş) istikamet ehli olmayı simgeleyen bir iğne ve sohbet meclisini simgeleyen bir daire ile kutuyu kapatır, şeyhin okuduğu gülbankın ardından bir mektupla, bir kaç mürit eşliğinde yolculuğa çıkardı. Helvanın gönderildiği yerdeki tekkenin şeyhine helvayı sunardı. Tesadüf gittiği yerde de o gün helva pişiyorsa getirdiği ona katılıp üleştirilir, aynı törenle helvadan bir parça geri götürmesi için kendisine verilirdi. Bugün Ahilik geleneği Anadolu’nun çeşitli illerinde yarenlik, delikanlı teşkilatı, gezek, keyif, oturmak, sıra gezmek, erfane adları ile yaşatılmaya çalışılıyor. Helva ise hâlâ bu toplantıların ağız tadı olarak gecenin geç vakitlerinde sohbetlere eşlik ediyor.

    Ayvalık’tan Rum helvacı Matis Kökenleri Arap dünyasına dayanan helvayı Anadolu’da Türkler baştacı yapmıştı. 1800’lerin sonunda Ayvalık’ta işin inceliklerini öğrenen Rum helvacı Athanasios Matis de helvayı Yunanistan’da Tırhala’ya götürmüş, 1898’de küçük atölyesinde helva üretmeye başlamıştı.

    Yunan Kralı 1.Otto’nun şekercisi Friedrich Unger de özel bir izinle, içinde artık yaşanmıyor olmasına rağmen Topkapı Sarayı’nda hâlâ çalışan helvahaneyi gezip, gözlemlerini not etmiş ve daha sonra Doğu’da Tatlılar isimli kitabını 1838’de Atina’da yayımlamış. Bugün satılan birçok tatlımızın, sorbenin, lokumun Avrupa’ya yayılışı da Osmanlı topraklarını gezen seyyahlar sayesinde olmuş. Hans Derschwamm da tahin helvasını bir Ramazan yemeğinde denemiş, çok beğenmiş ve “tatlı tebeşire” benzetmiş güncesinde. Seyyahlar eliyle koz helvası “Türk Balı” olarak Avrupa’ya gitmiş; bugün biz “nugat” olarak tanıyoruz kendisini.

    Anadolu’da bazı gelenekler yöresel olarak varlığını sürdürüyor. Örneğin Tokat’ın ölen kişinin ardından kırk gün boyunca sürdürülen “40 helvası” geleneği veya Ege’de hanımların kapı kapı dua ile kutsanmış malzemeleri toplayıp sessizlik içinde pişirip, dileklerini yükledikleri “acele bacı helvası” gibi… Her yörenin kendine has helvaları da küçük ticari işletmeler sayesinde veya evlerde yapılmaya devam ediyor. Bir kaçını analım: Burdur’un “kabak helvası”, Bursa’nın “süt helvası”, Çanakkale’nin “peynir helvası”, Edirne’nin “deva-i misk helvası”, Eskişehir’in “met helvası”, Trabzon’un “beton”, Giresun’un “koz helvası”, Urfa’nın sıcak “peynirli un helvası”, Ordu’nun cevizli helvası, yine Ege’nin çeşitli yerlerinde artık sadece panayır zamanlarında yapılan “köpük helvası”… 

    Umarız bu zengin ve derin anlamları olan mutfak geleneğimizi, -irmik helvasının dondurma ile birlikte sunulması gibi- modern ağız tadına uygun formüllerle yaşatmayı başarırız.

  • Ezber bozan göçebe halklar

    Ezber bozan göçebe halklar

    UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakış açısıyla ele alınır oldu. Kültür ve medeniyetlerin kökeni, artık tek odak noktalı olarak ele alınmıyor.

    Cemil Meriç medeniyeti “oradan oraya gezen bir gelin”e benzetmişti. Bu gelin Mısır’dan çıkıp salına salına Yunanistan’a oradan da Avrupa’ya medeniyet getiriyordu. Güzel bir benzetme idi. Ancak burada dikkati çekmek istediğim husus, gelinler değil gelin.

    19. yüzyılda köken bilgisi araştırmaları çok revaçta idi. Kısacası herhangi bir kültürel ögenin nereden çıktığı ve nerelere yayıldığı önemli bir uğraş konusu idi. Doğal olarak o dönemde Avrupa, medeniyetin çıktığı yer olarak görülüyor ve Batı medeniyetinin oradan dünyaya yayılması izleniyordu. Bu yayılma konusu “diffuzionist” yani yayılmacı görüşlerin önem kazanmasına sebebiyet vermişti. Bütün bu görüşler ayrıca basamaklar şeklinde kendini gösteriyor ve evrim teorisinde olduğu gibi gittikçe yükselen basamaklarla düz bir çizgide ilerliyordu.

    1970’li yılların başında bu konularla ilk defa ilgilendiğim zaman, kültür ve medeniyetin gelişiminin başlangıç noktasının neolitik devrim olduğunu ve ancak ondan sonra yerleşik hayata ve yazıya yani medeniyete geçildiğini öğrenmiştim. Carr’ın Tarih Nedir? kitabı bunu en yetkin ağızdan anlatıyordu. Tabii o yıllarda yaygın olan ve heyecan uyandıran marksist teori de bu basamakları benimsemişti. Ancak benim gibi Türkler ve Moğollar gibi konar-göçer halklarla uğraşan biri için, tarihleriyle ilgilendiğim halkların sözkonusu evrim basamaklarında yer bulamamaları meseleyi anlaşılır kılmıyordu. Erken dönemlerde zaman zaman yerleşik hayata geçenler olmuşsa da, ağırlıklı olarak yerleşik hayat içinde yer almaları 2. binin başlarından itibaren  görülmekte idi. Bu durumda büyük devletler ve imparatorluklar kurmuş olan bu halklar neolitik devrimi yaşamamış ilkel toplum seviyesinde kalıyorlardı. Hatta o dönemin Sovyet yazarları Kazak ve Özbeklerin ancak 15-16.yüzyıldan sonra bir tarihi olabileceğini belirtmekte beis görmüyorlardı.

    Karl Marx’ın “Asya tipi üretim tarzı” da tarımla uğraşanlar ile ilgili olduğu için Asya göçebelerinin gelişimini açıklamıyordu. Sanki Asya kıtası bir simitti. Doğu’da Çin Batı’da İran bu basamaklardan başarı ile geçmişti ama, göçebeler tam simitin ortası gibi teoriler içinde boşlukta kalmışlardı. 1960’lı yıllarda Macaristan’da ve Özbekistan’da bu eksikliği gidermek için yeni görüşler ileri sürülmüştü; ancak orada da mesele üretim aracının hayvan mı, toprak mı olduğu konusunda düğümlenmişti. Şimdi adı artık pek bilinmeyen Katerina Vidroviç, o sıralarda uzun mesafe ticaretinden elde edilen artı ürün sayesinde bir Afrika üretim tarzından bahsetmeye başlamıştı. Bizim bugün İpek Yolu dediğimiz yollara ticaret açısından bakınca Vidroviç’in görüşü ilginç gözüküyordu ama, ama o da hayvancılık üretimini gözardı ediyordu.

    İşte tam bu sıralarda  5 milyon yıl önce yaşamış Lucy adı verilen kadın üzerindeki tartışmalar ilk insanın nereden geldiği ile ilgili görüşlere de bir Afrika boyutu getirmişti. Bütün bu tartışmalara Harvard’lı paleantolojist Stephen Jay Gould “evrim basamak şeklinde değil de çalılar gibi aynı anda farklı yerlerde olmuştur” diyerek, bu tek merkezli görüşlere karşı çıkmıştı. Böylece ilk göçebelerin kökeni meselesi de yeni bir boyut kazanıyordu. UNESCO’nun 1992 Taklamakan-Moğolistan seferinden sonra özellikle Orhun Yazıtları’nı görerek ve “bunlara ilkel denemez” diyerek bir göçebe enstitüsü (International Institut for the Study of Nomadic Civilizations) açmasıyla durum yeni bir bakışaçısıyla ele alınır oldu. Bu arada zaten ilk göçebeliklerin yerleşme ve neolitik öncesi değil de yerleşildikten sonra ortaya çıkan bir ihtisaslaşma olduğu konusunda da görüşler ortaya atılmıştı.

    Göçebeler konusu artık belli ivme kazanmıştır ama, çizgisel değişim fikirleri birçok alanda ve hatta okul kitaplarında halen devam etmektedir.

    Bu konu üzerinde üzerinde düşünürken baktım da, Batı dünyasında Çin tarihini de bu türlü çizgisel bir gelişme içinde öğrenmişiz. Daha sonra K. C. Chang’ın “arkeolojik verilere dayanarak gelişme çizgisel değil zamanla örtüşen bir döngü içinde olmuştur” görüşü yaygınlık kazandığı gibi, Çin uygarlığının tek bir noktadan etrafa yayıldığı görüşleri de unutuldu. Arkeolojik kazılar birden fazla yerden sözettikleri gibi, Çin mitolojisine de bakınca orada bu çeşitliliği görmekteyiz. Herhalde Yakındoğu dinlerinin tek tanrılı odak noktasından uzak olan Çinliler için bu normaldi; ama biz daha 60-70’li yıllarda bile tek odak noktası görmek istemiştik. Şimdiki çokkültürlü dünyayı artık bu görüşler tatmin etmemektedir. Onun için de Cemil Meriç adına, “gelini gelinler yapmakta yarar var” diye düşünürüm.

  • Oryantalist ama bildiğimiz gibi değil!

    Oryantalist ama bildiğimiz gibi değil!

    Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Lord Byron, eserleri kadar hayatıyla da sıradışı bir portre çizmiş, 36 yıllık kısa yaşamı bitmeden dünyaca üne kavuşmuş bir sanatçıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan Avrupa-merkezci oryantalistlerden çok farklıydı. İngiltere’den İstanbul’a, Yunan bağımsızlık mücadelesine uzanan fırtınalı bir hayat…

    Lord Byron’un doğduğu dönemde (1788) Doğu’nun Batı’ya karşı üstünlüğü, daha net şekilde ifade etmek gerekirse, Batı’ya komşu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başat bir güç olduğu günler artık geride kalmıştı. Aydınlanma ve Endüstri Devrimi’ni yaşamış (ve yaşayan) Batı, artık ne Haçlı Seferleri dönemindeki ne de Muhteşem Süleyman’ın karşısındaki Avrupa’ydı. Bilim ve tekniği kullanarak hem ekonomik olarak hem de askerî sahada Doğu’nun fersah fersah ilerisindeydi; adeta başka bir çağı yaşıyordu.

    Byron’ın dünyaya geldiği 1788 yılının hemen ertesinde Fransız Devrimi gerçekleşecek ve bunun sonucunda monarkların, prenslerin ve yabancı hanedanların yönetimindeki tüm halklar yöneticilerine karşı bir ulus olarak başkaldıracaklardı. 1776’da ise Amerika’daki on üç koloni Büyük Britanya’dan ayrılmayı talep ederek bir bağımsızlık savaşına girmiş ve sonucunda hem Britanya yönetiminden kurtulmuş hem de anayasası olan bir cumhuriyete kavuşmuştu.

    Dönemin süper gücü Büyük Britanya’da entelektüel ve siyasi çevrelerde tartışma konusu da bu dönemde ulus, anayasa ve cumhuriyet gibi yenilikçi fikirlerdi. Byron da büyük amcası “Şeytani Lord” William Byron’ın vefatı ile kendisine kalan büyük mirasla hem bu konuları anlayıp tartışabilecek eğitimi görebildi hem de bu konuların konuşulduğu çevrelerde kendine yer bulabildi. İngiltere’nin en köklü okullarından Harrow’da ve daha sonra Cambridge’de okurken geleceğin önemli siyasileri ile arkadaş oldu. Bunların başta gelenlerinden biri de liberal/Whig görüşleri Byron ile tanıştıran John Cam Hobhouse idi.

    Siyaset dışında genç yaşlarından itibaren şiire ilgi duyan Byron’ın ilk yayımlanan kitabı Hours of Idleness önemli bir başarı yakalayamamıştı. Sonrasında ise o dönemde her genç İngiliz aristokratının yaptığı gibi 1809’da “Grand Tour”a çıkmış, fakat Avrupa Napoléon Savaşları nedeniyle karışıklık içerisinde olduğu için Portekiz’de başlayan yolculuğu Sevilla, Cadiz ve Cebelitarık ile devam etmiş, sonrasında ise Malta’ya ve oradan Osmanlı topraklarına, Atina’ya varmıştır. Bu seyahatinde fiziken Doğu ile tanışmış olsa da genç Byron’ın bu coğrafyaya aşinalığı çok daha önceye, okul dönemindeki yıllara dayanmaktaydı. Bilim ve sanata hamilik yapan Abbasi halifesi Vasık ile ilgili kurgu bir roman olan William Beckford’un Vathek isimli romanı onun favori kitaplarından biriydi; aynı zamanda klasik İran şairleri Sa’di, Firdevsi ve Hafız’ın şiirlerini ünlü bilgin Sir William Jones’un çevirisinden okuyarak onlara hayran kalmıştı. Yine aynı dönemde Kuran‘ın İngilizce mealini yazmış olan George Sale’nin çeviriye/meale giriş yazısı olan “A Preliminary Discourse” adlı yazısından etkilenmişti.

    Sanatta romantik dönemin önemli kavramlarından biri olan “şarkiyatçılık”a bu şekilde derin bir ilgi duymuştu; fakat Byron’ın Doğu’ya bakışaçısı dönemin çoğu şarkiyatçısından farklıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan bir Avrupa-merkezci bakışaçısı yoktu. Şark, o yıllara kadar edebî eserlerde kimi zaman şiddetin ve baskıcılığın olduğu kimi zaman da tam tersine saf sevginin, kayıp masumiyetin tekrar keşfedildiği veya cennetvari sahnelerin olduğu bir mekan olarak işlenmişti.

    Ancak bazı eserlerde de hayalkırıklığına dönüşen sevdaların, gözboyayan masumiyetin olduğu ve yeryüzü cennetinin kaybolduğu finallerle yapılan bir hiciv vardı. Bu eserlerin çoğu Doğu’yu siyasi ve dinî propaganda amaçlı gezmiş, bu coğrafya insanının ancak bozulmuş imgelerini sunan kişiler tarafından kaleme alınmıştı. Byron ise yaptığı seyahatler ile Doğu’yu tam anlamıyla deneyimlemeye çalıştı ve bu kültürü özümsemeye gayret etti. Oradaki hayatı ve kültürü yaşayarak, ondan keyif alarak ve onun üzerine çalışarak kendi doğruları için hareket etmeye uğraştı.

    Byron’ın Doğu’ya ilk seyahati (1809-1811)

    23 Eylül 1809 tarihinde Patras’a, Osmanlı egemenliğindeki Yunanistan’a varmasıyla Byron’ın Şark ile ilgili tecrübe ederek elde ettiği ilk düşünceleri şekillenmeye başladı. Patras’tan, Yanya’yı Yunan Aydınlanması’nın merkezlerinden biri haline getiren Tepedelenli Ali Paşa ile buluşmak üzere Arnavutluk’a geçti. Arnavut asıllı Ali Paşa, sarayında Yunanca konuşan, kültüre önem veren, askerî olarak “Müslüman Bonaparte” lakabını hak edecek kadar başarılı, fakat düşmanlarına karşı da bir o kadar acımasız ve şehvet düşkünü biriydi. Onun bu yapısı Byron’a şiirlerindeki karakterleri için büyük bir ilham verdi.

    Lord Byron
    Lord Byron’un Thomas Phillips tarafından 1813’te, Atina’da Britanya büyükelçisinin evinde yapılmış olan tablosu. Tepedelenli Ali Paşa ile Arnavutluk’ta zaman geçirmiş olan Lord Byron geleneksel Arnavut kıyafetleri içerisinde resmedilmiş.

    Arnavutluk ziyaretinden sonra Atina’ya, oradan Mart 1810’da İzmir’e ve ardından Mayıs ayında İstanbul’a geçti. Byron bu toprakları ziyaret etmeden önce gezginler için elkitabı olmuş Richard Knolles’un The Generall Historie of the Turks (1603) and William Eton’ın A Survey of the Turkish Empire (1789) adlı eserlerinden faydalanmıştı; fakat deneyimledikleri bu kitaplarda yazanlardan çok farklıydı. Öncelikle “Osmanlılar, tüm kusurlarına rağmen saygı duyulmayacak insanlar değiller”di. Bu topraklardaki yüksek eğitim seviyesi, ticaretteki değiş-tokuş ve barter sisteminin adilliği, kültürün özgünlüğü, yaşamın ve meskenlerin yüksek kaliteye sahip olması ve el zanaatlarındaki incelik Byron’ın dikkatini çekmişti. Ayrıca Türklerin, Müslüman olmamalarına rağmen Yunanlılara karşı üstün ve ayrımcı bir bakışaçısına sahip olmadığını, aksine Müslüman Araplara karşı böyle bir tutum takındıklarını farketmişti.

    Yine 19. yüzyıl başlarında şarkiyatçılık ile beraber popüler olan bir kavram da “filhellenizm”di, yani Yunan kültürüne duyulan hayranlık. Öncelikle Aydınlanma Düşüncesi ve daha sonra 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında genelde padişahların ferman ve izinleriyle yapılan Osmanlı topraklarındaki “arkeolojik” kazılarla yaygınlaşan Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Batı’daki birçok liberal entelektüel gibi Byron’da da vardı. Onun için de Yunan kültürü Batı’nın kökeniydi. Hatta Byron’ın yakın arkadaşı ünlü şair Percy Shelley, tüm Batılıları kastederek “hepimiz Yunanız” diye başlayan bir çağrıyla Avrupa’daki ülkeleri Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesine destek olmaya çağırmıştı. Ancak büyük general ve devlet adamı Themistocles’in yaşadığı Antik Yunan ile Byron’ın kendi karşılaştığı ve tanıdığı Yunanistan aynı mıydı? O dönemin Yunanistan’ı ne kadar Batı’ya aitti?

    Gezgin şair
    Lord Byron, dönemin üst sınıf mensubu birçok İngiliz genci gibi Osmanlı topraklarına doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Atina ile İzmir’de uzun süre kaldı. Lord Byron, arka planda Atina Akropolis’i ile Yunan giysileri içerisinde.

    Byron bu Batılı aydınların Yunan halkını ve kültürünü Antik Yunan ile bir tutarak, onun bağımsızlık mücadelesini idealize ettiğinin farkındaydı. Diğer yandan seyahat ettiği Doğu ne kadar Doğu’ydu? O, genelde eleştirildiği üzere Şark’ı sadece Osmanlı ve Türkler üzerinden tanımlamıştı, zira sadece onları görmüştü ve Arap coğrafyasına hiç gitmemişti. 1811’de Britanya’ya dönen Byron, Osmanlı topraklarındaki tüm bu seyahatlerinde edindiği izlenimlerle “Childe Harold’s Pilgrimage”i ve daha sonra Şark ya da Türk Hikayeleri diye geçen “The Giaour”, “The Bride of Abydos”, “Lara” ve “The Corsair” adlı şiirlerini yazmış ve bu eserlerle ülkesinde ve tüm Avrupa’da büyük bir şöhrete kavuşmuştu.

    Byron anavatanına elveda diyor

    Byron ülkesine döndü ve geçirdiği beş yıldan sonra 1816’da bir daha dönmemek üzere Britanya’dan ayrılarak İtalya’ya yelken açtı. Napoléon savaşları artık geride kalmış ve eski kıta tekrar toparlanmıştı. İtalya’da kaldığı yedi sene içerisinde farklı şehirlerde bulundu ve İngiliz şair Shelley ve Thomas Moore ile birçok kez görüştü. İtalya’da iken bile Doğu ile ilişkisini koparmadı. Venedik’teki Ermeni San Lazzaro Manastırı’nı ziyaret etti ve burada Ermeni kültürüne ve tarihine merak saldı. Hatta İngilizler için Ermeni dilbilgisi kitabı ve Ermenice-İngilizce sözlük oluşturulmasına katkıda bulundu. Yine İtalya’dayken en önemli eserlerinden Don Juan adlı hiçbir zaman tamamlayamadığı kitabını yazmaya başladı. 1823’e gelindiğinde artık buradaki amaçsız bulduğu hayatından sıkıldı ve Londra Filhellenik Cemiyeti kurucularından Edward Blaquiere’in ısrarıyla Cenova’yı terkederek Yunanistan’ın bağımsızlık davasını desteklemek üzere önce Britanya idaresindeki Kefalonya’ya ardından da Mesolongi şehrine geçti.

    Londra Filhellenik Cemiyeti, Avrupa ülkeleri arasında 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’na destek veren en son, fakat en etkili Batılı kuruluş olmuştu. Öncelikle Fransızlar, Yunan bağımsızlık mücadelesi ilgili destek toplamak üzere birçok yayın yapmış ve belli sayıda savaşçı ve parasal destek toplayabilmişti. Prusya devletinin karşı çıkmasına rağmen, ilginç bir şekilde bu isyana en çok savaşçı Almanlar’dan toplanmıştı. Prusya ve Avusturya, Fransa ve Britanya’daki yönetimlere göre baskıcı rejimlerdi, Yunanistan’daki bir bağımsızlık savaşının kendi ülkelerine de zarar verebileceğini düşünüyorlardı. Özellikle Avusturya’da Metternich “Osmanlıların Yunanistan’daki hakimiyetinin meşru olduğunu ve buna karşı çıkmanın imkan dahilinde olmadığını” vurguluyordu. Bunda tabii Avusturya’nın hakimiyetinde farklı milletler bulunan bir imparatorluk olması önemli bir sebepti.

    Böylece Almanların çoğunlukta olduğu savaşçı gruplar, 1821 ve 1822 yıllarında Marsilya’dan kalkan gemilerle Yunanistan’a ulaştılar. Bu gruplar içerisinde çok az İngiliz bulunmaktaydı. Avrupalı bölüklerin desteklediği Yunan birlikleri 1822’de Peta Muharebesi’nde Tepedelenli Ali Paşa’nın eski komutanlarından olan Ömer Vrioni kumandasındaki Osmanlı ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğradı. Eğer 1823’teki büyük Tophane yangını olmasaydı, Yunan İsyanı bu muharebenin üzerine tamamen bastırılabilirdi. Bu yenilgi ile Yunanlar arasında “bölgecilik” başgösterdi. Bu muharebede ordunun başında Avrupa’da eğitim görmüş, Fransızcası Yunancasından daha iyi olan ve Avrupalı giyim kuşama sahip Alexandros Mavrokordatos bulunmaktaydı. Kendisi önemli Rum ailelerden olan ve Eflak’ı yöneten Fenerli ailelere mensuptu.

    Aleksandros Mavrokordatos
    1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda düzenli bir hükümet kurulması için çalışan Yunan siyasetçi Mavrokordatos. Bir dönem İstanbul’da Yunanistan temsilciliği yapmış ve üç kere Yunanistan başbakanlığı görevini üstlenmişti.

    Savaştaki yenilgi sonrası Yunanlılar arasında bir içsavaş patlak verdi. Mavrokordatos yerini Petrobey diye de bilinen Petro Mavromihalis’e bırakmak zorunda kaldı. Mavromihalis’in destekçilerinden biri de, miğferiyle Homeros’un Odysseus‘undan çıkmış gibi görünen başarılı askerî lider Theodoros Kolokotronis idi.

    Lord Byron, farklı bölgelerin desteklediği gruplar arasındaki bu içsavaş sırasında Blaquiere’in ısrarıyla Yunanistan’a vardı. Londra Filhellenik Cemiyeti, aslında Yunanlılar hakkında sadece yüzeysel bir bilgiye sahip Blaquiere sayesinde büyük miktarda borç para toplamıştı. Bu paralar Yunanistan’a ulaştırılırken bağımsızlık savaşı için önemli bir figür olarak Byron ikna edilmişti; zira o artık şöhretinin zirvesinde bir şairdi. Byron her ne kadar Yunanlılara sempati duysa da, bu savaş ile ilgili önce kendisini motive edecek bir şey bulamamıştı; fakat sonra askerî zaferler kazanmanın amaçsız bulduğu yaşamına bir amaç katacağını düşünerek Blaquiere’in teklifini kabul etmişti. 5 Ocak 1824’te Yunan anakarasına vardığında, Blaquiere ona haber vermeden çoktan Britanya’ya dönüş yoluna geçmişti.

    Yunan Bağımsızlık Savaşı Sözkonusu savaş Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla son bulacaktı. Georg Perlberg burada çarpışan Osmanlı ve Yunan birliklerini resmediyor.

    Byron gerçekçi bir bakışaçısıyla, savaş idaresinin savaş beylerinin çıkarları için yapıldığının ve bunların da Batı’dan gelen askerî bilgi birikiminden ve Avrupalı birliklerden ziyade kendi davaları için kullanabilecekleri para yardımıyla ilgilendiklerini kısa sürede farketti. Filhellen Cemiyeti de Fenerli Rum Mavrokordatos yerine, “gerçek” bir Yunan gibi gözüken Kolokotronis ve destekçilerine parayı vermeyi tercih etti. Bu arada Byron, kendi parasıyla Arnavutlardan ve Sulyotlardan (Yunanca konuşan Arnavut kökenli bir halk) oluşan kendi birliğini kurdu. William Parry isimli bir İngilizi kendine askerî danışman yaptı. Ancak sefer için hazırlıklar yaparken birliğindeki huzursuzluk bir isyana dönüştü; sonrasında ise birlik tamamen dağıldı. Şubat ayında ağırlaşan sara krizleri ile sağlığı iyiden iyiye bozuldu. Tedavisi için yapılan kan alma işlemi onu yorgun düşürdü ve muhtemelen yine kan alma sırasında mikrop kaptı. 15 Nisan 1824’te yüksek ateş nedeniyle öldü (ölmeden önce “zavallı Yunanistan” dediği rivayet edilir).

    Theodoros Kolokotronis 1821-1829 arasında Osmanlı egemenliğine karşı verilen Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın generali Theodoros Kolokotronis atının üzerinde. Kolokotronis’i efsaneleştiren savaş, 1822’de Dervenakia’da Dramalı Mahmut Paşa karşısında kazandığı zafer olmuştu.

    Lord Byron birliğiyle herhangi bir zafer elde edememiş olsa da bu topraklardaki ölümü, Yunanistan’ın bağımsızlık davasının birçok ülkeden destek bulmasını sağladı. Lord Byron, şarkiyatçı eserler verirken Doğu’yu kötülememiş, Doğu’yu manzum hikayeleri için bir sahne olarak görmüştü. Kimi zaman kendisinin de ifade ettiği gibi “şarkiyatçı” klişeleri okurların ilgisini çekmek ve eserlerinin popülaritesini arttırmak için kullandı. Şark’ı önyargısız bir şekilde gözlemlediği gibi Yunan kültürüne olan hayranlığını eserlerinde göstermiş, deneyimlediği Yunanistan’daki gerçekleri ve olguları rasyonel bir şekilde mektuplarında değerlendirmiştir. Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında ölmesi, onu Yunanlılar için bir ulusal kahraman haline getirmiştir.

    Efsanenin peşinde

    Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti!

    İngiliz edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden olan Lord Byron, 22 Ocak 1788’de George Gordon Byron adıyla Anglo-İskoç bir ailede doğdu. Henüz 10 yaşındayken büyük amcasının ölümüyle baron ünvanı, az bir miktarda para ve İngiltere’de önemli mülkler kendisine kaldı. Harrow’da ve Cambridge’de okudu. Daha o yıllarda birçok gönül ilişkisi yaşadı, yine aynı yıllarda şiire merak saldı. İlk denemeleri başarısız oldu ama onun aklında hep şair olmak vardı.

    1809’da üst sınıfa ait birçok İngiliz gencinin yaptığı gibi rotasını doğuya, Osmanlı yönetimindeki topraklara çevirdi. Atina’da ve İzmir’de uzun zaman geçirdi. Hem Türk hem de Yunan birçok arkadaşı oldu. Mayıs 1810’da tıpkı Yunan efsanesinde olduğu gibi Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçti. Daha sonra bu deneyimine Don Juan adlı eserinde referans yapacaktı. Dönemin Kostaniyye’sinde fazla zaman geçirmeden ülkesine geri döndü ve yazdığı eserler onu büyük üne kavuşturdu. İngiltere’de karmaşık ilişkiler, skandallar ve aldığı borç paralarının getirdiği zorluklarla uğraştı. 1815’te Annabella Millbanke ile evlendi ve bu ilişkiden Ada isimli bir kızı oldu; fakat Byron’ın bitmek bilmeyen çapkınlıkları yüzünden evlilik 1816’da son buldu.

    Leandros’un izleri Ünlü şair Mayıs 1810’da, Abydos kralının efsaneleşen oğlu Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti.

    Yaşadığı zorluklardan yorulan ve bundan kaçmak isteyen Lord Byron aynı yıl ülkesinden ayrılarak Belçika üzerinden İsviçre’ye geçti. Cenevre’deyken romantik dönemin ünlü şairlerinden Percy Bysshe Shelley ile arkadaş oldu. Daha sonra İtalya’da hem Shelley hem de edebiyatçı Thomas Moore ile zaman geçirdi. Burada da birçok aşk yaşadı; bunlardan en önemlisi evli olan Kontes Guiccoli ile olanıydı. Shelley’nin Spezia Körfezi’nde ters bir akıntı nedeniyle boğularak ölmesinden sonra Byron, son yıllarını geçireceği Cenova’ya yerleşti. Ardından da bağımsızlık savaşına destek verebilmek için geçtiği Yunanistan’da, Missolonghi şehrinde hastalanarak öldü. Ölümünden sonra her ne kadar Yunanlılar kahramanlarının orada gömülmesini isteseler de, naaşı balmumlanarak İngiltere’ye gönderildi. İngiltere’de yakınları onun Westminster Manastırı’na gömülmesini istedi; fakat manastır Byron’ın yaşamında sorunlu bir ahlak anlayışı olduğunu söyleyerek buna izin vermedi ve bunun üzerine başka bir mezara gömüldü. 1965’te ise naaşı taşınarak Westminster Manastırı’nda hakettiği yere taşındı.

    36 yıllık kısa yaşamında, Don Juan, Childe Harold’s Pilgrimage, Manfred, The Giaour, Mazeppa gibi İngiliz şiirinin klasikleri olan eserleri yarattı. Henüz hayatta iken uluslararası üne sahip ilk kişi oldu; yaşadığı dönemde buna “Byromania” denildi. Ayrıca eserlerinde yarattğı, kendisi ile çokça ortak noktaları olan ve birbiri ile benzer özelliklere sahip karakterler, yeni tip bir edebi kahraman ortaya çıkardı: “Byronik kahraman”. Bu tanımlama daha sonra filozof Friedrich Nietzsche’nin “übermensch” kavramına da ilham verecekti.

  • Saz heyetli vapurla plaja yolculuk…

    Saz heyetli vapurla plaja yolculuk…

    1930’lu yıllarda İstanbul’da yaz aylarının en gözde yerlerinden biri de Küçüksu Plajı’dır. Dönem gazetelerinin vurguladığı gibi Arnavutköy’den Yeniköy’e kadar, Boğaz’ın hemen hemen yarı sahili burada karşımızda. Arkamızda ise yeşiller içinde bir tepe yükselmekte. Küçüksu deresi tertemiz, kurbağalar düğün şenliğinde! Şirketi Hayriye plaj iskelesine her yarım saatte bir sefer düzenliyor. Plajın işletmecisi de Şirketi Hayriye. Fiyatlar ehven. Yemeğinizi burada yiyebilir, aile kabinlerinden yararlanabilir, tenis bile oynayabilirsiniz. Şirketi Hayriye’nin 1 Temmuz 1939 tarihinde gazetelere verdiği bir ilanda belirttiği gibi, plaja kalkan vapurda Cevdet Kozan ve Sadi Işılay’ın da aralarında bulunduğu sekiz kişilik bir saz heyeti de mevcut. İyi yolculuklar…

    (Gökhan Akçura Arşivi)

  • Ruşen Eşref’ten 100 yıllık gazetecilik dersi…

    Ruşen Eşref’ten 100 yıllık gazetecilik dersi…

    Son seçimlerde basınımızın, medyamızın pek iyi bir sınav verdiğini söyleyemeyiz. Bu durumu da şüphesiz salt siyasi gerekçelerle izah edemeyiz. İktidara yakın veya iktidar yanlısı olanlarla, muhalif olan mecralar arasında bir gazetecilik farkı ortaya çıkmamıştır.

    Seçimler hakkında yorum yapan Batı medyası ise genel olarak “free but not fair” (serbest ama adil değil) kavramını kullandı ki, bu da esas olarak kampanya sürecinde devlet olanaklarının iktidar partisi için kullanılmasına ve adaylardan birinin (Demirtaş) hapiste bulunmasına işaret ediyordu.

    Seçim sonuçlarına dair “kabullenememe” yaşayan kimileri de, özellikle MHP’nin tahminlerin ötesinde bir oy almasından hareketle, çeşitli usulsüzlükler yapıldığını dillendirdi ama ortaya somut bir kanıt, belge konamadı.

    Şimdi önümüzde yeni bir dönem yok. Hep birlikte göğüslememiz gereken, ağır iktisadi-sosyal sonuçları olabilecek zor bir devreye giriyoruz. Seçim sonuçlarından bağımsız, şu veya bu parti politikasının ötesinde, samimi bir birlik-beraberliğe ve tüm kurumlarıyla demokrasiyi güçlendirmeye ihtiyacımız var. Seçimler başka türlü sonuçlansaydı da aynı temel meselelerin belirleyeceği bu süreçte, gazetecilere, gazeteciliğe de önemli görevler düşüyor.

    Çizgisi ne olursa olsun, neredeyse tüm basının, neredeyse tamamen aktüel politikaya endekslendiği bir ülkede normalleşme olamaz. Adliye, çevre, şehir, kültür, spor, dış haber, magazin alanlarında kaliteli, orijinal medya üretimi yoksa, gazetecilik de olmaz.

    Özellikle son 10 yılda Türk medyasındaki patronaj değişiklikleri ve gazeteciler üzerindeki siyasi baskı, şüphesiz gazeteciliğe önemli darbeler vurmuştur. Sadece yazıları nedeniyle hapse atılan gazeteciler sıralamasında dünya lideriyiz. Bununla birlikte Türk basınının içinde bulunduğu genel kalitesizlik, salt siyasi iktidarın tutumuyla izah edilemez. Son derece demokratik koşullarda faaliyet gösteren bir medyanın da, hâl-i hazırdaki durumdan daha yüksek bir performans göstereceğini sanmak gerçekçi değildir. Dolayısıyla yazıları nedeniyle hapiste tutulan tüm gazeteciler acilen serbest bırakılmalı; gazeteciler de bu kabul edilemez vaziyeti ve baskıları öne sürerek asli işlerini hakkıyla yapamadıkları argümanından kurtulmalıdır.

    Tam 100 yıl önce, mütareke döneminin hemen öncesindeki son derece olumsuz koşullarda, Sultan Reşad’ın ölümü ve Sultan Vahideddin’in tahta çıkışı esnasında; bu tarihî hadiseye tanıklık eden Ruşen Eşref (Ünaydın) üstadın kaleme aldığı olağanüstü yazı da gazeteciliğin gücünü, umudunu yansıtıyor.

  • Top yuvarlak, ama Yahudi yıldızı köşeli

    Top yuvarlak, ama Yahudi yıldızı köşeli

    Julius Hirsch ve Gottfried Fuchs… Karlsruhe’nin ve Alman millî takımının formalarını ıslatmış, bu ekiplerle başarıdan başarıya koşmuş iki futbolcu. Üstelik ikisi de Almanya saflarında harbe katılmış, 1. Dünya Savaşı gazisi. Ama daha sonra iktidara gelen Naziler için bunların hiçbir önemi yok; Yahudi olmaları zulmedilmeleri için yeterli! İki büyük futbolcunun ve diğer Yahudi futbolcuların trajik öyküsü…

    8 Mayıs 1945… Almanya’nın kayıtsız, şartsız teslim olduğu, 2. Dünya Savaşı’nın bittiği tarih… Aynı tarih yine o topraklarda birçok mezartaşında, duvara çakılmış levhalarda karşınıza çıkıyor. Ne zaman son nefesini verdiği bilinmeyenlere, ölüm günü olarak bu tarih biçiliyor.

    İşte mahkeme tarafından sonradan 8 Mayıs 1945’te öldüğü kabul edilenlerden biri de Julius Hirsch. Takım arkadaşı Gottfried Fuchs ile aynı kaderi paylaşıyor, dinleri onları yüzlercesinden ayırıyor. Alman Milli Takımı’nda bugüne kadar sahne almış iki Yahudi futbolcunun öyküsü bize çok şey anlatıyor.

    1889’da Karlsruhe’de dünyaya gelen Gottfried Fuchs, kariyerine Düsseldorf’ta başlamış, 18 yaşında doğduğu kentin takımlarından Karlsruher Fussballverein’a (KFV) transfer olmuştu. Ondan üç yıl sonra doğan Julius Hirsch ise çiftçi bir ailenin çocuğuydu. 1870-1871’deki Fransa-Prusya Savaşı’na katılan babası, oğullarına Alman milliyetçiliğini aşılamıştı. 10 yaşında KFV altyapısında futbola başlayan ufaklığı birçokları “Juller” diye çağırıyordu. Bir yandan deri kıyafetler satan bir firmada çalışıyor, öte taraftan idmanlara devam ediyordu. 17’sinde A Takım’a alınan delikanlı, bir pazar günü sahada güneş gibi parlayarak formayı kapmıştı. İşte o takımın yıldızı da santrfor Fuchs’tu.

    10 yaşında Karslruhe altyapısında futbola başlayan Hirsch 1909’da takım arkadaşlarıyla alt sıranın en sağında.

    Yahudi ikiliye eklenen Fritz Förderer ile birlikte kırmızı-siyahlılar 1910’ların başında fırtına gibi esiyordu. Hızlılardı, teknik olarak mükemmellerdi. Üçü o kadar uyumlu oynuyordu ki rakipleri şaşkına dönüyordu. Güney Almanya’nın medar-ı iftiharları, ülke tarihine geçebilecek miydi?

    Bundesliga’nın kurulmasına daha yarım asır vardı. Liglerini şampiyon olarak bitiren takımlar Almanya’nın en iyisi olmak için kendi aralarında eleme usulüyle buluşuyor, yoluna devam eden zafere ulaşıyordu. Güney Almanya Federasyonu’na bağlı oynayan KFV, mıntıkanın en başarılı ekibiydi. 1901-1912 arasında tam sekiz kez birinci olmuşlardı. Futbolun emekleme yıllarındaki bu başarıyı o bölgede tekrarlayan olmamış, bölge federasyonları Naziler tarafından 1933’te lağvedilmişti.

    Unutulmaz Karlsruhe takımı.

    İşte kendi bölgesini tahakkümü altına alan camia, bir türlü Almanya şampiyonluğuna ulaşamamıştı. Sadece 1905’te final görmüşler, onun dışındaki sezonlarda hep erken elenmişlerdi.

    Tarihler 15 Mayıs 1910’u gösterdiğinde, KFV yine finaldeydi. Köln’deki mücadelede rakip Holstein Kiel idi. Karlsruhe penaltı atışından yararlanamayınca, tarihte ilk defa şampiyonluk maçı uzatmalara taşınıyordu. 114. dakikada Hirsch’e yapılan müdahale neticesinde hakem yine beyaz noktayı göstermişti. Normal sürede penaltıyı kaçıran Breunig bu sefer ağları bulunca, kırmızı-siyahlılar Almanya şampiyonu olarak taçlanmıştı.

    Karlsruhe’nin zafer telgrafı

    1910’da Almanya şampiyonu olan Karlsruher Fussballverein’ın zaferine dair telgraf (Karlsruhe Şehir Arşivi).

    KFV, bölgesinde son zaferi 1912’de yaşamıştı. Almanya şampiyonluğu için yine Holstein Kiel ile buluşsalar da bu sefer yenilmişlerdi. Galibiyeti getiren penaltı golünü atan Ernst Möller de 1. Dünya Savaşı’nda cephede ölen sayısız futbolcudan biri olarak tarihe geçecekti…

    Aynı yıl Veliaht Prens Kupası finalinde Fuchs üç, Hirsch iki, Förderer de bir gol atmıştı. Veliaht Prens Wilhelm tarafından düzenlenen organizasyonda takımlar değil, bölge karmaları mücadele etmişti.

    Bu “şeytan üçgeni” o kadar iyiydi ki milli takıma çağrılmaları kimseyi şaşırtmamıştı. Hirsch’in de ilk 11’de başladığı Avusturya maçında, Almanya ilk yarıyı önde kapattıysa da ikinci devrenin başında kalecileri Albert Weber kötü sakatlanmıştı. O tarihlerde henüz oyuncu değişikliği kuralı icat edilmediğinden, sorun büyüktü. Talihsiz file bekçisi üç direk arasını beklemeye çalışsa da gelen iki top gol olmuştu. Çaresizlik içinde takımın forvetlerinden Willi Worpitzky kaleye geçmiş, maç 5-1 bitmişti. Kaderin cilvesi muzaffer ekibin hocası Hugo Meisl da Yahudiydi.

    Tek maçta ‘bir deste gol’

    1889 Karlsruhe doğumlu, Yahudi Gottfried Fuchs kariyerine Düsseldorf’ta başlamış ve 18 yaşında Karlsruhe FV’e transfer olmuş yıldız forvetti. Alman futbol tarihine adını 1 Temmuz 1912’de Çarlık Rusyası’na attığı “bir deste gol”le yazdırmıştı.

    Büyük Britanya olimpiyat şampiyonu unvanını korurken, mağlupların İsveç yolcuğu hemen noktalanmamıştı. İlk iki turda elenenler bir teselli turnuvasında boy gösterirken, bu maçlardan birinde tarih yazılmıştı. 1 Temmuz 1912’de Almanya ile Çarlık Rusyası kozlarını paylaşmıştı. Bu sefer KFV’nin yıldızlarından Fuchs ile Förderer sahadaydı, Hirsch kenarda. İlk düdükle beraber başlayan gol fırtınası akıllara ziyandı. Maç bittiğinde tabelada 16-0’lık bir skor vardı! Üstelik son yirmi dakika fileler havalanmamıştı. Fuchs 10, Förderer beş defa ağları sarsmıştı. Bir deste gole imza atan Yahudi forvet, dört yıl önce Danimarkalı Sophus Nielsen’in başardığını tekrarlarken, onları 2001’de bir milli maçta 13 gol atan Avustralyalı Archie Thompson geçecekti. Tevatüre göre küplere binen Çar İkinci Nikola oyuncuların dönüş biletlerini ödememişti.

    Bu spektaküler neticeden iki gün sonra Macaristan’a 3-1 yenilen Almanya olimpiyatlara veda etmişti.

    Bir yıllık askerlik vazifesinin ardından 1913’te Nürnberg’e yerleşen Hirsch, birçoklarını şaşırtmıştı. O zamanlar futbol amatördü; fabrikada bulduğu iş, hayat standardının iyileşmesi demekti. Eski hocası “üç adım” uzaklıktaki Fürth kentinin takımını çalıştırmaya başlayınca olaylar gelişiyor, o da Fürth’te oynamaya başlıyordu. Hasat için hiç beklenmemiş, ertesi sene Almanya şampiyonluğu gelmişti. Yoncalar Leipzig’i uzatmalarda 3-2’lik skorla devirirken, Hirsch sahaya kaptan olarak çıkmıştı.

    Çarlık Rusyası’nın büyük hezimeti 1912 Olimpiyat Oyunları’nda Çarlık Rusyası’nı 16-0’lık skorla deviren Alman takımı. Fuchs, bu maçta 10 gol, Förderer 5 gol atarak yıldızlaşmışlardı.

    Her şey güzel giderken, bir anda harp kopuyor; milyonlarca insan zamanda donuyordu. Tıpkı o gün Fürth’ü zafere taşıyan Karl Franz gibi. Üç ay önce attığı iki golle takımını şampiyon yapan futbolcu, Fransa’daki bir cephede hayatını kaybetmişti.

    Takım arkadaşlarından Fuchs cephede dört kez yaralanırken, bir abisini savaşta yitiren Hirsch, Karlsruhe’ye sağ salim dönmeyi başarmıştı. Protestan bir kadına deli gibi aşık olmuş, ilk göz ağrısında meşin yuvarlağı tekrar kovalamaya başlamıştı. Bir yandan da babasıyla çalışıyor, polise, askere bayraklar, üniformalar, deri kıyafetler üreten bir fabrikayı yönetiyordu. Aşkıyla evlenmiş, iki de çocukları olmuştu.

    Önce gol makinesi sahalara veda etmişti, ardından kanat oyuncusu. Bir süre abisiyle birlikte aile şirketini idare eden Fuchs, kısa süre sonra eski takım arkadaşı Hirsch’e ortak olmuştu. Yıllarca aynı kulüpte top oynamış, Almanya’yı temsil etmiş iki Yahudi futbolcu bu sefer bir fabrikanın çatısı altında buluşuyordu. Tesadüf bu ya, Nazilerin iktidara geldiği yıl iflas etmişlerdi.

    Karslruhe’den Fürth’e transfer

    1913’te Fürth’e transfer olan kaptan Hirsch 1914 Almanya şampiyonluk maçının seremonisinde sağda.

    Kapkaranlık yıllar

    1933’te sandıktan Adolf Hitler’in çıkmasıyla birlikte Almanya’da iklim değişiyor; tüm Yahudilerin hayatı derinden etkileniyordu. Yine aynı yıl tüm Yahudiler futbol takımlarından da uzaklaştırılmıştı. Üyeler dışında başkanlarını, teknik direktörlerini kaybedenler bile vardı. Üyeleri de hesapladığınızda yaklaşık 40 bin kişinin futbolla ilişiği kesilmişti. Yahudi spor kulüplerine başta karışılmamışsa da 1938’de kapılar tamamen kapanmış, spor Yahudilere yasaklanmıştı.

    Öfkeliydi Hirsch. Çok sevdiği kulübüne yazdığı mektup, aslında her şeyin özeti gibiydi: “Stuttgart spor gazetesinde okuduğum kadarıyla büyük takımlar ki buna Karlsruhe de dahil Yahudileri spordan uzaklaştırmaya karar vermişler. 1902’den beri üyesi olduğum kulübümden ayrılmak zorundayım. Ancak ifade etmek zorundayım ki bugünlerin nefret edilen Alman ulusunun şamar oğlanları iyi insanlar olabilir. Yahudiler arasında çok daha Alman ulusuna hizmet etmiş, Alman gibi düşünen damarlarında Alman kanı dolaşanlar olabilir”.

    Auschwitz’de sönen Karslruhe yıldızı Çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 1892’de dünyaya gelen Julius Hirsch, Karlsruhe’nin altyapısından 17 yaşında A takımına geçmişti. Yahudi olmasından dolayı 1 Mart 1943’de Gestapo’nun emriyle yakalanan efsane futbolcu Auschwitz’de hayatını kaybetti.

    Bu mektup aslında bir trajediyi gösteriyordu. 1. Dünya Savaşı boyunca cephede savaşanlar artık istenmiyordu. Onlar bunu kabullenemiyordu. Bazı Yahudiler ülkeden kaçmaya başlarken, kimileri uğrunda ölmeyi göze aldıkları vatanlarını terkedemiyordu.

    Ortaklardan Fuchs gidiyor, Hirsch kalıyordu. Depresyona giren eski futbolcu, 1938’de intihara teşebbüs etmişti. Damgalanmıştı artık, sadece geçici işlerde çalışabiliyordu. Futboldan kopamıyor, yasak olsa da maçlara gidiyordu. Yahudilere her türlü eğlence faaliyetine katılmak da yasaklanmıştı. Hayranları göğsündeki Davut yıldızını kamufle ediyor, o da yaşama tutunmaya çalışıyordu. Çocuklarını güvence altına alabilmek adına çok sevdiği karısından da boşanmıştı.

    1 Mart 1943’de Gestapo’nun emriyle yakalan bir zamanların yıldızı, Karlsruhe garından Auschwitz’e doğru yola çıktı. Kendisinden geriye kalan son yazılı şeyse, Dortmund’dan atılan 3 Mart 1943 tarihini taşıyan bir kartpostaldı:

    “Sevdiklerim,

    İyi geldim. Her şey yolunda. Halen Almanya’dayım. Öpücükler

    Sizin Juller’iniz”.

    Hirsch’in ne zaman öldüğü bilinmiyor. 1950’de verilen bir mahkeme kararıyla mezartaşında 8 Mayıs 1945 yazıyor; tıpkı birçokları gibi. Çocukları Terezin Toplama Kampı’na gönderilmişlerse de, Kızılordu tarafından kurtarılmışlardı. İkisi de babalarının çok sevdiği şehre, Karlsruhe’ye dönmüştü.

    Auschwitz’te ölen futbolcu ise hoşgörü, insanlık, barış alanlarında 2005’ten beri verilen Julius Hirsch Ödülü’ne adını vermiş durumda. Bugün ismi, Almanya’nın dört bir köşesindeki spor tesislerinde yaşamaya devam ediyor, tiyatrolarda bile karşınıza çıkıyor.

    Julius Hirsch Ödülü 2005’ten günümüze Alman Futbol Federasyonu Alman futbolunda entegrasyon
    ve tolerans açısından önde gelen futbolculara takdim ettiği ödüle Auschwitz’de hayatını kaybeden Yahudi futbol yıldızı Hirsch’in adını vermişti.

    Mektupların gölgesinde

    1940’ta Kanada’ya yerleşen Fuchs ise adını bile değiştirmişti. Godfrey Fochs ismini kullanmaya başlayan gol makinesi, bir daha asla vatanına dönmemişti. Adı kayıtlardan çoktan çıkarılmış, rekoru silinmişti.

    Fuchs, Almanya’ya 1954’te ilk Dünya Kupası zaferini tattıran Sepp Herberger’in kahramanıydı. Unutulmaz teknik direktör, idolüyle tanışmak istiyordu. İkili mektuplaşmaya başlamış, hattâ efsanevi hoca, Fuchs’a tarih yazdığı Rusya maçından bir fotoğraf bile göndermişti.

    Herberger, idolünü 24 Mayıs 1972’de Münih Olimpiyat Stadyumu’nda Sovyetler Birliği ile yapılacak maça getirmek istiyordu. O zamanın parasıyla 1760 mark uçuş için yetiyordu. Ancak federasyon bu miktarı çok bulmuştu. Üç hafta sonra başlayan ve Panzerlerin güle oynaya kazandığı Avrupa Futbol Şampiyonası’nda galibiyet primi oyuncu başına 10 bin mark idi. Kimbilir, belki de yönetim kurulunda bulunan eski Nasyonal Sosyalist Parti üyeleri böyle bir karar almıştı. Aralarında savaşta işlediği suçlar yüzünden hapis yatan bile vardı. Herberger sinirle kaleme sarıldıysa da Fuchs 25 Şubat 1972’de Montréal’de çoktan son nefesini vermişti.

    Efsanelerin karşılaşması

    1971’de Brezilya’nın Santos takımı Kanada’ya gittiğinde, Fuchs onları ziyaret etmiş, takımın yıldızı Pele ile tanışmıştı.

    Gottfried Fuchs’un adı, 2013’te Karlsruhe’de bir meydana verildi. Ayrıca geçen sezondan bu yana Baden-Württemberg Eyaleti’ndeki gençlere onun adına ödül veriliyor. Ödülün mottosunda yine “insanlık” ve “hoşgörü” kavramları dikkati çekiyor.

    Adı kitaplardan bir ara silinse de güneş balçıkla sıvanmıyor; Fuchs bugün hâlâ Almanya formasıyla bir maçta en fazla gol atan oyuncu olma özelliğini koruyor. 6 karşılaşmada 13 defa ağları sarsan forvetin maç başına yakaladığı 2.16’lık gol ortalamasının da yanına yaklaşılamayacak gibi gözüküyor.

    Faşizm ve ırkçılık, hüküm sürdüğü dönemlerde birçoklarını yok saysa da tarihi asla değiştiremiyor; tarih eninde sonunda o yok sayılanları yazıyor; tıpkı Hirsh ve Fuchs gibi…

    POLİTİKAYLA KİRLENEN FUTBOL

    Savaşın söndürdüğü futbol yıldızları

    Çok zengin bir bankerin oğlu olan Walther Bensemann, Karlsruhe’de tüm takımlara önayak olmuş; Bayern Münich ve Eintracht Frankfurt’un doğumunda rol oynamıştı. Milli Takım’ın yaptığı ilk maçları düzenlemekle kalmamış, federasyonun da kuruluşunda yer almıştı. Mutfaktaki çalışmaları ona yetmiyor, spor kültürünün yerleşmesi için bir de önemli yayın yaratıyordu: Kicker.

    ‘Karlsruhe’nin parlak zamanı’
    Almanya’nın bir numaralı futbol yayını olan Kicker’in 14 Temmuz 1920 tarihli ilk sayısının kapağında üstte Kickers takımı oyuncuları, altta Karlsruhe takımının oyuncuları yer almıştı.

    Tarihler 14 Temmuz 1920’yi gösterdiğinde, eserinin ilk sayısı raflardaydı. Derginin namı çabucak sınırları aşmış, 1932’deki FIFA Kongresi’nde Avrupa’nın en iyi spor yayını olarak gösterilmişti. 28 Mart 1933’de son makalesine imza atan öncü futbol insanı, iki gün sonra İsviçre’ye göçmüştü. 9 Nisan’da futbol kulüpleri Nazilerin “rica”sına cevap veriyor ve Yahudiler spor dünyasından uzaklaştırılıyordu. Hiçbir açıklama yapılmadan 30 Mayıs’ta ismi yayın kurulundan silinen Bensemann, ertesi yıl hayatını kaybetmişti.

    Bohemya topraklarında zengin bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Hugo Meisl, Avusturya futbol tarihinde oldukça önemli bir role sahip. Viyana’ya taşındıktan sonra bankacılığı bırakıp meşin yuvarlağın peşine düşmüştü. Önce hakemdi, ardından federasyon genel sekreteri. 1912 Olimpiyat Oyunları’nda sadece ülkesinin teknik direktörlüğünü yapmamış, ayrıca maç da yönetmişti. 1. Dünya Savaşı’nda cephede savaştıktan sonra görevine dönen hoca, yavaş yavaş sahalara ısınıyordu… İngiliz Jimmy Hogan ile sohbetleri ufkunu açmış, talebeleri kısa sürede kıtanın en heyecan verici ekibi olmuştu. Futbol literatüründe ilk harika takım olarak kabul edilen onlardı. Fakat o günler için muhteşem görülen hızlı, ayağa paslı oyunları hiç taçlanmamış; 1934 Dünya Kupası’nın yarı finalinde, 1936 Olimpiyat Oyunları’nın da finalinde İtalya’ya boyun eğmişlerdi. 1937’nin başında ölen Meisl şanslıydı, ülkesinin Almanya tarafından ilhak edilmesini görmemişti.

    Almanya’nın Çarlık Rusyası’nı 16-0’lık skorla bozguna uğrattığı maçtafileleri bulanlardan Emil Oberle’nin yolu kısa süre sonra İstanbul’a düşecekti. Bağdat Demiryolu projesi için bir bankada çalışmaya başlayan futbolcu, aynı zamanda kardeşi Joseph ile birlikte Galatasaray için ter dökmüştü. Biraderler, Bombacı Bekir’in Karlsruher Phönix’e transferinde de önemli rol oynamıştı. Sarı-kırmızılıların Almanya turnesinde sahne alan forvet, bir maçta ciddi sakatlanınca hastanelik olmuştu. Yöneticiler onu hastanede ziyaret edip işi bitirmişti. Türkçe bilen Oberle Kardeşler hem aracılık etmiş hem de oyuncuyu ikna etmişti.

    Gol rekortmeninin abisi Richard Fuchs, Karlsruhe’deki Yahudi kültür dünyasının önemli bir bireyiydi. 1. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra mimarlık doktorasını tamamlamış, içlerinde Kristal Gece’de hasar gören Gernsbach’taki sinagogun da dahil olduğu binalar inşa etmişti. Yeni Zelanda’ya iltica talebi kabul edildikten sonra Wellington’da bir mimarlık bürosunda çalışmaya başlasa da 2. Dünya Savaşı hayatını derinden etkilemişti. Ne de olsa düşman bir ülkenin vatandaşıydı. Doğduğu topraklarda Yahudi, doyduğu yerde ise Alman olarak kodlanmıştı. Sessiz sedasız bir şekilde 1947’de ölen Fuchs, bir süre unutulduktan sonra hem Almanya hem Yeni Zelanda’da hatırlanmış durumda. Torunu Danny Mulheron tarafından belgeseli çekilen mimar, aynı zamanda bir besteciydi. Eserleri her iki ülkede de icra ediledursun, yazdığı bir şarkı Kraliçe II. Elizabeth’in 1953’te Yeni Zelanda’ya yaptığı ilk resmî gezide Maori kız çocukları tarafından seslendirilmişti.