Etiket: sayı:45

  • Dağıstan’dan çıktılar, sanatlarıyla tarih yazdılar

    Aynı soydan gelen iki büyük sanatçı, Ömer Elderov ve Âbidin Elderoğlu, geçen ay farklı sergi ve kitaplarla anıldı. Bakü ve İstanbul’da açılan sergilerde, hem bu iki büyük sanatçının işleri hem de benzersiz hayat hikayeleri tekrar hatırlandı. Kaderin bir asırdan fazla bir süre boyunca ayırdığı akrabalar ve sanatın birleştirici gücü.

    Bu yazının bu günlerde yazılmasının iki nede­ni var. Birincisi, kazan­dığı ödül ve ünvanlarla ününü daha SSCB zamanında duyur­muş, Azerbaycan bağımsızlığı­nı kazandıktan sonra Bakü’deki Devlet Güzel Sanatlar Akade­misi’nin kurucu rektörlüğü­ne atanmış büyük heykeltraş Ömer Elderov’un henüz bir ay kadar önce 21 Aralık 2017 ta­rihinde 90. yaşını idrak etmesi ve Bakü’deki modern Haydar Aliyev Sanat Merkezi’nde bir sergisinin açılmış olması. İkin­ci neden ise, bizim ünlü ressa­mımız Âbidin Elderoğlu’nun İstanbul’da Dirimart Galeri­si’nde önemli bir sergisinin açılmasıyla birlikte, ölümünün 45. yıldönümüne rastlayan bu ay içinde galeri tarafından bü­yük bir kitabıyla geniş kitlelere tanıtılması. Ve aynı soydan ge­len bu iki büyük sanatçıyı yıllar sonra biraraya getiren kaderin bağları.

    Bu öykü bir efsane ile baş­lıyor.

    Kuzey Kafkasya’da dille­ri farklı pek çok halk oldu­ğu bilinir. Halen Dağıstan’da yaşamakta olan halkların en büyüğü Avarlar, ikinci olarak Kumuk Türkleri geliyor. Daha sonra Çeçenler ve daha küçük gruplar. Kumukların bu bölge­ye yerleşmelerine dair bir söy­lence de mevut.

    Vaktiyle göçler sırasında bir Kumuk kabilesi, kuzey Ha­zar Denizi kıyısını dolanıp Kal­mukların arasından sızıp Te­rek Suyu güneyine kendilerini atmışlar. Burada, Derbent ci­varında yerleşmeğe başlamış­lar. Kumukların başında adında bir önder varmış. Bir süre burada tutunduktan son­ra yaşlanan Çura, ölümünden sonra durumun bozulabileceği kaygısıyla kendince bir tedbir düşünmüş. Bir gün halkı sahile toplamış ve “Ey ahali, ben şim­di burada suya gireceğim, bir zaman sonra yine çıkacağım. Siz benim çıkmamı bekleyin ve sakın dağılmayın” demiş ve su­ya atılıp kaybolmuş. Halk da bu vaat ile orada Çura’nın çıkaca­ğını bekleyip durmaya başla­mış.

    Aynı soy farklı sanat Aynı soydan gelen sanatçılar ülkelerini eserleriyle donattı. Elderoğlu’nun resim sanatından bir örnek (solda) ve Elderov’un heykeli Niyazi Takizade (sağda).

    Yine söylentilere ve öykü­müzün kahramanlarından biri olan ressam Âbidin Elderoğ­lu’nun babasından duyduğu­na göre, Çura’dan sonra, göçle durumları hırpalanan kabilede yeni yeni gelişen aileler, o sıra­da reislik eden erkeklerin adı ile anılır olmuş. Yedi oğlu ile kabilede yer alan Elderhan’ın adı da, ilk baba olarak bir aileye lâkap olmuş. Kabilenin Müslü­manlığa geçişiyse bir hayli za­man sonraya rastlar.

    Elderoğlu, babasından duy­dukları ile yetinmemiş. Genç­liğinde birara ailecek gittikle­ri Şam’da, Hicaz’dan gelen altı akrabasından ve ayrıca Vrangel ordusunda subaylık edip boz­gundan sonra İstanbul’a gel­miş olan başka bir yakınından edindiği bilgilerle ve onlardan aldığı notlarla, ailenin atası­nın Elderhan olduğunu teyid etmiş.

    Bu yarı efsaneden sonra, gerçek bir maceraya geçelim:

    Aile, Derbent’in yakın bir köyünde yaşamaktadır. Kaf­kasya’da Şeyh Şamil’in tutsak­lığından sonra devam eden milliyetçi mücadelenin başarı­sızlığa uğramasıyla, bir kısım halk çaresiz Çar’ın hizmetine girer. Elderoğlu’nun dedesi Ve­zirhan, oğlu Bayarslan’ı öğre­nim için Petrograd’taki askerî okula gönderir. Onun ölümüyle Bayarslan dayısının himayesi­ne girince, Rusya’daki öğreni­minden alınıp kendi memleke­tinde medrese tahsiline devam ettirilir.

    Bayarslan çeşitli macera­lardan sonra memleketinden kaçmak zorunda kalır ve at sır­tında, zaman zaman kayıp atın gövdesinin ardına saklanarak gizlice Batum’a ulaşır. Hopa sı­nırından Türkiye’ye iltica eder.

    Nihayet 30 yaşlarında ol­duğu bu zamanında İstanbul’a gelip Mizah gazetesi başyaza­rı olan Dağıstanlı Hacı Murat’ı bulur. Onun yardımı ile Çar’ın takibinden kurtulmak için Bur­sa’ya gelip Nuri adıyla yeni bir nüfus kaydı alır. Bundan sonra Mısır’a Ezher medresesine git­mek üzere vapurla yola çıkar. Vapur İzmir’e uğradığında 15 gün karantinaya tâbi tutulur.

    Elderoğlu İzmir’de Elderov Bakü’de… Elderoğlu (sağda), İzmir’de Ozan Sağdıç’ın da öğretmeni olmuştu. Sağdıç, yıllar sonra Azerbaycan’a gidip Elderov’u da (solda) buldu.

    Bu sırada karaya çıkıp et­rafla temas edince, Denizli ci­varında Dağıstan’dan gelmiş, muhacirler olduğunu öğrenir. Bu fırsattan faydalanıp onları görmeye Akköy’e gider. Burada, memleketinde vaktiyle kendi­sine hocalık etmiş olan kişinin kızkardeşiyle karşılaşır. Hu­leymat Hanım’ın üç kızı vardır. En küçüğü henüz bekârdır. El­deroğlu’nun annesi olacak olan bu üçüncü kızı, Bayarslan Nuri Bey’le evlendirirler. Nuri Efendi’nin memleketinde kendisine gerekli olan hayvan eyer takımı yapmaktan ve medresede öğrendiği bilgi­lerden başka bir işi ve bilgi­si yoktur. Burada, bacanağının yanında kuyumculuk ve savat işlemeciliği öğrenir. Çabuk ge­lişir. Sanatında seçkin hüner gösterir, böylece yaşar gider.

    Bu kayıtları tutan Elde­roğlu, notlarını “babamdan edindiğim bilgiler bunlar. Kaf­kasya’da bize Elderovlar der­lermiş” tümcesi ile sonlandırı­yordu.

    ★ ★ ★

    İşte böyle bir ailenin evla­dı olarak 27 Nisan 1901 tari­hinde Denizli’nin Delikliçınar mahallesi, Menteş sokağındaki bir evde doğan Âbidin Elderoğ­lu, ilkokul ve idâdiye doğduğu kentte gider. Doğuştan resim yapma tutkusu vardır. Ancak zaman ve zemin resim yapma­ya hiç uygun değildir. Hatta gü­nah sayılmaktadır. Önünde bir örnek de yoktur. Rum eczacı İlye Efendi ve Ermeni Kevork Efendi gibi şahısların, daha sonra da aile dostu mühendis Fevzi Kaçalay’ın teşvikleriyle resme yönelir. Beceri ve başarı­sı görüldüğü için, mezun oldu­ğu okula öğretmen atanır. İdâdi liseye çevrildiği için, Ankara’da verdiği sınav sonucu lise resim öğretmeni olur. Birkaç yıl çalış­tıktan sonra daha yetkin olabil­mek amacıyla İzmir Öğretmen Okulu’na yazılır. Burada bir yıl kalır ve ertesi yıl İstanbul Öğ­retmen Okulu’na naklini yaptı­rır. 1926’da buradan da mezun olur.

    Elderoğlu ve Ecevit 1973’te Elderoğlu’nun sergisini Bülent Ecevit başbakanken ziyaret etmişti (üstte). Elderoğlu’nun otoportresi (altta).

    O yıl yaz tatiline girerken, öğretmen okulundaki arka­daşlarının yaz kampına katılır. Boğaziçi’nde arkadaşlarının yağlıboya portrelerini yapar­ken, kamp müdürü şair ve ün­lü eğitimci İbrahim Alâettin Gövsa’nın dikkatini çeker. El­deroğlu’nun resme olan düş­künlüğü ve çalışkanlığı görü­lünce, onun Avrupa’da öğre­nime gönderilmesi gerektiği düşünülür. Sonuçta 1930’da Türk Maarif Cemiyeti’nden parasal destek sağlanır. He­def, sanat merkezi Paris’tir. Önce, Tours kasabasındaki li­san enstitüsünde Fransızca öğrenir, bir yandan güzel sa­nat okuluna devam eder. Altı ay sonra Paris’e geçerek Aca­démie Julian’da Albert Lau­rens’ın daha sonra da André Lhote’un öğrencisi olur.

    Elderoğlu’nun ileride iyi bir ressam olmasını hazırla­yan işte böyle bir süreç. Böy­le bir donanımla rahatlıkla akademi hocası da olabilirdi. Ancak o İzmir ve civarında or­ta öğrenim öğretmeni olmayı yeğlemiştir. Kader kendisine böyle bir yol çizmiştir. Öğretmenlik koşulları için­de yaşamını sürdürürken, ilk dönemde klasik formda eser­ler üzerinde çalışır. “Ayrılış” adlı büyük boyutlu tablosu, bugün İzmir Müzesi’nde başe­ser olarak yer almaktadır. Bu dönemde daha çok “S” kıvrım­lı, lâle motifli ve yeşil ağırlıklı kompozisyonlarla uğraşmak­tadır. CHP’nin 1942’de res­samları Anadolu’nun çeşitli illerine gönderme kampanya­sı sırasında, onun kısmetine Muş ili çıkar. Araştırmacı ki­şiliğiyle orada bir keşifte bu­lunur. Keskin güneş ışığı kar­şısında gölgeli alanlar çeşitli renklerde olsalar da koyuluk bakımından ayni valörde gö­rünmektedir. Işıklı ve aydınlık alanlarda da açık tonda aynı şekilde bir oluşum gerçekleş­mektedir. Elderoğlu bu olguyu 1947-48 yıllarında bir üslup haline getirir ve bir süre iki valörlü resimler boyar.

    Yurtiçinde yurtdışında sa­yısız özel sergi açtı. 1963’te Sao Paolo Bienali’nde onur ödülü, yine aynı yıl Devlet Re­sim ve Heykel Sergisinde ikin­ci ödülü, 1965’te Tahran Bie­nali’nde Şah Büyük Ödülünü, 1972’de Cagnes-sur-Mer ödü­lünü kazanmıştır. Vefat ettiği yıl, Devlet Resim Sergisi’nin “Başarı Ödülü”ne layık görü­lür. Müzelerde, özel koleksi­yonlarda eserleri vardır. Çağ­daş sanat eserlerini toplayan Milano’daki Pagani Müzesi, kendisine özel bir duvar ayır­mıştır.

    Ne burası onun sanatsal ev­rimini tüm ayrıntılarıyla anlat­manın yeri, ne de bu iş bizim haddimiz.Evrensel sanat dün­yasının soyut resme kayma sü­recine paralel olarak, Elderoğlu resminde de çizgilerle başlayan bir değişim ve duyarlılık, onu üstüste başarılara taşımıştır.

    Âbidin Bey, Buca Ortaoku­lu’nda 1948-50 yılları arasında iki yıl süreyle benim de öğret­menim olmuştu. Oran armo­nisini, perspektif ve pratik uy­gulamasını, ışık ve renklerin karakterlerini, harmonik uyu­mu ve kontrast renkleri ondan öğrendim.

    Tuval başında… Elderoğlu Ankara’ya taşındıktan sonra evindeki atölyesinde (üstte). Elderoğlu’nun soyut çalışmalarından örnekler (altta).

    ★ ★ ★

    Kültür anlaşmaları ile Rus­ya’dan ve bağlı cumhuriyetler­den ülkemize müzik ve sahne sanatçıları gelmekteydi. Elde­roğlu’nun CSO üyesi kızı Olcay Sağdıç ve onun eşi olan ben, o sanatçılara “Bu isimde bir sanatçı tanıyor musunuz” di­ye sorup duruyorduk. Olumlu yanıtlar duysak da, en sağlık­lı bilgiyi ünlü orkestra şefi Ni­yazi Takizade’den aldık: “Nasıl tanımam guzum, ülkemizin en birinci sanatçısı, benim de can dostum” demişti.

    Kader bağları Bakü konservatuvarında, kurucusu Müslim Magomayev’in büstü önünde eserin sahibi Ömer Elderov ve yanında kızı Kamilâ (solda). Elderov, Bakü’deki “Kader Bağları” sergisinin açılışında kaderin buluşturduğu “kuzeni”, Elderoğlu’nun kızı ve aynı zamanda Ozan Sağdıç’ın eşi Olcay Sağdıç ile (sağda).
    Fuzuli heykeli Azerbaycan’da birçok
    anıtsal heykelin ve büstün sanatçısı Ömer Elderov’dur. Bunlardan biri olan Fuzuli heykeli.

    Kader beni bir gün Bakü’ye götürdü. Sayın Ömer Elderov’u kolayca buldum. O günlerde sürgünde ölen ve Azerilerin ulusal kahraman bildikleri şa­ir ve oyun yazarı Hüseyin Ca­vit’in kemiklerini Sibirya’dan getirmişler, onun muhteşem anıtını dikiyorlarmış, Fotoğ­raflarını çekmek arzumu ile­tince Ömer Bey kızı Kamila ile beni oraya götürdü, o hummalı çalışmayı izledik. Sonra Fuzu­li’nin anıtsal heykelini, Kara­bağ’ın hankızı şaire Natevan’ın ve konservatuvar önünde ku­rucu öğretmen Müslim Mago­mayev’in heykellerini gezdik. Sonrasında devlet mezarlığı­na gittik. Bizim devlet mezar­lığımıza paşalar ve siyaset­çiler gömülüyor, onlarınkine sadece sanatçılar ve akademis­yenler… Ve herbirinin üzeri­ne anıtsal bir heykel dikiliyor; hiç olmadı, bir büstü konuyor. Başta Üzeyir Hacıbeyli, dede ve torun Magomayev’ler, Vakıf Mustafazade, Niyazi Takiza­de, Tevfik Kuliev, Raşit Beybu­tov gibi müzisyenlerin; Settar Behlülzade, Süleyman Rahi­mov, Şıhali Gurbanov, Süley­man Rüstem gibi yazar ve şa­irlerin kabirüstü anıtları hep Elderov’un imzasını taşıyor. Ayrıca Haydar Aliyev’in anıt­mezarı ve Zarife Aliyeva’nın türbesindeki biri mermerden biri tunçtan iki heykelin sanat­çısı da o.

    Şimdi de Ömer Elderov’un nasıl yetiştiğine bir göz atalım. Onun doğumu 1927’de Dağıs­tan’ın Derbent kentinde. En mutlu anlarının, çocukluğunda Derbent’te geçen zamanlar ol­duğunu anlatıyor. Babasının işi gereği o yıllarda şehirden şehre göç edip durmuşlar. Birçok yer görmüş. Babası Hasan Elderov sanata meraklıymış, tiyatro ile uğraşmış. Ömer Bey altı yaşın­da iken yetenekli çocuklar için kurulmuş Bakü ressamlık stüd­yosuna verilmiş. Onu heykel bölümüne kabul etmişler. Yedi yıl sonra Bakü’deki sanat oku­luna girme zamanı geldiğinde, heykel şubesini seçmiş.

    2. Dünya Savaşı gelip çattı­ğında, babası Komünist Parti­si’nden ayrıldığı için işsizmiş. Ağabeyi cepheye gitmiş, annesi ise hastanede çalışıyormuş. Bu koşullar içinde, oğullarını Le­ningrad Ressamlık Akademi­si’ne yazdırmışlar. Beş gün sü­reyle soğuk havada, açık vagon­da Leningrad’a ulaşmış.

    Elderov Ankara’da Ömer Elderov, Haydar Aliyev’in isteği üzerine İhsan Doğramacı’nın da heykelini yapmış ve Doğramacı’ya hediye edilecek bu heykel için Bilkent Üniversitesi’ne gelmişti (üstte). Sanatçının bir başka heykeli Gandi (altta).

    Akademiden mezuniyet işi dokuz figürlü “Genç Muhafız­lar” isimli bir kompozisyon­dur. Kurşuna dizilmek üzere duvar dibine dizilmiş dokuz genç adam. Yüzlerdeki ifade­ler, irade, liyakat, onur, korku­suzluk dehşet verici bir usta­lıkla işlenmiş. 1951’de bu eseri yarattığında Elderov 24 ya­şındadır. Eser, SSCB Ressam­lık Akademisi’nin müzesine konur. O tarihten bu yana pek çok yarışma kazanıp pek çok sipariş alan sanatçı, kendine özgü bir dille, yerine göre li­rik, romantik, gerçekçi anıtlar, heykeller yapar. Bunlar yalnız Bakü’nün değil, birçok ülke ve şehrin meydanlarını donatır. Bakü’de Türkiye Büyükelçili­ği önündeki Atatürk ve Anka­ra’da Bilkent Üniversitesi’nde­ki İhsan Doğramacı heykelleri de onun eseridir.

    Elderov, daha SSCB zama­nında meşhur olmuştu. Pek çok unvan ve nişan sahibi oldu. Azerbaycan bağımsızlığını ka­zandıktan sonra Haydar Aliyev onu Güzel Sanatlar Akademi­si’ne kurucu rektör olarak ata­mıştı.

    Biz AKM’yi yıkıp yerine ça­ğın çok gerilerinde kalmış Ba­rok üslupta opera binası haya­lini kurup duralım, son yıllarda Bakü şehri organik mimarinin doruklarından biri sayılan ultra modern bir yapıya kavuş­turuldu: Haydar Aliyev Merke­zi. Uluslararası yarışmayı kaza­nan ünlü mimar Zaha Hadit’in eseri. İşte bu merkezi açma onuru, tek bir sanatçıya veril­mişti: Ömer Elderov.

    Bir ay kadar önce 21 Ara­lık’ta, Ömer Elderov’un o mer­kezde 90. doğumgünü kutlandı ve çok kapsamlı bir retrospek­tif sergisi açıldı.

    ★ ★ ★

    2011’de Mimar Sinan Üni­versitesi, Ömer Elderov’un bir sergisini açmak istemişti. Ömer Bey, serginin Âbidin Elderoğ­lu’nun resimleri ve hatta benim fotoğraflarımla üçlü bir sergi ol­masının daha anlamlı olabilece­ğini söyledi. Biz bu üçlü sergiyi 22 Aralık 2011 tarihinde “3 Ku­şak/3 Bakış” adı altında açtık. Aynı tarihlerde Türk ve Azer­baycanlı öğrencilerin katılımıy­la “Gelenekten Geleceğe” isimli uluslararası bir sempozyum da düzenlemişti.

    1 Mayıs 2012 tarihinde bu sergi grubunu aynen Bakü’de, onların Eğitim Bakanlığı nez­dinde yineledik. Azerbaycan’da bizi ailece çok iyi ağırladılar. Oradaki faaliyetimizi ”Kader Bağları” olarak adlandırmış­lardı. Gerçekten de bu olay, kaderin bir asırdan fazla bir süre boyunca ayırdığı akraba fertlerinin sanatın birleştirici gücüyle biraraya gelmesinden başka neydi ki?

  • Edebiyattan siyasete sahici bir aydındı…

    Köklü bir aileden gelen Tektaş Ağaoğlu, Türk kültür hayatının önemli simalarından biriydi. Oxford’da hukuk eğitimini tamamlamış, BBC’de çalışmış, birçok esere ve çeviriye imza atmış bir yayıncı, bir entelektüeldi. 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nde başlayan siyasi kariyeri de vefatına kadar sürmüştü.

    Siyasi ve edebi çalışmala­rıyla hayli köklü ve renk­li bir ailenin çocuğu olan Tektaş Ağaoğlu’nun dedesi Ah­met Ağaoğlu, 1888’de Paris’te hukuk okudu, memleketi Azer­baycan’a döndüğünde çeşitli dergilerde çalıştı; 1909’da aile­siyle birlikte Türkiye’ye geldi. Türk Yurdu dergisinin kurucu­ları arasında yer aldı. Milletve­killiği yaptı. İT genel merkez üyeliğinde bulundu. Millî Mü­cadele’de Malta’dan sonra An­kara’ya geçti. Serbest Fırka’nın oluşumunda önemli katkıla­rı oldu. Oğlu Samet Ağaoğlu, 1950-54-57 seçimlerinde mil­letvekili olup Demokrat Par­ti’nin kurucularındandır.

    Tektaş Ağaoğlu Siyasi kimliğinin yanı sıra birçok klasik eseri Türkçeye
    kazandırmıştı.

    Samet Ağaoğlu’nun İstan­bul’da doğan oğlu Tektaş Ağaoğ­lu ise, Ankara’da Atatürk Lise­si’ni bitirdikten sonra dedesinin ve babasının hukuk kariyerini izleyerek 1956’da Oxford’dan mezun olmuş ve BBC’de redak­tör olarak çalışmıştı. Okulu bi­tirdiği yıl ilk ve tek öykü kitabı olan Ölümden Hayata, Varlık Yayınları tarafından basılmıştı.

    1956’de Paris’te resim çalış­malarını başladı ve Türkiye’ye döndüğünde 1959’dan başlaya­rak İstanbul, Milano, Londra, Floransa, Roma gibi kentler­de sık sık sergiler açtı. Kardeşi Mustafa Kemal Ağaoğlu ile bir­likte döneme damgasını vuran (1964-72) Ağaoğlu yayınlarını kurdu. Dostoyevski’nin Puş­kin Üzerine Konuşmalar’ı gibi kitapların yanısıra Mihail Şo­lohov’un dört ciltlik Ve Durgun Akardı Don kitabını çevirdi.

    Türkiye İşçi Partisi’nde ça­lıştı. 60’lı yılların sonlarındaki efsanevi Ant dergisinde yazılar yazdı. Marx ve Engels’ten der­leyip çevirdiği Politika ve Felse­fe Yazıları kitabı 142. maddeye aykırı görüldüğünden (komü­nizm propagandası) yargılandı, 7,5 yıl cezaya çarptırıldı. Beş ay mahpusluktan sonra af kanunu çıkınca serbest kaldı.

    12 Mart sonrasında kurulan Türkiye Soyalist İşçi Partisi’n­de ve yönetiminde aktif yer aldı; partinin İlke, Kitle gibi yayın or­ganlarında yazılar yazdı.

    1978’de Karanlıkta Oturma Özgürlüğü adlı bir deneme kita­bı yayımladı.

    12 Eylül sonrasında yurtdı­şına çıktı ve Zürich’te yaşamı­nı sürdürdü. Heykel çalışmaya başladı; Lozan ve Zürih’te ser­giler açtı.

    Ağaoğlu’nun sanatsal fa­aliyetleri siyasi barometreye tâbiydi. Türkiye’ye döndüğünde Sosyalist Birlik Partisi, Birleşik Sosyalist Parti ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi derken, ça­lışmaları aksadı. 1969’da başla­dığı Charles Dickens’in Mister Pickwick eserinin çeviri hika­yesi sanki bunun bir kanıtıdır. 1969’da başlanan çeviri, siyasi kesintilerle 42 yıl sonra tamam­landı.

    Aktif siyasetten uzak kaldığı son döneminde de Kızılcık adlı dergiyi çıkararak hayatını ver­diği sosyalist hareketin sorun­larına yanıtlar aramaya devam etti. Yayınevinde birçok kla­sik eseri Türkçe’ye kazandıran Tektaş Ağaoğlu, hem edebiyat çalışmaları hem de siyasi kimli­ği ile ülkenin yetiştirdiği sahici aydınlardan biriydi.

  • Ölümsüz repliklerin ölümsüz tiyatrocusu

    Bizim Aile’nin Yaşar Usta’sından Hababam Sınıfı’nın efsane hocası Mahmut Hoca’ya Münir Özkul, 60 yılı aşan sanat hayatına sayısız karakteri sığdırdı ama, asıl tiyatroya kattıkları uçsuz bucaksızdı. Rolleriyle, diyaloglarıyla, tiradlarıyla izleyenlere unutulmaz anlar yaşattı. 93 yaşında hayata veda eden dev sanatçıyı yakınındaki bir göz, çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi yazdı.

    SEÇKİN SELVİ

    Üsküdar Amerikan Li­sesi’nde yatılı öğrenci­yim, İstanbul’da velim olan ablam hafta sonları beni okuldan alıyor, o tarihlerde birinci mevki salonunda gar­sonların beyaz eldivenle kahve servisi yaptığı Kadıköy-Kara­köy vapuruyla karşıya geçi­yoruz, tünelle Beyoğlu’na çı­kıyoruz, Küçük Sahne’ye gi­diyoruz. Münir Özkul’u ilk kez orada görüyorum. George Axelrod’un “Yaz Bekârı”nda, yani 1954 yılı. Ertesi yıl Jo­hn Patrick’in “Çayhane”sinde seyrediyorum Özkul’u.

    Münir Özkul, tiyatroda ve sinemada yeri doldurulamayacak bir isimdi.

    Sonra Joseph Kessel­ring’in “Arsenik Kurbanları” oyununda izliyorum onu. Hani yıllardır çeşitli adlarla oynan­maya devam eden o ünlü oyun. Bunlardan biri de “Ahududu”. Yıl 1956, on yedi yaşındayım, erkek arkadaşımla İstiklal Caddesi, Küçükparmakkapı Sokak’ta sanatçıların müda­vimi olduğu “Yeşil Horoz” lo­kaline gidiyoruz. Arkadaşımın nüfuzlu bir büyüğü de yanı­mızda. Bir süre sonra hatırlı müşterilerin geldiğini, masa­mıza onları da alıp alamaya­cağımızı soruyor garson. Tabii buyur ediyoruz, Münir Özkul, Çolpan İlhan, Sadri Alışık. Sa­baha karşı bir arabaya doluşup Aksaray’da bir işkembeciye gi­diliyor. O süreçte çocukluğu­mun Münir Özkul’u yeni yet­meliğimin Münir Bey’i oluyor. Sabah Aksaray’dan yine bir arabaya doluşuyoruz, Münir Bey ve Akademi’den tanıdığım Çolpan Taksim’de iniyorlar, biraz ilerde de Sadri Alışık ve­da ediyor.

    1966’da çok farklı bir bo­yutta, tiyatro dünyasında ye­niden karşılaşıyoruz. Sermet, ben ve Münir’le Suna. 1978’de de LCC tiyatrosunda Hal­dun Bey’in “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”. Provalardan başlayarak kimbilir kaç kez izledim oyunu. LCC’de, son­ra Şehir Tiyatrosu’nda. Ve her seferinde “Perde” tiradında gözyaşlarımı tutamadan. O ka­dar etkilendiğim bir tiraddır ki, yıllardır köşe yazılarımın başlığı hep “Ve Perde…” oldu. Tabii bu arada Münir Özkul, sonra Münir Bey ve sonunda Münir oldu, sevgili Münir.

    Altmış yıla yayılan bir sü­reç içinde yazları ve kışla­rı sahnede, sahne arkasında, meyhanede, bizim evde, onla­rın evinde, dost sohbetlerinde gördüğüm, tanıdığım bir na­if insanı anlatmaya çalışaca­ğım. Tanıdığım insanlar için­de, kibarlık, nezaket, zarafet ile çekingenliği ve utangaçlığı harmanlamış birkaç kişiden biridir Münir. Ömrü boyunca kırmak yerine kırılmayı, in­citmek yerine incinmeyi, hoş­görü beklemek yerine hoşgö­rü göstermeyi seçti. Kerameti kendilerinden menkul ünlüler, dünyaya bir kaşlarını kaldı­rıp yan gözle bakarken, Münir ününün, hem de gerçek ünün doruğundayken bir kez olsun “ben oldum” demedi, başı­nı öne eğerek, hep o mahcup, hep o naif tavrıyla sürdürdü yaşamı.

    Onun tiyatrodaki ve sine­madaki yeri hiç kuşkusuz dol­durulamayacak. Ama sanatçı kimliği bir yana, asıl o naif, o kibar, o beyefendi kişiliğinin yaşamlarımızda bırakacağı boşluk hiçbir zaman kapan­mayacak. Vay gidene… Vay ki vay…

  • Hayatını kaybetmedi hayat onu kaybetti…

    Mimar, yazar, gurme, kültür insanı bir beyefendi… Aydın Boysan’ın 96 yıllık ömrü, İstanbul’un tarihi kadar zengin ve benzersizdi. Eserleri, kişiliği ve ardında bıraktığı muazzam kişisel tarihiyle hatırlayacağız onu. Genç dostlarından, duayen gazeteci Nebil Özgentürk yazdı…

    Daha birkaç ay önce bu sözleri bırakmıştı ka­yıtlara Aydın Boysan: “Ben… Şimdi… Doğduğumda Vahdettin padişahtı. Bugüne kadar yaşadım. Bin türlü karı­şık işin içinde de oldum; gazete yazılarından tutun da, mimar­lar odası görevlerine kadar… Baştan aşağı karmakarışık işler yaptım. Ama deseniz ki “Bir da­ha dünyaya gelsen ne yapar­sın?” Tıpatıp aynı hayatı yaşa­mak isterim, dakikasından vaz­geçmem…”

    Kelimenin gerçek anlamıyla “son İstanbul efendilerinden bi­ri”ni kaybettik yakın zamanda. Cebinde kelimesi, kütüphanesi, bitirimliği ve nüktedanlığı hiç eksik olmayan bir İstanbul be­yefendisini; Aydın Boysan’ı…

    Evet, Aydın Boysan, şahane rakı içerdi, şahane sofra ada­mıydı ama sadece bu değildi ki; ne yazık ki bu dünyadan gö­çüp gitmesinin ardından, sos­yal medya sakinlerinin pekçoğu paylaşımlarında (!) ağırlığı rakı­ya, kadehe verdi. Sanki başka işi gücü yokmuş gibi! Ama bilin­meli ki hayat ustasıydı o! O ha­yatın içinde elbette meyhane de gizliydi, tarih de saklıydı, kültü­re de fazlasıyla bulanmıştı… Ve ülkenin yetiştirdiği en büyük mimarlarından biri olduğu kuş­ku götürmezdi. Şimdi dahi anıt gibi yükseliyor yaptığı, projesi­ni yürüttüğü eserler, dev sanayi tesisleri…

    Hatta bugünün mimarları­nın şükran duyması gerekiyor­du kanımca. Hatta şu anda her köşeyi tahrip eden kimi mimar­lar ya da imarımızı kirletenler biraz ders almalı diye düşünü­yorum bu “Aydın” ve “bilge” adamdan. Ve pekçoğumuz Ay­dın Abi’nin vicdan, adalet, sevgi, demokrasi kavramları üzerine gökyüzüne bıraktığı sözcükleri, kelimeleri başucu yapmalı…

    Genç kuşaklar da serüven dolu hayatını defalarca okumalı, öğrenmeli.

    Evet, Aydın Boysan’ın hikâ­yesinde de güç zamanlar, sıkın­tılı günler, yoklukla geçen ço­cukluk yılları vardır elbet. Var olmasına vardır ama bu hikâye­leri dinlemek hüzünlendirmez insanı, hüzünlendiremez.

    Hikâyenin anlatıcısı bizatihi Aydın Boysan ise eğer.

    Hikâyede ne yaşanırsa ya­şansın, hayata bir tebessüm gönderivermeniz de kaçınılmaz olur. Bilinir ki onun hikâyeleri hep neşeyle son bulur.

    O, sık sık ruhunu geçmişin en zor, en dar, en sıkıntılı ama en mutlu olduğu günlere gön­derir.

    Ve öyle bir anlatır ki size Davutpaşa Çöp İskelesi, Davut­paşa Ispanak Viranesi, Samat­ya Narlıkapı Çıkmazı, Yeşil­köy Bamya Tarlası hikâyelerini; yürüyüşe çıkarsınız Samatya sokaklarında. Onunla bera­ber karpuzu kuyuya sallandı­rarak soğutur, sandalla çıktık­ları mehtaplı gecelerde siz de söylersiniz “Ay öperken suların göğsünü, sahilde yıkan” şarkı­sını… Arife günlerinde okulu asarak gidilen Gülhane Parkı’n­da denizin dalgalarını birlikte dinler; jilete giden, dört direkli, incecik Gülcemal’in arkasından siz de ağlayıverirsiniz.

    Özgentürk’ten
    Boysan’a…

    Gazeteci Nebil Özgentürk’ün hazırladığı Aydın Boysan belgeseli Boysan’ın ölümünün hemen ardından yayınlandı.


    Yaşamına sahne olan her mekânı dostları arasına alıverir Aydın Boysan. İstanbul’u sokak sokak gezersiniz hikayelerinde.

    Hayatını mekânlar ve insan­larla ören bir yaşam gurusudur sözünü ettiğimiz.

    Narlıkapı’dan başlayıp Çi­çek Pasajı’na ve Çiçek Bar’a uzanan zamanları anlatırken başrolü hep dostlarıyla paylaşır. Ayine gider gibi hissettiği mu­habbet sofralarıdır onu genç kı­lan. Kaldı ki, tam bir muhabbet üstadıdır.

    O değil midir, daha çok dost­la buluşmak için balkonunun sınırlarını genişleten!

    Ve “Aslolan arkadaşlık­tır, hayatı paylaşmaktır” diyen adam.

    Sofrasına konuk olmak, soh­betiyle buluşmak hayatla kay­naştırır, sorunlarla barıştırır. Memleket hallerini konuşmak isterseniz, cumhuriyetin her dönemiyle tanıştırır sizi. Ya­rım asrı aşan mimarlık sanatıy­la, İstanbul’un kuytu köşelerini gezdirir. Son 50 yılı kendine has üslubuyla değerlendirir: “İstan­bul ağaçlandırılmalı, son 50 yıl­dır yapılan yapılar sarmaşıklar­la örtülüp kaybedilmeli”.

    Sofra adabı ve balık konu­su, birçok uzmanlık alanından sadece bir bölümü. Ne de olsa çocukluk yıllarında at kuyru­ğundan koparılan kıllarla avla­dığı balıkları, Güzel Sanatlar’da kalın sopaların ucuna bağladığı çatalla, mimarlık yıllarında Zap suyunda dinamitle avlayacak; balık konusundaki bilgilerinin temellerini böyle atacaktır.

    Aydın Boysan’la dostları konuşmak ise hayatın her te­line, her safhasına, her türün­de dokunmak demektir biraz da… Vehbi Koç’tan Fethi Na­ci’ye, Haldun Taner’den Bedia Muvahhit’e, Neyzen Tevfik’ten Bedri Rahmi’ye, Kirpi Ziya’dan Zambik Ahmet’e, Müezzin Os­man Efendi’ye…

    O yüzdendir ki, 95’ine gel­diği güne kadar bile neşeden, muhabbetten, dayanışmadan ve kadehten taviz vermeyecek bir dosttur o.

    Yaşamı bir oyun sahnesi olarak tanımlamıştı hep Aydın Boysan; bu oyunu hakkıyla ve­ren oyunculardandı zaten.

    Hayatı tanıyan, her zerresi­ni soluyan; sanatı ve birikimiy­le ona katkıda bulunan başrol oyuncularından…

    Öyleyse ne diyelim… Senin­le aynı sahneyi paylaşmaktan mutluluk duyan tüm oyuncular adına; teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler Aydın Abi!

    Veee… Son yıllarının en ya­kın tanıklarından, doğum gün­lerinde seni bizlerle buluştur­mak için en çok çaba sarf eden­lerden (kadim dostun Mustafa Alabora’nın da hayat arkada­şı) Banu Zeytinoğlu’nun dediği gibi:

    “Bazı insanlar hayatını kaybetmez, hayat onu kaybeder”.

    Hayat, Aydın Abi’yi kaybetti.

    Seni çok özleyeceğiz Aydın Abi… Hiç unutmayacağız…

    Kamerama kaydettiğim şu vasiyetini de unutmayacağız:

    “Ve siz, benden çok sonra dünyaya gelmiş pırlanta insanlar, gençliğinizin kıymetini bilin! Gençliğinin kıymetini bil haa!”

  • Bugünü anlamak için Atatürk’ü bilmek gerek

    Tarihçi İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabıyla ilk kez 20. yüzyıl tarihi üzerine bir kitap yazmış oldu. Gazi’nin hayatını ve kritik dönüm noktalarını anlatan, analiz eden bu kapsamlı eser; klişelerin ve siyasetin ötesinde bir lider portresi çiziyor. Her eve lazım bir referans kitabı.

    GAZİ MUSTAFA
    KEMAL ATATÜRK

    Klasik ve son dönem Os­manlı tarihinin uluslara­rası ismi Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu defa Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını ve tarihî ro­lünü anlatan kapsamlı bir esere imza attı. İlber Hoca, kitabının giriş bölümünde Atatürk’le ilgili noktayı koymuştu gerçi ama (“… Atatürk, yıpratılma seansları ile zarar görmeyecek, son derece önemli ve anıtsal bir siyasi port­redir. Dolayısıyla, Atatürksüz tarih düşünülemez. Bunun böy­le olduğu zamanla daha da iyi anlaşılacaktır. Tarih, Atatürk’ün etrafında şekillenmelidir ve öyle de olacaktır…”), biz yine de ken­disine “nasıl bir Atatürk” diye sorduk.

    – Hocam 20. yüzyıl ve Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili ilk de­fa kitap yazıyorsunuz. Klasik Atatürk anlatıları bizde ya çok hamasidir ya da çok ayrıntıya girmeden belli başlı konular­la devam eder. Böylesi detaylı bir kitaba neden ihtiyaç his­settiniz? Yoksa, esasında bi­zim mi ihtiyacımız var?

    İLBER ORTAYLI 70 yaşında­yım, 47 doğumluyum. İlkoku­la gittiğim gün, Mustafa Necati ordusundan bir öğretmen olan Şefika Gülöksüz, işte “düşman­lar buraya girdi, padişah onlar­laydı, işte Atatürk çıktı, atına atladı, bunları kovaladı, ‘sen şu­raya, sen şuraya’ dedi, komutan­ları sevk etti” diye anlatırdı. Bi­zim Atatürk algımız 5.5 yaşında böyle başladı. İki ay sonra daha geniş anlattı. Altı ay sonra daha geniş anlattı. İkinci sınıfta daha başka anlattı. Üçüncü sınıfta ar­tık kongreleri anlattı. Sonradan bütün ömrüm boyu Atatürk din­ledim. Hem Türklerin hem baş­kalarının yazdıklarını okudum. Beni en çok etkileyen eserlerden biri Lord Kinross’un kitabıdır.

    Benim cumhuriyet tarihi için yazdığım şeyler çok azdır. Bu demek değil ki hiç ilgilen­miyorum. Atatürk devrimle­ri Türk insanını değiştirmiştir, biz bir dönemi yaşadık. 16-17 yaşından beri Türkiye gezile­ri yaptım, posta trenlerine bin­dim. Hep rastlıyordum gazile­re; çünkü Balkan, Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Savaşı gazile­ri hayatta, hafızaları yerindey­di. Batı dünyasında baktığım gibi Doğu dünyasına da baktım. Mesela Araplarda görüyorsun Mustafa Kemal Paşa’ya karşı tavrı; ama örneğin Pakistan’da öyle değil. Birbirinden çok farklı algılar oluşmuş, oluşturulmuş. O bakımdan düşündüm ki ar­tık insan bir yaştan sonra hangi branşta olursa olsun bir Atatürk yazmalı. Yani Türk münevveriy­se, arkeolog da olabilir, hukukçu da olabilir.

    – Önsözde Atatürk’ün farkın­dan bahsetmişsiniz. Yani ta­rihte başka büyük insanlar da var ama, onun ortaya koyduğu çok daha kalıcı bir miras.

    ORTAYLI Şüphesiz çok önemli ve özel bir insandan sözediyo­ruz. Bu kalıcı biri. Bu kimseyi rahatsız etmiyor. Buna mensu­biyet lazım değil. Bundan rahat­sız olanlar doğrudan doğruya iki zümre olabilir. Birincisi, etnik sorunu olanlar vardır. O anla­şılır. İkincisi de doğrudan doğ­ruya bir şekilde düzene intibak edemeyen insanlar olabilir. Yani beklediğini bulamayanlar. Yani yarım insan yetiştirmek Türki­ye’de maalesef çok yaygın oldu­ğu için, bu tip insanlar kendile­rine suçlu ararlar yaşamlarında. Hayatını yola koyamamaktan ötürü suçlu ararlar. Hiçbir za­man Fransa’da bir işi ters giden adam Bonaparte’ı suçlamayı dü­şünemez. Yani böyle bir şey yok­tur. Burada vardır bu, yaygındır yani.

    Dosyamda birçok şey de var­dı ve bir karar verdim: Bu Ata­türk yazılacak! Peki bu ortaya çıkan nasıl bir Atatürk? Tabii bu Doğu Avrupa coğrafyasındaki bir Atatürk, Ortadoğu coğrafya­sındaki bir Atatürk ve Akdeniz coğrafyasında bir Atatürk. Yani buna baktığın zaman Yunanis­tan’a bakacaksın, çağdaş Yuna­nistan’a, İtalya’ya bakacaksın, İspanya’ya bakacaksın. O ba­kımdan böyle bir portre çizmek lazım. Bu portrenin oturduğu bir coğrafya var. O coğrafya il­ginç bir coğrafyadır. Onun için­de bakmak gerekir. Bana göre Atatürk’e Ukrayna’dan bakmak da ilginç. Kuzey Afrika’nın milli­yetçi Arapları açısından bakmak da. Yunanlılar için zaten ente­resan bir tip. Sevsinler ve yahut sevmesinler; ilgileniyorlar, uğ­raşıyorlar. Bulgaristan’da da bir Atatürk gerçeği vardır. Bulgar tarihçiliğinin en alakasız zama­nında bile Atatürk’ü araştırmış adamlar ve kendilerine göre bir Atatürk imajları vardır. Örne­ğin büyük bir reformatör diye bakıyorlar ona. İnsanlar mesela komünist oluyor veya tam tersi­ne antikomünist münevver bir tip oluyor; ama Atatürk’ü takdir ediyor, hatta çok seviyor. Mese­la bir takım Alman muhafaza­kar da seviyor adamı. Sosyalist takım son zamanlarda sevme­meye başladı, çünkü kendileri­ne göre teorileri var onların, bi­liyorsun.

    ‘Türklerin her asırda büyük mareşallerinin ve büyük devlet adamlarının olduğu bilinmektedir ve Türkiye böylesi bir zenginliğe sahiptir; fakat Atatürk nadiren görülen bütünleyici bir yönetici, bir dehadır’

    – Ama bir dönem çok tutuyor­lardı.

    ORTAYLI Tabii ama, şim­di gelen bir akım var. Neolibe­ral falan diyorlar. Onlar palav­ra adamlar. O bakımdan ben bir portre çizdim. Yurtdışında ya­zanlardan bir tek Andrew Man­go’yu beğeniyorum. O da zaten biliyorsun, yarı yarıya buranın adamıdır.

    – Hocam Atatürk’ün günde­lik siyasete, şuna buna kurban edilmesinin nasıl önüne geçe­ceğiz?

    ORTAYLI Geçemezsin; çün­kü Türkiye’de belirgin bir etnik milliyetçilik var. O etnik milli­yetçilik kendini inşa edip, kendi yolunu çizip, kendini kabul et­tirmek yerine mevcudu tahrip etmekle geçiniyor. Destrüktif nasyonalizm. O oldukça yürü­mez. Büyük adamlarını, büyük eserlerini küçümsemek… Bu çok yaygın Türkiye’de. Kendi ken­dini inşa edememek. Yani ken­di okuduğunu, kendi bileceğini, kendi bilmesi gerekeni inşa ede­memek. Yani bir komünizm yok ki Mustafa Kemal Atatürk’ün üzerini çizsin. Yok yani, öyle bir komünizm olamaz. Çünkü bu bir meseledir, bir aşamadır. Onu tutmak zorunda. Aslında öyle bir İslâm da olmaz; çünkü Müs­lüman milletler için de önemli bir hareket yaratmıştır.

    – Hocam Mustafa Kemal ile il­gili bir son söz söyleyin, özel­likle gençler için… Klişelerin ötesinde, nasıl bir Atatürk? ORTAYLI Şimdi bir toplum için, bir cemiyet için en önemli şey, zamanını inşa eden adam­ları öğrenmek. Bu çok önemli. Bunu öğreneceksiniz ve buna bir bakış lazım, anlamak lazım, ısınmak lazım. Tapının demi­yorum size; çok sevin de demi­yorum istemiyorsanız; ama bu insanı öğrenmek zorundasınız. Aksi takdirde yaşadığınız ce­miyeti anlayamazsınız. Bu çok önemli. Bunun için ben diyorum ki Mustafa Kemal Atatürk’ü öğ­renmek lazım. Bütün mesele bu. Efendim, ‘Nutuk’u açın, okuyun’ diyorlar… Hayır, Nutuk biraz bilgi gerektiriyor. Önce temeli öğrenin, sonra ona göre okursu­nuz. Benimki işte böyle bir te­mel kitap.

  • Pera: İstanbul’un karşı yakası

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 278 yıllık eserinin son bölümü, Kasımpaşa-Pera (Beyoğlu) bölgesini gösteriyor. Fetihten sonra Müslümanların da mesken tuttuğu bölge, şehirde ticaret ve eğlencenin, kültürel faaliyetin merkeziydi.

    1 TERSANE-I AMIRE GÖZLERI 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı denizciliği­nin en önemli merkezlerinden olan böl­gede, her devirde yenilenen, birbirine bitişik uzun dikdörtgen yapılardan olu­şan “tersane gözleri” inşa edildi. Bunlar içinde hem gemilerin bakımı için mal­zemeler depolanır hem de gerektiğin­de küçük gemilerin üretimi ve bakımı yapılırdı.

    2 KASIMPAŞA SEMTI Kanunî döne­mi devlet adamlarından olan Güzelce Kasım Paşa’nın 1533 dolaylarında in­şa edilen cami ve külliyesi ile birlikte, semt de onun adıyla anılmaya başlan­mıştır. Kasımpaşa deresi ve çevresinde­ki yamaçlarda gelişen semtte daha çok Müslümanlar yaşıyordu. Evler arasında küçük mescitlerin minareleri görülüyor.

    3 EYÜP CAMII Haliç’in karşı kıyısın­da olan cami, ikişer şerefeli iki minaresi ile Kasımpaşa yerleşiminin arkasından selviler arasından görülmekte. Selvi kü­mesi muhtemelen Zindan Arkası Me­zarlığı. 15. yüzyılda Fatih’in inşa ettirdi­ği cami 18. ve 19. yüzyıllarda yenilendi.

    4 GALATA ile Kasımpaşa arasındaki evler. Ön plandaki evlerin mimarisi da­ha iyi algılanabiliyor. Burada yan sofalı iki ev var. Birinin sofası camekan ile ka­patılmış diğeri ise açık.

    5 OKMEYDANI Fatih devrinde tesis edilen Okmeydanı, İstanbul’un en eski ve devamlı kullanılan spor alanlarından biriydi. Başarılı ok atışlarının ardın­dan dikilen sütun gibi anıtlar yamaçlar­da görülebiliyor (Panoramanın orijinal açıklamalarında Okmeydanı yanlışlıkla bugünkü Kurtuluş civarında gösteril­miştir).

    6 AZIZ DIMITRIOS / TATAVLA Tersane arkasında kurulan bu köy sa­kinleri Rumlardan oluşuyordu. Muh­temelen tersanenin değişik işlerini görmeleri için Osmanlı devrinde Ege adalarından getirilen Rumlar için kuru­lan yerleşim, Cumhuriyet döneminde Kurtuluş adını aldı. Osmanlı dönemin­de bazen köyün merkezindeki kilisenin adıyla Aziz Dimitrios olarak, çoğu za­man ise anlamı kesin olarak bilinmeyen Tatavla adıyla biliniyordu.

    7 PERA/BEYOĞLU İstanbul görünü­münün sonu, Kasımpaşa sırtlarındaki Pera / Beyoğlu semtinin dış mahallele­ridir. Bugün Tarlabaşı olarak anılan bu semt, 19. yüzyılda inşa edilen kagir evle­ri ile tanınıyor.

    8 PERA/BEYOĞLU EVI Pera semtin­de evler, Osmanlı başkentinin geri ka­lanındaki gibi tepe pencereli, sofalı, ki­remit kaplı ahşap yapılar idi. Bu evlerin sadece bacaları ve giriş kısımları taş ve tuğladan inşa edilirdi. Bahçeler içinde­ki bu evler 19. yüyılda yavaş yavaş yer­lerini kagir evlere, yüzyılın sonunda da apartmanlara bırakmıştır.

  • Sümerbank: Önce umut sonra düşkırıklığı

    Sümerbank: Önce umut sonra düşkırıklığı

    Türkiye’nin sanayileşmede ilk büyük atağı olan Sümerbank’a bağlı Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası, tam 80 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştı. Atatürk’ün bizzat yaptığı son açılış ile onore edilen fabrika, bugün cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden biri olarak hafızalarda. Ana üretim alanı olan ipliğe 1944’te dokuma tesislerinin de ilave edilmesiyle Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük entegre yünlü kumaş fabrikası haline gelen işletme, Avrupa’nın da en büyük yünlü dokuma fabrikaları arasında yerini almıştı. Fabrika varlığını ancak 2004’e kadar korurken, çeşitli makinelerinden çalışanların kimlik bilgileri ve fotoğraflarına yer verilen müzesi de tarih oldu. Halbuki Atatürk açılışta fabrikanın onur defterine şöyle yazmıştı: “Sümer Bank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir.” (Yazarımız R. Sertaç Kayserilioğlu, bu hadiseyi NTV Tarih 25. Sayı’da yazmıştı).

  • Tarih dersinde ‘devamsızlık’tan kalmak

    Tarihte olup bitenleri bugüne uydurmak, son yılların favori uğraşlarından biri. Herkesin kendi çapında tarihçi kesildiği Türkiye’de, buna artık pek de şaşmamak gerek. 1-2 ay evvel söylediğinin bugün tam tersini söyleyen politikacılar ülkesinde, tarih algısı da ancak şizoid bir nitelikte olabilir.

    Aynı anlayışı, daha doğrusu aynı hastalığı, gündelik hayatta meydana gelen acı hadiselerde de görüyoruz. “Acı yarıştırmak” tabiriyle sözlüğümüze giren bu durum, “sen ona üzüleceğine, şurada ölenlere üzül” veya “sen ona hassasiyet göstereceğine şuradakileri düşün” gibi yaklaşımlarla artık 7’den 70’e neredeyse herkesin dilinde, kaleminde, twitter’inde. Kedi-köpeğe mama verenleri bile “bu kadar çok aç insan varken…” diye azarlayanlar ülkesinde yaşıyoruz. Bize doku­nan, bizi üzen, kederlendiren bir gelişme olduğunda, “acaba daha başka ve daha büyük bir acı yaşayanlara haksızlık mı yapıyoruz” diye düşünüyoruz.

    Bu kıyaslamalar ve hastalılıklı algılar atmosferinde “normal olmak”, “nor­mal kalmak” imkansıza yakın. Zira daha önce de söylediğimiz gibi ortada her­hangi bir “norm” kalmamıştır. Kültür, bilgi, inanç, gelenek-görenek ve belki de en önemlisi “asgari” bir ahlakın dahi hiçe sayıldığı bu koşullarda, insan sadece bir suret olarak kalır. Suret-i haktan görünen insanlar ülkesinde de, haksızlık ve adaletsizlik “normal”dir.

    Türkiye tarih dersinde de “devamsızlıktan” çakmıştır. Her gelen iktidarın kendi dönemini övmek yolunda öncekileri kötülemesi bir yere kadar “kabul edilebilir” bir siyaset olabilir ama; bugün bizdeki geriye doğru sıralamada Ab­dülhamid, Yavuz, Kanuni, Fatih, Osman Bey’den oluşan hattın dışında kalan­lar artık neredeyse kötü anılmakta veya hiç anılmamakta, anlatılmamaktadır. Atatürk alerjisi ise artık malum kronik bir rahatsızlık halindedir ama, işin il­ginç tarafı, özellikle son dönem yüceltilen II. Abdülhamid’in dahi bilinmemesi veya yanlış tanıtılmasıdır. TRT’de başlayan Abdülhamid dizisindeki çarpıtma­lara, gerçeküstü konuşma ve davranışlara hayret ederken; birdenbire kendimizi Kut’ül Amare dizisi gibi berbat bir vodvil karşısında bulunca “padişahım biz et­tik sen etme” noktasına gelmemiz de “normal”dir.

    Bu sayımızda II. Abdülhamid’in son dönemini, iktidardan düşürüldükten ölümüne kadar geçen safahatini ele alıyoruz. “Beğenelim beğenmeyelim, ama önce bilelim” desek de belki boş. Zira son döneminde Beylerbeyi Sarayı’na ka­patılan II. Abdülhamid, bugün de aktüel siyasetin yörüngesine hapsedilmiş du­rumda. Oysa ki tüm bunların ötesinde, yüzü Batı’da, yüreği Doğu’da ama devleti merkezde tutmaya çabalayan önemli bir lider Abdülhamid.

    Dokuzuncu yılımızı tamamlarken, “şimdiki zaman”a sıkışanlara karşı aklını ve yüreğini geniş tutan tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.