Etiket: Sayı:49

  • Geçmiş seçimler, askerî darbeler ve yeniden seçimler

    Geçmiş seçimler, askerî darbeler ve yeniden seçimler

    Türkiye’de yakın tarihin siyasi maceraları, demokrasiye geçiş denemeleri ve askerî müdahaleler eksenindeydi. 1946’dan 1980’e uzanan zaman dilimindeki politikacılar ve komutanlar, farklı seçimlerde kendi iradelerini dayatmaya, hakim kılmaya çalıştı. İşte ilk elden tanıklıklar ve fotoğraflarla bir dönemin öne çıkan karakterleri…

    Türkiye’deki seçimlerin tarihçesi bir yana, artık küllenmeye yüz tutmuş, bu yüzden de eğlenceli hale gelmiş olan, ama hasbelkader “resmen” de tanıklık etmiş olduğumuz birkaç anımıza yer vereceğiz. 1946 yılında çok partili demokrasiye geçtikten sonra kimisi genel seçimlerde, kimisi de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında o günleri yaşamış bir foto muhabirinin arşivinde kalmış ve belleğinde yaşayan kimi kırıntılar…

    Bilincine vardığım ilk seçim 1954 genel seçimleriydi. 19 yaşında lise öğrencisiydim. Bir yıl önce basit bir fotoğraf makinesine sahip olmuştum ve fotoğraf çekmeye başlamıştım. Dergi almayı ve okumayı seviyordum. Zamanın etkili dergisi Ankara’da yayınlanan Metin Toker’in Akis dergisiydi. Üslubunu beğeniyordum. Seçimler gelip çatmıştı. Dergide okuduğuma göre halkta bir ilgi, politikacılarda da heyecan yoktu. Mitingler pek yapılmıyor, yapılanlarda ise canlılık gözlemlenemiyordu.

    İstanbul yolcusuydum, ara durak Balıkesir idi. İstasyon meydanında tulumba şeklinde bir çeşme vardı, suyu akmıyordu. Hemen yanında da bir kürsü kurulmuştu. İkisini birden gösteren bir fotoğraf çektim. “Seçimler yaklaşırken susuz çeşme, hatipsiz kürsü” altyazısıyla Akis’e postaladım. Dergi bunu ciddiye alıp hemen yayınladı. Önemi şu ki: bu benim gazeteci olmadan çok önce bir yayın organında basılmış ilk fotoğrafımdı.

    Mesleğe hevesim varmış ki, onu izleyen günlerde memleketim Edremit’te propaganda gezisine gelen Başbakan Adnan Menderes’in ve unutulmaz muhalif Osman Bölükbaşı’nın, İstanbul’da da Dünya gazetesinin kapısında zamanın çok popüler CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in fotoğraflarını çekmişim.

    1954 seçimlerini Demokrat Parti ikinci kez kazandı. Ağabeyimin küçük bir matbaası vardı. Sahibi olduğu yerel ‘Edremit’ gazetesini çıkarmaya çalışırdı. Faal bir insandı, tüm hayır dernekleri yanında, CHP için de bir aile geleneği olarak koşuştururdu. 1954 seçimlerinin ertesi akşamı 2 Mayıs’ta, gece yarısında “Kasabanın Demokratları” diye anılan bir güruh, matbaasının camını çerçevesini indirmiş, hurufat kasalarını darmadağın etmişler. Tek varlığı, pedallı denilen cinsten baskı makinesinin kolunu kırmışlar. Ağabeyimin senelerce onu kaynak yaptıra yaptıra bir hâl olduğunu acı bir anı olarak anımsarım.

    Demir Kırat Demokrat Parti’ye halkın “Demir Kırat” demesinden dolayı, onun ardılı olan Adalet Partisi de sembol olarak atı seçmişti. Ankara Tandoğan’da yapılan bir AP mitingine partinin taraftarı bir kadın atıyla gelmişti.

    27 Ekim 1957 seçimleri sırasında ben askere gitmek üzere aileme veda için baba evine uğradığımda, rastlantı sonucu yine Edremit’teydim. Baktım, ağabeyim matbaasını taşıdığı yeni dükkânının camlarını iki gün öncesinden kontrplak levhalarla kaplatmış. Çünkü artık deneyim kazanmıştı. Seçimlerin yapıldığı günün akşamında camlarının şangır şungur indirileceğini biliyordu. Bu seferki yerinin vitrinleri de daha büyüktü. O camlar az parayla onarılamazdı. Bu sefer tahripçiler üstelik Arap Hasan lâkaplı şefleri başta, Belediye Bandosu eşliğinde geldikleri halde fazla bir zarar verememişlerdi.

    Demem o ki, o tarihlerde ocak-bucak yapılanması yüzünden siyaset iyice ayağa düşmüştü. Köy ve kasabalarda halk ikiye bölünmüştü. Anadolu’da seçimler bu atmosfer içinde geçiyordu. Demokrasiye alışmak üzere, ulusça böyle antrenmanlar içindeydik…

    Bir örnek daha: Doğduğum Pelitköy’de partililer kahvehaneleri ayırmışlardı. Mustafa’nın kahvesinde Demokratlar, tam karşısındaki Sıtkı’nın kahvesinde de Halkçılar toplaşırlardı. 54 seçimlerinde CHP yine yenik duruma düşmüştü. Mustafa’nın kahvesinden biri pencereden başın uzatıp “Halkçılar B. Kuyusuna düştü gari, debeleniyola” diye bağırmıştı. Sıtkı’nın kahvesinden bir başka hemşehrim “Çok doğru diyon arkadaşım, sizin ağzınıza düştü, n’olcek” diye yanıt vermişti.

    Demokrat Parti yönetiminin cicim ayları 1954-55 yıllarından itibaren çöküntüye uğramaya başlamıştı. Ekonomik dar boğaza girildikçe, bu durumun etkisiyle yönetiminin günden güne sertleşmesine, dikta sathı mailine yuvarlanmakta olduğuna tanık olunmaktaydı. Babam daha 1954’te bir kehanette bulunmuştu. “Adnan Menderes’in akıbeti Mussolini gibi olmaz inşallah” demişti.

    Ben 1956 yılından itibaren İstanbul’da Hayat dergisinde foto muhabiriydim. Ortalıkta giderek artan genel bir bunalım havası, buna bağlı olarak da karamsarlık hüküm sürmekteydi. Bir çok mal sınırlı dağıtıma tabi tutulmuştu, fırınlarda ekmek kuyrukları bile oluşuyordu. Buna karşın Başbakan Menderes aklını İstanbul’un imarı ile bozmuştu sanki, ikide bir İstanbul’a geliyor, bizzat tanığı olduğum şekilde yıkımcılara o anda yıkılacak yerleri kendi eliyle gösteriyordu. Hoyratça bir gidiş. 6-7 Eylül çapulculuk olayı da işin cabası…

    Diğer yandan muhalefet lideri ama, büyük bir tarihi kişiliğe de sahip İsmet İnönü’nün yolu kesiliyor, taşlanıyor. Vatan Cephesi, Meclis’te Tahkikat Komisyonu falan filan. Ülke bir kaosa yuvarlanmış, tümden bir bunalım havası içinde…

    Bir örnek vereyim: Dergimizin bana ağabeylik eden iki ressamı vardı: Firuz Aşkın ve Ayhan Erer. O günlerde bir gün bana “Makinanı al, koş Topkapı Sarayında Şah İsmail’in tahtının fotoğrafını çek” dediler. Sebep? Adnan Menderes onu İran Şahı’na armağan etmiş, paketleyip göndereceklermiş. Artık bu kadarı da olmaz! Çok genç ve bir anlamda toy idim. Gözümden yaşlar dökülmeye başladı.  Baktım, bizim sevgili abiler kıs kıs gülüyorlar. Meğer hassasiyetimi bildiklerinden tepkimi görmek üzere beni makaraya sarmışlar. Bu bir şakaymış. Ama o kadar bir bedbinlik egemendi ki duygularımıza, günün havası gerçek olmasına çok uygundu. O atmosferi başka nasıl anlatabilirim?

    Yayın organları üzerinde hükûmetin giderek artan müthiş bir baskısı vardı. Yandaş basının o günlerdeki adı “Besleme Basın” idi. Çünkü kâğıt tahsisleri ve resmî ilânlarla besleniyorlardı. Hayat dergisini basan Tifdruk matbaası Kazım Taşkent’in ve onun ideal arkadaşı Vedat Nedim Tör’ün çağdaşlaşma özlemleri ve gayretleriyle Yapı Kredi Bankası’nın bir iştiraki olarak kurulmuş çok pahalı bir sistemdi. Derginin tifdruk tekniğiyle basılıp çıkması da ister istemez özel kâğıt tahsisine bağlıydı. Patronların Ankara’da bir büro açma fikri, belki de hükûmete yakın olma ihtiyacından doğmuş olabilirdi.  Bana söz konusu büroda çalışmak üzere “Ankara’ya gider misin” dediler. Hemen kabul ettim.

    Ankara’da bir gazeteci olmak, siyasetçilerle çok yakından ilgilenmek anlamına geliyordu. Ne var ki, benim Ankaralı olmamdan bir ay sonra 27 Mayıs ihtilâli olmuştu. Artık bir süreliğine askeri yönetim ve yeniden demokrasiye dönüş hazırlıkları ile olaylarla ilgilenmemiz gerekmekteydi.

    Yakından tanıma fırsatı bulduğum ilk başkan Cemal Gürsel idi. Cemal Aga gibi bir lâkabı vardı. Mağrur bir insan sayılmazdı. Aksine babacan tavırlı bir halk adamı resmi veriyordu. İyi niyetinden kuşku duyulamazdı. Artık bir bakıma demokrasi askıya alınmış, askerî dönem başlamıştı. Ve hemen arkasından Yassıada mahkemeleri, Kurucu Meclis Dönemi.

    Muhafız Alayı Komutanı ve Milli Birlik üyesi Osman Köksal ile söyleşirken, onun bize söyledikleri döneme ışık tutması bakımından ilginçti. “Biz’ demişti Sayın Köksal, “müdahale girişiminde bulunurken, niyetimiz en çok yirmi gün, bilemedin bir ay içinde seçim yaptırıp, hemen kışlalarımıza dönmekti. Hocalara aldandık (hocalar dediği Anayasa profesörleriydi) Öyle konuşuyorlardı ki, biz onların çekmecesinde hazır bir anayasa taslağı var zannettik. Çıkarıp bize verecekler, hemen yürürlüğe koyacağız.” diye devam etmişti ihtilâlci Albay. ‘Durun bakalım’ dediler, ‘dünyanın her tarafından anayasalar toplayacağız. Onların en iyi taraflarını bir araya getirip yeni bir anayasa yazacağız. Bu üç beş günlük bir iş değil. Hem tam tedbir almadan, düşük iktidarı yargılatıp mahkûm ettirmeden öyle hemen bırakıp kaçamazsınız. Sonra isyan çıkarmaktan sorumlu tutulursunuz. Başlarınızdan bile olursunuz’ diye korkuttular bizi.”

    CHP adına İsmet İnönü Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi 5 Eylül’de düzenlediği yuvarlak masa toplantısına CHP adına Genel Başkan İsmet İnönü katılmıştı.

    Milli Birlik Komitesi 12 Haziran 1960 tarihinde yürütme ve yasama görevlerini düzenleyen geçici bir anayasa yürürlüğe koymuştu. Bu tarih ayni zamanda Yassıada mahkemesinin de kuruluş tarihidir. Parlamento, 150 üyeli Senato ve 450 üyeli Millet Meclisi olmak üzere iki parçalı olarak hazırlanmıştı. Milli Birlik Komitesi üyelerine bir güvence olarak “Tabii Senatör” unvanı ile Senato’da yer verilmişti. Ayrıca gerektiğinde cumhurbaşkanına da tabii senatör seçme hakkı tanınmıştı. Demokratik hayata yeniden dönüş bu şekilde sağlanıyordu!

    Yeni meclisin açılışı için 29 Ekim günü hedef alındığından seçimler 15 Ekim 1961 günü yapılacaktı. Cemal Gürsel 5 Eylül günü mevcut partilerin temsilcilerini bir yuvarlak masa toplantısı yapmak üzere Çankaya Köşkü’ne davet etmişti. Bu toplantı sonucunda yayınlanacak bir deklarasyon ile, gelecek günlerde partiler arası kısır çekişmelerden uzak uygar bir ortam sağlanması ve geçmişin fazla kurcalanmaması hedefleniyordu.

    Seçim öncesi miting kürsüsü 1961 seçimleri öncesi Ankara Kurtuluş Meydanı’nda yapılan CHP mitinginde partinin genel başkanı İsmet İnönü kürsüde.

    Seçimleri Ragıp Gümüşpala ve arkadaşlarının yeni kurduğu Adalet Partisi’ne göre çok az bir farkla CHP kazanmıştı. Ekrem Alican’ın Yeni Türkiye partisi ve Alparslan Türkeş takviyeli Osman Bölükbaşı’nın CKMP’si yeterli oy alamamışlardı.

    Cumurbaşkanı seçimi sorunsuz yaşandı. Cemal Gürsel zaten Tabii Senatör sayılmıyor muydu? Adaylığı da doğaldı. Biz onun genel seçimlerde Çankaya ilkokulunda sandık başında fotoğrafını çekerken sonucun böyle evrileceğinin herkes farkındaydı. Malûm etkili kişiler ve partiler Cemal Gürsel üzerinde uzlaşmış (ya da uzlaştırılmıştı).

    Cumhurbaşkanlığı seçimleri Ozan Sağdıç, II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü yeni Cumhurbaşkanı seçiminde oy kullanırken fotoğraflamıştı. O günlerde mecliste oylama için biraz süslenmiş çöp sepetleri kullanılıyordu. Oyları çöpe atar gibi ironik bir manzara.

    Zaman sancılı geçecekti. Örneğin, sırası geldi deyip, yaraların sarılması adına Celal Bayar affedilmiş, Yassıada mahkûmlarının cezaları da kısmen affa uğramış, kısmen de kaldırılmıştı. Bu durum, bazı heyecanlı yürüyüşlere neden olmuş, buna karşın başka bazı kişilerde ve özellikle gençlerde (ve olasılıkla cihet-i askeriyede) başkaldırı gibi algılanmıştı. O atmosfer içinde 24 Mart 1963’de 27 Mayıs yanlısı gençler, önce Zafer Meydanı’nda toplandılar, kendisini Demokrat Parti’nin devamı gibi göstermeyi yeğleyen Adalet Partisi’nin genel merkezine “Bayar Kayseri’ye” sloganları ile yürüyüp Genel Merkezi taşlamışlar ve tahrip etmişlerdi. Ortalığın sakinleşmesi için daha zamana ihtiyaç vardı.

    Cemal Gürsel yedi yıllığına Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ne var ki 1966 yılı başlarında sağlığı bozulmuş ve hastalığı günden güne ilerliyordu. Görev yapamaz duruma gelmiş olması doktor raporları ile saptanınca Cumhurbaşkanlığına devlet protokolünün ikinci adamı Senato Başkanı’nın vekâlet etmesi gerekiyordu. O isim de İbrahim Şevki Atasagun idi.

    4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel

    Cemal Gürsel’in 1961’de Meclis Şeref Kapısı’ndan, Cumhurbaşkanı olarak çıkışında Ozan Sağdıç fotoğraf makinesiyle onu karşılamıştı.

    Atasagun hekimdi ve asker kökenliydi. Tümgenerallikten emekliydi. 27 Mayıs’tan sonra sivil hayata yeniden geçişin ilk seçimi olan Ekim 1961 seçimlerinde Nevşehir’den senatör olarak seçildi. Mili Birlik komitesinin bütün üyelerinin tabii senatör sayıldığı ve onların başkanının Cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde elbette askerlerin hatırı sayılır bir etkinliği sürmekteydi. Atasagun Paşa da Senato başkanlığına seçilmişti.

    Peki cumhurbaşkanlığına kim seçilecekti. Günün başlıca konusu gerçekten buydu. Cemal Gürsel Washington’daki Walter Reed Askeri Hastanesi’nde tedavide iken bir kriz geçirmiş, 26 Mart tarihinde Türkiye’ye getirilmiş ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde bakımına devam edilmekteydi. Hayatından umut kesilmiş, göreve dönmesinin mümkün olamayacağı hakkında heyet raporu çıkarılmıştı. Bu durum karşısında yeni bir cumhurbaşkanı seçmek gerekiyordu. Anayasa, adayın senatörler ve milletvekilleri arasından seçilmesini öngörüyordu. Senato’da “Tabii Senatör” titriyle eski Milli Birlik üyeleri bir yana, genel politika üzerinde askerlerin etkisi henüz tam silinmemişti. Partiler arasında mevcut Genel Kurmay Başkanı Org. Cevdet Sunay cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin bir orta yol olarak yatıştırıcı bir çözüm olacağı konusunda bir mutabakat sağlandı. Genel Kurmay Başkanlığı’ndan istifa ederek ordudan ayrılan Sunay kontenjan senatörü olarak atandı; 28 Mart 1966 tarihinde de cumhurbaşkanı seçildi.

    Adalet Partisi saldırıya uğradı

    Celal Bayar’ın Kayseri hapishanesinden salıverilmesini protesto eden gençlerin Kızılay’daki ilk Adalet Partisi genel merkezini taşlamaları ve tahrip etmeleri dönemin dikkati çeken olaylarından biriydi.

    Ülkeyi yönetenlerin aile boyu röportajlarını yapmayı bir kez üstlenmiştik ya, hemen Sayın Sunay’ın Saraçoğlu mahallesindeki lojmanına koştum. Meclis’te ve Anıt Kabir’de icra edilen normal törenlerden hemen sonra, işe yeni First Lady Atıfet Hanım’ın Çankaya köşküne taşınmak üzere evini toplamasını fotoğraflamakla başladım. Kendisi çok içtenlikli bir hanımdı. Bana yardımı olmuştu.

    Ama asıl röportaj, elbette köşke yerleştikten sonra, ailenin oradaki doğal yaşamından görüntüler sağlamakla gerçekleşecekti. Kısa bir süre sonra Köşk’ün özel kaleminden “Aile Boyu” röportaj için randevu talebinde bulundum. Makama sunulan buluşma isteğim bir iki gün sonrası için kabul edilmişti. Anılan günde Köşk’e gittiğimde bir süre için yaverler odasında konuk edildim. Saati gelince, “Buyurun” dediler, beni bilinen büyük salona aldılar. Daha önce sözünü ettiğim özel bölüm ağır kadife perdelerle kapalıydı. Arkasından fısıltılar ve bazı hareket sesleri geliyordu. İki yaver perdenin berisinde, adeta nöbetçi gibi neredeyse hazırol vaziyette beklemekteydiler. Beş dakika kadar bu şekilde bekledik. Nihayet içeriden bir işaret mi geldi nedir, yaverlerden her biri perdenin bir kanadını tutmuş, eşzamanlı olarak iki yana doğru adeta törensel bir havayla açmaya başladılar. Bir fanfar müziği eksik…

    V. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay

    Cumhurbaşkanı seçilişinden hemen sonra Cevdet Sunay merasim kıyafetiyle Anıtkabir’i ziyarete giderken Ozan Sağdıç bir anlığına önündeki çelenk taşıyan muhafızlar ve arkasındaki kortejle arasındaki mesafeden faydalanarak “kalabalıklar içinde yalnız” iken fotoğraflamıştı.

    Ortaya çıkan manzara: Cumhurbaşkanı ve saygıdeğer eşleri bir kanepeye oturmuşlar. Arkalarında oğul, kız, damat, gelin; yanlarda ve kucaklarda torunlar, hazır bir fotoğraf karesi. “Hadi çek” dediler. Bir iki kare renkli, bir iki kare de siyah beyaz fotoğraf çektim. Biraz değişiklik rica edip bir fotoğraf daha çekmiştim. (Bu sayfada kanepesiz bu ikinci fotoğrafı kullanıyoruz) Sonunda “Tamam” denildi ve perde açıldığı şekilde kapatıldı. Yaverler odasına geçtik. “Hani” dedim, “aile boyu röportaj yapacaktık?” Yaver beyler “Cumhurbaşkanımız onu aile boyu fotoğraf anlamış. Bize talimatı bu kadar. Kendisini tekrar rahatsız edemeyiz” deyip işin içinden çıktılar.

    Sunay’ın cumhurbaşkanlığı askerlerle siviller arasında tansiyonu emen bir süspansiyon gibi geçmişti. İlerleyen günlerde AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala vefat etmiş. Parti başkanlığına bir süre Sadettin Bilgiç vekalet ettikten sonra Demirel dönemi başlamıştı. Demirel “Altı kez şapkasını alıp gitmesi ve yedi kez şapkasıyla geri dönmesiyle” ünlenmişti. Artık İnönü-Demirel, Demirel-Ecevit günlerine kapı açılmıştı.

    Aile boyu fotoğraf Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Ozan Sağdıç’a bir “aile boyu fotoğraf” pozu vermişti.

    Seçim anılarının önü ardı kesilmez. Son olarak, ilginç bir seçim anısıyla bu bahsi kapatalım. O da Cevdet Sunay’ın görev süresinin sonlarına doğru ortaya çıkan yeni bir Cumhurbaşkanı seçimi öyküsü olsun.

    12 Mart 1971’de askerler işlerin iyi gitmediğine, böyle giderse Türk ordusunun (doğal hakkı olan) kollama ve koruma görevini üstlenebileceğine dair bilinen muhtırası verilmiş, Demirel Başbakanlıktan istifa etmişti. Nihat Erim’e hükûmet kurma görevi verilmişti. Sunay’ın görev süresinin bittiği tarihte yeni seçime bu atmosfer içinde gidiliyordu. Gürsel ve Sunay uygulamalarından sonra kimi kafalarda Cumhurbaşkanlığı yolunun mutlaka genelkurmaydan geçeceği kanısı yer etmeye başlamıştı.

    6 Mart 1971’den birkaç gün sonra genelkurmay başkanlığındaydık. Faruk Gürler istifa ile ilgili bir veda töreni düzenlemiş, kuvvet komutanı arkadaşlarının göğüslerine liyakat nişanı takacak. Paşaların paşası öyle heyecanlı ki, eline aldığı şiltlerden (belki de pek pratik değillerdi) hiçbirini arkadaşının göğsüne iliştiremiyordu. Ya çaresiz bir şekilde eliyle tutup acemice poz veriyor, ya da yerlere düşürüp, oralardan toplamaya çalışıyordu.

    Veda töreni Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler veda töreninde kuvvet kumandanlarına büyük bir cidalle nişan takmaya çalışıyor.

    Ertesi gün, bu defa TBMM Senato genel kurul salonundayız. Cumhurbaşkanı Sunay, Gürler’i senatör atamış, Paşa sivil olarak senatoyu şereflendirmiş. Onu getirip önce alelacele İsmet Paşa’nın yanına oturtuyorlar. “Hoş geldin, beş gittin” denilemeye fırsat bulamadan kaldırılıp başka bir yere oturtuluyor. Bu kez oturduğu yer, dirsek temasıyla bir başka senatör olan emekli Oramiral Fahri Korutürk’ün yanıbaşı.

    O günlerde TBMM binasında sivillerden çok askerler dolaşıyordu. Seçim günü de askeri jetler Meclis’in üzerinden alçak uçuş yaptılar. Demirel ve Ecevit’in direnme kararları sonucunda askerlerin istediği olmadı. Gürler Paşa yeterli oyu alamadı. Belirli bir turdan sonra, Demirel ve Ecevit Genel Kurmay karargahına çağrıldılar. Demirel davete icabet etmedi. Ecevit ise, her ihtimale karşı valizini hazırlayıp eşiyle vedalaşarak gitmişti. Kendisini karşılayan Muhsin Batur ve diğer kuvvet komutanları sivil iradeye saygı duyduklarını, alınacak karara karşı koymayacaklarını ifade etmişlerdi. Buzlar çözüldü. Meclisler özgür oylarıyla yeni cumhurbaşkanını seçtiler. Gerçi Sayın Fahri Korutürk de asker kökenliydi ama Meclisin iradesi de iradeydi. Ve o yerine getirilmişti.

    Olanlar Dimyat yolunda bulgurdan olan zavallı Faruk Gürler Paşa’ya olmuştu. Tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral ve orgenerallikten sonra bir de ‘Gümgenerallik’ diye bir rütbe daha varmış. Bunu herkes öğrenmiş oldu. İşin çok acı veren yanı, Gürler Paşa’nın çok geçmeden 23 Ağustos 1973’te kahrından ölmesiydi.

    1970’lerin siyaset sahnesi Yakın bir gelecekte ne olacaklarını bilemeyen üç kişi. Emekli Orgeneral Faruk Gürler bir iki gün içinde Cumhurbaşkanı seçilip Çankaya’ya taşınacağından emin. Yanında oturan Emekli Oramiral Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanı olmak aklından bile geçmiyor. Ama sadece bir ay içinde Cumhurbaşkanı seçilecek ve Çankaya Köşkü’ne yerleşecek. Önlerindeki sırada oturan Nihat Erim’in bir suikasta kurban gitmesi ise 18 Temmuz 1980’de.
  • Tüm yönleriyle istihbarat olgusu

    Tüm yönleriyle istihbarat olgusu

    TARİHTEN GÜNÜMÜZE İSTİHBARAT, Mehmet Tanju Akad, Kastaş Yayınevi, 288 sayfa, 20 TL.

    Askerî tarih uzmanı Tanju Akad’ın son kitabı Tarihten Günümüze İstihbarat çıktı. Kitapta uygarlığın en eski çağlarından beri var olan istihbarat, tarihî ve olgusal örnekleriyle ayrıntılı bir biçimde inceleniyor. Akad, istihbaratın kapsamı, metotları ve uygulamalarını sekiz ayrı bölümde gösterdiği kitabında, siyaset, teknoloji, ekonomi, coğrafya ve kültür gibi çeşitli bilgi alanlarının istihbaratı nasıl etkilediğini ele alıyor.

    Ayrıca istihbaratın, askerî-politik faaliyetlerin ve modern devletin güvenlik probleminin en önemli unsurlarından biri olduğu kitabın en önemli tezlerinden birisi. 16. yüzyıldan bu yana devletlerin kurumsallaşan bir aygıtı haline gelen istihbarat/ karşı-istihbarat konusunu kendi terimleriyle ama açıklayıcı bir dilde okuyucuya sunan eser, konunun Osmanlılardaki örneklerine değinmeyi de ihmal etmiyor. Akad’ın kitabı konuyla ilgilenen herkes için bir referans olabilir.

  • Çanakkale muharebeleri bilimi

    Çanakkale muharebeleri bilimi

    ÇANAKKALE SAVAŞI (SİPERİN ARDI VATAN), Gürsel Göncü-Şahin Aldoğan, Kırmızı Kedi Yayınevi, 184 sayfa, 17.5 TL.

    Dergimiz yayın yönetmeni Gürsel Göncü ve harp tarihi araştırmacısı Şahin Aldoğan’ın kitabı Siperin Ardı Vatan: Türk Cephesinden 1915 Deniz ve Kara Muharebeleri’ninyeni baskısı Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yapıldı. İlk kez yayımlandığı 2006 yılında yalın-akıcı anlatımı, yazarların araziyi çok iyi tanıması ve ezber bozan yeni bilgileriyle büyük ses getiren kitap uzun zamandır yeni baskı yapmamış, raflardan uzak kalmıştı.

    Dünya çapında Çanakkale muharebelerini konu alan 1500 civarındaki kitap, makale, derleme eserin önemli bir kısmını arka planında toparlayan eser, bilimsel bir anlayışla kaleme alınmasıyla yanlış bilinenlere ve efsanelere savaş açıyor. Muharebelerin Kasım 1914’ten Ocak 1916’ya aldığı yaklaşık birbuçuk yıla ve en sıcak olduğu 1915’in bahar-yaz aylarına ayrıntılı şekilde yoğunlaşan kitap, Arıburnu, Anafartalar ve Seddülbahir cephelerinden, resmî tarihin çok ötesinde bir içerik sunuyor. Kitabın sonundaki yer isimleri sözlüğü ve büyük boydaki haritalar, yakın tarihimizin bu büyük destanını daha ayrıntılı öğrenmeye yardımcı olacak.

    Çanakkale’de ölümle yan yana Arıburnu cephesinde, bugünkü 57. Alay Şehitliği’nin kuzeybatısında Ali Çavuş siperi (Ağustos 1915 ortalarında 27. Alay Komutan Vekili olan Binbaşı Halis (Ataksor) Bey’in torunu Serdar Ataksor koleksiyonundan).
  • Hava bombardımanı altındaki İstanbul

    Hava bombardımanı altındaki İstanbul

    Emin Kurt ve Mesut Güvenbaş’ın Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’a Yapılan Hava Saldırıları kitabı, Osmanlı Devleti’nin savaşa katılımı ve İstanbul’un stratejik önemi üzerine bilgileri yeniden dizayn edecek nitelikte.

    BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA İSTANBUL’A YAPILAN HAVA SALDIRILARI, Emin Kurt-Mesut Güvenbaş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 414 sayfa, 26 TL.

    Türk kaynaklarında sınırlı olarak geçse de 1918 yılı Temmuz, Ağustos, Eylül aylarında İstanbul havadan yoğun bombardımana tutulmuştu. 1453’te Türkler tarafından fethedildikten sonra yüzyıllarını dış tehditlerden uzak geçiren başkent, Osmanlı Devleti gücünü kaybedince yeniden hedef, tarihin hava saldırılarına maruz kalan ilk başkentlerinden olmuştu.

    Her ikisi de asker kökenli olup, Hava Kuvvetleri tarihi alanında uzman Emin Kurt ve arşiv uzmanı Mesut Güvenbaş’ın ortak çalışması olan Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’a Yapılan Hava Saldırıları kitabı 1. Dünya Savaşı’nın az bilinen bir dosyasını açıyor.

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na fiilen girdiği Ekim 1914’ten İstanbul’un işgal tehdidini en yoğun olarak yaşadığı Çanakkale muharebeleri ve işgal altında olduğu 1918-1923 yıllarına dek bilgileri güncelleyen eser, havacılık tarihini aydınlatıyor. Dünyada havacılığın henüz yeni başlamakta olduğu 1910’lu yıllardan itibaren toplumsal ve askerî alanda meydana gelen değişimlere dair de yeni gözlemler sunuyor. İstanbul’a ilk bombardımanın ne zaman yapıldığı, toplam kaç hava saldırısının düzenlendiği, insan kayıplarının ve maddi hasarın boyutunun ne olduğu, şehri korumak için ne gibi önlemler alındığı ve halkın günlük yaşamının bu saldırılardan nasıl etkilendiği gibi kıyıda köşede kalmış soruların detaylı olarak ele alındığı bu kitap, savaş tarihimiz hakkında ufuk açıcı niteliğe sahip.

    İstanbul’u bombalayan Handley Page O/100 uçağı.
    21-22 Eylül 1918’de saldırı esnasında düşürülen İngiliz uçağı.
  • Orijinal belgeleriyle Türk sporuna bakış

    Orijinal belgeleriyle Türk sporuna bakış

    Mehmet Yüce’nin dördüncü kitabı Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak hem futbol tarihine dair bir kaynak hem de üslubuyla romanı andıran bir eser. Futbolcuların günlük, sohbet, mektup ve röportajlarının yazar tarafından bilgi ve kronolojik notlar ile harmanlandığı Türk spor tarihine ışık tutan bir dönem eseri…

    ALE’L-ITLAK BALDIRI ÇIPLAK, Mehmet Yüce, İletişim Yayınları, 480 sayfa, 39.50 TL.

    Türk futbol tarihi hurafeler, şehir efsaneleri, uyarlanmış hikayeler ve renk körlüğü ile doludur, doğru bilgi ise bu bütünün çok az bir kısmını oluşturur. Bu nedenle de Osmanlılar’ın son yıllarında başlayan memleket futbolunun geçmişine dair çalışma yaparken, kitaplar ve eski tarihli gazeteler haricinde bulduğumuz her bilgiye şüphe ile yaklaşmak zorunda kalırız.

    Cumhuriyet tarihine dair kütüphanelerin gazete arşivlerinden yardım alabilsek de eski Türkçe kaynaklar ile aramızdaki mesafeyi aşamadık. Hem tarihe meraklı hem futbolsever hem de dile hakim araştırmacıların çıkarıp buldukları bilgileri kitap haline getirmesi ise nadir işlerden. İşte bu noktada, tarihî kaynak kıtlığımıza Mehmet Yüce’nin 2014 tarihli Osmanlı’nın Melekleri vaha etkisi yapmış, 2015’te yayımlanan İdmancı Ruhlar ve 2016’da kütüphanemize katılan Romantik Yürekler kitapları da önemli bir açlığın doyurulmasına aracı olmuştu.

    Mehmet Yüce’nin kaleme aldığı dördüncü kitabı Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak ise futbol tarihine dair bir kaynak olmanın ötesinde, zaman zaman romanı andıran ayrı bir güzelliğe sahip. Futbolcuların günlük, sohbet, mektup ve röportajlarının yazar tarafından bilgi ve kronolojik notlar ile harmanlanmasından bir dönem eseri ortaya çıktığını söylenebilir.

    Aktarılan anı ve bilgilerin futbol tarihindeki büyük boşlukları dolduruyor olmasının yanısıra orijinal fotoğraflar da konuyu zenginleşiyor. Kulüp müzeleri ve özel koleksiyonlardan elde edilmiş fotoğrafların büyük kısmı ilk kez futbol meraklıları ile buluşuyor. Ayrıca eski mecmualardan alınmış çizim ve karikatürler, dönemin futbol anlayışı ve kültürel gelişimine dair başlı başına bir bilgi dağarcığı sağlıyor.

    Ale’l-Itlak Baldırı Çıplak bir defada oturup okunsun diye değil, defalarca geri dönülebilsin diye kütüphanenin en orta raflarına durması için yazılmış. “Ben bir futbol düşkünüyüm. Bu vadinin yetiştirdiği kadim idmancıları merak eder dururum. Onların birer birer arz-ı endam ettiği eski zaman mecmualarının içine girip yanlarına giderim. Beni içten gülümsemeleri ile karşılar o güzel adamlar…” cümleleri ile kitabına giriş yapan bir yazarın kaleminden de ancak böyle bir eser çıkabilirdi.

    ‘Gücünüz yeterse…’ Beşiktaş’ın 1916-1917’de atletizm faaliyetini idare eden takımı. Alttaki tabelada “Beşiktaş Jimnastik Kulübü 1917” ve yukarıdakinde de Enfal Suresi’nden “Onlara karşı gücünüz ne kadar yeterse” anlamındaki Arapça kesit yer alıyor.
  • İnalcık’ın kaleminden bir başeser daha…

    İnalcık’ın kaleminden bir başeser daha…

    2016’nun Temmuz ayında vefat eden Halil İnalcık hocamızın kızı Günhan İnalcık ve Kronik Kitap işbirliğiyle oluşturulan 2 ciltlik Osmanlı İmparatorluğu koleksiyon kitabı, dünya tarihine ışık tutan önemli bir referans eser olarak raflardaki yerini aldı.

    OSMANLI İMPARATORLUĞU, Halil İnalcık, Kronik Kitap-2 cilt, 860 sayfa, 100 TL.

    Dünyada Osmanlı tarihi denince akla ilk gelen isimlerden Halil İnalcık hocamızın yarım asırlık çalışmaları yayına çıktı. İki cilt halinde kutu içinde sunulan Osmanlı İmparatorluğu isimli kitap koleksiyonu, merhum hocanın ışık saçan çalışmalarını devam ettirir nitelikte. İmparatorluğun tarihini bütünüyle ele alan bu önemli eser Kronik Kitap etiketiyle çıkarken, her iki cildinde açılışında yer alan ‘Takdim’ yazısında burada derlenen araştırmaların “Osmanlı Devleti’nin iktisadi, toplumsal ve idari mekanizmalarının temellerinin anlaşılmasına yetecek yoğunlukta” olduğu ilan ediliyor.

    14 makalenin yer aldığı Toplum ve Ekonomi başlığıyla sunulan birinci cilt, İnalcık Hoca’nın 1943-1992 arasındaki çalışmalarını toplarken ikinci cilt ise Sultan ve Siyaset adıyla 1960-1994 arasındaki 15 makalenin bir araya getirilmesinden oluşuyor. Kronik Kitap yetkilileri, daha önce Eren Yayıncılık tarafından basılan Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi Üzerinde Arşiv Çalışmaları (1996) adlı eserin yanında yine aynı yayınevinin Essays in Ottoman History (1998) olarak İngilizce bastığı eserin Türkçeleştirilerek birlikte sunulması projesine Halil İnalcık ile birlikte karar verdiklerini söylüyor. Dolayısıyla ciltlerin makale seçiminin ve derlemesinin bizzat Halil İnalcık tarafından yapılmış olmasıyla, bir editoryal derlemeden ayrıldığını belirtmekte fayda var.

    İlk cildin içeriğinde, ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş döneminden toplumun asli bileşenleri sipahiler ve köylüler, onların tâbi olduğu İslâm arazi ve vergi sistemi ile birlikte verilmiş. Bununla beraber 15. yüzyıldaki Hıristiyan sipahiler ve menşeleri de ele alınarak bütünleyici bir bakışaçısı sunulmuş. Vidin Gospodarlık Rejimi, Fatih’in kanunları ve Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu gibi önemli göstergeler, dönemin iktisadi manzarasını gözler önüne seriyor.

    İkinci cilt, İznik Kuşatması, Bafeus Savaşı ve Fatih Sultan Mehmet dönemi ile başlıyor. Osmanlıların karar alma mekanizmalarından kadılık kurumuna, Kostantiniyye şehrinin Payitaht İstanbul’a dönüşümüne kadar yönetsel alanda geniş bir yelpazeye yoğunlaşıyor.

    Ayrıca; ‘Çift-Resmi sistemi’ (birinci cilt) ve ‘Aşıkpaşazade tarihi nasıl okunmalı?’ (ikinci cilt) konularına yönelik makaleler ile tarih okuması ve yazımı hakkında okurlara teknik destek sağlanıyor. Dolu dolu içeriği ve sahip olduğu eşsiz üslubu ile bu eser, kütüphanelerin en kıymetlileri arasına yerleşecek cinsten.

    Halil İnalcık’ın kitabında da yer alan kıymetli bilgilerin bazıları, NTV Tarih dergisinde, bizzat hocamızın gözetiminde yayımlanmıştı.
  • François Georgeon’dan Ramazan tarihi

    Son dönem Osmanlı ve cumhuriyet tarihi alanlarındaki araştırmalarıyla tanınan, Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde (CNRS) uzman tarihçi François Georgeon, İstanbul’da Ramazan üzerine yazdığı kitabından yola çıkarak gündelik hayattaki değişimleri ele alıyor. Georgeon, 20. yüzyıl başlarına kadar çokdinli bir topluma ev sahipliği yapan İstanbul’da sosyalleşme biçimleri, toplumsal eğlence ve alışkanlıkları, gösteriler, gece hayatı, siyasal merasimler, gayrimüslimlerin ve kadınların ay boyunca kamusal alandaki konumları gibi konulardan hareketle Ramazan ayının İstanbul’daki evrimine mercek tutuyor. Uzman tarihçinin cumhuriyetin kuruluşuna kadar getirdiği sürecin devamını, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, IFEA’nın eski yöneticisi, araştırmacı Jean-François Pérouse günümüz İstanbul’uyla ilişkilendirerek anlatıyor.

    İstanbul’un ardından Ankara’da konferanslarına devam edecek François Georgeon, buradaki sunumunda Osmanlı İmparatorluğu ve daha sonra cumhuriyetin modernleşme, Batılılaşma ve sekülarizm konularında gerçekleştirdikleri köklü reformların İslâm’ın kutsal ayına nasıl yansıdığını ele alacak. Ramazan ayının 18. ve 20. yüzyıllar arasındaki sosyal ve politik boyutlarını ele alan konferans Fransızca gerçekleştirilecek ve Türkçe simültane tercüme yapılacak.

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İstanbul’da Ramazan
    4 Haziran, 19.00
    Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Ramazan: Toplum ve Politika
    13 Haziran, 19.00
    Fransız Kültür Merkezi, Ankara
    (ifturquie.org).

  • 200 fotoğrafla dört eski Osmanlı şehri

    200 fotoğrafla dört eski Osmanlı şehri

    İmparatorluğun yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Yugoslavya Krallığı’ndaki dört büyük şehre ait basın fotoğrafları, iki yeni devletin de ulus-devletleşme sürecinde yaşadığı toplumsal ve kentsel değişimleri yansıtıyor.

    Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması, imparatorluğun 600 yıl boyunca hüküm sürdüğü yerlerde, özellikle büyük şehirlerde köklü değişimlere yol açmıştı. 1920’li ve 1930’lu yıllarda Türkiye’den Cumhuriyet ve Akşam, Belgrad’dan Politika ve Vreme gazeteleri muhabirlerinin Ankara, Belgrad, İstanbul ve Saraybosna’da çektiği fotoğraflarda bu şehirlerdeki değişimlerin gündelik yaşama nasıl yansıdığı gösteriliyor. Basel Üniversitesi’nin işbirliğiyle ve İsviçre Ulusal Bilim Vakfı’nın desteğiy-
    le düzenlenen sergide, halkın alışveriş yaptığı, sosyalleştiği yegane kamusal mekanlar olan çarşılar ile asker-sporcu grupların genç uluslarını geçit törenlerinde, yeni açılmış stadyumlarda temsil edişlerine dair fotoğraflara yer veriliyor. “Şehir Merkezi”, “Ulus ve Beden”, “Ulusu Giydirmek”, “Dinlence ve Din”, “Çarşı” başlıkları altında kategorize edilen fotoğraflar bir yandan dört kentin farklılıklarına vurgu yaparken, aslında eski Osmanlı kentlerinin ne kadar benzer yönleri olduğunu da gözler önüne seriyor.

    Osmanlı Sonrasında Devinen Şehirler, 29 Temmuz’a kadar, Yapı Kredi Kültür Sanat, İstanbul, (ykykultur.com).

    Sergide fotoğrafçı Alija M. Akšamija’nın 1939’da Saraybosna’da çektiği “Bašcaršija’da (‘Başçarşı’da’) Boşnak beyler” isimli fotoğrafı. Mehmed A. Akšamija Fotoğraf Koleksiyonu
  • ETA ve teröre dayalı mücadelenin sonu

    ETA ve teröre dayalı mücadelenin sonu

    1959’da kurulan ve Bask bögesinin İspanya’dan ayrılmasını savunan ETA, tam 59 yıl sonra geçen Mayıs ayında kendini feshetti. 800’den fazla insanın ölümünden sorumlu örgüt millliyetçi-marksist-maoist çizgiler arasında gidip gelmiş, 2011’de eylemlerini durdurduğunu açıklamıştı.

    Euskadi Ta Askatasuna (ETA) – “Bask Ülkesi ve Özgürlük”, İspanyol devletine karşı bağımsızlık için yürüttüğü 59 yıllık mücadeleden sonra kendini feshetme kararı aldı. Fesih, bu dönem zarfında yürüttükleri eylemlerde kullandıkları şiddetin kurbanı olan 800’den fazla insanın ölümüne yol açmış olmaktan ötürü bir özürü de içeriyordu.

    31 Temmuz 1959’da Franko rejimine karşı mücadele için kurulan ve Bask bağımsızlık hareketinin bir bileşeni olarak gelişen ETA, böylece 2 Mayıs 2018 itibarıyla tarihe tevdi edildi.

    İber Yarımadası’nın ayrıksı bir bölgesi, Pirene’nin iki tarafındaki tarihsel Bask ülkesidir (Euzkadi). İspanya sınırları dahilindeki güney, 19. yüzyılda zengin maden yataklarıyla (kömür, bakır, çinko, demir vd.) yarımadanının en gelişkin sanayi bölgesi haline gelirken geleneksel demografik yapı hızla değişime uğradı. Basklılar da kendilerini İspanya’nın diğer halklarından tamamıyla farklı bir halk olarak tanımlayarak, yokolmamak için özel bir milliyetçilik geliştirdiler. Önceki fiili otonomi dönemlerinin ardından 19. yüzyıl sonundaki merkezileştirmeyle birlikte resmî dil dışında –Bask dili dahil– diğer dillerin yasaklanması da açık bir asimilasyon politikasının ürünüydü.

    1892 gibi erken bir tarihte kurulan Partido Nacionalista Vasco (PNV- Bask Milliyetçi Partisi), bağımsızlığı hedefleyen tek parti olarak İspanya İçsavaşı’nı Franko’nun kazanmasına kadar varlığını sürdürdü. Guernica’da simgeleşen içsavaşın yarattığı tahribat, bölgede “ayrılıkçı” eğilimlerin alabildiğine güçlenmesinin de tarihsel zeminini oluşturmuştur.

    1950’li yılllarda PNV, Franko rejiminden kurtulmak için bütün stratejisini ABD’yi şartsız destekleme üzerine kurmuştu. Aynı dönemde parti dışında örgütlenen alt sınıflardan gelen genç entelektüellerin oluşturduğu milliyetçiler ise özellikle Cezayir bağımsızlık mücadelesi örneği ile “Üçüncü Dünyacılık”tan esinlenerek farklı bir stratejinin peşine düştüler. Bask ülkesi İspanya’nın sanayi bakımından en gelişkin bölgesi olmasına rağmen, bu yeni kuşak tek çözümün sömürgecilerin şiddetle ülkeden atılmaları olduğunu düşünüyordu.

    1959’daki kuruluşundan 1962’deki ilk meclisine kadar geleneksel Bask milliyetçiliğinden (dine saygı ve Bask halkının etnik farklılığı) etkilenmeye devam ettiler ve siyaseten merkezle ilişkinin tamamen kesilmesine yöneldiler. Ülkenin en gelişmiş sanayi bölgesinde bir gerilla stratejisini tercih ettiler. Bask’ın kültürel farklılığının siyaseten diğer bölgelerdeki devrimcilerle ortak birşey yapmaya imkan vermediğinden hareket eden ETA, yine de kendinden önceki milliyetçi akımlardan farklı olarak ırkın biyolojik ve genetik anlayışı yerine, kavmin dilinin ayırdediciliğini öne çıkartmış ve daha “modern bir milliyetçiliğe” geçiş sağlamıştır. 1962’deki ilk meclis“eylem/ baskı/eylem” ilkesini gündemine alır. Buna göre Frankocu rejime karşı yürütülen eylemler rejimin kitlelere baskı uygulamasına yol açacak ve kitleler de panik ve ayaklanmayla buna karşı çıkacaklardı.

    Buna karşın ETA kabaca bir “terör örgütü” değildi. Milliyetçiliğin modernleşmesinin yanısıra, dünyadaki yeni tartışmalar da örgütü etkiliyordu. 1965’te “işçici” (uvriyerist) bir yeni akım belirdi ve bu akım Maoizme yöneldi. “Üçüncü dünyacılar”ın lideri bir eylem sırasında yakalanıp 24 yıla mahkûm olup eğilim de büyük bir polis baskısına uğrayınca, ETA’da maoist eğilim hakim oldu. Beşinci meclis (1966-67) artık geleneksel milliyetçilikten tamamen koparak marksizme yöneldi. Milliyetçi ve üçüncü dünyacı görüşler resmen sürse de emek dünyasının sorunları öncelik kazanmaya başladı. Ayrıca ilk kez açıkça “ulusal birlik” yerine, İspanya’daki tüm çalışan sınıfların çıkarı gözetilecekti. Bu da İspanya’nın diğer bölgelerindeki anti-faşist güçlerle işbirliği anlamına geliyordu.

    Ancak “üçüncü dünyacılar”ın etkin olduğu yürütme, siyasi bürodaki dört önemli muhalif önderi ihraç etti. Bunlar da önce ETA BERRI’yi kurdular ve birkaç yıl sonra da İspanya ölçeğinde maoist hareketi oluşturudular.

    Mart 1967’de delegelerin ezici çoğunluğu yeni bir yönetim seçtiğinde, eskiler örgüttün ayrıldılar. Bu tarihten sonra yeni yönetim bütün riskleri alarak silahlı mücadeleyi başlattı. Siyasi büro 2. Dünya Savaşı’nda Gestapo’nun işbirlikçisi ve San Besatian polis şefi Melitón Manzanas’ın öldürülmesine karar verdi ve suikastin başarıya ulaşmasından sonra bütün İspanya’da olağanüstü hal ilan edildi. Devlet tarafından kör bir baskı uygulandı. Polisin istihbaratı oldukça iyiydi ve ETA’nın beklediği gibi devletin kitlelere karşı uyguladığı baskının ardından bir ayaklanma gelmedi.

    İlkbahar 1969’da ETA’ya bağlı olduğu iddiasıyla 400’den fazla insan sorguya çekildi. Aynı yıl boyunca 2.000 tutuklama gerçekleşti.

    Bir İspanyol polisinin öldürülmesi ile ilgili Burgos Davası (1970), Bask sorununun kamuoyuna maledilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu davada yargılanan ve ölüme mahkûm edilen militanlar, örgüt içindeki güç dengelerini değiştirdi. ETA’daki bölünmeyle, Devrimci Komünist Birlik-Bask’da LKI /Liga Communista Irauzalea) kuruldu.

    20 Aralık 1973’te ETA, Franko’nun başbakanı ve onun yerine geçmesi beklenen Amiral Carreo Blanco’ya suikast düzenledi. ETA’nın siyasal vitrini Herri Batasuna’nın popülaritesi arttı ve kitle desteği bakımından PNV’nin ardından bölgenin ikinci partisi haline geldi. Ancak bu eylemden sonra ETA daha da militarist bir yönelişe girdi.

    Ogro Operasyonu ETA, 20 Aralık 1973’te en sarsıcı eylemlerinden birini gerçekleştirdi. ‘Ogro Operasyonu’nda Franko’nun başbakanı ve ardından gelecek isim olarak görülen Amiral Carreo Blanco’nun arabasını patlattı. Aracı 20 metre havalandıracak güçteki patlama anı görüntülenebilmişti.

    Karanfil Devrimi ve ETA

    Portekiz’deki 1974 Karanfil Devrimi’nden sonra, ETA bir kez daha silahlı mücadele ile kitle çalışmasının nasıl uyumlaştırılacağı üzerinde durdu. Franco’nun ölümünden sonra rejim gevşerken ülkede siyaset renklenmiş ve ETA bu yeni döneme uygun bir taktik geliştirememişti.

    Devlet katından Bask sorununu çözmeye yönelik ilk ciddi girişim 1982’de hükümeti kuran sosyalist partiden (PSOE) geldi. Bir yandan halkı kazanmak için “açılımlar” hazırlanırken öte yandan ETA’yı çevresiyle birlikte çökertmek için masum insanlar öldürülmeye başlanınca, ETA beklenmediği kadar güçlendi ve silahlı mücadeleye yeni katılımlar oldu (sonraki yargılamalarda hükümet yetkilileri GAL’den ötürü cezalandırıldı). Bu hükümetin ardından gelen muhafazakar yönetim de baskı politikalarını sürdürdü ve kara propagandayla ETA’yı çökerteceğini sandı. 2004’te Madrid’de 200’e yakın insanın ölümüne neden olayın faili olarak ETA’yı gösterdi; ancak El Kaide’nin olayı üstlenmesi bu propagandanın ve politikanın mahiyetini ortaya koydu.

    Ülkede daha sonra gelen Zapatero yönetimindeki Sosyalist Parti, silahları bırakma baskısıyla ETA’yı siyasal alana çekmeye çalıştı. İspanya’da özerkliğin alabildiğine genişletmesi, hapisteki ETA militanlarının eylemlere son verme çağrısına zemin hazırladı. ETA, kendi örgütünden, halkından gelen baskılar karşısında geçen yıl silah depolarını teslim etmeye başladı ve nihayet uyguladığı şiddetin kurbanı olanlardan özür dileyerek kendini feshetti. ETA son olarak, sorunun kendileriyle başlamadığını ve kendilerini feshetmeleriyle de bitmediğini belirtti.

    ETA tamam, Bask devam 22 Şubat 2018’de ETA liderleri örgüt içinde yapılan ‘tamam mı devam mı’ oylamasının ardından “Politik süreci körüklemek için silahlı çatışma çağını kapatmanın zamanı geldi” açıklamasıyla fesih kararını duyurdu.
  • 20. yüzyıl öncesi, İstanbul dokusu

    20. yüzyıl öncesi, İstanbul dokusu

    Beyazıt Yangın Kulesi’nden çekilen fotoğraf, 19. yüzyılın sonlarına ait izlenimi veriyor. Darulfünun gibi yapılar inşa edilmiş, kentin ahşap sokak dokusu hâlâ korunuyor ve kâgir hanlar görülüyor. 1865 Hoca Paşa yangınının izleri kapatılmış. 19. yüzyıl sonlarında yaygınlaşan, klasik Avrupa üslubunda cepheleri olan iş hanları henüz yok.

    1- Adliye, Darulfünun, Meclis-i Mebusan: İstanbul siluetinde görülen bu büyük yapı Sultan Abdülmecid’in isteği ile Ayasofya’yı onaran İtalyan kökenli Fosatti Kardeşler tarafından 1850 yılı dolaylarında inşa ettirildi. 1933’te Adliye olarak kullanılırken yandı ve harabesi yıktırılarak ortadan kaldırıldı. 2000’li yıllarda Ayasofya’nın önündeki parsellerde yapılan kazılarda yapının temelleri ortaya çıkarıldı.

    2- Nur-u Osmaniye Camii: Selatin camii, ismi ve banisi açısından da ilginçtir. Sultan I. Mahmut’un 1749’da inşaına başladığı bu külliye, ölümünden bir yıl sonra 1755’te tamamlandı. Mimar olarak, hakkında çok az şey bilinen Simeon Kalfa’nın adı geçer. Cami, banisinin adıyla anılmaz; ondan sonra tahta çıkan III. Osman onun külliyesindeki türbesine gömülmesine izin vermemiş, ayrıca Mahmudiye adı yerine kendi adıyla ilişkili “Nur-u Osmaniye” ismini tercih etmiştir. Avrupa sanatının etkileri ile şekillenen Osmanlı barokunun güzel bir örneğidir. Yarım oval şekildeki revaklı avlu, kentin son sultani revaklı avlusudur.

    3- Vezir Hanı: Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 1659-60’da inşa ettirilip 1894 depreminden hemen sonra onarıldı. Han Divanyolu üzerindeki Köprülüler Külliyesi’nin bir birimi olarak kabul edilir. İki avlusu ile iki katlı han yapısı, kentin en anıtsal ticaret yapılarından.

    4- Sultan Ahmet Camii: 1610- 1617 arasında Sultan I. Ahmet tarafından Sedefkar Mehmet Ağa’ya inşa ettirilen cami, altı minaresi ile Osmanlı mimarisinde benzersizdir. Fotoğraftaki açıdan üç minaresi görülüyor. Diğer yöndeki minareler ise kısmen üstüste gelmiş.

    5- Çemberlitaş / Konstantinus Sütunu: İmparator Konstantinus’un kendi adını taşıyan meydanın ortasında 328 yılında inşa ettirdiği bu sütunun porfir bloklarının Roma’dan getirtildiği kabul edilir. Yaklaşık 35 metre yüksekliğindeki sütunun üzerinde bir heykel, sonraları da bir haç olduğu bilinir. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde zarar gören bloklar demir çemberlerle sarıldığı için, anıtın Türkçe adı “Çemberlitaş” olmuştur.

    6- Atik Ali Paşa Camii: Bosnalı Hadım Ali Paşa Camiinin ve çevresindeki külliyenin banisidir. Çemberlitaş’ın hemen yanındaki cami 1496 civarında inşa edilmiştir. Zaviyeli/Tabhaneli denilen erken devir camilerinden olan yapının kubbesi 18. yüzyıl civarında yenilenmiş olmalıdır.

    7- Kapalıçarşı: İstanbul ve Akdeniz çevresinin en canlı ticaret bölgelerinden oluşan çarşı Fatih’in camiye çevirdiği Ayasofya’nın bakımı için vakıf dükkanlar olarak inşa edildi. 60 kadar sokak, üçbinden fazla dükkanı ile uzun zamanda oluşan yapılar topluluğudur. Fatih devrinde inşa edilen yapılar günümüze kadar depremler, yangınlar nedeniyle her devirde yenilenmiş, restore edilmiştir. Bedestenler ve hanların örtüsünde kurşun kullanılırken, sokakları kapatan tonozların ve dükkanların örtüsü kiremittir.

    8- Sandal Bedesteni: Kapalıçarşı’nın küçük bedesteni olan yapı yirmi kubbelidir. 16. yüzyılda artan ihtiyaçları karşılamak için inşa edilen bedesten, Kapalıçarşı’nın en önemli yapılarından biridir.

    9- Cevahir Bedesteni: On beş kubbe ile örtülü bedesten, “iç bedesten” ya da “eski bedesten” olarak da isimlendirilir. Yapının hem iç kısımda hem dışarıda küçük dükkanları olduğu anlaşılmaktadır. Fatih tarafından 1481’den önce inşa ettirildi.

    10- Çuhacılar Hanı: 18. yüzyılda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından inşa ettirilen han çuhacı esnafı ve idarecileri için tasarlanmıştı. Çuha üretimi yapan esnaf loncası da bu handa görev yapıyordu. Yangın ve depremlerde zarar gören yapı zamanla ciddi değişikliklere uğradı.