Etiket: Sayı:49

  • Sultan IV. Mustafa ve padişahtan ‘tek adam’ yaratma geleneği

    Sultan IV. Mustafa ve padişahtan ‘tek adam’ yaratma geleneği

    Osmanlı Devleti’nde yönetimin esası meşveret üzerinedir. Kararların müzakere edilerek alındığı bu usülde, istişareyi tavsiye eden hadisler de etkilidir. Bununla beraber pek çok padişah yakın çevreleri tarafından “Allah’ın verdiği ilhamla, keramet gibi kararlar” aldıklarına inandırılmış; güç odakları meşveret geleneğini rafa kaldırırken ‘gizli ajanda’larını padişah üzerinden meşrulaştırma yoluna gitmiştir.

    Padişahın iki dudağı arasından çıkan emirlerin sorgusuz sualsiz kabul edilip uygulandığı bir Osmanlı Devleti, “astığı astık kestiği kestik padişahlar” genellemeleri yaygınlıkla kabul ediliyor. Aslında birkaç padişahın kısıtlı ve olağanüstü zaman dilimlerindeki uygulamaları, altı asırlık bir devletin geneline teşmil edilemez.

    Ülkemizde demokratik parlamenter rejimin tarihi, günümüzden geriye, çok eski zamanlara uzanmasa da şimdiki siyasal partilere benzer güç odakları her zaman vardı. Etkili vezirler, ülkenin dörtbir köşesine yayılmış köklü aileler, askerî birimler, saygı duyulan ulema ile sarayı ve sonraları Babıâli’yi merkez tutmuş bürokrasinin önemli adamları, yönetimden ve kişiliklerinden aldıkları güçle, çeşitli yönetim araçlarıyla etkilerini toplumun her katmanına yayabiliyorlardı. Bu etkinin kuşatıcılığından sıyrılmak, yeri geldiğinde Osmanlı hanedanı ve bizzat padişah için de mümkün olamayabiliyordu. Geniş halk kitleleri padişahların “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğuna, kararlarının sorgusuz sualsiz kabul edilip uyulmasına itikâden inandırılmış olsalar da isyanlar, ihtilaller, toplumsal kargaşalar sonucu tahtından indirilmekle kalmayıp canından da olan padişahlar az değildir. Nice sadrazamlar, devlet adamları padişahların kararıyla idama gönderilmişlerdir ama, bunların öldürülmesinde “siyaseten katl” denilen bir hukuk kaidesine dayanılmış ve padişahlar idam kararı verirken de tek başına hareket edememiş, birbiriyle çatışmalı güç odaklarının yönlendirmelerinden kurtulamamışlardır.

    Osmanlı Devleti’nin uzun ömrü boyunca yönetim şekli aynı kalmadı. Padişah, sadrazam, vezirler, beylerbeyiler, askerler, âlimler ve hukuk adamları ile Divan-ı Hümayun, Bab-ı Asafi, Bab-ı Defteri, Bab-ı Meşihat, Bab-ı Ali, Ağa Kapısı, Serasker Kapısı gibi kurumlardan kimileri bazen öne çıkıp, bazen geriye düşse de hepsi yönetime ortaktı. Divan-ı Hümayun başlı başına bir danışma örgütüydü. Sevk ve idare için kararlar müzakere yoluyla alınır, Ordu seferde ise aynı divan orada da kurulur ve savaş harekâtı yönlendirilirdi. Devletin yönetimi “Mülkiye, İlmiye, Seyfiye ve Kalemiye” kavramlarıyla formüle edilen dört ana unsur eliyle ortaklaşa yürütülürdü. İşte bu mekanizma kurulabildiği içindir ki içlerinde bazen çocuk, bazen deli padişahların da bulunduğu saltanat zincirinde yönetim boşluklarının olmaması sağlanabilmiş, devletin “çocuk veya deli padişahlar tarafından yönetildiği” hiçbir zaman iddia edilmemiştir. Fiziksel ve ruhsal yetersizlikleri olan padişahların zamanında harem ağalarının veya padişah analarının yönetimdeki tesirleri hatta ağırlıkları, kabul edilen otorite oluşları, inkâr edilemez.

    Günümüzün “kuvvetler ayrılığı” mekanizması, o devirlerin anlayışında günümüzden farklı da olsa bir anlamda işliyor ve devletin çarkı her zaman dönüyordu. Çünkü kuruluştan itibaren Osmanlı Devleti’nde riayet edilen yönetim usullerinin en önemlisi “Meşveret” adı verilen, kararların danışılarak ve müzakere edilerek alınması usulüdür. Savaş ilanları, antlaşmaların tasdiki, toplumsal kargaşalıkların yatıştırılması, yeni vergiler ve gelir kaynaklarının sağlanması gibi toplumun her tabakasını ilgilendiren olaylar için mutlaka meşveret meclisinin kararı aranırdı.

    İslamiyet etkisi

    Yönetim esaslarında İslâmi kuralların belirleyici olduğu Osmanlı devrinde meşverete önem verilmesi de yine İslâm’dan kaynaklanır. Danışmayı, istişareyi tavsiye eden çok sayıda hadisin yanında Şura Suresi 38. Ayet’te geçen “onların işleri aralarında danışma iledir” hükmü belirleyici olmuş ve danışma, meşveret yönetim ilkesi olarak esas alınmıştır. Aynı ilkeyi benimsediğini vurgulamak için olsa gerek, sözünü ettiğimiz ayetin yer aldığı levha TBMM’nin ilk yıllarında başkanlık kürsüsünün hemen üstünde asılıydı.

    18. yüzyılda artan Rusya ve Avusturya baskısı ile sıkıntılı geçen yıllarda bilhassa I. Abdülhamid’in geniş katılımlı meşveret meclisleri ile yönetimi tabana yayma çabaları görülür. III. Selim, Nizam-ı Cedid gibi çok katmanlı bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilmek için sadece meşverete önem vermemiş, Osmanlı Devleti’nde görevli yabancı uzmanlar da dâhil olmak üzere erkân ve ricâle sipariş ettiği raporlarla (layihalar) yol haritasını oluşturmaya çalışmıştır. II. Mahmud Osmanlıların en büyük rejim değişikliğini gerçekleştirme yolunda Yeniçeri Ocağı’nı ilga ederken de Tanzimat’ı hazırlarken de danışma meclislerinin ittifakıyla hareket etmiştir. Sultan Aziz devrinde, muhalif Yeni Osmanlılar bilhassa Ali ve Fuat Paşa’ların birbiri peşisıra sadrazam olarak başında bulunduğu Babıâli bürokrasisinin yönetimini istibdat olarak nitelendirmişler, muhalefetlerini İslâmi terminolojiye dayandırıp, şura, meşveret, ehl-i hal ve’l-akd gibi kavramları öne çıkartarak Meşrutiyet idaresinin kuruluşunu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

    Sultan II. Abdülhamid tahta çıkması için şart koşulan Kanun-ı Esasi’nin ilanıyla Meclis-i Mebusan’ı açarak Meşveret Meclisi’ni kişilikli, daimî ve örgütlü hale getiren padişah olmuştur. Buna rağmen 1877-78 Osmanlı-Rusya savaşında Çatalca’ya yaklaşan Rus ordusuna karşı neler yapılması gerektiğini Meclis’e havale etmemiş, Yıldız Sarayı’nda topladığı dar çerçeveli bir meşveret meclisindeki eleştirilere de tahammül edemeyerek ertesi günü Meclis-i Mebusan’ın kapatılma iradesini çıkarmıştır. Sonraki 30 yıl boyunca danışmaya, meşverete, meclise itibar etmemiş, ama ülkenin her yerinden, her yetkilisinden layiha almaya devam etmiştir ki bunlar halen arşivlerimizde mevcuttur.

    Yukarıdan beri ana hatlarıyla anlattığımız tarihsel süreçten de anlaşılacağı üzere, Osmanlılarda yönetimin esası meşveret üzerinedir. İşler esas olarak “Sahib-i devlet, Vekil-i mutlak” olarak da adlandırılan sadrazamlar eliyle yürütülürdü. Makbul İbrahim, Sokollu, Köprülüler, Nevşehirli Damad İbrahim gibi öne çıkan sadrazamlar padişahları gölgelemiş, bazen işlerine de karıştırmak istememişlerdir. Şehzadeleri sancaklara gönderip devlet yönetimiyle tanıştırma usulünün terkedildiği 16. yüzyıl sonlarından itibaren şehzadeliklerini kafeslerde kapalı olarak geçiren ve devlet yönetiminden habersiz ve az eğitimli oldukları halde tahta oturabilen bir dizi padişahın; danışabilecekleri, tecrübelerinden yararlanabilecekleri devlet adamlarına ihtiyaçları vardı. Bunlar için saltanat tahtı, okul sırası gibiydi. Çoğu, devlet yönetmeyi yaşarken öğrendi.

    Kafesten tahta

    Tam olarak bu aşamadayken ne hissettiklerini, neler yaşadıklarını tek tek her padişah için bilemiyoruz ama en azından IV. Mustafa için bir fikir edinebiliyoruz. Kısa süren saltanatında tüm içtenliğiyle şeyhülislam efendiye yazdığı bir hatt-ı hümayunundan (TSMAE, 529/51.), durumunu açıklayıcı veriler elde edebiliyoruz.

    Sultan I. Abdülhamid’in şehzadesi olarak 1779’da dünyaya gelen Mustafa 10 yaşındayken babası öldü. Amcaoğlu III. Selim 1789’da tahta çıktığında, Şehzade Mustafa’nın durumu eski şehzadeler kadar kötü olmasa da sarayda nispeten özgürlüğü kısıtlanmış bir yerde yaşamaya mahkûmdu. Tam 18 yıl süren bu hayatın ardından Kabakçı İsyanı üzerine tahttan indirilen III. Selim’in yerine 1807’de padişah oldu. Böylelikle sarayda özgürlüğü kısıtlanan, kafese kapatılan III. Selim oldu. IV. Mustafa darbe ile tahta oturan bir padişah olarak asayişin tam anlamıyla sağlanamadığı ve III. Selim’i yeniden padişah yapmak isteyen önemli bir cephenin yarattığı gerginlik ortamında hüküm sürmeye kalktı. III. Selim’e yönelik darbenin en önemli aktörlerinden Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Ebuishakzade Ataullah Efendi bu sıralarda devletin en etkili nüfuz sahipleriydi.

    18 yıl kafeste tutulan Sultan IV. Mustafa, bayram tahtında.

    Sitem dolu mektup

    Padişah bu hatt-ı hümayunu bizzat şeyhülislama hitaben yazarken âdet olmadığı için ismini zikretmemiştir ama “Benim Semahatlü (cömert, iyiliksever) Şeyhülislamım Efendi” hitabıyla kesinlikle Şeyhülislam Ataullah Efendi’ye yazıldığı bellidir. Belgeye padişahın kaleminden çıktığı ve kendi de öyle adlandırdığı için “hatt-ı hümayun” denilmesi gerekirse de aslında bir mektuptur. Sitem dolu, çok samimi, Türkçesi gayet güzel, rahat anlaşılır ve konuşma diliyle yazılmış bir üsluba sahiptir. IV. Mustafa’nın bazı hatt-ı hümayunlarında gayet iri harfler kullanması, onun tüm yazılarını aynı şekilde iri harflerle yazmasını gerektirmez. Nitekim çok sayıda hatt-ı hümayununu da konumuz olan belgedeki gibi ince harflerle yazmıştır.

    Belgeden, III. Selim’i tahttan indiren ekibin, gerçekleştirdikleri darbeyi korumak, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak isteyenlere fırsat vermemek adına verdikleri uğraş sırasında IV. Mustafa ile hiç ilgilenemedikleri anlaşılıyor. Padişah da bu sıkıntılı dönemde yalnız bırakıldığından acı acı yakınmak zorunda kalmış. Tahta oturduğundan beri bir dakika rahat etmediği gibi devlet adamlarından da hiç yardım görememiş. Kendinden öncekilerin yolundan gitmek, işleri meşveretle yürütmek, devlet adamlarının huyunu suyunu tanımak için bir an önce icraatlarına başlamak niyetindedir ama yapayalnız bırakıldığını söylüyor. Bazı girişimlerde bulunmak için yönlendirilmeyi bekliyor. III. Selim’in amcaoğlu olan şehzadeler Mustafa ve Mahmud’a hoşgörüyle yaklaştığı, sarayda Kafes Kasrı’nda nispeten özgür bıraktığı bilinir. Kapalı kaldığı zamanlar Sultan Mustafa’yı etkilemiş olmalı ki “Daha dün kuş gibi kafesten çıktım” diyor. “Aklım erdiği kadar çalışıyorum lakin siz bana yardım etmiyorsunuz” yakınması samimi bir itiraftır.

    “Peygambere dahi Cebrail talim ederdi, ben hele pek yalnız kaldım” derken tam anlamıyla ne düşünmüştü acaba? Padişahların Allah’ın yeryüzündeki gölgesi “zıllullahi fi’l-arz” olduğuna halk inanmıştı ama tüm devlet adamları veya bizzat padişahlar da bu yakıştırmaya inanıyorlar mıydı? Sultan İbrahim’in buna inandırıldığını biliyoruz. Saltanatının ilk sadrazamlarından Civankapıcıbaşı Mehmed Paşa “senden önceki sadrazam bazen bu yaptığın doğru değil derdi, sen bana neden hiç itiraz etmiyorsun” diye soran Sultan İbrahim’e “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu, padişahlara Allah’tan ilham geldiğini, sözde ve fiilde hatasız olduklarını, ne yaparlarsa yapsınlar yanlış da görünse kendilerinin anlayamayacağı bir hikmeti olduğunu” söyleyerek inandırmıştı. Sadrazamın ise gerçekten inanarak mı yoksa kendini kurtarmak için mi böyle iddialı laflar ettiğini bilemiyoruz.

    İstişare değil telkin

    Padişahların dengelerini bozan bu gibi telkinlerden uzak kalamadıkları aşikâr. IV. Mustafa da çevresindeki bir grubun yönlendirmesiyle Divan Tercümanı Aleko’nun idamına karar vermiş. Üstelik idamdan sonra cesedinin teşhirini ve Frenklerin ibret alması için ertesi güne kadar yerinden kaldırılmamasını emretmiş (TSMAE, 529/41/1). Tabii bu harekete Fransız elçisi Sebastiani ve sair elçilerin tepkileri gecikmemiş. Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Tercüman Aleko, Devlet-i Aliyye’nin güncel politikaları için işe yarayan biri olduğu ve Rikab-ı Hümayun Reisi Halet Efendi, Sadaret Kethüdası gibi rical-i devletin affedilmesi için ricacı oldukları halde birilerinin padişaha telkini ile idam edilmiş (Tarih-i Cevdet, c.8, sf.271).

    Yazanın kimliğini saptayamadığımız, ilmiye ricalinden birinin belki de Şeyhülislam Ataullah’ın yazdığını tahmin ettiğimiz bir mektupta (TSMAE, 529/41/2) IV. Mustafa’nın kararlarının Allah’ın ilhamıyla olduğuna inanılmasını isteyen bir yaklaşım sergileniyor. Aleko’nun idamının mahiyetini öğrenmek isteyen birine cevaben yazılan mektupta henüz genç ve tecrübesiz padişahın verdiği idam kararının “Allah’ın verdiği ilhamla, keramet gibi bir karar” olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, zamanında Sultan İbrahim’e de söylenildiği gibi “el-mülûkü mülhemûn” cümlesiyle kural haline getirilmek istenen, padişahlar üzerinden politika yürütmenin sihirli formülüdür. “Sultanlar Allah’ın ilhamına mazhar olur” anlamıyla IV. Mustafa’nın telkinlerle aldığı kararları sorgulanamaz hale getirmeyi amaçlar. Padişahı etkileyebilen güç odağı, siyasi rakipleri susturmada dinî anlayışları dayanak olarak kullanırken, mühim olaylardaki meşveret geleneğini, çok sesliliği ortadan kaldırır. Padişahın samimiyetle “bazı maddelerde uyarılmayı” dilemesini gözardı eder, dine aykırı kabul ettirir. Böylelikle padişahı kendi tarafına meylettiren güç odağı, istediği her hususta aldırdığı kararları padişah üzerinden legalleştirir.

    Buna rağmen padişahların çoğunun kendilerinden görüş istendiğinde “siz a’lemsiz=siz daha iyisini bilirsiniz” diyerek sadrazamlarını yönlendirmekten kaçındığını, işlerinde serbest bıraktığını görüyoruz. Eğer çevrelerinin telkinlerine kapılıp her eylemlerinin, aldıkları kararların Allah’ın ilhamıyla olduğuna inansalardı, sadrazamlarını da öylesine serbest bırakmazlar, meşverete, çoğulculuğa itibar etmezler, tam anlamıyla “astığı astık kestiği kestik” olurlardı.

    Allah’ın ilhamı

    Muhtemelen Şeyhülislam Ataullah tarafından önemli bir devlet adamına yazılan mektupta, padişahın tercüman Aleko’nun idamı hakkında verdiği karar, “Sultanlar Allah’ın ilhamına mazhar olur” denilerek sorgulanamaz hale getirilmiş.
    OSMANLI ARŞİVİ, TSMAE, 529/41/2.

    IV. MUSTAFA’NIN ŞEYHÜLİSLAMA HATT-I HÜMAYUN’U

    Beni yapyalnız bıraktınız!

    “Benim semâhatlü şeyhülislâmım efendi

    Bu hatt-ı hümâyûnuma sebep budur ki;

    Sen benim öteden beri hayr-hâhım ve sâdıkımsın ve her dürlü sadâkatin me‘mûlümdür. Cülûs-ı hümâyûnumdan beri bir dakîka râhatım yokdur. Bazı şeylerde bana yardım ve i‘ânet etmiyorsunuz. Beni yapyalnız bıraktınız. Bazı maddelerde beni ihtâr etmek lâzımdır. Ben dün daha kuş gibi kafesden çıktım. Aklım erdiği kadar sa’y ediyorum. Lakin siz bana yardım etmiyorsunuz. Peygambere dahi Cibril-i Emîn ta’lîm ederdi. Ben hele pek yalnız kaldım. Benim bir şeyde sun‘ım yokdur. Bu kadar türlü türlü erâcîf havadisler çıkıyor. Bunlar ne taraftan zuhur ediyor. Gerek sizin ve gerek kaimmakâm paşanın aramanız üzerinize farz gibidir. Ben size her türlü ruhsat verdim. Dîn ü devletime ve şân u şevketime fâ’ideli olan şeyleri icrâ edin. Zararları olan şeyleri men‘ edin. Umûrunuzda Allah muvaffak eylesin. Âmin.”

    OSMANLI ARŞİVİ, TSMAE, 529/51.

  • ‘Kim ki iki ev-li olur o zaman aklından olur’

    ‘Kim ki iki ev-li olur o zaman aklından olur’

    İki eve bölünen hayatlara sık rastlanıyor, özellikle “emekli”lerde: Yılı, biri kışlık ötekisi yazlık iki eve bölünerek geçiriyorlar. O tarz örneklerde bir ev ötekinin tamamlayıcısı belki; gene de bölünmenin ruh haritasında arızalara yol açma olasılığı düşük değil herhalde… Eric Rohmer’in atasözlerinden hareketle yaptığı filmlerden birine yol açan deyişi: “Qui a deux maisons, perd la raison”.

    Taşınır, taşınabilir, taşınan yapılar, her vakit içimde bir filiz verme duygusu yarattı -en son, Rosa Parks’ın, o yaralı savaşçının Detroit’te(n) sökülüp Berlin’e getirilip bir bahçede yeniden dikilen iki katlı, ahşap evi. Geceleri, kapalı perdelerinin arkasında ışık yanıyor olması iyi buluş: Kimse yok mu sorusunun karşılığı ise “Kimse var”.

    Böyle evler, aynı ağaç. Bir zamanlar bir yere dikilmişler, kesilecekken kökleriyle sökülüp bir başka yere neden götürülmesin, yeniden dikilmesin? Topraktan toprağa sürgün, tek unutulmasın, can suyu verilsin. Berlin’deki yerinde ışık o işlevi görüyor, görecektir.

    Detroit’ten anılarını da yanında getirmiş midir? Rosa’dan kalan görünür görünmez izler gövdesine nasıl olsa nüfuz etmiştir. Hava ve Rüzgâr değişmiştir, doğru; kokular, sesler başkadır şimdi, doğru -aynı insan: Bir süre yadırgar, sonra alışır: Zaman bazan hasret ve gurbet haznelerini doldurur, taşırır, bazan boşaltır ve kurutur: Aynı insan.

    Rosa Parks’ın evi kıtalararası taşındı Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks’ın üç yıl önce Detroit şehrinde yıkılma listesine alınan evini, Amerikalı sanatçı Ryan Mendoza bu yıl Şubat ayında Berlin’e taşıyarak ‘kurtardı’ (aşağıda).

    Pek çok kişinin zihnini kurcaladığını sandığım bir konu beni sık düşündürmüştür: Adolf Hitler “ölçülü” bir saldırgan olsaydı, Avrupa’nın önemli bir bölümünü işgal ettikten sonra SSCB’ye yönelmese, İngiltere’yle masaya otursaydı, bir tek Avrupa’nın yazgısı mıydı kökten değişikliğe uğrayacak olan? Dünya dengesi de bundan payını alacaktı. İtalya ve İspanya’yı da içerecek geniş ve güçlü bir faşist coğrafyanın ömrü bugüne dek uzayabilir, karşısındaki öteki buyurgan küme de bu kalıcılıktan nasibini alabilirdi.

    Bütün bunlar bereket gerçekleşmedi; ölçüsüz saldırganın ülkesi yakıp yıktığı ülkelerden daha da fazla yıkıma uğradı. Yukarıdaki senaryo gerçekleşseydi, yapıldığı ve tasarlandığı kadarıyla biliyoruz ki, ortaya insani değil de yücelik saplantısını esas alan yapılar, bulvarlar, kent dönüşümleri çıkacaktı: Speer yönetiminde hazırlanan, Türkçe dahil pek çok dilde bir propaganda aracı olarak basılıp dağıtılan “Führer’in tasavvur dünyası” kitabından Siyah Sert Berlin’de sözetmiştim.

    Hitler-Speer ikilisinin, insanlık tarihinin ve hemen her uygarlığın bünyesinde ön replikalarına rastlanır: Yücelik hastalığının pençesinde mahkûm hükümranların yanına doludizgin taşkınlıklarını gerçekleştirmeye, olmadı onları iyiden iyiye azdırmaya yatkın birileri sokulur, onbinlerin yaşamına malolacak ‘çılgın proje’lerin uçan halısına birlikte binilirdi. Okumalarım bana çılgın ötesi bir tasarıyı, Büyük İskender’e mimar-heykeltraş, Stasicrates adıyla da tanınan Disnocratos’un açtığını gösterdi: Aynaroz’da, manastırlar yarımadasındaki en yüksek tepeyi yontarak, 2000 metre yüksekliğinde bir İskender figürü yaratılacak, ellerinden birinde 10 bin nüfuslu bir kent, ötekinde yağmur suları derlenerek bir ‘boşlukta asılı göl’ oluşturulacak bu kalkışıma Makedonyalının ömrü yetmemişti.

    ***

    Taşınabilir yapılardan etkilendiğimi gizleyecek değilim; gene de taşınmaz sıfatı ve temsil ettiği durum öteden beri zihnimi meşgul eder durur. Bir yapının, hem topografik, hem coğrafî yerlemlerinden taştığı unutulmamalı ama: Los Angeles’ta oturan birinin aklına düştüğünde Taç Mahal’in “yer”i değişmez şüphesiz, gelgelelim imgesi “yer”inden oynamış demektir o an; dahası, bir yapının imgesi uzam ve zaman sınırı tanımayan bir varlıktır, karmaşık ağlar örer.

    Ernst Jünger’in Savaş Günlükleri’nin (1941-45) odağını Paris günleri oluşturur. 22 Temmuz 1942 günü, öğle sonrası Picasso’nun Rue des Grands Augustins’deki atölyesini ziyaretini işlediği iki sayfayı derin ve dolgun bir yazı kateder, sanki ökenin fırçasına öykünmüştür: Birkaç dokunuşta mekânı canlandırır, Picasso’nun yapıtlarından sözediş biçimine de sinmiştir aynı imrendirici ustalık. Sahnenin savaş ortasında çatıldığını, Jünger’in Alman ordusunun subayı olduğunu unutamayız -“ikimize kalsa” dediğini aktarır ressamın, “barışı şu an tesis ederdik”.  Ne ikisine, ne birine kalacaktır.

    Balzac’ın etkisiyle atölyesini taşıdı

    Picasso, Balzac’ın Meçhul Şaheser’inden o kadar etkilenir ki, kitapta geçen Porbus’un Paris’te, Grands-Augustins, 7 numaradaki stüdyosuna taşınır. Sanatçı savaş karşıtı ünlü “Guernica” tablosunu burada resmetmiştir.

    Rue des Grands Augustins’e ilk gidişim 1974’e iniyor, yaklaşık yirmi yıl sonrasında dostum Samih Rifat’ı götürdüydüm oraya, Ecekent’te birkaç satıra sığdırıp geçmişim –Perişey’in ilk basımının sırtındaki fotoğraf bende yok nicedir. O sokağı, o yapıyı Jünger’den aşağı kalır tarafı olmayan bir üslûpla ele alır Samih Rifat; Balzac’ın aynı mekânda geçen Meçhûl Şaheser’inin çevirisi için yazdığı önsözde. Jacques Rivette’in görkemli uyarlaması Les Belles Noiseuses’de, aynı ortamda bir başka Frenhofer çıkar karşımıza -hepimizde, az ya da çok payı olan bir karakter, duruş, belki yazgı okumuştur yönetmen.

    Yapı bir sokakta, bir şehirde, bir ülkede, kıtada: Kaçıncı kez, “haritada bir nokta”. Sabitlenmiyor oysa, ait olduğu topografik zeminde: İmgesini taşıyor ziyaretçileri, taşınıyor böylece, “yer”inden taşarak.

    ***

    “Kim ki iki ev-li olur, aklından olur” diye çeviriyorum, Eric Rohmer’in atasözlerinden hareketle yaptığı filimlerden birine yolaçan deyişi: “Qui a deux maisons, perd la raison”. Gerçekten de, aynı anda biri Paris’in içinde ötekisi banliyösünde iki ayrı evde yaşayan genç bir kadının mutsuz sona bağlanan hikâyesini anlatıyor Rohmer -genç kadını oynayan Pascale Ogier’nin 1984’de, filimle aynı yıl, 26’sına basmadan bir gün önce ölmesi atasözüne ayrıca bâtıl bir yük bindiriyor.

    İki eve bölünen hayatlara sık rastlanıyor, özellikle “emekli”lerde: Yılı, biri kışlık ötekisi yazlık iki eve bölünerek geçiriyorlar. O tarz örneklerde bir ev ötekinin tamamlayıcısı belki; gene de bölünmenin ruh haritasında arızalara yolaçma olasılığı düşük değil herhalde. Buna karşılık, Rohmer’in üstüne eğildiği çift ev-lilik, çoğu kez ‘çift evlilik’ten (sic!) kaynaklanıyor. Jules ve Jim üçgenleri başka, oldukça sınırlı sayıda örneğine rastlanan ilişki formatı oradaki – toplumda asıl yaygın olan türü “metres” ilişkisine bağlı olarak devreye giren öteki evasıl ev’in düşmanı.

    İki apayrı diyarda iki ev nedir, epeydir bilenlerdenim. “Bana evinizin yerini gösterin, size nasıl yaşadığınızı anlatayım”, bana kalırsa doğru ölçek konumlaması: Her durumda bir yarılma hikâyesi. Sabah Atina’daki evinde uyanmış, gece New York’takinde yatmış insanın vücut parametreleri, kan değerleri altüst olur; hele bir sonraki sabah ilk evden sokağa çıkış yok mu: Tarifsiz karmaşa.

    Kişi, doğduğu evde mi yaşayıp ölmeli? Öylelerini tanıdığım oldu: Kendilerinde sıkışıktılar. Karşı kefede, durmadan ev değiştiren, kısa aralarla şehir değiştiren bir mutlak-göçmen-ruh tipi yeralır -her yerin geçicisi olmak. Rilke’nin ikizleri.

    Gün geldi seçtiğim, ayırdığım, gönlümü çelmiş kulübelerin arasına Agnès Varda’nın “Mutluluk Serası” adını verdiği, 2018 ilkyazında Paris-Marais galerilerinden birinde sergilediği “iş”i katıldı. Iskalamış olduğum için şaşırdım; ilki 2006’dan, bu dördüncü kulübe girişimiymiş sinemacının.

    Aynı yönteme dayanıyor “Sera”: 1964 yapımı “Mutluluk” filminin pelikülleriyle inşa edilmiş. Işığın gücü oranında, içeriden olduğu gibi dışarıdan da görülebilen duvarlardan ve çatıdan oluşuyor.

    Dijital devrim pelikülleri, filim bobinlerini tarihe gömdü. Bu yakınlarda dinliyordum Varda’yı; ekrandan dokunmatik kurgu yapma işlemini hâlâ yadırgadığını ifade ediyordu: ‘Eski teknoloji’yi kullanmış, onun kimi unsurlarına bağlanmış son iki kuşağın temsilcileriyiz biz: Agnès ve Enis, sonrakilerin yadırgayabileceği nostaljik duygular taşıyoruz. O makaralara, ben sözgelimi tipobaskıya.

    “Filmim için yeni bir yaşam biçimi bu” demiş: “Bir kulübe oluyor şimdi de”.

    Bir benzerini kitaplarımı kullanarak yapmaya kalkışacak olsam, malûm “tuğla gibi kitap”larım da oldu (!), belki asıl kulübemi boşluğun ortasında, bir no man’s land kesitinde çoktan çatmış olduğumu hatırlatıyor bana Varda’nın kalkışımı.

    Ne için ama, bu çabalamalar? Sinemacı-sanatçı ortak durumumuzu iki cümlede açığa vuruyor:

    “Genel hatlarında bir şey gelmiyor elimizden; Dünya’nın daha iyi dönebilmesi için yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Ben, yaptığım kulübenin içine girince sinemayı düşünüyorum, çünkü sinema yapmak paylaşmak da”.

  • Aşk ve sevgiye can, afrodizyak patlıcan!

    Aşk ve sevgiye can, afrodizyak patlıcan!

    Tarihte ‘deli elması’, ‘aşk elması’ isimleriyle anılan; hem deli ettiğine hem de afrodizyak olduğuna inanılan patlıcan ilk olarak doğu topraklarından çıkarak bütün dünyaya yayıldı. Kökenleri çok eski çağlara dayanan, imamı bayıltan, hünkarın beğenisini kazanan, Türk mutfağının da baştacı patlıcanın mevsimi geldi.

    Yaz geliyor ya, mangalı yakınca, üç-beş patlıcan közlesek bir yandan… Oldu sana şipşak nefis bir yemek. 100’e yakın patlıcan yemeğimiz var diye övünürüz de, Çin ve Hindistan toplamda bizim 25 katımız patlıcan üretmekteymiş. Ama patlıcanlı lezzetlerimizle övünmeye devam edelim biz. Gerçekten de Türk mutfağının patlıcanlı lezzetlerinin üstüne yoktur.

    Kökeni hakkında kafalar çok karışık. Mevcut kaynaklar Indo-Burma kaynaklı olduğunu, önce Çin’e oradan Afrika’ya ve Avrupa’ya ulaştığını söylese de bir başka grup biyogenetikçi doğrudan Afrika kökenli bir bitkinin patlıcanın atası olduğunu iddia ediyor. Lengüistik olarak kendisine verilen isimlerle iz sürmeye çalıştığımızda da durum hayli karışık. Sanskritçe “vaatingan” Hint dilinde “badanjan” olmuş. İran’da “badenjan” denildiğine göre bizim patlıcan adı oradan türemiş olmalı. Sonra sömürgeci Portekizliler ile Hindistan’a geri gelmiş;  Portekizce “beringela” olmuş sana “brinjal”.

    Rönesans dönemi patlıcan ile ilgili izlenimler karışık. Hem deli ettiğine inanılırmış hem de afrodizyak olduğuna. Aşk da bir nevi delilik değil mi zaten? Latince mala insana (deli elması) İtalyanca “melanzana” ve sonra Yunanca “melitzane” olmuş. Bu arada patlıcan güya afrodizyak ya; poma amoris de (aşk elması) denmiş. 16. yüzyılda domatese de “aşk elması” dendiğine göre, demek Avrupa’nın aşka çok ihtiyacı varmış o karışık dönemlerde. Kafamız yeterince karışmamış gibi Divan-ü Lugati’t Türk’te de “bütüge”, Japonca’da da “nasu” adıyla geçiyor. Patlıcana verilen diğer ilginç isimler de tercüme edelim: Gine kabağı, bezelye elması, susumbe, Sodom elması, Yahudi elması. Hangi sebzenin böyle değişik isimleri var?

    Afrodizyak etki ve kıskançlık

    14. yüzyıl minyatüründe, en sağdaki kadın patlıcanın afrodizyak etkisini hisseden çifti azarlıyor, Tacuinum Sanitatis.

    Dönelim patlıcanın yetiştirilmeye başlandığı topraklara… Yazılı kaynaklarda patlıcandan en eski bahis MÖ 300’lerde Sanskritçe bir kaynakta hem yiyecek hem de ilaç olarak yer alıyor. Daha sonra MÖ 59 yılından itibaren Çince kaynaklarda patlıcana dair çok bilgi var. Zaten patlıcanla en çok haşır neşir olup, dikenlerinden bizleri kurtaran, renkleri ile oynayıp beyaz, sarı, mor ve mavi patlıcanları üreten ve bu çalışmaları kayda geçiren, resimlere konu eden ilk Çinliler olmuş. Bugün patlıcanın 20’ye yakın kültivarı bulunmakta. Patlıcanın Ortadoğu ve Afrika’ya, İpek Yolu’nu izleyen Arap tüccarlar tarafından 6. yüzyılda geçtiği iddia ediliyor. Gelgelelim Anadolu’da Iassos ve Lagina’da Karya’dan kalma MÖ 2. yüzyıla ait iki mezarda patlıcan kabartması görünce yine kafalar karışıyor. Bu toprakların insanları mezarda dahi patlıcan sevgisinden vazgeçmemiş ama, henüz o tarihlerde daha buralara gelmemiş olması lazım. Neyse. Genetikçiler iz sürüyorlar. Yakında çizerler patlıcanın güzergâhını.

    İbni Sina ve dönemin İranlı tıp adamları patlıcanın dikkatli tüketilmesi konusunda insanları uyarmışlar; “Kanınız pıhtılaşır, kararır, uykusuzluk çekersiniz, sara olursunuz, barsaklarınız tıkanır” diye. Ama lezzetinden vazgeçilmeyeceğini düşünüp arkasından eklemişler, “Tuzlayın, suya basın da öyle yiyin” diye. Ham olanı ve pişmemişini zinhar yemeyin diye de uyarmışlar. Müslümanlar İspanya’ya doğru ilerlerken patlıcan da onlarla yola koyulmuş. Endülüslü İbn Rüşd tıbbi kullanımından bahsetmiş. İbn al Awam tarım kitabı Kitab al-Felahah’da patlıcanın İspanya’nın güneyinde sevilen ve dört çeşidi olan bir sebze olduğu ipucunu bırakmış bizlere. Aynı dönemde Memlükler de İsrail dolaylarında aynı çeşitleri yetiştirip yemekteymişler.

    Patlıcanın Avrupa’da ilk resmi 1330 tarihli İtalyanca bir bitki kitabı olan De Herbis’de karşımıza çıkıyor. Daha sonra artık birçok elyazmasında saksılarda, beyaz, sarı ve lila renkli patlıcanların resimlerine rastlamaya başlıyoruz. Bu arada hâlâ korkulan afrodizyak özelliklerinden ötürü yemeklerde kullanılmıyor. Acılığı nedeniyle insanı melankoliye ve öfkeye sürükleyeceğinden korkuluyor. Olumsuz imaj kurbanı patlıcanımız yine de Amerika’ya doğru yollanan gemilere binmeyi ve 1648’de Brezilya’da kendine yer edinmeyi başarıyor. Santaremli İbn Sara şiirinde patlıcanı “Bir akbabanın pençesindeki kuzu yüreği” diye anlatmış. Birileri patlıcanı severek yiyor olmasa gemide ne işi var değil mi?

    Şifalı bitkilerden Ortaçağ patlıcanı

    Batı Avrupa’da Ortaçağ’a özgü tıbbi bitkilerin derlendiği latince Tractatus de Herbis (1440) kitabındaki patlıcan sayfası.

    İngiliz herbalist Gerarde (1597) diyor ki: “Mısır’da ve barbar ülkelerinde Deli Elması’nı haşlayıp veya közleyip yağ, sirke ve biberle bizim mantarı yediğimiz gibi yerler, ama İngiliz halkına kendi ülkelerinin etini ve sosları tercih etmelerini öğütlerim. Yararından emin olunana dek bahçenizde göz zevkinizi okşaması için bulundurun”.

    Patlıcan 14. Louis’nin sofrasına egzotikliği ile misafirleri şaşırtmak için buyur edilmiş ama nasıl pişirildiyse artık burun kıvırmışlar. Tekrar davet edilmesi 1700’leri bulmuş. O dönemde sarayın maceraperest, gözü pek ahalisi arasında közlenmiş patlıcan yemek moda olmuş. Afrodizyak diye mi acaba? Amerika’ya giden patlıcanın ise yiyecek olarak kabulü 1800’lerin sonuna kalmış. Çinli ve İtalyan göçmenler beraberlerinde sevdikleri patlıcan, domates ve biberlerini getirmiş, Detroit ve New York gibi büyüyen şehirlerin etrafındaki bahçeciklerinde yetiştirmişler. İlk patlıcanlı tarifler de böylece 1900’lerin başlarında yemek kitaplarında yer almaya başlamış.

    Şans getiren sebze patlıcan

    Nishimuraya Yohachi’ye hediye edilen portre. Japon yayıncıya 71. yaşının ilk rüyasında şans getirmesi için patlıcan görmesi dileniyor, 1797.

    Bizim ellerde kendi adıyla anılan meltemi ile yangınlar çıkartan, buna rağmen vazgeçilemeyen; acısını kırağı çalmayan, hünkârdan tut imama herkesin bayıldığı patlıcan, yetiştiği her yörenin mutfağında yer alır. Kışın yaz patlıcanlarının özlemi, kurusu ve turşusu ile giderilir. Saray ahalisi de bayılırmış ki saray defterlerinde 1489’da sadece 720 adet satın alınmış iken tüketim 1642’de 85 bin adede yükselmiş. Sarayın tüketimi büyük ölçüde hassa bahçelerinden sağlanırmış, yeterli gelmezse Anadolu yakasındaki üreticilerden alınırmış.

    Kim ne derse desin, iyi ki patlıcan var. Çinlilere selam verip hazırlayın mangalları rüzgârsız havada, yangın çıkarmasın yine. Bol zeytinyağı ile pişeni bugünlerde (değil imamı) orta sınıf bir aileyi bayıltabilir ama, bir imambayıldı yapın mutlaka.

  • Bayezid Camii: Tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseri

    Bayezid Camii: Tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseri

    Dimetoka’daki Bayezid Camii 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlandı; oğlu Çelebi Mehmet döneminde, 1421’de tamamlandı. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa.

    Yunanistan Batı Trakya’da, Türkiye sınırının 12 kilometre batısındaki 20.000 nüfuslu Dimetoka (Didymoteichon) şehri, Türkiye tarihine dair pek çok öykünün sahnesi olmuştur.

    Bizans İmparatoru VI. Ioannis Kantakuzenos 1341 yılında bu şehirde taç giydi. 1345’de Aydınoğlu Gazi Umur Bey, Saruhanoğlu Süleyman Bey ile birlikte burada Bulgar ordusunu bir savaşta yenilgiye uğrattı. 1352’de Gazi Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kantakuzenos’un müttefiki olarak girdiği savaşta Sırp ordusunu burada yenilgiye uğratarak Osmanlıları Balkanlar’da yeni bir güç olarak tescil etti.

    Dimetoka 1361 yılında resmî olarak Osmanlı Devleti sınırlarına katıldı. I. Murat beş yıl burada ikamet etti. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, 8. Osmanlı Padişahı II. Bayezid 1448’de burada doğdu. Tahtı oğlu Yavuz Sultan Selim’e devrettikten sonra, ölümü de Dimetoka Sarayı yolunda Edirne’de oldu. Rusya’ya karşı giriştiği Poltava Savaşı’nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713 – 1714 arasında burada kaldı…

    Yangın öncesi 17. yüzyıl ekleri Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmişti.

    Dimetoka’daki Bayezid Camii, sadece Batı Trakya’da değil, tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseridir. 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlanmış, onun1403’deki ölümünün ardındaki taht kavgasından galip çıkan oğlu Çelebi Mehmet tarafından 1421 yılında tamamlanmıştır. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa’ydı.

    Orijinalinde mekanın Bursa Yeşil Camii’de olduğu gibi iki ana kubbe ve çevresindeki beş küçük kubbe ile örtüldüğü anlaşılıyor. Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmiş, üst örtü de piramidal bir çatı haline gelmiş. Minaresinin bir bölümünün 1912’de şehri işgal eden Bulgarlar tarafından yıkıldığı, 1913’de Osmanlı ordusu şehri kurtarınca yeniden yapıldığı biliniyor.

    Üst örtü de piramidal bir çatı haline getirilmişti.

    Dimenoka’dan geçen Selanik-Edirne demiryolunun da bulunduğu Batı Trakya, Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın olmuş 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ise galipler tarafından Yunanistan’a verildi.

    Balkanlardaki eşsiz bir Osmanlı anıtı olan Bayezid Camii, Yunanistan devleti tarafından 2010 yılında restore edilmeye başlandı. 22 Mart 2017’de restorasyon sırasında camide yangın çıktı ve eşsiz çatısı tahrip oldu.

    Anıta Mayıs 2018’de yaptığımız ziyarette, çatı mevcut değildi ve binanın içine girilemiyordu. Binadaki yangın sonrası hasar ve restorasyonun durumu ile ilgili bir bilgiye ulaşmamız da mümkün olmadı.

    Tarihî caminin çatısı artık yok Geçen sene restorasyon sırasında çıkan yangın sonucu Bayezid Camii’nin çatısı tamamen yanmıştı. Bugün de içine girilemiyor.
  • Kadın edebiyatçının adı da tarihi de yok

    Kadın edebiyatçının adı da tarihi de yok

    Türk kadın edebiyatçılarla ilgili ilk kitap, 1878/79’da basılan Meşâhir ü’n-Nisâ adlı iki ciltlik eserdir. Cumhuriyet döneminde ise Taha Toros, Murat Uraz, Fazıl Yenisey, Halim Yağcıoğlu-Şahinkaya Dil’in hazırladığı antolojiler, bu alanda yapılmış az sayıda çalışmanın en önemlileri.

    Edebiyat tarihimizde şiir, hikâye ve roman gibi türlerde eser veren kadınlar hakkında yazılmış yaşamöyküsü ve antoloji kitapları çok fazla değildir. Bu eserlerin en önemlilerinden biri Mehmed Zihni Efendi’nin Meşâhir ü’n-Nisâ (Meşhur Kadınlar) isimli iki ciltlik eseridir. 1878/1879 arasında İstanbul’da basılan yaklaşık bin sayfalık bu eseri, küçük hacimde Hacı Beyzade Ahmed Muhtar’ın (Yeğtaş), Şair Hanımlarımız (İstanbul, 1893) takip eder. Kitabın içinde yer alan kadın şairler şunlardır:

    Ani, Emenullah, Cemile Hanım, Habibe, Zeyneb, Sırrı Hanım, Şeref Hanım, Saffet Hanım, Tuti Hanım, Ayşe Hubbi Kadın, Aliye, Fatma Servet, Fatma Nigâr, Feride, Fıtnat, Fıtnat, İffet, Leylâ, Leylâ, Mirünnisa, Mihri, Nesibe Hanım, Nakibe, Nüzhet, Seher Hanım.

    Cumhuriyet sonrası edebiyatçıları da, Taha Ay (Toros), Türk Kadın Şairleri (İstanbul, Universum Matbaası, 1934. 83,[1] sayfa) adlı kitabında ele almıştır. Eserde çalışmanın “Türk kadınlığının şiir sahasındaki kudret ve mevkiini -toplu olarak- göstermek gayesiyle” hazırlandığı belirtilmiş, giriş bölümünde “Türk kadın şairleri için şimdiye kadar tam bir eser neşredilmemiştir. (1311–1895) tarihinde Hacıbeyzade Ahmet Muhtar Bey tarafından (Şair Hanımlarımız) namında bir eser çıkarılmıştır. Bu kitap 1891’de yazılmış olup yalınız on yedi şair hakkında malumat vermektedir. Şöyle böyle kırk seneliktir. Fakat asıl Türk edebiyatında kadının mevkii bu tarihten sonra başlamıştır” denmektedir.

    Toros’un kitabı içinde hayatı hakkında bilgi ve şiirlerinden örnek bulunan hanım şairler şunlardır: Ani Fatma Hanım, Adile Sultan, Arife Bacı, Asiye, Ayşe Habbi Kadın, Benli Halime, Cemile, Cevheriye Banu, Durdu, Keçecizade Emine İkbal, Emine, Emine Semiye, Emine Beyza, Fahriye H., Faize Fatma, Fatma Aliye, Fahrinisa, Fatma Kamile, Fatma Zehra, Feride, Fevziye Aptullah, Fitnat, Fıtnat, Gevher, Güzide, Güzide Şefik, Habibe, Halide Nusret, Halet, Hamiyet Zehra, Hasibe, Hayriye, Hüsniye, İffet Halim, İhsan Raif, İkbal, Kaşife Memduha, Kevser, Lamia, Leyla, Leyla, Maizer, Makbule Leman, Meliha Avni, Mihri, Mirinnisa, Münire Bacı, Müeddet, Nakiye, Nazlı Gelin, Neriman, Nilüfer, Nigar Osman, Nüzhet, Pertevniyal, Remziye Asım, Rüveyde, Saffet, Seher, Sinem Kız, Sırrı, Sıtkı, Süheyla Muhterem, Sünbüle Kadın, Şaziye, Şaziye Berrin, Şehribanû Bacı, Şeref, Şeref Bacı, Şerife, Şerife Ziba, Şöhret, Şükufe Nihal,Tevfika Nesiba, Tuti, Useyle Bacı, Yaşar Nezihe, Zafer, Zekiye, Zeliha Osman, Zemzem, Zeynep, Zeynep Cemal.

    İlk isimler Leyla (Saz) Hanım (1850-1936) ve Yaşar Nezihe (Araz) Hanım (1882-1971) şiir ve düzyazı eserleriyle kadın edebiyatçıların ilk isimlerinden oldular.

    Murat Uraz’ın hazırladığıhacimli bir eser olanResimli Kadın Şair ve Muharrirlerimiz’de (İstanbul, Nümune Matbaası, 1941, Tefeyyüz Kitapevi Yayını, 558 sayfa) ise Zeynep, Mihri, Hubbi Ayşe, Tuti, Sıtki, Ani Fatma, Fıtnat, Saffet, Nesiba, Leyla, Şeref, Sırrı, Habibe, İffet, Maide, Seher, Seniye, Cemile, Fatma Servet, Adile, Nakiye, Şerife Ziba, Münire, Feride, Saniye, Fitnat, İffet, Kamile, Leyla, Mahşah, Nigar, Makbule Leman, İhsan Raif, Mihrinisa, Yaşar Nezihe, Şükufe Nihal Başar, Halide Nusret Zorlutuna, İffet Halim Oruz, Neriman Hikmet Öztekin, Necibe Kızılay, İsmet Kür isimli şairler ve Fatma Aliye, Güzide Sabri Aygün, Halide Edip, Müfide Ferit, Suat Derviş, Muazzez Tahsin Berkant, Mebrure Sami Koray, Nur Tahsin, Mükerrem Kamil Su, Fakihe Odman, Melek Hiç, Cahit Uçuk, Peride Celal, Leman Berçmen, Muazzez Kaptanoğlu, Kerime Nadir isimli roman ve hikâyecilerin yaşamöyküleri ve eserlerinden örnekler yer almaktadır.

    Bornova Ortaokulu Türkçe öğretmeni ve müdürü Fazıl Yenisey tarafından kaleme alınan Bektaşi Kadın Şairlerimiz (İzmir, Pazar Neşriyat Yurdu, 1946, 56 sayfa) adlı eserde ise bir önsözden sonra Rabia Bacı, Havva Bacı (Denizlili), Hüsnüye Bacı, Useyle Bacı, Sâkine Bacı, Öksüz Zeynep Bacı, Münire Bacı, Gülsüm Bacı, İkbal Bacı, Şeref Bacı, Hatçe Bacı, Şehribanû Bacı, Arife Bacı, Zehra Bacı, Naciye Bacı, Emine Beyza Bacı, Remziye Bacı (Filibeli), Seher Bacı, Remziye ve Necmiye Bacılar (Dramalı), Havva Bacı (Dramalı) isimli Bektaşi kadın şairlerin kısa yaşamöyküleri ve şiirleri yer almaktadır. Son sayfalarda ayrıca yine kısa bir sözlük (Lûğatçe) ve bibliyografi bölümü bulunur.

    Halim Yağcıoğlu-Şahinkaya Dil’in hazırladığı Türk Kadın Şairleri (Ankara, Güney Matbaası, 1966, 56 sayfa) künyeli yayında da son yıllarda isimlerini daha çok duyduğumuz kadın edebiyatçıların eserlerinden örnekler görülmektedir. Çalışmada Gültekin Akın, Türkân Ateş, Necla Aysan, Şükufe Nihal Başar, Şükran Çapa, Nurten Çelebioğlu, Melisa Erdönmez, Jülide Gülizar, Türkan İldeniz, Mübeccel İzmirli, Muazzez Menemencioğlu, Sema Okay, Rabia Hatun, Sennur Sezer, Ülkü Uluırmak, Halide Nusret Zorlutuna isimli kadın şairlerin şiirlerinden örnekler yer almaktadır. Ayrıca kitabın son bölümünde çok miktarda reklam sayfası ve “Türk Aşk Şiirinden” başlıklı apayrı bir bölüm bulunmaktadır.


    İlk örnekler Yaşar Nezihe Hanım’ın Feryatlarım ve Leyla Hanım’ın Solmuş Çiçekler adlı kitaplar Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinden kadın edebiyatçıların eserlerine örnek teşkil eder. Meşâhir ü’n-Nisâ (1878- 1879) Osmanlı döneminde, Bektaşî Kadın Şairlerimiz (1946) ve Türk Kadın Şairleri (1966) ise cumhuriyet döneminde yayınlanan antolojilerdir.
  • Rakkase: Kıvrak ve sanatkârane

    Rakkase: Kıvrak ve sanatkârane

    Rr

    Ramazan Kararnâmesi: 30 Ekim 1875’te yayınlandı. Bu tarihe göre itfası gereken devlet tahvillerinin yarısı için “Ramazan” adı altında yeni senetler verilerek, bunların faiz ve anapara ödemeleri beş yıl ertelendi. Diğer yarısına ise %5 faiz öngörüldü. Bu uygulama ile toplam 70 milyon (altın) lira borcun yarısı (35 milyon) %100 artırma ile ertelenirken diğer yarısı da faiziyle birlikte ilk beş yıllık ödeme programına alınmış oluyordu. Bu işleme maliye tarihinde “te’cil-i düyûn” denmiştir. Ramazan Kararnamesi, Osmanlı Devletinin, dolayısıyla sadrıâzam Mahmud Nedim Paşa’nın itibarını sarstı.

    Raks-Künan / Rakkase: Mesleği toplum veya seçkin bir grup önünde kıvrak hareketlerle ve müzik eşliğinde oynamak olan cariyeler. Sadece padişahın huzurunda sanatını icra eden dansçılara “raks-künan” denirdi.

    Revan Köşkü / Sarık Odası: Topkapı Sarayı iç köşklerinden, IV. Murad’ın (1623-1640) Refan Seferi ve zaferi anısına yapılan has oda. Uzun bir süre padişahların el- bise odası /gardrobu gibi kullanılmış; tören kürkleri, kabaniçeler, sarıklar, sorguçlar burada saklandığından “Sarık Odası” adıyla da anılmıştır.

    Rüûs Maaşı: 18. yüzyıldan başlayarak ilmiye ricâline ve küçük yaştaki çocuklarına bağlanan ödenek.

    Levni’nin (öl. 1732) “Raks eden kadın” eseri Topkapı Sarayı Müzesi’nde.

  • Adı din savaşı, anlamı güç paylaşımı

    Adı din savaşı, anlamı güç paylaşımı

    Avrupa tarihinin gördüğü en büyük, en uzun ve en kanlı savaşlardan biri, 17. yüzyılın ilk yarısına damga vurmuştu. Görünürde bir Katolik- Protestan çatışması olarak yaşanan savaş, aslında Avrupa, İngiltere ve Baltık ülkelerinin siyasi-iktisadi iktidar mücadelesinin en önemli dönüm noktasıydı. Sonuçta dinî hoşgörü, sadece Protestanları içine alacak kadar genişletildi. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bunun dışında tutuldu. Bugünü anlamak için…

    Tarihte bugünkü bildiğimiz haliyle Avrupa ve Avrupalı kimliğinin oluşumunda rol oynayan birçok olumlu ya da olumsuz olay gerçekleşmiştir. Bunların en tayin edici olanlarından biri ise Avrupa’daki din/mezhep savaşlarının en geniş kapsamlısı olan ve günümüzden 400 yıl öncesine uzanan Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) ve yaratmış olduğu büyük yıkım ve trajedidir.

    Tüm Avrupa’ya yayılan bu savaş özellikle günümüz Almanya ve Çekya’sını kapsayan Orta Avrupa’yı çok ağır bir şekilde tahrip etmişti. Köyler, kasabalar ve şehirler yıkılıp yağmalanırken tarım arazileri kullanılamaz hale gelmiş, askerlerin/orduların gerçekleştirdiği katliamlar dışında salgınlar ve kıtlıklar nüfusu kırıp geçirmiş (kimi bölgelerde nüfus yarı yarıya düşecek kadar), ticaret-ekonomi durma noktasına gelmiş, evlilikler-doğumlar ertelenmiş ve birçok insan yaşadığı yeri terkederek daha güvenli yerlere göçetmek zorunda kalmıştır.

    Savaş başlangıçta Habsburg yönetimindeki Katolik Kutsal Roma İmparatorluğu ile imparatorluk toprakları içerisinde yer alan Lutherci/Kalvinist (Protestan olarak adlandırılan) Alman derebeyleri arasındaki anlaşmazlıktan çıkmış olsa da bir süre sonra savaş din/mezhep çatışmasından çıkıp bir üstünlük yarışına dönüşecekti.

    Pencereden atılma hadisesi ve savaş

    Kutsal Roma İmparatoru Katolik Şarlken (V. Karl) ile imparatorluk sınırları içerisinde yer alan Protestan derebeylerinin oluşturduğu Schmalkaldic Birliği arasındaki savaşlar sonrası barış imzalanmıştı. 1555’teki Augsburg Barışı ile imparatorluk tacına bağlı irili ufaklı 224 Alman devletinin hükümdarı kendi mezheplerini seçebiliyordu ve cuius regio eius religio (kimin idaresiyse onun dini geçerlidir) prensibi uyarınca bu devletlerde yaşayan tebaa, hükümdarı olan derebeyinin mezhebine girmekle yükümlüydü.

    1618’e kadar geçen zamanda (özellikle Köln Muharebesi’ndeki yenilgi sonrası) Protestanlar haklarını savunmakta güçlük çekiyorlardı. İmparator Matthias’ın hastalığından dolayı 1617 sonrası kuzeni II. Ferdinand ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Karşı-Reformcu Cizvit okullarında yetişmiş olan II. Ferdinand, yönetimi altındaki topraklarda bir mezhep birliği olmasını istiyordu.

    II. Ferdinand’ın iki temsilcisi ve bir sekreter, Prag Kalesi içerisindeki eski sarayda güç bölüşümü konusundaki bir tartışmada Protestan aristokratlar tarafından 23 Mayıs 1618’de (21 metre yükseklikten) pencereden aşağı atıldı (bu olay sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olmaları Katolikler arasında türlü efsanelere yol açmıştır).

    Bu olay tıpkı 1. Dünya Savaşı öncesi Avusturya Veliaht Prensi Franz Ferdinand’a yapılan suikast gibi savaşın kıvılcımını çaktı; zira savaş için yeterli gerginlik zaten olayın öncesinde de mevcuttu. II. Ferdinand bu aşağılanmaya karşılık vermek üzere kuzeni İspanya Kralı III. Philip ve imparatorluk toprakları içerisinde bulunan Katolik derebeyleri ile bir ittifak oluşturdu.

    Katliamlarla geçen otuz yıl

    Katolik ordularının başındaki Tilly Kontu Marşeial Johann Tserclaes bu muharebe ile beraber Otuz Yıl Savaşları’nın önemli bir figürü haline geldi. Ayrıca “Magdeburg Düğünü” denen kötü şöhretli Magdeburg yağması ile katliamını gerçekleştiren kişi olarak da tarihe geçmiştir.

    Pencereden atma olayı Bohemya’da bir Protestan ayaklanmasına dönüşürken, 1619’da II. Ferdinand’ın Bohemya kralı olmasını kabul etmeyen soylular, V. Frederick’i kral seçtiler. Otuz Yıl Savaşları’nın başlarındaki ilk önemli muharebe de bu iki taraf arasında Bila Hora (Beyaz Dağ) yakınlarında, 1620’de gerçekleşti. İmparatorluk topraklarındaki Bavyera Dükü’nün başını çektiği Alman devletlerinden oluşan Katolik Birliği ve Habsburg hanedanı üyelerinin tahtta olduğu İspanya Krallığı ve Kutsal Roma İmparatorluğu, Protestan Bohemya soyluları karşısında ezici bir zafer kazandı. Katolik ordularının başındaki İspanyol Hollandası (bugünkü Belçika) kökenli Tilly Kontu Mareşal Johann Tserclaes, bu muharebe ile beraber Otuz Yıl Savaşları’nın önemli bir figürü olacaktı.

    Savaşın bu ilk büyük muharebesi sonucu Bohemya’daki ayaklanma bastırılırken, kral olma iddiasındaki V. Frederick, dayısı Maurice’in yanına sığınmak zorunda kaldı. Frederick, Bohemya ve Ren Palatin’i terkederken, ordusunun başına paralı asker Ernst von Mansfeld’i tayin etmişti. 1626’da Dessau Köprüsü’ndeki yenilgisine kadar bulunduğu bölgeyi çeşitli muharebelerde savunan Mansfeld, seferlerini birçok defa para ve kaynak arayışı için bölmüştür. Frederick’in kayınpederi olan İngiltere Kralı I. James’i Londra’da üç kez ziyaret etmiş, kral ona Palatin bölgesini geri alması için para ve asker desteğinde bulunsa da, Mansfeld başarılı olamamıştı. Protestan ayaklanmalarının bastırılması, özellikle Çek ülkesini derinden etkiledi. 200 yıl boyunca bu topraklarda halkın tekrar Katolikleştirilmesi çabası devam etti. 1621’deki ayaklanmaya destek veren 27 Çek soylusunun misilleme için eski kent meydanında idam edilmesi ile başlayan süreçle Çek aristokrasisi zayıflatıldı ve yerlerine Almanca konuşan soylular getirildi. Çek milliyetçileri daha sonra bu döneme “Karanlık Çağ” adını verecektir.

    Katliamlarla geçen otuz yıl Bohemya’nın Beyaz Dağ muharebesinde yenilmesinin ardından yirmi yedi soylunun Prag’da idam edilmesi.

    Kejserkrig: Danimarka imparatora karşı

    Dönemin askerî ve ekonomik olarak en güçlü Protestan devleti olan Danimarka-Norveç Krallığı, Aşağı Saksonya’daki Lutherci/Protestan yöneticilere destek vermek amacıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı savaşa giriyordu. Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian, Baltık Denizi’ne açılan kanaldan aldığı vergiler ve Kalmar Savaşı sonrası İsveç’ten almakta olduğu savaş tazminatı ile zenginleşmişti. Kuzey Almanya’daki kilise topraklarını, krallık tahtına veliaht olmayan çocukları için uygun yerler olarak görüyordu. Dan(imarka) etkisini böylece buralarda arttırarak, Elbe ve Weser gibi ticaret yoğun nehirlerde kontrol sağlayacaktı.

    Anti-Habsburg ittifakı içerisindeki İngiltere tahtı, Danimarka ordusuna (çıkar ortaklığının ötesinde Christian yeni İngiltere Kralı I. Charles’ın dayısıydı) paralı asker de sağlayacaktı. Katolik Habsburg tarafında ise Albrecht von Wallenstein isimli bir kumandan kazandığı savaşlar ile ordu içerisinde sivriliyordu. Yaptığı evlilikler ve savaşlar sonrası el koyduğu Protestan derebeylerinin topraklarıyla zenginleşen Wallenstein, 1625’e gelindiğinde imparatorluktaki en zengin insanlardan biriydi. Buna karşın imparatorluk hazinesi Venediklilere karşı yürütülen Uskok Savaşları ve Protestan ayaklanmaları yüzünden boşalmıştı. Bu nedenle imparatorluk Danimarka’ya karşı yürütülecek savaşta mali olarak yetersizdi. Ayrıca orduda Tilly Kontu liderliğindeki Katolik Birliği’ne karşı bir denge unsuru gerekliydi. Wallenstein bunun için biçilmiş kaftan olarak Ferdinand’ın önünde duruyordu. İmparator ile Wallenstein şöyle bir anlaşmaya vardı: bellum se ipsum alet; yani savaş kendi masraflarını karşılayacaktı. Wallenstein 30.000 kişilik bir ordu toplayıp donatacak, karşılığında fethettiği yerleşimleri yağmalama veya elinde tutma hakkına sahip olacak ve ünvan(lar) alacaktı.

    Wallenstein seferlerinde o kadar başarılı oldu ki, Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian’ı ve ordularını ana kıtadan Baltık Denizi’ne kadar sürdü. Christian’ın orduları başkent Kopenhag’ın da bulunduğu Zealand Adası’na çekilmek zorunda kaldı. Christian sonunda Lübeck Antlaşması’nı imzalayarak savaş öncesi topraklarını korudu, fakat Protestan Alman devletlerine verdiği desteği çekeceğini de ilan etmek zorunda kaldı.

    Kuzeyin Aslanı II. Gustavus ve İsveç

    Gücünün ve servetinin zirvesindeki Generalissimo Wallenstein, 1630’da Viyana’da saraydaki düşmanlarının II. Ferdinand’ı ikna etmesiyle görevinden azledildi. Wallenstein’ın rakipleri, onun çok güçlü olduğunu ve kendisine karşı bir darbe planı yaptığını söyleyerek imparatoru ikna ettiler. Bu sırada İsveç kralı imparatorluk topraklarına Pomeranya’dan girmişti. Gustavus Adolphus (Gustav Adolph), Protestanlık iddiasını Alman topraklarında sürdürme fırsatını yakalıyordu; fakat İsveç Krallığı’nın kasası da sürüp giden savaşlardan dolayı boşalmıştı. Bu noktada Fransa da devreye girdi ve Gustavus Adolphus’un seferini finanse etti.

    XIII. Louis’nin “başbakanı” Kardinal Richelieu iyi bir politikacıydı. Batısında İspanya Krallığı, doğusunda ise Kutsal Roma İmparatorluğu ile Habsburglar’ın giderek güçlendiğini ve Fransa’yı kıskaca almasının an meselesi olduğunu farketmişti. Katolik Bourbon Fransa’sı yine Katolik Habsburglar’ın yükselişine engel olmalıydı. İsveç’in bu nedenle imparatorluğa karşı savaşa girmesi değerlendirilmeydi. Fransa çözüm olarak İsveç’le Barwalde Antlaşması’nı imzaladı. Buna göre Fransa sefer için para sağlayacak Gustavus Adolphus da ordu toplayıp donatacaktı. Richelieu böylece asker yollamadan savaşa dolaylı olarak katılıyordu. Fransa için Habsburg tehlikesi bu şekilde engellenebilirdi.

    Gustav, Kuzey Almanya’ya girdikten sonra hızla güneye doğru ilerledi. Leipzig yakınlarında Katolik Birliği ordusu ile karşılaştı (1631). Breitenfeld’deki muharebe, savaşın başından beri ilk defa Protestan ordularının zaferiyle sonuçlandı. 1632’deki Rain Muharebesi’nde Protestanlar yine zafer kazanırken, Johann Tserclaes bir top güllesinin bulunduğu yere isabet etmesi sonucu öldü. Bunun üzerine Ferdinand imparatorluk ordusunun başına tekrar Wallenstein’ı getirmek zorunda kaldı. Wallenstein, ilk savaşında (Lützen Muharebesi) Gustav’a yenildiyse de İsveç kralı süvari birlikleriyle düşman cephesine saldırırken vurularak öldürüldü. Kralın ölümü Alman topraklarındaki seferleri yavaşlattıysa da durdurmadı.

    Lützen Muharebesi’nde İsveç Kralı’nın ölümü İsveçli ressam Carl Wahlbom 1855’te yaptığı “Lützen Muharebesi” tablosunda İsveç Kralı II. Gustavus Adolphus’un 6 Kasım 1632’de çarpışma sırasındaki ölümünü tuale taşımıştı. Tabloda kral, ressam tarafından ölmekte olan bedenine İsa’yı andırırcasına vuran ışık halesiyle resmedilerek bir şehit olarak kahramanlaştırıldı.

    Bu sıralarda İsveç tahtı henüz 6 yaşında olan Christina’ya kalmıştı. 16 yaşına gelene kadar krallığın yönetimi naip olarak 10 kişiden oluşan bir komisyona bırakıldı. Burada ordunun güven ve sadakatini kazanan Gustav’ın şansölyesi Axel Oxenstierna’nın rolü büyüktü. Oxenstierna, savaşın sürdüğü bu dönemde ülkesindeki istikrarı korurken Barwalde Antlaşması’ndan çekilmeyi düşünen Richelieu’yü ikna ederek askeriye için para akışının devamını sağlamıştır.

    Gustavus Adolphus’un ölümünden yaklaşık iki sene sonra Wallenstein da II. Ferdinand’ın emriyle bir suikast sonucu öldürüldü (1634). II. Ferdinand siyasi ve askerî olarak zayıfladıkça Wallenstein’ın bir darbeyle kendisini devirme korkusu artmıştı; bu nedenle Wallenstein’dan kurtulma fikriyle onu kendi sarayında Yüzbaşı Devereux’ye öldürttü.

    İsveç her ne kadar siyasi olarak istikrarını korusa da Gustavus Adolphus gibi aynı zamanda önemli bir mareşalin ölümü ordu lidersiz kalmıştı. Ölümünden sonra ilk büyük muharebe Nördlingen’de gerçekleşti (1634). Mareşal Kardinal Infante Ferdinand, İspanya imparatorluk ordusuna liderlik yapıyordu. İsveç ve Alman devletleri arasında oluşturulan Protestan ittifakı Heilbronn Birliği’nin başında ise Mareşal Gustav Horn bulunmktaydı. Prostestan ordusu savaş sonunda ağır bir yenilgiye uğradı ve İsveç ordusu yokedildi. İsveç, Kuzey Almanya’dan çekilince Protestan Alman derebeyleri imparatorla Prag Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Kuzeydoğu Almanya’daki derebeyleri mezhep konusunda serbest kalırken imparatorluğun ilhak ettiği güneydeki prenslikler Katolik imparatorun yönetiminde olacaktı.

    Savaşın kahramanları

    Lützen Muharebesinden İsveç’in galip çıkmasına rağmen aldığı kurşunla öldürülen İsveç kralı Gustavus Adolphus, ölümünden sonra “Büyük” unvanını alarak kahramanlaştırılmıştı.

    Fransa savaşa katılıyor

    Prag Antlaşması, savaşın sonucunu ve Avrupa’da Habsburg üstünlüğünü belirleyen bir antlaşma olabilirdi fakat Fransa buna engel oldu. Uzun süredir Habsburg düşmanlarını finanse eden Richelieu, artık destek verilebilecek bir prenslik ya da devlet olmadığı için Fransa’yı savaşa sokmak zorunda kaldı. Bir yandan Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarına saldırırken (1636) diğer yanda da İspanya’ya savaş açtı (1635).

    Diğer tarafta ise İsveç tekrar toparlanmıştı. Johan Benar ve Alexander Leslie komutasındaki İsveç ordusu Wittstock’ta Wallenstein’ın öğrencisi Melchior von Hatzfeldt yönetimindeki imparatorluk ve Protestan Saksonya ordusuna karşı zafer kazandı. Savaş artık öyle bir hal almıştı ki mezheplerin ittifaklar içinde bir önemi kalmamıştı. Katolik Fransa, Protestan İsveç ile beraber hareket ederken Lutherci/Protestan Saksonya Elektörü I. Johann Georg, Katolik Habsburg ile ittifak kuruyordu.

    Fransa için ise işler iyiye gitmiyordu, imparatoluk generali Johann von Werth ve İspanyol kumandan Kardinal Infante Ferdinand, Fransa’nın Burgonya, Champagne ve Picardy bölgelerine girip talan etti, hatta Paris’i bile tehdit edecek konuma geldi.

    İspanya ile Fransa’nın savaşı Otuz Yıl Savaşları’na siyasi olarak direkt bağlıydı fakat aynı zamanda çok daha uzun sürecek bir mücadelenin de parçasıydı (Fransa-İspanyol Savaşı 1635-1659). Richelieu bu mücadeleyi sadece savaş alanlarında yürütmüyordu; daha önce imparatorluğa karşı Protestan prenslikleri desteklediği gibi İspanya’ya karşı da İspanya tacına bağlı Portekiz’in Braganza Hanedanı’nın yönetiminde olacak bağımsızlığını destekliyordu. Ayrıca Katalanlar’ın bağımsızlık için ayaklanmasına açıktan yardım ediyordu. Portekiz 1640’ta bağımsızlığını ilan ederken Katalonya’da 1641’de Fransa’ya bağlı bir cumhuriyet kuruluyordu. Richelieu’nün düşmanı oyalayan, düşmanın hedefini şaşırttıran ve gücünü bölmesini sağlayan bu stratejisi Fransa’ya başarıyı getirecekti. 1642’de İsveç 2. Breitenfeld Muharebesi’nde Arşidük Leopold Wilhelm komutasındaki imparatorluk ordusunu mağlup etti. Richelieu’nün ölümü (1642) ve XIII. Louis’nin ölümü (1643) sonrası gerçekleşen Rocroi Muharebesi’nde İspanyol orduları Fransa tarafından yenilgiye uğratılıyordu. Her ne kadar Fransa tahtında henüz beş yaşındaki XIV. Louis bulunsa da Richelieu’nün öğrencisi Kardinal Mazarin ülkedeki istikrarı korudu. Savaş alanında ise Condé Prensi II. Louis liderliği üstlenerek hem Rocroi Muharebesi’nde hem de 1647’deki 2. Nördlingen Muharebesi’nde zaferler kazanarak Fransa’nın Otuz Yıl Savaşları sonucunda Habsburg Hanedanı’nın Avrupa’daki üstünlüğünün kırılmasını sağladı (bu zaferlerden ötürü Le Grand Condé ismiyle bilinecekti).

    Savaşın sonlarına doğru 1647’de Bavyera, Köln, İsveç ve Fransa arasında Ulm Ateşkesi imzalandı. Önemli bir Katolik güç olan Bavyera Düklüğü bu ateşkes sonrası savaşın dışına çekildi. İsveç-Fransız ordusu Zusmarshausen Muharebesi’nde imparatorluk ordularını mağlup etti, Le Grand Condé komutasındaki Fransız ordusu ise İspanyolları Lens’te yenerek Habsburgları barışa zorladı. Savaşın son sahnesi ise savaşın otuz yıl önce başladığı yerdi: Prag. İsveç orduları Prag şehrini kuşattı sonrasında Prag Kalesi’ni aldılarsa da Vltava Nehri’nin sağ yakasına, eski kentin olduğu yere Bohemyalı Katoliklerin direnci karşısında giremediler (1648).

    Savaşın sefaleti Jacques Callot’nun Otuz Yıl Savaşları sırasında yaptığı “Savaşın Sefaleti” adlı eserler serisi ilk savaş karşıtı beyanname olarak tarihe geçmiştir. Bu eserlerden “Asılma”.

    Westfalya barışı

    Bu kadar uzun süren ve çok taraflı bir savaşın tek bir antlaşma ile neticelenmesi imkansızdı. Bir yanda otuz yıl boyunca değişen ittifaklar diğer yanda farklı tarafların kazandığı muharebeler… Savaşın son dört senesinde zaten tıpkı II. Dünya Savaşı’nın sonlarında olduğu gibi bir ateşkes/antlaşma girişimi olsa da, çatışmalar 1648’e gelene kadar sonuçlanmamıştı. Fransa ve İsveç’in son muharebelerdeki kesin zaferleri sonrası, II. Ferdinand’ın yerine gelen oğlu III. Ferdinand savaşı bitirmek için görüşmelere başlamıştı. Alman topraklarındaki Westfalya Bölgesi’ndeki Münster ve Osnabrück şehirlerinde yapılan görüşmeler sonucu antlaşmalar imzalandı. Modern Uluslararası İlişkiler disiplinin tarihin dönüm noktalarından biri olarak değerlendirdiği Westfalya Barışı ile hükümran devletlerin beraber var olma ve birbirlerini tanıma prensibi oluştu. Bu olgu, gelecekte milletlerin self-determinasyon haklarına sahip olmasına kadar uzanan bir yolculuğu başlatacaktı. Bu barış her ne kadar politik alanda sekülerleşmeyi teşvik edip başlatsa da, bu antlaşmalar ne dini siyasetin içerisinden çıkarıyor ne de devlet yönetiminde tam anlamıyla seküler bir anlayışı ortaya koyuyordu. Dinî hoşgörü, sadece Protestanları içine alacak kadar genişletildi. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bu dinî hoşgörünün dışında tutuldu.

    Westfalya Anlaşması Münster’de imzalanıyor Alman topraklarının Westfalya Bölgesi’ndeki Münster ve Osnabrück şehirlerinde yapılan görüşmeler sonucunda Westfalya Barışı imzalandı. Ressam Gerard ter Borch’un 1848’de yaptığı tabloda taraflar Münster’deki anlaşma metnini onaylıyor.

    Westfalya Barışı ile Habsburg Hanedanı’nın Avrupa’daki gücü büyük ölçüde kırıldı. İsveç ve Fransa, Avrupa’nın yeni büyük güçleri olarak ortaya çıktı. Bağımsızlığını kazanan Hollanda Cumhuriyeti ise yakın gelecekte deniz gücüyle tüm dünyaya yayılan bir başat güç olacaktı.

    Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Habsburg’ların zayıflaması Prusya’nın yükselişi için bir adım oldu. Ayrıca bu antlaşmalar sonucu Avrupa’nın siyasi haritası da değişti. Seksen Yıl Savaşları olarak da adlandırılan İspanya Habsburg’larına karşı yürütülen Hollanda Bağımsızlık Savaşı da Münster Antlaşması ile son buldu ve Hollanda Cumhuriyeti bağımsızlığına kavuştu. İsviçre Konfederasyonu da Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan ayrılarak bağımsızlığını kazandı.

    İsveç beş milyon taler kadar bir savaş tazminatı elde etti bunun dışında imparatorluk toprakları içerisindeki Pomeranya, Bremen ve Verden İsveç’in vasalları haline geldi.

    PROFESYONEL ASKERLİK

    Tarihin en meşhur ve en zengin paralı askeri: Albrecht von Wallenstein

    Özel askeri teşebbüsün sembolü olarak tarihe geçti. Bu yapının tehlikeli ve sürdürülemez olduğu anlaşılınca, ulusal ve sürekli orduların yolu açılacaktı.

    Bazı tarihçilere göre Otuz Yıl Savaşları’nın bu kadar uzun, yıkıcı ve dehşet dolu olmasının sebebi, sadece kendi çıkarlarına hizmet eden ve siyasi stratejiden yoksun paralı askerlerin devletler tarafından yaygın bir şekilde işe alınarak kullanılmasıydı. 1618’e gelindiğinde Avrupa’da ulusal profesyonel askerlik işini hizmet olarak satan komutanlar (condottiero) bulunmaktaydı. İşte böyle bir ortamda Wallenstein sivrilecekti.

    Albrecht von Wallenstein,1583’te Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Bohemya’da soylu ama yoksul bir Protestan ailede doğmuştu. Waldstein(Valdstejn) ya da Wallenstein eski bir Alman-Çek aristokrat ailesiydi (Beethoven’ın ilk mesenlerinden olan Kont F. E. Gabriel von Waldtsein da aynı ailedendi). Anne ve babasının erken yaşta vefat etmesi sonucu genç Wallenstein dayısının yanında yetiştikten sonra Bologna, Padova gibi dönemin önemli üniversitelerinde eğitim aldı. Bu sırada Almanca, Çekçe, Latince ve İtalyanca’yı rahatlıkla konuşabilirken, İspanyolca’yı anlıyor biraz da Fransızca konuşabiliyordu.

    Üniversite eğitiminden sonra orduya katıldı ve imparator II. Rudolf’un Osmanlılara ve Macarlara karşı seferlerinde katıldı. 1606’da bu sefer Olomouc Üniversitesi’ne kayıt oldu ki bu üniversite Çek topraklarındaki karşı-reform hareketi dahilinde Cizvitler tarafından destekleniyordu. Wallenstein buradayken Katolik inancına geçti. Tarihçilere göre bunun sebebi Habsburglar’ın karşı-reform hareketine destek vermesi ile Protestanlar için devletin üst kademelerinin kapalı olmasıydı. Sonrasında Wallenstein, Moravya Bölgesi’nde toprakları olan zengin bir dulla evlenerek finansal olarak iyi bir duruma kavuştu. 1609’da evlendiği eşi 1614’te y ölünce tüm miras ona kaldı. Bu zenginliğiyle kendini geleceğin imparatoruna sevdirmek için Uskok Savaşları sırasında Ferdinand’a bir jest yapmış, 200 atıyla hükümdara destek vermişti.

    Savaş kahramanı ve zengini Wallenstein Bohemya’da soylu ama yoksul bir Protestan ailede doğan Wallenstein üniversiteden sonra askerî kariyerinde hızlıca yükseldi. Habsburglar’ın karşı reform hareketine destek vermesi ile Protestanlar için devletin üst kademelerine erişim kapanınca ikbal endişesine kapılıp din değiştirerek Katolik oldu. Daha sonra yaptığı evlilikler onu büyük bir servet sahibi yaptı.

    1618’de başlayan din savaşları Wallenstein için bir fırsattı; 1625’e kadar Bohemya’daki ayaklanmacılara karşı yürütülen savaşlarda önemli roller oynadı. 1622’de imparatorluk kont palatini, 1623’te prens ve 1625 yılında Friedland’da savaş sırasında topladığı topraklarla Friedland Dükü oldu. Bu arada 1623’te bu defa Kont Harrach’ın kızı ile evlenmiş, iki servetin tek elde toplanması ile Bohemya’daki en zengin insanlardan biri olmuştu. 1625’te hazinesi boşalmış imparatora, mutlak otoritesiyle (kademeli olarak artarak) 100.000 askerden oluşan bir ordu toplayarak sunmuş ve bu orduyu kendi bağlantı ve kaynaklarıyla üniformasından silahına herşeyiyle ayakta tutmuştur. Karşılığında el koyduğu toprakları yağmalamış ve çeşitli ünvanlar almıştır.

    Böylesi büyük bir güç karşısında korkan II. Ferdinand 1630’da onu görevinden alsa da savaşın kötü gidişatını düzeltmek için 1632’de tekrar geri çağırmıştır. Muharebelerde yine başarılı olan Wallenstein, ordusuyla Bohemya’ya çekilirken imparatorun artık kendisinden kurtulmak istediğini biliyordu. Ordusunun desteğini kaybettiğini anladığında, kendisine sadık sandığı bir bölükle Pilsen’den Eger’e çekildi; fakat yine kendi bölüğündeki İrlandalı ve İskoç albay-yüzbaşıdan oluşan bir grup subayın suikastından kurtulamadı. İrlandalı yüzbaşı Walter Devreux, Wallenstein’ı öldüren kişi oldu.

    Hayatı Alman edebiyatçı Friedrich Schiller’in oyununa da konu olan Albrecht von Wallenstein, özel askerî teşebbüsün bir timsali olarak tarihe geçti. Ancak sonraki dönemde bu yapının tehlikeli ve sürdürülemez bir olgu olarak ortaya çıkmasıyla, ulusal ve sürekli orduların yolu açıldı.

    SAVAŞ DİPLOMASİSİ

    Osmanlılar neden harbe dahil olmamıştı?

    Habsburg elçisinin tarihî analizi: “Türkler şöyle düşünüyor: “Avrupa’daki ordular halihazırda birbirleriyle savaşıyorken, bizim dahil olmamız onları bize karşı birleştirebilir ve silahlanmış bu birlikler büyük tehlike yaratabilir”.

    İstanbul’da Habsburg elçisi 18. yüzyılda Viyana’ya bir mektup yazmıştı. Mektupta Osmanlıların neden Avrupa devletleri kendi aralarında savaşırken düşmanlarının düşmanı tarafında bir savaşa girmediklerini anlatıyordu. Elçi bunu şöyle açıklıyordu: “Ne taht ne de Babıali böyle bir savaşa girmeyi tercih etmiyor, zira ordular halihazır savaşıyorken böyle bir saldırı onları Osmanlılara karşı birleştirebilir ve silahlanmış bu birlikler büyük tehlike yaratabilir diye düşünüyorlar”. Bu bakışaçısı Osmanlı bürokrasinin savaşa dair önemli bir hafızaya sahip ve geleneği olduğunu gösteriyor.

    Osmanlıların bir vasalı ve tarihin tartışmalı figürlerinden biri olan     Erdel (Transilvanya) Prensliği’nin hükümdarı Macar Gabor Bethlen, aynı zamanda bir Protestan’dı. Hayali tekrar bir Macar Krallığı kurmak olan Bethlen, geçmişte Osmanlılara karşı Kutsal Roma İmparatorluğu tarafında savaşmış olsa da, artık yanlış tarafta olduğunu düşünmekteydi. 1618’de başlayan Bohemya ayaklanması onun için bir fırsat oldu. Protestan prensler tarafında savaşa giren Bethlen, Osmanlılar ile bu prensler arasında bir aracı olacak ve İstanbul’dan destek isteyecekti.

    Kağıt üzerinde böyle bir talep avantajlı gözüküyorsa da, Osmanlılar Protestanların bu savaşına ancak dolaylı bir desetk verdi. Osmanlılar bu noktada (1620-1621) sadece Habsburgların müttefiki olan Polonya ile savaşarak kısa süreliğine tarafsızlığını bozdu. Bunun dışında uzun süreli savaşta tarafsızlığını korudu. Hatta tarafsızlığını bozmamak adına, vasalı olan Erdel Prensi George I. Rakoczi’nin 1644’te İsveç ile ittifak yaparak başlattığı ayaklanmayı bir emirle durdurdu. 1648’e gelindiğinde ise, Osmanlılar Westfalya barış görüşmelerine (savaşa taraf olmayanlar bile temsilci göndermesine rağmen) temsilci bile göndermedi.

    Osmanlıların tarafsızlığını bozduğu savaş Osmanlı Devleti, Otuz Yıl Savaşlarında Avrupalıların kendisine karşı güç birliği yapması endişesiyle hiçbir savaşta taraf olmadı. Yalnızca 1620-1621 yıllarında Habsburgların müttefiki Polonya ile savaşarak tarafsızlığını bozdu. Polonyalı ressam Joseph von Brandt Osmanlı ordusunun Polonya kuvvetleriyle Hotin Muharebesinde çarpışmasını 1867’de resmetmişti.
  • Uzaydaki ilk kadın: Valentina Tereşkova

    Uzaydaki ilk kadın: Valentina Tereşkova

    16 Haziran 1963’te genç Sovyet kozmonotu Valentina Tereşkova uzaya çıkan ilk kadın oldu. Soğuk Savaş’ın en kızgın döneminde, SSCB’nin ABD’ye üstünlüğünü göstermekte kullanılan güçlü bir propaganda silahıydı. Ancak bir simgeden öteye gidemedi ve ataerkil uzay camiasında her tür önyargıyla karşılaştı.

    Sovyetler Birliği 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 (sputnik: seyyah) adlı ilk uyduyu uzaya fırlattı. Küçük Sputnik’in “bip bip” radyo sinyalleri, dünyanın her yerinde amatör radyo operatörleri tarafından duyuldu. Dünya basını için Sputnik, yılın en büyük olayıydı. Amerikan halkı için ise Sputnik, ülkelerinin dünyadaki teknolojik, bilimsel, askerî ve siyasal konumuna açıkça meydan okuyan bir hadiseydi.

    Bir ay sonra, Ekim Devrimi’nin 40. yıldönümünü anmak üzere Sputnik 2 fırlatıldı. Bu uydunun içinde bir de canlı vardı: Köpek Layka, tarihin en ünlü hayvanları arasına katıldı.

    Bu arada çıkan sorunlar nedeniyle, Amerikalılar uydu denemelerini son dakikada iptal edip duruyorlardı. Daha da kötüsü, 6 Aralık 1957’de Amerikalıların Vanguard (öncü) adlı uydusu yeryüzünden bir-iki kilometre uzaklaşmadan patladığında, Birleşmiş Milletler’deki Sovyet delegasyonunun, “gelişmemiş ülkelere yardım programının parçası olarak” ABD’ye teknik destek önermesiydi! CIA Direktörü Allen Dulles, Beyaz Saray’da yapılan Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısında ABD’nin dünyanın alay konusu haline geldiğini söylerken haklıydı. Nihayet 31 Ocak 1958’de Explorer 1 adlı ilk Amerikan uydusu fırlatıldı. Olaya basında geniş yer verildi ama zavallı Explorer’ın başarısı, Sputnik’inkinin yanında sönük kaldı. 

    Bu arada Sovyet uzay programının başarıları devam ediyordu. 1959’da Luna 1 aya kadar yaklaşan ilk uzay aracı oldu. Luna 2, ilk kez ayın net görüntülerini çekti. 1960’da Sputnik 5, uzaya taşıdığı iki köpeği sağ olarak geri getirmeyi başladı. Ve nihayet 12 Nisan 1961’de kozmonot Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan olarak Sovyetler Birliği’ne ABD’nin teknolojik, askerî ve siyasal önderliğini sorgulayan büyük bir uluslararası propaganda zaferi sağladı.

    Üstelik tam o sırada yeni seçilmiş Amerikan Başkanı John F. Kennedy, Küba’da Castro rejimini devirmek için planladığı Domuzlar Körfezi çıkarmasında yüz kızartıcı bir başarısızlığa uğramıştı. Kennedy yönetimi ciddi bir propaganda hamlesi yapmaya karar verdi. Amerikalılar, Sovyetler’in peşinden ikinci-üçüncü olmaktansa, yeni bir alanda birinciliği elde edeceklerdi. Böylece 25 Mayıs 1961’de televizyondan naklen yayınlanan bir Kongre oturumunda Kennedy, ABD’nin Apollo projesini başlattığını, 60’lı yıllar bitmeden aya bir insan yollayarak güvenle dünyaya geri getirmek gibi bir hedef koyduğunu ilan etti: “İnsanların aklındaki savaşı kazanacaksak, uzaydaki çarpıcı başarılar bu maceranın insanların hangi yolu seçeceğinde belirleyici etken olduğunu açıkça göstermelidir”. Kennedy federal bütçeden büyük bir pay isterken şu gerekçeyi öne sürdü: “Apollo projesi, gelişmekte olan ülkelerin Sovyet tiranlığı yerine Amerikan özgürlüğünü seçmelerini sağlayacak ve dolayısıyla ABD’nin dünya önderliği statüsünü güven altına alacaktır”.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Zorlu bir seçim
    Uzaya gönderilecek ilk kadın kozmonot konusunda iki Valentina arasında kalınmış, inançlı bir komünist olduğu için sonunda Valentina Tereşkova seçilmişti.

    Uzay programlarının başarısının iki süper güç arasındaki rekabete bağlı olduğunu gösteren bundan daha kesin bir ifade bulmak zordu. Sovyetler Birliği’nin tavrı da farklı değildi. Uzay programlarının gerisinde yatan teknolojik ve bilimsel ilerlemeleri “sıradan insanlar”ın anlaması beklenemezdi. Oysa herhangi bir alanda “ilk” olmak, basit ve yalın bir gerçekti; dolayısıyla propaganda savaşının da en önemli bileşeniydi.

    Sovyet kozmonotlarının komutanı havacı general Nikolay Kamanin, yeni bir “ilk” buldu ve 24 Ekim 1961’de günlüğüne şu sözleri yazdı: “Gagarin’in uçuşundan sonra, Verşinin (Hava Kuvvetleri Komutanı), Korolev (uzay programının baş mühendisi) ve Keldiş’i (Sovyet Bilimler Akademisi Başkanı), küçük bir kadın grubunun seçilmesi için ikna ettim. Ancak proje zor ilerliyor. Bana göre kadınları uzay uçuşlarına şu nedenlerle hazırlamak gerek: 1. Kuşkusuz bir gün kadınlar uzayda uçacak. Dolayısıyla onları şimdiden hazırlamak gerek. 2. Uzaya çıkacak ilk kadının Amerikalı olmasına asla izin verilmemeli. Bu, Sovyet kadınlarının duygularını incitecektir. 3. İlk Sovyet kadın kozmonotu komünizm için Gagarin kadar büyük bir ajitatör olacaktır”.

    Kamanin’in çabalarına rağmen yine de kadın kozmonot programı için karşı taraftan bir kışkırtma beklemek gerekti. Mayıs 1962’de bir Sovyet kozmonot grubu Washington’ı ziyaret etti. Amerikalı astronot John Glenn, evinde mangal partisine davet ettiği Kamanin ve ünlü kozmonot Titov’a Mercury 13 projesini coşkuyla desteklediğini söyledi (Mercury 13 projesi, Amerikalı kadın astronotların uzaya gitmesi için başlatılan özel bir projeydi). Glenn’e göre, Amerikalı kadınlar 1962 bitmeden yörünge etrafında üç uçuş yapacaklardı. Kamanin Moskova’ya döner dönmez hemen “Amerikalılar bizi yenecek” tehdidini kullanarak, Sovyet kadınlarının uçması için iktidarın yeşil ışık yakmasını sağladı.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    İlki başarının hemen öncesinde
    Sovyet kozmonot Valentina Tereşkova 16 Haziran 1963’te kendisini uzaya taşıyacak Vostok 6 kapsülünün önünde, uzaya çıkan ilk kadın olmadan hemen önce.

    İlk kadın kozmonot adayları, erkek kozmonotlarla aynı yerde ve aynı şekilde eğitim gördüler. Onlar için başlıca ölçüt, pilot veya asker değil paraşütçü olmaktı; çünkü Sovyet uzay araçları otomasyona ağırlık veren, insan eliyle kullanımı en az düzeye indiren bir felsefeye göre hazırlanmıştı. Paraşütle atlamak ise yeryüzüne geri dönmek için elzemdi. Bu parlak genç kadınlar arasından birini seçmek kolay değildi. Sonunda Valentina Tereşkova’da karar kılınmasında siyasal kriterler rol oynadı. Adaylar arasında iki Valentina öne çıkmıştı; biri Valentina Tereşkova (1937-), diğeri ise Valentina Ponomaryova (1933-).

    Tereşkova bir işçi ailesinden geliyordu, babası Sovyet-Fin savaşında ölmüştü, eğitimini sürdürürken bir yandan da tekstil fabrikasında işçi olarak çalışmıştı. Başarılı bir sporcu, amatör bir paraşütçü, Komsomol üyesi, inançlı bir komünistti. Ponomaryova ise daha eğitimli bir ailedendi; pilottu, uygulamalı matematik eğitimi almıştı ve rakibi kadar inançlı bir komünist değildi… Nikolay Kamanin’in günlüğüne yazdığına göre, “Sağlığına ve hazırlık düzeyine bakıldığında, Ponomaryova uçuş için ilk aday olmalıydı ama konuşma ve davranışları ahlaken uygun olup olmadığı konusunda kuşku yarattı. Tereşkova ona biraz daha alçakgönüllü olması gerektiğini söylediğinde Ponomaryova, ‘Parti ve Komsomol seni  düzeltilemeyecek kadar bozmuş’ diye cevap verdi”.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Kod adı: Martı
    Sovyet kozmonotlarının uzaydan yerdeki merkezle yaptıkları konuşmalarda kendi isimleri dahil herşeyi kodlarla anlatmaları gelenekti. Uzay yolculuğu için seçildikten sonra Tereşkova’ya da ‘Çayka’ (Martı) kod adı verildi.

    Mülakatlar sırasında adaylara “Hayattan ne bekliyorsun?” diye sorulmuştu. Ponomaryova’nın cevabı “Hayatın bana vereceği her şeyi almak istiyorum” olmuştu. Oysa Tereşkova “Komsomol ve Komünist Parti’yi tavizsiz desteklemek istiyorum” demişti.

    16 Haziran 1963’te Valentina Tereşkova, Vostok 6 uzay aracına binerek uzaya çıkan ilk kadın oldu. Kod adı “Martı”ydı (Çayka). Sovyet kozmonotlarının uzaydan yerdeki merkezle yaptıkları konuşmalarda kendi isimleri dahil herşeyi kodlarla anlatmaları gelenekti. Tereşkova, uzayda iki gün 22 saat 50 dakika kaldıktan ve dünya etrafında 48 tur attıktan sonra, 19 Haziran’da Kazakistan’da Karağandı’nın 620 kilometre uzağında yeryüzüne indi. Resmî Sovyet propagandasına göre, uçuş harika geçmişti. Genç kadın birkaç gün sonra Moskova’da Kızıl Meydan’da SSCB lideri Kruşçev’in yanında gülümsüyordu. Kruşçev toplanmış kalabalığa seslendi: “Burjuvazi her zaman kadınların zayıf cins olduğunu iddia eder. Şimdi, burada, burjuvazinin gözünde zayıf olması gereken tipik bir Sovyet kadını görüyorsunuz. Bakın, Amerika’nın astronotlarına nasıl haddini bildirdi! Onlara kimin kim olduğunu gösterdi!”.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Uzay üssünde son hazırlıklar
    Tereşkova 16 Haziran 1963’te güney Kazakistan’ın Baykonur kasabasındaki dünyanın ilk ve en büyük kozmodromundan (uzay üssü) havalanmasından hemen önce son hazırlıklarını yapıyor.

    Aslında uçuş sorunlu geçmişti. Bu son derece doğaldı: Hem Vostok uzay kapsülü hem de küçücük aracın içinde kozmonotlara sunulan yaşam ortamı mükemmel değildi; üstelik yolculuk çok uzun, neredeyse üç gün sürmüştü. Normal kabul edilebilecek bu sorunlardan hiç bahsedilmemesi, Sovyet uzay camiasında dedikodulara, komplo teorilerine, hatta iftiralara yol açtı. Baş mühendis ve tasarımcı Korolev’in Tereşkova’nın performansından memnun olmadığı ve bu nedenle uzay aracının elle kontrolünü almasına izin vermediği öne sürüldü. Kamanin’in günlüğüne yazdığına göre, bir görevli yayınlanan basın bildirisine Tereşkova’nın uzaydayken duygusal durumunun iyi olmadığını belirten bir paragraf sokuşturmaya çalışmıştı. Kamanin’e göre bütün bunlar abartıdan ibaretti. Üç gün boyunca yeryüzündeki komuta merkezi kozmonota destek olmak için fazla bir şey yapmamıştı. Valentina yemeklerden nefret etmiş ve kusmuştu; üzerinden çıkaramadığı uzay giysisi ve vücuduna yapıştırılmış tıbbi durumunu kontrol etmeye yarayan sensorlar kaşıntıya yol açmıştı; yerinden kalkamadığı için bacaklarına kramp girmişti.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Tereşkova’nın rahatsız uzay yolculuğu Uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova rahatsız bir uzay yolculuğu gerçekleştirmişti. Uzayda aldığı besinlerden nefret etmiş, kusmuştu. Üç gün boyunca uzay aracında iğrenç bulduğu yemekleri yiyemeyen kozmonot, inişinde köylülerin getirdiği yemeklere yumulmuş, yemediği uzay yiyeceklerini de köylülere dağıtmıştı.

    Valentina Tereşkova aradan ancak 30 yıl geçtikten sonra kendi hikayesini –o da ancak bir bölümünü- anlattı. Ona göre Vostok kapsülünün otomatik yönlendirme sistemi hatalıydı. Kapsül, hedeften 90 derece sapıyordu; yani atmosfere dönmek yerine daha yükseğe doğru harekete geçmişti. Yer kontrolüne bu durumu anlattıktan sonra merkez ancak ikinci gün sorunu halletmek üzere sinyal göndermişti. Yeryüzüne indikten sonra, uzay programının baş mühendisi Sergey Korolev genç kadını bir kenara çekmiş ve raporunda bu sorundan sözetmemesini istemişti; çünkü mühendisler bu hatadan dolayı ağır bir cezaya çarptırılabilirlerdi (Stalin döneminde küreğe mahkum edilen ancak 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sayesinde Sibirya’dan geri çağrılan dahi mühendis Korolev, Sovyet sisteminde bu tür hataların ağır bedelleri olduğunu çok iyi biliyordu). Valentina onun sözünü dinlemişti ama, Korolev’le yaptığı 10 dakikalık bu özel görüşmeden neredeyse ağlayarak çıktığını herkes görmüştü.

    Valentina’nın yeryüzüne dönüşü de sorunluydu. İniş sırasında başındaki kask burnuna çarpmış ve yüzünü morartmıştı. Öyle ki resmî fotoğraf çekiminde ağır bir makyaj yapmak zorunda kalmıştı. Valentina Kazakistan’a inince, civardaki köylüler ellerinde ekmekler, kımızlar ve çeşitli yöresel yemeklerle koşuşmuşlardı. Üç gün boyunca uzay aracında iğrenç bulduğu yemekleri yiyemeyen kozmonot, hemen bunlara yumulmuş, bu arada yemediği uzay yiyeceklerini de köylülere dağıtmıştı; çünkü ne kadar az yemek yediğinin anlaşılmasını istemiyordu. Bölgeye koşan uzay ekibindeki doktorlar durumu hemen farketmiş ve deney sonuçlarını bozduğu için genç kadını epeyce azarlamışlardı.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Zorlu bir seçimin zorlu bir yolculuk Zorlu seçilme dönemini zorlu bir uçuş ve yere iniş takip etmişti. İniş sırasında başındaki kask kozmonotun burnuna çarpmış ve yüzünü morartmıştı.

    Valentina Tereşkova’nın görevini tam olarak yerine getiremediği söylentilerine, uzay aracına sarhoş bindiği gibi inanılmaz iftiralar da eklendi ama, o artık dünyanın tanıdığı büyük bir Sovyet kahramanı, “Etekli Gagarin” olmuştu.

    1963 yazında uzay camiasında Valentina’nın uzaya çıkmış tek bekar kozmonot Andriyan Nikolayev ile evlenmesi gerektiğine dair bir şaka dolaşmaya başladı. Şaka Kruşçev’in kulağına ulaşır ulaşmaz bunun harika bir fikir olduğuna karar veren diktatör, onları 3 Kasım 1963’te Moskova Düğün Sarayı’nda muazzam bir törenle evlendirdi. Ertesi yıl çiftin Elena adında bir kızı doğunca, hemen tıp dünyasının ilgisini çekti. Uzaya çıkmış iki insanın çocuğu olarak bebeğin sakat dünyaya geldiği, otistik olduğu iddiaları yayıldı (bunların doğru olmadığı anlaşıldı; doktor olan Elena yıllardır sağlıklı bir yaşam sürdürdüğü gibi çocukları da var). Sovyet dedikodu makinasına göre, çift birlikte uzaya çıkıp orada bir çocuk daha yapmaları için ciddi baskıya uğramıştı ancak bu söylentiyi doğrulayan kimse olmadı. İki kozmonotun politik evliliği başarılı değildi. Yine de ancak 19 yıl sonra boşandılar. Bu kadar beklemelerinin nedeni, boşanmış kozmonotların uzaya çıkmasına izin verilmeyeceğini bilmeleriydi (aynı durum o dönemde Amerikalı astronotlar için de geçerliydi).

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Nikahını Krusçev Valentina, uzaya çıkmış tek bekâr kozmonot Andriyan Nikolayev ile evlendi. Çifti Kruşçev, 3 Kasım 1963’te Moskova Düğün Sarayı’nda muazzam bir törenle evlendirdi.

    Valentina Tereşkova, Sovyet propagandası için kadın-erkek eşitliğinin bir simgesi olmuştu ama tek örnek olarak kaldı. Onunla birlikte talim gören kadın kozmonotlar boş yere uzaya gönderilmeyi beklediler; nihayet 1969’da kadın programı kaldırıldı. Buna Sovyet uzay programına imzasını atan parlak bilimadamı Sergey Korolev’in 1966’da ölmesinin yolaçtığı söylenir ama asıl neden uzayda kadın-erkek eşitliğinin SSCB’de de ABD’deki gibi hayalden öteye gidememesiydi.

    Valentina Tereşkova, kozmonot programına er rütbesiyle girdikten az sonra generalliğe kadar yükseldi; milletvekili oldu; madalyalarıyla, dış gezileriyle, kontrollü röportajlarıyla bugüne kadar geldi. Her zaman bir Sovyet (sonra Rus) milliyetçisiydi; bugünkü de dahil hep iktidara sadık kaldı.

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Tereşkova, kozmonot programına er rütbesiyle girdikten sonra generalliğe kadar yükseldi. Milletvekili oldu. Her zaman bir Sovyet (sonra Rus) milliyetçisiydi. Sovyetler’de Kruşçev’le yakınlığı onun hep iktidara sadık olduğunun kanıtıdır.
    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi
    Tereşkova, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le olan yakınlığıyla da biliniyor.

    Mercury 13 programı

    Amerikalı kadınlar ‘yerde’ kalmıştı

    55 yıl önce Soğuk Savaş'ın uzay cephesi

    Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, 1958’de uzay yolculuğu için en iyi, en parlak ve en uygun insanları bulmak amacıyla Mercury Projesi’ni başlatmıştı. NASA Bilimsel Danışmanlık Komitesi Başkanı Dr. William Lovelace erkekler için gereken test programını oluşturmuştu. Ertesi yıl, Sovyetler’in bir kadını uzaya göndermeyi planladığını öğrenen General Donald Flickinger, kadınların uzaya çıkıp çıkamayacaklarını anlamak için Dr. Lovelace’den yardım istedi. Dr. Lovelace, gayriresmî olarak kadınlar için de bir test programı geliştirdi. Mercury 13 adıyla bilinen programa katılan kadınların en az 2 bin saatlik uçuşu olması gerekiyordu. Testlere katılan 13 kadın çok başarılı sonuçlar elde etmesine rağmen NASA bu programı resmen tanımayınca hiçbiri uzaya çıkamadı. Uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın astronot Sally Ride yolculuğunu ancak 1983’te, Tereşkova’dan 20 yıl sonra yaptı.

  • Bir kültür varlığı: Bergama, Troya, Boğazköy neyse Nâzım da odur!

    Bir kültür varlığı: Bergama, Troya, Boğazköy neyse Nâzım da odur!

    Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir kültür mirasıdır. Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısı, Moskova’da kalan eşyaları, müzeleşememiş, bir araya getirilememiş, dağınık bir şekilde önümüzde durmaktadır… Ölümünün 55. yılında bilinmeyen şiirleri, mektupları ve yaşamıyla Nâzım Hikmet.

    Selanik’te 1902’nin ilk günlerinde dünyaya gelen Nâzım Hikmet, doğumgününü bilmediğinden ya da emin olamadığından karısına, İstanbul’daki Münevver Andaç’a yazdığı mektupta şöyle der: “Yahu ben hangi tarihte, hangi yılda, hangi ayda, ayın kaçında doğmuşum, şunu birisinden öğrenip bana yazsan iyi olacak. Neden mi? Burda bu merasime pek önem veriyorlar, ben ne zaman doğduğumu bilmiyorum, deyince numara yaptığımı sanıyorlar”.

    Münevver Hanım da 16 Mart 1959 Pazartesi tarihli 521 numaralı mektubunda, Vâlâ Nurettin’e gittiğinden bahsedip “Senin doğum gününü Vala’ya sordum, 15 Ocak dedi, çok iyi biliyor, demek ki benim 2 Ocak diye bilmem yanlış değil, eski takvime göre, yani sen eski takvime göre 2 Ocak’ta (yani yılın ilk ayı) doğmuşun, ama yeni takvim kabul edilince 15 Ocak olmuş, malum ya, on üç gün fark vardır iki takvim arasında” diye yazar. Ancak bu tarih Rusya’da 20 Ocak olarak bilindiğine göre, Nâzım Hikmet de 20 Ocak deyip geçiştirmiş muhtemelen. Neyse ki o yılın miladi takvimiyle basılan ve ilk kez bu dergide yayımlanacak bir gazete haberindeki bilgiyle bu karışıklık giderilmiş olacak. Ölüm tarihi ise herkesçe bilinen ve resmî belgesiyle (Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu / Nâzım ve Vera Moskova’dan İstanbul’a, Haz. M. Melih Güneş, YKY, İstanbul, Ocak 2008, s. 158) 3 Haziran 1963; bu ay da şairin 55. ölüm yılı.

    Topluma yön vermiş kişilerin doğum ve ölüm tarihleri önemli midir, hatırlanmalı mıdır? Bu anmalarda ölçüyü kaçırmak, amacından sapmak olası mı? Eserleri ve ömrüyle efsaneleşmiş, hatta kimileri için tabulaşmış Nâzım Hikmet gibi bir devse sözkonusu olan; sağduyuya dikkat edilmezse mümkün…

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.25.30
    Nâzım’ın elyazısı ve çizimiyle Nâzım Hikmet’in Rusya Edebiyat ve Sanat Devlet Arşivi’nde korunan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son elyazılı düzeltmelerine yaptığı kapak.

    Nâzım Hikmet’in “ömrü”, ölümüyle sonlanmamış, sürmektedir. Bunun göstergeleri olarak ölümünün hemen ertesinde SSCB’de, Merkezi Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde adına bir fon açılarak kendisiyle ilgili elyazması ve eserlerin tek bir merkezde toplanma çalışmaları; yapıtlarının ölümünden sonra Türkiye’de ilk kez yayımlanmaya başlaması; Türkiye’de kendi adını taşıyan bir vakfın kurulması; adını taşıyan merkezler açılması; doğum yıldönümlerinde kabri başındaki kalabalığın artık Ruslardan çok Türklere dönüşmesi (hatta kabrinin yılın her mevsimi ziyaretçilerle dolup taşması); vatandaşlığını iptal eden Bakanlar Kurulu kararının geri alınması; Türkiye’de heykellerinin alanlara yerleştirilmesi; Moskova’daki evinden bazı eşya ve elyazmalarının İstanbul’a getirilip sevenleriyle bir sergide buluşturulması, son dönemlerde bulunan ya da gün ışığına çıkan şiirleri, oyunları, senaryosundan yapılan filmler, çizgi filmler; doğumunun 75., 90. ve 100. yıldönümlerindeki coşkulu ve görkemli anmalar sayılabilir… Nâzım Hikmet hem doğum hem ölüm gününde kutlanan-anılan nadir kişilerdendir.

    Prof. Dr. Svetlana Uturgauri’nin dergimizde okuyacağınız incelemesinde belirttiği gibi, “ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için” bu coşkuya esas kendi halkının ihtiyacı olduğu ortada. O, Yaşar Kemal’in bir çırpıda tariflemesiyle Homeros’tan sonra Anadolu topraklarından çıkmış en büyük destan şairidir.

    Ahmet Oğuz Saruhan adıyla çevirdiği 1949’da yayımlanan La Fontaine’den Masallar’ı ve yalnızca Zeki Baştımar’ın adıyla 1943-1949 arasında yayımı tamamlanan Harb ve Sulh’u (Türkçeye çeviri) saymazsak, ülkesinde özellikle 1938-1965 arası hiçbir kitabı yayımlanmamıştır. Şiirleri Şerif Hulusi ve Asım Bezirci’yle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenerek 8 cilt halinde toparlanıp yayımlanmaya 1975 yılında başlanmıştır. 1989’dan itibaren de “tüm külliyatın gözden geçirildiği” belirtilerek Adam Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Aynı gözden geçirilmiş baskılar ve yeni günışığına kavuşan eserlerinin birkaçı, 2002’den bu yana Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

    Nâzım Hikmet için yapılabilecek onca şey varken, eserleriyle de olsa yurduna dönmüş olduğu içtenlikle söylenebilir mi? Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısının varlığı, ilgili ve sorumlu kişilerce yıllardır bilinmekte. Yayımlanmamış eserleri bir yana, yayımlanmış eserlerindeki bilinen eksiklik ve yanlışlıklar bile giderilmiş değildir. Öncelikle bu nedenle, ölümünün 55. yılında büyük değerimiz Nâzım Hikmet’i belgeler ışığında ve farklı yönlerden ele alalım istedik. Bu vesileyle hazırladığımız dosyada Nâzım Hikmet’e ve edebi mirasına, yani “kültür dünyasına ait bir değer olarak Nâzım Hikmet”in ve “edebiyat dünyasına ait bir değer olarak eserleri”nin durumuna birkaç örnekle de olsa bakmaya çalışacağız. Nâzım Hikmet’in seksen yıl önce yazdığı ve külliyatına hâlâ girmemiş şiiri de bunlar arasında.

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.25.45
    Nâzım Hikmet Varşova Garı’nda Anjel Açıkgöz ölmeden çok kısa bir süre önce, eşi Hayk Açıkgöz’ün Varşova Garı’nda çektiği bu fotoğrafı M. Melih Güneş’e bağışlamıştı. Varşova ve Leipzig’te yaşayan Açıkgöz’ler Nâzım’la kardeşçesine bir yakınlık kurmuştu. Hayk ve Anjel Açıkgöz’ün aziz hatıralarına…

    Ülkesine dönmeyi bekleyen, sadece Nâzım Hikmet’in edebi mirası mı? Moskova’daki evinde bulunan eşyaları, özellikle çalışma odası, masasından perdesine kadar kendi ölümünden bu yana 55, karısı Vera Tulyakova Hikmet’in ölümünden 17 yıl geçmesine rağmen, Vera’nın kızı, Nâzım Hikmet’in “Anuşka”sı Anna Stepanova tarafından hâlâ titizlikle korunmaya çalışılmakta. Bunda Stepanova’nın kültür bilinci ve kişisel gayretinin yanısıra tanıdığı, oyunlar oynadığı, kendisine şiir yazan “Nâzım Amca”sına olan sevgisi, ve sanatına olan saygısının katkısı olsa gerek. Ancak bunların yeri artık Türkiye olmalıdır; hatta şairin hasta yatağında yazdığı bir şiire hürmetle “Anadolu’da bir köy…” belki…

    Bir yandan eserleri ve ömrüyle efsane olmuş bir büyük şair; bir yandan Nâzım Hikmet’e ait gözden geçirilmesi gereken, eksik ve yanlışlar barındıran bir külliyat; bir yandan sağlığında Rusça olarak yayımlandığı halde Türkçede yayınlanma kararı bile hâlâ verilmemiş eserler; diğer yandan müzeleşememiş, biraraya getirilememiş dağınık bir kültür mirası önümüzde durmaktadır…

    Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir “kültür mirası”dır. Kültür varlığı yalnızca tarihî yapılar, arkeolojik kalıntılar, doğal sitler ya da birkaç bin yıllık elyazmaları değildir. Bir kültür varlığı olarak Nâzım Hikmet de Bergama Sunağı, Troya Hazinesi, Boğazköy Tabletleri gibi ülkesinin yurtdışında kalmış yitik bir hazinesidir.

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.27.02

    SANATI VE HAYATIYLA GURUR KAYNAĞI

    Bir şair, bir insan bir kahraman…

    Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı profesörü Svetlana Uturgauri, 1925 doğumlu bir Rus biliminsanı. Çağdaş Türk edebiyatı ve yakın tarih üzerine yaptığı önemli çalışmaları ile tanınan Uturgauri, Nâzım Hikmet’i de tanımıştı. Kendisinin 1982’de yazdığı “Nâzım Hikmet’in Düzyazı Sanatı/Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanı” incelemesinden bir alıntı.

    SVETLANA UTURGAURI

    Uzun zamandır tanıdığı bir arkadaşına, yeni tanıştığı bir kişiye, karşısına rastgele çıkan birine ve sorular sormaya hazırlanan nöbetçi bir polise “dinle kardeşim!” diye hitap ederdi.

    Yaşamının sonuna kadar bütün halkların, bütün ülkelerin kardeş olacağı günün geleceğine sarsılmaz bir biçimde inandı ve billur gibi, melodik, yenilikçi şiirlerinde tutkuyla “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” isteğini dile getirdi.

    İçinde insanlara karşı tükenmeyen bir sevgi, ekmeğini şerefiyle kazanan herkese iyi şeyler sunma isteği hüküm sürüyordu. Yalınlığı, yumuşaklığı, nezaketi ve cazibesi, olağanüstü çelik gibi iradesiyle içiçeydi.

    Özgür ruhlu bir insandı: Düşündüğünü söyler, her türlü kötülüğe açıkça karşı çıkarak istediğini yazardı.

    Türk’tü ve büyük bir bağlılıkla seviyordu halkını; ama yanındayken başka bir halk hakkında da kötü tek bir söz söylenemezdi. Milliyetçiliği kesinlikle yadsıyordu. Yalandan, ihanetten, ikiyüzlülükten, cimrilikten ve diğer insan zayıflıklarından da nefret ederdi.

    Ülkesindeki cezaevlerinde uzun yıllarını geçirdi. Kitapları yasaktı. Şiirlerini okumak insanların özgürlüğüne maloluyordu. Çetin bir kaderi olan bu adam daha yaşarken efsaneleşmişti. Adı şiirlerinde, düzyazısında, tiyatro oyunlarında somutlaşan, tam anlamıyla gerçekten kahramanlıkla dolu biyografisinin romantizmini taşır.

    Onun adı Nâzım Hikmet…

    O, Fransız Louis Aragon, Şilili Pablo Neruda, Kübalı Nicolás Guillén, İspanyol Federico García Lorca, Çek Vitezslav Nezval ve Alman Bertolt Brecht’den oluşan yenilikçi şairler kuşağından, geçen yüzyılın sanatsal çehresini pek çok açıdan belirleyen bir kuşaktan gelmektedir.

    Nâzım Hikmet’in yapıtları dünyanın pek çok ülkesinde okunuyor. Bu yapıtlar Türkiye’ye 1965 yılında “geri döndüler”. Tamamen yasaklanmalarının üzerinden yaklaşık çeyrek yüzyıl geçtikten ve şairin ölümünden iki yıl sonra “geri döndüler”. Onları yazan kişinin ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için geri döndüler.

    (Rusçadan çeviri: Prof. Dr. E. Zeynep Günal).

    Ekran-Resmi-2020-12-09-13.27.52
    Moskova’da Türkologlarla Nâzım Hikmet Moskova Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkologlarla. Sol başta Ekber Babayef, Nâzım’ın sağında koluna girmiş olan Lev Sta.
  • Beden makinesine, yedek parça niyetine

    Beden makinesine, yedek parça niyetine

    Hastalanmış ya da hasarlanmış bir beden parçasının sağlam olanıyla değiştirilmesi fikri ve bu düşünce çerçevesinde gerçekleştirilen deneysel girişimler çok eskilere dayanıyor. Ancak efsaneler ve mucizeler bir yana bırakılacak olursa, doku ve organ naklinin tarihçesi büyük ölçüde son 60 yılı kapsıyor.

    Tagliacozzi-379-018-001
    ‘İtalyan işi’ burun 1500’lü yılların ünlü tıp merkezi Bologna Üniversitesi’nde hocalık ve hekimlik yapan Gaspare Tacliacozzi, burnu hasar görmüş hastaları kendi geliştirdiği ‘İtalyan Metodu”yla tedavi ediyordu. Yöntem, hasarlı burnun hastanın kolundaki sağlıklı dokuya belirli bir süre sabitlenmesi esasına dayanıyordu.

    Üçüncü yüzyılda Kilikya’da yaşayan ve hekimlik yapan Cosmas ve Damian adlı ikiz azizlerin, bacağı ülser bir hastaya henüz ölmüş siyahi bir Etiyopyalının bacağını naklettiği söylencesi, Jacobus de Voragine tarafından yazılan The Golden Legend (Altın Efsane) adlı bir Ortaçağ kitabında anlatılır. Bu hadise ünlü bir yağlıboya tabloda da resmedilmiştir.

    16. yüzyılda Gaspare Tagliacozzi (1545-1599) çoğu kez bir savaş yarası nedeniyle burnunu kaybetmiş hastalara yine kendi kollarından kısmen kestiği deri parçası ile yama yapıyor; bu yama yeni yerine tutunana kadar 20 gün boyunca hastanın kolunu burnuna değecek şekilde bandajlarla sabitliyor ve yama tuttuktan sonra kolu ayırıyordu.

    1668’de bir köpeğin kafatasından bir insanın kafatasını tamir için yapılan ilk kemik nakli Hollandalı Job van Meeneren tarafından gerçekleştirilmiş, kayıtlara girmişti.

    18. yüzyılda tıbbın birçok dalıyla birlikte deneysel tıp ile de uğraşan İskoçyalı cerrah John Hunter (1728-1793) insandan insana diş nakletmeyi denedi.

    19. yüzyılda İsviçreli cerrah Jacques-Louis Reverdin (1842-1929), ince tabakalı serbest deri dokusunun nakledildiği yerde yaşayabildiğini keşfetti ve bu tür otojen (hastanın kendi bedeninden alınan) serbest deri yamaları, yanıklarda ve derin yaralarda kullanılmaya başlandı.

    1906 yılında, ilk kornea nakli Dr. Edward Zirm tarafından gerçekleştirildi.

    20. yüzyılın ilk yarısında, nakledilen organın alıcı beden tarafından niçin reddedildiği sorusuna cevap aranıyordu. Dikkatler, bağışıklık sisteminin temel çalışma prensiplerini aydınlatmak üzerinde yoğunlaşmıştı.

    Organ reddi sorunu

    1912’de organ nakli tarihinde önemli bir aşama kaydedildi. Georg Schöne homogreftlerin (başka bir insandan yapılan özdeş yama) başarısız olduğunu, aynı kişiler arasında yapılan ikinci denemede ise red cevabının çok daha hızlı bir şekilde geliştiğini keşfetti. Burada bağışıklık sisteminin lenfosit adı verilen hücreleri ve bu hücrelerin hafızaları söz konusuydu. Bu keşif, nakil yapılan bedenin red cevabını engellemek için “immün süpresyon” yani bağışıklık sisteminin baskılanması fikrinin doğuşuna önayak oldu. O yıllarda deri homogreftlerinin bir işe yaramadığı, başarısızlığın kaçınılmaz olduğu sanılıyordu. Nakledilen doku beslenme sorunuyla karşılaşıyordu.

    Alexis Carrel’in, kendisine 1912 Nobel Ödülü getirecek olan, kan damarlarını dikerek birleştirme tekniğini geliştirmesi ve bunun cerrahide kullanılması ise doku ve organ nakillerinin yolunu iyiden iyiye açtı.

    Adobe Express 2024-12-03 00.46.50
    Beyaz hastaya siyah bacak
    Cosmas ve Damian, Erken Hıristiyanlık döneminde Kilikya’da yaşadığına ve hastalarını ücretsiz tedavi ettikleri için azizlik mertebesine ulaştıklarına inanılan iki hekimdir. Master of Los Balbases’in “Bir Zangoç’un Rüyası: Aziz Cosmas ve Aziz Damian Bacak Nakliyle Mucizevi Bir Tedavi Uyguluyor” isimli 1475 tarihli ortaçağ tablosunda, hekimlerin bir hastanın bacağı yerine yeni gömülmüş bir Afrikalıdan alınan bacağı naklettikleri görülüyor.

    Öncü böbrek nakilleri

    Bir canlıda teknik olarak başarılı ilk böbrek naklini, Macar kökenli bir cerrah olan Emerich Ullmann, Viyana’da 1902 yılında bir köpek üzerinde gerçekleştirdi.

    1906’da Jaboulay tarafından gerçekleştirilen insan üzerindeki ilk iki böbrek naklinin birinde domuz, diğerinde ise keçi böbreği kullanılmıştı. Ernst Unger ise hayvanlar üzerinde 100’ün üzerinde deneysel nakil yaptıktan sonra, insan üzerindeki üçüncü ve dördüncü böbrek naklini 1909’da gerçekleştirdi; her ikisinde de böbrekleri maymundan almıştı. Bu erken dönem nakillerin hiçbirinde böbrek birkaç günden fazla çalışmadı ve hastalar kısa zamanda kaybedildiler. O tarihlerde başka bir seçenek yoktu; hemodiyalizin uygulanmaya başlamasına daha 38 yıl vardı.   

    Alexis Carrel’in hayvanlar üzerindeki deneysel çalışmalarının gösterdiğine göre, otogreft yani canlının kendi dokusunun kendisine naklinde kısmen başarılı olunsa da homogreft nakillerde sorun yaşanıyordu. Bulgular son derece cesaret kırıcıydı ve 1920’ler, hatta 1930’lar boyunca organ nakli konusunda belirgin bir ilerleme kaydedilmedi.

    1933 yılında Ukraynalı Sovyet cerrah Yu Yu Voronay, 6 saat önce ölmüş bir donörden alınan böbrekle ilk kez insandan insana böbrek naklini gerçekleştirdi. 1933-1949 yılları arasında dört nakil daha yaptı ve bunların tümünde başarısız oldu. 1950’lere kadar sözkonusu operasyonlar Batı dünyasından gizli tutulmuştu.

    Edward Zirm Kornea Nakli yapıyor
    Organ naklinin dönüm noktaları 1905 yılında ilk kornea naklini gerçekleştiren Doktor Eduard Zirm, ameliyattan sonra hastasının başında.

    1951’de Paris’te birbirinden ayrı iki ekip toplam dokuz böbrek nakli yaptı. Donörlerin çoğu giyotine giden suçlulardı. Hastalar günler içinde öldüler. Dokuzuncu vakada ise ilk defa donör canlı bir insandı. Bağışçı bir anneden çocuğuna aktarılan böbrek çalıştı çalışmasına ama, üç hafta sonra kötü haber geldi: Organ reddi ortaya çıkmış, çocuğun vücudu annesinin böbreğini bile kaul etmemişti.  

    U933426ACME
    II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’da Willem Kolff tarafından uygulanmaya başlayan hemodiyalizin kronik böbrek yetmezliğinde kullanımı ancak 1960’da mümkün olabildi. 1960’ların sonlarında dünyada sadece birkaç merkezde yapılabilen hemodiyaliz 1970’lerden itibaren yaygınlaştı.

    Bağışıklığın gizemi

    2. Dünya Savaşı sırasında Glasgow’daki yanık ünitesinde Peter Medawar, homogreftlerin başarısız olduğunu bir kez daha gözlemliyordu. Bu durum bağışıklık sisteminin bir cevabı olmalıydı. Medawar, Oxford’a döndükten sonra tavşanlar üzerinde deri homogrefti çalışmaları yaptı; niçin red geliştiğini araştırdı. İkiz hayvanlarda red olmuyordu. Sadece tek yumurta ikizi olarak bilinen ve genetik yapıları tamamen aynı olan idantik ikizlerde değil, birbirlerine ancak farklı zamanlarda doğmuş kardeşler kadar benzeyen fraternal ikizlerde de red gerçekleşmiyordu. Aynı zamanda aynı uterusta gelişen bu kardeşlerde birbirlerinin dokusuna karşı bir nevi tolerans gelişiyor olmalıydı ama nasıl? İkiz kardeşlerin kordon kanları anne karnında iken birbirine temas ediyor ve meydana gelen tolerans, yetişkinliklerinde de korunuyordu (chimerism). Böylece reddin sanıldığının aksine kaçınılmaz olmadığı bulunmuştu. Çalışmalarını sürdüren Medawar, deri greftinin nakledildiği bedende tetiklediği red cevabının bağışıklık sistemindeki mekanizmasını tanımladı. Bu keşif Peter Medawar’a 1960 Nobel Tıp Ödülü’nü getirecekti.

    Organ nakli tarihinde o güne kadar gerçekleşen başarısız girişimler sonucunda oluşan deneyim birikimi, önemli bir gerçeği işaret ediyordu: Vericiden alınan organın alıcı bedenin bağışıklık sistemi tarafından yabancı bir varlık olarak algılanarak reddedilmesine engel olmak için bağışıklık sistemini baskılamak gerekiyordu. Bu amaçla ilk başvurulan yöntem, radyasyon oldu. 1950’lerde kardeşler arasında yapılan bir kemik iliği naklinde, tüm vücut ışınlamasıyla başarıya ulaşılmıştı. Bu yöntem böbrek naklinde de bir süre kullanıldı ama, arzu edilen başarı yakalanamadı.

    Doku toleransının tanımlanmasından 14 ay sonra Joseph Murray ve ekibi, Ronald Herrick’ten aldıkları bir böbreği onun tek yumurta ikizi olan Richard’a Boston’daki Brigham Hastanesi’nde 23 Aralık 1954’te naklettiler. Bu tıp tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı; bir bireyden diğerine ilk kez başarılı bir organ nakli gerçekleşmişti. Cerrah Murray’in köpekler üzerinde deneysel tecrübesi vardı. Böbrek yetmezliğinden ölmekte olan hastanın tek yumurta ikizi vardı ve böylece nakledilen böbreğin red cevabı olmayacaktı. Nakil yapılan hasta Richard 8 yıl daha yaşadı. Bu arada evlendi ve iki çocuk sahibi oldu.

    1962’de yine aynı hastanede, hayatını kaybetmiş bir donörden alınan böbrek ilk kez bir hastaya yine Dr. Murray ve Dr. Hume tarafından nakledildi. Dr. Murray 1990 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü, kemik iliği naklini ilk kez hayata geçiren Dr. Donnall Thomas ile paylaşacaktı.

    OrNa 4
    Tarihe geçen öncüler Doktor Joseph E. Murray, (merkezde, yüzü kameraya dönük) Boston’daki Bent Brigham hastanesinde tek yumurta ikizleri Richard ve Ronald Herrick arasında gerçekleştirdiği böbrek nakli ameliyatı sırasında, 23 Aralık 1954. Bu operasyon, dünyanın ilk başarılı organ nakli olarak kabul ediliyor (üstte). Dünyada bir insana ilk kez kalp nakleden Güney Afrikalı cerrah Christiaan Barnard, ameliyat hakkında basına bilgi veriyor, 3 Aralık 1967. Dr. Bernard bu başarısıyla Time dergisinin 15 Aralık 1967 tarihli sayısına kapak olmuştu.
    AP_671210059
    1101671215_400

    İlk karaciğer ve akciğer nakilleri

    1963’te başarısız bir karaciğer nakli yapan Dr. Thomas Starzl, immün-süpresif (bağışıklık baskılayıcı) ilaçlarla çok daha başarılı sonuçlar almaya başlamıştı. Bağışıklığı baskılamak için önceleri imuran (azathioprine) ve steroid (kortizon) kullanılıyordu ama, bu konuda esas farkı yaratan 1983’te kullanıma giren siklosporin adlı ilaç oldu ve diğer organ nakillerinin de yolunu açtı. 1963’te ilk başarılı akciğer nakli Dr. James Hardy tarafından Mississippi’de gerçekleştirildi. 1966’da y ilk başarılı pankreas/böbrek nakli Dr. Richard Lillehei ve Dr. William Kelly tarafından Minnesota’da yapıldı. 1967’de ise ilk başarılı karaciğer nakli Dr. Thomas Starzl tarafından Colorado’da gerçekleştirildi. Dr. Donnall Thomas 1968’de ilk başarılı kemik iliği naklini literatüre kazandırıyordu.

    Ölümün yeni tanımı

    Organ nakli cerrahisi yaygınlaşıp geliştikçe, kendine özgü hukuki ve etik sorunları da beraberinde getirdi. Bunlardan en kritik olanı, ölümün tanımlanmasıydı. 1960’lı yıllarda teknoloji, beyin öldükten sonra bedenin suni destekle hayatta kalmasını sağlayabiliyordu. Dolayısıyla ölümü yeniden tanımlamak gerekti. 1968’de Harvard Tıp Okulu beyin ölümü komitesi, beyin fonksiyonlarının geri dönülmez biçimde yitirilmesini ölüm olarak tanımladı. Bu tanımlamanın organ bağışı bakımından kritik önemi vardı: Beyin ölümü tanımından önce ancak kalp atışları tümüyle durduktan sonra nakil organları alınabiliyordu; üstelik bunlar karaciğer ve böbreklerle sınırlıydı; oysa beyin ölümü tanımı kalp, pankreas, akciğerler ve ince bağırsaklar için de nakil imkanı sağladı.

    Kalp, kalp kapağı, akciğer, pankreas, ince barsak, kornea gibi birçok organ ve dokunun yegane kaynağının kadavra olduğu gözönüne alındığında, beyin ölümü tanımının önemi daha net anlaşılabilir.

    İlk kalp nakli

    Bir insana ilk başarılı kalp nakli Güney Afrika Cape Town’daki Groote Schuur Hastanesi’nde, doktor Chiristiaan Barnard tarafından 3 Aralık 1967’de gerçekleştirildi. Kalp cerrahı Barnard, kronik kalp yetmezliğinden hayatını kaybetmek üzere olan 53 yaşındaki Lewis Washkansky’e, bir trafik kazasında can veren 25 yaşındaki Denise Darvall’ın kalbini nakletti. Bağışıklık sistemi ilaçlarla baskılanan Washkansky’nin vücudu yeni kalbi reddetmedi. Ancak verilen ilaçlar onu enfeksiyonlara karşı korumasız bırakmıştı. Yeni kalbiyle hiçbir sorun yaşamayan hasta, ameliyattan 18 gün sonra çift taraflı zatürreden kaybedildi. İlk başarılı kalp naklini izleyen 1968 yılında 100 kadar operasyon yapıldı ama, bu sayı izleyen senelerde hızla düştü. Zira hastaların pek azı hastaneden taburcu olacak kadar yaşayabiliyordu.

    Organ reddine karşı kullanılan ilaçlar 1970’lerde daha başarılı sonuçlar vermeye başlayınca, nakiller daha güvenilir hale geldi. Dr. Barnard’ın 1970’lerin sonlarında kalp naklettiği hastalarından birçoğu yeni kalpleriyle beş yıldan uzun süreyle hayata tutundular. ABD’deki ilk başarılı kalp nakli ise Kaliforniya Palo Alto’da hayvanlar üzerinde deneysel kalp nakilleri yaparak bu alanda yetkinleşen kardiyotorasik cerrahi profesörü Norman Shumway tarafından gerçekleştirilmiş, 54 yaşındaki çelik işçisi Mikesperak ameliyatı izleyen 14 gün boyunca hayatta kalmıştı.

    1980’lerde bağışıklık sistemini baskılayarak organın alıcı vücut tarafından reddini engelleyen siklosporin kullanılmaya başlanınca, kalp nakillerinin başarı oranları büyük ölçüde arttı, bu nakiller tüm dünyada yaygılaştı. 1989’da ilk başarılı ince barsak nakli Dr. Olivier Goulet tarafından Paris’te gerçekleştirildi. 10 yıl sonra ise ilk başarılı el nakli Dr. Earl Owen ve Dr. Jean-Michel Dubernard tarafından Lyon’da yapıldı. İlk başarılı kısmi yüz nakli Dr. Bernard Devauchelle ve Dr. Jean-Michel Dubernard tarafından Amiens-Fransa’da 2005’te; ilk başarılı tüm yüz nakli ise İspanya’da Vall d’Hebron Hastanesi’nde 2010’da uygulandı.

    Türkiye’de ilk organ nakilleri

    Akif Taykurt, Siyami Ersek ve Mehmet Haberal: Yolu açan usta cerrahlar

    60’lı ve 70’li yıllarda ülkemizde ilk kalp ve böbrek nakillerini gerçekleştiren doktorların izinden giden cerrahlar önemli başarılara neşter attı. 2017’de tüm Türkiye’de 42’si akciğer, 3.342’si böbrek, ikisi ince bağırsak, 76’sı kalp, 1.446’sı karaciğer olmak üzere toplam 4.908 organ nakli ameliyatı gerçekleştirildi.

    Türkiye’de ilk organ nakli 22 Kasım 1968’de Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde Dr. Kemal Beyazıt tarafından yapılan kalp transplantasyonuyla gerçekleştirilmiş, fakat hasta ancak 18 saat yaşayabilmişti. 1967’de Güney Afrika’ya giderek Christiaan Bernard’ın yaptığı ilk kalp nakli hakkında incelemelerde bulunan Dr. Siyami Ersek (1920-1993), bunun hemen ardından İstanbul’da 27 Kasım 1968’de bir kalp nakli daha gerçekleştirmiş, ancak bu hasta da sadece birkaç gün hayatta kalabilmişti. 1963’te ülkemizde ilk açık kalp ameliyatını, aynı yıl ilk yapay kalp kapakçığı operasyonunu başarıyla uygulayan ve Avrupa’da aynı ameliyatta üç kalp kapakçığı değişimini yapmayı başaran öncü cerrahlardan Dr. Siyami Ersek; organ reddi nedeniyle çoğunlukla ölümle sonuçlanan, verici bulmaktaki güçlükler, yasal ve toplumsal sorunlar yüzünden dünyada da hızı kesilen kalp nakli ameliyatlarına devam etmedi. Ancak, kalp nakilleri bu öncü cerrahın yanında yetişen öğrenciler tarafından sonraki yıllarda başarıyla gerçekleştirilmeye başlandı.

    siyahierkek
    Siyami Ersek ve çocuk hastalar Christiaan Barnard’ın ilk kalp nakli ameliyatından sadece bir yıl sonra, 1968’de Türkiye’de yapılan iki kalp transplantasyonundan birini gerçekleştiren Dr. Siyami Ersek, kendi idaresinde kurulan ve bugün de ismini taşıyan hastanede, çocuk hastalarıyla.

    İlk başarılı nakiller

    1970’te Hacettepe Üniversitesi’nde genel cerrahi ihtisası yapmakta olan Dr. Mehmet Haberal köpekler üzerinde deneysel çalışmalara başlamıştı. Dr. Haberal, 3 Kasım 1975’de Türkiye’deki ilk başarılı organ nakline imza atmayı başardı. Ankara’daki Hacettepe Üniversitesi’nde anne Mürüvet Çalışkan’dan alınan böbreğin 14 yaşındaki oğlu Bahtiyar’a, Prof. Dr. Mehmet Haberal ve ekibi tarafından nakledilmesi, binlerce kronik organ hastasının yaşamında ve Türk tıp tarihinde dönüm noktası olacaktı. Bahtiyar, yıllardır diyalize bağlı olarak yaşıyordu. Hacettepe Hastanesi’nde tedavi gördüğü sırada Prof. Dr. Haberal ve ekibinin yaklaşık 6 saat süren operasyonuyla böbrek Bahtiyar’a başarıyla nakledildi. 

    MehmetHaberal
    Haberal ve ekibi Türkiye’de canlıdan ve kadavradan doku-organ nakli çalışmalarının öncü isimlerinden Dr. Mehmet Haberal, ekibiyle bir ameliyat gerçekleştiriyor.

    Türkiye’de doku ve organ nakli çalışmalarının miladı olarak kabul edilen olay, ülkemizde büyük bir “tıp başarısı” olarak tarihe geçti. Ameliyat sonrasında eskisinden daha sağlıklı ve mutlu bir hayata “merhaba” diyen Bahtiyar, beş yıl sonra yine böbrek yetmezliği yüzünden hayata veda etti. 

    Çalışmalarını sürdüren Dr. Mehmet Haberal, yine Hacettepe’de, 10 Ekim 1978’de, Türkiye’de organ bağışı mevzuatı henüz bulunmadığından Eurotransplant’tan temin edilen organla, ülkemizde kadavradan ilk böbrek naklini de gerçekleştirdi. Dr. Haberal ve ekibi, 8 Aralık 1988 tarihinde ise Türkiye’nin ilk karaciğer nakli ameliyatını, Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı Hastanesi’nde yaptı.

    1990’da Dr. Haberal başkanlığında Türkiye Organ Nakli Derneği kuruldu. Bu dernek kongreler, panel ve sempozyumlarla bilimsel faaliyetlere katılmasının yanında, halk eğitimi amaçlı televizyon ve radyo programlarının hazırlanmasına ön ayak oldu, organ nakli kampanyaları yapılmasını sağladı. 1988’de dünyada canlı donörden kısmi karaciğer nakli uygulamaları başladı ve Türkiye’de de ilk kez Mart 1990’da annesinin karaciğerinin bir kısmı bir çocuk hastaya Dr. Haberal ve ekibi tarafından nakledildi.

    Yasal ve etik çerçeve

    3 Haziran 1979’de Türkiye’de ilk organ bağışı yasası çıktı. 2238 sayılı Türkiye Organ Nakli Kanunu; organ ve doku bağışı, bunların saklanması, aşılanması ve nakli konularını düzenliyordu. Yasanın çıkmasından kısa bir süre sonra 27 Temmuz 1979’da yine Dr. Mehmet Haberal ülkemizde ilk kez yerli kaynaklı kadavradan böbrek naklini Hacettepe’de gerçekleştirdi. Diyanet İşleri Yüksek Kurulu 6 Mart 1980 tarihli ve 396 sayılı kararında organ naklinin İslâmi kurallara uygun olduğuna hükmetti. 4 Eylül 1980’de Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı kuruldu. 21 Ocak 1982 tarihli, 2594 sayılı organ nakli ve bağışı hakkındaki kanun ise “doğal afetlerden veya bir trafik kazasından sonra ölen kişinin yakınları bulunamazsa, bu kişinin organları onay almaya gerek olmadan bağışlanabilecektir” şeklinde değiştirildi. Bugün organ nakilleri bu kanun uyarınca yapılmaktadır.

    Türkiye’nin değişik illerinde organ nakli merkezleri kuruldu ancak tüm dünyada olduğu gibi organ bekleyen hasta sayısı çok, bu hastalara nakledilebilen organ sayısı yetersiz. Karaciğer hastaları için hemodiyaliz gibi alternatif bir tedavi şansı da bulunmamaktadır. 1994’de Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği (ONKKD) kuruldu. Böbrek, karaciğer, kalp, immünoloji danışma kurulları kurarak organ temin ve dağıtımındaki esaslarını belirledi. 2000 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi başlatıldı. Bu sistemin amacı, ülke genelinde organ ve doku nakli hizmetleri alanında çalışan kurum ve kuruluşlar arasında gerekli koordinasyonu sağlamak, kısıtlı imkanlarla temin edilebilen bağış organ ve dokuları, bilimsel kurallara ve tıbbi etik anlayışına uygun olarak, adaletli bir dağıtımla, en uygun hastalara, en kısa süre içerisinde naklini sağlamaktı.

    Türkiye’de bugün böbrek nakli yapılan merkez sayısı 28’e, karaciğer nakli yapılan merkez sayısı ise 16’ya erişmiştir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2017’de tüm Türkiye’de 42’si akciğer, 3.342’si böbrek, ikisi ince bağırsak, 76’sı kalp, 1.446’sı karaciğer olmak üzere toplam 4.908 organ nakli ameliyatı gerçekleştirildi. Ayrıca günümüzde Türkiye’de organ nakillerinin yanısıra; kalp kapağı, kornea, kemik, kemik iliği ve tendon gibi doku nakilleri de başarıyla yapılmaktadır (Son yıllarda ülkemizde gerçekleştirilen, kimileri etik tartışmalarla kimileriyse ulaştıkları başarılı sonuçlarla gündeme gelen kol-bacak gibi ekstremite nakilleri ile kısmi ya da tam yüz nakillerine ayrı bir yazı konusu olabilecek geniş kapsamları nedeniyle bu yazıda yer verilmemiştir).