Etiket: Sayı:50

  • En eski ‘Beşiktaşlılar’ Avrupa’dan geldiler!

    En eski ‘Beşiktaşlılar’ Avrupa’dan geldiler!

    İstanbul-Beşiktaş merkezinde ortaya çıkarılan ve MÖ 3000’lere tarihlenen mezar yapılarının, dünyanın bilinen en eski krematoryumu (yakmalık) olduğu ortaya çıktı. Konuyu erken Türk tarihine bağlayan kimi “uzmanlar”ın söylediklerinin aksine, arkeolojik bulgular bu yapıların Makedonya ile bağlantısına işaret etmekte.

    Kabataş-Mahmutbey Metrosu, Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sayıdaki mezar yapısı ile 70 civarındaki gömü, Türkiye, Avrasya ve Önasya Öntarihi’nin yeniden yazılması gerektiğine işaret etmeye başlamıştır. “Türk kültürüne ait kurganlar” olduğu yönündeki haberlerle kamuoyunun ilgisini çeken mezarların sayısının daha da artması beklenmektedir. Dönem olarak Tunç Çağı’nın başlarına (MÖ 3.000’ler) tarihlenen Beşiktaş gömülerinin kaba yonu moloz taşlarla oluşturulmuş kromlekli (çevre duvarlı) mezar yapıları olduğu, müze uzmanlarının gerçekleştirdikleri genişleme ve derinleşme çalışmaları sonucunda anlaşılmıştır.

    Beşiktaş’ta güncel durum Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan kromlekli mezarların güncel durumu.

    Beşiktaş mezarlarının en dikkati çekici özelliği, günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce inşa edilmiş olmaları ve kurgan kültürünün öncüsü sayılabilecek mezar mimarilerine sahip bulunmalarıdır. Taşların düşük bir irtifada yığma toprakla ya da taşla oluşturulan küçük bir tepeyi dışarıdan çevrelemesiyle inşa edilen bu tip mezarlara “Höyüklü Kromlek” de denilmektedir. Bu tip mezarlarda gömüyü halka biçiminde çepeçevre saran taş dizisi tepeciğin dışında yer almakta olup, yığma tepecikler en fazla 1 m yüksekliğe ulaşırlar.

    Beşiktaş kromlek mezarları değişik ölü gömme gelenekleri içermektedir. Bünyesinde bir ya da birden fazla kremasyon (yakılmış) gömüyü barındıran mezarların ayrıca ceset yakma mekanı olarak da kullanılmış olduğu gözlenmektedir. Cesetlerin birçoğunun mezar içinde yakıldığı, uygulamadan sonra dağılan kemiklerin bir kenara toparlandığı, bu sırada sağlam kalmış kemiklerin küçük parçalara ayrılmış olduğu saptanmıştır.

    Mezardaki insan silüeti Cesetlerin birçoğunun mezar içinde yakıldığı Beşiktaş’ta bu durumu kanıtlayan çok önemli bulgular saptanmaktadır. Bir mezarda cenin pozisyonunda yakılmış bir bireyin uygulama sonrası kemiklerinin hemen yanı başına toparlanmış olduğu zeminde belirmiş insan siluetinden anlaşılmaktadır.

    Kurganların prototipi olan kromlek mezarların öncelikle çevre duvarları inşa edilmiş ve mezar alanı belirlenmiştir. Böylelikle kremasyon töreni için mekan oluşturulmuş ve ölü yakma işlemi, mezar için belirlenmiş alan içinde gerçekleştirilmiştir. Bu arkeolojik gerçeklik, Beşiktaş mezarlarının dünyanın bilinen en eski krematoryumu (yakmalık) olduğunu da belgelemektedir. Cesetler yakıldıktan sonra kimi zaman “urne” denilen iri kapların içine yerleştirilmiştir. İnsan kemiklerinin beyaz renkli ve iri parçalı görünüşleri ise, yakma işleminin çok yüksek ısıda gerçekleşmediğine işaret etmektedir.

    Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı (İndo-Ari) toplumlar tarafından uygulanmış olduğu görülmektedir. MÖ 1700’lü yıllarda Hattuşa’yı (Çorum, Boğazköy) siyasi yönetim merkezi yaparak Anadolu’nun ilk merkeziyetçi devletini kuran Hitit toplumunun, kremasyon geleneğini özellikle soylu cenazelerinde uygulamış olduğu saptanmıştır. Bugüne değin hiçbir kralının mezarı saptanamamış olan Hititler’de, krallarla birlikte yönetici ve ruhban sınıf ölülerinin de yakılmış olduğu düşünülmektedir. Hattuşa-Osmankayası mevkiinde açığa çıkarılmış olan kremasyon gömülerin çok büyük olasılıkla Hitit kralları ile yönetici-ruhban sınıfa ait oldukları söylenebilir. Bu durum, kremasyon geleneğinin sıradan bir cenaze uygulamasını olmadığına, Hint-Avrupalı elitler için büyük önem taşıdığına işaret etmektedir.

    Arkeolog Gökhan Ortak, Prof.Dr. Şevket Dönmez’e söz konusu mezar hakkında bilgi veriyor.

    Hititler ile diğer Anadolulu Hint-Avrupalı toplumların köken sorunu yüzyılı aşan bir süredir tartışılmaktadır. Hititler’in Anadolu’ya dışarıdan geldikleri teorisi son yıllarda İngiliz arkeolog Colin Renfrew ile Türk arkeolog Önder Bilgi tarafından karşı tezler ile eleştirilmeye başlanmıştır. Colin Renfrew, Çatal Höyük’ün bugün Avrupa’da yaşayan Batı Aryanlar’ın çıkış noktası olduğunu ileri sürmüş; Önder Bilgi ise Bafra yakınlarındaki İkiztepe’de Hint-Avrupalı bir halkın yaşadığını ve bu yerleşmenin Hitit Kralllığı’nın kuruluşunda katkısı olduğunu savunmuştur. Her iki teorinin ortak noktaları, Hint-Avrupalıların Anadolu’nun yerli halkı olduğu, Hititlerle aynı coğrafyada yaşamış olan Asiatik kökenli Hattiler’in ise Anadolu’ya dışarıdan geldikleri hususudur.

    Beşiktaş kromlek mezarları Hitit toplumunun kökeni temelindeki sözkonusu bu tartışmaları sonuçlandıracak arkeolojik bulgular sunmaya başlamıştır. Avrupa-Asya geçişinin en uygun noktasında konumlanmış olan Beşiktaş mezarları, çok büyük olasılıkla göçebe ya da yarı-göçebe bir topluma ait olmalıdır. Arkeolojik kazı alanında mezarlar dışında başka bir mimari kalıntıya rastlanmamış olması, bu görüşümüzü şimdilik destekler niteliktedir. Ayrıca, ölü yakma işlemlerinin mezar sınırları içinde gerçekleştirilmiş olması, Beşiktaş sakinlerinin kremasyon için özel bir mekanı yani bir yapısı bulunmadığını göstermektedir. Bu bağlamda, Beşiktaş sakinlerinin kalıcı bir yerleşmesi yoksa suyun öteki yakasına geçmek için geldikleri İstanbul Boğazı kıyısında belli bir süre geçici kamp yerlerinde yaşadıkları, bu sırada bölgeyi gömü alanı olarak kullandıkları düşünülebilir. Eğer bu bir göç hareketi ise, sözkonusu göçün kısa bir süreçte gerçekleşmediğini söyleyebiliriz.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin başarılı çalışması

    Yıllardır yaptığı titiz kazılarla “Kent Arkeolojisi” konusunda Batı müzeleri ile rekabet edebilecek bir konuma gelen İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Beşiktaş’ta yine başarılı bir proje gerçekleştiriyor. Arkeolog Mehmet Ali Polat ile Gökhan Ortak, Müze’nin yetiştirdiği önemli uzmanlardan.

    Kazılar henüz tamamlanmamış olsa da, kremasyon geleneğindeki kromlekli mezar yapılarını inşa eden Beşiktaş sakinlerinin nereden gelmiş olabilecekleri temelindeki sorular yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştır. Kimi görüşler bu insanların Karadeniz’in batısı ya da kuzey-kuzeybatısından geldikleri yönündedir. Ancak konu ile ilgili gerçekleştirdiğim kütüphane çalışmaları, benzerliklerin Yunanistan Makedonyası ile olduğuna işaret etmektedir. Orta Makedonya’daki Erken Tunç Çağı’na tarihlenen Kriaritsi-Sykia nekropolü, mezar planları ve ölü gömme gelenekleri bakımından Beşiktaş kromlekli mezarları ile tesadüfü aşan benzerlikler içermektedir. Çağdaş olan bu iki mezarlığın konumu, eğer bir göç hareketi varsa, bunun MÖ 3000’lerde Güney Balkanlar’dan kaynaklanıp, İstanbul Boğazı üzerinden Anadolu’yu hedeflemiş olduğunu göstermektedir. Bu durum ayrıca, Anadolu’ya kremasyon geleneğinin tarihini ve geliş yolunu açıklamaya da başlamıştır. Bu bağlamda, tüm bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş Erken Tunç Çağı toplumunun Anadolu’da yaklaşık olarak 1300-1400 yıl sonra yani MÖ 2. binyılda Hitit Krallığı’nı kuracak ve soylularının cesetlerini yakacak olan insanların atası olabileceği hususunun tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

    Beşiktaş kromlekli mezarlarının Türkler’le olan olası ilişkileri uzun süredir gündemi meşgul etmektedir. Yalnızca gazete haberlerine dayanan sürecin başlangıcında hiçbir arazi gözlemi gerçekleştirmeden, kaynak çalışması yapmadan konuyu erken Türk tarihine bağlayan kimi uzmanların, aşırı milliyetçi hırslarına mağlup oldukları ve bilimsel tarafsızlıklarını yitirdikleri izlenmiştir. Geçen süre ve ortaya çıkan yeni bulgular ile gelişmeler, hiçbiri arkeolog olmayan bu uzmanların ne denli yanıldıklarını göstermeye başlamıştır. Konu, Beşiktaş kromlekli mezarlarını arkeolojik coğrafya ölçeğinde basite indirgeyen, milyonlarca km2’lik alanları günümüz uçak yolculuğu mantığında gözlemleyen bu uzmanların değerlendirmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Arkeoloji temel eğitimi olmayanların popülizm temelinde sosyal medya kullanıcılarını heyecanlandırıp, etkilemek için yaptıkları sığ ve basit değerlendirmelerin ne denli boş olduğu arkeolojik gerçekliklerle kendini göstermiştir.

    Kriaritsi-Sykia Nekropolü: Beşiktaş’takiyle aynı

    Yunanistan Makedonyası’nda yer alan Kriaritsi-Sykia Nekropolü, Beşiktaş gibi Erken Tunç Çağı’na tarihlenmiştir. Mezar planları, boyutları, kremasyonların yerleştirildiği taş kutular ve yakma geleneği Beşiktaş kromlekli mezarları neredeyse aynıdır.

    Türkler’in tarihlerini Çin kaynaklarından ibaret sayan, Türk-Moğol akrabalığını savunan bazı biliminsanlarının MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferisinde yaşamış Sakalar’ın (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli ögesi olduğunun farkında varamadıkları görülmektedir. Tarihsel kabul Türk adının ile kez 8. yüzyılda Göktürk Dönemi’nde kullanıldığı üzerinedir. Oysaki Zerdüşt Dini’nin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı 5. yüzyılda yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tur”, “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan Ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır. Avesta’da Tura adı, Amu Derya ve Sir Derya havzalarında yaşayan insanlara verilmiştir. Bu durumda Turan Ülkesi’nin Geç Antik Çağ’da Türkler’in yaşadığı coğrafya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda MÖ 4. yüzyılda başlayıp MS 11. yüzyıla uzanan Avesta-Şehname sürecinde Türkler’e Ariler’in verdiği ilk ismin Tur-Tura olduğu, ülkenin ise Turahya ve Tura olduğu anlaşılmaktadır.

    Avesta’da Türkler’e yapılmış atıf çok daha erken dönemlere taşınabilir. Zerdüşt dinine ait ilk kutsal kitabın çok büyük olasılıkla MÖ 4. yüzyılın başlarında kaleme alınmış olduğu düşünülmektedir. Zerdüşt’e ait hafızalardaki kutsal sözlerin kıdemli Moglar (rahipler) tarafından yazılıp, nüshalarının çoğaltılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kaleme alınmaya başlanan ilk Avesta’nın özellikle Akhaimenid (Pers) kralı III. Darius (MÖ 336-330) döneminde 120 bin adet boğa derisine altın suyuyla yazılıp, çoğaltılmış olduğu ve bunların da imparatorluğun siyasi yönetim merkezi Persepolis’te koruma altına alındığı bilinmektedir. Büyük İskender MÖ 330 yılının Ocak ayında Persepolis’i yakarak tahrip etmiş ve bu sırada kutsal metinler de yokolmuştur. Sonraki süreçte Parth Krallığı (MÖ 2 yüzyıl- MS 3. yüzyıl) ve özellikle Sasaniler (226-651) bu felaketi telafi etmeye çalışmışlar ve eldeki metinleri Yeni Avesta’ya dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda yokedilen ilk kitapta Türklere işaret eden “Tur”, “Tura” ve “Turahya”nın terimlerinin mevcut olduğu ve Yeni Avesta’ya da buradan aktarılmış olduğu kuvvetle muhtemeldir.

    Bu değerlendirmeler, Pers dünyasında Türkler’in MÖ 4. yüzyıldan beri bilindiğine ve yazılı belgelerde yer almış olabileceğine işaret etmektedir. Zaten MÖ 6 ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka heyeti tasvirleri, Pers kutsal kitabı Avesta’da anılan Türkler’in arkeolojik kanıtlarından başka bir şey değildir. Ortaçağ’da yazılmış olan, konuları yarı tarihi yarı destansı anlatan Şehname (Şahlar Tarihi), Avesta’dan sonra Tur ve Turan isimlerinin geçtiği ilk yazılı kaynaklardan biridir.

    Beşiktaş’taki kromlekli mezarların, kremasyon gömülerin Türklerle ya da Türklerin atası olabilecek toplumlarla ilgili olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyorum. Arkeologların gündeme getirmesi ve tartışması gereken bir konunun gazeteciler tarafından manşetlere taşınması, Türkiye, Avrasya ve Önasya arkeolojisini bilmeyen tarihçiler ve hititologlar tarafından desteklenmesi maalesef Türkler’le ilgisi olmayan bu mezarların gereksiz ve yanlış bir biçimde kamuoyuna sunulmasına, arkeolojik bir kirlenmenin oluşmasına neden olmuştur. Yeni keşiflerle durmadan gelişen ve değişen arkeoloji, bir yandan da “magazinsel” bir boyuta ilerlemektedir.

    Şevket Dönmez inceledi

    Prof.Dr. Şevket Dönmez, alandaki laboratuvarda kazıda bulunmuş ve onarılmış bir çanağı inceliyor.

    Arkeolojinin temel heyecanı, toprağın içinde ne olduğunun bilinmemesidir. Kazılarla açığa çıkan mimari kalıntılar ile küçük buluntuların ne anlama geldiklerini bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla ilgilenen insanlara duyurulması ise kazı başkanları ile arkeologların başlıca görevlerindendir. Geldiğimiz noktada arkeolojik bilgilendirmelerin akademik yollar yerine çok hızlı ve popüler bir şekilde, üstüne üstlük giderek artan bir oranda gerçekleştiğini görmekteyiz. Arkeolojinin temel özelliği ve gerçekliği somut bulgudur. Bulgu bir döneme aittir ve arkeolojik bir kimliği vardır. Bulgunun kimliği, açığa çıktığı bağlamın kültürüdür. Arkeolojik bulgunun ne dönemini ne de kimliğini değiştirebilirsiniz. Belli bir süre yanıltılabilirsiniz ancak sürecin sonunda, başka kazılarda ortaya çıkan benzer bulguların da yardımıyla konu edilen bulgu ait olduğu döneme ve kültüre iade edilecektir. Sözkonusu iade sürecini Beşiktaş kazıları ile de yaşamaktayız. Arkeolojik kirlenmeler maalesef böyle başlar, yıllar içinde birikir, gerçek uzmanların bunları temizlemesi ise onlarca yıl alır.

    Beşiktaş kromlekli mezarlarının coğrafi düzlem ve ölü yakma geleneği temelinde Türk toplumları ile ilgili bulunmamaktadır. Türkler, öntarihleri ve tarihleri boyunca ölülerini beden bütünlüğünü koruyarak (inhumasyon) toprağa gömmüşlerdir. Hazar Denizi’nin doğusundaki uçsuz bucaksız Amu Derya (Ceyhun) ve Sir Derya (Seyhun) havzalarında göçebe olarak tarihlerine başlayan Türk toplumları, Gök Tanrı (Tengricilik) ve Zerdüşt dinleri gibi inanç sistemlerinde ölülerini yakma gereği duymamışlardır. Soylularını kurganlara, çoğunlukla mumyalayarak defneden Türk toplumları için ölülerini saklamak, ata kültünün yaşatılması bakımından hayati bir öneme sahipti.

    Türk coğrafyasında ölü yakma uygulaması Hint-Avrupalı göçebeler ile Hintli Aryanlar’ın bir geleneği olarak ortaya çıkmış ve günümüze değin varlığını sürdürmüştür. Hindular’dan Budistler’e geçmiş olan kremasyon uygulaması, sonraki süreçte Budizm’in de bir parçası olmuştur. Tarihsel süreçte Budizm’i benimseyen ve ayrıca Çinlileşmeye başlayan Türk toplumları kolay bir biçimde asimile olmuşlar ve ölülerini yakmaya başlamışlardır. Öz kültürlerinden, benliklerinden, tarihlerinden ve geleneklerinden koparılmış olan, Türklükle ilgisi kalmayan toplumların kremasyon geleneğine sahip olmaları nedeniyle, ölü yakma uygulamasının bir Türk geleneği olduğunu düşünmek arkeolojik ve antropolojik cehaletten başka bir şey değildir. Ayrıca ne antik Pers kaynaklarında ne de Avesta ile Şehname’de Türk toplumlarının ölülerini yaktıklarına dair herhangi bir atıf bulunmamaktadır. İslâmiyet’le birlikte mumyacılık geleneğini bir süre daha devam ettirmiş olan Oğuz ve Türkmenler’in, Batı’ya yani Önasya’ya kümbet ve türbe geleneğinde mumyalama uygulamasını taşımış oldukları gözlenmektedir.

    Türk toplumlarının öntarihi eski Pers kaynaklarından izlenebilmektedir. MÖ 6. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Öntarih Dönemi’ndeki Türkler’in Sakalar’la (Doğu iskit) başlayan süreci, Massagetler (Ma-saka), Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar’la son bulmuştur. Ölü gömme geleneği olarak Gök Tanrı (Tengricilik) ve Zerdüşt dini temelinde inhumasyonu uygulayan Türk toplumlarının bir Hint-Avrupa âdeti olan kremasyonu hiçbir zaman tercih etmemiş olduklarını belirtmek isterim.

    Kremasyon uygulaması

    Prof. Dr. Şevket Dönmez kremasyon uygulaması sonrasında bir araya getirilmiş insan kemikleri hakkında arkeolog Hasan Binay’dan bilgi alıyor.

  • Orient Express’e saldırı: Soydular, rehin aldılar ve kaçtılar…

    Orient Express’e saldırı: Soydular, rehin aldılar ve kaçtılar…

    1891 Mayıs’ında İstanbul’dan Viyana’ya hareket eden Orient Express (Şark Sür’at Katarı), Sinekli ile Çerkezköy arasında saldırıya uğradı. Treni raydan çıkaran Kaptan Anastaş liderliğindeki eşkıya çetesi hem yolcuların değerli eşyalarını aldı hem de beş yolcuyu dağa kaldırdı. Avrupa çapında skandal yaratan hadisede, eşkıyaya 8700 Osmanlı lirası (200 bin Frank) fidye ödenerek rehineler kurtarıldı; çetesi yakalandı, Anastaş ve götürdüğü para hiç bulunamadı.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde 1836’da faaliyete geçen yataklı vagonlu tren katarları, Avrupa’da ancak 1883 yılında devreye girecektir. Avrupalılar 19. yüzyılın en önemli ulaşım aracından yararlanmakta çok geç kaldılar. Ancak 1883 sonrasında krallar, soylular, bankerler, maceraperest ve seyyahlar yaşam tarzlarını derinden etkileyecek Orient Express ile yeni, lüks, hızlı ve güvenli bir ulaşım aracına kavuştular.

    Paris ve Viyana’dan yola çıkan trenler Avrupa’nın en doğusuna kadar gidiyordu. Paris’ten kalkıp lüks bir ortamda 82 saatte İstanbul-Sirkeci istasyonuna gelebilmek, o tarihlerde Avrupa sosyetesi için büyük bir yenilikti. Ne var ki 31 Mayıs 1891’de İstanbul’dan hareketle Viyana’ya gitmek üzere yola çıkan Orient-Express’in Sinekli istasyonu ile Çerkezköy arasında eşkıya saldırısına uğrayıp soyulması ve bazı yolcuların eşkıya tarafından dağa kaldırılması, hanedanları, diplomatları, soyluları, politikacıları etkileyen dünya çapında bir olay oldu.

    İlk sefer, ilk resim 1883 tarihli bu gravür, buharlı Şark Ekspresi trenini ilk seferini gerçekleştirirken gösteriyor.

    Sirkeci’den Viyana’ya gitmek üzere 31 Mayıs 1891 akşamı hareket eden Şark Sür’at Katarı (Orient Express) Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında, eşkıya tarafından demiryolunun tahrip edilmesi sebebiyle hattan çıkar. Katarı ablukaya alan eşkıya, yolcuların tamamını indirerek, üzerlerinde, bagajlarında değerli eşya cinsinden ne varsa soyar. Alman Sefareti’nden Sadaret’e gönderilen bir yazıda, sadece dokuz yolcudan 4993 Mark çalındığı bildirilir. Direnen bazı yolcular yaralanır.

    Haydutlar, katarın makinisti Freudiger ile 1. mevkiden beş yolcuyu dağa kaldırır. Alman vatandaşı rehineleri, Saray-Vize arasındaki dağlık bölgede saatlerce yağmur altında yürüten eşkıya çetesinin başı, Kaptan Anastaş adlı, hakkında Karakaçan, Ulah, Yunan olduğuna dair rivayetler olan biridir. Dramalı eşkıya Hasancık da yardımcı olmuştur. Rehinelerden makinist Freudiger ile Almanya’nın muteber tüccarlarından Moris İsrael isimli Alman vatandaşı, iki yüz bin Frank kurtuluş fidyesi tedarik edilmezse rehinelerin öldürüleceği haberini yetkililere iletip, paraları kararlaştırılacak yere getirmek üzere serbest bırakılırlar. Diğer rehineleri yanlarına alan eşkıya, dağda ilerlemeye devam eder.

    Orient Express 1895 tarihli fotoğrafta Şark Ekspresi, İstanbul’da yol alıyor; Küçük Ayasofya Camii’nin yanından geçiyor.
    Karlar altında yolculuk 1888-1889 tarihli kış seferlerinin reklamını yapan poster. Seferler Londra-Paris-Viyana, Paris- İstanbul, Paris-Budapeşte şeklindeydi.

    Çatalca Mutasarrıflığı, durumun nezaketi itibariyle sabah erkenden Sultan II. Abdülhamid’i olaydan haberdar eder. K. Çekmece, Baruthane tarafındaki bir bölük piyade, jandarma ve Hassa askerlerinden bir kısmı hemen bölgeye nakledilir. Sorunların çözümünde kendine özgü metotları olan II. Abdülhamid, eşkıyanın takibi için ordu kumandanlarını geriye bırakıp, güvendiği adamlarından olan İbrikçibaşı Hasan Ağa’yı görevlendirir.

    Bir önceki yıl İzmit civarında ortaya çıkan eşkıyanın ele geçirilmesindeki başarılarından dolayı, tecrübesine istinaden görevlendirilen İbrikçibaşı Hasan Ağa, emrine jandarma, polis ve on beş bin kuruş verilerek yetkilendirilir. Fidye haberi gelince, devletin hazinesinden karşılanıp Osmanlı Bankası’ndan çekilmek üzere paranın temini için emir verilir. Rehineler kurtarılıncaya kadar askerî operasyona girişilmemesi, takibatın sivil vasıtalarla istihbarat temini maksadıyla yürütülmesi kararlaştırılır. Eşkıyaya fidye olarak verilecek sekiz bin yedi yüz elli Osmanlı lirası karşılığı olan iki yüz bin Frank, Moris İsrael’e Osmanlı Bankası’ndan ödenmekle, bankaya iadesi lazım geldiğinden Dâhiliye bütçesine ilave edilecektir.

    Soygun ve rehine alınması haberinin Avrupa’da duyulmasıyla birlikte Almanya, İtalya, Avusturya, Fransa gibi ülkeler Osmanlı Devleti’ni sefaretleri vasıtasıyla tacize başlarlar. Avrupa’nın kibar insanlarının, elçiler ve ailelerinin en önemli ulaşım aracı trenin eşkıyanın tasallutundan kurtarılmasının önemini hatırlatırlar.

    Avrupa’nın olur olmaz meseleleri Osmanlıların içişlerine karışmak için kullanma gayreti bu olayda da 2. Abdülhamid’i çok ürkütür. Rehinelerin can güvenliğinin tehlikeye düşürülmeden bir an evvel serbest bırakılmalarını sağlanmasına Osmanlı Devleti’nin azami gayret sarfetmesi için diplomatik kanallardan uyarı ve ultimatomlar yağdırılır.

    Türkiye’de yasaklanan Fransız dergisi

    Paris merkezli Le Petit Journal dergisinin 20 Haziran 1891 tarihli nüshası. “Şark’ta Eşkıyalık” kapağıyla çıkan bu sayının dağıtımı, Türkiye’de yasaklanmıştı.

    2. Abdülhamid, Almanya, Avusturya ve İtalya gibi ülkelerin baskıları karşısında şaşkın ve tutarsız davranan Sadrazam Kâmil Paşa’yı eleştirir. Kendisi de bizzat kriz yönetiminin başına geçerek, hükümeti Mabeyn Başkâtibi Süreyya Paşa üzerinden aktarılan emirlerle yönlendirir. İstanbul’daki sefaret mensuplarıyla toplantılar yapılır, onların soygunda hükümetin ihmali olduğu suçlamasına itiraz edilerek İtalya’daki, Amerika’daki eşkıyalık, silahlı tren soygunlarından örnekler sefirlere aktarılır. Roma Sefareti, Rumeli ve Anadolu demiryollarında görevli İtalya tebaasından pek çok kişi bulunduğundan bunların mal ve canlarına bir zarar geldiğinde Devlet-i Aliyye’nin sorumlu tutulacağına dair İtalya hükümetinin kararını iletir. Türkiye’deki İtalya Sefareti tercümanına verilen cevapta “olaydan büyük üzüntü duyulmakla birlikte Osmanlı hükümetinin görevini yerine getirmeyi ihmal etmediği ve diğer ülkelerde de bu gibi eşkıyalıklar vuku bulduğu hatta İtalya’da iki yüz yetmiş kişiden ibaret bir haydut çetesinin aylarca şekavet ettikten sonra ancak keşfedilebildiği, bu münasebetle iki dost devletin diğerini sorumlu tutmasının kabul edilemeyeceği ve tebligatın keen lem yekün hükmünde tutulacağı” bildirilir.

    Devlet erkânı arasında da rakiplerini safdışı bırakmak isteyenlerin birdenbire bu olayı kullanarak pozisyonlarını güçlendirme faaliyetleri ortaya çıkar. 2. Abdülhamid’e yağdırılan mektup ve raporlarda İstanbul çevresinde bile eşkıyanın cirit atmasının asker ve memur kadrolarındaki rehavet yanında idari teşkilatın yetersizliğinden kaynaklandığı iddia edilir. Sadrazam Kâmil, Dâhiliye Nazırı Münir, Hariciye Nazırı Mehmed, Meclis-i Vükelaya memur Ahmed Cevdet ve Adliye Nazırı Hüseyin Rıza Paşalardan ibaret komisyonda, padişah ve çevresi tarafından belirlenen tedbirler üzerine müzakereler yürütülür. Eşkıyaya fidye-i necat verilmesi yolunun kapatılması; ahali elinde bulunan silah ve cephanenin toplanması; emekli subaylardan namuslu ve liyakatli olanlarının Edirne Vilayeti jandarma zabitliğine tayini; her köyün namuslularından dörder-altışar kişilik jandarma muavini adı altında silahlı birlikler oluşturulması; Edirne vilayet merkezinde ehil ve muktedir bir nazır idaresinde, muntazam bir polis heyeti oluşturulması; demiryolu hattı üzerinde belirli noktalarda yapılacak kulelerde güvenilir bekçiler bulundurulması; eşkıyanın ölü veya diri yakalanmasında hizmeti görüleceklere nakdi mükâfat verileceğinin ilan edilmesi. Kurtuluş fidyesi ve eşkıyanın yakalanmasında hizmet edenlere nakdi mükâfat verilmesi haricindekiler komisyonda tasvip edilmez.

    Teşekkür mektubu ve bir telgraf İbrikçibaşı Hasan Ağa’ya bir muhbirin bildirdiğine göre, bu resim Kırkkiliseli birine Berlin’den gönderilen mektupta yer alıyordu. Mektubu gönderen şahıs, kaçırılıp rehin tutulan Almanlardan biri imiş. Alman rehine, Kırkkilise’de gördüğü misafirperverlik üzerine bir teşekkür mektubu göndermeye karar vermiş. Sözkonusu mektupla birlikte gönderilen bu resimde ise üç rehine Alman ile yedi eşkıyanın tasviri görülüyor.

    Güvenlik önlemleri alınarak Çarşamba ve Cumartesi günleri Edirne’den İstanbul’a gelen yataklı sürat katarlarıyla, Pazartesi ve Perşembe akşamları yataklı katardan bir saat sonra İstanbul’dan Viyana’ya giden katarların muhafazası için on jandarma ile bir zabitin trenlerde bulundurulması kararlaştırılır.

    Edirne’nin Saray nahiyesi müdürü Ahmed Enveri, 2. Abdülhamid’e gönderdiği raporunda; “Saray nahiyesi civarındaki dağlarda meskûn yer yokken on yıl önce oralara kendi kendilerine yerleşen göçmenlerin eşkıyaya yataklık etmeleriyle, bu dağlar eşkıyaya sığınak olmuştur. Dağlarda yayılan eşkıya, Rum köylerini ve köylülerini her türlü eziyete maruz bıraktıklarından, buna karşılık olmak üzere oralarda Rum eşkıyası da çıkmıştır. Üç sene öncesine kadar Hıristiyan eşkıyası duyulmuş şey değil iken, Sinekli baskınına cesaret eden Anastaş da bu sıralarda ortaya çıkmıştır. Göçmen köyleri, eşkıyaya yataklık ettikleri dağlık ormanlık alanlardan kaldırılıp, ziraate elverişli yerlerde iskân olunmalıdır” diyerek bölgenin durumunu özetlemektedir.

    Teşekkür mektubu ve bir telgraf

    Gravürü anlatıp, tasvir eden İbrikçibaşı Hasan Ağa’nın telgrafı.

    Anastaş’ın takibine memur polis komiseri Musa Efendi’nin raporuna göre, “Anastaş yedi-sekiz yıldır Edirne havalisinde eşkıyalık etmektedir. Sinekli olayından dört-beş gün önce Çerkezköy civarında dolaşmakta olduğu mahalli hükümete haber verildiği halde, yakalanması için çalışılmamıştır. İhmalden dolayı bu soygun olmuştur. Edirne Jandarma Kumandanı Miralay Zihni Bey, valilik tarafından eşkıya takibiyle görevlendirilmişse de emre uymayarak vaktini ailesiyle birlikte Çorlu’da geçirmiştir. Esasen asayişin muhafazasıyla görevli jandarmalarını büyük bir kısmı hapishanelerde görevlendirilmiş, bazıları da zabitlerin maiyetlerinde, şahsi işlerde istihdam edilmektedir. Görevlerini layıkıyla yerine getirmeyen kumandan ve mülki memurların işlerine son verilmelidir”.

    Edirne Valisi Ahmed İzzet’in tahriratında, fidyenin Anastaş’a ulaştırılması anlatılıyor. Kırkkilise’de Avusturya konsolos vekilliğini sürdüren Macaraki’nin eşkıyayı himaye edenlerden biri olduğunu iddia ediyor. 200 bin Frank’ın 8700 Osmanlı lirası tuttuğunu, bu parayı altın olarak rehineyken serbest bırakılan Moris İsrael ve Almanya sefaret tercümanının Kırkkilise’ye getirdiğini belirtiyor. Oradan Macaraki’nin adamlarıyla, parayı getirmesi için serbest bırakılan makiniste teslim edilerek Midye cihetinde denize yakın Eşkıya Mezarlığı adlı yerde Almanyalıların nezaretinde Anastas’a veriliyor. Altın dolu torbaların birkaçını bizzat saydıktan sonra kalan torbaları yanındaki altı eşkıyaya verip rehin tuttuğu Almanlara beşer, parayı getiren Macaraki’nin adamlarına birer lira vererek üç gündür rehine olan Almanları serbest bırakıyor. Bundan sonra fidyeyi paylaştıran Anastaş, beş şakiye sekizer yüz lira, Dimo Banya’ya bin otuz lira veriyor ve geri kalanı kendisi alıyor. Bundan sonra kayıplara karışan Anastaş ve Lefter Kaptanların on nefer arkadaşıyla kayıkla deniz tarafından savuştukları, tebdil-i kıyafet ile Varna veya İstanbul Boğazı taraflarına çıkma ihtimallerinin bulunduğu, eşkıya takibine memur Ferik Edip Paşa tarafından bildiriliyor.

    İlerleyen günlerde Bulgaristan’da yakalanıp iade edilen bazı çete üyelerinden Hristo Lab ve dört arkadaşının fidye-i necattan hisselerine düşen parayı gömdükleri Vize kazasında Örencik merasında gösterdikleri yerde yapılan kazıda 2101 lira bulunmuştur. Farklı birkaç yerde de bulunan paralarla birlikte toplam 4000 altına yakın para ele geçirilir. Bulunan paranın ne yapılacağına dair yürütülen müzakerelerde, 300 lirasının eşkıya takibine memur kumandan Ferik Edip Paşa’ya mükâfat olarak verilmesi, kalan miktarının Edirne Vilayeti Jandarma Alayı için kurulacak yardımlaşma sandığına sermaye olarak verilmesi kararlaştırılır.

    Rehinelere zarar verilmeden kurtarılmaları üzerine Alman İmparatoru Wilhelm 19 Haziran 1891 tarihinde 2. Abdülhamid’e şükran mektubu gönderir. 2. Abdülhamid de cevaben Alman İmparatoruna gönderdiği nâme ile iki ülke arasındaki dostluğun devamını dilemektedir.

    KAPTAN ANASTAŞ KİMDİR?

    Yunanistan’dan kaçtı, Trakya’da eşkıyalık yaptı

    Yunancada Athanasse olarak yazılsa da Osmanlılar bu ismi Tanaş, Anastaş şekillerinde kullanmıştır. Biz de Anastaş imlasına sadık kaldık. Anastaş’ın çetesindeki yedi kişinin isimleri; Dimo Todorof Banya İlyas, Panayot Banya, Angel, Kosti Yanef İstamof, Hristo Yorgaki, Hristo Vanço, Nikolof Mangaki. Hepsi de aslen “Koço Ulah Çinçar” neslindendirler.

    Tren soygunundan önce Anastaş çetesinden ayrılıp teslim olan İstemat’ın tarifine göre Kaptan Anastaş 45 yaşında bir Yunanlıdır. Yunanistan’da bir adam vurup kaçmış, Anadolu’ya gelmiş. Bir süre eşkıyalık ettiyse de terkederek Darıca’ya yerleşmiş. Bir kızla nişanlanıp, kayınbiraderiyle kayıkçılık yapmış. Başka bir eşkıya aranırken benzetmişler ve Galata’da yakalanmış. Onu yakalayan Binbaşı İbrahim Efendi, üzerindeki elli lirayı alıp vermemiş. On altı ay hapsedildikten sonra kurtulmuş, Edirne tarafına gidip yine eşkıyalığa başlamış. Kaptan Anastaş’ın Almanlardan önce dağa kaldırdığı iki kişiden aldığı fidyeyi çete üyelerine taksim ederken fukaraya ve kilise tamirine ayrılmak üzere bir hisse ayırdığını söylüyor.

    2. Fırka Kumandanı Ferik Mehmed Rıza sorguladığı İstemat’ın Anastaş çetesinin yatak yerlerini bildiği için işe yarayacağını, İbrikçibaşı Hasan Ağa’nın jandarma ve polisten oluşan kalabalık bir birlikle dağlarda eşkıya aramasından bir sonuç alamayacağını belirtmektedir. İstemat daha sonra Beyrut’ta Hazine-i Hassa çiftliğinde aylıklı olarak görevlendirilecek ancak oradan kaçıp memleketine geldiğinde hafiye tertibinden maaşa bağlanacaktır.

    Ferik Edip Paşa’nın bildirdiğine göre Anastas, İslimye Sancağı, Kızılağaç kazası, Burgucu Köyü merasında çobanlık yapan Yani Krali adında bir Karakaçan’ın kızı olan Eleni ile evlilik planları yapmaktadır. Bu köyde yapılan tahkikatta köyde olmadığı belirlenmişse de daha sonra ne yanında götürdüğü altınların ne de kendisinin izine rastlanabilmiştir.

    LEVANT HERALD GAZETESİ YAZARI

    ‘Devlet-i Aliyye’yi, Avrupa’ya kötü göstermek istiyorlar’

    İstanbul’da İngilizce yayınlanan Levant Herald gazetesinin editörü Whitaker’in tespiti önemlidir. Anastaş’ın tren soygununun adi bir hırsızlık olmayıp, kendinden üstün bir sınıfın etkisiyle bu suçu işlediği kanaatini 6 Haziran 1891 tarihli gazetesinde yazar. Bunun üzerine Mabeyn Başkâtibi Süreyya Paşa tarafından davet edildiği Yıldız Sarayı’nda, yazısı üzerine ayrıntılı bir açıklama istenir ve zabıt tutularak 2. Abdülhamid’e takdim edilir. Whitaker, oldukça makul görüşlerini açıklarken “Siyaseten çeşitli fırkalara ayrılmış olan memleketlerde işbaşında olan bir fırkayı iktidardan düşürmek için aleyhinde olan fırka tarafından buna benzer ve başka şekillerde operasyonlar yapılması sıradandır. Devlet-i Aliyye’de demiryolu hattı inşa edileli epey zaman olduğu halde treni yoldan çıkarıp zenginlerden para istenilmesinin benzeri yok, ilk defa oluyor. Eşkıyanın asıl maksadı Vensan ve Ralli gibi bankerlerden para almak olsaydı, şimdiye kadar yaptıkları gibi bunlara tehdit mektupları göndererek maksatlarına kolaylıkla ulaşırlardı. Eşkıyanın bu kolaylığa rağmen tren hattını yoldan çıkarıp, adamları dağa kaldırıp, eşkıyalık etmelerinin şekavetten ziyade siyaset noktasından incelenip araştırılması gerekir. Eşkıyayı şu soyguna teşvik edenin kim olduğunu kesinlikle kestiremem, ancak Devlet-i Aliyye’nin yönetimini Avrupa’ya kötü göstermek veya bakanlar kurulunu padişahın gözünde lekelemek isteyenlerin teşviki olması gerekir” der.

    Devrin Osmanlı devlet adamlarının Sinekli hadisesine dair yazışmalarında, bu yönde bir fikir beyanı olmadığı gibi en ufak bir imaya da rastlanılmamıştır.

  • Sen savaşın ve umudun posterini yapabilir misin Viktor?

    Sen savaşın ve umudun posterini yapabilir misin Viktor?

    Evet, çizmişti. En ünlü Sovyet posterlerine imza atan Viktor Borisoviç Koretskiy, şairin isteği üzerine onun Türkiye’de Fatma, Ali ve Diğerleri olarak bilinen, SSCB’de Rasskaz o Turtsii (Türkiye Üzerine Bir Hikâye) olarak sahneye konan oyununun afişini hazırlamıştı. Koretskiy’in ‘Barış İçin Savaşırken Unutma’ serisini oluşturan ünlü posterlerinin tanıtımını da Nâzım Hikmet yapmıştı.

    Nâzım Hikmet’in şairliğinden sonra belki de en belirgin özellikleri arasında dünya barış hareketi içerisindeki aktif mücadelesini sayabiliriz. Dünya Barış Konseyi üyesi olan Nâzım, barış mücadelesinin Asya ve Afrika halklarının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesiyle sıkı bağını her fırsatta vurgulamıştır. Şair, barış ve bağımsızlık mücadelesine özgülenmiş sanat çalışmalarına da özel bir ilgi göstermiştir.

    Bunun önemli örneklerinden biri, en ünlü Sovyet posterlerine imza atan Viktor Borisoviç Koretskiy’in (1909-1998) hazırladığı “Boryas Za Mir – Ne Zabıvay” (Barış İçin Savaşırken Unutma) başlıklı poster dizisidir. Sergilenen barış ve bağımsızlık mücadelesi temalı bu poster serisi 1962 yılında Moskova’da yayımlanmış ve önsözü de Nâzım Hikmet tarafından kaleme alınmıştır.

    1909’da Kiev’de doğan ve 1930’da güzel sanatlar okulunun grafik bölümünü bitiren V. B. Koretskiy, sanatına 1929’da reklam afişleri çizerek başlamıştır. İki kez Stalin Ödülü’nü alan Sovyet sanatçının özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında çizdiği çarpıcı posterler, tüm SSCB’de büyük ün kazanmış, savaşın propaganda cephesinde önemli rol oynamıştır. “Kızıl Ordu Askeri, Kurtar!” (1942) posteri, o dönem farklı Sovyet dillerinde 14 milyon tiraja ulaşır. Koretskiy’in çizdiği ve sayıları 600’ün üzerinde posterlerin birçoğu, bugün de dünya çapında tanınmaktadır. Sanatçının SSCB’nin son yıllarında yaptığı resimler de bulunmaktadır.

    Viktor Koretskiy

    Nâzım’la Koretskiy’in son güne dek sürecek olan dostluğu, Türk şairin 1951’de Sovyetler Birliği’ne geldiği ilk döneme kadar dayanmaktadır. Sovyet sanatçının hayatı boyunca hazırladığı iki tiyatro dekorundan biri, Nâzım’ın Türkiye’de Fatma, Ali ve Diğerleri olarak bilinen SSCB’de Rasskaz o Turtsii (Türkiye Üzerine Bir Hikâye) adıyla basılan ve sahnelenen eserine aittir. Nâzım’ın SSCB’de ilk yazdığı bu oyunun afişini de Viktor Koretskiy çizmiştir. Sovyet sanatçı, 13 Ocak 1962 tarihinde Türk şairin 60. doğum günü şerefine Moskova’daki Politeknik Müzesi’nde düzenlenen gecede ilk tanışmalarını şöyle anlatır:

    “Nâzım Hikmet, ilk kez 1952 yılının sıcak bir Haziran akşamı atölyemi aradı: ‘Merhaba, yoldaş (konuşmada “yoldaş” kelimesi Türkçe ifade edilmiştir)’ dedi. ‘Sizin posterlerinizi beğeniyorum. Arkadaşım Nikolay Ekk’ten (Sovyet sinema ve tiyatro yönetmeni, oyuncusu, senaristi, 1902-1976), ‘Türkiye Üzerine Bir Hikâye’ başlıklı piyesimi sahnelemesini istedim. Bu oyunu, komünist arkadaşlara, onların ülkemdeki barış mücadelesine adadım. Kabul etti, şimdi ise ressam gerekiyor. Prorokov (Sovyet ressam ve grafiker, 1911-1972), seni aramamı tavsiye etti. Giriş bence, altından kalkarsın, piyesimdeki düşünceleri sen dekore et”.

    Nâzım’ın Koretskiy imzalı oyununun afişi

    Sovyet poster sanatçısı Viktor Koretskiy’in çizdiği, Mossovyet Tiyatrosu’nda Türkiye Üzerine Bir Hikâye ismiyle sahnelenen Nâzım’ın Fatma, Ali ve Diğerleri oyununun afişi.

    Türk şair ile Sovyet sanatçının bir sonraki ortak çalışması Koretskiy’in “Barış İçin Savaşırken Unutma” başlıklı poster serisi olur. Sosyalist gerçekçiliğin poster alanındaki en önemli temsilcilerinden Koretskiy’in bu serisinin teması, hem 2. Dünya Savaşı hem de savaş sonrası dönemi kapsamaktadır. Faşist ve emperyalist saldırganlığa karşı barış ve bağımsızlık mücadelesi ön plana çıkarılmıştır.

    Sanatçı, serinin en önemli posterleri arasında sayılan “Gerilla Beşiği” üzerinde, 1942-1961 yılları arasında çalışmıştır. Eser daha sonra Avrupa’nın en büyük müzelerinden biri olan Dresden Galerisi tarafından edinilmiştir. Koretskiy serinin son posterinde ise uzaya ilk çıkan Sovyet kozmonot Yuriy Gagarin’i geleceğin insanı olarak çizmiştir. Bu çalışmanın ortaya çıkmasını ardından sanatçı, ABD’den “Posteriniz insanların vicdanına sesleniyor” ifadesi geçen bir mektup almıştır. Koretskiy, cevabında “Farklı kıtalarımızda aynı şey hakkında, barış hakkında düşündüğümüz için mutlu ve sevinçliyim” diyecektir.

    Nâzım Moskova sendika evinde Nâzım’la ünlü Sovyet poster sanatçısı Koretskiy’in dostlukları şairin Sovyetler Birliği’ne geldiği ilk döneme kadar dayanmaktaydı. Sanatçı hayatı boyunca sadece iki kez tiyatro dekoru tasarlamıştı. Bunlardan biri Nâzım’ın oyunuydu.

    Nâzım’ın önsözü

    Bu posterler, daha Sovyet sanatçının atölyesinin kapısından çıkmadan Nâzım Hikmet’i oldukça etkilemiştir. Nâzım bu seri için şu önsözü yazacaktır:

    “Poster, güzel sanatların en zor dallarından biridir. Onun temel sergi alanı, caddeler, yollardır; izleyicileri ise acele ve telaşla yoldan geçenlerdir. Çoğu zaman posterler, büyük çağdaş şehirlerin caddelerinde baş döndüren hareketliliğin, gözleri kamaştıran renk, ışık ve vitrinlerin arasında ve çoğu sefer de reklamların yanında asılı durur.

    Yoldan geçenler, çoğunlukla posterin önünde durmadan, sadece ona bir anlık bakış atarak içeriğini kavrarlar. Bu sebeple poster, olabildiğince özlü olmalı, en yüksek yaratıcı buluşların dilini konuşmalıdır. En önemlisi ise poster, hem çok zekice hem de çok canlı olmalıdır.

    Bana göre poster sanatındaki farklı stiller arasında Viktor Koretskiy’in posterleri, Sovyet posterleri tarihinde özel bir yere sahip. Ben, Viktor Koretskiy’deki canlılığı, her posterindeki yeni buluşları, özlülüğünü, gerçekçiliğinin derinliğini seviyorum.

    Farklı tarzlarda çizilmiş savaş karşıtı çok poster gördüm. Koretskiy’in ‘Barış İçin Savaşırken Unutma’ serisini oluşturan posterleri, trajik öğeleri ön plana çıkartarak savaşa karşı mücadele veriyor. Bu posterler, en büyük şehirlerin en hareketli, en renkli caddelerinin ortasında, birçok posterin arasında sizi durdurabilmeye ve savaşa karşı seferber etmeye ehildir”.

    1962 yazında Dünya Silahsızlanma ve Barış Kongresi’nin (9-14 Temmuz, Moskova) toplandığı günlerde yayımlanan, Nâzım’ın önsözünü yazdığı bu albüme, dönemin Sovyet basını da ilgi gösterir.

  • Tiflis: Balkonları tarihe bakan şehir

    Tiflis: Balkonları tarihe bakan şehir

    Farklı zamanlarda birçok kez istila edilmiş, farklı dönemlerde Araplardan Moğollara, Selçuklulardan Perslere, Osmanlılardan Ruslara kadar pek çok farklı uygarlığın idaresine girmiş Tiflis, çok zengin bir kültürel mirasa sahip. Fakat kente asıl masalsı havasını veren yapılar, görkemli tarihî binalarla eşsiz bir uyum sağlayan ve bugün hâlâ pek çoğu zamana kafa tutan balkonlu Tiflis evleri.

    Gürcistan’ın başkenti Tiflis, muhtemelen dünyanın tarihî dokusu en iyi korunmuş küçük şehirlerinden biri. Kuruluş efsanesi 5. yüzyılı işaret eden şehri bu kadar özel kılan şey, uzun geçmişi boyunca birçok medeniyet tarafından işgal ve idare edilmiş olması: Araplar, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Selçuklular… Osmanlı, Safevi ve Rus imparatorlukları… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 7. yüzyıldan yakın geçmişe kadar farklı farklı dönemlerde Tiflis’te hükümranlık kuran kavim ve devletlerden sadece bazıları.

    Yerli halkların hayatını altüst eden bu işgallerden günümüze kalan izler, bugün Tiflis’in en büyük avantajlarından birine dönüşmüş durumda. Bu küçük ama harikulade şehrin tarihî ve kültürel varlıklarının zenginliği yavaş yavaş büyük tur operatörlerinin dikkatini çekerken, Tiflis’i dünyanın önemli kültür ve tarih turizmi destinasyonlarından biri haline getiriyor. Kentten gelip geçen uygarlıkların izleri, bugün üzerinde kurucu kral Vahtang Gorgansali’nin heykelinin ve Merkheti Kilisesi’nin yükseldiği tepeden bakıldığında katman katman gözler önüne seriliyor.

    Kadim şehrin masal evleri Şehrin Perslerin idaresine girdiği farklı dönemlerden kalma hamamlar ve
    onların üzerinde yer alan geleneksel Tiflis evleri. Hamam kubbelerinin yumuşak hatlarıyla evlerin doğrusal çizgileri göze hoş gelen bir tezat yaratıyor.

    Şehri ortadan ikiye bölen Mitk’vari (Rusçası Kura) nehrinin kazdığı derin vadinin karşı tepesinde bulunan, ilk inşa tarihi 4. yüzyıla kadar inen ve kendisini mesken tutan yeni fatihlerin katkılarıyla zaman içerisinde genişleyip büyüyen Narikala Kalesi’nin (Narkale) eteklerinde inanılmaz bir kültürel çeşitlilik gözleniyor. Hepsi tarihî değere sahip eşsiz dinî mimari örneklerini, Gürcü ve Ermeni Ortodoks katedrallerini, bir Katolik kilisesini, bir havrayı ve bir camiyi aynı kareye sığdırabilmek pek az dünya şehrine nasip olmuş bir ayrıcalık. Ayrıca hâlâ ibadete açık olan ve 5. yüzyıla tarihlenen dünyanın en eski Zerdüşt tapınaklarından Ateşgâh’ın da aynı bölgede, Zemo Betlemi kilisesinin hemen yakınında yer aldığını hatırlatalım. Tiflis’in bugünkü çehresi ilginç ve görülmeye değer bir bileşim oluşturuyor. En eski çağlardan günümüze kadar gelen savunma ve ibadet amaçlı yapılar; sayıları 12’yi bulan tarihî hamamlar; “Opera” gibi Rus İmparatorluğu, “Eski Parlamento” gibi Sovyetler Birliği döneminden miras kalan göz kamaştırıcı binalar; Barış Köprüsü ve Televizyon Kulesi gibi modern mimari eserler; Gürcistan Ana (Mother of Georgia) ve Vahtang Gorgasali heykelleri gibi çağdaş anıtlar hep birlikte eşsiz bir doku oluşturuyor. Tiflis’in nev’i şahsına münhasır geleneksel evleri aradaki boşlukları doldururken, kent panoramasına renkli ve ahenkli bir bütünlük katıyor.

    Eski Tiflis’in hamamlar semti Abanotubani’nin üzerindeki sarp yamaçlara inşa edilmiş kartal yuvasını andıran eski Tiflis evleri.

    Şehrin önemli bölümü 18. yüzyıl sonlarındaki istilalar sırasında yakılıp yıkıldığından, en büyük özellikleri incelikli ahşap ya da demir işçiliğiyle bezeli balkonları olan Tiflis’in geleneksel evlerinin büyük çoğunluğu 19. yüzyıla tarihleniyor. Doğrusal çizgilerle kıvrımlı hatları bir araya getiren 1. Dünya Savaşı öncesinin Art Nouveau tarzıyla geleneksel Gürcü mimarisinin bir füzyonu olan Tiflis evleri, pastel renkleriyle kent sakinlerinin ve ziyaretçilerin gözlerini okşuyor.

    Art Nouveau tarzı ahşap ya da ferforje balkonları, 19. Yüzyıl Tiflis evlerinin en dikkat çekici özellikleri arasında.

    Eski Tiflis’in Kala (Kale) ve Abanotubani (Hamamlar bölgesi) semtlerindeki geleneksel 19. yüzyıl evlerinin pek çoğu, Gürcistan devletinin yakın zamanda aldığı kararla zevkli bir şekilde restore edilmiş durumda. İşin güzel tarafı, bu aslına uygun yenileme işi sadece turistik bir atraksiyon çerçevesinde gerçekleştirilmemiş. Ahşap yapıların çoğunun içlerinde yaşanıyor. Kimileri ise otele, restorana, mağazaya dönüştürülmüş. Ama süs değiller, hepsinin bir varolma amacı, kendilerine özgü hayatları var. Bu şahsiyetli evler, bugün de yaşıyorlar. Ayrıca kentin daha dış mahallelerinde tüm terkedilmişliklerine rağmen zamana kafa tutmayı sürdüren onlarca Tiflis evi mevcut. Bu evler aynı zamanda o ‘eski güzel günler’e has yaşam biçimlerinin görmüş geçirmiş birer tanığı. Zamanında aynı katta bulunan farklı dairelerin sakinleri tarafından ortak olarak kullanılan bu balkonlar; dışa dönük, katılımcı ve paylaşımcı bir yaşam tarzının günümüzdeki şahitleri olarak hayatlarını sürdürüyor.

    Gündüz başka, gece başka güzel Gürcistan devletinin aldığı karar uyarınca birçoğu yakın zamanlarda restore edilen geleneksel Tiflis evlerinin kimileri yaşamlarına otel, pansiyon, restoran olarak devam ederken, kimileri konut olarak hizmet veriyor. Hava karardıktan sonra ışıklandırılan Kale ve Hamamlar bölgelerindeki tarihi yapıları ve geleneksel evleriyle Eski Tiflis, geceleri büyülü bir güzelliğe bürünüyor.

    Dünya imparatorluklarına başkentlik etmiş 20 milyonluk İstanbul’da, acaba 1.5 milyonluk Tiflis’teki kadar geleneksel ahşap yapı kalmış mıdır? Eski Tiflis’te bir café’de, şehrin geleneksel ahşap evlerden birinin balkonunun gölgesinde oturmuş kahvemi yudumlarken birer birer tarihe gömdüğümüz konakları, yalıları, cumbalı ahşap evleri düşünüp için için hayıflanıyorum. İstanbul’un börtüsüne böceğine, toprağına ağacına, havasına denizine ettiğimiz ihanet, galiba onun tarihî dokusuna ettiğimizin yanında devede kulak kalıyor.

    Bu yazının hazırlanmasında desteklerini esirgemeyen Yunus Emre Enstitüsü Gürcistan Direktörü Sayın Kürşad Koca’ya ve Gürcistan Ulusal Turizm İdaresi’ne (Georgia National Tourism Administration) teşekkür ederiz.

    ESKİ BİR FOTOĞRAFIN TANIKLIĞINDA

    Cuma Camii’nin yer değiştiren minaresi

    İslâmiyet Gürcistan’a 7. yüzyılda Araplar tarafından getirildi. Arap kuvvetleri Gürcistan’ı ele geçirdikten sonra, Gürcülerle 654 yılında bir Himaye Belgesi imzalamıştı. Gürcüler seferdeki Arap ordularına asker verecek, buna mukabil İslâmiyet’i kabul eden Gürcülerden vergi alınmayacaktı. 17. yüzyılda Gürcistan’ı ziyaret eden Evliya Çelebi, Tiflis’i camileri, uleması ve cemaatleri ile bir Müslüman şehri olarak tanımlıyor.

    Osmanlıların 1578’de Tiflis’i aldıktan sonra Sultan III. Murad ve Lala Mustafa Paşa adına camiiler inşa ettikleri, o dönemde şehrin yaklaşık % 25’inin Müslüman olduğu biliniyor. Eski kaynaklara göre sayıları 200’e ulaşan camilerin hemen hepsi kentin SSCB hükümranlığı yıllarında yok olup gitmiş. Fotoğrafları günümüze ulaşan Şah Abbas Camii’nin bile bugün yerinde yeller esiyor.

    Cuma Camii ise bugün Tiflis’te hâlâ ibadete açık olan tek camii. Burada önceleri Osmanlılardan kalma bir cami bulunduğu iddia edilse de, bu konuda bilimsel veri bulunmuyor. Bu caminin Sultan III. Murad adına yaptırılan Hünkâr Camii olduğunu söyleyenler de var, oysa bunu kanıtlayacak bir belge de mevcut değil.

    Cuma Camii’nin halihbinası 1860’larda inşa edilmiş. Daha önce burada biri Şiilere, diğeri Sünnilere hizmet eden iki mescid bulunuyormuş. Yeni yapı, bu iki mescidi bir araya getirirken sıradışı bir özellik kazanmış: Cuma Camii’nin iki mihrabı bulunuyor. Birinin önünde Şiiler, diğerinin önünde Sünniler secdeye varıyor, birlikte barış içinde ibadet ediyor.

    Elimizde 1880’lerde çekilmiş bir fotoğrafla Eski Tiflis’te Cuma Camii’ni yıllar sonra aynı açılardan fotoğraflayacak noktaları ararken, bir sürprizle karşılaşıyoruz: Yapının tuğla minaresi, 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen restorasyonda 20-30 metre kadar yer değiştirmiş. Muhtemelen Gürcü yetkililerin bile henüz farkında olmadıkları bu saptamayı ise, bugün hâlâ ayakta kalan ve bize referans noktası sunan eski bir Tiflis evine borçluyuz.

    1880’lerden kalma soldaki fotoğraf ile yeni çektiğimiz kare karşılaştırılınca, Cuma Camii’nin minaresinin yer değiştirmiş olduğu gözleniyor. Referans noktamız ise, bugün hâlâ aynı yerde yükselen, 19. yüzyılda inşa edilmiş geleneksel bir Tiflis evi.
  • Sultan Reşad: Zamanı ve anayasayı anlamış bir hükümdar

    Sultan Reşad: Zamanı ve anayasayı anlamış bir hükümdar

    Sultan V. Mehmet Reşad sadrazamların seçiminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteklerine harfiyen uymuştu. Ancak önemli nokta, anayasamızın da artık padişahların etliye sütlüye karışmalarına izin vermediğini anlamış ve asıl önemlisi, buna karşı çıkmadan padişahlık etmeyi içine sindirmiş bir hükümdar olmasıdır.

    Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa, anılarının ikinci cildinin başlarında, Sultan VI. Mehmet Vahideddin’in tahta çıkışından söz ederken, bu gelişmenin, “bir süreden beri padişahsızlıktan yüreği yanmış olan halkı tatlı ümitlere düşürdüğünü yazar.

    Pek önemser gibi gözüktüğü “halk” konusunda ne düşündüğünü ve “padişahsızlık”tan ne kastettiğini cildin sonlarına doğru anlarız. Refet Paşa’nın Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak İstanbul’a geldiği 1922’nin Ekim sonlarında kendisiyle görüşen İzzet Paşa, İstanbul Hükümeti’nin başbakanı Tevfik Paşa’ya verilmek üzere kaleme aldığı raporda, “Efkâr-ı acizaneme kalırsa, hakimiyet-i milliye esasının kabulü tamamen zaruridir” der. Kısacası İzzet Paşa, 1909 Ağustos’undaki Anayasa değişiklikleriyle Osmanlı devlet yönetiminin temel ilkesi haline gelmiş olan seçilmişlerin iktidarı fikrini ancak 1922 sonbaharında içine sindirebilmiştir. Tabii bu kadarından da tam emin olamıyoruz, zira “padişahsızlık”tan dem vuran bu satırlar 1930’lar gibi görece geç bir tarihte yazılmıştır.

    Hakimiyet-i milliye ilkesinin reddi demek olan bu “padişahsızlık” yaklaşımı, ölümünün 100. yılında hâlâ Sultan V. Mehmed Reşad’ın imajını zedelemeyi sürdüyor. Zira II. Meşrutiyet dönemini hâlâ iyi bilmediğimiz gibi, bunun bir sonucu olarak Sultan Reşat’ın da nasıl bir meşrutî hükümdar olduğunu bilmiyoruz. Öte yandan, elimizdeki tanıklıkların neredeyse tümü V. Mehmed Reşad’ı saf, zayıf kişilikli, kendisine yaşlılığında nasip olan tahtı yitirmemek için İttihatçıların her dediğini yapan bir sultan olarak tanıtıyor. Tabii bu bakışaçısının bir yanda meşrutiyet yönetimini iyi anlamadan ya da onu tümüyle reddederek, diğer yanda da kendisinden sonra gelen padişah dönemine özgü gerçeklerin etkisinde kalarak geliştirilmiş olma olasılığı güçlüdür. Ama iyi bir gözlemci olduğunu varsayabileceğimiz ve kendisini yakından tanıma fırsatı bulmuş olan Halit Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi kitabında sultan hakkında saf denemeyeceğini, ciddi bir eğitim görmemiş olmasına karşın pratik bir zekâsı olduğunu anlatır.

    Nitekim, Sultan VI. Mehmed Vahideddin’in sadık hizmetkârlarından Tarık Mümtaz Göztepe’nin şu satırları, Sultan Reşad’ın hem kendi rolünün ne kadar bilincinde olduğunu, hem de kendisinden sonra neler olabileceğini iyi gördüğünü gösterir: “Şair ve kalender meşrep bir zat olan bu padişah, kendisinden sonra tahta çıkacak olanların güya müstebit olabileceklerini düşünerek, İttihat ve Terakki iktidarı liderlerine, ‘Aman evlâtlarım, elinizde irademe sunulacak ne kadar mühim evrak varsa, hemen getirin sağlığımda imza edeyim. Olabilir ki, benden sonra gelecekler size zorluk çıkarabilirler’ diye önüne getirilen tomar tomar arz lâyihalarını gözleri kapalı harıl harıl imza eder dururdu”.

    Şehzade Vahideddin Efendi


    Sadrazam Mahmut Şevket Paşa henüz 1913’te Şehzade Vahideddin Efendi’nin mutlakiyetçi bir sultan olacağını öngörmüştü.

    Sultan V. Mehmed Reşad’ın iradelerini gözleri açık mı yoksa kapalı mı imzaladığını bilemiyoruz tabii. Ama bildiğimiz bir şey varsa, o da, bunları Anayasa gereği imzalamak zorunda olduğudur. Dolayısıyla Göztepe de, tıpkı İzzet Paşa gibi, siyasi tarihimizi bir hukuk meselesi olarak değil, kişilik meselesi olarak, yani siyasi duruşunu saklayarak nakletmektedir. Ayrıca, Sultan Reşat’ın yukarıda alıntılanan sözleri gerçekten söyleyip söylemediğini de bilmiyoruz. Ama eğer söylediyse, geleceği doğru görmüş olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Ancak, burada bir ek yapıp, o günlerde Şehzade Vahideddin Efendi’ye ilişkin gözleminde yalnız olmadığını, belki de bu görüşünü Ocak – Haziran 1913 döneminde sadrazam olan Mahmut Şevket Paşa’dan edindiğini eklemeliyiz. Zira Mahmut Şevket Paşa, güncesinde Sultan Reşad’a, “Vahideddin Efendi’nin Sultan Hamid’e benzediğini” söylediğini, sultanın da bu benzetmeyi doğru bulduğunu yazar.

    Sultan V. Mehmet Reşad’ı mutlaka edilginlikle eleştirmek istersek, söyleyebileceğimiz tek şey sadrazamların seçiminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteklerine harfiyen uymuş olması, yani Anayasa’nın kendisine tanıdığı bir hakkı özgürce kullanmamış olmasıdır. Ancak, Anayasa’ya, dolayısıyla da Meclis çoğunluğuna saygılı bir padişahın iktidar partisinin görüşüne göre davranmasının o kadar da garipsenecek bir şey olmaması gerekir. Kaldı ki, kendisinden önce Sultan II. Abdülhamid de aynı şekilde davranmış ve 1908 Ağustos’unda Kâmil Paşa’yı, 1909 Şubatında da Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrazam atarken İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteği doğrultusunda hareket etmişti.

    Bu söylediklerimizden çıkarılacak sonuç açıktır. Vefatından bu yana 100 yıl geçmiş olan Sultan V. Mehmed Reşad için, “etliye sütlüye karışmazdı” diyemeyiz. Sultan Reşad’ın Batı Avrupa’daki parlamenter monarşilerin nasıl işledikleri konusunda derin bir bilgisi olduğunu sanmıyorum gerçi. Ama bizim Anayasamız’ın da artık padişahların etliye sütlüye karışmalarına izin vermediğini anlamış ve asıl önemlisi, buna karşı çıkmadan padişahlık etmeyi içine sindirmiş bir hükümdar olduğu kesindir. Türkiye siyasi tarihi açısından çok önemli olan bu noktayı hatırlamakta yarar olduğu kanısındayım.

    V. Mehmed Reşad

    Parlementonun üstünlüğünü içine sindirebilen padişah.

  • Atasagun Paşa: Benim annemin adı da Zübeyde!

    Atasagun Paşa: Benim annemin adı da Zübeyde!

    Çankaya köşkünde asaleten değil de, vekaleten en uzun süre (iki ay) oturmuş kişi İbrahim Şevki Atasagun’dur. Cemal Gürsel, hastalığı nedeniyle ABD’de tedavi görürken, 1966 Mart başlarında görüştüğümüz cumhurbaşkanı vekili, uzun süren mülakatın sonunda kendisine “Paşam, inşallah sizi burada asaleten de görmek isteriz” denince usulca şöyle cevap vermişti: “Biliyor musunuz, benim anamın da adı Zübeyde”.

    Bir süredir, ülkemize egemen olan seçim atmosferi içinde yaşamaktayız. Bu nedenle bir önceki yazımızı eski yıllarda tanık olduğumuz kimi seçim anılarına ayırmıştık. Sözkonusu atmosfer halen sürmekte olduğundan, biz de dergimizin sınırlı sayfalarına sığdıramadığımız ek anılara bir kez daha değinelim dedik.

    Seçim kimi insanların umutlarını kamçılıyor; hatta seçim sonrası yeni yapılandırılmalardan kaynaklanan atamalar furyası da bazı insanların kaderinin değişmesine neden olabiliyor. Beklensin beklenmesin talih kuşu kimi insanların başına konuyor. Beklentisi yüksek olan kimi insanlar da düşkırıklıklarına uğrayabiliyor. İşte ele aldığımız konunun ana damarı bu.

    Örneğin Selim Sarper’in öyküsünü ele alalım. 27 Mayıs askerî darbesiyle bir ihtilal olmuştu. Demokrat Parti iktidarı devrilmişti. Geniş ölçüde tutuklanmalar yapılıyordu. Eski iktidarın başta milletvekilleri ve çok yakın destekçileri bir bir derlenip toparlanmakta, küçük bir  soruşturmadan sonra Yassıada’ya sevk edilmekteydi. Bu arada bazıları pek nazik olmayan şekilde derdest ediliyordu. İşte böyle olayların yaşandığı, böyle bir ortam içinde ünlü diplomatımız Selim Sarper’in kapısı de çalınır. Bir subay ile bir başçavuş Sarper’e “Merkezden isteniyorsunuz. Hemen hazırlanın, bizimle geliyorsunuz” derler. Diplomatımız ne yapacağını şaşırır. “Ne ile suçlanacağım acaba” düşüncesiyle, endişe içinde ceketini giyip dışarıya çıkar. Kapının önündeki askerî araçla Başbakanlık binasına götürülür.

    Haber peşinde Selim Sarper başbakanlık merdivenlerinde. Kendisinden “manşetlik” bir haber almaya çalışan gazetecilerle birlikte.

    Değerli büyükelçimiz birkaç askerî şahısla sivil şahsın toplantı halinde bulunduğu bir odaya alınır. Odadakiler ayağa kalkıp kendisini selamlarlar. “Hoş geldiniz Sayın Sarper” derler; “şu anda bir bakanlar kurulu listesi hazırlamakla meşgulüz. Dışişleri Bakanlığı için zatıâlinizi düşünüyoruz. Lûtfedip kabul eder misiniz?”

    İşte Selim Sarper’in 13 Mart 1962’ye kadar sürecek olan bakanlık süreci bu şekilde başlamıştır.

    Çankaya köşkünde asaleten değil de, vekaleten en uzun süre (2 ay) oturmuş kişi İbrahim Şevki Atasagun’dur. Tümgeneral rütbesinde bir tıbbiye paşasıyken emekli olmuş, saygıdeğer, kelimenin tam anlamıyla paşa paşa bir zattı. Nevşehir’den CKMP adayı olarak senatör seçilmişti. Sonraları AP’ye transfer olmuştu. AP’nin çoğunlukta olduğu ve bol miktarda asker kökenli ‘Tabii Senatör’ün bulunduğu bir senatoda paşa kişiliğinden dolayı senato başkanı seçildi. Kendisine herkes gibi saygımız büyüktü.

    Atasagun ailesi İbrahim Atasagun’un ailesi ile Ankara’daki lojmanda hatıra fotoğrafı.

    Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel sağlık nedeniyle tedavi amaçlı ABD’ye uğurlanınca, doğal olarak Çankaya’daki devletin en üst görevini, protokolün ikinci sırasındaki Senato Başkanı Atasagun Paşa devralmıştı. Gürsel’in tedavi süresi ve vefat edip yerine Cevdet Sunay seçilene kadar bayağı bir zaman geçecekti. İşte bu sürecin belli bir noktasında, 1966 Mart başlarında Çankaya’nın geçici sahibi hakkında aile boyu bir röportaj yapalım dedik. Önce kendi evinde aile fotoğrafları çektim. Sonra Şemsi Kuseyri ile ver elini Çankaya Köşkü. Ben fotoğraflar çekeceğim, o da yazacak. Köşkün büyük salonunun açılır kapanır bir köşesini konuk odası gibi döşemişler. Paşa, eşiyle birlikte önce bizi orada çay ve kuru pastalarla ağırladı. Bir süre sonra eşi, biz daha rahat çalışalım diye izin isteyip ayrıldı.

    Atasagun Çankaya’da Atasagun Paşa ve eşi Çankaya Köşkü’nün ana salonunun bir köşesinde.

    Sohbet koyulaştıkça koyulaşıyordu. Atasagun Paşa’nın hiç ayrılmak istemediği konu, köşkün özellikleri ve Atatürk’le olan bağlantısıydı. Sonra cumhurbaşkanlarının kullandığı özel çalışma odasına geçtik. Paşa, “Şu masaya bakın, Yüce Atatürk buraya oturmuş. Hatta şu yazı takımını kullanmış. Bunları düşündükçe insanın tüyleri diken diken oluyor. Bu binanın her köşesinde onun nefesi var, bunu hissediyorum” diyordu. Şemsi Abi konuyu günlük olaylara getirmeye çalışıyordu ama ne mümkün. Sayın Atasagun bir yerden sözü yine çeviriyor, Atatürk’e ve köşke getiriyordu. Söz Atatürk olunca arada bir ben de lafa karışıyordum.

    Konuşma uzadıkça uzadı. Kuseyri, politikacıları karşısına aldığı zaman günlük politika üzerine uzun uzun konuşmaya bayılırdı. Bakanlara “Ben sizin yerinizde olsam” diye başlar, onlara sadre şifa olmayacak akıllar verirdi. Onlar da ne yapsınlar, “Haklısınız Şemsi Bey” der dururlardı. O sıralarda da günün başlıca konusu Cemal Gürsel’e emri hak vaki olunca, yerine kimin seçileceği konusuydu. Hem asker hem sivil kanadın kabul edebileceği isimlerden yeni cumhurbaşkanı kim olabilirdi? Şemsi Abi -gazetecilik içgüdüsüyle- bu konuda konuşmak ve paşayı da konuşturmak istiyordu. Ama paşa, Atatürk ve köşk konusundan bir türlü ayrılmıyordu.

    İ. Şevki Atasagun, Senato Başkanı iken cumhurbaşkanına vekâleten Çankaya Köşkü’ne çıkmıştı.

    Sonunda, uzun zaman kaldığımız için ayrılma izni istedik. Ayağa kalktık. Nereden haber aldıkları bilinmez, yaverler de koşturup kapıyı dışardan açmışlardı. Cumhurbaşkanı vekilinin önce elini ben sıktım. Ben henüz kapı aralığındayken Şemsi Abi de veda etmekteydi. Son söz olarak “Paşam, inşallah sizi burada asaleten de görmek isteriz” dedi.

    Atasagun Paşa onun da, benim de kollarımızdan tuttu, “Çocuklar ben sizi çok sevdim yahu, biraz daha sohbet edelim” diye içeri çekti tekrar yerlerimize oturttu. Yaverler de kapıyı kapatıp çekildiler. Yerlerimize yeniden oturduk. Paşa, sanki bir sır verirmiş gibi bize “Biliyor musunuz” dedi, “benim anamın da adı Zübeyde”.

    1971 yılında da başka bir kriz yaşanmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a 12 Mart Muhtırası diye bilinen bir muhtıra vermişler ve hükümetin istifasını istemişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel de şapkasını alıp gitmişti. Askerler tarafsız bir teknokrat hükümet kurulmasını öneriyorlardı. Nihat Erim CHP’den istifa ettirilip “tarafsız yapılmış” ve hükümeti kurma görevi ona verilmişti.

    Zirvedeki dörtlü

    Resmî protokolün en üst sırasındaki dört isim: Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Senato Başkanı İbrahim Şevki Atasagun, Millet Meclisi Başkanı Ferruh Bozbeyli ve Başbakan Süleyman Demirel, Cumhuriyet Bayramında tebrikleri kabul etmek üzere TBMM merasim salonunda.

    Bir rivayet vardır. Türkiye’nin kültür sorunlarına çözüm aramak amacıyla büyük kültür insanımız Talat S. Halman kendisine danışılmak üzere başbakanlığa davet edilir. Görüşme sonunda Kültür Bakanlığı kurulur ve Sayın Halman danışman olarak girdiği buluşmadan ilk kültür bakanı olarak çıkar. İkinci bir rivayet de ikinci kültür bakanımız hakkındadır. Kabine listesi hazırlanmıştır. Bir tek kültür bakanının adı saptanmamıştır. Başbakan ayrılmak üzereyken ona “Kültür bakanı kim olacak efendim” diye sorarlar. Başbakan “Oraya da Nermin Hanım’ın adını yazın lütfen” der ve ayrılır. Kastettiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hoca Nermin Abadan Unat’tır. Ancak kâtipler anlayamaz ve milletvekilleri albümünden Nermin Neftçi’yi bulup listeye onun adını ilave ederler. Bu yanlışlığa karşın Nermin Neftçi işe iyi sarılmış ve iyi bir kültür bakanı olmuştu.

    Bakanlar kurulunu oluşturma sürecinde, denilebilir ki bütün milletvekillerinin gönlünde bir umut yeşerir. Böyle bir ortamda aralarında şakalaşmalar, işletmeler de olasıdır. Meclis kulislerinde duyduğuma göre, Süleyman Demirel bir kabine düzenlemesi ile meşgulken Kocaeli Milletvekili Lütfi Tokoğlu’na arkadaşları “Yahu nerelerdesin, Süleyman Bey seni arayıp duruyor” demişler. O da bunu gerçek zannedip lâcivertleri giyip Demirel’in Güniz Sokak’taki evinin kapısını çalmış. “Beni emretmişsiniz efendim, buyurun” demiş. Demirel her ne kadar “Yok böyle bir şey” demişse de, o gittikten sonra çalışma arkadaşlarına “Ayıp oldu adamcağıza yaa” demiş. Sonra da “Açıkta kalmış bakanlık var mı?” dile sormuş. Açıkta kalan tek bakanlık Turizm Bakanlığı denilince, “oraya da Lütfi Bey’in adını yazıverin” demiş.

    Politikanın iki Nermin’i Nermin Neftçi (solda), Nermin Abadan Unat (sağda) Alman Kütüphanesi’nin bir etkinliğinde.
  • ‘Devlet-i Ebed-müddet’ Osmanlı hanedanı ve sonun başlangıcı

    ‘Devlet-i Ebed-müddet’ Osmanlı hanedanı ve sonun başlangıcı

    Son cülus, son veliaht, son padişah cenazesi! Doğal ki o gün, bunların yakın tarihe birer “son” kaydıyla geçeceği bilinmiyor, “Devlet-i Ebed-müddet” denen Osmanlı varlığının sonsuzluğa kadar devam edeceği düşünülüyordu. Hanedana ve o günlere dair dönem gazetelerin yazamadıkları…

    O tarihte dört yıldan beri süren Cihan Harbi, henüz bir ateşkese (Mondros-30 Ekim 1918) bağlanmamıştı ama, bu sözde barışın getireceği işgaller ve Osmanlı Hanedanı için kapanış ufukta idi. 10 Şubat 1918’de eski padişah (II) Abdülhamid, altı ay sonra da tahttaki kardeşi V. Mehmed Reşad (1909- 1918) vefat etti. Vefatının ertesi günü, yani 4 Temmuz 1918’de, Osmanoğulları tarihinde bir daha yinelenmeyecek“sonuncu sahneler” gündeme geldi: Son cülus, son veliaht, son padişah cenazesi! Doğal ki o gün, bunların yakın tarihe birer “son” kaydıyla geçeceği bilinmiyor, “Devlet-i Ebed-müddet” denen Osmanlı varlığının sonsuzluğa kadar devam edeceği düşünülüyordu.

    O gün Topkapı Sarayı’nda, ölen padişahın cenazesi hazırlandı. Bu İstanbul’daki son padişah cenazesi olacaktı. Yine o gün, bu sarayın Divan meydanındaki kapı sayvanı altına kurulan altın tahta VI. Mehmed Vahideddin’in oturtuldu. Bu da son cülustu. Yeni padişahın ardılı konumundaki “erşed ve ekber” şehzade, Abdülaziz oğlu Abdülmecid Efendi de “Veliaht-ı saltanat” sanıyla cülus töreni boyunca tahtın yanında durdu.

    Tahtın ihtilallerle el değiştirmesi sonucu yarı asırdır cüluslar bu avluda yapılmadığından, tören ve protokol yanlışlıkları yaşandı. Vahideddin de tören boyunca atalarının tahtının bir köşesinde “iğreti” oturmayı tercih etti.

    Sultan Abdülmecid’den (1839-1861) sonraki 1861-1924 aralığında, adı geçenin kardeşi Abdülaziz ile oğulları V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad, VI. Mehmed Vahideddin’in cülus ve saltanatları, Abdülaziz’in oğlu Halife Abdülmecid Efendinin halifelik biatı sıralıdır. Bu 53 yıldaki saltanat ve halifeliklerde -biri hariç- intihar, hal’, tutukluluk, sürgün, kaçış olayları yaşanmıştır.

    Osmanoğulları’nın bu son ‘6’lısından sadece 4’üncüsü, V. Mehmed Reşad (1909- 1918) cülusuyla ölümü arasındaki 9 yılı, sembolik Meşrutiyet padişahlığıyla geçirerek eceliyle ölmüştür. Onun için de bir sıradışılıktan söz edilebilir: Hanedanın bütün erkek bireyleri arasında şehzadeliği ve veliahtlığı Sultan Reşad’dan daha uzun süren yoktur. Sakal bırakmak, tahta geçenlerin ayrıcalığı sayıldığından da 65 yaşında “ihtiyar veliaht” iken “bıyıklı” şekilde tahta oturmuş, sonrasında sakal bırakma (tesrih-i lihye) duasıyla özlemine kavuşmuştu.

    65’te gelen padişahlık

    V. Mehmed Reşad, 65 yaşında en yaşlı şehzade olarak tahta geçmişti ve ardından 9 yıl padişahlık makamında bulunmuştu. Sultan Abdülaziz’den sonraki tüm padişahlar arasında eceliyle tahttan ayrılan tek padişahtı.

    Sultan Abdülmecid oğullarının başka yazgı koşutluklarından da söz edilebilir: Baba padişahı ve ailesini kırıp geçiren verem, genç eşlerinden Abdülhamid’in annesi Tirimüjgân, Reşad’ın annesi Gülcemâl’i de aldığından adı geçenler öksüz büyümüşler, Vahideddin’in ise hem annesi Gülistû hem babası Abdülmecid o kundakdayken ölmüşlerdi. Şöyle de denebilir: Babasını tanımayan/hatırlamayan tek padişahtır Vahideddin.

    İmparatorluğun son evresini temsil eden 5 padişah ve 1 halifenin saltanat, hilafet evreleri ve ölümleri de atalarının hayat ve saltanatlarından farklıdır: Abdülmecid’in kardeşi Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, yaşamı da izleyen günlerde trajik bir ölümle kapanmıştı. Abdülaziz’in ardılı Abdülmecid oğlu V. Murad, üç aylık saltanattan sonra hal’edilince, tahta çıkan kardeşi Abdülhamid tarafından 28 yıl boyunca sıkı bir saray hapsinde tutulmuş, sağ mı ölümü anılması bile yasaklanmıştı. 1904’te öldüğünde cenazesi Yıldız sarayı hademelerince kaldırılıp Bahçekapı Hidayet Camii’nde namazı kılınarak yakındaki Valide Türbesi’nde annesi Şevkefzâ Kadın’ın yanına gömdürülmüştü. Bir padişah cenazesine reva görülen bu saygısızlığı yapan, kardeşi ve ardılı II. Abdülhamid’di.

    Oysa Sultan Reşad, iki yaş büyüğü eski padişah Abdülhamid’i, kendisine reva gördüğü baskıyı unutmuş görünerek ölümünde padişah cenaze alayı tertip ettirerek, büyükbabaları Sultan II. Mahmud’un türbesine gömdürtmüştür.

    Tahttan indirildikten sonra önce Selânik’te, sonra İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda gözaltında tutulan Abdülhamid’in 1918 yılı Şubat ayındaki ölümünden sonra tahttaki kardeşi Sultan Reşad’ın ölümü de, yine Cihan Harbi’nin yenilgilerle bitmek üzere olduğu o yılın 3 Temmuz’unda; Sultan Abdülmecid’in tahta çıkan dört oğlunun en küçüğü ve hanedanın da son padişahı VI. Mehmed Vahideddin’in cülusu da ertesi (4 Temmuz) gündür.

    Son padişah

    Son padişah V. Mehmed Vahideddin, 4 Temmuz 1918’den 1 Kasım 1922’ye kadar dört yıl, dört ay süreyle Osmanlı Devleti’ne padişahlık etmiştir.

    Abdülhamid’in cenazesinde yaşanan ilginç bir “intak-ı hak”(Tanrı’nın bir gerçeği kuluna söyletmesi) tarihlere geçmiştir. Sultan Reşad’ın baş imamı Sûzî Efendi şom ağızlık yapmış, kabrin başında yaptığı duayı bağlarken “Abdülhamid” yerine sehven “Burada medfun olan Sultan Mehmed Reşad Han hazretlerinin ruh-ı şeriflerine el fâtiha” deyivermiş. Bu nahoş dikkatsizliğe Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi de imamın omzuna dokunup bir kahkaha atarak tüy dikmiş!

    Bunu, Görüp İşittiklerim’de anlatan Ali Fuad (Türkkeldi), “Bu dil sürçmesinden altı ay sonra Sultan Reşad da öldü. Bu da ayrı bir tesir yaptı; onun ruhuna da fatiha okunması mukaddermiş” diye yazmış. Osmanlı tarihinde eski padişahla tahttaki ardılının altı ay arayla ölümlerini anımsatan başka bir yakın vade de yoktur.

    Safiye Ünüvar da Saray Hatıralarım’da yaşından ve hastalıklarından kaygılanarak kendisine “Sizi kaybedersek bizi halimiz ne olur” diyen kadın efendilerini, Sultan Reşad’ın “Korkmayın, birader (Abdülhamid) hayatta iken ben ölmem!” diye avuttuğunu yazar. Bu da bir başka intak-ı hak olmalı ki sıralı ölmüşler!

    Bu iki irtihalin arasındaki sayılı ay ve günlerde, Avusturya, Alman imparatorlarının İstanbul’a gelişleri ve başka resmî ziyaretler vardır. Yaşlı ve hasta Sultan Reşad’ın bu önemli konukları karşılaması, ağırlaması, törenler, kabuller, ziyaretler, ziyafetler görüşmeler, uğurlamaların onu ne denli yorduğu, durumunun kritikliği farkedilmemiş! En son Topkapı Sarayı’ndaki geleneksel Hırka-i Saadet ziyaretinde uzun süre ayakla kalınca şekeri yükselerek yarı baygın yere oturabilmiş; Yıldız Sarayı’na götürülmüş, tedavi önlemleri alınsa da kurtarılamamış.

  • Eskişehir: Kökleri derinde yepyeni bir şehir

    Eskişehir: Kökleri derinde yepyeni bir şehir

    Eskişehir gerçekten de çok eski bir şehir. Anadolu’nun uygarlık çizelgesinde ciddi bir yeri var. Hattiler’den Hititler’den, Roma, Bizans, Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemlerinden bugüne uzanan yolculukta, yakın dönem içinde geçirdiği olağanüstü doku yenilenmesi ve mimarî açıdan tazelenmiş biçimiyle sıradışı bir şehircilik dersi veriyor Eskişehir.

    Dumlupınar İlkokulu’nda okuduğum dönemde, sınıfa elimle getirip astığım Avrasya haritasında Eskişehir’in adının yazmıyor oluşu çocuk halimle beni üzerdi. Zamanla kazıyıp öğrendikçe, tarihin içine sokuldukça şehrimin uzun, derin geçmişine ilişkin edindiğim bilgiler övünme gerekçelerimin başına geçecekti: Eskişehir gerçekten de çok eski bir şehirdi, Anadolu’nun uygarlık çizelgesinde ciddi bir yeri olmuştu.

    Yıllar önce, uluslararası bir etkinliğe katılmak üzere yurtdışındaydım. Konuşmamı dinleyenler arasında ünlü Hititolog Emilia Masson da vardı; bana nereli olduğumu sordu, “Eskişehirli” yanıtını alınca da gece verilen yemekte yanımdakini yerinden kaldırdı, bir-iki saat boyunca Hattileri, Hititleri anlattıktan sonra “Yazar olmanız gerekirdi zaten” dedi, “siz Yazılıkaya’nın bir çocuğusunuz, bunu hiç unutmayın”. Ekrem Akurgal’ın kitaplarından bir kültür uygarlığı beşiği olarak Anadolu’ya ilişkin genel bilgiler edinmiştim gerçi ama, Masson’la sohbetim dönüşte dahasına uzanma gereksinmesi doğurdu içimde: Hem kütüphane raflarına yöneldim hem yollara düştüm ikidebir; gün geldi düşlerimde kendimi Dorylaion sokaklarında yürürken gördüğüm oldu.

    Yazılıkaya’daki Midas anıtı Mitolojide, altını çok sevdiği için, bir peri tarafından dokunduklarının altına dönüşmesiyle cezalandırılan Kral Midas’ın mezarı Eskişehir-Yazılıkaya’da bulunmaktadır.

    Bizim büyük yanılgılarımızdan biri, 11. yüzyıl öncesi Anadolu yarımadasının uzun tarihi ve kültürel mirası konusundaki kayıtsızlığımızdan kaynaklanıyor. Bu tavrın somut bir göstergesi, Eskişehir hakkında yapılmış en kapsamlı araştırma olan, Suzan Albek’in (1927-2010) Dorylaion’dan Eskişehir’e (1991) başlıklı kitabını gömmüş, unutagelmiş olmamızda aranabilir. Suzan Albek değerli çalışmasında Eskişehir’in Roma ve Bizans döneminde taşıdığı önemi ayrıntılı bir biçimde aktarır, iki yüzyıl süren Pax Romana çağında yürütülen önemli yapılaşmalara dikkat çeker. Gerçekten de özellikle imparator Hadrianus, Anadolu yarımadasını da baştan uca donatmıştı.

    Bir sonraki aşamada, Bizans çağının da Eskişehir ve yöresine can alıcı katkıları olmuştu; sözgelimi Sivrihisar “Justianapolis” olarak vaftiz edilmişti. Cumhuriyet dönemi kazılarında Gordium, Midas, Nakoleia kazılarında ortaya çıkarılan pek çok kıymetli eser bugün İstanbul Arkeoloji ya da Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor.

    Frigyalılardan kalma bir anıt Eskişehir, Frigya devrinde “Phrygia Salutaris”, yani “Sağlıklı Frigya” adıyla anılmıştır. Frigler, M. Ö 11. yüzyılda günümüzde Afyonkarahisar, Ankara, Eskişehir ve Kütahya il sınırları içinde kalan bölgeye yerleşmişler ve M. Ö 8. yüzyıl ortalarında başkenti Gordion olan parlak bir uygarlık kurmuşlardır.

    Eskişehir, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden başlayarak bir kavşak niteliği taşımayı sürdürmüştü. Beylikler döneminde, Osmanlıların kuruluşunda aynı konumu koruduğu görülüyor. Kültür panoramamızda Şeyh Edebâli’den Yunus Emre’ye ve Nasreddin Hoca’ya, yarı gerçek yarı rivayet belli bir yeri olmasına karşın, Eskişehir’in uzun süre büyük bir merkeze dönüşemediği biliniyor.

    Görece yakın tarihlere, 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, imparatorluğun tipik yerleşme yeri özelliklerine kavuştuğu anlaşılıyor. Doğduğum, büyüdüğüm yıllarda, Tatar mahallesindekiler ya da Gümülcine göçmenleri sayılmazsa, Eskişehirli önemli bir etnik çeşitlilik göstermezdi. Sonraları rastladığım kaynaklardan kentin 19. yüzyıl sonuna ait bilgileri bana düpedüz kozmopolit bir bünye taşıdığını gösterdi: 1895’te şehrin nüfusu 19 bindi ve aralarında 1147 Rum, 715 Ermeni, 30 Latin ve belli sayıda Musevî vardı. 1. Dünya Savaşı bu tabloyu kökünden değiştirmiştir. Amerikalı misyonerlerin, Fransız ve Alman papazların yönetimdeki okullar da yok olmuştur. Savaşın Eskişehir’i derin yaraladığı, düşmanın her yeri yangına teslim ettiği sır sayılmaz. Halide Edip Adıvar, içeriden birebir tanık olarak yaşananları Türkün Ateşle İmtihanı’nda bütün canlılığıyla aktarmıştır. Yaraların sarılması, gazi kentin yavaş yavaş ayağa kalkması kolay olmayacaktı.

    Eskişehir Ermeni mahallesi 1895’te şehrin nüfusu 19 bindi ve aralarında 1147 Rum, 715 Ermeni, 30 Latin ve belli sayıda Yahudi vardı.

    19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı gözle görülür bir ikonografik artış olmuş Eskişehir ve çevresi konusunda; bunların yabana atılamayacak bir bölümünü yabancılara ve azınlıklara borçluyuz. Osmanlı İmparatorluğu, çöküşünün hazırlandığı süreçte, başkent Dersaadet’ten başlayarak egzotizm tutkunu oryantalistlerin mıknatısına kapıldıkları büyülü diyara dönüşmüş, seyyahlar ellerinde fotoğraf makinaları, Anadolu yarımadasına sokulmakta gecikmemişler, ilk arkeologlar ilk kürekleri toprağa vurmaya koyulmuşlardı. Eskişehir’in de bu ilgiden bir ölçüde nasibini aldığı söylenebilir.

    Nasıl bir şehir, fotoğraflar ve kartpostallarda gördüğümüz? Kent dokusunu ortadan, neredeyse karnıyarık düzende ikiye bölen suyun, yıllar boyu taşkın üslûbuyla çevresindekileri tehdit eden yüksek karakterli Porsuk’un ana damarı oluşturduğu, bütün eksenlerin ona koşut ya da dikey belirlendiği anlaşılıyor. Şüphesiz en önemli odaklardan birine tren garı yerleşmiş. Genel görünümlerde, panoramik fotoğraflarda mimari özellikler pek göze batmıyor; buna karşılık İstasyon Caddesini, Arifiye Sokağını, Çarşı Caddesini, Köprübaşı şeridini büyüteç altına alan görüntülerde tipik Orta Anadolu evlerinin özgün örnekleri öne çıkıyor. Odunpazarı mahallesindekiler başlı başına görkemli bir görünüm arz ediyor. Azınlıkların mahallelerinde de estetik düzey yüksek.

    Eski Arifiye Mahallesi Cumhuriyet dönemine dek kozmopolit bir yapıya sahip olan Eskişehir’de Arifiye Mahallesi.

    Kurtuluş Savaşı birçok Anadolu kentine “gazi”, “kahraman”, “şanlı” sıfatlarının eklenmesine yol açmıştır, Eskişehir’in onlardan aşağı kalır tarafı yoktu oysa: Şehrin düşman ordusu tarafından yanıp yıkılan bünyesinden elimize albüm fotoğrafları kalmıştır; insan kayıplarını, göçe maruz kalanları, hayatlarına neredeyse sıfırdan başlayanları saymıyorum.

    Kurtuluş savaşının merkezî noktalarından birindeydi Eskişehir. Şehirden Mustafa Kemal, İsmet İnönü kaygılar ve gerginlikler içinde geçmiştir; Halide Edip Adıvar’ın kitabının başlığını şehirle özdeşleştirebiliriz. Savaş bittiğinde, küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi Eskişehir de yaralarını dindirmeye, kendisini bir kez daha yeniden inşaya yöneldi. Mübadele yeni konuklar taşıdı Porsuk’un etrafına. Usul usul sanayi adımları atıldı, fabrikalar yapılmaya başlandı. Eskişehir sivil yaşamını canlandıradursun, sonraları “kuvvet”e dönüşecek “Hava üssü” ekonominin gelişmesine enikonu katkıda bulundu.

    “Cemiyet hayatı”nın da harekete geçtiği, Turhan Baraz’ın çalışması Başlangıçtan Günümüze Eskişehir Basını 1908-1986’dan seçtiğm kısa ama anlamlı gazete duyuruları gösteriyor: Gece hayatı, sergiler, Ferit Alnar ve 85 kişilik filarmoni orkestrasının ya da İlhan Usmanbaş’ın Britten’dan uyarladığı “Bir Opera Yapalım” gösterisi, Muhsin Ertuğrul ve kadrosunun tiyatro şölenleri Eskişehir’de yaşananların birkaç örneğidir. Asrî Sinema, Yeni Sinema, Kılıçoğulları sineması; Porsuk kıyısının gazinoları, bahçeleri yaşam alanını genişletecekti. Bazı aileler yatırımları ve girişimleriyle şehrin gelişmesine katkıda bulundular: Kanatlılar, Zeytinoğulları bunların başında gelir; Mümtaz Zeytinoğlu hem Tahsin Yücel’in, hem Adalet Ağaoğlu’nun yapıtlarında önemi vurgulanmış seçkin bir kişiydi.   

    Hamamyolu aksı Hamamyolu tarihî dokusu ve yapılarıyla günümüze de temas eden, yeraltı sıcak su rezervleriyle bilinen ve kentin kuruluşundan bugüne merkez olma özelliğini korumuş olan bir bölge.

    101 Eskişehir (2002) adlı kitabıyla kente bağlılığını kanıtlayan değerli araştırmacı Ahmet Atuk, haklı bir nostaljik tınıyla “bir başkaydı çocukluğumun Eskişehir’i” der ya, ben de benzeri duygular içinde dönüyorum her seferinde, doğduğum yere. Gelgelelim, bir başka duygu ağır basıyor son yıllarda içimde; bunu son çeyrek yüzyılda üst üste koyulmuş atılım hareketlerine bağlıyorum:

    Yerel yönetimin, yerinden yönetimin bir yerleşim yerinin bünyesini nasıl yoğurabileceğinin en somut örneklerinden birini getiriyor önümüze Eskişehir deneyi. Neyin sonucu olarak görebiliriz bu durumu? Bana öyle geliyor ki, özellikle genç nüfusa aşılanmış bir yaşama kültürü zenginliğinin zaferidir sözkonusu olan. Bugün, yakın dönem içinde geçirdiği olağanüstü doku yenilenmesi ve mimarî açıdan tazelenmiş biçimiyle sıradışı bir şehircilik dersi veriyor Eskişehir; doğal olarak hemşerilerinin yaşantı düzeyine yansıyan bir evrimden söz ediyoruz. Tabloda, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kuruluşundan bu yana parmak ısırtıcı yükselişinin payı yadsınamaz. Belediyelerin sanata, kültüre yüklü katkılarının da. Eskişehir’i 21. yüzyılda yepyeni bir şehir çizgisine yerleştiren bu tırmanış dileyelim hiç kesintiye uğramasın.

  • Osmanlı ülkesinin ilk fotografik panoraması

    Osmanlı ülkesinin ilk fotografik panoraması

    Sultan II. Abdülhamid’in 1886’da düzenlenen özel bir keşif misyonuyla hazırlatıp Almanya şansölyesi Otto van Bismarck’a hediye ettiği üç ciltlik fotoğraf albümü, elde edilen belgelerle birleştirilerek kapsamlı bir sergi haline getirildi. Ömer Koç’un girişimleriyle oluşturulan sergi, Osmanlıların ilk dönem coğrafyasının ilk fotografik belgelerini sunuyor.

    Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi, 30 Eylül’e kadar, ANAMED, İstanbul, (anamed.ku.edu.tr).

    Koç Üniversitesi bünyesinde kurulan Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) Osmanlı tarihi üzerine yeni bir çalışmaya imza attı. Küratörleri arasında tarihçi Ahmet Ersoy’la birlikte Bahattin Öztuncay ve Deniz Türker’in bulunduğu ekip “Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi” sergisinde Sultan Abdülhamid’in 1886’da Osmanlı İmparatorluğu’nun ortaya çıktığı topraklara  tertiplediği resmî keşif gezisinden elde edilen tarihî bulguları ve fotoğrafları mercek altına aldı. Anadolu’ya dair ilk kapsamlı etnografik çalışmanın ürünü olan bu gezi, imparatorluğun ilk başkenti Bursa ile Yenişehir, İznik, Söğüt, Bozüyük gibi erken Osmanlı yerleşim birimlerini belgelerken, bu coğrafyada yaşayan insan gruplarına dair antropolojik bir çalışma olma özelliği de taşıyor.

    Sergi 1886’da II. Abdülhamid’in talimatıyla Yıldız Sarayı Kütüphanesi için hazırlanan bir düzine fotoğraf albümü arasında bulunan ve Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya’nın siyasi ilişkilerinin güçlendiği 19. yüzyıl sonunda, sultan tarafından Alman şansölyesi Bismarck’a armağan edilen üç albümden yola çıkılarak hazırlandı. Ömer Koç’un 2017’de koleksiyonuna kattığı bu üç albüm, Mehmet Emin liderliğinde hem Harbiye’de hem de Mühendishane’de eğitmenlik yapan dönemin önemli fotoğrafçı ve ressamlarından oluşan on kişilik teknik heyet tarafından ortaya çıkarıldı. Esas görevi Osmanlı Beyliği’nin köklendiği topraklara dair detaylı bilgi toplamak olan ekip, sahada meşakkatli ve yoğun bir veri toplama sürecine girişip bu albümleri oluşturmuştu. 

    Sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğduğu coğrafyanın 132 yıl önceki haline tanıklık ediyor.

    Keşif gezisinin düzenlendiği rotaya uygun bir şekilde hazırlanan sergide, bu üç albüm dönemin farklı koleksiyonlarından birçok fotoğraf, video, arşiv belgesi, yazışma ve gezinin resmî sonuç raporuyla destekleniyor. İmparatorluğun o günkü yapısına dair önemli bulgular elde ettiğimiz malzemelerin sunumuyla, ziyaretçiler tarihî bir seyahate çıkıyor.

  • Hem büyük tarihçi hem arazi uzmanıydı

    Hem büyük tarihçi hem arazi uzmanıydı

    Özellikle klasik Osmanlı dönemi ve Osmanlı arkeolojisine dair ufuk açan eserleri, çalışmaları ile iz bırakan Semavi Eyice, sıradışı bir bilim insanıydı. Hocanın gerçekleştirdiği inceleme gezileri ve bunlar sonucunda ortaya konan nice tarihsel bilgi, sonraki kuşakların yolunu aydınlattı, aydınlatacak.

    Semavi Eyice Hoca 96 yaşında vefat etti. Hoca, Bakanlar Kurulu kararı ile İstanbul Fatih Camii mihrabı önündeki hazireye defnedilmiştir. Aynı hazireye 2016’da vefat eden Osmanlı tarihinin büyük ismi Prof. Dr. Halil İnalcık Hoca da defnedilmişti. Her iki hocamız da, yanlarında yatan son devir Osmanlı kitap dünyasının en önemli isimlerinden Ali Emiri Efendi’nin komşuluğuna emanet edilmiştir.

    Çok yönlü uzmanlığı, renkli kişiliği, olağanüstü keyifli sohbeti ve güçlü kalemi ile o kadar çok şey yapmıştır ki, onun arkasından bir yazı hazırlamak gerçekten güç bir iştir. Birçok yayında ya da televizyon programlarında bizzat kendisi, hayatından ve araştırmalarından uzun uzun bahsetmiştir. Ayrıca Semavi Eyice hoca birçok meslektaşı için samimi, bilimsel hatıra yazıları hazırlamıştır. Bu işi daha da güç hale getiriyor.

    Ben kendisinin öğrencisi olma şansına sahip oldum. Yayınlarının neredeyse hepsini defalarca okudum. Hızla yazabilirim diye düşündüm ama defalarca farklı başlangıçlar yaptım. Metnin tamamını, bazı cümleleri, kelimeleri değiştirdim. Yine de metin eksik kaldı. #tarih dergisinin artık yazının hazırlanmasından umudunu kesmek üzere olduğu sırada, bu hali ile göndermek zorunda kaldım. Hocanın muhakkak bahsedilmesi gereken bilimsel yönü kadar farklı kişiliği de ilginçtir.

    Semavi Eyice hocaya veda İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümünün en eski öğretim üyelerinden olan Semavi Hoca, uzun ömrüne inanılmaz sayıda makale, bildiri, ansiklopedi maddesi, kitap sığdırmayı başarmıştı.

    Ailesi Amasralıdır. Ama o İstanbul’da doğmuştur. Doğum tarihini bile bir bilim insanı olarak ele alır, irdeler. Resmî evraklarda yazan tarihten biraz daha önce doğmuş olması gerektiğini söylerdi. Galatasaray Lisesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’ya gitmiş, orada arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi almıştır. Avrupa kıtasının korkunç bir savaş ile çalkalandığı bu yıllarda eğitim türlü güçlüklerle tamamlamış, sonunda yine binbir güçlükle Türkiye’ye dönmüştür. Neredeyse 60 sene önceki yolculuğunu, eğitimi bütün detayları ile çok keyifli tespit ve değerlendirmeler ile anlatan hoca, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünde eğitimini tamamlamış ve bu bölümün kurulup gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

    Hocanın Karaman ve Karadağ ile Silifke ve Mersin çevresinde yaptığı yüzey araştırmaları ve yayınları oldukça önemlidir. Bu çalışmalar sırasında özellikle Toroslar’da daha önce hiç yayımlanmamış bir çok yapı kalıntısı ziyaret edilmiş, kitap ve makaleler ile bilim dünyasına tanıtılmıştır. Bu yüzey araştırmaları dışında hocanın tek kazısı Kırşehir’de “Üçayak” adıyla bilinen kilise kalıntısında yapılmıştır. Sayısız inceleme gezisi yanında tatiller, dost ziyaretleri bile hocanın çalışmaları için fırsat olmuştur. Hatta askerlik görevini yerine getirdiği sırada bile Çağlayan Kasrı ile ilgili bir makale hazırlama fırsatını bulmuştur.

    Bazı araştırmacılar ve bilim insanları “anlatmayı” sever. Güzel ve etkileyici anlatabilirler. Ama onlar için yazı yazmak biraz zordur. Bazıları da tam tersi güzel yazarlar ama konuşmayı, anlatmayı hiç sevmezler. Semavi Eyice Hoca çok az bilim insanına nasip olan iki özelliğe de sahipti. Konuşurken de yazarken de olağanüstü hafızası, sınıflandırma ve değerlendirme gücü sayesinde çok sayıda yayın hazırlamış, inanılmaz keyifli dersler ve konferanslar vermiştir. Bazıları saatler süren muhteşem televizyon programlarına katılmıştır.

    Emekliliğinden sonra hocanın Bostancı’daki evi arkeoloji, sanat tarihi, tarih öğrencileri, hocaları, araştırmacıları ve meraklıları ile dolmuş ve neredeyse gelen herkesin sorularını inanılmaz detaylarla uzun uzun cevaplamıştır. Daha samimi olduğu öğrencilerine hatta bazen onu ilk kez arayan ve soru soranlara bile “telefonda verdiği konferanslar” da meşhurdur.

    Hoca uzun ömrüne inanılmaz sayıda makale, bildiri, ansiklopedi maddesi, kitap sığdırmayı başarmıştır. İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nün en eski öğretim üyelerindendi. Makaleleri Bizans sanatı, Osmanlı sanatı, Balkanlar, Türkiye’de İtalyan şehirlerinin kolonileri, hamamlar, zaviyeli camiler, yok olmuş veya günümüze ulaşmış tek tek bir çok yapı gibi konuları kapsar. Bunların bazıları dünyanın sayılı süreli yayınlarında, bazıları popüler dergilerde, armağan ve hatıra kitaplarında, ansiklopedilerde Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca gibi birçok dilde yayınlanmıştır. Bu metinler bir-iki sayfadan adeta birer kitap hacmine ulaşan onlarca sayfaya kadar farklı boyutlardadır. Bunların bazıları bizzat Hoca tarafından çekilmiş, bazıları hocanın ya da değişik kurum ve kuruluşların arşivlerinden eski fotoğraf ve gravürlerle zenginleştirilmiştir. Çoğu ilk kez hoca tarafından tespit edilen veya ele alınan bu çalışmalar hâlâ güncelliğini korumaktadır.

    Sıkça başvurulan canlı bir tarihti

    Emekliliğinden sonra hocanın Bostancı’daki evi arkeoloji, sanat tarihi, tarih öğrencileri, hocaları, araştırmacıları ve meraklıları ile dolmuş, hoca neredeyse gelen herkesin sorularını inanılmaz detaylarla uzun uzun cevaplamıştır. Daha samimi olduğu öğrencilerine hatta bazen onu ilk kez arayan ve soru soranlara bile “telefonda verdiği konferanslar” da meşhurdur.


    (Fotoğraf: Nevzat Yıldırım.)