Etiket: Sayı:48

  • 6.8 şiddetinde gençlik depremi

    6.8 şiddetinde gençlik depremi

    Bütün 60’lı yıllar, kız-erkek gençlerin “en iyisini baban bilir” muhafazakârlığına, ataerkil iktidarlara ve her türlü geleneğe başkaldırdığı, onlara başka grupların da katıldığı bir dönüşüm dönemiydi. Bunu en açıkça izleyebileceğimiz alan da dış görünüş ve kıyafetlerdeki çarpıcı değişimdi.

    Her şey Mayıs 1968 başında Paris’te başlamış gibi gözükmesine rağmen, etkileri günümüze kadar süren kültürel devrim aslında 1960’lardan beri ABD başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde toplumsal yaşamdaki hızlı değişimler, siyasal çatışmalar, savaş ve ırkçılık karşıtı protestolar, sarsıcı yeni müzikler, tavırlar ve giyim tarzları ile artık olgunluk noktasına varmıştı. Ancak Fransız solunun tarihini kaleme alan gazeteci yazar Jacques Julliard’ın söylediği gibi, Fransızların değişim baskısını kaynatıp kaynatıp patlatmak gibi bir adetleri vardı: “Beceriksiz yabancılara kalsa, XVI. Louis’den XVIII. Louis’ye (mutlak monarşiden meşrutiyete) ulaşmak için, arada bir XVII. Louis’den geçerlerdi. Biz ise Robespierre ve Napoléon’dan geçtik”.

    Bugün bazı tarihçiler 1968’in “gerçek” bir devrim olmadığını, “amacına” ulaşamadığını çünkü bir Robespierre’in ortaya çıkmadığını, bir devletin gümbür gümbür yıkılmadığını iddia etmektedir. Ancak 1789’da Fransa ve 1917’de Rusya’da olanları altın standart kabul etmeyenler ve devrim terimine daha geniş anlam yükleyenler için 1960’larda olanlar Batı ve sonra dünyanın geri kalan toplumlarını derinden etkileyip değiştiren büyük bir kültürel devrimdi.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    Sutyenler, topuklular çöp sepetine 7 Eylül 1968’de Atlantic City’de feministler toplanıp Miss America güzellik yarışmasını protesto etmek için topukluları, sutyenleri ve kozmetik ürünlerini çöpe atıp yakmışlardı.

    Bu bir gençlik devrimiydi; dünyada üniversite öğrenci sayısı rekor bir düzeye ulaşmış, ABD’de genç erkekleri orduya katılmaya zorlayan Vietnam savaşının yarattığı karamsarlık herkesi etkisi altına almıştı. 1965’te Amerikan moda dergisi Vogue’un editörü Diane Vreeland ilk kez “Youthquake” (Gençlik Depremi) deyimini havadaki bu değişiklik için kullanmıştı. Aynı zamanda feminizmin ikinci dalgası denilen, kadın hakları mücadelesinde yeni bir dönüm noktasıydı. Öte yandan bir “yoksullar” devrimi değildi yaşanan; Batı, Doğu ve üçüncü dünya dahil dünya ekonomisinin kesintisiz büyüme eğilimini sürdürdüğü 1960’lı yıllarda ortaya çıkmıştı. Fransa’daki yaygın işçi grevleri dışarıda tutulursa, orta sınıfın devrimiydi. ABD’de bu büyük değişimin çok önemli bir parçası olan vatandaşlık hakları mücadelesine bile, en yoksul siyahlardan çok eğitimli siyahların önderlik ettiği görülüyordu.

    İşte böyle bir süreci izleyebileceğimiz en görünür alanın moda olduğunu söylersek bazıları şaşırabilir. Ancak onlara 1968’den yalnız beş yıl sonra Şili’de askerlerin darbe yapar yapmaz ilk iş sokakta yakaladıkları genç kadınların pantolon paçalarını ve genç erkeklerin uzun bırakılmış saçlarını kestiklerini hatırlatabiliriz; sonuçta moda toplumsal bir aynaydı.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    Mini etek çılgınlığı 60’lı yıllarda pantolon kadınlar için sıradan bir hale gelmekle kalmamış, Mary Quant ve Joan Huir’in 1965’te geliştirdiği mini etek, Fransız modacı André Courrèges’in tasarımıyla daha da kısalmış ve süper mini etek haline gelmişti. Hemen ardından çıkan Mini eteğin tamamlayıcısı külotlu çoraplar da jartiyerleri tarihin çöplüğüne göndermişti.

    Şapkasız ve eldivensiz yaşam

    1950’lerde modaya zengin, olgun seçkinlerin zevkleri hükmediyordu. Lüks endüstrisi Paris’te, Cristóbal Balenciaga ve Hubert de Givenchy gibilerin zengin ve belli bir yaştaki kadınlar için hazırladığı düzenli koleksiyonlara, her müşterinin ölçüsüne göre dikilen kıyafetlerle terzilik emeğine dayanıyordu. Kadınlar hâlâ sokakta şapka ve eldiven giyiyorlardı; erkeklerin ise kamuya açık alanlarda şapkasız dolaşması neredeyse imkânsızdı. (Türkiye’de kıyafet değişikliği sırasında şapka boşuna lanse edilmemiş, Tayvan’da Çang Kay Şek’in modernleşme atılımı sırasında kadınlara nasıl eldiven giyecekleri boşuna öğretilmemişti). Ancak 1960’daki ABD başkanlık seçimi sırasında John F. Kennedy halkın karşısına mümkün olduğu kadar şapkasız çıkmakta ısrar etti. Hatta ABD Birleşik Şapka İşçileri Sendikası Başkanı Alex Rose, başkan adayına bir miting sırasında şapka giydirmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Çünkü Kennedy kampanyasında bütün imajını gençlik ve değişim üzerine kurmuştu. Şapka takmak istememesi de bunun bir parçasıydı. Sıkıcı, muhafazakâr, gri 50’ler bitiyor; bireyci, canlı, renkli 60’lar başlıyordu.

    Bu dönemin gençleri, “en iyisini baban bilir” muhafazakârlığına başkaldırmışlardı.1960’ların başından itibaren çoğu, herkesin gözüne batacak şekilde normların tamamen dışında görünmek için çırpınmaya başlamıştı. Bu dönemin önemli İngiliz kadın giysi tasarımcısı ve sanatçılarından Marion Foale çocukluğunu şöyle anlatıyor: “Pazar Okuluna (din eğitimi) tam bir minyatür anne gibi, beyaz eldivenler, şapka ve el çantasıyla, annemin diktiği, aynen kendi elbisesine benzeyen bir elbiseyle gitmek zorundaydım. Kimin hoşuna gider ki bu? Hepsine tekmeyi basmak geliyordu içimizden”.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    The Beatles ve stil devrimi Kadınlar gibi erkekler de görünümlerini radikal bir şekilde değiştirmiş, kıyafet devriminin parçası olmuşlardı. Bunun en önemli göstergelerinden biri Beatles grubunun takım elbiseli, beyefendi damat adayı görüntülerinden kurtulup yakasız gömlek, topuklu çizme gibi kıyafetler giyip saçlarını uzatarak bıyık ve sakal bırakmaları oldu.

    Hazırgiyim demokrasisi

    Kadınlar bu yıllarda pantolonu sıradan hale getirmekle kalmadı, mini eteği de kucakladı. İngiliz kadın tasarımcılar Mary Quant ve Joan Huir’in 1965’te geliştirdiği, aynı yıl Fransız modacı André Courrèges’in Paris’te nihayet başarıyla (daha önce iki kere denemiş kimseyi ikna edememişti) lanse ettiği mini etek gittikçe kısaldı; dizden 10-15 cm yukarı kadar gitti. Mini eteğin arkasından, onun vazgeçilmez parçaları, en önemlisi de jartiyerleri tarihin çöp sepetine atan külotlu çoraplar geldi. Kendilerini kanıtlamış, vaktiyle avangard atılımlarıyla insanları şaşırtmış, eski ünlü modacılar şaşkına dönmüştü. Coco Chanel mini eteği “çok çirkin, çok pis” diye reddetmiş, kendi dünyasının sona erdiğini anlayan Balenciaga 1969’da moda sahnesinden ebediyen çekildiğini açıklamıştı ama, Yves Saint-Laurent gibi yeni rüzgardan hoşlanan, dümenini ona doğru kıranlar da vardı.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    Miss America protestoları Ulusal Kadın Özgürlüğü Partisi üyeleri 1968 yılında Birleşik Devletler, Atlantic City’de düzenlenen Miss America güzellik yarışmasını protesto ediyor. Ellerindeki pankartlara “Miss America büyükbaş açık arttırmasına hoş geldiniz” ve çıplak bir kadının vücudunun parçaları büyükbaş hayvan parçalarıymış gibi gösterilip “Yavan biftek alışkanlığınızdan kurtulun” sloganları yazılmış.

    Modayı ilgilendiren gelişmelerin en önemlisi, bugün de canlılığını koruyan dev bir sanayinin yani hazırgiyimin başlamasıydı. Moda evlerinden ısmarlanan, birkaç bin kişi dışında kimsenin satın alamayacağı kadar pahalı veya orta sınıf için daha ucuza terzi elinden çıkma ya da evde dikilen giysiler gittikçe artan tüketim ihtiyacını karşılayamıyordu. Böylece 1960’lar paraca ulaşılabilir yeni bir modanın gelmesini kolaylaştırdı. Avrupa ve ABD’nin büyük kentlerinde Fransızca “küçük mağaza” anlamına gelen ama artık sadece giysi ve aksesuar bulabileceğiniz dükkan anlamını kazanan “butik”ler açılmaya başladı. İngilizler de hemen bu kavramı ve kelimeyi benimsediler; eskisi gibi tencereden ayakkabıya herşeyin satıldığı çok katlı dev mağazalara gitmek yerine, “Lord Kitchener’ın Uşağıydım” gibi yaratıcı isimler taşıyan küçük butiklerden alışveriş etmek çok daha zevkliydi. Ünlü olmasalar bile hiç değilse genç olan yeni “stilist”ler giysilerini buralarda satıyordu.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    Twiggy’nin silueti Sıkı bel, kabarık etek, kusursuz saç ve makyajdan sonra, pekçok moda geleneğinin bir isyan eylemiyle yıkıldığı bu dönemi en iyi temsil eden kişi İngiliz model Twiggy’ydi. Gerçek adı Lesley Hornby’ydi; takma adını “dal” anlamına gelen “twig”den alıyordu. Twiggy, kısacık kırpılmış saçları, erkek çocuklarını andıran siluetiyle 60’lı yılların yüzü oldu.

    Giysi üretiminin sanayileşmesi ve dağıtım devrimi gelmese, bu gelişme büyük kentlere özgü gelip geçici bir akım olarak kalacaktı. Ama tekstil endüstrisi ile stilistleri buluşturan stil bürolarının, ardından mantar gibi büyüyen zincir butiklerin ortaya çıkışı, kimse için özel olarak tasarlanmamış, herkesin satın alabileceği, çok çeşitli modellerde giysilerin bütün dünyaya yayılmasını sağladı. Örneğin Fransa’daki Prisunic, kısa sürede 460 mağazaya ulaştı. Yves Saint-Laurent, 1966’da Seine Nehrinin sol yakasında açtığı Rive Gauche mağazasını hazırgiyime, daha da önemlisi, gençlik rüzgarından esinlendiği yeni modaya ayırdı. 1969’da San Francisco’da günümüzde de önemli bir hazırgiyim markası olan Gap’in ilk mağazası açıldı. Hazırgiyimin önemi, artık herkesin birbiriyle aynı giyinmesine yol açsa da, en son modayı izleyebilmesi, modanın sokağa inmesi ve demokratikleşmesiydi.

    Özgürlüğün çöp sepeti

    1960’larda kadın veya erkek bir insanın saçından topuğuna kadar dış görünüşü; kim olduğunu ve hangi siyasi görüşe yakın durduğunu gösteren en önemli sinyaldi. Kadınlar için giyimin anlamı ikiye katlanıyordu; çünkü bu dönem, onların yaklaşık kırk yıl önce oy hakkını elde etmelerinden sonra, bu defa başka özgürlük ve haklar için mücadeleye giriştikleri kritik bir çağdı. Simone de Beauvoir’ın Le Deuxième Sexe (İkinci Cins) adlı kitabı 1949’da yayımlanmıştı. Kopardığı fırtına hâlâ devam ediyor, sürekli yeniden basılıyor ve dünyanın her yerinde genç kadınların başucu kitabına dönüşüyordu. Fransız düşünür, kadınların iradeleri dışında, erkeklerin egemen olduğu bir kültür tarafından “yaratıldıklarını”, kendilerine dayatılan bir kimliği yaşamak zorunda bırakıldıklarını ve artık bu ötekileşmeden kurtulmak ve insanlığa katılmak istediklerini yazmıştı.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    Rive Gauche’da İlk YSL mağazası 60’larda modaya dair gelişmelerden en önemlisi hazırgiyim sanayisinin başlamasıydı. Yves Saint- Laurent, 1966’da Seine Nehrinin sol yakasında açtığı Rive Gauche mağazasını hazırgiyime ve gençlik rüzgarından esinlendiği yeni modaya ayırmıştı.

    ABD güzellik yarışması (Miss America) hiçbir zaman ilerici bir etkinlik olmamıştı ama 1968’de bir feminist devrimin kıvılcımını çaktı. Simone de Beauvoir’ın kitabını okuyanlar, feministlerin neden bu yarışmayı kendilerine hedef olarak seçtiklerini anlamakta zorlanmazlar. Yarışma, erkeklerin yarattığı, kadınların da kabullenip benimsediği belli bir kadınlık ve güzellik anlayışının gözle görülür, elle tutulur halde cisimleşmesiydi.

    “Kişisel olan siyasaldır” sözleriyle ün kazanan Carol Hanisch adlı radikal bir feminist, Miss America yarışmasına karşı düzenlenecek bir saldırının kadınların özgürlük hareketini kamusal alanda öne çıkarmanın bir yolu olduğuna inanmıştı. 22 Ağustos 1968’de New York Radical Women adlı feminist hareket, 7 Eylül’de, yarışma günü “her türlü siyasi görüşten kadınları” Atlartic City’de yarışmanın yapılacağı merkezin önüne davet eden bir basın bildirisi yayınladı. “Bizi temsil ettiklerini ileri sürdükleri her alanda kadınları aşağılayan” bu yarışmayı protesto edeceklerdi. Protestoda “özgürlüğün çöp sepeti” adı verilen bir bidon bulunacak, katılımcılar, “çorap, korse, bigudi, takma kirpik, peruk ve çeşitli kadın dergilerinin temsili sayılarını” buraya atacaklardı. Ayrıca yarışmayı kullanan veya sponsorluğunu üstlenen şirketlere de boykot uygulanacaktı. Protesto planlandığı gibi Atlantic City’de yarışmanın yapıldığı binanın önünde “Bütün Kadınlar Güzeldir”, “Sığır yarışmaları insanlığı aşağılar”, “Makyaj bize yapılan baskının yaralarını gizleyebilir mi?” gibi sloganların yazıldığı pankartlarla gerçekleşti. Medyada özgürlüğün çöp sepetine atılan sutyenlerin yakıldığına dair, doğru olmayan haberler çıktı ve olay törensel sutyen yangını efsanesini doğurdu. Bu protestoda asıl önemli olan nokta, kıyafet ve görünüşün nasıl siyasallaştığını bir kere daha göstermesiydi.

    6.8 şiddetinde gençlik depremi
    Mick Jagger’ın elbisesi Genç erkekler bir buçuk asır boyunca üzerlerinden çıkarmadıkları ağırbaşlı, ciddi, koyu renkli takım elbiseden oluşan üniformalarını 1960’larda fırlatıp attılar. Üstlerine başlarına renk geldi, kravattan kurtuldular ve süslenmeye bile başladılar. İngiltere’de Michael Fish adında genç bir erkek terzisi, Mr Fish (Bay Balık) adıyla çılgın bir giyim markası kurdu. Müzisyen David Bowie’nin sahne kıyafetlerini, boksör Muhammed Ali’nin göz alıcı bornozunu, Peter Sellers’ın film giysilerini dikti. En akılda kalan giysilerinden biri de, Rolling Stones grubunun üyesi Mick Jagger’ın giydiği “Mr Fish elbisesi”ydi.

    Protestonun olduğu yaz, aynı yerde bir başka yarışma daha tarihe geçti: İlk kez siyah kadınların katıldığı “Miss Black America” güzellik yarışması, siyahların vatandaşlık hakları mücadelesinin zirve noktasına ulaştığı bu dönemde (mücadelenin efsanevi lideri Martin Luther King dört ay önce öldürülmüştü), siyahların en önemli örgütü NAACP’nin desteğiyle düzenlendi. Yarışmayı kazanan Saundra Williams’ın “Afro” denilen tarzda kıvırcık saçları, o güne kadar hep beyaz kadınlara özenen siyah kadınların kendilerine özgü bir güzellikleri olduğunu vurguluyordu.

    Beatles görünümü

    Görünümlerini radikal bir şekilde değiştiren sadece kadınlar değildi. Aynı dönemde erkekler için de bir kıyafet devrimi oldu. Mayıs 1968 başında Paris’teki ilk öğrenci olaylarının fotoğraflarına baktığımızda, polislerin miğferleriyle 1. Dünya Savaşı askerlerini andırdığını, protestocuların arasında hâlâ ceket, ütülü pantolon giymiş, kravatlı, kısa saçlıların olduğunu görürüz. Aslına bakılırsa, Fransız delikanlıları politika ve protesto konusunda 1 numarada olsa bile, kıyafet ve görünümde henüz eskiyle bağlarını tam olarak koparmamıştı. İngiliz delikanlıları bu konuda çok ataktılar. Dönemin ruhunu en iyi kavrayan ve simgeleyen bir grup da, Beatles ve Rolling Stones başta olmak üzere İngiliz müzik toplulukları ve dönemin diğer rock ve pop müzik ikonlarıydı. İngiltere’nin ağır kast sistemine, aşılamaz sınıf bariyerlerine, hâlâ Victoria çağının kalıntılarından kurtulamamış muhafazakâr ahlakına meydan okumakta onlar başı çekti. 1963’te Beatles, Ana Kraliçe ve Prenses Margaret’in katıldığı bir konserde şarkılarına başlamadan önce grup üyesi John Lennon dinleyicilere şöyle seslendi: “Ucuz koltuklarda oturanlar, el çırpın! Diğerleri, mücevherlerinizi şıkırdatın!” Beatles üyeleri önce kravatlı, takım elbiseliydiler, sonra uzun perçemler bırakarak saçlarını “mop-top” (kelimesi kelimesine paspas tepe) tarzında kestiler; ardından yakasız gömlek, topuklu çizme giymeye, saçlarını daha da uzatmaya, sakal ve bıyık bırakmaya başladılar ve sonunda tepeden tırnağa bambaşka bir görünüme ulaştılar; dünya gençliği de onları izledi.

    Gençler arasında olup bitenleri, kendi gençlikleri 2. Dünya Savaşı’nın zorlukları içinde geçmiş anne babalarının, iktidardaki geleneksel politikacıların kolay kolay kavraması mümkün değildi. Örneğin Hayat Dergisi’nin 28 Mayıs 1964 tarihli sayısında “Dünya Gençliğini Tehdid eden Tehlike” başlığıyla yayınlanan yazı, eski kuşağın şaşkınlığını ve sıkıntısını yansıtıyordu. Başlığın altında şu satırlar vardı: “Yeni merak ve salgınlar, birçok memleketlerde gençleri gayesiz ve zararlı meşgalelere sürüklüyor. Terbiyeciler, bu temayülün yeni nesiller için tehlikeli olacağından endişe ediyorlar” Yazı şöyle bitiyor: “Dünya terbiyecilerinin bütün ümitleri, şuurlu, sorumluluk hissine sahip gençlerin bu geçici cereyanlara kapılmamış olmasına bağlanmıştır. Daha önceki salgınlar gibi, bu da bir gün geçecektir”.

    Kuşkusuz bu da bir gün geçti; ancak diğer önceki salgınlar gibi geride derin izler bırakarak.

  • ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.

    Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.

    Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.

    6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.

    Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.

    Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.

    10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.

    Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.

    13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.

    Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Quartier Latin’de işgal 10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.

    Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev

    Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.

    Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.

    Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.

    Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.

    De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.

    Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.

    22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine

    22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.

    Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.

    Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.

    Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.

    Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.

    Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.

    68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.

    Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.


    KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR

    Meksika’da gösteriler ve devlet terörü

    1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.

    Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.

    Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.

    1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.

    Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.

    7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.


    1968 KENT MUHAREBELERİ!

    Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’

    50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.

    68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.

    O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.

    ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Havalimanı protestosu Yeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.

    Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.

    Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.

    Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.

    15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.


  • İstanbul’un göbeği, tartışmaların merkezi

    Muhtemelen 1950’li yıllarda çekilen fotoğraf, kentin son dönem tarihi açısından oldukça ilginç veriler içerir. Osmanlı döneminin sonlarında yavaş yavaş kente dahil olan bölgede bulunan anıtlar cumhuriyet tarihi için de önemlidir. Kentin, hatta devletin önemli “sorunlarından” biri olan meydan, bitmek tükenmek bilmez tartışma konularının merkezindedir. Topçu Kışlası’nın yıkımı; İnonü heykelinin buraya yerleştirilmek istenmesi; Atatürk Kültür Merkezi’nin inşası, yanması, yenilenmesi tartışmaları; meydanın bir köşesine inşa edilmesi istenen Taksim Camii’nin tartışmaları; 1 Mayıs kutlamaları, olayları ve sonrasında bu meydanda kutlama yapma çabaları; Topçu Kışlası’nın yeniden inşası gibi konular hâlâ tartışılır.

    1- Dolmabahçe Sarayı: 19. yüzyılın ortalarında inşa edilen sahil sarayı ve önünde bulunan küçük meydanın köşesinde saat kulesi.

    2- Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Camii: Sultan Abdülmecid tarafından annesinin adına inşa ettirilen cami, saray ile benzer üslupta ancak daha sade cephelere sahiptir.

    3- Gümüşsuyu Kışlası: Etraftaki diğer kışlarla birlikte Dolmabahçe Sarayı’nı koruma amacıyla inşa edildiği düşünülebilir. İnşaat Sultan Abdülmecid döneminde başlanmış, bir süre ara verildikten sonra Sultan Abdülaziz zamanında tamamlanmıştır. Yapıyı kullanan Muzika-i Hümâyun adıyla da tanınan kışlaya 1920’li yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi taşınmıştır. Günümüzde bu üniversitenin Gümüşsuyu yerleşkesi olarak kullanılmakta.

    4- Atatürk Kültür Merkezi: Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Tiyatroları’nın kullanımı için 1946’da inşa edilmeye başlanmış, ancak 1969’da tamamlanıp açılan yapı bir yıl sonra geçirdiği bir yangında harap olmuştur. Mimarı Hayati Tabanlıoğlu’dur. Hemen başlayan onarım ancak 1978 yılında tamamlanabilmiştir. Uzun inşaat süreci ve yangın sonra onarım çalışmaları, yapıyla ilgili bir çok tartışmaya yol açmıştır. 1999’da Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararı ile korunması gerekli kültür varlığı ilan edilmiş; 2008’den itibaren etkinliklere ara verilen yapının restorasyonu için projeler hazırlanmış; ancak 2018’de Murat Tabanlıoğlu’nun hazırladığı bir proje ile yeni bir yapının inşaına karar verilmiştir. Yıkım çalışmaları devam etmektedir.

    5- Alman Konsolosluğu: 1870’te ilk inşa edildiğinde, köşelerde bulunan kartal heykelleri nedeniyle “Kartallı Saray” adıyla biliniyordu. Ayaspaşa Müslüman Mezarlığı yerine inşa edilmişti. Bahçesinde bir grup mezar hâlâ korunmaktadır. Haliç’e, Boğaz’a ve suriçi İstanbul’a hâkim manzarasıyla, kentin en etkileyici elçilik binalarından biri.

    6- Taksim Gezi Parkı: 1930’lu yıllarda artık bakımsız olan Topçu Kışlası yıktırılarak yapılan parkın bugün yetişkin olan ağaçları henüz küçük birer fidan görünümünde. Park, anıtsal mermer merdivenlerle Taksim Meydanı’na açılmakta. 2013’te parkın yerine eski Topçu Kışlası’nın rökonstrüksiyonu için projeler yapılınca başlayan protesto gösterileri “Gezi Olayları” adıyla anılıyor.

    7- İnönü Heykeli Kaidesi: Gezi Parkı’nın Taksim Meydanı’na bakan kısmında düşünülen heykelin kaidesi 1940’lı yıllarda hazırlanmıştı. Belling tarafından hazırlanan bronz heykel buraya hiçbir zaman yerleştirilmemiş; Cumhuriyet Anıtı’ndan daha büyük bir İnönü heykelinin uygun olmayacağı düşünülmüştür. Uzun yıllar depolarda kalan bronz anıt, 1980 başlarında Maçka-Taşlık’taki küçük parka yerleştirildi.

    8- Cumhuriyet Anıtı: Avusturyalı heykel sanatçısı Pietro Canonica tarafından yapılmış, mermer kaidesi Mongeri tarafından oluşturulmuştur. Açılışı 1928’de yapılan anıt, Mustafa Kemal’le birlikte Kurtuluş Savaşı’nı ve cumhuriyet devrimlerini anlatır.

    9- Maksem ve Sarnıç: 18. yüzyılın başlarında Haliç’in kuzey kıyılarında hissedilen su sıkıntısını gidermek için büyük bir proje hazırlanmış, kente gerilen su burada büyük bir depo içinde biriktirilmiştir. Bunun önünde mahruti bir külah ile örtülü sekizgen mekan bir maksem yapısıdır. Buraya getirilen su, Kasımpaşa, Galata ve Beşiktaş semtlerine dağıtılıyordu. Bu nedenle bölge zamanla Taksim adını almıştır. Tesis bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Sarnıcın önünde görülen tramvay deposunun yerinde, bugün Taksim Camii inşaatı yükseliyor.

    10- Surp Hovhan Vosgiperan Katolik Ermeni Kilisesi: 19. yüzyılda Katolik Ermeni cemaati için bir Fransız hastahanesi yanında inşa edilmiştir. Sekizgen yapı kentin en ihtişamlı kiliselerinden biridir. Mimarları Garabetçiyan Kardeşler’dir.

    11- Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi: 1880’li yıllarda eski bir Rum mezarlığı üzerine inşa edilmiştir. Geniş bahçe içindeki kilise eklektik üsluptadır. Birçok mimari unsur yapının cephelerinde takip edilebilir.

  • Dünyayı Sarsan İlkbahar

    Dünyayı Sarsan İlkbahar

    Geçen yüzyılın sadece siyasi hayatına değil, sanata, kültüre, gündelik yaşamın neredeyse
    tüm alanlarına damgasını vuran 1968 hadiseleri, Paris merkezli olarak tüm dünyayı etkilemiş, değiştirmişti. Öğrenci gösterileri, işçi direnişleri ve bugüne uzanan mirasıyla, Masis Kürkçügil yazdı.

    Mayıs 1968, ardında belli bir devlet veya kuruluş bulunmadığı halde, 20. yüzyılın en önemli birkaç hadisesinden biri olarak tartışılmaya devam ediliyor. Sanattan siyasete hemen her alanda büyük değişimlere yol açan Fransa’daki 68, diğer ülkelerdeki 68’lerin değerlendirilmesinde de merkezî bir öneme sahip olmuştur. Ancak Mayıs 68, onu hazırlayan koşullar ve kendinden sonra de- vam eden gelişmeler birlikte ele alındığında, bir iktidar değişikliğine yol açmadan dünyanın çehresini alabildiğine değiştiren ender olaylardan biri olarak tarihe geçmiştir.

    Elli yıldır her on yılda bir mutlaka “68 neydi, 68’den geriye birşey kaldı mı, bizim 68’imiz, ah şu 68’liler” diyerek gazete ve dergi köşelerinde tartışmalar sürer. Bu defa, içinde bulunduğumuz günlerde, gazetelerden rahatlıkla izlenebildiği üzere, büyük grevler ve öğrenci olaylarıyla 1968 ruhu en azından Fransa’ya “dönmüş” bulunuyor.

    Fransa’dan dünyaya…

    Fransız fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson’un Champs-Elysées caddesinde eyleme bisikletiyle katılan öğrencileri fotoğrafladığı bu sahne Mayıs 1968’in tüm dünyadaki sembol karelerinden biri olmuştu.

    Geçen yıl başkan Macron 68’i anacağını belirttiğinde, 68’in ayakta kalan ender sözcülerinden Alain Krivine “başkanın kendisine karşı olabilecek bir genel grevi kutlayacağını sanmıyorum” diyerek, böylesi bir anmanın daha ziyade bir “gömme” olacağını belirtmişti. Buna karşılık Macron saflarında yer almış olan 68’in Kızıl Dany’si Daniel Cohn Bendit, zaten artık kendisine 68’den sözedilmemesini istemiş ve şöyle demişti: “Mayıs bitti, tıpkı Fransız Devrimi (1789) gibi tükendi”.

    68’in ünlü simalarının bir kısmı fizik olarak bu dünyayı terkederken, kimileri de siyaseten bu “gençlik hülyaları”nı terketmiş bulunuyor. Örneğin Fransa’da Mayıs 68’de adı anılanlardan azımsanmayacak bir kesim ya terki siyaset eyledi veya Sosyalist Parti’ye katıldı veya en sonunda Macron’da karar kıldı.

    Herkesin kendi 68’i var

    Fransa tarihinin yaşamış olduğu en büyük grevin, isyanın yarattığı siyasal havayı unutturup, bunu sanki Fransa’nın yenilenmesine hizmet eden bir kültürel devrime indirgemeye çalışanlarla 68’in özgürlük başta olmak üzere özlemlerini yaşatanlar arasında o gün bugündür kıyasıya bir tartışma sürüyor.

    Bir yandan arşivler açılıyor, devletin gizli kayıtlarındaki 68 gözler önüne seriliyor. Meğer kimilerinin sandığı gibi hava cıva değilmiş 68; devlet amca fena halde korkmuş. Aslında sıcağı sıcağına olaylara katılıp notlar alan Abidin Dino izlenimini aktarırken şöyle yazmıştı o günlerde: “Kapıcı karıları gençlerden yana (bence iktidar tehlikede!)”

    68’in “ruhları”

    “68 ruhu”nun bir dizi bileşeni var. Hatta “68 ruhu”ndan değil “ruhları”ndan sözetmek daha doğru olur. Kapitalist /sınai medeniyetin temellerine, onun tüketimciliğine ve üretimciliğine karşı kültürel bir protesto olarak takdimi çok yaygın. Öte yandan “otuz yıllık” ekonomik büyüme dönemi işçi sınıfının toplumsal dokusunu değiştirmişti. Hizmet sektörüne göre sanayi sektörü hâlâ ağırlıktaydı. Sayısal artış, safların yenilenmesini de getirmişti. 60’lı yıllardaki yeni işçi sınıfının önceki onyıllardaki baskıdan ve yasal sınırlamalardan bezmesi sözkonusu değildi. Sürekli önü açık ve umutlu görünüyordu.

    68’in yalnızca kültürel boyutunu ele alanların sık sık yaptığı gibi bir başka 68’i unutmamak gerek; ne de olsa tam 9 milyon işçi grevdeydi! 68’i tek bir nedene indirgemekten ziyade onun patlayıcı karakterdeki bir dizi gelişmenin ürünü olarak değerlendirmek, dünya ölçeğindeki yayılımını açıklamak açısından elzemdir. Kimi düşünürlerin 68’i hazırlayan düşünce dünyasında elbette özel bir yeri var. Henri Lefebvre, Guy Debord, Herbert Marcuse ve Ernst Bloch, 60’lı yılların isyan kuşağının hayranlığını kazanmıştı. Bu demek değildir ki Berkeley’den Meksika’ya, Londra’dan Tokyo’ya sokağa çıkan gençler bu düşünürleri hatmetmişlerdi. Hiç okumamış olsalar da onların düşünceleri bildirilerinde, sloganlarında yer almıştı. Özellikle Debord ve Situationniste dostları Fransa’da böyle bir işlevi yerine getirdiler. Marcuse ABD’de, Bloch Almanya’da daha etkindi.

    Mayıs sonu şiddet artıyor

    Mayıs’ın sonlarına doğru Fransa’da sokakta eylemciler ile güvenlik güçleri karşı karşıya geliyor, yaralanmalar da baş gösteriyordu.

    Daniel Singer, Mayıs 68 kitabında, “mevcut toplumun şu veya bu görünümünü değil, hedeflerini amaçlarını sorgulayan topyekûn bir isyandı” derken ortak paydanın nerede olduğuna dikkati çekiyordu. Yani kapitalizme, otoriteye ve hiyerarşik düzene karşı bir ayaklanma. 1966 Kültür Devrimi ile Maoizm, gençlik ve aydınlar (özellikle Fransa’da) arasında belli bir nüfuz sahibi olmuş, anarşistler ve Troçkist gruplar da öğrenci hareketinde sınırlı da olsa bir yer tutmuşlardı. Yine de 68 öncesinin herhangi bir siyasal hareketine maledilemeyecek bir radikalleşmeyle karşı karşıya olunduğu atlanmamalı.


    Bir dönemin sonu

    2. Dünya Savaşı’nın yıkımlarının büyük oranda giderilmesinin ardından gelen bir kapitalist refah, ekonomik büyüme (boom) döneminde gerçekleşen 68 için herhangi bir iktisadi kriz ve sosyal çöküntü gibi bir açıklamaları geçersiz kılar. Zaten borsadaki iniş çıkışlarla bu tür olayları açıklamanın abes olduğunu gösteren en yakın örnek de 68’dir. Ancak bu büyüme döneminde ortaya çıkan toplumun radikal eleştirisi de yankı buluyordu. Örneğin Marcuse’un Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında özetlenen sanayi toplumunun eleştirisi, Sovyet modeline karşı güçlü bir biçimde güvensizliği de içeriyordu. Çünkü SSCB de otoriter/bürokratik bir yapı olarak görülüyordu.

    1947’de ABD’nin uluslararası durumu stabilize etmek için kurduğu “Soğuk Savaş” dengesi, dünyayı bir yanda “totaliter-komünist blok” diğer yanda “hür dünya” diye ikiye ayırmıştı. Siyasal güçler kendilerini bu ayrıma göre konumlandırıyorlardı. Her kesim kendi muhaliflerini “diğer kampa çalışmakla” suçluyordu. Batı’daki ve Doğu’daki muhalefet (bir yanda McCarthy’cilik diğer yanda 1953 Doğu Berlin işçi ayaklanması, 1956 Polonya ve Macaristan’daki olayların bastırılması gibi) bu gayrimeşruluk zemininde nefes alamaz haldeydi.

    Batı demokrasileri: Baskı ve bombardıman

    “Hür Dünya”nın lideri ABD’nin kendi yurttaşlarıyla arası pek iyi değildi. En azından siyahların pek hür olmadıklarına dair derin ve alabildiğine haklı bir inançları vardı. Özellikle 1964- 67 yıllarında Amerikan demokrasisinin ipliğini pazara çıkaran olaylara tanık olundu. 1967’de Detroit’te Federal Muhafızlar getto ayaklanmasını ağır bir biçimde bastırdı. 1965’de siyah hareketin en radikal ve en siyasileşmiş sözcüsü Malcom X öldürülmüştü. 4 Nisan 1968’de ise sivil itaatsizliğin temsilcisi Marthin Luther King, Vietnam Savaşı’na karşı açıkça bir tutum takınmışken öldürüldü.

    “Hür Dünya”nın lideri,1965’den itibaren Vietnam’ı bombardıman etmeye başladı. (1965’te bu ülkede yarım milyon Amerikan askeri bulunmaktaydı.) Aynı yıl ABD’nin icazetiyle Endonezya’da bir hükümet darbesiyle, yüzbinlerce insan komünist suçlamasıyla öldürüldü.

    Öte yandan Doğu ve Batı’daki yönetimlerin bu zapturapt altına alma hamleleri karşısında 1959 Küba devrimi ve 1962’de Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığı gerçekleşti. “Soğuk Savaş”ın dengeleri zorlanmaya başlamıştı. Afrika başta olmak üzere bağımsızlık hareketleri boyverdi. 1961’de Che Guevara, Küba Devrimi’nin hümanist karakterde, dünyanın bütün ezilen halkalarıyla dayanışma halinde bir devrim olduğunu belirtti. 1967 Ekim’inde Bolivya’da öldürülen Che’nin 1968’in temel figürlerinden biri olması, böylesi bir sıkışmışlık için özgürlük için mücadele edenlere ilham kaynağı olmasında aranmalıdır.

    Dayanışma sempatiyi getiriyor Protestocuların parke taşı, bordürler ve sokağın çeşitli materyalleriyle barikatlar kurarken gösterdikleri büyük dayanışma bütün dünyada sempati toplayan ögeler arasındaydı.

    Çok boyutlu 68

    68’in çeşitli boyutları vardır. Onun dünya ölçeğinde bir hareket haline getiren şüphesiz enternasyonal boyutudur. Ocak ayında Vietnam’daki Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin Saygon’un içine kadar giren Tet (Vietnam dilinde yeni yıl anlamına gelen) saldırısı; Mart ayında açıkça milliyetçi ve antisemit bir tutumla Polonya Komünist Partisi’nin öğrenci hareketini vahşi bir biçimde bastırması; Mart ayında Roma mimarlık fakültesinde başlayan öğrenci mücadelesinin genelleşerek polisle şiddetli çatışmalara girişmesi ile Pirelli ve Fiat gibi fabrikalarda işçi hareketinin patlak vermesi; Nisan’da Çekoslavakya’nın başkenti Prag’da “Prag Baharı”nın boy vermesi ve Mayıs’ta Fransa’da öğrenci patlamasının ardında on milyona yakın işçinin grev dalgası; yılın başından itibaren Franco diktatörlüğü altında inleyen İspanya’daki üniversite işgallerinin ardından işçi komisyonlarının yürüttüğü fabrika işgallerinin başlaması; Mexico kentindeki öğrenci gösterilerinde bugüne kadar sayısı belirlenemeyen (yaklaşık 300) ölümlerle sonuçlanacak hareketler; Birleşik Devletler’de siyah gettolarda Amerikan emperyalizminin Vietnam’daki savaşına karşı çok büyük gösterilerin yapılması; 1967 Yunanistan’daki albaylar cuntası diktatörlüğüne karşı gençlerin demokrasi mücadelesindeki duyarlılıklarının pekişmesi (Costas Gavras’ın 1969’daki “Z” adlı filminin etkileri); 68 sonrasında Franco’ya karşı militanların idam edilmesine karşı gösterilerin yaygınlığı, o dönemin öne çıkan gelişmeleridir.

    Önce öğrenciler

    68’de öğrencilerin öne çıkmasının ardında, üniversite kitlesinin özellikle 50’lerden sonra nüfus içinde büyümesinin rolü vardır. Olayların patlak verdiği Nanterre’de öğrenci sayısı 1964’te 2.000 iken 1968’de 15.000’e; Fransa’da 1950’de 128.000’den 1968’de 500.000’e çıkmıştı. Toplumsal köken açısından büyük bir değişim yaşanmış, üst tabakaların yanısıra ücretlilerin çocukları da üniversitelere girince eski üniversite hiyerarşisi ile “kitle”lerin üniversitesinin örgütlenmesi arasında bir uyuşmazlık belirmişti. Hocaların büyük patron gibi olduğu bir üniversitenin ihtiyaçlarla uyuşmaması; herkese burs, sınav sisteminin demokratikleştirilmesi, kitleye açık hale gelmesi gibi taleplerin yükselmesine ve patlayıcı bir karakter edinmesine yol açmıştı.

    Almanya, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde öğrencilerin yönetime katılma taleplerinin ortaklaşması, büyük patron konumundaki eski usul hocalığın yeni ihtiyaçlara cevap veremediğini gösteriyordu.

    Sol’un geleneksel partilerinin dışında gelişen bu hareketler içinde aşırı sol küçük olmasına rağmen önemli bir rol oynuyordu. Federal Almanya’da 60’lı hemen başlarında sosyal demokrat partiden atılmış olan Sosyalist Öğrenciler derneği (SDS), öğrenci hareketliliği ile siyasal bir proje bileşimini temsil eden en önemli girişimdi. Örneğin Haziran 1967’de İran şahının Berlin’i ziyareti sırasında çok büyük bir gösteri düzenlenmişti. Kurumlarda köklü dönüşüm ve onun yanısıra “eleştirel üniversite” fikri, 68’in yolunu açan hususlardan biri olmuştur.

    Mayıs 68 Fransa

    Fransız polis yetkilisi Maurice Grimaud “Korku, devlet aygıtına yerleşmek üzere” diye yazıyordu. Kimisi Oidipus kompleksinden sözederken, sosyolog Alain Tourraine “bu yeni tipte bir sosyal harekettir” diyordu. Ortada gözükenlerden hareketle tanımlamalar yapılırken, gölgedeki milyonlarca grevci medyanın gözünden kaçıyordu.

    Le Monde gazetesinin şef redaktörü Pierre Viansson-Ponté 22 Mart’tan tam da bir hafta önce “Fransa’nın canının sıkıldığını” yazmışken, 28 Mayıs’ta müzakerelerin toplumsal çatışmaları çözümleyememesi halinde Fransa’nın ağır bir ulusal krizden devrimci bir duruma geçme tehlikesiyle karşı karşıya geleceğini belirtiyordu. Yani “devrimci durum”, yalnızca bir takım aşırı sol çevrelerden yapılan bir tahlil olmaktan çoktan çıkmıştı.

    Protestolar büyüyor Paris, Saint Michel Bulvarı göstericiler ve güvenlik güçleri arasında en şiddetli çatışmaların meydana geldiği yerlerdendi. Şiddetin artması ise ancak protestoların büyümesine ve başka ülkelere de yayılmasına yarıyordu

    27 Mayıs’ta yapılan mitingin ana sloganı “iktidar sokaktadır” iken, De Gaulle kendine sadık askerlerin bulunduğu Almanya’daki Baden-Baden’e gitmişti. Dönüşünde, 30 Mayıs’ta hamlesini yaptı. Millet Meclisi’ni feshetti ve seçimlere gitti. Komünist Partisi ve sendikalar herhangi bir iktidar değişikliğini hedeflemeden bir takım sosyal taleplerle kendilerini sınırladıklarında, De Gaulle’ün işini kolaylaştırmışlardı.

    Fransız Komünist Partisi (FKP) işçi sınıfını CGT ile denetliyordu ama öğrencileri değil; mücadelenin sokakta cerayan etmesinin nedeni buydu.

    Bugün ve yarın 68!

    De Gaulle FKP’nin iktidar istemediğini anladığı için hemen seçimlere gitti. Parlamento dışı hareket böylece sandıklara gömülüyordu; üstelik bizzat FKP tarafından. İşçi sınıfına yakınlaşan orta sınıf kesimleri de, bunun üzerine eski pozisyonlarına döndüler Katılımcılarının azımsanmayacak bir kısımının düzene entegre olduğu, kapitalizmin tek mümkün sistem olarak genel kabul gördüğü bir dönemde 68 mirasından söz edilebilir mi Tarih elbette hiçbir zaman kendini tekrarlamaz. Her yeni isyan kuşağı kendi öznelliği, ütopyası ve arzularının bileşimiyle hareket eder. 2000’li yıllarda “dünya bir meta değildir” diye Cenova, Porto Alegre, Prag’da sokaklara çıkan insanlar, elbette 68’den farklı bir halet-i ruhiye içindeydiler. Ancak koşullar ne kadar farklı olursa olsun bir ilham kaynağı aranacaksa 68’den başkasını bulmak mümkün olmayacaktır.

    O gün için Paris Komünü, genel grev, barikat, kızıl bayrak, işçi sınıfına ilişkin referanslar öne çıkarken; bu gün toplumsal hareketler denen ve çoğu 68’in ürünü olan kadın hareketi, ekoloji, savaş karşıtı hareketi, göçmenler, eşcinseller, barınaksızlar gibi alternatif küreselleşmeci hareketin talepleri öne çıkmakta. Artık Mao, Troçki, Lenin, Stalin, Marx gibi afişlerin meraklısı pek bulunmuyor. İki dönemin tek ortak noktası, Che’nin 68’de düşünülemeyecek kadar her yerde boy vermesi. Son olaylar sırasında Fransa’da o dönem Fransız Komünist Partisi’nin yörüngesinde olan ve dolayısıyla radikal solculardan hiç de hazzetmeyen en önemli iki sendikadan biri olan CGT’nin bir bayrağında Che’nin resmini görmek, yaşı müsait olanlar için oldukça garipsenecek bir durum. Fransa’da o günlerde 300-400 bin işsiz varken şimdi 5 milyon işsiz var. 68’in sokaktaki bir çağrısının da “emekçiler iktidara” olduğu unutulmamalı.

    68’in bir başlangıç olup olmadığı onun devamına bağlı. Bunu da tarih gösterecek.

    KRONOLOJİ

    DÜNYADA 68’İN SATIR BAŞLARI

    EN SICAK YIL

    5 Ocak-Çekoslavakya: “Prag Baharı”nın başlaması.

    15 Ocak-Japonya: Amerikan uçak gemisini protesto eden gençlerin polisle çatışması.

    30 Ocak-Vietnam: Tet saldırısının başlangıcı.

    8 Şubat-ABD: Güney Carolina’da medeni haklar için yapılan bir gösteride üç öğrencinin öldürülmesi.

    8 Şubat-Varşova: Hükümetin Yahudi düşmanı kampanyası ve öğrenci hareketi.

    17-18 Şubat-Almanya: Vietnam Savaşı’na karşı Berlin’de başka ülkelerden gelenlerle yapılan büyük gösteri. Ön sırada Rudi Dutscke, Tarik Ali, Alain Krivine.

    7-13-21 Şubat-Paris: Vietnam savaşını protesto gösterileri.

    29 Şubat-Roma: Roma Üniversitesi’nin öğrenciler tarafından işgali. Polis saldırısı karşısında şiddetli çatışmalar.

    1 Mart-Varşova: Polis-öğrenci çatışması ve hareketin diğer kentlere yayılması.

    1 Mart-Brezilya: Haziran’a kadar sürecek olan, askerî diktatörlüğe karşı öğrenci seferberliğinin başlaması.

    1 Mart-İtalya: Roma’da polis-öğrenci çatışması.

    20 Mart- Paris: Nanterre’de işgalin başlaması. 22 Mart Hareketi’nin kuruluşu.

    4 Nisan-ABD: Martin Luther King’in öldürülmesinin ardından büyük kentlerin çoğunda ayaklanmalar.

    11 Nisan-Almanya: Öğrenci haraketinin sözcüsü Rudi Dutschke’ye yapılan silahlı saldırının ardından bütün Almanya’yı saran “Paskalya ayaklanması”.

    19 Nisan-Fransa: Alman öğrencilerine destek yürüyüşünün ardından Quartier Latin’de çatışmalar.

    19 Nisan-İtalya: Sendikaların zayıf olduğu sanayi kollarında kendiliğinden isyanlar. Genel grev.

    1 Mayıs: Paris’te büyük gösteri.

    2 Mayıs: Nanterre ve Sorbonne’da işgalden sonra okulların kapatılması. Quartier Latin’de şiddetli çatışmalar.

    6 Mayıs: Lise öğrencilerinin grevi.

    10 Mayıs: “Barikatlar Gecesi”.

    13 Mayıs: Genel grev ve devasa gösteriler. 15 Mayıs: Odeon tiyatrosunun ve Renault-Cléon’un işgali.

    16-17 Mayıs: Grevlerin yaygınlaşması.

    24 Mayıs: Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün referandum ilanı.

    30 Mayıs: De Gaulle’ün söylevi. Champs-Elysées’de sağcıların gösterisi.

    1 Haziran-Japonya: Tokyo’da öğrenci ayaklanmaları.

    3 Haziran-Yugoslavya: Belgrad’da öğrencilerin fakülteleri işgali, hareketin diğer kentlere yayılması.

    4-6 Haziran-Fransa: İşyerlerine müdahele ve yeniden işe başlama hareketi.

    12 Haziran- Fransa: Aşırı sol örgütlerin kapatılması

    24 Haziran-Kanada: Montréal kentinde 290 kişinin tutkuklanmasıyla sonuçlanan gösteri.

    26 Haziran-Brezilya: Rio de Janeiro’da sendikalar ve din adamlarının katılımıyla “halk yürüyüşü”.

    29 Haziran-İsviçre: Zürih’te polisle gençler arasında çatışma.

    26-27 Temmuz-Meksika: Mexico’da polisle öğrenciler arasında şiddetli çatışma (17 ölü).

    17-18 Ağustos-İrlanda: Londonderry’de ayaklanma.

    20-21 Ağustos-Çekoslavakya: Varşova Paktı güçeri tarafından “Prag Baharı”nın bastırılması.

    22-30 Ağustos-ABD: Chicago’da öğrenciler ve polis arasında çatışma.

    18-25 Eylül-Meksika: Ordunun öğrencilerin işgal ettiği okullara girmesi, şiddetli çatışmalar,18 ölü.

    7 Eylül-ABD: Amerika güzeli seçimlerine karşı, kadınların kurtuluş hareketi “Radical Women” gösterileri.

    2 Ekim-Meksika: Tlatelolco katliamı; 300 ölü.

    27 Ekim-İngiltere: Londra’da Vietnam Kurtuluş Cephesi’nin zaferi için 70 bin kişilik gösteri.

  • Stratejik hedef Tunus’ta 500 yıllık Türk izleri

    Stratejik hedef Tunus’ta 500 yıllık Türk izleri

    Kuzey Afrika’nın en kritik noktasında bulunan Tunus, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ile onun en büyük rakibi Habsburg İmparatorluğu arasında amansız bir güç mücadelesine sahne oluyordu. Bu büyük kapışmanın izleri bugün Tunus’ta hâlâ görülebiliyor.

    Tunus sahilleri ve kıyılardaki La Goulette (Halkulvad), Hammamet, Cerbe gibi kaleler Malta ve Sicilya’ya yakın konumları nedeniyle Akdenizde harekat icra edecek donanmalar için üs bölgeleri olarak önem taşıyorlardı.

    Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1534 yılında Tunus’u ele geçirdi ve İspanya’ya hizmet eden yerel yönetici Mula Hasan’ı uzaklaştırdı. Barbaros’un Tunus’u alması ve burada bir üs teşkil etmesi Habsburg İmparatorluğu için büyük bir tehdit oluşturuyordu. İmparator V. Charles (Carlos) büyük bir donanma ile Tunus’u geri almak üzere saldırdı. 74 kadırga, 300 yelkenli ve 30,000 askerin katıldığı Habsburg seferinin maliyeti 1,000,000 düka altınını buluyordu ve bu maliyet Amerika’dan gelen İnka altınları ile karşılanıyordu.

    Fethinden bir yıl sonra kaybedildi Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Türk donanmasının İspanyol buyruğundaki yerel yönetici Mula Hasan’dan 1534’te ele geçirdiği La Goulette limanındaki kale, bir yıl sonra Osmanlıları mağlup eden V. Charles tarafından fethedilecekti.

    1535’de V. Charles komutasındaki donanma La Goulette limanında Osmanlı donanmasını büyük bir yenilgiye uğrattı. Tunus şehrinde 30,000 kişi katledildi, Barbaros Hayrettin Paşa birkaç bin denizcisi ile Cezayir’e çekildi. V. Charles, zaferini Roma’da büyük bir zafer töreni düzenleyerek kutladı. Üç yıl sonraki Preveze’deki Türk zaferine kadar, İspanya Akdeniz’de bir adım öne çıkmıştı.

    1560 yılında Tunus’daki Cerbe adası bir başka Türk zaferine sahne olacaktı. Piyale Paşa ve Turgut Reis komutasındaki Osmanlı donanması burada üslenen İspanyol donanmasını ani bir baskınla çok ağır bir yenilgiye uğrattı. Kılıç Ali Paşa ve Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ve ordusu 1574 senesinde Tunus’u bütün limanları ve kaleleriyle ele geçirdi. Bundan sonra Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyeti büyük ölçüde yerleşmiş oldu.

    16. yüzyılın bu büyük mücadelelerinin izleri bugün Tunus’ta hala görülebiliyor. La Goulette’teki kale, Mahdia’daki Burj El Kebir kalesi, Cerbe’deki Türkler Camisi veya Hammamet kalesi Akdeniz’in bu son emperyal çağının sessiz tanıkları olarak bize o zamanları ve insanları hatırlatıyorlar.

    Türk Camii Cerbe adasının Türklerin eline geçtiği süre içerisinde yaptırıldığı düşünülen Türk Camii, Tunus’un önemli kültür varlıkları arasında yer alıyor.
  • Antik ve agresif stratejiler

    Antik ve agresif stratejiler

    Nasıl günümüzde bol filtreli Instagram fotoğraflarımızla, gıdımızı gizlediğimiz, sivilcelerimizi rötuşladığımız, göbeğimizi içeri çektiğimiz mayolu boy ve portre fotoğraflarımızla karşı cinsi etkilemeye çalışıyor, yani “agresif marketing stratejileri” izliyorsak, atalarımız da ikili ilişkiler konusunda bizden çok farklı davranmamışlar. Yanlış kişiyle yazışmaları falan bir kenara bırakın, arada yanlış kişiyle bile evlenebiliyor, en azından evlenmenin eşiğine gelebiliyorlar.

    Bunlardan en ünlüsü, eğer yanlış hatırlamıyorsam milattan önce altıncı yüzyılda falan, daha Roma Cumhuriyeti kısa pantolonluyken (gerçi onlar da pek pantolon giymedi; toga’yla, olmadı tunikle idare ettiler) gerçekleşir. Dünyanın iki süper gücü Mısır ve Pers imparatorlukları arasında soğuk rüzgarlar esmektedir. Zaten nasıl esmesin; bildikleri dünyayı neredeyse tamamen paylaşmışlar. Paylaşacak bir şey kalmayınca aralarında gerginlik çıkması son derece doğal.

    Ha ama nedir, bu dönemde de taraflar en azından savaşacak gücü bulana kadar iyi geçinmek durumunda. Zaten bir imparatorluk bazı konularda iyiyken, öbür imparatorluk başka konularda önde; dolayısıyla düşman da olsalar birbirlerine muhtaçlar.

    İşte bu nedenle Pers İmparatoru II. Kiros, Mısır İmparatoru II. Amasis’ten kendisine bir göz doktoru göndermesini ister. Buradan Mısır’ın oftalmolojide devrin lideri olduğu anlaşılıyor. Tabii Kiros “Mısır doktoru göndermesin de arıza çıkartayım” demiş
    de olabilir. Ne bileyim, zaten çivi yazısıyla yazıyorsun, öyle küçük puntolu bir hayat yok ve gözlüğün icadına nereden baksan iki bin yıl var. Şahsen asla “Beni antik Mısır doktorlarına emanet ediniz” falan demezdim. Ha bakın yine de sülükçüden, hacamatçıdan veya homoepat’tan iyilerdir orası ayrı.

    Ben Herodot’un yalancısıyım; Amasis, Mısır’ın en iyi oftalmologlarından birini sırf Kiros arıza yapmasın diye Babil’e gönderir. Garibim doktora soran olmaz tabii: Adamcağızın Babil’e tayini çıkıyor, çoluğu çocuğu da götüremiyor, başka bir ülke başka bir eğitim sistemi falan.

    Ama sonra Kiros ölünce (bizim Tomris Hatun diye bildiğimiz Saka Kraliçesi savaşta yenip öldürtüyor) bizim doktorun mecburi hizmeti II. Kambises’in hükümdarlığında da devam eder. Adamcağız da bitmek bilmeyen zorunlu hizmet sırasında bilendikçe bilenir, en sonunda çıkar II. Kambises’in karşısına “Hünkârım bu beni buraya gönderen Mısır Firavunu II. Amasis’in bir kızı var ki dünyalar güzeli” diye inceden oyma yapar. Artık kızı nasıl tarif ettiyse, II. Kambises coştukça coşar ve elçi gönderip Amasis’ten kızını ister.

    E Amasis cephesinde işler karışır tabii. Kızını göndermek istemez, zira Kambises’i hiç sevmiyor ama, kalkıp adama “Seni hiç sevmiyorum Kambises, babanı da sevmezdim zaten” diyecek hâli yok. Bu da aklınca kurnazlık eder, daha önce devirdiği firavun Apries’in kızı Nitetis’i allar pullar, altınlarla ipeklerle donatır ve kendi kızıymış gibi Kambises’e yollar. Düşünecek olursanız Amasis’in yaptığı kerizlikten başka bir şey değil. Hayır yine kendi kızın yerine başkasını gönder de, koca Mısır’da tahttan indirip öldürdüğün eski firavunun kızından başka kız mı bulamadın? Zaten aklımda kaldığı kadarıyla bizim Kambises kızı görünce beğenir beğenmesine de kız hemen “Kardeş seni keklediler, ben Amasis’in değil, eski firavunun kızıyım, uyandırayım” der.

    Sonunda iki ordu bugünkü Süveyş Kanalı’nın orada çarpışırlar. Mısırlılar savaş sırasında Game of Thrones’un yanında pembe dizi gibi kalacağı bir vahşetle Phanes’in geride bıraktığı çocuklarını getirir, bir kazanın başında çocukcağızları öldürüp kanlarını kazana akıtır, sonra da üzerine şarap ekleyip içerler. Ama aradan geçen 10 günün sonunda Persler savaşı kazanır, bizim Kambises de kendisini aynı zamanda firavun ilan eder.

    Aklımda kaldığı kadarıyla savaşın sonucunu kedilere bağlayanlar da var. Rivayete göre Mısırlıların kedilere olan saygısını ve kedileri kutsal hayvan olarak gördüğünü bilen Persler ilerlerken yanlarına bir dolu kedi almışlar; Mısırlı askerler de bu kutsal hayvanlara zarar gelebileceği korkusuyla saldırı emrini reddetmiş. Ama neticede magazinin lideri Herodot bile bahsetmediğine göre, bu efsaneye çok da kulak asmamak yerinde olur.

    Ha Mısır ondan sonra Kambises’e de yâr olmaz orası ayrı ama, 2.500 yıl öncesinde geçen bu olay bize karşı cinsi etkilemek için o filtrelere falan çok da abanmamamız gerektiğini gösteriyor diyebiliriz.

  • Padişah: Bir iklime hükmeden kişilik

    Padişah: Bir iklime hükmeden kişilik

    Pp

    Padişah: Büyük şah, imparator. Eski tarihçilere göre İslâm memleketinin hükümdarına sultan, melik denirdi. Padişah ise bir iklime hükmeden demekti. Osmanlı hükümdarları başlangıçta bey, Yıldırım’dan (1389-1402) başlayarak sultan, II. Mehmed’in (Fatih) İstanbul’u alışı, batıda doğuda ülkelerin zaptıyla da, hakan, imparator yani padişah kimliği kazandılar. Padişahlığın ilk dönem yazışmalarında “Saadetlû padişahım”, “Devletlü padişahım” gibi yalın hitaplar kullanılırken zamanla unvanlar abartıldı. “Şevketlü kerametlû inâyetlû padişahım”, “Şevketlû mehâbetlû inayetlû kudretlû velinimet-i bî-minnetim efendim padişahım”, “Padişah-ı Osmaniyân Sultan hazretleri” gibi hitaplar yerleşti. “Padişâh-ı İslâm-penah” ise İslâmiyet’in ve Müslümanların koruyucusu demekti. “Padişah-ı güzîn Halife-i Rûy-i zemin”, yeryüzünün seçkin hükümdarı ve İslâm halifesi anlamına geliyordu.

    Pençe: Sadrazam, vezir-vali, beylerbeyi buyruklarına özel bir istiflemeyle yazılan imzalardı. Adla birlikte görev-unvanını da içerirdi. Pençenin yanına bir dua cümlesi veya hikmet beyti yazılması, kişinin mührünün basılması da usuldendi. Sadrazam buy-rultularına pençe konulması 1861’e dek sürdü. Bu tarihten sonra “vezirazam” unvanı ve kişinin adı yazılı mühür basılmaya başlandı. Maliye yazılarındaki pençelere “kuyruklu” denirdi.

    Prankı: Şakloz’dan büyük, “bedoluşka”dan küçük bir top.

    Padişah deyince

    Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığın simgesi üç sorguçlu yüksek kavuklu ve kaftanlı bir portresi (Levnî).

  • Soğuk Savaş ‘Operation Sunrise’la 73 yıl önce başladı

    Soğuk Savaş ‘Operation Sunrise’la 73 yıl önce başladı

    1945 ilkbaharında Almanya’nın savaşı kaybedeceği anlaşılmış, Avrupa coğrafyasının alacağı yeni şekil üzerine ABD ile SSCB arasında yeni çekişmeler başlamıştı. Üst düzey Nazi subaylarının karşılıklı istihbarat faaliyetleri için kullanılması, Soğuk Savaş’ı sembolize eden bir başlangıç oldu. Dönemin önde gelen aktörleri ve perde arkasında yaşanan mücadelelerin analizi.

    8 Mart 1945 günü Kuzey İtalya’daki SS birliklerine ait siyah bir otomobil Chiasso’daki sınır kapısında durdu. İtalyan direnişinin iki lideri Feruccio Parri ve Antonio Usimani arabadan indirildi. Ne olduğunu tam anlamadan şaşkınlık içerisinde ve her an sırtlarından birer kurşun yemeyi bekleyerek İsviçre sınırına doğru olan kısa mesafeyi adımladılar. Yanlarındaki SS subayı Yüzbaşı Zimmer, nöbetçiyle şifre alışverişi yaptıktan sonra şunları söyledi: “Buradaki iki kişiyi lütfen Allen Dulles’a götürün ve General Wolff’un iyi dileklerini iletin”. Sonra döndü ve arabasına atlayarak gözden kayboldu. Hiçbir şeyden haberleri olmayan Parri ve Usimani kurşuna dizilmekten kurtuldukları gibi, üstüne bir de özgür kalmışlardı.

    İki saat sonra SS arabası bir kez daha Chiasso’da aynı kapıya geldi. Bu kez hepsi sivil kıyafetli kişiler kapıya yaklaştı. Birisi üniformasını çıkarmış olan Zimmer, diğeri ise ilk görüşmeleri yürütmüş olan Albay Dollmann idi. Başından beri görüşmelerde aracılık yapmış olan İtalyan işadamı Baron Luigi Parilli de buradaydı. Sonuncular ise İtalya’daki tüm SS birliklerinin komutanı Obergruppenführer General Karl Wolff ile yaveri Sturmbahnnführer Eugen Werner’den başkası değildi. Amerikan OSS (Office of Strategic Services -Stratejik Hizmetler Bürosu) istihbarat örgütünün İsviçre’deki yöneticisi Allen Dulles ile görüşmeye gelmişlerdi.

    Daha önce de bir dizi ön görüşme yapılmıştı ama “Sunrise” operasyonunun başlangıç tarihi olarak 8 Mart günü gösterilir. Dulles’a göre bu tarih Avrupa’da savaşın sonu açısından ABD ve OSS için bir “sunrise” yani gündoğumu idi. Ancak bunun operasyonun resmî adı olması Amerikalı General Lemnitzer ile İngiliz General Airey’in İtalya’daki teslim görüşmelerini üstlenmelerinden sonrasına aittir.

    Barış görüşmelerinin iki önemli ismi

    ABD ile Naziler arasındaki savaşı bitirmeye yönelik gerçekleştirilen Operation Sunrise’ın iki önemli aktöründen biri ABD’de daha sonra CIA olacak Stratejik Hizmetler Bürosu’nun başındaki Allen W. Dulles.

    Parri ve Usimani’ye gelince… Hiçbir şeyden haberleri yoktu ama, Dulles Almanlardan temas teklifi alınca, onlardan, niyetlerinin ciddi olduğunu göstermeleri için birkaç direniş liderini serbest bırakmalarını istemişti. Şimdi işin ciddi olduğu anlaşılmış ve SS’ler görüşme için gelmişlerdi.

    Pekala taraflar birbirlerine nasıl güvenmişti? Ya da güveniyorlar mıydı?  Bunun için biraz daha geriye gitmemiz gerekir.

    Barış görüşmelerinin iki önemli ismi

    ABD ile Naziler arasındaki savaşı bitirmeye yönelik gerçekleştirilen Operation Sunrise’ın iki önemli aktöründen diğeri ise üst düzey Nazi subayı Karl Wolff.

    Dulles’ın İsviçre bölümünü yönettiği OSS, 1941 sonunda, bir yıl önce oluşturulan İngiliz SOE (Special Operations Executive) örgütünün muadili olarak kurulmuştu. OSS savaştan sonra kapatılıp 1947 yılında yerine CIA kurulunca, bu işi üstlenen generallerden sonra Dulles kurumun ilk sivil direktörü olacak ve sözkonusu görevi 1953’den 1961’e kadar sürdürecekti. Amerikalıların örgütü, esas olarak 1942 ortalarında faaliyete geçti. Amacı istihbarat işlerinin yanı sıra psikolojik savaş, sabotaj, gerilla faaliyetleri ve düşman işgali altındaki bölgelerde direnişi desteklemekti. Avrupa’ya binlerce ajan gönderdiler, direnişçilere eğitim ve malzeme yardımı yaptılar.

    OSS’in en yoğun faaliyet alanlarından birisi de Balkanlar ve özellikle Yugoslavya olup, İtalyan direnişine yardımları onların gerisinde kalmıştı. Bununla birlikte savaşın sonuna yaklaşıldığında, Ruslar doğudan, İngiliz ve Amerikalılar batıdan ilerlerken, İtalyan cephesinin sadece güney ucunda sayıları yarım milyonu bulan muazzam Alman kuvvetleri bulunmaktaydı. İşte bu büyük gücün Alpler’den kuzeye çekilip Almanya’nın son savunmasına katılması veya Alpler’de hazırlanmakta olduğu söylenen büyük ulusal sığınakta kullanılması, savaşı bir ön önce bitirmek isteyen Müttefik karargahını meşgul etmekteydi. Stalin de Roosevelt’e yazdığı mektuplardan birisinde, İtalya’dan iki Alman tümeninin çekilip Doğu cephesine nakledilmesinden yakınmıştı.

    Operasyonun aktörleri Operasyonun iki kilit isminden Allen W. Dulles ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) en uzun süre görevde kalan sivil yöneticisiydi.

    Almanların Alpler’deki büyük sığınağının bir efsane olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı ama, 1944/45 kışında buna inananların ya da en azından bundan endişe duyanların sayısı az değildi. İşte bu ortamda Dulles bir yandan bu sığınağın hazırlıklarını araştırıyor diğer yandan da İtalyan direnişçilere daha fazla yardım edilmesi halinde kaplumbağa hızıyla kuzeye ilerleyen Müttefik ordularının hızlanacağını savunuyordu. Bu durumda, altı yıldır süregelen savaşı uzatması beklenen sığınak engellenebilirdi. Nitekim Dulles daha sonraları SS liderleriyle yaptığı görüşmelerin amacının sığınak planlarını engellemek olduğunu ileri sürecekti.

    Ne var ki, Müttefik yüksek komutanlığı Güney Avrupa cephelerindeki yardımın büyük bölümünü Tito’nun partizanlarına göndermeyi sürdürdü ve bu nedenle İtalyan direnişi nispeten zayıf kaldı. Müttefikler’in, Kuzey İtalya’da etkin olan komünist partizanların güçlenmesini önlemek için bu yola başvurdukları da ifade edilmiştir. Ayrıca Müttefikler zorla askere alınan Çekler ve Mussolini’ye kurdurulan kukla faşist devletin (Salo Cumhuriyeti)  bazı birliklerinin toplu halde taraf değiştirme taleplerini de kabul etmedi; onların küçük gruplar halinde güneye sızmaları istendi. Böylece Almanların İtalyan cephesi savaşın sonuna kadar ayakta kaldı.

    Alman tarafında bir avuç en fanatik Nazi dışında herkes yenilginin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Ancak ordu (Wehrmacht) liderleri, gerek SS’lerin korkusundan gerekse de hain olarak damgalanarak tarihe geçmekten kaçındıkları için durumu büyük bir sessizlik içerisinde izliyorlardı. Kaldı ki Alman subayları Hitler’e kişisel bağlılık yemini etmişlerdi ve bu gönüllü olarak yapılmış olmasa da, ciddiye alanları çoktu.

    Operasyonun aktörleri

    Karl Wolff ortada ise Naziler’in SS Birlikleri’nin başındaki en yüksek askeri lider Himmler’in emir subayıydı.

    SS’ler barış arayışları konusunda biraz daha rahattı, çünkü çekinecekleri bir başka güç yoktu. Karl Wolff, bir zamanlar yardımcısı olduğu Himmler’in, üçüncü ülkelerin temsilcileri aracılığıyla Müttefikler’i barış konusunda yokladığından haberdardı. Bu nedenle rahat hareket edebiliyordu. Kaldı ki o dönemde Almanlar büyük savaş suçları işledikleri Rusya ve Doğu Avrupa’dan ilerleyen Kızılordu’ya teslim olmaktan “haklı olarak” korkuyorlardı. Bu nedenle Müttefikler’e teslim olmak için büyük çaba gösterdiler. Müttefikler kendilerine teslim olanların bir kısmını Ruslara verdi gerçi ama, onların çoğu SSCB ülkelerinden gelen kişilerdi ve Ruslar tarafından derhal idam edildiler. Nazilere gelince… Hem Amerikalılar hem de Ruslar bir kısmını mahkeme edip cezalandıracak ama önemli bir kısmını da Soğuk Savaş’ta birbirlerine karşı kullanacaklardı.

    8 ve 9 Mart tarihlerindeki görüşmelerde OSS ajanları Wolff’un Himmler tarafından yönlendiriyor olmasından kuşku duyuyorlardı. Ayrıca Werner veya Dollman’dan birisinin ordu temsilcisi olarak geldiğini varsaydılar. Wolff, Dulles’in kayıtsız şartsız teslim önerisini reddetmedi ama diğer komutanları buna ikna etmenin zorluğunu öne sürdü. Bununla birlikte döner dönmez İtalya cephesinin başkomutanı Kesselring ile görüşeceğini söyledi. Ayrıca bir grup Anglo-Amerikan esirinin güvenliğini sağlayacak ve elinde kalan son bir grup Yahudi’yi serbest bırakacaktı.

    Hitler’e en yakın isimlerden üst düzey SS Subayı Karl Wolff (en arkada).

    Bu görüşmeler Batılı başkentlere bildirildikten sonra Amerikalılar ile İngilizler arasındaki sayısız anlaşmazlıktan biri daha patlak verdi. Müttefikler, Almanlar ile ayrı bir barış yapmayacakları konusunda antlaşmaya varmışlardı. Şimdi, İsviçre’deki bu görüşmelerin Rusya’ya bildirilmesi gerekiyordu. Ne var ki Amerikalılar konuyu Ruslara hemen açmak istemediler ve gerekçe olarak da bunun görüşmeleri tehlikeye atacağını ileri sürdüler. Ne var ki Churchill kendi inisiyatifi ile durumu hemen Moskova’ya iletti. Onun gerekçesi, Rusların aksi halde ayrı bir barış yapılacağını düşünerek bütün işbirliği kanallarını kapatacakları görüşüne dayanmaktaydı.

    Churchill endişelerinde haksız değildi; çünkü Ruslar gerçekten de savaş boyunca bu endişeden hiç kurtulmamışlardı. Stalin’e göre Batılılar, Ruslar ile Almanların birbirlerini tüketmelerini bekleyerek avantaj elde edeceklerdi. Almanlar da bunu bilerek davranmışlar ve Ruslara,  ikili ajanlar vasıtasıyla, sanki Batılılarla görüşüyorlarmış gibi sahte haberler sızdırmışlardı. Bu çerçevede daha önceleri Pravda gazetesinde bir haber yayınlanmış, sözde iyi haber alan Yugoslav ve Yunan kaynakları Pravda‘nın Kahire muhabirine Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un İspanya’da İngilizlerle ayrı bir barış için görüştüklerini iletmişlerdi. Pravda‘nın Kahire’de bir muhabiri olmadığı biliniyordu. Belli ki bu haber Stalin tarafından muhtemel Anglo-Amerikan girişimlerini önlemek için yazdırılmıştı.

    Esasen Ruslar, Avrupa’da ikinci cephe açılmasının da kasten, kendilerinin yıpratılması amacıyla geciktirildiğini ileri sürüp duruyorlardı. Savaşın sonu yaklaştıkça iki tarafın arasındaki çatlak giderek büyüyordu. Örneğin Ruslar 1944 yazı sonunda, Müttefik uçaklarına Varşova’daki ayaklanan Polonyalılara yardım atılması için üslerini kullandırtmamıştı. Müttefikler de 1945 başında Dresden’in bombalayan uçaklara sorun olduğu taktirde kesinlikle Rus bölgesine inmemelerini, ne pahasına olursa olsun Müttefik hatlarına dönmeye çalışmalarını, bu olmazsa da paraşütle atlayıp uçaklarını Alman topraklarına düşürmeleri talimatı vermişti. Böylece hassas hedefleme cihazları parçalanıp Rusların eline geçmeyecekti.

    İşte, bu koşullarda, yani Churchill’in emrivaki mesajı resmî Müttefik mesajlarından önce Moskova’ya ulaşınca, Ruslar Bern’de İsviçrelilerin yardımıyla sürdürülen görüşmelere katılmak istediklerini ifade ettiler. Amerikalılar buna kesinlikle karşı çıktılar ve Churchill’in Rus temsilcilerin İsviçre’ye götürülmesi yolundaki talebini de reddettiler. Onlara göre bu politik bir konu değil, salt İtalya cephesini ilgilendiren bir askerî meseleydi.

    İngiltere’den İtalyan partizanlara yardım Karl Wolff’un, Batılı Müttefikleri partizanlarla karşı karşıya bırakma tehdidinin üzerine İngilizler 1945’in Nisan ve Mayıs aylarında İtalyan direnişçilere yardımlarda bulundu. Kuzeybatı İtalya’nın Fransız Alplerine yakın Cuneo şehrine yapılan yardımlar uçaklardan atılan konteynırlarla gerçekleşti.

    Böylece 11 ile 19 Mart tarihleri arasında ilişkiler gerginleşti ve Molotof kendilerinim katılmadığı görüşmelerin derhal kesilmesini talep etti. Buna rağmen görüşmeler devam etti ama İtalya’daki Alman komutanlar sorumluluk almaktan kaçındıkları için ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Nihayet Nisan sonunda 2 Mayıs’ta geçerli olmak üzere teslim antlaşması imzalandı ki, bu Almanya’nın topyekun teslim imzalanmasından sadece beş gün önce gerçekleşmiş oldu (Belge 7 Mayıs’ta imzalanmış olup, 8 Mayıs günü itibariyle geçerli olacaktı. Bu nedenle iki farklı tarihe rastlanmaktadır).

    Operation Sunrise, böylece ne 2. Dünya Savaşı’nın genel gidişi ne de İtalya’daki askerî ve politik durum üzerinde ciddi bir fark yaratmadı. Ancak Batılılar ile Rusya arasındaki çatlağı derinleştirerek Soğuk Savaş’ın gelişmesinde küçümsenmeyecek bir rol oynadı. Ne var ki Trieste konusunda ciddi bir fark yarattığı söylenebilir. Burası, Yalta Konferansı ve diğer görüşmelerde savaş sonrası ateşkes hattı çizilmemiş yegane bölgeydi. Anglo-Amerikan güçleri, İtalya’da teslimin birkaç gün öne alınması sayesinde ilerleyip Trieste’ye girdiler  ve büyük bir güçle ilerleyen Tito kuvvetlerinin buraya girmesini engellediler. İki taraf da haftalar boyunca bölgeye asker yığıp eller tetikte bekledi ama Yugoslavlar sonunda çekildiler. Bunda kuşkusuz Stalin’in onları bu konuda desteklememesinin de rolü vardı. İşgal ettiği muazzam bölgeleri sindirmeye çalışırken muhtemelen yeni bir sorun istememiş veya Yugoslav güçleri üzerindeki kontrolünün zayıflığı nedeniyle üzerine gitmemişti. Burada hem doğu-batı ilişkileri, hem de Rus-Yugoslav ilişkileri Soğuk Savaş’ın ilk sınavından geçmişti.

    Naziler İtalya’dan çekiliyorlar

    Karl Wolff’un Almanlar’ın İtalya’dan çekilmesini onayladığı Caserta’da imzalanan teslimiyet belgesi için 25 Nisan 1945’te verdiği vekaletname yazısı bugün Birleşik Krallık Milli Arşivleri’nde bulunuyor.

    Sunrise’ın diğer bir kazancı, Almanların götürmekte olduğu Ufizzi Galerisi’ne ait sanat eserlerinin eksiksiz olarak iadesi ve bazı savaş esirlerinin serbest kalması oldu. Almanlar diğer bölgelerde savaşın son saatlerinde bile esirleri ve Yahudileri öldürmeye devam ederken, İtalya’ya gönderilmiş olanlar hayatta kaldılar. Bu arada çatışmaların yoğunluğunu düşürerek, iki taraftan birkaç bin asker ve partizanın hayatta kalmasını da sağlamış olabilir. Nihayet, Sunrise, bize savaşta ilişkilerin ne kadar karmaşık olduğunu ve müttefiklerle uğraşmanın bazen düşmanla uğraşmaktan daha zor olduğunu gösteren örneklerden birisidir.

    Karl Wolff’a gelince… O, Batılı güçler ile belli ölçülerde işbirliği yapmanın savaş sonrasında Almanya’ya sağlayacağı avantajları en erken kavrayanlardan birisi olmuştu. Keza İtalya’daki konumunu mümkün olduğu kadar uzun sürdürerek astlarını belli ölçüde korumaya çalıştı. Bununla birlikte bu işi ancak 13 Mayıs’a kadar sürdürdü ve o gün tutuklandı. Himmler ve Heydrich öldükten ve Ernst Kaltenbrunner 1946’da idam edildikten sonra hayatta kalan en kıdemli SS lideri olacaktı. Buna rağmen Sunrise’daki rolü nedeniyle Nurnberg’de mahkemeye çıkarılmadı ve İngilizler tarafından 1949 yılında Hamburg’da sessizce yargılandı. O sıralarda Soğuk Savaş doruğa çıkmış, Berlin ablukası büyük bir krize dönüşmüştü. İtalya’da görüştüğü Müttefik komutanlar Lemnitzer ve Airey ile Dulles’ın lehinde tanıklıkları ile beraat etti.

    Teslim belgesi imzalanıyor 29 Nisan 1945’te Nazi binbaşısı Eugen Wenner sivil kıyafetlerle İtalya’nın Caserta şehrindeki Müttefik karargahında Karl Wolff’u temsilen teslimiyet belgesini imzalıyor. Bu sırada Alman yarbay Victor von Schweinitz kendisi gibi sivil kıyafetlerle Wenner’i izliyor.

    1962 yılında Eichman davası Nazi liderlerinin tekrar soruşturulmasına yol açtı. Karl Wolff’un Ulaştırma Bakanlığı’na yazdığı bir mektup ele geçti. Burada her gün “seçilmiş halktan” beş bin kişinin Treblinka’ya gönderilebilmesinden duyduğu mutluluğu dile getiriyordu. Treblinka’da ne yapıldığını bilmediğini ileri sürerek inanılması olanaksız bir savunma yaptı. Alman arşivlerinin düzenliliği 15 yıl hüküm giymesini sağlamıştı ve 1970’lerin ortasında hapisten çıktıktan bir süre sonra öldü.

    Bununla birlikte Wolff, Soğuk Savaş’ın gelmekte olduğunu iyi tespit etmişti. 1945 Mayıs’ında tutuklandıktan kısa süre sonra iki astına şunları söylediği kaydedilmiştir: “Reich’ımıza tekrar kavuşacağız. Diğerleri kendi aralarında kavgaya tutuşacak ve biz ortada, ikisini birbirine karşı kullanacağız”. Almanlar Reich’larını geri alamadılar ama Soğuk Savaş sayesinde fiili bağımsızlıklarını daha erken kazanıp ülkelerini birleştirdiler. Bu dönemde Batılıların müttefiki olarak öne çıkacak olan kişi ise Amerikalıları ikna ederek Ruslara karşı Batı Alman istihbarat servisinin başına geçecek olan Reinhart Gehlen olacaktı. Bu yıllarda Nazi anti-komünizmi, Amerikan anti-komünizmi ile birleşerek Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynayacaktı.

    Nurnberg’den kurtuldu ama fazla kaçamadı

    Karl Wolff, Himmler ve Heydrich gibi Nazi liderleri öldükten sonra hayatta kalan en kıdemli SS lideriydi. Ama Operation Sunrise’daki rolü nedeniyle Nurnberg’de yargılanmadı. 1962’ta Almanya’daki Eichman davasında Nazi liderleri tekrar soruşturulmaya başlanınca suçlu bulundu ve 15 yıl hüküm giydi.

    Sunrise’ın diğer yıldızı Allan Dulles ise bu sayede bir istihbaratçı olarak ün yaptı. Bu onun 1953 yılında CIA’nın beşinci direktörü olmasını ve sekiz yıl bu görevde kalmasını kolaylaştırdı. Bu dönemde kardeşi John Foster Dulles Dışişleri Bakanı, Sunrise’da birlikte çalıştığı İtalya’daki Amerikan generali Lyman Lemnitzer de ordu kurmay başkanıydı. Bu ekip sözkonusu dönemde birçok örtülü operasyona imza atacaktı ki, bunlar arasında İran’da Musaddık’a karşı ve Guetamala’da yapılan darbeler başta gelir. Nihayet Küba krizi sırasında da bu görevdeydi ama Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığından sorumlu tutuldu. Daha fazla kaynak verilseydi, bunu başarabileceğini ileri sürmüştür.

    Gerek 2. Dünya Savaşı’nda yetişen kuşak, gerekse de temeli atılan ilişkiler Soğuk Savaş’ın büyük bölümünde de dünya politikasını belirlemeye devam etti. Bu dönemin yapısı, psikolojik savaş ve örtülü operasyonlar geleneğinde büyük sıçramalara yol açmıştır.

    SOVYET TV DİZİSİNDE “OPERATION SUNRISE”

    Sovyetler’in Bond’u yoktu ama Maxim Isaev’i vardı

    BAHARIN ON YEDİ ANI, Yön.: Tatyana Lioznova, Oyn.: Vyacheslav Tikhonov, Leonid Bronevoy, Ekaterina Gradova.

    Bölüm başına elli ile seksen milyon arasında izleyicisiyle Sovyetler Birliği’nin televizyon tarihindeki en popüler dizilerden “Baharın On Yedi Anı” başarısını Operation Sunrise hadisesine borçludur. 73’te çekilen ve ülkede halen daha gelmiş geçmiş en iyi casusluk-gerilim dizisi sayılan 12 bölümlük yapımda baş kahraman Maxim Isaev, Moskova tarafından görevlendirilmiş bir Sovyet ajanıdır. Isaev, Max Otto von Stierlitz ismiyle Nazilerin güvenlik ve istihbarat ajansı Reich Güvenlik Baş Dairesi’ne sızmış, yıllar içinde yakalanmadan üst düzeylere kadar yükselen bir Nazi subayı olmuştur.

    Operation Sunrise’a doğru açılan yolda Nazi istihbaratının baş ismi Schellenberg, Hitler’in savaşa devam etmeye kararlı olmasına rağmen, Himmler’i Amerikalılarla gizli pazarlıklar yürütmesi için ikna eder. Böylece Almanlar Batı cephesinde savaşı durdurup bütün güçleriyle Doğu cephesinde Sovyetler’e yoğunlaşabileceklerdir. Bunun için Himmler, Karl Wolff’u Amerikan istihbarat ajanı Allen Dulles ile tarafsız İsviçre’de görüşmek üzere görevlendirir. Dizide savaşın sonlarına gelinmişken Isaev’in gizli görevi Amerikalıların Almanlarla kapalı kapılar ardında pazarlık peşinde olup olmadığını öğrenmek ve herhangi bir anlaşmaya ikili casusluk yaparak hem Hitler hem de Stalin adına engel olmaktır.

    Tabii Isaev Nazi subayı olarak üst düzey mertebelere erişmek için çeşitli güç dengeleri kurmaya çalışırken birtakım şüpheleri üstüne çekmekten kendini alıkoyamamıştır. SS Generali Ernst Kaltenbrunner’in şüpheleri sonucunda Heinrich Müller onun hakkında soruşturma başlatır ve Isaev zorlu görevini yerine getirmeye çalışırken bir yandan da kimliğini gizli tutmayı başarmalıdır.

    Yulian Semyonov’un aynı ismi taşıyan romanından uyarlanan dizide esasen Maxim Isaev, sert ve mantıklı karakteriyle Sovyetler’in 70’lerde Batı’nın tatlı dilli, nazik ve rahat James Bond’una verdiği bir cevap niteliğindedir. Öyle ki Isaev’in kadınlara ya da içki içmeye ayıracak vakti yoktur. O zamanını yalnız başına geçiren sık sık kahve ve sigara içen, kendisini işine adamış bir KGB ajanıdır. Dizi onun bu imajıyla ortaya çıktığında Sovyet istihbarat servisi KGB’nin genç ve eğitimli kesimleri kendisine çekmesi için adeta reklam kampanyası işlevini görmüştür. Nitekim önce KGB’nin sonra da Sovyetler Birliği’nin lideri olan Yuri Andropov diziyle ilgilenmesi adına bu amaçla görevlendirilmiştir. İlginçtir ki Putin de dizinin çekilmesinden tam iki yıl sonra 23 yaşında KGB’ye girmiş ve ilk görevini Isaev gibi Almanya’da yapmıştır.

    Dizinin baş karakteri Max Otto von Stierlitz Nazilerin arasına sızmış, KGB ajanı Maxim Isaev’i Vyacheslav Tikhonov (sağda) oynamıştı.
  • Irk, etnisite ve karakter yapısı

    Irk, etnisite ve karakter yapısı

    Bugün geçmişte etnisitenin var olduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil içerici olduğunu göstermektedir.

    İnsanlar tarih boyunca nereden, daha doğrusu ilk kimin neslinden geldiklerini bilmek istemişler ve bu bağlamda başlangıç noktası önem taşımıştır. Bu konular bazen sözlü gelenek içinde terennüm edilen şecereler şeklinde bazen de mitolojik mahiyet alan yazılı kaynaklar şeklinde karşımıza çıkar. Zamanla da bu rivayetler tarih kitaplarında da yerini bulmuştur. Ancak işin ilginç yanı, bu başlangıç noktaları hiç de bugün anladığımız ırk, millet ve etnisite anlayışları gibi dışlayıcı değildirler. 18-19. yüzyıl gelişmeleri ve ulus devlet kavramı çerçevesinde dışlayıcılık yaygınlaşmıştır. Ulus devletlerin sınırları olduğu için dışlayıcı olması doğaldır; zira sınırların dışı başkalarının devleti anlamına gelir. Ulus devlet kavramının insanların, halkın düşünce tarzını bu denli etkilemesiyle, sanki ezelden gelen bir etnisite anlayışı varmış kanaati yerleşmiştir.

    Dışlayıcı olmayan görüşlerde ırk ve etnisitenin değil de karakteristiklerin ön plana çıkması bizi düşündürmelidir. Zeki Velidi Togan “destanlara göre ilk Türkler” hakkında bilgi verirken “İranlılar gibi Yahudiler de bütün milletleri kendi nesillerinden türemiş göstermek için muhtelif kavimlerin isimlerini kendi ananelerince malum isimlerle birleştirmişlerdir” diyerek dışlayıcı olmayan bu tavrı genelleştirmiştir. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu tavır eski Çin tarihinde de benimsenmiştir.

    Taberi Tarihi ve İbnülfakih’in coğrafyaya dair eserinde görülen bir rivayete göre, Hz. İbrahim Zamiran, Yosubak ve Sukh adını taşıyan oğullarını doğuya göndermek isteyince, bunlar “Biz o gurbet ve vahşet âleminde nasıl geçiniriz?” demişler. Hz. İbrahim de: “Ben size Tanrı’nın isimlerinden (tılsımlardan) birini öğretirim, bunu kullanarak siz düşmanlarınıza galip gelir ve harpte sıkıntıya düştüğünüzde bunu kullanarak düşmanlarımız üzerine yağmur yağdırır ve zaferi kazanırsınız” diyerek onlara bu ismi (tılsımı) öğretmiştir. Onlar da doğu bölgelerine doğru yol alıp nihayet Horasan’a gelmişler, orada türeyip çoğalmışlardır. Burada sözkonusu olan “yağmur yağdırma yeteneği” Türkler’de kutsal “yada” taşına hamledilir.

    Yine Arapça kaynaklarda, Hz. Nuh evladından olup Tevrat’ta da adı geçen Yafes doğuya gönderilir. Yafes’in yedi oğlu vardır ve bunların herbirinin ayrı özellikleri vardı. Örneğin Çin çok akıllı ve terbiyeli, Hazar sakin, Rus hilekâr ve gafil, Slavlar (Saklab) yumuşak kalpli idi. Diğer bir oğlu Türkmen edepli akıllı ve doğru kalpli, torunu Oğuz (Ğuz) ise hile ve hurda doluydu (R. Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 1998). Rivayet her birinin nesil ve sülalesi olan bu çocuklardan Türk ve Oğuz’un hâkimiyetini temsil eden “yada” taşı etrafında gelişen mücadeleleri anlatır. Sonuçta Oğuz, Türk’ün saflığından yararlanarak hâkimiyeti ele geçirmiş olur. Kısacası burada da başlangıç noktası tek değildir; Türk ve Oğuz yanyanadır. Oğuzname rivayetlerinde ve Ekbername’de gördüğümüz gibi daha sonra bunlara Moğol da katılır.

    Burada gördüğümüz bu milletleri ayıran ırk değil, maharet ve beceri ve zekadır. Bilindiği gibi, insan örneğin renkli ırklardan birine mensupsa bunu değiştiremez; halbuki koşulların değişmesi ve kendi gayreti ile maharet, bilgi ve medeniyet sahibi olabilir.

    Çin rivayetlerine gelince… Orada daha ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Tarihçi’nin Kayıtları (Shiji) adlı eserde Hunlar bahsi, Hunların Xia sülalesinin son fertlerinden olan Chun Wei neslinden geldikleri ifadesi ile başlar (P. Otkan, Hunlar, 2017). Sonradan bu pasaja esere şerh yazanlar tarafından açıklama getirilmiş ve Chun Wei’in üvey annesi ile evlenerek uzaklara, stepe gittiği belirtilmiştir. Görüldüğü gibi Hun ve Çin farkı değişmez ırki bir şekilde değil, yaşam tarzı farkı olarak gösterilmiştir. Fark yaşam tarzı olduğu zaman, kişi bir türden diğerine geçebilir. Burada sözkonusu olan, antropolojideki “levirate”, halk ağzı ile “yenge ile evlenmek” denilen adettir. Step halklarında veraset ağabeyden kardeşe geçtiği gibi, yenge ve üvey anne ile evlenmek bilinen ve uygulanan bir adetti. Hatta 7. yüzyıl kaynağı Zhoushu, “bu adet sadece ölen büyüğün karısı için geçerlidir, aşağıya doğru işlemez” demektedir. Gerçekten de bugün bile bizde “gelinle evlenmek” diye bir tabir yoktur. Bu uygulama dul kalan hanımın koruma altına alınması ile ilgilidir. Bugün tarihte etnisitenin varolduğunu düşünen tarihçiler varsa da, gelenekler ve rivayetler bize toplumların dışlayıcı değil de içerici olduğunu göstermektedir.

  • Bahar bayramı hatırası

    Bahar bayramı hatırası

    Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın sonlarından itibaren özellikle azınlıklar tarafından ve ekseriyetle Trakya illerinde “Amele Bayramı” olarak kutlanan 1 Mayıs, 1912’de ilk kez İstanbul’da da kutlanmıştı. Daha sonra savaşlar, sıkıyönetim ilanları, işgal kuvvetlerinin baskılarıyla sık sık aksayan kutlamalar, 1924’te yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu ile hepten yasaklandı. 1935’te çıkartılan Ulusal Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile 1 Mayıs, Bahar Bayramı ilan edildi. O gün okullar tatil olacak, işçiler bir günlük ücretli “istirahat” yapacaktı. 1942 yılının 1 Mayıs’ında bir grup genç, zamanın henüz betona teslim olmamış Mecidiyeköy’ünde, kır çiçeklerinin arasına uzanmış, baharın tadını çıkarıyor.

    (Cengiz Kahraman Arşivi)