Etiket: sayı:47

  • Kars’taki Rus neferi Askerî Müze’de yatıyor!

    Kars’taki Rus neferi Askerî Müze’de yatıyor!

    Kars şehri yakın tarih boyunca Ruslarla Türkler arasında birçok kez el değiştirdi. İşgal altındaki Kars’ta 1909 yılında yapılan Kars Rus anıtı ise, 25 Nisan 1918’de şehri kurtaran Türk birliklerince yıkıldı. Siyasi anlamı bir tarafa, sanat tarihi açısından önemli bir miras olan heykelin parçaları bugün Askerî Müze’de korunuyor. Bir dönemin ve yapıtın hikayesi. 

    Tarihi MÖ 4000’lere uzanan Kars, uygarlıkların uğrak yerlerinden biri olmuştur. Bilinen ilk yerleşik kavim olan Hurrilerden sonra MÖ. 9. yüzyılda Urartu egemenliği başlamıştır. Daha sonra bölgeye yerleşen Karsaklar’ı takiben, 430’lardan sonra Sasaniler bölgeye hakim olmuştur. 1064’te Selçuklu egemenliğine geçen Kars, Moğol istilasından sonra Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevi kenti olmuştur. 1534’te bir Osmanlı kenti hâline Kars, bundan sonraki süreçte Osmanlı ile Rus egemenliği arasında yer değiştiren siyasal bir tarih yaşamıştır. 

    Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından ilhak edilmesiyle (1552) Osmanlı ile Ruslar arasında yüzıllar sürecek bir gerginlik başlamıştı. 1801’de Çar I. Alexander döneminde Rusya Gürcistan’ı ilhak etmiş, 1804- 1805 yıllarında Erivan ve Bakü Hanlıklarını egemenliği altına almış ve Kafkaslar’ın büyük bir kısmını (Kuzey Kafkasya ve Dağıstan hariç) ele geçirmişti. İlk kez 1807’de Kars’ı alma girişiminde bulunan Ruslar başarısız oldular; ancak kenti Anadolu’ya açılan stratejik bir kapı olarak gördükleri için, bölge üzerindeki amaçlarından vazgeçmediler. 7 Temmuz 1828’de Rusların eline geçen Kars ve çevresi 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Barış Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi. 

    Rus Anıtı önünde 1877’den 1918’e kadar yaklaşık 40 yıl süren Rus yönetimi döneminden sonra Kars’a yerleşen Ermeni birlikleri Rus anıtı önünde hatıra fotoğrafı çektirmişti. 

    Sonraki savaş 1853-1856 Kırım Savaşı’dır. 25 Kasım 1855’te Rus egemenliğine geçen Kars, 30 Mart 1856 Paris Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi. 19. yüzyılda iki ülke arasında yapılan son savaş, 1876-1878 Osmanlı Rus Savaşı’dır (93 Harbi). 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Kars yine el değiştirdi; Ardahan ve Batum ile birlikte Rus İmparatorluğu sınırlarına dahil oldu. 27 Aralık 1876’da Kafkasya genel valisine bağlı Karskaya Oblast (Kars Vilayeti) yönetim birimi oluşturuldu. 1877’den 1918’e kadar yaklaşık 40 yıl süren Rus yönetimi döneminde Kars’ta politik, sosyo-ekonomik, demografik ve mimari alanda birçok değişim yaşanmıştır. 

    Ekim 1917 Bolşevik İhtilali sonrasında Rusya 1. Dünya Savaşı’ndan çekildi ve Mart 1918’de Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzaladı. Buna göre Sovyet Rusya Elviye-i Selase’den (Kars, Ardahan, Batum) çekilecekti. 

    Rus birliklerinin ayrıldığı bölgelere Ermeni birlikleri yerleşmişse de, Kars 25 Nisan 1918’de Tuğgeneral Yakup Şevki (Subaşı) komutasındaki 3. Ordu kuvvetleri tarafından kurtarıldı. Albay Kâzım (Karabekir) komutasındaki 1. Kafkas Kolordusu da bu grubun içindedir. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Osmanlı ordusu tekrar Kars’ı boşaltmak zorunda kalmış ve şehir İngilizler tarafından desteklenen Ermenilerce 20 Nisan 1919’da işgal edilmiştir. TBMM hükümeti Kars, Ardahan ve Artvin’in geri alınması için Doğu Cephesi ve 15. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Kâzım (Karabekir) komutasındaki birliklere yetki vermiş ve 30 Ekim 1920’de Kars geri alınmıştır. 

    Rus Anıtı bugün parçalar halinde 

    Rus anıtının parçaları, bugün Harbiye’deki Askerî Müze’de bulunuyor (üstte). Heykelin dört köşeli kaidesinin her bir yüzündeki madalyonlar General İ. F. Paskeviç Erivansky, General N. N. Muravyev, General Kont M. T. Loris Melikof ve Kafkasya Genel Valisi Grandük Mihail Nikolayeviçe ait (altta). 

    Rusların Osmanlı döneminde bugünkü Türkiye sınırlarında inşa ettikleri anıtların en popüler olanı Ayastefanos Anıtı’dır. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın nihayetinde bugünkü Yeşilköy’de inşa edilen bu anıt 1914’te yıktırılmıştır. Ruslar’ın 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması’ndan sonra Beykoz Selviburnu’nda diktikleri ve “Moskof Taşı” olarak bilinen anıt ise yine 1. Dünya Savaşı’nın başladığı dönemlerde yıkılmıştır. Kars’ta 1909’da Rusların inşa ettikleri anıt da benzer kaderi paylaşmış ve 1918 yılında yıkılmıştır. Ancak bu anıta ait kalıntıların tamamı yokolmamış ve bunlar Harbiye Askerî Müze depolarında 100 yıl boyunca muhafaza edilmiştir. 

    Bu anıt, Kars’ta Vali Caddesi üzerinde Derbent Alayı Kilisesi yanındaki Rus askerlerinin toplu mezarlarının olduğu alana yapılmıştır ki benzer bir uygulamayı Ayastefanos Anıtı’nda da görüyoruz. Kars’ın Ruslar tarafından alınışının 25. yılı olan 6 Kasım 1902’de Kars Kalesi komutanı Yatskeviç bu anıtın yapılmasını gündeme getirmiş, ancak bu hemen mümkün olmamış ve 1904’te Rus bilim akademisi anıt için yarışma açmıştır. Bu yarışmayı da anıtın heykeltıraşı olan Boris Mikhesin kazanmıştır. Rusya’nın önde gelen sanatçı bir ailesinden yetişen Mikhesin’in eseri tamamlamasından sonra, anıt 6 Kasım 1909’da büyük bir törenle açılmıştır. 

    Anıtla ilgili ulaşabildiğimiz en eski bilgileri, Ahmet Refik’in (Altınay) ilk defa 1919’da basılan Kafkas Yollarında adlı kitabında buluyoruz: “Kars heykeli, kilisenin önünde ve geniş bir meydanda. Heykel, kahraman ordumuzun son darbesiyle parçalanmış. Rusların kahramanlık sembolü büyük ve korkunç bir gölge, kolu kopmuş, ayağı kırılmış, bayrağı parçalanmış, taşlar üzerinde yatıyor. Kayanın altında dört köşe kagir duvarın her köşesine bir top konmuş. Heykelin kaidesi etrafında, kaidesi kırılmış tunç kartallar, sarı tozlar, bir çok Rusça harfler, üzerlerinde Rusça yazılı tunç levhalar, madalya şeklinde tunçtan general resimleri, parça parça yerlerde yatıyor. Bu heykel 1293 zaferi adına Ruslar tarafından dikilmiş bir zafer abidesi. Heykelin eski şekli sanatkârane. Ruslar birçok yarışmalar açmışlar, nihayet onu seçmişler”. Ahmet Refik yazının devamında anıtı ve kullanılan topları uzun uzun tasvir ediyor. 

    Anıt başka kaynaklarda da küçük farklarla benzer şekilde tasvir edilmiştir. Anıtı bu tasvirler, döneminde çekilmiş fotoğraflar ve müzede muhafaza edilen parçaları ile beraber değerlendirdiğimizde, mimari formu ve kompozisyonu daha iyi ortaya çıkmaktadır. Anıtın en üst kısmında elinde Rus bayrağı ile bir kayaya tırmanan Rus askeri, kayanın alt kısmında Osmanlı sancağını didikleyen büyük bir kartal heykeli yer alır. Dört köşeli kaidesinin köşelerine birer top ve yüzlerine ise madalyon şeklinde birer bronz kabartma yerleştirilmiştir. Bu madalyonlarda General İ. F. Paskeviç Erivansky, General N.N. Muravyev, General Kont M. T. Loris Melikof ve Kafkasya Genel Valisi Grandük Mihail Nikolayeviç portreleri görülür. Her kabartma madalyonun alt kısmında ise dikdörtgen formlu, tunçtan birer kitabe levhası yer almaktadır. Anıtın çevresindeki alan, zincirler gerilerek sınırlandırılmıştır. Bu zincirli bariyerlerin dört köşesinde dik olarak yerleştirilen Osmanlı topları üzerine, tunçtan yapılmış birer çift başlı kartal heykeli konmuştur. 

    İstasyona yakın meydandaydı… Kars Rus Anıtı II. Nikolay tarafından yaptırılmıştı ve istasyona yakın meydanda yer almaktaydı. Anıtın çevresindeki dört köşe alan zincirlerle çevrilmiş; her bir köşedeki Osmanlı toplarının üzerine tunçtan yapılmış çift başlı kartal heykelleri konmuştu (altta). 

    Askerî Müze’de anıtın parçası olan asker heykeli, dört adet kartal heykeli, dört adet kitabe levhası ve sancağı didikleyen kartala ait küçük parçalar bulunmaktadır. Anıtın tüm parçaları tunçtandır. Kartal heykelleri kanatlarını iki yana açmış olup çift başlıdırlar. Göğüs kısımlarında kalkan formu içinde II. Nikolay’ı simgeleyen H ve II işaretleri görülür. Bir tanesinin bu kısmına üzeri ay-yıldızlı metal bir plaka çivilerle raptedilmiştir. Bu müdahale anıt yıkıldıktan sonra yapılmış olmalıdır. Kartalların iki başları arasında boş bir yuva görülür. Bu yuvalarda olması gereken Rus taçlarından bugün bir iz kalmamıştır. 

    Etrafları çelenkle çevrili oval madalyonlar içindeki portrelerden biri 1877-78 Osmanlı- Rus savaşları’nda Kafkasya Genel Valisi olan Grandük Mihail Nikolayeviç’e aittir. Üst kısmında dilimli Rus tacı tasviri yer alır. Nikolayeviç topçu sınıfı üniforması giymiş olup, göğsünde fişekliği ve madalyası da vardır. General Loris Melikof portresi de üniformalı olup, sırma apoletinde II. Aleksander dönemi işaretleri vardır. Melikof 1877-78 savaşında Seyyar Kolordu’yu kumanda ediyordu. Kars’ı ele geçiren komutan olan General Melikof, kont ünvanı ile ödüllendirilmişti. 

    General N. N. Muravyev portresi üniformalı olup, göğsünde madalyaları vardır. Sırma apoletli üniformasının rütbesi ve sınıfı belli değildir. General Muravyev, Hünkâr İskelesi Antlaşması uyarınca İstanbul Boğazı’na çıkan Rus birliklerini komuta etmiş olup Kırım Savaşı sırasında Kafkasya genel valiliği yapmış, Doğu Cephesi’nde de harekatı yönetmiştir. 1855’te Kars’ı ele geçirmiş ve bu nedenle adına “Karsky” sıfatı eklenmiştir. 

    General İ.F. Paskeviç Erivansky ise üzerinde üniforması, göğsünde madalyaları, sırma apoletleri ve çapraz tören kemeri ile tasvir edilmiştir. 1829’da feldmareşal rütbesi alan Paskeviç, Kafkas kolordusu komutanlığı yapmıştı. Paskeviç kabartması dışındaki üç portrenin alt kısmında “Charle Robecchi Fondeur” damgası vardır. Rus heykel sanatçısı Prens Troubetskoy, Milano’da tanıştığı Carlo Robecchi’yi usta dökümcü olarak 1898’de Rusya’ya gittiğinde yanında götürmüştür. Carlo ve ailesi Moskova ve St. Petersburg’da döküm faaliyetlerinde bulunmuştur. Picasso ile de çalışan Robecchi ismine, dünyanın çeşitli yerlerindeki seçkin bronz eserlerde dökümcü olarak rastlanmaktadır.

    Anıta ait dört adet bilgi levhası mevcuttur. Bir tanesi hariç diğerleri ortasından kırılmış durumdadır. Tunç levhaların üzerinde Kiril alfabesi ile kabartma Rusça metinler yazılmıştır. Bunlardan ön yüzdeki tanıtıcı levhada “İmparator II. Nikola Dönemi’nde 1909 yılında inşa edilmiştir” yazmaktadır. 1828, 1855 ve 1877 yılı Kars kuşatmalarına katılan birliklerin isimleri ile ganimet ve zayiat durumları diğer üç levhada ayrı ayrı yazılmıştır (kitabelerin çevirisi için Doç. Dr. Candan Badem’e teşekkür ederiz).

    Anıta ait en büyük ve etkileyici parça, anıtın en üst kısmına yerleştirilmiş olan Rus askeri heykelidir. Mevcut boyu 285 cm olan bu heykel sol bacağını dizden yukarı kaldırmış, bayrağı iki eliyle öne doğru tutmuş ve başını hafif öne eğmiş durumdadır; bıyıklı, gömlek ve pantolon giymiş, belinde palaska ve kütüklükle tasvir edilmiştir. Başında kumaş siperlikli bir kasketi vardır. Bacakların dizden aşağısı bayrağın üst kısmı ve alemi mevcut değildir. 

    Kars’ın 25 Nisan 1918’de alınmasının hemen sonrasında anıtın yıkım emri verilmiş olmalıdır. Kâzım Karabekir’in Doğu’nun Kurtuluşu adıyla basılan kitabında şu ifadeler yer alır: “İstasyona yakın meydanda büyük bir anıt var. Bir Rus neferi, bir Türk neferini ayağının altına almış vaziyette. Ben Rus neferinin kafasını koparmıştım. Türk neferini belli etmez hale koydurmuştum. Heykeli bize göre tanzim mümkündü. Fakat Şevki Paşa dinamitle kâmilen uçurulmasını muvafık buldu. Anıt Çar Nikola’nın Kafkas Genel Valiliği’ne tayin ettiği Varansov Taşkov tarafından yaptırılmıştır (Vorontsov-Dashkov). Bu abide 1877’de Kars’a ilk giren Rus askerinin heykelidir”. 

    Sonrasında anıtın parçalarının İstanbul’a nakli gündeme gelmiş olmalıdır ki BOA. DH.EUM.AYŞ 67/31-11’de kayıtlı belgede Polis Genel Müdürlüğü tarafından Dahiliye Nezareti’ne gönderilen 9 Ekim 1919 tarihli yazıda, Galata Rıhıtımı’nda bulunan heykelin Ruslar tarafından Kars’a dikilen ve Osmanlı birlikleri tarafından yerinden çıkarılarak Batum üzerinden İstanbul’a gönderilen anıtın parçası olduğu ve Galata Polis Merkezi’ne korunması için emir verildiği bildirilmiştir. Sonraki süreçte parçalar o zaman Askerî Müze olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’ne gelmiş olmalıdır. Müze koleksiyonları daha sonra 2. Dünya Savaşı’nın çıkması ile Niğde’ye taşınmış ve sonra tekrar İstanbul’a getirilmiştir. Eserler İstanbul’da Maçka Silahhanesi ve Mekteb-i Harbiye binası jimnastikhanesindeki sergilemelerden sonra bugünkü binasına taşınmıştır. 

    Osmanlı-Rus çekişmelerinin somut bir mirası olan Kars Rus Anıtı’na ait parçalar bugün bizim için bağlamını değiştirmiş ve birer sanat yapıtı olmuşlardır. Anıtın yıkılışının 100. yılına denk gelen bu günlerde, bu sanat eserini tekrar hatırlamak ve hatırlatmak istedik. 

  • 53 yıl boyunca 2459 sayı çıkan: Servet-i Fünun

    53 yıl boyunca 2459 sayı çıkan: Servet-i Fünun

    Türk basın ve edebiyat tarihinin yıldızı Servetifünun dergisi, ülkemiz yayıncılığında ilklere imza atmıştı. Yazarları, baskı kalitesi, fotoğrafları ve yayın çizgisiyle bir gelenek yaratan dergi, kurucusu Ahmed İhsan Tokgöz’ün vizyonu ve çalışkanlığıyla son Osmanlı döneminden 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar yaşadı. 

    Türk edebiyatında bir akımının, bir edebiyat topluluğunun simgesi olmuş, imparatorluk yıllarında yayına başlayıp cumhuriyet döneminde de hayatını sürdürmüş olan büyük bir dergidir Servetifünun

    Kurucusu kabul edilen Ahmed İhsan Tokgöz ile özdeşleşen, onlarca edebiyatçının yazı yazdığı, ilk eserlerini neşrettiği, basın tarihi açısından pek çok ilke imza atan bir süreli yayın Servetifünun. 1944 yılı Nisan ayına kadar 2459 sayı çıkan, uzun ömürlü bir dergi. 

    27 Mart 1891 (14 Mart 1307) tarihinde Nikolaidi Efendi tarafından çıkarılmakta olan Servet gazetesinin bir çeşit eki olarak tasarlanan Fenni dergi için verilen ruhsat ile yayın hayatına başlar. Ahmed İhsan’ın ifadesiyle “Bu ünvan devr-i münhedim istibdadın tedâbir-i mecnunanesi neticesidir” yani yıkılan istibdat (baskı) devrinin delice tedbirlerindendir. 

    Servetifünun Türk edebiyatında önemli bir akımın yayın organı oluşunun dışında bir de fecr-i âti edebiyat topluluğunun da doğduğu süreli yayındır. Bu nedenle de dergi, edebiyat tarihimizin vazgeçilmezlerinden biridir. 

    Servetifünun dergisi edebiyat tarihi açısından olduğu kadar, Türk basın tarihi açısından da çok önemlidir. Basın ve yayıncılık hayatında pek çok ilk, bu derginin yayımlanış sürecinde gerçekleştirilmiştir. Derginin kurucusu Ahmed İhsan Tokgöz, ilk yıllarda basım teknikleri, matbaalar, yayın işlerini incelemek için Avrupa’ya seyahat etmiş, araştırmalarda bulunmuştu. Avrupa’da o zamanlar yeni uygulanmaya başlayan çinko üzerine kimyasallar ile kazıma klişe tekniğini, yani “çinkografi”yi Türkiye’ye getirmiş ve Servetifünun’da uygulamayı başarmıştı. İstanbul’da çinko klişelerin kullanımı böylece başlamış, Servetifünun dergisinin 27. sayısında çinkografi ile basılan Tophane Cami klişesi Türk basınında bu teknikle basılan ilk klişe olarak kabul edilmiştir. 

    Türk basınında ilklerin dergisi Ahmed İhsan Tokgöz tarafından 1891’de yayım hayatına başlayan Servet-i Fünun ve başka gazeteler. 

    Daha sonraki yıllarda Fransa’dan Napier isimli bir sanatkar İstanbul’a getirilmiş ve şimşir tahta kalıplar üzerine klişe yapımı daha da geliştirilmeye çalışılmış, bu alanda Osman Hamdi Bey’in yardımlarıyla Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar Akademisi) özel sınıf açılmıştır. Napier bu okulda Fransızca hâk sanatı dersleri vermiştir. Bu nedenle Servetifünun iyi bir edebiyat dergisi olmanın yanısıra görsel özelliği açısından Türk basın tarihinin en önemli yayınlarının başında gelir. 

    Derginin ilk sayfasında yer alan çok şık bir klişe veya fotoğraf, Servetifünun’un en önemli özelliklerinden biridir. İlk yıllar Nabizade Nazım, Ahmed Rasim, Ali Ferruh, Mahmud Sadık Bey’ler yazı kadrosunu oluşturmuşlardır. Bu kadroya Doktor Besim Ömer Paşa [Akalın] Paris’ten dönüp katılmış ve dergide tıbbi ve sıhhi yazılar yayımlamaya başlamıştır. İlk yıllar derginin tirajı 600 olup bu sayı giderek artmıştır. 1893 yılında dergiye Uşşakizade Halid Ziya katılmış, ölümüne kadar Servetifünun’a yazı yazmıştır. Chicago Sergisi komiseri Hakkı Paşa’nın dönüşü vesilesiyle basılan resminin, Osmanlı ricaline ait ilk fotoğraf yayını olduğu Ahmed İhsan tarafında iddia edilmektedir. 

    Ahmet İhsan Tokgöz

    22 Haziran 1894 tarihinde dergiye 8 sayfalık bir “kısm-ı siyasî” (siyasal bölüm) ilave edilmiştir. Recaizade Ekrem, Halid Ziya, Tevfik Fikret bu sayılardan itibaren yazılar yazmaya başlamışlardır. Nabizade Nazım’ın Zehra isimli romanı ilk kez Servetifünun’da tefrika edilmiştir. 

    1896’da Cenab Şehabeddin, Ali Nadir, Süleyman Nazif de derginin yazar kadrosuna dahil olmuştur. 1897’de ise Hüseyin Cahid, Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Hüseyin Siret, Mehmed Rauf, Hüseyin Suad isimli edebiyatçılar kadroya katılmıştır. 1899’da Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’su tefrika edilmiş, yine aynı yıl Ali Nusret, İsmail Safa, Faik Ali, Mehmed Emin, Abdülhak Hamit Tarhan yazarlar arasına katılmışlardır. 

    Baskı tekniğinde öncü bir dergi

    Ahmed İhsan, Avrupa seyahatlerinden dönüşte baskı tekniği alanındaki yenilikleri yanında getirmişti. Servet-i Fünun sadece iyi bir edebiyat dergisi değil, Türk basın tarihinde tasarımda da devrim yapan bir yayındı. 

    1897’deki Osmanlı-Yunan savaşı sırasında Servetifünun dergisi “Evlad-ı Şühedâ ve Malulin-i Guzzât-ı Osmaniye” (Şehitler ve gaziler) yararına bir “nüsha-i mümtaze” özel sayı çıkarmıştır. 16 sayfalık bu sayı numara almamış, ayrıca satılmıştır. İâne Sergisi Komisyonu’nun izniyle basılan özel sayıda Mihrünnisa Hanım’ın bir şiiri, Recaizade Ekrem Bey’in bir hikâyesi ve Ahmed İhsan’ın ifade-i mahsusası (önsözü) yer alır. 

    1901’de Servetifünun dergisinin kurucusu Ahmed İhsan, yazar Hüseyin Cahid ve kontrol memuru Veled Çelebi cinayet mahkemesine gönderilmiş, bunun bir tuzak olduğunu anlayan Adliye Nazırı Abdurrahman Paşa ve Kurenâdan Beylikçi Arif Bey’in yardımları sayesinde gazeteciler temize çıkmışlardır. 

    II. Abdülhamid dönemini Ahmed İhsan kendi ifadesiyle şöyle anlatmaktadır: “1902/3/4/5/6/7 seneleri zarfında Servetifünun’un neşriyatı, ziraatta gübrecilik, hıfzıssıhaya, çocuğa bakmak gibi sırf maddi mevzulara münhasır kalmış ve artık Servetifünun mekteb edebisinin hayatına Yıldızın (Yıldız Sarayı kastediliyor) gaddar eli muvakkaten nihayet çekmiştir. Yalnız Servetifünun garbin terakkiyatına aid resimleri bol bol dercederek dolayısile garbı anlatmak istiyordu. Kezalik renkli resimler tabına da memleketimizde ilk defa olarak, bu sırada başlamıştır. Servetifünun müessisi Ahmed İhsanın refakatinde muharrir dostu Mahmud Sadık kalmıştır”. 

    Elli üç yıllık ‘Servet’imiz 

    İmparatorluğun son dönemlerinde çıkmaya başlayan dergi, 1920’de Ahmed İhsan’ın (solda) tekrar Avrupa’ya gitmesiyle kapanmıştı. Dergi 1924’te tekrar çıkmaya başladı ve 2. Dünya Savaşı sonlarına kadar varlığını sürdürdü. 

    22 Temmuz 1910 tarihinde Servetifünun dergisinin 1000. sayısı çıkmıştır. Bu numara yazarların resim ve el yazı örneklerinin yer aldığı özel bir sayı şeklinde çıkarılmıştır. Türk basınında bu da süreli yayınlar konusunda bir ilktir. 

    1912’de Servetifünun’un tarihini anlatan 48 sayfalık bir kitapçık bastırılmıştır. Bu kitapçık da dergicilik tarihimizde bir derginin tarihini kendi yayını olarak anlatmasından dolayı ilklerden kabul edilir. 

    Ahmed İhsan Tokgöz, üstadı Ahmed Midhat Efendi’nin tavsiyesine uyarak, maddi özgürlüğünü sağlayarak, kimseye muhtaç olmaması için Servetifünun matbaasını teknik ve ticari yönden çok güçlü hale getirmişti. Böylece yüzlerce kitap, broşür, dergi Servetifünun matbaasında basılmıştır. Türk yayın tarihinin en büyük basımevlerinden biridir. 

    1914’te dünya savaşının başlamasıyla gazeteci [Babanzade] Mahmud Sadık yönetiminde gündelik yayınlanmaya başlayan Servetifünun’un bu dönemi de üç yıl sürmüştü. Sonrasında haftalık olan yayınını sürdüren dergi, 1920’de Ahmed İhsan Tokgöz’ün tekrar Avrupa’ya gitmesi ile kapandı. Lozan’da basın temsilciliği görevini üstlenen Ahmed İhsan’ın 1924’te İstanbul’a dönüşü ile Servetifünun tekrar faaliyet geçti. 1928’deki harf devriminden sonra yeni harflerle yayımlanmaya devam eden Servetifünun bir dönem “Servetifünun – Resimli Uyanış” adıyla çıkmaya devam etti ve 20 Nisan 1944’te 2459. sayıda kapandı. 

    Ahmed İhsan Tokgöz’ün 29 Aralık 1942 tarihinde Değirmendere’de ölümüyle matbaa binası ve işletme uzun bir zaman bocalamış ve gerilemiştir. Uzun yıllar aile dostu olan Afitab firmasının kurucusu Mehmed Sadık Kağıtçı’ya sağlığında işletmesini devretmek için en yetkili adayın Kağıtçı’nın büyük oğlu Mürteza Kağıtçı olduğunu söyleyen Ahmet İhsan Bey’in vasiyeti sayılabilecek bu sözleri üzerine yapılan anlaşma ile, Servetifünun matbaası ve şirketi “İstanbul Matbaacılık Anonim Şirketi” adıyla faaliyetini sürdürmeye başlamıştı. 1980’li yılların sonunda İstanbul Matbaacılık faaliyetine son vermiş, böylece Servetifünun dergi ve matbaası tamamen tarihe karışmıştır. 

    Türk matbuatında kalitenin ismiydi Ahmed İhsan, üstadı Ahmed Midhat Efendi’nin tavsiyesiyle Servetifünun matbaasını teknik ve ticari açıdan çok güçlü hale getirmişti. 1980’de kapanana kadar Türk yayın tarihinin en büyük basımevlerinden biriydi. 
  • Tarihe yön verenlerin imzalı mektupları

    Tarihe yön verenlerin imzalı mektupları

    Your Excellency’s Obedient Servant (Ekselansları’nın Sadık Hizmetkarı) isimli eser, Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda yer alan ve 1795-1922 tarihleri arasında tarihi şahsiyetlerce kaleme alınan imzalı yazışmaları bir araya getiriyor. Tarihin posta kutusundan çıkan kıymetli mektuplar.

    Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda bulunan resmi ve özel yazışmalar ile mektuplar Your Excellency’s Obedient Servant kitabıyla gün yüzüne çıktı. Kitapta tarihe yön veren isimler tarafından 1795-1922 diliminde kaleme alınmış imzalı el yazması mektuplara yer veriliyor. Eserde, Latin harfleriyle, dönemin uluslararası diplomasi dili Fransızca yazılmış, kronolojik sırayla derlenmiş mektuplar hakkında kısa İngilizce açıklamalar da bulunuyor. 

    Bu kıymetli el yazması mektup derlemesinde II. Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde Londra sefiri Kostaki Musurus Paşa’ya yolladığı mektup da yer bulmuş. Mektup, tarihte Abdülhamid’in tek Latince imzalı yazışması olarak biliniyor. Ayrıca, 18. yüzyılın sonundan 20. yüzyıl başına kadar son dönem Osmanlı tarihine, özellikle de İmparatorluğun Avrupa’yla kültürel, diplomatik ilişkilerine ışık tutan mektuplar birçok araştırmaya kaynaklık etme potansiyeline sahip. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Abdülmecid’e yolladığı mektuplarda kullandığı “Saygıdeğer Kardeşim” hitabı ile “İmparatorluğun Majestelerinin İyi Kız Kardeşi” imzası, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda Avrupalı monarşilerden sayıldığını kanııtlıyor örneğin. Bunların haricinde, Fransız yazar ve şair Alphonse de Lamartine’den Britanyalı diplomat ve kumandan Lord Kitchner’a, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’den İngiltere Kralı VII. Edward’a kadar birçok önemli şahsın mektuplarına da bu özel seçkide yer verilmiş. 

    Aygaz’ın kültür sanat danışmanı ve kitabın önsözünün yazarı olan Bahattin Öztuncay’ın koordinatörlüğünde hazırlanan bu değerli eser, Sadberk Hanım Müzesi’nde satışa sunuldu. 

    Tarihin tanığı mektuplar

    Koleksiyonda Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde yazmış olduğu bilinen tek Latince imzalı mektubu (solda) ve Fransız ressam Alexandre Lunois’nın mühendis Alphonse Lotz-Brissonneau’ya yolladığı bir mektup (sağda) yer almakta. 

  • Dilhayat Kalfa’nın besteleri yeniden hayat buldu

    Dilhayat Kalfa’nın besteleri yeniden hayat buldu

    Osmanlı döneminin en önemli kadın bestekârlarından Dilhayat Kalfa’nın eserleri, Lale Kadınlar Topluluğu tarafından tekrar müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Klasik Türk müziğinin kadim enstrümanlarının kullanıldığı albümde, Dilhayat Kalfa hakkındaki tarihsel bilgileri ve grup üyelerinin özgeçmişlerini içeren bir de kitapçık bulunuyor.

    Türk musikisinin unutulmaz kadın bestekârı Dilhayat Kalfa, eserlerini içeren bir albümle günümüz müzikseverleriyle buluştu. Prof. Dr. Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun bir projesi olarak ortaya çıkan Dilhayat Kalfa albümü, değerli akademisyenin geçen yıl Mayıs ayındaki vefatının ardından Kalan Müzik tarafından hayata geçirildi. 

    “Lale Kadınlar Topluluğu” adıyla sanatlarını icra eden grup, 2015’te Hollanda’da Twensewelle Museum’un Kadınlar Sergisi’nin açılış konserini de Dilhayat Kalfa’nın eserleri ile yapmış, büyük beğeni toplamıştı. 

    Lale Kadınlar Topluluğu, İngiliz Müzikolog Rosaly Lambourn’un önerisiyle Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun öncülüğünde kurulmuş,1990’da ilk konserlerini vermişti. Dilhayat Kalfa albümü, çalışmalarına bir süreliğine ara veren topluluğu tekrar bir araya getiriyor ve Osmanlı dönemi müzik tarihinden bir kesiti günümüze yansıtıyor.

    Türk musikisinin yükseliş çağı kabul edilen 18. yüzyılda yaşayan Dilhayat Kalfa, Osmanlı kadın müzisyenlerin tarihsel olarak ikinci temsilcisiydi. Ondan önce, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk kadın besteci olarak kabul edilen Reftar Kalfa geliyordu. Yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Dilhayat Kalfa’nın ölüm tarihini ise, araştırmacı Talip Mert’in 1998’de Osmanlı Arşivi’nde bularak yayımladığı terekenin tarihinden (1737) öğrenmiştik.

    Bazı şahsi eşyaları günümüze kadar ulaşan Dilhayat Kalfa’dan bugünlere kalan bir resim, minyatür hatta kesinliği sabit bir mezartaşı bulunmamaktadır. 12 eseri notalarıyla birlikte zamanımıza miras kalmıştır. 

    Meşk usulü

    Harem-i Humayun’da ya da saray dışındaki konaklarda hanende ve sazendelerden ders alan kadınlar “meşk usulü” denen bir sözlü aktarım yöntemi ile müzik yaptılar. Lâle Kadınlar Topluluğu da bu yöntemin günümüzdeki temsilcilerinden. 

  • Beyazıt Kulesi’nin kanatları altında…

    Beyazıt Kulesi’nin kanatları altında…

    Yaklaşık 150 yıllık fotoğraf, şehrin tarihî merkezini gösteriyor. Bizans dokusu üzerindeki camiler, türbeler ve hamamlar; İstanbul’da gelişen ticaretin ortaya çıkarmaya başladığı yeni kâgir binalarla yan yana. Beyazıt Kulesi’nden bu açı ile çekilen fotoğraflar yaygındır; ancak bu kare, muhtemelen bu açıdan alınan ilk görüntülerden biri. Henüz demiryolu Sirkeci’ye ulaşmamış, buradaki tesisler inşa edilmemiş. Fotoğraf 1870 dolaylarında çekilmiş olmalıdır. 

    1- Ali Paşa Sarayı: 1865’te inşa edilen saray yapısı Haliç ve Boğaz’a hakim kentin ticaret bölgesi yanında görkemli bir yapıydı. 1911’de geçirdiği yangın sonrasında uzun süre harabesi ayakta kalan yapı, halk tarafından “Yanık Saray” olarak anılmıştı. Bugün yerinde bir katlı otopark vardır. Büyükşehir Belediyesi yeniden inşası için bir proje yürütmektedir. 

    2- Çandarlızade Atik İbrahim Paşa Camii: 15. yüzyılın sonlarında Çandarlı ailesinden İbrahim Paşa’nın inşa ettiği cami 1894 depreminde zarar görmüş ve minaresi yeniden ancak daha kısa olarak inşa edilebilmiştir. 

    3- Yeni Camii: 1597’de Sultan III. Mehmet’in annesi Safiye Valide Sultan’ın inşasına başladığı cami ve külliye uzun süre terkedilmiş ve ancak Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılmıştır. İnşaatı tamamlandığında halkın verdiği “Yeni Camii” adı, sonrasında da yaşamıştır. 

    4- Turhan Valide Sultan Türbesi: Turhan Valide Sultan tarafından inşa edilen türbeye, 1683’de ilk olarak kendisi gömüldü. Sonrasında altı padişah ve hanedana mensup çok sayıda hanım ve sarayda yüksek rütbelere gelmiş hanımlar defnedilmiştir. Osmanlı dünyasının en zengin mezar yapılarından olan türbenin yanında Mısır Çarşısı denilen arasta bulunur. Bu çarşıya başlangıçta “Yeni Çarşı” ya da “Valide Çarşısı” denmiş, ancak 18. yüzyıldan itibaren Mısır Çarşısı ismini almıştır. 

    5- Haseki Hürrem Hamamı: Bugün İş Bankası Müzesi’nin bulunduğu yapının yerinde bulunan hamam, muhtemelen 16. yüzyılda Haseki Hürrem için yapılmıştı. 19. yüzyılda yıktırılan hamam arazisine Osmanlı başkentinin ilk postanesi inşa edilmiş, bina daha sonra farklı amaçlar için kullanılmıştır. 

    6- İrini/İrene Kulesi / Vigla Kulesi: Orta Bizans döneminde yaklaşık 1000 yıllarında inşa edilen kulenin ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Bu tür kuleler, saraylarda, manastırlarda ve savunma yapılarında kullanılıyordu. Üç katlı kulenin en üstünde dışarıdan görülmeyen dilimli bir kubbe vardır. 

    7- Büyük Valide Hanı: Kösem Sultan’ın Üsküdar’daki Çinili Külliyesi’ne vakıf olarak inşa edilmiştir. Üç avlulu hanın bir köşesinde İrini Kulesi denen Bizans kulesi bulunuyordu. 

    8- Bir Büyük Ahşap Konak: Osmanlı başkentindeki büyük ahşap konaklar, kent dokusunun seçkin örnekleriydi. Şehrin ticaret bölgesi ile kısmen iç içe olan mahallelerin arasındaki bulunan orta sofalı büyük konutlar, adeta kamusal yapılar kadar geniş alanlara yayılıyordu. Bu konakları kamu yapılarından ayıran, malzemeleridir. 

    9- Sepetçiler Kasrı: Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden olan kasır, kent surları üzerine inşa edilmişti. Topkapı Sarayı’nın terkedilmesinden sonra ebniye ambarı olarak kullanılan yapının çevresinde bir çok baraka yapılmıştır. 

    10- Demirkapı Askerî Hastanesi: Topkapı Sarayı bahçelerinden ve sarayın güvenliğinden sorumlu olan Bostancıların burada bir ocağı ve hastanesi bulunuyordu. Sonrasında bu Bostancı odalarının yerine büyük bir kâgir kışla yapılmıştır. Kışla bir süre sonra tıbbiye ve hastane olarak da kullanılmıştır. 

    11- 19. Yüzyıl Hanları: 19. yüzyıl ortalarından itibaren kâgir ticaret yapıları inşa edilmeye başlanmıştır. Bu hanlar, yüzyılın sonunda tüm semtte yaygınlık kazanacaktır. 

  • Batlamyus’un haritasına önce Fatih Sultan Mehmet sonra Atatürk sahip çıktı

    Batlamyus’un haritasına önce Fatih Sultan Mehmet sonra Atatürk sahip çıktı

    MS 2. yüzyılda yazılan, Bizans döneminde İstanbul’da kopyalanan dünyanın bilinen en eski harita kitabı, tıpkıbasım olarak Boyut Yayınları tarafından yayımlandı. Eser İstanbul’un fethiyle Fatih tarafından bulunarak korumaya alınmış, sonrasında unutulmuş ve Mustafa Kemal’in emriyle tamir edilerek kurtarılmıştı. Orijinal eser tekrar restore edildi ve tıpkıbasımı yapılarak okurlara kazandırıldı. 

    İlk Dünya Atlası

    MÖ 2. yüzyılda İskenderiyeli Yunan coğrafyacı, astronom, matematikçi ve müzik bilgini Ptolemaios’un eseri ‘bilinen ilk Dünya Atlası’ olarak kabul ediliyor. 

    Geçen ay başında İTÜ Maslak Kampüsü’nde ve İsviçre Bern Üniversitesi salonlarında eşzamanlı bir kitap tanıtım etkinliği gerçekleştirildi. İsviçre’deki eşzamanlı tanıtım bilinmez ama, İstanbul tanıtımı basında oldukça ilgi gördü. Prof. Dr. Celal Şengör’ün sözleri tanıtıma damga vurdu. 

    Meşhur coğrafyacı, astronom, matamatikçi ve müzik bilgini olan Klaudios Ptolemaios, İslâm dünyasında Batlamyus ya da Batlamyus el Kaluzi olarak biliniyor. Hellenistik Çağ’da yazılıp, 1300’lerde Bizans başkentinde kopyalanan bu meşhur Yunanca elyazması oldukça önemli. 

    Bilim tarihinde adından en çok bahsedilen isimlerden olan Batlamyus, Mısır’ın İskenderiye kentinde 2. yüzyılda yaşamış. Onun hazırladığı ve dünyanın ilk atlası olarak anılan Geographike Hyphegesis (Coğrafya Rehberi) adlı eser yüzyıllar boyunca kullanıldı. Antikçağ boyunca birçok nüshası hazırlanan bu kitabın bugüne ulaşan nüshaları, çok daha sonraları Bizans dönemine ait elyazmalarıdır. 

    Kitap yazıldıktan yaklaşık 1100 yıl sonra hâlâ önemini koruyordu. Ortaçağlar boyunca da hem Doğu’da hem Batı’da elyazmaları hazırlandı. Bunlardan en tanınmış olanları Vatikan ve Topkapı Sarayı kütüphanelerindedir. Saray nüshası 1300 yılı dolaylarında Bizans başkenti Konstantinopolis’te belki de saray için elyazmaları kopyalayan bir merkezde hazırlanmış. Bugün Vatikan Kütüphanesi’nde olan nüsha da muhtemelen İstanbul kökenli. 

    Anadolu ve Ege Elyazması eserin restore edilerek 2 cilt halinde yapılan yeniden basımında Ege ve Anadolu’nun da içinde bulunduğu 27 özgün harita bulunuyor.

    Eserin Bizans dönemindeki macerasını bilmek zor. Muhtemelen fetihten sonra Topkapı Sarayı’na getirtilmiş ve Fatih Sultan Mehmet’in kütüphanesinde korunmuştur. Bizans başkentinin manastır ve saray kütüphanelerinden bazı yazmaların sultanın korumasında Osmanlı sarayına alınması oldukça ilginç. Bizans sarayı için kopyalanan ve içerisinde bir dünya haritası da olan bu kitaba, dünya hakimiyetini arzulayan Fatih’in özel bir ilgi gösterdiği tahmin edilebilir. 

    Bu yazmanın Osmanlı sarayında Fatih sonrasındaki macerası bilinmez. Ancak bir uzmanın okuyup anlayabileceği bu çok özel kitabın giderek unutulduğu ve kütüphane raflarında kaldığı tahmin edilebilir. Metni okumak için eski Yunanca bilen biri olsa bile, metinleri anlamak uzmanlık gerektiren teknik bir konudur. 

    Kitabın yeniden tesbiti, sarayın müze haline getirilmesi çalışmaları sırasında, erken cumhuriyet devrinde olmuştur. 1924’ten itibaren saray yapılarında dağınık olan kütüphaneler ve kitaplar biraraya getirilmiş ve Yunanca kitapların bir katalogu Adolf Deissmann tarafından yapılmıştır. Deissmann kötü durumdaki yazmanın restorasyonu için Hugo Ibscher önermiş. Mustafa Kemal’in özel ilgisi ve takibi sayesinde kısmi bir restorasyon yapılmış. 

    Hugo Ibscher dönemin en meşhur kitap restoratörlerinden biridir. Sayfaları dağılmış, devam eden bir çürüme ile karşı karşıya olan yazma toplanmış, 120 sayfanın ve bunların içindeki 27 haritanın tamiratı yapılmış. 1927-1929 arasında kısa aralıklarla yapılan bu ilk restorasyonda, öncelikle kitabın ömrünü uzatmak için çabalanmıştır. Daha geniş çaplı bir iyileştirmenin ise gelecekte gelişecek restorasyon yöntemleri ile ele alınması istenmiştir. Bu çalışmayla varlığı dünyaya duyurulan yazma, artık “Topkapı Sarayı Nüshası” ya da Codex Seragliensis adıyla ve “Gayri İslâmi Yazmalar 57 (Gİ57)” numarası ile bilinir olmuştur.

    Dünya çapında tanıtım Kitabın tanıtımı Ptolemaios Enstitüsü’nün bağlı bulunduğu Bern Üniversitesi (İsviçre, altta) ile eşzamanlı olarak İstanbul Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşti. Tanıtıma Prof. Dr. Celal Şengör (sağda), İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca (ortada), Boyut Yayın Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Özükan (solda) katıldı. 

    Uzun yıllar sadece sınırlı sayıda uzmanın görebildiği kitap 2003-2004 yıllarında Bern Ptolemaios Araştırmaları Merkezi’nin gayretleri ile yeniden gündeme geldi. Kültür Bakanlığı ve Topkapı Sarayı Müzesi’nin izin ve desteği ile başlayan çalışmalarda, eserin restorasyonuna karar verildi. Kültür Bakanlığı’nın İstanbul’daki Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı’nda 2016 yılına kadar devam eden uzun bir çalışma ile restorasyon gerçekleştirildi. Bu çalışma sırasında gerekli olan bazı teknik malzeme Topkapı Sarayı Müzesi idaresinin girişimleri ile Prof. Dr. Celal Şengör ve Oya Şengör’ün sponsorluğunda sağlandı. 

    Etkinliğin İstanbul kısmında, bu tarihî yazmanın bir tıpkıbasımı tanıtıldı. Ortaçağ yazmalarının bu etkileyici nüshası, kullanım kolaylığı, maliyet ve diğer pratik amaçlar dikkate alınarak dörtte üçü boyutlarında, tıpkıbasım olarak basıldı. 

    Bazı sayfaları oldukça kötü durumda günümüze ulaşan kitabın tıpkıbasımı, birçok açıdan önemli. Eser, tıpkı yüzyıllarca sarayda kaldığı gibi kitap meraklılarının evlerinde kalacak, belki bazıları zaman zaman eline alıp bakacak ama, çok önemli bir kültürel miras. Türkiye’de bu metinleri okuyabilecek kişi sayısı oldukça az; ancak haritalar, hazırlanmalarından beri sekiz asır geçse de olağanüstü etkileyici. 

    Kitap, Boyut Yayınları tarafından basılmış. İçinde Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın sunumu; Prof. Dr. Celal Şengör’ün Fatih devri ile ilgili önemli tespitler içeren bir makalesi; Alfred Stückelberger, Florian Mıttenhuber ve Robert Fuchs’un restorasyon hikayelerini içeren metinleri var. 

    Kitabın tanıtımı sırasında dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Topkapı Sarayı Müzesi, restorasyon çalışmalarının yapıldığı İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkez Labaratuvarı ve onların bağlı olduğu Kültür Bakanlığı yetkilileri maalesef yoktu. İlgili kurumlardan, laboratuvardan ve burada verilen emekten bahsedilmedi. Tanıtım, ertesi gün daha çok Prof. Dr. Celal Şengör’ün bir Kanunî Sultan Süleyman için sarfettiği sözlerle medyada ve sosyal medyada yer aldı. 

  • Tıp literatüründeki tek Türk: Hulusi Behçet

    Tıp literatüründeki tek Türk: Hulusi Behçet

    Askerî Tıbbiye’yi 1910’da bitiren Hulusi Behçet, 1914’te Deri ve Zührevi Hastalıklar mütehassısı olmuş; 1. Dünya Savaşı’nda askerî hekim olarak görev yapmıştı. Cumhuriyetin sağladığı bilimsel özgürlük ortamında şark çıbanı ve frengi üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası tıp camiasının dikkatini çeken parlak hekim, literatürde kendi adıyla anılan Behçet Hastalığı’nı tanımlayarak bir tıp terimine adını veren ilk ve tek Türk oldu. 

    Hulusi Behçet 20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul-Üsküdar’da doğduğunda, Osmanlı ülkesinde II. Abdülhamit hüküm sürmekteydi. Devir Batılılaşma devriydi. Annesi Ayşe Hanım’ı erken yaşta kaybeden Hulusi Behçet, büyükannesi tarafından büyütüldü. Varlıklı ve kültürlü bu ailede eğitime önem verilir; ülkeyi geleceğe taşıyacak yeni neslin ancak bilim ve eğitimle yetişebileceğine inanılırdı. Babası Ahmet Behçet’in görevi dolayısıyla Şam’da bulundukları yıllarda Beyrut yatılı Fransız okuluna kaydettirildi. Burada 1895-1897 arasında iyi bir temel eğitim aldı; Fransızca, Latince ve Almanca öğrendi. 

    İstanbul’a döndüklerinde, eğitimini 1898-1901 seneleri arasında Beşiktaş Rüştiyesi’nde sürdüren Hulusi Behçet, tıp eğitimine 1901’de askerî okulların Kuleli’deki idadi kısmında başladı, Askeri Tıbbiye’de tamamladı. 19. asrın son çeyreğinde, tıp uğraşı bilimsel yöntemlere yönelirken, pek çok hastalığın sebebi olan mikroorganizmalar da keşfedilmekteydi. Türkiye’de de 1889’da aşı müessesesi, 1893’de ilk bakteriyoloji laboratuvarı kurulmuştu. 

    Gureba’da ekip arkadaşlarıyla Dr. Hulusi Behçet, yaklaşık 15 yıl görev yapacağı Gureba Hastanesi’nin tıp fakültesine ayrılan bölümündeki kliniğinde öğrencileriyle, 30’lu yılların sonları, 40’lı yılların başları. 

    Hulusi Behçet, 1906’da 16 yaşındayken girdiği Askerî Tıbbiye’yi 1910’da, 21 yaşındayken, 4533/1065 numaralı diplomayla yüzbaşı olarak bitirdi. Rieder tarafından 1898’de mezuniyet sonrası tıp eğitim kurumu olarak kurulan Gülhane Tatbikat Okulu’nun Cildiye Seririyatı’nda (Deri ve Zührevi Hastalıklar Kliniği) önce bir sene stajyer, sonra da 1914’e kadar asistan olarak çalıştı; Deri ve Zührevi Hastalıklar Mütehassısı oldu. 

    Özellikle frengi konusunda çalışmalara ve mikrobiyolojiye ilgi duyan Dr. Hulusi Behçet, 1914’ün Temmuz ayında Kırklareli Askeri Hastanesi Sertabip muavinliğine atandı; bu görevine ek olarak Edirne Askerî Hastanesi’nde de 1. Dünya Savaşı yıllarında tababet görevini cildiye mütehassısı olarak sürdürdü. 

    Profesör unvanlı ilk akademisyen 

    Dr. Hulusi Behçet Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’ne profesör seçildiğinde, ülkemizde bu akademik unvana layık görülen ilk kişi olmuştu. 

    Savaş henüz bitmeden, 1917’de mesleki bilgilerini geliştirmek ve ilerlemeleri takip etmek amacıyla önce Budapeşte’ye, sonra Berlin’e gitti; böylece hem mezuniyet sonrası eğitimini tamamlama fırsatı bulmuş, hem de dermatoloji alanındaki belli başlı şahsiyetlerle tanışarak akademik çevresini oluşturmaya başlamıştı. 

    Dr. Hulusi Behçet, askerî bir tıp okulu olarak kurulduğu yer olan Berlin’de, sivil bir eğitim ve araştırma hastanesi olarak varlığını bugün de sürdüren meşhur üniversite kliniği Charité’de zamanın önde gelen hekimleri Blumenthal ve Schereschewsky’nin gönüllü asistanlığını yaptı. Zührevi hastalıklar birimi bağımsız bir disiplin olarak 1825’te ilk defa burada kurulmuştu ve Osmanlı döneminde askerî hekimlerin bilgi ve görgülerini arttırmak üzere gönderildikleri seçkin bir eğitim ortamıydı. Schereschewsky ise frenginin (sifiliz) etkeni olan mikroorganizmaları (treponema) deneysel şartlarda üretmeyi başaran ve tavşanlarda yaptığı bir çalışmayla da frenginin cinsel yolla bulaştığını gösteren biliminsanıydı. 

    Müstesna bir hekim Tıbbı hasta tedavi etmekten ibaret bir meslek olarak değil, “cemiyetin ve beşeriyetin ıstırabına el uzatan yüksek bir uğraş” olarak gören Hulusi Behçet, İ.Ü. Çapa Deri Hastalıkları Kliniği’nin önünde mesai arkadaşlarıyla birlikte. Hocanın anısına 1996’da basılan beş bin hatıra parasından birinin ön ve arka yüzleri (altta). 

    1921’de yurda dönen ve İstanbul Cağaloğlu’nda muayenehane açan Dr. Hulusi Behçet bir müddet serbest çalıştıktan sonra 1923’te Hasköy Zühreviye Hastanesi başhekimliğine tayin edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 senesinde devrin ünlü diplomatlarından Suat Bey’in kızı Refika Hanım ile evlendi. Bu evlilikten tek çocuğu Güler doğdu. 1924’te Gureba hastanesi cildiye mütehassıslığına nakledilirken, aynı zamanda dermatoloji ve veneroloji kliniği şefi olarak da atanmıştı. Dermatolojiyi patoloji ve deneysel çalışmalarla bütünleştiren Dr. Menahem Hodara ile on iki yıl birlikte çalıştığı bu hastanede, bilhassa “şark çıbanı” üzerindeki araştırmaları uluslararası tıp literatürüne girdi. 

    1933’teki üniversite reformu ile ülkemizde bugün varolan modern dermatoloji biliminin de temeli atılmıştı ve Dr. Hulusi Behçet Deri hastalıkları ve Frengi Kliniği’ne profesör seçildiğinde, aynı zamanda bu akademik unvanın verildiği ilk kişi olmuştu. Uluslararası akademik düzeye ve başarıya 1933’te Gureba Hastanesi’nin tıp fakültesine ayrılan bölümünün küçük bir kısmında çalışılarak ulaşmış; on beş yıl boyunca tıp öğrencilerinin yetiştirilmesi, halk eğitimi, genç hekimlere verilen frengi kursları ve tüm akademik çalışmalar bu dar ve sıkışık ortamda gerçekleştirilmişti. 

    Dr. Hulusi Behçet 1939’da ordinaryüs unvanını alacak; Deri ve Zührevi Hastalıklar Kürsüsü’nün başkanlığını ise hayatının sonuna kadar sürdürecekti. 

    1934’te soyadı kanunu çıktığında, yeni bir soyadı almak yerine tıp neşriyatında tanındığı Behçet adını kullanmaya devam etmek istedi. Bu durumun yaverlerinden Cevdet Abbas tarafından kendisine intikal ettirilmesi üzerine Atatürk, Behçet kelimesinin Türkçe menşeli olduğunu kendi elyazısı ile beyan ettiği bir belgeyi Dr. Hulusi Behçet’e vermiş; böylece soyadı kendisinin ve babasının ikinci ismi olan parlak ve zeki anlamındaki Behçet olarak kalmıştı. Oysa genel uygulama ilk adları soyadı edinmeye engeldi ve istisnai bu durum dış neşriyatta karışıklığa sebebiyet vermemek için ona tanınmış bir imtiyazdı. Dr. Hulusi Behçet, Atatürk’ün el yazısı ile yazarak imzaladığı bu belgeyi çerçeveleterek muayenehanesinin duvarına asmış, hayatı boyunca da muhafaza etmişti. 

    Hoca ve selefi İstanbul Üniversitesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’nin başkanlığına Hulusi Behçet’in vefatından sonra Profesör Cevat Kerim İncedayı getirilecekti. Halef ile selef bir arada, 40’lı yıllar. 

    35 sene süren meslek hayatına 137 bilimsel makale, 2 kitap, 12 monograf, 17 tercüme eser sığdıran Dr. Hulusi Behçet, mesleki hayatında son derece titiz ve seçici, beşerî hayatında münzevi ve mütevazı bilinirdi. Çiçeklere çok meraklıydı; İstanbul’da Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde cumbalarından çiçeklerin sarktığı bir muayenehanesi vardı. 

    Tıbbı yalnızca hasta tedavi etmekten ibaret bir meslek değil; “cemiyetin ve beşeriyetin ızdırabına el uzatan yüksek bir uğraş” olarak kabul etmişti. Bu doğrultuda, frengi mücadelesini zamanın bilimsel seviyesine ulaştırmak için çok büyük emek sarfetti ve ulusal sağlık mücadelemizin temel taşlarından birini kurmakta başrolü oynadı. Frengi mücadelesinde, tertip ettiği kurslarda hekimleri yetiştirdiği gibi, gazete ve mecmua mülakatları, radyo programları ve konferanslarla halkı eğitiyor; bu sebeple de takdir görüyordu. 

    1944 sonlarından itibaren sağlık sorunları başgöstermiş; hipertansiyondan ve anjina ağrılarından muzdarip olmuştu. Zayıf ve netameli sağlık durumu giderek bozulmaya başlamış ve bu sebeple hastanede yatarak tedavi görmek durumunda kalmıştı. Takip eden senelerde kronikleşen kalp rahatsızlığına ve buna bağlı nefes darlığına rağmen cebinde taşıdığı Aminokardol ile hep çalışmaya devam eden Dr. Hulusi Behçet, 8 Mart 1948 tarihinde geçirdiği ani bir kalp krizi sonucu henüz 59 yaşında iken hayata veda etti. 

    Şark Çıbanı ve frengiyle mücadele 

    Hulusi Behçet, askerî hekim olduğu dönemde, 1916’da Edirne’ye gelen Halep fırkasında çok sayıda askerde şark çıbanı vakasının bulunduğuna şahit olmuştu; bu vakalarda yara kabuğunun kaldırılması esnasında deri üzerinde “çivi arazı” olarak isimlendirdiği dikensi çıkıntıları gözlemlemiş ve bu bulgunun klasik bilgiler içine girmesini sağlamıştı. Hastalığın tedavisinde bir elektrokoterizasyon olan diyatermi tedavisini başarıyla uygulamış; bu uygulama Annales Dermatologie Paris’te (1923) çıkan Le traitement des boutons d’Orient par Diathermie (Şark Çıbanlarının Diyatermi ile Tedavisi)” başlıklı yayınla uluslararası literatüre girmişti. 

    Türk meşhurları pul serisinde Hulusi Behçet’in öğrencilerinden Dr. Ali Arban’ın girişimiyle PTT Posta Dairesi Pul Şubesi Başkanlığı’nın 1980’de üçlü seri halinde çıkardığı Türk Meşhurları Hatıra Pulu Serisinde, Hulusi Behçet de yer almıştı. 650 bin tirajlı ve 26 x 41 mm boyutlarındaki pullar, Ankara Güzel Sanatlar Matbaası’nda ofset olarak basılmıştı. Bunlar serinin en pahalı pullarıydı, nominal değerleri 20 TL olarak belirlenmişti. 

    Hulusi Behçet’in ilgi duyduğu mesleki konular arasında frenginin özel bir yeri vardı. Çünkü hekimlik hayatının büyük bölümünde antibiyotikler henüz yoktu ve frengi ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak kuşaktan kuşağa geçiyor, sosyal yapıyı derinden etkileyen bir felaket boyutuna ulaşıyordu. Bu durum bütün dünya için geçerliydi. Türkiye’de de mücadele için bir yandan resmî bir kurum olan Frengi Savaş Teşkilatı kurulmuş, diğer yandan Deri ve Zührevi Hastalıklar Derneği bünyesinde gerçekleştirilen örgütlenme ile mücadelenin daha etkili ve kontrollü yapılması amaçlanmıştı. 

    Sağlık eğitiminde topluma yönelik eğitim toplantılarına önem veren Hulusi Behçet, halka açık konferanslarının yanısıra dönemin en etkili kitle iletişim aracı olan radyoda yaptığı konuşmalarla da kitlelere ulaşmayı ve eğitmeyi başarmıştı. Hulusi Behçet’in çok büyük emek verdiği frengi mücadelesi cumhuriyet döneminde hız kazanmış, 1925’te frengi komisyonu kurularak Frengi Tedavi Talimatnamesi düzenlenmişti. 1940 senesinde yazdığı Klinik ve Pratikte Frengi Teşhisi ve İlgili Dermatozlar adlı eseri hâlâ kıymetli bir kaynak olma vasfını korumaktadır. 

    Bugün de birçok yönü ile tıp dünyasının aktüel konularından biri olma özelliğini sürdürmekte olan Behçet Hastalığı, ataklarla birlikte uzun süreli bir seyir gösteren, çok sayıda organı tutabilen ve temel patolojisi vaskülit (damar iltihabı) olan sistemik bir hastalıktır. 

    Hulusi Behçet’in tabiriyle “birinci vaka” olarak anılan kişi, 1917’den itibaren ağızda ve genital bölgede çıkan yaralar ve bunlara eşlik eden göz bulguları, bacaklarda ağrılı nodüller, ateş ve eklem ağrıları şikayetleriyle, 25 yıl İstanbul hekimleri ve 22 yıl Viyana’nın en tanınmış göz, cildiye, dâhiliye hekimleri tarafından tetkik edilmişti. Göz doktorları göz bulgularını, romatizma, tüberküloz, frengi ve lepra ile açıklamaya çalışmış, cildiye uzmanları ağız yaralarını sindirim bozukluklarına bağlamıştı. Türkiye’de uygulanan hiçbir tedaviye yanıt alınamayınca, hastanın Viyana’ya gitmesinin uygun olduğuna karar verilmişti. Orada da bunun Avrupa’da bilinmeyen bir nevi parazit kaynaklı bir hastalık olabileceği öne sürülmüştü. İstanbul’daki ve Viyana’daki hekimlerin ortak hastası olan “birinci vaka”, seneler boyunca tekrarlayan ataklardan sonra görmesini hemen tamamen yitirmişti. 

    Hulusi Behçet’e 1930’da yönlendirilmiş olan, onun tabiriyle “ikinci vaka”, ağız ve genital bölgelerinde ağrılı ülserler ve bir gözünde kanlanma bulunan, daha önce de buna benzer birkaç atak geçirdiğini belirten bir kişiydi. Hastanın 1935’e kadar geçirdiği tüm ataklarda yapılan tahlillerinde herhangi bir hastalığa delalet eden kaydadeğer hiçbir bulguya rastlanmamıştı. 

    Reçete değil, tarihî belge

    Dermatolog Hulusi Behçet açtığı muayenehanesinde de hastalarına şifa dağıtmıştı. Hocanın elyazısıyla yazılmış ve Kadıköy Merkez Eczanesi’nde yaptırtılmış bir reçete.

    Hulusi Behçet’in “üçüncü vaka”sı 1936’da tıp fakültesinin diş hekimliği biriminden dermatolojiye yollanan, ilk iki vaka ile benzer klinik tablo arzeden bir kişiydi. Ağız içinde ülserleşmiş yaralar, yüzünde ve sırtında akne benzeri lezyonlar mevcuttu ve genital bölgesi tamamen ülserleşmiş yaralarla doluydu. Bir gözü kanlıydı ve görmesi yok olmuştu. Akşam saatlerinde ateşi yükseliyordu ve bacaklarında kas ağrıları vardı. Klinikte yattığı sürede yapılan tahliller ve konsültasyonların hiçbiri sonuç vermemişti. 

    Hipokrat tarzı bir hekim olan Hulusi Behçet, titiz ve sabırlı bir gözlemciydi; senelerce takip ettiği bu üç hastada ağız ve genital bölgede aft tarzında yaralar, gözde de çeşitli bulgular bulunduğunu gözlemiş ve bunun yeni bir hastalık olduğuna hükmetmişti. Bunun, müsebbibi muhtemelen bir virüs olan mikrobiyolojik bir hastalık olduğunu, yani hastalık tablosunun sistemik bir enfeksiyondan ileri geldiğini ve sui generis (kendine özgü) olduğunu düşünüyordu. Hulusi Behçet’in bu ilk üç vakanın ayrıntılı dökümünü yaptığı makale 1937’de Dermatologische Wochenechrift’de (cilt 105, sayı 36) yayınlandı; aynı yıl Paris’te dermatoloji toplantısında da bu vakaları sundu. Tablonun yeni bir hastalık olarak tanımlanışı tıp çevrelerinde kısmen kabul edilmiş, kısmen itiraz konusu olmuştu. Bu çekişme bir süre devam etmiş, giderek farklı ülkelerden yapılan yayımlarla bu yeni hastalığın aslında pek de nadir olmadığı ve dünyanın her tarafında görüldüğü anlaşılmıştı. Hastalık tanımlanma ve tanınma sürecinde iken, adı konusunda henüz bir uzlaşma yoktu; bazı yazarlar Trias’ı ya da Syndrome’u, bazıları Tri-symptomes complex’i, bazıları ise doğrudan Morbus Behçet adlandırmasını tercih ediyordu. 

    Nihayet 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan Uluslararası Dermatoloji Kongresi’nde, Zürih Tıp Fakültesi’nden Prof Mischner’in önerisiyle hastalığa “Morbus Behçet” adı verilmesi kararlaştırıldı. Hastalık halen uluslararası tıp literatüründe Behçet Hastalığı (Behçet’s Disease) olarak geçmektedir ve bu, buluş sahibi olarak bir Türk’e atfedilen tek tıp terimidir. 

    ÖDÜLLER VE ONUR ÜYELİKLERİ

    İnsan hayatına adanmış bir kariyer

    • Société Française de Prophylaxie Sanitaire et Morale’in büyük kongresinde, kuruluşun onursal üyesi seçildi, 31 Mart 1931. 

    • Atina Üniversitesi Deri ve Frengi Komitesi fahri üyesi oldu, 1933. 

    • Budapeşte dermatoloji kongresinde mikozlar konusundaki çalışmaları nedeniyle ödüllendirildi, 1935. 

    • Uluslararası Dermatoloji Kongresi komitesince diploma ve madalya ile taltif edildi, 1935. 

    • Macar Dermatoloji Cemiyeti muhabir üyeliğine seçildi, Dermatologische Wochenechrift mecmuası tahrir heyetine dahil edildi, 1935 

    • Avusturya Dermatoloji Cemiyeti’ne muhabir aza olarak kabul edildi, 25 Kasım1937. 

    Dermatologica (International Journal of Dermatology) dergisinin yayın kuruluna da seçildi, 1 Ocak 1939. 

    • Frengi konusundaki çalışmaları ve Behçet Hastalığı’nı tanımlamadaki çabaları nedeniyle 1975’de anısına TÜBİTAK Hizmet Ödülü konuldu. 

    • İstanbul Üniversitesi Behçet Hastalığı Araştırma ve Uygulama Merkezi çalışmalarına başladı, 1977. 

    • PTT Genel Müdürlüğü Posta Dairesi Pul Şubesi Başkanlığı’nın üçlü seri halinde çıkardığı Türk Meşhurları Hatıra Pulu serisinde Hulusi Behçet de yer aldı, 1980. 

    • İsmi, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kütüphanesi’ne verildi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi merkez kütüphanesi de “Hulusi Behçet Kitaplığı” adını taşımaktadır. 

    • Eczacıbaşı Bilimsel Araştırma Kurulu onu Türkiye Cumhuriyeti Tıp Ödülüne layık görmüştür, 1982. 

    • İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı, 1983’te Hulusi Behçet anısına ölüm yıldönümünde ‘8 Mart Behçet Günü’ düzenledi. 

    • 3. Akdeniz Romatoloji Günleri ve Geografik Oftalmoloji Derneği 9. Kongresi münasebetiyle Tunus’ta basılan Prof. Dr. Hulusi Behçet konulu iki pul 1986’da emisyona çıktı, aynı yıl İstanbul Tabip Odası, Hulusi Behçet araştırma ödülü verdi. 

    • Anısına beş bin adet hatıra parası basıldı, 1996. 

    • Uluslararası Behçet Hastalığı Derneği kuruldu, 2000. 

    • New York Üniversitesi Eklem Hastalıkları Hastanesi’ne bağlı Behçet Sendromu Merkezi açıldı, Mart 2005. 

    • 30-31 Mart 2006 tarihlerinde İstanbul Harbiye Askerî Müzesinde düzenlenen 10. Ulusal Behçet Hastalığı Kongresi’nin sosyal programı çerçevesinde, Hulusi Behçet’in bir dönem oturduğu Maçka Caddesi-Berna Apartmanı’nın girişine bir plaket asıldı. 

    • Çeşitli tarihlerde hakkında yazılan makale ve biyografiler, uluslararası saygınlığa sahip birçok tıp dergisinde yer aldı. 

  • Efsane cazcı Dizzy Gillespie’ye Esenboğa’da özel karşılama

    Efsane cazcı Dizzy Gillespie’ye Esenboğa’da özel karşılama

    Dizzy Gillespie ve orkestrası bundan 62 yıl önce Türk cazcılar tarafından Esenboğa Havaalanı’nda karşılanmıştı. Topluluk önce Ankara’da daha sonra da İstanbul’da konserler verdi. İlhan Mimaroğlu sanatçının karşılanmasını “Gillespie’nin havalanında karşılanması unutulur gibi değildi. Trompetçi Muvaffak Falay, küçük bir caz topluluğuyla alana gitmiş, uçağın kapısı açılıp Gillespie, orkestra üyeleriyle merdivenden aşağı inerlerken, onun ‘Good Bait’ini çalmaya başlamıştı. Fakat topluluğu Kıbrıs’tan Ankara’ya getiren uçak yolda fırtınaya yakalandığı için uçaktan inenler sedyeyle taşınacak durumdaydılar” diye anlatır. Gillespie Orkestrası’nın Ankara ve İstanbul’da verdiği konserler, Türkiye’de modern cazın miladı kabul edilebilir.

    (Gökhan Akçura Arşivi)

  • Bozkurt’u Orta Asya’da, efsaneleri geride bırakmak…

    Bozkurt’u Orta Asya’da, efsaneleri geride bırakmak…

    Türklerin tarihi, şimdiye kadar esas olarak Batılı biliminsanları tarafından yazıldı. Çok daha eski devirlerden, 1893’te Orhun Yazıtla-rı’nın bulunup çözülmesi de dahil geçen uzun sürede; Türklerin ta-rihiyle ilgili çalışmaları Türkler yapmamıştır.Türkiyeli Türklerin kendileriyle ilgili bir tarihsel kimlik oluşturma vekendi tarihine sahip çıkma süreci, cumhuriyetin yedinci-sekizinci yıllarında bir devlet politikası olarak başladı. Şüphesiz bu tarihden önce de bizdeçeşitli adlandırmalar ve yayınlar vardır ama, bunlar bilimsel olmaktan ziyade ideolojik, sanatsal yaklaşımlar içerir. 1930’lu yılların havasını yansıtan “Türk! Öğün, Çalış, Güven” motto’suve yakın dönemde sakıncalı veya sıkıcı bulunarak okullardan kaldırılan“Andımız”, Türk kimliğini bir sıfat olmaktan çıkarıp “benlik”leştirmeye çalışıyordu. Bununla birlikte, kendisi bir Türkiye Türk’ü olmayan Zeki VelidîTogan ve birkaç değerli ismin çalışmaları dışında, türkoloji araştırmaları ülkemizde pek gelişemedi.İçinde bulunduğumuz “kendini bilmezlik” girdabında, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” diyerek reaktif bir milliyetçilik hattına girmemiz belki de kaçınılmazdı. Bu akımın politikacıları uzun yıllar boyunca Türk kimliğinin “ne olduğunu” değil; başta komünizm “neye karşı olduğunu” ifade ettiler. Tarihsel yol gösterici vasfından ziyade “ısırgan” ve “tehditkar” özellikleriyle anılan; bir türlü proaktif bir kimlik kazanamayan vegiderek tüyleri dökülmüş, mahzunlaşmış ve belki de kavminden umudunu kesmiş bir hale düşen Asena; son yıllarda daha ziyade bir el işareti olarak yaşamakta.Prof. Dr. Şevket Dönmez’in bu ay kapak konusu olarak işlediğimiz yazısı, zaten devşirme olan “Bozkurt efsanesi”ni Orta Asya’da bırakıyor. Arkeolojik kazı bulguları, sanat eserleri ve tarih literatürünün incelenmesiyle ortaya konan hipotez, Türklerin ata yurdunun çok daha batıda, Hazar’ın doğusunda bulunduğunu öngörüyor. Bizi yıllardır “doğuya iteleyen” Batılılara nispet Moğollarla akraba çıkmadığımıza mı sevinelim, yoksa Bozkurt efsanesinin artık tamamen boşa çıktığına mı üzülelim? İkisi de değil.Kendimizi, geçmişimizi bilmek ve geleceği inşa etmek yolunda politi-kaya değil bilgiye, ideolojilere değil bilime güvenelim. İnsanları da dünya görüşleri veya inançlarıyla değil, çalışmaları ve işleriyle değerlendirelim. Belki o vakit analarımıza, atalarımıza layık olduk diyebilir, çocuklarımızada daha yaşanır bir ülke bırakabiliriz.