Etiket: Sayı:48

  • Tarihin de bir tarihi, ‘Sahafnâme’si var…

    Tarihin de bir tarihi, ‘Sahafnâme’si var…

    Yazarımız Emin Nedret İşli’nin son kitabı Sahafnâme çıktı. Meslekte 40. yılını dolduran yazarımızı en yakından tanıyanlardan biri, 33 yıllık arkadaşı ve ortağı sahaf Püzant Akbaş. Yol arkadaşının gözünden Emin Nedret İşli, onun sahaflık tutkusu ve Sahafnâme kitabı…

    SAHAFNÂME, Emin Nedret İşli, Kırmızı Kedi Yayınevi, 210 sayfa, 28 TL.

    Yayın Kurulu üyemiz ve “Sahaftan” köşemizin yazarı Emin Nedret İşli’nin son kitabı Sahafnâme çıktı. İşli’nin meslekteki 40. yılında ortaya koyduğu eser, Türkiye’de sahaflık alanında önemli bir yer tutuyor ve toplumumuzdaki bu kültürün tarihini de aydınlatıyor. Giriş yazısından sonra Mazruf, Kitaphane, Portre ve Efemera olmak üzere dört bölümden oluşan kitap, esas olarak sahafiye malzemelerin hikayesine odaklanmış. Giriş yazısında ise İşli, sahaflığı “kağıt arkeologluğu” olarak tanımlıyor. Emin Nedret İşli’nin ortağı, 33 yıllık arkadaşı sahaf Püzant Akbaş ile sahaflığı, Emin Nedret İşli’yi ve yeni kitabını konuştuk.

    On yıllardır devam eden birliktelik söz konusu. Siz Emin Nedret İşli’yi en iyi tanıyanlardan birisiniz. Bize biraz İşli’yi ve sahaflık tutkusunu anlatır mısınız?

    Hakikaten Nedret’in hayatında en büyük tutkularından biri sahaflıktır, kitaptır. Bizim  dostluğumuz 1986 yılına kadar uzanır. Ben rahmetli Madam Venetya Konstantinidou’nun dükkânında sahaflığa başladım. Ondan önce de üniversite yıllarında kitap toplardım. Ama profesyonel olarak bakmıyordum işe. 1986’da ticareti bıraktım ve profesyonel olarak sahaflık işine girdim. 1988-1989’du; beraber çalışmaya Nedret’in de o dönem beraber çalıştığı Librarie de Pera (Beyoğlu Kitabevi) şirketinde başladık. Ben dükkân kısmını idare ediyordum, Nedret ise kitap kısmını. Onun Eski Türkçe’si hakikaten çok iyidir, kitap bilgisi keza… Nedret sahaflığa Beyazıt sahaflarında başlamış. Kendisi 1959 doğumludur ama 70’li yıllarda bu işe başlarken, lise yıllarında abisiyle birlikte sahaflarla içiçe, çok yoğun bir kitabiyat hayatı var zaten.

    Dostluğumuz daha da pekişti tabii zamanla. 1997’ydi; Nedret Librarie de Pera’dan ayrıldı, Yapı Kredi kitap kısmında çalışmaya başladı. Ben de 2001’de Librarie de Pera’dan emekli olduktan sonra “haydi gel bu işi beraber yapalım” dedik ve Turkuaz Kitapçılığı kurduk. Tabii Nedret benden biraz daha iyidir. Yazma konusunda çok çok iyidir. Oturur yazar. Bu kitabın (Sahafnâme) yapılması çok iyi oldu bence. Çünkü sahafların yazarlık alanını gösteren bir kitapçık elde ettik. Bunun içinde sahaflığın ne kadar güzel yapıldığını, edebiyat tarihimizde ne kadar özel bir yer tuttuğunu gösteren kısa anlatımlar var. Nedret zaten çok güzel konular seçer. Birkaç konu alır, oturur ve çalışmaya başlar; sonra onları tek tek yazıya döker. Öyle güzel bir huyu var onun; yazabilme huyu. Bu alanda tahsillidir zaten, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı. Dolayısıyla o Türk dili; ben Ermenice, Rumca, İngilizce, yabancı lisanlar…

    Teşekkür Püzant Akbaş, “sahafların böyle kitaplar yazması gerekir” diyor ve Emin Nedret İşli’ye teşekkür ediyor.

    Nedret ile çok iyi tamamlarız birbirimizi. Ben onun “Osmanlıca” işlerine hiç karışmam. O kadar güvenirim ki kendisine, onun bilgisine… O da bana aynı şekilde, benim Ermenice işime hiç karışmaz. Tabii birbirimize danışırız kendi alanımızda, birbirimizin alanında… Bu işi, sahaflığı, Nedret’in de dediği gibi “nağme” gibi yapıyoruz…

    İşimizi seviyoruz; 32 senedir bu işi yapıyorum. Bu iş insanı öyle büyük para sahibi yapmaz ama keyif verir. İşin size verdiği tat çok güzeldir. Bir kitap bulsam ben, aradığım bir kitap olsa bu, bana o kadar güzel etki eder ki… Ben tek bir Ermenice yazma için buradan kalktım ta Kemaliye’ye Eğin’e gittim, gençliğimde.

    Turkuaz’a gelince… Turkuaz hakikaten uluslararası akademik çalışmalarda; Türkçe, Eski Türkçe, bilhassa Osmanlılar’ı anlatan yabancı kitaplarda çok iyi durumdadır. Onlara, bilhassa Japon üniversitelerine, Amerikan üniversitelerine, Avrupa üniversitelerine nadir Eski Türkçe kitaplar konusunda bir başvuru kaynağıdır burası. Bunlardan kim yararlanmak isterse bize müracaat eder. Dünya çapında araştırmacılara, akademisyenlere kaynak sağlarız; bazen de bize bilgi danışırlar Amerika’dan, Japonya’dan. Türkiye, Osmanlı ve Bizans konusu, Ermenice araştırmalar bizde öne çıkan konulardır.

    Kağıt arkeoloğu Emin Nedret İşli, giriş yazısında tutkunu olduğu mesleği sahaflığı “kağıt arkeolojisi” olarak tanımlıyor.

    Sahaflık bir tutku mesleği. Kitabın hemen başındaki giriş yazısında Arslan Kaynardağ’dan bir alıntı var. “Mesleğin manevi zevki”nden sözediyor. Nedir bu tam olarak?

    Arslan Kaynardağ, bilhassa Beyazıt sahafları… Nedret’in gençliğinde sahaflığa başlamasına önayak olmuş sahaflardır bunlar. Arslan Kaynardağ’lar, İsmail Özdoğan’lar, Nedret’in hayatında önemli yer tutar. Benim de hayatımda Madam Venetya’nın, Madam Nomidis’in oluşu gibi… İsmini saydıklarımızın hepsi rahmetli oldu şimdi.

    Sahaf, araştıran, bulan ve gelip müşterisine onu ulaştırandır. İkinci el kitapçılıktan başkadır. Siz diyelim gelirsiniz sahafa, dersiniz “ben filanca araştırmayı yapıyorum bana nasıl yardımcı olabilirsiniz?” Biz de önce elimizdekini sunduktan sonra deriz ki “bundan sonra ne kadar vaktiniz var?”. Ve o süre zarfında tüm eksikleri tamamlamaya çalışırız. Yardım, sahafın öncelikli işidir. Yazara da, araştırana da, kitap sevgisi olana da… Ben de Nedret de böyleyiz; sizin mesela çalışma alanınızda elimize geçen herhangi bir şeyi size ulaştırmayı görev biliriz.

    Sahafın bilmesi gereken şeyler vardır sonra… Benim de Nedret’in de evinde çok güzel birer kütüphanemiz vardır. Tutkumuz büyüktür; sözkonusu olan binlerce kitaptır. Ben hayatımda hiçbir zaman hiçbir kitabı zararlı görmedim. Onun yanında, gravürler, haritalar, dergiler, kitaplar, yazılı-basılı ne geçmişse elimize, buradadır, Turkuaz’dadır. Biraz da insanları bu işe alıştırabilmektir, sevdirebilmektir buranın gayreti.

    Burası yayıncılık da yapan, müzayedeler mezatlar da düzenleyen, sahaflığı tam anlamıyla gerçekleştiren bir kurum. İşli’nin son kitabı Türkiye’de sahaflık alanında neyi temsil ediyor?

    Sahafnâme’de, “Bir kitap kurdunun metruk olmayan evrakından” deniyor zaten. Evrak hakikaten çok mühimdir. Bugüne kadar çok şey yakılmış, kâh imha edilmiş kâh SEKA’ya gönderilmiştir. Bunlara yazık günah olmuştur. Bizim gözümüzde bu, bir cinayete bedeldir.

    Ben 69 yaşındayım. Önümüzdeki zaman ne gösterecek bilemem tabii, onu yukarıdaki bilir.

    Nedret’in elinde daha bu kitabı devam ettirebilecek çok malzeme var. Onun çalışmaları zaten bununla sınırlı değil. Kitap, bu mesleğin dününü-bugününü biraraya getiriyor.

    Nedret’le o kadar çok hikayemiz var ki… Zaten bütün hafta sabah 10.30-11.00’den akşam saat 06.00’ya kadar hayatımız beraber geçiyor. Birbirimize de bunları anlatırız. Bazen güzel şeyler, bizi güldüren şeyler bazen de üzen şeyler.

    Mesela ben size henüz 15-20 gün önceki bir şeyi anlatayım. Ben burada oturduğum yerde rahatsızlandım. Tansiyonum yükseldi, şeker… Bir gıda zehirlenmesi oldu aslen. Terledim. Nedret koridorda gidip geliyor, ben onu görüyorum o beni görüyor. “Püzant neyin var?” dedi bana. “Nedretciğim” dedim, “hemen aşağı in, bizim girişteki doktorları al gel”. Bizim aile doktorlarımız var orada. İki dakika sonra doktorlar yanımdaydı. Kendisi de burada başımda bekliyor. Her şeyimi çıkardı benim üzerimden, saatimi, onu bunu falan. Ambulans çağrıldı. Ambulansta yanımdaydı; akşam beni hastaneden çıkarana kadar başucumdaydı. Yoldaşız biz birbirimize.

    En nadir malzemeler

    Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Tanzimat paşalarından şair, yazar ve devlet adamı Sami Paşazade Sezai Bey’e gönderdiği bir resmi. Resimde “Sergüzeşt müellifi Sezai Bey Efendi’ye: Resmim pişgâh-ı dêha’nda durdukça Osmanlı edebiyatında şâh-eserler ilavesini senden musırrâne taleb eyler.” diye not düşülmüş. Kitapta, Emin Nedret İşli’nin “hiç bilinmeyen ve hiçbir yerde yayınlanmamış” diye eklediği bunun gibi birçok nadir sahafiye malzeme fotoğrafı ve hikayesi birlikte yer alıyor.

  • İşgal İstanbul’undan Paris’e bol dedikodulu bir mektup

    İşgal İstanbul’undan Paris’e bol dedikodulu bir mektup

    Köklü Türkgeldi ailesinden hariciyeci Âli Türkgeldi, 1921’de Paris’e göreve gider. Yaşar Şadi’nin, yakın arkadaşı Âli Bey’e yazdığı ve İstanbul’daki yazar, şair, bürokratlar arasında yaşananları dile getirdiği kısa ama bol dedikodulu mektubu, işgal İstanbul’unun entelektüel atmosferine ayna tutan bir belge niteliğinde.

    Mabeyn Katibi ve sadaret Müsteşarı Ali Fuad Türkgeldi’nin ailesi hariciyeci, siyaset mensubu, tarihçi insanlar yetiştirmiş İstanbullu köklü bir ailedir. Âli Türkgeldi ünlü bir hariciyeci, Celal Türkgeldi ise hukukçu ve siyaset adamıdır.

    Ailenin konağı pek çok ünlü şahsiyetin gelip gittiği, bahçesinde oturup yemekler yediği bir toplantı mekanıdır. Yazarlar, şairler, Osmanlı bürokratları özellikle Sadaret müsteşarı Ali Fuad Türkeldi’ye saygı için konağa gelip gitmektedirler. İbnülemin Mahmud Kemal İnal da bu ziyaretçiler arasındadır. Kendisi de eski bir Bâb-ı âli mensubu ve  tarihçi olan Ali Fuad Bey’in çocuklarının hamisi gibidir İbnülemin.

    Sadaret Müsteşarı Ali Fuat Türkgeldi’nin hariciyeci oğlu Âli Türkgeldi.

    Sohbetlere katılan kişiler arasında genç yaşta vefat etmiş, yayımlanmış bir kitabı olmamasına rağmen şair olarak kabul gören, Şirket-i Hayriye inspektörlüğü başkitabeti görevini yapan Yaşar Şadi Bey de bulunmaktadır. Yaşar Şadi Bey, İstanbul’da doğup bu kentte ölmüş, bekâr, mizahi şiirler de kaleme alan biridir. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i “taklid” ederek ünlü kişilerin elyazı
    örneklerini toplayıp “Hutut-ı Meşahir” isimli bir hatıra defteri oluşturmakla ünlüdür. Bu konuya çok sinirlendiği anlaşılan İbnülemin, Yaşar Şadi’nin biyografisini yazdığı Son Asır Türk Şairleri kitabında bu işi onun ünlü şahsiyetlerle tanışma ve onların meclisine girebilme adına başladığını yazarak tenkid eder. Hatta Son Asır Türk Şairleri’ni hazırlarken “Bu eseri tertibe başladığım esnada tercemei hallerini istediğim şair ve nazımlardan ilk getiren Yaşar Şadi idi. Garibdir ki ilk giden de o oldu” diyerek, şairin erken ölümü ile adeta alay eder.

    Âli Türkgeldi’nin erken yaşta hayatını kaybeden şair arkadaşı Yaşar Şadi Bey.

    Âli Türkgeldi, bu aile toplantılarına sıkça gelen Yaşar Şadi’nin yakın arkadaşıdır. Galatasaray Lisesi’nden mezun olup çeşitli elçiliklerde görev yapmış, Tahran Büyükelçiliği sırasında (1955) vefat etmiştir. Lise tahsili sonrası 1913’te Paris Siyasal Bilgiler okulunu bitiren Âli Türkgeldi aynı yıl Paris Büyükelçiliği 3. katibi olarak hariciye kariyerine başlamıştır. 1. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’a dönen Âli Bey bu dönemden pek çok şair, edebiyatçı, yazar ile dost olmuştur. 1921 yılında tekrar Paris’e görevle giden Âli Bey’e arkadaşı ve dostu şair Yaşar Şadi bir mektup gönderir. İstanbul’da yaşananları anlatan, kısa ama bol dedikodulu mektup bu ilişkiler hakkında ilginç bilgiler içermektedir.


    Paris’te görevde bulunan hariciyeci Âli Türkgeldi’ye, dostu şair Yaşar Şadi tarafından 1921’de yazılan ve işgal İstanbulu’nun aydın çevrelerinde yaşanan çekişmelere değinen mektup.

    MÜTAREKE DÖNEMİNDE İSTANBUL

    ‘Nereye baksam güzel dolu, yeni yeni yavrular hâsıl oldu’

    “26 Kanunevvel 1921

    Pek muhterem beyim efendim,

    Teşrifinizden sonra bir iltifâtnâmenize nail olabilir ümidin- deydim. Ahaveyn efendilerimize mektub irsâl buyrulmuş fakat bendenize gönderilmedi. Yalnız vâlid-i macidlerine gönderilen mektubda selâm-ı âlinizle bekâm oldum. Ne âlemdesiniz? Lehül-hamd âfiyettesiniz. Bu haberi aşmakla biz de şâd-kâmız. Her hafta devlethaneye geldikçe esnâyı sohbette müteaddid defalar sizi yâd ediyoruz. Kulakları çınlasın derim. Peder beyefendi ile Celâl Bey şâhid-i âdildir pek göreceğim geldi. Bilmem efendim de aynı hislerle mütehassıs mıdır? Bilmem burada erbâb-ı hüsn mü çoğaldı yoksa benim gözümün açlığı mı artdı? Nereye baksam güzel dolu, yeni yeni yavrular hâsıl oldu. Bunları gördükçe hele güzeştegân-ı şuaram ile müsadif veya müşerref oldukça daima zât-ı âlinizi anarım. Oralarda ne var ne yok, mahabib çok mu, meclisiniz de bulunanlar var mı? Mahmud Kemâl Bey, Senaî Bey oğlumuza darılmış, hiç görüşmüyorlar. Bilmem zavallı âşıkın kalbi yanıyor mu? Bizim Hamami-zâde İhsan Bey, Senaî’ye sebebini sormuş. Mahmud Kemâl Bey’in pek fazla tahakkümü ve fevkalâde kayd altına alması imiş. Hudâ âşıkın muini olsun. Osman Münir Bey’de günden güne kesb-i târavet ediyor. Hudâ onu da birader bey’e bağışlasın. Ali Emirî Efendi ile Ali Kemal Beyin şiddetle arası açıldı. Birbirine makalelerle en ağır sözleri sarf ediyorlar. Emirî Efendi’nin yazdığı tuhaf ve mecnunane makalatı bayılmak derecesinde gülmekle okuyoruz. Nihayet Matbuat Müdüriyeti nazırın emriyle suret-i hususiyede bu çirkin makaleleri men’ etti. Şimdilik bu kadar malumat kâfi. İltifatnâmenizi beklerim. Arz-ı hürmet ve hasret ederim birader-i necabetmeâbım efendim. 26 Kanunevvel 37 [26 Aralık 1921]

    Yaşar Şadi

    Adres: Malum Şirket-i Hayri- ye Enspektörlük Başkatibi”.

  • Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Türkiye’deki öğrenci gösterileri, Paris ve dünyadaki protesto hareketleriyle eşzamanlı başladı. Başlangıçta siyasal iktidar tarafından -bugün inanılmaz ölçüde demokratik gözüken- yumuşak bir tutumla karşılaştı. ABD 6. Filosu’nu protesto gösterileri ve Vedat Demircioğlu’nu öldürülmesiyle radikalleşen hareket, kalıcı bir miras bırakamasa da bir dizi yeniliğin hazırlayıcısı oldu.

    Her şey süt liman gözüküyordu. 1965 seçimlerinde tek başına güçlü bir iktidar kuran Adalet Partisi, zaten 1969’da da iktidar olacaktı. Çeşitli ağır sanayi yatırımlarıyla ekonomi şaha kalkmış, kente yeni gelenler hem iş hem de iyi kötü başlarını sokacak bir yer bulabilmişlerdi. Ortalıkta bir kriz olduğunu söyleyecek bir Allah’ın kulu yoktu. Pastanın büyümesinden kimlerin ne kadar nasiplendiği ise ayrı bir konuydu.

    1961 Anayasası ile bir özgürlük sarhoşluğu yaşandığı söylense de köylüler tepkilerini gösteriyor, “Doğu mitingleri”nde vatandaşlık haklarından dem vuruluyor, işçiler de grevlerle hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Sonraları siyasi tarihimiz açısından önemli bir gelişme olarak kabul edilecek Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği genel sekreterliğinden istifası da, iktidar katındaki gerilimlere bir işaretti. Bir yıl sonra da TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli, Celal Bayar’ın desteği ile Demokratik Parti’yi kuracaktı.

    68 sakin başlamıştı ama görüş mesafesi kapalıydı. Gazeteler bir yandan birinci sayfadan Paris’te yapılacak Vietnam görüşmelerine yer verirken, yavaş yavaş çeşitli ülkelerde öğrenci olayları da sütunları işgal etmeye başlıyordu. 9 Mayıs’ta sürmanşet: “Paris: Öğrenci-polis çatışmalarında 1000 kişi yaralandı”. Altta De Gaulle’ün boy resmi, bir de not: “Ekim’de Türkiye’ye gelecek olan De Gaulle’ün boyuna göre yatak yapılıyor”. Oysa olaylar öyle hızlı gelişmekteydi ki, De Gaulle’ün yatağa girecek vakti yoktu! İçerde iki sütunluk bir yazı göze çarpıyordu: “Franco’ya karşı işçi ayaklanıyor”.

    Her ne kadar 21 Mayıs 1968’te İlahiyat Fakültesi’nde sağcı öğrenciler dekanı feci şekilde dövmüş ve ancak diğer öğrenciler sayesinde dekan kurtarılmış ve ardından 300 ilahiyatlı öğrenci fakülteyi basıp işgal etmişse de, bu olay “münferit” kalmıştır.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Başlangıç: Üniversite işgalleri 1968’in Haziran’ında çeşitli üniversitelerde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı.

    9 Haziran’da ise Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgal başlar. 10 Haziran’da sağcıların kontrolündeki İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, üniversitede reform isteyen bir dilekçeyi rektörlüğe sunar. Ertesi gün gazetelerde bir yanda Paris’te “Kanlı olaylar yine başladı” denirken, komşu sütunda “Öğrenci hareketleri genişliyor: Hukuk Fakültesi de işgal edildi” başlığı görülür. “Sağ-sol yok, boykot var” tabelası biraz da geleneksel öğrenci derneklerine bir tepkiyi dile getirse de, ertesi gün başka fakültelerin de katılımıyla bu tabela ortadan kalkar. Artık sol da vardır, boykot da vardır.

    Tarihe geçen siyasi yorumlar!

    İktidar yönünden gelen ilk tepkiler ılımlıdır. Vali Vefa Poyraz “Üniversitedeki boykot olayı üniversitenin iç işidir. İdareyi ve polisi ilgilendirmez. Bizim herhangi bir müdahalemiz düşünülemez”; Başbakan Demirel ise “Dünya bir garip dünya oldu, belki garip dünya oldu demek de doğru değil dünya yeni ufuklara doğru giden bir dünya oldu. Bu dünyanın yeni ufuklara doğru ne kadar gittiğini, nereye varacağını bunların nelere malolacağını kestirmek güç. Ama gerçek şu ki dünyada yeni görüşler yeni fikirler, derinliğine bakılması lâzım gelen bir takım hâdiseler cereyan ediyor” gibi, bugün nereden nereye geldiğimizi gösteren tarihsel demeçler vereceklerdir!

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Öğrenci ve gençlik hareketleri Türkiye’de öğrenci hareketinde özellikle 1965’ten itibaren ciddi artış vardı. Ancak asıl sıçrama Mayıs 1968’de tüm dünyada görülen hareketlilik ile birlikte yaşandı ve işçi gençlik arasında da yayıldı.

    Reform mu, devrim mi?

    Birkaç yıl sonra 12 Mart 1970 askerî müdahalesinin ünlü başbakanı olacak olan Nihat Erim ise Meclis’te şöyle demektedir: “Bu bir patlamadır. Genç kuşağın patlamasıdır. Gençliğimiz esasında yerden göğe haklıdır”!

    İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz ise diğer fakülte taleplerinden faklı olarak “eğitimde ilkokuldan başlayan bir devrim istediklerini” belirtmektedir. En radikal tutumu takınan Harun Karadeniz, “Bugünkü eğitim düzeni, burjuva düzeni, burjuva eğitim düzenidir. Öğrenciler kapitalist dünya için bir robot, bir üretim aracı olarak yetiştirilmek istenmektedir. Tüm öğretim kurumlarında ülke gerçekleri ile bağdaşmayan bilgiler okutulmaktadır” diyordu.

    İstanbul Üniversitesi yöneticileri kapıda işgalci öğrencileri temsilen konsey tarafından karşılanmış ve birlikte rektörlük binasına gidilmişti! Rektör Egeli burada yaptığı konuşmada “Düşündüğümüzün dışında bir netice olmadı. Ancak bu kadar rahat, bu kadar anlayışlı bir hava içinde bitebilirdi. Sâkin ve hızlı çalışma ile olumlu sonuçlar alabiliriz” demişti.

    Yönetimin, dünyadaki benzer olaylara göre hareketi kazasız belasız geçiştirdiklerine sevindikleri anlaşılmakta. Öğrenci talepleri ise örneğin İstanbul Üniversitesi’nde kapsamlı bir reform tasarısı olarak kitapçık halinde basılmıştır. Köhnemiş geleneksel üniversite anlayışı yerine Batı’daki taleplere benzer, yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sisteminin ayrınıtılandırıldığı bir tasarıdır bu.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Antiemperyalizm, tam bağımsızlık Eylemler arttıkça kullanılan semboller de kitleselleşiyordu. 6. Filo protestosu ile birlikte Temmuz’dan itibaren “antiemperyalizm” ve “tam bağımsızlık” vurgularda birinci sıraya oturur oldu.

    Ancak öğrenci olaylarını basit bir üniversite hoşnutsuzluğu ile sınırlı görmek mümkün değildi. Üniversite haberlerinin yanında gazetelerde şunları okumak da mümkündü: “… dün giden yıkım ekipleri, bir gecekonduyu yıktıktan sonra, 3 bin kişinin saldırısına uğrayınca, yıkım işinden vazgeçmek zorunda kalmıştır… Toplum polisi olaya müdahale edememiştir.”

    Öte yandan özgürlükler açısından Türkiye elbette bir cennet değildi. Mayıs ortasında gazetelerde şunları okuyabilirdiniz: “TİP’in İstanbul ve Ankara’daki toplantıları tecavüze uğradı: Üçü ağır, dokuz yaralı var”. TİP’in bir kahve toplantısı, yüzlerce kişinin taşlı sopalı saldırısına uğramıştı.

    Üniversite işgali, çeşitli hak arayışlarına etkin bir sesini duyurma şekli olarak yaygınlaştı ve eşzamanlı olarak Temmuz başında Derby fabrikasında grevde olan işçiler fabrikayı işgal ettiler. Daha önce rastlanmayan bu eylem biçimi, Demir-Döküm ve Hisar Çelik gibi fabrikalara da yayıldı.

    68 denince nedense yalnızca öğrenci hareketleri akla gelir. Oysa işçi hareketindeki bu yayılım, başlangıçta kendi ölçeğinde Batı’daki kadar radikal olmayan öğrenci hareketinin ardından “idare ve polis” tarafından aynı anlayışla karşılanmaz. İstanbul’un hemen kıyısındaki grevler, artık bir fabrika işgali ihtimaliyle birlikte düşünülür olur. 68’in bu dalgası, hükümetin sendikalar kanununu değiştirme niyeti üzerine patlak veren 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla zirvesine varacaktır.

    ABD 6. Filosu ve gösteriler

    Dünya ölçeğinde Vietnam Savaşı vesilesiyle yükselen anti-emperyalist duyarlılığı sınarcasına, o güne kadar sakin bir şekilde tatillerini geçirdikleri İstanbul limanına gelen Amerikan 6. Filosu, siyaseten düşük profili başlayan Türkiye 68’inin kana bulanmasına ve gençliğin hızla radikalleşmesine yol açtı. Yapılan protestoları engellemek için İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci yurdunu polisin basması sonucu bir çok öğrenci yaralandı. Baskından sonra infial halinde olan öğrenciler önce Taksim’e çıkarlar, ardından Dolmabahçe’ye inerek Amerikan askerlerini denize atarlar.

    Olaylar artık hızlanmıştır. Yurt baskınında hastaneye kaldırılan Vedat Demircioğlu’nun, 6. Filo’nun gidişinden iki gün sonra öldüğü bildirilir. Öğrenciler ilkin Vilayet’e sembolik bir yürüyüş yaparlar; ardından büyük bir kitle Cağaloğlu’nda kortejin yolunu kesen polisle çatışır.

    Eğitimde reform talebiyle sakin başlayan üniversite gençliği olayları, fabrika işgalleri ve anti-Amerikan gösterilerle hızla siyasallaşır. Başbakan Demirel’in üniversite işgalleri karşısındaki ılımlı tavrı, yerini “idare ve polisin himmeti”ne bırakır.

    Geçmişteki güdümlü çeşitli gençlik hareketlerinin ardından (Tan Matbaası’nın basılması gibi) 27 Mayıs 1960 darbesi arifesindeki öğrenci olayları ile farklı türden bir siyasallaşma yaşayan gençlik hareketi, yeni bir siyasal özne arayışına yönelmiş; mevcut seçeneklerin toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmekte aciz olduğu görüşü giderek egemen olmuştur.

    Prag baharı ve Çekoslovakya işgali

    Dünya 68’inin önemli bileşenlerinden Prag olayları ve ardından Varşova Paktı ülkelerinin tanklarla Çekoslovakya’yı işgali, Türkiye solunu da etkiler. Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde bu konudaki çatlamalar, başka nedenlerle birleşerek partinin parçalanmasının bir unsuru olur. Bu da Türkiye 68’inin dünyadan farklı bir yönüdür.

    Dünya ölçeğinde Varşova Paktı’nın eylemini haklı gören herhangi bir 68 bileşeni yokken, Türkiye’de (istisnalarla birlikte) tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. 1968 yılı, üç yıl önceki seçimlerden 15 milletvekili çıkaran TİP’in yavaş yavaş siyaset sahnesinden çekildiği, gençliğin sağlı sollu radikalleştiği, iktidar blokunda çatlakların belirdiği bir dönem olarak önceki yıllardan bir kopuşu temsil eder.

    Dünyanın bütün ülkelerindeki gibi Türkiye 68’i de iktidara yönelik veya iktidarı etkileyecek bir konumda ve yönelişte değildi. Bir itiraz geleneğinin oluşmasında önemli bir rol oynayan 68, miras aldığı kültürün de çok uzağına gitmedi ama bir dizi yeniliğin de hazırlayıcısı oldu.

    50 YIL SONRA 1968 OLAYLARI

    1968 dalgasında solcular, milliyetçiler ve radikal dinciler

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur.

    TANJU AKAD

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Arka planda öğrenciler arasındaki çatışmalarda da eşit oranda artış vardı.

    1968’den yarım asır sonra, söz konusu dönemin objektif bir analizi için yeterli zamanın geçtiğini düşünebiliriz. Ancak ilk iş olarak çok önemli bir kayıt koymak gerekir. Dönemin olaylarından etkilenenler sadece belli bir görüşün, akımın veya siyasi tutkunun insanları değildir. Bu dönemde radikalleşenler arasında çok farklı görüşlerden solcular, milliyetçiler ve dinî cemaatlere yakın muhafazakar kesimler de vardır. Yani 1968’in genel tanımı radikalleşme ise ve ilk öne çıkanlar da solcular olmakla birlikte; onların karşısında her türlü muhafazakar akımdan da sözedilmelidir.

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur. 1968 sol için bir dönüm noktası sayılabilir ama sadece sola ait değildir. 68 dalgasının dünyadaki nedenleri şunlardı:

    • 1960’lar dünyada eski sömürgeciliğin tasfiyesi için yürütülen savaşların en yoğunlaştığı dönemdi. Özellikle Vietnam Savaşı’nda Amerikan gücünün başarısızlığı birçok ülkede anti-emperyalist mücadelenin nispeten kısa sürede başarılabileceği kanısını öne çıkarmıştı.
    • Che Guevara’nın Bolivya’da başlatmaya çalıştığı girişim her ne kadar kendisinin ölümü ve siyasi-askerî anlamda büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, dünyada anti-emperyalist heyecanı artırmış ve bugün dahi etkisi süren bir sembol yaratmıştı.
    • Avrupa ülkelerinde 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında radikal solun yükselişi sona ermiş, Avrupa komünizmi çerçevesinde sol partiler sistemle tamamen uzlaşmıştı. Gençlik içerisinde bir kesim o dönemde hâlâ nispeten geniş bir tabanı olan komünist partilerin bu tutumunu bir ihanet olarak görmüş ve onlara karşı daha radikal bir çizgiyi benimsemişti. Ne var ki bu kesimin hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar marjinal olduğu ve sansasyonel eylemlerinin kitlelerden destek alamayacağı ortaya çıkmıştı. “Kızılordu Fraksiyonu” gibi umutsuz çıkışlar birkaç düzineden fazla eylemci bulamayacaktı. Üniversite öğrencilerinin sokak gösterileri ise çalışan kesimlerden herhangi bir destek görmeyince, tüm bunlar çok kısa sürede sönüp gitti.
    • 1968 yılında Çekoslovakya’nın işgali SSCB tipi güdümlü rejimlere tepkiyi artırmış, alternatif sol arayışlarını hızlandırmıştı.

    Tüm bu faktörlerin ışığında, 1968’de dünya solunun yükselişinin 1917-18 ve 1943-48 yılları arasındaki krizlerden kaynaklanan dalgaların bir devamı olmadığı, tam tersine sönmekte olan bir ateşin son kısa parlaması olduğu ortaya çıktı. Ne var ki bunlar, solun geleneksel olarak çok zayıf olduğu Türkiye’de birçok ülkeden daha derin bir etki yaptı. Gerçi, bu da sadece ülkemize özgü bir durum değildi. Sadece gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde değil, başta Latin Amerika olmak üzere birçok azgelişmiş ülkede de Komintern geleneğinden gelen kurumsal ve yerleşik sol partilerin pasifliğine karşı bir tepki gelişmekteydi. Bu bizde daha çok üniversite gençliği içerisinden çıkan ve silahlı kontra örgütlerin saldırıları nedeniyle daha da radikalleşen bir kesim oluşturdu. Bunların, toplumun tümü açısından marjinalliği aşamadığı belliyse de, ülkemiz açısından sansasyonel (hem basın hem de provokasyon peşinde olan kesimler tarafından abartılan) bir etki yaptığı görüldü. Bu etki radikal sol örgütlere (esas olarak Dev-Genç) biraz daha taraftar sağladı ama, bu gene de onları marjinallikten çıkaracak ölçüde değildi.

  • James Mellaart ve kağıt üzerinde değişen Anadolu tarihi

    James Mellaart ve kağıt üzerinde değişen Anadolu tarihi

    Bugüne kadar kimsenin görmediği hiyeroglif bir yazıt, Anadolu arkeolojisi uzmanları arasında tartışmalara yol açıyor. Aslı ortada olmayan Beyköy yazıtının kopyasının Çatalhöyük’teki üstün çabalarıyla tanınan ünlü arkeolog James Mellaart’ın evinden çıkması, uydurulmuş olması kuvvetle muhtemel yazıtın ciddiye alınmasına neden oluyor. Gelişmeler, Mellaart’ın “Dorak Hazineleri” vakasındaki sabıkasını(!) akılllara getirirken, Anadolu tarihinin sahte bir yazıt üzerinden yeniden yazılmaya çalışıldığını düşündürüyor.

    Afyonkarahisar ili İhsaniye ilçesi sınırları içindeki Beyköy’de bulunduğu iddia edilen hiyeroglif (resim yazısı) bir yazıt nedeniyle bugünlerde Anadolu arkeolojisi uzmanları arasında hararetli tartışmalar yaşanıyor. İlginç olan husus kendisi ortada olmayan yazıtı bugüne değin hiç kimsenin de görmemiş olması. 1878 yılında keşfedilmiş olduğu söylenen taş yazıt, anlatılan hikayeye göre önce Fransız arkeolog George Perrot tarafından bir kağıda kopyalanmış, sonrasında ise eserin aslı Beyköy sakinleri tarafından cami temelinde inşaat malzemesi olarak kullanmış. Uzun süre ortalarda olmayan yazıt kopyasının ünlü İngiliz arkeolog Prof.Dr. James Mellaart’ın evinden çıkması ise hikayeyi daha da ilginç bir hale getiriyor. 2012’de vefat eden Mellaart’ın oğlu yazıt kopyasını aslında bir jeoarkeolog olan ancak Luviler üzerine çalışmalar yapan Dr. Eberhard Zangger’e iletiyor.

    Çizimi var, kendi yok James Mellaart’ın evinden çıkan ve ünlü arkeoloğun oğlu tarafından Luviler üzerine çalışmalar yapan jeoarkeolog Dr. Eberhard Zangger’e iletilen, aslını kimsenin görmediği Beyköy hiyeroglifinin kopyası.

    Yazıtla ilgili tartışmalara geçmeden önce James Mellaart’ın kim olduğu ve Anadolu arkeolojisindeki önemini belirtmemiz gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, yani 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Hint-Avrupa kökenli ülkelerin elit insanları Anadolu’da yoğun bir şekilde arkeolojik araştırmalara girişmişlerdir. Bu araştırmaların sonucunda Truva, Hattuşa, Sakçagözü, Gordion, Karkamış ve Kültepe gibi Anadolu öntarihini şekillendirmiş yerleşmelerde kazılar yapılmaya başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması batılı ülkelerin arkeolojik faaliyetleri için bir engel olmamış, aksine Atatürk’ün teşvikleri ile pekçok ülke arkeoloji enstitülerini hayata geçirmiştir. Bu sıralarda özellikle Suriye ile Mezopotamya topraklarında kurulmuş olan Irak’ta yapılan yoğun kazılar sonucunda halk arasında Cilalı Taş Devri olarak bilinen ve insanlık tarihinin ilk büyük devrimi olarak kabul edilen Neolitik döneme ait önemli yerleşmelerde arkeolojik araştırmalara başlanmıştır. Araştırmaların yaygınlaşması ile Neolitik kültürün Suriye ve Mezopotamya’ya özgü bir tarihsel süreç olup olmadığı, çevre bölgelerde çağdaş yerleşmeler bulunup bulunmadığı gibi hayati sorulara da yanıtlar aranmaya başlanmıştır. 1940 ve 50’li yıllarda Anadolu erken öntarihi hakkında yazılmış önemli kitaplarda, araştırmaların yetersizliğine rağmen, Anadolu’da Neolitik bir kültür olmadığı sonucuna ulaşılmış ve bu sonuçlar prehistorya kürsülerinde ders olarak okutulmuştur. Ancak 1950’li yılların ikinci yarısından sonra, James Mellaart’ın üstün çabalarıyla, önce Burdur yakınlarındaki Hacılar’da, daha sonra da bugün Önasya’nın en yüksek kültürlü Neolitik dönem yerleşmelerinden biri olan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Çatalhöyük’te kazılar gerçekleştirilmiş ve masa başı tahminlerinin aksine, Anadolu’nun “Neolitiksiz” olmadığı anlaşılmıştır. Bir bakıma Anadolu öntarih arkeolojisinin kaderini değiştiren James Mellaart sonraki süreçte kimsenin tam olarak anlayamadığı bir takım tartışmaların merkezinde yer almıştır. Mellaart, “Dorak Hazineleri” olarak bilinen bir olayın kahramanı olmuş ve bu olay nedeniyle uzun yıllar Türkiye’de çalışması yasaklanmıştı. James Mellaart tıpkı Beyköy Yazıtı gibi fotoğrafları olmayan ve Ulubat Gölü kıyısındaki Dorak Köyü’nde bulunduğu iddia edilen eserlerin çizimlerini 1959 yılında London Illustrated News’ta yayınlamıştı.

    Tarihi değiştiren(!) adam

    Çatalhöyük’ün neolitik bir merkez olduğunu kanıtlayan dünyaca ünlü arkeolog James Mellaart, 80. yaşgününde eşi Arlette ile Londra’daki evlerinde, 2005. “Dorak Hazineleri” olayında tarihi manipüle ederek değiştirmekle suçlanan Mellaart’ın Türkiye’de çalışması bir süreliğine yasaklanmıştı.

    George Perrot ve James Mellaart’ın mesleki temasları sırasında el değiştirdiği söylenen Beyköy Yazıtı kopyası akademik bir dergide yakın geçmişte yayınlandı. Yayına göre uzunluğu 29 m, yüksekliği ise 35 cm olan yazıt bugüne değin Anadolu’da bulunan en uzun örnek durumunda. Yazıtın önemi boyutunun yanısıra içeriğinden de geliyor. Zangger’e göre Tunç Çağı’nın çöküş dönemi ile ilgili olarak Anadolu tarihindeki pekçok bilinmezlik ortadan kalkıyor. Hitit egemenliği altındaki Batı Anadolu’nun küçük ve önemsiz devleti Mira’nın kralı Kupanta Kurunta’nın isteği üzerine MÖ 1190’da hazırlanmış olan yazıtta, kralın Hititlere saldırısı anlatılıyor. Bu arada Luviler Hititlere karşı donanma hazırlıyor, Anadolu’nun güneyinde Suriye ve Filistin’dekiler de dahil olmak üzere birkaç kıyı kentine saldırıyor. Yazıt değerlendirildiğinde, haklarında çok fazla bilgi olmayan Luvilerin aslında büyük bir güç olduğu ve Batı Anadolu’dan Mısır sınırlarına kadar uzanan bir egemenlik alanı bulunduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bu savaşlar hem Hitit Krallığı’nın hem de Tunç Çağı’nın sonunu getiriyor ve böylece Akdeniz arkeolojisinin en büyük gizemlerinden biri çözülmüş oluyor!

    ‘Efsane’nin ilk kahramanı

    1878 yılında keşfedilmiş olduğu söylenen Beyköy hiyeroglifinin kopyasını çıkardığı iddia edilen Fransız arkeolog George Perrot (1832-1914).

    Kopya hiyeroglif yazıtın güvenilirliği Eskiçağ bilim insanları arasında konuşulan en önemli husus olarak beliriyor. Konunun uzmanı olan bir Hititolog meslektaşımla yaptığım görüşme bu yazıtın ciddiye alınması halinde Anadolu arkeolojisi ve eskiçağ tarihi için geriye dönüşü imkansız yanlışlar yapılabileceğini gösteriyor. Meslektaşımın kaygılarını maddeler halinde iletmeye çalışacağım:

    James Mellaart, Çatalhöyük’teki arkeolojik kazılarda bir duvar üzerinde çalışıyor.

    1- Var olmayan bir yazıtın uydurulmuş çizimleri yayınlanmıştır.

    2- Bu yayını yapanların Luvi uzmanı olarak takdim edilmesi tartışmalıdır ve bu yaklaşımlar Hitit-Luvi çalışmalarının bilimselliğini zedelemektedir.

    3- Bu kopya, üretildiği dönemdeki (muhtemelen 1971-1973 yılları) Anadolu hiyeroglif yazısı ve Luvice bilgilerindeki eksikliklerden kaynaklanan hatalarla doludur ve bu da sahte olduğunun en büyük kanıtıdır.

    4- Gerçek bir uzmanın saptamaları bu sahtekarlığın önünü kesebilir.

    Orijinali burada mı?

    Hiyeroglif yazıtın orijinalinin temellerinde yapı malzemesi olarak kullanıldığı ileri sürülen, Beyköy Camii.

  • Suriye mutfağı: Gerçek bir füzyon

    Suriye mutfağı: Gerçek bir füzyon

    Suriye mutfağı çağlar boyu çeşitli etkileri alıp tenceresinde birleştirmişti. Sümerler ile başlayıp Asur, Pers, Roma, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarını ağırlamış, arada Haçlı badirelerini atlatmış, iki kadim ticaret yolunu bağrından geçirmiş bir mutfak. Yüzyıllara dayanan, deneme-yanılmaları geride bırakmış, savaşlara dayanmış bir kültür mirası.

    Halep dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Çok değil, sekiz sene önce daracık ara sokaklarında ve kapalı çarşısında gezinip, dünyanın en eski ve en büyük kalelerinden birine bakan çay bahçesinde nefis bir “polo” (naneli limonata) içerek dinlenebilirdiniz. Gezmeden dönmekte geç kalmış bir evhanımı iseniz, Tembel Kadınlar Pazarı’na uğrayıp, maydanoza kadar hazır doğranmış malzemeler, içi oyulmuş kabaklar, közlenmiş patlıcanlar ile evinizin yemeğini de ihmal etmemiş olurdunuz. Baron Otel’in eski buz kovaları, gıcırdayan sandalyeleri, rahatsız yatakları daha o günlerde bile De Gaulle ve Agatha Christie’li dönem gibi her şeyin geçmişte kaldığını fısıldardı size.

    Komşumuzda süren savaşla ile herşey yerlebir oldu. Bugün İstanbul’da 600 bin, tüm Türkiye’de 3.5 milyondan fazla Suriyeli göçmen yaşamlarını yeniden kurmaya çabalıyor. Savaşlara en iyi dayanan kültürel birikim mutfaktır. Ben de Suriye mutfağının geçmişinden bir yemek kitabı hakkında yazmak istedim. Zira kadınlar ve aşçılar yuva özlemini dindirmek ve Suriye’nin mutfak geleneğini ayakta tutmak için göçettikleri her yerde büyük çaba sarfediyorlar.

    Amerikalı saygın yemek tarihçisi Charles Perry’nin çevirip derlediği yeni bir kitabı var; Scents and Flavours; A Syrian Cookbook (Kokular ve Tatlar; Suriye’den bir Yemek Kitabı). Umarım Türkçe’ye de çevrilir. Tarihi 13. yüzyıla kadar uzanan Suriye mutfağının zengin geçmişinden bir yemek kitabı bu.

    Suriye’de sokak mutfakları 1910’larda bir grup insan sokakta toplanıp ateş yakarak pide cinsi Suriyelilere özgü ekmeği hazırlıyor.

    Komşuyuz ya, mutfaklarımızda benzeşen birçok yemek vardır. Suriye’de yediğiniz çoğu yemek pek yabancı gelmez. Fark ayrıntılarda gizlidir. Bilmediğimiz çok yemeği de var bu mutfağın. Suriye mutfağı çağlar boyu çeşitli etkileri alıp tenceresinde birleştirmiştir. Sümerler ile başlayıp Asur, Pers, Roma, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarını ağırlamış, arada Haçlı badirelerini atlatmış, iki kadim ticaret yolunu bağrından geçirmiş bir mutfaktan bahsediyoruz. Hepsinden birşeyler almış malzeme ve teknik olarak. Yüzyıllara dayanan, deneme-yanılmaları geride bırakmış gerçek bir füzyon.

    Dünyada üç Babil tableti ve 2. yüzyılda yazılmış tek bir Roma yemek kitabından sonra 800 yıl süren sessizliği, birbiri ardına birçok yemek kitabı yazan Araplar bozmuş. İyi yemek merakı, İslâm öncesi İran sarayında soylu erkeklerin kişisel tarif koleksiyonları yapması modasını benimseyip ileri götüren Abbasi halifelerinin kendi çevrelerinde yemek yarışmaları düzenlemesine kadar varmış. İbn Sayyar isimli bir yazıcı “krallar, halifeler, efendi ve liderler”in hangi yemekleri yediğini merak eden, adı bilinmeyen bir müşterisi için Bağdat sarayının tariflerini toplayıp kitap yapmış. Bu da okuryazar Araplar arasında yemek kitabı merakını başlatmış.

    Günümüze gelen elyazmalarının anlatımından, yazıcıların yemek kitabı kopyalama işinden epey para kazandığı anlaşılıyor. Yazılış şeklinden ve hatalardan, tarifleri not edenlerin, aktaranların yemek pişirmekten bihaber oldukları; tarifleri aşçılarına okuyup yaptırdıkları sonucu çıkarılıyor.

    Suriye limonatası Çoğunlukla 1880’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Levant bölgesinden göç eden Arap asıllıların yerleştiği Manhattan’ın Küçük Suriye mahallesinde bir sokak limonatacısı.

    Yemek kitaplarının altın çağı kabul edilen 13. yüzyıldan bize her birinde yüzlerce tarif olan beş büyük kitap ulaşmış ki bunlardan biri de 635 tarif ile zamanının “bestseller” niteliğindeki Misafirlerin Sevdiği Kokular ve Tatlar isimli, Charles Perry’nin çevirip derlediği kitap. Kitabın çok beğenilmiş olmasının nedeni, dikkatle numaralandırılıp bölümlere ayrılmış, sistemli bir sunumu olması imiş. Tarifler bir büyük yemek davetinin akışı içinde parfümler ve tütsülerle başlayıp; ana yemek için ön hazırlıklarla ilgili bilgiler verilip; atıştırmalıklarla devam eden modern bir anlayış ile sıralanmış.

    Kitabın beğenilip elden ele çoğaltılmasının bir nedeni de parfümlere yer vermiş olması. Zira misafirlerin de, yemeğe davet edildikleri yere gelmeden hamama gidip, güzel kokular içinde yemeğe teşrif etmeleri beklenirmiş. El, yüz, saçlar ve giysiler için ayrı ayrı parfümler kullanılırmış. Bu yüzden, kitapta giysileri sürekli güzel kokutacak bir cep tütsüsünden, ağız ve ter kokusuna karşı tariflere kadar bir çok aktarım var.

    Ortaçağ Arap mutfağında yiyecekler salt yemişler, otlar ve baharat ile değil gülsuyu, misk, amber ve tütsü malzemeleri ile tatlandırılırmış. Bugün bile Suriye mutfağında sandal ağacı ile tatlandırılan bir muhallebi var. Bu açıdan bakınca kaybolmaması, çabuk yemeğe yenik düşmemesi için bu birikimin neden korunması gerektiği açıktır.

    Tariflerde Halep’ten Şam’a uzanan hat üzerinde yetişen ürünler kullanılmış. Bugün de tercih edildiği gibi, ekşilik limon ile değil çoğunluk sumak ve nar ekşisi ile sağlanmış. Osmanlı mutfağında da ağırlıklı kullanılan koyun ve kuzu eti, en çok kullanılan et türü. Irak mutfağında rastlanan kızartmalarda susam yağı kullanımı, bu bölgede yerini zeytinyağına bırakmış. Bugün Arap mutfağında az kullanılan Karaman kimyonu ve acı bir ot olan sedef otunun kullanıldığı tarifler var.

    İran-Arap etkilerinin yanısıra, o dönemde yavaştan ağırlığını koymaya başlayan Türk etkisini de ekmekler ve hamur işlerinde görüyoruz. Örneğin “qarni yaruq” isimli baklava benzeri malzemelerle hazırlanmış tatlı tarifi, “tutmaj” gibi tipik bir Türk yemeği çıkıveriyor Türkçe adıyla. Hâlâ bölgede kalmış Haçlılardan da yiyeceklerin ön hazırlığına dair bazı bilgilere rastgeliyoruz. Kıpçak Türklerinden içine şerbetçi otu eklenmiş bal bazlı bir fermante içecek tarifi bile var. Değişik ekmek türlerine ayrılmış bölümde ise fırınlanmadan kaynatılan bir hamura rastlıyoruz ki “ka’k” isimli bu ekmek susamsız simitin atasına pek benziyor. Şekli de halka gibi zaten. Tam bir ergime potası gibi Suriye mutfağı.

    Bugünün fermantasyon meraklılarını hoşnut edecek bölümde ise sirke, yoğurt veya ekşi meyve suları, hatta bugün Irak’ta hâlâ kullanılan bir teknikle olgun ekşi maya ile hazırlanan turşulara ve çeşnilere yer verilmiş.

    Bugün İstanbul’un Fatih, Aksaray, Laleli taraflarında çok sayıda Suriye lokantası, tertemiz ve çok lezzetli pastane ve tatlıcıları var. Belki bir-ikisini ziyaret etmeyi düşünürsünüz bir hafta sonu. Ya da “Kadın Kadına Mülteci Mutfağı”ndan bir kaç kavanoz reçel alıp destek olursunuz. Yemekler yaşasın ki güzel günlerde bizleri tekrar uzun sofralarda bir araya toplasın neşe içinde.

    Kaleye karşı içilen buz gibi naneli limonata “limon bi nana” veya kısaca “limonana” tarifiniz burada…

    1 litre su
    5 limonun suyu
    6 çorba kaşığı şeker

    Yıkanıp kurulanmış bir demet nanenin yapraklarını tane kalmayacak şekilde blenderdan geçirin. Bol kırık buz üzerine dökerek afiyetle için.

  • Divriği merkezinde, kayıp sarayın izinde

    Divriği merkezinde, kayıp sarayın izinde

    1917’de yanan Divriği’deki Köse Mustafa Paşa Sarayı, 1780’lerde inşa edilmiş, beş kuşak boyunca bir taşra hanedanına mekânlık etmişti. Gerek mimarisi gerekse “derebeyi çalımlı” bireylerinin İstanbul’la olan gerilimli, hatta idama varan ilişkileriyle bir tarih hazinesiydi. Bugün, eldeki sınırlı verilerle tekrar günışığına çıkıyor…

    Taşra vezirlerinden Köse Mustafa Paşa (öl.1802), III. Selim döneminde henüz mirimiranken memleketi Divriği’de Kuloğlu mahallesinde aldığı yaklaşık 40 dönümlük arsaya paşalık şânına yaraşır, o günün koşullarında gerekli sarayının temelini atmış. Oğlu, II. Mahmud dönemi vezirlerinden Hafız Veliyeddin Paşa da (öl.1813) daha vezir olmadan, yanına kendi konağını (dairesini) yaptırmış.

    Bu iki büyük daireli sarayda, 1917 kışında cepheye giden bir redif birliği konaklamış. Askerler ısınmak için binalardan söktükleri kalas tahta, döşeme… yakmışlar. Birlik hareket edince bırakılan ateşler sarayı sararak duman ve alev gökyüzünü tutmuş. Üç gün sönmeyen yangının yakın semtleri ısıttığı, saraydan geriye kalan ateş yığınlarından da mangallarla evlere köz götürüldüğü, yaşlıların anlattığı öykülerindendi. Sarayın son kalıntısı, cümle kapısının taş kemeri de 1940’a doğru sökülmüş.

    Sonuçta, 1780’lerde yapılarak ve 130 yıl kadar ayakta kalan, beş kuşaklık bir taşra hanedanını barındıran iki ana bloklu baba-oğul vezir dairelerinin “gerçeğe yakın dış görüntüsü” uzun uğraşılardan sonra 2017’de elde edilebildi. Bu boyutta hatta daha kapsamlı eski şehir  saraylarından acaba ayakta kalan var mıdır?.. Bazılarının gravürleri yabancı gezginlerin kitaplarında görülüyor.

    Divriği Sarayı konumundaki mazi mekânları, dünün taşralı egemenlerinin kimliklerini doğru okutan tarihî eserlerdi. Yerel mimarilerin bu azman ve özenli yapılarının nasıl tasarlandığını; kıyılarda, iç bölgelerde, iklime ve yerel geleneklere, varsıllık ve resmî konuma, malzeme ve ustalıklara göre biçimlenişlerini görmek; bugün çalışmak için her yörede üçer beşer örneğin günümüze ulaşması elzemdi. Oysa bugün selamlığı, mabeyn dairesi, haremi ve bağıllarıyla korunmuş tek örnek gösteremeyiz.

    Nersesyan Ermeni Mektebi’ne yakındı 1907’de Divriği Kuloğlu Mahallesi: solda Nersesyan Ermeni Mektebi. Arka planda Köse Mustafa ve oğlu Veli Paşa’nın çifte sarayları seçiliyor. Bu yapıların sağında bugün restore edilmiş halde olan Abdullah Paşa Konağı görülüyor.

    Sarayı kuran baba ve isyankâr oğlu

    18. yüzyılda Divriği ortamında kökleşen ve Hacı İsmail-Hacı Osman ağalarla başlayan  mütegallibe ailenin 3. kuşağından sivrilen zeki ve becerikli kimlik, Vezir Köse Mustafa Paşa’dır.

    Bu zatın, rüşvet ve hediye sunumlarıyla, belki bir milis birliğiyle tenkil hareketlerine katılıp başarı kazanarak kendi geleceğini kurduğu sanılıyor. Masallaşmış halk söylenceleri, gençliğinde iyi cirit oynadığını, yine bir taşra veziri olan Memiş Paşa’nın (Koraltan ailesinin atası)  kızıyla evlendiğini, ikinci evliliğini de yine o aileden Hümeyra Hanım’la yaptığını anlatır. Adının geçtiği en eski arşiv belgesi 24 Ekim 1749 tarihli, bir köylüyle 30 kuruşluk alacak verecek davasına ilişkindir. Asıl tarih sahnesine çıkışını, Voyvoda Hacı Osman-zâde Mustafa’nın sancağı askeriyle Tuna cephesine hareket etmesine ilişkin buyruk belgeliyor. Bundan iki yıl sonra 1775’te, “Mirimirân-ı kiramdan izzetlû rîf’atlû Divriği Mâlikânesi Mutasarrıfı Mustafa Paşa”dır.

    İzleyen yıllarda Keban Madeni sonra Maadin-i Hümayun eminliklerine, 1787 Halep mutasarrıflığına atanmış, vezirlikle ödüllendirilmiş. Arada soruşturmalar geçirip rütbesi alınarak Divriği’de ikamete tâbi tutulmuş. Sonra vezirliği verilerek Halep, Rakka, Trabzon valilikleri, Soğucak Başbuğluğu, Sürücülük görevlerinde dolaştırılmış; en son Sivas valiliğinden Diyarbekir’e atandığı günlerde (Ekim 1802) Divriği’deki sarayında ölmüş.

    Saraya odaklanan resimler Köse Paşa Sarayı’nın iki ayrı betimi Günday Sıdal’ın 1975’teki yağlıboya.

    1795’te Rakka valiliğinden azledilerek Divriği’de oturması emredildiğinde, Maden eminliklerinden borçları ortaya çıkartılarak mallarının müsaderesi emredilince; akıllı paşanın sarayı dahil mülklerini, yaptırdığı camii ve diğer hayır eserlerine vakfettiği saptanıyor. Sarayın vakfiyedeki tanımı şöyledir: “… Kuloğlu mahallesinde Dömbelekoğlu Minas mülkü ve Kazikoğlu mülkü ve ana yolla çevrili mülk-i  menzil ki (saray) selâmlığında 24 fevkani ve tahtani (üst kat alt kat) odalarla, toyhane (büyük salon), kilerler, mutfak, aralık, hamam, diğer (mabeyn ve harem) haneleri, içinde iki eviyle bahçeler, üzüm bağları ve diğer müştemilat”.

    Yine saraydaki paşa odasında 1799’da düzenlettiği ikinci vakfiyesi başka taşınmazlarını da vakfettiğini belgeliyor. Bunlar, sarayının yanındaki üzüm bağları, çarşıda Kuloğlu ve Yeni Hanlar, mıhçılar çarşısı, mağaza ve dükkânlar, arsa ve ekim alanları, bağlar, değirmenler, çiftlik köylerdir.  

    Köse Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Cedit Paşa / Alaca Camii.

    Her iki vakfiyenin düzenlenmesinde de şehir kadısı ile âyan ve eşraf, sarayda paşanın odasında hazır bulunmuşlar.

    Sivas valiliğinden Diyarbekir valiliğine atandığı 1802 yazında hastalanan Vezir Mustafa Paşa’nın ölümü, Eylül sonunda sarayının harem dairesindeki yer yatağındadır.

    İstanbul’dan paşanın mallarını müsadere için gelen mübaşir, sarayda yaptıkları sayımda neler neler saymış!.. Mercanlı, gümüş kaplı, bilezikli şişhaneler, türlü çeşitli tüfekler, kılıçlar, külünk, zırh, miğfer, piştovlar… Gülabdan, buhurdan macun hokkası, Gümüşhane işi matara, gümüş leğen ibrik, kehribar imameli çubuklar, çuhadan kadifeden şaldan kaftanlar, samur kürkler, tören giysisi hil’atlar… Dünürü Cebbarzâde Süleyman Bey’in hediyesi İngiliz işi mücevherli saat (oğlu Veli Beye vermiş). Traş takımına varıncaya daha pek çok eşya;  merhumun selamlık odasındaki çatma kaplı yastıklar, yün minderler, al çuha makat, Selanik orta keçesi, ehram, haremdeki odasında bulunan çatma yastıklar, al çuha makat ve minderler, harem dairesindeki Diyarbekir, Urfa basmaları, Halep çiçeklisi kaplı yorganlar, yün dolu döşekler, baş yastıkları, Kürt kilimleri, halı, kaliçe seccade, Selanik  seccadeleri…  

    Ama mübaşirler bunları azımsayarak, “Biz bu kadar(cık) şeyi İstanbul’daki efendilerimize nasıl arzedebiliriz?” demişler!    

    Saraya odaklanan resimler Şevket Sönmez’in 2017’deki suluboya çalışmaları.

    Sarayın 2. lordu: Hâfız Veliyeddin Paşa

    Ailenin 4. kuşağını temsil eden Mustafa Paşa’nın oğlu Kapıcıbaşı Veli Bey (öl.1813), müsadereye gelen mübaşirleri, babasının muhallefat bedelini, hazineye olan borçlarını ödemek, başta sadrazam Kör Yusuf Ziya Paşa, İstanbul’daki devletlilere “cevaiz-i vezaret” denen “resmî rüşvetleri ödemek koşuluyla babasının vezirliğine ve valiliğine talip olması” doğaldır. Pazarlıklar sonucu 1803’te peşin borç ve rüşvet ödemelerini yaparak babasının yerine Vezir Hâfız Veliyeddin Paşa ad ve sanıyla taşra vezirleri zümresine katılır.

    Veliyeddin Paşa da Sivas, Diyarbekir, Rakka, Halep valiliklerinde dolaştırılmış, sefere de çağrılmış. Ama sonra isyan ettiğinden, adı Sultan  II. Mahmud’un fermanlı (idamlık) vezirler listesine yazdılmış. Bir süre Arğa (Akçadağ) kayalıklarında tutunsa da dağda öldürüldükten sonra başı İstanbul sarayında ibret taşına konulmuş.

    Bunun oğlu İmam Hüseyin Bey (öl. 1871), hanedanın üçüncü reisi konumunda, Serbevvabin-i Dergâh-ı Âlî pâyeli ve 1843’de Divriği’ye atanan ilk kaymakamdır. “Tanzimat” sözünün pek duyulmadığı o ortamda görevinden alınmasına karşın derebeyi çalımını ölünceye değin sürdürmüş, arada yargılansa da aklanmış.

    Tanzimat’ın ilanı günlerde İmam Bey, İstanbul’dan hayli uzak Divriği Sarayı’nda Avrupalı bir soyluyu ağırlar: Anadolu’yu dolaşan İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti üyesi W. Ainsvorth. Bu saygın gezgin, İmam Bey tarafından karşılanışını sarayda ağırlanışını kitabında anlatmıştır:

    “Şehre vardığımızda hava kararmıştı. Bey’in saraydan farksız şahane konağında çok güzel karşılandık. Tatarımız bizi Bey’le tanıştırdı. Bu konakta her şey lüks ve muntazamdı. Yıkanmamız için su (hamam) hazırlandı. Odalardaki büyük şamdanlar her köşeyi aydınlatıyordu. Akşam yemeği için ayrı bir salonda sofra kurulmuştu. Yemekten sonra ev sahibi (İmam) Bey ziyaretimize geldi. Bu parlak konukseverliği için kendisine minnettarlığımızı bildirdik” (Travels and Researches Asia Minor-Londra, 1842, C.II s.7).

    Sarayı model alan bir alan Köse Paşa sarayının karşısına, aynı aileden “Abdülhamid Paşası” Abdullah Bey’in saraydan öykünerek yaptırdığı konağı.

    Bu not, sarayın iç dünyası, 1840’lardaki işlevi konusunda fikir vermektedir. 

    Veli Paşa’nın diğer oğlu İsmail Bey’in oğlu Osman Nuri Bey (öl.1906), hanedan reislerinin dördüncü sırasında yer alır. O da amcası İmam Bey gibi Divriği kaymakamlığı yapmıştır. Bunun oğlu Es’ad Bey (öl.1919), salt hemşerilerinin gözünde bir beyzade olabilmiş. Kısa bir süre de belediye reisliği saptanıyor. Es’ad Bey yer yer harabeleşen atalarının sarayını terk ederek amcası ve kayınpederi Hacı Bey’in konağına taşınmış. Genç yaşta ve çocuksuz ölümü, Köse Paşa soyunun da kapanışıdır.

    1780’lerden 1910’lara uzanan 130 yıllık sarayı ise 1917’deki yangın silip süpürmüş! Aslında “tarihi yangınla kapatma” (!) bir Osmanlı geleneğidir. İstanbul’dan, imparatorluğun en uzak kentlerine kadar her yerde, savaş, istila ve salgınlardan daha yaygın ve bitirici etken yangınlardır.

    Divriği Sarayı’ndan gelip geçenlerse kent mezarlığındaki aile haziresinde Mustafa Paşa’nın kırık mezartaşı çevresindeki yatık taşların altında yokluğa kapanmışlardır!

    Hanedandan bugüne… Köse Paşa Hanedanı’nın son temsilcisi Es’ad Bey, kentsel bir törende (sağ başta oturan).
    Hanedanın ve sarayın, yüzlerce arşiv belgesine, kaynaklara, halk söylencelerine dayalı tarihi için… Necdet Sakaoğlu, Anadolu Derebeyi Ocaklarından Köse Paşa Hanedanı, 3. Baskı, Alfa/Tarih, 415 sayfa, İstanbul 2018.

    YOKTAN VAR EDİLDİ

    Fotoğraftan resme tarih araştırması

    Sarayın yanmasından 10 yıl önce 1907’de Amerika’dan memleketi Divriği’ye gelen bir Ermeni, okuduğu Nersesyan Mektebi’nin fotoğrafını çekerek arkasına anılarını yazmış. Geri planda Köse Paşa Sarayı seçilebiliyor. Bu resmi, 1960’larda başka bir Divriğili Ermeni, New York’ta bir dişçinin muayenehanesinde duvarda asılı görmüş ve kamerasıyla kopyalamış. Türkiye’ye dönünce bunun 4,5×6 cm bir pozitifini hemşehrisi Mihran Pilikoğlu’na vermiş. Elimizdeki fotoğraf bunun bir kopyasıdır. Bu küçük ve flu görsel, sarayı yansıtan tek belgeydi ama netleştirilmesi-büyütülmesi sağlanamadı. Sarayla ilgili diğer iki fotoğraftan biri arsasını, diğeri taş iskeleti kalmış selamlık cümle kapısını gösteriyor.

    Saray hakkındaki diğer saptamalar, içini dışını gören yaşlılardan 1960’larda alınan notlar, çizdirilen basit ama açıklayıcı bir kroki, arşiv belgelerindeki bilgilerdir. Çocukluk ve gençlik yıllarını sarayda geçirmiş merhum Halil Ergün’ün 1972’de kurşun kalemle çizdiği basit krokiyi, sarayı dışıyla içiyle görmüş yaşlılardan dinleyip derlediklerimi saklıyorum.

    Günday Sıdal’ın 1975’te yaptığı yağlıboya resim, Ergün’ün krokisinden, tarife ve tasavvura dayalı yapılmıştı. Ressam Şevket Sönmez’in 2017’deki çalışması ise fotoğraftandır. Sıdal’ın betimlemesiyle örtüşmemesi 90 derecelik bakış açısı -ilki batıdan, ikincisi kuzeyden- farkındandır. Sönmez’in bu suluboya resmi, gerçekçi bir canlandırmadır.