Etiket: sayı:47

  • Tenisin rengini değiştiren kadın

    Tenisin rengini değiştiren kadın

    Williams Kardeşler’in “rol modeli”, kortların ilk siyah kadın şampiyonu Althea Gibson, 11 Grand Slam şampiyonluğuna imza atan unutulmaz bir sporcuydu. Hayatı boyunca sadece rakiplerine karşı değil, iflah olmaz ırkçılığa karşı da mücadele etti. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ayrımcılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. 20. yüzyıla damga vuran benzersiz bir başarı öyküsü.

    Tenis dünyasında yılın ilk büyük organizasyonu geride kaldı. Milyonlar bu yaz 37. yaşını bitirecek Roger Federer’in şampiyonluğunu ayakta alkışlayadursun, pek tanınmayan Amerikalı bir raketin sosyal medya hesabı turnuvaya damgasını vurdu. Bir Grand Slam’de ilk defa çeyrek final gören Tennys Sandgren’in twitter’dan silmeye çalıştığı aşırı sağcı paylaşımları şimşekleri üstüne çekti. Basın toplantısında bu görüşlerle alakası olmadığını söyleyen sporcuya çok sert tepki gösterenlerden biri de Serena Williams idi. Ablası Venus ile birlikte kortların tozunu atan kadınlar tenisinin kraliçesi, varlığını ondan çok daha önce doğan birisine borçlu; biricik Althea Gibson’a…

    Şampiyona saygı töreni Tenis tarihinin ilk siyahi kadın şampiyonu Gibson için 11 Temmuz 1957’de Broadway, New York’ta saygı töreni düzenlenmişti. 

    Williams Kardeşler’in Los Angeles’ın belalı mahallesi Compton’da doğmasından yaklaşık yarım asır önce Clarendon’da dünyaya merhaba demişti Althea Gibson. Tarihler 25 Ağustos 1927’yi gösteriyordu. Güney Carolina’da pamuk tarlasında çalışan bir karı-kocanın çocuğuydu. Milyonları derinden etkileyen Büyük Buhran, 1930’da ailesini Harlem’e sürüklemişti. Tesadüf bu ya, taşındıkları sokak gündüzleri mahallenin çocuklarının spor yapmaları için kapatılıyordu. Kader ağlarını örüyor, küçük kız erken yaşta tenise çok yakın bir branş olan ‘paddle’ ile tanışıyordu. Tanışmakla da kalmıyor, 12 yaşında New York şampiyonu oluyordu. 

    Yeteneğini farkeden müzisyen Buddy Walker, elinden tutup onu Harlem’deki tenis kulübüne yazdırmıştı. Aldığı raket de cabasıydı. Fakir kızın cebinde beş kuruş para yoktu. Komşular da seferber olmuş, kendi aralarında topladıkları paralarla Althea’nın yoluna devam etmesini sağlamıştı. 

    O kadar iyiydi ki… Yaşıtları bileğini bükemiyor, Amerikan Tenis Birliği’nin turnuvalarında kupaları topluyor, aynı organizasyonda tam 10 yıl boyunca yenilmiyordu. Gücünün farkındaydı. Farklı olduğunu biliyor, insanların bunu görmesini istiyordu. “Kendime bir şey kanıtlamaya ihtiyacım yoktu. Rakiplerime bunu ispatlamak istiyordum” diyen tenisçi, beyazların dünyasına kabul edilmeyi hedefliyordu.

    Wimbledon’da ilk siyah kadın şampiyon 1957 Wimbledon tek kadınlar finalinde Amerikalı rakibi Darlene Hard’ı yenen Althea Gibson, adını tenis tarihine turnuvanın ilk siyahi kadın şampiyonu olarak yazdırdı. 

    Gibson, sonradan Grand Slam turnuvası kazanan tek siyah erkek raket olan Arthur Ashe’i de destekleyecek olan Walter Johnson’ın kısa sürede ilgisini çekmişti. Siyah Amerikalı gençlerin tenis oynamaları için bir program geliştiren spor meftunu, genç raketi anında farketmişti. Onu hemen kanatları altına almış, daha büyük organizasyonlar için hazırlamaya başlamıştı. 

    O güne kadar Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda daha önce boy gösteren tek siyah Reginald Weir’di. 19’unda önemli bir turnuvaya başvurusu kabul edilen tenisçinin ten renginin farklı olduğu anlaşılınca, bir anda tüm kapılar suratına kapanmıştı. Yoğun bir çabanın sonucunda bu önemli şampiyonada ancak 37 yaşında sahne alabilen sporcunun en iyi günleri geride kalmış; ikinci turda elenip gitmişti. Fakat Gibson’un durumu çok farklıydı. Gençti, güçlüydü, geleceği parlaktı. Önündeki tek engel siyah olmasıydı. Beyazların onu kabulü şarttı!

    1949’da düzenlenen Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda çeyrek finale kadar yükselen Gibson, kendisini birçoklarına ispatlıyordu. Aynı yıl Florida A&M Üniversitesi’nden tam burs kapan raket, dur durak bilmeyecekti. 

    Rolland-Garros’ta ‘Fransız öpücüğü’ 1956 Fransa Açık Tenis Turnuvası Rolland-Garros’ta şampiyonluğu elde eden Gibson kazandığı kupasına zafer öpücüğü konduruyor. 

    Tarihî an 

    Ertesi yıl onun bugünkü Amerika Açık Turnuvası’nda oynaması için büyük bir lobi faaliyeti başlatıldı. Beşi teklerde olmak üzere toplam 18 Grand Slam zaferine imza atan eski şampiyonlardan Alice Marble, Amerikan tenis dergisine yazdığı mektupta genç raketin önündeki engellerin kaldırılmasını istemişti. Onun satırları etkili olmuş, Gibson tam da 23. yaşgününde New York’ta korta ayak basmıştı. Tarihte ilk defa bir siyah Grand Slam turnuvasındaydı. Wimbledon şampiyonu Louise Brough’ya üç sette yenilse de, ülkenin manşetlerini genç sporcu süslüyordu. Irk bariyeri paramparça olmuştu. 

    1951’de ilk uluslararası turnuvasını kazanan Gibson, Wimbledon’a davet edildi. Tenisin en saygın organizasyonunda sahne alan ilk siyah yine oydu. Üçüncü turda elense de adı artık Avrupa’da da biliniyordu. 

    Usta tenisçiden gençlere dersler Katıldığı turnuvalarda aldığı başarılarla ünlenen Gibson, kendisine maç kazandıran taktikleri liseli öğrencilerle paylaşıyor. 

    1953’te diplomasını alıp Lincoln Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan sporcu, hayatının kararıyla karşı karşıya kalmıştı. Adını açıklamadığı bir subaya aşık olmuş, tenisten kopup orduya girmeyi düşünmüştü. Tercihi farklı olsa bu yazı yine yazılır ancak çok daha az yer kaplardı… 

    1955’te Amerika’yı temsilen Asya’da gösteri maçları yapan Gibson, katıldığı küçük turnuvalarda “döktürüyordu”. Artık hasat zamanı gelmişti. 

    Ertesi sene İngiliz Angele Mortimer’ı yenerek Roland Garros’u kazandığında, tüm dünyada manşetleri süsledi. İlk defa bir siyah oyuncu, Grand Slam turnuvasında şampiyon olmuştu. Çiftlerde de partneri Angela Buxton ile zafere ulaşan başarılı raket, büyük umutlarla Wimbledon’ın yolunu tuttu. Teklerde çeyrek final gördüyse de organizasyonun sonunda taçlanacak olan Shirley Fry’a boyun eğmişti. Çiftlerde Buxton ile yine mutlu sona ulaşan Gibson, iyiden iyiye İngiltere’nin havasına ısınıyordu. 

    Tenisin ardından golfte kariyer Tenis kariyerinden sonra golfe merak saran Gibson, 1964’te Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyahi kadın olmuştu. 

    Kraliçe’nin huzurunda 

    1957 onun yılıydı. Darlene Hard’ı yenerek Wimbledon’da mutlu sona ulaştı ve yine tarih kitaplarına geçti. Merkez kortta taçlanan ilk siyah tenisçiye kupasını Kraliçe II. Elizabeth vermişti. Bir zamanlar beyazlarla yan yana oturmasına bile izin verilmeyen azim abidesi, onların yanyana gelemeyeceği Kraliçe’nin elini sıkıyordu. New York’a dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan başarılı raket için geçit töreni düzenlenmişti. O sene Amerika Açık’ı da kazanan Gibson, çiftler ve karışık çiftlerde de kupa koleksiyonculuğunu sürdürdü. Sports Illustrated ve Time dergilerine kapak olan ilk siyah kadın oldu. 

    1958’de Wimbledon ve Amerika Açık unvanlarını koruyan başarılı raket, ülkesinde üstüste iki defa yılın kadın sporcusu seçilmişti. Dünya sıralamasında bir numaraydı. Fakat yılın sonunda aldığı karar, bir anda kortlara bomba gibi düştü. Gibson birçokları gibi profesyonelliği seçmişti. Zira o tarihlerde tenis amatördü; maddi koşullar en büyük yıldızların bile belini büküyordu. Tekler ve çiftler turnuvalarında 56 defa taçlanmış olmasına rağmen, bu spordan tek kuruş para kazanmamıştı. 

    Ertesi yıl Harlem basketbol takımının gösteri maçları öncesinde sahne alsa da ne madden ne de manen mutluydu. Profesyonel teniste de onun için çok para yoktu. Kortlarda paraladığı rakiplerine davet yağarken, onun kapısını kimse çalmıyordu. Irk bariyeri yine karşısına dikilmişti. Sosyal farkındalık projelerine destek veren Gibson, bir yandan da yorumculuk yapıyordu. Bir ara müzikte şansını deneyip albüm yaptıktan sonra dönemin en popüler televizyon programı Ed Sullivan Show’a konuk olmuştu. John Ford’un The Horse Soldiers filminde köle bir kadını canlandıran başarılı sporcu, senaryodaki zenci aksanını reddediyordu. O, hayatı boyunca “beyaz” atmosferin içinde, siyah bir kadın olmayı başarmıştı. 1960’ta spor yazarı Ed Fitzgerald ile birlikte anılarını kaleme aldı. Kitabın adı pek manidardı: I Always Wanted to Be Somebody (Hep Biri Olmak İstedim). 

    1964’te spor dünyasına geri dönen Gibson, 37 yaşında Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyah kadın oldu. Bazı turnuvalara alınmamış, kimi zaman kulüplere kabul edilmediğinden, arabasında üstünü değiştirmişti. Ama hiçbir zaman bildiği yoldan şaşmayıp öncü olmaya devam etti. Golfün en çok kazanan kadınlarından biri olması da cabasıydı. 

    Dergi kapaklarında ilk siyah kadın 

    Gibson medyada da ilklere imza atmıştı. Time ve Sports Illustrated başarılarının ardından Gibson’ı kapak yaptığında, bu dergilerin kapağına çıkan ilk siyah kadın olmuştu. 

    Sport Illustrated‘ın 2 Eylül 1957 kapağında Althea Gibson…

    1972’de büyük şehirlerin fakir mahallelerinde gençlerin tenis oynaması için başlatılan projenin mimarı olan Gibson, kurduğu merkezlerde sayısız çocuğun hayatına dokundu. Onun spora kazandırdıkları arasında profesyonel olanlardan Zina Garrison, 1990’da Wimbledon’da finalde Martina Navratilova’ya boyun eğmişti. 1976’da New Jersey eyaleti spor komiserliğine getirilen Gibson, ertesi yıl Demokrat Parti’den senatoya girmek için yarıştıysa da ikincilikte kaldı. 1992’de geçirdiği beyin kanamalarının neticesinde felç olan emekli tenisçinin imdadına eski partneri Buxton yetişti. Dünya çapında toplanan yaklaşık 1 milyon dolarlık miktar dertlere derman olmuştu. 

    1999’da Serena Williams Amerika Açık’ı kazandığında, Gibson 72’sindeydi. Ertesi yıl ise ablası Venus aynı başarıyı tekrarlamıştı. Kardeşler kortların tozunu dumana katarken, ilk tebriklerden biri de onların geçtiği kapıyı açan “Althea Teyze”lerinden geliyordu. Tesadüf bu ya, Serena öğrenciyken hayran olduğu idolüne bir mektup yollayıp onu yakından tanımaya çalışmıştı. Venus ise kariyeri boyunca defalarca onun ismini anmıştı. 

    Onun 1950’de Amerika Açık’a ilk adımını attığı an, Amerikan spor tarihinde 1947’de beyazlarla oynayan ilk siyah beyzbolcu Jackie Robinson ile kıyaslanadursun; 2003’te son nefesini veren Gibson’ın adı bugün sayısız merkez ve kortta yaşıyor. Özgeçmişinde teklerde beş, çiftlerde beş, karışık çiftlerde de bir olmak üzere toplam 11 Grand Slam şampiyonluğu yazıyor. Kraliçe II. Elizabeth’ten kupa alırken, belki de ötekilerin Wimbledon’ı ilk defa duymasını sağlamıştı. O raketi ilk eline aldığında, ABD’de tenis oynayan azınlıkların oranı yüzde 5 bile değildi. Bugün yüzde 30’dan fazlalar ve bunların da üçte ikisi siyah. 

    O, sadece biri olmak istiyordu. Farklı, özel biri. Tarihte onun kadar büyük zorlukları aşmak zorunda kalan başka tenisçi olmamıştı. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ırkçılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. Zira o asla kapanmayacak kapıyı Gibson açtı. 

  • Géricault, Delacroix ve Mustafaların macerası

    Géricault, Delacroix ve Mustafaların macerası

    Uzun süre oryantalizmin gölgesinde kalan “Turquerie” 18. yüzyılda “imgelemdeki Doğu” olarak belirir, bir sonraki yüzyılda ressamların tuvallerine girer. Önce Théodore Géricault ardından Eugène Delacroix, gerçek insanların model alındığı olağanüstü yapıtlar ortaya koyarlar. 

    Delacroix, 13 Ağustos 1863 tarihinde Furstenberg sokağı 6 Numara’daki atölye-evinde öldü (doğ. 1798). Nicedir sonun yaklaştığının farkındaydı, hastalığı gövdesini kemirmişti. Ölümünden tamıtamına on gün önce, 3 Ağustos günü iki noteri evine çağırdı, öğlesonrası, iki saat boyunca vasiyetnamesini dikte etti ve onaylattı. 

    Başta yapıtları, bütün malvarlığıyla ilgili, en ince ayrıntılarına inen talimatlarını içeren vasiyetname metninde hem yakın akrabalarını, hem hayatında anlamlı yeri olduğuna inandığı dostlarını kollamıştı. Ölümünden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra yayımlanan Mektubat’ının (ki yoğun Günce’sini tamamlayan bir belgesel bütünlük olarak değerlendirilmiştir) sonuna eklenen vasiyetnamesinde, ressamın, dostu Georges Sand’a Faust gravürlerinden biriyle (Sabbath sahnesi), kendi nitel vurgusuyla aktarıyorum, bir Türk çakısı bıraktığı görülüyor. 

    “Turquerie”, uzunca bir süre “oryantalizm”in gölgealtında yaşamını sürdürdükten sonra, kültür ve sanat tarihçilerinin önemli hamleleriyle özel ve özerk bir ilgi alanı, bir kavramsal kategori olarak ağırlığını koymaya başladı. Biri yerli, öbürü yabancı iki araştırmacının (ikisi de çeviri) çalışmalarının bu yakınlarda kütüphane raflarında yerlerini aldıklarını anımsatmak gerekir: Haydn Williams’ın Turquerie: XVIII. Yüzyılda Avrupa’da Türk Modası (çeviren Nurettin Elhüseyni, YKY) ile Nebahat Avcıoğlu’nun Turquerie ve Temsil Politikası 1728-1876 (çeviren Renan Akman, KÜY). 

    Batılının, daha doğrusu Avrupalının dünyasında Doğu imgesi, bugün bile ayrıştırılması kolay görünmeyen bir çiftkutupluluktan beslenmiş baştan beri: Hem mıknatıs çekiciliği ağır basan bir düş evreni olarak bakılmış “oraya”, hem iticiliği yüksek dozda bir karabasan evreni olarak. Örnekler, hayalgücünün gerçeği ne denli zorladığını gösteriyor; imgelemdeki Doğu çok mürekkep akıtmış konu. 

    İlk dişegelir ürün Molière’den gelir; İstanbul’un fethi, bir buçuk yüzyıldır Balkanlar’da ağırlığını duyuran Osmanlıların artık Avrupa için birincil tehdit niteliğine bürünmesine yolaçmıştır. Sahneden dekoratif sanatlara, oradan edebiyata ve resim sanatına etki alanı genişleyecektir. 

    Delacroix’nın, işin başında (şüphesiz sonra da) Théodore Géricault’ya (1791-1824) büyük saygı duyduğu biliniyor: Üstelik ‘yaşlı’ bir usta değil karşısındaki; nasıl olsun, tıpkı Rimbaud gibi gününe mühür vurduğunu anlamaya olanak bulmadan 32 yaşında ölmüştür Géricault. Bugün Louvre müzesinde yanyana duruyor Géricault’nun ünlü “Medüza Salı” tablosuyla Delacroix’nın “Dante’nin Kayığı” tablosu; Michelangelo esinli iki başyapıt. 

    Géricault, Batı resim sanatının ilk ‘güncel yapıt’ını “Medüza Salı” ile vermiş, bir gemi kazasının ardından açıkdenizde dermeçatma bir sala sığınanların tragedyasını görkemli tablosuna yansıtmak için benzersiz bir çalışma yürütmüştü. Dönemin basın organlarında yeralan vahşet tablosuna ilişkin veriler konusunda kurtulabilen iki kazazede ile yüzyüze görüşmüştü ressam; herşeyi olabildiğince gerçeğe sadık biçimde resmetmekti kaygısı. Dolayısıyla sala binenlerin arasında bulunduğunu öğrendiği farklı ırkların temsilcilerini resmetmek amacıyla model arayışlarına yönelmişti “Doğulu” tipine özel olarak odaklanma gerekçesi bir tek bu arayış olmasa gerekti, en büyük düşlerinden biri Ortadoğu’ya yolcu çıkmaktı; ölümünün ardından yakın dostları bu isteğin sanatçıda saplantı boyutuna tırmandığını aktaracaklardı.

    Hayatında gizemli bir yer tuttuğu tartışılmayacak Mustafa ile yollarının kesişmesi bu döneme denk geliyor. Gerçi, 1808’den başlayarak Ortadoğu mıknatısına kapıldığını gösteren desenleri ve tabloları katalogundan izleyebiliyoruz: Hem Osmanlı diyarına, hem Mısır’a, Kudüs’e uzanan coğrafyanın çağrısıyla Memlûk portreleri, Arap atlıları, Mısır’dan isyan sahneleri paletinden çıkmıştı. Gene de asıl kesişme, “Medüza Salı”na giriştiği kesitte, 1819-1820 kavşağında gerçekleşir: Géricault, güpegündüz dolaştığı Paris sokaklarında dört-beş “Türk”le karşılaşır; fizyonomileri ve giyim kuşamlarıyla ressamı çarpan bu adamlar, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalmışlardır. 

    Mustafa’nın Portresi Théodore Géricault’nun 1819-20 tarihli bu yapıtında, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalan Mustafa isimli bir Türk denizcisi modellik yapmıştı. (Besançon Güzel Sanatlar ve Arkeoloji Müzesi- Fransa).

    Géricault’nun oracıkta Mustafa’yı “ideal figür” olarak seçtiği anlaşılıyor. Kazazede birkaç yıl boyunca atölyesinde çalışacak ve yaşayacak, varlığından ressamın babası tedirgin olduğu için “dolgun bir bahşiş”le uzaklaştırılacak, üstadının cenazesine yaşlı gözlerle katılacaktı. Kayıtlar, Mustafa’nın Géricault’nun yardımcılığından ayrılınca “şekerleme” işine girerek hayatını sürdürdüğünü kanıtlıyor. 

    Géricault’nun üç suluboya Mustafa portresi, ölümünden tam yüzyıl sonra bulunup unutuluş kuyusundan çıkarılmıştır. Yapıtlardan birinin arkasına Charlet, sıcağı sıcağına “Géricault’nun hizmetkârı Mustafa” notunu düşmüş olduğu için teşhiste sıkıntı çekilmemiştir. Buna karşılık, Besançon Müzesindeki “oryantal portresi”nin modelinin Mustafa olmadığı apaçık ortadadır, ressamın farklı bir modelle ünlü tablosuna çalıştığı kesindir. 

    Biri Kudüs’te özel bir koleksiyonda, üçü Fransız müzelerinde yeralan Mustafa portreleri bağlamında “Türk Hamamı”nın ünlü ressamı Ingres’in etkisinden sözedilmiştir: Géricault’nun onu Roma’da atölyesinde ziyaret ettiği ve desenlerinin büyüsüne kapıldığı sır değil. Gelgelelim, “turquerie” tutkusunun tek kaynağı bu olmasa gerektir: 19. yüzyılda yakındoğunun çağrısı pek çok Avrupalıyı baştan çıkarmıştı. 

    Géricault, tıpkı izinden gidecek olan Delacroix gibi, Lord Byron’ın “Gâvur” şiirinden hareketle birkaç desen üretmiş, şiirin anti-kahramanı Leylâ’yı kıskançlık girdabında öldüren Hasan’ı resmetmişti. İlk karşılaştığında, Mustafa’nın yüz ifadesinde onu aramış, bulmuş olabilir miydi?

    Müzelerimizden birinde zengin bir “turquerie” sergisi açılsa, Mustafa(lar) iki yüzyıl sonra şehirlerini ziyaret etseler…

  • Kürt aşiretleri ve Ermeniler arasında bir Osmanlı idarecisi: Salih Safi Paşa

    Kürt aşiretleri ve Ermeniler arasında bir Osmanlı idarecisi: Salih Safi Paşa

    19. yüzyıl sonlarında Batı’nın etkisiyle gündeme gelen reformlar, Sivas, Erzurum, Diyarbekir, Bitlis, Elaziz ve Van vilayetlerinde Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını öngörüyordu. Bölgede görev yapan ve Güneydoğu Anadolu ıslahatına dair 1890 yılında bir rapor yazan Salih Safi Paşa’nın izlenimleri, yakın tarihimizin belki de en problemli meselesine dair ilginç ve yeni bilgiler sunuyor. Reşkotan İslahatı Raporu.

    Ondokuzuncu yüzyılda emperyalist dünyanın tazyiki altında bunalan Osmanlı ülkesinde, Batı’nın zorlamasıyla gerekli ıslahatların yapılması kabul edilmişti. 1878 Berlin Kongresi’nde kabul edilen “Vilâyât-ı Sitte” yani “Altı Vilayet” yönetimi, Sivas, Erzurum, Diyarbekir, Bitlis, Elaziz ve Van vilayetlerinde Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını öngörüyordu. 

    II. Abdülhamid, kararlaştırılan yönetim yapısının kurulmasını saltanatı boyunca engelledi. Kendi bakışaçısına göre tasarladığı ıslahatların Batı’nın zorlamasıyla yapılmadığı görüntüsünü verebilmek için, ricâl ve erkân-ı devletin fikirlerine, raporlarına sıklıkla müracaat eder olmuştur. Bu niyetle Anadolu Islahat Komisyonu ve müfettişlikleri kurulurken, yeni organize edilen Hamidiye Alayları teşkilatı da bilhassa Vilâyât-ı Sitte için önem arz ediyordu. Erkân-ı devletin sunduğu layihalar da bu manada uygulanacak politikalara bir yön tayin ediyordu. Bilhassa II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda oluşturduğu yönetim mekanizması, devletin icraatlarını Bab-ı Ali’den de etkin bir biçimde, mahalli sivil otoriteler yanında, taşra bürokratlarının talep ve tespitleri doğrultusunda hazırladıkları raporları da dikkate alarak gerçekleştiriyordu. 

    Salih Safi Paşa’nın “Reşkotan Islahatı Raporu” 

    Bu raporlardan biri de Reşkotan aşireti ve civarındaki bölgelerin ıslahatında görevlendirilen Salih Safi Paşa tarafından hazırlanmıştır. Bu bölgeye dair ikinci bir raporu daha vardır. Özellikle Ermeni faaliyetlerine yer verdiği ikinci layiha ile Sırbistan taraflarında görevdeyken hazırladığı Karadağlı Filip Duda ve Merditalıların isyan tasavvurlarına dair layihasını ayrı yazılarda değerlendireceğiz. 

    Yaver-i Ekrem ve Umum Rumeli Kumandanı Derviş Paşa’ya gönderilen ve günümüzde Osmanlı Arşivi Yıldız Perakende Evrakı Fonu’nda bulunan 1890 tarihli bu rapor, ekinde mevcut harita ile birlikte Sason-Siirt-Bitlis civarındaki aşiretler, madenler ve coğrafi mevkilere dair önemli bilgiler içermektedir. Bilhassa Sason Ermenileri ile mahalli Arap halkı arasındaki tapu ve arazi meselesine dair malumatın, Sason isyanının öncesine ait olması önemlidir. “Kürtlerin, idarecilerin adil ve cebini doldurmaya niyetli olmayanlarını görünce ıslahata rıza gösterdikleri, aslında devlete bağlı oldukları” gibi tespitler dikkate değerdir. Günümüzde de süregelen sorunların o devirdeki farklı ve benzer yanları ile çözüm yöntemlerine dair gözden kaçırılmaması gereken bu raporu, üslûp özelliklerini korumaya çalışarak, günümüz Türkçesi ile sunuyoruz. 

    Vilâyât-ı Sitte’de Kürtler ve Ermeniler Salih Safi Paşa’nın raporundaki “Kürtlerin, idarecilerin adil olup cebini doldurmaya niyetli olmayanlarını görünce ıslahata rıza gösterdikleri, aslında devlete bağlı oldukları” gibi tespitler dikkate değerdir (üstte). Kürt ve Ermeni nüfusun birlikte yaşadığı Vilâyât-ı Sitte olarak anılan bölgeden, yalnız Sivas şehir merkezinde 1914’te 116 bin 817 Ermeni bulunuyordu (altta). 

    Salih Safi Paşa’nın “Reşkotan Islahatı Raporu” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi BOA. Y.PRK. UM 19/64) şöyle: 

    “Siirt mutasarrıflığında bulunduğum esnada (13 Eylül 1879-5 Haziran 1883 tarihleri arasında) Bitlis Vilayeti’nde iskân edilmiş bütün aşiretler içinde en vahşisi olup defalarca ıslahat fırkalarını püskürtüp girişimleri sonuçsuz bırakmış ve etraftaki aşiretler ve Kürtlerin hepsini yıldırmış olan Reşkotan aşiretinin ıslahı için emir verildi. Bendeniz de memur oldum. İki yüz on asker, iki dağ topu ve bir bölük süvari mevcuduyla Reşkotan’ın ortasına varıldı. Âdetleri uyarınca kadınlar ve çocuklarla, malları ve hayvanlarını evlerinde bırakıp, kendileri firar ederek gizlenmişlerdi. Gelen aracılarla konuşuldu. Devletin bu harekâtı yapmaktaki gayesinin aşiretin malına el koymak olmayıp, edepsizleri terbiye etmek ve zayıflarla suçsuzları kötülerin elinden kurtarmak olduğu anlatıldı. Bu aşiretin namusluları iki güne kadar gelip itaat etmedikleri takdirde hanelerinde bıraktıkları çocuk ve kadınların, mal ve hayvanlarıyla beraber kocaları ve akrabaları yanına gitmeleri için zor kullanılacağı cevabı ile aracılar geri gönderildiler.

    Hamidiye Alayları Salih Safi Paşa’nın 1890 tarihli raporu, Hamidiye Alaylarının kuruluş safhası hazırlıklarında değerlendirilen raporlardandır. Fotoğrafta görülen süvariler, Vilayat-ı Sitte topraklarında yaşayan Türk, Kürt, Arap aşiretlerinden oluşturulan alaylardan birinin mensuplarıdır.

    Ertesi günü ehl-i ırz takımı gelip kayıtsız-şartsız teslim ve gizlenen ağalar ile eşkıyanın ele geçirilmesinde hizmet ve yardım eylediler ki aşiret ağalarının cümlesi dâhil olmak üzere yüz otuz cani ve katil ile yol kesen soyguncu bir damla kan dökülmeksizin yakalandılar. Hepsinin malları mahfuz kaldı. Aşiretin ortasında “Hamidiye” isminde, halkın yardım paralarıyla Ordu-yı Hümayun’dan gelen resim ve kurmay subaylarının nezaretiyle bir tabur alır mükemmel kışla yapıldı. Aşiretin eşkıyalık defterine az zaman içinde son çizgisi çekildi. Öyle ki bugün Reşkotan aşireti itaatkâr halkın birincilerinden sayılıyor. İşte aşiretler ve Kürtler, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye sadakat ve itaat ile bağlılıkları yanında hakikaten adalet istediklerini fiilen gösterdiler.

    Bohtan kıt’asının idaresini ihlal eden Batvan ve Dodiran aşiretlerinin de inzibat dairesi içine alınmalarının çaresinin, meskûn bulundukları Deyr-i Göl nahiyesinin Diyarbakır’dan ayrılarak Siirt’e bağlanması olduğu anlaşılıp arz edildi ve iradesi alınıp gereği yapıldıktan sonra düşmanlık ortadan kaldırıldı. Deyr-i Göl nahiyesi ilk önce Bedirhan Paşa’nın merkezi ve gayet mamur bir yer olduğu, bir boğaz ile sınırlı Çemkari Yaylası’nın ve doğru tabir ile Bohtan kıt’asının hâkim noktasında bulunduğu cihetle Eruh kaymakamlığı işbu Deyr-i Göl’e nakledildi. Ahalinin yardımlarıyla hükümet konağı inşası taahhüt olundu. İşbu taahhüt o zaman vilayete arz edildiği cihetle orada bir hükümet konağıyla bir de kışla inşa edilirse sağlanacak güvenli ortamın, Deyr-i Göl nahiyesinin geniş arazilerinin celp edeceği rağbet sebebiyle ziraat faaliyetlerini ve gelirleri arttıracağı şüphesizdir. Yaz mevsiminde oraya ilticaya mecbur olan aşiretlerin vergi vermeksizin beraber getirdikleri sürülerden kolaylıkla tahsil olunacak vergiden ve Çemkari’de olup yararlanılamayan tuzlaların inzibat altına alınıp açılmalarından, senede en az on bin lira fazla gelir elde edileceği gibi bölgenin karışıklıktan kurtarılmış olacağına delil gerekmez.

    Adeta yabancı halinde kalıp ahvali bilinmeyen Sason halkının düşüncelerini anlamak ve mevkilerini görüp öğrenmek için sekiz jandarma askeri ile dağlık bölgenin merkezi olan Kabilcevz’e gidildi. Nahiyelerin reisleri ile konuşuldu ve içlerinde yirmi beş gün kalınarak her tarafı gezilip görüldü. Bu büyük dağlık bölgenin esaslı olarak ıslahına bakılmadığı ve ahalisinin İslâm’dan olmasına rağmen İslâmlıklarının bir kuru isimden ibaret olduğu görüldü. Özellikle içlerinde Malaşigo, Bedri, Asi ve Celali nahiyeleri halkı (Salname-i Vilayet-i Bitlis, Birinci Defa, Vilayet Matbaası, Hicri 1310-Rumi 1308, Bitlis, s.180-181 ve s.221’de bu aşiretler hakkında malumat vardır) kendilerince aziz bildikleri ve İsmail Hakkı Paşa hazretlerinin kırdırdığı taşın yerine yirmi ve daha ziyade para bırakmakla nikâhlarını kıymakta ve eşlerini boşayıp diğer bir hanımla evlenmektedirler. İçlerinde sünnet olan yoktur. Aralarına hoca gitse kovarak kabul etmezler. Bunlar dağdan çıkıp bir yere gitmediklerinden ve kimse ile karışıp görüşmediklerinden dünyadan habersizdirler. Sason’daki eski manastırı uğurlu bilmekte ve birçok işlerinde manastır papazının nasihatlerine uygun hareketle adeta Ermenilere benzemekte ve çok yaşamak için evlatlarına Ermeni ismi takmaktadırlar. Tamamına yakını başlarına Ermeni takkesi geçirir ve giydikleri elbise ise Ermeni elbisesidir. Bunların lisanları Arapça ve sonradan öğrendikleri Ermenice olup, Kürtçe hemen hemen nadiren bilirler. Bunların evlâd-ı fatihândan ve bu havali ahalisini İslâm’a dâhil edenlerin evlâdından oldukları, bazılarının ellerinde görülen berat ve fermanlarda Abbasi’lerden oldukları anlaşılmıştır. Şimdi ise bu hale girmeleri cidden büyük üzüntü sebebidir. Bu hal devam ederse git gide İslâmiyet’ten eser kalmaz.

    En ziyade dikkati çeken hal ise bundan önceki umumi sayım sırasında dağda da emlak sayımı olduğu vakit gerçekleşmiştir. Şöyle ki; İslâm ahali vergi vermemek için sayıma rıza göstermediklerinden, Ermeniler aşiret ağalarını bir şekilde ikna etmişler ve olurlarını almışlardır. Ermeniler ağaların yüzüne gülüp bağlılıklarını bildirerek kendileri zaten aşiret ağalarının köleleri olduklarını belirtmiş, sayım için verilecek vergi ve masrafı kendilerinin ödeyeceklerini beyan etmişlerdir. Ağalar da Ermenileri vekil edip yazdırmış, fakat İslâm’dan vergi alınmamak için emlak ve arazinin Hıristiyanların olduğuna dair beyanname verip, hemen tamamına yakını yani yazılan miktarı Ermeniler üzerine kayıt düşürülmüş ve tapu senetleri dahi Ermeniler namına verilmiştir. Ermeniler fırsat bulunca davaya kalkışıp, Müslümanları mülk ve araziden mahrum bırakmak ve âlemin nazarında kendilerini haklı çıkarmanın peşindedir. Müslümanların bu işten haberdar olmaları halinde, Ermenilerin tamamını dağdan kovma veya yok etmeye kalkışmaları sakıncası mevcuttur.

    Bu sebeplerden dolayı Siirt’te ve sonraları Muş’ta bulunduğum sırada Sason’un ıslahı gerektiğini vilayete arz ve vilayet de Bab-ı Ali’den izin istemiş ve ıslahat emri alınmış ise de Ordu-yu Hümayun’ca bu gibi harekâta ve asker sevkiyatına müsait zaman olmadığı cevabı alınmıştır. O vakit vali bulunan Arif Paşa’nın gayreti, o büyük toprak parçasını devlete kazandırmak için asayiş zamanını beklemeye mani oldu. İki bölük asker ile beni de beraber alıp Kabilcevz’e gidildi. Dağdaki aşiret reisleri gelip bağlılık bildirmekle öteden beri vermedikleri vergileri vermek için acele ettiler. Bunlara din telkin etmek ve korkularını cehalet uçurumundan kurtarmak için uygun yerlerde ileride genelge olunmak üzere şimdilik Kabilcevz’e bir cami-i şerif ve bir de sıbyan mektebi inşa ve ikmali ile vergi tahsilâtının arkasını almak, halkın güvenini kazanarak tasarlanan ıslahatı tamamlamak için gereken talimatları vererek vali yerine döndü. İmam ve muallim tedarik olunarak beş vakit namaza başladıkları gibi, çocukları da okumaya ve cenazelerini pek uzak mahallerden getirip imamlara yıkatıp, cami civarına defnetmeye başladılar. Dağ halkı üç yüz bin kuruşa yakın vergiyi düşünmeden ödediler. Yapılacak hükümet dairesiyle kışla, camiler ve mektepler için nakden ve fiilen yardıma hazır bulunduklarını garanti ve taahhüdü havi mazbata verdiler. Artık dağ bölgesinde tasarlanan ıslahatın kolaylıkla yürütüldüğüne kanaat geldi, bir engel ve zorluk kalmadığına emniyet hâsıl oldu. O konudaki arzımın cevabî emri alınmamış ve inşaat mevsiminin geçmiş olması yüzünden lazım gelen ıslahatın ve hükümet dairesiyle kışla, cami ve mekteplerin inşaatı ilkbahara ertelenerek dönülmüş, kısa süre sonra da oradaki görevden ayrılmam vuku bulmuştur. 

    Ermeni nüfusu Salih Safi Paşa, Kürtler ve Ermeniler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara karşı uyarılarda bulunuyordu. Daha sonra 1914’teki nüfus sayımında Osmanlı coğrafyasında 1.229.000 Ermeni’nin varlığı tespit edilecekti. Bunlardan 41.740’ı paşanın görev yeri olan Bitlis ve Siirt’in güneybatısındaki Urfa’daydı; tarım ve ticaretin yanı sıra mimarlık, kuyumculuk, halıcılık ve ayakkabıcılıkla uğraşıyorlardı. 

    O sırada Ermenilerin sayımdaki niyetlerinin anlaşılmasına sebep olmayacak şekilde başkalarının üzerine kayıtlı tapu senetleri asıl sahipleri isimlerine kaydedilip, yeni senetlerin düzenlenmesi ve bazı yanlış yazılan tapu senetlerinin iptali, gerek aşiret ağalarına, Hıristiyanlara ve gerek kaymakam ile mahalli heyetlere tavsiye ve bir takımı da tashih edilmiş idi.

    Hasenanlı aşiretinin Kıstarik ve Necar ve mücavir halkın mallarını yağmaladıklarına dair şikâyetler gelmeye devam ettiğinden yeni görev yerim Muş’a giderken merkeze uğramaksızın doğruca Hasenanlı aşiretine varıldı. Aşiret halkı gelip bağlılık bildirdi ve yetmiş beş şaki ve edepsizi teslim ettiler. Bunlar da sancak merkezine gönderilerek mahkemeye yollandı. Gasp edilen mallar geri alınarak sahiplerine verildi. Nüfus sayımı ile askerlik kurası tespiti de icra edildi. Aşiretler ve Kürtlerin cümlesi devletin sadık tebaası olduklarından ciddi ıslahat murad olunduğunu görür ve ıslahat memurunun gözünde şahsi menfaat olmadığını ve maksadın adaleti yerine getirmek olduğunu anlarlarsa, kendi elleriyle istenen şahısları tutup ıslahat memuruna teslim eder ve bağlı kalır. Her bir emir hükmüne canıgönülden rıza gösterip kabulde tereddüt etmezler. Bu hale bakıldığında zor sayılan ve büyük tedbirlere bağlı görülen ıslahatın, elde kuvvet bulundurmakla beraber, adaletin hakikaten tesis edildiği zaman gayet kolaylıkla yürütüleceği şüphesizdir. 

    Bu icraat üzerine Malazgirt ve Bulanık kazaları ahalisi Malazgird kalesinde bir alay süvari alır kışlanın halkın yardımı ile inşasına hazır olduklarını umumi mazbatalar ile bildirdiler. Buralarını arzdan maksadım Kürtler ve aşiretlerin devlete sadık ve her fedakârlığı kabul ve icra ede geldiklerini izah eylemektir. 

    Sason Dağı’nın ıslahıyla, Mutki ve Cot ve Hiyan kaza ve nahiyeleri ile bilcümle aşiretler halkı tereddütsüz bağlılık dairesine girip, vilayette her fenalığın ortadan kalkmasına ve her bir saadetin elde edilmesine sebep olacağı gibi senede on bin liradan fazla gelir elde edileceği şüphesizdir.

    Rebiulahir sene 1308 – Teşrin-i Sani sene 1306 – [ Kasım – Aralık 1890]

    Sabık İpek Mutasarrıfı

    Bende

    Mehmed Salih Safi”

    SALİH SAFÎ PAŞA KİMDİR?

    Hem Doğu’da hem Batı’da üstün bir başarı gösterdi

    Çok iyi eğitimli, birkaç dil bilen Salih Safi Paşa, devlet ile toplumun çelişkilerinin ortadan kaldırılıp, asayişin sağlanarak gelir kaynaklarının işletilmesiyle refahın artmasını, devletin de topladığı vergileri çoğaltarak topluma faydalı yatırıma dönüştürmesine yönelik politikalar geliştirmişti. 

    Hacı Ali Bey isminde birinin oğlu olarak, bir Osmanlı şehri iken, günümüzde Karadağ’ın başkenti olan Podgoriçe’de 1247 (1832-1833) tarihinde doğdu. Podgoriçe Sıbyan Mektebi’nde Kuran-ı Kerim ve bazı dinî risaleler okuyup sonradan İşkodra Medresesi’nde Arapça’dan Molla Cami’ye ve Farsça’dan Hafız Divanı’na kadar ders görüp, geometri ve coğrafya tahsili de yapmıştır. Türkçe, Sırpça ve Hırvatça okur-yazar, Arnavutça konuşur.

    1271’de 23 yaşında İşkodra Tahrirat Kalemi’ne girerek devlet memuriyeti başlamıştır. 1275-77 senelerinde Aydın Tahrirat Kalemi’nde görev yaptı. 1278’de Aydın Zeybek Askerî Binbaşılığı ile Karadağ Muharebesi’ne gitmiş dört ay sonra dönmüştür. 1279’da Zadrime Müdürlüğü sonrasında Bar, Bilege ve Trebin kaymakamlığı vekâletinde bulunmuştur. Sıra ile bazı müdürlüklerde daha görevlendirildikten sonra 1284 tarihinde Bihke Sancağı Mutasarrıflığı’na getirilmiştir. 1288’de Bosna Vilayeti’nin merkezi Saray şehri Belediye Başkanlığı ile Darüşşafaka ve Matbaa Nezareti’ne memur edilmiştir. Trebin Kaymakamlığı ve Debre Mutasarrıflığı’ndan sonra 1290’da Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) mutasarrıfı olmuştur. 1292 senesinde İşkodra Vali Muavinliği’ne getirilmiş, 1293’de Banaluka Mutasarrıfı olmuştur. 1278’dek Karadağ Muharebesi’ndeki başarılarına mükâfaten 4. Rütbeden Mecidi Nişanı ve Zadrime Hükümet Konağı’nı basan eşkıyaya karşı gösterdiği dirayet ve metanete mukabil Emirü’l-Ümeralık rütbesi tevcih olunmuştur. 

    Salih Safi Paşa’nın sicil dosyası. 

    1 Eylül 1295’de (13 Eylül 1879) Siirt Mutasarrıflığı’na tayin edilerek 1 Receb 1300’de (8 Mayıs 1883) uhdesine Mir-i Miran rütbesi tevcih edildi. 23 Haziran 1299’da (5 Haziran 1883) Muş Mutasarrıflığı’na nakledildi. 24 Zilkade 1300’de Üçüncü Rütbeden Mecidi Nişanı verildi. 

    Ahalinin mutasarrıfa yönelik şikayetlerinin artmasına binaen, yapılacak tahkikatın sonucunda gereği yapılmak üzere1302 Şubat 22’de azledildi 17 Cumadelahire 1303’de nişanı İkinci Rütbeden Mecidi’ye yükseltildi.

    21 Muharrem1305’de tahkikatın sonucu alınmadan Yenipazar Sancağı Mutasarrıflığı’na tayin edildi. 18 Zilhicce 1305’de Nişan-ı Âlî-i Osmanî ihsan olundu.

    17 Rebiulevvel 1307’de Rumili Beylerbeyiliği payesine terfi ederek aynı ayın 29’unda İpek Sancağı Mutasarrıflığı tevcih edildi. 8 Zilkade 1308’de Prizrin Sancağı Mutasarrıfı oldu 17 Cumadelula 1311’de azl edildi. 13 Kanun-ı Evvel 1309’da tekrar İpek Mutasarrıflığı’na tayin edildi. 10 Temmuz 1310’da İşkodra Vilayeti Müsteşarlığı’na nakledildi.

    İşkodra’da fesat çıkarmağa meyilli yerli halktan bazılarını gizlice evinde toplayıp vilayetin bazı noktalarında karakol inşa edilmez ve asker bulundurulmazsa yabancılardan bilhassa Karadağlılardan emin olamayacakları telkininde bulunduğu, Cizvit ve Latin milleti ile Müslümanlar arasında fesat çıkarmaya çalıştığı, İşkodralıların silah ve cephane tedarik etmeleri gerektiğini kendilerine hissettirerek halkın zihnini karıştırdığı suçlamasıyla İşkodra Valiliği tarafından görevden alınması istenmiş ve 2 Eylül 1311’de azl edilmiştir. 

    Salih Paşa, İşkodra Vilayeti Müsteşarlığı’ndan azledilmesi hadisesine itirazını Şura-yı Devlet’e [Danıştay] götürmüştür. Yapılan ön soruşturmada iddiaların mesnetsiz olduğu şu cümle ile açıklanmıştır: “Kadınları bile silahlı olan İşkodra ahalisine Salih Paşa silahlanmaları telkininde bulundu denilmesi diğer iddiaların da sıhhatinin niteliğini açıklar”. Dosyası üzerinden yapılan soruşturmada muhakemeye gerek duyulmamıştır. 

    7 Mayıs 1312’de Halep Vilayeti’ne bağlı Maraş Mutasarrıflığı’na tayin edildi. Aynı ayın 15’inde, sadece en önemli devlet ricaline verilen, Birinci Rütbeden Mecidi Nişanı ihsan edilmiştir. Halep Valiliği tarafından dile getirilen, Salih Paşa’nın iktidar ve ehliyetinin Maraş’ın önemiyle uyuşmaması yüzünden yönetimin bozulduğu iddiası ile azl edildi. Salih Paşa’nın idaresinden memnun olduklarına dair ahali ve askeriye tarafından gönderilen mazbatalara rağmen bu azlin gerçekleşmesi, iddiaların gerçeği yansıtmaktan uzak, şahsi garez sebebi ile ortaya atıldığını düşündürmektedir. 

    Hayatının bundan sonraki safhaları şimdilik tespit edilemeyen Salih Paşa, bulunduğu mevkilerde görevini hakkıyla yerine getirdiği anlaşılan bir idarecidir. Devlet ile toplumun çelişkilerinin ortadan kaldırılıp, asayişin sağlanarak gelir kaynaklarının işletilmesiyle refahın artmasını, devletin de topladığı vergileri çoğaltarak topluma faydalı yatırıma dönüştürmesine yönelik politikalar geliştirmiştir. 

    Hakkındaki şikâyetlerin, daha çok eski düzenleri bozulan yerel eşraf ve mütegallibe tarafından yapıldığını, yönetiminden memnun olanların da bu şikâyetlere tepkilerini çekinmeden dile getirdiklerini görüyoruz. Devletin de hizmetlerinden gayet memnun olduğu, şikâyetlerin artmasıyla görevinden maslahata binaen azledilmişse bile, az müddet zarfında rütbe veya nişanla taltif edilerek yeniden istihdam edilmesinden anlaşılmaktadır.

    Aile fertleri hakkında sadece Esad Bey ismindeki oğlunun, Siirt Mutasarrıfı iken maiyetinde kitabet hizmetinde bulunduğu tespit edilebilmiştir.

    (Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan resmî sicil kaydından derlenmiştir.) 

    Bitlis vilayeti raporu

    Bitlis Vilayeti benim başkanlığımda her sancak, kaza ve nahiye yönetimleriyle İslâm ve Hıristiyan bilirkişilerden oluşan komisyon tarafından kurulmuştur. O zaman tarafımdan çizilen haritası da takdim edilmiştir. Teşkilattan sonra vilayetin her tarafı gezilip görüldüğünde haritası tashih edilmiş nüfusu da doğru rakamlara yakın olarak kaydedilmiştir. 

    Vilayet haritasında gösterilen madenlerden başka çok sayıda ve çeşitli madenin mevcudu da şüphesizdir. Hizan’daki kurşun madeni gayet zengin olduğu gibi Hıyan ve Muş’daki demir madeni de zengin ve birinci demirdir. Varto kazasındaki kırmızı mermer hakikaten hem güzel ve hem de bol olup ikişer ve ziyade metreküp ebadında küpler çıkarıp evlerin kapılarını, pencere etraflarını onunla süslemektedirler. Şirvan’daki altın madeni vaktiyle işlemiş, şimdiki halde atıldır. Tuzlaların çokluğu ve özellikle kaya tuzunun fevkalade bolluğu vardır. Çeşitli ılıcalar olduğu gibi Nemrut Dağı’nda kömür madeni de vardır. İçilir maden sularının birisi Bitlis’te ve birisi de Malazgirt kazasında olup içimi gayet hoştur. Sason kazasında vaki Kabilcevz karyesinde hükûmet konağıyla bir kışla inşa ve kaymakamlık merkezi oraya nakledildiği takdirde o büyük dağlık bölge kazanılmış ve binalar için ahali umulandan fazla ianede bulunacakları şüphesizdir. Bu durumda dağlık bölge inzibata alındığında diğer Kürtler de Muş taraflarına saldırıda bulunamazlar. Bundan başka yıllık vergi gelirleri de artacaktır. 

    Haritada işaret kılınan Deyr-i Göl mevki’i vaktiyle Bedirhan Paşa’nın oturduğu yer olup aşiretlerin saldırılarından dolayı birçok köy dağılmış ve orası boş kalmıştır. Eruh kaymakamlığı Deyr-i Göl’e ve Deyr-i Göl müdürü Eruh’a nakil ve oraya bir hükümet dairesiyle bir kışla inşa buyurulur ise Botan kıtasında inzibat sağlanmış olur. Çünkü Çemkari yaylasına her sene Cezire ve çöl aşiretleri gelmekte olduklarından bu yaylanın elde bulunmasıyla yalnız koyun vergisinden yılda beş yükten ziyade gelir geleceği gibi on binden ziyade muhacirin boş arazilere iskân olunmasıyla birkaç yük gelir daha elde edilir. 

    BİTLİS VİLAYETİ GENEL NÜFUS SAYIMI TABLOSUDUR (1883)

  • Satrançta ‘büyük’ çok ama ‘deha’ tek: Capablanca

    Satrançta ‘büyük’ çok ama ‘deha’ tek: Capablanca

    1921’de Dünya Satranç Şampiyonu olan Kübalı Jose Raul Capablanca y Graupera’nın henüz 4 yaşındayken babasını yenmesi bir efsane olarak anlatılır. Ancak sonrasında yaşananlar ve oynadığı partiler, bu büyük şampiyonun dehasını somut şekilde kanıtlıyor. Satranç tarihinin gelmiş geçmiş belki de en yüksek kabiliyetini GM Suat Atalık anlatıyor, yorumluyor. 

    8 Mart 1942, üçüncü Dünya Satranç Şampiyonu Capablanca’nın ölüm tarihidir. Geriye doğru dönüp şöyle bir baktığımızda 2. Dünya Savaşı öncesinin satrançta en popüler isminin Capablanca olduğunu görmekteyiz. Bunun temel sebepleri, Capa’nın ilk çocuk kabiliyet oluşu, satranç dışında da devrin salon erkeği tiplemesini en iyi biçimde temsil edişi ve çok az oyun kaybetmesidir. Sonuncusu bana pek olumlu bir yaklaşım olarak gelmese de, amatörlerin gözünde turnuvaları namağlup bitirmek her zaman için çok önemli olmuştur. Capablanca isminin temsil ettiği “Akbaş” (Cap=Baş, Blanco=Beyaz) ile gerçekten yaşamının her döneminde satrancın yüzakı olarak görülmüş ve halkın sevgilisi olmuştur. 

    José Raúl Capablanca
    Satranç dehası bir centilmen
    Satrancın en popüler isimlerinden Capablanca sadece usta bir oyuncuı değil, aynı zamanda devrin salon erkeği tiplemesini de en iyi temsil eden centilmenlerdendi.

    Jose Raul Capablanca y Graupera, 19 Kasım 1888’de Küba’nın başkenti Havana’da doğdu. Zabit olan babası vasıtasıyla satrançla tanıştı. Devrin tanımlaması gereği satranç bir asker oyunu olarak da görüldüğünden, küçük Capa’nın babası evde zaman zaman misafirleriyle satranç oynamaktaydı. Yaşam öyküsünde -biraz da şehir efsanelerini kıskandıracak şekilde belirtildiği üzere- arkadaşıyla oynadığı bir oyunu kazanan babasına, misafirleri gittikten sonra küçük Jose Raul, oyunu aslında “imkansız hamle” yaparak kazanmış olduğunu belirtir. Dört yaşındaki oğlunun satrancın kurallarını bile bildiğinden bihaber baba, oyunun tüm safhalarının Jose Raul tarafından kendisine gösterilip, figürlerden birinin oyun kurallarına uygun olmayan şekilde gidemeyeceği bir kareye oynanmış olduğu belirtildiğinde, oğluna oynamayı teklif eder. Dört yaşında, aslında fazla bir satranç bilgisine sahip olmayan Capablanca babasını yendiğinde, Küba satranç camiasının gözbebeği olacağı kesinleşir. 1890’larda satranç oynayabilen Dört yaşında bir çocuk akılları durdurur. Fakat doktorların, satranç gibi bir aktivitenin o devirde bu yaşta bir çocuğa ağır geleceği gerekçesiyle buna engel olması dikkati çekicidir. Günümüzde ticari yönüyle çocuk satrancı revaçta olsa da, her yönüyle deha olduğu doktorlarca anlaşılan Capa’nın henüz o devirde doktorlar tarafından uyarılması şaşırtıcı değil.

    1901’de Küba’nın en iyi oyuncusu Corzo’yu 13 yaşındayken ikili maçta zor da olsa 7-6 yenen Capa, Küba şampiyonu unvanını alır. Bunu, devrin şartları gereği bu kez eğitimle ilgili verilen uzun bir ara izler. Yarım bırakacak olsa da Harvard’daki eğitimi Capablanca’yı ilerde yaşamının geçeceği üçgenin ikinci kenarı olan New York’a taşır. Rice’ın patronluğunda devrin satranç merkezlerinden biri olan Manhattan Satranç Kulübü, Capa’nın uğrak yeri haline gelmiştir. Zamanın şartları gereği düzenlenmesi kaçınılmaz olan Marshall-Capablanca maçı, Amerika kıtasının en iyisini ortaya çıkarır. Karşılaşmayı 15-8 gibi büyük bir farkla kazanan Capablanca, dünya satrancına yeni bir soluk getirecek isim olarak kabul görür.

    Avrupa ve Amerika her dönemde birbirinden kopuk olmuştur. Her iki tarafı da kendi haber ve değerleri ilgilendirirken, devrin en iyi satrançcılarını biraraya getirmek üzere 1911 San Sebastian Turnuvası düzenlenir. Turnuvadaki daha tecrübeli meslektaşları sadece Marshall maçının neticesinin genç Kübalı’yı bu noktaya getirmemesi gerektiğini düşünseler de, Capa 9,5/14 puan alarak Rubinstein ve Vidmar’ın önünde birinci olur. Bunu, 1. Dünya Savaşı öncesi Çarlık Rusya’sında 2. Nikolay himayesinde yapılan Sankt Peterburg turnuvası izler. Ön turnuvayı 8/10 ile kazanan Capa’yı final turnuvasında Dünya Şampiyonu Lasker beklemektedir. Aradaki 1,5 puan farkı kapataran Dünya Şampiyonu Lasker, Sankt Peterburg’un birincisi olur. İkinci Capablanca, üçüncü Alekhin’dir (o zamanki adıyla Alyohin). 

    pullar
    Küba’da ülkenin gururu Capablanca anısına birçok farklı pul bastırıldı.

    Savaş esnasında birçok Avrupalı usta hem turnuva oynama oynama fırsatı bulamaz hem de servetlerini kaybederken, Capa, New York’da yapılan tüm turnuvaları kazanmaya başlar. Tüm bu şartlar 1921’de Havana’da yapılacak Lasker-Capablanca Dünya Satranç Şampiyonluğu unvan maçının altyapısını oluşturur. 

    Formunun zirvesi’nde üstelik kendi memleketinde oynayan Capablanca, o devirde yönetimlerin çok sık değiştiği Küba’nın tam desteğini almıştır. Diğer tarafta belki oyunculuk meziyetleri daha fazla olan ama hem mali açıdan kendini bu karşılaşmaya çıkmak zorunda hisseden hem de uzun süredir oynamamış, isteksiz bir Lasker vardır. Havana, Capablanca’ya da ilham kaynağı olan Steinitz-Çigorin maçlarına sahne olmuş olsa da, iklimine alışılması açısından Lasker için zordur. Lasker’in satranca olan iştahını yitirmiş olduğu bu dönemde, Capablanca maçı 9-5 (+4=10) alır ve dünya şampiyonu ünvanını kazanır. 

    babasıyla
    Bir Küba efsanesi
    Capablanca efsanesi daha dört yaşındayken babasını satranç masasında yenmesiyle başladı.

    Dünya şampiyonu olmanın zorluğu, diğer başarılar sonrası elde edileceklere benzemez! Capablanca’nın ulaştığı doyum onun en önemli düşmanıdır. Unvanın hemen akabinde kazandığı Londra 1922 Turnuvası esnasında kalburüstü oyuncuları biraraya toplayan Capa, son derece ağır maddi şartlar içeren unvan maçı şartlarını açıklar. Devrin dünya şampiyonası maçları, şampiyona meydan okuyan oyuncunun, maç için gerekli bütçeyi oluşturması şartı üzerine kuruludur. 

    Capablanca’nın dünyaya satranç oynamak üzere indirilmiş bir makine olduğu düşünülmektedir. Ancak Rus usta Alekhine, Capablanca’nın oyununun en güçlü yanı olduğuna inanılan oyunsonunda yaptığı hatalar neticesinde beraberliği zor kurtardığında, Kübalının da hata yaptığını görür. Satranç hakkında yaptığı tek çalışmanın “1000’e yakın Kale finalini incelediği” olduğu ne derece doğrudur bilinmez ama, zayıf yönlerini kapatmaya başlayan Alekhine bu noktada dünya şampiyonu olabileceğine inanmaya başlar. 

    Bu arada Küba’nın istikrarsızlığı ve çatırdayan ilk evliliği Capablanca’nın yaşam tarzını da etkilemeye başlar. Bir tarafta Küba diplomasisinin en tanınmış yüzü bir playboy, diğer tarafta üzerindeki büyük baskıyla uykusuzluk ve sağlık sorunlarına yol açacak bir yaşam tarzı. Günümüzün ünlüleri sinema aktristleri ve modellerle aynı kefeye koyacağımız o devrin opera ve tiyatro sanatçılarıyla ilişkileri Capablanca’ya günü yaşatsa da, devrin en iyi altı oyuncusuyla yapılan 1927 New York Turnuvası, dünya şampiyonu olarak kazandığı son büyük turnuva olur: 20 oyunda 14 puan. Bu turnuvada11,5 puan alarak ikinci olan Alekhine ise sonraki randevuya hazırdır. Arjantin’de yapılan unvan maçını 18-15 kaybeden Capablanca dünya şampiyonluğuna veda eder. 

    Berlin ve Budapeşte 1928, Ramsgate, Barcelona ve Budapeşte 1929 turnuvaları, artık dünyanın 2 Numarası sayılan Capa’nın güçten düşmediğini teyit eder ama, dünyanın beklediği rövanş maçı bir türlü gelmez. Capablanca’nın kendi koymuş olduğu “Londra Kuralları”nı ona karşı uygulayan Alekhine’nin istediği unvan maçı bütçesini bir türlü denkleştiremeyen Kübalı, bu dönemde birçok sorunla uğraşmaktadır: ABD’deki Büyük Buhran, kronik yüksek tansiyon, Olga Çagodayeva ile 1934’de başlayan ilişkisini evlilikle noktalaması! 

    jose-raul-capablanca-vs-alexander-alekhine-1913-bw
    Ustaların çarpışması
    Capablanca, 1913’teki ünvan maçında Rus şampiyon Alekhine (solda) karşı.

    Capablanca bu dönemde Satrancın Esasları’nı kaleme aldır. Her seviyede satrançcıya hitap eden bu kitap Türkçe’ye de çevrilen ilk satranç kitabı olma özelliğini taşımaktadır. Capablanca, Moskova 1936’yı Botvinnik’in önünde kazanırken, ikili aynı yıl Nottingham’da da birinciliği paylaşırlar. Botvinnik, Keres, Reshevsky, Flohr ve hatta Eliskases, Alekhine ve dolayısıyla Capa’nın son döneminde dünya şampiyonluğu maçı yapmaya aday olan genç neslin temsilcileridir. Alekhine’in 1929 ve 1934’de Bogoljubow’la yaptığı unvan maçları teknik açıdan çok üst düzeyde olsa da ilgi toplamazken, 1935’de unvanı alıp 1937’de Alekhine’ye geri veren Euwe de bir etki yaratamaz.1938’de dört ayrı Hollanda şehrinde düzenlenen AVRO Turnuvası, kültürel bir aktiviteden gitgide spora dönüşen satrancın zirvesindeki durumu da özetler: 1-2. Keres ve Fine/14 oyunda 8,5 puan; 3. Botvinnik/ 7,5 puan; 4-6. Euwe, Reshevsky ve Alekhine 7 puan; 7. Capablanca 6 puan; 8. Flohr 4,5 puan. 

    2. Dünya Savaşı kapıdayken 51 yaşındaki Capablanca’nın son yarışması, ülkesi Küba’yı Buenos Aires 1939 Olimpiyatları’nda 1. masalarda temsil edişiydi. 11 oyunda 8,5 puan alan Capablanca satranca veda eder. 1942 Mart’ında sıklıkla uğradığı Manhattan Satranç Kulübü’nde geçirdiği beyin kanamasıyla hayata gözlerini yuman Capa için en güzel sözü belki de Lasker söylemiştir: ‘Yaşamım boyunca birçok iyi satranççı gördüm ama sadece bir dahi tanıdım: Capablanca !’

    Bir an için bile konsantrasyonunu kaybetmemek

    İngiliz GM Tony Miles’ın ardından ikinci olduğum 1999 Capablanca Anı Turnuvası’nda ilk evliliğinden olan oğluyla tanışma fırsatı da bulduğum Capablanca’nın beni en etkileyen oyunu:

    Jose Raul Capablanca-Aleksandr Aleksandroviç Alekhine,Buenos Aires (m/29. Oyun)1927,

    Kabul Edilmeyen Vezir Gambiti, Cambridge-Springs Varyantı

    1.d4 d5 2.c4 e6 3.Ac3 Af6 4.Fg5 Abd7 5.e3 (5.cd5 ed5 oyunu Karlsbad Yapısına sokarken,6.Ad5?? Ad5 7.Fd8 Fb4 neticede taş kazanır.) c6 6.Af3 Va5 7.Ad2 Fb4 8.Vc2 dc4?! (Fil çiftini elde etmesine rağmen gerilimi bozmak için erken, 8…Fb4 9.Fe2 c5 10.Ff4!? GM Suat Atalık-GM Alexey Dreev,Kragujevac 2015.) 9.Ff6 Af6 10.Ac4 Vc7 11.a3 Fe7 12.g3 0-0 (12…c5 13.Fg2 Fd7 14.Ae5! cd4 15.ed4 ve Beyaz iyidir.) 13.Fg2 Fd7 14.b4 b6 15.0-0 a5 (15…Kac8 16.Kfc1! Kfd8 17.Kab1 Fe8 18.Ae4 Ad5 19.Ae5 Kasparov-Averbah, Kislovodsk 1982 partisinde Beyaza üstünlük sağlamıştır.) Siyahların fikri 15.ba5?! b5! ama…) 

    f229066312

    16.Ae5! ab4 17.ab4 Ka1 18.Ka1 Kc8 (18…Fb4 19.Ab5! eri iyi şartlarda geri alır.) 19.Ad7 Vd7 20.Aa4! Vd8 21.Vb3 Ad5 (21…b5 22.Ac5) 22.b5! cb5 23.Vb5 Beyazın üstünlüğü sabit fakat 23…Ac3 24.Ac3 Kc3 25.Ka6 Kc1 26.Ff1 varyantında b6 erinin düşecek oluşu Alekhine’yi fazlasıyla rahatsız ediyor.) 

    f229200578

    23…Ka8?! 24.Kc1 Ka5 25.Vc6 Fa3 26.Kb1 Ff8 (26…b5 27.Ac5 kötüdür.) 27.Fd5 Kd5 28.Ab6 Kd6 29.Vb7 (Beyaz bir er kazandı ama erlerin tek kanada dağılımı teknik açıdan zorluk çıkarıyor.) h5 30.Ac4 Kd7 31.Ve4 Kc7 32.Ae5 Kc8 33.Şg2 Fd6 34.Ka1 Kb7 35.Ad3 (35.Af3!?) g6 36.Ka6 Ff8 37.Kc6 Kc7 38.Kc7 Vc7 (Vezir+At ikilisi genelde Vezir+Fil’e göre işbirliğinde daha başarılıdır. Ayrıca konumumuzda Beyaz bir de er üstün; fakat belirsizlik anında Capablanca’nın çetin savunma karşısında yanlış kararlar da verebildiğini savunan Alekhine’yi oyunun devamı haklı çıkarıyor.) 

    f229312765

    39.Ae5 Fg7 40.Va8 Şh7 41.Af3 Ff6 42.Va6 Şg7 43.Vd3 Vb7 44.e4 Vc6 45.h3!? (Capa d5 sürmekte acele etmiyor.) Vc7 46.d5 ed5 47.ed5 Vc3! (Erler tek kanatta olsa bile Fil’in daha iyi hafif taş olduğunu unutmayalım. Beyazın Vezirleri oyunda tutması pratikte daha fazla kazanç şansı verirdi.)

    f229456312

    48.Vc3?! Fc3 49.Şf1 Şf6 50.Şe2 Fb4! 51.Ad4 Fc5 52.Ac6 Şf5 53.Şf3 Şf6 54.g4 (54.h4 Şf5=) hg4 55.hg4 (Herkes satrancı değişik bir biçimde tarif ederken Yugoslav GM Gligoriç ‘Satranç %100 konsantrasyona dayanır’ demiştir. Dikkatini bir an için kaybeden Alekhine taktik bir olasılığa yenik düşüyor.) 

    f229567843

    55…Şg5? (55…Fb6! statükoyu korurdu.) 56.Ae5! Fd4 (56…f5 57.d6 ve 56…f6 57.Af7 sonrası d6 Alekhine’nin hatasının yolaçmış olduğu taktik imkanlar.) 57.Af7 Şf6 58.Ad8! (58.Ad6? Şe5 59.Ab5 Fc5 60.d6 Şe6 61.g5 Fb6 62.Şg3 Fc5 63.f4 Fd6! 64.Ad6 Şd6 65.Şf3 Şd7! 66.Şe4 Şe6 opozisyonu kazanıp beraberlik sağlar.) Fb6 59.Ac6 Fc5 60.Şf4! Ff2 61.g5 Şf7 62.Ae5 Şe7 (Siyah Şah, Beyaz geçere yakın kalmak zorunda 62…Şg7 63.d6 kazanır.) 63.Ag6 Şd6 64.Şe4 Fg3 65.Af4 Şe7 66.Şe5 Fe1 67.d6 Şd7 68.g6 Fb4 69.Şd5 Şe8 (69…Fd6 70 g7 Vezir çıkar.) 70.d7! Siyah terk eder. 1-0 

  • DAEŞ’ten PKK’ya Suriye’de tarih ve eski eser katliamı

    DAEŞ’ten PKK’ya Suriye’de tarih ve eski eser katliamı

    Suriye’de 2011’den bu yana devam eden savaş, terör örgütlerinin öldürdüğü on binlerce sivilin yanısıra, devasa bir eski eser kıyımına da yol açtı. Dinî veya etnik kimlik politikasını bahane eden terör örgütleri, taşınmaz tarihî eserleri tahrip ederken, kıymetli tarihî objeleri Batı antik piyasasına pazarladılar ve milyonlarca dolar gelir elde ettiler. DAEŞ’ten PYD/YPG/PKK’ya uzanan tahribatın analizi. 

    Suriye’de içsavaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in sözde halifelik ilan ettiği Haziran 2014’e kadar geçen sürede birçok sivil katledildi. Bu katliamların yanısıra, arkeolojik değerler ile kültürel miras, söz konusu terör örgütünün bölgesel etnik temizlik harekatlarına başlamasıyla önemli ölçüde tahrip edildi. 

    DAEŞ için bir bölgedeki Türkmen, Arap, Kürt, Yezidi, Asuri, Keldani, Süryani, Sünni ya da Alevi’yi katletmek veya yerinden sürmek hiçbir zaman yeterli olmadı. Onların gerçek egemenlik anlayışında, kesin ve tam bir kontrol ile halkların kültür ve tarihsel hafızasını oluşturan eserler de yıkılmalıydı. Kültürel obje ve alanların yokedilmesi, bölge kültürünün sözlü gelenek seviyesine indirgenmesi, onların istedikleri istikrarsızlık ve yozlaşma ortamını pekiştirecekti. 

    Halep Çarşısı yerlebir edildi Halep’in Osmanlı Devleti’nden kalan Kapalı Çarşı’sı içsavaş sırasında atılan havan mermilerinin neden olduğu yangınlarla ciddi derecede tahrip oldu, yüzlerce dükkan büyük zarar gördü. 

    Tarih katliamı Assur’un ünlü başkenti Kalhu’nun (Nimrud) taht odası girişindeki lamaşşular (sakallı boğa adamlar) DAEŞ’li teröristlerce el hiltisi kullanılarak parçalandı. 2900 yıllık Mezopotamya başkenti acımasızca tahrip edildi. 

    DAEŞ öncelikle Suriye ve Irak’ta egemen olduğu bölgelerde modern bir ikonaklazma politikası oluşturdu ve uyguladı. İkonaklazma, dinî sembollerin ve diğer imgelerin ya da anıtların yine dinî ve politik motivasyonlar ile tahrip edilmesidir. DAEŞ’in ikonaklazma politikası, sözde bir İslâmi devlet yaratma hedefi ile başlamış ve gelişmiştir. Örgüt bir yandan sözde halifeliğinin sınırlarını tanımlamaya çalışırken, ikonaklazma politikası ile de teolojik ve politik birliğinin sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Saldırılar, kendi oluşturdukları din anlayışı ile haklı çıkarmaya çalışılmış; hedef alınan heykeller ile tapınaklar “sahte idoller” olarak adlandırmıştır. DAEŞ’in Irak ve Suriye’nin kültürel mirasına karşı yürüttüğü savaş, modern tarihte örneği görülmemiş dinî motivasyon görünümlü bir yıkım harekatı olarak tarihe geçmiştir. Tarihî camiler, eski kiliseler, Ctürbeler yokedilmiş; eşsiz plastik sanat eserleri parçalanmış ve antik kentler kaçak kazılarla yağmalanmıştır. 

    Kuzey Irak ve Suriye’de 2014-2017 yılları arasında büyük bir gücü yöneten DAEŞ üst düzey komutanların sıradışı bir servete sahip oldukları bilinmektedir. Bu servet, Suriye’de ele geçirilen petrol tesislerinin yanısıra özellikle el koyulan tarihî eserlerin satışı ve antik yerleşimlerin kaçak kazılarla yağmalanması sonucu oluşmuştur. Sürekli çatışma ve kaos ortamı örgütün elini giderek güçlendirmiş, müzeler yağmalanmış ve antik yerleşimler tarihî eser bulmak amacıyla binlerce kişi ile tarafından kazılarak geri dönüşü olmayan tahribatlara uğratılmıştır. 

    Mezar soygunları Suriye topraklarında yapılmış yasadışı kazılar sırasında soyulan bir kraliçe mezarının ölü hediyeleri, Türkiye’de PKK’lı teröristlerce pazarlanmaya çalışılırken, yapılan operasyon ile ele geçirildi. Eserler şimdi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde koruma altında. 

    Kazılan yerleşmelerde bulunan arkeolojik değerler özellikle Batı antika piyasasında büyük bir talep görmüş, örgüt servetine servet katmıştır. DAEŞ’in kontrol ettiği bölgelerdeki yüksek işsizlik oranları, buralardaki gençlerin de arkeolojik yerleşimlerde kaçak kazı ve yağmaya yönelmesine neden olmuştur. Örgüt yerel halka dağıttığı izinlerle antik yerleşimlerdeki kaçak kazılara izin vermiş ve elde edilen kazançtan komisyon almıştır. Bu politika, eski eser kaçakçılığının örgütün gelirleri içinde petrolden sonra ikinci sırayı almasına olanak sağlamıştır. 

    DAEŞ’in bir yandan anıtsal kültürel mirası yoketmesi bir yandan da taşınabilir kültürel mirası ekonomik kazanca çevirmesi, bölgedeki diğer terör örgütlerinin de dikkatini çekmeye başlamış ve onların da benzer politikalar uygulamalarına örnek teşkil etmiştir. Halen Kuzey Suriye’de ve özellikle Fırat’ın doğusunda büyük bir alanı kontrol altında tutan PYD/YPG/PKK terör örgütünün DAEŞ benzeri bir strateji ile antik yerleşim tahribatları yaptığına dair bulgular giderek güçlenmektedir. Suriye içsavaşı sürecinde bugüne dek 120 civarında anıt eser ve arkeolojik yerleşmeyi tahrip eden ve yağmalayan PYD/YPG/PKK’nın, bu yerleşmelerde gerçekleştirdiği kaçak kazılarda bulduğu eserlerin çoğunluğunu Batı antika piyasasına pazarladığı bilinmektedir. Bir miktar değerli eseri Türkiye’ye de sokmayı başaran örgütlerin bu hamlesi Türkiye tarafından önlenmiş, kaçakçılar eski eserlerle birlikte yakalamıştır. İstanbul polisinin sözkonusu operasyonu 26 ve 27 Ocak 2018 tarihlerinde Türk basınında yer almıştır. 

    Suriye’deki savaşta kültürel mirasın tahribatını özetleyen tablodan anlaşılacağı üzere, bu faaliyetler yalnızca DAEŞ ve YPG/PYD/PKK tarafından yapılmamıştır. Suriye hükümet güçleri ile El Nusra Cephesi (Fetih El Şam) gibi köktendinci muhalif kuvvetler de kültürel miras ile arkeolojik alanlarda hasarlara yolaçmışlardır. Bunların da arkeolojik sit alanları, müzeler, kütüphaneler ile arşivlerin yağmalanması ve kaçaklık yapılması faaliyetlerine doğrudan veya dolaylı olarak dahil oldukları ve gelir sağladıkları bilinmektedir. 

    Suriye’deki savaşta tahrip edilen yerleşimlerin başında özellikle Osmanlı Dönemi kent dokusuna sahip tarihî Halep şehri gelmektedir. Bunun dışında ünlü öntarih yerleşmeleri Ebla (Tell Mardikh) ve Mari (Tell Hariri), Hellenistik Dönem kenti Dura-Europos, Roma kentleri Apamea ve Palmyra (Tedmür), UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Haçlı kalesi Krak des Chevaliers (Qal’at al-Husn) ve Bizans-Erken İslãm yerleşmesi Resafa yoğun yağma faaliyetleri ile ciddi derecede tahribata maruz kalan değerlerdir.

    Halep Emevi Camii El Nusra tarafından 45 metre uzunluğundaki minaresi yıkılan, bombalanan ve altına tüneller kazılan Halep Emevi Camii’nin savaş öncesi ve sonrası durumu. 

    Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de yokedilmeye çalışılan kültürel miras ile arkeolojik değerler hususunda oldukça hassas olduğu görülmektedir. Bir asır önce Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan bölgede hissedilen kültürel kimlik temelindeki aidiyet duygusu, bugünlerde zirve yapmış durumdadır. Cerablus ile olan sınırımızda sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış antik kentindeki arkeolojik çalışmaların Suriye savaşı sırasında aksatılmamış oluşu, Türkiye’nin arkeolojik çalışmalara ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir. Uzun yıllar Suriye sınır bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sorumluluk alanında ve askerî yasak bölge sınırları içerisinde kalmış olan Karkamış antik kenti, hiçbir tahribata uğramadan ve sapasağlam korunarak günümüze ulaşmıştır. Buna karşın Karkamış dış kentinin bir kısmının yer aldığı Suriye tarafında, DAEŞ’in mayınlı variller kullanarak imal ettiği patlayıcılar ve kurduğu bubi tuzak düzenekleriyle büyük tahribatlara yol açtığı gözlenmiştir.

    Karkamış’a oldukça yakın bir konumda ancak sınırın Suriye tarafında yer alan Hilvaniye Höyük’te de yine DAEŞ, iş makinaları marifetiyle büyük tahribat ve yağmalar gerçekleştirmiştir. Ayrıca Cerablus Tahtani ve Tell Amarna gibi önemli höyüklerdeki yağmalama olayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile durdurulmuş ve sözkonusu höyükler eski eser yağmacılarına karşı korumaya alınmıştır. Eski eser kaçakçılığı ile daha etkin mücadele etmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültürel mirası takip yaklaşımı geliştirilmeli, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği yıkım ve tahribatlar belgelenerek Batılı işbirlikçiler ile kışkırtmacılar teşhir edilmelidir. Mevcut yapılardan sökülen ya da müzelerden çalınan eserlerin izini sürmek kolay olmasına karşın, arkeolojik alanlardan kaçak kazılarla elde edilen eserlerin takibi belgelenmesi çok oldukça zordur. Her iki terör çevresinin, Batının saygın müze ve enstitü ve araştırma merkezleriyle olan bağlantılarının istihbarat temelinde saptanması illegal eser satışlarını engellemek açısından çok önemli olacaktır.

    Türkiye’nin Suriye kültürel mirası ile arkeolojik değerlerine verdiği bu öneme karşın, konuya duyarlılığın altını her fırsatta çizen Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri, bu süreci kaygıyla, ama ne yazık ki kayıtsızca izlemişlerdir. 

  • Sivil öldürerek savaş kazanmak

    Sivil öldürerek savaş kazanmak

    Esas olarak sivillerin hedef alınarak askerî yapıların ve ülkelerin çökertilmesi tarihte ilk kez İspanya İçsavaşı’nda denendi; 2. Dünya Savaşı sırasında ise yaygın şekilde uygulandı. 1944’ten sonra özellikle Almanya’nın Dresden şehrini hedef alan ve Japonya’ya atılan atom bombalarıyla tepe noktasında varan katliamlar, savaş ve insanlık tarihindeki en büyük trajedileri yarattı. 

    1. Dünya Savaşı’nın en korkunç yanı siperlerdeki topçu bombardımanı dehşetiydi. 2. Dünya Savaşı’nda ise vahşet çok daha büyümüştür. Bunların birincisi sivillerin ve savaş esirlerinin toplu katliamıdır. İkincisi ise burada ele alacağımız terör bombardımanlarıdır. Öncelikle söyleyelim ki, bunları savaşan güçlerin hemen hepsi az veya çok oranda uygulamıştır. Tabii, hava kuvveti olmayanlar veya başkaları tarafından kurtarılan bazı küçük ülkeler hariçtir ama, onların da bir kısmı savaşın karmaşası içerisinde çoğu etnik ağırlıklı toplu katliam yapmışlar ve/veya sivilleri sürgün etmişlerdir. 

    Bilindiği gibi 1936-39 İspanya İçsavaşı, bir anlamda 1939-45 savaşının küçük bir provasıydı. Guernica ve Madrid’in bombalanması gelecekteki dehşetin habercisi oldu. 1939’da ise Polonya ordularının dağılmasından sonra yarısına yakını subaylardan oluşan birlikler Varşova’da son bir direniş gösterirken, şehrin işkencesini uzattılar. Burada Alman uçakları kenti yıkmak için büyük bir hevesle saldırdı; çünkü yüz yıldır Rusya ile birlikte işgallerinde bulunan ancak asimile etmeyi başaramadıkları bu ülkenin 1918’de yeniden ayağa kalkmış olmasını hazmedememişlerdi. İşte şimdi gene Ruslar ile birlikte iki koldan saldıracaklardı. 1939 bombardımanı Varşova’nın 2. Dünya Savaşı’nda uğradığı ilk büyük yıkımdı ve sonuncusu olmayacaktı. 

    Dresden dümdüz oldu Almanya’nın tarihî şehri Dresden, 13 Şubat-15 Şubat 1945’teki bombardımanların ardından tanınmaz hâle gelmişti. City Hall Kulesinin önünde eskiden binalarla dolu olan alan, günümüzde otopark olarak kullanılıyor. 

    Varşova’ya yapılan hava akınları daha savaşın ilk günü başladı. Kentin altyapısı çökerken yangınlara müdahale edilemedi ve yüz binlerce kişi evsiz kaldı. Hava bombardımanının acımasız olmasının bir nedeni de, Polonya orduları dağıldıktan sonra Alman tümenlerinin Varşova’da daha fazla kayıp vermeden bir an önce Batı cephesine gönderilmek istenmesiydi. Bu nedenle hastaneler dahil olmak üzere hiçbir hedef esirgenmedi, yangın bombaları atıldı, kent dumanlardan görünmez oldu. Yiyecek bulmak için dolaşan siviller makineli tüfekle tarandı. 

    Dehşeti artıran bir faktör de gecikmeli tapalar ile patlamaların sürekli kılınmasıydı. Son saldırıya geçtikleri 25 Eylül günü 1200’e yakın çıkış yaparak Alman uçakları 550 ton bomba attılar ve bombardıman şehrin teslim olduğu 28 Eylül’e kadar sürdü. Kentin yanıp yıkılmasını iki taraf da, yani Almanya ile Müttefikler kendi cephelerinde propaganda için kullandı. 

    1939 Eylül sonundan 1940’ın 10 Mayıs’ına kadar Batı cepheleri “sahte savaş” adı verilen bir durgun döneme girdi. O tarihte Almanlar, Hollanda, Belçika ve Ardenler üzerinden “yıldırım savaşı”nı başlattılar. Rotterdam’a yapılan bombardıman bu dönemin olaylarında önemli bir yer tutar. Almanlar burada da kent savaşlarına girmeden şehri hızla teslim almak istiyordu. Hollandalılar direnişe niyetli değildi ama, teslim heyeti görüşmeye giderken Luftwaffe’ye haber ulaştırılmadı ve 14 Mayıs günü Luftwaffe önceden hazırlanan plana göre kent merkezini bombaladı. Dünya artık terör bombardımanları çağına girmişti. 

    Varşova ve Rotterdam, savaşın geri kalanı boyunca İngilizler tarafından Alman kentlerinin bombalanması için bahane olarak kullanıldı. Bu işi “Şişko Goering” ile “Kalleş Hitler” başlatmıştı; o halde başlarına gelenlerden kendileri sorumluydu. Ama işin bu safhaya gelmesi için arada bir basamak daha vardı ve o da Londra’nın bombalanmasıydı. 

    1940 yazında beş Batı Avrupa ülkesini işgal eden Almanlar İngiltere’yi de pes ettirmek için “The Blitz” adı verilen bombardımanı başlattılar. Temmuz sonundan Kasım’a kadar İngiltere’de 20.000’i Londra’da olmak üzere 40.000 sivil öldü. Londra yanıp yıkılırken Coventry, Liverpool, Portsmouth ve Southampton en çok zarar gören kentler arasındaydı. Yangın bombaları işin dehşet kısmını çok iyi ortaya koyarken, İngilizleri de terör bombardımanına yönelten esas faktördü. Onlar da yangın bombaları, parça tesiri ve yüksek infilaklı bombalardan oluşan ölüm kokteylleri hazırladılar. 

    1940-41 kışında İngiltere’de yanıp yıkılan kentlerin dumanları tüterken ve muzaffer Almanya tek başına kıtaya hakimken, Alman moralinin yıkılabileceğine ancak İngiliz bombardıman komutanlığının tutucu doktriner kurmayları inanabilirdi. Yazdıkları raporlarda “Batı Almanya’nın nüfusu kesintisiz patlayıcı yağmuru altında sığınaklara koşuyor ve nefret edilen Nazi rejimine karşı komplo yapıyor” şeklinde, gerçekle en ufak alakası olmayan değerlendirmeler bulunuyordu. “Batı Almanya”dan söz etmelerinin nedeni ise Berlin’e yapılan akınlarda aşırı kayıp vermeleri, bu dönemde daha çok Hamburg liman kenti ile Düsseldorf, Köln, Essen gibi Ren bölgesi hedeflerine yönelmeleriydi. 

    Hamburg savaş boyunca en çok yanıp yıkılan kentlerin başında geliyordu. 27/28 Temmuz 1943 gecesi kent, tarihte ilk kez rastlanan korkunç bir ateş fırtınasını yaşadı. 24/25, 27/28, 29/30 Temmuz ve 2/3 Ağustos geceleri RAF, 25 ve 26 Temmuz gündüz saatlerinde de Amerikan 8. Hava Kuvveti tarafından atılan çok sayıda yangın bombası 22 kilometrekarelik bir alanda 1000+ derecelik bir ısı yarattı ve yangınlar çevredeki havayı saatte 250 kilometreye varan hızla çekmeye başladı. İnsanlar, çatılar, ağaçlar, her şey alevlere doğru sürüklendi. Isı insanları sığınaklardan çıkmaya ittikçe, patlayan bombalar onları geri inmeye zorladı. Tekrar sığınağa indiklerinde karbon monoksitten öldüler ve sığınaklar birer krematoryuma döndü. 

    Bu hafta içerisinde Hamburg’da yaklaşık 50.000 kişi hayatını yitirdi, 1 milyon kişi kenti terketti. Alman hükümeti burada oluşacak bir paniğin ülkeye yayılmasını önlemek için özel gayret sarfetti ve başarılı da oldu. Kent, konutların üçte ikisi mahvolmasına rağmen hızla toparlandı ve sadece yedi haftalık üretim kaybına uğradı. Sonuçta Almanlar giderek artan bombardımanlara rağmen, Rus orduları Berlin sokaklarında Hitler’in sığınağının kapısına gelinceye kadar teslim olmadılar. 

    Kalıcı izler Bombardımanların etkisi, şehirler üzerindeki kalıcı izler bıraktı. Dresden Frauenkirche ray hattı, bombardımandan yedi yıl sonra. 

    İngilizlerin, kara harekatını reddederek, bunun yerine Alman kentlerini yakıp yıkmaktan başka bir şey düşünmeyen Harris’i komuta makamında tutmaları ilginçtir. Normandiya çıkarması hazırlıklarının başladığı 1943 sonlarında bile “Berlin’i yıkarak 500 bombardıman uçağı bedel mukabilinde savaşı kazanırız” diyordu. Belki de Amerikalılar ile birlikte diğer operasyonları hazırlarken, Almanları yıpratmak için onun gibi, kayıplara hiç aldırmadan hedefine kilitlenmiş birisini görevde tutmak istediler. İşte bu genel çerçeve içerisinde Alman kentleri muazzam bir yıkıma uğradı; ama bunlar içerisinde Dresden’in özel bir yeri vardır. 

    Dresden, Doğu Almanya’da, Silezya’nın başkenti olan güzel bir Ortaçağ kenti idi. Bir askerî hedef olarak fazla önemi yoktu ama Harris’in derdi bu değildi. O, katliamın kod adı olan “moral” kelimesinin arkasına gizlenerek, o güne kadar nispeten sağlam kalmış olan son Alman kentlerinin de yakılması peşindeydi. Bu olayın gerçekleştirildiği 1945 Şubat’ında Almanya’nın yenileceği beklenmekle birlikte bunun ne kadar süreceği hâlâ bilinmiyor, altıncı yılını süren savaşın fedakarlıkları öfkeyi son haddinde tutuyordu. Keza toplama kamplarının vahşeti de ortaya çıkmaktaydı. Bu nedenle itiraz olsa bile, dikkate alınması beklenmezdi. 

    Birkaç kaynakta, Berlin’e hücuma hazırlanan Rusların Dresden demiryolu merkezinin imhasını talep ettiklerinden sözedilir ama böyle bir bilgi çoğu kaynakta yoktur. Her halükârda Harris, eski ahşap evleri ve daracık sokaklarıyla ilgisini bekleyen sıradaki hedefini (kendi sözleriyle) şöyle tanımlamıştı: “İnsan yerleşiminden çok, ateş almaya hazır bir odun yığınını andırıyor”. Kentin 600.000 olan nüfusu Ruslar’ın önünden kaçmakta olan mültecilerle 1 milyona yaklaşmış olup, bir miktar Müttefik savaş esirini de barındırıyordu. Kader onlara, tıpkı Hiroşima ve Nagasaki’deki savaş esirleri gibi, kendi uçaklarından gelecek bir ölüm hazırlamaktaydı.

    Dresden, RAF tarafından 13/14 Şubat gecesi 2.659 ton yangın ve infilak bombası atan 805 uçakla bombalandı. 14 ve 15 Şubat günlerinde Amerikalılar her seferinde 600’den fazla uçakla iki akın daha yaptılar. Burada da muazzam bir alev fırtınası oluştu ve sığınaktaki insanlar bile binlerce derecedeki ısıyla kavruldu. Nehre atlayanlar da alev fırtınasından kurtulamadı. David Irving 1963’te Dresden ile ilgili kitabını yayımlayınca, ben de uzun süre burada verilen 135.000 ölü rakamını temel almıştım. Ne var ki daha sonra (o yıllarda Doğu Almanya’nın bir parçası olan) Dresden polis şefliğinden alınan bilgilerin 25.000 ölü ve 35.000 kayıp olduğu şeklindeydi ki, bu da 55-60.000 gibi yine muazzam bir ölü sayısına işaret eder. 

    Atom bombaları: En az 129 bin ölü Hiroşima’ya atılan atom bombası, Hiroşima Ticaret Müzesi Binası’nın kubbesinin tam üzerinde patlamıştı. Bugün bu bina “Atomic Bomb Dome – Atom Bombası Kubbesi” olarak bilinen Hiroşima Barış Anıtı Parkı’nda korunuyor. 6 Ağustos 1945’teki Hiroşima ve 3 gün sonraki Nagazaki bombardımanları sonucu en az 129 bin kişi hayatını kaybetti. 

    Tokyo’nun bombalanması ise daha büyük bir trajedidir. Amerikalılar Japon anakarasına yakın adaları ele geçirdikçe üsler oluşturdukları gibi, daha yüksekten daha çok bomba bırakabilen B-29 Superfortress uçaklarını da devreye sokmuştu.. Böylece, 1942’de sadece psikolojik etki için Tokyo’ya yapılan küçük Doolittle akınından sonra, 1944’te Japonya anakarasına ciddi bombardıman başladı. Bunlar 25 Ağustos 1945 günü ülke teslim oluncaya kadar sürdü ki en büyüğü 9/10 Mart 1945 tarihinde yapılan Tokyo bombardımanıdır. “Operation Meetinghose” adı verilen bu olayın savaş hedefleriyle ilgisi olmayıp, tam anlamıyla bir terör ve intikam bombardımanı olduğu açıkça görülür. Öncelikle, herhangi bir askerî tesis veya sanayi bölgesi değil, doğrudan yerleşim yerleri hedef alınmıştır. İkinci olarak, çoğu ahşap hatta kağıttan yapılmış evleri yakmak için bomba yükü çok az sayıda tahrip bombası ve on binlerce küçük yangın bombasının bileşiminden oluşturulmuştur. Ayrıca, daha fazla yangın bombası yüklenilebilmesi için uçakların makineli tüfekleri çıkarılmış ve dalgalar halinde akın yapılmıştır. Bu bombardımanda şehir üzerinde olulan alev fırtınaları o kadar büyüktü ki, ışığı 200 km’den görülebiliyor, ısı dalgası uçakları yükseltiyor, yanan cesetlerin kokusuyla karışık duman pilotların kusmasına yol açıyordu. Önceki ay yapılan bir bombardımanda şehrin 2.5 kilometrekarelik bir alanı yanmıştı. Bu bombardımanda ise 42 kilometrekare kent alanında 286.000 bina yok oldu, evsizlerin sayısı 1 milyonu geçti. Tıpkı Dresden’de olduğu gibi, suya atlayarak kurtulmaya çalışanlar haşlandı, sığınaktakiler zehirlendi ve kavruldu. Japonlar sanki yüzyıllar boyunca bu ateşe odun taşımışlardı. Uzaktan izleyenler “cehennem bile bu kadar sıcak olamazdı” demişlerdir. 

    Tokyo Polis Müdürlüğü’ne ait olduğu ifade edilen 124.711 kişinin öldüğünü rakamına rastlanmakla birlikte, 80 ila 150 bin arasında değişen rakamlar bulunmaktadır ve gerçek rakam asla bilinemeyecektir. Tokyo’ya birkaç akın daha yapıldıktan sonra Mayıs ayında bunlar kesildi, çünkü yarısından fazlası yakılan kentte toplu hedef kalmamıştı. Ne var ki Kobe, Osaka, Nagoya, Kawasaki ve Yokohama kentleri de terör akınına maruz kalmışlar ve binalarının dörtte biri ila yarısını yitirmişlerdi. Japonya’da siviller o kadar ezildi ki, savaşın son dönemi ve teslimden sonraki ilk dönemde yüz binlerce insan açlık ve hastalık nedeniyle hayatını yitirdi. Tabii, bu arada Japonlar’ın da masum olduklarını sanılmamalı. Çin’de sivil halka yönelik sayısız katliamlar vardır. Literatüre “Rape of Nanking” adıyla geçen acımasız katliamın, Şanghay’ın bombalanmasının ve bu ülkeye havadan hıyarcıklı veba mikrobu atılarak en az on bin kişinin öldürülmesinin sorumlusu Japon genelkurmayıdır. Tencere dibim kara, seninki benden kara. 

    2. Dünya Savaşı’nda bombardıman, sivillere karşı özel bir terör yöntemi olarak benimsendi. Atom bombalarının da -şayet atılacaksa- niçin askerî üslere değil de kentlerin ortasına atıldığı sorulmalıdır. Bombanın tesirini göstermenin elbette başka yolları vardı. Burada en mâkul yanıt, terör-korku-intikam saiklerinin devreye girmesidir. Amerikalıların atom bombasını Almanya’ya atıp atmayacaklarını bilemeyiz; belki de atarlardı ama ırkçı önyargıların ve Pearl Harbor/Bataan/Okinawa/Iwo Jima/kamikazeler gibi olayların yarattığı intikam duygusunun bu bombaların sivillere yönetilmesini kolaylaştırdığını söylemek olasıdır. 

    DEHŞETİN ANALİZİ

    Yeni silahlı gücün engellenemez yükselişi

    1.Dünya Savaşı’nda hava kuvvetleri yeni bir güç olarak ortaya çıkınca, bunun nasıl kullanılacağı üzerine tartışmalar da yoğunlaştı. İlk başta keşif ve düşman keşfini önleme amacıyla kullanılan uçaklar, aradan bir yıl bile geçmeden yer hedeflerine taarruza başladılar; hemen akabinde de bombardıman ve avcı filoları olarak ayrıldılar. Almanlar 1915’ten itibaren Londra’yı önce zeplinler sonra uçaklarla bombardıman ettikleri zaman fazla hasar veremediler ama, İngiliz RAF’ın kurucularından olan Trenchard “hava bombardımanın moral etkisi maddi etkisinin 20 katıdır” demişti. 

    İngiltere bombardıman komutanlığına giderek daha büyük önem vermeye başladı. 1921’de The Command of Air adlı kitabını yayınlayacak olan İtalyan generali Guilio Douhet de hava bombardımanı ile sivil halkın moralinin yokedilerek düşmanın savaş azminin kırılabileceğini iddia etti. Trenchard ve Douhet “stratejik bombardıman” tezinin kurucuları sayılır. 1940 yazındaki “Blitz” sonrasında İngilizler Alman avcı uçaklarıyla başa çıkamayınca gece bombardımanına ağırlık verdiler ama, yapılan bir inceleme o dönemde uçakların sadece üçte birinin bombalarını hedefin etrafındaki 15 kilometre çapında bir daire içine düşürebileceklerini gösterdi. Yani, bir şehirden daha küçük bir hedefi vuramıyorlardı. Bunun üzerine şehirleri bombalamaya geçtiler. 

    Tokyo 1945 Sivillerin dehşete düşürülmesiyle ülkenin veya şehrin kolayca teslim olacağı inancı bombardımanların başlatıcısı oldu. Fakat birçok örnekte sivillerin teslim olmaktansa direnmeyi seçmesi bunu boşa çıkardı. Tokyo, 1945. 

    Churchill’in bilimsel danışmanı Lord Cherwell, konutları tahrip etmenin Alman direnişini kırmanın en iyi yolu olduğunu ileri süren bir tez geliştirdi. İngiltere’de Hull kentinin bombalanması sonrasında her on evden birinin bombalanmasına rağmen halkta ciddi moral bozukluğu olduğunu, evlerini yitirmenin insanları arkadaşları veya akrabalarını yitirmekten daha çok etkilediğinden hareketle, 58 büyük Alman kentinin bombalanmasının Alman moralini yıkacağını söyledi. Böylece, nokta hedeflerinde bombaların çok büyük bölümü boşa giderken, bu oran deniz hedeflerinde % 99’a varırken, kent bombardımanında her bombanın işe yarayacağı düşünüldü. İngiliz bombardıman komutanı Arthur Harris ise durumu büyük bir hevesle özetledi: “Kentleri bombardıman etmemizin nedeni fabrikaların yanında olmaları nedeniyle değildir. Niyetimiz sivilleri dehşete düşürmek, evleri yıkarak büyük bir mülteci kitlesi yaratmak, ulaştırma ve altyapıyı yıkarak hayatı felç etmektir. Nüfusu yüz binden fazla olan 58 Alman kentinin yakılıp yıkılması Almanya’yı teslime zorlayacaktır”.

    Harris bundan sonra tüm gayretini kentler üzerinde yoğunlaştırdı ve Normandiya çıkarması hazırlıkları da dahil olmak üzere, Müttefik Yüksek Komutanlığı’nın tüm diğer hedefler için filo tahsisine karşı savaş açtı. “Berlin’e dört akın daha yaparsam savaş biter” diyordu ama çok iyi korunan bu kente yapılan akınlar muazzam kayba yol açmaktaydı. Bu sabit fikri RAF bombardıman filosunun savaş boyunca 7.449 dört motorlu bombardıman uçağı ve yaklaşık 50.000 değerli havacı yitirmesine yol açtı. USAAF ise 8.067 dört motorlu bombardıman uçağı yitirdi. Harris’in yaptığı işe duyulan tepkiler giderek artmış olmalı ki, savaştan sonra emsalleri arasında bir tek o mareşal yapılmadı ve son yıllarını küskünlük içerisinde geçirdi (Arthur ‘Bomber’ Harris (1892 – 1984), 1977’de kendisiyle yapılan bir röportajda “bir daha o zamanı yaşamak durumunda kalsam, yine aynı şeyi yapardım” demişti.

    Terör bombardımanı ile düşmanın moral çöküntüsüne uğratılıp iradesinin kırılacağı tezi çok tartışmalıdır. Ne İngiltere ne de ondan çok daha fazla bombardımana uğrayan Almanya’da teslim eğilimi görülmemiştir. Hollanda ise Rotterdam bombalanmadan teslime karar vermişti. Japonya da çok ağır bombardımana karşı teslim olmadı ve şayet iki atom bombası atılmasaydı gene olmazdı. Vietnam’a gelince… 2. Dünya Savaşı sırasında tüm ülkelere atılan bombalardan fazlasına tek başına maruz kaldı ama halkın iradesi kırılmadı. Bununla birlikte terör bombardımanı bugün ABD’nin hava doktrinin önemli bir parçası olup “shock and awe” adıyla anılmaktadır. Bağdat’ın bombalanması buna örnektir. 

    VERİLER NEYİ İFADE EDİYOR?

    Kağıthane üzerindeki rakamlar ve ölen gerçek insanlar

    Savaş kayıpları, özellikle de bombardıman kayıplarıyla ilgili verilerde muazzam farklılıklar bulunması birçok kişiyi şaşırtmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Öncelikle, savaş sırasında kentlerde birçok kişi geçici olarak veya kaybıyla ilgili bildirimde bulunacak bir yakına sahip olmadan yaşamaktadır. Kaldı ki çoğu zaman kayıtlar da yanıp yokolur veya kasten imha edilir. Bazı kişiler kentten ayrılmış, kaçmış; bazı mülteciler veya çalışanlar ise yeni gelmiş; keza aileler dağılıp birbirinden habersiz olarak farklı yerlere sürüklenmiş oluyordu. Bazı cesetler eriyip gidiyor ya da toplu mezarlara sayılmadan gömülüyordu. Bu kaosu hayal etmek bile kolay değil. Ayrıca çoğu zaman yetkililer kayıp rakamlarını daha az gösterirken karşı taraf da abartıyordu. 

    Sonraki yıllarda yazarlar ve araştırmacılar da ideolojik tutumlarına göre rakam tercih ettiler, ediyorlar. Bu rakamlar doğruymuş gibi kayıtlarda kalıyor. 2. Dünya Savaşı’nda ve hemen akabinde on milyondan fazla evsiz kalan ya da anayurtları işgale uğramış mülteci, sayısı bilinmeyen köle işçi, yurtlarından sürülen etnik azınlıklar (ki bunların sayısı da on milyondan fazladır), esir kamplarında ölen yaklaşık dört milyon asker ve bu arada kaldıkları ve gittikleri yerlerde ve dahi yollarda katliama uğrayanlar, siyasi cinayetler, direnişte ölenler ve direnişçiler tarafından öldürülenler… 

    En iyi niyetli çabayla bile içinden çıkılmayacak bir kaostur bu. Bu nedenle rakamlara mertebe olarak bakmak en doğrusudur. Öte yandan, 80 veya 150 bin ölü bizim için sadece bir rakamdır ama, aradaki fark 70 bin ailenin trajedisidir. Bunlar birkaç nesil sonra geçmişe gömülüyor. Bugün ülkemizde kaç kişi sürülen veya katliama uğrayan atalarını biliyor? 

  • İstanbul’un hayalet treni

    İstanbul’un hayalet treni

    Büyük bir şehri önemli bir coğrafi bölgeye bağlayan bir tren hattının tarih sahnesinden sessizce çekilip unutulması nadir rastlanılır bir durumdur. 1914’te inşa edilen, İstanbullularca “Kağıthane Treni” olarak adlandırılan Haliç-Karadeniz Sahra Hattı’nın 1950’lerden itibaren başına gelen tam da bu. Üstelik bu hat Türkiye’nin kader anlarında tarihi roller üstlenmiş: Ağaçlı kömürleri Haliç’e bu hattan taşınarak 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’un elektriksiz kalmasının önüne geçilmiş; işgal yıllarında Anadolu’ya silah ve mühimmat yine bu hat kullanılarak kaçırılmış. Üç değerli araştırmacı tarafından 18 yılllık kılı kırk yaran bir çalışmayla hazırlanan Kayıp Bir Demiryolunun İzinde isimli kitabın ve konu edindiği gizemli demiryolu hattının fotoğraflarla ilginç hikayesi… 

    Haliç Karadeniz Sahra Hattı’nda çalışan bir lokomotifin Ayvad Kemeri’nden geçişini gösteren bir hatıra fotoğrafı. 

    ‘Kayıp tren’ nasıl kitaplaştı?

    Prof. Dr. Emre Dölen, koleksiyoner Mert Sandalcı ve gazeteci Hüseyin Irmak’ın ortaklaşa yürüttüğü 18 yıllık çalışma, Kayıp Bir Demiryolunun İzinde ismiyle Kâğıthane Belediyesi’nce 2015’te kitaplaştırıldı. Mert Sandalcı’nın editörlüğünde yayımlanan kitap, İstanbul tarihinin kayıp sayfalarını aralıyor. 

    İstanbulluların “Kâğıthane Treni” olarak adlandırdığı kayıp trenin işgal yıllarında Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasında da görev yaptığı, bu kitap için yapılan araştırmalar sırasında ortaya çıkarılmıştı. Haliç silah depolarından tren ile gece Ağaçlı- Karaburun’a çıkarılan mühimmatın buradan da bir yıl boyunca teknelerle İnebolu’ya aktarılma hikâyesine kitapta ayrıntılarıyla yer veriliyor. 

    Karaburun’dan Terkos’a kömür taşıyan dekovil, bir süre de yöre halkını denize ulaştırmakta kullanılmıştı. Bu nedenle, 1950’li yıllarda “banyo treni” olarak adlandırılıyordu. 

    Bir mikro tarih çalışması olan eser; 1. Dünya Savaşı koşullarında şehrin elektriksiz kalma tehlikesini bertaraf etmek için Ağaçlı kömürlerinin Haliç’e taşınma öyküsünü de tüm yönleriyle aktarıyor. Yıllar süren takiple ulaşılan birçok fotoğraf ilk defa bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. 

    Kayıp hattın günümüzdeki güzergâhını hava fotoğrafları ile okuyucuya sunan kitap, karşılaştırma için demiryolunu gösteren eski haritaları kullanıyor. 

    Bütün bir hattan günümüze kalan tek ray parçası 2003’e kadar Odayeri’nde bir dere üstünde köprü vazifesi görmüştü. Şimdi Kâğıthane Açık Hava Müzesi’nde sergileniyor. 

    Trenin vaktiyle kullandığı rotanın yerden de fotoğraflandığı çalışma, 1950’ye gelindiğinde başlayan kayboluşun izlerini de sürüyor. 

    Lokomotif ve vagonların kitapta yer alan çizimleriyle birlikte yayımlanan teknik metin ise Alan Prior isimli bir demiryolu teknikeri tarafından hazırlanmış. Çizimlerde bire bir ölçü verildiği için maket yapımına da olanak sağlayan çalışma, Prof. Dr. Emre Dölen, Mert Sandalcı ve Hüseyin Irmak’ın yazılarının yan ısıra 1915’lerde Ağaçlı Ocak Müdürlüğü yapan Şevki (Sevgin) Bey’in ayrıntılı hâtıratına da yer veriyor. (Hüseyin Irmak).

    Hattın en büyük istasyonlarından biri olan Kâğıthane istasyonu önünde hat kumandanı Yüzbaşı Muhsin Bey (sağ önde), hat müfettişleri ve personelden subaylar ile birlikte hatıra fotoğrafında. Arka planda Kâğıthane Kasr-ı Hümâyunu binaları görülmektedir. 
    Demiryolunun yapım aşamasında hat çalışmalarını fotoğraflayan Hasan Mukadder Dölen (sağ başta ayakta), bu defa kendisini fotoğraflattırmış. 
    8+500 kilometre civarında Hasan Mukadder Bey’in objektifine poz veren teftiş heyeti üyeleri. 
    Hattı fotoğraflayarak şehir tarihine yönelik özgün bir miras bırakan Hasan Mukadder Dölen Bey’in (ön sağda) drez üzerinde çektirdiği bir diğer hatıra fotoğrafı. 
    Trenler Yeşilköy Şömendöfer Alayı depolarında. Burada, hattı Kâğıthane’de işletecek olan personele eğitim verilmektedir. 
    Yeşilköy’den Sirkeci’ye demiryolu ile getirtilen 71 A numaralı lokomotif, vinçle sahile indiriliyor. 
    Haliç-Karadeniz Sahra Hattı’nın 0 +000 kilometresi. Fotoğrafta başlangıç noktasındaki yükleme-boşaltma alanı ve arka planda Silahtarağa Elektrik Fabrikası görülüyor. 
    Kâğıthane İstasyonu’nda 1916 sonrasına ait bir karşılama töreni fotoğrafı. Hazırlıklara bakılırsa önemli birileri bekleniyor. 
    99 B numaralı lokomotif ve makinisti Kâğıthane Köyü istasyonunda, yola çıkmaya hazır vaziyette. 
    Dekovil Kemerburgaz Kemeri’nden (Kırık Kemer, Kovuk Kemeri, Eğri Kemer) geçiyor. Kemerburgaz İstasyonu’ndan Uzun Kemer’e doğru bir bakış (altta). 
    35+750 kilometrede Kömürcüpınar İstasyonu’nda hat kumandanı Yüzbaşı Muhsin Bey (sağda), Şömendöfer Kıtaları Müfettişi Kaymakam Haydar Bey (kıravatlı), Nafia Nezareti Müsteşarı Muhtar Bey ile birlikte. 
    Hattın 3+200 kilometresinde bulunan ve güzergâhtaki en büyük istasyonlardan biri olan Enver Paşa (Kâğıthane) istasyonu. Ağaçlı’dan yüklü gelmiş trenin törenle karşılanış anı. Büyük ihtimalle hattın açılış ve kömürün ilk getiriliş günü. 
    Dört açıklıklı bir ahşap köprünün üzerinde drezin geçişi. 
    Sekiz erkek dört kadından oluşan yabancı bir heyet Kemerburgaz İstasyonu’nda bir molada. 

    Varlıklı gençler hattın üzerinde bulunan küçük bir demiryolu köprüsünü lüks bir otomobille geçmeye çalışıyor… 

    Köprü geçilmiş, engel aşılmış, otomobilin hasar kontrolleri yapılıyor… 

    Otomobilli çift dekovil hattını takip ederek Kemerburgaz’a doğru yollarına devam ediyor… 
  • Gorillerle yaşadı, insanlar tarafından öldürüldü

    Gorillerle yaşadı, insanlar tarafından öldürüldü

    Hayatını Afrika gorillerini araştırmaya adamış Dian Fossey, bundan 32 yıl önce Ruanda’daki araştırma merkezinde vahşi şekilde öldürülmüştü. Çoğumuzun National Geographic belgesellerinden ve beyazperdeden tanıdığı Fossey, biricik ailesi olarak gördüğü, birlikte yaşadığı gümüş sırtlı gorillerle ölümde de buluşmuştu. Bir bilim insanının unutulmaz mücadelesi.

    Gorilleri tanıyordu Fossey, zamanla her bir gorilde birbirinden farklı burun izlerini ayırt edecek kadar yetkinleşti; bu izlerin fotoğraflarını çekti, resimlerini çizdi, giderek gorillere isim vermeye de başladı. 

    Ruanda, Uganda ve Kongo’nun sınırlarında, 80 km. boyunca Virunga volkanik sıradağları uzanır. Bu sıradağlardan Karisimbi ve Visoke’yi birleştiren, neredeyse her zaman sisler içinde olan sırtta, deniz seviyesinden 3000 m yükseklikte, yağmur ormanları arasında bir mezarlık var. Yosunlarla kaplı 25 tahta tabela ve bir bronz mezar taşının altında, 25 goril ve bir kadın yanyana yatıyor. Mezarları gibi kaderleri de ortak; burada yatan gorillerin çoğu ve kadın, vahşi cinayetlere kurban gittiler.

    Gorillerle ilk karşılaşma

    Amerikalı Dian Fossey 1963’ün Eylül ayında, neredeyse bir yıllık maaşına denk bir banka kredisi çekerek, uzun süredir düşlerini süsleyen kıtaya, Afrika’ya yedi haftalık bir tatil için gelmişti. Kenya, Tanzanya, Kongo ve şimdiki adı Zimbabve olan Rodezya’da, kıtadaki yaban hayata tanıklık edeceği yerleri, millî parkları, yaylaları, dağ kraterlerini, gölleri dolaştı. Durakları arasında hayvanbilimci George Schaller’in gümüşsırtlı dağ gorillerini bir yıl süreyle incelediği Kongo’daki Kabara bölgesi de vardı. Dian, gorillerle ilk karşılaşmasından şöyle söz edecekti: “Gorillerle ilk karşılaşmamı hiç unutmadım (…) Bitki örtüsünü incelerken, bizimle eşit derecede meraklı siyah grubu farketmiştik. Liderlerinin çehresi ve bize arkaları dönük tüylü kafalar. Parlak gözler, geniş alnının altından sinirli bir şekilde bakıyordu; sanki bizim arkadaş mı düşman mı olduğumuzu kestirmeye çalışıyordu (…) Büyük maymunlarla ilk karşılaşmamdan etkileyici bir izlenim kaldı. Oradan gönülsüzce ayrıldım, ama bir şekilde sisli dağın gorilleri hakkında daha çok şey öğrenmek için geri döneceğimi biliyordum”.

    Alaylıydı, etolog oldu Dian Fossey, başta goriller üzerindeki incelemesine bir alaylı olarak başlamıştı, 1976’da Cambridge Üniversitesi’nde yaptığı hayvan davranışları alanındaki doktorasıyla etolog unvanını aldı. 

    Leakey ile kesişen yollar

    Dian Fossey, daha önce ünlü paleoantropolog Dr. Louis Leakey ile tanışmıştı. Bu gezi sırasında Kabara’ya mutlaka uğrayarak gorilleri görmesini de o salık vermişti. Leakey’in önerisine uyarak Kabara’ya giden Fossey, tatilinin sonunda Kentucky Louisville’deki yaşamına geri döndü. Ama Afrika’yı ve bağrındaki yaban hayatı, özellikle gorillerle karşılaştığı büyüleyici anları ve Leakey ile yaptığı sohbetleri aklından çıkaramadı. Courier-Journal gazetesinde Afrika izlenimlerini ve fotoğraflarını paylaştığı üç yazısını yayımladı.

    Kongo’da ve Ruanda’da

    Dian Fossey bundan sonraki ilk sekiz ayını Swahili dilini öğrenerek ve 1959-1962 arası dağ gorilleriyle iki yıl kadar çalışmış olan George Schaller’in yayımladığı kitabı hatmederek geçirdi. Doğduğu ve 32 yılını geçirdiği ülkeyi, akademik eğitim gördüğü ve on yıllık sağlık uzmanlığını bırakarak yeni yaşamına doğru yola çıktı. 1966’ın Aralık ayında Nairobi’ye vardı ve ilk önce Tanzanya Gombe Çayı Şempanze Rezervi’ne, Jane Goodall’ı ziyarete gitti. Burada Jane’in şempanze çalışmalarını gözlemled; ondan deneyimleri ve yöntemleri hakkında bilgi aldı. 

    Daha sonra Kongo Kabara’da, gorillerle ilk kez karşılaştığı yaylada kamp kurarak çalışmaya başladı. Kongo’da karışıklığın egemen olduğu zamanlardır; Belçika’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı henüz bitmiştir ama, ülke içindeki ayrılıkçı grupların birbiriyle savaşı sürmektedir. Çalışmalara başladıktan 10 ay sonra, içsavaş kamp alanına da ulaşır ve askerler Dian ile çalışanlarını dağdan indirip gözaltına alırlar. Fossey rüşvetle gözaltından kurtulur ve Kisoro’ya kaçar. Uganda makamları Kongo’ya dönmemesini söylese de Fossey kolay vazgeçecek biri değildir. Dr. Leakey ile birlikte, çalışmasını sıradağların Kongo tarafında değil, Ruanda tarafında devam ettirmeye karar verir. 

    Dian Fossey, Karisimbi ve Visoke dağlarının arasındaki sırtta kurduğu kampa, her iki dağın kesişimi olan bir isim verir: Karisoke Araştırma Merkezi. Takvimler 24 Eylül 1967’yi göstermektedir. 

    Ancak yeni bir zorluk vardır: Kongo tarafındaki dağ gorilleri, Schaller’in çalışmalarından ötürü insana alışıktır fakat Ruanda tarafındaki goriller için insanlar, kaçak avcılardır; onlardan uzak durulması gerekir! Fossey’in burada izlemeye başladığı, farklı numaralarla andığı goril gruplarına yaklaşabilmesi zaman alacaktı. Önceleri onları uzaktan izleyerek eylemlerine, mimiklerine, çıkardıkları seslere aşina oldu. Sonra güvenlerini kazanmak için onları taklit etti, benzer sesler çıkarttı ve onlar gibi ağır hareketlerle yabani kereviz sapı kemirdi. Daha sonraları gorilleri kendine alıştırmadaki başarısını, ABD’de mesleğini yaparken, otistik çocuklarla çalışmalarından edindiği deneyimlere borçlu olduğunu söyleyecekti. 

    Goriller kendisine yaklaşana kadar bir girişimde bulunmuyordu. İlişkiyi, gorillerin belirlediği koşullarda yürüttü. Yaban ortamda kendisine yeten koşullarda bulunan, insana hiçbir gereksinim duymayan bir canlıyla, başka türlü uzun vadeli bir ilişki kurabilmek mümkün değildi. 

    Zamanla her bir gorilde birbirinden ayrı olan burun izlerini ayırdedebilir hâle geldi; bu izlerin fotoğraflarını çekti, resimlerini çizdi, giderek gorillere isim vermeye de başladı.

    Dian Fossey çalışmalarından ancak çok küçük bir çevrenin haberdar olduğunu, herkesten uzakta ve izole yaşadığını, alaylı bir araştırmacı olduğundan yaptıklarının akademik meşruluğundan kuşku duyulduğunu düşünmekteydi. Ocak 1970’te National Geographic’e kapak olmasıyla, geniş çevrelerce de tanınan biri haline geldi. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi’nde hayvan davranışları alanında doktoraya başladı; 1976’da doktoralı bir etolog olacaktı.

    ‘Dağda yalnız yaşayan kadın’

    Ruanda dağlarında hayat hiç kolay değildi; günün çoğu yağışlı, hava nemli, insan boyunda ısırgan otları ve yabani kerevizlerle kaplı yamaçlar güneşli günlerde bile ıslaktı. Fossey ise ilk gençliğinden beri sigara tiryakisi ve astım hastasıydı. Oksijenin az olduğu yükseklerde akciğerleri zorlanıyordu. Diğerlerinin bir saatte tırmandığı yamaçları, iki-iki buçuk saatte, nefes nefese aşabiliyordu. Defalarca kaygan toprakta düşmüş, kemiklerini kırmış, bir keresinde kırık kaburga parçası akciğerlerini delmişti. Ama değil kampı bırakmaya, tedavi görmeye bile -çok zorunlu kalmadıkça- yanaşmıyordu.

    Fossey kampta günlük işlerde çalışan yerliler dışında çoğunlukla yalnız kaldı; giderek yalnızlığına daha çok sarılmaya, kampa gelip gidenlerle daha az iletişim kurmaya başladı. Çalışmalara katılmak üzere gelen öğrencilerin çoğu birkaç günden fazla dayanamayıp geri dönüyordu. Fossey de arkadaşlarına yerli halkın taktığı “Nyramachabelli” adını kendisine yakıştırıp, gururla “dağda yalnız yaşayan kadın” anlamına geldiğini yazıyordu.

    Fossey’in çocukluğu da yalnızlık ve sevgisizlikle geçmişti; onu hiçbir zaman benimsememiş bir üvey baba ve umursamaz bir anneyle büyümüştü. Çocukluğunda göremediği ilgi ve şefkati, başkalarına sunabileceği bir meslek seçmiş, sağlık çalışanı olmuş, tüberküloz hastalarıyla, otistik ve engelli çocuklarla çalışmıştı. Karisoke’de ise tüm duygusal yakınlık ve bağlanma ihtiyacını, gorillerle kurduğu iletişimle karşılamaya başlayacaktı.

    Goriller için savaş 

    Virunga ve Karisimbi Dağları, Ruanda Hükümeti tarafından millî park ilan edilmişti. 1920’lerden beri dağ gorili avı yasak olamasına rağmen, kaçak avcılar bölgede yoğun faaliyet halindeydi ve park görevlilerine rüşvet vererek işlerini yürütüyorlardı. 

    Gorillerin dolaştığı yerlerde yüzlerce kapan vardı. Bu kapanlar ceylan ya da manda yakalamak amacıyla kurulmuş bile olsa, bunlara yakalanan gorillerin ayaklarında kangrenlere, sonu ölümle biten enfeksiyonların geliştiği yaralanmalara yolaçmaktaydı. Ayrıca çobanlar ve sürüleri gorillerin beslendiği bitkileri eziyor, onları dayanamayacakları kadar soğuk bölgelere çıkmaya zorluyordu. Fossey bu duruma karşı bir şeyler yapmak istedi; araştırma için aldığı fonların bir bölümüyle silahlı devriyeler kiraladı. Dört Afrikalı çalışandan oluşan devriye ekibi, bir yılda 987 avcı tuzağını imha etti. Bu da yerli halk ile Dian Fossey arasında giderek düşmanlık boyutu kazanan bir ilişkiye yol açtı. 

    Sisteki Goriller National Geographic Araştırma Komitesi 1980’de bölgedeki avcılar ve yerlilerle girdiği çatışmalı süreçten ötürü Fossey’den bir süreliğine Ruanda’dan ayrılmasını istedi. Bu arada Dian Fossey, Cornell Üniversitesi’nde ders verdi ve Sisteki Goriller kitabını yazdı. 

    “Uygar dünya” duvarlara asmak için goril kafası, kül tablası olarak kullanmak için goril eli talep etmekteydi. Batılının dekorasyon zevkinden, Afrikalı insana ekmek kapısı çıkmıştı. Fossey, her birine birer isim verdiği, özel ilişkiler geliştirdiği hayvanlara zarar veren avcılara karşı amansız bir savaş yürütmeye koyuldu… 

    Dian Fossey’i 26 Aralık 1985’te, henüz 53 yaşındayken bu hayattan koparacak olan cinayete giden yolda en sert viraj, “Digit”in ölümüyle işaretlidir. Fossey goril davranışlarını anlattığı konferanslarında, bazen izleyicilerin şaşkın bakışları karşısında, “Naomm, mknown, manumm naoummm, naoumm?” gibi goril sesleri çıkarır, “Digit”ten “arkadaşım” diye söz ederdi. Gorillerle henüz çalışmaya başladığı yıllarda, göz teması kurabildiği ilk goril o olmuştu. 

    31 Aralık 1977’de, başı ve elleri kesilerek ölüme terkedilmiş bir goril cesedi bulunur. Fossey cesede bakmaya gittiğinde onu hemen tanır. Sevgili arkadaşı “Digit”in cansız ve eksik bedenini kampa taşıtarak, katledilmiş diğer gorillerin yanına gömdürür. Bütün bunlar olup biterken son derece soğukkanlı görünür ama, daha sonra yaşanacaklar, aslında ruhunda fırtınalar koptuğunu gösterecektir. 

    Korkunç son 

    Fossey bu hadiseden sonra adeta yavrusunu savunan yabani bir hayvana dönüşür ve kendi kanunlarını uygulamaya başlar. Yakaladığı kaçak avcıları yetkililere teslim etmek yerine, onları ısırgan otlarıyla döverek aşağılar; kamplarını, evlerini ateşe verir; hayvanlarına el koyar; hatta birinin çocuğunu rehin alır. Ağaçlara cadı resimleri çizmek, korkunç maskeler takarak “ben bu dağın tanrıçasıyım, siz benim çocuklarımı öldürdünüz ben de sizi öldüreceğim” diye tehditler savurmak, uyuşturucu haplarla bayılttığı avcıları “senin aklını aldım, bir daha buraya gelirsen yine alırım, ama bu sefer geri vermem” benzeri sözlerle korkutmak gibi yöntemler uygular. 

    Benzersiz fotoğraflar Karisoke’ye gelen National Geographic fotoğrafçısı Bob Campbell burada üç yıl kalıp Fossey’in bugüne ulaşan en nadide fotoğraflarını çekti.

    Şubat 1979’da, araştırma merkezinin sponsorlarından National Geographic’ten bir telgraf gelir: “Kampınızdaki olaylarla ilgili rahatsız edici raporlar aldık. National Geographic’te kaygı ve utanç yaratan bu savaşı durdurun”. Birkaç gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Cyrus Vanse, Ruanda Elçisi Frank Craigler’e bir teleks yollayacaktır: “NG Araştırma Komitesi, Dian Fossey’in bir süreliğine Ruanda’dan ayrılması gerektiğine inanıyor. Bu, yerel gerilimleri düşürecektir”.

    Dian Fossey 14 yıldır uzun süreli olarak hiç ayrılmadığı kampını, 1980’de belirsiz bir süreliğine terketmek zorunda kalır. 1981-83 arasında Cornell Üniversitesi’nde ders verir ve Sisteki Goriller kitabını yazar. Ortalığın biraz soğuduğuna inandığında geri dönmek için tekrar vize başvurusu yapar ve bir yolunu bulup Karisoke’ye geri döner.

    Aradan çok geçmeden, 28 Aralık 1985 sabahında, Dian Fossey’in cesedi Karisoke Araştırma Merkezi’ndeki kulübesinde bulunur. Kulübeye giren katiliyle çetin bir mücadele yürüttüğü etrafa saçılan eşyalardan anlaşılmaktadır. Vahşi bir cinayet gerçekleşmiştir. Fossey’in başı palayla doğranmıştır. Dian Fossey, kulübesinin arkasında oluşturduğu, en sevdiği gorillerini bağrında saklayan mezarlığa gömülür.

    Arkadaşıyla yan yana Dian Fossey’in “arkadaşım” dediği goril Digit’inki ile yan yana olan mezarındaki İngilizce dizeler: “Nyiramachabelli” Dian Fossey 1932-1985. Kimse gorilleri daha fazla sevmedi / Huzur içinde uyu sevgili arkadaşımız / Sonsuza kadar korunmalısın / Bu kutsal toprakta / Çünkü kendi evinde, ait olduğun yerdesin. 

    Aradan geçen bunca yıla rağmen, Dian Fossey cinayeti hâlâ gizemini koruyor. Ruanda soykırımı sırasında kapatılan kamp alanı, bugün virane halde. Ayakta tek bir yapı yok; ama Fossey’i ve yanyana yattığı gorillerini anmak için bölgeye gelen turistlerce hâlâ ziyaret ediliyor.

    Karisoke Araştırma Merkezi ise günümüzde Musanze yakınlarındaki binasında faaliyet göstermekte; Dian’ın başlattığı günlük goril izleme programı ve koruma çalışmaları da sürdürülüyor. Virunga Dağları’ndaki goril nüfusunun 1973’te 275’in altında olduğu kaydedilmişti. Düzenli gözlemlemeler, yasadışı avcılığı engelleme çabaları ve acil veteriner müdahalesi gibi önlemler sayesinde, sayıları günümüzde 480 civarına ulaşmış durumda.

    Jane Goodall’ın, Dian Fossey için yapılan bir anma toplantısındaki sözleriyle bitirelim: “Dian’ın kaçakçılarla tek başına savaşmak, kendi kanunlarını uygulamaya başlamak gibi yanlış bir yol seçtiği doğrudur. Ama bunun, gördüğü korkunç hataları düzeltebilmenin tek yolu olduğunu düşünüyordu. Bunun için onu nasıl suçlayabiliriz? Gombe şempanzeleri kaçak avcıların hedefi olsa, ne tepki verirdim, bilmiyorum. Dian olmasaydı, büyük bir olasılıkla bugün Ruanda’da dağ gorili kalmazdı”. 

    SANATTA DIAN FOSSEY

    Belgeseli, filmi, operası…

    Dian Fossey’in sıradışı yaşamı, film şirketleri Universal ve Warner Bros arasında paylaşılamadı. İlkin ayrı olan projeler daha sonra birleştirildi ve Dian Fossey’in kitabıyla aynı ismi taşıyan “Sisteki Goriller”, Michael Apted yönetmenliğinde çekildi. Sigourney Weaver, Dian Fossey’i canlandırdı (1988). 

    Çeşitli kuruluşlarda birçok belgesel programına konu olan Dian Fossey hakkında Aralık 2017’de yayınlanan National Geographic TV kanalının “Sisler İçindeki Sır” başlıklı belgeseli son bağımsız yapım oldu. Ayrıca Kentucky Operası’nın Fossey için yaptığı “Nyramachabelli” başlıklı bir çalışması (2006) var. 

  • AFRİKA

    AFRİKA

    Adanmış bir hayat

    Dian Fossey, Kongo’da Karisimbi ve Visoke dağlarının arasındaki sırtta kurduğu kampa, her iki dağın kesişimi olan bir isim verdi: Kari-soke Araştırma Merkezi (1967). 1963’te bölgeye ilk kez gelmiş ve buradaki gümüş sırtlı gorillerden çok etkilenmişti. Kurduğu araştırma merkezinde yıllarca gorillerle birlikte yaşayacaktı. 

  • Martin Luther King: Bir hayali vardı, göremeden öldürüldü

    Martin Luther King: Bir hayali vardı, göremeden öldürüldü

    Irkçılığa karşı mücadelenin sadece ABD’deki değil, dünya çapındaki sembolü Martin Luther King, tam 50 yıl önce Memphis’te bir suikaste kurban gitti. “I Have a Dream” (Bir Hayalim Var) cümlesiyle tarihe kazınan konuşması onu siyah mücadelenin lideri yapmış, birçok demokratik kazanım sağlamıştı. Cinayet ise bugüne dek çözülemedi. 

    Bundan tam 50 yıl önce, 4 Nisan 1968 saat 18.00’de, Afro-Amerikalıların tam eşitlik için verdikleri tarihsel mücadelenin simgesi haline gelmiş olan Martin Luther King, kimliği hâlâ belirlenememiş biri tarafından öldürüldü. Olayın hemen ardından ABD’de özellikle siyahların bulunduğu bütün kentlerde ulusal muhafızların müdahalesine yol açan, sayısız ölümle sonuçlanan gösteriler patlak verdi. 

    Martin Luther King
    Siyasi önderler 1965’te Afro-Amerikalıların siyasi önderleri yürüyüşe öncülük ediyor. Soldan: Ralph Abernathy, James Forman, Martin Luther King, Jesse Douglas, Sr. ve John Lewis. 

    Beş gün sonra başkan Johnson, ilk kez bir Afro-Amerikalı, Martin Luther King için bir günlük ulusal yas ilan etti. Başkan yardımcısı dahil, cenaze törenine 300 bin kişi katıldı. Öfke dalgası 100’den fazla kente yayıldı; çıkan olaylarda 46 kişi öldürüldü. 

    Cinayetin akabinde Memphis Belediyesi, King’in kenti ziyaretinin nedeni olan grevin çöpçülerin lehine sona erdirilmesini görüşüyordu. 

    Cinayetten sonra yapılan otopsi, henüz 39 yaşında olan King’in 13 yıl süren insan hakları mücadelesinde ne kadar yıprandığını gösterir: Kalbi 60 yaşındaki bir insanınki kadar yorgundur. King 10 yılda 2500 konuşma, 10 milyon km. yolculuk yapmıştır. 

    Martin Luther King
    Güçlü hatip Yürüttüğü siyasi mücadele ile 1964’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Martin Luther King, ülkesinin en iyi hatiplerindendi. Bir ara tutuklandı (altta) ama mücadelesini sürdürdü. 
    Martin Luther King

    Cinayeti işlediği iddia edilen James Earl Ray, hayatının sonuna kadar bunu reddeder. Hatta King’in oğlu 1997’de kendisiyle görüştüğünde, yeniden yargılanması talebinde bulunur. Mafya ile hükümetin ortak bir ürünü olarak cinayetin işlendiğine dair iddialar da dahil olmak üzere, yapılan araştırmalar sonuçsuz kalır. 

    ABD’de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin hâlâ devam eden bir tarihi var. Ancak özellikle 50’li yıllardan itibaren bu mücadele örgütlü ve kitlesel bir yöneliş kazanarak, önemli kazanımlar da elde etmiştir. Martin Luther King de sivil itaatsizlik, yurttaşlık hareketi ile siyahların ABD’de eşit haklar mücadelesinde unutulmaz bir yer edinmiştir. 

    Washington’da 1963’te iş ve özgürlük yürüyüşü sırasında verdiği ve “I have a dream” cümlesiyle tarihe kazınan söylevi, King’i bütün dünyada meşhur etmişti. Ülkesinin gelmiş geçmiş en büyük hatipleri arasında yer alan King, 1964’te o güne kadar ödüle sahip olan en genç aday olarak Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Hayatı boyunca ABD’deki ayrımcılığa karşı, siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olması için mücade eden King, Vietnam Savaşı sırasında da savaş karşıtı aktif tutumuyla öne çıkıyordu. 

    1977’de Jimmy Carter tarafından başkanlık özgürlük madalyasına, 1978’de Birleşmiş Milletler insan hakları ödülüne, 2004’te Kongre’nin altın madalyasına layık görüldü. 

    1986’dan bu yana Martin Luther King Day, yani her Ocak ayının üçüncü pazartesi günü ABD’de bir anma günüdür. 

    Hâli vakti yerinde, iyi eğitim görmüş bir ailenin çocuğu olan King, 6 yaşında iken iki beyaz arkadaşının kendisiyle oyun oynamalarına izin verilmediğini söylemeleri ile ilk ırk ayrımcılğı deneyimini edinir. Kolejden sonra Boston Üniversitesi’nde okur, 1955’de ilahiyat doktorasını alır. 1953’te Baptist kilisesinde papaz olur. ABD’nin güneyi o günlerde cinayete varan ırk ayrımcılarının fütursuz şiddet kullandığı bir dönemi yaşamaktadır. Alabama’nın başkenti Montgomery’de, Aralık 1955’te otobüsteki yerini bir beyaza vermeyerek kentin ırk ayrımcılığı yasasının ihlal ettiği için bir siyah kadının tutuklanması üzerine yapılan boykot hareketine katılan Martin Luther King, 382 gün süren bu kampanya sırasında tutuklanır. Evi Ocak 1956’da beyaz ırkçılar tarafından bombalanır ve kendisi de fiziki şiddete maruz kalır. Saldırılara uğrasalar da, 40 bin siyah boykotçu işyerlerine varmak için kimi zaman 30 km yürürler. 1956’da Yüksek Mahkeme otobüslerdeki ayrımcılığı yasadışı ilan eder. 

    Martin Luther King
    M. L. King ve çocuklar 
    Martin Luther King, eşi Coretta Scott King ve çocukları Martin Luther III, Dexter Scott King, Yolanda Denise King ve Bernice King.

    1957’de seçileceği ve ölünceye kadar da başkan kalacağı Southern Christian Leadership Conference’ın (SCLC) kurulmasında etkin bir rol üstlenir. Bu kuruluş, şiddet karşıtı gösterileri düzenlemek için Afrika kökenli Amerikalıların kiliselerini örgütleyerek yurttaşlık hakları mücadelesini yükseltmeyi amaçlar. Görüşlerinin temelinde, şiddet karşıtı sivil itaatsizliğin kurucusu olarak görülebilecek Henry David Thoreau’nun ve bunu Hindistan’da başarıya ulaştıran Gandhi’nin felsefesi bulunur. 

    King her ne kadar siyahlardan oluşan örgütler kurduysa da, bu örgütlerin esas amacı ırkların kaynaşmasını ve dayanışmasını sağlamaktı. King, siyahlar ve beyazlar arasındaki bir mücadeleden sözetmiyor; hatta beyaz ırk ayrımcılarının kullandığı şiddeti göstererek bütün beyazları itham etmiyordu. Amerika’nın kurucularının vaazettiği ama ancak beyazlara mahsus olarak kalan haklarda eşitliği sağlamak için mücadele ediyordu. 

    Martin Luther King
    1960’larda okullarda ırkçı saldırılar ve şiddet arttığında, Martin Luther King çocuklarla yürümüştü. 

    Kitaplar yazar. Kısa zamanda King, hareketin sesi olarak kabul görür. Yurttaş hakları hareketine komünistlerin sızmasından kaygılanan FBI, 1961’den itibaren King’i dinlemeye alır. Altı yıllık dinlemeden sonra herhangi bir kanıt bulunamaz. 

    King, Afro-Amerikalıların oy hakkı, ırk ayrımcılığı yasalarına karşı çalışma hakkı ve diğer temel haklar için yürüyüşler düzenler. Bu taleplerin önemli bir kısmı 1964’te “Civil Rights Act” ve 1965’te “Voting Rights Act” ile yasalaşır. SCLC ve King, bu mücadelelerinde yer ve yöntemleri stratejik olarak seçmekte başarılı olurlar (Kitaplıkların, otobüs duraklarının, beyazlara ayrılmış restoranların işgali, boykotlar ve gösteriler). 

    King’in mücadelesini anlamak için Alabama-Birmingham örneği yeterince anlamlıdır. 

    1960’da üçte biri siyah, 350 bin nüfusu olan kentte, yerel yasalar dolayısıyla ABD’nin en katı ırk ayrımcısı koşulları sözkonusudur. Siyah nüfusun yalnızca %10’u seçim sandıklarına kayıtlıdır. Siyahlar herhangi bir memuriyette, görünür herhangi bir işte de(itfayici, mağazada satıcı, bankada işçi) çalışamamaktadır; yalnızca çelik fabrikasında vasıfsız işçi olarak bulunabilmektedir. 

    2. Dünya Savaşı’ndan 60’ların başına ırkçı saldırılar o kadar yoğunlaşmıştır ki, kentin adı “Bombingham” olarak da söylenegelir. Kent sakinleri yerel mücadeleler yetersiz kalınca King ve SCLC’ye başvururlar. King, müzakere kapılarının açılması için bir dizi kriz yaratacak doğrudan eylemlere başvurulmasını örgütler. 1963 Nisan’ında tutuklanır. Ünlü “Birmingham Hapishanesinden Mektup”unu yazar. Başkan Kennedy ve eşi Jacqueline Kennedy’nin desteğini alınca bir hafta sonra serbest bırakılır. 

    Martin Luther King
    2500 konuşma, 10 milyon km… Martin Luther King 13 yıl süren insan hakları mücadelesinde 2500 konuşma 10 milyon km yolculuk yaptı, birçok yürüyüşe eşiyle birlikte katıldı. 
    Martin Luther King

    2 Mayıs’ta yüzlerce öğrenci gösterilere katıldığında, polis köpekleri eşliğinde bir saldırı başlatılır. Olayların gelişmesi Güney Afrika’daki apartheid ile kıyasalanabilecek bir düzeydeki ayrımcılığı açığa çıkarır. ABD’nin güneyinde bu ırk ayrımcılığına karşı şiddet gösterisi uluslararası kamuoyunda geniş yankılar uyandırır. Hapishaneler dolup taşar. Kent felçolur. Vali yerel polisi desteklemek için yeni kuvvetler gönderirken, Adalet Bakanı da Martin Luther King’in kaldığı bir otele ve kardeşinin evine yapılan bombalı bir saldırıdan sonra Ulusal Muhafızları gönderir. 21 Mayıs’ta belediye başkanı istifa eder, polis şefi gönderilir. Haziran’da ırk ayrımcı bütün pankartlar kaldırılır ve kamusal mekanlar siyahlara açılır.

    SCLC temsilcisi olarak King, yurttaşlık hakları için mücadele eden başka örgütlerle birlikte Washington’a iş ve özgürlük başlıklı bir yürüyüş düzenlemeye girişir. O güne kadar King’i desteklemiş olan başkan Kennedy, yurttaşlık haklarına ilişkin oylamada olumsuz bir etkisi olabileceği için King’in daha yumuşak bir ifade benimsenmesini ister. Malcolm X gibi siyah militanlar, bu nedenle yürüyüşü bir “fars” olarak değerlendirirler. Yürüyüşün temel talepleri şöyle özetlenebilir: Kamu okullarında ırk ayrımcılığına son verilmesi; çalışma hayatında ırkçı ayrımcılığı yasaklayan bir yasa; ayrımsız tüm çalışanlara saat başı asgari 2 dolar ücret…

    28 Ağustos’ta başkentin tarihinde görülmedik bir kitle, bütün halklardan 250 bin kişi toplanır. King’in buradaki söylevi (I have a dream), Lincoln’ün konuşmasından sonra Amerikan tarihinin en önemli söylevi olarak tarihe yazılır.

    Siyahların mücadelesi yükseldikçe, ırkçıların şiddet barometresi de yükselir. 1967’de siyah gettolarda Amerikan tarihinin en büyük kent ayaklanmaları patlak verir. Yüze yakın insan hayatını kaybeder. Bunun üzerine Kongre, 1968 yılında Yurttaşlık Hakları yasasını kabul eder. Ancak gerekli cezalar, “sivillerin çıkardığı bir olayı bastırmakla görevli kişilerin eylemleri ve ihmallerine uygulanmayacaktır!” 

    King yasanın değinmediği, yoksulluğun getirdiği sorunlara daha fazla yönelmeye başlar ve Vietnam Savaşı aleyhine konuşmasında bunu açıkça otaya koyar: “Elimizdeki bütün parayı ölüm ve yıkıcılık için harcadığımızdan yaşam ve yapıcı bir gelişme için yeterli paramız olmuyor…” Artık FBI’ın hedef tahtasındadır. 

    Çöp işçilerin grevini desteklemek için gittiği Memphis’te, bugüne kadar açığa çıkarılmayan bir cinayete kurban gider. Ölümünden 50 yıl sonra o ünlü söylevi hâlâ kulaklarda. Tıpkı dönemin dilden dile dolaşan şarkısı “We Shall Overcome” (Üstesinden Gelmeliyiz) gibi.