Etiket: Sayı:49

  • Nâzım külliyatında eksik-gedik kabul edilemez

    Nâzım külliyatında eksik-gedik kabul edilemez

    Yayımlanan Nâzım Hikmet eserlerinin tam ve yanlışsız olduğu söylenemez. Şairin Türkiye’de ve SSCB’de dağınık geçen ömrü; Türkçe elyazmalarının çevirmenlerde kalmış, yitmiş olma ihtimali; sağlıklı ve güncellenmiş bir bibliyografyasının hâlâ yapılmamış olması; arşivlerin ve yayınların yeterince incelenmemesi bu durumun başlıca nedenleri. Orijinal belgelerin rehberliğinde çeşitli örnekler…

    Nâzım Hikmet’in 3 Haziran 1963’te ölümünden sonra SSCB Yazarlar Birliği’nin öncülük etmesiyle kurulan Nâzım Hikmet’in Edebî Mirası Komisyonu’nun 25 Haziran 1963 tarihli toplantısında alınan kararlardan biri, toplu eserlerinin Türkçe olarak Bulgaristan’da basımının sağlanmasıydı. Bu görevi şairin yakın dostu türkolog Ekber Babayev üstlendi. 1967-1972 arasında külliyat, toplam 4164 sayfa tutan 8 ciltte Sofya’da basıldı. Türkiye’de ise 1938’den beri yayımlanmayan yapıtları, 1965’te yeniden yayımlanmaya başladı.

    Cem Yayınevi sahibi Oğuz Akkan, Ekber Babayev ve Abidin Dino’nun yanısıra SSCB Yazarlar Birliği’nden Konstantin Simonov ile türkolog Vera Feonova’nın da yardımıyla bulunan bazı yapıtları, Nâzım’a yaraşır bir “Tüm Eserleri”nin tamamlanması dileğiyle Yayınlanmamış Eserler ismiyle 1977’de yayımlandı (Yayınlanmamış Eserler, Nâzım Hikmet, Cem Yayınevi, İstanbul, 1977).

    Cem Yayınevi henüz 1975’te Nâzım Hikmet’in şiirlerini  “Tüm Eserleri” adlandırması altında, editoryal açıklama ve karşılaştırmalarla yayımlamaya başlamıştı. Kitabı hazırlayanlardan Şerif Hulusi’nin ölümüyle yalnız kalan Asım Bezirci tüm çalışmayı üstlendi ve 1980’de son 8. ciltle şiirleri tamamlarken “Yine de şiirlerin son biçimlerinin, ancak Moskova’daki Nâzım Hikmet Arşivi’nde bulunan metinlerin yayımlanışından yahut incelenmesinden sonra kesinleşeceğini belirtmek isteriz” diyerek sonrası için önemli bir not düştü (Tüm Eserleri 8, Nâzım Hikmet, Haz. Asım Bezirci, Cem Yayınevi, İstanbul, 1980, s. 209)

    İlk kitap: Güneşi İçenlerin Türküsü

    Nâzım Hikmet şiirlerinden derlenmiş ilk kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde, Bakü’de 1928’de Türkçe olarak yayımlanmıştı.

    1987’de Nâzım Hikmet’in yapıtlarının yayın hakkını Adam Yayınları aldı. Memet Fuat’ın editör, Asım Bezirci’nin araştırmacı olarak birlikte çalışmasıyla, şairin tüm yapıtlarının, yazılarının, bazı mektuplarının 1990 yılında 29 ciltte tamamlandığı bildirildi.

    2001’de, şairin doğumunun 100. yıldönümüne doğru yayın haklarını alan Yapı Kredi Yayınları “yeniden gözden geçirilerek” yayımlandığını belirttiği külliyatı; şiirleri 8, oyunları ve yazıları 6’şar, romanlar ile masalları 3’er, hikâyeler ve çeviri hikâyeleri 3’er ciltte, toplam 25 kitaptan oluşacak şekilde piyasaya sundu. Son yıllarda Fatma, Ali ve Diğerleri oyunu, Hanene Huzur Dolsun, Sevdalı Bulut çizgi filmleri gibi günışığına çıkan bazı yapıtlarıyla birlikte yayınevinin Nâzım Hikmet’le ilgili yayımladığı kitapların sayısı şimdilik 50’yi aşmıştır.

    Tüm bu çabalara rağmen Nâzım Hikmet külliyatının eksiksiz ve yanlışsız olduğu söylenemez. Şairin Türkiye’de ve SSCB’de dağınık geçen ömrü, yurtdışında geçirdiği sürede Türkçe elyazmalarının çevirmenlerde kalmış, yitmiş olma olasılığı, sağlıklı ve güncellenmiş bir bibliyografyasının hâlâ yapılmamış olması, arşivlerin ve yayınların yeterince incelenmemesi hatta inceleme kaygısı duyulmaması, bu durumun başlıca nedenleridir. Bir başka etken de yayınevlerinin ve hedefi Nâzım Hikmet’in eserlerini doğru bir biçimde geleceğe aktarmak olan adını taşıyan kurumların gerekli çalışma, dikkat, özen ve titizliliği göstermemiş olmasıdır. Bu da yanlış ve eksiklerin sürmesine yol açmıştır. Hatta Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanında olduğu gibi, yanlışlıklar yıllarca çevirilere de yansımıştır. Bu farklılıkların dışında son zamanlarda bulunan şiirleri, oyunları, senaryoları ve yazılarını kapsayan, bazılarının varlığı elyazılarıyla, görsel kanıtlarıyla da bilinen yapıtları; mevcut kitaplar sanki “dokunulmaz” gibi külliyatın yeni baskılarında yer almamaktadır. Nâzım Hikmet’in varlığı bilinen yayımlanmamış oyunları, senaryoları, yazıları dışında külliyatında olmadığı saptanmış onlarca şiiri vardır. Külliyattaki eksik gediklere, yanlışlara birkaç örnek vermeye çalışacağız.

    Şairin edebî mirasını korumada, başta yayıncılar ve/veya adını taşıyan, amacı bir kültür mirası olan Nâzım Hikmet’i gelecek nesillere olabildiğince doğru aktarmak olan kurumlar hassas ve titiz davranmalıdır.

    Bir ve tek Nâzım Hikmet’imiz var!..

    Nâzım Hikmet, Znamya Stroitelya gazetesinde. Moskova, 15 Kasım 1961.

    Nâzım’ın 80 senedir yok sayılan şiiri

    17 Ocak 1938 akşamı bir grup polis, karısı Piraye Hanım, karısının iki çocuğu, üvey annesi Cavide Hanım ve kendi baba bir kardeşleriyle kaldığı Nişantaşı’ndaki evlerine; diğer bir grup da İpek Film Stüdyosu’na baskın yaparak Nâzım Hikmet’i aramışlardı. O sırada bir dergi çıkarmak isteyen halasının oğlu, yazar Celalettin Ezine’nin evinde olan Nâzım Hikmet, Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde yargılanmak üzere aynı gece tutuklanmıştı. Ertesi günü 3. sınıf bir yolcu vagonunda Ankara’ya sevkedilerek Ankara Hapishanesi’nde bir hücreye kapatıldığında neyle suçlandığını bile bilmiyordu.

    Nâzım Hikmet o akşamı yıllar sonra Moskova’da şöyle anlatacaktır:

    “…İri göğüslü, şık giyimli, gencecik hizmetçi kız ansızın gelip ‘Nâzım Bey, sizi istiyorlar’ dedi. Gittim, ne göreyim, tanıdık bir polis hafiyesi kapıda durmuyor mu? Adam evin kapısını hemen kapattı ve bana ‘Karakola kadar gideceğiz’ dedi. Yağmur yağıyordu. ‘Yağmurluğumu alayım’ dedim, bırakmadı. Kuzenim geldi, ‘Ne var?’ diye sordu. ‘İşim var’ dedim. Sokakta bir polis arabası bekliyordu. Zengin bir evde, zengin bir sofrayı, yarılanmış şarabımı öylece bıraktım. Askeri savcının talimatıyla beni hapishaneye götüreceklerini söylediler. Götürdüler. Tek başıma bir hücreye tıktılar… Nereye kaybolduğumu, ne şehirde, ne evde hiç kimse bilmiyordu…” (Nâzım’la 7 Yıl, Galina Kolesnikova, Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, Halkevleri, İstanbul 2006, s.14)

    Suçlamanın “askerleri askerî disipline karşı kışkırtmak” olduğunu öğrenince, böyle bir şey sözkonusu olmadığı için çok yakında salıverileceğini düşündü. Oysa ki hapislik hayatı Temmuz 1950’ye kadar, 12 yıldan fazla sürecekti! Ankara Hapishanesi’ndeyken mektup yazmasına, tutuklanmasından 10 gün sonra izin verildi. Bu süreçteki durumunu ve yaratıcılığını “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları”başlığı altında şiirleştirdi.

    Aşağıda sıralanan kaynaklarda bu başlık altında bulunan ve Nâzım Hikmet’in külliyatına dahil edilmeyen “Sana fevkalâde mühim bir fikir söyleyeyim” dizesiyle başlayan şiirini de Ankara Hapishanesi’ndeyken yazmış olmalı… Tam 80 sene evvel.

    ‘Fevkalade’ kitaplar… Nâzım Hikmet’in “Sana fevkalade mühim bir fikir söyliyeyim…” dizesiyle başlayan şiirinin yayımlandığı bazı kitaplar.

    Şiir, yazıldığı yıl olan 1938’de ve 1946’da, toplam iki kez yayımlanmış. Nâzım Hikmet de sağlığında SSCB ve İtalya’da yayımlanan bazı kitaplarında bu şiire “Hapisaneden Mektuplar”ana başlığı altında bizzat ve bilhassa yer vermiş. Şiir Türkiye’de de 1969 ve 2003 arasında Nâzım Hikmet’e dair bazı kitaplarda zaman zaman yayımlanmış. Ama nedense bu şiir, şairin Türkiye’deki kendi kitaplarına ısrarla alınmamış,  alınmamakta. 80 senedir adeta yok sayılmakta…

    Bu şiirle ilkin Rusça bir kitapta rastlaştım.

    Nâzım Hikmet’in kendisinin, 1921-1961 yılları arasını kapsayan şiirlerinden seçerek oluşturduğu, 1961’de Kırk Yıl başlığıyla SSCB’de (Rusça) yayımlanmış kitabını incelerken (Sorok Let, izbrannıestihi [Kırk Yıl, Seçilmiş Şiirler] “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” bölümündeki bir şiirin, Nâzım Hikmet, Hudojestvennaya Literatura Yayınevi, Moskova 1962, s. 249) Türkçesini son toplu baskılarında bulamamış, yaptığım anlamsal çevirisiyle soruşturduğum kişilerden de bilgi alamamıştım. Şiir bilinmiyordu.

    Nâzım Hikmet, yaklaşık 150 şiirinden oluşan ve 40 yıllık seçmelerini içeren bu kitabında, 1938’e tarihlenen şiirine,  “Hapisaneden Mektuplar”başlığı altında seçtiği 26 şiir içinde ikinci şiir olarak, “Senin Adını Kol Saatımın Kayışına Tırnağımla Kazıdım”ile “Bugün Pazar” şiirlerinin arasında yer vermiş. Bildiğimiz şiirlerden birinin Rusçaya çevrilirken bambaşka bir hale gelmiş olacağını bile düşünmeye başlamıştım ki, şiirin Türkçesini bir kaç yıl sonra, Ekber Babayev’in hazırladığı 1967 Sofya baskısında, başka bir araştırmam sırasında tesadüfen buldum (Bütün Eserleri, Cilt 2, Şiirler, Nâzım Hikmet, Haz. Ekber Babayev, Narodna Prosveta Yayınevi, Sofya 1967, s. 436-437).

    Şiir ulaşabildiğim kadarıyla ilk kez Behçet Kemal Çağlar, Orhan Burian ve Halûk Y. Şehsuvaroğlu’nun “tertip ettiği”, 1938’te yayımlanmış Mütarekeden Sonrakiler başlıklı kitapta yer almıştır (Yücel Kitapları, İstanbul 1938, s. 105. Kitabın kapağında 1939, iç kapakta ise 1938 tarihi yazılıdır). Kitap 1918-1938 arasını kapsayan bir şiir antolojisidir. 212 sayfalık kitapta 28 sayfa ayrılan Nâzım Hikmet kısaca şöyle anlatılır: “… Çarpık da olsa bir şeye inanmasıdır ki ona güzel ve tesirli şeyler yazmak imkânını veriyor. O, edebiyatımızın imanla haykıran şairlerinden biridir; ne çare ki imanı çarpık ve zararlıdır… Şair, aynı zamanda, bir zaviyeden görüşün insanı anlamaktaki noksanlığını duymıya başlamış görünüyor”.

    . Aynı antoloji 1946’da Orhan Burian tarafından bu kez Kurtuluştan Sonrakiler (Yücel Yayınevi, İstanbul, s. 102-103) başlığı altında yayımlanır.

    Zekeriya Sertel’in ilk baskısı 1969’da yapılan Mavi Gözlü Dev kitabında da bu şiiri görürüz (Mavi Gözlü Dev / Nâzım Hikmet ve Sanatı, Zekeriya Sertel, Ant Yayınları, 1969, s. 245).

    Aynı kitap 2016 Ağustosu’nda YKY ve Can Yayınları’nın ortaklaşa kitabı olarak yayımlanırken şiir nedense olduğu gibi çıkarılır, yayımlanmaz (Mavi Gözlü Dev, Zekeriya Sertel, Yapı Kredi Yayınları-Can Yayınları, İstanbul 2016).

    Aydın Aydemir, şairin kız kardeşi Samiye Yaltırım ve yakınlarındaki diğer kaynaklara dayanarak yazdığı, ilk 1970’de basılan Nâzım kitabında ve sonraki baskılarında aynı şiire yer vermiştir. Aydemir, şairin karısı Piraye Hanım’a yazdığı ve şairin annesi Celile Hanım’ın  evrakları arasında bulunduğunu belirttiği “Kol saatim bozuldu. Ben de mekanizmayı çıkardım. Çerçevenin içine sizin resimlerinizi koydum…” diye başlayan 24 Mayıs 1938 tarihli mektubunun Nâzım Hikmet’e “Senin adını / kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım” dizesiyle başlayan şiir dizisine kaynak olduğuna dikkati çeker. Sözkonusu yitik şiir, kitapta bu dizinin dördüncü şiiri olarak yer alır.

    Asım Bezirci araştırmasında, “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” ile ilgili olarak Orhan Burian’ın Kurtuluştan Sonrakiler adlı şiir antolojisinden ve Ekber Babayef’in hazırladığı Sofya baskılarından da söz eder.“Sana fevkalâde mühim bir fikir söyliyeyim”dizesiyle başlayan sözkonusu şiir her iki kitapta da olmasına karşın, Bezirci bu şiirden söz etmez; aynı dizideki bazı dizelerle ilgili olarak, Nâzım Hikmet’in daha sonra şiirini işleyerek bazı yerlerini attığını, değiştirdiğini ya da genişlettiğini belirtmekle yetinir (Tüm Eserleri 4, Nâzım Hikmet, Haz. Asım Bezirci, Cem Yayınevi İstanbul, 1976, s. 227).

    Kitaplığımdaki birkaç kitabı incelediğimde şiirin Nâzım Hikmet’in sağlığında SSCB’de Rusça basılan Şiirler ve Uzun Şiirler kitabında da (Stihi i Poemi-Nâzım Hikmet, Molodaya Gvardiya Yayınevi, Moskova 1957, s. 98, 99. Şiir Rusça başka yayınlarda da bulunmaktadır); 60 Şiir (Nâzım Hikmet, İzd. İnostrannoy Literaturı, Moskova 1958, s. 72) ve iki ciltlik İtalyanca çevirilerin Poesie cildinde (Nâzım Hikmet, Haz. Giovanni Crino, Editori Riuniti, Bologna, Kasım 1960, s. 252, 253) aynı dizideki diğer şiirlerle birlikte yer aldığını gördüm. Başka kitaplarda da yer verilmiş olması muhtemeldir.

    Orhan Burian’ın Kurtuluştan Sonrakiler kitabı 57 yıl sonra 2003 yılında YKY’de aynı başlıkla çıkarken, şiir önceki yeri ve haliyle aynen korunur (Kurtuluştan Sonrakiler, Haz. Orhan Burian, YKY, İstanbul, Mayıs 2003, s. 142) ama şairin külliyatına yine alınmaz.

    2013 Ekim’inde Bilkent Üniversitesi’ndeki Nâzım Hikmet Sempozyumu’nda sunduğum bildiriyle bu şiirin yanısıra Nâzım Hikmet’in “Henri  Marten’in Sesi” başlıklı şiirinin Rusçadan yapmaya çalıştığım çevirisini ilk kez günışığına çıkarırken külliyata dikkat çekileceğini, büyük şairimize dair eksik ve yanlışların giderilmeye başlanacağını ummuştum.

    Şiirin bu yıla kadar olan yayımlanma hikâyeleri kısaca böyle… (Şiir, Kemal Tahir’in o zamanlarki karısı Fatma İrfan’a yazdığı mektupları içeren kitapta da vardır: Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar, Sander Yayınları, 1979, s. 227. Mektuplar parça parça ve açıklamasız yayımlandığı için şiiri Kemal Tahir yazmış gibi bile anlaşılabilir).

    Şairin elyazısı Bu yıl başında yayımlanan Aşk ve Şiir Notları (1937- 1942) kitabındaki şiirlerin, Nazım Hikmet tarafından yazılan orijinal halleri (YKY, Ocak 2018).

    Bu yıl Ocak ayı ortasında Yapı Kredi Yayınları’nın, Nâzım Hikmet’in Pirayende Altınoğlu’nda kalan bazı defterlerini Nâzım’ın Cep Defterlerinde Kavga, Aşk ve Şiir Notları (1937-1942) başlığıyla yayımlamasıyla şiirin elyazması ortaya çıktı. Yayının 7. cildi olan Zeyl’de “fazlalık” tanımlamasıyla yer alan bu şiirin (s. 78) şiir dizisinden “çıkarıldığı” ve “Nâzım Hikmet’in basılan şiirleri arasında bulunmayan bu şiirin yazarının belirsiz olduğu” vurgulanıyor (s.166).

    Başta da belirtildiği gibi bu şiir, Nâzım Hikmet’in bizzat yalnızca SSCB’de, İtalya’da (ve belki başka dillerde de) değil, kendi seçmeleri içinde, hatta şairliğinin 40 yılını içeren seçmeleri arasında da özellikle yer verdiği bir eseridir.

    Bu yıl başında yayımlanan Aşk ve Şiir Notları (1937- 1942) kitabındaki şiirlerin, Nazım Hikmet tarafından yazılan orijinal halleri (YKY, Ocak 2018).

    Şairin çeşitli dillerde yayımlanan ilk kitaplarından sayfalar…

    Şairin çeşitli dillerde yayımlanan ilk kitaplarından sayfalar…
    Şairin çeşitli dillerde yayımlanan ilk kitaplarından sayfalar…

    Tek başına bu şiirin hikayesi bile Nâzım Hikmet külliyatının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğinin önemli bir kanıtıdır.

    (Yayımlar arasındaki en büyük farklardan biri “girer gibi ılık / rahat / ışıltılı bir suya” dizelerindedir. 1946 ve 2013 Orhan Burian baskılarında “girer gibi ışık / rahat / ışıltılı bir suya”, Ekber Babayev’in Sofya baskısında “girer gibi ılık / rahat bir suya”, Aydın Aydemir’in kitabında ise “girer gibi rahat, / ılık bir suya” dır. Rusça baskı dahil yayımlanan kitaplarda, “Kapımın sürgüsünü açıp / duvarlarımı yıkan uykuyu” olarak yer alan dizeler, elyazısında “duvarlarımı yıkıp / kapımın sürgüsünü açan uykuyu” olarak görülmektedir. Burada, Nâzım Hikmet’in sağlığında olması nedeniyle, Mütarekeden Sonrakiler’de yayımlandığı hali esas alınmıştır.)

    “Sana fevkalâde mühim
    bir fikir söyliyeyim:
    Yerine göre değişiyor insanın huyu.
    Ben burda dehşetli seviyorum
    Kapımın sürgüsünü açıp
    duvarlarımı yıkan uykuyu.
    Sanki bir dost elinin itişiyle
    -hani o beylik benzetişiyle-
    Girer gibi ılık,
    rahat,
    ışıltılı bir suya
    bırakıyorum kendimi uykuya.
    Rüyalarım mükemmel:
    Hep dışardayım.
    Kâinat güneşli, kâinat güzel.
    Rüyalarımda daha bir kerre bile hapis olmadım
    bir kerre bile bir dağdan
                              yuvarlanmadım uçuruma.
    “Uyanışların korkunç oluyor ama”
    diyeceksin.
    Hayır karıcığım
    Rüyanın payını rüyaya verecek kadar
                                                    cesaretim var.”

    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim‘de “Tekrarlılık

    Nâzım Hikmet önceleri Romantika adını verdiği son romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’de otobiyografik anılar yüklediği iki kahramanından biri olan Ahmet’e şunları söyletir:

    “Bütün bu düşündüklerim, biliyorum, bütün bunlar romantika. Kaç yıldır ömrüm romantika. Kerim’inki de, daha tanımadığım, ama tanıyacak olduğum bir yığın insanınki de, Suphi’ninki de, Petrosya’nınki de, Marusa’nın, Anuşka’nınki de romantika. Kim bilir, belki çok eziyetli, belki de kanlı, ama dört nala koşan atının üstündeki Kızıl Çetecinin romantikası. Atlı nereye koşuyor? Çoğu kere ölüme. Ama  yaşamak için, daha güzel, daha haklı, daha dolgun, daha derin yaşamak için” (Nâzım Hikmet, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, YKY, İstanbul Aralık 2017, s.157)

    Romanına son halini verdikten sonra da bir kağıdın sol alt köşesine deniz dalgası ve bir güneş deseni çizip, sayfanın üst kısmına el yazısıyla “Yaşamak güzel şey be kardeşim” yazarak romanının adını değiştirir ve adeta kapağını da tasarlar (Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra karısı Vera Tulyakova Hikmet bu taslağı, eserin diğer elyazmalarıyla birlikte Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’ne vermiştir. RGALİ, 2250-1-71-I., M. Melih Güneş e-arşivi).

    Romanın son sayfası

    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son sayfası. Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat arşivlerinde son elyazılı düzeltmelerin bulunduğu müsveddenin son yaprağında, “Komunistim” kelimesi açıkça görülüyor.

    Romanla ilgili ilk çalışmalarını, yazdığı bir mektupta Münevver Andaç’la paylaşır:

    “Canım efendim,

    Moskovaya döndüm. 10 gün yattım. Yüreğim durup dururken kahbelik etmeğe kalkıştı. Ama 10 günlük tedaviden sonra şimdi yine yoluna girdi. Berline yolladığın bir mektubu burda aldım. Çalışıyorum romana. 925 yılları, İzmir ve Moskova. Bilmem sana anlatmış mıydım, o tarihlerde İzmirde başımdan bir kuduz köpek meselesi geçmişti. Bir yandan da o devir İstiklâl Mahkemesi arıyordu beni. Sonra Moskovadaki talebelik filân işte bu fonda bir roman. Fena olmuyor” (Mektup, Aydın Aydemir arşivinde korunmaktadır).

    Roman ilkin Nâzım Hikmet’in sağlığında ve Rusçaya tercümesinde bizzat birlikte çalıştığı Lev Starostov’un çevirisiyle SSCB’de 1963 Ekim’inde 700 000 tirajla yayımlanır (Nâzım Hikmet, Romantika, Çev. Lev Starostov, Roman Gazeta, sayı 19 (295), 1963. Nâzım Hikmet’in sağlığında gazetelerde bazı bölümleri tefrika edilmiştir). Yazarın ölümünden sonra Fransızcaya çevirisi Münevver Andaç’a önerilir. Andaç, Abidin Dino’ya Varşova’dan gönderdiği 21 Haziran 1963 tarihli mektubunda, henüz okumadığı romanın içerik ve niteliğini bilmediği için, çevirdikten sonra kendilerinin beğenme durumuna göre yayına Louis Aragon’la birlikte karar verilmesinin uygun olacağını yazar. Andaç’ın çevirisi Les Romantiques (Romantikler) adıyla 1964 yılında Fransa’da yayımlanır (Nâzım Hikmet, Les Romantiques, Çev. Münevver Andaç, les editeurs français réunis, Paris, 1964).

    Yani elimizde, romanla ilgili güvenilebilecek başta Rusça olmak üzere iki çeviri ve üç elyazması var. Elyazılı müsveddelerden biri Anjel Açıkgöz’ün ölmeden 11 ay önce bana bağışladığı, Nâzım Hikmet’in kendisine dikte ettirdiği ilk müsveddelerden. Nâzım Hikmet bu müsveddede, romanın sonundaki “Konuklarım” başlığı altına kendini de ismen romana dahil etmiş:

    “Ben, Nâzım Hikmet, bu kitaba Ahmedin, İsmailin, Ziyanın, Anuşkanın, Nerimanın, Sagamanyanın istekleriyle 1960da başladım. Ayını hatırlamıyorum. (Kerim öldü. Timarhanede de değil. İyileşip çıktı ordan. Veremden öldü 1950nin mayısında). Yirmi, yirmi beş yaprak kadar yazdım. Bıraktım. Yürümedi.

    Ahmedin, İsmailin, Ziyanın, Anuşkanın, Nerimanın yakamı bırakmıyan ısrarlarıyla işe, 1962nin 8 Ağustosunda yeniden koyuldum. Aynı ayın 26sında bitirdim kitabı…”

    Yazarın el yazısıyla düzeltmelerinin olduğu son daktilo edilmiş sayfalarda ve basılı romanda ise Nâzım Hikmet ismi yer almasa da“Konuklarım” bölümünün yazarın ağzından olduğu anlaşılmaktadır.

    Romanın bitişi basılı kitapta şöyledir:

    “Marusa’yla Anuşka’ya şiiri Rusçaya çevirdim.

    İsmail cıgarasını, cıgaramdan yaktı:
    -İyi yazmışsın, iyi, dedi. Sonra ayağa kalktı, pencereyi açtı, güneş girdi odaya.
    Anuşka’nın ak, uzunca parmaklı, tombul avucunda Ahmet’in eli.
    Neriman kalınca sesiyle tekrarladı kocasının sözünü:
    -Yaşamak güzel şey be kardeşim.
    Konuklarım kocalmamış. Onları son görüşümde kaç yaşında bırakmışsam o yaştalar, ama ben altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem…”
    Oysa çevirilerde ve düzeltmeleri Nâzım Hikmet tarafından elyazısıyla yapılmış son müsveddede, bu son bölüm (sayfalardaki yazım biçimi ve hataları korunarak) şöyledir:

    Marusayla Anuşkaya şiiri rusçaya çevirdim.

    İsmail cıgarasını, cıgaramdan yaktı:
    -İyi yazmışın, iyi, sonradedi , sonra ayağa kalktı, pencereyiperdeyi açtı, güneş girdi odaya: İsmail
    -Yaşamak güzel şey be kardeşim, dedi .
    Anuşkanın ak, uzunca parmaklı, tombul avucunda Ahmedim eli.
    Neriman kalınca sesiyle tekrarladı kocasının sözünü:
    -Yaşamak güzel şey be kardeşim .
    Konuklarım kocalmamış. Onları son görüşümde kaç yaşındaysalar bırakmışsam o yaştalar, ama ben altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem….”

    “Tekrardaki mucize”yi (Sebastian Bah’ın 1 Numaralı Dominör Konçertosu, Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, YKY, İstanbul, 2017, s.1629) seven Nâzım Hikmet, romanına adını veren cümleyi tekrarlatır: “Yaşamak güzel şey be kardeşim”diye diye. Ancak Türkiye’de ilk yayımlandığı (Nâzım Hikmet, Yaşamak güzel şey be kardeşim, Gün Yayınları, İstanbul, 1967) yıl olan 1967’den beridir onca yayınevi daha önce nerede tekrarlanmış bu cümle diye kaygılanmamış ya da dikkat etmemiş. Roman Türkiye’de ilk çıkarken muhtemelen “Yaşamak Güzel Şeydir Kardeşim” başlıklı 1964 Sofya baskısı olduğu gibi yayımlanmış olsa gerek ki, romana adını veren cümle de yarım asırdan fazladır bugüne kadar Sofya baskısındaki gibi hep eksik kalmış. 2017 Aralık’ta bir kurulca gözden geçirilerek yapıldığı duyurulan son baskısında da elyazmalarına ve yazarın sağlığında yapılmış çevirilere itibar edilmeye gerek görülmemiş. Yine Sofya baskısı dikkate alındığı için bir şiirinde “Tekrardaki mucize gülüm / tekrarın tekrarsızlığı” diyen yazarına rağmen “tekrarsızlığın tekrarı” sürmüş.

    Üstelik romanda İsmail, “pencereyi” değil “perdeyi” açmıştır güneş girsin diye. Öyle ya, pencereyi açsa hava girerdi içeriye. Starostov’un Rusça çevirisinde de, İsmail pencereyi değil, “pencerenin perdesini” açar. Yazar kitaptaki gibi “… kaç yaşında bırakmışsam o yaştalar” değil, elyazmasında “kaç yaşındaysalar o yaştalar” demiştir. Belli ki yazar, konuklarını “bırakmamıştır”. Nâzım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i eleştirmesi için bir müsvedde gönderdiği Fahri Erdinç’e “eleştiri dinlerim, ama virgülümü vermem” dediğini hatırlamanın tam sırası sanki… (M. Melih Güneş, “Leipzig’te Bir Akşam Yemeğinde Fahri Erdinç’in Nâzım’a Sataşması”, Sözcükler Dergisi, sayı 68 (Temmuz-Ağustos 2017), s. 16.)

    Müsveddelerdeki düzeltme yaptığı sayfaların üstüne yazdığı “dikkat”in eski Türkçe olması ayrıca dikkate değerdir.

    Yazım kuralı olarak; Nâzım Hikmet’in basılı tüm kitaplarında iki nokta üst üste işareti ile önceki sözcüğün arasında ille de bir boşluk vardır. Nâzım Hikmet’in basılı kitaplarında nedense bu ayrıcalık yalnızca iki nokta üst üste işaretinedir. Nâzım’ın yazımı dikkate alınıyorsa bu boşluk; nokta, virgül gibi bütün noktalama işaretlerinin öncesinde de olmalı.

    Gelelim Nâzım Hikmet’in romanda Rusçaya çevirdiğini söylediği şiirine. Bilindiği gibi şiir “emekçi” olmakla “komünist” olmak birbirine ne kadar ve kimlerce denk görüldüyse, Aralık ayındaki son baskıya kadar yarım asırdır “komünistim” yerine “emekçiyim” diye yayımlandı. Romanın müsveddeleri ve elyazmaları dışında, şairin tamamen kendi elyazısıyla ise 1962 yılına ait Kiril alfabesi bir telefon fihristinin son sayfalarında (M. Melih Güneş e-Arşivi, VTH Bölümü) bulunan şiir “Komünistim” değil, “Komunistim” dizesiyle başlamaktadır. Eserin tek başına şiir olarak da şairin “Bütün Şiirleri”ne girmesi gerekir:

    “Komünistim” yerine “emekçiyim” yazıldı Nâzım Hikmet’in kendi elyazısıyla bir telefon defterine yazdığı, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının sonunda yer verdiği şiiri. Bu şiirdeki “komünistim” kelimesi, geçen yıl sonuna kadar tüm kitaplarında “emekçiyim” olarak yayımlandı ve çevirileri de buna göre yapıldı.

    “Komunistim,
    Sevdayım tepeden tırnağa,
    sevda: görmek, düşünmek, anlamak,
    sevda: Doğan çocuk, yürüyen aydınlık,
    sevda: salıncak kurmak yıldızlara,
    sevda: Dökmek çeliği kanter içinde,
    Komunistim,
    sevdayım tepeden tırnağa…”

    Romanla ilgili olarak 50 yıldan fazladır süregiden yanlış, eksiklik ya da farklılıkların yalnızca birkaçına “arşiv belgelerinin ışığında dikkat çekmek” amacını taşıyan bu yazı, bir edebiyat ya da kitap incelemesi değildir. İhmalkarlık sürdükçe, belgeler kişilerde kaldıkça ya da ortaya çıkmadıkça, üstelik bilinenler incelenmedikçe; sağlıklı ve doğru bir Nâzım Hikmet külliyatı mahrumiyeti de sürecektir.

    Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam, neden yok?

    Bundan 11 yıl önce YKY tarafından bir kitap yayımlandı: Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam (Nâzım Hikmet’in Azerbaycan’daki İzleri ‘1921-1963′, Aslan Kavlak, İstanbul, Ekim 2007). Kitap iki yıl içinde bir baskı daha yaptı. Aslan Kavlak’ın Bakü’de yaşadığı dönemde toparladığı, konusunda oldukça önemli belge ve bilgileri içeren bir kitap bu. Nâzım Hikmet’in 11 Ekim 1957’de yazdığı belirtilen şiir kitaba da adını vermiş. Kaynak olarak kitapta, 16 Ekim 1957 tarihli Komünist (Azerice) ve Bakinski Raboçi (Rusça) gazeteleri gösterilir (Aslan Kavlak’la görüşme – 06.05.2018).

    Şiirin resmedilişinden yani dize dizilişinden kuşkuya düşüp araştırınca, külliyatta ve başka bir kitapta olmadığını gördüm. Şiir Nâzım Hikmet’in aynı yayınevindeki kitaplarına da alınmamış. Herhangi bir dipnot bilgisi verilmeden Azerice’den Türkçeye kitabın yazarı tarafından çevrilerek aşağıdaki haliyle kitaba alınmış:

    “Moskova’dan yola çıktım bu akşam, 
    Vagonumun kapıları aynalı. 
    Bakü’ye gidiyorum, ay balam, 
    Bakü Aslı, ben Kerem. 
    Bakü gençliğim demek: 
    Dost eline emanet ettiğim yürek, 
    İliç’in bulağından içtiğim su, 
    Kardeş sofrasında kestiğim ekmek. 
    Damda yârin yüzünde yıldızların uykusu; 
    Bakü gençliğim demek. 
    Bakü’ye gidiyorum, ay balam, 
    Bakü Aslı, ben Kerem.”

    Vera ve ‘Avuçlarından Akamayan Aydınlık’

    Nâzım Hikmet ile Vera Tulyakova, balayı niteliğindeki Kislovodsk seyahatinden dönmüş, Moskova’daki evde yaşıyorlardır artık. O aylarda yazdığı şiirlerden “Vera’nın Uykudan Uyanışı” adlı şiirindeki eksik dizeyi Nâzım Hikmet’in evindeki çalışmalarım sırasında farketmiştim ve bu konu 2010’da kitap-lık dergisinde ayrıca yayımlanmıştı (sayı 141, s. 10). Nâzım Hikmet bu şiiri iki pelür kağıdına yazmış. Basılı kitaplara geçmeyen dize de ilk sayfanın en altında kalmış. Muhtemelen kaynak olarak alınan kopyalarda bu alt satır çıkmamıştır. Şiirde çok belirgin olan sinematografik anlatım, sözkonusu “aktı avuçlarından senin”dizesiyle adeta bağlanıp tamamlanmaktadır.

    Şiirin ilgili dizeleri külliyatta şöyledir:

    “…evin içinde dışında uyandı aydınlık
    doldu saçlarına senin
    dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.”
    Elyazmasında ve şairin kendi sesinden kayıtta ise şöyledir:
    “…evin içinde dışında uyandı aydınlık
    doldu saçlarına senin
    dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.”

    Yeni Şiirler adıyla Moskova’da 1961’de Rusça basılan kitapta da (Novie Stihi [Yeni Şiirler],Nâzım Hikmet, Sovyetskiy Pisatel Yayınevi, Moskova, Kasım 1961, s.67) bulunan bu dizenin farkında olan Asım Bezirci, şiire son halini verirken bu dizeye yer vermez (Tüm Eserleri 5 / Şiirler 5/ Rubailer, Yeni Şiirler, Nâzım Hikmet, Haz. Asım Bezirci, Cem Yayınevi, İstanbul, Haziran 1976, s.319). Hem 2010’da kitaplık dergisinde hem de 2011’de Büyük İnsanlık (Kendi Sesinden Şiirler, Nâzım Hikmet, YKY-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Ocak 2011, s.44 – CD ses kaydı sırası: 36) kitabında şairin kendi sesinden de yayımlanmasına rağmen hâlâ Bütün Şiirleri’nde (Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, Ocak 2017, s.1731) bu eksiklik giderilmemiştir. Nâzım Hikmet’in halihazırda yayımlanmış bulunan eserlerinde adeta bir dokunulmazlık vardır sanki; Memet Fuat dokunulmazlığı!.. Ve işte şiirin tamamı:

    “Bu da senin için yazıldı Vera”

    ”Vera’nın Uykudan Uyanışı” şiirinin Vera Tulyokava Hikmet Arşivi’nde korunan orjinali ve Nâzım Hikmet’in elyazısıyla yanına aldığı not.

    Vera’nın Uykudan Uyanışı

    İskemleler ayakta uyuyor
    masa da öyle
    serilmiş yatıyor sırtüstü kilim
    yummuş nakışlarını
    ayna uyuyor
    pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
    uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
    karşı damda bacalar uyuyor
    kaldırımda akasyalar da öyle
    bulut uyuyor
    göğsünde yıldızıyla
    evin içinde dışında uykuda aydınlık
    uyandın gülüm
    iskemleler uyandı
    köşeden köşeye koşuştular
    masa da öyle
    doğrulup oturdu kilim
    nakışları açıldı katmer katmer
    ayna seher vakti gölü gibi uyandı
    açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
    uyandı balkon
    toparladı bacaklarını boşluktan
    tüttü karşı damda bacalar
    kaldırımda akasyalar ötüştü
    bulut uyandı
    attı göğsündeki yıldızı odamıza
    evin içinde dışında uyandı aydınlık
    doldu saçlarına senin
    aktı avuçlarından senin
    dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.

    Mayıs 1960, Moskova

    ‘Paris’in Damlarını Aşamayan’ dizeler

    Nâzım Hikmet 1962’yi 1963’e bağlayan yılbaşı gecesini geçirmek üzere karısı Vera Tulyakova ile birlikte Paris’tedir. Eski dostları Abidin ve Güzin Dino’larla buluşmuş; Yaşar Kemal, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cihat Burak, Avni Arbaş, Hıfzı Topuz gibi pek çok kişiyle görüşmüştür. Coşku içindedir.

    Kendilerinden önce ressam Max Ernst’in yaşadığı, Nâzım Hikmet’in “ölümsüz dostlukların gemisi” olarak tanımlayacağı bir çatı katında yaşayan Dino’lar, Nâzım Hikmet ve karısı Vera Tulyakova’yı hiç değilse bir akşam evlerinde ağırlamak isterler. Ancak onca merdiveni çıkması sağlığı nedeniyle sakıncalı olan Nâzım’ı merdivenlerde “eyleme-dinlendirme” görevi Yaşar Kemal’e verilir. Yaşar Kemal, basamakların ardı sıra her sahanlıkta, durduklarını hissettirmeden Nâzım’a hikâyeler anlatacak, lafa tutacaktır… Evde bekleyen sofra, Şakir Eczacıbaşı’nın İstanbul’dan gönderdiği midye dolması, yaprak sarması, pastırmayla donatılmıştır. Nâzım, cebinde taşıdığı 1962 yılının telefon defterinin son sayfasına, yılın son gününde (belki de son saatlerinde) aşağıdaki şiiri yazar:

    Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve Vera Tulyakova Paris’te, 1961.

    “Sen-Mişel rıhtımında beşinci kattan çıkar yola
    Yüzer bacaların üstünde
    Dino’ların tavan arası
    burası ölümsüz dostlukların gemisi
    tuvallerde Antip denizi cıvıl cıvıl
    ve sofrada midye dolması İstanbul’umdan
    ve duvarda Ah’ın iki gözü iki çeşme
    ve Güzin ablam zeytin dalıdır
    Verusam püsküllü mısır
    Abidin dümeni güneydoğuya kıvır
    Aşalım Paris damlarını
    Varalım Emirgâna”.

    31/XII/1962 Paris

    Nâzım Hikmet bu şiiri yazdıktan beş ay sonra vefat edecektir.

    Şiirse basılı kitaplarına, 1 günlük farklı bir tarihle ve “Sen-Mişel” yerine “Saint Michel”, “Antip” yerine “Antibes” gibi terbiye edilmiş/yeni yazım kuralına uydurulmuş bir yazma biçimiyle aktarıldığı gibi, her nasılsa sondan ikinci dizesi “Aşalım Paris damlarını” olmaksızın, eksik geçer. Bu da şiirin sinematografisinde zayıflığa, aceleye getirilmişliğe yol açar. Halbuki Güzin Dino’yla yapılan bir röportajda da bu şiir “Aşalım Paris damlarını” dizesiyle aktarılmaktadır. Bu dize olmayınca Abidin Dino dümeni kıvırınca Seine Nehri’nden geçip (Manş üzerinden!) Boğaz’a varacakları bile anlaşılabilir. Oysa şair belli ki Emirgân’a Paris damlarını aşarak, uçarak varmak istemektedir.

    Kaybolan dize Nâzım Hikmet’in “Sen Mişel rıhtımında beşinci kattan çıkar yola…” dizesiyle başlayan şiirinin, Vera Tulyakova arşivinde bulunan bir cep defterindeki orijinali. Yayımlanmayan “Aşalım Paris damlarını” dizesi açıkça görünüyor.

    “Martılara Rastlamadım” şiiri nasıl kayboldu?

    Nâzım Hikmet’in Vera Tulyakova’ya Stockholm’den gönderdiği “Martılara rastlamadım” dizesiyle başlayan bir şiiri, ilk kez 30 yıl önce Nâzım’la Söyleşi (Vera Tulyakova Hikmet, çev. Ataol Behramoğlu, Cem Yayınları, İstanbul, 1988, s. 273) kitabında Rusçasından çeviri olarak yayımlanmıştı. Şiirin orijinali Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde yaptığım çalışmalar sırasında bulundu ve şairin Türkçesiyle ilk kez Vera Tulyakova Hikmet’in Bahtiyar Ol Nâzım kitabında yayımlandı (Çev. Hülya Arslan, YKY, İstanbul, Şubat 2008, s. 135). Bu Şehir Güzelse Senin Yüzünden kitabında da yayımlanan şiir, nedense 10 yıldır külliyata girmemiştir:

    ‘Martılara rastlamadım…’ Nâzım Hikmet’in “Martılara rastlamadım…” dizesiyle başlayan şiiri, Vera Tulyakova’ya Stockholm’den gönderdiği bir kartpostalın arkasına yazılmıştı. Şiirin Türkçe orijinali ilk defa 2008 Ocak ayında Tulyakova’nın Bahtiyar Ol Nazım kitabında yayımlanmıştı. Nedense 10 yıldır Nâzım külliyatına girmemiştir. Kartpostalın arkası

    “Martılara rastlamadım
    balıklar kovalamadı dümen suyunu
    ve üç gün üç gece
    bulutların önünden
    ağır bir keder gibi akıp geçti Baltık denizi
    ve ben ordaydım yine sensiz
    ve içimde seni yitirmenin korkusu
    dönüp bulamamak seni
    seni ve şehri bulamamak yerinde
    seni, şehri ve dünyamızı.”

    8 Mayıs 1959, Stockholm

    Ön yüzü

    Külliyata girmeyen ‘Anuşka’ şiiri

    Nâzım Hikmet’in, karısı Vera Tulyakova’nın kızı Anna Stepanova’ya 9. yaşı için yazdığı ve “Bitirdin dokuzunu Anuşka”dizesiyle başlayan şiiri, ilk kez yaklaşık 30 yıl önce Nâzım’la Söyleşi kitabında Rusçasından çeviri olarak yayımlanmıştı (Vera Tulyakova Hikmet, Çev. Ataol Behramoğlu, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989, s. 172).

    Bu şiirin Türkçesi de Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde yaptığım çalışmalar sırasında bulundu ve ilk kez Vera Tulyakova Hikmet’in Bahtiyar Ol Nâzım kitabında yayımlandı. Bu şiir de en az 10 yıldır külliyata girmeyi bekliyor.

    “Bitirdin dokuzunu Anuşka
    sanırsam oldukça değişecek
                   yüzün gözün
                              boyun bosun
                                        aklın fikrin
                                            doksanını bitirdiğinde.
    Bitirdin dokuzunu Anuşka
    değişmesin yüreğinin içindeki billur çekirdek
                                            doksanını bitirdiğinde”

    12/XI/1961, Moskova

    “Bitirdin dokuzunu Anuşka”

    Şairin, Vera Tulyakova’nın kızı Anna Stepanova’ya yazdığı “Bitirdin dokuzunu Anuşka” dizesiyle başlayan şiirinin orijinal elyazması.

  • Kesinleşen tarih: 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu

    Kesinleşen tarih: 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu

    Şairin doğum tarihi uzun yıllardır bir tartışma konusuydu. Erhan Saçlı’nın araştırmaları sonucu ulaştığı Le Journal de Salonique gazetesindeki haberler, Nâzım Hikmet’in 15 Ocak 1902’de doğduğunu kesin olarak kanıtlıyor. Ailenin Selanik günleri 1899’da başlamış, baba Hikmet Bey’in Diyarbakır’a gitmesiyle 6 Ekim 1903’te sona ermişti.

    Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Doğu ile Batı’yı birleştirerek bir kavşak olan Selanik şehri, 20. yüzyıla gelindiğinde kozmopolit yapısının en yüksek seviyesine ulaşmıştı. Osmanlı Devleti için Batı’nın bilgilerine, tekniklerine, düşüncelerine örnek oluşturacak faaliyetlerin yapıldığı bu şehirde çok sayıda Türkçe, Fransızca, Rumca ve Ladino gibi çeşitli dillerde yayınlar çıkmıştır.

    Bu farklı dillerde yayınlar arasından Le Journal de Salonique gazetesi, 1895 ila 1910 yılları arasında Fransız dilinde haftada iki defa yayımlanmış olup, gazetenin kurucusu da Selanikli Levy ailesine mensup şair, gazeteci ve müzisyen kimlikleriyle bilinen Saadi Bezalel Halevy’dir.

    Nâzım Hikmet’in ebeveyni Celile Hanım ile Hikmet Bey çiftine dair haberleri de çoğunlukla bu gazetenin “Şehrin Sesi” adlı bölümünde görmekteyiz. Hikmet Bey’le ilgili ilk haberler 1899 yılından itibaren başlar, çifte dair ilk önemli haberse nişanlanmalarına dairdir:

    “Büyük bir memnuniyetle, vilayetimizin Hariciye Nezareti Müdürü Hikmet Bey ile Majesteleri Sultan’ın yaveri Mirliva Enver Paşa hazretlerinin sempatik kızının nişanlandıklarını öğrenmiş bulunuyoruz. Hikmet Bey’i aslında yeterince iyi tanıyoruz. Selanik’te kısa bir süre kalmış olmasına rağmen işiyle, nezaketiyle ve ince üslubuyla bizzat ilgileri üzerine çekmeyi başardı. Selanik’teki itibarıyla, hükümet yetkilerinin olduğu gibi Enver Paşa’nın da güvenini kazandı. Zaten Hikmet Bey’in siyasi konulardaki sağduyusu sayesinde bir gün parlak bir geleceğe sahip olacağı dillendiriliyordu. Majesteleri Sultan’ın görevlendirdiği kişiler arasında, görevini yürekten yerine getirebilecek kişilerden biri olmasını büyük bir arzuyla temenni ediyoruz. Hikmet Bey, bunu devletin en sadık memurlarından biri ve çok değerli edebiyatçı babası Nâzım Paşa’ya borçludur (…)

    Yeni nişanlılara, aileleri olarak biz de büyük sevgimizi, en içten tebriklerimizi ve mutluluk dileklerimizi iletmek istiyoruz”.

    20 Ağustos 1900 tarihli bu haber sayesinde, genellikle ressamlığıyla tanınan ve şiir yazıp yayımladığı bilinmeyen Celile Hanım’ın da, Nâzım Hikmet’in şiir yazmaya başlamasında, şairin dedesi Nâzım Paşa kadar etkili olabileceği ortaya çıkmaktadır.

    Nâzım Hikmet ve annesi Celile Hanım

    Celile Hanım ile Hikmet Bey’in düğünü

    Yine aynı gazetenin 4 Ekim 1900 tarihli sayısında bulunan bir haberde Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın evlendiği bildirilir:

    “Vilayetimizin Hariciye Nezareti müdürü sevgili Hikmet Bey ile Enver Paşa’nın sempatik kızı Celile Hanım’ın dinî evlilik törenleri bu akşam yapılacaktır”.

    Nişanlılık, evlilik, çocuk sahibi olma gibi özel hayatlarıyla ilgili az sayıdaki haberin dışında gazetenin geneline bakıldığında Hikmet Bey’in daha çok siyasi, Celile Hanım’ın ise daha çok sanatsal faaliyetlerde bulunduğu bir Selanik yaşantısı göze çarpar. Tüm bu haberler doğrultusunda Selanik’teki diğer yayınların da incelenmesinin, Nâzım Hikmet’in ve ailesinin Selanik yaşamlarına daha ayrıntılı ve doğru ışık tutacağı aşikârdır.

    Nâzım Hikmet’in doğduğu 20. yüzyıl başlarında Selanik panoraması.

    Değişen tarihler ve kanıtlar

    Nâzım Hikmet’in doğum tarihi, kitaplarında önceleri 20 Kasım 1901 olarak geçmiş; daha sonra 2011 yılında doğumuyla ilgili bir notun bulunduğu, Memduh Ezine’nin Aile Günlüğü’nün yayımlanmasından itibaren 17 Ocak 1902 şeklinde düzeltilmiş; son olarak da 2016 yılından itibaren 14 Ocak 1902 olarak değişmiştir.


    Nâzım Hikmet’in doğum haberi Le Journal de Salonique gazetesinde 16 Ocak 1902 tarihinde yayınlanan haber: Hikmet Bey’in eşinin dün dünyaya bir erkek çocuk getirdiğini büyük bir memnuniyetle öğrendik. Mutlu çifte en içten tebriklerimizi sunuyoruz.

    16 Ocak 1902 tarihli gazetede yayımlanan doğum haberi ise şöyledir:

    “Hikmet Bey’in eşinin, dün dünyaya bir erkek çocuk getirdiğini büyük bir memnuniyetle öğrendik. Mutlu çifte en içten tebriklerimizi sunuyoruz”.

    Bu habere göre doğum tarihi 15 Ocak 1902’dir. Celile Hanım’la gazetenin rabıtası ve gazetenin miladi takvimle yayımlandığı göz önünde bulundurulduğunda, doğum gününün bu haber kaynağı ve tarihi sayesinde kesinliğinin şüphe götürmez olduğu kabul edilebilir.

    Nâzım Hikmet’in Selanik günleri ailenin Diyarbakır’a gitmesiyle bitmiş, “Otobiyografi” şiirinden bildiğimiz kadarıyla da büyük şairimiz doğduğu şehre bir daha dönmemiştir…

    Bazı kaynaklarda ailenin 1905 yılında Selanik’ten ayrıldığı yazılıdır; fakat Memduh Ezine’nin anılarında bu tarihin 1903 yılının 6 Ekim’inde olduğu görülür. Gazetede aileyle ilgili haberlerin bu tarihten sonra kesilmesi de, Memduh Ezine’nin anılarındaki tarihi kanıtlar niteliktedir.

    Bebek Nâzım

    Nâzım’ın halasının kocası Memduh Ezine’nin hatıratında, Nâzım’ın doğumunu aktardığı sayfadaki 53 günlük fotoğrafı. 4 Kanunisani 317 (Memduh Ezine, Aile Günlüğü, GKY, Ekim 2011, s59).

  • ‘Sensiz Paris Gülüm’

    ‘Sensiz Paris Gülüm’

    Nâzım Hikmet-Münevver Andaç mektuplaşmaları, şairin İstanbul’da bıraktığı karısı, oğlunun anası, aynı zamanda “dayı kızı” Münevver’e olan aşkını, özlemini yansıtır. Nâzım Hikmet ilk kez Paris’e 1958 Mayıs başında gider. Annesi Fransız olan, çocukluğunun ve ilk gençliğinin bir kısmını bu şehirde geçiren Andaç ise 60’ların sonunda Fransa’ya yerleşir ve orada ölür.

    Bilindiği gibi Nâzım Hikmet 1951’de yılında yurtdışına “kaçmak” zorunda kalır. Hayatının kalan kısmını Moskova’da geçirmekle birlikte, çok sık SSCB dışına yolculuk yapar. Bunlar daha ziyade “Doğu Bloku” ülkeleridir.

    Nâzım Hikmet Paris’e gitmeyi ilk kez 1956 Haziran’ında düşünür, bütün hazırlıklarını da yapar, vizesini alır. Ancak doktoru Galina konsültasyondan geçmesini ister, diğer Rus doktorlarıyla beraber anevrizma şüphesi ile on beş gün sırtüstü yatmasına, daha sonra ikinci bir konsültasyona karar verilir. Böylece Paris yolculuğu suya düşer. Bu esnada karısına yazdığı mektupta, on gündür sırtüstü yatmakla beraber gayet iyi olduğunu, hiç bir “anevrizm” belirtisi olmadığından sözetmektedir.

    Nâzım Hikmet ilk kez Paris’e, 1958 Mayıs başında gider. Paris’te kaldığı süre içinde İstanbul’da bıraktığı karısı, oğlunun anası, aynı zamanda “dayı kızı” Münevver Andaç’la mektuplaşmalarını sürdürür. Paris’in Münevver Hanım’ın hayatında özel bir yeri vardır; Andaç’ın annesi Fransızdır; babasının ölümünden sonra, annesi ve kız kardeşiyle Sofya’dan Fransa’ya gider, çocukluğunun ve ilk gençliğinin bir kısmını bu şehirde geçirir. Münevver Andaç 60’ların sonunda Paris’e yerleşir, Fransa’da ölür.

    Nâzım Hikmet ve Münevver Andaç.

    Mektuplardan anladığımız kadarıyla yirmi beş günlük Paris seyahati zarfında, sekiz-on mektup karşılıklı gider-gelir. Münevver Andaç mazisindeki Paris’i, Nâzım ilk kez gördüğü şehri anlatır. Nâzım Hikmet genellikle mektuplara tarih atmaz. Münevver Hanım’ın cevabından yola çıkarak, bazı mektupları sıraya koymaya çalışacağız.

    İkinci ve üçüncü mektuplarının tarihi posta zarfında 12 ve13 Mayıs yazar. Andaç’ın eline her ikisi aynı günde; 20 Mayıs’ta ulaşır.

    Nâzım Hikmet’in Münevver Hanım’a Paris’ten gönderdiği mektuplardan.

    “Canım karıcığım. Bugün Pazar, ayın kaçı bilmiyorum. Dün sana bir kartpostal yolladım, eveli gün de bir mektup, gelir gelmez de bir telgraf ”.

    Nâzım Hikmet 8 Mayıs 1958 tarihinde Paris’e ulaşır. Bu mektup zarfın üzerinde 13 Mayıs yazanıdır, sözettiği ikinci mektup da 12 Mayıs tarihlerinde postalanmış olmalıdır.

    Nâzım Hikmet’in Paris adresini yazdığı ilk mektup, Münevver Andaç’ın eline geç ulaşır. Andaç mektuplarını, Nâzım’a iletilmek üzere “Fransız şaire” yollar. Bu kişi aynı zamanda da Nâzım’ın Paris’teki mümessili Charles Dobzynski’dir.

    Nâzım Hikmet ikinci mektubuna “Canım benim, işte sana ilk Paris şiirimi yollıyorum” diye başlar, Zümrüt Yüzük şiirini gönderir. Mektubun devamında şöyle seslenir karısına:

    “İşte böyle gülüm. Arkası gelecek şiirlerin, yazar yollarım, çevirir yollarsın. […]. Havalar burda hep kapalı. Dün gece bir filme gittim, bir Amerikan filmi, Yahudi düşmanlığının ve harbin aleyhinde, iyi hoş yalnız sekiz buçukta girdim bire çeyrek kala çıktım. Filmin böyle uzununu ilk seyrediyorum. Şimdilik temaşa, temsil namına Pariste seyrettiğim şey bu filim. Günde 12 saat yatakta kalmam gerektiğine göre şu 25 günlük gelişimde Pariste eğlence yerlerine, hattâ tiyatrolara bile gitmem pek mümkün değil. Ne yapalım, Parise gençken hiç değilse enfarktan önce ve mutlaka seninle gelmek varmış. Sensiz Paris Maris bir kuru gürültü, bir havayi fişeği ve kederli bir ırmak. İşte böyle. Biliyorsun son darbeyi kalbim yine ismin olacaktır. Memoyu, seni kucaklarım. Kusura bakma kısa kesiyorum, efkârlıyım fena halde”.

    Nâzım Hikmet’in Münevver Hanım’a Paris’ten gönderdiği mektuplardan.

    İkinci mektubunda Paris’e alışmış gibidir.

    Şöyle der:

    “Dün gece Parisin tadına varmağa başladım, galiba senden ve Paristen af dilemek zorunda kalacağım. Dün gece, bestekâr Filip Gerar ve karısıyla, Sen ırmağında bir çeşit çatanayla bir devran eyledik. Hem yemek yedik, hem Parisi ırmağın kıyılarından, aşağıdan yukarıya, suyun üstünden seyrettik. Manzaranın böylesi, böyle güzeli bir Boğaziçinde vardır.

    Elden geldiği kadar yorulmamağa çalıştığım için daha ahbapların çoğunu göremedim. Sana sevineceğin, halkımızın sevineceği bir haber vereyim, bir müjde: Pariste genç ve orta yaşlı Türk ressamları, hele ikisi, pek seviliyor, âdeta başta geliyorlar. Dün Mayıs sergisinin açılışı vardı, gidemedim, kalabalıkta bunalmıyayım diye, tenhalaşınca gideceğim, ama gidenlerin, resimden anlıyanların dediklerine göre en güzel iki tablo bizim iki Türk ressamınkilermiş. Zaten burda hiç bir yerden yardım görmeksizin tutunmaları, tablolarını son iki yıldan beri vızır vızır ve gayet iyi fiatla satmaları zaferlerinin en büyük şahidi. Aşkolsun oğlanlara! Gülüm benim, biliyorsun ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. […] Canım benim ben ayın 24’üne belki de sonuna kadar burdayım. Mektuplar buraya üç günde geliyormuş, sen ona göre hesapla ve ilk mektuplarını otelimin adresine yolla, ama sonuncuları yine beni tercüme eden şairin (Charles Dobyznski kastediliyor olmalı) adresine gönderirsin. Senin tercümeleri almış. Şu Tavferle yârenliği de (“Slavya Kahvesinde Şair Dostum Tavfer’le Yarenlik” şiiri kastediliyor olmalı. Bkz. Bütün Şiirleri, Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, Nisan 2007, s.1642) yapıp yolla oğlana. Benim adres: (yazamadım bir türlü) Quai St-Michel Hôtel de Suède, Chamb: 5 Paris 5e N. Hikmet.

    Şu benim kendi dilimden başkasını yazmak şöyle dursun, doğru dürüst konuşamamam bile rezalet. Sendeki kafa bende olsa, bilgin bende olsa bu dünyadan boşu boşuna gelip geçmiş saymazdım kendimi.[…] Gülüm. Sana ve oğlana, yani resimlerinize gören bayılıyor, artık ben de kurum kurum kuruluyorum. Burda bir geldiğim gün hava güneşliydi, şimdi uçsuz bucaksız bir çiseleme içindeyiz. Paris resminin gümüşü, kül rengi zenginliği nedenmiş? Şimdi anlıyorum. Bizim bir nesil Paris görmüş ressamların da İstanbulda gümüşü resim yapmalarına yapmış olmalarına şaşıyorum. Sen bu Quai St-Michel’i bildin mi? Irmağın bir kıyısında benim otel, öbür yanında Notrdamla polis müdürlüğü. Bendeki talihe bak. Ama çok güzel bir mahalle doğrusu. Arka sokaklarda Cezayirliler otururmuş, dün gece bir çığlık bir kıyamettir koptu, sabahleyin öğrendim, basılmışlar. Sana günün birinde Paristen mektup yazacağım aklımdan geçmezdi, ama Parise seninle gelirim diye düşünmüşümdür. İşte böyle sevgilim”.

    Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Münevver Andaç, Güzin Dino ve Abidin Dino ile

    Münevver Andaç, bu iki mektubu belirttiğimiz gibi aynı günde 20 Mayıs’ta alır. Aynı gün ve ertesi gün cevap yazar. Şöyledir:

    “Canım, bu da yüzsekseninci mektubumdur. Mayısın yirmisi, Salı, saat on biri yirmi geçiyor. Senden iki mektub geldi bugün, Paristen yazdığın ikinci ve üçüncü mektub. Demek ki şimdiye kadar Paristen üç mektubla, iki kart geldi. Ama ben yine oteline göndermiyeceğim cevaplarımı, çünkü otel adresini bugün ancak aldım, ay sonuna kadar Pariste kalmazsan eline geçmez sonra. Şaire gönderirsem daha emin. Bu da Parise yazdığım yedinci mektup. Herhalde eline çabuk geçer. Seninkilere tarih atmamışsın tabii; ama posta mühürüne baktım, ayın onikisinde ve onüçünde atılmış. Demek ki mektuplar Parise çabuk gidip geliyor oradan. Şimdi mektuplarına sıra ile cevab vereyim: Parisi evvela beğenmeyip sonradan bayılmana (“bayılmaya başlıyorum” diyorsun, hiç şüphem yok, aşık olacaksın Parise) hiç şaşmadım. Hep böyle olur ekseriya. Hayatlarının sonuna kadar Paristen ayrılmayan insanlara da evvela öyle olmuş, bir çok kere. Dünyanın en güzel şehri değildir belki, ama dünyanın en fazla şarmı olanıdır. Çok güzel olmıyan, ama bu şarmı yüzünden nice erkekleri aşık etmiş meşhur pek çok kadınlar vardır, tarihte mesela. Resimlerini görüp şaşıyorum şimdi, “bu miyidi?” deyi. Paris öyle. Şahane bir güzelliği yok. Tatlı, müthiş. Hem de büyük ve eski şehir olduğu halde. Edebiyatın yaptığı tesir edebiyatın ve Fransız resminin olabilir. Şehirle insanları, yazarları, ressamları birbirine karışıyor, ve insan unsuru güzelliğini arttırıyor, hiç şüphesiz. […]Üstelik Parisin taşı da güzel, Paris üzerine yazdığın ilk şiir güzel, ama tercümesi pek zor. Dur bakalım yarın ona çalışırım. Bugün birkaç kez okudum ancak, Fransızcasını hiç düşünmek istemedim. Her halde yarın bitiririm de postaya atarım. Ama bu güzel şiiri mektubuna yazmışsın. “Sensiz Paris bir kuru gürültü, bir havaî fişeği ve kederli bir ırmak” demişsin Bayıldım. […] Rüzgar yine dindi şimdi; bir yağmur yağsa. Pariste yağmur çiseliyor dedikçe sen, yağmura hasretim artıyor. […] Saat bir olmuş. Hiç uykum yok. Mektuba devam ederim, daha iyi. Yani hemen devamı Memonun mektubuyla öteki zarfta olacak. Ama yine hemen usuliyle bitirilecek: Kendine iyi bak canım, bana çabuk yaz, beni unutma, gözlerinden hasretle öperim. Münevver.”

    Münevver Andaç’ın yukarıdaki mektubu eline geçmeden yazdığı ve Versay şiirlerinin (Versay Şehri ve Bereli Versay) yer aldığı 20 Mayıs tarihli mektubunda şair şu satırları yazar:

    “Gülüm. Senden son aldığım mektuba bakılırsa, otel adresimi bildirdiğim mektubu hâlâ almadın. Şaştım da kaldım. Şiirleri de almadın demek, oysa ki sana, dur bakayım, üç şiir yolladım. Biri “Zümrüt Yüzük” biri “Henüz Vakit Varken” biri de “Paris üstüne bilmeceler” Pariste neleri gördüğümü şiirlerden anlıyorsun, daha da yazacağım. Şimdi mahallemi kaleme alıyorum. Adresim Paris 5e quai St-Michel Hôtel de Sulde chamb 5 N. Hikmet Borzeski. Ben ayın ortasında burdan hareket ediyorum. […] Mektuplarını sabırsızlıkla bekliyorum. Buradaki son olaylar beni bir yandan da dinlendirdi, televizyondan, radyodan, gazetecilerden yakamı sıyırabildim, şimdi sırası mı? deyip atlatabildim işi. Doktora gösterdim kendimi, iyi, kötü bir değişiklik yok, ilâca, rejime devâm, 500 metreden fazla yürümek, o da günde iki kere, yok. 12 saat yatak. Pariste en çok, odamın tavanını seyrettim. İşte böyle. Sana her gün yazıyorum. Hasretle canım karıcığım, bir tanem, gülüm.

    Nâzım

    Merhaba Mehmet baba. Fanilan ceketin biraz büyükçe mi, yoksa tıpa tıp mı?

    Baban Nâzım”

    (Mektuplar Aydın Aydemir ve M. Melih Güneş arşivlerindendir.)

  • ‘Annemin ellerini tutar, sanki kendi gidişini de engellemeye çalışırdı’

    ‘Annemin ellerini tutar, sanki kendi gidişini de engellemeye çalışırdı’

    Nâzım Hikmet’in son eşi Vera Tulyakova Hikmet’in kızı Anna Stepanova, şair öldüğünde henüz 11 yaşındaydı. Tiyatro bilimci ve profesör Stepanova, halen Rusya Tiyatro Sanatı Üniversitesi’nde ders veriyor ve Nâzım Hikmet’in son yıllarını hatırlıyor. Bilinmeyen veya yayımlanmamış pekçok eserin günışığına çıkmasını sağlayan Stepanova’nın “Nâzım Amca”sı.

    Benim için “Nâzım Amca” yakıştırılmış bir hitaptı. Ben de buna uymuş, böyle demeye başlamıştım Nâzım Hikmet’e.

    Bir keresinde Pesçannaya Sokağı’ndaki evde üçümüz kahvaltı ediyorduk. Telefon çalmış, annem bakmaya gitmişti. Âdet olduğu üzere “Nâzım amca” diyerek bir şey sordum Hikmet’e. Birden ciddileşti ve “Anyuta, bana baba diyemez misin? Annene bir soralım bakalım, belki bize izin verir” dedi. Donup kaldığımı ve yanıt veremediğimi anımsıyorum. O sırada Vera yanımıza geldi ve Hikmet, oldukça heyecanlı bir şekilde (masadaki gergin hava hâlâ aklımdadır) aynı soruyu başka kanıtlar ekleyerek anneme sordu. Annem net bir ses tonuyla kestirip attı: “Anyuta’nın sadece bi babası var”. Ve bir daha bu konuya hiç dönmedik. Vera daha sonra, Hikmet nedeniyle babamdan kopacağımdan endişe ederek aradaki mesafeyi korumaya çalıştığını söylemişti bana. Haklıydı bence, adil olmaya çalışıyordu.

    Hikmet’in çalışma masasının üstünde fotoğrafı duran Memed’e olan özlemini şimdi anlıyorum. (Annem, Nâzım’ın ölümünden ancak yıllar sonra ve Memed’in Varşova’da babasını pek de iyi anmadığı bir söyleşisinin yayımlanmasının üzerine kaldırdı o fotoğrafı). Herhalde, “baba” sözcüğünü duyabilmekti Nâzım’ın arzusu; varsın Rusça olsun, varsın Vera’nın kızı söylesin.

    Nâzım’la tanışmamızı çok net anımsıyorum. İlk kez anneannem getirdi beni Pesçanaya Sokağı’ndaki eve. Misafir odasına geçmiştik annemle. Oradaki uzun masanın önünde, sanki ışıklar içinde uzun boylu bir adam duruyordu. Bana gülümsedi ve “Anyuta! Anyuta!” diye adımı tekrar etti. Utanarak yaklaştım yanına, gözlerimi kaldırdım. Bana doğru eğildi ve elimi alıp çok nazik bir hareketle öptü. Küçük bir Sovyet kızı için bir şoktu bu. Şimdi bile o an düştüğüm dehşeti anımsıyorum. Ruh halim yüzüme yansımış olacak ki annem gülmeye başlamıştı. Sonra beni sakinleştirdi. İkisi birden bir şeyler söylemişti bana. Ama aklımda kalanlar sadece hisler: Bıyıklarının tenime değişi, hafif bir erkek kokusu, kahverengi lekelerle kaplı yanaklarının ipeksi yumuşaklığı. Bir de annemle birbirlerine bakışlarını anımsıyorum. O zaman, artık annemin yaşamındaki en önemli insanın Nâzım Hikmet olduğunun ayrımına varıp varmadığımı anımsamıyorum; herhalde henüz fark etmemiştim.

    Son aşk Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova Moskova’da bir davette.

    Sonu gelmez seyahatlerinden fırsat buldukça Bolşevo’ya bizi ziyarete gelirlerdi. Ama çoğunlukla Pazar günleri ve tatillerde ben Moskova’ya onların yanına giderdim. Anneannem, törensel bir ifadeyle Nâzım Hikmet’in çok büyük bir şair olduğunu, 17 yıl hapis yattığını ve kalbinden hasta olduğunu söylemişti bana. Bu nedenlerden dolayı onu rahatsız etmemem ve bıktırmamam gerekiyordu. Ben de sessiz olmaya ve dikkati çekmemeye özen gösteriyordum. Bu hiç de zor değildi. Moskova’daki evde benim anlayamayacağım bir yaşam sürüyordu. Sürekli birileri geliyor, birileri gidiyordu. Gülüyorlar, tartışıyorlar, şiirler okuyorlardı. Ne zaman ciddi konulardan konuşmaya başlasalar, telefonun üstüne kocaman bir yastığı sıkıca koyuyorlardı. Bu, o zamanlar KGB’nin kulaklarından kurtulmak için düşünülmüş ve hemen herkesin bildiği günlük bir ritüeldi. Sabahları ev sessiz olurdu hep. Nâzım Hikmet çalışma odasının kapısını kapatıp çalışmaya dalardı. Biz kâh fısıltıyla, kâh alçak sesle konuşurduk. Telefonun her çalışında annem çabucak ahizeye koşardı. O zaman çalışma odasında Hikmet’in işlerinin nasıl olduğu anlaşılırdı. Eğer Nâzım Amca, kapıyı aralayıp arayanın kim olduğunu sorarsa bu çalışmasının pek de verimli geçmediğine işaretti; eğer herhangi bir nedenle mutfağa yanımıza kadar gelirse işler pek kötü demekti. Ama telefonun sesine hiçbir tepki vermezse, istediği gibi yazdığını anlardık. Öğlen yemeği için masaya oturduğumuzda şakalar yapar, her şeyden keyif alırdı (…)

    1963 yılının Mayıs ayını, üçümüz birlikte Moskova yakınlarında bir yer olan Ruza’da, küçük bir evde geçirdik. Moskova’daki evde tamir yapılıyordu. Annemin kitabında sizlerle paylaştığı, Nâzım’ın yanından geçerken ya da birlikte oturduklarında Vera’nın ellerini tutuşunu anımsıyorum. Sanki annemi tutmak istiyor, aynı zamanda da kendi gidişini engelliyordu (…)

    Son bakış SSCB Yazarlar Birliği’ndeki cenaze töreninde Vera Tulyakova’nın Nâzım’a son bakışı (5 Haziran 1963)

    Yetişkin yaşlara erişip Nâzım Hikmet’in cenaze törenini izlediğimde annemin bu yüz ifadesinin ayrımına vardım. Acıdan oluşmuş ince bir perdeydi bu. Nâzım Hikmet’in üstü açık tabutta yattığı, Merkez Edebiyatçılar Evi’ndeki törende, annemin Nâzım’ın yanağını okşamak istediğinde Antonina Sverçevskaya’nın onun kulağına bir şeyler fısıldadığını, Vera’nın “Hayır, o hâlâ sıcak, hayır!” diye attığı çığlığı anımsıyorum. Türkiye’den çok gelen olurdu evimize. Vera her zaman içtenlikle onları karşılar, çay ikram ederdi. Nâzım Hikmet’le ilgili soruları sabırla yanıtlardı. Konukları uğurladığında uzun süre kendine gelemezdi. Her seferinde hasreti artar, yoğun bir duygu seli kaplardı içini. Öldüğü son dakikaya kadar sevmeye devam etti Nâzım’ı (…)

    Moskova, Aralık 2007

    * Vera Tulyakova Hikmet’in Bahtiyar Ol Nâzım adlı kitabındaki “Annem Vera” başlıklı sunuş yazısından alıntıdır (Çev. Hülya Arslan, YKY, İstanbul, Şubat 2008, s. 13-19).

  • Şair’in odası: Başlı başına bir sanat eseri

    Şair’in odası: Başlı başına bir sanat eseri

    Evi eser kılan dost armağanı usta işi resimler, küçük heykeller, objeler değil; hepsiyle birlikte oluşan yaşanmışlık ve sürgitlik. Nâzım Hikmet’in odası da bir sanat eseri ve kültür mirası olarak Türkiye’ye getirilmeli; korunup sergileneceği mekânın bir ‘Nâzım Hikmet Merkezi’ne dönüştürülmesi sağlanmalı.

    Nâzım Hikmet’in Türkiye’den ayrıldıktan sonra Moskova’da yaşayıp öldüğü evi; vefatının üzerinden 55, Vera Tulyakova’nın ölümünden bu yana 17 yıl geçmesine rağmen, özellikle eserlerini yarattığı “çalışma odası” perdesi dahil, hemen herşeyiyle hâlâ büyük ölçüde korunmaktadır. Şairin kullandığı daktilolar, radyosu, mektup açacakları, halk işi biblolar, şiirlerine konu olan objeler ve elbette çalışma masası da… Sağlığında dünyanın çeşitli ülkelerinde, çeşitli dillerde yayımlanmış ve bibliyografyasında bile olmayan pek çok kitabı ile zaman içinde Vera Tulyakova’ya armağan edilmiş Nâzım Hikmet kitapları da bu odada yerli yerindedirler.

    O güne değin gezip gördüğüm ev-müzelerden daha farklı bir ayardaydı Nâzım’ımızın evi; yaşamaktaydı ve gerçekti. Örneğin Puşkin ve Dostoyevski evlerinde onların kullanmadığı eşyaları “döneme uygun” olduğu için dekorasyon ögesi olarak yerleştirebiliyorlardı. Bu müze evde ise her şey gerçekti; Nâzım Hikmet’in eli değmese de gözü muhakkak değmişti:

    Nâzım Hikmet’in çalışma odası ve daktiloları.

    “Vera Tulyakova’yı ziyaretlerimde huzurlu bir seremoninin içinde hissederdim kendimi. Başlarda bunu ‘Nâzım Hikmet’in evinde’ oluşuma verirdim. Oysa şimdi düşündüğümde biliyorum ki, memleketinden kaçmak zorunda kalmış büyük bir şairin evinde olmaktan daha farklı bir durum sözkonusuydu. Şairliği ve etkisi büyüktü, tartışılmazdı. Ama esas ömrü, olumsuz giden her şeye karşın ilmek ilmek umutlu dokuduğu, kendisini yarattığı ömrü başlı başına bir sanat eseriydi. Yaşayıp öldüğü ev de bu büyük eserin içindeki eserlerden biriydi ve tek başına bir enstalasyondu. Evi eser kılan dost armağanı usta işi resimler, küçük heykeller, objeler değil; hepsiyle birlikte oluşan yaşanmışlık ve sürgitlikti.

    Vera Tulyakova’nın kendinin de dahil olduğu, devam eden bir ömrün içine giriyorduk eve girmekle.

    Ve o ömür, başlı başına bir başyapıttı.

    (Nâzım Diye Diye, M. Melih Güneş; (Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında, Haz. Arif Keskiner-M. Melih Güneş, Mitos-Boyut Yayınevi, Ocak 2016).

    ‘Şair’in odası’, dağınık yaşamak zorunda kalmış Nâzım Hikmet’in olduğu gibi kalabilmiş, korunmuş yegâne mekanıdır. Nâzım Hikmet’le ilgili olarak, Moskova’daki arşivin benzeri daha geniş kapsamlı bir merkez İstanbul’da rahatlıkla oluşturulabilir. Odanın bir sanat eseri ve kültür mirası olduğu kabul edilerek Türkiye’ye getirilmesi ve korunup sergileneceği mekânın bir ‘Nâzım Hikmet Merkezi’ne dönüştürülmesi sağlanmalıdır.

    Nâzım Hikmet’in daktiloları.

  • ‘Yumuşak kılıç’ John’un Magna Carta’lı maceraları

    ‘Yumuşak kılıç’ John’un Magna Carta’lı maceraları

    Geçen aylarda Aslan Yürekli Richard’ın makus talihini anlatmıştım. Hani bu garibimi “Sen devam et biz arkandan geliyoruz” diye Haçlı seferine yollamışlardı da geride bıraktığı malına mülküne çökmüşlerdi; garibim de yollarda dönerken perişan olmuştu. Hah işte bu Richard’ın küçük kardeşi Yurtsuz John, hatırlarsanız Richard yola çıkar çıkmaz krallığa çökmeye kalkmıştı. Yurtsuz John’u da anlamak lâzım; küçük kardeş olduğu için babasından toprak kalmamış, bir de dalga geçer gibi adama “Yurtsuz” diye isim takmışlar. E o da hırs yapmış, abilerine bilenmiş.

    Bu Yurtsuz John, Richard dönüş yollarında mahpus kalınca utanmadan “Hadi beyler rehine parası topluyoruz” diye vergi üzerine vergi bindirmiş. Hayır topladığı vergileri gerçekten fidyeye verse tamam da, onları da cebine indirmiş. Yanlış hatırlamıyorsam otoriteye karşı savaşan halk kahramanı Robin Hood figürü de bu dönemin ürünü. Zaten bir yerde eşkıyaların hikayeleri anlatılmaya başlanmışsa, anlayın ki orada halk yönetimden illallah demiştir.

    Aklımda kaldığı kadarıyla Richard güç bela geri döndükten sonra yine de “Kardeştir, atsan atılmaz, satsan satılmaz” diyerek John’u affeder; krallığının Normandiya’daki topraklarını da az çok geri alır ama sefasını sürmeye ömrü yetmez. Richard’ın ardından tahta geçen John, şimdi nereden baksanız tatminsiz, kompleksli bir adam. Herhalde sürekli bir mağdur olduğunu, kendisine haksızlık edildiğini düşünüyor, komplekslerini gidermek için kardeşim dediği adamları (ki kardeşi neticede) satacak kadar hırslı. E bu kral olunca sapıtıyor tabii tahmin edebileceğiniz gibi.

    Hayır içkisi falan olsa sarhoşluğu pis diyeceğim ama, bu çapsız John güç sarhoşu, kendini dev aynasında gören bir manyak. Tutturuyor “Vay atalarımızın topraklarıdır” diye (ki kendisi aslında İngiliz değil Fransız, zaten İngilizce bile bilmiyor herif) Normandiya’daki eski topraklarına kafayı takıyor. “Üç aya kalmaz Rouen Katedrali’nde pazar ayini yapacağız!” diye savaşa giriyor. Ama arkadaş, insan bunca böbürlenmeye karşın bu kadar mı basiretsiz olur? Dayak üstüne dayak yiyor, efelendikçe yeniliyor, eğer yanlış hatırlamıyorsam tek bir askerî zafer de elde edemiyor.

    Yalnız bu savaş işi, kazanıyor olsanız bile bedava değil. Silahı var, askeri var, iaşesi var derken bizim eski adıyla Yurtsuz yeni adıyla da “yumuşak kılıç” John, yükleniyor vergiye. Bardağı taşıran son nokta hangisidir bilmiyorum; artık millî içki viskiye %225 vergi mi koydu, atı, eşeği olana özel tüketim vergisi mi bindirdi, o kısmı aklımdan çıkmış. Ama tüm derebeylerinin John’a karşı ayaklanması kuzeyden başladığına ve bu işin en başta gelen önderi de İskoç kralı Alexander olduğuna göre, gerçekten viskiye vergi koymuş olabilir. Malum, İskoçlar o devirde viskiye buz koyanı bile mancınığa bağlayıp okyanusa fırlatıyorlar (günümüzde sınırdışı etmekle yetiniyorlar).

    E bu derebeylerine John’un vergilerinden iflahı kesilen şehirliler de katılıp adamlara surların kapılarını açınca, bizim bölgesel güç olma heveslisi John pes ediyor. Zaten bakmayın esip gürlediğine; hayatı boyunca ciddi bir rakibinin meydan okumasına karşılık verebilmiş değil, biraz korkak bir adam. Ama işte bu derebeyleri de John’un yıllarca esip gürlemesinden dolayı psikolojik olarak çekiniyorlar mıdır bilinmez, John’u devirecek yerde önüne bir anlaşma koyuyorlar. O da hepinizin çok iyi bildiği meşhur Magna Carta işte. Tabii maddelerden biri, kralın kafasına göre vergi koymasını engelliyor. Ama herhalde en önemli maddesi “Hiç kimse, hukuksuz bir şekilde tutuklanıp hapsedilemez, malına mülküne el konulamaz, sürgün edilemez” diyen ve hukukun üstünlüğüne göz kırpan madde.

    Tamam, bu anlaşma dönem dönem çiğneniyor falan ama netice itibariyle bundan 803 yıl önce, tam da dergimizin bu sayısını okuduğunuz Haziran ayında imzalanıyor mu imzalanıyor. Hayırlı Haziranlar.

  • Tarihçilerin bakış açısı değişince

    Tarihçilerin bakış açısı değişince

    Yaşarken yazılan tarihlerde kesin emirler veren Çinggis Han, yüzyıllar sonra yazılan tarihlerde ise fethettiği halklardan kendine hatun olarak aldığı kadınlar için özür diler bir konumdadır. Bu farklılıklar, tarihçilerin okuyucu ve dinleyicilerin sesini duyarak yazmış olduklarına güzel bir örnektir.

    Moğollar kendileri için yeni bir din olan Budizme intisap ettikten sonra, yazdıkları tarih Çinggis Han’ın Hindistan-Tibet sınırındaki Cambudib ülkesinde doğması ile başlar ve özellikler toplumsal cinsiyet rolleri açısından farklılık gösterir. Türkler de efsanevi Oğuz Han’ın İslâmiyet’i kabul etmesini tarih yazımı için başlangıç noktası olarak almışlardı.

    Oğuz Kağan destanının Türklerin tarih yazımında toplumsal cinsiyet rollerini yönlendirip yönlendirmemiş olduğu henüz araştırılmış bir konu değildir. Aşağıda Moğol tarih yazımından vereceğim örnekler belki bu konuya ışık tutar.

    Çinggis Han daha dokuz yaşında iken babası tarafında gelecekteki kayın pederi Dey Seçen’in obasına güvey hizmetinde bulunması için bırakıldıktan bir müddet sonra, nihayet nişanlısı Börte ile evlenir. Börte tarihe Çinggis Han’ın dört oğlu Cöçi, Çağaday, Ögedey ve Tolui’nun annesi olarak adını yazdıracak; Çinggis Han’ın gençlik ve mücadele yıllarında ona en zor kararlarda yol gösterebilecek kadar dirayet sahibi olduğunu kanıtlayacaktır.

    Genç Temücin’in 1206’da Çinggis Han unvanını almasından sonra Börte’nin daha geri planda yer aldığı görülür. Çinggis Han Tatarları yendikten sonra Yeke Çeren’in kızı Yesügen hatunu “kendine” alır. Ancak bu hatun savaş sırasında kaybolan ablası için “ablam Yesüi benden daha üstün meziyetlere sahip ve bir han için daha muvafıktır. O bundan biraz önce evlenmişti. Bu karışıklık esnasında kimbilir nerede kaldı” der. Bunun üzerine Yesüi’yi buldururlar ve Çinggis Han onun tasvir edildiği gibi güzel olduğunu görünce, onu “kendisine alarak” şerefli mevkie oturtur (Gizli Tarih, s.155-156).   

    Merkitleri yendikten sonra ise onların ileri gelenlerden biri Kulan adındaki kızını Çinggis Han’a takdim etmek için yola çıkar. Ancak Ba’arin beyi Nayaa “şimdi yola çıkarsanız askerler size rahat vermez” diyerek onları üç gün alıkoyar. Çinggis Han ise Nayaa Noyan’a çok kızınca Kulan Hatun “Eğer biz Nayaa’dan başka askerlere rastlamış olsaydık, tehlikeli duruma düşmüş olabilirdik [….] Ey Hanım! Benim de Tanrı’nın inayetiyle anam ve babam tarafından dünyaya getirildiğim gibi inceden inceye muayene edilmeme müsaade et” deyince, Çinggis Han “aynı gün esaslı bir muayene yaptırdı ve neticede sözlerinin doğruluğu anlaşılınca onu sevgisiyle taltif etti (s. 197)”. Bütün bu olaylara Börte’nin tepkisi ne olmuştur? 13. yüzyılda yazılan Moğolların Gizli Tarihi bu konuda bize bilgi vermez.  

    Ancak bu olaylardan 450 yıl sonra Budist bir prens tarafında yazılan Mücevher Kıymetinde Tarih adlı eserde olay farklı anlatılır. Burada Çinggis Han “Daha hiçbir başarı elde etmediğim zamanda tanıştığım hatunum Börte beni evde beklerken, onun karşısına geçip kendime Kulan’ı aldım demek zor. Etrafta başkaları varken karşılıklı tatsız sözler söylemek ve kavga etmek utanç verici. Onun için sizlerden biri önden gitsin ve Börte Hatun’a durumu anlatın” der. Daha sonra içeri girince de Börte’nin önünde eğilerek saygıyla “Hatunum Börte uzaktaki halkları kendime bağlayabilmek için Kulan’ı kendime hatun yaptım” açıklamasını yapar.

    “Hatun Börte’nin istekleri dikkate alınıyor mu?” diye başlayan diğer bir pasajda ise Börte şöyle der: “Hanımız gerçekten çok güçlü, Efendimiz gerçekten yoldaşlarını (nökerlerini) ve dostlarını iyi tanıyor. Gölün kamışlığı içinde ördekler çok ama efendimiz parmakları acıyıncaya kadar ok atmasını bilir. Bütün bu halklarda sayısız kız ve kadın var; bunların arasında hangilerinin bahtlı olduğunu da efendimiz bilir. ‘Kadınlar ger denilen çadır evi kendi başlarına taşısın. At kendi eyerini kendi bağlasın’ demişler. Sağlık olsun! Efendimiz kağanın otağının altın kemeri güçlü olsun! Bir kadın nedir ki?”.

    Bu pasaj 13. yüzyıl tarihçisinin suskun bıraktığı Börte’yi ve hissiyatını 17. yüzyılda karşımıza çıkarmaktadır. Şiir formatında- ifade edilen Börte’nin bu “yarlıklar”ı, John Krueger tarafından yayımlanmıştı. İki tarih arasındaki bu fark nereden geliyor derseniz, Moğol toplumu değişmiştir. Artık kadınlar fetihler peşinden koşan asker ve kumandanların gölgesinde kalan varlıklar değil de, kendi hissiyatlarını dile getirebilen insanlardır. Üstelik erkek bir yazarın kaleminden.

  • Tartışımalı erken seçimler: 1946’da CHP hilesi, 1957’de DP şaibesi

    Tartışımalı erken seçimler: 1946’da CHP hilesi, 1957’de DP şaibesi

    Cumhuriyet döneminin en tartışmalı seçimleri, aynı zamanda tarihleri erkene alınan 1946 ve 1957 seçimleridir. 1946’da CHP yöneticileri tarafından “resmen hile” yapılmış, 1957’deki seçimlere ise Demokrat Parti’nin ağır siyasi baskıları damga vurmuştu.

    Siyasi tarihimizin temelde Cumhuriyet Halk Partisi’yle (CHP) Demokrat Parti (DP) arasındaki rekabetle özetleyebileceğimiz on beş yıllık döneminde iki erken seçim yapılmıştır. Bunlar, dönemin ilk ve son seçimleri olan 1946 ve 1957 seçimleridir. İki seçimin de hem hazırlanışları hem yapılışları hem de doğurdukları sonuçlar açısından siyasi tarihimizde oynadıkları rolleri ne kadar vurgulasak azdır.

    1947 sonbaharı yerine 21 Temmuz 1946’da yapılan erken seçim, iki açıdan çok önemlidir. Zira bu seçime, genel oy hakkının kanunlaştırıldığı 3 Nisan 1923’ten sonra ilk kez olmak üzere birden çok parti katılıyordu. Bilindiği gibi 1946 seçimi, belli bir yaşın üzerindeki seçmenler açısından bakıldığında, ilk çok partili seçim değildi. II. Meşrutiyet’te (1908, 1912 ve 1914) ve Millî Mücadele döneminde de (1919) çok partili seçimler yapılmıştı. Ama o seçimlerde genel oy hakkı yoktu. Cumhuriyet dönemine ise genel oy hakkıyla girilmiş olmasına karşın ne Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ne de Serbest Cumhuriyet Fırkası bir genel seçimde yarışacak kadar yaşayabilmişti.

    Ayrıca 1946 seçimleri, siyasi tarihimizin ilk tek dereceli seçimi, yani milletvekillerinin doğrudan doğruya yurttaşların oylarıyla seçildiği ilk genel seçimimizdi. Tek dereceli seçim ilkesi daha 1877’de, ilk seçim kanunumuz yapılırken gündeme gelmiş ve Meclis-i Mebusan’ın hazırladığı taslakta yer almıştı. Ama bu taslak 1908’in Ağustos başlarında kanunlaşırken söz konusu ilke kaldırılmış, “müntehib-i sani” yani ikinci seçmen diye bir karakter yaratılmıştı. Seçmenler bu müntehib-i sanileri seçecek, onlar da milletvekillerini seçecekti. Gerçi bu sistem zaman zaman çok eleştirilmiş ve tek dereceli seçim isteği bazı parti programlarında bile görülmüştü ama tek dereceli seçim ilkesini Türkiye ancak 5 Haziran 1946’da benimseyebildi.

    1946 seçimlerinin bir erken seçim olmasına gelince… Belki de ilk söylenmesi gereken şey, erken seçim beklentilerinin ya da söylentilerinin neredeyse DP’nin kurulmasının hemen sonrasında ortaya çıkmış olduğudur. Bu tür beklentilerin genellikle iktidar çevrelerinden sızdırılan bilgiler biçiminde karşımıza çıkması, akla ister istemez “baskın seçim” fikrini getirir. Nitekim Ocak ayı başında kurulmuş olan DP, erken seçim kararının kanunlaştığı 10 Haziran 1946’da yurt çapında örgütlenebilmiş olmaktan çok uzaktı. Demokratlar, sonuç olarak Meclis’teki toplam 465 sandalye için ancak 346 aday gösterebilecekti. Üstelik seçim yalnızca birbuçuk ay sonrasına, 21 Temmuz’a tarihlenmişti; yani doğru dürüst propaganda yapacak zaman da yoktu.

    Ancak görünen o ki, DP yöneticileri daha Nisan-Mayıs aylarında erkene alınacağı belli olmuş olan seçimlere katılma taraflısıydılar. Bir kere iktidar, durmadan kendilerini seçime davet ediyor, yani belediye seçimlerinde yaptıkları boykotu tekrar etmemelerini istiyor ve bunu yaparken de genel seçimin boykot edilmesi halinde istenmedik birtakım yollara gidilebileceğini ima ediyordu. Yani partileri hâlâ kapatılabilirdi. Öte yandan, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi uydurma bir muhalefet olduklarına ilişkin kuşkular da henüz tümüyle kaybolmamıştı. Hem bu kuşkuları bertaraf etmek hem de o güne kadar iyi kötü yaratılmış olan muhalefet ivmesini yitirmemek için seçime gitme kararı alındı. 15 Haziran’da yapılan ve adına “Ufak Kongre” denilecek olan toplantıda, Demokratlar seçime girmeye, Meclis’te antidemokratik yasaların lağvedilmesine çalışmaya, Meclis dışında da iktidarı halka şikâyet etmeye, bunlar mümkün olmazsa da “sine-i millete dönmeye” oybirliğiyle karar verdiler.

    Ancak bütün bu anlattıklarımızdan sonra, 1946 seçimlerini “baskın seçim” olarak nitelemek gene de yanlış olur. Bir kere CHP yöneticilerinin, değil o yıllarda, 1950’de bile seçimi kaybedeceklerine ilişkin herhangi bir tedirginliği yoktu. Belki, bunlardan bazılarının çok sonraları söyledikleri gibi, “uyuyorlardı”. Ülkenin nabzını tutmakta çok zayıf kalmışlardı. Ama hâlâ Millî Mücadele’nin saygınlığına, 2. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabilmiş olma başarısına ve İsmet İnönü’nün biraz da bu ikisinden kaynaklandığına inandıkları karizmasına aşırı güveniyorlardı. Bu bakımdan genel seçimlerin neredeyse birbuçuk yıl erkene alınmasının nedenini iç politikada değil dış politikada, daha doğrusu dışarıya gösterilmek istenen vitrinde aramamız gerekir. Nitekim erken seçime ilişkin ilk ciddi işaretler, USS Missouri’nin İstanbul’a geldiği 5 Nisan 1946 tarihinden sonra görülür.

    İsmet Paşa’nın acelesi, kendisinden çok şey beklediği Batı dünyasına bir an önce çok partili bir Meclis gösterme arzusundan kaynaklanıyordu. Gerçi 1946 ilkbaharında da TBMM çok partiliydi; çünkü mensupları arasında CHP’nden ayrılıp DP’ye girmiş milletvekilleri vardı. Ama bu yetmezdi. Türkiye’nin Batı dünyasındaki imajını köklü bir biçimde değiştirecek olan, çok partinin katıldığı bir seçim sonucunda oluşmuş bir çok partili Meclis’ti. O yüzden İnönü, DP’nin seçimleri boykot etme olasılığından samimiyetle korkmuş ve o yüzden erken seçime gidiş aşamasında yaptığı konuşmalarda yer yer tehdit unsurunu da kullanmıştı. Proje başarılı olmasına oldu ve “Truman Doktrini” adı altında anılan 1 milyon dolarlık ilk ABD yardımı 1947 Mart’ında elde edildi. Ama 1946 seçimleri, parlamento tarihimize 1912’deki “Sopalı Seçimler”den sonraki ilk büyük kara leke olarak geçti. DP’nin Meclis’te çoğunluğu elde etmesine hiç imkân olmamasına karşın, yine de büyük çapta hile yapılmıştı. Mazbatalar değiştirilmiş, “uzak köylerden ancak gelebilen sonuçlar” açıklamasıyla, birçok yerde Demokratların milletvekili sayısı azaltılmıştı.

    Elimizdeki tanıklıklar, bu hilelerin İsmet İnönü’nün bilgisi dışında yapıldığını gösteriyor. Çoğu durumda da hilelerin, tek parti yönetimi alışkanlıklarının bir sonucu olarak, işgüzar devlet yetkililerinin refleksi biçiminde yapıldığına kesin gözüyle bakabiliriz. Ancak, İstanbul gibi birkaç yerde sonuçların CHP yetkililerinin doğrudan doğruya müdahaleleriyle oluştuğunu da biliyoruz. Hem Ahmet Emin Yalman’ın anıları hem de Nihat Erim’in Günlükler’i, Vali Lütfi Kırdar’ın İstanbul seçim sonuçlarını yukarıdan gelen bir emir doğrultusunda değiştirdiğini açıkça gösteriyor. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi önemli isimler, ancak seçimi sandıkta kazanmış olan bazı Demokratların adlarının silinmesi sonucunda milletvekili olabilmişti.

    1957: 2. Erken seçim

    Metin Toker’in anılarına bakacak olursak, İsmet İnönü, 1958 Mayıs’ında yapılması gereken seçimlerin erkene alınacağını daha 1957 Şubat ya da Mart’ında sezmişti. Nitekim CHP, seçim hazırlıklarına seçimlerin erkene alınacağına ilişkin herhangi bir resmî açıklama yapılmadan önce, Nisan ayında başladı. Resmî açıklama ise 25 Mayıs’ta Başbakan Adnan Menderes tarafından yapıldı; seçimler 27 Ekim’de yapılacaktı. Ancak, bu garip durumu ilk aşamada İsmet Paşa’nın olağanüstü bir öngörüsü, ikinci aşamada da CHP’nin DP’yi erken bir seçime zorlaması biçiminde yorumlamak yanlış olur. İnönü’nün sezgisi, iktidardaki DP’nin ciddi bir kriz içinde olduğunu ve kendisini bir anlamda yenilemek isteyeceğini gözlemlemiş olmasından ibarettir.

    Bilindiği gibi DP’nin 1955’te yasalaştırdığı Basın Kanunu, o yılın Ekim-Kasım aylarında parti içinde bir deprem yaratmış, partiden ihraç ve istifalara yol açmıştı. DP’den ayrılanlar 19 Kasım’da Hürriyet Partisi’ni kurmuş, ay sonunda da Menderes, Meclis’ten güvenoyu istemek zorunda kalmıştı. Menderes, DP’nin ezici bir çoğunlukta olduğu Meclis’ten güvenoyunu almış, ama sorunları bitmemişti. Partiden ihraç ve istifalar sürmekle kalmadı, yeni katılımlar sayesinde Hürriyet Partisi’nin Meclis’teki sandalye sayısı CHP’ninkini geçti. Bu istifa ve ihraç süreci 1957’de de sürüyordu.

    Öte yandan, hem parti içindeki çalkantılar hem de basında çıkan türlü yolsuzluk haberleri, sık sık Bakanlar Kurulunda değişiklikler yapılmasına neden oluyordu. Bütün bu gelişmeler sonucunda iktidar partisinin üst yönetiminde bazı il örgütlerine karşı güvensizlik de belirmişti.

    Bu açıdan bakıldığında 1957 seçimlerinin “baskın seçim” olarak nitelenmesi zordur. Erken seçimin DP’nin kabuk değiştirmesi, parti örgütünün Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Adnan Menderes tarafından zapturapt altına alınma çabası olarak değerlendirilmesi akla daha yatkın gözüküyor. Nitekim bu iki kurucu üye, kimin nereden milletvekili seçileceğine neredeyse tek başlarına karar verecek, ama Kasım 1956’daki belediye seçimlerinde düşmüş olan oyların, yeniden yükseltelim derken daha da düşmesine neden olacaktı.

    Elimizdeki istatistik veriler, DP’nin 1954’te büyük farkla kazandığı bazı illeri 1957’de kaybetmesinin tek nedenini DP seçmeninin sandığa gitmemiş olması biçiminde gösteriyor. Aday yoklaması yapılmaması ya da il örgütlerinin aday tercihlerine kulak asılmaması ters tepecek, Menderes’in meşhur “odunu aday göstersem seçtiririm” sözleri tümüyle yenilgiye uğrayacaktı. Bazı dedikodulara bakacak olursak, son anda bir iki aday değişikliği yapılmasaymış, Demokratlar Menderes’in kalesi Aydın’ı bile yitirebilirmiş.

    Ülkenin 1957’deki iktisadi durumuna baktığımızda, erken seçimler için “acil seçim” deyimini kullanabiliriz. Ankara’da süt alabilmek için kuyruğa girilen, kahvenin ancak karaborsada bulunabildiği, ABD’den et satın alındığı bir dönemdi 1956-1957 yılları. Millî gelirde ciddi bir düşüş yaşanmış ve 1954’ten 1957’ye fiyat artışları yıllık ortalama % 13’ü bulmuştu. Bu rakam, tüketicinin o yıllara kadar barış zamanlarında tanık olduğu en büyük rakamdı. İktidarın bir nebze rahatlık sağlayacak bir dış borç bulma ümidi de o dönemde hiç yoktu. Gerçi ABD seçimlerden sonra musluğu gene açacaktı ama, erken seçime gidildiği sıralarda ne bu bekleniyordu ne de 1958’in daha iyi bir yıl olacağı. Dolayısıyla bir an önce seçime giderek dört yıl daha kazanmak, sonrasına da sonra bakmaktan başka bir çare yoktu.

    ‘Acil seçim’ 1957 1957’deki erken seçimler “acil seçim” oldu. Dönemin iktisadi manzarası Ankara’da süt alabilmek için girilen kuyruklar, kahve karaborsaları, ABD’den gelen ithal etler ile şekillenirken 1957 seçimlerinde oylama sürerken devlet radyosundan duyulan Demokrat Parti’nin galip geldiği anonsu ‘hile’ iddialarına sebep oldu.

    Bütün bu söylediklerimize rağmen 27 Ekim 1957’de yapılan erken seçimlere “baskın seçim” gözüyle de bakılabilir. Ama “baskın” niteliği, gördüğümüz gibi seçim kararında değil, iktidarın seçime giderken yarattığı siyasi koşullardadır. Örneğin DP’nin muhalefeti destekleyen basına karşı daha 1955’te başlatmış olduğu sindirme eylemleri, 1957’de şiddetlendi. Çeşitli gazetelere karşı davalar açıldı, bazı gazeteler kapatıldı. Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı. Bölükbaşı daha sonra yargılanarak hapse atıldı ve seçimleri hapiste geçirdi. Kırşehir’den yeniden milletvekili seçildikten bir ay sonra tahliye edilecekti. Ancak muhalefete asıl darbe, seçimlerden birbuçuk ay önce çıkarılan yeni seçim kanunuyla vuruldu.

    1957’nin yaz aylarında CHP, CMP ve Hürriyet Partisi önde gelenleri birçok kez biraraya gelerek seçim ittifakı hazırlıklarına girişmiş ve Eylül başlarında anlaşmaya varmışlardı. Her seçim bölgesinde en güçlü olan parti seçime katılacak ve o partinin listesine diğer partilerden belli oranlarda aday girecekti. İttifak, bağımsızları da kapsıyordu. Ancak DP, 11 Eylül’de çıkarılan yeni seçim kanunuyla söz konusu ittifakı imkânsızlaştırdı. Yeni kanun, her partinin örgütü bulunan her yerde seçime katılmasını zorunlu hale getiriyordu. Ayrıca aday olmak isteyen devlet memurlarına seçimden en az altı ay önce istifa koşulu konmuş, böylece üniversite ve yargı kökenli birçok kişinin önü kesilmişti. Siyasi partilere radyo yasaklanmıştı. Bu tabii DP için de geçerliydi ama, hükümet radyoyu kullanabilecekti. Aynı biçimde, partilerin seçim kampanyaları seçimden üç gün önce sona erecek, fakat hükümet her türlü etkinliği yapabilecekti.

    Türkiye’nin çok partili seçim deneyimleri Türkiye’de 1908, 1912, 1914 ve 1919 yıllarında da seçimler çok partili olarak uygulanmıştı, belli bir yaşın üzerindeki seçmenler için 1946 seçimi ilk çok partili seçim değildi. 1940ların ikinci yarısında İsmet İnönü, Fuad Köprülü, Celal Bayar, Adnan Menderes siyasetin öne çıkan yüzleriydi.

    Muhalefet bütün bu kısıtlamalara rağmen toplam oyda DP’yi geçti. DP ilk defa % 50’nin altında kalmış, ama oyların % 47,7’sini alarak, çoğunluk sistemi gereği Meclis’teki 610 sandalyenin 424’ünü elde etmişti. Ancak seçimler sırasında yaşananlar, parlamento tarihimize “Sopalı Seçimler” den sonraki ikinci büyük kara lekeyi sürmüş oldu. Birçok yerde gene “uzak köylerden ancak gelebilen oylar” sonucu tayin etmişti. Bunlar arasında en garibi Gaziantep’te yaşandı. Seçim sonuçlarına göre Gaziantep’i 700 oy farkla CHP kazanmıştı. DP’nin sözcüsü olan Zafer gazetesi bile ertesi günü Gaziantep’i CHP’nin kazandığını yazdı. Ama geç saatlerde yetişen 1.000 kadar oy durumu tersine çevirmiş ve DP Gaziantep’de kazanmıştı.

    12 Eylül’den sonraki 7 erken seçim

    Bazen muhalefet, bazen de iktidar erken seçim istedi

    Türkiye’de Osmanlı döneminde 4, cumhuriyetin kurulmasından itibaren 27 milletvekili genel seçimi yapıldı. İlk erken seçimler 1946’da, sonuncusu 2015’te gerçekleşti.

    1987: Başbakan Turgut Özal, 12 Eylül öncesi siyasi parti liderleri ve feshedilen parlamento üyeleriyle ilgili yasakların kaldırılmasına yönelik referandumda “Hayır”ı savunmasına rağmen “Evet” çıkınca erken seçim kararı almıştı. 29 Kasım’daki seçimler Anavatan Partisi’nin (ANAP) % 8.83’lük oy kaybıyla sonuçlandı ama parti ilk sıradaki yerini korudu.

    Seçimler birleştirdi 1990’ların başında SHP, CHP ile birleşmiş Erdal İnönü ve Deniz Baykal rakipken ortak olmuştu.

    1991: 1989’daki yerel seçimlerde muhalefet, oyu %15 düşen ANAP’ın “meşruiyetini kaybettiğini” öne sürmüş, cumhurbaşkanlığı seçimini de boykot etmişti. Turgut Özal cumhurbaşkanı olmuş, boşalan başbakanlık koltuğuna önce Yıldırım Akbulut, ardından Mesut Yılmaz gelmişti. Normalde 1 yıl sonra olması gereken seçim, iktidarın “muhalefetten yükselen sese kulak vermesiyle” 20 Ekim’de yapıldı. İlk kez hükümet değişti, Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi birinci oldu ve Erdal İnönü’nün Sosyal Demokrat Halkçı Parti’siyle koalisyon hükümeti kurdu.

    1995: Süleyman Demirel 17 Nisan 1993’te vefat eden Turgut Özal’ın yerine cumhurbaşkanı seçilince DYP genel başkanlığı ve başbakanlığa Tansu Çiller geldi. Eylül 1995’te hükümet ortağı CHP’nin başına geçen Deniz Baykal, Çiller’i istifaya zorladı ve 24 Aralık’ta seçimin gerçekleşmesi kararı alındı. Seçimlerde DYP %7.3 az oy aldı ve birinciliği Refah Partisi’ne kaptırdı. Refah Partisi 21.38, ANAP 19.65, DYP 19.18, DSP:14.64, CHP ise 10.7 oranında oy aldılar.

    Seçimler birleştirdi Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller de 1995 seçimlerinden sonra bir koalisyon hükümeti kurmakta anlaşmıştı.

    1999: 28 Şubat 1997’deki Millî Güvenlik Kurulu toplantısıyla nâm-ı diğer 28 Şubat süreci resmen başlamış, 18 Haziran’da Necmettin Erbakan istifa ettirilmişti. Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verince ANAP, Demokratik Sol Parti, Demokrat Türkiye Partisi ortaklığı ve CHP’nin dışarıdan desteğiyle ANASOL-D hükümeti kuruldu. 1 yıl sonra Temmuz 1998’de Mesut Yılmaz ile Deniz Baykal arasında varılan mutabakatla, Aralık 2000’de yapılması gereken milletvekilliği seçiminin yerel seçimlerle birleştirilerek 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Seçimlerde DSP birinci oldu; MHP ve ANAP ile koalisyon kurdu. Türkiye tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biri yaşandı.

    2002: Üç yıllık DSP-MHP-ANAP koalisyonu dönemine büyük Marmara depremi, ekonomik kriz, anayasa kitapçığı fırlatma krizi ve Başbakan Bülent Ecevit’in sağlık sorunları damgasını vurmuştu. Ecevit’in görevini devam ettirip ettiremeyeceğine dair tartışmalar Temmuz 2002’de Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit arasındaki toplantıyla son buldu; 3 Kasım’da erken seçim yapılacaktı. Oylama sonucunda DSP oyları %1’e kadar düştü, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi %34.28 oyla birinci oldu.

    En uzun koalisyon 1999-2002 arasında görev yapan Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz (DSP, MHP, ANAP) koalisyonu en uzun süren ve ‘son koalisyon hükümeti’ oldu.

    2007: 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi dolunca yerine 11. Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi üzerine seçimlerin 22 Temmuz 2007 günü yapılması kararlaştırıldı. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi oylarını 12.3 puan artırarak tekrar birinci parti oldu.

    2015: Yasama normal süresiyle görevini yerine getirmiş, seçimler 7 Haziran 2015’te yapılmıştı. Sonuçta hükümetin tek başına kurulabileceği çoğunluk hiçbir parti tarafından elde edilemedi ve koalisyon görüşmeleri de başarısız oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anayasa uyarınca seçimlerin yenilenmesi kararını aldı ve 1 Kasım 2015’e tarih verildi. Yeniden yapılan seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi gerilediği noktadan kurtuldu ve %49.5 ile yeniden tek başına iktidar oldu.

  • Son klasik tarihçi, son büyük şarkiyatçı

    Son klasik tarihçi, son büyük şarkiyatçı

    “Oryantalist” tanımlamasının “tepeden bakan Batılı” anlamına gelmediği yıllarda yetişen Bernard Lewis, Türkiye ve Ortadoğu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Osmanlı arşivlerine ilk giren Batılı araştırmacı Lewis, tartışma yaratan tezleri ve dünya liderleriyle olan yakınlığıyla da eleştirilmişti.

    Akademik dünyanın tarih alanındaki en ünlü tartışmalarından biri de Bernard Lewis ile Edward Said arasında yaşanmıştır. Said sonrası dönemde “şarkiyatçı” (oryantalist), Doğu’yu özümsememiş, tam anlamı ile kavrayamamış biraz da üstten bakan bir yaklaşıma sahip Batılı (ya da kendi kültürüne yabancılaşmış Doğulu) biliminsanlarını küçümseyici bir adlandırmaya dönüşse de, Lewis’in doğduğu ve akademiye girdiği dönemde Türkiye ve Ortadoğu’yu araştıran insanlar için kullanılan, uzmanlık alanına atıfta bulunan bir sıfattı.

    1916’da Londra’da doğdu. Lewis’in kökenlerine ve tarihte köklerinin ortaya çıktığı coğrafyaya ilgisi, “bar-mitzva” (13. yaşına giren erkek çocuklarının dini sorumluluklarının başladığını vurgulayan tören) öncesi alınan İbranice dersleri ile başladı. Liseden sonra bu ilgisinin de devamı olarak Londra Üniversitesi’ne bağlı School of Orient Studies’e (Şarkiyat Çalışmaları Okulu–daha sonra SOAS) gitti. Lisansını tarih alanında tamamladı. İslâm tarihi üzerine doktorasını yaparken Ortadoğu’ya ilk ziyaretini İskenderiye’ye bir gemi seyahatiyle gerçekleştirdi. Sonrasında bir süre Paris Üniversitesi’nde yine İslâm tarihi üzerine derslere katıldı. Burada 9. yüzyıl İslâm mistiği Hallac-ı Mansur hakkında yaptığı araştırmalar ile tanınan oryantalist Louis Massignon’un yanında çalışmalar yaptı. Aynı dönemde geleceğin ünlü Türkologları Irène Melikoff ve Andreas Tietze de orada öğrenciydi. 1938’de SOAS’a geri döndü ve İslâm tarihi bölümünde öğretim üyeliğine başladı. Lisans öğrencileri bu okulda genelde Ortadoğu kökenli olduğu için Lewis’in babası ona “Londra Üniversitesi neden Araplara Arap tarihi öğretmen için sana maaş ödüyor?!” diye takılırdı.

    2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı MI6 için Ortadoğu departmanında çalıştı. 1949’da bu bölge üzerine çalışırken, sadece üç ülke Yahudi bir akademisyene açıktı: İran, İsrail ve Türkiye. O, Türkiye’yi seçti. Bu kendisi için büyük bir fırsattı, zira Osmanlı arşivlerine giren ilk Batılı akademisyen olacaktı. Burası adeta henüz keşfedilmemiş bir hazineydi; fakat nereden başlayacağını bilmek de bir o kadar zordu.

    Bu arada Yahudi kökenli bir Danimarkalı olan Ruth Oppenhejm ile evlendi ve iki çocuğu oldu. Bu beraberlik, söylentiye göre Lewis’in bir Osmanlı prensesi ile yaşadığı kısa ilişki ile 1974’te son buldu. Ardından kariyerini sürdüreceği ABD’ye yerleşti ve burada Princeton Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. 1982’de Amerikan vatandaşlığına geçti ve kariyerini aynı üniversitede tamamladı.

    Batılı ‘Yakındoğucu’ İslâm coğrafyası, Müslüman toplumların tarihi ve İslâm-Batı ilişkisi üzerine uzmanlaşan ve Princeton Üniversitesi’nde Yakındoğu Araştırmaları bölümünde profesörlük yapan Bernard Lewis, 19 Mayıs 2018’de 102 yaşında öldü.

    Aramca, İbranice, Arapça, Farsça, eski ve yeni Türkçe gibi Doğu dillerine hakim Lewis, Latince, Fransızca ve Almanca da bilmekteydi. Derslerini ve konferanslarını yalnızca İngilizce olarak yapsa da, kimi zaman öğrencilerinin dikkatini ölçmek için Arapça ve Farsça şakalar yapardı. Bir gün İsrail’de, dostu olan bir akademisyen ona “neden buradayken harika İbranicen ile konferans vermiyorsun da İngilizce kullanıyorsun” diye sorduğunda, “bir müzisyen nasıl en iyi çaldığı enstrümanla konsere çıkıyorsa, ben de en iyi olduğum enstrümanım İngilizce’yi konferanslarımda kullanıyorum” demişti.

    Ortadoğu, Modern Türkiye’nin Doğuşu gibi artık ders kitabı olmuş eserleri yazan Bernard Lewis, genelde Said’in eleştirileri doğrultusunda “emperyalistlere gerekli argümanları oluşturmak için tarih yazıyor” gibi suçlamalara maruz kalmıştır. Özellikle tartışmalı “medeniyetler çatışması” tezi, 11 Eylül sonrası ABD yönetiminin Ortadoğu’daki harekatları için teorik temel oluşturmuştur (aynı isimli çalışmaya sahip Samuel Huntington’ın tezinden ayrı tutmak gerekir). Geçmişte Golda Meir, Papa II. Jean Paul, Ürdün Kralı Hüseyin, Libya lideri Kaddafi ve Turgut Özal gibi devlet yöneticileriyle görüşen Lewis, 2002 sonrası Bush yönetiminin de sıkça görüşlerine başvurduğu bir tarihçi oldu.

    Her ne kadar “şahin” görüşleriyle anılsa ve What Went Wrong? (2002) eserinde Batılılar’ın sömürgeci politikaları nedeniyle değil de Müslümanlar’ın kendi hataları sonucu bugün geri kalmış olduğunu iddia ettiği için eleştirildiyse de, çoğunlukla birikimi doğrultusunda objektif görüşler ifade etmeye çalıştı. ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye hakkındaki resmî tarihinin oluşmasına büyük katkıda bulunmuş klasik tarihçiliğin son temsilcilerindendi.

    Siyasilerle dosttu George W. Bush’a ABD Başkanlığı sırasında danışmanlık yapan Bernard Lewis, siyasilerle iç içe bir tarihçiydi.
  • ‘Türk-Altay kuramı’nın önlenemez savruluşu!

    ‘Türk-Altay kuramı’nın önlenemez savruluşu!

    İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine dair yaptığımız yayınlar, Türklerin kökenini Orta Asya’ya dayandıran ve tarihsel olarak Batılılar tarafından empoze edilen teorileri tartışmaya açtı. Türkleri, uygarlığın doğduğu topraklar olan Anadolu, Mezopotamya ve İran’dan uzaklaştırıp “Sarı Irk”a dahil eden bu anlayışın ülkemizdeki takipçileri de, şimdilerde Türk tarihini Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 18.000) kadar geri götürmüş durumda!

    Türklerin atayurt sorunu ile ilgili radikal görüşler içeren dosyanın yayını (#tarih Nisan 2018), üzerinden iki ay geçmesine karşın -konu ile ilgili tartışmaların yatışması bir yana- uluslararası bir boyut kazandı. İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine eski Pers kaynakları çerçevesinde bakan, katkı sağlayan ve tarihî görseller üzerinde antropolojik-stil kritik gözlemler içeren çalışmamızın yaptığı etki, bundan böyle Türk tarihinin erken dönemleri ile ilgili hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını göstermektedir.

    Akhaimenid (Pers) İmparatorluğu’nun siyasi yönetim merkezi olan Persepolis’in görkemli Apadana Sarayı merdivenlerindeki Saka (Doğu İskit) figürlerinin tarihsel Türk tipi olan çarpıcı benzerliklerini gündeme getirmemiz, dış basında ve özellikle Yunanistan’da büyük bir ilgi ve bir o kadar da reaksiyonla karşılandı. Yunanistan’da çok sayıda web ve blog sitesinde konu edilen ve yoğun olarak tartışılan eski Türkler’in İskitler’le olan benzerlikleri ve Saka-Türk bağlantılarının bilimsel yaklaşımlar yerine arkeopolitik temelde konuşulması, çalışmamızın Erken Türk Tarihi açısından ne kadar doğru ve önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

    Sakalar

    Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Kral Büyük Darius’a hediye getirilen elçi heyetleri arasında Saka heyetinin mensubu Saka savaşçısı. MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Perslere bağlı iki Saka satraplığı kurulmuştur.

    Atayurdumuzun Maveraünnehir-Horasan bölgeleri olabileceği konusunda İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine yapmış olduğum katkıya Yunanistan’daki genel yaklaşım, klasik Batı dünyasının bakışaçısı ile koşut olup, İskitlerin eski Yunan dünyası ile kültürel ilişkilere sahip bir Hint-Avrupalı halk olduğu yönündedir. Oysa ki eski Yunan dünyasının Anadolulu tarihçisi Herodotos, İskitler’in tek bir dil konuşmadıklarını, onlarla ancak yedi tercüman aracılığı ile anlaşılabildiğini yaklaşık 2450 yıl önce tarihe not düşmüştür. Bugüne değin İskit Ülkesi’ne (Skythia) ait Batılı görüşler, Macaristan’dan Moğolistan ve Doğu Türkistan’a kadar uzanan devasa coğrafyada bu göçebelerin tümüyle Hint-Avrupa ailesine mensup, Aryan toplumlar olduğu noktasında birleşmektedir. Üstüne üstlük yazısı olmayan İskitler’in İranî bir dile sahip oldukları bile yazılmıştır.

    Arkeolojik ve tarihsel bulgularla uyuşmayan bu tezlerini yıllardır her platformda savunan Batılı eskiçağ uzmanlarına karşı Türkiye’de İskit konusunu çalışan biliminsanları ise, bu göçebeleri Türk ya da Ön-Türk olarak değerlendirmiş; ancak tezlerini kanıtlayacak ve Batılıları ikna edecek arkeolojik bulguları bir türlü sunamamışlardır. Daha da kötüsü bu tezlerini hiçbir zaman Batılı meslektaşları karşısında uluslararası etkinlerde savunamamışlardır.

    Yunanistan’da oluşan tartışma ortamının bir benzeri Türkiye’de de yaşanmaktadır. Türkiye’de şahsım dışında İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisi çalışan arkeolog bulunmadığı için, doğal olarak bir muhatap da ortaya çıkmamaktadır. Türkler’in atayurdu tezine yanıt verenlerin tarihçi, hititolog ya da sanat tarihçisi olmaları, bu uzmanların arkeolojik değerlendirmeleri algılama konusunda güçlük yaşadıklarını göstermektedir.

    Konu ile ilgili söylediklerimiz aslında çok basittir ve özeti şudur: İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenlerin bugüne değin farkında olmadıkları Pers yazılı kaynakları ile Persepolis Saka kabartmalarının eski Türk tarihi çalışmalarında kullanılması gerekir ve yazıya MS 8. yüzyıl başlarında geçmiş olan Türkler uzun süreçli bir “Öntarih (Protohistorya)” yaşamışlardır.

    Çoğu araştırmacı Ön-Türk, Proto-Türk gibi terimlerin zaten kullanıldığını belirterek, Öntarih kavramının Türk tarihi için bir yenilik olmadığını gündeme getirmişlerdir. Öntarih kavramı karşısındaki bu söylemler bile, eski Türk tarihi çalışanların arkeolojiden ve arkeolojik bilgiden ne denli uzak olduklarının enönemli kanıtıdır. “Türkler’in Öntarihi” kavramı tümüyle arkeolojik bir yaklaşım olup, Ön-Türk, Proto-Türk terimleriyle karıştırılmamalıdır. Sözkonusu terimler Türklüğün oluşum aşamalarına atıf yaparken, öntarih kavramı MS 8. yüzyıla kadar kendilerini öz kaynakları ile anlatamamış Türklerin yazıyı bilen toplumlar tarafından farkedilerek kayıt altına alınmış olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle şahsım tarafından eski Türk tarihi ve arkeolojisinde ilk kez kullanılmış olan “Türk Öntarihi” kavramının Ön-Türk ve Proto-Türk terimleriyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

    Herodotos’un İskit Ülkesi’nde konuşulan dillerin sayısı hakkında verdiği bilgi hem çok değerli hem de İskit toplumlarının arkeoetnisitesinin anlaşılması noktasında hayatidir. Bugünkü Bulgaristan, Romanya, Moldova, Gagauzya, Macaristan, Ukrayna, Kırım, Belarus, Rusya Federasyonu, Başkurdistan, Çuvaşistan, Karaçay-Balkar, Yakutistan, Tataristan, Altay, Tuva, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan ve Doğu Türkistan’ın oluşturduğu dev coğrafyada yaşamış olan İskit topluluklarının yalnızca bir dil konuştuğu ve tek bir etnik gruptan oluştuğu noktasındaki fikirler bilimsel açıdan ciddiye alınmamalıdır.

    ‘Kurganların inşası’ çalıştayı Prof. Dr. Şevket Dönmez, davet edildiği “Constructing Kurgans” (29-30 Mart, Floransa) çalıştayında Türk-İskit- Saka tezinde Batılı meslektaşlarına anlatıyor.

    Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar Avrupa coğrafyasına yakın İskitler ile Orta Asya İskitler’nin birbirlerinden çok farklı olduklarına işaret etmektedir. Karadeniz’in kuzeyinden Kuzey Rusya’ya uzanan geniş steplerde yaşayan Batı İskitler’in eski Yunan dünyası ile olan kültürel, sanatsal ve ticari ilişkileri, kıyılardaki Yunan koloni kentleri ile kurganlarda yapılan kazılarda açığa çıkarılan kültürel materyal üzerinden rahatça izlenebilmektedir. Kurganlarda bulunan kıymetli madenlerden üretilmiş sanatsal kaliteleri çok yüksek eserler üzerindeki İskit savaşçılarının görüntüleri, bunların üretildiği atölyelerdeki eski Yunan zanaatkârların onları gerçekçi biçimde resmettiklerini göstermektedir. Uzun saçları ve gür sakal-bıyıkları ile Avrupaî tiplere sahip İskitler’in fiziksel görünümleri, günümüz Macaristan, Bulgaristan ve Slav toplumları ile ciddi benzerlikler göstermektedir.

    Akhaimenid’lerin tüm yazılı kaynaklarında Saka olarak anılan, Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan Doğu İskitler ise hafif çekik gözlü ve ince bıyık-seyrek sakallıdır. Hazar Denizi’nin doğusundaki Horasan-Maveraünnehir coğrafyasında yaşayan bu göçebelerin ırksal açıdan Avrupa’ya ve Hint-Avrupalı topluluklara uzak olduğu fiziksel ve antropolojik görünümlerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

    Saka savaşçılarının fiziksel karakterleri

    Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka Savaşçılarının fiziksel karakterleri, Batı-Orta Asya’nın (Horasan- Maveraünnehir) Demir Çağı’ndaki toplumların Türkler olduğuna işaret etmektedir.

    Batı İskitleri ile Doğu İskitleri arasındaki bariz görünüm farklılıklarının ifade edilmesinde bir sorun yoktur. Batı İskitleri’nin yansıdığı eserleri nasıl eski Yunan sanatçıları yapmışsa, Apadan Sarayı’ndaki tüm kabartmaları da eski Anadolu ve eski Yunan sanatçıları resmetmiştir. Batı İskitleri ile Doğu İskitleri arasındaki resimsel farklılıkları inkar etmek ve bunu ifade etmek için başka nedenler aramak bir yerde eski Anadolu ve eski Yunan sanatını inkar etmek anlamındadır. Apadana Sarayı, Saka elçilerinin tarihsel Türk tipiyle olan benzerliğini Avrupa’ya yakın coğrafyada yaşayan İskitlerin ise Türklerle olan farklılıklarını ortaya koymak ve olağan yöntemler çerçevesinde ayrıntılı stil-kritik çalışmaları gerçekleştirmek, arkeolojinin eski Türk tarihine yapacağı en büyük katkı olacaktır.

    Apadana Sarayı’ndaki elçi heyetleri kabartmalarının Eski Anadolu ve Eski Yunan sanatçıları tarafından yapılmış olduğu gözönüne alındığında, sözkonusu figürler ile ilgili tüm kültürel ve fiziksel karakterlerin doğru olarak yansıtılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Demir Çağı’nda İran coğrafyasına komşu olan Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklarda Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan Turanî ırka mensup göçebelerin yaşadığı arkeolojik bir gerçekliktir. Pers döneminde Uvarazmi, Antik dönemde Chorasmia, Geç Antik-Erken Orta Çağ’da Tura, Turahya, Turan, Horasan ve Erken İslâm Dönemi’nde Maveraünnehir olarak anılan Batı-Orta Asya’nın Türklerle ilgili ilk tarihsel kimliklendirmenin yapılabildiği coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. MÖ 1000 yıllarına uzanan bu sürecin Türkler’in Öntarihi ile atayurduna ilişkin en somut bulguların izlendiği bir dönem olduğu görülmektedir.

    Medyada Türk-İskit-Saka kuramı Yunanistan medyasında büyük ilgi ile karşılanan Türk-İskit-Saka kuramı, aynı zamanda arkeo- politik bir reaksiyona ve endişeye neden oldu.

    Türkoloji’nin oluşum ve başlangıç dönemlerinde, aslen Türk olmayan ve Türkiye’de yaşamayan Batılı Türkologlar tarafından tasarlanılıp tarih yazımına yerleştirilen “Altaylar’dan yayılma” kuramının bugünlerde ısıtılıp tekrar gündeme getirilmiş olduğu görülmektedir. Bugün bile Batılı biliminsanlarının Türklerin ortaya çıktığı ve tarihte görüldüğü ilk coğrafya olarak Güney Sibirya, Doğu Altay ve Batı Moğolistan’ı (Türk-Moğol akrabalığı) işaret etmeleri, Türkoloji’nin kuruluş yıllarından bugüne değin bu konuda hiçbirşeyin değişmemiş olduğuna işaret etmektedir.

    Öğr. Gör. Dr. Semih Güneri’nin kaleme aldığı Türk-Altay Kuramı kitabı kökü dışarıda, Batılı bir teori olan Altaylar’dan yayılma kuramını (Türk-Moğol akrabalığı) temel almıştır.

    Türk-Altay kuramındaki temel amaç, en başından beri Türkleri uygarlığın doğduğu topraklar olan Anadolu, Mezopotamya ve İran’dan uzaklaştırmak ve bununla bağlantılı olarak “Sarı Irk”a dahil etmektir. Öğr. Gör.Dr. Semih Güneri’nin Nisan ayında yayınlanan Türk-Altay Kuramı adlı kitabı, bu görüşleri savunan bir çalışma olarak dikkati çekicidir. Türklerle ilgili Batılı görüşleri temel alarak kaleme alınmış bu kitapta, Altaylar Türkler’in atayurdu olarak işaret edilmektedir. İlginç olan, toplamda 23 milyon 500 bin km2’lik bir alanın (Avrasya-Orta Asya) arkeolojik bulgularını inceleyerek, Türk atayurdunu ve yayılımını saptadığını iddia eden Semih Güneri’nin, Doğu Anadolu arkeolojisini bile bilmediği gerçeğidir. Anadolu, Kafkasya, İran ve Suriye-Filistin arkeolojilerinde Doğu Anadolu İlk Tunç Çağı, Erken Transkafya, Kura-Aras, Karaz ve Khirbet Kerak terimleriyle karakterize olan ve oldukça geniş bir bölgede yayılım alanı bulmuş Erken Tunç Çağı (MÖ 3200-2000) kültürünü Türkler’le ilişkilendirme çabaları bile, sözkonusu kitabın bilimsellik seviyesi konusunda bir fikir vermektedir.

    Türk-Altay Kuramı kitabında Türkler’le ilişkili olduğu savunulan arkeolojik bulguların hangi kriterlere göre eski Türklere maledildiği ise ayrı bir sorundur. 23 milyon 500 bin km2’lik alanda 150-160 yıldır gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda bugüne değin yüzbinlerce arkeolojik bulgu açığa çıkarılmıştır. Semih Güneri ise kitabında kullandığı 40-50 buluntu çizimi ve 10 civarındaki harita ile bu devasa coğrafyanın 15 bin yıllık uzun tarihsel sürecinin arkeolojik sorunlarını çözmüş ve Türk tarihini Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 18.000) kadar indirmiş bulunmaktadır. Ancak “yazı, heykel, kabartma ile diğer resim sanatlarında bile zaman zaman güçlükle izlenebilen arkeolojik kimliklendirmenin, Paleolitik bir taş alet, kilden yapılmış bir kap ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezar üzerinden nasıl başarılabildiği”, sözkonusu eserlerde “Türk izinin nasıl yakalandığı” soruları ise arkeolog olmayan bu uzmandan yanıtları beklenilen sorulardır.