Etiket: Sayı:48

  • Genel seçimler ve tarihin seçimleri

    Genel seçimler ve tarihin seçimleri

    Seçim sath-ı mailine girdiğimiz şu günlerde… İlk üç kelimeyi internette “search” ettiğinizde, şu anki KKTC Başbakanı Tufan Erhürman’ın beş sene önce Yeni Düzen gazetesinde yazdığı nefis bir yazıyla karşılaşırsınız. Erhürman şöyle diyor:

    “Satıh, yüzey demek, mail ise eğim. Bu durumda, seçim sath-ı mailine girmek, seçime doğru eğimi olan bir yüzeye girmek gibi bir anlam taşıyor… Seçim sath-ı mailine girildiği takdirde tüm konsantrasyon seçimin kazanılmasına odaklanır. Kazanmanın tek hedef olarak görüldüğü her ortamda olduğu gibi, bu durumda da, her yol mübah kabul edilecek, hedefe ulaşmak için seçilen yöntemlerin, ideolojiye, ilkelere, ahlaka uygun olup olmadığı, tali ve ancak (olabilirse) seçimden sonra değerlendirilebilecek unsurlar olarak algılanacaktı… Her toplumun da bir vasatı, bir ortalama insan tipi vardır. Bu ‘tip’ler bir araya gelirler ve toplumun en kalabalık kesimini oluştururlar. Toplumla ilgili başka birçok kararda olduğu gibi, seçimin sonucu üzerinde de belirleyici olan bu ‘vasat’tır. İşte seçim sath-ı mailine girildiği zaman seçimi kazanmak tek hedef hâline geldiğine göre, siyasi partilerin ve adayların programlarını ve sloganlarını belirlerken kullandıkları denek taşı bu ‘vasat’ olacaktır. Onların dışında kalanlar her durumda azınlıktadır ve azınlığın ne düşündüğü, ne beklediği önemli değildir”.

    Erhürman’ın Kuzey Kıbrıs için sözünü ettiği “vasat”ın bile, bugün Türkiye için oldukça “seçkin” kaldığı ortada. Hele son zamanlarda bizdeki politikacıların demeçlerine bakınca, değil “vasat” neredeyse “trol” seviyesizliğinde bir ortama düştüğümüz anlaşılıyor. Ancak bu seviyesizliğin bile bir “karakter”i var. O da hep dediğimiz gibi reaktif yani “tepki verme” üzerine kurulu bulunması; düşman saydığı tarafa yönelik tutum alması, yayın yapması. Dahası, yapabileceği tek şeyin bu olması.

    Tarih bize bu “trol karakteri”nin de, bunları kullanarak iktidar edenlerin de herhangi bir kültür, sağlam bir müessese ve doğal olarak kalıcı bir miras bırakamadığını gösteriyor. Umutsuzluk, güvensizlik ve alternatifsizlikle şişen bu anlayış, çeşitli kurnazlıklarla idare-i maslahat etmeye çalışır ve sonunda çöker, unutulur gider. Bize düşense, hak etmediği halde tarihimizin unutulanları arasına giren insanları, olayları ortaya çıkarmak; onların anı ve izlerini görünür kılmak.

  • Genç Türkiye’nin ağız tadıydı

    Genç Türkiye’nin ağız tadıydı

    Erken Cumhuriyet döneminin ekonomik ve sosyal sembollerinden biri olarak üretime geçen ve giderek gelişen şeker fabrikaları, bugünlerde hızla satılıyor, özelleştiriliyor. 1930’lu yıllarda Türkiye’ye gelen ve Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde bölüm başkanı olarak yıllarca öğrenci yetiştiren Prof. Dr. Otto Gerngross, şekerin Türk ekonomisi ve insanı için neden önemli olduğu anlamış, anlatmıştı.

    Eski tarihli kimi kayıtları karıştırırken, eğitim alanında ülkemize hizmette bulunan bir Alman profesörün çalıştığı yıllara ait bir fotoğraf albümünün, torunu tarafından Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi müzesine armağan ettiğine dair bir haber gözüme ilişmişti. Sütunlarımız “Fotoğrafik Hafıza” ile ilgili olduğuna göre, böyle bir habere konu olan albümün ardına düşmemek olmazdı. Hemen adı geçen müzeye koştum. Orada müzeler kurması ile ünlenmiş olan eski dost Servet Sarıaslan hanımefendi aradığım albümü önüme sermekle yetinmedi, aşağı yukarı aynı fotoğrafları içeren bir dosyaya daha dikkatimi çekmiş oldu.

    Ankara’da henüz bir üniversite yokken, Atatürk bazı okulların açılmasına önayak olmuştu. 1924 yılında Hukuk Mektebi ve Musiki Muallim Mektebi, 1929’da Gazi Terbiye Muallim Mektebi gibi okullardan sonra Ekim 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün temelleri atıldı. O sıralarda Almanya’da Hitler rejimine ters düşen çok değerli kimi biliminsanları ya yurtdışına sürülüyorlar ya da kendileri kaçıyorlardı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti bu insanlara sahip çıktı. Vatansız kalan bu değerli kadro Türkiye’yi yeni vatanları bildiler. Görev aldıkları eğitim kurumlarında yurdumuza yeni elemanlar kazandırmak üzere içtenlikle ve canla başla çalıştılar.

    Gerçi Ankara’da Abdülhamit zamanında yapılmış bir Ziraat Mektebi vardı. Hatta 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa burada kalmış ve bu taş bina Kurtuluş Savaşı’nın ilk genel karargâhı olmuştu. Ziraat Mektebi tarım alanında gelişme sağlayacak iyi bir girişimdi, ancak lokal etkisi ile yetersizdi. Türkiye’nin tüm ülkeyi çağdaş uygarlıklar düzeyine taşıyacak, tarım ve endüstri kalınmasına hizmet verecek elemanlar yetiştirmek için bilimsel düzeyi yüksek bir eğitim kurumuna gereksinimi vardı. İşte Atatürk zamanında, 1933 yılında hizmete konulan Yüksek Ziraat Enstitüsü bu amaçla kurulmuştu.

    Rektör atanan bu ilk yüksek öğretim kurumunda Ziraat, Baytarlık, Tabii İlimler, Orman ve Ziraat Sanatları fakülteleri bulunuyordu. Leibzig Üniversitesi’nden Prof. Dr. Friedrich Falke’nin rektör olarak atanmasıyla, çoğunluğu Alman profesörler olmak üzere, Türk asistanlarla 1933 yılında eğitim vermeye başlamıştı.

    Otto Gengross yönetimindeki Yüksek Ziraat Enstitüsü, eğitim kalitesi bakımından dönemin oldukça ileri bir noktadaydı. Amfi tipi dershaneleri vardı ve öğrenci başına mikroskop düşebilirdi

    Prof. Dr. Otto Gerngross, kadrodaki ilk bölüm başkanlarından biriydi. 1882 Viyana doğumluydu, ancak daha sonra Berlin Teknik Üniversitesi’nde profesör olunca Alman vatandaşı olmuştu. Kimyagerdi; 1932’de kendi üniversitesi onu Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne görevli olarak göndermişti. Ankara’ya gelişinde Gazi kendisini kabul etmiş ve ona işe başlamadan önce birkaç ay Türkiye’yi dolaşmasını, ülkenin coğrafyasını, iklimini, insan yapısını ve üretim olanaklarını iyice görüp anlamasını salık vermişti. Nitekim profesörümüz rehber eşliğinde dört-beş ay kadar dolaşmış. Dolaştığı yerlerden bazı ilkel endüstri ürünleri ve hammaddeler toplamış. Halen onun Gaziantep’ten devşirdiği maroken benzeri işlenmiş bazı deri örnekleri, arkasında kendi el yazısıyla tasnif edildiği şekilde Ziraat Fakültesi Müzesinde yer almaktadır.

    Gerngross, görev süresi bitiminde, yani 1938’de (bir anlamda tezkere bırakarak) Türkiye’de kalmaya kadar verir ve görevine devam eder. Ancak 1943’te, 2. Dünya Savaşı’nın sonunun görünmeye başladığı günlerde politika gereği Almanya’ya savaş ilan etme sürecinde Alman uyrukluların enterne edilme ihtimali belirince sözleşmesi uzatılmaz, dolayısıyla oturma izni geçersiz sayılır. Mesleğini Filistin’de sürdürmek zorunda kalır.

    Ankara Üniversitesi kurulunca enstitü, Ziraat Fakültesi adıyla üniversiteye bağlandı.

    Artık savaş bitmiştir. Dünya yeni bir huzurlu döneme girme yolundadır. 1946’da Ankara Üniversitesi kurulmuş, Yüksek Ziraat Enstitüsü ‘Ziraat Fakültesi’ ve ‘Veterinerlik Fakültesi’ şeklinde A.Ü. bünyesine geçmiştir. Üniversitenin yeni fakültelerinden biri Fen Fakültesi olacaktır. Ülkenin kalkınma hamlesinde önemli bir yer tutacak olan Kimya mühendislerinin yetiştirilmesi amacı ile Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü Kuruluş kararnamesi 17.09.1943 tarihinde kabul edildi. 1948-1949 öğretim yılında “Sınai ve Tatbiki Kimya Enstitüsü” kurulmuş, başına Otto Gerngross atanmıştı. Kendisi 1966’daki vefatına dek kimya profesörü olarak burada hizmete devam etti. Bugün Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatıyor.

    Gerngross’un bir kızı vardı. Ziraat fakültesi profesörlerinden Dr. Haydar Bağda ile evlenmişti. Yazımızın başında sözünü ettiğimiz fotoğraf albümünü fakülte müzesine bu çiftin halen Almanya’da yaşayan oğulları Engin Bağda armağan etmişti. Armağan edilen sadece bu albüm değildi. Yanında Gerngross’un şahsına ait mikroskopu da vardı. Bu mikroskop profesöre kayınpederi tarafından evlenirken armağan edilmişti.

    Prof. Gerngross’un kişisel mikroskobu da fakülte müzesinde sergilenen objelerden biri.

    Bahsi geçen albümün sahibi Prof. Dr. Otto Gerngross adına aşinaydım. Fen Fakültesi’nde okumuş bir arkadaşımız bu hocanın ilginç kişiliğini, ders anlatışını ve en önemlisi Türkiye’nin çağdaşlaşması ve kalkınması konusunda samimi bir inançla verdiği dersleri anlatmıştı. Hani bizde tümceleri birbirine bağlarken “yani” sözcüğünü diline pelesenk etmiş kişiler vardır ya; Almanca’da da aşağı yukarı o anlama gelen, “öyleyse” gibi bir anlam taşıyan “also” sözcüğü var. İşte bu profesör, dersini Türkçe de verse her tümceye bu sözcükle başlarmış ve onun dilinde bu Almanca sözcük “alzo bu gibi” şeklinde yankılanırmış!

    Evrensel teknik terimlerin Türkçe karşılığını sözlüklerden bulup ezberler, o şekilde kullanmaya özen gösterirmiş. Koridorda karşılaştığı öğrencilerine Almanca, Fransızca bir terimin Türkçesini sorar, eğer öğrenci doğru ama sözlüktekinden farklı bir yanıt verirse “Alzo bu gibi, sen hiçbir şey bilmiyor” dermiş.

    Şimdi sözü Prof. Dr. Otto Gerngross’un A.Ü. Fen fakültesinde verdiği derslerinden söz edelim. Araştırmaları genellikle gıda kimyası üzerinedir. Örneğin Türkiye Üzümlerinin Kıymetlendirilmesi adında kapsamlı bir kitabı mevcut. Bizzat kendisi Buzbağ şarabını inanılmaz güzellikte bulur, her gün ondan bir iki kadeh tüketirmiş.  Naklen duyduğumuza göre hocanın özellikle şeker sanayii konusunda ısrarcı bir duyarlılığı varmış. “Pancar üretiminin bu ülke için çok çok kritik yaşamsal bir önemi vardır” dermiş. “Also dostlarım, şeker sanayiini destekleyen politikaların kesintisiz sürdürülmesi gerekir” der; pancar şekerinin Türkiye iklimi ve coğrafyası bakımından bulunmaz bir nimet olduğunu söyler; gerek tarımsal, gerek endüstri alanında entegre bir kalkınma, zenginleşme aracı olması yanında sosyal yönden de kaliteli insan yetiştirme potansiyeli olduğundan söz edermiş.

    Evrensel teknik terimlerin Türkçe karşılığını sözlüklerden bulup ezberler, o şekilde kullanmaya özen gösterirmiş. Koridorda karşılaştığı öğrencilerine Almanca, Fransızca bir terimin Türkçesini sorar, eğer öğrenci doğru ama sözlüktekinden farklı bir yanıt verirse “Alzo bu gibi, sen hiçbir şey bilmiyor” dermiş.

    Prof. Dr. Otto Gerngross Yüksek Ziraat Enstitüsü’ndeki çalışma odasında. Almanya’dan göç edip Türkiye’ye gelen bilim adamından olan kimyager Gerngross’un, Türk tarım ve üretiminde ciddi katkıları oldu.1935’te Türkiye Üzümlerinin Kıymetlendirilmesi adlı bir de kitap yayınlamıştı.

    Şimdi sözü Prof. Dr. Otto Gerngross’un A.Ü. Fen fakültesinde verdiği derslerine getirelim. Araştırmaları genellikle gıda kimyası üzerinedir. Örneğin Türkiye Üzümlerinin Kıymetlendirilmesi adında kapsamlı bir kitabı mevcut. Bizzat kendisi Buzbağ şarabını inanılmaz güzellikte bulur, her gün ondan bir iki kadeh tüketirmiş. Naklen duyduğumuza göre hocanın özellikle şeker sanayii konusunda ısrarcı bir duyarlılığı varmış. “Pancar üretiminin bu ülke için çok çok kritik yaşamsal bir önemi vardır” dermiş. “Also dostlarım, şeker sanayiini destekleyen politikaların kesintisiz sürdürülmesi gerekir” der; pancar şekerinin Türkiye iklimi ve coğrafyası bakımından bulunmaz bir nimet olduğunu söyler; gerek tarımsal, gerek endüstri alanında entegre bir kalkınma, zenginleşme aracı olması yanında sosyal yönden de kaliteli insan yetiştirme potansiyeli olduğundan söz edermiş.

    Türkiye’de şeker daha önce hiç üretilmedi denilemez. Şekerhane denilen basit imalathanelerde Akdeniz ikliminin sıcak bölgelerinden kamış getirilerek az miktarda şeker üretilmişti. Ama şekerin Avrupa’da pancardan üretiminin yaygınlaşmasına karşın, bizde bu tarz endüstriyel üretim bir türlü mümkün olamamıştı. 17 Şubat 1923 tarihinde toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde açılış konuşmasını yapan Mustafa Kemal Paşa “Yeni Türkiye’mizi lâyık olduğumuz düzeye eriştirebilmemiz için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Tarımımızı ve sanayimizi güçlendirmek zorundayız” dedi mi, demedi mi?

    İlk adım, sonradan ‘Şeker’ soyadını alacak olan Molla Nuri Efendi adında Uşaklı bir köylü tarafından atıldı. 1923’te arkadaşlarıyla birlikte 600 bin lira sermayeli “Uşak Terakki Ziraat AŞ”yi kurdular. İlk fabrikanın temeli ancak 1925’te bu ortaklık tarafından atılabildi ve üretime 17.12.1926 tarihinde başlandı. Uşak’ta bu işin yoluna sokulduğu sıralarda bir de 500 bin lira sermayeli “İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş.” adında bir şirket daha kurulmuştu. Şirketin ortakları Türkiye İş Bankası AŞ, Ziraat Bankası ve Trakya illeri özel idare müdürlükleri ile bazı özel şahıslar idi. 1925’te Alpullu Şeker Fabrikası’nın temeli atıldı ve Uşak Şeker Fabrikası’ndan da önce ilk şekerini üretti. Bu bakımdan 1926 yılı, ülkemizde şeker sanayinin başlangıç yılı kabul edilir. Bu iki girişimi diğerleri izledi. 1933’te Eskişehir ve 1934’de de Turhal Şeker Fabrikalarının işletmeye açılmasıyla şeker fabrikası sayımız dörde yükseldi. 1935’te mevcut dört fabrikayı bünyesine alan Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (Türkşeker) kuruldu. Halkımız yıllarca bu dört fabrika ile iftihar etmişti.

    Otto Gengross, verdiği derslerde pancarın ideal bir hayvan yemi olmanın yanında şekere, sanayi alkolü ve türevlerine dönüşen bir ürün olduğunu vurgulamıştı

    Profesör Gerngross derslerinde aynen şunları söylüyordu: “Pancardan şeker üretiminin amacının sadece şeker elde etmek şeklinde düşünülmesi yanlıştır. Türkiye geniş topraklara sahip. Halkın çoğu kırsal alanlarda, köylerde yaşıyor. Kalkınma gayreti içinde bir ülke. Görüyorum ki İstanbul çevresi ve Trakya, Anadolu insanları için bir cazibe merkezi. Önlenemez bir iç göç başlarsa önce bu bölgedeki yoğunluk ülke için bir felaket olur”.

    Geleceği görmüş bu biliminsanı şöyle devam etmişti:

    “Anadolu insanına bulunduğu yerlerde istihdam sağlanmalıdır. İlk çare köylünün tarım yoluyla toprağa bağlanmasıdır. Pancar üretimi en akıllı seçimdir. Bu topraklar buna uygun. Pancar diğer ürünlerin aksine toprağı azotla besler. Bir sonraki dönemde tahıl ekimi yapılırsa ürün daha bereketli olur. Sulu tarım olduğu için yeraltı sularının çıkarılması için bir yan sanayi gelişecektir. Gerek pancarın fabrikaya nakli, gerek şekerin dağıtımı için ulaşım sektörü gelişecek, yeni bir istihdam alanı yaratılacak. Pancarın küpesi ideal bir hayvan yemidir. Bu sayede hayvancılık gelişecek. Buna bağlı olarak süt sanayii kurulacak, süt ürünleri işlenecek. Pancarın şurubundan sadece şeker üretilmez, sanayi alkolü ve onun türevleri de üretilir, o da ayrı bir kazanç. Sonunda bol bol şekeriniz olur. Halkınız beslenir, fazlasını da satarsınız. Şekeri diyelim ki fabrika fiyatına, hatta maliyetinin altında satmanız bile entegre sanayinin sağladığı istihdam olanakları ve diğer kazançlar gözönüne alınacak olursa, zarar sayılmaz. İhracat da önemlidir. Dünya piyasasına ucuz mal sürmek o ülkenin itibarını artırır. Diğer ürünlerinize de yol açılır”.

    Görülüyor ki Prof. Dr. Gerngross pancardan şeker üretimini kalkınmanın en temel öğelerinin en başında görmekte idi. Vatanımızı vatanı bilen ve ebediyen bu topraklarda yatacak olan değerli hocamızın vasiyet gibi sözlerine biraz kulak versek mi, ne dersiniz?

  • 1453’ten çok önce de savaş gemileri karadan yürümüşlerdi

    1453’ten çok önce de savaş gemileri karadan yürümüşlerdi

    Tarih kayıtları, Fatih Sultan Mehmed’ten yaklaşık 2000 yıl önce gemilerin karadan yürütülüp savaşa sokulduğunu kanıtlıyor. Mora Yarımadası’ndan Sicilya’ya, Haçlılardan Umur Bey’e, Vikinglerden Slavlara, Alpler’den İznik Gölü’ne uzanan, “gemileri karadan yürütme” uygulamaları ve sonuçları…

    Tarihin büyük mareşalleri savaş alanında gösterdikleri kararlılık ve cesaretleri kadar uyguladıkları taktik ve stratejiler ile birçok savaşın sonucunu etkilemiş, bunlardan galip ayrılarak adlarını tarihe geçirmiş. Türk tarihinin önemli figürlerinden, Osmanlıları bir imparatorluğa dönüştüren II. Mehmet veya Kostantiniyye’yi fethinden sonra verdiğimiz isimle Fatih Sultan Mehmet’tir.

    Kuşatmanın başarıya ulaştığı tarihin yıldönümü olarak 29 Mayıs günü yaklaşırken, Fatih’in gemileri karadan yürütmesi fazlasıyla tartışılır. Son yıllarda artık Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürüttüğü, hatta hangi hat üzerinden işin yapıldığı konusunda genel bir uzlaşı oluşmaktadır. Kuşatmanın gidişatını dolaylı olarak etkilediği ve Kostantiniyye’yi savunan Doğu Romalı askerleri, şehrin sakinlerini ve yöneticileri moral olarak “yıktığı” düşünülen gemilerin karadan yürütülme hadisesi, bugünün kavrayışıyla baktığımızda akla yatkın gelmektedir. Peki kuşatma sırasında henüz 21 yaşında olan II. Mehmet bu hamleyi nasıl düşünmüştü? Kendisi mi icat etmişti yoksa yaşadığı dönemde yaygın olan, bilinen, uygulanan o günün zihinlerini şaşırtmayacak bir askerî manevra mıydı sözkonusu olan? Enderun’da iyi bir eğitim aldığı bilinen, Yunanca ve İtalyanca hakim II. Mehmet, Antik Dünya’daki (Thukydides’in anlattığı) uygulamalardan esinlenerek mi gemileri karadan yürütmeye karar vermişti?

    Yanıtı verilebilecek olan, Fatih’ten çok önce, yaklaşık 2000 yıl önce (günümüzden ise 2600 yıl önce) Antik Yunan’da ilk kez karadan gemilerin yürütülmüş olduğu ve sonrasında da bu işlemin birçok kez tekrarlandığıdır. Bu tarihten Fatih Sultan Mehmet’in yaşadığı 15. yüzyıla kadar ve ondan sonrasında da bu hadisenin birçok örneğini, özellikle insanoğlunun etkinliklerinin zirvesi olan Akdeniz havzasında görmekteyiz. Fatih muhtemel ki kendi devrinden önceki bu operasyonları biliyordu ve hem fikirsel hem teknik anlamda bunları model almıştı.

    Fatih’ten hatıra Kadırgalar Caddesi İstanbul’un Fethi’nde cüretkar bir planla karadan yürütülen gemilerinin hatırası bugün İnönü Stadı’nın yanından Maçka’ya doğru uzanan caddenin isminde yaşıyor.

    MÖ 7. yüzyılda diolkos mucizesi

    MÖ 8. yüzyılda Akdeniz havzası Doğu Akdeniz’in denizci-tüccar medeniyetleri Yunan ve Fenikeliler tarafından kolonileştirilmişti. Tıpkı 15. yüzyıl sonu Avrupa devletlerinin el değmemiş Amerika kıtasının doğal zenginliklerine ulaşması gibi, dönemin bu denizci medeniyetleri özellikle Batı Akdeniz’in (kendileri için bu topraklar da ‘Yeni Dünya’ idi) doğal zenginliklerine ulaşarak bundan ticari olarak faydalanmış, buralarda ticaret kolonileri oluşturmuştu.

    Fenikeliler ve Yunanlar, Orta ve Batı Akdeniz’e farklı rotalardan ulaşıyorlardı. Fenikeliler Akdeniz’in güney kıyıları boyunca seyrüsefer ederken, Yunanlar ise daha çok kuzey kıyılarına paralel bir hat üzerinde ilerliyorlardı. O tarihlerde kullanılan gemiler açık denizdeki fırtınalara karşı dayanıklı değildi; ayrıca yön bulmak için pusula ve usturlab gibi araç gereçlerden (henüz icat edilmediği için) yoksundu. Bu nedenle kıyılar boyunca denizde gitmek çok daha güvenliydi; fakat kayalık ve sığ sularla çevrili Mora Yarımadası’nı dolaşmak bir o kadar da tehlikeliydi.

    Arkeolojik bulgulara göre MÖ 7. yüzyıl sonlarına tarihlenen diolkos, Mora Yarımadası’nı ana kıtaya (Balkan Yarımadası’na) bağlayan Korint Kıstağı üzerine yapılmış bir “iz yolu” idi. Tıpkı Süveyş Kanalı’nın denizcileri tüm Afrika Kıtası’nı Ümit Burnu üzerinden dolaşma güçlüğünden kurtarması gibi, bu yol da Yunan denizcileri batıya yapılan seferlerde tüm yarımadayı dolaşma zahmetinden ve zaman kaybından kurtarıyordu. Korint Tiranı Periander tarafından yaptırılan diolkos, gemilerin çukur halindeki raylar (iz yolu) üzerinden yürütüldüğü, taş döşenmiş ve ağaç kütükleriyle donatılmış bir yoldu. Bu yol, İyon Denizi’ne açılan Korint Körfezi ile Ege Denizi’ne açılan Saron Körfezi’ni birbirine bağlıyordu. Barış zamanında denizcilere zamandan avantaj sağlayıp denizlerin onlara getirdiği tehlikelere atılmasını engellerken, savaş zamanında da taktik bir üstünlük sağlamaktaydı.

    Diolkos yolundan Korint Kanalı’na Mora Yarımadası’nı Balkan Yarımada’sına bağlayan Korint Kıstağı üzerine inşa edilen Diolkos geçidi, M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında Korint Tiranı Periander tarafından yaptırılmış bir iz yoluydu. Daha sonra aynı güzergahta 1893 yılında Yunan Krallığı tarafından açtırılan Korint Kanalı’nı bugün küçük ve orta tonajlı gemiler kullanıyor.

    Bunun en bilinen örneklerinden biri ise ünlü Peloponez Savaşları (MÖ 431-404) sırasında yaşanmıştı. Spartalılar ile Atina arasındaki rekabette, diğer Yunan şehir devletleri de taraf olmak durumunda kalmıştı. Korint Kıstağı’ndaki Korint kenti ise Sparta’nın müttefikiydi. Sparta, Atina’ya karşı düzenlediği seferde Atina’nın (daha doğrusu Atina’nın limanı Pire’nin) kıyısı olduğu Saron Körfezi’ne girmekte zorlanmaktaydı. Bunu aşmak adına Sparta, müttefikleri Korintlilerin yardımıyla gemileri diolkos üzerinden yürüterek Atinalılara karşı büyük bir moral-motivasyon üstünlük kazanmıştı.

    Barış zamanında da buradan geçen ticaret gemilerinin sağladığı maddi kazançlar Korint kentine ve ona sahip olanlara zenginlik ve refah getirdi; ta ki 1. yüzyıla kadar. Bu yıllara kadar aktif olarak kullanılan diolkos (ki bu yol Antik Yunan’da “bir Korint’li kadar hızlı” tabirini ortaya çıkarmıştı) büyük olasılıkla Roma İmparatoru Neron’un buraya kanal açma planı/hayali sırasında yapılan tahrip edici çalışmalar sonucu (MS 67) kullanılamaz hale geldi. O dönemden sonra birkaç askerî sefer dışında bir daha aktif olarak kullanılamadı.

    Sirakuzalı I. Dionysius ve Motya Kuşatması

    Diolkos, antik dünyada birçok hükümdara ilham vermişti. Yönetimi sırasında hem despotluğu hem de entelektüel ve teknik merakı ile ün salmış, Akdeniz’deki Yunan kolonizasyonu için önemli bir figür olan I. Dionysius, yaşadığı dönemde Sicilya Adası’ndaki Kartaca varlığına karşı büyük bir mücadele vermişti. MÖ 398’de Batı Sicilya’da önemli bir Kartaca şehri olan Motya’yı (bugün Mozia) kuşatması sırasında, gemilerini karadan yürütmüştü. Bir yarımada ile korunaklı lagünün ortasında bulunan küçük bir ada üzerine kurulu Motya şehrinin savunması için, Kartacalılar yarımada ile anakara arasında kalan boğazı gemilerle tutmaktaydı. Dionysius ise çözüm olarak, yarımadanın bir kıstak gibi uzanan dar kısmından gemileri kazıklar üzerinde yürüterek lagüne indirdi ve şehri iki taraftan da sıkıştırarak kuşattı. İki cephede savaşmaya hazır olmayan, stratejisini sadece boğazı savunmak üzere kuran Kartacalı komutan Himilco’nun sayıca az birlikleri ve donanması da dayanamayarak Kartaca’ya döndü. Bunun üzerine saldırılara daha fazla karşılık veremeyen şehir, kuşatma sonrası teslim olmak zorunda kaldı. Bu kuşatmada tarihte ilk defa katapult ve dönemin “süper deniz gücü”, beş sıralı kürekçiden oluşan “quinquereme” tipi gemiler kullanılmıştır.

    626 yılında gemiler Haliç’e iniyor

    İstanbul, tarihte en çok kuşatılan yerleşimlerden biri. Bazen stratejik bir hamle olarak tehdit amaçlı bazen de doğrudan fetih amaçlı birçok irili ufaklı kuşatmaya maruz kalmış bu tarihî şehir, sur ve hendek sistemleri ile denizden-karadan gelen saldırıları püskürtmüştür. Bugün Tarihî Yarımada dediğimiz bölgedeki Kostantiniyye’nin Haliç’te karşı kıyısı olan “Peran en Sykais” (“Karşıdaki İncirlik” anlamına gelen bölge, imparator I. Justinian’ın (527-565) verdiği adla Justinianopolis olarak da adlandırılıyordu), şehrin savunmasının önemli bir parçasıydı. Haliç kıyılarına ve buradaki surlara deniz yoluyla yapılabilecek saldırıların önüne geçebilmek adına, şehirle “Pera” arasına kalın bir zincir gerilmişti. Zincirin ilk defa 717-741 arasında hüküm süren III. Leo zamanında çekildiği tahmin ediliyor. Bunun öncesinde ise 626 yılındaki Sasani-Avar kuşatmasında olduğu gibi, Haliç girişi büyük tip kadırgalarla bir “deniz duvarı/suru” yapılarak bloke edilmiştir. Bu savunma mekanizması, Fatih’in şehri kuşatmasından yaklaşık 800 yıl önce Sasani-Avar ittifakı içinde yer alan Slavlar tarafından aşılmıştı.

    626 yılında Bizans İmparatoru Heraklius’un seferde olmasını fırsat bilen Sasani şahı II. Hüsrev, Bizans’ın kuzeybatı sınırında bulan Avarlar’ın kağanı ile ittifak yaparak Kostantiniyye’yi kuşattı. Bu ittifaka Bulgarlar, Slavlar ve Ruslar da dahil oldular. Avarlar kuşatmaya daha çok kara birlikleri ile katılırken, denizden kuşatma harekatı Sasaniler ve Slavlardan beklenmekteydi ki onların da bu konuda pek iyi oldukları söylenemezdi.

    Pers donanması dönemin standart savaş gemilerine sahipken -ki bu konuda Bizans donanması çok daha ileriydi-, Slavlar monoxyla denilen kano benzeri bir deniz aracı kullanmaktaydı. Slavların büyük ağaç kütüklerinin içini oyarak yaptıkları 20-30 kişi alabilen kanolar pek de etkili değildi. Persler tarafından başlatılan saldırıyı etkisiz hale getiren Bizans donanmasının gafletinden yararlanan Slavlar, bir anda monoxyla’lar üzerinde Haliç sularında belirdiler ve şehir surlarının en zayıf tarafı olduğu bilinen Blakhernai Sarayı (Tekfur Sarayı) önlerindeki savunma hattına ani bir saldırı düzenlediler.

    Haliç’e inen ‘monoxylon’lar İstanbul’un Sasani-Avar Kuşatması’nda (626) kullanılmış olan Slav “monoxylon”ların (ağaç kütüğünden yapılan kanolar) bir benzeri. 10. yüzyıldan kalma bu kano Polonya’nın Zielona Gora kentindeki Swidnica Müzesi’nde sergilenmekte.

    Beklenmeyen bu hamlenin nasıl gerçekleştiği üzerine iki farklı yorum vardır. Birincisi bu deniz araçlarının Karadeniz’e getirildikten sonra karadan yürütülerek Haliç’i besleyen Kağıthane ve Alibey dereleri üzerinden suya indirildiği; diğeri ise Haliç’in karşı kıyısından (dolayısıyla surlarla çevrili Justinianopolis’in kuzeyinden) suya indirilerek saldırının gerçekleştirildiği yönündedir. Aynı Fatih’in 1453’te gemileri Haliç’e indirmesi gibi şok edici bir hareket olmasına rağmen, Slavların bu basit deniz araçları Bizans tarafından kolayca püskürtülmüş ve saldırı başarısız olmuştur.

    İznik kuşatması ve göle inen tekneler

    1081’e gelindiğinde Anadolu Selçukluları dönemin önemli yerleşim yerlerinden İznik’i Bizans İmparatorluğu’ndan alarak başkent yapmıştı. Ancak bundan 14 yıl kadar sonra başlayan “başıbozuk halk/köylü ve Haçlı Seferi (1095)” bir yıl sonra Anadolu’ya ulaştı. Bu olaylar sırasında Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Kılıç Arslan şehri terk etti; ailesini ve devlet hazinesini ise geride bıraktı. Esas olarak İznik’i fethetmek gibi bir amacı olmayan bu ilk “güruh” Anadolu içlerine doğru yürüdü ve geçtiği yerlerdeki yerleşimlere ağır hasarlar verdi.

    Bizans ve Haçlılar’ın İznik Kuşatması 1097 yılında Haçlılar ve Bizans tarafından kuşatılan İznik şehrine ait plan.

    1.Haçlı Seferi olarak bildiğimiz bu seferin ikinci aşamasında, “halk”ı baronlar takip etti. Avrupa’nın daha önemsiz soylularının/derebeylerinin Doğu’da servet ve şöhret aramak için çıktıkları bu sefer, kendine ilk önemli hedef olarak İznik’i seçti; zira karşılarına çıkan ilk Müslüman  toprağı, hatta ilk Müslüman başkenti burası idi. Daha sonra Kudüs’ün ilk Haçlı hükümdarı olacak Bouillon’lu Godfrey ve diğer baronlar Nisan sonunda İznik’i kuşattılar. Bizans İmparatoru I. Alexios ise onlara bu saldırıda eşlik etmedi. Kılıç Arslan da bu kuşatmayı ciddiye almadığı için şehre dönme ihtiyacı görmedi; ta ki kuşatma uzayınca şehri savunanlar onu çağırana dek.

    Kılıç Arslan’ın dönmesi ile kuşatmanın ilk etapta başarıya ulaşması engellendi. Bu arada kentin en büyük avantajı, göl tarafındaki şehir surları aracılığıyla yiyecek ve diğer ihtiyaçların tedariğinin devam etmeseydi. Haçlılar göle inebilecek deniz araçlarına sahip değillerdi; bu nedenle şehri tamamen ablukaya alıp göl kıyısından yapılan giriş-çıkışlara engel olamıyorlardı.

    Daha sonra I. Alexios’un kuşatmaya katılması ve destek vermesi savaşın gidişatını değiştirdi. Gelişmelerden haberdar olan I. Alexios şehre gölden ulaşan iaşenin kesilmesi gerektiğini biliyordu; bu nedenle başkentteki tersanesinde gölün tatlı suyuna uygun ve karadan yürütülebilecek kadar hafif tekneler inşa ettirdi. Kendisi Palekanon’da (bugün Eskihisar) kamp kurarken, yaptırdığı gemileri daha büyük başka gemilere çektirerek İznik Gölü yakınlarında bir deniz kıyısına getirdi. Sonrası hakkında iki görüş, gemilerin yürütüldüğü düşünülen iki alternatif hat bulunmakta: Birincisi İzmit Körfezi kıyısında, bugünkü Yalova’ya yakın bir yerden (Taşköprü civarı) gemilerin İznik Gölü’ne çekildiği; ikincisi ise gemilerin Gemlik’te indirilerek buradan göle yürütüldüğü.

    İznik’e göl üzerinden yapılan erzak takviyesini kesmek için seferber edilen Haçlı teknelerinin karadan ulaşım güzergahına dair iki farklı görüşün yer aldığı harita.

    Her halükârda gemilerin 17 Haziran’da göle ulaştığı bilinmektedir. Bu hamle, Anadolu Selçukluları’nın şehri teslim etmesinde kilit bir rol oynamıştır. İaşe yolları kesilen şehir Bizans-Haçlı ortak saldırısı sonucu düşmüş, ama şehre kimin sahip olacağı belirsiz kalmıştır. Haçlı Boutoumites, Bizanslılar ile diğer baronların haberi olmadan yaptığı gizli anlaşma neticesinde “İznik Dükü” (dux) oldu ve tüm baronlara Alexios’a tabiyetleri için yemin ettirdi.

    Kuzeyin denizci halkları ‘Miklagard’a nasıl ulaştı?

    Kostantiniyye, Ortaçağ boyunca yeryüzündeki tüm toplumların gözünü kamaştırmış, şehrin zenginliği ve burayı ziyaret edenlerin anlattıkları zamanla bir efsaneye dönüşmüştü. Şehre farklı kültürler farklı isimler verirken, Vikingler “büyük kale”, “büyük şehir” anlamına gelen “Miklagard” ismini kullanıyorlardı. Vikingler Çağı (793-1066) olarak bilinen dönemde Baltık ve Kuzey Denizi çevresinde yaşayan bu denizci halklar, özellikle Kuzey Avrupa’da birçok yeri istila etmiş ve gittikleri yerlerde koloniler kurmuşlardı.

    Zenginliği ve büyüklüğü ile o tarihlerde bir efsane haline gelmiş olan Kostantiniyye hakkında söylenenler Vikingleri uzaktan da olsa cezbediyordu ve onlar için askerî olmasa da ticari bir hedefti. Bununla birlikte tüm Avrupa kıtasını çepeçevre dolaşmak uzun soluklu ve zahmetli bir işti. Vikingler şöyle bir çözüm buldular: Denizciler önce Baltık Denizi’ni aşacak, oradan Finlandiya Körfezi’ne ve Petersburg’a ulaşacaklardı. Buradan akarsular aracılığıyla Ladoga Gölü’ne varacaklar, gölü besleyen bir diğer akarsu olan Lovat Nehri’nden güneye doğru seyredeceklerdi. Zor kısım ise bundan sonrasıydı. Zira Lovat Nehri’nin güneydeki uç noktası ile Karadeniz’e dökülen Dinyeper Nehri’nin kuzey uç noktası arasında gemilerin ilerleyebileceği herhangi bir su yolu mevcut değildi. Bu nedenle aradaki kilometrelerce mesafeyi aşmanın tek yolu, gemileri karadan yürütmekti.

    Vikingler bu kadar uzun mesafeyi aşabilmek için (tıpkı Fatih Sultan Mehmet’in ileride yapacağı gibi) iki su yolunun arasına ağaç kazıklar döşediler ve gemilerini bunlar üzerinden yürüttüler. Gemiler Dinyeper Nehri’nden Karadeniz’e ulaşarak Miklagard’ın, yani Doğu Roma’nın başkenti Kostantiniyye’nin yolunu tuttular.

    Vikingler denizlerden olduğu kadar akarsular üzerinden de askeri ve ticari seferler yaparlardı. Bağlantısı olmayan nehirler veya nehir kanalları arasında da gemilerini çokça karadan yürüttükleri bilinmekte.

    Umur Bey: Gemileri yürüten ilk Türk

    II. Mehmet’in Antik Yunan’dan etkilenerek mi, yoksa kendisinden 116 sene önce gemileri karadan yürüten Aydınoğulları’ndan Umur Bey’den mi esinlendiğini bilemiyoruz. Ancak Umur Bey’in bu işi daha önceden yaptığını Fatih döneminde yaşamış, hatta onunla seferlere katılmış Enveri’nin Düsturname’sinden öğreniyoruz.

    Gemileri karadan yürüten ilk Türk Gemileri karadan yürüten ilk Türk olan Umur Bey, dünyada gemilerin ilk defa karadan yürütüldüğü yer olan Korint Kıstağı’nı geçmişti. Umur Bey’e ait büst Mersin Deniz Müzesi’nde bulunmakta.

    Türk denizcilik tarihinin en önemli isimlerinden Aydınoğulları’ndan Umur Bey, Ege Adaları’na ve Yunanistan’ın doğu kıyılarına birçok sefer düzenlemiş, bu coğrafyayı vergiye bağlamış veya fethetmiştir. Umur Bey, Yunanistan’ın kuzeybatı kıyılarındaki Epir’e bir sefer (1338) düzenlemeyi planlamış, fakat kendisinden 1900 yıl önce yaşamış Yunan denizciler gibi Mora Yarımadası’nın çevresini dolaşmayı riskli bulmuştur. İşte bu nedenle tarihte ilk defa gemilerin yürütüldüğü, fakat artık onun yaşadığı dönemde hayli tahrip olmuş diolkos üzerinden gemilerini Saron Körfezi’nden Korint Körfezi’ne, yani Ege Denizi’nden İyon Denizi’ne taşımıştır. Yaptığı sefer sonrası yine aynı yol üzerinden gemilerini geri getirmiş ve İzmir’e dönmüştür. Bunu Enverî’nin dışında Piri Reis de Kitab-ı Bahriye eserinde yerli halkın ağzından nakleder.

    Alpleri aşan gemiler Garda Gölü’ne indi

    Ortaçağ’da farklı nedenlerden ötürü zengin İtalyan şehir devletleri paralı askerler kullanmaktaydı. Hatta bu öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, bugünün paralı asker sağlayan firmaları gibi savaş işini bütün bir hizmet olarak sunan “şirketler” ortaya çıkmıştı. Bunların başında condottiero, yani “müteahhit” denen liderler vardı. Bunlar hizmetlerini şehir devletlerine bir bütün olarak satıyor, şehrin korunmasından askerî seferlere kadar birçok taahhütte bulunuyorlardı. Bu condottiero’ların en ünlülerinden biri de Narnili Erasmo ya da daha yaygın bilinen takma adıyla Gattamelata idi.

    Lombardiya Savaşları da (1423-1454) yine condottiero’ların sahne aldığı bir savaştı. Bir tarafta Visconti hanedanının yönetimindeki Milano Dükalığı, diğer tarafta ise Venedik “doge”larının cumhuriyeti, Kuzey İtalya’nın egemenliği için mücadele ediyordu.

    Alpler’i aşan Venedik gemileri Lombardiya Savaşları’nda Milano Dükalığı’nın kuşattığı Brescia kentini kurtarmaya kararlı Venedik Cumhuriyeti, Gattamelata komutasındaki donanmayı Alpler’in üzerinden yürüterek Garda Gölü’ne indirmişti.

    Uzun savaşın on beşinci yılında (1438), Milano Dükalığı’na hizmet eden bir diğer condottiero Niccolo Piccinino, Venedik Cumhuriyeti’ne bağlı Brescia kentini kuşatmıştı. Venedik’e hizmet eden Gattamelata, dahiyane bir fikirle Brescia’ya yakın Garda Gölü’nden gemilerle şehre destek vermeyi düşünmüştü; fakat gemileri buraya taşımak için göl ile deniz arasında bir su yolu yoktu. Bunun üzerine Gattamelata, Giritli mühendis Niccolo Sorbolo’yu yetkilendirerek gemilerin önce Adige Nehri’ne getirilmesini oradan da Alpler üzerinden yürütülerek Garda Nehri’ne indirilmesini öngören bir proje hazırlamasını istedi. 1439 kışında kadırgalar dağlar üzerinden yürütülerek Garda Gölü’ne indirildiler. Ancak gölde zaten donanması olan Biagio da Assereto komutasındaki Milanolular Venediklileri püskürttüler, Brescia şehrini ve çevresini ele geçirdiler.

    Malta Kuşatması ve bir hüsran – 1565

    Voltaire (1694-1778) “Hiçbir şey yoktur ki Malta Kuşatması’ndan daha iyi bilinsin” derken, burada gelen zaferin tarihte bir dönüm noktası olduğunu, yani ibrenin Doğu’dan Batı’ya döndüğünü vurgulamaktaydı. Fatih Sultan Mehmet’in Rodos’u fethi sonucu Malta’ya Kutsal Roma İmparatoru tarafından yerleştirilen Rodoslu St. John şövalyeleri Akdeniz’in ortasında kilit bir noktadaydı ve Osmanlılar’ın Batı Akdeniz’e yaptığı seferlere engel teşkil edebiliyorlardı. Bunun önüne geçmek adına Osmanlı birlikleri 18 Mayıs 1565’te bugün başkent Valetta’nın (savunmayı gerçekleştiren Hospitalier Şövalyeleri’nin üstad-ı azamı La Valette’in ismi verilmişti) bulunduğu Büyük Liman koyunu ve buradaki kaleleri kuşattı. Koyun ağzında Aziz Elmo Kalesi, içeri biraz girince de Aziz Angelo Kalesi bulunmaktaydı. Yeniçeriler, sipahiler ve topçular karaya çıkmış olmasına rağmen, donanma Büyük Liman’a giremiyordu. Büyük Liman’daki Aziz Angelo ve Sciberras Tepesi’nin ucundaki Aziz Elmo karadan kuşatılmıştı.

    Malta Şövalyeleri’ni şoke eden harekat 15 Temmuz 1565’te Osmanlılar 112 yıl önce Fatih’in İstanbul’un Fethi sırasında yaptığı gibi gemileri yine karadan yürütmüş, uzun süren kuşatmanın gidişatında bir süreliğine de olsa savaşı Osmanlı Devleti lehine çevirmişti.

    15 Temmuz 1565 Pazar günü, Büyük Liman’daki Senglea ve Birgu’yu savunan şövalyeler büyük bir şoka uğradı; zira Fatih’in 112 yıl önce Kostantiniyye’nin fethi sırasında yaptığı gibi, Osmanlılar yine gemileri karadan yürütmüş; gemiler Sciberras Tepesi’nin karaya bağlandığı dar kıstaktan geçirilerek Marsamxett Limanı’ndan Büyük Liman’a indirilmişti. Uzun süren kuşatmanın gidişatında bir süreliğine de olsa savaşı Osmanlılar lehine çeviren bu hamle, sonuçta tayin edici olamadı. Habsburg Hanedanı idaresindeki İspanya İmparatorluğu’nun Malta Şövalyeleri’ne verdiği askerî destek neticeyi belirledi ve aynı yılın Eylül ayında Osmanlı birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı.

  • ‘Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için’

    ‘Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için’

    Ülkü Tamer, Nisan başında Bodrum’da hayatını kaybetti ve yine orada toprağa verildi. Şarkı-türkü olmuş ölümsüz şiirlerin, müthiş öykülerin, olağanüstü çevirilerin sahibiydi. Yerli ve dünyalı bir yazarın Gaziantep’ten Robert Kolej’e, oradan edebiyat dünyasına uzanan yaşamı…

    Rahmetli Onat Kutlar, 27 Aralık 1991 tarihindeki Cumhuriyet gazetesinde hemşerisi, dostu Ülkü Tamer’le olan bir anısını şöyle paylaşmıştı: “- Niçin Alleben? Niçin Gaziantep Ülkü? Kadehinden bir yudum aldı. Neşeli yüzü hafifçe kızarmış ‘İnsanın anayurdu çocukluğudur. Belki de ondan… Macı Hüseyin de, Çete de, Şekerci Asım da öykü kahramanlarıdır. Elbette Macı Hüseyin’de çocukluğumun sinemacısı Nakıp Ali’den izler vardır. Tıpkı öykülerin atmosferini oluşturan kentin Antep oluşu gibi. Ama ben Antep’le ilgili belgesel öyküler yazmadım. Benim Alleben’imi, benim kahramanlarımı yazdım…” Ülkü Tamer, doğup büyüdüğü memleketi Gaziantep’teki bir akarsu olan Alleben’in ismini en başta gelen kitabına vermiş: Alleben Öyküleri (1991), Alleben Anıları (1997)…

    Ülkü Tamer’in babası İpekçi Tahsin Bey’dir. Gaziantep’e ipeği o getirdiği için adı öyle kalmış. Annesi okumaya pek meraklıymış, Ülkü Tamer okuyamadığında o okurmuş kitapları.

    17 yaşında Robert Kolej’de öğrenciyken, 1954’te Kaynak dergisinde yayımlanan “Dünyanın Bir Köşesinden Lucia” şiiriyle şairliğe giriş yapan Ülkü Tamer, 50’lerde İkinci Yeni şairleri arasına katılır. Papirüs dergisinin 1966’da ikinci kez çıkışında Cemal Süreya’ya yol arkadaşlığı yapmıştır.

    Şiirlerindeki en dikkati çekici özellik naiflik, naziklik ve ironi. Onun da diğer İkinci Yeni’ciler gibi kuşlara özel bir ilgisi vardır mısralarında. “Kaynağın bekçisidir şiir” der ama çoğu ilhama kaynak olan şiirlerine bekçilik yapmamıştır hiç. Kitaplarının çok farklı yayınevlerinden çıkması, belki de cömertliğinin bir göstergesi. Dizeleri de isimsizce elden ele geçer olmuş hatta anonimleşmiştir.

    Ülkü Tamer’in şiirlerindeki en dikkat çekici özellik naiflik, naziklik ve ironidir.

    “Bu şehirde önemsemezlerdi beni, neşeliydim / Üstelik boş sözler söylemeyi severdim” mısralarının sahibi ve sorulduğunda yalnız “çevirilerim var” deyip sözü şiirlerine hiç getirmeyecek kadar alçakgönüllüdür tavrı. Halk ve divan şiirinden, mitolojiden, efsanelerden faydalanmış, yerli kaynaklarla Batı tarzı şiir yazmıştır. Gaziantepli ve Robert Kolejli oluşu gibi…

    Dünya şiirinin bir okuru ve temsilcisidir. Doğan Hızlan onun ironi üslubunu Amerikan tarzına benzetir örneğin. Nitekim arkadaşı Memet Fuat da İngiliz şiirini takip ettiğini söyler onun için. PEN kulüp kongrelerinde Türkiye’yi temsil etmiştir birçok kez. “Giyotin” şiirinde ise bir tarihçidir.

    Son 20 yılında daha çok anılarını yazar; şiirleri bundan öncesinde kalır. Çalışkan, yetenekli ve hızlı bir çevirmen olarak anıyor onu yayıncıları. O da anılarında bir düşünü şöyle anlatıyor: “Yeşil yanıyor. Arabalar duruyor. Yol bizim. Karşıya geçerken düşünüyorum: Neyse, çok beklemedik. Çeviri galiba zamanında yetişecek”. Ömrü boyunca 100’ün üstünde kitap çevirmiştir. Bunlardan biri de filminden bir yıl sonra (2003) Harry Potter ve Felsefe Taşı. Kendi dünyasında çocukluğa ve çocuklara ayırdığı yer, yalnız şiirlerindeki bir motif olarak kalmamış, Milliyet Çocuk dergisini çıkarmasıyla somutlaşmıştır da. Onar Kutlar “koca çocuk” der onun için.

    Bir keresinde Milliyet Yayınları genel yönetmeni iken ABD basın ataşesinin kendisinden Amerikan Başkanı Jimmy Carter biyografisi yayınlaması isteğine red cevabı vermiş; devamında da SSCB basın ateşesi kendisini Moskova’ya götürmek istediğinde yine reddedince, bu kez de antikomünist oluvermiştir.

    Hiçbir kesimin “yalnız bizimdir” diyemeyeceği, herkesin ilgi ve beğeniyle okuduğu bir şair, çevirmen, yazardır. Ve tiyatrocudur. Az bilinen bu tutkusunu ve okul yıllarında Genco Erkal’la birlikte pek çok kez sahneye çıkışını anılarında anlatır. Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı’nın da oyuncularındandır (Manyak Cafer). Sinema, futbol, at yarışı diğer tutkularıdır. Tiyatrocular ile edebiyatçılar arasında oynanan meşhur maçta (8 Haziran 1964) santrfor mevkiinde top koşturmuş, iki gol atmıştır. Ses dergisi Ülkü Tamer’i 5-3’lük skorla Edebiyatçılar’ın galip geldiği bu maçın yıldızı seçmiştir.

    Askerlik görevini öğretmen olarak yaparken, okuldaki çocuklara Münir Özkul’u, Cem Karaca’yı, Cüneyt Arkın’ı ve ev arkadaşı Yılmaz Güney’i tanıştırmıştır. Onun dostları hem pek çoktur hem seçkindir.

    #tarih dergisi yazarı Necdet Sakaoğlu da şöyle anlatıyor Ülkü Bey’i: “1970-1985 arasında İstanbul’da yayınevinde yeni kitapların basımında epeyce bir zorluk vardı. Çünkü dizgi, mizanpaj işleri henüz yarı eski-yarı yeni düzendeydi. 1980’in başı olması lazım… Benim Köse Paşa Hanedanı adlı kitabımı önce Hür Yayın basacaktı, rahmetli Aydın Emeç çok ilgilendi. Hatta dizgi aşaması tamamlanmak üzereydi ki Hür Yayın kapandı. Rahmetli Kemal Zeki Gençosman önerdi ve herhalde görüştü de. Ülkü Tamer o sırada sanıyorum Milliyet Yayınları’nı yönetiyordu. Kendisini ziyaret ettim. Alçakgönüllü, sıcak, nazik bir aydınımızdı. O günün koşullarını epeyce konuştuk; kitap basımları da dahil. ‘Sonuçta mutlaka basarız ama, sırada pek çok kitap var. Bir araya da sokmaya çalışırım’ dedi. Öylece bir nüsha bırakıp oradan ayrıldım ben de. Aydın Emeç’i, Kemal Zeki Beyi ve Ülkü Tamer’i, o sıkıntılı günlerin ümit veren, ilgi gösteren aydınları olarak daima saygıyla anıyorum”.

    Rahatsızlığından fazla kimseye bahsedilmemesini rica etmiş, yakınlarına da son zamanlarını evinde gökyüzüne bakarak geçirmek istediğini dile getirmiş:

    “Güneş topla benim için”!

    MILOS FORMAN (1932 –2018)

    Efsane filmlerin efsane yönetmeni

    “Guguk Kuşu”, “Amadeus”, “Hair” gibi sinema tarihinin başyapıt niteliğindeki filmleri, Oscar dahil olmak üzere onlarca ödüle layık görüldü.

    Her ne kadar ABD’ye gittiği dönemde çektiği başyapıtlarla bilinse de Çek kökenli Miloš Forman esasen yeni dalga akımının öncü isimlerindendi. 1967’de çektiği ve Oscar’a aday gösterilen filmi “The Fireman’s Ball”, Doğu Avrupa komünizminin iğneleyici bir eleştirisiydi. Uzun yılların ardından Amerika’ya taşınması ve orada çektiği filmler esasen onun usta bir yönetmen olarak görünürlüğünü sağladı.

    Annesi ve babasını Nazi işgali sırasında toplama kamplarında kaybeden Forman, iki amcası ve aile dostları tarafından büyütüldü. Çocukluğunda tiyatro yapımcısı olmak isteyen yönetmen, ünlü tiyatro yönetmeni Alfred Radok’un asistanlığını yaparak sinema kariyerine başladı. Şüphesiz, hayatının dönüm noktası 1968’deki Prag Baharı’ndan sonradır.

    1975’te Ken Kesey’in romanından uyarlayarak çektiği “Guguk Kuşu”, ardından 1984’te Mozart’ın hayatını anlattığı “Amadeus”, Oscar’larda ona en iyi yönetmen unvanını taşıdı. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden sayılan “Guguk Kuşu”, Frank Capra’nın çektiği “Bir Gecede Oldu” filminden sonra Oscar tarihinde en önemli 5 ödülü alan ikinci film olma özelliğine de sahip. Bununla birlikte Forman’ın sinemadaki başarısı Berlinale, Altın Küre, Cannes Film Festivali ödülleriyle de birçok kez tescillendi.

    13 Nisan’da hayata gözlerini yuman Çek yönetmen, yaptığı filmlerle dünya sinemasının unutulmazları arasında yerini aldı.

  • Boğaz’da kaza ve Montrö’yü savunmak

    Anadoluhisarı’ndaki Hekimbaşı yalısına çarpan yük gemisi, Boğazlar’dan güvenli geçiş ve Montrö Sözleşmesi’ni tekrar gündeme taşıdı. Sadece 2017’de, İstanbul Boğazı’nda daha ucuz atlatıldığı için kamuoyunun duymadığı 127 olay meydana geldi! Buna göre İstanbul Boğazı her 3 günde 1 kazayı ucuz atlatmaktadır. Ancak tüm bunlar, çok önemli bir kazanım olan ve gemi geçişlerini düzenleyen Montrö’den vazgeçme anlamına gelmemeli.

    Geçen ay 7 Nisan günü. İstanbul Boğazı’nda sakin bir öğleden sonrası. Vitaspirit adlı dökme yük gemisinin kaptan köşkündeyiz. Serdümen, zabit, gözcü ve tüm dikkatlerini Yeniköy dönüşünü yapmakta olan geminin pruva hareketine vermiş iki kişi daha: Kılavuz Kaptan Harun Dokuz ve Kaptan Edgardo Deseo. Filipinli kaptan ile Türk kılavuz kaptanı buluşturan sebep, geminin İstanbul Boğazı’ndan emniyetli geçişi.

    62.623 ton arpa yüklü gemi, 225 metre boyunda, denizcilerin “supramax” diye adlandırdıkları boyda bir dökme yük gemisi. 12,60 metrelik su çekimi var. Gemi, Boğaz’ın en keskin dönüşü olan 85 derecelik Yeniköy dönüşünü başarıyla gerçekleştirmiş. Kılavuz kaptanlar bilir. Yeniköy dönüşü, akıntının yüksek olduğu bahar aylarında, tüm gemiler için zordur. Ama dökme yük gemileri için daha da zordur. Zamanlama hayati önem taşır. Dümen uygun açıda basılacak ve zamanında karşılanacak ki, gemi, dönüşünü Yeniköy yalıları önünde karaya oturarak tamamlamasın! Her yıl ortalama iki geminin yaptığı gibi…

    Altı dakikada olup biten facia ‘Supramax’ olarak adlandırılan boydaki (225 m) dev dökme yük gemisi Vitaspirit’in Hekimbaşı Yalısı’na çarpması yalnızca altı dakikada gerçekleşti. Hızı 7.5 knots, saatte 8.65 mildi. Geminin düdük çalmasına fırsat dahi olmadı.

    Harun Kaptan, Kanlıca Burnu’nu bordaladıktan sonra gemiyi ağır ağır iskele tarafa doğru döndürmeye başladığında saatler 15:27’yi gösteriyordu. Bu anda beklenmedik bir şey oldu. Dev dökme yük gemisinin köprüüstünü titreten makine uğultusu birden sustu. Pervaneyi döndüren ana makineler stop etmişti. Gemi,Kanlıca’yı geçmiş, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü altına doğru ilerliyordu. Geminin pruvası da ağır ağır iskele tarafına doğru dönmekteydi. Kaptan köşkünde alarmlar çalmaya başladı. Harun Kaptan dümene sancak alabanda komutunu verdi. Ancak pervanesi dönerken dahi zorlukla dümen dinleyen gemi, kıç taraftan gelen 2 knots akıntı ile ve üzerindeki atalet ile 10 knots hızla sürüklenmekteydi. Dümeni dinleyecek hali yoktu. Bu durumda yapılacak tek şey vardı, her iki demiri funda etmek. Kılavuz kaptan kaptana “sancak demiri funda edelim” dedi. Kaptan makine dairesi ile irtibat halindeydi; hem geminin altındaki 65 metre su derinliği onu ürkütüyor hem de her an makinelerin geri geleceğini bekliyordu. Körfez önlerine gelindiğinde saatler 15:31’i göstermekte idi ve iskele tarafa dönüş hızlanmıştı. O esnada Hisar önünde bir teknede Boğaz turu yapanlar, dev bir geminin hızla yalılara doğru ilerleyişini gördüler ve dehşete kapıldılar. Çektikleri videoda attıkları çığlıklar bu dehşetin göstergesiydi. Dev gemi, üzerinde 7,5 Knots hızla, sanki beğenip de özellikle seçmiş gibi, kırmızı renge boyalı güzelim Hekimbaşı Yalısı’na bindirdi. Yalının yan tarafındaki lokantalarda bulunanlar kaçıştı. Gemi düdük bile çalamamıştı. Saat 15:33 idi. Her şey 6 dakika içerisinde olup bitmişti!

    Tarihte yolculuk

    Zamanımızdan 3500 yıl öncesine gidiyoruz şimdi de. Boğaz’ın akıntılı sularında bir tekne ilerlemeye çalışıyor. 25 metre uzunluğundaki bu teknede sancak ve iskele 25’er çifte kürekçi bulunuyor. Kürekçilerin tüm güçleriyle küreklere asılmalarına rağmen akıntıya karşı ilerletemedikleri bu teknenin adı Argo.  Rodoslu Apollonius şöyle yazıyor:

    “Dalgalar dağlar gibi kabarıyor, sık sık bulutların üzerine kadar çıkıyor, teknenin içini dolduracak gibi görünüyordu. Artık hiç kimse ölümden kurtulabileceğini sanmıyordu; çünkü ölüm, geldim dercesine geminin üzerinde ve bulutların içinde dolaşmaktaydı. Dalgalar bu kadar korkunç olduğu halde zeki ve deneyimli bir kılavuz kaptan, Tiphys dümene geçince çabucak uysallaşacaktı”.

    Efsaneye göre, tarihte bilinen ilk kılavuz kaptan da, Argo gemisini selametle Boğaz’dan geçirmeyi başaran Tphyis’tir. “Jason ve Argonotlar” efsanesinin kahramanı Jason, Argos adlı ustanın hiç çürümeyen bir tür ağaçtan inşa ettiği Argo adlı gemisi ile Yunanistan’dan yola çıkıp Kolkhis’e (bugünkü Gürcistan’ı da içine alan Laz Krallığı) giderken, efsaneye göre Altın Post’u elde etmek istiyordu.

    Efsaneler, çoğu zaman özünde bir gerçekten yola çıkarlar. İlyada gibi, Odysseus gibi, yüzyıllar sonra yazıya aktarılmışlardır. Ağızdan ağıza söylenerek kuşaktan kuşağa aktarılırken abartı da değişiklik de olmuştur. İstanbul Boğazı’nın mitolojik ve eski çağlardaki adı olan “Bosporus” da, bir efsaneden gelir. Baştanrı Zeus’un güzel sevgilisi İo’yu, eşi Hera’nın gazabından korumak için ineğe dönüştürmesi… Sonrasında  Hera’nın sineği musallat ettiği zavallı ineğin kaçarken geçtiği vadinin İnek Geçidi anlamında Bosporus (Bous: İnek, Sphoros: Geçit) olarak anıldığı efsanede yer alır. Bu efsanenin gerçekle bağlantısını şöyle kuruyoruz. Laz krallığı Kolkhis, altın üretimi yanında hayvancılıkta da ilerlemişti. Buradan gemilere yüklenen sığırlar bu Boğaz’dan geçerek İstanbul’a getirildiği için geçidin adına İnek Geçidi-Bosporus denilmiş olabilir. Nitekim bugünkü Üsküdar’ın eski adı Damalis olup, antik çağlarda burada bir inek heykelinin yer aldığı bilinmektedir.

    Tarihî yalıya tam isabet! Hekimbaşı Yalısı’nın günümüze gelen, aşı boyalı harem kısmı, yan yana üç ayrı bölümden meydana gelmekteydi. Bu bölümlerden biri üç, biri iki, diğeri tek katlıydı. Üç katlı yapının plan düzeninde, ortada bir sofa ve çevresinde de küçük yüklükler, yanındaki iki katlı bölümün alt ve üst katında üçer pencere bulunmaktaydı ve kazada geminin burun kısmı tam olarak buraya isabet etti.

    Akıntı neden oluyor?

    Görüldüğü gibi, antik çağlardan günümüze, efsane ve gerçeğin birbirine karıştığı zengin bir tarihsel geçmişe sahiptir İstanbul Boğazı. Peki Boğaz’da neden akıntı olur? Boğaz’da iki ana akıntı vardır: Birincisi yüzey akıntısıdır, ikincisi ise yüzeyden 15 metre kadar aşağıda başlayan ve derinliğin izin verdiği ölçüde 45 metre derinliğe kadar etkili olabilen dip akıntısıdır. Yüzey akıntısı genelde Karadeniz’den Marmara’ya doğru iken, dip akıntısı bunun tam tersine, Marmara’dan Karadeniz’e doğrudur.

    Boğaz yalnızca gemi trafiğinin değil, Karadeniz’in üçü büyük pek çok nehirle beslenen sularının da tek çıkış kapısıdır. Karadeniz’e dökülen bu üç büyük nehir, Tuna Nehri, Dinyeper Nehri ve Don Nehridir. Bu üç nehir ve diğerleri, Karadeniz’i sürekli olarak tatlı su ile beslemektedirler. O kadar ki, eğer Boğaz’daki akıntı ve Karadeniz’in yüzey buharlaşması olmasa idi, akan bu nehirler nedeniyle, Karadeniz yılda 30 santimetre kadar yükselecekti. Yine de Karadeniz, su seviyesi olarak Marmara’dan 40 santimetre daha yüksektir. İşte Karadeniz’den Marmara’ya doğru olan yüzey akıntısının ana sebebi de bu yükseklik farklılığıdır. Daha yüksek seviyede olan Karadeniz’in suları, seviyesi daha alçak olan Marmara’ya doğru “akmaktadır”. Buna “boşalma akıntısı” da denilebilir. Bu akıntı, Boğaz’ın orta kesimlerinde daha fazladır, özellikle Kandilli noktasından güneye doğru gidildikçe artar. Kuzeyden Güneye doğru olan bu yüzey akıntısının hızı, Karadeniz’in sularını Boğaz ağzına doğru dolduran kuzey rüzgarlarının etkili olduğu dönemlerde en yüksek düzeye ulaşır. Boğaz suları bu dönemlerde adeta bir nehir gibi akar. Hız saatte 7 Knots’a kadar yükselebilir (1 Knots, saatte 1 mil veya 1.85 km hıza karşılık gelir). Yani Boğaz, yaklaşık 13 kilometre/saat hızla kuzeyden güneye doğru akar.

    Öte yandan, Karadeniz’in tuzluluk oranı, sürekli tatlı su ile beslenmesi ve tuzlu suyun da kısmen yüzey akıntısı ile taşınması nedeniyle, düşüktür. Marmara Denizi, Karadeniz’den yaklaşık iki kat daha tuzludur. Bu aynı zamanda Karadeniz sularının özgül ağırlığının Marmara sularından daha az olduğu anlamına gelmektedir. İki denizin suları arasındaki tuzluluk durumundan oluşan bu yoğunluk farkı, az önce bahsettiğimiz 15 metre derinlikten itibaren başlayan dip akıntısının da nedenidir. Ne var ki, iki deniz arasındaki tuzluluk farkından oluşan bu dip akıntısının ne hızı, ne de debisi yüzey akıntısı kadar büyük değildir.

    Peki bu akıntı rejimi, hiç değişmez mi? Tabii değişir. Öyle ki kuzey rüzgarları bölgenin hakim rüzgarlarıdır ve bu rüzgarlar kuvvetli iken akıntı da şiddetlenir. Öte yandan, daha nadiren olsa da güney rüzgarları ve özellikle Lodos zaman zaman etkili olur ve hepimiz biliriz; İstanbul’da şehir hattı gemilerinin bile seferlerinin iptal edilmesine neden olacak kadar kuvvetli lodos rüzgarları eser.

    Boğaz’da yaşadığımız son kazadan sonra yanlış bilinen pek çok konunun olduğunu farkettim. Bu nedenle, rehber olması açısından, belli başlı sorulara kısa kısa cevaplar vererek, değerli okuyucularımızın, Boğazlar konusu ile ilgili temel bilgi diyebileceğimiz bazı konuları zihinlerinde netleştirmelerini arzu ederim.

    Montrö Sözleşmesi elimizi kolumuzu bağlıyor, kılavuzluğu zorunlu yapamıyoruz. Doğru değil. Dünyada iki tür suyolu vardır: Doğal ve insan yapısı. İnsan yapısı suyolu, hangi ülkenin  sınırları içindeyse ve/veya üzerinde hak sahibi ise, o ülke tam kontrole sahiptir. Süveyş Kanalı, Korent Kanalı ve Panama Kanalı gibi. Bu kanallara sahip olan ülkeler, bu su geçitlerinden geçecek gemilere diledikleri kuralı uygulayabilirler, hatta dilerlerse bu geçitleri tamamen de kapatabilirler.

    Doğal su yolları ise farklı rejime tabidir. Bu su yolları, Türk Boğazları örneğinde olduğu gibi tek bir ülkenin karasuları içerisinde bile kalsalar, gemilerin “masum geçiş hakkı” vardır. Dolayısı ile bu anlamda Montreux’yü yarın tamamen devre dışı bıraksak dahi, geçiş yapan gemilere uygulayabileceğimiz müeyyideler açısından daha iyi bir durumda olmayacağımız açıktır. Buna kılavuzluk ve römorkörcülük de dahildir. Montreux’ye karşı duranların en çok başvurdukları argüman budur: “Siz Montrö yüzünden kılavuzluğu ve römorkörcülüğü zorunlu yapamıyorsunuz; Boğazlar’da gemilere gerekli emniyet önlemlerini alamıyorsunuz; bu yüzden Montrö’yü yeniden tartışalım”. Oysa bu bir tuzaktır. Mevcut uluslararası kurallar ve anlayış uyarınca uluslararası trafiğe açık doğal suyollarında “masum geçiş”e müdahale edilemez. Oysa Montreux Türkiye’ye, bu mevcut durumdan daha ileride haklar vermektedir. Antlaşmanın 29 maddesinden 22’si askerî gemilerin geçişiyle ilgilidir. Bu maddeler, Karadeniz’de sınırsız askerî gemi varlığı bulundurma hakkını kıyıdaş ülkelere münhasır kılmış, Karadeniz’de kıyısı bulunmayan ülkelerin burada bulundurabileceği toplam filoyu ise 45 bin tonla sınırlamıştır. Bu bakımdan kıyıdaş olmayan devletlerin Karadeniz’de uçak gemisi bulundurması da imkansızdır. Dolayısıyla Karadeniz’in bir barış gölü olarak kalmasında Montreux’nün rolü tartışılmaz.

    Boğaz’dan geçiş hakkı İstanbul Boğazı, gemilerin geçiş hakları bakımından Suveyş Kanalı, Korent Kanalı, Panama Kanalı gibi kanallardan ayrılıyor. Doğal suyollarında, gemilerin “masum geçiş hakkı” bulunuyor ve bu yönetmelik suyolu bir ülke karasınırlarında başlayıp bitse dahi onu ‘uluslararası’ kabul ediyor.

    Bir an için, Montreux’nün varolmadığını düşünelim. Karadeniz’de uçak gemileri bulundurmanın nasıl bir yarışa dönüşeceğini ve askerî güç mücadelesinin denizler üzerinden bu bölgeye nasıl taşınacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Üstelik, Montreux Sözleşmesi ortadan kalksa bile, biz yine de kılavuzluk ve römorkörcülüğü mecburi hale getiremeyeceğiz! Montreux’yü yeniden tartışmaya açmamalıyız; bu ülkemizin ve insanımızın çıkarına değildir.

    Boğaz’dan geçen gemiler üzerinde kontrolümüz yok. Bu da gerçeklerle uyumlu bir yaklaşım değil. Boğazlar’dan geçen gemilerin uymak zorunda oldukları bir çok ulusal ve uluslararası mevzuat var. Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü, IMO Kural ve Tavsiyeleri, COLREG, SOLAS gibi uluslararası sözleşmeler, bunlardan bazılarıdır. Bugün İstanbul Boğazı’ndan geçmek isteyen bir gemi, Türk makamlarına geçişten 48 saat önce bilgi vermekte, geçiş için Türk makamlarınca sıraya sokulmakta ve uygun görülen koşullarda geçişine izin verilmektedir. Boğaz içerisinde görüş uzaklığı yarım milin altına düştüğünde, Boğaz her iki yönden trafiğe kapatılmaktadır. Akıntının belli bir hızın üzerine çıktığı durumlarda da yine geçiş koşulları ağırlaştırılmaktadır. Boyu 200 metre üzeri olup tehlikeli yük taşıyan gemiler, gece Boğaz’dan geçemez. 300 metre üzeri gemi hangi tip olursa olsun özel emniyet tedbirleri ile geçebilir. 250 metre üzeri tankerler 2000’li yıllardan bu yana alınan bir emniyet tedbiri gereğince römorkör refakatinde geçebilmektedir. Bu kural mantıklı ve sektörce kabul edilebilir bulunduğu için, günümüzde alışkanlık hukuku çerçevesinde oturmuş bir kural olarak yerini almıştır. Bu nedenle İstanbul Boğazı’nda uygulanmakta olan ulusal ve uluslararası mevzuata Alışkanlıklar Hukuku’nu da (Customary Law) eklemek gerekir.

    Boğazlar’dan geçen gemiler kılavuz kaptan almak zorunda değildir. Bu da kısmen doğru, kısmen yanlış bir önermedir. Montreux’nün 2. Maddesi, “Kılavuzluk ve römorkörcülük ihtiyari (isteğe bağlı) kalır” demektedir. Ancak bu durum, yine aynı maddede açıklandığı üzere, Boğazlar’dan “uğraksız” geçiş yapan gemiler için geçerlidir. Marmara limanları, İzmit Körfezi veya bölgedeki herhangi bir limana giden veya bu limanlardan kalkıp Boğaz’dan geçen gemiler, bu kural kapsamında değildir. Dolayısıyla bu gemiler zorunlu kılavuzluk rejimine tâbidir. Boğazlar’dan geçen gemilerin sayı olarak yarıya yakınını oluşturmaktadırlar.

    Boğaz’daki tanker trafiği her geçen gün artıyor. Boğaz’dan geçen tanker trafiği 2006 ile 2017 yılı arasında geçen 11 yılda artmamış tam tersine sayı bakımından azalan bir eğilim göstermiştir.  Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 2006’da İstanbul Boğazı’ndan geçen 10.153 adet tanker 143.452.500 ton tehlikeli yük (petrol ve türevleri) taşırken, 2017’de 8.832 adet tanker ile 146.943.000 ton tehlikeli yük taşınmıştır.

    Anadoluhisarı ile Kanlıca arasında 1850 tarihlerinde harem ve selamlık olarak yapılmış olan Hekimbaşı Yalısı; İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Beykoz Anadoluhisarı ile Kanlıca arasında bulunuyor. Vitasprit, kılavuz kaptanlarca “boğazdan geçişin en zor olduğu yer” olarak bilinen Yeniköy dönüşünü başarıyla geçti fakat birkaç dakika sonra motorunun durması nedeniyle yalıya çarptı.

    M/V Vitaspirit adlı geminin yapmış olduğu kaza, halkımızın dikkatini haklı olarak İstanbul Boğazı’nın güvenliğine yöneltmiştir. Risk, kaza olasılığı ile kazanın sonucunun çarpımından ibarettir. Bu şekilde hesaplanır. Bunun sonucunda da risk kabul edilebilir veya kabul edilebilir değildir denilir. Buna göre, İstanbul Boğazı’nda kaza olasılığı yüksektir. 2017 içerisinde İstanbul Boğazı’nda Vitaspirit kazasına benzeyen ancak daha ucuz atlatıldığı için kamuoyunun duymadığı 127 olay meydana gelmiştir. Bunlar çatma, çarpışma, temas, karaya oturma makine arızası gibi olaylardır. Buna göre İstanbul Boğazı her 3 günde 1 kazayı ucuz atlatmaktadır. Son kazanın ışığında yapılacak bir yeniden değerlendirme sonucunda şu söylenebilir ki, İstanbul Boğazı’nda risk henüz tolere edilebilir boyuta çekilememiştir. Bunun için ilave bazı önlemler gerekmektedir. Bunlar arasında en önemlisi, Deniz Emniyet Derneği’nin de önerdiği gibi, Boğaz’da belli bölgelerde arıza veya dümen dinleme güçlüğü çeken gemilere hemen müdahale edebilecek yüzer-gezer römorkörlerin hazır bulundurulmasıdır.

    Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bizim açımızdan Boğazlar’ın tapu senedidir. 1923 Lozan Antlaşması’ndan 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne kadar geçen sürede bu bölgede asker bulunduramadığımızı unutmamalıyız. O Boğazlar Komisyonu ki, yabancı üyeleri Türkiye Cumhuriyetitopraklarında uyduruk bir bayrağı Boğazlar Bölgesi bayrağı diye göndere çekmeye bile çalışmışlardı. 1925 başlarında Boğazlar Komisyonu Başkanı Vasıf Temel Paşa’nın tüm engelleme çabalarına rağmen komisyonun yabancı üyelerin desteğiyle, bir “alamet-i farika olmak üzere” komisyona mahsus bir bayrak tespit edilerek toplantıların yapılacağı gün Tophane Kasrı’na asılmasına karar verilmiş, Vasıf Temel Paşa’nın gayretleriyle bu bayrağın asılmasına engel olunmuştur. Bayrakta ironik bir şekilde lacivert zemin üstünde Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası bulunmaktadır. O günlerden, Boğazlar üzerinde tam egemenliğimizi sağlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne geldiğimizi unutmamalı, Karadeniz’i bir barış gölü haline getiren bu sözleşmeye bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da sahip çıkmalıyız.

    Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası, Montrö yürürlüğe girmeden önce “Boğazlar Bölgesi bayrağı” olarak kullanılıyordu.

    2018

    Troia yılı ve etkinlikler

    Beş bin yıllık mazisiyle dünya tarihinin belki de en meşhur kültürel mirası olan Troia, yedi kıtaya yayılarak tarihin akışını değiştiren Büyük İskender, Julius Sezar, Fatih Sultan Mehmet ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük komutanlara ilham vermiş bir destan.

    2018, Troia’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girişinin 20. yıldönümü ve “Avrupa Kültür Mirası Yılı” olması sebebiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da “Troia Yılı” ilan edildi. Bu yıl içerisinde başlayan tanıtım toplantıları, çeşitli kültür ve sanat etkinlikleri, eğitim ve spor faaliyetleri, Troia’nın hem daha nitelikli hem de çok dahainsanaulaşacakşekilde anlatılmasını, gösterilmesini hedefliyor.

    Troia’nın tanıtılması kapsamında bugüne kadar İstanbul, Madrid, Berlin, Bükreş, Sidney ve Katar’daki fuarlarda yoğun ilgiyle karşılaşıldı. Ayrıca gerek “Anadolu Ateşi” gösterileri gerekse “Troia’dan Anadolu’ya Tarihin İzinde Sürüyoruz” temalı Çanakkale Bisiklet Festivali önemli ölçüde bir katılım yarattı.

    Ülkemizin Troia temalı tanıtımı ve çeşitli projelerin hayata geçirilmesiyle, hem son zamanlarda turizmi etkileyen olumsuzlukların giderilmesi hem de Çanakkale’nin yakın geçmişimizdeki tayin edici savaşın yanısıra tarihî ve kültürel mirasıyla da bilinmesi amaçlanıyor. 2018’in Troia Yılı olarak ilan edilmesini sağlayan Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Üyesi Ahmet Çelik, Çanakkale Turistik Otelciler Derneği Başkanı Armağan Aydeğer’in başlattığı girişim; valiliğinin destekleri ve belediye ile sivil toplum kuruluşlarının işbirliğiyle kurulan Troya 2018 komitesi önderliğindeki etkinliklerle yıl boyunca sürecek. Troia Müzesi’nin açılışının da en geç Ağustos ayında gerçekleşmesiyle, bugün dünyada 52 farklı müzede sergilenen Troia eserlerinin ait oldukları yere dönmeleri yolunda önemli bir zemin sağlanacak.

    (Onur Akgül).

  • İktidarın takımları: Liderden torpilli siyaseten dopingli!

    İktidarın takımları: Liderden torpilli siyaseten dopingli!

    Yaklaşık 100 yıldır sosyal hayata damgasını vuran futbol, siyasi iktidarların ve devlet başkanlarının en çok “oynadığı” spor faaliyeti oldu. Franco’dan Mussolini’ye, Nazilerden Çavuşesku’ya, Salazar’dan Peron’a siyasi liderler tarafından politikanın yörüngesine sokulmaya çalışılan futbol, her şeye rağmen direnmeye devam ediyor. “Faullü müdahaleler” taraftarları ayağa kaldırsa da, sonuçta top hâlâ yuvarlak…

    Spor, upuzun süredir iktidarların en önemli propaganda araçlarından biri. Olimpiyat Oyunları, dünya şampiyonaları ulusların meşru savaşlarına sahne oluyor. Özellikle bir branş var ki, bir asırdır belli coğrafyalarda, belli zamanlarda 22 adamın bir topu kovaladığı oyundan çok daha fazlasını ifade ediyor.

    Liderlerin bir futbol takıma gönül vermesi elbet şaşırtıcı olmasa gerek. Energie Cottbus’a gönül veren Angela Merkel, doğduğu St. Petersburg’un takımı Zenit’i destekleyen Vladimir Putin, Marsilya meftunu Emmanuel Macron… Ama bazıları sevmekten çok daha ileri gitmişti…

    Futbolun bir “aygıt” olabileceğini belki de ilk kez İspanya Kralı 8. Alfonso farketmişti. Taç giymesi şerefine tarihte ilk El Clasico oynanan (1902) hükümdar, içsavaşa doğru koşan topraklarında birçok kulübü himayesine almış, kraliyet manasına gelen “Real” birçok kulübün adına eklenmişti. Betis, Celta de Vigo, Deportivo de La Coruna, Espanyol, Sociedad ve Zaragoza tahtı sahalarda temsil eden ekiplerin en bilindikleri olsa gerek. Tabii hepsini toplasanız bir Real Madrid etmiyor ya neyse…

    1920’de ezeli rakipleri Barcelona, isimlerinin Katalanca’sını kullanmaya başlarken başkentliler de resmen himayeye girmişti. Artık kraliyete aittiler; onu sahada temsil edecekler, logolarında tacı bulunduracaklardı. Başarı alınyazılarıydı. Ötekiler ise Katalan milliyetçiliğinin kalesiydiler; kültürel bir kimliğin futbol sahasındaki karşılığıydılar. Onlar da kazanmak zorundaydı.

    İçsavaşın ilk günlerinde Barcelona Başkanı Josep Sunyol, Francisco Franco taraftarlarınca öldürülmüştü. 1939’da harbi kazanan Franco hayatı normale döndürmeye çalışıyordu. Aynı yıl ligler yeniden demir alıyordu. Başta Atletico Madrid’i destekleyen lider, kısa sürede kentin diğer takımını seçmişti. 1943’te dünün General, bugünün Kral Kupası’nda oynanan bir maça diktatör damgasını vurmuş, tevatüre göre deplasmana gelen oyunculara reddedemeyecekleri bir teklif yapmıştı. Yarı finalin ilk ayağını 3-0 kazanan Barcelona, rövanşı 11-1’lik skorla kaybetmişti!

    Topun canı istemezse…

    Franco’nun açık desteğine rağmen 1953’e kadar şampiyon olamayan Real Madrid’in yazgısı bir oyuncuyla değişmişti. El Clasico’nun her iki tarafıyla da anlaşan Alfredo Di Stefano’nun transferi, ortalığı kızıştırmıştı. Sonunda bordo-mavililer masadan kalkmış, olaylar gelişmişti. O güne kadar 22 sezonda sadece iki kez ligde mutlu sona ulaşan eflatun-beyazlılar, gol makinesinin sahne aldığı 11 sezonun 8’inde şampiyon olmuş, beş de Şampiyon Kulüpler Kupası kazanmıştı. Hanedanı diktatör değil, aslında bir futbolcu yaratmıştı!

    Franco’nun verdiği krediler İspanya’nın kalkınmasını sağlarken, bu sayede büyüyen işadamlarından biri olan Josep Lluis Nunez 22 yıl Barcelona başkanlığını yapmıştı. Onun zamanında Johan Cruyff takımın başına geçirilmiş, Lionel Messi ve sayısız yıldızın yetiştiği altyapı tesisleri açılmıştı. Kimbilir, Nunez kulübü hiç yönetmese belki de aralarındaki rekabet çok daha sıradan olacaktı.

    General Franco’ya saygı duruşu 1941’de Valencia-Espanyol arasında oynanan General Kupası finalinin seremonisi sırasında futbolcular Franco’yu selamlıyor.

    1960’daki ilk Avrupa Futbol Şampiyonası’nı Sovyetler Birliği kazanırken, Franco elemelerde onlarla eşleşen ülkesini sahaya çıkarmamıştı. Dört yıl sonra turnuvayı İspanya düzenliyor, iki takım bu sefer finalde buluşuyordu. İçlerinde faşist liderin de bulunduğu 80 bini aşkın taraftar Santiago Bernabeu Stadyumu’nun tribünlerinde zafere şahitlik ediyordu.

    Devir değişmişti. Topun nereye gideceğini tayin etmek oldukça zorlaşmıştı. Ama bir zamanlar böyle değildi…

    Kupa finali Dünün General, bugünün Kral Kupası seremonisinde adını taşıyan kupayı Real Madrid kaptanına veren Franco (en sağda) alkış tutuyor.

    Yenilmez İtalya

    İspanya’da kralın futbola dokunmaya başladığı yıllarda, İtalyan bir lider daha da ileri gidiyordu. 1922’de iktidara gelen Benito Mussolini, kısa sürede ülkesinde nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Partilerin kapatıldığı, sansürün hayatın vazgeçilmezlerinden biri olduğu günlerde Il Duce, başkentte güçlü bir futbol takımının kurulması için emir verdi. Üç minik ekibin birleşmesiyle Roma doğarken, bir takım emre itaatsizlik ediyordu: Lazio! Sonradan aşırı sağcı ve ırkçıların kalesi haline gelecek kulüp, Giorgio Vaccaro adındaki faşist bir general sayesinde ayakta kalıyordu. Fanatik bir taraftar olan Vaccaro, Lazio’nun o birleşmede erimesini engellemişti. Bir de hatırlatma; bugüne dek Roma sadece üç, Lazio ise iki defa şampiyon olabildi!

    Peki Mussolini Lazio’yu mu destekliyordu? Hayır. Il Duce’nin gönlünün sultanı Bologna’ydı. Tarihinde yedi defa şampiyonluğa ulaşan camia, bunların altısını diktatörün 21 yıl süren iktidarında kazanmıştı. Ama onun yüzünü asıl millî takım güldürmüştü.

    1934’te Dünya Kupası’nı düzenleme onuru Çizme’ye bahşediliyordu. Faşist iktidar kendi propagandası için mutlaka zafer bekliyor, yaslarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. O zamanlar vatandaşlık değiştirmek çok kolaydı. Bir millî takım için ter dökmüş bir futbolcu, sonradan rahatça bir başkası için sahne alabiliyordu. Gök-mavililer böylece vakti zamanında gemilerle Güney Amerika’ya gönderdiklerini geri almıştı. 1930 Uruguay Dünya Kupası’nın ikincisi Arjantin’in oyuncularından Raimundo Orsi ile Luis Monti dışında ayrıca Enrique “Enrico” Guiata ve Attilio Demaria da adeta İtalya tarafından “transfer” edilmişti.

    Il Duce’ye saygı selamı 1934 Dünya Kupası finali öncesi, seremonide İtalyan futbolcular, Mussolini’yi selamlıyor.

    Çeyrek finale rahat gelen ev sahibi, İspanya’yla berabere kalınca olaylar gelişti. Seri penaltı atışlarının icadına daha yıllar olduğundan, maç ertesi gün tekrarlanıyor, çaktırmadan hakem değiştiriliyordu. 1 Haziran 1934’te kıyamet kopuyordu. Bugün adına Milano’da dev bir stadyum olan Giuseppe Meazza’nın golüyle Vittorio Pozzo’nun talebeleri öne geçiyordu. Kaleciye yapılan faul es geçilmişti. İspanyollar, hakeme çılgın boğalar gibi saldırsalar da nafileydi. İspanya tek kale oynuyor, İtalya tekmelerle savunuyordu. Verilmeyen penaltı, sayılmayan gol derken evsahibi yarı finaldeydi! René Mercet o kadar taraflı bir karşılaşma yönetmişti ki bağlı olduğu İsviçre Futbol Federasyonu tarafından ömür boyu futboldan men edilmişti.

    İtalya, tarihin ilk harika takımı kabul edilen Avusturya’yı devirerek final biletini almıştı. Matthias Sindelar ve arkadaşları oynamış, evsahibi tartışmalı bir golle kazanmıştı. Fileleri havalandıran işte o Arjantinlilerden Guiata’ydı.

    Finalde Çekoslovakya karışısında geriye düşen gök-mavililer, Arjantinlilerden Orsi’yle mücadeleyi uzatmaya taşımış, yine Guiata’nın ortasında Schiavio, İtalya’ya Noel’i erken getirmişti. İster Pozzo’nun taktik zekası diyin, ister Mussolini’nin hakemlerle sohbetleri; zafer, iktidarın da daha önceden biçtiği gibi onların olmuştu!

    Dünya Kupası İtalya’nın 1938 Dünya Kupası’nı kazanan İtalya takımı. Jules Rimet Kupası takımın teknik direktörü Vittorio Pozzo’nun ellerinde.

    Berlin olimpiyatı

    İki yıl sonra tarihin en politize spor organizasyonu, Berlin’de verilen Nazi selamlarının gölgesinde başlıyordu. Adolf Hitler, iktidarının gücünü tüm dünyaya göstermek istiyordu. Devrin tüm imkanlarını seferber eden Führer, Leni Riefenstahl’den bir film çekmesini rica etmişti. Böylece propaganda tarihinin başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Olympia doğmuştu.

    Jesse Owens’ın damgasını vurduğu Olimpiyat’ta futbol biraz gölgede kalıyordu. Ülkeler en iyi oyuncularıyla organizasyona katılmıyordu. Hitler’in gittiği bilinen tek Almanya maçını Norveç kazanınca evsahibi erken elenmişti. İki yıl önceki Dünya Kupası’nın yarı finalistleri, bu sefer final oynamış; o güçsüz kadrolarla da kazanan değişmemişti.

    Hitler’in gittiği tek futbol maçı Hitler’in gittiği tek bilinen futbol maçı 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda Almanya ile Norveç arasındaydı. Norveç arşivlerinden çıkan tarihi fotoğrafta Hitler’in yanında Goebbels, onun yanında da Heß var.

    Nazilere kafa tutmak

    Herkes iki futbol gücünün bir sonraki gerçek randevusunu bekliyor, 1938 Dünya Kupası için gün sayıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştı. 12 Mart’ta Almanya Avusturya’yı ilhak edince, harika takım sadece bağımsızlıklarını değil, ülkelerinin adını bile kaybetmişti. Hitler’in III. Reich’ı kurduğu yıllarda, “Reich’ın doğusu” manasına gelen Avusturya ismi gitmiş, yerine Ostmark gelmişti.

    İşte bu ahval ve şerait içinde futbolun birleştirici gücünden yararlanmak isteyen komutanlar, iki ülkenin millî takımı arasında bir dostluk maçı oynanmasını istemişti. Fakat bir ricaları vardı, karşılaşma berabere bitecekti. Tarihin ilk harika takımının düpedüz şike yapması gerekiyordu. Yıldızları Sindelar olan biteni kabullenemiyordu. Üzerindeki baskı nedeniyle kötü oynayan maestro yine de golünü atmış, galibiyet kutlamasıyla zamanın ileri gelenlerini delirtmişti.

    3 Nisan 1938’deki maç, dünün Ostmark’ı, bugünün Avusturya’sının bir süreliğine oynadığı son karşılaşmaydı. Ülke, ilhak sonrası Dünya Kupası’na katılamasa da futbolcuları Alman millî takımında yerlerini almışlardı. Genç teknik adam Sepp Herberger’e yetkililer tarafından sihirli bir formül fısıldanmıştı; altı Alman, beş Avusturyalı oynatacaktı. Sindelar o formayı giymeyi reddederken, arkadaşları bu cesareti gösterememişti. Birbirlerinden hiç hazzetmeyen, iki farklı ülke ve mezhepten mürekkep takım, turnuvaya ilk turda veda etmişti. Şampiyon yine değişmemiş, İtalya unvanını korumuştu.

    O günlerde Viyana’nın en güzel yerlerinden birinden bir café satın alan Sindeler, gelecek planları yapıyordu.1938’in son günlerinde de bu sefer Hertha Berlin karşısında emirlere uymayan maestro, yine ağları havalandırıyordu. Yine o kazanmış, Naziler kaybetmişti. Bir ay geçmemişti ki bir pazar sabahı sevgilisiyle birlikte ölü bulundu. Birçokları cinayet dedi, kimi intihar. Kimbilir, belki de sadece bir kazaydı. Ancak bu karbonmonoksit zehirlenmesi, onu adeta ölümsüzleştirmişti.

    Devlet töreniyle gömülen unutulmaz forvet, 23 Ocak 1939’da öldüğü günden beri ülkesinin ilahlarından biri. Belki o da herkes gibi olsa, 1938’de Almanya formasını giyip ülkesini işgal edenlere bir kupa kazandırabilirdi. Dünya Kupası’nı kazanmış yüzlerce futbolcudan biri olmaktansa Nazilere kafa tutmuş, kim bilir bu yüzden de 36’sını bile bitirmeden ölüme koşmuştu.

    Dünyanın ilk ‘harika takımı’ Avusturya Avusturyalı ressam Paul Meissner 1948’de yaptığı tuval üzerine yağlıboya çalışmasında Avusturya milli takımının harika takımını, “Wunderteam”i resmetmişti.

    Peki Hitler bir takım tutuyor muydu? Bilindiği kadarıyla hayır. Gittiği tek maçta da Almanya kaybetmişti. Futbolun gücünün farkındaki liderin bir şanssızlığı vardı; o tarihlerde takımı çantada keklik kıvamındaydı. Uzun süre oyunculara sahip çıkıp onları savaşa yollamadıysa da bir tarihten sonra onları cepheye sürmüştü.

    Hitler’in 1933-1945 arasındaki iktidarında en başarılı olan kulüp Schalke’ydi. Gelsenkirchen’in köklü ekibi bu sayede onlarla ilişkilendirilmişti. Aslına bakacak olursanız, Naziler gayrıresmî başkentleri Nürnberg’in takımının şampiyon olmasını daha çok istemişlerdi. Ama meşin yuvarlağın da canı vardı; çok da nazlıydı!

    Macaristan mucizesi

    2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte Avrupa’da taşlar yerine oturuyordu. Sovyetler Birliği’nin himayesine giren Macaristan’ın başındaki Mátyás Rákosi muhalifleri silindir gibi ezedursun, verdiği bir kararla dünya futbolunu etkilemişti. İstihbaratçıların takımını kıskanan ordu, liderlerinden bir kulüp istiyordu. Ferencvaros sağcı bulunuyor, ihale Ferenc Puskas ve Jozsef Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalıyordu. “Yurt savunması” anlamına gelen Honved böylece doğmuştu.

    Ülkenin en iyi futbolcuları, istisnaları dışında tek bir adreste toplanmıştı. Her gün yanyana idmana başlamışlar; önce kulüpler, ardından millî takım düzeyinde yenilmez olmuşlardı. O efsane kadronun 32 maçlık namağlubiyet serisi, 1954 Dünya Kupası finalinde son bulmuştu. Almanya hüsranından sonra yine kaybetmek nedir unutmuşlar; 1956’da bir Şubat günü İstanbul’dan boynu bükük ayrılmışlardı.

    Büyülü Macarlar Futbol tarzıyla ve yıldız isimleriyle 1950’li yıllara damgasını vuran unutulmaz Macaristan milli takımı 1954’teki Dünya Kupası’nda.

    1956 sonbaharında Macaristan ayaklanıyor, kısa sürede Sovyet tankları ülkede cirit atıyordu. Bilanço ağırdı; binler ölmüş, çok daha fazlası kaçmıştı. İşte o günlerde Honved, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Athletic Bilbao’yla eşlemişti. Rövanş Budapeşte’de oynanamamış, Brüksel’deki karşılaşmadan sonra takım dağılmıştı. Bazıları vatanlarına dönerken, yıldızlar Puskas, Sandor Kocsis ve Zoltan Czibor İspanya’ya iltica ediyordu. Millî takım sıradanlaşırken, onların büyük yeteneklerini kapan Real Madrid ile Barcelona boyut değiştirip Avrupa futbolunu tahakküm altına alacaklardı.

    Rejimin doğurduğu mucize, yine rejim yüzünden son bulmuştu.

    Çavuşesku ve futbol

    Macaristan’da Honved’in kurulduğu günlerde, doğu sınırındaki Romanya’da da devleti yönetenler boş durmuyordu. 1947’de subaylar Steaua Bükreş’i kuruyor, ertesi yılda da içişleri bakanlığının çatısı altında Dinamo Bükreş dünyaya merhaba diyordu. İki takım arasındaki rekabet kısa süre içinde kızışacak; devletin iki güçlü bileşeni “meşru” bir düzlemde kozlarını paylaşacaktı.

    1965’ten 1989’a kadar ülkeyi yöneten Nicolay Çavuşesku, Steaua taraftarıydı. Polisler ve muhaliflerin kalbi daha çok Dinamo için atıyordu. Onun iktidarında her iki ekip şampiyonlukları paylaşmış, sekizer defa mutlu sona ulaşmıştı. 1980’lerde yakalanan altın jenerasyonla birlikte ülke futbolu çağ atlıyordu.

    1986’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finale yükselen Steaua, Barcelona karşısında dört penaltı kurtaran Helmuth Duckadam sayesinde zafere ulaşmıştı. Tüm dünya onu konuşurken, başarılı kaleci bir anda kaybolmuştu. 27 yaşındaki oyuncunun çok nadir görülen bir kan hastalığından muzdarip olduğu söylense de Çavuşesku’nun oğullarından Nicu tarafından dövdürüldüğü iddia edilmişti. Çok sonraları sahalara dönse de futbol onu çoktan bırakmıştı.

    Rumen diktatörün saray daveti Çavuşescu, 1986’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Steaua Bükreş takımını sarayında kabul etmişti.

    Ertesi yıl takıma katılan Gheorghe Hagi ile birlikte takım şaha kalkmıştı. Fakat oynanan bir maç aradan geçen 30 yıla rağmen hâlâ konuşuluyor. 1988’de Romanya Kupası finalinde yine Bükreş’in iki tarafı kozlarını paylaşıyordu. Sonradan Galatasaray formasını giyecek Gheorghe Popescu, Hagi ve Iosif Rotariu’nun da oynadığı Steaua favoriydi. Mircea Lucescu’nun talebeleri son anlarda skoru eşitlemeyi başarmıştı. Son dakikada yaşananlar inanılmazdı.

    Gabi Balint’in Steaua adına attığı gol, yan hakem tarafından ofsayt olduğu gerekçesiyle iptal edilince, Çavuşesku’nun büyük oğlu Valentin takımı sahadan çekmişti. Kupa Dinamo Bükreş’e verilmiş, ertesi gün basına haber yasağı getirilmişti. Sonradan toplanan federasyon hakemin saymadığı golü sayarak kupayı Steaua’ya vermişti. Ülkede iklimin değişmesinden sonra Steaua kupayı iade ettiyse de Dinamo bu teklifi reddedetmişti!

    1989’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Galatasaray’ı geçip finale yükselen Steaua Bükreş, Milan karşısında paramparça olmuştu. O yılın sonunda Çavuşesku idam edilmiş, İtalya’da düzenlenen 1990 Dünya Kupası’ndan sonra da oyuncular Avrupa’ya açılmıştı.

    PORTEKİZ

    Salazar rejimi ve Kara Panter Eusebio

    1932’den 1968’e kadar Portekiz’i yöneten Antonio de Oliveira Salazar, 3 F’ye sığınmıştı. Fado (müzik), fatima (din), futbol. İki -f’si cebindeki diktatör, futbolu uzun süre “ihmal” etmişti. Fakat Afrika sömürgelerinden gelen yetenekli gençlerin farkına varmış, hemen onlara vatandaşlık vermişti. Ne de olsa başarı için her yol mubahtı. Bu çocukların bir şeyler yapacağı aşikârdı.

    Komşusu Franco’dan ilham alarak Benfica için Luz Stadı’nı inşa ettirdiğinde tarihler 1954’ü gösteriyordu. Onun yeni devlet anlayışı kısa süre içinde futbol sahasına yansıyordu. Takımın başına geçen Bela Guttmann kendi oyun anlayışını kısa sürede öğrencilerine ezbetletmiş, yakalanan altın kuşakla başarılar gelmişti. Biraz olaylı bir şekilde transfer ettikleri Eusebio ile de halka tamamlanmıştı.

    İşte bu Mozambik asıllı genç önce ülke, ardından Avrupa futboluna damgasını vurmuştu. O atıyor, zaferler dur durak bilmiyordu. Dört defa Şampiyon Kulüpler’de final oynamışlar, bir kez de kazanmışlardı. Kısa sürede Kara Panter’i renklerine bağlamak isteyen kıtanın devlerinin karşısına Salazar dikiliyordu. Santrfor millî hazine ilan edilmiş, yurtdışına transferi yasaklanmıştı.

    ARJANTİN

    Arjantin cuntasının dünya kupası hesabı

    Dünya Kupası organizasyonu 1978’de Arjantin’e verilmişti. Bu onur bahşedildiğinde, Juan Peron koltuğunda oturuyordu. 1976’da askerî cunta yönetime el koyunca, bazı ülkeler endişelerini dile getirmişti. FIFA verilen taahütleri yeterli görmüş, generaller de organizasyon için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Şampiyona için 1974’te hazırlanan logo, Peron’un bir figüründen esinlenerek tasarlandığı için değiştirilmek istense de askerler bir adım atamamıştı, zira ürünler çoktan piyasadaydı. Fakat kadro yapılırken, teknik direktör Cesar Luis Menotti’nin kulağına bazı şeyler fısıldanıyor, Peron ile bir şarkıda da beraber anılan ülkenin en büyük takımlarından Boca Juniors’tan kimse millî takıma alınmıyordu.

    Turnuvada iyi giden evsahibinin finale çıkabilmesi için Peru’ya en az dört fark atması gerekiyordu. Maç 6-0 bitmişti. Tesadüf bu ya, yarım düzine gol yiyen Peru’nun kalecisi Ramon Quiroga Arjantin’de doğmuştu. O gün soyunma odasını ziyaret eden cuntanın başı Jorge Rafael Videla istediğini almıştı. Tevatüre göre Henry Kissinger da yanındaydı…

    Bir tarafta sokak ortasında sırra kadem basanlar, gün ışığında buharlaşanlar, işkencede kaybedilenler, bir tarafta tribünlerden yükselen “ole”ler… Arjantin, ilk Dünya Kupası’na böyle ulaşmıştı. Videla çok değil, yedi sene sonra ömür boyu hapis cezasına çarptırılacaktı.

  • Artin Vecdi Efendi istibdadın son günü neden intihar etti?

    Artin Vecdi Efendi istibdadın son günü neden intihar etti?

    30 yaşındaki Ermeni vatandaş Artin Vecdi, Meşrutiyet’in ilan edildiği gün olan 23 Temmuz 1908’de Ayvalık’ta intihar etti. Bıraktığı uzun mektubunda istibdat devrinde gördüğü eziyetten bahseden Artin Vecdi, gazetelerin ve haberlerin taşraya bir gün sonra ulaşmasından dolayı “Hürriyet’in ilanı”nı görememişti. Otobiyografik, toplumsal içerikli ve felsefi betimlemelerle bezenmiş benzersiz bir vasiyetname…

    İstanbul 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanı ile çalkalanırken, taşranın bundan haberi ancak ertesi günkü gazeteler ve vilayetlere gönderilen telgraflarla olacaktır. Aynı gün Ayvalık’ta Artin Vecdi isminde bir Ermeni intihar eder. Ardında bıraktığı vasiyetnamesinde istibdâd devrinde gördüğü zulüm ve eziyetten dolayı intihar ettiğini yazmaktadır. Gerekli incelemelerden sonra ailesine iade edilen vasiyetname, idari makamlar ve ailenin izni ile devrin en önemli gazetelerinden Servet-i Fünun’a gönderilir ve yayımlanır. Bir günlük gecikme ile Abdülhamid rejiminin yıkıldığını göremeyen, bir gün daha sabretse belki de hayatını sürdürecek olan Artin Vecdi’nin anlattıkları o devirde oldukça ilgi çeker.

    Türk edebiyatının ilk pozitivist ve materyalisti Beşir Fuad’ın 1887’deki deneysel intiharı tarihimizdeki en bilinen intihardır (#tarih sayı 4, Eylül 2014, Handan İnci). Bu olaydan 21 yıl sonra 1908’de gerçekleşen Artin Vecdi Efendi’nin intiharı da, ardında bıraktığı otobiyografik, toplumsal içerikli ve felsefi betimlemelerle bezenmiş vasiyetnamesi ile belgelenen, ikinci bir özel intihar vakası olarak karşımıza çıkıyor. Bırakmış olduğu vasiyetnamesi, Servet-i Fünun’un 27 Ağustos 1908 tarihli 902. sayısında “Vasiyetnamedir” başlığı altında yayımlanmıştır. Servet-i Fünun arşivi bugün elimizde olmadığından vasiyetnamenin aslına ne olduğunu bilemiyoruz.

    Artin Vecdi’nin “vasiyetname”sinin yer aldığı Servet-i Fünun mecmuasının 27 Ağustos 1908 tarihli 902. sayısı.

    Bir deftere yazıldığı anlaşılan vasiyetname “Bu defter ölüm sebebimin cinayet olmadığını, hükümet nazarında ispatladıktan ve burada arkadaşlarım tarafından okunduktan sonra Balıkesir’de ebeveynime gönderilecektir” notuyla başlar.

    Artin Vecdi, Balıkesir ve Bursa’da okuduğu okulları birincilikle bitirmiştir:

    “Fakir bir aileye evlat olarak 31 Ekim 1879’da dünyaya geldim. Varlıkla yokluk arasında orta karar bir geçim düzeyi ile doğum yerim olan Balıkesir’de Ermeni Millet Mektebi’nde ana lisanımı tahsil ettim. 1891-92’de Balıkesir İdadisi’ne girerek 1897-98’de birincilikle ve aliyyülala derecede diplomayla mezun oldum. O zaman Karesi mutasarrıfı olan Ömer Âlî Bey’in sınavda ve mükâfat dağıtımı töreninde iltifatına mazhar olduğumdan Askeri Tıbbiye Mektebi’ne kayıt ve kabulüme müsaade istedim. Umum Mekâtib-i Tıbbiyye-i Askeriye Nezareti’ne tekrar tekrar müracaat edildiyse de cevap bile verilmedi. Ailemin fakirliği diğer ücretli mekteplere devam etmeme imkân vermedi. Mutasarrıf Ömer Âlî Bey’in emir ve onayı, 50 kuruş stajyer maaşıyla Karesi Tahrirat Kaleminde göreve başladım”.

    Bursa Mülkiye İdadisi’ni de birincilikle bitirdikten sonra Dâhiliye ve Mülkiye memuru olarak kariyer yapmak ister ama bir şekilde önü kesilir:

    “Göz diktiğim Dâhiliye ve Mülkiye mesleğine intisapla bir kaymakam yardımcılığı elde etmek ve o meslekte ilerleme emelinde bulunduğumdan İstanbul’a gitmek için Mutasarrıf Ömer Âlî Bey’den ricada bulundum. Talebimi kabul ve Babıâli’de bazı etkili zevata tavsiyeler vererek gitmemi kolaylaştırdı. Gittim ve tezkiremin usule aykırı olduğu beyanıyla memleketime iademe Zaptiye Nezareti Tahkik Heyeti’nce karar verildiğinden bir akşam iki, iki akşam bir, bir buçuk Mecidiye yatak parası vererek hırsız, uğursuz, câni, mücrim ve hain-i mülk ü millet olmak iddiasıyla zanlı ve suçlanan bir takım kimselerle birlikte Zaptiye Nezareti Tevkifhanesinde kilit altında kaldım. İlk posta ile memleketime dönmek üzere vapura sevk edildim. Geleceğime dönük beslediğim ümitler bu şekilde mahvedildikten sonra gerek liva gerek vilayetçe çalışmamın karşılığını elde etmek imkânı olmadığını gördüm. Derin bir üzüntü içinde her suretle benim yardımıma muhtaç aileme yük olarak bir sene boşta kaldım”.

    Çaresizce döndüğü memleketinde öğretmenlik kapıları kendisine açılsa da, öğretmenliği bedbahtlık olarak gördüğünden teklifleri reddeder. Bir yandan da geçinebilmek, fakir ailesine yardım edebilmek için Karesi (Balıkesir) Mutasarrıflığına bağlı olarak geçici tahsilât işlerinde az bir ücretle çalışır. Bu yüzden çok borçlanır ve zimmetinde kalan tahsilât paralarından birazını da zimmetine geçirir.

    Artin Vecdi’nin vasiyetnamesinin sonundaki tarih ve imza bölümü.

    Ermeni Mektebi ve Bursa Mülkiye İdadisi arasındaki öğrenim yıllarında Fransızca’dan tercümeler yapacak kadar iyi bir dil eğitimi de almıştır. Lamartine’in Kristof Kolomb adlı eserini çevirip Mutasarrıf Mehmed Ali Aynî Bey’e ithafen yayınlamak ister. Bu sayede talip olduğu orman ondalık memurluğuna getirileceğinin müjdesi verilir:

    “Mutasarrıfın Ayvalık’ı ziyaretinde Frenkçeden tercümesine başlayıp üçte birini tamamladığım Fransa’nın meşhur ediplerinden Lamartine’in Kristof Kolomb adlı eserini Balıkesir iptidai mektepleri menfaatine bağışlayacağımdan bahisle basım-yayın masraflarının üstlenilmesi halinde eseri bitireceğimi söyledim. Bu vesile ile orman memurluğu hakkında yeniden ricada bulundum. Kitap yayımlanırsa da ruhsat alındıktan sonra ithaf edilmesinin mutasarrıfa daha büyük hürmet edilmiş olacağı beyan ve ondalık memurluğuna her halde tayin olunacağıma dair Edremit orman müfettişinden aldıkları vaadin müjdesi verilmişti”.

    Kapılar yüzüne kapandıkça, tüm bunların Ermeni oluşundan dolayı bunların başına geldiğini iddia eder. Durumunun kötülüğüne sebep olarak, yöneticilerin adaletsiz ve eşitsiz davranışını gösterir. Oysa gerek okullarını bitirdikten gerekse memuriyete başladıktan sonra sancağındaki mutasarrıf ve kaymakamlarla arası çok iyidir ve himayeye mazhardır. Üstelik Mutasarrıf Mehmed Ali Ayni, Faik Ali (Ozansoy) gibi o devrin önemli kültür adamları arasında bulunan idarecilerin de yakın ilgisindedir. Burada Artin Vecdi’yi himayesine alan Faik Ali (Ozansoy), daha sonra Kütahya Ermenilerinin tehcir sırasında sevkiyatlarına engel olmakla tanınacaktır.

    II. Abdülhamid’in istibdad devrinde bile ülkenin her yerinde, bilhassa sarayda, Hazine-i Hassa’da çok sayıda Ermeni memur istihdam edilmiştir. Aslında II. Abdülhamid’in bakışaçısında, tebaasının Türk, Kürt, Arnavut, Ermeni, Rum, Yahudi olmasından ziyade sadakatli olmasının önemi vardır. Nice Türk’ün de sürgünlerle, hapislerle cezalandırıldığını düşünürsek, meselenin etnik köken olmadığı, II. Abdülhamid’e sadakatlerini göstermeyen veya ihanetleri tespit edilenlerin başlarına gelmeyen kalmadığı anlaşılır.

    Artin Vecdi, Ermeni olduğundan zulüm gördüğünü iddia etse de “akılsız” olarak nitelendirdiği ayrılıkçı Ermenilere büyük düşmanlığı vardır. Onlar gibi vatan hainlerinin, birçok vatansever, doğru fikirli ve devlete bağlı Ermeni gençlerinin perişanlığına sebep olduklarını çekinmeden söyler.

    Dinî inancı olmadığını belirtir ama müstebid yöneticilerin Allah katında sorumlu olduklarını ve mahşerdeki en büyük mahkemede Allah’a hesap vereceklerini de söyler. Büyük bir soğukkanlılıkla intiharının son anına kadar defterini doldurmuş ve felsefesini de yaparak bu dünyayı terkedip gitmiştir.

    İlan-ı Hürriyet tarihinden bir gün akdem devr-i istibdâdın mezâliminden kurtulmak üzere Ayvalık’ta intihar eden Artin Vecdî Efendi. (Foto: Servet-i Fünun)

    Artin Vecdi’nin intihara giden yoldaki hissiyatına dair kimi satırları (sadeleştirilmiş haliyle) şöyledir:

    “Maişetim için iş aradığımda verilen sözlerin boş vaatler olduğunu bilirdim. İnanmak mecburiyeti vardı inandım. Kendimi biraz daha ümit ile aldattım. Ebeveynim benden yardım beklemeye mecbur oldukları halde ne onlara yardım edebilmemin ve ne de rezil hayatımın devamını sağlayabilmemin imkânsızlığı yavaş yavaş gözümün önünde büyüyordu. 1906/7 seneleri palamut aşarının hesaplarını vermek için sıkıştırılmaya başlandım. Burhaniye’ye istenildim fakat hesap gösterince zimmetime para geçirdiğim ortaya çıkacak. Parayı ödemediğimde azarlanacağım. Ya iş resmiyete konmadan kefillerim para verip beni kurtaracaklar ve yahut zimmetten dolayı hapsedileceğim. İyilik yaptıklarından dolayı benim yüzümden zarar gören kefillerimin yüzüne bakamayacağım. Bu uygunsuz talihim ile yükselme ümidim kalmadığını muhakkak görmemle faydasız vücudumun kâinatı lüzumsuz yere kirletmesinden feragat ettim. Malumât ve müktesebâtımla uygun olmadığını gördüğüm haksızlık ve adaletsizliklerin ardı ardına gelmesi, eşitlik kaidesi ve özgürlük nimetinden mahrumiyetin doğurduğu ümitsizliğin zorlamasıyla bende oluşan intihar fikri kuvvet buldu. Benim için en büyük kabahat Ermeni olarak doğmuş bulunmamdı. İşte yine benim için en büyük öğünme sebebim olacak şey de Ermeni olarak öldüğümdür. Devlete millete karşı lanete müstahak fikir ve hainlik besleyen ve bunun eserlerini bilfiil ispat eden birkaç akılsız Ermeni, benim gibi doğru fikirli ve devlete bağlı ne kadar gençlerin mahv u perişanlığına sebep oldu.

    Devlet, hükümet, tebaası hakkında eşitsiz muamele icrasıyla neticelenen bu durumun önünü alamadığından dolayı müstebid yöneticiler mahkeme-i kübrâ olan mahşerde ve Allah katında sorumlu olup azarlanacaklardır.

    Benim hayatımın son bulması benim kurtuluşumdur. Fakat yokluğumla, aileme mecbur ve borçlu olduğum görevleri yerine getirmeden bıraktığımdan dolayı hükümeti vicdanen mahkûm ederim.

    Hayatın her türlü zevkini, elem ve ıstırabını tattığımdan, bence varlık ile yokluk eşit idi. Özellikle fazla yaşamanın bir müddet daha ıstırap çekmeğe, çabuk ölmenin ise bir an evvel hayat ve geçim derdi sıkıntılarının getirdiği keder ve üzüntüleri ebedî yokluğun unutulmuşluğuna atmak demek olduğunu bildikten sonra, yaşamakla ölmek arasında fark görülmeyeceği tabiidir. İntihar, insanı topluma karşı olan görevlerini yerine getirmeden ölümü hızlandırmasından dolayı ahlâken ayıplanırsa da benim hakkımda bu hükmün tatbiki müşküldür. Çünkü ben kendime karşı yerine getirmem gereken görevlerimi yapamadım. Cemiyet benden ne istifade edecek?

    İntihar edenler intiharlarında fikir ve muhakeme kuvvetine sahip olmaz, intihar cinnet eseridir denilir. Pek yanlış söylüyorlar. Ben pekiyi muhakeme ederek karar verdim, kendime ve aklıma malik olarak intihar ettim. Tabanca ve bıçakla kendimi öldürmeyi vahşet saydım. Zehir kullanmak vücuda hayatın son dakikasında lüzumsuz ıstırap vermek demektir, bunu da yapmadım. Asılarak intihar etmek pek ziyade kalp zayıflığına malik olan kadınlara mahsus olduğu için bunu kendime zül addettim.

    İntihar için mevcut olan diğer bütün araçları düşündüm ve en sonunda gayet tabii bir intihar tarzı seçtim. Bu da boğularak ölmekten ibarettir. Zaten ruhumla daimi ünsiyeti olan Çamlık’ta benim gibi birçok gençlerin bir takım hatıraları, aşk ve gençlik hissiyatları ile dolu olan, insanlardan uzak bir sahilde soyunarak banyo yapar gibi sakin ve soğukkanlı bir şekilde denize girmek ve yüzmeyi bilmediğim cihetle az ileri giderek deniz içinde yatmak ve tuzlu sularla midemi ve karnımı doldurarak gayet sade ve tabii bir surette ölmek. İşte kararım bu idi. Oh ne iyi fikir.

    İşte 23 Temmuz 1908 Perşembe günü, güneş arza veda ederken kararımı uygulamaya koyarak dünyadan el çekiyorum. Bu satırları o zaman yazdım.

    Evrakım arasında perişan bazı yazılarım var. Bunlar yayımlanmasa bile korunmalıdır. Yazılarımdan biri hayat hakkında derinlikli bir felsefi metindir. Fani hayatın zevalinden sonra baki veya ebedi hayat denilen uhrevî hayatın iyi eserden, iyi veya kötü bir isim bırakarak nâmının vücut cüzlerinin fazla payidar olmasını temin etmekten ibaret olduğunu orada tefsir ve izah etmiştim. Burada da itiraf ederim.

    Hiçbir din ile mütedeyyin değil idim.

    Yalnız insanda ruhaniyet-i mümtazeyi idare eden bir vicdan-ı ahlakînin varlığına ve âlemde en büyük ve en doğru bir hâkim olan istikbal ve tarih-i insanî ve beşerîden başka iltifata şayan hiçbir gücün bulunmadığına kani olduğundan nefsimi ikna ettiğimden dolayı sonra beni cezalandıracak bir kuvvet yoktur itikadındayım.

    Cesedimin meydanda kalmasını arzu etmem. Bununla beraber deniz beni dışarı atarsa, bulanlar Çamlık’ta münasip bir yerde çukur kazıp defnederlerse aile fertlerime hürmet etmiş olurlar.

    Validem senede bir kere gelir kederli gözyaşlarıyla toprağımı ıslatıp, güzel kokutup gider. Yaşadığım sürünmek olduğu için ölümüme validemin teessüf etmemesi lazımdır. Fakat kadın, bilhassa ana yüreği buna müsait değildir. Bütün beni tanıyanlar validemi taziye ve teselli etsinler, Ayvalık’ta almak vermek suretiyle alâkadar olduğum kimseler haklarını hükümetten arasınlar.

    Sevdiğim ve taraflarından sevildiğim zevat üzerimdeki haklarını kardeşlik ve insaniyet namına helal etsinler.

    Artin Vecdi’nin vasiyetnamesinin başlarında babası Haçador ve kardeşi Agop Remzi’nin mektubuna yer verilmiştir.

    Pantalonumun cebinde para çantası içinde mührüm ve yüzüğüm vardır. Bunlar Sandık Emini Nikolaki Efendi Sarafi’ye tevdi olunacak ve cebimde ufak hesap defteri vardır. Onda yazılı olduğu üzere sandıktan aldığım paralara karşılık maaş senetlerim tanzim ve mahsup edildikten sonra kalan borcum ailemden istenecektir. Ayvalık’ta gerek bugün oturduğum ve gerek evvelce oturduğum evlerdeki eşyalarımın müfredatını kardeşim Şahnazar bildiğinden Ayvalık’a gelerek borçlarımı ödeyip, eşyamı alıp valideme gönderecektir. Borçlarımın ayrıntısını tetkike ve ödeme şeklini ebeveynimle istişareye Nikolaki Sarafi Efendi memur ve vicdanen kardeşlik hukuku namına mecburdur. Ahlakî vicdana güvenimi ve gereklerine bağlılığımı itiraf ettiğimden hukukuna tecavüz ettiğim kimselerin affını, şefkatini ve esirgemesini isterim.

    “Devlet ve millete necat.
    Cemiyet-i sadıkaya sabr u sebat.
    Babama metanet.
    Valideme diğer evlatları hakkında fart-ı muhabbet.
    Kardeşlerime samimiyet.
    Akrabama sükûnet
    İhvanıma ibret.
    Oynaşlarıma meserret temenni ederek ayrılmak üzere bulunduğum şu dünya üzerinde benim gibi sefiller için yegâne kurtuluş çaresi olan intihara, bu alçak dünyaya olan muhabbetim sebebiyle lanet.
    Ey otuzuncu sene-i hayatımın mebde’i!
    Ey bahar-ı tabiat!
    Ey uzviyet-i müteessire!
    Ey hassasiyet-i me’yûse!
    Sizi terk ile gidiyorum.”

    Artin Vecdi’nin dramatik intiharına sahne olan Ayvalık-Çamlık sahilinin günümüzdeki görünümü.

    “Ey otuz senelik hayatımın çeşitli olaylarına adil şahit olan yüce kâinat! Haklı olan itiraflarımdan dolayı azarlanmaya layık olmadığımı dostlarım vasıtasıyla herkesin kalbine ilham et. Daha fazla yazmak ve söylemek daha ziyade müteessir olmayı icap edecek. Hâlbuki ben azap ve ıstıraptan kurtulmak için ölmeye acele ediyorum. Şu halde vakti geçirmeden kararımı icra edeceğim.

    Muhabbet ve teveccühlerine mazhar olduğum ve kendileriyle sıradan münasebetim olan zevattan kusurlarım için af ister ve kâinata veda eder giderim.

    Baki yalnız kâinat ve intizam-ı uzviyyattır.

    Bunları ihlal ve tarumar edecek olan inkılâb-ı cemiyet bütün yeryüzü sakinlerini ıstırap hissinden kurtaracağı için kutsanmaya layıktır. O zaman ruhum şâd olacaktır.

    Bir asır, bir sene, bir ay, bir hafta, bir gün, bir saat, bir dakika, bir saniye, bir an evvel bu müthiş inkılâbın meydana gelmesini temenni ile insanlığın bu süfli hayattan kurtulmasını dilerim”.

    23 Temmuz 1908 Perşembe Ayvalık-Çamlık
    Artin Vecdî

    Artin Vecdî’nin babası ve kardeşi:

    ‘Zavallı, ne olurdu bir gün daha sabretseydi’

    Artin Vecdî’nin intihar mektubunu Servet-i Fünûn gazetesine veren babası ve kardeşi “herhalde istibdâd devrinin tesirleri ile intihar etti” demişlerdi.

    “İstibdâdın yürürlükte olduğu zamanlarda ortaya çıkan esef verici hallere kurban giden çeşitli milletlere mensup vatan fedailerinden biri de ehl-i irfan tarafından geçmişteki hususi durumu bilinen biraderim Artin Vecdî Efendi idi.

    Özgürlük ve eşitliğe sahip olmadığından fevkalade ümitsiz- liğe kapılarak Kânûn-ı Esâsî’nin ilanından bir gün önce Ayvalık’ta intihar etmişti. Kendi kalemiyle yazıp bırakmış olduğu tarihçe-i hayatı ve itirafları hayatının son dakikalarında yazılmış oldu- ğundan pek kıymetlidir. Biçare birader her halde istibdâd dev- rinin tesirleri ile intihar etti. İşte bu tarihçe-i hayatı gazetenize [Servet-i Fünûn] takdim eyledim. İntiharın Temmuz’un onuncu Perşembe günü gerçekleşmesi istibdâd devrinde son nefesini verdiğini gösterir. Zavallı, ne olurdu bir gün daha sabretseydi.

    Satırlara döktüğü itirafları Ayvalık kaymakamı Baha Bey vasıtasıyla liva mutasarrıfı Mehmed Ali Aynî Bey’e verilmiş, mutasarrıfın emriyle müteveffanın pederine gönderilmiştir. İşbu vasiyetname livanın mülki ve askerî memurları tarafından mütalaa edildikten sonra bir nüshasının gazetenize gönderilmesi uygun bulunmuştur. Bâkî vatana selâmet, cemiyete muvaffakiyet duasıyla söze son verilir efendim”.

    16 Ağustos 1908
    İmzalar
    Pederi: İstanbullu Haçador Haşmaderyan
    Biraderi: İdadî-i Mülkî talebesinden Agop Zihnî

  • Hazar’ın doğusundan, Maveraünnehir’den geldik

    Hazar’ın doğusundan, Maveraünnehir’den geldik

    Türklerin kökenine dair geçen sayımızın kapak konusu, hem kamuoyunda hem bilimsel çevrelerde tartışma yarattı. İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan tarihçilerimiz, Batı’da sistemli ve planlı olarak geliştirilen ve bilimsel gerçekliğe aykırı kronolojik kurguya karşı genellikle duyarsız kaldılar. Prof. Dr. Şevket Dönmez, satırbaşlarıyla anlatıyor…

    Türk atayurdunun coğrafi sınırları üzerine bugüne değin yapılmış tartışmaları, ortaya çıkan çelişkileri ve Pers dünyası arkeolojik bulgularının bu konu üzerinde neden kullanılmadığı gibi hususları gündeme getirdiğim #tarih dergisi Nisan ayı sayısındaki makalem, İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenler arasında farklı yorumlarla karşılandı.

    1990’lı yılların başından itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Batılı araştırmacılar Hint-Avrupa atayurdunu saptamak amacıyla Hazar Denizi Havzası’nda yoğun arkeolojik araştırmalara başlamışlardır. Bunlar içinde Belçikalı arkeoloji heyetinin kurguladığı bir kronoloji, Batılıların arkeolojik faaliyetlerinin arkeopolitik fikirlerin öncülüğünde geliştirilmekte olduğunu göstermeye yetmiştir. Belçikalıların araştırmalarına göre MÖ 800-MÖ 200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve MS 500-900 yılları arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Sözkonusu yeni kronolojik düzenden de anlaşılacağı üzere, günümüzde İskitler bir yana, en eski Türk topluluklarından biri olduğu bilimsel bir gerçeklik olan Hunlar’ın bile Türk kökenli olmadıkları vurgulanmak istenmektedir. Buna karşılık, İslâmiyet öncesi Orta Asya Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan Türk biliminsanlarının, sistemli ve planlı olarak geliştirilmekte olan, bilimsel gerçekliğe aykırı bu kronolojik kurguya karşı duyarsız kaldıkları görülmektedir.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve onun yardımcı bilim dalları olan eski Türk arkeolojisi ile Türk sanatı tarihi, yoğun biçimde Batılı meslektaşlarımızın yayın ve arkeopolitika baskısı altındadır. Orta Asya coğrafyasında bir elin parmaklarını geçmeyen çalışmalarımız, kendine bir sorun hedeflemediği için çözüme odaklı projeler de üretememektedir. Batılıların yoğun bilimsel ve yayın baskısı altında uluslararası bilimsel platformlarda bulunmayan uzmanlarımızın temel sorunu “Kendilerine Ait Olmayan Bir Atayurt” varsayımını savunmak zorunda kalmış olmalarıdır. Bugün gündemde olan “Altaylar’dan yayılma kuramı”, kökü dışarıda olan bir fikirdir ve Batı oryantalizmi ile Avrupa’dan empoze edilmiştir.

    Hazar Denizi’nin doğusundaki değerli topraklar, Antik Çağ’da Transoxiana, Geç Antik Çağ’dan itibaren Horasan, Ortaçağ’da Turan, Maveraünnehir ve Türkistan olarak anılmıştır. Bugün Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) gibi iki dev nehre sahip olmasına karşın, Sovyetler Birliği dönemindeki hatalı tarım politikaları yüzünden çölleşmeye başlayan bölge, Aral Denizi’nin yokolma derecesinde kuruması ile büyük çevre felaketleri yaşamaya başlamıştır. Buna karşın geçmişte sulu tarıma uygun geniş toprakları ile uçsuz bucaksız bozkırları bulunan Maveraünnehir, her dönemde Orta Asya’nın insan yaşamına en uygun bölgesi olmuştur. Türk topluluklarının tarihsel süreç boyunca yaşamlarını geçirdikleri en önemli yurtları bozkırlardır. Kuzeyi ve doğusu geniş bozkırlara sahip Maveraünnehir Türkler’in yaşayabilecekleri en yumuşak iklim ve en kullanışlı coğrafya olmuştur. Bu değerlendirmeler ışığında gerek sosyal medya gerekse de farklı yollarla tarafıma iletilen soruları maddeler halinde yanıtlamaya çalışacağım:

    1- Türkler neden Altaylar’da değil de Maveraünnehir’de ortaya çıktı?

    Altay Bölgesi ve Doğu Moğolistan MÖ 1. binyılda buzul komşuluğunda bulunduğundan çok sert bir iklime sahipti. Bugün bile iklimsel zorluklar nedeniyle seyrek bir nüfusa sahip olan bölgede 3000 yıl önce önemli bir uygarlık oluşturacak bir ekosistem bulunmuyordu. Günümüzde doğuda Kamçatka’dan batıda Tuna Havzası’na, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Mısır’a kadar uzanan dev bir coğrafyaya yayılmış Türk topluluklarının hiçbir ekonomik cazibesi olmayan, yüksek uygarlık altyapısı bulunmayan, medeni dünyaya uzak, sarı ırka yakın bir bölgeden çıkmış olmasını savunmak büyük bir yanılgıdır. Bugün tarihsel süreçten bize miras kalmış ne varsa, hiçbiri 3.000 yıl önceki Altaylar’da bulunmuyordu. Erken dönem Altay ve Moğolistan arkeolojisinde Türklerle ilişkilendirilebilecek bir bulgu da yoktur. MS 8. yüzyılda ortaya çıkan Türk alfabesi ve arkeolojik bulgular, türeme ile ilgili değil yayılmayla ilgili olmalıdır.

    Perslerin en erken tarihlerden itibaren Türk toplumlarının varlığından dolayı Turan olarak adlandırdıkları Horasan ya da Maveraünnehir’in tarihsel süreç içinde Türkler’den başka kimseye ait olmadığı noktasında arkeolojik bulgular giderek artmaktadır. Bunun filolojik ve arkeolojik kanıtları Pers (Akhaimenid) kültüründe mevcuttur. Tarihsel kabul Türk adının ile kez MS 8. yüzyılda Göktürk döneminde kullanıldığı üzerinedir. Oysa ki Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı MS 5. yüzyılda, yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır.

    Buna ilave olarak MÖ 6. ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka heyetini krala takdim etmek üzere görevli olan Medli şahıs ile elini tuttuğu Saka savaşçısı arasındaki saç, sakal, göz tipi ve kıyafet farklılığı doğal biçimde yansıtılmıştır. Med kıyafetli görevlinin arkasında yer alan hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka savaşçısı, Türk topluluklarının tarihte bilinen ilk görüntüsüdür. Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ile seyrek ve düz sakalları, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması, bu insanların göçebe olduğunu göstermektedir. Persepolis kabartmalarında tasvir edilen Sakalar, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Persler’e bağlı satraplıkları temsil etmektedirler: Saka Tigrahauda (Uzun-sivri uçlu başlık giyen Sakalar) ve Saka Haomavarga (Haoma içen/yapan Sakalar) satraplıkları…

    Maveraünnehir’in tarihsel toplumları ile bunların kültürel özelliklerini belirlemek için Batılılarca yürütülen çok sayıda arkeolojik proje bulunmaktadır. Bunların ortak amacı bölgenin Hint-Avrupalılar’ın atayurdu olduğunu İskitler, Hunlar, Kuşanlar, Eftalidler ve Sogdlar üzerinden kanıtlamaktır. Bu durum Türkler’le karışmış bir Pers kavmi olan Sogdlar dışında, Türk toplumları ile geleneksel bağlantıları bulunan Sakalar ile Hunlar’ın Batılılarca arkeopolitikaya alet edildiğine işaret etmektedir.

    Bir Hititolog tarafından yakın geçmişte yayınlanmış kitap, Türklerin Altay kökenli olduklarını gen araştırmaları üzerinden kanıtlamaya çalışmaktadır. Arkeolojik ve tarihsel belgeleri bir yana bırakıp tarihsel gerçekleri gen araştırmaları ile tahrif eden bu yayın, ne yazık ki daha Göbeklitepe’nin bile olmadığı bir dönemde ve etnisitenin oluşmadığı bir çağda Türklerin varolduğu gibi anlaşılmaz ve anti-bilimsel görüşler içermektedir.

    2- Tarihin ilk Türkleri göçebe miydi?

    Yalnız Türkler değil tüm insan toplulukları tarihsel yaşamlarına göçebe olarak başlamışlardır. Bunların bir bölümü, özellikle Yakındoğu’nun Anadolu, İran, Mezopotamya, Suriye ve Mısır ile İndus coğrafyası insanlarının büyük çoğunluğu, MÖ 10.000-6.000 yılları arasında yerleşik düzene geçerken; Arabistan Yarımadası, Kuzey Afrika’nın batısı, Avrasya ve Orta Asya toplumları ise göçebe yaşama devam etmişlerdir. Sonraki süreçte tarımın yayılması ile Orta Asya’da küçük grupların yerleşmeye geçtiği saptanmıştır. Yerleşen ilk toplulukların kim olduklarını etnik köken temelinde saptamak neredeyse olanaksızdır. Sözkonusu toplumlar ölü gömme gelenekleri dışında bizlere ırkları ile ilgili ipuçlarını bırakmamışlardır.

    Pers arkeolojik kaynaklarında izlenebilen Sakalar’ın ise ata iyi binmeleri, korkutucu düzeyde savaşçı olmaları, avcılık maharetleri onların göçebe oldukları göstermektedir. Zaten bugüne değin Sakalar’a ait herhangi bir yerleşme bulunamamıştır. Sakalar’dan sonraki süreçte Türk toplumlarının hem göçebe hem de yerleşik düzende yaşamış oldukları izlenebilmektedir. Ancak Sakalar’la aynı coğrafyada yüzlerce yıl sonra onların tarihsel özelliklerini taşıyarak yaşayan Oğuzlar’n çok büyük oranda göçebe hayata devam etmiş olmaları, konargöçer kültürün Türkler’in tarihsel sürecinde yerleşikliğe göre hep bir adım önde olduğuna işaret etmektedir. Yerleşik Türkler’in farklı kültürlerden rahatlıkla etkilenerek özlerini kaybetmeleri, göçebe Türkler’in geleneksel sosyo-ekonomik yaşam tarzlarını olan göçebeliğe ısrarla devam etmelerine neden olmuştur.

    Sakalar’dan Persler’e Persepolis Apadana Sarayı’nda kralın huzuruna çıkmaya hazırlanan Kappadokia Heyeti’ndeki hediye atın kuyruğunun düğümlenmiş olması, Sakalar’ın Pers sanatına hayat tarzları ile yaptıkları önemli bir etkidir.

    Persepolis Saka heyetindeki atın kuyruğunun düğümlü olması çok önemli bir göçebe bozkır geleneğidir. Persler, Proto-Oğuzlar olarak tanımladığım Sakalar’ın bu özelliğini dikkatle gözlemlemiş ve kabartmalara yansıtmıştır. Burada ilginç olan husus, at kuyruğu bağlama geleneğinin Pers resim sanatında yalnızca İran topraklarında değil, Orta Asya ve Anadolu coğrafyalarında da görülmesidir. Saka ve Pers geleneklerinde üretilmiş olan Pazırık Halısı üzerindeki at figürleri ile Tokat ili, Zile ilçesi yakınlarındaki Maşat Höyük’te bulunmuş bir çanak parçası üzerindeki at betiminin kuyruklarının şal benzeri bir nesne ile bağlanmış olması, bu geleneğin Türk toplulukları dışında da kullanılmış olduğunu belgelemektedir. Buna ilave olarak Persepolis Apadan Sarayı’ndaki Kappadokia heyetindeki atın da kuyruğu bağlıdır. Söz konusu bulgular, Sakalar başta olmak üzere tüm bozkır halklarının hayat tarzları ile Pers dünyası sanatçılarını etkilemiş olduklarına işaret etmektedir.


    At kuyruğu bağlama Kuzey Kappadokia’da yer alan Tokat-Maşat Höyük’ün Pers tabakalarında bulunmuş olan çanak parçası üzerindeki kuyruğu şal benzeri bir aksesuarla bağlanmış at figürü, Persepolis kabartmaları ve Pazırık halısındaki atlarla benzerlik göstermektedir. Sakalar’la başlayan at kuyruğu düğümleme geleneğinin Hun-Oğuz- Göktürk sürekliliğinde Türk halklarında yaşamış olduğu gözlenmektedir.

    3- İskitler ve Sakalar aynı mıdır?

    İskitleri en ayrıntılı biçimde Herodotos’un aktarımlarından izlemekteyiz. Sakalar ise Pers yazılı kaynakları ile arkeolojik bulgularında görülürler. Herodotos’un anlattığı İskitler, eski Yunan dünyasına yakın insanlar olup Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşıyorlardı. Herodotos bunların üç büyük gruptan oluştuklarını bildirir: Göçebe İskitler, Çiftçi İskitler ve Krali (Muhteşem) İskitler. Ukrayna, Kırım ve Güney Rusya’daki kurganlarda bulunan eserlerde betimlenmiş İskit savaşçıları iri yarı görünüşleri, uzun saçları, gür sakal-bıyıkları, Avrupai yüz tipleri ve kıyafetleri ile Pers dünyasında anlatılan Sakalar’dan tümüyle farklıdır. Yani Sakalar’ın aksine batıda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan İskitler, Turani değil, proto-Slav görünümlüdür.

    Uzun saçlı, gür sakallı Kırım Kul ‘Oha’da açığa çıkarılan altın vazo üzerindeki uzun saçlı, gür sakallı İskit savaşçıları tip olarak Proto-Slav görünümlüdürler.

    İskit dünyasının doğusunda yaşadıkları için “Doğu İskitler” olarak da tanımlayabileceğimiz Sakalar ise çekik gözleri ve seyrek sakalları ile Hazar Denizi’nin doğusunda ve Aral Gölü’nün güneyindeki halkların etnik özelliklerine detaylı bakmayı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel Türk tipinin hafif çekik gözlü, düz yüzlü, orta sıklıkta bıyık ve sakallı olduğu genel kabul görmüş bir gerçekliktir. Apadana Sarayı’ndaki Saka savaşçı figürlerinin tarihsel Türk tipi ile olan çarpıcı benzerliği, bugüne değin gözden kaçmış bir arkeolojik gerçekliktir.

    4- Türklerde ceset yakma geleneği var mıdır?

    Kurganlar Türklerin de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türüdür. Kurganlarda zaman zaman saptanan kremasyon (ölü yakma) geleneği en son Beşiktaş kazılarında bulunan mezarlar nedeniyle arkeoloji dünyası gündemine girmiş durumdadır. Türkler’in yaşadığı coğrafya ve ölü gömme gelenekleri araştırıldığında, geleneksel Türk gömü geleneğinde ölü yakma eyleminin hiçbir zaman olmadığı gözlenmektedir. Türkler’in ata kültü vardır ve ölülerini bir süre beklettikten sonra daima mumyalamışlardır. Bunun dışında komşu kültürlerden ve dinlerden etkilenmiş bazı Türk toplumlarında kremasyon uygulamasının varlığı saptanmıştır. Özellikle Çinlileşmiş ve Budistleşmiş Türklerde görülen ölü yakma geleneğinin Türk benliği ve geleneğini kaybetmiş toplumları etkilemiş olması, bu durumu Türkler’le ilişkilendirmemizi gerektirmemektedir.

    Ölü yakma geleneği bir Hint-Avrupa uygulaması olup, buradan Çin dünyası ile Budizme etki etmiştir. Anadolu’ya Oğuzlar, Türkmenler ve Kıpçaklar’la taşınan ölü gömme gelenekleri içinde yalnızca mumyalama ve inhumasyon bulunmaktadır. MS 920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. Oğuzlar’ın kurgan inşa ettiklerini bütün detayları ile anlatan İbn-i Fadlan, daha sonra ziyaret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlikte yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu toprağa gömme ve yakma geleneklerinin sahiplerinin Türkler ile Hint-Avrupalılar olması, Türkler’in ölülerini yaktığı konusunda ısrarcı olanlara 1100 yıl öncesinde verilmiş anlamlı bir yanıttır.

    Sakalar ve İskitler farkı

    Don Nehri Havzası’ndaki yer alan Varonesh Kenti yakınlarındaki Chastye Kurganı’nda bulunan gümüş vazo üzerindeki başlıksız, uzun saçlı, gür bıyıklı-sakallı İskit savaşçıları Avrupai görünümleri ile Turanî Sakalar’dan çok farklıdırlar.

  • Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

    Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

    Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan da farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı.

    Frank Joseph’in devasa biyografisinin son bölümünü okuyordum; daha önce bir denememde dokunup geçtiğim konu üzerinde yeniden düşüncelere daldım: Feyodr Dostoyevski, keşke, Bir Yazarın Günlüğü’ne yaklaşık son beş yılında savurduğu enerjiyle Karamazof Kardeşler’in Alyaşa odaklı tasarladığı yeni cildini yazmış olsaydı. Gerçi 60’ında öleceği aklından geçmiyordu ama, Frank Joseph tanıkların onu aynı dönemde bir ihtiyar gibi, çok yorgun halde betimlediklerini aktarıyor -belli ki hazırlanmamış, beklememişti.

    Bir Yazarın Günlüğü baştan uca hezeyan dolu; o hezeyan katsayısı bir yazar egosunda görüldüğünde yakışıksız (bence), kahramanlarına akıtıldığında volkanik etki yaratıyor oysa. Frank Joseph, günlükle eşzamanlı öyküler arasındaki geçişimlere ustalıkla dikkatİ çekiyor (51. Bölüm, s. 777-791 arası). Dostoyevski’nin Avrupalılara, Türklere, Yahudilere çullanış biçimi Nazilerinkinden pek farklı değildir! Kendi düşünceleri olduğunda küçültücü, kahramanlarına yedirildiklerinde pekâlâ uçurucu bulmam, paradoks merakımla ilintili değil bence.

    Dostoyevski’de o dönemin öne çıkan sorunlarından biri “intihar” konusu: İki güçlü öyküsüne, günlüğündeki cılız fikirler gölge düşürüyor gene. İyi ve kötü intihar kararları, haklı ve haksız gerekçeler var onun gözünde. Her durumda bir Camus beklenemezdi Dostoyevski’den: İnsana yaraşır bulmuyor hayatından vazgeçme, onu sonlandırma seçimini. Bugünleri yaşıyor olsaydı, o kafayla ötanazi yanlılarına yüklenirdi.

    Neden birisi iyi ve haklıydı onun gözünde? Çünkü bir ikonaya sımsıkı sarılarak üst kattan kendini boşluğa bırakan genç kadın maddi sıkıntılarıyla başedemez hâle gelmişti. Öbürünün kararı metafizik gerekçelere dayandığı, Hayat’ı anlamsız ve yaşanmaya değmez bulduğu için intiharı seçmesini kabul edememişti.

    İntihar vakaları karşılaştırılabilir mi? Birkaç yıl önceydi, şarkıcı Dalida’yı, yaşamını ve intiharını konu edinen bir belgeseli izlerken, içimden “Celan’ın intiharıyla bir tutulabilir mi?” diye sormuş, ertesi gün, gene içimden konuya (soruya) döndüğümde, zihnimin yüzeye vurduğu bu yaklaşımın utanç verici olduğuna varmıştım -bugün de öyle düşünüyorum.

    Neden bir tutulamayacaktı ki? Kişiliklerinin, yaşama biçimlerinin, kararı verme gerekçelerinin farklı oluşu ne değiştirirdi? İkisi de “mal de vivre”den muzdaripti: Hayat, Ölüm’den daha ağır gelmişti ikisine de.

    Gelgelelim, intihar vakaları karşılaştırılabilir: Klaus Mann’ınkiyle Göring’inkini bir tutamadığımı görüyorum örneğin. Bu, beni tavrını uygunsuz bulduğum Dostoyevski’yle aynı hizaya oturtuyor.

    Paradokslarımız her vakit mutluluk sağlamıyor. Böylesi ikilemli, sallantılı konumlara düşüldüğünde, kişinin kendisini hoşgörmesini hoş bulmuyor, horgörmeyi öğrenmesi gerektiğine inanıyorum.

    Onuruyla intihar etmezse öldürüleceğini bildiği halde nazlanan Romalı senatör Paetus’un karısını yücelttiğimi unutmuş değilim, nasıl unuturum: Korkan kocasına karşı bileğini keserek kurduğu “Bak Paetus, acımıyor” cümlesine yılların içinde birkaç kez büyüteç tuttuysam, davranışların en soylusu saydığım içindi. Peki, Berlin’deki bunker’de Eva Braun’un, ondan da çok altı çocuğunu kendi eliyle intihar ettiğini hesaba katarak Bayan Goebbels’in seçimlerini nasıl tartıyorum -olanca açıklığıyla söyleyebilir miyim, yoksa o itici “dengeli düşünce sahibi” edâsına mı sığınırım?

    Kraliçe Elizabeth’e kalmayan dünya

    Bir yanda İrlanda, İngiltere ve Fransa’nın kraliçesi I. Elizabeth’e benzeyen bir figür ve diğer yanda böcekler ve sürüngenler arasında neredeyse çürümüş bir kafatasının yer aldığı 18. yüzyıldan bir balmumu canlandırma. Önceki yüzyıllardaki resim sanatının karakteristik teması olan “Vanitas”, aynı zamanda eserin de adı ve yaşamın beyhudeliği anlamına geliyor.

    Camus’nün Defterler’i de (III. kitap) tıkabasa ölüm ve intihar ‘motif’leriyle dolu. Ve buna payanda okumalar: Dostoyevski, Nietzsche.

    1959 sonu, bir istatistik veri aktarıyor, kaynak belirtmeksizin: Her gün 140 bin, her dakika 97 kişi ölüyormuş, bir yılda 57 milyon insan. Aradan geçen altmış yılın sonunda, dünya nüfusunun 7 milyarı aştığı bugün, kimbilir nereye dayanmıştır veriler. Her gün 200 bin, her dakika 150 kişi ölüyorsa, bir yılda Türkiye nüfusuna denk insan ölüp gidiyor demektir. Unutuyor değilim, kim unutur: Bundan fazlası dünyaya geliyor aynı sürelerde. Öylesine sıradan doğum ve ölüm, nesnel ölçülerle bakıldığında. Sorun öznel ölçülere geldiğinde başlamıyor mu?

    Ben öleceğim, yaşamayı sürdürenlerin hiçbir anlamı kalmayacak o an.

    Yoksa, o son anda öfkeyle, hasetle, tam tersine acıma duygularıyla mı bakacağım kalanlara?

    Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı. Beylerbeyi’nde, yol kazısında 1500 yıllık bir kilisenin kalıntıları bulunduğu haberi yüksek bir heyecan dalgası uyandırdı içimde -ben ki katıksız inançsızım. Gelgitli düşünceler, ruh halleri, derin ya da yüzeysel paradokslar.

    Mezarlar saydam yapılmalıydı. Toplum izin vermez buna: Camın içinde cesetin çürüme sürecinin izlenebilmesi olasılığına kesinkes hasta bir fikir gözüyle bakılır. Oysa, can çekip gitmiş, kalan kütle uzatmalı bir hayat biçiminin sahnesi -benim vücudumun çözülüşü görünsün isterdim.

    Öldü sanılarak gömülenlere ilişkin anekdotlara öteden beri rastlanıyor. Kimilerinde yerleşik korkudur. Kaldı ki, kimse istemez bu soy bir sonu, kim ister? Beni bir ölçüde ilgilendiren konu, beyin ölümü sonrası algı yeteneğinin hemen körelip körelmediğidir. Ölüm cezası uygulamalarında rastlandığını cellâtların tanıklıklarından, adli tıp yetkililerinin söylediklerinden öğreniyoruz: İnfazın bitmesi, gövdenin kafa kesilmiş de olsa, ânında ölmesi anlamına gelmiyor: Organizma birdenbire susmuyor, büsbütün durması vakit alıyor. Belki algı var da, algılayan yok. Bilmiyorum, ayrıca tıbba inanmıyorum, şöyle: Bilemedikleri bildiklerinden fazla.

    Thomas Mann, günlüğünde, geçirdiği ciddi bir akciğer ameliyatı sonrası, ilk ayılır gibi olduğunda, yanıbaşındaki eşine, üstelik nedense İngilizce “çok canım yandı” dediğini aktarıyor ve peşisıra ekliyor: “Tabiî böyle bir şey sözkonusu değildi, anestezi total uygulandığı için herhangi bir acı hissetmemiştim”. Haftalar sonra düşünür: Kesilip biçilen gövdenin maruz kaldığı acıverici işlemlerin sonuçları uyuşturulduğu için beyne ulaşmasalar bile tene işliyor olabilirdiler. Oradan, ölüm sonrası gövdenin yakılması fikrine duraksayarak bakmaya başladığını görüyoruz Thomas Mann’ın.

  • Uzay western’inde bir ‘Solo’ kovboy

    Uzay western’inde bir ‘Solo’ kovboy

    25 Mayıs’ta vizyona girecek olan “Solo: Bir Star Wars Hikayesi”, Star Wars evreninin en sevilen karakterlerinden biri olan Han Solo’nun gençliğini anlatıyor. Uzay western’i türündeki film, serinin Rogue One’dan sonraki ikinci yan filmi.

    Geçen yılın Ocak ayında çekimlerine başlanan film, yönetmen değişikliğiyle sekteye uğrasa da 10 ayda tamamlandı. Filmin çıkış tarihi içinse Harrison Ford’un ilk defa Han Solo karakterini canlandırdığı Star Wars orijinal serisinin ilk filmi olan “Bölüm 4: Yeni Bir Umut”un 41. yıldönümü olan 25 Mayıs seçildi. Toplamda 54,5 milyon dolara mal olan film için İngiltere, İtalya ve İspanya’nın Kanarya Adaları’nda çekimler yapıldı. Film, altı filmlik orijinal serinin üstüne geçen yıllarda çekilen iki film ve yan film “Rogue One”dan sonra 10. Star Wars filmi olma özelliğini taşıyor.

    George Lucas, Star Wars için her zaman “Anakin Skywalker’ın hikayesi” demiştir. Daha da ileri gidip seriyi Skywalker ailesini konu alan bir uzay operası olarak tanımlar. Efsanevi serinin yaratıcısı böyle dese de “en sevilen karakterler kimlerdir” diye sorulduğunda Anakin / Vader ve Luke ile kafa kafaya yarışacak, belki de onları “sollayabilecek” başka bir kahramanı vardır Star Wars destanının: Han Solo.

    Uzak galakside geçen tüm zamanların en sevilen bilimkurgu öyküsü en büyük gücünü anlattığı sihirli hikâyeye inanmasından alır. Bütün evreni ve canlıları sarmalayan “güç”ten ve bu “güç”ten faydalanarak galaksideki düzeni sağlayan jedi şövalyelerinden bahseden bu çocuksu masal, seyirciye sanki bir Yunan mitolojisiymiş gibi ciddiyetle aktarılır. İşte Han Solo o ciddiyeti kıran karakterdir; Star Wars’un antitezidir. “Güç”ten bahsederler, Solo “Bütün galaksiyi dolaştım, öyle bir şey görmedim” der. Leia cesur olurlarsa ölüm yıldızını patlatarak imparatoru yenebileceklerini söyler, “Bu cesaret değil, daha çok intihar” der ve parasını alıp kaçar. Luke, aşktan bahseder; Han “Prenses galiba benden hoşlanıyor” diyerek Luke’u sinirlendirir.

    Solo: Bir Star Wars Hikayesi
    Yönetmen: Ron Howard
    Oyuncular: Alden Ehrenreich, Joonas
    Suotamo, Emilia Clarke
    25 Mayıs’tan itibaren

    Peki Han neden bu kadar sevildi? 1977’deki “A New Hope”un sonunda Vader’a çelme taktığı için mi? Bölüm 6’da yanlışlıkla Boba Fett’i Sarlacc çukuruna attığı için mi? Hayır. Han Solo, Anakin’le birlikte Star Wars’ta değişen ve gelişen tek karakterdir. Luke, Leia, hepsi doğuştan idealist devrimciler iken Han öyle olmadığı halde değişir, gelişir, hepsinden daha sağlam bir idealiste, hepsinden daha büyük bir aşığa, daha sıkı bir dosta dönüşür. Luke veya Anakin galaksiye dengeyi getiren jedi ise, insan ruhuna dengeyi getiren kahraman Han Solo’dur.

    Soyadı üstünde, Solo’dur o; uzayın yalnız kovboyudur. Bunu J. J. Abrams çok iyi anlamış, Bölüm 7’de onu Leia ile renkli bir aile hayatının içinde gösterebilecekken gerçekten ait olduğu yere, dipsiz uzayın köhne bir uzay gemisine koymuştu. Bölüm 7, “The Force Awakens” her ne kadar Star Wars hayranlarından negatif puan almış olsa da film Han Solo’nun karakter arkını doğru aktarmış ve nihayete erdirirken de hakkını vermişti. Yalnız ruhlu Solo kötü bir baba olmuş, oğlunun karanlık tarafa geçmesine mani olamamıştır ve sonunda onu kurtarmak için kendini feda etmiştir.

    Harrison Ford’dan Alden Ehrenreich’a

    Aslına bakacak olursanız Harrison Ford da Star Wars setinin Han Solo’sudur. Set marangozu iken Lucas’ın ikinci uzun metrajı “American Graffiti”deki rolüyle kendisini Hollywood’un aranan oyuncuları arasında bulan Ford, hovardalıklarıyla meşhurdur. Bu hovardalıkları işe yaramış, beşinci filmdeki meşhur “I know” (Biliyorum) repliki gibi birçok klasik, Ford’un doğaçlamalarıyla ortaya çıkmıştır. Yine de Ford, Star Wars filmlerini set sırasında aşk yaşadığı Carrie Fisher veya yakın dostu Mark Hamill kadar sahiplenmemiştir. Hatta Lucas’tan Han Solo’yu öldürmesini istemiştir. Bu isteği yıllar sonra Bölüm 7 ile gerçekleşecektir. Tabii bu ölüm galakside derin bir sessizliğe sebep olmuştur. Çünkü çok sevilen bir karakter hiçliğe karışmıştır ve bir jedi şövalyesi olmadığı için “force ghost” (hayalet güç) olarak bile tekrar görünmesi artık mümkün değildir!

    Disney LucasFilm’i satın alır almaz Han Solo’nun gençliğini anlatacak proje için kolları sıvadı. Senaryo, “Empire Strikes Back” ve “Force Awakens”ın senaryosunda imzası olan Lawrence Kasdan ve oğlu Jonathan Kasdan’a emanet edildi. Solo’nun gençliği için 2.500 oyuncu tarandı, bazıları denendi; bir ara rol “Whiplash”te dikkati çeken Miles Tenner’a gider gibi oldu ama, sonunda Han Solo rolü Alden Ehrenreich’a verildi.

    Woody Allen filmi “Mavi Yasemin” ve Coen Kardeşler filmi “Hail, Caesar!”daki performansıyla dikkati çeken 29 yaşındaki Amerikalı oyuncuya Solo’nun meşhur yeleği teslim edildikten sonra yönetmenler seçildi. Lego Movie ile ses getiren Phil Lord ve Christopher Miller ikilisinde karar kılındı. İkili Pinewood Stüdyoları’nda film için çekimler gerçekleştirdiler, fakat Disney bu çekimlerden hiç memnun kalmadı. Filmi komediye dönüştüren ikili, dört buçuk ay sonra kovuldu.

    Yeni yönetmen için gözler Ron Howard’a döndü. Howard, Lucas’ın yakın arkadaşıydı; hatta Lucas 2000’lerin başında ondan “Phantom Menace”ı yönetmesini istemişti. Howard kabul etti ve çekimler neredeyse sıfırdan başladı. Fakat sorunlar bitmemişti. Başdüşmanı canlandıran Michael Kenneth Williams’ın başka bir filme sözü olduğundan çekimlerde daha fazla kalamadı. Yerine Paul Bettany geldi.

    Sıkı dostlar perdeye dönüyor Star Wars serisinin efsaneleşen uzay korsanı Han Solo ve sadık dostu Chewbacca, uzay gemileri “Millenium Falcon”un kokpitinde bir başka hiperuzay seyahatindeler.

    Eski dostlar

    Filmde tek tanıdık sima Han Solo değil. Solo’yla birlikte tabii ekürisi Chewbacca’nın da gençliğini izleyeceğiz. “Yürüyen halı”yı bu defa Peter Mayhew değil, Finlandiyalı aktör ve basketbol oyuncusu Joonas Viljami Suotamo canlandıracak. Bununla birlikte en çok merak edilen karakter Lando Calrissian. Bu rolde Donald Glover’ı izleyeceğiz ve büyük ihtimalle filmin bir bölümünde Han Solo’nun Lando’dan Millenium Falcon’u nasıl aldığını öğreneceğiz.

    Son Star Wars filmlerinden alışık olduğumuz üzere filmin güçlü kadın kahramanı Qi’ra rolünde ise “Game of Thrones”un ejderha terbiyecisi Emilia Clarke var. Filmde Han’ın mentorü Tobias Beckett rolünde ise Woody Harrelson’ı göreceğiz. Tabii bunların yanısıra henüz açıklanmayan, sürpriz olarak saklanan karakterler perdede görünecek. Çeşitli duyumlara göre tıpkı Rogue One’da olduğu gibi Darth Vader da filmde arzı endam edecek. Asıl merak edilenler ise Boba Fett ve Greedo. “A New Hope”ta Han Solo ve Greedo’nun husumetinin geçmişe dayandığı hissettiriliyordu. Boba Fett ise özlenen bir diğer kahraman.

    Eski dostlar diyerek sadece Chewbacca, Lando ve Solo kastedilemez. Bu karakterler bütün Star Wars hayranlarının eski dostları. Şüphesiz onları bu yan filmlerde genç halleriyle izlemek bambaşka bir heyecan. “The Last Jedi”daki bazı uçuk senaryo tercihleri, sevenlerini Star Wars’tan soğutmuştu. Fakat izleyici Kasdan’ların senaryosunu yazdığı, Ron Howard’ın çektiği bu filmin tıpkı “Rogue One” gibi Star Wars aşklarını yenileyeceğinden umutlu. Han Solo “güç”e inanmaz ama yine de güç Solo’yla olsun! Çünkü Star Wars onsuz olmaz.