Etiket: Sayı:49

  • Hünkâr Suyu’nda saz heyeti

    Hünkâr Suyu’nda saz heyeti

    Sarıyer’in ardındaki vadide yer alan sular Osmanlı döneminde İstanbul’un en cazip mesireleri arasındaydı. Bunların en ünlülerinden olan Kestane, Hünkâr, Fıstık, Kızılcık, Çırçır suları Cumhuriyet’in ilk döneminde de canlılıklarını koruyordu. İçlerinde belki de en revaçta olanı Hünkâr Suyu’ydu. Burada her Cuma ve Pazar günleri musiki yapılırdı. Ses sanatçıları ince saz heyetleri eşliğinde “ailevi” konserler verirler; yerlere serdikleri hasır yaygılar üzerinde temiz hava-bol gıdadan yararlanan İstanbullulara hoşça vakit geçirtirlerdi. O zamanlar alkışlama adeti olmadığından “Varol”, “Nurol!” nidaları gazellere, kahkahalar peşrevlere karışır, hoş bir seda olarak İstanbul semalarına yükselirdi.

    (Gökhan Akçura Arşivi)

  • Cazın İstanbul hâli

    Cazın İstanbul hâli

    Bu yıl 25.’si düzenlenecek İstanbul Caz Festivali, çeyrek asırlık ömrüyle dünya ve özellikle Avrupa cazının Türkiye’de tanınmasında önemli bir rol üstlendi. 1994’ten bugüne dünya standartlarında bir caz etkinliği haline gelen festivalin en önemli isimlerinden İKSV Genel Müdürü ve 1994-2002 arasında festivalin direktörlüğünü üstlenen Görgün Taner, yirmi dört yılın kısa hikayesini anlattı.

    Son 25 yılda 700’den fazla konser, 5200’ün üzerinde sanatçı ve 730 bine yakın seyircisiyle Avrupa’nın en canlı ve geniş çerçeveli müzik festivallerinden bir haline gelen İstanbul Caz Festivali, bugü- ne kadar Herbie Hancock, Eric Clapton, Keith Jarrett, Joan Baez gibi efsane sanatçıları Türkiye seyircisiyle buluşturmasının yanısıra birçok yerli ve yabancı sanatçının kariyerlerinde önemli bir basamak oldu. İlk tohumları 1984’te atılan bu festival sadece cazcıları değil, Patti Smith, Bryan Ferry, Marianne Faithfull, Morrissey, Grace Jones gibi rock ve pop yıldızlarını da programlarına dahil etti. “25 yıllık bir festivali ortaya çıkarmanın haklı gururunu yaşıyoruz” diyen İKSV’nin genel müdürü ve 1994-2002 arasında organizasyonun direktörlüğünü üstlenen Görgün Taner’le İstanbul Caz Festivali üzerine konuştuk.

    Caz Festivali’nin ardındaki isim

    İstanbul Caz Festivali’ni uluslararası standartlarda bir etkinliğe dönüşmesinin ardındaki en önemli isim İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, 1994-2002 yılları arasında festivalin direktörlüğünü yapmıştı.

    Caz Festivali nasıl ortaya çıktı ve nasıl bu günlere geldi?

    İstanbul Caz Festivali 1994 senesinde başladı. 1973’te kurulan İstanbul Kültür Sanat Vakfı ilk festivalinden itibaren çok çeşitli disiplinlere yer vermeye ve değişik müzik türlerini festivalde ağırlamaya çalıştı. Caz Festivali’nin ortaya çıkmasında 1984’te Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Chick Corea ve Steve Kujala konseri dönüm noktası oldu. 1984 ve 1994 arasında özellikle Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda caz ve rock müziğin önemli isimleri ağırlandı. 1994’te ise bağımsız bir festival olarak 1. İstanbul Caz Festivali gerçekleşti.

    Chick Corea ve Dostları Bud Powell’ı Anma Turnesi Chick Corea ve ekibi, efsanevi caz piyanisti Bud Powell’ı Anma Turnesi kapsamında 1996’da geldikleri 3. İstanbul Caz Festivali’nde Cemal Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde anlamlı bir konser vermişti.

    Festival için Aya İrini, Esma Sultan Yalısı gibi tarihî mekanları seçiyorsunuz…

    25. İstanbul Caz Festivali, 26 Haziran-17 Temmuz, 22 farklı mekan, İstanbul, (caz.iksv.org).

    Festivalin ilk yılında sadece Esma Sultan Yalısı ve Harbiye Açık Hava Tiyatrosu kullanılmıştı. Daha sonraki yıllarda tarihî mekanlardan -mesela Aya İrini gibi- daha çok yararlanıldı. Mekan kullanımı biraz da yapacağınız konserin, sunulan müziğin karakteriyle doğru orantılıdır. Nasıl bir içerik hazırladıysanız onunla uyumlu bir mekan seçmeniz lazım. Yıllar içerisinde festivalde müzik türüne uygun olarak Sepetçi Kasrı, Camialtı Tersanesi gibi çok değişik mekanlar kullanıldı.

    Festivalden birçok efsane ismin yanında sonradan efsaneleşen sanatçıları da tanımış olduk. Biraz bu isimlerden ve onlarla ilgili hikayelerden bahseder misiniz?

    Aslında İstanbul Caz Festivali bir çok sanatçının kariyerinin başlangıç noktalarına şahitlik etti. Mesela bunlardan biri Diana Krall. Sanırım 1994 veya 95 senesiydi. Cemal Reşit Rey’de konser vermişti. İstanbul Caz Festivali daha dünyada kimse tanımazken bu ileride yıldız olacak sanatçıyı İstanbul dinleyicisiyle buluşturmuştur. Yaklaşık 15 yıl sonra yeniden ülkemize gelen sanatçı o konseri unutamadığını söyledi. Tüm bu sanatçılar içinde beni en çok etkileyen, efsane kontrbas sanatçısı Charlie Haden olmuştur. Charlie Haden, daha o günlerden dünyanın gitmekte olduğu yolu görmüş ve kendisi ile uzun konuşmalarımızda endişelerini hep belirtmişti. İnsan üzerine çok düşünen, eşitlik- özgürlük kavramlarını çok önemseyen ve son derece disiplinli bir sanatçıydı. Kimi zaman kontrbası için otelde ayrı oda istemesi, özellikle bizim gibi caz festivali düzenleyen kurumlar arasında hep hoş bir anekdot olarak anlatılır.

    Festivale çağırılacak isimleri nasıl, neye göre belirlediniz, belirliyorsunuz?

    İstanbul Caz Festivali’nde tarihte efsaneleşmiş birçok sanatçı yer aldı. Hem Caz Festivali hem de içinden doğduğu İstanbul Festivali, İstanbul’u müzisyenlerin uğrak noktasına dönüştürmek için çok uzun seneler çaba sarfetti. Bahsedilen bu önemli isimler yıllar süren uğraşlar sonucu İstanbul’da konser verdiler. Bizimle beraber aynı amaç için çalıştığımız birkaç kurum -mesela bunlardan biri Pozitif idi- İstanbul’un önemli sanatçıların rotasına girmesine neden oldu. Bu çaptaki sanatçıların Avrupa’da gerçekleştirecekleri turne programlarının belli bir lojistik sırayla yer alması bunların kentimize gelişini kolaylaştırıyor ama, şunu unutmayalım ki her sanatçı ve grup hem gideceği ülkeyi hem de çalışacağı kurumu ince eliyor sık dokuyor. Bu noktada İKSV ve Caz Festivali markası hep önemli bir referans oldu.

    New York punk’ı caz festivalinde Her yıl festivalde Morrissey, Nick Cave, Grace Jones gibi birçok efsanevi rock ve pop yıldızı da sahne alıyor. Patti Smith, 1999’da düzenlenen 6. Caz Festivali’nde Açık Hava Tiyatrosunda görkemli bir konser vermişti.

    Ahmet Ertegün, Arif Mardin, İlhan Mimaroğlu gibi Türkiye’den çıkmış ve müziğe önemli katkılarda bulunmuş insanlara da yaşam boyu başarı ödülleri takdim ettiniz.

    İstanbul Caz Festivali’nde, yaşam boyu başarı ödülü verilen, yaşamını müziğe adamış insanların listesi oldukça uzun. Hepsi bu ödülü kabul ettikleri için çok sevinçliyiz. Hayatını müziğe ve sanata ayırmış, dünya kültürüne katkıda bulunmuş bu insanları unutmamamız lazım. Biz hafızası çok kuvvetli olan bir toplum değiliz; bu nedenle hem bu ödülü hem de ödül verdiğimiz kişilikleri çok ama çok önemsiyoruz.

    Festivalin “ilk”lerinden biraz bahsedebilir misiniz? Festivalde gerçekleşen ilkler, festivalin gerçekleştirdiği ilkler…

    Aslında İstanbul Caz Festivali bir çok ilki gerçekleştirdi. Örneğin ülkemizde çim alana izleyici alınarak yapılan ilk stadyum konseri 1992’de, o zamanki adıyla İnönü Stadyumu’nda İKSV tarafından gerçekleştirilen Bryan Adams konseridir. Çimlerin üstünü örtmek ve oraya izleyici alabilmek için Yunanistan’daki bir konser düzenleme firması ile işbirliği yapmıştık. Yaklaşık 20.000 kişi konsere gelmişti ve bizim açtığımız bu yolda ilerleyen birçok kuruluş çeşitli sanatçılarla, dünya yıldızları ile stadyum konserleri gerçekleştirdi. Dünyada büyük metropollerde ve önemli kültür kentlerinde görmeye alıştığımız büyük prodüksiyonlar 1990’lı yıllar itibarıyla İstanbul’da da başlamış oldu. İstanbul Caz Festivali ilk caz vapuru konserlerini gerçekleştirdiği gibi birçok değişik mekanı da ilk defa konserler için kullandı.

    Festivaller boyunca yaşanmış en ilginç olaylardan biraz bahsedebilir misiniz?

    Tabii bir çok ilginç olay yaşadık; bir çoğunda güldük, bazılarına üzüldük. Bazıları Türkiye’nin kültür tarihi açısından çok önemliydi. Eskiden üstü kapalı olmayan Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun sahnesinin üstünün kapatılması için çok uğraştık. Mesela şu anda Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun sahnesinin üzerindeki çatı bizim girişimimizle, Garanti Bankası’nın desteğiyle yapılmış ve tiyatroya armağan edilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok inisiyatif unutulduğu için arada hatırlatmaya gerek duyuyorum. Özellikle 90’lı yıllarda sanatçılardan ve onlarla sohbetlerden birçok şey öğrendim. Özellikle Bob Dylan’ın ilk geldiği sene, yani bundan 25 sene önce herhangi bir kontrat imzalamadan sadece “sözümü tutmak için geldim” deyişini hiç unutamam.

    Festivale en çok katılımın olduğu sene 2012 olmuş. Ayrıca birçok konserle de en hızlı bilet satışı rekorları kırmışsınız.

    İstanbul Caz Festivali’nin en hızlı tükenen bileti sanırım 1997’deki Eric Clapton, Marcus Miller, David Sanborn gibi isimlerin yer aldığı “Legends 97” projesi oldu. Daha sonraki yıllarda da bir çok konserin biletleri çok hızlı tükendi. 2012 senesi, 40. yılımız oluşu nedeniyle çok özel bir seneydi.

    Festivalin bu yılki teması: Caz ve dahası

    Bu yıl 26 Haziran-17 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek 25. İstanbul Caz Festivali çeyrek asrın hakkını verecek bir programla cazseverlerin karşısında olacak. Festivalin iki ağır topundan Avusturalyalı sanatçı Nick Cave, the Bad Seeds grubuyla 17 yıl sonra tekrar Caz Festivali’ne konuk olurken Led Zeppelin’in efsanevi gitaristi Robert Plant ise The Sensational Space Shifters grubuyla 11 yılın ardından tekrar Cemil Topuzlu Açık Hava sahnesinde festival için konser verecek. Festivalde dikkat çeken isimler arasında caz, hip-hop ve electronica gibi türleri büyük bir marifetle birleştiren Kanadalı grup BadBadNotGood da bulunuyor. Yerli sahneden ise Moğollar grubunun basçısı Taner Öngür 43,75 grubuyla, Erkan Oğur ise Erkan Oğur Quartet ekibiyle öne çıkıyor.

  • Gezi’den beş yıl sonra tarih devam ediyor, hâlâ…

    Gezi’den beş yıl sonra tarih devam ediyor, hâlâ…

    Bundan tam beş yıl önce, 2013 Mayıs sonu… Taksim Gezi Parkı’na toplanmış gençler, meydanın hemen yanındaki park alanına yeniden yapılması planlanan kışla binasına karşı çıkıyorlardı. Ağaçlar kesilmeye başlanınca, protestolar da başlamış, ancak gösteriler henüz kitlesel bir mahiyet kazanmamıştı.

    O vakit hazırladığımız NTV tarih dergisinin Haziran sayısı yeni piyasaya çıkmış, Temmuz sayısı için düşünmeye, hazırlıklara başlamıştık. Gezi Parkı’ndaki hareketlilik ve insan topluluğu, izlediğim ve tanık olduğum haliyle, en azından benim yakın tarihte gördüğüm-bildiğim herhangi bir “şey”e benzemiyordu. Bunun üzerine gerek Türkiye’de gerekse dünyada belki de yüzlerce gösteriye tanıklık etmiş ve yaşı benden “daha müsait”, tecrübesi sabit yayın kurulu üyemiz Masis Kürkçügil’i aradım. “Abi” dedim, “neler oluyor?”

    Kürkçügil kendine özgü cümleleriyle şöyle dedi: “Enteresan bir bileşim var. Klasik solcu zevat-ı muhterem değil bunlar. Neredeyse beş benzemez. Bizim tarihimizde pek nadirdir ama gerek kompozisyonu gerekse kimyasıyla ‘kendiliğinden’ bir harekete benziyor bu. Hadi hayırlısı”.

    Hareket daha sonra büyüyecek, farklılaşacak ve üç hafta boyunca hem Türkiye’yi hem de dünyayı sallayacaktı. NTV tarih dergisinin Haziran 2013 sayısı, Gezi’den hareketle hem Türkiye hem dünya tarihindeki “kendiliğinden” hareketlere ve bunun çeşitli sosyal alanlardaki etkilerine ayrılmış bir özel sayı, bir “Fevkalade Nüsha” olarak hazırlandı. Sonrasında, bildiğiniz gibi bu sayı yayıncı tarafından piyasaya verilmedi ve bizler de istifa edip dergimizi bağımsız olarak bugünlere taşıdık.

    İlgili sayıda yazdığım editoryal yazı “Tarihe tanıklık etmek, gençlerden öğrenmek” başlığı taşıyordu ve şöyle başlıyordu:

    “Hem cesur hem bilgeydiler. Hem bir, hem birliktiler. Hem birbirlerinden farklı hem ortaktılar. Hem tek başına hem kalabalıktılar. Böyle olduklarını bilmiyorduk. Belki onlar da kendilerini böyle bilmiyorlardı. Çadırlarının yakılmasından iki gün önce onları Gezi Parkı’nda gördüğümde, “ne kadar kendi halinde” çocuklar demiştim. Bu çocukların Türkiye tarihindeki en geniş kapsamlı kendiliğinden hareketi başlatacaklarını hiç düşünmemiştim. Siyasi partilerden en marjinal örgüte, medyasından polisine, belediyesinden yargısına, sendikasından iş dünyasına neredeyse bütün kurum-kuruluşları sallayacak bir etki yaratabilecekleri kimin aklına gelirdi?

    Bunlar sonuçta “üç-beş çapulcu” değildi ama, biz çoğu yetişkinin de yıllardır tekrarladığımız “okumaz etmez, kültürsüz, bilgisiz, bilinçsiz, Türkçesiz, geçmişinden habersiz, yol-yordam bilmez, bencil, apolitik, vs.” gençler değiller miydi?

    Değillermiş. Bunu hem her şeyden önce kendilerine kanıtladılar hem de cümle aleme gösterdiler. Onların direnişini bırakın anlamayı, algılamakta zorlandık. Onların mizahı karşısında komik durumlara düştük. Onların iletişimi karşısında postacı bile olamadık.

    Görüşü, ideolojisi ne olursa olsun, hadiseleri siyaseten yorumlamaya, daha doğrusu kendi bildiği siyaset üzerinden açıklamaya çalışan her kurum, kuruluş, kişi; bu gençlerin ortaya koyduğu “ortaya karışık” talepler ve sokak manzumesi karşısında, son kullanma tarihi geçmiş kaldı (…)”

    Bugün beş yıl sonra, Gezi’nin oluşturduğu hafıza hâlâ canlı ve herşeye rağmen hâlâ o yazının son cümlesindeki iyimserliğimi koruyorum:

    “Barış, huzur, kardeşlik içinde, farklılıkların zenginliğiyle yaşayalım”.