Yer Taksim Meydanı. Eski fotoğrafımız 1940 sonları, 50’lerin başlarında çekilmiş olmalı. 1928’de Cumhuriyet Anıtı’nın inşasından sonra, meydan bugün unutulan adını almış, Cumhuriyet Meydanı ismiyle anılır olmuştu. Karenin sağında sütunlu cephesiyle meşhur Kristal Gazinosu. 30, 40 ve 50’li yıllarda İstanbul eğlence hayatının efsane mekanı. Anıtın hemen arkasında, yapımına III. Ahmed zamanında başlanan Taksim maksemi var. Osmanlı devrinin bu özgün yapısı I. Mahmud döneminde, 1731’de tamamlanmış. Maksemin arkasında bugün inşa halindeki Taksim Camii ise hem bu tarihî eseri hem meydanı hem de semtin çokkültürlü dokusunu ezercesine yükseliyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra önemli siyasi krizlerle çalkalanan Ermenistan, sokaktan gelen bir gazetecinin, Nikol Paşinyan’ın başbakan oluşuyla yeni bir sürece girdi. Geçen Nisan ayında başlattığı hareket ve sokak eylemleriyle iktidara yürüyen, gençlik başta olmak üzere farklı kesimlerin desteğini kazanan Paşinyan, “siyaset erbabı” politikacıların oyunlarına da çomak sokmuş görünüyor.
Ermenistan’da üç sene önce anayasa değişikliği ile başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilmesi, son iki dönemin cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın bu kez başbakan olarak, bir tür Medvedev-Putin modelini uygulamaya sokmaya çalışması karşısında bir gösteri dalgası başlamıştı.
Geçen Mayıs ayında başlayan büyük sokak eylemleri ise, üç haftalık barışçıl, sivil itaatsizlik gösterilerinin ardından beklenmedik bir biçimde siyaset erbabının ayak oyunlarına çomak soktu. Rusya’nın nüfuz alanındaki ülkelerde kendisine benzer siyasal rejimlerin hüküm sürdüğü düşünülürse, 30 yıl öncekileri hatırlatan bu gösteriler ülkede iktidar değişikliğine yol açtığı gibi kemikleşmiş olan “tek adam” rejimini de sarstı.
Halk, ordu, din adamı Ermenistan’da halkın, askerlerin ve ortalarında bir papazın katıldığı gösteri, ülkedeki birçok farklı kesimin siyasal sisteme ve yetkililere güvenmediğinin belirgin kanıtı oldu.
Ermenistan’da 6 Aralık 2015’te yapılan referandumla başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilmişti. Aslında bu değişiklik, bir daha başkan seçilme hakkı olmayan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın iktidarının konsolidasyonu için hazırlanmıştı. Başkan artık halk tarafından değil parlamento tarafından seçilecekti; o da tabii kendini seçen çoğunluğa uygun bir başkan atayacaktı. Nitekim 2 Mart 2018’de yapılan seçimle meclisin çoğunluğunu elinde bulunduran Cumhuriyetçi Parti, Batı’ya yakınlığı ile bilinen, Oxford ve Cambridge gibi okullarda hocalık, son dönemde ise British Petroleum, Alcatel ve Telefonica gibi büyük şirketlere danışmanlık yapmış ve diğer işleriyle kazandığı paranın önemli bir kısmının kayıtdışı olduğu iddia edilen bir başka Sarkisyan’ı (Armen Sarkisyan) başkanlık koltuğuna oturttu. O da yeni seçilen meclisteki çoğunluğa uygun olarak adaşı Serj Sarkisyan’ı başbakan olarak atadı.
9 Nisan’daki başkanlık törenine ilk iki cumhurbaşkanı ve muhalefetin Sarkisyan’ı meşru görmedikleri için katılmamaları bir güvensizliğin işareti olsa da, her şey kurallara uygun görülüyordu.
Ülkede tekrar patlak veren olayların sözcüsü konumunda ve Yelk’ (Çıkış) grubu başkanı Nikol Paşinyan ise yeni cumhurbaşkanının sadece Ermenistan vatandaşı olmadığını (İngiltere’de iken oranın vatandaşlık aldığını) belirterek cumhurbaşkanı olamayacağını iddia etti. Bununla da yetinmedi; onun aynı zamanda eski başkanın bir oyuncağı olduğunu da söyledi!
Hareket başlıyor
Nikol Paşinyan, geçen 31 Mart’ta Gümrü’den Yerevan’a bir yürüyüş başlattı. 1988’deki depremden ve işsizlikten muzdarip bu kentten hareket ettiğinde, ancak bir düzine taraftarı vardı. “Merjir Serj” (Serj’i reddet) sloganıyla başlayan yürüyüş 250 km’yi katettiğinde, on binlerce insan artık Serj Sarkisyan’ın çekilmesini talep ediyordu. Parlamento tam yeni başbakanı seçecekken Azatutyun meydanında büyük bir kalabalık polis şiddetine de karşı durarak Sarkisyan’ın istifasını istedi. Devlet kurumlarının kapıları kapatıldı ama, sokak tamamen göstericilerin denetimi altına girdi. Halkın, askerlerin ve ortalarında bir papazın katıldığı gösteri, ülkedeki birçok farklı kesimin siyasal sisteme ve yetkililere güvenmediğinin belirgin bir kanıtıydı.
Yerevan: Dün-bugün Yerevan, 1930’lar.
Cumhuriyetçi Parti ve Taşnaksutyun’un desteği ile seçilen Sarkisyan, başbakanlık makamına gelişinin altıncı gününde sokağın baskısıyla mecliste çoğunluğu elinde bulunduran partisine rağmen istifa etmek zorunda kaldı.
Parlamentoda 31 sandalye ile ikinci parti olan Mürrefeh Ermenistan Partisi ve 7 sandalyesi olan Ermeni Devrimci Federasyonu, müzakerelerden sonra Paşinyan’ı destekleme kararı aldılar. Böylece 9 sandalyeli Yelk ile birlikte 47 sayısına ulaşıldı. Ancak 105 milletvekilinin 53’ünün oyuna ihtiyaç vardı. Cumhuriyetçi Parti’nin ise tek başına 58 sandalyesi vardı. Bu partinin de aday göstermeyip Paşinyan’ı desteklemesiyle, Paşinyan başbakan olarak seçildi.
Yerevan: Dün-bugün Paşinyan’ın Gümrü’den Yerevan’a yürüyüşünde, “88 kuşağı”nın çocukları, bağımsızlık ve sonrasındaki Yukarı Karabağ savaşında (1988-1994) yer almış ebeveynlerinin bıraktığı ülkeyi yeniden sorguluyor.
Nereden nereye?
Paşinyan’ın iktidara yürüyüşü, SSCB’nin dağılmasından hemen önce küçük bir aydın grubu tarafından başlatılan ve kültürel bir boyut da kazanan 1987- 1988 ekolojist ve milliyetçi büyük gösterileri hatırlatıyor. Bugünkü olayın kahramanı Paşinyan, o zamankar 13 yaşındaydı. Onunla birlikte “88 kuşağı”nın çocukları, bağımsızlık ve sonrasındaki Yukarı Karabağ savaşında (1988-1994) yer almış ebeveynlerinin bıraktığı ülkeyi yeniden sorguluyor. Ülke iki taraftan (Türkiye ve Azerbaycan) ambargo altında iken güvenliği için Rusya’ya (Türkiye ve İran sınırında Rus askerleri bulunmakta), gündelik hayatın idame ettirilmesi (enerji ve gıda) için de İran’a bağımlı durumda. Ülkeyi doğrudan yabancı yatırımların %40’ı Rusya’dan geliyor. Ermeni oligarkların çoğu da Rusya’dakilere bağımlı.
Savaşın önde gelen simaları yalnızca Yukarı Karabağ’da değil, başkent Yerevan’da da siyaseti teslim almışlardı. 1994-97’de “Yukarı Karabağ Cumhuriyeti” başkanı olan Koçaryan 1997’de Ermenistan başbakanı ve 1998-2008 arsında da cumhurbaşkanı olmuştu. Serj Sarkisyan da onun yerini almadan önce onun genelkurmay başkanı, daha sonra savunma bakanıydı. Her ikisi de Yukarı Karabağ’ın başkenti Stepanakert doğumlu olup siyasi hayatları SSCB döneminde Komünist Partisi’nde başlamıştı. Levon Ter Petrosyan gibi bağımsızlığın önde gelen simalarını bir yana koyarak yirmi yıl süren bir siyasal sistemi sürdürdüler. Bu sistemin kabaca üç önemli dayanağı vardı: Rusya ile iyi ilişkiler, seçimlerin düzenlenmesi ve iş dünyasının denetimi.
Eski gazeteci, yeni başbakan
Paşinyan, kısa bir süre öncesine kadar bir gazeteciydi. Şu anda başbakan olan Paşinyan’ın Gümrü’den Yerevan’a geçen 31 Mart’ta başlattığı yürüyüşü iktidara kadar uzandı.
Paşinyan ise genellikle muhalefete yakın gazetelerde çalıştıktan sonra 2006’da Aylentrank (Alternatif) adında bir sivil toplum hareketi oluşturdu. 2008 seçim sonuçları üzerine polisle çıkan ve 10 kişinin ölümüyle sonuçlanan şiddetli çatışmalar üzerine ilan edilen sıkıyönetimle yeraltına çekildi. Bir yıl kaçak kaldıktan sonra mahkemeye gitti ve 2011’e kadar hapiste kaldı.
Ülkede sistemin dayanağı Cumhuriyetçi Parti, muhafazakar ve aşırı milliyetçi bir çizgide, işadamlarından memurlara geniş bir kitleyi denetimine almış ve iktidarın her kademesinde nüfuz sahibi olmuştu. Ter Petrosyan döneminde başlayan özelleştirme hareketleri de Koçaryan ve Sarkisyan döneminde son derece hızlanmıştı (Çevre felaketlerine yol açan maden aramaları bu konuda tipik bir örnektir).
Bugün ülkede esas olarak 40 dolayında oligark, bankacılık, ticaret ve sanayiyi denetimi altında tutuyor. Bu rüşvet cennetinde halkın üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bunun sonucu olarak da nüfusun yaklaşık üçte biri ülke dışına çıkmış durumda. Ülkede, bağımsızlık öncesine göre 650 bin daha az insan bulunmakta (2.9 milyon). On yıldır aynı düzeyde bulunan millî gelirin %15-20’si de, ülke dışında çalışanların gönderdiği paralardan oluşuyor.
Paşinyan geçen aylarda yaşanan hadiselere kadar bir gazeteciydi. Şimdi başbakan olarak, karşı çıktığı Cumhuriyetçi Parti’nin çoğunluğu oluşturduğu bir parlamentoda seçim sistemi başta olmak üzere bir dizi değişiklik yapmak zorunda. Öte yandan düne kadar bir muhalif olarak Avrasya ekonomik işbirliğini eleştirirken (o zamanlar Ermenistan’ın Avrupa Birliği’nin doğudaki üyesi olması düşünülüyordu); 14 Mayıs’ta Soçi’de örgütün devlet başkanlarının temsil edildiği toplantısına katıldı ve çok sıcak karşılandı.
Geçiş hükümetinin önünde her şeyden önce saydam bir seçimin örgütlenmesi, Rusya ile geçmiştekinden daha dengeli bir ilişki kurmak ve elbette yolsuzluklara, rüşvete ve kayırmacılığa karşı mücadele gibi zorlu işler durmakta. 2008 ve 2011 protestolarına katılanlar; 2013’te otobüs bilet ve 2015’de elektrik zammına karşı mücadele edenler çapraşık parlamento aritmetiğini aşarak siyasal rejimin normalleşmesini sağlayabilecekler mi? Şimdilik sözlerini Paşinyan’ın yazdığı ve rock şarkıcısı Hayg Stver’in yorumladığı “Kaylum em” (Yürüyorum”) şarkısını söyleyen gençlerin de etkisiyle önemli bir adım attıkları söylenebilir.
‘Yürüyorum’ Sözlerini Paşinyan’ın yazdığı ve rock şarkıcısı Hayg Stver’in yorumladığı “Kaylum em” (Yürüyo- rum) şarkısı, Ermeni gençlerin sloganı oldu.
KRONOLOJİ
Bağımsızlıktan bu yana durulmayan Ermenistan
1991: 2 Eylül’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden dört gün sonra Yukarı Karabağ özerk bölgesi, 21 Eylül’de Ermenistan bağımsızlığını ilan etti.
1991: Levon Ter-Petrosyan cumhurbaşkanı oldu.
1993: Ermenistan, Karabağ’ı işgal etti.
1994: Azerbaycan başkanı Haydar Aliyev ile Petrosyan arasındaki müzakerelerden sonra Temmuz ayında barış antlaşması imzalandı.
1998: Petrosyan, Yukarı Karabağ konusundaki tutumu dolayısıyla milliyetçilerin baskısıyla istifa etti. Robert Koçaryan iktidara geldi.
1999: Başbakan Vazken Sarkisyan ve Meclis başkanı parlamento görüşmeleri sırasında öldürüldü.
Şubat 2003: Koçaryan tartışmalı seçimi kazandı.
Avril 2004: Başkan Koçaryan’ın istifasını isteyen gösteriler başladı.
Şubat 2006: Azerbaycan ve Ermenistan başkanları Yukarı Karabağ görüşmelerini sonlandırdı.
Mart 2008: Serge Sarkisyan’ın kazandığı başkanlık seçiminin ardından, başında Levon Ter-Petrosyan’ın bulunduğu muhalefet seçimlerin hileli olduğunu iddia etti. Gösterilerde 10 kişi öldü.
Eylül 2008: Abdullah Gül’ün ziyareti, 1918’den beri bir Türk cumhurbaşkanının ilk ziyareti olarak tarihe geçti.
Haziran 2009: Parlamento, hapiste olan muhalifler için af çıkarttı.
13 Nisan 2018: Ülke çapında büyük protesto yürüyüşü başladı.
17 Nisan 2018: Sarkisyan başbakan seçildi.
23 Nisan 2018: Sarkisyan istifa etmek zorunda kaldı.
8 Mayıs 2018: Nikol Paşinyan başbakan olarak atandı.
Vakit gazetesinin 5 Temmuz 1918 tarihli nüshasında yayımlanan yazı, sadece tarihî bir hadiseyi yansıtmakla kalmıyor, Türk gazetecilik literatüründe de bir ilk olma özelliği taşıyor. Ruşen Eşref’in gerek gazeteciliği gerekse tanık olduğu olayları ve dönemin havasını olağanüstü bir şekilde aktarması, bu makaleyi eşsiz kılıyor: “İki Saltanat Arasında”…
Bugün Çarşamba, 3 Temmuz 1334 (1918).
Bu vefat haberini aldığım vakit saat yedi buçuğu geçiyordu. Yıldız Caddesi’nin alt başında idim ki iftar topları atıldı. Sultan Hamid-i Sani’nin saltanat devrinde üzerinden korkusuz geçilmeyen cadde gayet tenha idi. Güzergahımdaki yeşil parmaklıkların önünde sıra sıra çınarların hafif kıpırdanmalarından kalkan tozlardan başka Yıldız’a bir de ben çıkıyordum.
Akşam ezanları okunuyor, keder haberlerini ekseriya geç duyan payitaht fevkalade bir tarih ânı geçirdiğinden gafil, sakin ve müsterih iftar ediyordu. Gayet sıcak günden sonra gurûb tarafında savruk duman renklerinde bulutlar, tozlu çınar yapraklarında ince hışıltılar vardı. Gecikmiş kırlangıçlar kısa ve keskin ötüşerek bilmem nerelere uçuyorlardı.
Yalnız meydana yaklaştığım vakit bir otomobil tozlar arasında bir an göründü, içinde bir silindir şapka ile, bir Avusturya zâbit şapkası ancak seçebildim, yine tozlar arasında kaybolup gitti. Hamidiye Camii’nin minaresinde kandiller yanmış, beyaz parmaklıklı pencerelerinden kuvvetli elektrik aydınlıkları çam ağaçlarına kadar vuruyordu. Bu meydanda da hala korkunç bir ıssızlık vardı!… O kadar ki insana korkutucu tarihi telkinlerin tesiri ve ürkekliği geliyordu. Yaz gecelerinin böcekleriyle, küçük havuzlarda kalmış kurbağaların seslerinden başka ne bir adım, ne bir nal aksi, ne bir öksürük, ne de bir tekerlek gırıltısı bile ihtiva etmeyen bu meydandan öteye geçip geçmemek için tereddüt ettim. Belki ve inşallah duyduğum şey yanlıştı. Öyle olmasa bir telaş, bir heyecan eseri görülmez miydi?
Gazeteci oradaydı Ruşen Eşref’in 5 Temmuz 1918 tarihli Vakit Gazetesi’nde çıkan “İki Saltanat Arasında” başlıklı ayrıntılarla dolu yazısının ilk ve ikinci sayfaları.
Şarkın melâlli, tenha, mutasavvıf ruhu ne kadar garip şey! Bu şayialar bir garp hükümdarının hâlet-i nez‘i (can çekişme anı) etrafında deveran etseydi her köşede, her bucakta yüzlerce meraklı vatandaş, muhbir, zâbit, kadın, darülfünunlu kim bilir nasıl bir heyecan içinde sabırsızlanırdı. Halbuki payitahtta bir halife değişiyor, Osmanlı tarihine bir saltanat faslı intikal ediyor da bundan henüz hiçbirimizin haberi yok!
Çekine çekine Yıldız’ın kapısına kadar gittim. Hala zannımı teyit edecek bir emâre görünmüyordu. Sultan Hamid devrinde ecnebilerin, selamlıkları seyrettikleri sedlere yeşil nebatlar tırmanmıştı. Onların önünde bir tek otomobil, arkasında da bir fayton duruyordu. Evvelce içlerinde hava gazları yanan fenerlerde kuvvetli elektrik lambaları yanmıştı.
Yâverân Dairesi’nin pencereleri aydınlıktı. İki tarafında iki genç asker nöbet bekleyen kapıya yaklaştım. Onlardan birisine soracağım zâtı sordum:
― Şu yandaki kulübeye! dediler…
Orada mütedeyyin hademeler, alçakça bir sininin etrafında iftar ediyorlardı. Biri beni görünce ceketini giydi. Redingot gibi uzun, yakaları devrik setreleri uzundu. Yakalarının kenarı ve kolları sırma şeritliydi:
― Az bekleyin, iftar ediyorlar! dedi.
Yine girdi, yemeklerine devam ettiler. Beni içeriye haber verecek kapıcı, unutmamak için sıfatımı ve ismimi tekrar alıyor, arkadaşları da onun hafızasına yardım ediyorlardı. Debdebeden hoşlanmamış halim Sultan Mehmed’in sade, sessiz sarayının eşiğindeydim. Hala bilmiyordum, Halife gerçekten ruhunu teslim etmiş miydi? Kumlu yolların kenarlarına arka arkaya dizilmiş otomobiller görüyordum. Durgunluklarıyla sarayın içinde fevkalade bir hadise olduğunu ilan eden o makineler şu insanlardan beliğdi. Kapıcılardan biriyle konuşmaya başladım. İkimizde de doğrudan doğruya hadiselerin hakikatini açıkça görmeye cesaret edemeyen iki şarklı adam temkini vardı. Olmuş bitmiş bir şeyin etrafında ikimiz de birbirimize karşı vazıh birer vaziyet alamıyorduk.
― Zat-ı şahanenin rahatsızlığı ağırca diyorlar!
― Allahu alem! (Allah en iyisini bilir!) dedi.
― Pek mi ağır?
― Öyle zâhir!
― Ümitsiz diyorlar.
― Vallahi, galiba öyle!
― Hâlet-i nez‘de (can çekişme halinde) imiş!
Biraz tereddütten sonra:
― Vakıa, öyle olmalı, bilemiyoruz ki!
― Yoksa emr-i Hak mı vaki oldu!
İçini çekerek:
― Sizler bâki! O mübarek, mertebesine erişti. Biz kullarına da Allah böyle gecelerde ruh teslim etmek nasip etsin! dedi.
Uzun ömrü sayısız mahrumiyetlerin ağır zincirini sürüklemiş, ihtiyar saltanatının kısa devri bilmem kaç ihtilalin, bilmem kaç muharebenin, bilmem kaç memleket kaybının kederleriyle bütün bütün üzülmüş masum, bahtsız padişahın bizden birkaç yüz adım ötede duygusuz yattığını artık derin bir sızıyla tahayyül ediyordum. Durgun sarayının ışığında hademelerinden biri bu sızıyı benim ruhuma damla damla akıttı:
― Buyurun! dediler.
Ve müracaat ettiğim dakikadaki iltifatlardan daha büyük nezaketlerle beni Yâverân Dairesi’ne götürdüler. Aydınlık dehlizlerde, aydınlık ve bol süslü odalarda boşluğu andırır bir sessizlik vardı ve bununla beraber her tarafta insan vardı. Kırmızı fesli, siyah istanbulinli, galoş kunduralı hademeler, kordonlarını çıkarmış –bu bana çok dokundu- henüz sâbık yâverler, redingotlu, elleri tesbihli, kibar ve terbiyeli mabeynciler, teşrifat müdür-i umumisi, bu âcizi kabul ettikleri odanın yanındaki salonda nâzırlar!…
Mabeyncilerden ikisi beyaz sırma işlemeli beyaz bir seccadede akşam namazlarını kılıyorlar. Hademeler gümüş tepsilerde gümüş zarif fincanlarda sade kahveler getiriyorlar.
Zâhiri garplılaşmış şark ruhlu bir saray havası içinde, teselli ve tevekkül veren munis ve dindar bir şey duyuyorum.
Kendilerine takdim edildiğim Mabeyn erkânı, nazik ve halûk zâtlar, beni iltifatlarına mazhar ediyorlardı. Hepsinde ketum bir keder seziliyordu. Bizim dünyamızla siyasi dağdağalarımızla birkaç saatten beri artık müebbeden alakası kesilmiş efendilerinden saygılı ve yavaş bir lisanla, geçmiş zaman sigaları kullanarak öyle sadıkane bahsedişleri vardı ki!… Sanki ruhu onların seslerini işitecek ve rahatsız olacaktı! O kadar çekine çekine söylüyorlardı…
Geçen günleri anıyorlardı. Hayatlarından sekiz-dokuz senelik bir safhanın bütün hükümdara ait anları samimi bir feveranla canlanıyordu. Onların tesirli ifadeleri arasında şu hatıraları alabildim.
Tıknaz, orta boylu, gür kıranta sakallı bir zât ağlar gibi heyecanlı bir sesle diyor ki:
― Tam 1 Mart 1328 (14 Mart 1912).
Sonra parmaklarıyla sayıyor:
― Evet tam altıncı sene! diyor.
Ötekiler:
― Ne oldu! diye soruyorlar.
― Bir gün beni çağırdılar. Beşyüz lira verdilerdi. “Bu para benim masarıf-ı tekfiniyeme (cenaze masraflarına) sarf edilsin Şu kadarı ikilik, şu kadarı çeyrek yaptırılsın. Bunu ayrıca bir keseye koy. Senedini de ayrıca yaz. Hazinenin parasına karıştırma” buyurmuşlardı.
Diğerleri:
― Allah. Allah! diyorlar.
İhtiyar zât devam ediyor:
― İrade-i seniyyeyi telakki ettim. Para bir kese derununa kondu. Kesenin bir tarafını bendeniz mühürledim, bir tarafını da …….. Bey! Öylece durur.
Diğer bir zât mağfur halifenin nezaketini tezkâr ediyor:
― Adetleri değildi. Huzur-ı şahanesinde hiç birimizi uzun müddet ayakta bekletmezlerdi. Gidin filanı çağırın diye irade buyururlar. Biz çakır, onu gönderirdik. O da gidince; “Bir şey söyleyecektim ama unuttum, haydi git, sonra ben seni isterim” diye gönderirlerdi, diyor.
Bin üçüncüsü halûk sultanın memleketine karşı pek derin bir şefkat beslediğini şu küçük misalle arkadaşlarına anlatıyor:
― Ben bir yeis ve bir de meserret günlerini göndüm. Edirne sukût ettiği gün akşama kadar yemek yemedi, üzüntüsünden hiç konuşmadı. Her hatırladıkça gözleri yaşla dolu dolu oldu. Edirne tekrar alındığı gün de sevincinden duramıyordu. Her bendesine muvaffakiyet haberini bizzat lütfediyordu. Bu milletin refahı için dualar ediyordu. Son derece neşeliydi! diyor.
Dördüncü zât zahidliğinden bahsederek:
― Bir gün bendenizi huzurlarına çağırmışlardı. İkindi vaktiydi. “Seninle uzunca işimiz var. Fakat ikindi geçecek. Bekle namazı kılayım!” buyurdular. Ve duadan sonra bendelerine hitaben; “Hamd olsun Allah’a, bir rekat bile borcum yok” dediler, diyor.
Bütün bu sözler beni bütün bütün muhterem ölünün havasıyla sarıyor. Hastalığına dair bazı şeyler öğrenmek istiyorum. Ramazanın onbeşinci akşamı Hırka-i Saadet merasiminden Yıldız’a döndüğü zaman vücud-ı şahanesinde kırgınlık ve hararet duymuş. Yatağa yatmış. Dün sabaha kadar hastalığı seyrini alelade takip ediyormuş. Kendisi sıtma sanıyormuş. Hatta bu Cuma tekrar selamlığa çıkacağını bile söylüyormuş. Fakat bu sabah hastalığı birdenbire pek şiddetlenmiş. Bununla beraber dalgınlığı gelmemiş. Öğleye kadar kendine vâkıfmış. Mizac-ı şahanesini soranlara yorgun bir sesle; “İyiyim” cevabını verirmiş. Ruh teslim edeceği saatten biraz evvelisi Yahya Efendi şeyhiyle birinci ve ikinci imam bulunuyormuş. Hocalardan biri baş ucunda Kuran okuyormuş. İşte halûk padişah yalnız son Selamlık’a çıkamayacak kadar kısa süren bu hastalığının ve birçok seneleri mihnetle geçmiş uzun ömrünün son dakikalarına böylece varmış ve akşam ezanı saat yediyi on geçe raddelerinde Kuran sesleri ve “Allah, Allah” sesleri kendi de hafif hafif “Allah, Allah” diyerek ebedî ârasında istirahate kavuşmuş.
Yaşlı padişahın acılı ölümü 1918’in Ramazan ayında vefat eden Sultan V. Mehmed Reşad, böbrek yetmezliği ve şeker hastalıklarından muzdaripti. Ramazan’ın 15. günü fenalaşmış, 24. günü hayatını kaybetmişti.
***
Yarınki tedfinle [defnetmeyle] biat merasiminin icrasına dair takarrür eden resmi programı öğrenmek arzu ediyordum. Fakat akşamüzeri Veliaht-ı Saltanat Vahideddin Efendi Hazretlerinin Çengelköyü’ndeki kasrına giden Sadrazam Talat Paşa, Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi ve Harbiye Nazırı Enver Paşa henüz dönmedikleri için resmi program henüz takarrür etmemişti.
Tam o esnada dışarıda otomobil gürültüleri oldu. İstambulinli hademeler, nazırların avdetini haber verdiler. Oyma mermer başlıklı, çifter çifter somaki sütunların arkasındaki geniş sofadan, cesim ve ziyadar avizelerin mebzul ışıklar saçtığı ıssız sofadan geçerek istanbulinli iki hademenin delaletiyle Yâverân Dairesi’ne çıktım. Hiçbirinde kordon yoktu. Hepsi de yavaş yavaş konuşuyorlardı. Kimi Rumeli seyahatinden bahsediyor, kimi Almanya imparatorunun vüruduna ait intibalarını, kimi (Avusturya) İmparatoru Şarl ile vukubulan mülakat-ı şahaneye dair tahassüslerini yâd ediyordu. Hepsi de yarın mağfur padişaha son hizmeti ifa için tabuta refakat etmek arzusunu gösteriyordu. O esnada içeriye biri girdi. Ayaklarını birbirine vurarak resm-i selam ifa etti. Ötekiler de ayağa kalktılar. Ve; “Nazır Paşa emretti. Kordonlar tekrar takılacak!” demesi üzerine selam verip oturdular. İstanbulinli odacılar kordonları tekrar getirdi. Yarınki merasimi dair malumat edindikten sonra Saraydan ayrıldım.
VI. Mehmed Vahideddin Yeni padişah VI. Mehmed Vahideddin, saltanat arabasında.
Hamidiye Camii’nde teravih kılınıyor. Salavat-ı şerifenin ahengi ıssız meydanı uhrevî bir tesirle dolduruyordu. İstanbul’un minareleri yanmış, şehrin bütün ışıkları bulunduğum yüksek yerden tekmil heyetiyle görünüyordu.
Karanlıkta, ayağımın uzak akislerini işiterek inerken tekmil Sultan Mehmed-i Hamis’e ait hatıralarımı tekrar yaşıyordum.
Yarın İstanbul bir tedfin ve bir biat daha görecekti!.. Fakat şehir bundan haberdar değildi!
***
Cenazeyi görebilmek için bu sabah erkenden çıktım. Ona rağmen eski saraya (Topkapı Sarayı) girdiğim vakit, Babüssaade’de bir altın tahttan başka hiçbir şey bulamadım. Cenaze getirilmiş, Hırka-i Saadet Dairesi’ne nakledilmiş. Her yanında tarihimizin bin vakası, âl-i Osman padişahlarının bin hatırası uyuyan eski sarayda baygın ve melûl bir durgunluk vardı. Çok acılar görüp geçirmiş ihtiyar bir sima gibi mütevekkil, sabûr bir durgunluk! Sütunların altındaki dairelerden birine girdim. Oralarda da henüz kimseler yok. Lale bahçesine indim. Ve mermer bir merdivenden Hırka-i Saadet dehlizlerinin sarı kapısına çıktım.
Sultan Reşad’ın cenazesi 4 Temmuz günü Topkapı Sarayı’nda, merhum padişah Sultan Reşad’ın cenazesi, Hırka-i Saadet Dairesi’nde yıkanıp kefenlenerek kalabalık ve görkemli bir törenle son yolculuğuna uğurlanmıştı.
Ya Rabbi! Ne kadar nefis bir dehlizde bulunuyordum. Çok el ve omuz sürünmekten cilalanmış kalın, eski mermer sütunlar küçük küçük menkuş (nakışlı) kubbeleri tutuyordu. Buz camlı pencerelerden sızan hafif sabah ışığı orada uhrevî bir tesiri haizdi. Serin ve sulu bahçelerin akşam vaktindeki melûl ve ruhanî sükûnlarını andıracak çiniler duvarlara kadîm bir asalet, dindar bir haşmet vermekteydi. Bu ketum ışıklarla usul usul pırıldaşan mavi çiçekli, müzehheb hendesî (geometrik) şekilli, mor zeminli başka başka çinilerin fevkinde, yine çiniler üzerine nakşedilmiş hüsn-i hat harikaları vardı. Yerlerde ayak seslerini boğan kalın halılar, bu duvarların gösterişsiz fakat ilhamkâr süslerinde dünya ile alakanızı kesen lâhûtî bir hava hissediyordunuz.
Kubbe aralarında sütunlardan sütunlara uzanan demirlere asılı kırmızı billur kandillerin altında yürüdüm. Az ötede sessiz sessiz gidip geldiklerini gördüğüm siyah istanbulinli hademelere, redingotlu saray erkânına ve harem ağalarına yaklaştım. “Hacet penceresi”nin altın yaldızlı nefis parmaklığının önünde koyu nefti örtülü iki kürsü duruyordu. Üzerine yüksek ayaklı, tahta kollu bir masa koymuşlardı. Yanlarından bürümcükler ve koyu renkli şallar sarkıyordu. Sultan Mehmed-i Hamis orada yatıyormuş. Fakat örtüler o kadar düzdü ki içinde bir ceset bulunduğu belli bile değildi. Pencereler ve kapılar açılmış, balkonun eski Malta taşları üzerinde ince, kıvrık odunlar yanıyor, siyah bir kazandan temiz ve bol buğular çıkıyordu. Sarı bakır güğümler ve beyaz maşrabalar, rugan kayışlı yeni nalınlarla gezinen hademeler tarafından sakin sakin getirildi. Parmaklıklardan yukarıya kadar uzanan incir yaprakları arasında kırlangıçlar, şu müessir sahneye karşı lâkayd ötüyorlar, uçuyorlar, tabiatın birden ne kadar müstakil yaşadığına insanı inandırıyorlardı.
Geniş ve uzun teneşir, hasırları kaldırılmış eski Malta taşlarının üzerinde idi. Sultan Bayezid-i Veli zamanından beri her padişahın cesedinden sızan suları toplamış bu ananevi gasil yeri bu sabah, şimdi, biraz sonra yine ıslanacak!…
İşte dört hoca, ikisi ihtiyar, ikisi nispeten daha genç. ikisi erguvanî softan gömlekli, biri beyaz çubuklu fıstıkî, öteki de siyah çizgili beyaz ipek gömlekli dört hoca dirseklerine kadar sıyırmışlar, önlerine yine çubuklu beyaz ipek futeler bağlamışlar, kürsüden indirilecek naaşı bekliyorlardı. Masa teneşire yaklaştırıldı. Örtüler açılmaya başladı. Şalı ve bürümcüğü kaldırdıktan sonra ketenleri, daha sonra patiskaları açtılar. Bu kat kat örtüler kalktıkça git gide ortaya doğru bir şişkinlik beliriyor, yatan bu vücudun kaba hatları bezlerde dalgalanıyordu. Nihayet hepsini açtılar. Sultan Mehmed krem pike yüzlü bir şiltede yatıyordu. Çehresine tülbent örtmüşler!…
Yeisli hademeler dindar bir hürmetle naaş-ı sultanîyi şiltesinden teneşirine naklettiler. Sultan Mehmed’in arkasında beyaz, ince, yün fanila vardı. Hademeden biri siyah saplı küçük bir çakıyla fanilayı göğsünden ve kollarından kesmeye başladı. Altında gayet ince dokuma bezden bir gömlek görünüyordu. Nihayet teneşirin üzerinde vücud-ı hümayununu yarı üryan gördük. Beyaz bir vücuttu. Göğsünde kılları az ve seyrekti. Sol kolunda enjeksiyon noktaları belliydi. Tepesi çıplak sivrice başında gümüş saçlar vardı ve arkaya doğru düşüktü. Dolgun yüzünü kısa kesilmiş bembeyaz sakallar ve bıyıklar bürümüştü. Fakat sekerât-ı mevtinde (ölüm anında) acı duymadığı halîm ve sakin yatışından belliydi. Yüzünde hiçbir veca‘ işmi’zazı (acı çekme işareti) görülemeyişinden belliydi. Yalnız sol kulağının morarmış olduğu bu beyazlar arasında daha kuvvetle seçiliyordu. Bir şehîk esnasında (nefes alma anında) can verdiği göğsünün fazla şişkinliğinden anlaşılıyordu.
Artık güğümlerle sular taşınmaya, üstûfe bohçalardan çıkarılan incecik tülbentler ve saçları andırır lifler, düz, uzun, ince kalıp sabunlarla köpürtülüp vücud-ı şahanesine sürülmeye başladı. Bu son hizmetin sessizliği, teneşir kenarlarından ara sıra sızan melül su şarıltılarından başka hiçbir şey ihlal etmiyordu.
Onun aha bundan bir ay evvel pırıltılı nişanlarıyla misafirlerini karşıladığını, bitkin simasındaki yarı tebessümle tebeasına ağır ve fasıladâr selamlar verdiği gözümün önüne geliyor, halife niyazları dinlemiş, halife istiğfarlarına penah olmuş şu eski ve mübarek yerde şu iki zıt levha beni bütün bütün müteessir ediyordu.
Ezani saat biri yirmi geçiyordu (sabah saat 10). Gasil merasimi bitti. Hoca efendiler, hademelerle harem ağalarının koyu zeminli Hereke ipek bohçalardan çıkarıp getirdikleri açık krem, kenarları ağır beyaz ipek işlemeli havlularla kurulamaya başladılar. Orta boylu ve serviden yapılmış bir tabut getirildi. Dünkü halife içine hürmetle indirildi. Yüzüne dest-mâl örtüler, koynuna kınalar, sandallar ve bol bol gül suları döktüler. Bu kokulara bürünen vücudu yavaş yavaş gözümüzden silindi. Mukaddes daireye bu nefis kokular sinmişti. Buhurdanlardan öd ağacı tütüyordu. Ve Sultan Mehmed Han-ı Hamis de bütün müminlerin son kıyafetleri olan beyaz kefene dervişâne bir inkıyadla bürünüp tabutuna girdi.
Hademeler tabutu süslüyorlardı. Evvela bürümcük sardılar, üstüne şal, daha üstüne nar renginde bir ipeğe işlenmiş sarı sırma çiçekli ve sırma dallı bir örtü daha yaydılar. En üstüne de Beytullah’ın kapı perdesinden bir parça kondu ki yeşil ve kırmızı atlaslar üzerine kalın sarı sırmalarla işlenmiş nefis sülüs ayetler ihtiva etmekte idi. Artık kıymetdâr taşlı kemerler de üzerine takıldı. Eski halife son dünyevî merasimine bendegânı tarafından böylece hazırlandı. Baş imam, geniş yenli, siyah cübbesinden tombul elleri beyaz beyaz çıkarak, siyah eteği yerlere sürünerek müessir bir dua etti. Her kıtasında ağlıyordu. Oradakileri de ağlatıyordu.
Harem ağaları pencerelerden Hırka-i Saadet Dairesi’ne bakıyorlar, krem renginde bir halının üstüne konmuş şu kırmızı kadife çiçekli, beyaz ipek zeminli yastığa daha bundan birkaç hafta evvel oturup şu maun renkli rahlede Kuran okuduğunu, şu gümüş dolabın içindeki altın çekmecede mahfuz emânâtı kendi eliyle temizlediğini ağlaya ağlaya birbirlerine anlatıyorlardı. Uzun sikkeli (Mevlevi başlığı) Mevlevinin biri bir sütunun ayağına çömelmiş, boynu bükük oturuyor, ihtiyar akağaları, ihtiyar hademeler gözlerinin yaşlarını sile sile çıkıyorlardı.
Pencerelerden birine dayanmış, Murad-ı Rabi‘in (IV. Murad) şimdi yeşil sularla dolu mermer havuzuna, o havuzun arabesk oymalı mermer sütunlarına, İbrahim’in müzehheb kameriyesine baka baka hayatı, saltanatı, nekbeti, refah ve saltanatı düşünüyordum. Bunlar ne demekti?
O cevabı, güneşle buğulanmış mavi sularda saraya doğru koşuşan iki istimbot verdi!
Sâbık sultan burada bitiyordu. Lahikının (yenisinin) saltanata başladığı ilk anları görmek için dışarıya çıktım. Nişanlar, kordonlar, sırmalı göğüsler, kalpaklar, şapkalar, redingotlar, istanbulinler şu eski sarayın içinde, şu sütunlu kubbeler altında, şu kadim köşkler içinde hep aynı şeyi bekliyordu.
Tekrar Babüssaade’ye gittik. Orada, Selim-i Evvel’in (Yavuz Sultan Selim) Mısır seferinden avdetinde getirdiği Kansu Gavri tahtının, hulefa-yı Abbasiye’den müntakil bu altın ve zümrüt kakma tahtın sağına başta yeni veliaht Abdülmecid Efendi olmak üzere şehzadeler dizilmiş, soluna da başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere nazırlar dizilmiş bekliyordu. Mebuslar, ayan, askeri ve mülki ricâl bu tahtın etrafında bu ananevi kapıda yeni bir cülûsa biat etmek için bir halka şeklinde hazırlandı. Kubbealtı meydanındaki kadim servilerin tarihi gölgelerle sütun sütun serinleştirdiği kumlu yollara maiyet askerleri dizilmişler.
Yeni padişah Hırka-i Saadet’te yeni veliahtla birlikte dua ettikten sonra bu kapının önüne teşrif etti. Teşrif-i şahanesi hengâmında hademegân:
― Maşallah, şevketinle bin yaşa! diyerek alkış tutuyordu.
Yeniçerilerin en isyanlı zamanlarında dertlerini dinlemek için eski sultanların çıktığı bu kapıda, şimdiki şehzadeler, şimdiki vükela, şimdiki mebuslar, Kafkas’tan gelen murahhaslar Mehmed-i Sâdis’e (V. Mehmed) cülûsu tebrik etti.
Padişah şehzadelerle vükelayı ayakta karşılamıştı, karşısında nakibüleşraf ve kazasker ayakta duruyordu. Şehzadeler âl-i Osman silsilesinin ekber evladını, el sıkarak tebrik etmişlerdi. Vükelası, vüzerası, mebusumuz ve ayanımız saçak öperek biat ettiler. Bu merasim derin bir sâdegî (sadelik) içinde geçiyordu. Ağarmış saçlı, esmer, zayıf yüzlü, düşük kıranta bıyıklı yeni padişahımız müşir üniformasını lâbisdi (giymişti). Üzerinde yalnız birkaç nişan ve gözlerinde gözlük vardı. Fes rengi kumaş döşeli geniş tahtının sağ köşesine yan oturmuştu. Sol ayağı tahtın basamağında, sağı da sırma işlemeli koyu penbe ipek kaliçede idi. İlmiyeyi ve rüesa-yı ruhaniyeyi de huzuruna ayakta kabul etti. Bir taraftan mızıka mütemadiyen çalıyordu.
Hanedanın ekber evladı
Osmanlı hanedanının “ekber evladı” olarak tahta çıkan Sultan VI. Mehmed Vahideddin.
Merasim nihayet bulunca, tıpkı başladığı zamanki gibi üç defa daha selam havası vuruldu. Umum “Padişahım çok yaşa” diye bağırdı. Tekrar hademeler alkış tuttular. O esnada yeni hükümdar, selefinin musalla taşında bekleyen tabutuna doğru gitti. Hırka-i Saadet kapısının çinileri önünde veliahtla birlikte durdu. İhtiyar bir hoca musalla taşına çıkmış, şimdi tükenecek sanılan geçkin bir sesle:
― Bu mağfuru nasıl bilirsiniz? sualini haykırarak tezkiyeye başladı.
Dünyanın saltanatları ve gururları ne az pâyidâr şeyler! İşte biten ve başlayan saltanat gözlerimizin önünde karşı karşıya idiler. Göğüslerden derin bir inilti çıktı:
― İyi biliriz!
Ve duadan sonra eski sultan, sâbık maiyetinin omuzlarında Babüssaade’ye doğru tehliller, tekbirler arasında ilerlemeye başladı. Bir maiyet neferi eski hükümdarın sancağını tabuttan bir adım mesafe ile taşıyordu. Yeni padişah da bastonuna dayanarak kardeşinin tabutunu orta kapıya kadar teşyi‘ etti…
Ya Rabbi! Türlü türlü hal‘lerle biatler, cenazelerle alaylar görmüş şu ihtiyar sarayların arasında tiz mersiye sesleri, vakur ve fasıladâr tekbirler Kubbealtı meydanını dolduruyordu. Dinimizi, tarihimizi, hayatla memâtı bunun kadar yakından duyuran hiçbir manzara görmedim.
Perşembe,
4 Temmuz 1334 (1918)
Ruşen Eşref
4 TEMMUZ 1918 PERŞEMBE-CENAZE VE CÜLÛS MERASİMİ
100 yıl önce çıkan gazete haberinde mükemmeliyetçilik
Sultan Reşad’ın vefatı ve Vahideddin’in cülûsu, 5 Temmuz 1918 tarihinde yayımlanan İkdam gazetesindeki bir haberle de kamuya duyurulmuştu. Hadiseler anlatılırken verilen detaylar ve anlatım tarzı, bugün Türk basınında nadir görebileceğimiz bir özellik olarak ortaya çıkıyor.
3 Temmuz 1918 Çarşamba günü akşam saat 07.10’da vefat eden Sultan Reşad’ın cenazesi, ertesi gün sabah saat yedide Yıldız Sarayı’ndan Ortaköy’de Çırağan Sarayı rıhtımına nakledilmiş; rıhtımda hazır bulunan iki istimbottan birine naaşının bulunduğu tabut konmuş, diğerine merhum padişahın şehzadeleri Ziyaeddin ve Ömer Hilmi Efendiler ile padişahın yakınında bulunan mabeynciler, katipler, yüksek rütbeli memurlar, padişahın harem ağaları ve bendegânı binmişlerdi. Her iki istimbot sabah saat yedi buçukta Sarayburnu rıhtımına ulaşmıştı. Cenaze doğruca Topkapı Sarayı içinde bulunan Hırka-i Saadet Dairesi’ne götürüldü. Burada ulema ve hafızlar tarafından Kur’an-ı Kerim okunmuş, Ayasofya kürsü şeyhi efendi tarafından cenaze yıkanmış-kefenlenmiş ve üzerinde Kâbe örtüsü bulunan tabuta konmuştu.
Son cenaze V. Mehmed Reşad’ın naaşının Topkapı Sarayı’ndan Eyüp Sultan’daki türbesinin olduğu yere götürülmesi, imparatorluğun son cenaze merasimini ifade ediyordu.
YENİ PADİŞAHIN SARAYA GELİŞİ
Osmanlı hanedanının “ekber evladı” olarak tahta çıkan Sultan VI. Mehmed Vahideddin, saat 10.00’da Çengelköy’den Söğütlü vapuruna binerek 10.30’da Sarayburnu’nda Yalı Köşkü rıhtımına gelmişti. İskelede Kolordu Kumandanı Mehmed Ali Paşa, Şehremini Vekili ve İstanbul Vali Vekili Sezai Bey, polis müdürü ve mabeyn görevlileri tarafından karşılandı. Buradan arabalarla Topkapı Sarayı’nın üçüncü kapısına geldiler.
Yeni padişahın Topkapı Sarayı’na ulaşmasıyla tahta cüluslarını müjdeleyen 101 pâre top atışı yapılmış, resmî binalar ve gemiler bayraklarla süslenmişti.
Sarayın Akağalar Kapısı önünde bir halı üzerindeki tarihî taht, kapının ön tarafında biraz ileriye doğru konulmuştu. Topkapı Sarayı’nın Ayasofya kapısıyla, orta kapıdan Akağalar Kapısı’na kadar asker, polis ve inzibat memurları tören kıtası halinde saflar oluşturmuştu.
Tahtın sağ tarafında başta Veliaht Abdülmecid Efendi olmak üzere Osmanlı hanedanının şehzadeleri ile Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ve damat paşalar bulunuyordu.
Son cülûs Sultan VI. Mehmed Vahideddin’in Topkapı Sarayı’nda cülûs (tahta çıkış) töreninde yapılan biat merasimi. Tahtın sağında başta Veliaht Abdülmecid olmak üzere şehzadeler, solunda başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere hükümeti oluşturan nazırlar.
Tahtın solunda en başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere kabineyi oluşturan nazırlar; Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hariciye Nazırı Ahmed Nesimi Bey, Posta ve Telgraf Nazırı Haşim Bey bulunmaktaydı.
Hükümet üyelerinin arkasında askerî ve mülki erkân, şehzadelerin arkasında ruhani reisler orta kapıya doğru mebuslar ve ayan üyeleri, ilmiye ricali, İstanbul’da bulunan Azerbaycan, Şimali Kafkasya, Gürcistan ve Ermenistan delegeleri bulunuyordu.
BİAT MERASİMİ
Bağdad Kasrı’na gelen padişah yanında Veliaht Abdülmecid ve teşrifat memurları olduğu halde Akağalar Kapısı’na ulaştı. Müşir üniformasını giymiş olan padişah tahtın önüne gelince tören kıtası tarafından selamlandı ve “Padişahım çok yaşa” duası tekrarlandı. Nakibüleşraf tarafından beliğ bir dua okundu ve yeni padişah tahta oturdu.
İlk biat adet olduğu üzere şehzadeler tarafından yapıldıktan sonra, bulundukları sıraya göre sadrazam ve hükümet üyeleri, Ayan Reisi Rıfat Bey, ayandan Abdülhak Hamid Bey, eski şeyhülislam ve ayandan Hayri Efendi ve mebuslardan hazır bulunanlar biat ettiler. Sonra sırasıyla askerî erkân, mülkiye ricali, ruhani reisler namına Rum Patrik vekili biat etmişler ve biat merasimi saat 11.30’da sona ermiştir.
SULTAN REŞAD’IN TABUTU BAŞINDA
Biat merasiminin bitmesini takiben padişah, doğruca Hırka-i Saadet önünde hazırlanan özel mahalde bulunan merhum hakanın tabutu önüne gelmiş ve biraderinin ruhuna bir Fatiha okumuştur. Hemen ardından tabut büyük bir ihtiramla en önde padişah ve veliaht-ı saltanat olduğu halde şehzadeler, sadrazam ve nazırlar, ayan ve mebuslar, erkân ve ümera ve diğer hazır bulunanlar olduğu halde Akağalar Kapısı önündeki musalla üzerine nakledildi.
Bu mevkide başta padişah ve veliaht olduğu halde hazır bulunanlar tarafından cenaze namazı kılındı. Cenaze namazından sonra saat 12.00 raddelerinde merhum padişahın cenazesi Akağalar Kapısı’ndan orta kapıya kaldırılmıştı. Önde maiyet-i seniyye süvari bölüğü, süvari polis memurları, meşayih, Mevlevi dedeleri, hademe-i şahane bulunuyordu. Cenaze alayının ön ve arkasında silahları başaşağı çevrilmiş askerler ve önlerinde Kolordu Kumandanı Mehmed Ali Paşa bulunuyordu.
Sultan Mehmed Vahideddin cenazeyi Akağalar kapısından orta kapı haricine kadar takip etmiş oradan Bağdad Kasrı’na dönmüştü.
CENAZENİN EYÜP’E NAKLİ VE DEFNEDİLMESİ
Cenaze binlerce kişilik büyük bir kalabalık ile Ayasofya-Salkımsöğüt yoluyla Sirkeci iskelesine getirildi. Sirkeci rıhtımında Nil istimbotu ile çok sayıda istimbot hazır bekliyordu. Tabut büyük bir ihtiramla Nil istimbotuna konarak hareket edildi.
Padişah yanında Harbiye Nazırı Enver Paşa olduğu halde otomobil ile Divanyolu, Şehzadebaşı, Vefa, Unkapanı, Fener yoluyla Eyüp’e gelmişti. Burada cenazenin gelişi beklendi.
Eyüp’e gelen istimbottan çıkarılan cenaze, Eyüp Sultan türbesine getirilmiş burada ruhuna fatihalar ithaf edilmiştir. Merhum padişah, vasiyeti üzere Bostan İskelesi civarında inşa ettirdikleri türbesine defnedildi.
Padişah VI. Mehmed Vahideddin, biraderinin defin merasiminde hazır bulunduktan sonra Topkapı Sarayı’na döndü. Buradan Söğütlü yatı ile Dolmabahçe Sarayı’na geçti.
Merhum padişah defnedilene kadar bayraklar yarıya indirilmiş, defin işleminin bitmesinin ardından yeni padişahın cülûsu münasebetiyle akşama doğru bayraklar tamamen çekilmişti.
RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN (1892-1959)
Son Osmanlı dönemini anlattı; M. Kemal’le tarihî söyleşiler yaptı
Galatasaray Sultanisi ve Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni bitiren Ruşen Eşref, öğretmenlik yaparken başladığı çevirmenlikle yazı hayatına dahil oldu. 1. Dünya Savaşı esnasında gazeteciliğe adım atarak savaş muhabiri olarak cephelerde bulundu. Servet-i Fünûn, Türk Yurdu, Donanma, Dergah, Yeni Mecmua, Vakit gibi önde gelen gazete ve dergilerde gezi ve söyleşi türünde yazıları yayımlandı.
Türk edebiyatına ve gazeteciliğine söyleşi-mülakat türünde yazımı kazandıran kişi olarak, bilhassa dönemin ünlü edebiyatçılarıyla yaptığı söyleşiler büyük ilgi gördü. Gazetede çıkan bu söyleşileri sonradan Diyorlar Ki adıyla kitap haline getirildi.
Ruşen Eşref’in mülakat tarzındaki bu yazıları rağbet görünce, yine bir ilk olarak 1918 yılı Mart ayında Yeni Mecmua’nın çıkardığı Çanakkale Fevkalade Nüshası’nda başta Mustafa Kemal olmak üzere Çanakkale’de savaşmış subay ve erlerle yaptığı söyleşileri yayımlanmıştı.
Ruşen Eşref bir Osmanlı aydını ve gazeteci sıfatıyla yaşadığı dönemde tanıklık ettiği tarihî anları yakından takip etmiş, mesleğinin kazandırdığı merak ve öğrenme güdüsüyle yaşananları okuyucularına sade ama akıcı ve ayrıntılı bir şekilde, kendine has üslubuyla aktarmıştır.
1918 yazında tanık olduğu tarihî anlardan üçünü, gazetecilik titizliği ile bizzat yerinde gözlemleyerek yazmıştır. “İki Saltanat Arasında” yazısı ile Sultan Reşad’ın cenazesi ile son padişah Vahideddin’in tahta çıkışını; “Altıncı Sultan Mehmed’in İlk Muayedesi” ile Vahideddin’in Dolmabahçe Sarayı’nda tahta çıkışının üzerinden birkaç gün geçmişken 10 Temmuz 1918 günü Ramazan Bayramı münasebetiyle gerçekleşen “muayede” yani bayramlaşma merasimini; “Altıncı Sultan Mehmed Han’ın Kılıç Kuşanması” yazısı ile -son defa olarak gerçekleşen- tahta çıkan padişahların geleneksel kılıç kuşanma merasimi olan Kılıç Alayı’nı yazmıştır.
Beyazıt yangın kulesinden çekilen fotoğraf 19. yüzyıl sonları İstanbul’unun güzel bir görünümünü sunar. Yavuz Sultan Selim Camii’nin (7) arkasında sağda görülen küçük kubbe 1881 yılında inşa edilen Fener Rum Lisesine aittir. Yine caminin mihrap önünde ortada bulunan ve 1894 depreminde çöktüğü bilinen Hafsa Sultan Türbesi ayaktadır. Bu durumda fotoğraf 1881 yılından sonra 1894 depreminden önce çekilmiş olmalıdır. Sur dışında bomboş alanlar uzanmakta. Henüz kentin içinde kagir konutlar neredeyse hiç görülmüyor. Fotoğrafta görülen büyük konakların hiçbiri günümüze ulaşamamıştır. Onların etrafındaki ikinci derece yapılar da maalesef yok olmuştur. Konutların boyutları mütevazıdır. Bu nedenle kamusal yapılar, ibadethaneler, özellikle de minareler rahatlıkla görülür.
1- Fatih Camii: İstanbul’un ilk selatin camiidir. Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen ve 1468 dolaylarında tamamlanan yapı, meşhur Havariler Kilisesi’nin yerinde yapılmıştır. Fatih’in camii 1766 depreminde büyük hasar görmüştür. Tamir edilemez durumda olduğunun görülmesi üzerine, Sultan III. Mustafa tarafından avlusu korunmuş, cami yeniden inşa edilmiştir
2- Fatih Külliyesi: Karadeniz Medreseleri yapı topluluğunun kuzeyinde bulunan dört medrese ve dört tetimme medresesinden oluşmuştur. Yapılar ve isimleri Akdeniz’den Karadeniz’e Osmanlı coğrafyasını simgeler. Büyük kubbeli binalar medreselerin dershanesi olarak kullanılıyordu
3- Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii: Kanunî Sultan Süleyman’ın izniyle başlayan inşaat II. Selim devrinde, 1565’te tamamlanabilmiştir. Mihrimah Sultan tarafından inşa ettirilen cami hemen Edirnekapı’nın içindedir. Suriçinin en yüksek tepesi olan Edirnekapı’da bulunan cami de yüksek kubbesi ile dikkati çeker.
4- Çarşamba Mehmed Ağa Camii: Mihrimah Sultan Camii ile üstüste düşen bu yapı meşhur Darüssaade Ağası Mehmet Ağa’nın inşa ettirdiği camidir. Habeşiştan kökenli ilk ağalardan olan Mehmet Ağa, sanatçıları koruyan ve kollayan bir hayırsever olarak bilinir. Mimarı Davut Ağa olan cami 1585 yılında tamamlanmıştır.
5- Rami Kışlası: Kentin dışında eskiden beri çiftlik arazisi olan alan, 18. yüzyıl sonlarından itibaren askerî amaçlarla kullanılmıştır. 1828’de Sultan II. Mahmud tarafından bugünkü kışla inşa ettirilmiştir. Kışla geniş bir boşluk içerisinde görülmekte. Bitişiğinde, gelişen İstanbul’un ilk modern semtlerinden Rami’nin yapıları var. Semt ve kışlanın önemi Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra artmıştır.
6- Darüşşafaka: Öksüz ve yetim Müslüman çocukların eğitim-öğretim ihtiyaçları için açılan okul, 1868-1873 arasında Yavuz Selim ve Fatih Camileri arasında inşa edilen binaya taşınmıştır. İstanbul’da Osmanlı döneminde inşa edilen en görkemli eğitim yapılarından olan bina, ahşap evlerden oluşan dokunun içinde oldukça anıtsal görülmektedir. Bugün çok katlı apartmanlar nedeniyle, yapı kent siluetinden adeta kaybolmuştur. Darüşşafaka 1994’te okul yönetiminin isteği ile Maslak semtine taşındı. Binası ise satıldı.
7- Yavuz Selim Camii ve Türbeleri: Haliç’e hakim bir tepe üzerinde Yavuz Sultan Selim’in inşasına karar verdiği cami, oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522 dolaylarında tamamlanmıştır. Caminin mihrap önünde Yavuz’un, şehzadelerinin, eşi Hafsa Sultan’ın ve Sultan Abdülmecid’in türbeleri de görülmektedir.
8- İmaret-i Atik (Eski İmaret) Camii: Muhtemelen 11. yüzyılda Anna Dalassena tarafından inşa edilen kilisenin etrafında büyük bir manastır bulunuyordu. Fetihten hemen sonra imaret-medrese olarak kullanılan yapı, Fatih külliyesinin inşasından sonra çevresindeki mahalleye hizmet veren bir cami haline getirilmiştir.
9- Zeyrekli Kilise / Molla Zeyrek Camii: 12. yüzyılda imparator İoannes Kommenos ve eşi İrini tarafından Pantokrator Manastırı’nın kiliseleri olarak inşa edilmiştir. Fetihten sonra medrese ve tekke olarak kullanılan yapı, daha sonra bulunduğu semte cami olarak hizmet vermeye başlamıştır. Osmanlı dönemindeki ismi, medresenin meşhur müderrislerinden Molla Zeyrek’ten gelir.
10- Vefa Kilise / Molla Gürani Camii: Muhtemelen Orta Bizans döneminde inşa edilen ve son Bizans devrinde eklerle genişletilen yapının o zamanlardaki ismi kesin olarak bilinmez. Fetihten kısa bir süre sonra Molla Gürani tarafından cami haline getirilen yapıya, İstanbul’un günümüze ulaşabilen tek yivli minaresi eklenmiştir.
11- Zeyrek Çinili Hamam: 16. yüzyılda Barbaros Hayreddin Paşa tarafından inşa ettirilen hamam, zengin çini süslemesi nedeniyle Çinili Hamam olarak bilinir. Büyük kubbelerinden biri erkeklere diğeri kadınlara ayrılmış bölümü gösterir.
Bundan 100 yıl önce, 3 Temmuz 1918’de 35. Osmanlı padişahı Sultan Mehmed Reşad vefat etmiş, 4 Temmuz’da ise son padişah Vahideddin tahta çıkmıştı. Gazeteci Ruşen Eşref 5 Temmuz 1918 tarihli Vakit gazetesinde çıkan “İki Saltanat Arasında” başlıklı yazısı, bu tarihî hadiseyi belgeleyen eşsiz bir kaynaktır.
Osmanlı tarihinin dört asırlık devrinde nice acı ve tatlı olaylara tanıklık eden, görkemli parlak törenlerle birlikte kanlı ihtilallere de sahne olan Topkapı Sarayı, 4 Temmuz 1918’de pek çok emsali yaşanmış geleneksel merasimlerden ikisine son kez evsahipliği yapmıştı.
Tam 100 yıl önce, 4 Temmuz Perşembe günü, Topkapı Sarayı’nda Osmanlı padişahlarının “son cenaze” ve “son cülus” merasimi icra edildi.
Sultan Mehmed Reşad, 27 Nisan 1909’da meşhur 31 Mart İsyanı akabinde hal‘edilen Sultan II. Abdülhamid’in yerine Osmanlı hanedanının “ekber evladı” olarak tahta çıktığında 65 yaşındaydı ve bu durum onu tahta çıkan en yaşlı şehzade yapıyordu.
Meşrutiyet rejiminin kurulduğu bir dönemde tahta çıkan Sultan Reşad, padişahlık iradesini neredeyse hiç kullanamadı. Saltanat süresince köklü değişimleri getiren kanunlara, devletin sonunu getiren askerî yenilgilere yol açacak ittifaklara imza atan Sultan Reşad’ın ne sosyal ne siyasal ve ne de askerî gelişmelerle direkt bir ilgisi vardı.
Halim-selim, yumuşak tabiatlı bir padişah olan Sultan Reşad, İttihat Terakki yönetiminin bütün icraatına imza atmış, her istenileni kabul etmesinden dolayı yapılan eleştirilere; “Herkes bana işlere karışmıyor diyor. Meşrutiyet döneminde ben işe karışacak olsam biraderin [Sultan II. Abdülhamid] suçu neydi?” diyerek kendini savunurdu.
Bir ihtilal neticesinde tahta çıkan Sultan Reşad’ın ilk yılları İttihatçı-İtilafçı siyasal rekabet ve mücadelesinin içinde geçti. O, bu dönemde yaşanan siyasi mücadeleler, entrikalar ve suikastlerin uzağında, bunlara dahil olmadan seyirci kalmış ve bu kavgadan galip çıkanların taleplerini tereddüt etmeden yerine getirmişti. 23 Ocak 1913 tarihinde İttihatçıların gerçekleştirdiği Babıâli Baskını’ndan sonra ipleri tamamıyla ele geçiren İttihat ve Terakki Fırkası’nın oligarşik iktidarında padişahlık iradesinden mahrum, bir onay makamı haline getirilmişti.
Dokuz yıllık saltanatı savaşlar ve felaketlerle doludur. Peşpeşe tam üç savaşa girilmiş; Trablusgarp Savaşı ile Afrika kıtasındaki son topraklar kaybedilmiş; Balkan Savaşı ile 500 yıllık Rumeli vilayetleri elden çıkmış; içinde bulunulan Cihan Harbi ise devletin sonunu getirmişti. Talihsiz Sultan Mehmed Reşad’ın belki en büyük talihi, bu meşum savaşın sonunu ve devletin tarih sahnesinden silinmesini görmeden bu dünyadan ayrılması olmuştur.
Sultan Reşad, saraydan dışarıya neredeyse adım atmayan selefi II. Abdülhamid’in aksine halk arasına karışmış, Rumeli vilayetleri kapsayan resmî bir seyahat yapmış; Hereke, İzmit ve Bursa’yı ziyaret etmişti. Bu güleç, iyimser sakin tabiatlı padişah halkın sevgisini kazanmıştı.
Sultan Mehmed Reşad 1918’in yaz aylarına denk gelen Ramazan ayının 15. günü (24 Haziran 1918) geleneksel olarak icra edilen Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet dairesindeki merasime iştirak etmiş ve bu tören sırasında rahatsızlığı artmış olduğu için yere yığılmıştı. Böbrek yetmezliği çeken ve şeker hastalığı ziyadeleşen padişah sarayda tedavi altına alındı. Tam dokuz gün hasta yattıktan sonra Ramazan ayının 24. gününde, 3 Temmuz 1918’de vefat etti.
İmparatorluğun son padişahları Sağda Sultan V. Mehmed Reşad ve solda kardeşi VI. Mehmed Vahideddin Osmanlı tahtının son padişahları oldular.
Sultan Reşad’ın ölümü üzerine 4 Temmuz 1918 günü gazetelerde çıkan resmî tebligatta: “Padişahlara yaraşır yüce ahlak ve hasletleriyle bütün tebaasının kalplerini kazanmış olan Sultan Mehmed Han-ı Hâmis Hazretleri birkaç senedir giriftar bulundukları şeker hastalığının son zamanlarda şiddetlenmesiyle sekiz gün kadar hasta yattıktan sonra dünkü Çarşamba günü akşama doğru saat yediyi on dakika geçerek vefat emişlerdir” deniyordu.
Sultan Reşad’ın vefatı üzerine derhal Sadrazam Talat Paşa, Enver Paşa ve Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, veliaht-ı saltanat Vahideddin’in Çengelköy’deki köşküne giderek vefat haberi verdikten sonra tahta cülûslarını tebliğ ettiler.
4 Temmuz günü Topkapı Sarayı’nda, bir tarafta merhum padişah Sultan Reşad’ın cenazesi Hırka-i Saadet Dairesi’nde yıkanıp kefenlenerek son yolculuğuna hazırlanırken, hemen yanı başında kurulan taht, cülûs edecek yeni padişah için hazırlanıyordu.
Topkapı Sarayı’nda ölüm ile yaşamın içiçe geçtiği bu tarihî anda orada bulunan Ruşen Eşref (Ünaydın) isimli genç bir gazeteci, tanıklık ettiği bu hadisenin önemi ve kıymetinin son derece farkında olarak yaşananları derin bir özümseyişle kaydetmiş, harikulade ifade kabiliyetiyle gazetesinde yayımlamıştır.
Ruşen Eşref, 5 Temmuz 1918 tarihli Vakit gazetesinde çıkan “İki Saltanat Arasında” başlıklı yazısı ile bir taraftan habercilik kabiliyetini sergilerken öbür taraftan bir gazeteci ve Osmanlı aydını sıfatıyla tarihî bir ana tanıklık yaptığının bilincinde olarak hiçbir şeyi kaçırmak istememiş; bizzat görerek, duyarak bu müstesna olayı gazete sütunlarına taşımıştır.
5 Temmuz 1918 tarihli Vakit gazetesinin ilk sayfası.
Topkapı Sarayı’nda geleneksel olarak icra edilen “cenaze” ve “cülûs” merasimine katılan Ruşen Eşref, bu merasimlerin son kez yapıldığını düşünmemişti hiç şüphesiz. O, yaşanan tarihî ana şahit olarak bir tarafta biten, öte tarafta yeni başlayan iki saltanat arasında, hayat ve mematı bu kadar yakından hissederek hem duygularını hem de tanık olduklarını satırlara dökmüştü.
1575’te Osmanlı korsanlarına esir düştü. Beş sene Cezayir’de kaldı. İstanbul’a hiç gelmedi. Defalarca kaçmaya çalıştı, yakalandı ama sonunda fidye vererek kurtuldu. Kendisini üne kavuşturan ve dünya edebiyatının klasikleri arasında sayılan Don Kişot, ülkesine döndükten sonra, 58 yaşında yayımlandı. Ünlü İspanyol şair ve yazarın, efsanelerin ötesinde az bilinen gerçek öyküsü.
Yakınçağ İspanyol edebiyatının en meşhur ismi Miguel de Cervantes Saavedra’nın Memâlik-i Mahrûsa’daki esaret hayatı, son yıllarda gazete ve popüler dergilerde defalarca gündeme geldi. Ancak, nereden türediği bilinmeyen bir şekilde, İspanyol yazarın İnebahtı bozgununda (1571) esir düştüğü ve İstanbul’a götürüldüğü ve hatta Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalıştığı öne sürüldü.
Oysa, Astrana Marín, Emilio Sola, José F. de la Peña, María Antonia Garcés, Jean Canavaggio ve Ertuğrul Önalp gibi tarihçilerin çalışmaları, İspanyol arşivlerindeki belgeler ve bizzat Cervantes’in eserlerindeki “esaret,” “ihtida” ve “Türk” gibi temaların tahlilinin bize sunduğu detaylı bilgiler, bütün bu iddiaların asılsız olduğunu açıkça göstermektedir.
İlk olarak, İspanyol yazar ne İnebahtı’da esir düşmüştür ne de Osmanlı başkentini görme şansına erişmiştir. Uluç Ali komutasındaki hafif korsan kalyetelerini saymazsak Osmanlı donanmasının tamamının kaybedildiği ve Hıristiyanlara ilaç gibi gelen bu muharebede, kadırgaların üzerinde savaşan piyadelerden birinin Cervantes olduğu doğrudur. Ancak, şairimiz esir düşmemiş, sadece üç mermi yemiş ve sol elini kullanamaz hale gelmiştir. Kendisine “Lepanto Çolağı” da denen Cervantes hayatı boyunca bu kaybından gurur duyacak ve yıllar sonra Don Kişot’un başarısından bahsederken sağ elinin şanı için sol elini kaybettiğini söyleyecektir. Bu noktada gene Türk basınında ve bazı kitaplarda iddia edildiği gibi ortada bir kol kesme durumu olmadığının, sadece yazarın elinin sakatlandığının bir kez daha altını çizmek isteriz.
Miguel de Cervantes Saavedra Cervantes, kendisine daha sonra “Çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz.” satırlarını yazdıracak olan zor bir hayat yaşadı.
Sol elini kullanamaması askerlik yapmasına engel teşkil etmemiş olacak ki, Cervantes altı aylık bir tedaviden sonra gene görevinin başına dönecek ve Don Juan komutasındaki müttefik Hıristiyan donanmasıyla 1572 ve 1573’teki Tunus Seferi’ne katılacaktı. Napoli’ye dönüp 1575 Eylül’ünde kardeşi Rodrigo ile beraber Barcelona’ya yelken açmış dört kadırgadan biri olan Sol’a binince, kaderi ve sanatı geri dönülemez bir şekilde değişecektir. Limandan ayrıldıktan birkaç gün sonra çıkan fırtına filoyu dağıtmış ve Sol’u diğerlerinden ayırmıştır. Aslında alçak güverteli oldukları için rüzgarlı ve dalgalı kış aylarını korunaklı limanlarda geçirmeye özen gösteren kadırgalar için, Eylül ayı seyrüsefer mevsiminin tam anlamıyla kapandığı bir dönem değildir. Ancak gene de yazın sakin havası ve durgun sularının yerini sert kuzey rüzgarları almaya başlamıştır. Bu rüzgarlar tarafından açık denizlere sürüklenen Sol, 26 Eylül’de Cezayir korsanlarını eline düşecek ve böylece Cervantes’in beş senelik esaret hayatı başlayacaktır.
Sol’a saldıran üç Cezayir kadırgasının kapudanı Arnavut Memi’dir; ancak Cervantes saatlerce süren mücadelenin ardından esir edildiğinde, aynı isimli başka bir reisin, Rum mühtedi Deli Memi’nin payına düşmüştür. Yakalanan esirler, önce geminin hocası tarafından defter edilmiş, daha sonra da eğer küreklerde boş yer varsa buralara yerleştirilmiş, yoksa da elleri kolları bağlanarak kadırganın ambarına konmuş olsa gerek. Bu durumda esirler, güvertenin altındaki dar, ışıksız ve nemli bir ambarda gemi geri dönene kadar 1-2 hafta beklemek zorunda kalırlardı. Ancak, genelde mukavemete alışık olmayan, fakat bu sefer tüccar gemilerinin aksine kendisini koruyan asker yüklü bir gemiyle kanlı bir mücadeleye girişmek zorunda kalan korsanlarımızın yaralarını sarmak ve yüklerini boşaltmak hemen Cezayir’e döndükleri tahmin edilebilir.
Tutsaklık
Cervantes’in asıl canını sıkan ambardaki yolculuk değil, üstünden çıkan referans mektubudur. Bu mektup, korsanlarımızın yazarı önemli biri sanmalarına yol açmıştır. Hayalgüçleri zincirden boşalmıştır: Bazıları Cervantes’in kralın kuzeni ya da bir dükün oğlu olduğunu söylemekte, onlara karşı çıkanlar ise bir piskopos olduğunda ısrar etmektedir.
Esir ticaretinde uzmanlaşmış Osmanlı korsanları, dönemin tabiriyle “namdâr beyzâde”leri, yani yüksek fidye verebilecek önemli şahsiyetleri işe koşmazdı ve kilit altında tutarlardı. Korsanların eline düşeceğine anlayan yolcular, hürriyetlerine yüksek paha biçilmemesi için hemen üstünü başını yırtmaya başlar ve zenginlik ve toplumsal ayrıcalık belirtisi olan bütün eşyalardan kurtulmaya çalışırdı. Buna karşılık korsanlar ise, tutsaklarının ellerinin narin olup olmadığına bakar, avuç içlerinden fal bakarak kim olduklarını anlamaya çalışır ya da geminin kaptanı ve katibini falakaya yatırıp sorguya çekerlerdi. Bu karmaşa içerisinde, Cervantes gibi fakirlerin yalancılıkla suçlanıp zengin sanıldığı ve dolayısıyla ödeyemeyecekleri bir fidye miktarıyla karşılaştıkları da olurdu.
Tutsağının değerini abartan Deli Memi Reis, Cervantes için 500 ekü gibi yüksek bir rakam talep eder. Her ne kadar fidyenin bulunmasını zorlaştırsa da, talep edilen böyle yüksek miktarlar, esirleri kadırgalarda kürek çekmekten, surlarda, madenlerde ya da tarlalarda çalışmaktan kurtarmaktaydı. Ancak, eli çolak olan Cervantes’in bu tip işlere koşulması zaten mümkün olmadığından, “fidyelik köle” olmak onun pek işine yaramamışa benzemektedir. Aksine, çoğu zaman boynunda zincirlerle dolaşacak ve Frenklerin baño/bagno dedikleri esir zindanlarından birinde hapis tutulacaktır.
Binlerce kişiyi barındıran bu zindanlarda devlete ait esirlerin yanısıra efendileri tarafından buraya konan tutsaklar da kalmaktaydı. Bunlar gündüz işlerine gider ve şehirde serbestçe dolaşabilirlerdi; gece ise zindana dönmek zorundaydılar. Bunlar tipik bir zindandan çok daha kompleks yapılardı; içlerinde şapel, meyhane ve hastane gibi kısımlar da bulunmaktaydı. Bu son ikisinin hem içeriye, hem dışarıya açılan kapıları olur, böylece Cezayir halkına da buradaki hizmetlerden yararlanma şansı doğmuş olurdu. Ancak Cervantes, fidye için ayrılmış tutsaklara ayrılmış zindanda kaldığından, dışarıyla teması kısıtlı kalmıştı. Üstüne üstlük, efendisi Deli Memi ailesine yalvarıp para istemesi için Cervantes’i kasıtlı olarak kötü muameleye tabi tutmaktan da geri kalmayacaktı.
Zindanda 5 yıl Cervantes’in, Cezayirli korsanlara esir düşmesinin ardından İspanya’ya dönebilmesi beş senesini aldı. Bu beş sene boyunca Uluc Hasan’ın kölesi olarak yaşadı.
Kaçış denemeleri
Cervantes’in bu kötü muameleye karşılığı, aynı eserlerindeki kahramanlar gibi kaderinin dizginlerini cesurca eline almak olmuştur; zira Deli Memi’nin beklediği para bir türlü gelmemektedir. Cervantes, tutsak düşmesinden hemen 4-5 ay sonra ilk kaçış denemesinde bulunur. Araplardan kendisine bir kılavuz bulmuş ve yanına birkaç Hıristiyanı da alarak en yakındaki İspanyol hisarı olan Vahran’a ulaşmayı denemiştir. Ancak, Kuzey Afrika’nın zorlu topografyasında 400 kilometre yürümek pek de kolay değildir. Su ve yiyecek bulmak zaten zordur; üstüne üstlük sıcak hava, aslan ve çita gibi vahşi hayvanlar ve hiç de dost olmayan Berberî kabilelerden korunmak için gece seyahat etmek gerekmektedir. Kılavuzları şehirden çıktıktan ve parayı aldıktan sonra sırra kadem basınca, Cervantes ve arkadaşları için geri dönmekten ve ağır bir şekilde cezalandırılmamak için dua etmekten başka bir seçenek kalmamıştır.
Esaretten kaçış Beş İngilizin, Berberi Kıyısı üzerinden Cezayir’deki köle hayatlarından kaçışlarını gösteren 1684 tarihli bir çizim.
Cervantes dönünce, Cezayir üzerine yazılmış İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca sayısız eserde anlatılan ve okuru dehşete düşüren kulak kesmek, çengele asmak, kafasının tepesini yakmak, çarmıha germek ve kadırgalarla dört ayrı yöne çekip paramparça etmek gibi dehşetengiz işkencelerin hiçbirine maruz kalmamıştır. Belirli bir okuyucu kitlesi için yazılan, klişeler ve stereotiplerin etkisinde kalan bu tip yanlış yönlendirmelerin etkisiyle, kölelerin pahalı metalar oldukları ve esir sahiplerinin genelde iktsadî, bazen de dinî saiklerle gereksiz şiddete başvurmaktan kaçındığı unutulmamalıdır. Hakikaten Deli Memi de fidyesinden yüksek bir meblağ umduğu Cervantes’i sopalatmakla yetinmiş ve sakatlayıcı ya da öldürücü bir ceza vermemiştir.
Suç ve ceza Hollandalı şair ve çizer Jan Luyken’in 1684 tarihli bu illüstrasyonu, Türklerin kölelere dönük uyguladığı cezai tedbirleri resmediyor. Kaçmaya çalışan veya emirlere itaatsizlik eden köleler çeşitli işkencelere maruz bırakılıyordu.
Tabii falakanın ve artırılmış güvenlik önlemlerinin Cervantes’i caydıracağını düşünmüşse, yanılmış olmalıdır. 1577 sonbaharındaki ikinci denemede Cervantes gene yalnız hareket etmemiş, ancak bu sefer deniz yolunu tercih etmiştir. Miguel, şehrin dışında bir mağaraya 14 hıristiyan tutsağı saklayıp bunları beş ay boyunca beslemiştir. Annesinin bulup buluşturup yolladığı parayla esaretten kurtarılan kardeşi Rodrigo, esir asilzadelerden aldığı mektuplarla Mayorka ve Valensiya’ya gidecek ve buradaki valilerden, mağaradaki zavallıların kurtarılması için Cezayir kıyılarına bir gemi yollamalarını ister. Hakikaten, gene yeni ıtlak edilmiş bir gemi kaptanının kumandasında bir fırkata (6-12 oturaklı ufak kadırga)yollanacak, ancak mürettebattan kimse kıyıya inip saklanan esirlere haber vermeye cesaret edemeyecekti; zaten mağaradaki tutsaklara erzak taşıyan İspanyol mühtedisi korkup yetkililere haber verince herkes kıskıvrak yakalanmıştı. Yeni beylerbeyi Uluc Hasan Paşa’nın önüne çıkartılan Cervantes bütün sorumluluğu üstlenecek, ancak bir kez daha 5 aylık bir hapisten başka bir cezaya çarptırılmayacaktı.
Demir parmaklıkların ‘İnebahtı Çolağı’nı durdurmaya yetmediği aşikârdır. Cervantes bu dafe bir Müslüman ulakla Vahran valisine ve şehirdeki diğer önemli kişi ve arkadaşlarına mektuplar gönderip üç asilzadeyle birlikte zindandan kaçmasına yardım edebilecek bir casus göndermelerini talep eder. Kendisi de zamanında esir düşen ve Cezayir’de çıkardığı başarısız isyan nedeniyle 23.000 ekü gibi anormal bir meblağa hürriyetine kavuşan vali Martín de Córdoba, Cervantes’e yardım etmekte pek nazlanmayabilirdi; ancak Cervantes’in ulağı Müslüman casuslar tarafından Vahran’ın kapısında yakalanacak ve Cezayir’e geri getirilecekti. Uluc Hasan, “hain Müslüman”ın derisini yüzdürmekte tereddüt etmemişti. Cervantes’in payına ise 2.000 değnek düşmüştü ki bu ölüm demekti. Allah’tan araya girenler Hasan’ın öfkesini yatıştırırlar ve İspanyol şairin hayatı kurtulur. Bu noktada, Canavaggio ve Garcés gibi tarihçiler Cervantes’in korsanlarla İspanyol casuslar arasında devam eden gizli görüşmelerin bir parçası olabileceğini ve bu yüzden önemli kimseler tarafından himaye edilmiş olabileceğini belirtseler de, bu iddialar tahminden öteye gidememiştir.
Cervantes Cezayir’den kaçmayı son kez Eylül 1579’da, yani İstanbul’da Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalıştığı iddia edildiği günlerde denemiştir. Pes etmek nedir bilmeyen şairimizin edindiği bilgiye göre, o sıralarda Cezayir’de bulunan Valensiyalı bir tüccarın sağladığı parayla, Abdurrahman adlı Gırnatalı bir İspanyol mühtedisi 12 oturaklı bir fırkata satın alacaktır. Eski adı Girón olan Abdurrahman, dinini terkettiğine pişman olan birçok mühtediden sadece biridir ve Cervantes’in şehirdeki en önemli esirlerden 60 tanesini koymayı planladığı fırkatayla birlikte vatanına dönmek istemektedir.
Cervantes literatürü Cervantes’in Cezayir’de köle olarak geçirdiği zaman ve kaçma girişimleri, hayatının ilerleyen senelerinde sanatında önemli bir rol oynayacaktı.
Ancak gene son anda birşeyler ters gider; Floransalı bir mühtedi kendilerine ihanet edecek ve planları Uluc Hasan Paşa’ya anlatacaktır. Kaçma planına dahil edilmediği için öfkelenen bir Dominiken keşişinin de olayı doğrulaması üzerine, Cervantes çareyi bir arkadaşının evinde saklanmakta ve Uluc Hasan’ın sinirlerinin geçmesini beklemekte bulmuştur. Teslim olduğunda Hasan’ın bütün tehditlerine rağmen suç ortaklarını ele vermeyecektir. Cervantes’in adeta Don Kişot’a yaraşır bu şövalyevari tutumunun zalimliğiyle ün yapmış Hasan’ı etkileyip etkilemediğini bilmiyoruz; ancak bir kez daha hayatını bağışladığı ve bu sefer bizzat sarayında hapsettiği düşünülürse, Cervantes’e özel bir önem atfedildiği de ortadadır. Üstüne üstlük, haşarı İspanyol’u Deli Memi’den 500 eküye satın almayı da ihmal etmemiştir.
Don Kişot ve atı Rosinante Şövalyeleri anlatan kitapların tutkunu olan eski toprak ağası maceraperest Don Kişot’un mazlumları korumaya çalışırken düştüğü durumların anlatıldığı roman, modern Batı edebiyatının ilk ve en parlak örnekleri arasında.
Esaretten kurtuluş
Cervantes’in esir düşüşü kadar, esaretten kurtarılışı hakkında da bazı açıklamalar yapmak şarttır. Mesela 9 Mart 2015 tarihinde Hürriyet gazetesinde çıkan “Cervantes İstanbul’da Ameleydi” başlıklı haberde, Cervantes’in “başarılı çalışmalarından” ötürü serbest bırakıldığı gibi, Akdeniz’deki esaret ve fidye pratiklerinin mantığına ters bir iddia bulunmaktadır. Amele olarak nitelendirilen Hıristiyan bir askerin bir caminin inşaatında ne gibi başarılar göstermiş olabileceğini okuyucumuzun takdirine bırakarak, bir kez daha belgelere yöneliyor ve işin aslını keşfediyoruz.
Varını yoğunu satan anne Leonor de Cortinas’ın yolladığı paralar ilk başta sadece Cervantes’in kardeşi Rodrigo’yu kurtarmaya yetmişti. Ancak acılı anne, yakınları İslâm diyarında esir düşen birçok gariban gibi kralın kapısını aşındırmaktan ve ısrarla arzuhaller sunmaktan geri kalmayacaktı. Ailenin fakru zaruretinden dem vuran, Cervantes’in İnebahtı’daki kahramanlıklarıyla Katolik kralın tebasına karşı sorumluğunu hatırlatan bu arzuhallerde, Leonor kendisini bir dul gibi göstererek Hıristiyan hassasiyetlerini sonuna kadar sömürmeye çabalamıştı. Ancak, karşısında bu tip numaralara karşı talimli ve her zaman iflasın eşiğinde bir hükümet olduğundan, talep ettiği 500 eküyü hiçbir zaman alamayacaktı. Tek elde edebildiği, Mağrib’e 2.000 ekülük ticaret yapma izniydi. Edeceği kârla, oğlunu kurtarması gerekiyordu; ancak gerekli kefilleri bulamadığından bu proje suya düştü.
En sonunda ailenin biraraya toplayabildiği 300 ekü, Mağrip’e gidip köle kurtarmakla görevli Triniter keşişlerine teslim edildi. Her ne kadar 180 Hıristiyanı kurtarmayı başarsalar da, Hasan’ın Cervantes’i aldığı fiyattan daha aşağıya bırakmamakta direnmesi işleri karıştırmıştı. Tehlike büyüktü; Cezayir beylerbeyliğinden alınan ve İstanbul’a doğru yola çıkacak olan Hasan, Cervantes’i yanında götürmeye hazırlanıyordu. Fidye aracısı Juan Gil adlı keşiş, inisiyatif alıp aradaki farkı uhdesindeki paralarla kapatmasa, Cervantes’in Kılıç Ali Paşa Camii’ni görmesi ve medyada çıkan haberlerin en azından kısmen doğru çıkması mümkün olabilirdi; ancak, bu durumda şairimizin esaretten kurtarılmasının zorlaşacağı ve daha pahalıya patlayacağı da kesindir. Zira, İspanyolların o dönem İstanbul’da ne elçileri vardı ne de fidye aracılığı yapan Triniter ve Merseder keşişlerinin Doğu Akdeniz bağlantıları. İstanbul’a yollanan Habsburg tebası esirler, ancak Venedik balyosunun araya girmesiyle, o da uzun ve çetrefilli pazarlıklar sonrasında serbest kalabiliyorlardı.
Yazar Cervantes
Ülkesine geri döndükten sonra İspanya’nın önemli edebiyatçılarından biri olarak üne kavuşacak olan Cervantes’in Don Kişot da dahil olmak üzere bir çok eserinde esaretinin izlerini görmek mümkündür. Günümüze kalan komedilerinden İstanbul’da geçen ve zorla hareme alınmış bir İspanyolun hikayesini anlatan Oviedolu Katalina Sultan (La Gran Sultana); yer yer otobiyografik özellikler de taşıyan ve esaretin ayırdığı bir karı kocanın biraraya gelme mücadelesini konu alan Cezayir’de Yaşam (El Trato de Argel); Hıristiyan bir kadın tarafından büyütülen Zehra’nın Fas şehzadesi Abdülmelik’le evlenmeden önce İspanya’ya kaçma girişimlerinin ana tema olduğu Cezayir Zindanları (Los Baños de Argel); 1556 ve 1563 yıllarındaki Vahran kuşatmalarının Müslüman ve Hıristiyan aşıkları birbirine kavuşturmasını hikaye edinen Cesur İspanyol (El Gallardo Español) ve Roma ordusuna esir düşmemek için intihar eden Kelt halkının hikayesini anlatan Numansiya Kuşatması’nı (El Cerco de Numancia) bunlar arasında saymak mümkündür.
Yurda dönüş Cervantes, maddi durumu iç açıcı olmayan ailesinin kölelik fidyesini zorlukla ödemesinin ardından İspanya’ya döndü ve bir edebiyatçı olarak ün kazandı.
Kaderin bir başka garip bir cilvesi de, Cervantes’in Cezayir’de geçirdiği beş yılı ve esaretinin sanatına etkisini inceleyen en önemli eserlerden birini yazmanın, kendisi de Kolombiyalı gerillaların elinde 17 ay tutsak kalmış birine, María Antonia Garcés’e nasip olmasıdır.
PORTRE
Miguel De Cervantes De Saavedra (1547-1616)
58 yaşında ünlü oldu
İspanyol edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Cervantes, 1547’de Madrid yakınlarındaki Alcalá de Henares’te dünyaya geldi. Ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle eğitimini yarıda kestiği yetmezmiş gibi, düelloda adam öldürdüğü gerekçesiyle İspanya’dan kaçıp İtalya’ya sığınmak ve burada askere yazılmak zorunda kaldı. İnebahtı Muharebesi’nde tek kolunu kaybeden Cervantes, 1575’te İspanya’ya dönerken Cezayir korsanlarına esir düştü. 1580’de İspanya’ya döndükten sonra, vergi mültezimi ve donanma eminliği gibi görevlerde bulunduysa da, maddi sıkıntılar yakasını bırakmadı ve bir ara kısa süreliğine tekrar mahpus damına düştü.
Şeytanın bacağını ise Don Kişot’un ilk kısmını yayınladığı 1605 yılında kırdı. Kendisini İspanya çapında üne kavuşturan bu eserin ikinci cildi 1615’te yayınlandı. 1617’de Madrid’deki ölümüne kadar Parnaso’ya Yolculuk, Yeni Perde Arası Oyunlar ve Persiles ve Sigismunda’nın Acıları gibi birçok eser kaleme aldı.
Cezayir 1725 tarihli, renkli bir Cezayir tasviri. Resimde eski Cezayir’e açılan beş temel kapıdan biri olan Bab-Azoun görünüyor.
16. yüzyıldan itibaren Akdeniz’in en önemli korsan limanı olarak karşımıza çıkan Cezayir, aynı zamanda serhaddin en kozmopolit şehirlerinden biriydi. Müslüman nüfusun yanısıra, şehirde Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçmiş, yani “hidayete ermiş” her miletten mühtedi bulunmaktaydı. Cervantes ile aynı dönemde esaret hayatı yaşayan Portekizli din adamı Dr. Antonio Sosa, bu mühtedilerin içinde Brezilya, Yeni İspanya (Panama Kanalı’nın kuzeyindeki İspanyol toprakları), Habeşistan ve Hindistan da dahil olmak üzere 52 değişik memleketten insan olduğunu belirtirken iddialı bir şekilde eklemeden duramamıştı: “…dünyada hiçbir Hırıstiyan milleti yoktur ki Cezayir’de ondan gelme bir mühtedi olmasın”.
Topraksız köylülerin ekmeğini kazanabileceği ve hatta sınıf atlayabileceği fırsatlar diyarı Cezayir, adeta Akdeniz’in Amerikası’ydı. Sözü gene Sosa’ya bırakıyoruz: “Türkiye, Balkanlar, Anadolu ve Suriye’de herkes Cezayir’den bahsediyor, aynı bizim Kastilya ve Portekiz’in Hindistan’ından [yani Amerika’dan] bahsettiğimiz gibi”.
Türkler ve Mühtediler
Osmanlı korsanları: Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte sefere çıktılar
Pazarlık Dominikli rahipler, Cezayir’de Hıristiyan kölelerin serbest bırakılması için pazarlık halindeler, 1637.
Savaş zamanları Donanma-yı Hümayun ve Tersane-yi Amire’de çeşitli görevlere getirilen korsanlarımız, İstanbul’un deniz savaşlarına yatırım yapmadığı dönemlerde başlarının çaresine bakmak durumundaydılar. Cezayir, Şerşel, Becaye, Cicel, Benzert, Halkü’l-Vad, Susa, Cerbe ve Trablus gibi limanlardan 30-40 gün süren akınlara çıkıp ya denizdeki yolcu gemilerini ele geçirir ya da İspanya ve İtalya kıyılarında sahil yerleşimlerini basıp esir kaldırırlardı. 1580’lerden itibaren Cebelitarık’ın ters akıntılarını yenmeyi de başaracaklar ve Azorlar, Kanarya Adaları, Manş Denizi, Hollanda ve İngiltere kıyılarına akınlar düzenleyeceklerdi. Bu baskınlar, 1627’de İzlanda’ya, 1629’da Faroe Adaları’na ve 1631’de İrlanda’nın Baltimore limanına kadar uzanacaktı.
Her ne kadar korsanlarımız için “Osmanlı” ifadesini kullansak da, Akdeniz serhaddinin özel şartlarının ürünü olan bir kültürel çeşitliliğe dikkati çekmek isteriz. Korsanlarımız arasında Türkler kadar, Arnavut, Rum, İtalyan, İspanyol, Korsikalı, Sardinyalı, Sicilyalı ve Fransız mühtediler de bulunmaktadır. 1581’de Cezayir filosunu oluşturan 35 reisten sadece 13’ü (%37) Müslüman oğlu Müslüman ya da dönemin tabiriyle “doğuştan Türk”tür. Kalan 22 kişi (%63) ise mühtedi, yani “meslekten Türk”tür.
Son olarak bir kişinin de Yahudilikten ihtida ettiğine dikkat çekelim. Avrupa’nın her yerinden kovulan Yahudilerin bile korsanlarımızın arasında yer bulması, fırsatlar diyarı korsan limanlarının kültürel çeşitliliğinin en güzel kanıtıdır. Kuzey yelkenlilerin Akdeniz’i istila etmesi üzerine, 17. yüzyılın başından itibaren Hollandalı, İngiliz, Valon, Danimarkalı, Hamburglu kuzey korsanları başta Cezayir olmak üzere korsan limanlarına akın edecekti. Bu kuzey denizcilerinden Siemen Danseker ve John Ward gibileri, ihtida etmedikleri halde Hıristiyan denizcilerin yanına Müslüman yeniçerileri de alarak Cezayir’den akınlara çıkabilecekti. Bu, Hıristiyanlarla Müslümanların beraber korsanlık yapması demekti.
17. yüzyılın ilk yarısında altın çağını yaşayan Müslüman korsanlığı, 18. yüzyılla beraber etkisini yitirmeye başlayacak, 19. yüzyılda Avrupa devletlerinin askerî müdahaleleri sonucu tamamen ortadan kalkacaktır.
Esirler nasıl seçilirdi?
Cezayir köle pazarında satın alma kriterleri
Devletin ve beylerbeyinin payına düşenler ayrıldıktan sonra, akınlarda ele geçirilen tutsaklar köle pazarına getirilir ve alıcılarla satıcılar arasında kıran kırana bir pazarlık başlardı. Kölelerin dişlerine bakarak peksimet çiğneyip çiğneyemeceği, dolayısıyla kadırgada kürek çekip çekemeyeceği anlaşılmaya çalışılırdı. Gene, ellerinden birinin çalışmaya alışık olup olmadığını belirlemek mümkündü. Elleri narin olanlar toplumun üst tabakalarına mensup demekti; yani yüksek miktarda fidye talep edilebilirdi. Aynı zamanda avuç içine bakarak bir kölenin kaçıp kaçmayacağının ve ne kadar yaşayacağının anlaşılabileceğine inanılırdı. Satın almadan önce esirlere ileri geri gitmek, eğilmek ve zıplamak gibi çeşitli hareketler yaptırmak adettendi. Gözler dikkatli incelenir ve insanların huyunu yansıttığı düşüncesiyle fizyonomileri tetkik edilirdi. Önemli biri olduğu sandığı Cervantes’i efendisi Deli Memi satmaya yanaşmadığı için, şairimiz bu köle pazarında satışa çıkarılmamıştır.
Saray:Monarşik, yarı monarşik yönetimlerde hükümdara/hanedana özel büyük ölçekli ve örgütlü resmî-hususi konut. Osmanlı padişahlarının İstanbul ve Edirne’deki saraylarından ayrıca sadrıâzam ve vezirlerin, taşra valilerinin, derebeylerinin de mülkleri veya resmî sarayları vardı. Taşra valilerinin ikametgâhlarına “paşa sarayı” deniyordu. Buna karşılık güçlenen ve zenginleşen ailelerin, sarayları örnek alarak yaptırdıkları görkemli, hatta resmî işlevli ikametgâhlarına çoğunca konak denilmiştir. Saray-ı sultanî: Padişah sarayı, saray-ı asâfî: Sadrazam ikametgâhı, saraydar: Saray personeli, saray ağası/ağaları: Saray bölümlerini yöneten ve bekleyen görevlilerdi.
Seyfiye: “Kılıçlılar” denen asker sınıfı. II. Mahmud’dan itibaren yeni ordu örgütüne bağlı en küçük rütbeliden müşire kadar olan subay ve paşalar bu sınıfı oluştururdu. Mülkiye ve ilmiye sınıfları ile seyfiye sınıfı arasındaki rütbe – derece koşutlukları nizamname ve talimatlarla belirlenirdi.
Süfera-yı Ecnebiye: Yabancı devletlerin elçileri, İstanbul’daki başlıca daimi elçiler. Tanzimat dönemi ve sonrasında önde gelen daimi elçiler İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsveç, İran ve ABD’yi temsil ediyorlardı.
Huzur ve adalet için
II. Mahmud döneminden itibaren var olan seyfiye sınıfındaki görevliler, reayanın huzurlu yaşayabilmesi ve adaletle yönetilebilmesi için merkezde ve taşrada görev yaparlardı.
Jacques Le Goff’un (1924-2014) ilk kitaplarından biri olan Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri, detaycı anlatımı, özgün yorumları ve ilgi çekici örnekleri ile günümüz ekonomisinin tarihsel temellerini aydınlatıyor.
ORTAÇAĞ TÜCCARLARI VE BANKERLERİ, Jacques Le Goff, Çev.: Oğuz Adanır, Doğubatı Yayınları, 152 sayfa, 18 TL.
Ünlü Fransız Ortaçağ tarihçisi Jacques Le Goff’un 1956’da kaleme aldığı, Marchands et Banquiers du Moyen Age,Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri olarak Nisan’da Türkçeye çevrildi. Doğubatı Yayınları aracılığıyla, Oğuz Adanır tarafından Türk okuyucuya sunulan kitap, Avrupa’da, özellikle 14. yüzyıl İtalya örneğinde, artan ticaret trafiğiyle tüccarların giderek zenginleşmesinin yarattığı değişimi ekonomik, toplumsal ve kültürel yönleriyle ele alıyor.
Le Goff’un geniş külliyatından söz açıldığında şimdiye kadar adı hep ilk sıralarda anılan bu eser, detaycı anlatımı ve özgün yorumları ile bir sentez oluşturuyor. Bir Ortaçağ tarihçisi olmanın yanında marksist literatüre de hakim olan yazar, bu çalışmasında yükselen bankacı ve tüccar sınıfı ‘burjuvazi’, bu sınıfın yarattığı yapısal değişimlere isi ‘pre-kapitalizm’ olaak tanımlıyor. Bu yeni zengin ailelerin iyi eğitim almış, rafine zevkler edinen çocuklarının oluşturduğu ikinci nesil tüccar sınıfa ise sanata verdikleri finansal destek sebebiyle, ‘kültürel dönüşümün öncüsü’ rolünü atfediyor. Böylece Ortaçağ tüccarları, Jacques Le Goff’un penceresinden adeta Rönesans ve kapitalizmin motoru haline geliyor.
Ayrıca eserde yer alan, tüccarlık mesleğine dair övgü dolu şiirler, referansları Aristoteles’ten Thomas Aquinas’a uzanan ahlaki tartışmalar, muhasebe ve ekonomi terimlerinin ortaya çıkışına dair sunulan etimolojik arka plan ve dahası, okuyucuyu ileri araştırmalar yapmaya da teşvik ediyor.
Ortaçağ Tüccarları ve Bankerleri, Hıristiyan Avrupa’dan oluşan bir coğrafi alan içinde, yazarın deyimiyle “kendilerini ticarete adayan insanları” konu edinen, sınırları dar bir çalışma olsa da, modern ekonominin tarihsel temellerini aydınlatıcı bir role sahip. Altı sayfalık kaynakçasıyla göz dolduran bu eserin, çeviri konusunda karnesi akademik kariyeri kadar parlak bir isim tarafından Türkçeye kazandırılmış olması da değerli.
Tüccar sınıfı Ortaçağ tüccar sınıfının sahip olduğu ve sonraki nesillere aktardığı günlük yaşantıdan yola çıkılan kitaptaki anlatımlar, freskler, şiirler ve anekdotlarla destekleniyor.
Arap İsyanı’nın başrolündeki isim Şerif Hüseyin’in uzaktan kuzeni olan Şerif Ali Haydar Paşa, Osmanlı Devleti’nin 1916’da Mekke’ye tayin ettiği son emir. İsyana karşı mücadelenin aktörlerinden biri olan ve imparatorluğa sadakatini koruyan paşanın günlükleri kitaplaştırıldı.
SON MEKKE EMİRİ ŞERİF ALİ HAYDAR PAŞA ANLATIYOR, George Stitt, Çev.: Yusuf Selman İnanç, Kronik Kitap, 314 sayfa, 28 TL.
Osmanlı Devleti’nin Mekke’ye tayin ettiği son emir olan Şerif Ali Haydar Paşa, 1916’da Arap İsyanı üzerine bu göreve getirilmişti. A Prince of Arabia, The Emir Shereef Ali Haider (Türkçedeki adıyla Son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa Anlatıyor)kitabının hikayesi, Şerif Ali Haydar Paşa’nın günlüklerinin eşi Prenses Fatma tarafından çevrilerek George Stitt’e göndermesiyle başlıyor. Paşanın hatıratı, Smitt’in titiz çalışmasıyla eserleştirilmiş, Türkçeye Kronik Kitap aracılığıyla Yusuf Selman İnanç tarafından çevrilmiş.
Saltanat ve hilafetin ilgasına dair yeni ve daha berrak bir bakış imkanı sunan eser, İbn-i Suud ve Vehhabîlerin Mekke ve Medine’yi nasıl ele geçirdiğine tanıklık eden birincil bir kaynak. Günlüklerde, imparatorluğun Arap toprakları için attığı adımlardan Arap isyanına uzanan süreçte Arabistan’ın Osmanlı hakimiyetinden çıkmasına ve daha sonra Türkiye’nin bu bölgeyle ilgili tutumuna değiniliyor.
Arap İsyanı’nın başrolündeki isim Şerif Hüseyin’in uzaktan kuzeni olan Şerif Ali Haydar Paşa, yalnız görev süresince değil ömrü boyunca imparatorluğa olan sadakatini hiç kaybetmemiş. Osmanlıların Evkaf Nazırlığı ve Meclis-i Mebusan ayanlığı görevlerinde de bulunmuş Şerif Ali Haydar Paşa, bugün Türkiye’de pek az tanınmakta. Yavuz Sultan Selim döneminde ona mukaddes emanetleri yollayan Şerif Bereket’in torunlarından olan paşa, Abdülaziz döneminde İstanbul’da doğmuş (1866) ve çocukluğunu burada geçirmiş.
Arap İsyanı günlerinde, Arapların Türk hakimiyetinde olmadıkları sürece huzurla yaşayamayacağını savunmuş ve Medine’de Fahrettin Paşa’nın yanında Şerif Hüseyin ve adamlarına karşı mücadelenin bir aktörü olan paşanın bu sadakati, isyan günlerinde başına bela da açmış ve nitekim birçok kuzeni İngiliz desteğiyle kurulan çeşitli Arap devletlerinin başına geçerken, kendisi Beyrut’ta 1935’te çile ve sefalet içinde ölmüş.
İmparatorluğun son dönemlerindeki İstanbul yaşantısından, devlet yönetimindeki karmaşalar ve hükümet içi çekişmelere birçok konuyu bugüne aktaran eser, İttihat ve Terakki faaliyetleri, 31 Mart Vakası, 1. Dünya Savaşı, Mithat Paşa’nın sürgünü, Sultan II. Abdülhamid’in ıslahatları ve VI. Mehmed Vahdeddin’in ülkeyi terki gibi birçok vakaya da yer veriyor.
Şerif Ali Haydar Paşa Şerif Ali Haydar (en önde, ortada), Medine’de Cuma namazı çıkışında (1916). Osmanlı Devleti’nde nazırlık, ayanlık gibi makamlarda bulunan Şerif Ali Haydar Paşa, çok istediği Mekke Emirliği görevine 1916’da getirilmiş ve iz bırakmıştı.
Yayımcılık-dergicilik ve grafik tasarım açısından çok ileri seviyedeki bu yayın aylık olarak neşrediliyor, üstüne üstlük ücretsiz dağıtılıyordu. Cevad Gültekin tarafından yönetilen ve dört yıl boyunca yaşayan dergi, bir zamanlar Türk basın tarihindeki kalitenin ne denli yüksek olduğunun da bir kanıtı.
İstanbul Elektrik ve Tramvay Şirketi’nin çıkarmış olduğu Amelî Elektrik isimli dergi 1926’da eski Türkçe olarak başladığı yayın hayatını 1930’lu yılların sonuna kadar sürdürmüştür. Günümüzde bazı dergilerin ulaşmayı hayal bile edemedikleri sayıda basılan ve elektrik şirketinin abonelerine ücretsiz dağıtılan bu dergi, çok yüksek bir tirajla basılmasına rağmen çok nadir bulunan, zaman zaman sahaflarda sayılarına tek tük rastlanan bir süreli yayındır.
Kapağında “Dersaadet Elektrik ve Tramvay Şirketleri tarafından her ay neşrolunur Mecmua’dır” altbaşlığının yer aldığı, genel olarak 40 sayfadan oluşan derginin amacı; elektrik abonelerine ve tramvay müşterilerine bu alanlarda bilgi vermek, onları bu alanlardaki yenilik, değişim ve gelişmelerden haberdar etmektir. Künyesinde “İstanbul Elektrik Şirketinin Risâle-i Mevkutesidir” yazan dergi, Beyoğlu’nda Tünel Meydanında bulunan Metro Han’ın birinci katındaki 14 numaralı odasından yönetilmektedir. Derginin 3. sayıdan itibaren müdir-i mesul’ü İleri gazetesi mensuplarından Cevad Gültekin’dir. Bu kişi Şubat 1926’dan ulaşabildiğimiz son sayı olan 66. sayının çıkış tarihi Mayıs 1934 yılına dek aynı görevi sürdürmüştür. İlk birkaç sayısı Matbaa-i Ahmed İhsan ve Şürekası’nda basılan derginin daha sonraki bütün nüshaları Kağıtçılık ve Matbaacılık Anonim Şirketi (Fratelli Hayim) tarafından yayımlanmıştır.
Yönetim yeri: Metro Han
Amelî Elektrik dergisi yönetimi, Beyoğlu’nda Tünel Meydanındaki Metro Han’ın birinci katında, 14 numaralı odasındaydı.
Bu derginin bazı sayıları özel konulara ayrılmıştır. Bunlardan biri Kanunsani-Şubat 1933 tarihinde yayınlanan 59 numaralı dergidir. Bu sayı “Elektrik cereyanı, tesisatı ve aletlerinin fiatı hakkında rehber” ismiyle küçük bir kitapçık olarak yayımlanmıştır. Ayrıca derginin “Kuizin” adıyla yayınladığı bir özel ilave de bulunmaktadır. Bu broşür küçük bir yemek tarifleri kitapçığıdır. Amelî Elektrik’in Fransızca olarak yayımlanan nüshaları da vardır.
Amelî Elektrik dergisinin bilinmeyen bir diğer özelliği de 1928 yılında yayımlamış olduğu Almanach de l’Améli Electric isimli kitaptır. 23×15,5 cm ölçüsünde 42 sayfadan oluşan resimli-ilanlı bu kitap, hem M. Seyfettin Özege Katalogu’nda hem de Hasan Duman’ın Osmanlı Salnameleri isimli çalışmasında kayıtlı değildir. Bu yıllık ayrıca Türkçe olarak da yayımlanmıştır.
Özel konulara özel sayılar Dergi, özel konulara ayrılmış sayılar çıkartırdı. Bunlardan biri olan Kanunsani-Şubat 1933 tarihinde yayınlanan 59 numaralı dergide, “Elektrik cereyanı, tesisatı ve aletlerinin fiatı hakkında rehber” ismiyle küçük bir kitapçık yayımlanmıştı. Ayrıca derginin “Kuizin” adıyla bir yemek tarifleri kitapçığı da ilavesiydi. Amelî Elektrik’in Fransızca yayımlanan nüshaları da vardı.
Yayının reklam gelirini arttırmak için yaptığı tanıtımlarda, derginin tirajı ve dağıtım şekli hakkında bilgiler vardır. Bunlardan çift sayfa olarak verilen büyük bir reklamda aynen şu ifadelere yer verilir:
“Metro Han’ından 24 metre daha yüksek.
Amelî Elektrik mecmuasının yalnız bir numrosunun bütün nüshaları birbiri üzerine konulacak olursa
Metro Hanından 24 metre daha yüksek
bir yığın vücude getirilir ki bu yığın 1690 kilogram sıkletindedir.
Sanatkârân ve tüccarân ve bilumum ilân sahipleri biliniz ki Amelî Elektrik şirketin bütün abonelerine ita edildiğinden 38.500 aile ocağına dahil olmakta ve 150.000’den fazla karinin (okuyucunun) elinden geçmektedir”.
Amelî Elektrik dergisinin bir başka özelliği de çok şık ve estetik kapaklara sahip oluşudur. Bu kapakların pek çoğu Fratelli Hayim tarafından yapılmış çizim ve tasarımlardır. “Kaatçılık ve Matbaacılık Anonim Şirketi / Société Anonyme de Papeterie et d’Imprimerie” adı altında faaliyetini sürdüren bu firma, İstanbul matbaalarının en güçlülerinden ve uzun ömürlülerindendir. Kurucu ve sahiplerinden Fratelli Hayim, Türk matbaacılık sanayiine uzun yıllar hizmet etmiş bir Yahudi vatandaşımızdır.
Dergi koleksiyonunda şirketin Tünel’de merkezi konumundaki Metro Han’ı gösteren bir çizim (Teşrinsani 1926, sayı: 12), Elektrik Şirketi’nin İstanbul’daki merkez ve şubelerini işaretleyen bir harita da (Kanunsani 1927, sayı: 14) bulunmaktadır.
Amelî Elektrik dergisinin diğer bir kapağı da, dergicilik ve grafik tasarım açısından çok nadir bir durum sunmaktadır. Burada 1914, 1925, 1926 yılları arasında İstanbul’daki petrol, erzak, elektrik, tramvay fiyatlarındaki artışlar saptanmış, tramvay ve elektrik fiyatlarının en az zamlanan metalar olduğunu kanıtlayan bir grafik çizelge (Teşrinevvel 1926, Sayı: 11) verilmiştir.
Amelî Elektrik sosyal hayatın modernleşme süreci açısından dikkatle incelenmesi gereken bir dergi, İstanbul’a elektrik, ışıklandırma (tenvirât), buzdolabı, havagazı ocağı, vantilatör, elektrikli ütü gibi ev araçlarının girişi ve yaygınlaşması açısından araştırılacak ilk elden bir kaynaktır.