Etiket: sayı:47

  • Altaylar’dan değil, Hazar’ın doğusundan Anadolu’ya geldik

    Altaylar’dan değil, Hazar’ın doğusundan Anadolu’ya geldik

    Acaba “dörtnala Uzak Asya’dan” mı geldik? Okul yıllarında gördüğümüz ve Altaylar’dan Anadolu’ya uzanan göç yolları ne kadar doğru? Esas olarak efsanelerle örülen Türk tarihinde, neden arkeolojik veriler hiç hesaba katılmıyor? Prof. Dr. Şevket Dönmez, Türkler’in anayurdunun-atayurdunun, bizi Moğollar’la akraba gösteren Batılı kaynaklara göre şekillendirildiğini anlatıyor. Türklerin kökeni Uzak Asya’da değil, hemen Hazar’ın doğusundaki Turan, sonrasında Türkistan ve Maveraünnehir olarak adlandırılan bölgede. 

    Türkler, dünya tarihinin ayrıcalıklı “başkaları”dır. Göçebe kökenleri, konar-göçer yaşam tarzları, savaşçı karakterleri, çobanlıkları ve avcılıkları ile kendilerinden korkulan, ancak saygı da duyulan bir toplumdur. Bu durum kendini “Gog ve Magog” veya “Yecuc ve Mecuc” gibi ulaşılamaz ve anlaşılamaz kutsal kitap toplumlarının Türkler’le ilişkilendirilmesiyle de kendini gösterir. 

    İlk ya da erken Türkler’in Altaylar’da, özellikle Doğu Altay’da göçebe bir hayat tarzı ile ortaya çıktıklarını ve çoban kültürüne sahip insanlar oldukları ileri sürülmüştür. Batı kökenli tarihçi ve türkologlarca kurgulanan, buna karşın hiçbir arkeolojik kanıt ve bulgu ile desteklenmeyen bu görüş, Türkler’in ilk anayurdunu belirleyici ısrarlar taşıdığından bilimsel hafızamızda önemli bir yer kaplamıştır. 

    F. W. Radloff, A. Vámbéry, R. Grousset ve V.V. Barthold gibi Batı kökenli türkologların Türk tarihi, kültürü, antropolojisi ve dili ile ilgili çalışmalarda ilkleri gerçekleştirmesi, günümüze taşınmış olan tartışmaların da temelini oluşturmuştur. Bu seçkin biliminsanlarının Türkler’in ortaya çıktığı ve tarihte göründüğü ilk topraklar olarak Altay coğrafyasını ve özellikle Doğu Altaylar’ı işaret etmeleri pek çok açıdan dikkati çekicidir: “Türkler uygar dünyaya en uzak bölgelerde belirmişlerdir ve mongoloid aileye mensupturlar”. 

    Saka savaşçısı: İlk Türk görüntüsü Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Kral Büyük Darius’a hediye getiren elçi heyetleri ülkelerinin özellikleri ile resmedilmiştir. Saka heyetini krala takdim etmek üzere görevli olan Medli şahıs ile elini tuttuğu Saka savaşçısı arasındaki saç, sakal, göz tipi ve kıyafet farklılığı doğal biçimde yansıtılmıştır. Med kıyafetli görevlinin arkasındaki işaretlenmiş olan hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka savaşçısı Türk topluluklarına ait bilinen ilk görüntüdür. 

    Sarı ırkın bir üyesi olan mongoloid tipteki Türkler’i Moğollarla yakın ve akraba göstermek bu varsayımın olmazsa olmazıdır. Ayrıca, Türkler’in ilk anayurdunun kurgulandığı dönemlerde Altay toprakları Paleolitik Çağ ile Neolitik Dönem gibi erken uygarlık kültürlerinin görülmediği, kilden kapların bulunmadığı geniş bir coğrafyadır. Türkolojinin kurucusu olan Batılıların Türkler hakkındaki görüşleri Fuad Köprülü, Zeki Velidî Togan, Emel Esin, İbrahim Kafesoğlu, Abdülkadir İnan ve Baheddin Ögel gibi önemli türkologlar tarafından uzun yıllar tartışılmış, ancak özellikle ilk anayurt ve ırk konusunda belirli bir görüşbirliği sağlanamamıştır. Buna karşın Zeki Velidî Togan, Altay coğrafyasının Türkler’in ilk anayurdu olduğu hususuna şüphe ile yaklaşmış, Aral Gölü’nün kuzeyi ile Kuzey Hazar kıyılarının Türkler’in en erken tarihleri açısından belirleyici olabileceği noktasında görüş belirtmiştir. 

    Payonkurgan: Özbekistan Özbekistan’da bulunan Payonkurgan yerleşmesinde Türk öntarihi ile ilgili çok sayıda bulgu açığa çıkarılmıştır. 

    Türkolojideki bu gelişmeler eğitim dünyasına doğrudan yansımış, 1930’lu yılların başından itibaren, Türkiye’de tarih öğretiminde Orta Asya Türk tarihine daha geniş yer verilmeye başlanmıştır. Türk Tarih Kurumu’nun 1932’de yapılan ilk kongresinde Yusuf Akçura ve Afet İnan, sundukları bildirilerde Altaylar’ın, Anadolu Türklerinin anayurdu olduğunu savunmuşlardır. Türkiye’de tarih ders kitapları da 1933’ten itibaren bu görüş doğrultusunda yazılmıştır. 

    Özellikle 1950’lerden sonra kimi Türk tarihçiler Türklerin mongoloid tipe dahil edilmesine şiddetle itiraz etmişlerdir. Türk anayurdunu Altaylar’dan Urallar’a doğru, yani batı ve güneybatı bölgeler işaret ederek değiştirme çabalarına girişmişler, bununla birlikte Türkler’in mongoloid aileye ait olduğu görüşünü doğru bulmamışlar, Oğuz Türkünü model alarak beyaz ırkın bir parçası olarak görmüşlerdir. 

    Türkler’i Altaylar’a bağlayan klasik tarih anlayışında Batı’ya yayılış, ünlü “Kavimler Göçü” ile gerçekleşmiştir. Büyük Hun İmparatorluğu’nun MÖ 1. yüzyılda ikiye ayrılmasıyla yerlerinden oynayan bozkırdaki Türk halkları, Hazar Denizi’nin kuzeyinden ve güneyinden Doğu Avrupa’ya, İran üzerinden Kafkasya’ya ulaşmışlardır. Yüzlerce yıl süren bu göçlerin kalabalık Çin nüfusunun baskısı, kuraklık, kıtlık, iç çekişmeler gibi klişe ve klasik nedenleri hep vardır; buna karşın dünya tarihini şekillendiren sözkonusu göçlerin kimliğini oluşturacak hiçbir arkeolojik belge yoktur. Bu çelişki bugüne değin açıklanamadığı gibi, Batılılar’ın “Kavimler Göçü”nü dikkate almayışının da en önemli nedeni olmuştur. 

    2600 yıl önce: iki satraplık MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Perslere bağlı iki satraplık kurulmuştur; Saka Tigrahauda (Uzun-sivri uçlu başlık giyen Sakalar) ve Saka Haomavarga (Haoma içen/yapan Sakalar).

    Türkolojinin 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayıp günümüze ulaşan uzun sürecinde gözlenen büyük tartışmaların içinde, tarih, antropoloji, dilbilim ve tarihsel coğrafya bulunmasına karşın arkeoloji hiçbir zaman yeterince olmamıştır. Bu nedenle Türklerin ilk anayurdu olarak neden Altaylar’ın teklif edildiği, neden bu konuda halen ısrar edildiği ve niçin başka bir bölge düşünülmediği gibi sorular arkeoloji bilimi gözardı edildiği ya da bilinçli olarak kullanılmadığı için yanıtsız kalmış durumdadır. 

    Türkler’in Altaylar’dan yayılma kuramı hususunda dil tartışmalarının çok büyük rolü vardır. 18. yüzyıl ortalarından günümüze kadar süren araştırmalar sonucunda, dilimizin tarihsel gelişimini araştıran biliminsanlarının büyük bir kısmı, Türkçe’yi köken bakımından Altay Dilleri Grubu’na dahil etmişlerdir. Öte yandan 19. yüzyıl sonlarına değin Türkçe, Ural-Altay Dil Grubu içinde değerlendirilirken, araştırmaların ilerlemesi ile Ural dilleri ile Altay dilleri arasında bir akrabalığın bulunmadığı anlaşılmıştır. Yoğun biçimde devam etmekte olan çalışmalarda Altay Dilleri arasındaki köken birliğini şüphe ile karşılayan, hatta Türkçe’nin Altay Dilleri’nin akrabalığı görüşüne karşı çıkan dilbilimciler de bulunmaktadır. 

    Yazı sistemleri Mezopotamya’da MÖ 3200’lerde, Mısır’da MÖ 3100’lerde, yani MÖ 4. binyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Türkler ise Sümerler ve Mısırlılar’dan yaklaşık 3700-3800 yıl sonra yazıya geçmişlerdir. En az Mezopotamya ve Mısır toplumları kadar kadim bir halk olan Türkler’in tarihleri ile ilgili temel sorun, binlerce yıl boyunca kendilerini öz kaynakları ile anlatamamış olmalarıdır. Başka bir deyişle, Türk toplulukları kendilerini Sümerler, Mısırlılar, Assurlar, Babilliler, Fenikeliler, Yunanlılar, Persler, Romalılar ve Çinliler’den binlerce yıl sonra ifade etmeye başlayabilmişlerdir. Bu süreçte Türk toplumları ile ilgili edinebildiğimiz her türlü bilgiyi Çin, Pers, Yunan ve Roma kaynaklarında bulabilmekteyiz. 

    Kabartmalarda tarihsel Türk tipi Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ile seyrek ve düz sakalları, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması, bu insanların göçebe olduğunu göstermektedir. 

    Çeşitli boy ve gruplardan oluşan, bu nedenle de çok sayıda isme sahip Türk grupları hakkında bir de dış adlandırma (eksonim) yoluyla sağlanan bilgiler biraraya gelince, türkolojide büyük bir terminolojik karmaşıklık yaşanmıştır. Çin, Pers, Yunan ve Roma yazılı kaynaklarında geçen onlarca etnik grup adının Türkler’in yaşamış olduğu topraklarla coğrafi uyumu yakalanmış; öte yandan bunların tam olarak hangi boy, topluluk ya da devleti işaret ettiği konularındaki tartışmalar bugüne değin bitmemiştir. Bu bağlamda Türkler’in tarihsel dönemlere MS 6-7. yüzyıllarda Göktürk ya da Orhun Alfabesi olarak bilinen yazıyla geçmiş oldukları, bu tarih öncesindeki yaklaşık 3700 yıllık yazısız uzun sürecin Türk tarihinin protohistoryası, yani öntarih dönemi olarak kabul edilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü öntarih, yazıya geçmiş toplumların yazıyı henüz kullanmayan komşuları hakkında kayıt tutması, bilgi sağlamasıdır. 

    “Türk Öntarihi” kavramı, ilk anayurt sorunun çözümü için yeni bir anahtar oluşturan ve Türk tarih biliminde ilk defa gündeme getirilen arkeolojik bir yaklaşımdır. Bu çerçevede kadim Türk coğrafyasını çevrelemiş olan Yunan, Roma, Pers ve Çin kültürlerine ait yazılı kaynaklar ile arkeolojik bulguların yeni yaklaşımlarla ve cesurca kullanılması, yalnızca Türkler’in anayurt sorununu değil, pek çok konunun da sağlıklı biçimde kamuoyu ve bilimsel platformlarda tartışılmaya başlamasını sağlayacaktır. Bu tartışmalar Türkler’in tarihsel coğrafyasında yer alan ancak Türkler’le ilişkilerine şüpheyle bakılan kültürel ve arkeolojik değerlerin de kimliklendirilmesine olanak sağlayacaktır. 

    Arkeolojik kazılar Özbekistan-Payonkurgan yerleşmesinde Prof. Dr. Kazim Abdullaev uzun yıllar sistematik arkeolojik kazılar gerçekleştirmiştir. 

    Pers arkeolojik bulguları ile yazılı belgeleri ilginç bir biçimde bugüne değin Türk tarihinin yazılmasında, Türk tarihsel coğrafyasının çalışılmasında ve 

    Türk olabileceğini düşündüğümüz bazı toplumların etnik kimliklerinin belirlenmesinde kullanılmamıştır. Oysa ki İran coğrafyasındaki arkeolojik bulguların önemli bir kısmı, ülkenin kuzeydoğusundaki uçsuz bucaksız geniş topraklarda binlerce yıldır yaşayan ve göçebe olan halklara doğrudan atıf yapmaktadır. Uzun tarihsel sürecin Ortaçağ başlangıcında İran, kuzeydoğusunda Türk topluluklarının yaşadığı büyük ve geniş Turan ülkesi ile birlikte anılmaya başlanmış; Persler ve Türkler, İran-Turan coğrafyasının değişken sınırlarında zaman zaman birlikte yaşamışlar, ortak kültürel değerler üretmişlerdir. Firdevsi’nin Şehname’si Pers- Türk mücadelesini İran-Turan coğrafyaları üzerinden anlatan edebi bir eserdir. 

    İran coğrafyasına Avrasya ya da Orta Asya’dan geldiği düşünülen ancak ilk anayurtlarına ait yazılı belge ya da arkeolojik kanıt bulunmayan Persler, tarihteki ilk önemli devletlerini Akhaimenid zümresi ile kurmuşlardır (MÖ 550-330). İlk kralları olan Büyük Kyros, Anadolu ve Mezopotamya seferlerinin yanısıra büyük bir ordu ile Hazar Denizi’nden İndus Nehri’ne kadar olan bölgede yaşayan göçebe halkalarla yedi yıl süren (MÖ 546-539) zorlu savaşlar yapmış, bugünkü Çin Türkistanı’na (Doğu Türkistan) kadar uzanan bölgedeki Sakaları yenmiş ve bölgede satraplıklar kurmuştur. Büyük Kyros savaş sırasında Saka kralı Amorges’i ele geçirmiş ve onu Pers esirlerin iadesi karşılığında serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Perslerin yönetim sistemi olan satraplıklar eyalet, satraplar ise bugünkü vali konumundaydı. 

    Özbekistan’da toprak heykelcikler Bugünkü Güney Özbekistan’a denk gelen Kuzey Baktriya’da bulunmuş eski Yunan tarzı pişmiş toprak heykelciklerin yüz özellikleri, MÖ 2 yüzyıl ile MS 4. yüzyıllardaki bölge halkının tarihsel Türk tipine olan benzerliğini yansıtmaktadır. 

    Pers kaynaklarında Saka olarak anılan İskitler ise göçebe ve savaşçı karakteriyle eskiçağın sorunlu ve bugüne değin anlaşılamayan toplumlarının başında gelir. Karadeniz’in kuzeyinden Ural Dağları’na değin uzanan coğrafyada yaşamış olan İskitleri, Herodotos uzun uzun anlatmıştır. Göçebe olanların yanısıra “Çiftçi ve Kraliyet İskit Grupları” olduğunu aktaran Herodotos, bu insanların tek bir dil konuşmadığını, onlarla yedi tercüman vasıtasıyla anlaşıldığını belirtmiştir. Bu bağlamda tek bir etnik grup ya da halk olmadığı anlaşılan İskitler’in, en azından yedi dil konuşan yedi ayrı halkın oluşturduğu bir konfederasyon sistemi içinde yer almış oldukları düşünülebilir. 

    Pers kralı Büyük Kyros’un uzun yıllar Saka topraklarında savaşmaya devam ettiği, Hazar Denizi’nin doğusu ile güney doğusunda kurmuş olduğu Parthava (antik Parthiya), Suguda (antik Sogdania) ve Baktraiš (antik Baktriya) satraplıklarından anlaşılmaktadır. Bu stratejik hamleye karşın göçebe akınlarını önleyemeyen Kyros, MÖ 529’da Baktraiš’te göçebe Derbikler’le yaptığı savaş sırasında hayatını kaybetmiştir.

    Kirmanşah yakınlarındaki bir kayalık üzerinde yer alan Behistun Yazıtı’nda, Sakaların, Büyük Kyros’tan bir süre sonra tahta çıkan I. Darius (MÖ 521-486) tarafından bir kez daha egemenlik altına alınmış oldukları anlaşılmaktadır.

    Yunan kaynaklarında İskit, Pers kaynaklarında Saka olarak anılan, coğrafi olarak Doğu Avrupa’dan Doğu Türkistan’a kadar uzanan alanda yaşamış oldukları anlaşılan, ata iyi binen, savaşmayı hayat tarzı yapmış ve çoğunlukla göçebe yaşamayı tercih etmiş bu insanların etnik aidiyetleri konusundaki tartışmalar günümüze değin hararetle devam etmiştir. İskitler’in yaşamış olduğu geniş coğrafyada bugün Macarlar, Bulgarlar, Ruslar, Ukraynalılar, Gagauzlar, Osetler, Dağıstanlılar, Karaçay-Balkar Türkleri, Azeriler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Tacikler ve Uygurlar yaşamaktadır. Sözkonusu bu halkların tarihçilerinin çalışmalarında, İskitler “tarihsel ata” olarak görülmektedir. Bu bakımdan İskit/Saka konusunun günümüzde arkeopolitik bir karşılığı olduğu gözlenmektedir.

    İskitler: Turani değil Avrupai görünümlü Doğu Ukrayna-Solokha’da bulunmuş altın tarak üzerindeki sahnede İskit savaşçılarının bir süvariye saldırısı betimlenmiştir (üstte). Kırım-Kul’ Oba’da bir tümülüste açığa çıkarılmış altın objede eğersiz ata binmiş mızraklı İskit süvarisi tasvir edilmiştir (altta). Sakaların aksine batıda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan İskitler Turani değil, Avrupai görünümlüdür. 

    Antik Batı kaynakları (Yunan-Roma) ile eski Doğu kaynaklarında (Pers-Çin) önemle bahsedilen İskit ve Sakalar’ın aynı insanlar olup olmadığı hususu ise başka bir konudur. Herodotos’un yaşamlarını, kültürlerini ve cenaze törenlerini aktardığı İskitler’in, Sakalar’dan coğrafi olarak ayrı oldukları arkeolojik bulgular ışığında kesinleşmeye başlamıştır. Antik Batı dünyasına yakın olan ve onların eserlerinde anlatılan İskitler’in Doğu Avrupa ve Avrasya’da yaşadıkları; Pers ve Çin yazılı belgeleri ile arkeolojik bulgularında karşılaşılan Sakalar’ın ise Asyalı oldukları artık kesin gibidir. 

    Daha çok Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan ve Karadeniz (Pontos) kolonileri ile ticari ve kültürel bağlantıları olan İskitler’in yaşadığı coğrafyada, kurganlarda yapılan kazılarda, altın ve kıymetli taşlar kullanılarak imal edilmiş çok değerli statü objeleri ile takılar bulunmuştur. Bunlar üzerinde eski Yunan kültür ve sanatının etkileri barizdir. Kıymetli metallerle üretilmiş, kap-kacak üzerine işlenmiş figürlerin yansıttığı göçebe insan tipleri, İskitler’in fiziki yapıları hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler vermektedir. İri yarı görünüşleri, Avrupai yüz tipleri ve gür sakal-bıyıkları ile Doğu Avrupa ve Slav insanlarını yansıtmaktadırlar.

    Bu doğrultuda Pers dünyasında görülen Saka savaşçı tipleri incelediğinde, Avrasya İskitleri’nden çok farklı tiplere sahip figürler görülmektedir. Persler’in siyasi yönetim merkezi olan Şiraz yakınlarındaki Persepolis’in önemli yapılarından Apadana Sarayı’nın kuzey ve doğu merdivenlerinde, Akhaimenid İmparatorluğu bünyesindeki halkları temsil eden 23 heyetin kabulü, kabartma tekniğinde resmedilmiştir. Bu kabartmalarda Saka delegasyonlarını oluşturan insanların fiziksel görünümleri, başlıkları ve kıyafetleri diğer halklarla ve özellikle İran’ın yerel halkları olan Medler ve Perslerle karşılaştırıldığında çok önemli farklılıklar göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması da bir göçebe geleneğidir. 

    Burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, Saka elçilerinin yüz ve sakal özellikleridir. Uca doğru sivrilen yüksek bir başlık giymiş olan Saka elçilerinin gözleri çekik, burunları düz ve sakalları seyrektir. Saka elçisini Kral Darius’un huzuruna götüren Med kıyafetli şahsın sakal ve bıyığı oldukça gür olmakla birlikte, gözleri de çekik değildir. Büyük Kyros döneminden itibaren Perslerle mücadele içindeki Sakalar’ın İran ve diğer halklarla olan fiziksel görünüm farkının ilk defa ortaya çıktığı yer olan Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarının, Orta Asya’nın batısındaki göçebe halkları tanımamız açısından önemi çok büyüktür. 

    Büyük Kyros’un Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakalar’la mücadelesi sonucunda söz konusu bölgede iki satraplık kurduğu bilinmektedir. İran’a daha yakın konumda bulunan satraplık “Saka Tigrahauda” olarak anılmaktaydı. Bunun kuzey ve doğusundaki topraklarda ise “Saka Haomavarga” satraplığı kurulmuştu. Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ve seyrek sakalları, Asya’da yaşayan bu göçebelerin ırksal açıdan Herodotos’un İskitlerinden farklı olduklarına işaret etmektedir. 

    İskit savaşçısı Ukrayna-Chertomlyk’te bulunmuş gümüş amfora üzerinde atıyla birlikte betimlenmiş İskit savaşçısı uzun saçları, gür sakal-bıyığı ve kıyafeti ile doğudaki Sakalardan tümüyle farklıdır, Proto- Slav görünümlüdür. 

    İskit konfederasyonun Asya tarafında ve doğusunda yaşadıkları için “Doğu İskitler” olarak da tanımlayabileceğimiz Saka Tigrahauda ve Saka Haomavarga toplumlarının çekik gözleri ile seyrek sakalları, Hazar Denizi’nin doğusunda ve Aral Gölü’nün güneyindeki halkların etnik özelliklerine detaylı bakmayı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel Türk tipinin hafif çekik gözlü, düz yüzlü, orta sıklıkta bıyık ve sakallı olduğu genel kabul görmüş bir gerçekliktir. Apadana Sarayı’ndaki Saka savaşçı figürlerinin tarihsel Türk tipi ile olan çarpıcı benzerliği bugüne değin gözden kaçmış bir arkeolojik gerçekliktir. Sakalar’ın Türk tipine olan yakınlığı, ülkelerinde yüzyıllar sonra adı duyulacak olan bugünkü Batı Türkleri’nin atası Oğuzlar ile aynı coğrafyaya sahip olmaları ve göçebe yaşam tarzındaki benzerlik, bu savaşçıların Türkler’le olan yakınlıklarının tesadüfle açıklanamayacağına işaret etmektedir. 

    Etnik bir birlikten ziyade siyasi bir bütünlüğü işaret eden İskit konfederasyonun bünyesinde yedi ayrı dile sahip topluluğun varlığı, günümüzde Avrasya ve Orta Asya’da yaşayan pek çok halkın İskitler’le bağlantılı olabileceğini de göstermektedir. Bunlardan biri olan Türkler’in, Herodotos’un İskitlerinden ziyade, Doğu İskitler olarak adlandırdığımız Sakalar’la tarihsel bağları olabileceğini, Pers yazılı belgeleri ve kabartma sanatı temelinde tartışmaya başlamamız gerektiğini düşünmekteyim. 

    Sakalar’ın savaşçılıkları, at kültürü, çobanlıkları ve göçebelikleri dışında Türkler’e yakınlık gösteren diğer bir özelliği ise içkileridir. Saka Haomavarga Satraplığı, “haoma içenler/yapanlar” anlamına gelmektedir. Zerdüşt dininin kutsal bir içeceği olan ve Pers kültüründe derin tarihsel bir geçmişi bulunan “haoma”, bugün dahi içeriği çözümlenememiş keyif verici bir içkidir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde “haoma”ya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yolgöstericiliğini kaybedeceği endişesiyle “haoma” kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bugüne değin içinde haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar olduğu konusunda görüşbirliği sağlanmıştır. Perslerin Zerdüşt dinine tâbi olmayan ve Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakaları “haoma içenler/kullananlar (haomavarga)” olarak tanımlamaları çok anlamlı değildir. Bununla birlikte, kendi içkileri olan “haoma”yı Sakalar’a da atfetmeleri çok büyük olasılıkla başka bir keyif verici içki ile bağlantı kurmuş olabileceklerini göstermektedir. 

    Turani kadın tipleri Güney Özbekistan’da Payonkurgan, Halçayan, Dalverzintepe ve Ai Khanum gibi yerleşmelerde bulunan çekik gözlü, düz yüzlü ve yuvarlak suratlı kadın tipleri Turani görünümleri ile dikkati çekmektedir. 

    Günümüzde kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen ve içerisinde alkol bulunan kımız, geleneksel bir Türk içkisidir. Kımız geleneğini “haoma”ya benzetmiş olan Persler’in, içki kültürü bulunan Sakalar’ı bu özellikleri ile tanımlamış oldukları düşünülebilir. Aynı durumu Herodotos’ta da gözlemlemekteyiz. İskitler’in süt içtikleri konusunda pek çok aktarma yapan Herodotos’un bu bilgisine şüpheyle bakmak gerekmektedir. Gerektiğinde düşmanların kanını içmekten çekinmeyen “barbar İskitler”in süt içmekten ziyade, sütten üretilmiş ve görünümü süte benzeyen bir içkiyi yani kımız tüketmiş oldukları anlaşılmaktadır. 

    Bu değerlendirmeler sonucunda Ortaçağ başlarından itibaren Turan olarak anılacak bölgede yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda Türkler’e fizikî ve kültürel açıdan benzeyen insanların en azından MÖ 6. yüzyıldan itibaren varolduğunu arkeolojik ve yazılı belgeler ışığında söyleyebiliriz. 

    Türkler’le ilişkili Saka topluluklarının varlıklarını izleyebildiğimiz Hazar Denizi’nin doğusu ile güneydoğusundaki topraklar, aynı zamanda Hint-Avrupalı toplumlarla ilgili olarak da günümüzde arkeopolitik tartışmalarının odak noktalarından biridir. Persler başta olmak üzere pek çok Hint-Avrupalı halk, coğrafi olarak Batı-Orta Asya olarak tanımlayabileceğimiz bu toprakları tarihsel anayurt olarak görmektedir. Sözkonusu bölge kuzeyde Aral Gölü ile bu göle akan Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) havzaları ile karakterize olur. Ceyhun, antik Batı kaynaklarında “Oxus”, Seyhun ise “Iaxartes” olarak geçer. Oxus havzası ile Iaxartes’e kadar uzanan topraklar ise “Transoxiana” olarak anılır. Herodotos ile başlayan ve Büyük İskender’in Asya seferi ile zirve yapan bölge, antik Batı tarihi coğrafyasında Parthia, Hyrkania, Sogdiana, Margiana ve Baktria olarak anılmıştır. 

    Bununla birlikte antik Batı kaynaklarında yer alan sözkonusu tarihsel coğrafya aktarımları dikkatle incelendiğinde, filolojik olarak MS 6-7. yüzyıllardan daha erkene taşıyamadığımız Oğuz Türklerinin varlıklarına ait olabilecek bazı hususlar farkedilebilmektedir. Oğuzlar’ın MS 6-7. yüzyıllardan önceki varlıkları ile ilgili gündeme getirilmesi gereken en önemli husus, Amu Derya Nehri’nin antik ismidir. Oxus (Amu Derya) adının Oguz/Oğuz ismi ile olan çok yakın benzerliği eğer tesadüf değilse, çok değerli bir tarihsel coğrafya eşleşmesidir. Büyük İskender’in Asya seferinden önce Sakalar’ın yaşadığı coğrafyanın bu en önemli nehrinin ismi noktasında yakalanan Oğuz kelimesinin tarihsel izi, zayıf da olsa filolojik temeldeki tarihsel bir bağlantıya işaret ediyor olabilir. Bu bağlamda Oguz/Oğuz isminin tarihte geçtiği ilk kelime olan Oxus, Oğuzlar’ın antik dönemdeki atalarının varlıklarına ait filolojik bir kanıt olarak çok değerlidir. 

    Bununla birlikte bazı dilbilimcilerin dikkati çektiği eski Mezopotamya yazılı kaynakları da önemlidir. Assur yazılı belgelerinde İskitler’i tanımlayan Ashguz/Ishguz adlandırmasının Oğuz ile olan benzerliği, İskit/Saka-Oğuz tarihsel bağlantısı için dikkate alınması gereken filolojik bir kanıttır. Bütün bu veriler, Batı-Orta Asya’da farklı zamanlarda tarihe kaydedilmiş Sakalar ile Oğuzlar’ın aynı insanlar olabileceğini, Türk Öntarihi’nde Sakalar’ın Proto-Oğuzlar olarak isimlendirilebileceğini kanıtlamaktadır. 

    Büyük İskender’in MÖ 334’de başlayan Asya Seferi ile Hellenizm kültürü etkisine giren Saka Tigrahauda, Saka Haomavarga, Parthava, Suguda ve Baktraiš satraplıklarında Batı tarzı heykelcikler üretilmiştir. Bugünkü Güney Özbekistan’a denk gelen Kuzey Baktriya bölgesinde Prof. Dr. Kazim Abdullaev’in yaptığı arkeolojik araştırmalarda değerlendirilen kilden yapılmış eski Yunan tarzı heykelciklerin antropomorfik özellikleri, Hellenistik Dönem (MÖ 2 yüzyıl – MS 1. yüzyıl) ve sonrasındaki (MS 2-4. yüzyıllar) bölge halkının antropolojik görünümleri hakkında önemli bulgular sağlamaktadır. Payonkurgan, Halçayan, Dalverzintepe ve Ai Khanum gibi yerleşmelerde bulunan çekik gözlü, düz yüzlü ve yuvarlak suratlı kadın tipleri ile çekik gözlü ve bıyıklı erkek tipleri Turani görünümleri ile dikkati çekmektedir. Bölge siyasi olarak Hellenistik krallıklardan sonra Partlar ile Kuşanlar’ın egemenliğine girmiş olmasına karşın, halkının tarihî Türk tipindeki insanlardan oluştuğu bu önemli arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. 

    İskit okçuları Kırım-Kul’ Oba’da bulunmuş altın objede simetrik olarak tasvir edilmiş iki İskit okçusu görülmektedir. Değerli ve eşsiz İskit objelerinin nasıl üretilmiş olduğunu saptamak amacıyla eserler üzerinde üç boyutlu lazer tarayıcılarla ileri görüntüleme çalışmaları gerçekleştirilmektedir. 

    Sonuç olarak, Türk topluluklarına aidiyeti kesin olarak saptanabilen en erken arkeolojik bulgular, Hazar Denizi’nin batısını oluşturan Amu Derya ve Sir Derya nehirlerinin bulunduğu Batı-Orta Asya’dan gelmektedir. Pers kaynaklarındaki Saka Tigrahauda ve Saka Haumavarga topluluklarının arkeolojik görüntüleri, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlikler göstermektedir. Sonrasında Hellenistik ile Part ve Kuşan dönemlerine tarihlenen pişmiş toprak heykelciklerin antropomorfik özellikleri, Saka savaşçılarında yakalanan antropolojik karakteri devam ettirir niteliktedir. MS 6. yüzyıldan itibaren bölgedeki varlıkları kanıtlanmış olan Oğuzlar’ın özellikle Sakalar’la olan tarihsel bağları, MÖ 6. yüzyıldan bugüne uzanan bütünsel bir Türk toplumları coğrafyasına işaret etmektedir. 

    Türklerin ilk anayurdunun Altaylar olarak teklif edilmesinde, Türk topluluklarının Altaylar’dan güneye ve batıya yayılma kuramının temelinde bazı dilbilim verileri ile tartışmalı Çin kaynakları dışında hiçbir güçlü bulgu yoktur. Batılı türkologların Türkler’i uygar dünya dışına itme çabalarının gözlendiği Altay kuramı, arkeolojik bulgularla desteklenmediği sürece tartışılmaya mahkum gibi görünmektedir. Batı-Orta Asya’da tarihsel süreç içinde görülen Anav, Afanasyevo ve Androvo gibi boya bezemeli çanak-çömleklerle karakterize olan kültürler ise, Önasya’daki çağdaşları olan Halaf ve Obeid gibi yayılmacı güçlü kültürlerle ilişkili gibi görünmektedir. 

    Bu bağlamda bugünkü Türk topluluklarının tarihsel ve kültürel bağlantıları olan en eski coğrafyanın, Eskiçağ’da İranlılar’ın “Saka Ülkesi”, Ortaçağ’da Turan, sonrasında Türkistan, Arapların ise Maveraünnehir dedikleri Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklar, yani bilinen ilk anayurt veya ata yurt olduğunu düşünüyorum.

  • St. Petersburg’da Zeki Velidî Togan

    St. Petersburg’da Zeki Velidî Togan

    St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde türkolog Zeki Velidî Togan’ın bir büstü, Türkoloji Çalışmaları Merkezi’nin içinde de bir müze bulunuyor. Burada Zeki Velidî Bey’in doğduğu Küzen köyündeki müzede bulunan resim ve mektupların kopyaları ile Başkurdistan hükümetinin Petrograd’a gelişini gösteren fotoğraf ve belgeler sergileniyor.

    Karşımdaki genç adam ahenkli bir İstanbul ağzıyla “Merabalar Memet Bey” diyordu. Kendisi ela gözlü açık tenli idi ama, bildiğim Türkiye’li türkologlar arasında böyle biri yoktu. Bulunduğumuz yer ise St. Petersburg idi. Konuştuğu kişi, eski Türk dili alanında öncü çalışmaları ile tanınan Prof. Mehmet Ölmez’di. Mehmet Bey bizzat gelememiş, video yoluyla bildirisini veriyordu. Oturum, yazıt çalışmalarını dolayısıyla türkolojideki en son gelişmeleri ele alıyor, son yıllarda keşfedilmiş yazıtların yeni okunuşları veya çevirileri bu oturumda dile getiriliyordu. Dilci olmayan bizlere, sanki fırından taze ekmek çıkıyormuş gibi bir hisle oturumu izlemek kalıyordu.

    Asya Müzesi’nin kuruluşunun 200. yıldönümü vesilesi ile yapılan bir toplantıda idik. Asya Müzesi daha sonra Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı Şarkiyat Enstitüsü adını almıştır. Orta Asya tarihi ile, özellikle İslâmi devirlerle uğraşanlar için paha biçilmez elyazmalarının bulunduğu bir hazine niteliği kazanmış olan bu kurum, halen Asya Müzesi Doğu Yazmaları Enstitüsü adını taşımaktadır. Toplantı aynı zamanda Sergey G. Klyaştornıy’nin 90. doğum yılı anısına da yapılıyordu. Yakında Bozkır İmparatorlukları adlı eseri Türkçe çevirisi ile raflarımızda yer alacak olan bu bilgin, Rusya’nın türkoloji alanında yetiştirdiği ve bugünkü tabirle hocaların hocası olan bir türkolog. 

    Katılanlar ya türkolog ya mongolistti. Bu arada selis İstanbul Türkçesi ile beni şaşırtan kişinin adının N.N. Telitsin olduğunu öğrendim. 1835’te St. Petersburg Üniversitesi’nde kurulmuş olan türkoloji bölümünün başkanı idi. Kendisi yılda iki kere türkoloji toplantıları düzenlediklerini söyledi. Başında bulunduğu bölüm ise dünyaca meşhur türkologların, örneğin Orhun Yazıtları incelemeleri ile tanınan Malov gibi değerli hocaların mezun oldukları ve ders verdikleri yerdi. Eski ve yeni Türk dilleri yanında Arapça ve Farsça da öğretiliyor, öğrenciler Türkiye’ye gelip TÖMER’de derslere katılıyorlardı. Sözkonusu oturum sırasında türkolog ve sinologların beraberce sunduğu bir bildiri ile Tunyukuk anıtında evvelce isim zannedilen bir sözcüğün aslında Çince’den gelme bir unvan olduğunu gördük. Kısacası burada yapılan çalışmalar sadece dilcileri ilgilendirmiyor, tarihçiler için de birçok yenilikler sunuyordu. 

    St. Petersburg Devlet Üniversitesi bu ziyarette benim için sürprizlerle dolu oldu. Katıldığım bu toplantı vesilesi ile Şarkiyat Fakültesi’nin ikinci avlusunda bulunan babam Zeki Velidî Togan’ın büstünü görmek istemiştim. Aynı heykeltraşın yaptığı diğer bir büst Vezneciler’de eski Türkiyat Enstitüsü’nün yanındaki parkta bulunuyor. Başkurdistan’ın başkenti Ufa belediyesi ile Fatih Belediyesi arasındaki faaliyetler çerçevesinde buraya konmuştu. St. Petersburg’dakide, türkoloji çalışmaları merkezinin avlusunda bulunuyor. Her iki büstün de benzer konumda olduğunu öğrenecektim bu ziyaretle. Şarkiyat fakültesinin 5. katında “A. Z. Validi” adını taşıyan Türkoloji Çalışmaları Merkezi’nin içinde bir de müze, daha doğrusu müzecik varmış. Biz gittiğimizde müzede ders yapılıyor, Türkçe öğretiliyordu. 

    Merkezdeki koridorun iki tarafında resimli panolar sergileniyor. Bir tarafta Zeki Velidî Bey’in doğduğu Küzen köyündeki müzede bulunan resimlerin ve mektupların kopyaları, diğer tarafta da devrimden sonra kurulan Başkurdistan hükümetinin iki piyade ve iki süvari alayı şeklinde o zamanki Petrograd’a gelişlerini gösteren resimler ve belgeler bulunuyordu. Hatıralar adlı eserinde babam bu seferi ayrıntıları ile anlatıyorsa da, fotoğraflar o günleri canlı olarak yansıtıyordu. Bütün bunlar babamı St. Petersburg tarihi içinde rol almış bir kişi olarak da görmemi sağladı. Demek ki insanın çok yakından bildiği kişileri bile farklı açılardan görmesi kendi varlığını da zenginleştiriyormuş. “Ben tarihçiyim, dilcilik meselelerini anlamam” demeden açımızı geniş tutalım.

  • Batılının ‘pasta’sı, soframızın makarnası

    Batılının ‘pasta’sı, soframızın makarnası

    Eski Yunan ve Roma devirlerinden bu yana bilinen, bir zamanlar yoksul yiyeceği iken giderek incelip çeşitlenen makarna, dünya dillerinde genel olarak “pasta” ismiyle anılıyor. Bizde de çok sevilen, ama ancak ana yemek yanında sunulan, çok fazla pişirilip hamurlaştırılan ve çeşitli soslarla zenginleştirmeyi pek bilmediğimiz bir yiyeceğin tarihi. 

    Biz makarna diyoruz ona. Dünyada ise İtalyanların verdiği genel isimle “pasta” olarak anılıyor. Aslında makarnanın geçmişinin ne kadar gerilere uzandığını kimse tam bilemiyor. Öncelikle çok basit malzemeler ile yapıldığından, ikinci olarak çoğunlukla tarih boyunca her yerde yoksul yemeği olmasından, üçünü olarak yazılı kayıtlarda pek yer almamasından dolayı makarnanın geçmişi kesin olarak bilinmiyor. 

    Eski Yunan’da makarnanın atası sayılabilecek “laganon” ve “itria” diye adlandırılan yemekler var ama, bunlar daha çok fırınlanan yassı, mayasız ekmeklere benziyor. Daha sonra Romalıların hamuru şerit olarak kesip hazırladıkları “lagani” çıkıyor karşımıza; bunun da haşlanarak hazırlanıp hazırlanmadığı konusunda bilgimiz yok. Hâlâ tartışma konusu olsa da Caere’de bulunmuş, MÖ. 4. yüzyıla ait bir Etrüsk rölyefinde yüksek kenarlı bir tahta zemin, oklava, un serpmeye yarayan bir torbacık ve kenarları fırfırlı, hamuru kesmeye yarayan bir alet görülüyor. Konu şu ki, ekipman makarna benzeri bir şeyler yapmaya yarasa da, bugünkü gibi kaynatılarak pişirildiğine dair bir kanıt yok. 

    Bir ipucu Akdeniz’in doğusundan geliyor. “Lagani” ve “itria”nın kaynatılarak hazırlanmış olabileceğine dair bilgiler 5. yüzyılın sonunda yazılmış Kudüs Talmudu’nda yer alıyor. Burada mayasız hamurun kaynatılınca helal sayılıp sayılmayacağı tartışılmış. Belki de hamurun kaynatılarak yenilmesi, Roma’nın doğusunda başlamış bir yenilik olarak sonradan dünyaya yayıldı. 

    Napolili makarnacılar Saverio della Gatta’nın 19. yüzyılın başlarında Napoli’nin “makarnacıları”nı betimleyen bir resmi. 

    10. yüzyıl eski İran mutfağına ait tariflerde, incecik açılıp, şeritler halinde kesilerek et suyunda kaynatılan hamur tarifi var. Buna “kaygan” anlamına gelen “lakşa” ismi verilmiş. Sözcük İbranice’ye oradan da Yidiş diline “lokshen” olarak geçmiş. 13. yüzyıl kayıtlarında Endonezya’da “laksa” olarak zuhur etmiş. İran mutfağında “ravioli” benzeri yemeklerden bahsedilirken, Arapça metinlerde “itriyah” adıyla anılan şerit şeklinde kesilip kurutulmuş ve dükkanlarda satılan hamurdan bahsedilmektedir. İlk defa 13. yüzyılda ismine İran mutfağına ait tariflerde rastlanan “reşteh” (erişte) ise hâlâ bu isimle anılmaktadır. Bu dönemde Avrupa’da makarnaya benzer herhangi bir yemekten bahseden bir kaynağa henüz rastgelinmemiş. 

    12. yüzyıla geldiğimizde Arap coğrafyacısı El İdrisi, Sicilya-Palermo’da rastgeldiği ve halkın “tria” dedikleri şerit şeklinde hamurlardan bahsediyor. Bu sözcük her ikisi de Sicilya’yı işgal etmiş olduğu için Yunanca “itria” veya Arapça “itriyah”dan gelmiş olabilir diye not düşmüş. 

    Makarna üretimi 14. yüzyıldan itibaren yazılı kaynaklarda sık sık geçmeye başlayan makarna, rönesansa gelindiğinde ticarileşmeye başladı ve giderek endüstriyel bir gıda halini aldı. İngiltere’de ve İtalya’da (altta) makarna fabrikaları, 20. yüzyıl. 

    Avrupa’nın içlerine doğru gidildiğinde Cenova şehir kayıtlarında 1279 tarihli Ponzio Bastone isimli bir adamın miras kayıtlarında “bir sepet makarna” (bariscella piena de macaronis) kaldığını görüyoruz. Belli ki kuru ve dayanıklı bir yiyecek olarak miras kaydına girmiş. Başka bir kanıt olmasa da bu bile tek başına Marco Polo’nun makarnayı Çin’de görüp İtalya’ya getirdiği mitini boşa çıkarıyor. Marco Polo, Venedik’e 1278’de dönmüştü. Ya Ponzio bir trend öncüsü idi ya da makarna çok daha önceden biliniyordu. 

    Bundan sonrasında çok sayıda makarnadan bahseden yazılı kaynaklara denk gelmeye başlıyoruz. 1351’de Bocaccio Decameron’da peynir dağlarından aşağı makarna yuvarlayan fantastik Bengodi halkından bahsediyor. 14. yüzyılda Prato’lı bir tüccar olan Frencesco di Marco’nun mektuplarında domuz kıyması, yumurta, peynir, maydanoz ve şeker ile doldurulan “ravioli”den bahsedilmiş. Platina’nın 1475 tarihli de Honesta Voluptate isimli eserinde, “babamız duası okuyana kadar” pişen kolay bir yemek olarak çeşitli makarna tariflerine yer verilmiş. 

    1533’te Mediciler’in kızı Caterina ile geleceğin kralı II. Henry’nin düğününde, gelinin beraberinde gelen aşçılar, biri etsuyunda pişmiş peynirli, diğeri tereyağı, bal, safran ve tarçınla hazırlanmış iki türlü tatlı makarna servis etmişler. 

    Ortaçağ ve Rönesans dönemine gelindiğinde artık makarna üretimi ticarileşmiş, loncalar, üretim standartları ve fiyatı sabitleyen narhlar ile koruma altına alınmıştı. En büyük üreticiler Sicilya, Sardinya ve Cenova gibi limanları olan yerlerde idiler. Birçok hamur karma, açma ve kesme aleti icat edilmişti. Üretim arttıkça diğer Avrupa ülkelerine de buralardan makarna ihraç edilmeye başlandı. Buğday üretimi yetişmeyince, Ukrayna’dan Azak Denizi kenarındaki Taganrog üzerinden buğday ithal edilir oldu. Uzun süre “pasta di Taganrog” ibaresi makarnanın kaliteli buğdaydan yapıldığını ifade etmiştir. 20. yüzyıla dek Rusya başta gelen buğday tedarikçisi ülke iken, 1898’de Rusya’dan gelen tohumlar ile Kuzey Dakota’da kaliteli “durum buğdayı” yetiştirilmeye başlandı. Rus Devrimi ve 1. Dünya Savaşı ile kesintiye uğrayan makarna ikmali, Amerikalıları başlarının çaresine bakmaya zorladı. Bugün bile ABD’nin makarnalık buğday üretimi Dakota eyaletinde yapılmaktadır. Bugün ABD, İtalya’nın ardından en çok makarna üreten ikinci ülke konumundadır. 

    Mussolini’nin yükseldiği iki dünya savaşı arasındaki dönemde, siyasal rakipleri halkı korkutmak için Duçe’nin makarnayı yasaklayacağı yönünde dedikodular yaymışlar. Güya Mussolini, İtalyan halkının yoksul halinden makarnayı sorumlu tutmaktaymış! Yasaklamak şöyle dursun, Mussolini geniş çaplı bir tarım programı ile buğday üretimini kendine yeter bir hale getirmeye çabalamış ama başarılı olamamış. Kuzeyde, Lombardiya bölgesinde geniş çaplı ekim yapılmasından bir tek Napoli makarna endüstrisi zararlı çıkmış; üretim kuzeye kaymış. 

    Ülkemizde ilk makarna fabrikası Hasan Tahsin Piyale tarafından “Türk Makarna Fabrikası” adıyla 1922’de İzmir’de kuruldu. 10 kişinin çalıştığı fabrikanın günlük 660 okka (846 kg) üretim kapasitesi vardı. Yenilikleri seven Hasan Tahsin Bey, ilerleyen yıllarda İtalya’dan makarna kalıpları getirerek ürün çeşitlerini arttırdı ve 1930’da İzmir Alsancak’ta 2.000 okka (2.564 kg.) günlük kapasiteli yeni bir fabrika kurarak üretime burada devam etti. Bugün Türkiye, 22 fabrikada çalışan 3500 kişi ile 154 ülkeye 1 milyon tondan fazla ihracat yapıyor ve İtalya, Amerika, Rusya ve Brezilya ile birlikte bu alanda ilk beşe giriyor. Ancak İtalyanların kişi başı 26 kilosuna karşın, Türkler 8.5 kilo makarna tüketiyorlar. Makarna bizde de çok sevilen, ama ancak ana yemek yanında sunulan, çok fazla pişirilip hamurlaştırılan ve çeşitli soslarla zenginleştirmeyi pek bilmediğimiz bir yiyecek. 

  • Film festivalinde yine ustaların tarihi var

    Film festivalinde yine ustaların tarihi var

    İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın 100. yaşı Türkiye’den usta yönetmenler ve sinemaseverler tarafından kutlanıyor. Festivalde üç büyük isim, sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, yazar Yaşar Kemal ve sinemacı Duygu Sağıroğlu belgeselleriyle anılıyor, anlatılıyor. 

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen Türkiye’nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, Nisan’da 37. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Bu yıl 6-17 Nisan tarihlerinde düzenlenen festivalde yerli ve yabancı 198 uzun metrajlı ve 12 kısa film etkinlik programında yer alıyor. Festivalde filmlerin yanısıra Türkiye ve dünya sinemasının usta sinemacılarıyla söyleşiler de gerçekleştiriliyor. Ayrıca festival kapsamında 13. kez düzlenen “Köprüde Buluşmalar” ortak yapım platformu sayesinde Türkiye’den ve komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristlerle, uluslararası sinema profesyonelleri bir araya geliyor. 

    Farklı kategorileriyle zengin bir içeriğe sahip olan festival programında Türkiye tarihinin en değerli ve en önemli isimlerinden üç çınarın portrelerini anlatan üç farklı belgesel özel gösterimlerle festival izleyicisiyle buluşuyor. Bu kapsamda dünyanın en önemli sümerologlarından 104 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ, yönetmen, sanat yönetmeni, senarist ve eğitimci Duygu Sağıroğlu ve dünyaca ünlü yazar Yaşar Kemal’in hayatlarını anlatan belgeseller gösterilecek. 

    Festivalin dikkati çeken kategorilerinden bir tanesi de Bergman’ın doğumunun 100. yılı için hazırlanan özel bölüm. 1944’ten 2003’e kadar uzanan 59 yıllık sinemacılık kariyerinde 45 uzun metraj ve 170’in üzerinde tiyatro oyunu yöneten, ayrıca birçok senaryoya imzasını atan İsveçli yönetmen, çağdaş sinemanın önde gelen ustalarındandı. Aile, ölüm, inanç gibi yaşamın en temel ve üzerinde en çok düşünülen konularını filmlerinde işleyen yönetmen, bu yıl festivalde kendisine ayrılan “Bergman 100 yaşında” özel bölümüyle anılıyor. Türkiye’den 10 yönetmen, Bergman’ın kendilerini en çok etkileyen filmlerini seçti. Yönetmenler kariyerlerini ve sinemasal yaklaşımlarını etkileyen bu filmlerin İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimlerini bizzat sunacaklar. Reha Erdem “Sessizlik”i, Yeşim Ustaoğlu “Güz Sonatı”nı, Semih Kaplanoğlu ise “Kış Işığı”nı anlatacak. 

    Festivalde Bergman’ın 100. yaşı anısına Türkiye’den 10 yönetmen usta sinemacının 10 filminin özel gösteriminde filmleri anlatıyor. 
  • Aziz Nesin: Müstesna bir yazar, bir düşünce ustası

    Aziz Nesin: Müstesna bir yazar, bir düşünce ustası

    Onunla ilk defa 50’li yılların sonunda Akbaba dergisinde karşılaştım. Yaptığım karikatürleri beğenmemiş, “espri mi bu yani” demişti. Beni engellemesiyle hayat çizgime yeni bir yön veren Aziz Nesin zamanla “Aziz Abi” ve dostum oldu. 60’lı, 70’li yılların unutulmaz anıları… 

    Akşehir’de hatıra fotoğrafı 

    Aziz Nesin, eşi Meral Çelen ve şair-yazar Sunullah Arısoy ile birlikte Akşehir’deki Nasrettin Hoca türbesini ziyaret ediyor. 

    Küçüklüğümde çocuk dergileri kadar mizah dergilerine de düşkündüm. Gazetelerden karikatürler keserdim. 1946 yılı olmalı; Buca Ortaokulu’nda yatılı öğrenci olarak okurken Markopaşa çıkmaya başlamıştı. Çıkaranların başında Sabahattin Ali vardı. Babamın Sabahattin Ali ile ilgili uzun süreli dostluk anıları bulunuyordu. Okuyunca da tiryakisi olmuştum. Okuduktan sonra da katlar, yatakhanedeki dolabıma koyardım. 

    Okulda başka şubeden bir arkadaşım vardı. Biraz öne çıkmayı seven, çokbilmiş bir arkadaştı. Yatılı öğrencilerin çalışma saatlerinde sınıflarımız birleştirilirdi. O arkadaş elimdeki dergiyi görünce. “Niye okuyorsun bunu” dedi bana. “Hoşuma gidiyor, güldürüyor beni” dedim. Arkadaşım işaret parmağını bana doğru uzatarak “Unutma ki dostum, zehri hiçbir zaman teneke kupa ile sunmazlar, altın kupalarla sunarlar” dedi. Bacak kadar çocuklarız. Bu kadar fiyakalı bir lâfı nereden bulup da söyledi, şaşıp kaldım. Hani “şeytan bunun neresinde” diye bir türkü var ya, ben de şu Markopaşa’nın neresinde zehir var diye baktım baktım, bulamadım. Bu arkadaşım, ilerde TRT Genel Müdürü olan Cengiz Taşer idi. Her neyse, demem o ki Aziz Nesin’in yazılarıyla ilk kez o çağda tanışmıştım. 

    Aziz Nesin’den Hoca’ya saygı Aralarında yüzyıllar vardı; ama ikisi de Türk mizahının büyük isimlerindendi. Aziz Nesin, Nasrettin Hoca türbesine saygı ziyaretinde. 

    Lise çağlarında zamanın karikatüristlerini izleye izleye heveslendim, ben de çizmeye başladım. 1955’te İstanbul’da Umum Fotoğrafçılar Derneği’nin kâtibiyim. Çizdiklerimi Tef dergisinde Altan Erbulak’a göstermiştim. O da bana “İnsanları Karagöz figürü gibi hep profilden çizmişsin. Onlara biraz derinlik katalım” dedi; çizgilere nasıl perspektif ekleneceğini gösterdi. Yelpaze adında bir resimli roman dergisi vardı. Tek bir sayfasını da mizaha ayırmışlardı. Tuttum, oraya bir karikatürümü gönderdim; hemen basıldı. Ondan cesaret alarak, en kıdemli mizah dergisi Akbaba’nın yolunu tuttum. Yazıişleri müdürü Selâmi Münir Yurdatapan idi. Karikatürlerimden üç tanesini alıkoydu. Hemen o hafta üçü birden yayımlandı. Derginin Klodfarer Caddesi’ndeki idarehanesine koştum. Selâmi Bey’in odasına iki koridor dolaşılarak ulaşılıyordu. Hazret beni karşısında görünce ayağa kalktı. “Gel benimle” dedi “önce patronu bir ziyaret edelim.” Koridorları yeniden dolaşıp ön taraftaki Yusuf Ziya Ortaç’ın odasına götürdü. 

    ‘Aziz Abi’ 

    Aziz Nesin’in çok beğendiği, “kendisini olduğundan genç gösteren” kareler. 

    Selâmi bey patronuna “o çocuk geldi” dedi ve beni öne sürdü. Patron da tam patron ha! Kelli felli bir adam. Beni karşısına aldı, önce sorguya çekti. Kimmişim, nereliymişim, nerede yetişmişim gibi sorular. Sonra arkasındaki kasayı açtı, aralığından bir zarfa bir şeyler koydu, bana uzattı. “Al bunu cebine koy bakalım” dedi; “yeni işlerini bekliyorum” sözüyle beni uğurladı. 

    Selâmi Bey’in odasına döndüm. İlk sorusu “kaç para verdi” olmuştu. “Bilmiyorum ki” dedim. Zarfı açtık, içinden 18 lira çıktı. Kıdemli yazıişleri müdürü “En yüksek barem. Turhan’a filân da bunu veriyor” dedi. Sonra bir ağabey edasıyla bana karikatür çizmeye devam etmem nasihatini verdi. “Buraya gelenlerin hiçbiri geldikleri gün senin kadar güçlü değildi” sözleriyle beni yüreklendirdi. Yusuf Ziya’nın elinden aldığım para, benim basın organlarından aldığım ilk telif ücretiydi ve o bakımdan manevi bir değeri vardı. 

    Aradan bir süre daha geçmişti. Bir miktar karikatür çizmiştim. Çoğu yazısız, tezatları yansıtan işlerdi. Akbaba idarehanesine gittim. İlk koridorun başına bir masa koymuşlar, arkasında bir adam oturuyor. “Karikatürlere artık bu bey bakacak” dediler. Ben karşısında sigaya çekilmiş gibi ayakta duruyorum. Her bir karikatürümü eline aldıkça dudak büküyor. “Espri mi yani bu” diyor, “çocukça” diyor, “basılacak şey mi bu” diyor, daha neler… Adam beni ezdikçe eziyor. Masanın bloke ettiği koridoru aşabilsem beni yüreklendiren Selami Münir’e ulaşabileceğim. Arkamı dönsem bana “yenilerini bekliyorum” diyen Yusuf Ziya Bey’in kapalı kapısı karşımda. Ama, nafile. Kırık bir yürekle ve moral çöküntüsü ile binadan ayrılıyorum. 

    Bilgi Kitabevi’nde 

    Aziz Nesin, Ankara’daki Bilgi Kitabevi’nin sahibi Ahmet Küflü ile birlikte. Zarfa koymaya çalıştığı ise Sağdıç’ın çektiği fotoğrafların kontakt kopyaları. 

    O gün beni karikatür çizmekten soğutan, bu meslek dalından uzak kalmama neden olan kişi kimdi biliyor musunuz? Aziz Nesin. Hapisten yeni çıkmış, Yusuf Ziya ona iş vermiş. Ama iktidardan çekindikleri için yazılarında henüz adını kullanamıyorlarmış. Tutuklamalı ve hapisli yılların etkisiyle kahırlı günler yaşamaktaydı herhalde. 

    Neyse, bundan birkaç ay sonra Hayat mecmuası çıkmaya başladı. Beni de hemen fotomuhabiri olarak kadroya aldıkları için fazla yara almadım. Dergimizin idarehanesi kaderin bir cilvesi olarak aynı sokakta, Akbaba ile karşı karşıyaydı. 

    Bu yazının konusu, beni engellemesiyle hayat çizgime yeni bir yön veren Aziz Nesin’in zamanla nasıl “Aziz Abi” haline geldiğinin öyküsüdür. 

    Akşehir’deki Nasrettin Hoca Festivali’nin ilklerinden biriydi. 60’lı yılların başı. İstanbul’dan Aziz Nesin, Ankara’dan da Sunullah Arısoy ile ben davetliydik. Bir hafta süreyle biraradaydık. Ben tabii Türk mizahının geleneksel büyük ustası Nasrettin Hoca’nın türbesi ile onun ahir zaman temsilcisini biraraya getiren bir dizi fotoğraf çektim. 

    O bir hafta, birbirimizi iyice tanımamıza vesile oldu. Aziz Nesin bu kez espriler yapan, etrafındakileri güldüren, neşeli bir adamdı. Hatta Sunullah Arısoy’un diş ağrısı tutmuştu. Onu Aziz Abi ile dişçiye götürdük. Hastamız dişçi koltuğunda. Aziz Nesin durmadan espri üzerine espri patlatıyor. Sunullah Arısoy sonunda “Allahaşkına şu şakalara biraz ara ver abi; gülmekten ağzımı doğru dürüst açamıyorum” demek zorunda kaldı. 

    Ankara’da en çok uğradığım yerlerden biri Bilgi Kitabevi. Tanımış olanlar anımsarlar. Sahibi Ahmet Küflü, hatırı sayılır derecede aksi bir kişiydi. Müşteri olarak ona masumane bir soru sorduğumda beni terslemişti. Neyse ki kadim dost Tarık Dursun sayesinde resmen tanıştırılmış ve daha sonra canciğer olmuştuk. Küflü, yayınevi kurup kitap yayımlamaya başlayınca ilk 100 kitabının kapaklarını yapmak bana kısmet olmuştu. O zamana kadar bizde kitaplar ya düz bir kapak ile ya da ta İhap Hulusi’den, Münif Fehim’den kalma alışkanlıkla bir illüstrasyon üzerine kitabın adı yazılarak çıkarılırdı. Henüz grafik sanatçılarımız yetişmemişti. Benim içimde daima yapılmamış, ama yapılabilir işlerden örnek göstererek öncülük etmek gibi bir dürtü olagelmiştir. Bilgi Yayınlarında bunu denemiş, denilebilir ki bir ölçüde İstanbul kitap piyasasını da etkilemiştik. 

    O sıralarda Ahmet Küflü, Aziz Nesin ile kitaplarını basmak üzere anlaşmış. Önümüze gelen ilk kitaplardan biri Yeşil Renkli Namus Gazı idi. Yazarı Aziz Nesin, konusu da mizah olunca, kapağın karikatürsel çizgilerle ifade edilmesinin daha uygun düşeceğine karar verdim ve o biçimde yaptım. Kitap yayımlandı. Piyasaya sürüleceği gün Aziz Abi Ankara’ya geldi. Kapağı yapanın ben olduğumu öğrenince, “Bravo Ozan, sembolizmana bayıldım” dedi. O akşam Ahmet Küflü bize bir ziyafet çekti. Kitabın ilk baskısının çıkışını birlikte ıslattık. Tabii ona sekiz-dokuz yıl önce karikatürlerini beğenmeyip moralini bozduğu, çizmekten soğuttuğu çocuk olduğumu anımsatmadım! 

    Karagöz seminerinde Yazar, Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu’nda düzenlenen “Çağdaş bir Karagöz Oyunu Yazmak” konulu seminerde. İzleyiciler arasında D.T. Genel Müdürlüğü yapmış Ergin Orbey de var. 

    “Aziz Abi”nin işe yarar doğru dürüst portrelerini çekmek istiyordum. Bir ara büro ve stüdyo olarak da kullandığım evime davet ettim. Güzel güzel fotoğraflarını çektim. Bu fotoğraflarda olduğundan genç görünüyordu. Bunu seneler sonra ortaya çıkan notlarında kendisi de kaydetmiş. 

    Havadan sudan sohbet ederken babamın Sabahattin Ali’yi 9 yaşındayken nasıl keşfettiğini; onun eğitimine nasıl katkı sağladığını; Balıkesir Öğretmen Okulu’na yazdırdığını; 1928 Harf Devrimi’nden önce yine Balıkesir’de çıkardığı Çağlayan adlı dergide 15 yaşındaki bu delikanlının ilk şiirlerini yayınladığını anlatmıştım. “O dergiden sende var mı?” diye sormuştu bana. Zaten 20-25 sayı kadar çıkmış. “Elbette var, tam koleksiyon” dedim. “Aman sana bir geleyim de onları bir tarayayım” dedi. Geldi, masanın başına oturdu. Eskiyazı dergileri baştan sona gözden geçirdi. Notlar aldı. 

    “Aziz Abi”yle artık sıklıkla buluşup görüşme olanakları çıkıyordu. Devlet Tiyatroları’nın Yeni Sahne’sinde Asuman Korad onun Çiçu adlı eserini sahneye koyup başarılı bir şekilde kendi oynamıştı. Televizyonun tek kanal ve siyah-beyaz yayın yaptığı günlerdi. Bu arada bizim geleneksel gösteri sanatımız Karagöz ne olacaktı? Aziz Nesin, sanırım tıpkı Nasrettin Hoca fıkralarında olduğu gibi, Karagöz’ün de yenilenebilir, tazelenebilir, zamanın koşullarına göre yeni versiyonları üretilebilir olduğuna inanıyordu. Bu seminerin konusu “Çağdaş bir Karagöz oyunu yazmak” idi. Semineri baştan sona izlemiştim. 

    Bir Ankara-İstanbul uçak yolculuğunu da birlikte yapmıştık. Benim başka yerlerde işlerim vardı. “Fotoğrafları bizim evde çekelim” dedi. Teşvikiye caddesi üzerinde, daha çok çalışma yeri olarak kullandığı apartman dairesine gittik. Onun portrelerinin bir bölümünü orada çekmiştim. 

    ‘Günde beş paket cıgara içiyordum’ 

    Aziz Nesin’in gazetedeki köşesi üzerine, kendi elyazısıyla yaptığı bir yorum. Fotoğrafı çeken Ozan Sağdıç’a da bir selam gönderiyor. 

    Benim kendi memleketim olan Burhaniye’de, Öğretmen Evleri Mahallesi’nde 1970’li yıllarda küçük bir yazlık evim vardı. Daha yaygın tanımıyla Ören civarı olarak anılan bu mahallenin bir köşesinde, ortakları çoğunlukla Ankara ve İstanbul’un edebiyat dünyasından sanatçıların bulunduğu Sunar Sitesi kurulmuştu. Aziz Nesin de ortaklardan biriydi. Yani komşu olmuştuk. Orada da kimi sohbetlerine tanık olmuştum. 

    Ayvalık-Burhaniye-Edremit yöresinde Kurtuluş Savaşı ve Kuvayı Milliye anıları çok canlı yaşanır, anlatılır. Aziz Abi yerli halktan derlediği kimi kahramanlık öykülerini Bu Yurdu Bize Verenler isimli bir kitapta aktarmıştı. Kitabını görünce “Bu maceraların bende daha canlıları ve birebir tanıklık edilmiş olanları var” demiştim. Evime geldiğinde babamın eski yazıdan yeni yazıya geçirttiğim ve tek nüsha olarak tape ettiğim kuvayı milliye anılarını önüne koydum. Bir süre gözden geçirdi. “Çok ilginç şeyler var. Bunları uzun uzun okuyup notlar almak gerek. İzin verir misin yanımda götüreyim? Kısa zamanda iade ederim sana” dedi. Tabii “evet” dedim. Zaman zaman kitaplarından birini bana postalardı. Bir hayli zaman sonra gönderdiği bir kitabının ithaf sayfasına “Ozan, merak etme babanın anılarını vakıftaki kütüphaneye koydum” diye yazıyordu. 

    Bir ara ona “Aziz Abi, tezgâhta neler var, ne yazıyorsun” diye sormuştum. “Nasrettin Hoca fıkralarını yazmayı düşünüyorum” demişti. Daha sonraki bir karşılaşmamızda o sözünü anımsatıp fıkraların yazılıp yazılmadığını sorduğumda “Yazdım ama, yayımlamayı düşünmüyorum” demişti. Nedenini de şu şekilde açıklamıştı: “O fıkralar, sözlü halk kültürünün bir parçası. Çok yaygın bir şekilde biliniyor. Lâf arasında, sırası gelmişken fıkrayı anlatmasan, sadece son tümcesini söyleyiversen, insanlarda bir gülümseme yaratıyor. Ama o fıkraların yazıya döküldüğü zaman yavanlaştığının farkına vardım”. Sonra da cümlesini şöyle bağlamıştı: “Herkesin bildiği bir şeyi anlatmak çok zor”. Sonradan onun bu yargısı beni uzun uzun düşündürmüştü. Demek ki yazılı hale getirmek için yeni bir dil bulmak gerekiyordu. Öyküyü manzum hale getirmekle, Orhan Veli bu dile yaklaşmıştı. O yolda çaba harcadım. Nasrettin Hoca’nın anlatılagelinen 500’ün üzerinde fıkrasını manzum hale getirdim. Okuduğum kişilerden olumlu reaksiyon aldığıma göre, başarılı olduğunu sanıyorum. 

    Aziz Nesin sadece olağanüstü bir yazar değil, aynı zamanda müstesna bir düşünce adamıydı.

  • Kanla yıkanarak ‘beyaz’laşan Amerika

    Kanla yıkanarak ‘beyaz’laşan Amerika

    Bu ay vizyona girecek olan “Vahşiler” (Hostiles) filmi, ABD’de bütün 19. yüzyıl boyunca süren beyaz-yerli mücadelesinin vahşetini ve insanlarda bıraktığı kapanması zor yaraları ele alıyor. Bütün bu yılların insanları nasıl mahvettiği, belli bir “vahşet eşitliği” içinde beyazperdeye yansıtılmaya çalışılıyor.

    İngiliz yazar D. H. Lawrence, 1923’te basılan klasik Amerikan edebiyatı üzerine denemelerinde şöyle diyordu: “Asıl beyaz Amerika efsanesi buradadır. Bütün diğer şeyler, sevgi, demokrasi, şehvet karşısında bocalama, sadece bir çeşit yan üründür. Amerikan ruhunun özü serttir, (dünyadan) yalıtılmıştır, zorluklara karşı dayanıklıdır ve bir katildir. Henüz hiçbir erime belirtisi göstermemiştir”. 

    Aynı paragraf, “Hostiles” (Vahşiler) filminin açılış cümlelerini de oluşturuyor. Film, ABD’de son Kızılderili ayaklanmalarının bastırılmasından birkaç yıl sonra, beyazlarla yerliler arasındaki ilişkileri de özetliyor. Bütün 19. yüzyıl boyunca beyaz sömürgeciler, kıtanın doğusundan batısına doğru ilerledikçe, yerli uluslarını ve kabilelerini adım adım önlerine kattılar; sonunda bütün topraklara el koydular ve onları rezervasyon bölgelerine kapattılar. Bu süreç büyük bir kargaşa ve vahşetle tamamlandı; geriye de western edebiyatını ve sinemasını bıraktı. 

    Filmde Cheyenne kabilesi reisi Sarı Şahin’i Wes Studi, Yüzbaşı Joseph J. Blocker’ı Christian Bale, Rosalie Quaid’i Rosamund Pike oynuyor.

    Filmin başlığında Türkçe’ye “vahşi” diye çevrilen, “yabancı, saldırgan” ve askerî dilde “düşman” gibi anlamlar da taşıyan “hostile” kelimesinin bu süreçte özel bir anlamı vardı. Kongre’nin kabul ettiği ABD Medenileştirme Yönetmelikleri’ne (U.S. Civilization Regulations) göre, “hostile” resmî bir terimdi. İlk olarak 1880’de kabul edilen, 1884, 1894 ve 1904’te değiştirilen ve 1936’ya kadar yürürlükte kalan bu yönetmelikler, yerli dinlerini ve dinsel törenlerini, gelenek ve göreneklerini yasaklıyordu. Elbette sahada yönetmelik o kadar esnetilerek uygulanıyordu ki, “hostile” olarak damgalanmak, ölüme mahkum edilmek demekti. 

    Özellikle yerlilerin dinsel inançları, beyazlara son derece yabancı geliyordu. Dinsel ritüeller dansla yapıldığından, beyazlar için her türlü dans vahşi ve şiddet dolu bir ayaklanmanın ön hazırlığıydı. ABD’li beyazların bu tepkisi, aynı dönemde herhangi bir Berberî veya Bedevî aşiretinin veya herhangi bir Afrika kabilesinin yaptığı her dansı, söylediği her şarkıyı “savaş dansı, savaş çığlıkları” diye aktaran Avrupalı seyyahlardan farksızdı. 

    Filmde anlatılan olaylar başlamadan az önce, 1880’lerin sonunda Amerikalı yerliler arasında, beyaz adamların topraklarından uzaklaştırılabileceği, beyazların yokettiği buffalo sürülerine yeniden kavuşabilecekleri umuduyla “Hayalet Dansı” adlı yeni bir dinî ritüel ortaya çıktı. Bu dans da “ABD Medenileştirme Yönetmelikleri”ne göre bir ayaklanma anlamına geliyordu. Sonunda “Büyük Ayak” ve “Oturan Boğa” adlı reislerin önderlik ettikleri “Hayalet Dansı” töreni, 1890’da Güney Dakota’da Wounded Knee (Yaralı Diz) adlı bölgede, ABD süvari birlikleriyle yerliler arasındaki çarpışmaya kadar uzandı. Aralarında 44 kadın ve 16 çocuğun da bulunduğu 144 yerli öldürüldü. 

    Scott Cooper’dan modern bir Western İlk filmi Çılgın Kalp (Crazy Heart) ile Amerikan kırsalına ilgisinin ipuçlarını veren yönetmenin son filmi Vahşiler (Hostiles), eski Western filmlerine modern bir bakış getiriyor.

    Filmin iki kahramanı, yani yıllarını yerli ayaklanmalarını bastırarak geçirmiş süvari subayı Yüzbaşı Joseph J. Blocker (Christian Bale) ve bir Cheyenne kabilesi reisi olan Sarı Şahin (Wes Studi), bu efsanevi savaş/ katliamda karşı karşıya gelmiş iki düşmanı temsil ediyor. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, New Mexico’daki bir Amerikan kalesine hapsedilmiş olan Sarı Şahin ve ailesinin, kabilesinin bulunduğu binlerce kilometre ötede, kuzeybatıdaki Montana’ya gönderilmesine karar veriliyor; ona eşlik etmek de Yüzbaşı Blocker ve adamlarına düşüyor. Film, yıllarca sürmüş savaş, ayaklanma, katliam ve çeşitli vahşi olaylardan sonra bitap düşmüş, “travma sonrası stres sendromu”na yakalanmış bir dizi beyaz ve yerlinin birbirine surat asarak, zaman zaman yumuşayarak, çeşitli şiddet dolu olaylarla başederek ABD’nin güneyinden kuzeyine yaptığı bu uzun yolculuğu anlatıyor. Bu arada yüzbaşının acımasızca kaçmaya çalışan bir Apache ailesini, bir Cherokee savaşçı grubunun da bir beyaz aileyi nasıl yokettiği gösterilerek, bütün bu yılların insanları nasıl mahvettiği belli bir “vahşet eşitliği” içinde yansıtılmaya çalışılıyor.

    O sırada Kuzey Amerika’nın batısında olan biten bu olayların dünyanın geri kalanından sanıldığı kadar kopuk ve farklı olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Afrika’yı paylaşmak üzere Avrupalı güçlerin 1884’te Berlin’de yaptığı konferanstan 1914’te 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar geçen döneme “Afrika Kapışması” veya “Afrika’ya Hücum” dönemi denir. Bu dönemde Afrika kıtasında aynen ABD’deki gibi toprak edinme dürtüsünü örten “medenileştirme” bayrağının arkasında, “vahşi” kabilelere yönelik çok benzer bir sindirme, asimilasyon, sürme ve gerektiğinde imha savaşı yapılmıştı. Amerikalıların “Batı’ya Hücumu” ile Avrupalıların “Afrika’ya Hücumu” arasında uygulanan yöntemler, yaşanan trajediler ve “medenileri” de “vahşileri” de derinden etkileyen, izleri kolay kolay kapanmayan travmalar açısından fazla fark yoktu.

  • Odalık: Hizmete özel, çekici ve kaliteli cariye

    Odalık: Hizmete özel, çekici ve kaliteli cariye

    Odalık: Satın alınan köle kadın. Ev işleri için değil, satın alan efendisinin cinsel arzularına hizmet eden nikâhsız cariyelerdi. Güzellik ve seksüellikle orantılı değerleri de, hizmet cariyelerinden yüksekti. Efendisinin yatağını paylaşan bu köleler, bir bakıma servet, saygınlık, özenilirlik katma değeri idiler. İslâm ülkelerinde odalık edinimi yaygındı. Odalık alım satımı Osmanlı kentlerinde 1840’lara değin serbest ve şer’i idi. Tanzimat döneminde şer’an caiz ama kanun gereği yasaktı ve alım satımı kaçak olarak devam etti. Köleliğin yasaklanmasına karşın, Kafkasya ülkelerinden getirilen odalıklar el altından yüksek fiyatlarla satılır, bunların en güzelleri saraya alınırdı. “Müstefrişe” de denen saray ve konak odalıkları, “hotoz” ve “çarpi” denen tülbent başbağı takar, yakası kürklü kutni kısa entari, canfes etek ve şalvar giyerlerdi. 

    Otağ-ı Hümayun: Padişahlara özel görkemli ve konforlu büyük çadır/çadırlar. Otağ-ı sultanî de denirdi. Dış örtüleri kırmızı –saltanat renginde-olurdu. Çadır (hayme) mehterleri kurup kaldırırdı. Padişahın uzakça bir yere gideceği zaman ilk otağ Çırpıcı Çayırı, Davutpaşa Sahrası, Doğancılar’da kurulurdu. Bir menzilde iken diğer otağ daha ilerdeki menzile kurulurdu. Otağ dıştan çok güzel görünümlü, renkli saçak ve sırmalarla süslüydü. Yanında bir galeriyle bağlı ikinci bir çadır daha bulunurdu. Padişahlar sefere çıkmaz olunca, başkomutan konumundaki sadrıâzam, serdarıekremler seferlere otağla giderlerken onları sefere uğurlayan padişaha da Davutpaşa Sahrası’nda, Edirne’de, Sofya’da, ayrıca büyük törenlerde otağlar kurulurdu. Örneğin yaptığı gezi sırasında V. Mehmed Reşad için Kosova Sahrası’nda otağ-ı hümayun kurulmuştu. 

    Ölüm Eri: Dalkılıç, serdengeçti de denmiştir. Gazâ denen fetih seferlerine gönüllü katılan ve ölümle sonuçlanacak saldırıları gerçekleştiren yiğitlerdi. Akıncı birliklerinde yer alırlardı. 

    Alman ressam Gustav Richter’in 19. yüzyıl sonlarında yaptığı “Odalisque” portresi. 

  • Dolandırıcılığın çok kısa tarihi

    Dolandırıcılığın çok kısa tarihi

    (Valla çok kısa, kestirmeden götüreceğim.)

    Uzağa gitmeye gerek yok, spam kutunuzdaki mail’lere bakın yeter: Gariban bir Afrika ülkesinin halkından çalınan serveti ülke dışına çıkarmak için yardım isteyenler, kimsesiz birisinin mirasını sizi mirasçı gibi gösterip kırışmayı teklif edenler, güzellik yarışmasında dereceye girebilecek olduğu hâlde, her nasılsa Güneşli’deki Raif Dayı’yla evlenmeye can atan ama gelmek için Raif Dayı’nın 400 dolar ateşlemesi gereken yabancı güzeller… 

    Bizi dolandırmadığı için kendimizi iyi hissettiğimiz ve dolandırdığı insanlara karşı üstün olduğumuzu hissettirdiği için pek sevdiğimiz Sülün Osman, Galata Köprüsü’nü, Dolmabahçe Saat Kulesi’ni sattı ama, millattan sonra ikinci yüzyılda bir grup Roma askeri de koskoca Roma İmparatorluğu’nu sattı. Nasıl mı? 

    Şaibeli bir suikast sonrası tahta geçen Pertinax’ın askerleri cülus bahşişini beğenmeyince imparatoru öldürüp Roma İmparatorluğu’nu satışa çıkartıyor. Biz imparatorluk desek de, onlar kendilerini hâlâ yasalara göre çalışan bir cumhuriyet olarak gördükleri için bu işin hiçbir anlamı yok aslında. Ama yine de “Abi biraz birikmişim var, taksi plakası mı alsam, Roma İmparatorluğu’nu satıyorlarmış onu mu alsam?” diye düşünen Didius Julianus bu oltayı yutuyor ve bugünün parasıyla yaklaşık 1 milyar doları askerlerin hesabına (muhtemelen Western Union’la) yatırıyor. Tabii imparatorluğu sadece dokuz hafta sürüyor ve öldürülüyor. 

    Gelelim en yaygın dolandırıcılık türüne ismini veren Charles Ponzi arkadaşa… Charles’tan önce de sisteme sonradan girenin parasını önceden girenlere ödeyen ve sonunda patlayan sistemler var ama ihale Charles’a kalmış bir kere. 

    Ponzi’nin olayı aslında masumca başlıyor: Hâlâ var mı bilmiyorum ama internet öncesi dönemde yaşamış faniler, örneğin yurtdışında bir okula başvurduklarında, okulun cevap göndermesi için zarfın içine bir de “coupon-réponse” diye bir şey atardı. Hatta bununla ilk karşılaştığımda coupon-réponse’un değerinin her ülkede sabit olduğunu ve kur farkından dolayı PTT’den alacağımız coupon-réponse’u Almanya’ya götürüp satsak kâr edebileceğimizi farketmiştim. Zira atıyorum Almanya’da kupon 30 Mark’sa, PTT’de de sene başında 30 Mark karşılığı TL olarak belirleniyor ama yıl sonuna kadar fiyatı sabit kalıyordu. Yani yılın ortasında falan 20 Mark’a kadar düşüyordu. Türkiye’de 20 Mark’a al, git götür Almanya’da 30 Mark’a sat, anında kazanç, hiç de fena değil. Herhalde arbitraj dedikleri şey bu oluyor. 

    İşte bu bizim Charles Ponzi de bu kuponlarla ilk karşılaştığında bu yolla para kazanabileceğini düşünüyor. Ama önce Avrupa’dan bolca coupon-réponse satın almak lâzım. Bunun için bankaya gidip kredi istiyor, banka da “yavrum yürü git” diyerek Ponzi’yi kovalıyor. Ponzi bu, durur mu? Durmadığını biliyorsunuz zaten. Projesini anlatıp yüksek kazanç vaadiyle para toplamaya başlıyor ve kısa sürede para yağmaya başlıyor. Ama bir sorun var: Yatırılan paralarla İtalya’dan coupon-réponse alıp getirmesi için Titanic boyutlarında gemiler gerekiyor ve o kadar çok para topluyor ki dolaşımda o kadar coupon-réponse yok. Alacağım dese de ortada mal yok yani. E, tabii bazı gazeteciler uyanıp, “olmaz bu iş” diye yazılar yazmaya başlıyorlar ama Ponzi hemen bunları mahkemeye veriyor, susturuyor. Tabii sustur sustur nereye kadar? Elbette artık sisteme girecek kimse kalmayıp yeni gelenlere faiz veremeyene kadar. Ha, elbette Ponzi işe başlamasına sebep olan coupon-réponse alıp satma işini de lojistik olarak imkansız olduğu için hiçbir zaman yapamıyor. Ama ilginçtir hapishanede bu yüzden yatarken bile “Ponzi Usta seni çekemediler, yeni sistem kur gireceğim” diye tonla mektup almaya devam ediyor. 

    Tabii klasik dolandırıcılar arasında, eğlenceli olduğu için bolca filmi de çekilen, ortalıkta devrik prens, padişah torunu, padişahın torununun torunu falan gibi sıfatlarla dolaşıp kendilerine ait olan araziyi geri almak için gereken mahkeme masrafları karşılığında araziyi, petrol kuyularını falan paylaşmayı teklif eden büyük ya da “büyük dedemin abdest suyu” diye abuk subuk ürünler satmaya çalışan küçük dolandırıcılar da var. Biz resmî uyarımızı yapalım da kimse kanmasın: “Kendisini, polis, jandarma, finans dehası, padişah torunu, üst akıla meydan okuyan girişimci olarak tanıtan insanlara inanmayınız, paralarınızı kaptırmayınız”. 

  • Mexico kentinde Chapultepec semti ve Çapul Tepe araştırmaları

    Mexico kentinde Chapultepec semti ve Çapul Tepe araştırmaları

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Meksika’ya atadığı ilk daimi elçi olan Tahsin Bey, Türkiye büyükelçiliğini başkanın sarayının da bulunduğu Mexico şehrinin gözde muhiti Chapultepec’de açmış ve “Mayatepek” soyadını almıştı. Türklerin ve Türkçenin Orta Amerika’daki izlerini, “Kayıp Mu Kıtası” teorileriyle ilişkilendirmişti. 

    Osmanlı Devleti Meksika ile 1865’te diplomatik ilişki kurmuştu. Genç Türkiye Cumhuriyeti de iki ülke arasında 1928 yılında bir dostluk antlaşması imzaladı. 1935’e kadar Türkiye’nin Meksika’da daimi bir temsilciliği yoktu. Washington büyükelçimiz, Meksika ile ilişkilerden de sorumluydu. Washington DC’ye tayin olan Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün 1934’te Meksika’yı ziyaret etti ve raporunda şöyle yazdı: 

    “… Teşrifat Müdür-i Umumisi ile Reisicumhur sarayına giderken bu sarayın ne semtte olduğunu sual ettim. ‘Çapul Tepe’dir dedi. Tepenin manasını sordum, ‘yüksek bir mahaldir’ dedi. Tebessüm ettim, neden dolayı tebessüm ettiğimi sual etti. ‘Reis-i cumhurunuz bir Türk mahallesinde oturmaktadır’ dedim ve Türkiye’de ve Çin’e kadar Türklerle meskûn olan büyük kıtada aynı isimli birçok yerler mevcut olduğunu ve kendimin de İstanbul’da böyle tepe ismini taşıyan bir yerde doğmuş olduğumu naklettim”. 

    “Türkçe” kelimeler 

    Tahsin Bey, 1932’de Texas yerlilerinin dilinde bulduğu “Türkçe” kelimeleri Atatürk’e göndermişti. 

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Meksika’ya atadığı ilk daimi elçi olan Tahsin Mayatepek, Türk Dil Kurumu’na 1945 yılında sunduğu raporda kendisini Meksika’ya götüren merakının kökenlerini şöyle anlatıyordu: 

    “1926 yılında Yunanistan’da Korfu adasında Konsolos bulunduğum esnada Fransız müverrih ve seyyahlarından Jervais De Courtelmont’un Civilisation adlı üç ciltlik eserinde Meksika’da bir berzahın adı olan Tehuan Tepek sözünün “Yılanlar Tepesi” anlamında olduğunu mümaileyhin yaptığı tercümeden anlamaklığım üzerine bu TEPEK sözünün bizim tepe sözümüzün aynı olabilmesi ihtimalini kuvvetle göz önüne getirerek, bu sözün manasını anlamak için Fransa’dan getirttiğim Maya lugatini tetkik ettim. Maya sözlüğünü baştan sonuna kadar gözden geçirmekliğim üzerine bu dilde bulduğum yüzden ziyade Türkçe sözleri 1932 yılında Trieste Konsolosluğunu ifa ettiğim esnada mezkur şehirden Ebedi Şefimiz Atatürk’e göndermiştim.

    Türkçe coğrafi isimlerin de Amerika’da mevcut bulunduğuna muttali olduktan sonra rahmetli Atamızın alakaları büsbütün artmış ve bu sözlerin mevcudiyetinden istidlalen, Amerika’da bilhassa Meksika’daki yerli kavimlerin örf ve adetleri ve tarihlerinde bizleri alakadar edecek izler bulunabileceğini derpiş etmeleri neticesinde müşarünileyhin emir ve tensipleriyle, bu meseleleri tamik etmek üzere Meksiko maslahatgüzarlığına tayin olunarak Ankara’dan hareket ve 30 Mart 1935 tarihinde Meksiko’ya muvasalatla siyasi vazifemden başka tetkikat işlerimle meşgul olmaya başlamıştım”.

    Atatürk Chapultepec’te Chapultepec’ten bir görünüm (üstte). Buradaki kale, saray ve diğer binalar bugün müze. Chapultepec sırtlarına 2003’te bir de Atatürk heykeli dikildi (altta).

    ‘Türk kökeni’ tezi

    Soyadı kanunu çıktıktan hemen sonra Meksika’ya giden Tahsin Bey, kendine “Mayatepek” soyadını aldı. Türkiye elçiliğini, başkanın sarayının da bulunduğu Mexico şehrinin gözde muhiti Chapultepec’de açtı. Hemen dil araştırmalarına girişti ve Amerika kıtasının yerli dilleri ile Türkçe arasındaki benzer sözcükler ve coğrafi isimleri buldu. Bulgularını Atatürk’e raporlar halinde göndermeye başladı. Bu sırada ABD’de yaşayan İngiliz yazar James Churchward’ın yazdığı “Kayıp Mu Kıtası” ile ilgili kitaplar ile tanıştı. Bunlardan çok etkilendiği raporlarından anlaşılıyor. Türklerin kökeninin bu kayıp kıtadan geldiği tezini o kadar heyecanla savundu ki, bu kitapların kopyaları Ankara’ya getirtildi, tercüme edildi ve Atatürk tarafından okundu. 

    Tahsin Bey, zaman zaman din konularındaki tartışmaları da alevlendiren ve bazılarının kayıp olduğu iddia edilen raporlarını başta direkt cumhurbaşkanına gönderiyordu. Bir süre sonra Atatürk, Tahsin Bey ile arasına mesafe koydu, raporlarını Türk Dil Kurumu’na göndermesini istedi. Atatürk’ün Churchward’ın kitaplarını “bilimdışı” bulduğunu, Tahsin Mayatepek’in sonraki raporlarının da, bu kitapların tezlerine dayanması nedeniyle ilk baştaki çalışmaları gibi rağbet görmediğini anlıyoruz. Mayatepek 1938’de Türkiye’ye geri çağırıldı ve 1947’ye kadar Meksika’ya daimi bir elçi gönderilmedi.

    Tahsin Bey’in Mexico elçiliği, genç cumhuriyetin dil ve tarih araştırmalarına duyduğu merakın bir simgesi gibiydi. Talihsizliği, 1930’ların dünyası için bile fantastik sayılabilecek kitaplara kendini fazla kaptırması, devlet başkanına bu kitaplara dayanan tezler önermesiydi. Atatürk’ün bilimsel kafası “bilimdışı” tezlere çok tahammül etmedi. Tahsin Bey’in 1945’de yazdığı raporda hatasını anladığı, Orta Amerika’da iken yaptığı dil ve sözcük taraması faaliyetlerini öne çıkardığı görülüyor. 

    Chapultepec, bugün de Mexico şehrinin en güzel mekanı. Tepedeki kale, saray ve diğer binalar müzeye çevrilmiş durumda. Burada bulunan kocaman park ve göller, bu büyük şehrin nefes almasını sağlıyor. Büyükelçiliklerin de bulunduğu Chapultepec sırtlarına, 2003’te Atatürk’ün güzel bir bronz heykeli dikildi. 

  • Stephen Hawking: Yıldızlara doğru…

    Stephen Hawking: Yıldızlara doğru…

    Galileo’nun ölüm yıldönümünde doğdu, Einstein’ın doğum gününde öldü. Doktorlar birkaç yıl ömür biçtiler ama hastalığına rağmen 76 yıl yaşadı. Uzay ve evrenin oluşumuyla ilgili çalışmaları, bilim alanında yeni bir çığır açtı. 

    İngiliz biyolog bir baba ile tıbbi araştırma merkezinde çalışan bir annenin ilk çocuğu dünyaya geldiğinde, Galileo’nun 300. ölüm yıldönümüydü. Stephen Hawking 8 Ocak 1942’de savaştan uzak durmak isteyen bir ailenin ferdi olarak Oxford’da doğdu. Annesinin aktardığına göre Hawking, çocukluğunda bilimle ilgili özel bir meraka sahip değildi. Gezer tozar, sosyalleşmeye derslerinden daha çok vakit ayırırdı. 

    Londra’nın 20 mil kuzeyindeki St. Albans şehrine taşındıklarında 8 yaşındaydı. Hayatındaki çelişkili durumlardan biri de, babasının onu bir tıpçı olarak yetiştirmek istemesine karşın onun gözünün matematikte olmasıydı. Nihayet kararını fizikten yana verdi. Oxford’da aldığı genel fizik eğitiminden itibaren, teorik fiziğe ait konulara dikkatini yöneltti. Hawking, buradan birincilikle mezun olup Cambridge’te doktoraya başlamadan kısa bir süre önce hastalandı. Doktorlar en fazla üç yıl yaşayacağını söylese de Hawking aslında hayata daha yeni başlıyordu. Önce evlendi (1965), sonra doktorasını yazdı (1966). 

    1975’ten beri zirvede 

    Stephen Hawking fizik ve kozmolojiye damgasını vuran makalesini 1975’te yazdı. 2007’de NASA tarafından Atlantik üzerinde bir jette, yerçekimsiz ortamda renkli bir görüntü vermişti (altta). 

    Belki de lisans öğrencisi Jane Wilde ile evlenmesinin önündeki yasal engel ‘zaten kısacık bir ömrü kaldı’ öngörüsüyle kaldırıldı. Fakat yaşama sımsıkı tutunan Stephen’ın “Hayatımın aşkı” dediği Jane Wilde’dan üç çocuğu oldu. 

    Yaşamının sonuna kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı… Son makalesini 24 Temmuz 2017’de yayımlayıp 4 Mart 2018’de güncelledi. 

    Evrenin başlangıcı ve genişleme anını inceleyen “Genişleyen Evrenlerin Özellikleri” başlıklı doktora tezi, bugün dünyada en çok atıf alan doktora tezleri arasında. O bu tezi yazarken ALS hastalığı artık yürüme ve yazma yetisini elinden almaya başlamıştı. Kendi eliyle attığı son imzası doktora tezine oldu. Düğününe ve doktora savunmasına giderken baston kullandı. 

    Karadelik çalışmaları Stephen Hawking’in başlıca çalışma alanı karadeliklerdi. Onun hesaplamaları ve teorileri bilime eşsiz katkılar sunarken, popüler kültürde de büyük yankı uyandırdı.

    20. yüzyılın ilk yarısında fizik bilimindeki gelişmeleri devam ettirdi; fikirleri ve hipotezleriyle bugünün fiziğini ve gökbilimini hazırladı.

    Şüphesiz en az Einstein kadar renkli bir kişiliğe sahipti. Hastalığından kaynaklı ciddi rahatsızlığını hiçbir zaman hiçbir adımına ‘engel’ görmedi. Simpsons dahil birçok televizyon projesinde yer aldı.. 1990’ların bir “Star Trek” bölümünde Newton ve Einstein ile poker oynayan bir hologramı belirmişti. Popüler kültürden hiç uzak durmadı. Zamanın Kısa Tarihi kitabı listelerde yıllarca bestseller olarak kaldı.

    Katıldığı kampanyaları ve makalelerini sosyal medya ile paylaştı. Hakkındaki biyografik filmde (The Theory of Everything – Herşeyin Teorisi) kendisini canlandıran ve bu oyunculuğuyla Oscar alan Eddie Redmayne’i çok beğendiğini de Facebook kanalıyla duyurmuştu. 

    Hiçbir döneminde politikaya angaje olmadı ama hayattaki gelişmeleri gözden kaçıran bir biliminsanı da değildi. Çoğu seçimde İngiliz İşçi Partisi’nin destekçisi olan Hawking, partinin son yıllarda radikal sola doğru ilerlemesindense rahatsızdı. Brexit’in Birleşilik Krallık için bir felaket olacağını düşünüyordu ve özellikle devlet sağlık sisteminin daha iyileştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Sıkı bir savaş karşıtıydı. Vietnam Savaşı’na ve ABD’nin Irak işgaline sert açıklamalarla karşı çıkmıştı. 2004 yılında Trafalgar Meydanı’nda savaş karşıtı bir mitingde “savaş cinayettir, cinayetinse her türlüsü suçtur” çıkışı çok konuşulmuştu.

    İki evlilik, üç çocuk Hawking ilk evliliğini Jane Wilde ile yapmış, bu evlilikten üç çocukları olmuştu. Hawking ile Wilde 1996’da boşandılar. Hawking 2006’da hemşiresi Elaine Mason ile evlendi. 

    Ağır hastalığına rağmen yaşama sımsıkı bağlanmasına karşın ötenaziyi desteklemesi oldukça şaşırtıcıydı: “Çok büyük acılar çeken bireylerin acısız bir şekilde yaşamını sonlandırma hakkı olmalıdır”. 

    Hawking, kendi alanı dışındaki bilimsel meselelerle de ilgiliydi. Dünyadışı yaşamın insanlara düşünüldüğü kadar dost canlısı yaklaşmayacağını iddia etmesiyle sık sık gündeme geliyordu. Hawking aksine “yaşamın varlığını saklamamız gerektiğini” düşünmekteydi; zira dünyadışı akıllı yaşam ile insanlığın karşılaşmasını Batılı emperyal devletler ile Amerikan yerlilerinin karşılaşmasına benzetiyordu. Yapay zekâ çalışmalarına da karşı çıktı; internet erişimi olan bir yapay zekanın çok kolay bir şekilde insanların kontrolünden çıkıp bir tehdit oluşturabileceğini düşünüyordu. Nitekim konuşmasını sağlayan cihaz da bir yapay zeka değil, vücut kasları hareketiyle çalışan bir mekanizmaydı. Oynatabildiği sağ gözünün altındaki kası ile kelimeleri seçiyordu. Bilimsel çalışmalarında ise önce çeşitli denklemleri aklından çözümlüyor, sonrasında birlikte çalıştığı matematikçi arkadaşı Roger Penrose bu denklemleri kağıda geçiriyordu. 

    Hayvanların bilimsel deneyler uğruna öldürülmesini onaylayarak herkesi şaşırtmıştı. Gayet ‘gerçekçi’ bir tavırla Hawking, 1998 yılında bir konferansta “tıp alanında hayvan denek kullanılmamasını istemek saçmalamaktır” demiş, bu işlemin milyonlarca insanın hayatını kurtardığını belirtmişti. Din ve Tanrı hakkındaki fikirlerini de netlikle dile getirdi; her sorulduğunda tanrıtanımaz olduğunu açıkça söyledi. 

    2006’da ikinci kez, hemşiresi Elaine Mason’la evlendi. Jane Wilde’dan sonra bu ilişkisini de “tutkulu ve ateşli” sözleriyle nitelendirdi. 

    Stephen Hawking’in doğumgünü olduğu gibi, ölüm günü de nükteliydi. Albert Einstein’ın doğumgününde hayata gözlerini yumdu. Hastalığına rağmen bu kadar uzun yaşamasının sırrı, her zaman kendisini hayata bağlayan şeyler bulması ve çevresinde onu seven insanların olmasıydı. 

    HAWKING IŞIMASI

    33 yaşında literatüre geçti

    1975’te “Karadelikler Tarafından Parçacık Üretimi” makalesiyle, uzayın sır perdesini araladı. Hawking’in bilime katkıları… 

    Stephen Hawking’i dünyadaki en önemli kozmologlardan biri yapan 1975’teki makale, karadeliklerde “Hawking Işıması” adı verilen olayı ilk kez ortaya koymuştu. Buna göre karadelikler o kadar da “kara” değildi. Karadeliklerin kütlesi ve yükünün olduğu halihazırda biliniyordu. Hawking Işıması ise karadeliklerin aynı zamanda entropiye de sahip olduğunu, yani evrenin en boş dediğimiz kısmında bile birbirinin antisi olacak, birbirlerini sönümleyecek iki parçacığın bir anda oluşup hemen sönümlenmeyeceğini gösterdi. Böylece bir enerji kaybı oluşmuyor fakat birbirinden bağımsız iki cisim ortaya çıkıyordu. Parçacık çiftlerinden birinin karadeliğin merkezine düşmesi, diğerinin kaçması olağan oluyordu. Bu sayede karadelikler de ışıma yapıyordu. Bu durumun nasıl gerçekleştiği ise halen fiziğin gizemlerinden biri. 

    Einstein karadeliklerin varlığını ilk kez dünyaya bildirdiğinde, bu cisimlerin patlama sonrası ölmüş bir yıldızın kalıntılarının kendi içine çökmesini durduracak bir mekanizma olmamasından kaynaklığını belirtmişti. Einstein’ın “genel görelilik kuramı”, kütle, uzay ve zamanı birleştiren, bunları Newton mekaniği tarzı bir yaklaşımla sistematik hale getiren bir teoriydi. Hawking ise Einstein’ın yarattığı bu modelin içindeki çözülmemiş bir fenomen üzerine çalıştı. Genel Görelilik ve Kuantum’un prensiplerini tek potada topladı ve “Karadelikler Tarafından Parçacık Üretimi” başlıklı makalesiyle teorik fizikte çığır açtı. Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” sözüne karşılık, karadelikleri öne sürerek “Tanrı zarları görülemeyecek yerlere atıyor” dediğinde, Einstein ile karşı karşıya getirilmişti.