Etiket: sayı:45

  • Cenab Şahabettin’in ‘pahalı’ kelimeleri

    Servet-i Fünun’un büyük kalemi Cenab Şahabettin, eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü. Mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay etti; özellikle de Şinasi’nin tohumunu attığı “sade dil” yanlılarına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürdü. Bugün okunmuyor. Okunmamasının birincil nedeni okunamaması: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.

    Fotoğrafa, resme, çizgiye, hareketli hareketsiz gö­rüntülere, sözün özü İm­ge’ye gözlerimi dikip bakmak­tan vazgeçemiyorum: Görüne­nin arkasındaki görünmeyen kadar, belki ondan çok yeterince görünmeyen mıhlıyor beni im­gelere: Sanki ben birşey söyle­mesem, baktığım, bakakaldığım öteki şey eksik kalacak.

    2017 yazı, tatilin tenhalaştır­dığı şehrin bir köşesindeki kah­ve masasında bir başıma otur­muş, günışığı altında, çantamda taşıdığım siyah-beyaz, yaklaşık 80-90 yaşlarında bir fotoğra­fa bakıyorum -basıldığı zemin­de (Yeni Adam dergisinin 1932 tarihli bir sayısı) fonu enikonu karanlıkta kalmış (belki de ge­çen zaman içinde daha da oku­naksızlaşmış) fotoğrafta Cenap Şehabettin, yazı masasından ob­jektife bakıyor, dolayısıyla yal­nızca “büst”ü görünüyor.

    Elhân-ı Şitâ
    Cenab Şahabettin’in Elhân-ı
    Şitâ şiirinden bir kısım:
    Sen açarken çiçekler
    üstünde
    Ufacık bir çiçekli yelpâze,
    Na’şın üstünde şimdi, ey
    mürde,
    Başladı parça parça pervâze
    Karlar ki semâdan düşer
    düşer ağlar.

    Bir an başımı kaldırıyorum, karşımdaki görüntünün (bir so­kak kesiti ve ufarak bir park) içinde bir boşluk, bir bulanıklık alanı yaratarak düşünüyorum: Şu anda, yeryüzünde, benden başka Cenab’ı aklından geçiren biri var mıdır?

    Şüphesiz “yoktur, olamaz” türünden bir kesinlik arayışına sapmak en hafifinden saçmalık olurdu; akademik gerekçelerle şairin yapıtı üzerinde konakla­yan araştırmacılar, öğrenciler düşünüyor, arıyordur onu her­halde -gene de, neresinden ba­kılsa, bir avuç meraklı sözkonu­sudur olsa olsa.

    Cenab’ı bu kadar tenha bıra­kan tercihleri miydi, yazgısı mı? Edebiyat tarihi, bir “disiplin”­den sözediyorum, onu dönemi­nin majör bir şairi olarak anıyor, konumluyor. Yaşarken de öyle görülmüş. Bugün okunmadığını biliyoruz (1984 İstanbul Üniver­sitesi yayını Bütün Şiirleri bir daha basılmadı). Okunmaması­nın birincil nedeni okunamama­sı: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.

    ★ ★ ★

    Edebiyat-ı Cedide’nin dört atlısı, Servet-i Fünûn dönemine ve uzantısı Fecr-i Âti hareketine uzanan çizgide, modernleşme hazırlığıyla Batılılaşma süre­cinin atbaşı ilerleyişinde etkili olmuşlardı: Fikret ve Cenab şiir­de, Halid Ziya ve Mehmet Rauf nesirde önü çekiyorlardı. Fik­ret erken yaşta öldü; Osmanlı­ların çöküşüne tanık olmuştu, cumhuriyete geçişe yetişeme­di. Cenab’ın ölüm tarihi 1934, Mehmed Rauf’unki 1931, Uşak­lıgil’inki 1945; onlar Cumhuri­yet’in hızlandırdığı kültürel dö­nüşümle, bunun Dil ve Edebiyat alanında yaşanan altüst oluşla yeni kipsellikler yaratmasına ta­nık oldular.

    Bir tek, o da belli ölçüde, Ha­lid Ziya’nın dönüşüme uyum sağlayabildiği söylenebilirdi: Ya­pıtını okunabilir hale getirmek için çaba gösterdi son dönemin­de, gelgelelim hayatını düpedüz kıran bir olay, oğlunun intiha­rı küstürdü onu. Mehmed Rauf da tökezleyerek tamamlamıştır yaşamını. Cenab’a gelince… 12 Şubat 1934 günü şehre çöken ve herşeyi sekteye uğratan kalın kar örtüsü en yakınlarının bile cenazesine katılmasını engelle­menin ötesinde, şiirinden çıka­rak son on beş yılını neredeyse kaybolmuşçasına geçirmesine yolaçan bir işaret gibiydi. Edebi­yatımızda hiçbir şair var iken bu kadar yok olmamıştır.

    ★ ★ ★

    Yahya Kemal-Hâşim ikilisi­nin taç giyeceği dönemi önce­leyen çeyrek yüzyılın, yolaçıcı­lığı üzerinde durulan Hâmid’i ayırırsak, iki şiir kutbunu Fik­ret-Cenab ikilisi oluşturmuştu. Öylesine kalıcı bir utku sayıl­mıştı ki çıkışları, kimsenin ak­lından 1920’li yılların başın­da Cenab’ın anakronik konu­ma düşeceği geçmiş olamazdı. Başta yoldaşları Fikret ve Halid Ziya, ölçüsüz övgülerle doruğa tırmandırmışlardı şairi. Servet-i Fünun dergisinde, özellikle Pa­ris dönüşü yayımlamaya koyul­duğu şiirler enikonu tepki do­ğurmuştu gerçi; ama her “yeni”­liğin yarattığı kırılgan dalgalar olarak nitelenen karşı hamleleri, yandaşlarıyla birlikte bertaraf etmekte zorluk çekmemişti. Eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü edebiya­tın yüksek tabakasındaki hem­cinslerinin gözünde; mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay ediyor, özellikle de Şinasi’nin to­humunu attığı sade dil yanlıla­rına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürüyordu. Nesirlerindeki üslûbu da yere göğe koyamadık­ları görülür: Halid Ziya, bu alan­da ondan bir devrimci yontacak ölçüde övgüsüne sınır tanıma­mıştır.

    Tepkilerin ve yüceltmele­rin çakıştığı konu, şiirlerinde kullandığı dilden geliyordu Ce­nab’ın: Yunus Kâzım kimi “garip tabirler, uydurma sözler, fazla alafrangalık, hattâ filan veya fa­lan şairden intihaller” diye özet­ler genel kanıyı. Bütün Şiirler’in imzasız sunu yazısında “Ce­nab’ın müsveddeleri arasında, günlük dilde kullanılmayan ke­limelerle dolu defterler vardır” saptamasının ardından, az ileri­de, “başvurduğumuz hiçbir lü­gatta bulunmayan bir takım ke­limeler” kullanmış olduğundan sözedilir ve eskilerin bu eğilimi garabet olarak tanımladıklarına dikkat çekilir.

    Cenab Şahabettin


    Osmanlı Devri’nin son döneminde Edebiyat-ı Cedide’nin başta gelen iki şairinden biri olan Cenab Şahabettin 1919’dan itibaren sessizliğe bürünmüş ve 1934’ün Şubat ayında hayata gözlerini yummuştu.

    ★ ★ ★

    Önce ama, birçok yaşamöy­küde karşımıza çıkan, gerçek ile rivayetin başbaşa kaldıkları sat­ranç tahtasına bakılmalı. Cenab, farklı kaynaklar farklı tarihler veriyor gerçi, 1889’da askeri tıb­biyeyi bitirdikten sonra, cilt has­talıkları üzerine ihtisas yapmak amacıyla 1890 yılında gönderil­diği Paris’te üç (dört?) yıl kaldı. “Cenab Paris’te bulunduğu dört yıl içinde Fransız şair ve muhar­rirleri arasına karışmış oldu­ğu” görüşünün neye dayandığını bilmiyorum; bu doğrulanmamış “bilgi” Cenab tarafından yayıl­mış olabilir. Sonuçta “kim”le­rin arasına karışmış olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yok elimiz­de -kendi sözleri, yazıları dahil. Bir mektup dışında: Arkadaşına, Verlaine’in şiirlerini çok sevdi­ğini, Mallarmé’ninkileri ise hiç anlamadığını yazmış.

    Garabet belki de burada: Mithat Cemal’in deyişiyle “tek taşlar gibi pahalı kelimeler se­çen” Cenab, Verlaine’in sade dilli şiirinden çok Mallarmé’nin tektaşlardan örülü Poésies’si­nin (Bir Zar Atımı henüz ya­yımlanmamıştı ya, yayımlandı­ğında bizde ilk gören acaba kim olmuştu ve ne zaman!) yakının­daydı, seçtiği yol düşünülürse. Şu farkla: Sözcüklerden kelime avlamıyordu Mallarmé, ana­dilinden uzaklara doğru sefere çıkmıyordu.

    Hüseyin Cahit’in biraz saf biçimde söyledikleri önemli: “Cenab’ın, Fikret’in Arapçala­rı -maatteessüf- kuvvetli olduğu için, öteden beriden bulup (abç) yeni kelimeler çıkarırlardı. Biz de, geri kalmayalım diye, yeni­lerini aramaya mecbur olur­duk”. Ruşen Eşref’le söyleşisin­de öldürücü yargısını getirir: “Herhalde, her aklı başında in­san şunu kabul eder ki: Artık ne bir Cenab’ın, ne bir Süleyman Nazif’in üslûbu, o terkipleriyle istikbâle hakim olamaz; hâkim olmak şöyle dursun, istikbâle geçemez bile”.

    84 yıl geçmiş ölümünün ar­dından.

  • Efsane Macarlar ve onları dize getiren Türk millî takımı

    Bundan tam 62 yıl önce, 19 Şubat 1956’da İstanbul’da oynanan maçta, dünyanın tartışmasız en güçlü takımı Macaristan’ı 3-1 mağlup etmiştik. Evet, hava çok soğuktu ve Macarları iki hafta boyunca diğer maçlarla yormuştuk ama, zafer çok büyüktü.”Yenilmez Armada” Macar milli takımının unutulmaz serüveni ve Türk millilerine kaybedişlerinin inanılmaz hikayesi…  

    Bazı takımlar vardır, hiç taçlandırılmasalar da, gönüllerde yerini almış­tır. 30’larda Avusturya’nın ha­rika takımı, 70’lerde Cruyff ve şürekâsının Hollanda ile çim­lere kazıdıkları total futbol ma­nifestosu… Fakat bir ekip var ki, onlar adını tarihe altın harf­lerle yazdırmıştı. Gyula Gro­sics- Jeno Buzanzsky- Gyula Lorant- Mihaly Lantos- Jozsef Bozsik- Jozsef Zakarias- Lasz­lo Budai- Sandor Kocsis- Nan­dor Hidegkuti- Ferenc Puskas- Zoltan Czibor’dan oluşan 11, bu oyuna meftun olanların aklın­dan hiçbir zaman çıkmamıştı.

    Yeşil sahaların yenilmez armadası Macaristan, aslında bir rejimin yarattığı mucizeydi. 1940’ların sonunda ülkede ya­şanan siyasi gelişmeler tarihin en güçlü takımlarından birisini doğururken, yine siyaset 60 kü­sur yıl önce kendi altın çocukla­rını yemişti.

    Hikâyeyi biraz geriye sar­malı, tarih kitaplarına dalmalı…

    Futbolun ilk harika takımı­nın babalarından Jimmy Ho­gan, 1. Dünya Savaşı’nda Avus­turya’da düşman bir ülkenin va­tandaşı olarak hapishanede çile doldurmaktaydı. Hemen devre­ye giren Macarlar, İngiliz futbol adamını bir anlamda transfer ediyordu.

    Taçsız Kral’dan Ordinaryüs’e Türk milli takımı kadrosu “Taçsız Kral” Metin Oktay, “Beton” Mustafa Ertan, “Ordinaryüs” Lefter Küçükantonyadis gibi yıldızlarıyla sahada yerini almıştı.

    MTK Budapeşte ile iki şam­piyonluk kazanan hoca, bu süre zarfında sadece bir mağlubiyet tatmıştı. Savaşın sonunda Ma­caristan’ı terketse de onun pasa dayanan oyun anlayışı, futbol sahalarında iz bırakmıştı.

    1930’da Uruguay’da başla­yan Dünya Kupası serüvenine ilk seferinde katılmayan Macar­lar, bir sonraki turnuvada çey­rek finalde elenirken, 1938’de ise finalde İtalya’ya boyun eğ­mişti.

    2. Dünya Savaşı sonrasın­da Sovyetler Birliği himayesi­ne giren Macaristan’da, iklim kısa sürede değişmişti. Kendi­sini “Stalin’in iyi öğrencisi” ola­rak tanımlayan diktatör Mátyás Rákosi, topraklardaki bütün muhalifleri silindir gibi ezer­ken, diğer taraftan verdiği bir kararla sadece ülke değil, dün­ya futbolunun da kaderini tayin edecekti.

    Yurt savunması

    Macaristan gizli servisi AVH, MTK Budapeşte’yi alınca, or­du da boş durmadı. Onlar da bir takım istiyordu. Ferencvaros “sağcı” bulunduğundan, ihale Puskas ve Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalmıştı. Böy­lece Kispest bir günde Honved olmuştu.

    “Macar futbolunun yıldız­ları Kocsis, Czibor, Budai, Lo­rant, Grosics de sefer görev em­riyle kulüplerinden Honved’e nakledilirler. Maksat, eksenini bir kulübe oturtarak millî ta­kımın istikrarını sağlamaktır” diye yazmıştı Tanıl Bora Radi­kal’de yıllar önce. Gerçekten de ordunun rüyaları kabul olmuş, istihbaratçılara karşı üstün­lük sağlamışlardı; arada iki defa kaptırılan şampiyonluk nazar boncuğu sayılırdı…

    Adı yurt savunması anlamı­na gelen kulüp, Ferencvaros’tan Kocsis, Czibor ile Budai’yi, Va­sas’tan Lorant’ı almıştı. Hon­ved başarıdan başarıya koşar­ken, millî takımın da önlemez yükselişi başlamıştı. Ne de olsa Puskas ve arkadaşları, birkaç istisna dışında tek bir takımda toplanmış, günde çift idmana başlamıştı. Statüleri amatör ol­duğundan, kulüp dışında millî takımda da yan yana oynamaya başlamışlardı.

    Teknik direktör Gusztav Se­bes’in önderliğinde çalınan ma­ya tutmuştu. O zamanların “W formasyonu” Sebes tarafından bozulmuş ve daha çok “U”ya ya­kın bir sistem benimsenmişti. En ileride olması gereken Hide­gkuti geriye çekilerek, yeni bir diziliş denenmişti. Bu sistem ve topa mutlak hakimiyet meyve­sini çabucak vermişti. Millî ta­kımın yenilmez serisi 1950 Ma­yısı’nda başlamış, arada terle­meden 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda altın kazanılmıştı.

    Finlandiya’nın başkentine gelen Sebes’in talebeleri eleme­lerde Romanya karşısında zor­landıysa da sonradan Barcelo­na’ya transfer olacak Czibor ile “Altın Kafa” Kocsis’in golleriy­le yoluna devam etti. İlk turda, 1949’daki uçak kazasında ülke şampiyonu Torino’yu kaybetti­ğinden oldukça sıradanlaşmış İtalya’yı karşılarında bulmuş­lardı. Palotas ile Kocsis’in golle­ri onları bir üst tura taşımıştı.

    İlk gol Lefter’den 19 Şubat 1956’da yenilmez armadaya karşı oynayan milliler 3-1’lik galibiyetle sahadan ayrıldı (altta). İlk golün sahibi 6. dakikada İsfendiyar’ın ortasına voleyi vuran Lefter’di (üstte).

    Çeyrek finalde rakip Türki­ye idi. Macarlar daha ilk yarıda farkı üçe çıkarmış, Ercüment Güder’in frikiki hanemize gol olarak yazılmıştı. Savunma fut­bolu oynayan ay-yıldızlılar o da­kikadan sonra rakibinin üstüne çullanmaya kalkışınca, 90 daki­ka sonunda tabelada 7-1’lik skor yazmıştı. Palotas, Kocsis, Pus­kas, Lantos, Bozsik kim ararsa­nız o gün fileleri havalandırmış, Milliyet gazetesi o günden onla­rı şampiyon ilan etmişti.

    Yarı finalde İsveç’e yarım düzine gol atan takım, altın için Yugoslavya ile buluşuyordu. Uzun süre golsüz giden müca­delenin son çeyreğinde önce Puskas, ardından Czibor zafe­ri getiriyordu. Tesadüf bu ya, o günkü rakiplerimizin yolu bu topraklara da düşecek, hattâ hem Fenerbahçe hem de Beşik­taş ile şampiyonluk yaşayacak Branko Stankovic misali sayısız teknik adam çıkacaktı.

    Wembley’in fatihi

    25 Kasım 1953’te Macarlar, Wembley’e ayak basmıştı. İn­gilizler, Puskas’a hafif müsteh­zi bakıyordu. Topluydu, kısaydı. Bu bodur şişko, efsane olma­malıydı.

    İlk düdüğün çalmasıyla bir­likte futbolun mabedinde bir fırtına kopuyordu. İki takım arasındaki sıklet farkı gecey­le gündüz gibiydi. Kısa sürede komünistler gol olup yağıyor, 200 bin meraklı gözün önün­de 52 yıldır sahasında ötekilere kaybetmeyen İngiltere 6-3’lük skorla paramparça oluyordu.

    Futbolun beşiği kendi top­raklarında fena sallanmış, ma­dara edilmişti. Yenilir yutulur gibi değildi. Macarlar galibiyeti de bir İngiliz’e ithaf ederek, İn­gilizleri iyice ezmişlerdi: Teknik direktör Sebes maçtan sonra “bize bildiğimiz her şeyi Hogan öğretti” diyecekti.

    Yenilen pehlivan güreşe doymayıp rövanş istedi. Ertesi yıl İngilizleri Budapeşte’de da­ha da hazin bir tabela bekliyor­du: 7-1!

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-676-11.jpg

    Namları sınırları aşıyor, herkes onları konuşuyordu…

    Üç hafta sonrasında İsviç­re’de başlayacak olan 1954 Dün­ya Kupası’nın mutlak favorisiy­diler. Bern’e güle oynaya ayak basmışlardı. Grupta Batı Al­manya, Güney Kore ve Türki­ye ile eşleşmişlerdi. O zaman­ki statüye göre ülkeler iki maç yapıyordu. İlk karşılaşmaların­da Güney Kore karşısında şov yapan Macarlar, tam dokuz at­mıştı! Olağan şüpheliler Kocsis, Puskas ile Czibor gol sağana­ğında sahne almıştı.

    İkinci sınavlarında Batı Al­manya’yı 8-3’lük skorla param­parça ettiler. Yeşil sahaların önemli düşünürlerinden Sepp Herberger turnuvanın devamı­nı düşünerek yedekleri çimlere sürmüştü. Dört gol atan Kocsis yıldızlaşırken, Hidegkuti de iki defa ağları sarsmıştı.

    İlk mücadelesinde Batı Al­manya’ya 4-1’lik skorla boyun eğen Türkiye, “Canavar Bur­han”ın hat-trick yaptığı maçta Güney Kore’yi 7-0’lık skorla de­virmişti. O karşılaşmada Lef­ter’in attığı gol adeta jenerikti. Statüye göre Batı Almanya ile bir kez daha karşılaşan Millile­rimiz 7-2’lik skorla mağlup ol­muştu.

    Sakatlanan Puskas’ın yok­luğunda, arkadaşları önlerine geleni ezip geçiyordu. Çeyrek finalde tekmelerin konuştuğu “Bern Meydan Savaşı”ndan sağ salim çıkmayı başarıp Brezil­ya’yı 4-2 yenmişlerdi. Perde­yi Hidegkuti açmış, Kocsis iki golle maça damgasını vurmuş­tu. “Solak şişko”nun yokluğun­da kazanılan penaltıyı Lantos atmıştı.

    Final yolunda son rakip, o tarihe kadar Dünya Kupası’n­da hiç yenilmemiş, oynadığı iki turnuvayı da kazanmış Urugu­ay’dı. Czibor ve Hidegkuti ile iki farklı üstünlüğü yakalayan Macarlar, Juan Hohberg’e mani olamayınca uzatmalara gidil­mişti. Tam ihtiyaç duyulduğu anda döktüren “Altın Kafa” işi bitirmiş, turnuvadaki gol sayı­sını 11’e çıkarmıştı.

    Helsinki’de yenilmezlik serisine devam Macarların 1950 Mayıs’ında başlayan yenilmezlik serisi 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda kazandıkları altın madalyayla perçinleniyordu.

    Mucizenin ardı

    Finalde rakip, grupta parçala­dıkları Almanya idi. Macarlar ilk maçın özgüveniyle sahaya ayak basarken, yıldızları Puskas da kadrodaydı. Hafif sakat olsa da bu karşılaşma kaçmazdı.

    Mutlak favori olan altın ta­kım fırtına gibi başlamış, henüz 8. dakikada farkı ikiye çıkarmış­tı. Önce Puskas, ardından Czi­bor ağları bulmuştu. Finali ül­kesine radyodan aktaran spiker Herbert Zimmermann, kaleci Toni Turek’i “kova” ilan etmiş­ti. Ancak dakikalar 18’i göster­diğinde, tabelada eşitlik vardı. Max Morlock farkı bire indir­miş, Panzerlerin haşarı çocuğu Helmut Rahn beraberliği getir­mişti.

    Macarlar saldırıyor, kale­sinde Turek dayanıyordu. Zim­mermann mikrofon başında file bekçisine methiyeler düzmek­ten yorulmuyordu. Derken son dakikalarda sahne alan Rahn, ülkesini öne geçirmişti. Pus­kas’ın attığı gol ofsayt gerekçe­siyle değer kazamayınca, zafer Panzerlerin olmuştu. Aradan yarım asır geçtikten sonra o maçta doping yapıldığına dair çıkan haberler Almanya’da pek ses getirmedi. O final bir muci­zeydi; mucize olarak kalmalıydı!

    Turnuvada milli takımımız Macarlara karşı 7-1 kaybetmişti.

    Kupanın kaptan Fritz Wal­ter’in ellerinde yükseldiği an ölümsüzleşti. Alman tarihçi Jo­achim Fest’e göre Federal Al­man Cumhuriyeti’nin üç kuru­cusu var: Politik olarak Konrad Adenauer, ekonomik olarak Lu­dwig Erhard ve mental olarak Fritz Walter.

    Müsaadenizle kısacık bir dipnot…

    Her ne kadar millî takımın efsanevi hocası Herberger, 2. Dünya Savaşı sırasında oyun­cularına imtiyazlar tanınma­sını sağlasa da, kaderin Walter için yazdığı bambaşkaydı. Zira futbol adamı gücünü başkaları için kullanmayı tercih etmişti. Harp sırasında Fransa, Korsi­ka gibi yerlerde askerlik yapan Walter’in yolu, sonradan üç gol atacağı Romanya’ya düşmüştü. Hem de savaş esiri olarak.

    Esir kampında sıtmaya ya­kalanan forvet, Gulag Adala­rı’na aktarılmayı bekliyordu. Kardeşi Ludwig ile beraber ol­maları belki de tek tesellisiy­di. Bir gün Macar ve Slovak as­kerler top oynarken aralarına karışıyor; olaylar gelişiyordu. Ne sıtma ne esaret etkilemişti Fritz’i. O kadar iyiydi ki… Kar­şında çaresizce koşturan asker­lerden biri anında onu tanıdı. 3 Mayıs 1942’de Budapeşte’de oynanan Macaristan-Alman­ya maçında hayranlıkla izlediği Walter’in ta kendisiydi! Onun iki gol attığı karşılaşmayı Al­manlar 5-3 kazanmıştı. Hemen kampın Sovyet komutanına ko­şan bu subay, Almanların büyük yıldızının aralarında olduğunu söylemişti. Futbol aşığı komu­tan Shukov, Fritz ve Ludwig Walter’in o trenlere binmeme­lerini sağlamıştı. Hayatta kalan yıldız, 12 yıl sonra Dünya Kupa­sı’nı kaldırmıştı. Kendisini tanı­yıp hayatta kalmasını sağlayan subay Macar’dı!

    Bir ulus yeniden şaha kal­karken, harika takım ilk kez kaybetmişti. Böylece 32 maçlık yenilmezlik serisi bozulmuş­tu. Komünist iktidar mağlubi­yeti bir türlü kabullenemiyor, faturayı kaleci Gyula Grosics’e kesiyordu. Aylarca sorgulanan “Kara Panter” lakaplı file bek­çisi, delil yetersizliğinden “yır­tıyordu”.

    1954 Dünya Kupası finali Finalde kupanın mutlak favorisi Macarlar, Federal Almanya’yla ikinci kez karşılaştılar (üstte). Büyük mücadele sonucu maçtan galip çıkan Almanlar oldu, kupayı kaptan Fritz Walter kaldırdı (altta).

    Her şey 1956’nın sonunda de­ğişti. Macaristan’ın değişik şehirlerine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dönmüş­tü. Kısa sürede hükümet düş­müş, Sovyet tankları Budapeş­te’de cirit atmaya başlamıştı. 4 Kasım’da Macaristan’a adeta çıkarma yapan Sovyetler Birli­ği, bir haftada kontrolü ellerine almıştı. Binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı.

    Şampiyon Kulüpler Kupa­sı’nda Athletic Bilbao ile eşle­şen Honved, 22 Kasım’da İs­panya’nın yolunu tutmuştu. San Mames’te 3-2’lik skorla gülen evsahibi ufak bir avantaj sağ­lamıştı. Futbolcular ülkelerine dönmek istemiyordu. Macaris­tan’daki karışık durum nedeniy­le rövanşın Brüksel’de oynana­cak olması, kimbilir bazılarını umutlandırıyordu. Elenip dağı­labilirlerdi.

    Yaklaşık 30 yıl sonra 39 ki­şiye mezar olacak Heysel Sta­dı’nın skorbordunda yazan 3-3’ten sonra Grosics, Bozsik, Budai ve Lorant yurtlarına dö­nüyor, takımın yıldızları Pus­kas, Czibor ve Kocsis, Batı’ya açılıyordu.

    Ancak onların İspanya’ya ayak basmasından sonra düşüş başlıyor, efsane ekip sıradan­laşıyordu. Real Madrid ile Bar­celona ise vites yükseltiyordu. Şampiyon Kulüpler Kupası’nı adeta tahakküm altına almış­lardı. Puskas, ruh ikizi Alfredo Di Stefano ile başkentliler için döktürüyor, Katalan diyarın­da ise Macar rönesansı yaşanı­yordu.

    1958 Dünya Kupası’nda son­radan milletvekili olacak Pus­kas’ın çocukluk arkadaşı Bozsik kaptanlığa terfi etmişti. Hide­gkuti artık 36’sındaydı. İspan­ya’da döktürenlerin yokluğunda bir zamanların yenilmez arma­dası gruptan çıkamamıştı. Kim­bilir, tam kadro olsalar, İsveç’te samba yapan Brezilya ve Pele’yi hiç konuşmayacaktık. Yarat­tıkları ekol 1962 ve 1966’da üst üste iki Dünya Kupası daha gör­se de, çeyrek finalden öteye gi­dememişti. Rejimin doğurduğu mucize, aslında yine rejim yü­zünden bitmişti.

    Bir (anti) kahraman

    Macaristan’ın kalecisi Grosi­cs, sorgulandıktan sonra sürül­müştü. Aklandıktan sonra millî takımın eldivenleri yine ona teslim edildi. Ferencvaros’un ısrarla istediği Grosics’e bir tür­lü rejimden izin çıkmamıştı. Sürgünde mesleğini icra etme­ye devam eden “Kara Panter”, Dünya Kupası heyecanını iki kez daha yaşamıştı.

    Rejimle geçinemeyen Gro­sics, 1980’lerde bir anlamda barış çubuğu uzatmıştı yöne­time. Komünist Parti’ye üye olmak isteyen emekli file bek­çisinin kayıtları incelendiğin­de bir anda ortalık karışmıştı. Gyula Grosics, delikanlılığın­da Macaristan’daki SS ordu­suna gönüllü olarak katılmış­tı. Genel sekreterlik koltuğun­da 32 yıl oturarak ülkeyi en uzun süre yöneten politikacı olan János Kádár, durumu çok da önemsememişti. Gyula on­ların olmuştu artık. Kimbilir belki de hep onlarındı. SS geç­mişi olan birinin yurtdışında oynaması çok da kolay değildi. İşte belki de bu yüzden, o hiç Batı’ya gitmeyi düşünmemiş­ti. Derken Doğu Bloku dağıldı, o da saf değiştirdi. İktidara ko­şan muhafazakar sağ parti Fi­desz saflarında görünen Kara Panter, Başbakan Viktor Orbán ile çok yakınlaştı ve 82 yaşında Ferencvaros formasıyla tanıştı!

    2010’da iktidara yeniden ge­len Fidesz ile birlikte Kara Pan­ter, iyiden iyiye günışığına çıktı. Şaka gibiydi; oynarken olmasa da 85 yaşında ülkesinin en iyi­si olmuştu. Hakkında çekilen belgeselin vizyona girdiğini bile görmüştü. Hattâ filmin galası­na Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt de katılmıştı. Hari­ka takımın hayatta kalan son iki ferdinden biriydi. İlk o 2014’te göçtü, ardından Buzansky ertesi yıl son nefesini verdi.

    Real Madrid’de Puskas mucizesi Real Madrid’e transfer olan Puskas kupa koleksiyoneri olmuştu. O takımın unutulmaz yıldızları Di Stefano, Santamaria ve Gento bir maç sonrasında.

    Destanın gölgesinde

    Yenilmez armada Macaristan, 3 Şubat 1956 akşamı Türkiye’ye gelmişti. Gelecekler- gelme­yecekler diye bakılan papatya falları böylece son buluyordu. Fakat küçük bir sorun vardı. 70 santimi bulan kar, cansıkıcıy­dı. Mücadele için 5 Şubat tarihi belirlenmiş, biletler karabor­sada 100 liraya peynir ekmek gibi satılmıştı. Federasyonun belirlediği programa göre Tak­sim Anıtı’na çelenk koyarak başlayacaklar, İzmir ve Anka­ra’da karma takımlarla maç­lar yaptıktan sonra 14 Şubat’ta Beyrut’a uçacaklardı. Fakat ev­deki hesap çarşıya uymadı. Ha­va muhalefeti nedeniyle planlar altüst olmuştu. Karda sahne al­mak istemeyen yıldızlar toplu­luğu rahatlamıştı. Hattâ büyük usta Halit Kıvanç, kararı mem­nuniyetle karşılayan Czibor’un tellendirdiği sigarayı yazıyordu. Yeni açılan Divan Oteli’ne yer­leştirilen Macar kafilesinin key­fi yerindeydi.

    6 Şubat’ta İzmir’e varan ye­nilmez armada, ilk maçını iki gün sonra yapmıştı. Federasyo­nun programında buraya 9 Şu­bat’ta varılacak, ertesi günde de karşılaşma oynanacaktı. Şehrin hava koşulları takvimi öne çek­mişti.

    Puskas çocuklarla Macaristan’da adeta halk kahramanı olarak anılan efsane futbolcunun çocuklarla olan bu karesi daha sonra Budapeşte’de dikilen bir heykelle de ölümsüzleşti.

    Sebes’in öğrencileri 8-1’lik skorla gülmüştü. İki ülke fede­rasyonu asıl millî müsabaka­nın hangi gün oynanacağına dair görüşmeleri sürdürüyor­du. Daha önce 19 Şubat’ta karar kılınsa da dört gün önceye çek­me çabaları da vardı. 10’undaki tablo daha da hazindi. Tabelada yazan 11-0’dan sonra gazete­lerde kullanılan Macaristan’ın “düzineyi tamamlayamadığı” ifadesi, iki ülke arasındaki farkı ortaya koymuştu. İki gün son­rasında Ankaralı futbolseverler efsane ekibe doymuştu. Başkent karmasının aldığı 4-2’lik mağ­lubiyete neredeyse sevinenler olmuştu.

    Millî takım tek seçicisi Eş­fak Aykaç, “İnşallah Ankara’da olduğu gibi bir oyun çıkarırız” diyedursun, Macarlar İstan­bul’da ilk 15 Şubat’ta sahne al­mıştı. Karşılarındaki takım yine bir şehir karmasıydı. Tarife da­ha da düşmüştü: 3-1.

    Tüm Türkiye 19 Şubat’ı ip­le çekiyordu. Acaba bir futbol mucizesi yaşanacak mıydı? O günün gazetelerinde Maca­ristan’ın en güçlü kadrosuyla oynayacağı vurgulanıyor, olası kötü bir neticeye insanlar san­ki hazırlanıyordu. İşte bu ahval ve şerait içinde santra yapıl­dı. Yenilmez armadanın altın kafası Kocsis yoktu. Sebes’in üstüne sistem inşa ettiği Hi­degkuti ise yedekler arasında başlıyordu.

    Unutulmaz kaleci Grosics Efsane takımın hayatta kalan son fertlerinden Grosics (en üstte) hayatının son demlerinde ülkesinin en bilinen isimlerindendi. 2014’te ölümünden sonra mirasına Macaristan Başbakanı Orban sahip çıkmaya devam etti (üstte).

    Dakikalar henüz 6’yı göste­rirken, İsfendiyar’ın ortasına voleyi yapıştıran Lefter desta­nı başlatmıştı. Turgay Şeren’in muhteşem kurtarışı tabelanın eşitlenmesine mani oluyordu. Yarım saatin sonunda Sebes oyuna müdahele ediyor, Hideg­kuti’yi sahaya sürüyordu.

    İlk yarının sonlarında ken­disine yapılan penaltıyı kulla­nan Türk futbolunun biricik ordinaryüsü, kendisinin ve ta­kımının ikinci golüne imza at­mıştı.

    İkinci devrenin hemen ba­şında fark üçe çıktı. İsfendi­yar’ın ortasında bu sefer Metin Oktay sahne almıştı. Müsaba­kanın sonlarında Puskas büyü­lü sol ayağıyla ağları bulsa da kalan dakikalar geçmek bilmi­yordu. Stattaki binlerin sayısı zamanla katlanıyor, neredeyse İstanbul nüfusunu geçiyordu. Yugoslav hakem Stefanovic’in son düdüğü mücadeleye nokta koymuş, rüyalar gerçek olmuş­tu: Türkiye 3- Macaristan 1.

    Millî Takımın uzun yıllar en büyük zaferi buydu. Ne olursa olsun, Puskas ve arkadaşları sa­hadan boynu bükük ayrılmıştı. 18 maçlık ikinci yenilmezlik se­risi Dolmabahçe’de sonlanmıştı.

    O yılın sonunda Macaris­tan’daki iklim değişecek; efsane takım da dağılıp gidecekti.

  • OSMANLILARDA BAŞ VERMEK, BAŞ ALMAK

    İnsan başının gövdesinden ayrılması, tarih boyunca farklı amaçlarla gerçekleştirildi: Aşağılayarak cezalandırmak, ibret vermek, düşmanlara korku salmak, ganimet paylaşımında delil olarak kullanmak, kahramanlığı ispat etmek, birine tehdit mesajı ya da sadakat göstergesi niyetine göndermek bunlardan bazılarıydı. Baş alma geleneğinin Osmanlılarda da zengin bir geçmişi vardı. İmparatorluk tarihi boyunca nice kelleler vuruldu, nice kafalar uçuruldu.

    Nîzen (mızrak) üzre kana müstagrak (bulanmış) adûnun kellesi
    Benzer ol mevzûn nihâle (ahenkli fidana) kim ucunda var gül.
    Hayâlî

    Konuşan, düşünen, hüküm veren; duyan, koku alan ve gören: Tüm bedenin ve ruhun başlı başına tezahürü. Eflatun’a göre yuvarlak biçimiy­le âdeta bir küçük kâinat. İnsa­nın en yukarıdaki, en muhterem kısmı, yerinden edildiğinde ona en aşağılık bir son yarattığına inanılan; baş, ser, kafa yahut kel­le… Arkeolojik kazılar sayesinde, en azından Neolitik dönemden beri dünyanın çeşitli bölgelerin­de insan başının bir kült haline gelmiş olduğu biliniyor.

    Keltler ve İrlandalılar, sa­vaşta mağlup ettikleri düşman­larının başlarını atlarına asıp evlerine götürüyor, özel bir tah­nit yoluyla kahramanlıklarının göstergesi olarak muhafaza edi­yorlardı. Herodot’un (MÖ 484- 425?) Histories’deki dördüncü bölümde yazdığına göre; Skyth (İskit) halkı savaş meydanın­da öldürdüğü ilk düşmanının kanını bir kupaya koyup içiyor, aldığı tüm düşman kellelerini kralına götürüyordu. Zira gani­metten pay alabilmenin tek yolu savaşta alınan kelleleri hüküm­dara göstermekti. Düşmanının kafa derisini yüzen bir Skyth onu atının dizginlerine asar ve bu deri parçalarının çokluğuna göre şan alırdı. Ayrıca nefret et­tikleri şahsi düşmanlarının ka­fataslarını öküz derisi ve altınla kaplayarak evlerinde şarap ku­pası olarak kullanıyorlardı. Özel konuklarına bu kafataslarının hikâyesini anlatmak onlar için ayrı bir övünçtü. Çin tarihçisi Sima Qian’ın (öl. MÖ 86) kayıt­larına göre, savaştan düşman kellesi ile dönen Hun askerleri birer kupa şarapla taltif edilir ve kazandıkları ganimetleri elle­rinde tutmalarına izin verilirdi.

    Sigetvar komutanının kellesi sırığın ucunda Sigetvar müdafilerinin komutanı Zrinski’nin başı bir sırık üzerine geçirilmiş teşhir ediliyor. Zafernâme, Chester Beatty Library. Düşman komutanlarını bu şekilde sergilemek ve düşmana göstererek maneviyatlarını bozmak sık kullanılan bir yoldu.

    Roma’da baş kesme, soylu­lara uygulanan bir infaz yön­temiydi ve başların bir sütun üzerinde sergilenmesi âdeti mevcuttu. Ünlü devlet adamı ve hatip Cicero’nun MÖ 43’te ge­len sonu böyle oldu. Bizans’ta -Attila’nın 469’da mağlup edilen oğlu Dengizik’inki gibi- hasım­ların başları zafer nişanesi ola­rak mızrak ucuna takılıp şehirde dolaştırılıyor, Hipodrom’da teş­hir ediliyordu. Benzer bir davra­nışı II. Kılıçarslan, Miryakefa­lon’da gerçekleştirmişti. Sultan, Bizans komutanlarından And­ronikos Vatatzes’in kesik başını bir mızrak ucunda düşman saf­larına göstererek Bizanslıların maneviyatını bozdu (1176).

    Dinler arasında bu konudaki en açık hükme sahip olan İslâ­miyet’tir: Savaşta, inkâr edenle­rin boyunlarının vurulması, sağ kalanların esir alınıp karşılık­sız olarak ya da fidyeye muka­bil salıverilmeleri buyrulmuş­tur (Muhammed/4). Bununla birlikte –kan dökmeyi men eden itikatlar hariç tutulursa- tüm din yorumlarının bu uygulama­ya bir şekilde cevaz verdikleri görülür.

    İslamî dönem Türk literatü­ründe bazı baş kesme anlatıla­rı yer almaktadır: “Yaşnat kılıç başı üze qaqqıl yar-a” (kılıcının ışıldamasını sağla, kafası kopa­caktır) (Dîvânü Lugâti’t-Türk); “Ozınçı başın kes ay ersig akı” (iftiracının başını kes ey açık el­li) (Kutadgu Bilig, b. 4213); “Ol zamanda bir oğlan baş kesmese, kan dökmese ad komazlar idi” (Dede Korkut Kitabı). Bu kültür Türkçeye bazı deyim ve atasöz­leri ile de yansır: Başından kork­mak (canından kaygı duymak), başını istemek, başını ortaya koymak (ölümü göze almak), başını uçurmak, başı için (ant ve yakarma sözü), baş eldeyken (sağken), baş verip taş verme­mek (canı pahasına savunmak), kelle koşturmak/götürmek (ge­reğinden çok acele etmek), kelle koltukta gezmek (ölümü göze almak), kelle kulak yerinde (gös­terişli), kelle sağ olsun da külah bulunur, ser verip sır verme­mek…

    Osmanlılarda kelle almanın geçmişi

    Kahramanlık göstergesi ve düş­mana korku salmak için yapılan baş kesme uygulamaları: Os­manlı askerî ve siyasi kültü­ründe, çarpışmada öldürülen düşmanın kellesini almak bir kahramanlık göstergesi ola­rak yorumlanıyordu. Yine savaş meydanlarında düşman kafala­rından tepeler yapmak, mühim bir düşmanın başını mızrağa ta­kıp hasımlara göstermek ve hat­ta bazen kafataslarından kuleler yapmak, yıldırıcı önlemler ara­sında sayılırdı.

    Macar Kralı Vladislas, II. Murad’ın tahtından feragat edip yerini 12 yaşındaki oğlu II. Meh­med’e devretmesinden sonra, Haçlıların da teşvikiyle Sege­din Antlaşması’nı ve bir rivayete göre de ettiği dinî yemini bozdu. Bunun üzerine Murad yeni­den ordusunun başına geçmek zorunda kaldı. Haçlılar öncü­lüğünde savaşa giren kral, 500 süvarisiyle yeniçeriler tarafın­dan bir çember içine korunan II. Murad’ın bulunduğu merke­ze saldırmak istemiş, ordugah çevresindeki hendeği göreme­yip çarpışma esnasında bura­ya düşmüştü. Yakalanan kralın akıbeti, başının kesilmesi oldu. Osmanlılar, Macar Kralının ba­şını bir mızrağa geçirdiler. Belki de bununla, kendilerine verilen yeminleri bozanların akıbeti­ni düşmanlarına göstermek is­temişlerdi. Her hâlükârda bu hareket Haçlı birliğinin mora­lini bozdu ve zaferi Osmanlılar kazandılar. Kralın bal dolu bir kapta Bursa’ya gönderilen başı, şehirde donanma atmosferi içe­risinde sergilendi.

    Getir başı al maaşı


    Kanuni’nin 1566’daki son saferinin ardından Sokullu Mehmed Paşa huzurunda düşmandan kelle getiren askerlere bahşiş ve tımar dağıtılıyor. Minyatürde yazanlar: “Pâdişâh-ı Firdevs-penâh [cennet koruyucusu padişah] intikal itdükten sonra kal’anun fethi müyesser olub, guzât-ı İslâm başlar kesüb, vezîr-i isâbet tedbir [isabetli tedbir sahibi vezir] libâs-ı fâhir ile [iftihar elbisesiyle] istimâlet [gönül almak] içün dîvan kurub baş getürenleri tezkire itdüğidür.” Feridun Ahmed,
    Nüzhetü’-Ahbâr, TSM.

    1453’te yeni payitahtları­nı ele geçiren Osmanlılar, savaş harabeleri arasında son Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in kayserlere mahsus çizmelerin­den tanıdıkları cesedini buldu­lar. Kesilip tahnit edilen başın Osmanlı fethini duyuran fe­tihnâmelerle birlikte Diyâr-ı Rûm’da gezdirildiği, imparato­run ölümüyle ilgili söylenegel­miş çeşitli rivayetler arasında­dır.

    Evliya Çelebi (ö. 1684) Se­yahatnâme’de baş kesme kül­türünün kahramanlık ve övünç duygularıyla ilişkisine dair fikir veren bazı hikayeler anlatır. Me­sela üçüncü ciltte yer alan “De­dikoducu tiryakilerin boş sözle­ri” başlıklı hikâyede, afyonkeş­lerden bir güruh Üsküdar’daki Karaca Ahmed Sultan Tekkesi ve Miskinler Tekkesi civarın­daki mezarlıklarda kümelenip çeşitli eğlenceler düzenlemek­tedir. 1649’daki Celalî isyanı­nı bastırmaya giden Osmanlı kuvvetlerinin geçişi sırasında bu “riyakârlardan” biri askerle­re hitaben “Ağa uğurlar olsun ve gazanız kutlu olsun” der. “Bo­lay kim evine oğlanınla bir baş göndereydin”. Bir diğer kafadar, “Ağa sen bunun sözüne bakma ve kendini tehlikeye atma” di­ye atılır. “Bu cenk yerinde baş çok olacaktır. Bir baş satın alup, ehline geçüp bir baş ile var”. Bu söz, düşmandan alınan başların satılığa çıkarılabildiğini ve “kah­ramanlığın” bir raddede satın alınabilir olduğunu düşündürür.

    Baş vermeye mahsus saç stili Falnâme, TSM. Alman Seyyah Salomon Schweigger’in 1578- 81 arasında İstanbul’a yaptığı seyahatini anlattığı, Türkçeye Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla çevrilen eserinde yazdığına göre; Türklerin hemen hepsi kafalarını kazıtmakta, tepede orta parmak kalınlığında bir tutam saç bırakmaktadır. Sebebini sorduğunda kendisine yapılan açıklama şöyledir: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman düşmanın eli, ekmek yediği ağzına girip kirletmesin, bunun yerine başını bir parça perçeminden tutup atsın.”

    Ganimet, ödül ve tımar yük­seltmeleri için delil olarak alı­nan kelleler: En sık görülen ol­gulardan biri de –tıpkı İskitler ve Hunlar gibi- savaşta alınan kellelerin ganimet paylaşımında ve tımar tevcihleri ile yükselt­melerinde bir delil olarak kulla­nılmasıydı. Gaziler, aldıkları kel­le miktarı ile deftere kaydedili­yordu. Bu uygulama, savaşçıları teşvik için bir zorunluluk olarak görülmüştü. Özellikle padişahın katılmadığı seferlerden dönen cengaverler, payitahta beraber­lerinde binlerce düşman başı ile geliyor, bu başlar zaferin nişa­nesi olarak sultana sunulup ge­rekli tevcihler yapıldıktan sonra denize dökülüyordu. Bazen kelle yerine kulak veya şapka alındı­ğı ve bunların denize döküldü­ğü de vâkiydi. Bir de “dil almak” vardı ki, bu “sorgulanmak üzere tutsak almak” demekti.

    Osmanlı arşivlerinde konuy­la ilgili en eski belgelerden biri 6 Nisan 1556 tarihli olup “Segir Kalesi altında pusu kurarak baş ve bir diri getiren Selim’e terak­ki [yükseltme] verilmesi” hak­kındadır. 17 Eylül 1739 tarihli hesap defteri, Hotin’de yarala­nan, dil ve kelle getirenlere “mu­tad-ı kadim [eski âdetler] üzere” verilen inam ve bahşişleri kay­deder. Belgrad Muhafızı Musta­fa Paşa’dan başkente gönderilen 3 Mart 1807 tarihli arzda, “Aske­ri teşvik için kelle ve dil geti­renlere elli kuruş verileceğinin ilan olunmasının Fethülislam’ın alınmasında güçlü bir vesile” ol­duğundan bahsedilir. 10 Ekim 1821 tarihli belge, “Askeri harbe teşvik için kelle getirenlere bah­şiş verilmek muktezi [gerekli]” olduğundan söz eder. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarına ait başka belgelerden; dil ve kelle getiren askerlere hil’at giydi­rildiği, başlarına gümüş çelenk takıldığı, on bin zer-i mahbub (adedi 5 kuruş değerinde altın para) dağıtıldığı, bir askerin yev­miyesine 34 akçe zam yapıldığı ve bir nefer için 25 ila 600 kuruş arasında ödül verilebildiği anla­şılmaktadır.

    Düşmanı hor görme Fâtih Sultan Mehmed, 1473’te Otlukbeli Savaşı’nda yenilgiye uğrattığı Uzun Hasan’ın bir şehzâdesini esir almış, diğerini ise savaşta öldürmüştü. Atının ayakları altına aşağılanırcasına atılan bu taçlı baş muhtemelen öldürülen şehzâdeye ait. Hünernâme, TSM.

    Savaşta baş kesme uygula­malarına son verilmesi, 1828 Osmanlı-Rus Savaşı’na rastlar. İngiliz seyyah Charles Macfar­lane (öl. 1858), Constantinople in 1828 adlı eserinde sürece dair tanıklığına yer vermiştir. Yaz­dıklarına göre Sultan II. Mah­mud, eşiğine kesik kulak ve kelle gönderilmesinden rahatsızlık duyuyor, tutsakların diri olarak getirilmesini, aksini yapanların idam edileceğini buyuruyordu. Seyyah, bu kararın onu medeni Avrupa hükümdarları sınıfına soktuğu fikrindedir.

    Yine de bir milletin kadim geleneklerinden bir ferman­la vazgeçmesi beklenemezdi. Cevval askerler sadece böbür­lenmek yahut sırf keyifleri için, başkentten bir talep olmaması­na rağmen kulak veya baş kes­meye devam ettiler. Seyyahın İstanbul’da tanıştığı ihtiyar bir Türk çubukçu, Müslüman ül­kesine saldıran gâvurların böy­lece korunmasını günah olarak yorumluyor, “Ne âlâ!” diyordu; “Artık fırsat buldukça peze­venklerin kellesini kesemeyece­ğiz, Peygamber’in cevaz verdiği üzere onları köle yapamayaca­ğız… İstanbul’a geldiklerinde Sultan onları sarayında ağırla­yacak, kebap ve pilavla besleye­cekmiş!” Gezginin aktardığına göre çubukçu ve arkadaşı yeni buyruk çıkalı beri savaşa gitme­nin keyfi kalmadığından ve bu emri ilk fırsatta çiğneyecekle­rinden dem vurmuşlar. Sultanın bu kararı sadece savaşlar için geçerli olsa da, genel anlamda bu tarihten itibaren baş veya ku­lak kesme vakalarında tedricî bir azalma olduğu düşünülebilir. Bu tür vakaların tüm dünyada nihaî olarak reddedilmesi için İnsan Hakları Evrensel Beyan­nâmesi’ni (1948) beklemek ge­rekecekti.

    Sadakat göstergesi olarak gönderilen kesik başlar: Padi­şah bir paşa ya da şehzadesinin emrinde bulunan, hoşlanmadı­ğı bir kulunun kellesini isterse, bu, paşa yahut şehzade için bü­yük bir sadakat sınavı sayılırdı. Bitlis Hâkimi Şeref Han’ın (ö. 1604) Tevârîh’inde yazdığına göre, hissesi sultan tarafından başkasına devredilen Budak Bey taht çekişmeleri esnasında Şeh­zâde Bayezid’in tarafını tutmuş, ondan hoşlanmayan padişah, oğlundan bu adamın başını iste­mişti. Bayezid de babasının bu isteğini yerine getirerek sada­katini ıspatladı. Kapıkulları da zaman zaman sultandan vezir kelleleri ister, benzer bir imti­hana hükümdarın kendisini tâbi tutardı.

    Kelle piramitleri Savaşlarda alınan galibiyetin bir nişanesi olarak, geride kalan düşmanların yüreğine korku salmak için düşman kelleleri küçük tepecikler halinde bir araya getiriliyordu. Ön planda 1389’daki I. Kosova Savaşı sonrasında I. Murad’ı hançerleyen Miloş Obiliç’in linç edilmesi tasvir edilmekte. Hünernâme, TSM. Ahmet Yaşar Ocak’ın aktardığı Balkan Hristiyan folkloruna ait bir efsaneye göre, padişahı öldürdükten sonra başı vurulan Miloş eğilip başını yerden aldı ve bugün mezarının bulunduğu Salabanya’ya kadar uçarak geldi.

    Tehdit olarak gönderilen başlar: Mühim bir düşmanın ba­şını ele geçiren hükümdar, onu hasmının müttefiki olan bir baş­ka düşmanına gönderirse, bu bir tehdit olarak anlaşılırdı. Mesela Yavuz Sultan Selim, Memlûk­lerle arasında sürekli bir çekiş­me konusu hâline gelen, aynı zamanda anne tarafından de­desi olan Dulkadıroğlu Beyliği Hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey’i 1515’te yenilgiye uğrat­tı. Savaş meydanında öldürülen dedesinin kesik başını Memlûk Sultanı Kansu Gavri’ye gönder­di. 1510’da Şah İsmail benzer bir biçimde, Merv yakınlarındaki bir savaşta mağlup ettiği Sün­nî Özbek Hanı Şeybek’in başını yüzdürüp, derisini samanla dol­durtmuş ve bir meydan okuma/ tehdit nişanesi olarak II. Baye­zid’e göndermişti. Safevi çağı ta­rihçilerinden Hasan Rumlu’nun (öl. 1577) Ahsenü’t-Tevârîh’te yazdığına göre; Şeybek Han’ın kafatası –İskitlerin yaptığına benzer biçimde- altınla kaplandı ve şahın meclisinde şarap kade­hi oldu.

    Asayişi temin için, yüz kızar­tıcı yahut politik suçlara yöne­lik baş keserek yapılan infazlar: Hanedan üyeleri hariç, herhan­gi bir statü farkı gözetmeksizin yaygın bir biçimde, esnek ku­rallar çerçevesinde uygulanırdı. Buna “siyaset” de denir. Rical­den bazıları için boğma şeklinde gerçekleşen idamlardan sonra bile başların kesilip padişaha sunulması sözkonusuydu. Bu “mühim” başlar, Roma uygu­lamalarını andırır biçimde, 18. yüzyıl itibarıyla sarayın birinci avlusunda bulunan ibret taşında veya önemli bir meydanda, yük­selebilecek muhtemel itirazlara cevap niteliği taşıyan bir yafta beraberinde, üç gün gibi bir sü­re boyunca sergilenirdi. Teşhir edilecek baş, kıl torbalar içinde balda bekletilir yahut tuzlanırdı.

    Kafa derisinin saç ve sakallar­la birlikte yüzülüp içinin pamuk ya da samanla doldurulduğu da vakiydi. Mühim başlar gümüş bir tepsi içinde, daha önemsiz­leri bir tahta üzerinde teşhir edilirdi.

    Baş kesme cezasına çarp­tırılacak olan mahkum önce iç donuna kadar soyulur, kesme işlemi pala veya kılıçla yapılır­dı. Müslüman suçlular öldürül­dükten sonra sırtüstü yatırılır, başları koltukları altına konur; gayrimüslim hükümlülerse yü­zükoyun yatırılıp kafaları gerile­rine bırakılırdı. Başları vurulan bedenler –eğer aileleri cenazeyi satın almazsa- çoğu kez deni­ze atılırdı. Ekseriyetle kapıcı­lar kethüdasının başını çektiği cellatlar, işlerini bir çırpıda bi­tirebilmek için havaya attıkları meyveleri tek hamlede kesme­ye çalışarak talim ederlerdi. Sa­rayın ilk avlusu içinde yer alan cellat çeşmesi, adını kanlı kılıç­larını burada yıkayan infazcılar­dan almıştı.

    Tepedelenli’nin kellesi


    II. Mahmud’un huzurunda
    Osmanlılara karşı bir
    bağımsızlık isyanı başlatan
    Yanya Valisi Tepedelenli
    Ali Paşa, 1822’de Hurşid
    Paşa’nın girişimleri
    neticesinde öldürüldü.
    Kesilen başı İstanbul’a
    gönderildi. Peter Johann
    Nepomuk, 1860, New York
    Halk Ktp.

    Paul-Henri Stahl’ın tarihte baş kesme uygulamalarına dair Histoire de la décapitation baş­lıklı araştırmasına göre Osman­lılar, bir infaz yöntemi olarak kafa kesmeyi İranlılar ve Moğol­lardan almış olmalıdır. Yine ona göre bu uygulamayı kabul eden Avrupalılar, olsa olsa Osmanlı­lara karşı bir kısas olarak veya onları taklitle bu uygulamaları benimsemiştir.

    Politik suçlar veya hüküm­dara itaatsizlik, kaçınılmaz ola­rak başın gövdeden ayrılmasıy­la sonuçlanıyordu. Osmanlıla­rın dehşetengiz düşmanı Eflak Prensi III. Vlad (Kazıklı Voyvo­da), Fatih’e olan bağlılığını red­dedip aslında bir vampir olduğu söylentilerine yol açacak kadar kanlı uygulamalara girişmişti. Osmanlı akıncıları uzun uğraş­lar sonucunda onu bir baskınla yakalamayı başardılar. Kesilen başı 1476’da Fatih’in huzuruna gönderildi.

    Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

    Sadrazamlar arasında politik bir suç nedeniyle başı gövde­sinden ayrılmış en meşhur isim belki de Merzifonlu Kara Mus­tafa Paşa’dır. Osmanlı ordusu­nun hedefi Yanık ve Komoron kaleleri iken paşa, Padişah IV. Mehmed’in de rızasını almadan 1683’te Viyana’yı kuşattı. Ya­şanan ağır bozgun sadrazamın sonu oldu. Bir süre daha geri çe­kilmelerin yönetilebilmesi için hayatta bırakılan Merzifonlu, Belgrad’da gelen idam hükmü­nü sükunetle karşılamış, abdest alıp namaz kılmış ve başını ipe tevekkülle uzatmıştı. Boğularak infaz edildikten sonra yüzülen kafa derisi doldurulup İstan­bul’a gönderildi. Vücudu Bel- grad’da, kafa derisi padişahın görmesinin ardından Edirne’de gömüldü. Asıl mezarda kaldı­ğı düşünülen kafatası 1688’de Belgrad’ın ele geçirilmesi sonra­sında Cizvit keşişleri tarafından çalındı ve Viyana silah deposu­na kondu. Bir süre Viyana Şehir Müzesi’nde teşhir edildikten sonra etik tartışmalar netice­sinde depoya kaldırıldı. Bu dö­nemde çalınan Türk kafatasları, Haçlı zaferinin hatırası olarak pazarlanmış, tılsım olarak kul­lanılmış, kale temellerine karıl­mış ve “Türkenpopanz” denilen Türk kemik koleksiyonları orta­ya çıkmıştı.

    Aynı akıbete maruz kalan ilginç isimlerden biri de Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’y­dı (1822). Kesilen başının İs­tanbul’a gönderilmesi padişahı hoşnut etti. Bir süre ayrıntılı bir yafta metni beraberinde teşhir edilen kesik baş, Tepedelenli’nin eski dostları tarafından satın alınıp Silivrikapı dışındaki me­zarlığa gömüldü. Mezar taşına şöyle yazdılar: “Burada Tepede­lenli Ali Paşa’nın başı yatıyor. Yanya valisiydi, elli yıldan fazla Arnavutluk’un bağımsızlığı için çalıştı”.

    Osmanlılar bu yaftaları ser­gileme süresi bittiğinde başla birlikte imha ediyor, dolayısıyla bunlar arşivlerde saklanmıyor­du. Ancak Ali Paşa’nın yaftasını İngiltere Elçiliği Kilisesi rahibi Robert Walsh bir yeniçeri vasıtasıyla satın aldı ve 1828’de Vo­yage en Turquie et à Constanti­nople isimli eserinde tıpkıbasım olarak yayımladı. Yafta metni­ne göre Ali Paşa, sarayın bütün uyarılarına rağmen bütün insa­ni ve dinî kanunların aleyhine olarak ihanet edip ölümü hak etmişti.

    Kurallar ve kuralsızlıklar

    Baş kesme cezaları her zaman belirli bir kurala bağlı olarak uy­gulanmıyordu. 1517’de Yavuz Sultan Selim, Mısır’ın idaresiy­le ilgili bir tartışma sonucunda sözlerine sinirlendiği Veziria­zam Yunus Paşa’nın boynunu bir anlık emriyle vurdurmuş­tu. Gelibolulu Mustafa Âli’nin (öl. 1600) Künhü’l-Ahbâr’da­ki dördüncü rükünde anlattı­ğı bir vaka, bu olgunun en kesif örnekleri arasında anılmaya değer: Rivayete göre 24 Şubat 1528 gecesi Sultan Selim Ca­mii yakınında bir Müslüman’ın evi basılmış, tekmil ev halkı katledilmişti. Ne kadar araştı­rılıp soruşturulsa da suçlulara dair bir ize rastlanamadı. Daha sonra “Padişahın gazabı parlak ateş şeklinde kıvılcımlar sa­çar” denerek, İstanbul’da odun yarma işinde çalışan, suç işle­me potansiyeli taşıdığı düşünü­len çoğu Arnavut asıllı 800’den ziyade insan, çarşı-pazarda ve işlek yollarda boyunları vurul­mak suretiyle katledildi; ulula­ra ve küçüklere dehşet salındı. İyi hâli görülüp salıverilenlerse şehri terk etti, bir süre İstan­bul’da böyle suçlar işlenmedi. Gelibolulu’ya göre bu adamların “bi-hasebi’ş-şer [şer’an] katille­rin icâb ider hâl yoğidi, ammâ nizâm-ı hâl-i âlem ve intizâm-ı ahvâl-i benî âdem içün” katle­dildiler. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümâyu­nu (Tanzimat Fermanı) ile ilk kez “hiç kimse için yargılanma­dan ölüm cezası verilemeyece­ği” karara bağlanacaktı.

    Macar komutanının kellesi vuruluyor Osmanlılara verdiği ahdi ve Segedin Antlaşması’nı bozan Macar Kralı’nın kesik başı Bursa’da bir bayram havasında teşhir edilmişti. Bu minyatürde ise yeniçerilerin bu sahneden etkilendikleri görülüyor. Ya da en azından tasviri yapan nakkaş için baş kesme hadisesi dehşet verici bir şeydi ve bu görüntüyü böyle hayal etti. Hünernâme, TSM.

    Osmanlılar ve baş vermek

    Osmanlılar, hasımlarının başla­rını koparmakta azimli olduk­ları kadar, kendi başlarını da kutsal saydıkları değerler uğru­na feda etmede oldukça cömert görünürler. Hıristiyan öğretisin­deki Hz. Yahya’nın başının ke­silmesi anlatısı, bu peygambere de iman eden Müslümanlar ta­rafından saygı görmüş olmalı­dır. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit olup başının kesilmesi de bu olayla benzeştirilir. Belki de bunların ve bazı tarih öncesi kültlerin etkisiyle, Anadolu’ya yapılan ilk İslâm akınları sıra­sında kesik baş destan ve efsa­neleri Müslümanlar arasında anlatılmaya başlanmış, bun­lar daha sonra Anadolu ve Bal­kanlar’daki Müslüman Türkler arasında da revaç bulmuştur. Konuşan kafalar, başı koptuğu halde kellesini koltuğuna alıp savaşmaya devam eden savaşçı bedenleri… Bütün bunlar Ahmet Yaşar Ocak’ın Türk Folklorunda Kesik Baş başlıklı monografisin­de belirttiğine göre, önce Ana­dolu Hıristiyan folklorundan Türkler’e ve 14-15. yüzyıllarda da geliştirilmiş biçimde tekrar Hıristiyanlara geçmiştir.

    Osmanlı tarih yazarı İb­rahim Peçevî’nin (öl. 1649) Târîh’inde Macaristan’daki Grijgal Kalesi kadısının ağzın­dan “Gazilerin kerametleri” baş­lığıyla aktardığı destana göre, Osmanlı kalesi düşman kuvvet­leri tarafından çevrilmiştir. Bir huruç harekâtı düzenleyerek düşmanı şaşırtmak isteyen Os­manlı müdafileri arasında Deli Mehmed namında bir cengâ­ver vardır. Bu savaşçının başı bir düşman süvarisinin dar­besiyle kopar; atlı başı alıp gö­türmek üzereyken Mehmed’in arkadaşı Deli Hüsrev seslenir: “Deli Hüsrev görüb haykırdı di­di/ Ne yatarsın başın aldı gitdi/ Revâdır cânı virdin kıyma başa/ Aceb hal oldu vü özge temâşâ/ İşit bu hikmeti, bu sırrı vü râzı/ Kesük başlu şehîd olan ol gâzî/ Hemân fevri yerinden durdı gel­di/ Eliyle ol lâ’îni urdu çaldı…” Peçevî’nin rivayetine bakılır­sa isimsiz kadı, bu gördükleri­nin gerçek olduğunu yeminlerle kaydediyor.

    Kelle getirene verilen ihsanın belgesi


    Kavşan’dan (Cauşeni) Boğdan vilayetine hareket eden Kırım hanına karavula
    gidip düşmandan dil ve kelle gatirenlere ihsan olunmak üzere ordu hazinesinden on bin aded zer-i mahbub irsali. 25 Nisan 1770 (BOA. AE.SMST. III/13-814).

    17. yüzyıl saz şairi Kayıkçı Kul Mustafa’nın nazma getirdi­ği destanda da Genç Osman adlı bir genç IV. Murad’ın Bağdat se­feri için gönüllüler arasına gir­mek ister. Önce reddedilir, sonra muradına erdiğinde şehir surla­rı önünde kahramanca çarpışır ve düşman kılıcıyla başı uçurul­duğu hâlde savaşmaya devam eder: “Bağdad’ın kapısın Genç Osman açdı/ Gören kâfirlerin tedbiri şaşdı/ Kelle koltuğunda üç gün savaşdı/ Şehidlere serdar oldu Genç Osman”.

    Alman Seyyah Salomon Schweigger’in 1578-81 arasın­da İstanbul’a yaptığı seyahati­ni anlattığı, Türkçeye Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla çevrilen eserinde yazdığına göre; Türk­lerin hemen hepsi kafalarını ka­zıtmakta, tepede orta parmak kalınlığında bir tutam saç bırak­maktadır. Sebebini sorduğunda kendisine yapılan açıklama şöy­ledir: “Savaşçı hasmına yenildi­ğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman düşmanın eli, ek­mek yediği ağızlarına girip mur­dar etmeye, bunun yerine bir parça perçeminden tutup ata”. Bahsedilen saç stilinin Osman­lı minyatürlerinde börksüz-sa­rıksız resmedilmiş bazı figürler arasında da oldukça yaygın ol­duğu görülür. Bu saç stili bile tek “başına”, Türklerin başlarını her an padişahları ve dinleri uğruna feda etmeye hazır olduklarının bir ilanı gibidir.

    Bugün için ne kadar deh­şet verici olsa da, tarihte başın gövdeden ayrılması hadiseleri, hangi amaçla yapılıyor olursa olsun, gündelik bir durum sayı­lırdı. Şiddetin sıradanlığı elbette korku ve dehşeti tamamen or­tadan kaldırmıyor, tam aksine halka açık infaz ve teşhirler bi­zatihi bu korkuyu kışkırtmaya yönelik olup “ibret-i âlem” için yapılıyordu. Yine de bir şekilde, savaş arabaları insan kafalarıyla dolu halde ülkelerine dönerken, muhtemeldir ki, şehir takları altında sevinç tezahüratlarıyla karşılanıyordu.

    Sancak dikmek, baş kesmek


    Sigetvar’ın alınması sırasında bir baş kesme sahnesinden detay. Feridun Ahmed, Nüzhetü’l-Ahbâr, TSM. Bir müdafinin en son görmek isteyeceği şey, savunduğu surlara düşman sancaklarının dikilmesiydi, ama daha da kötü ve yıpratıcı olanı orada silah arkadaşlarının kesik başlarını görmekti.

    GELİBOLULU ÂLİ’NİN KALEMİNDEN

    Çoğu Arnavut 800’den fazla kelle

    “24 Şubat 1528 gecesi İs­tanbul merkezinde Sultan Selim Han Camii yakınında gece ile bir Müslüman’ın evi basıldı. Ev halkının evladı ve hizmetkârları topluca katledildi. Bu meselenin halli mümkün olmadı. Her ne kadar dikkat sarf edildi, akıl ve kalple düşünüldü ise de bu konuda bir ipucu bulunamadı. İşin sonunda padişahın gazabı parlak ateş şeklinde kıvılcımlar saçtı. Ko­runmuş İstanbul şehrinde, odun yarmak bahanesiyle sokaklarda dolaşıp duran işsiz güçsüz, hain ve müfsit kötü işlilerin -ki çoğu Arnavut adındaki inatçı kavme mensuptu- hıyanet ve hileleri­nin o tür kötülükler göstermesi mümkündü. Kapılara tembih olunup, mahalleler teftiş edilip araştırıldı. 800’den fazla adamın çarşılarda ve insanların kullan­dığı yollarda boyunları vuruldu. Ululara ve küçüklere dehşet salınıp hıyanet erbabından ge­riye kalanlardan doğruluk eseri gösterenler uğursuz yollarından tövbe ettiler ve nicesi kalmayı kaçmaya değişip Yüce Payi­taht’tan el ayak çekip gittiler. Ondan sonra o türde bir hâl ortaya çıkmadı. Yaramaz ve ser­seri takımından bir zaman daha kötülük, fenalık ve ahlaksızlık görülmedi. Her ne kadar şeriat dolayısıyla katillerini icap eden bir hâl yok idiyse de âlemin niza­mı ve âdemoğlunun intizamı için [yapıldı]. Denilir ki o gibilerin nü­fusu İstanbul sakinlerininkinden fazlaydı” (Sadeleştirilmiştir).

    Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, IV. Rükn, TTK Ktp., nr. Y/546, s. 288b.

    EVLİYA ÇELEBİ’NİN KALEMİNDEN

    Hacet giderirken saldıran düşmanın sonu

    “Bu hakirin bir macerasıdır ki, her ne kadar edep dışı ise de mazur buyrulup af eteği ile örtülüversin. Bu cenkten (Seykel) sonra hacetimi gidermek için etrafta insan yok diye bir gizli köşede şalvarın ucuna yol buldu­rup etek toplayıp tek başıma edebde ihtiyacımı giderirken üst tarafımdan ağaçlık içinden bir çatırtı-patırtı koptu.

    ‘Âyâ bu da ne ola?’ derken hemen başım ucundaki bir alçacık kayadan bir kâfir kendini can hav­liyle üstüme atıp hakir larkıdak necasetimin üstüne otura vardım. Atım dahi ürküp elimden alarka durdu.

    Bu kere aklım başımdan gidip küffâr ile alt üste gelip çakşır don ve uçkur ayak bağı gibi ayağıma dolaşıp üstüm başım bok olup boklu şehit olayazdım.

    Allah’a hamd olsun aklım başıma gelip kefere ile Güreşçi Mahmud Pir Veli gibi güreşirken mertlerin himmeti, kefere elime gele düştü.

    Hemen hakir dal-hançer olup keferenin bir hançer boynuna ve göğsü üzeri memesine birkaç kere hançer vurup keferenin kellesini keserken üstüm pislik ile boyanmış iken bu kere kızıl kana bulandım.

    İster istemez kendimi bokluca gazi görüp güldüm ve üstümün başımın necasetini hançerimle sil­dim ve sonra uçkurumu bağladım.

    Onu gördüm ki başımın ucunda kaya üstünden bir yayan yiğit soluyarak, ‘Benim biraderim, o kestiğin kâfiri biz dağlarda ko­valarken can havliyle kendini atıp kellesini sen kestin, ama kellesi benimdir’ deyince hakirin dahi uçkurum elimde iken,

    ‘Ala şu kelleyi’ deyip bizimle doğmuş küçük biraderimi göster­diğimde,

    ‘Bre edepsiz âdem’ diye herif kelleden ümidi kesip gidince hemen küffarın o necasetli gümüş düğmeli dolamasını ve çakşırını çıkarırken kemerinde yüz beş Ungurus altını ve bir yüzük ve kırk talar kuruş bulundu.

    Bu elbiseleri heybeme koyup, derhâl Hamîs nam atıma binip, kelleyi İsmail Paşa önüne bırakıp, ‘Daima din düşmanlarının dev­letsiz kelleleri böyle yuvarlan­sın’ deyip, el öpüp huzurunda durdum.

    Yanımda duran halk necaset kokusundan kaçtılar.

    İsmail Paşa ‘Evliya’m ne acep bok kokarsın!’ deyince,

    ‘Hiç sorma sultanım başıma gelen ahvâli’ diye başıma gelen macerayı bir bir anlattım.

    Cümle ağalar o fetih kutla­masında hakire güle güle bî-hoş oldular.

    İsmail Paşa dahi çok hoşlanıp hakire elli altın ve başıma bir gümüş çelenk ihsan eyleyip şenlik içinde şenlik yaşadım.

    Bu mahalde İsmail Paşa otağı önüne Seykel kâfirinden iki bin yedi yüz kelle ve bin kırk esir gelip tüm esirleri sahiplerine ihsan edip her bir gaziye derecelerine göre bağışlarda bulundu.

    Ardından fethedilen taburda yollar açılıp tüm gazilerle Seykel diyarına yollandı”.  

  • Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi

    İsrail Devleti’ne başkent yapılmak istenmesiyle gündeme gelen Kudüs’ün Yahudiler için gerçek anlamı, buradaki Süleyman Mabedi’dir. Yahudi halkının sembolü, egemenliğinin işareti olan mabedin yapım hikayesi, günümüzdeki aktüel-siyasi gelişmeleri anlamak bakımından da önemli.

    Dinsel açıdan Yahudili­ğin kıblesi olan, ancak 2600 yıldır bir taşı bi­le ortada olmayan Süleyman Mabedi’ni ihya etmek, yüz­yıllardır Yahudilerin en bü­yük rüyasıdır. İsrail Devleti’ne başkent yapılmak istenmesi ile gündeme gelen Kudüs’ün Yahudiler için gerçek önemi, mabedin Yahudi halkının sem­bolü ve egemenliğinin işareti olmasıdır.

    Roma döneminde inşa edilmiş Herod Mabedi’nin, yani ikinci tapınağın ayakta kalan tek hatırasının Ağla­ma Duvarı’na dönüştürülmüş olması, Yahudilerin aslında Süleyman Mabedi’ne duyduk­ları derin özlemin bir ifadesi­dir. Tevrat’taki anlatımlar ile bazı antik kaynaklar dışın­da hakkında hiçbir arkeolo­jik bulgu ve delil bulunmayan Süleyman Mabedi’nin nasıl bir yapı olduğu ve neye benze­diği soruları, ancak Kudüs’ün yakın coğrafyasındaki eski yerleşmelerin tapınakları de­ğerlendirilerek yanıtlanabilir. Türkiye topraklarındaki Tell Tayinat yerleşmesinin tapı­nak ve sarayı, pekçok özelliği ile Süleyman Mabedi ve sarayı için anahtar bir merkez duru­mundadır.

    Kudüs’ü (Yeruşalem) Kral (Peygamber) Davut dönemin­de (MÖ 1010-970) Kenani bir halk olan Yebusîlerden alan İbraniler (İsrailoğulları), çok büyük olasılıkla tapınak yap­mayı bilmiyorlardı (Bir görüşe göre Samaria’da olduğu düşü­nülen ancak kesin yeri bilin­meyen Shilon’da İsrail gelene­ğinde bir tapınak vardı. Ancak bu görüş henüz arkeolojik ola­rak kanıtlanmamıştır). İsra­iloğulları Musa döneminden taşınan gelenekle tapınımları­nı seyyar ibadet çadırında ya­pıyorlardı. Kutsal Ahit Sandığı da bu çadırda bulunuyordu. Yani gezgin tapınak geleneği­ne sahiptiler.

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi
    Kutsal şehir Binlerce yıldır kutsal özelliğini koruyan ve bir zamanlar Süleyman Mabedi ile sarayının bulunduğu düşünülen Tapınak Tepesi’nde yer alan Kubbet üs-Sahra ile El Aksa Camii’nin Zeytin Dağı’ndan muhteşem manzarası (Fotoğraf: Şevket Dönmez).

    Anıtsal tapınak fikri, Da­vud’un Kudüs’ü almasıyla ken­dini göstermiştir. İbrani tanrısı Yahve’nin Davud’a izin ver­memesi üzerine, tapınağı oğlu Kral Süleyman yedi yıllık bir süreçte (MÖ 967-961) inşa et­tirmiştir. İslâm inancına göre peygamber olan Süleyman, ma­bedi Moriya Dağı’nda, Yebusî­lere ait bir harman yeri üzerin­de inşa etmeye karar vermiştir. Harman yerleri antik çağlarda bereketle ilgili kutsal alanlar­dı. Sözkonusu harman yerinde ya da çok yakınında bir Yebusî mabedi bulunma olasılığı çok güçlüdür. Bu da Süleyman’ın mabedi aslında bir pagan ta­pınağı üzerine inşa ettirmiş olabileceğine işaret etmekte­dir. Başka bir deyişle mabedin yerinin rastgele seçilmediği, geleneksel kutsallığa sahip bir yere yapıldığı anlaşılmaktadır. Buna ilave olarak Süleyman’ın mabede başrahip olarak Yebusî Zadok’u ataması, yerel ma­bed geleneğinin yeni tapınak­taki etkilerini daha da açık bir biçimde görmemize yardımcı olmaktadır. Ayrıca günümüz­de Kubbet-üs-Sahra’nın mer­kezinde yer alan, geçmişte ise Süleyman Mabedi’ne yakın bir konumda olduğu düşünülen Kutsal Kaya’nın (Kaya Suna­ğı) üzerinde gözlenebilen ba­zı kanal izleri, belki de Yebusî Dönemi’nde burada kurban fa­aliyetlerinin yapılmış olmasıy­la ilgilidir.

    Süleyman’ın mabed inşası için Fenike’nin önemli kenti Tyr’in (Sur) kralı Hiram’dan mimar, usta ve malzeme talep etmiş olduğu bilinmektedir. Bu bilgi bizi Süleyman Mabe­di’ndeki olası Fenike ve Kuzey Suriye tapınak geleneğinin varlığına götürmektedir. Yebu­si geleneklerine ek olarak MÖ 2. binyılın Kenan ülkesinin, yani Demir Çağı Fenike’sinin Kudüs’teki ilk İbrani tapınağı­nı şekillendirmiş olduğu düşü­nülebilir.

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi
    Tapınağın planı Süleyman Mabedi, Kutsal Kaya (Kaya Sunağı) ile sarayın Tapınak Tepesi’ndeki Olası Vaziyet Planı (Çizim: Fidane Abazoğlu).

    Süleyman’ın, mabedin he­men güneyinde büyük bir sa­rayı bulunmaktaydı. Fenike ve Kuzey Suriye’deki önemli Demir Çağı kentleri içinde ta­pınak ve sarayın birlikte açığa çıkarıldığı en önemli yerleşme Türkiye topraklarındaki Tell Tayinat’tır. Antakya-Reyhan­lı yolu üzerindeki Tell Tayinat, antik Patina ülkesinin baş­kenti Kunulua ile eşitlenmek­tedir. Burada girişi geniş re­vaklı olan Bit – Hilani tarzın­da anıtsal bir saray ile bunun hemen güneyinde üç bölümlü olarak inşa edilmiş bir tapınak yer almaktadır. İlginç bir bi­çimde Tevrat’ta ayrıntıları ile anlatılan Süleyman Mabedi’ne plan şeması olarak çok benze­yen Tell Tayinat Tapınağı, gi­riş portikosu, büyük ana oda­sı ve en gerideki kutsal odası ile Kudüs Mabedi için uygun bir model gibi görünmektedir. Hemen kuzeyindeki girişinde avlu bulunan saray da Süley­man’ın külliyesini tamamla­yan çok önemli bir öge duru­mundadır.

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi
    Tapınağın modeli olabilir Türkiye sınırlar içinde, Hatay’da bulunan Tell Tayinat Tapınağı, Süleyman Mabedi’ne model olarak düşünülmekte.

    Tevrat, Süleyman Mabe­di’nin tepenin tam olarak han­gi kesimini kapladığını be­lirtmemiştir. Fakat pek çok araştırmacı yapının, tepenin en üst noktasında, Kutsal Ka­ya’nın batısında yer aldığını belirtir. Bu görüş Josephus ta­rafından da kabul edilmiş olup çok büyük olasılıkla doğrudur. Mabed, doğal olarak meleğin Davud’a gözüktüğü nokta­da inşa edilmiş olmalıdır, Es­ki Ahit’te meleklerin genelde kayalar üzerinde belirdikle­ri gözönünde bulundurulur­sa, Davud’a görünme mucize­sinin Kutsal Kaya’da gerçek­leşmiş olduğu düşünülebilir. Ezekiel’den Süleyman Tapına­ğı’nda rahip olarak kimin hiz­met ettiğini, tapınağın doğuya yönelimli olduğunu, sunağın batısında yer aldığını ve tapı­nak ile sunak arasında 25 kişi­nin sığabileceği kadar bir alan bulunduğunu öğreniyoruz. Tapınak doğu-batı yönelimli dikdörtgen bir binaydı. Taş ve sedir ağaçları ile inşa edilmiş­ti. Arka kısmında kutsalların kutsalı olarak adlandırılan ve Ahit Sandığı’nın yerleştirildiği kısım bulunurdu. Yapı sedir ve altın ile zengin bir şekilde de­kore edilmişti.

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi
    Kutsalların Kutsalı Tell Tayinat Tapınağı model olarak hazırlanmış olan Süleyman Mabedi’nin yeniden Kurma Denemesi ile Kutsal Ahit Sandığı’nın Korunduğu Kutsalların Kutsalı Mekan (Çizim: Nurcan Koç).

    Tapınağın avlusunun he­men güneyinde, sadece bir du­var ile ayrılacak şekilde, için­de Süleyman’ın kendisinin ve firavunun kızının sarayının yer aldığı bir orta avlu bulu­nurdu. Tapınaktan daha bü­yük olan saraylarının inşaı 13 yıl sürmüştü. Bu saraylar te­penin tapınağa göre biraz daha aşağısında kalıyordu ve Sü­leyman’ın tapınağa doğrudan ulaşmasını sağlayan özel bir “çıkış” bulummaktaydı.

    Süleyman kendisine özel, tapınağa ulaşmasını sağlayan bir “çıkış”a sahipti. Saray ma­bede o kadar yakındı ki sunağı çevreleyen avluda bağırıldı­ğında saraylardan duyulabi­lirdi. Saray, mabed gibi kesme taşlar ve sedirle inşa edilmişti. Süleyman sarayının inşaında da Fenikeli mimar ve ustalar­dan yararlanmıştı. Bu sebep­ten, yapılar Filistin’de bulu­nan diğer yapılardan daha gör­kemliydi.

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi
    Ağlama Duvarı önünde Trump İkinci Tapınak da denilen Herod Mabedi kalıntısı Ağlama Duvarı önünde dua eden ABD Başkanı Donald Trump.

    Hem mabed hem de sara­yın görkemi ünlü Lübnan se­dirinden gelmekteydi. Fenike mimarisi ile gemiciliğin te­mel malzemesi olan sedir, da­yanıklılığı ve büyük boyutları ile eski Önasya’da çok rağbet gören bir mimari hammad­deydi. Ünlü Assur kralı II. Sargon’un (MÖ 721-705), Mu­sul yakınlarında inşa ettir­diği Dur-Şarrukin kenti için ihtiyacı olan Lübnan sedirle­rini nasıl naklettiğini anlatan taş bir kabartma, muhteşem sarayında açığa çıkarılmıştır. Sözkonusu kabartmada se­dir tomruklarının dağlardan denize indirilişi ve teknelere kancalarla bağlanmış kereste­lerin suda taşınması anlatıl­maktadır. Süleyman Mabe­di ve Sarayı için gerekli olan binlerce sedir tomruğu, ben­zer yöntemlerle Akdeniz’den kıyıya indirilmiş ve Kudüs’e en yakın nokta olan Yafa’da karaya çıkarılmış olmalıdır. Buradan da karayoluyla Ku­düs’e nakledilen Lübnan se­dirleri mabed ve sarayın inşa­sında kullanılmıştır.

    Süleyman Mabedi yakla­şık dört yüzyıl ciddi bir de­ğişikliğe uğramadan varlığı­nı sürdürdü. MÖ 587 yılında Babil Kralı Nabukadnezzar tarafından yağmalanıp tahrip edildi. Süleyman Mabedi’nin yerini alacak ikinci tapınak MÖ 520-516 yıllarında Pers (Akhaimenid) Kralı I. Dari­us’un yardımlarıyla tamam­lanmıştır. Ancak bu faaliyet Babil sürgününden dönen Ya­hudiler’in Süleyman Mabe­di’ni inşa ve içerik bakımın­dan taklidi ile sonuçlanmış olmalıdır. Yani İbrani tapınak geleneğine önemli bir katkı yapmamıştır. Bu nedenle ka­fa karışıklığına sebep olacak biçimde bazen üçüncü mabed olarak anılan Herod (Hiro­des) Mabedi (MÖ 19-MS 63), yeni yapılaşmasıyla gerçekte ikinci mabed olmalıdır.

    Kutsal kitaptan bugüne Kudüs ve Süleyman Mabedi
    Yebusilerden Müslümanlara uzanan kutsiyet
    Yebusiler döneminden beri kutsal olan, Davud Peygambere meleklerin göründüğü, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Miraç’a yükseldiği Kutsal Kaya (Fotoğraf. Şevket Dönmez).
  • Kafkas harekâtı: Ardahan ve Kars’ın Türkiye’ye katılması

    Rusya, 1917’nin Şubat ve Ekim aylarındaki devrimlerden sonra Doğu cephesindeki harekatı durdurdu. Kafkasya cephesinde savaşın başlangıcından değil, 1878’den beri kaybedilen toprakları geri almak isteyen Osmanlı ordusunun ileri harekatı ise 12 Şubat 1918’de başlayacaktı. Bölge, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla Batum hariç Türkiye’nin olacaktı.

    Rusya’da 1917 Şubat Devri­mi’yle birlikte Doğu Ana­dolu’daki Osmanlı-Rus cephesine tam bir sessizlik ha­kim olmuştu. İki taraf da savaşa hazır bekliyor, ama tek bir kur­şun bile sıkmıyorlardı. Yaz ayla­rında Rus ordusunun emir-ko­muta zincirinin iyiden iyiye kı­rılmış olduğu ortaya çıktı. Hatta birçok Rus askerinin silahsız olarak Türk siperlerine doğru gelip, ekmek ve tuz vererek barı­şı kendi başlarına sağlamaya ça­lıştıkları görüldü.

    Ancak Bolşevik Devrimi’n­den sonra işler karmaşıklaştı. Rus ordusunun çok büyük bir bölümünde Bolşevik sempati­zanları hakimdi, zira Bolşevik hükümetinin ilk yaptığı işler­den biri, savaşı sonlandıracağını açıklamak olmuştu ancak bölge, Bolşevik hükümetini tanımayan; Azerî, Ermeni ve Gürcülerden oluşan Kafkasötesi Komiserli­ği’nin denetimindeydi. Nitekim bu komiserlik, İttifak Devletle­ri’yle Rusya arasında hemen 15 Aralık 1918’de Brest-Litovsk’da imzalanan bırakışmayı da tanı­mamış, Osmanlı tarafındaki 3. Ordu Komutanı Vehip (Kaçı) Paşa ile 18 Aralık’ta ayrı bir bıra­kışma imzalamıştı. Bu yüzden, Brest-Litovsk’da ertesi hafta başlayan barış görüşmeleri, Do­ğu Anadolu-Kafkasya bölgesi hakkında herhangi bir etki yap­mayacak gibi gözüküyordu.

    Brest Litovsk Antlaşması’ndan (3 Mart 1918) bir sayfa.

    O günlerde Türk tarafında ise ciddi ve gergin bir hava esi­yordu. Zira barış bile imzalan­sa, eve dönülmeyecekti. Osmanlı Devleti için henüz savaş bitme­mişti. Ama asıl önemlisi, bir ileri harekât söz konusuydu, çünkü Osmanlılar 1914’ten beri yitiri­len toprakları hemen geri almak istiyordu. Bu isteğin Bolşevikler­le bir sorun yaratması sözkonu­su olamazdı gerçi. Bolşeviklerin öne sürdükleri barış koşullarının belki de en önemlisi, 1914 sınır­larına geri dönülmesi, yani kim­senin kimseden toprak almama­sıydı. Ne var ki Osmanlı Devleti, bununla yetinmek niyetinde değildi. Rusya’nın 1878’de almış olduğu toprakları da istiyordu. Osmanlı resmî yazışmalarında “Elviye-i Selâse”, yani “Üç San­cak” denilen Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nın da kurta­rılması gerekiyordu. Bu istekler ise, Ruslarla olmasa da Gürcüler ve Ermenilerle savaş demekti.

    Brest-Litovsk’da işler uza­dıkça uzadı. Gerçi Bolşevikler savaşı bitirmeyi gerçekten isti­yorlardı. Hatta ordularını da kıs­men terhis ettiler. Ama Alman­ya’nın dayattığı barış koşulları­nı da reddediyorlardı. “Ne savaş, ne barış” deyimiyle özetlenen bu durum, Doğu Anadolu’daki Rus ordusunun tümüyle dağılması sonucunu doğurdu. Sabırları tü­kenen Rus askerleri cepheyi ter­kedip, ellerini kollarını sallaya­rak evlerinin yolunu tutmuştu. Kalan az sayıda subay ise, çarça­buk oluşturulan Gürcü ve Erme­ni ordularında göreve başladılar.

    Bu arada, Bolşevik hüküme­tini barış imzalamaya zorlama politikası güden Almanya, Uk­rayna içlerine, Kırım’a ve Pet­rograd’a doğru ilerleme kararı aldı. Bu politikaya başından beri katılan Osmanlı Devleti de barı­şın imzalanmasını beklemeden üç sancağı ele geçirmeye karar vermişti. Fakat Alman politika­sındaki çelişkiler bu harekâtı biraz geciktirdi. Zira Osmanlı isteklerini destekleyen bazı Al­man yetkililer olmasına karşın Almanya, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’ya girmesine karşı çı­kıyordu. Bunun da iki nedeni vardı: bir yanda Almanya, Kaf­kasya’nın yeraltı zenginliklerini kendisi için istiyor, diğer yanda ise Ermeniler ve Gürcüler, olası bir Osmanlı harekâtını engelle­mesi için Almanya’dan yardım talep ediyorlardı. Sonuçta Os­manlılar, bu sorunu bir oldubit­tiyle aşmaya karar verdiler ve 23 Ocak 1918’de alınan emir doğ­rultusunda Doğu Anadolu’daki ordulara ileri harekât için yeni bir düzen verildi.

    İleri yürüyüş Kafkas harekatı başlangıcında ileri yürüyüşe geçmiş olan Osmanlı askerleri. Batum Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil eden Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey.

    Kafkasya ve İran üzeri­ne yürüyecek olan 3. Ordu-yı Hümâyûn, harekâtın başlangı­cında Tirebolu-Kemah çizgisin­de konuşlanmıştı. Kuzeyde bulu­nan II. Kafkas Kolordusu, Yakup Şevki (Subaşı) Paşa komutasın­da Bayburt-Erzurum üzerinden Gürcistan’a doğru yürüyecek, güneydeki I. Kafkas Kolordu­su ise, Albay Kâzım Karabekir komutasında Erzincan ve Er­zurum üzerinden Kars’a ve Er­menistan’a doğru ilerleyecekti. 3. Ordu’ya bu harekât için 2. Or­du’dan ayrılarak eklenen en gü­neydeki IV. Kolordu’nun da Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasında Malazgirt üzerinden Ermenis­tan-İran sınırına doğru ilerleme­si planlanmıştı.

    Bazı eşkıyalık olaylarını ve Müslüman ahaliye yapılan sal­dırıları bahane eden Osmanlı ordusu, 12 Şubat 1918’de bıra­kışmayı bozarak ileri harekâta başladı. Ertesi gün Erzincan, 25 Şubat’ta Bayburt alındı. Er­zurum’un alınması ise, Erme­ni ordusunun inatçı savunması nedeniyle, 12 Mart’ı bulacaktı. Erzurum’dan sonra harekât üç koldan, üçü de 1914 sınırlarının dışında kalan Artvin, Oltu ve Sa­rıkamış yönlerinde sürdü. Os­manlı ordusu, Mart ayı sona er­meden 1914 sınırına varmıştı.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-243.jpg

    Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey

    Askerî harekât sürerken oldukça yoğun bir diplomatik hareketlilik de yaşandı. Kafkas sötesi Komiserliği, Osmanlı or­dusu Erzurum’a doğru ilerler­ken, Trabzon’da yapılacak barış görüşmelerine davet edilmişti. O sıralarda Azerbeycan, Erme­nistan ve Gürcistan’dan oluşan Kafkasötesi Konfederasyonu ku­rulmuş, “Seim” olarak tanınan parlamentosu da 23 Şubat’ta açılmıştı. Söz konusu parlamen­tonun Trabzon’a gelen temsil­cileri 1914 sınırlarını tanımaya yatkınlardı. Ancak görüşmeler başlamadan önce Brest-Lito­vsk’da imzalanan barış antlaş­masının (3 Mart) haberi alındı. Bu antlaşma Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nı Osmanlı Devleti’ne bırakıyordu. Osmanlı heyetinin başkanı Albay Hüse­yin Rauf (Orbay) Bey, Kafkasö­tesi Konfederasyonu temsilcile­rinden Brest-Litovsk’da varılan antlaşmaya uymalarını istedi. Azerîlerin buna bir itirazı yok­tu. Ancak Ermeniler ve Gürcü­ler direndiler. Trabzon’daki gö­rüşmeler böylece bir ay kadar sürüncemede kaldıktan sonra herhangi bir sonuç alınamadan bitti. Kafkasötesi delegeleri 14 Nisan’da Trabzon’dan ayrıldı. Aynı gün, Tiflis’teki hükümetle­ri Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ediyordu.

    Bu savaş ilânı fiilî bir duru­mun hukukîleşmesinden başka bir şey değildi, zira neredeyse iki haftadır savaşılıyordu. Mart sonlarında 1914 sınırı üzerinde duran Osmanlı ordusu, Trabzon görüşmelerinden bir sonuç çık­mayacağının anlaşılması üzeri­ne 3 Nisan’da sınırı geçmişti. II. Kafkas Kolordusu’na bağlı tü­menler, görece zayıf olan Gürcü direnişini kırıp, bir yanda Arda­han’a, diğer yanda da Batum’a doğru hızla ilerlediler.

    Devrimden önce Rus askerleri Doğu cephesinde Rus askerleri. Duruşlarından ve kılık kıyafetlerinden fotoğrafın devrimden öncesine ait olduğu

    14 Nisan’da Batum alındı. Güney bölgesinde I. Kafkas Ko­lordusu’nun ilerleyişi ise hem yapılan bazı hatalar hem de Er­menilerin çetin savunmaları yüzünden, daha yavaş oldu. Her ne kadar Sarıkamış 5 Nisan’da alındıysa da, buradan birçok Er­meni askerinin Kars’ı savun­mak üzere geri çekilmesine en­gel olunamamıştı. Bu durum ise Kars’a yapılacak saldırı için da­ha dikkatli hazırlanma ve daha büyük çapta bir kuvvet toplama gereksinimi doğurdu. Nihayet 19 Nisan’da başlayan taarruz 26 Nisan’da Kars’ın alınmasıyla so­na erdi. Böylece Osmanlı ordusu, Nisan 1918 sonlarında Elviye-i Selâse’nin tamamını işgal etmiş oluyordu.

    Karşılıklı yapılan nabız yok­lamaları sonucunda, yeniden barış görüşmelerine oturuldu. Barış konferansı bu kez Osman­lı işgalindeki Batum’da 11 Ma­yıs’ta başladı ve beklendiği gibi gene uzun sürdü. Bunun bir ne­deni, Adliye Nazır Vekili Halil (Menteşe) Bey başkanlığında­ki Türk heyetinin, son çatışma­lara neden olmaları dolayısıyla Gürcistan’dan daha fazla toprak istemesiydi. Osmanlı Devleti, hem bir tür savaş tazminatı ola­rak hem de yöre halkından bazı Müslümanların isteği doğrul­tusunda, 1829’daki Edirne Ant­laşması’yla Rusya’ya terkedil­miş olan Ahıska ve Ahılkelek nahiyelerini de istiyordu. İkinci bir neden ise, Kars’ı kaybetmeyi içine sindiremeyen ve o sıralar­da Almanya ile iyi ilişkiler ge­liştirmekte olan Ermenistan’ın, Brest-Litovsk Antlaşması’na uymak istememesiydi. Bu ikinci neden, askerî müdahalenin yeni­den başlamasına neden oldu.

    Osmanlı ordusu, 15 Mayıs’ta 1877 sınırını geçerek kuzeyde Gümrü ve Karakilis, güneyde ise Erivan yönünde taarruza baş­ladı. Ermeni kuvvetleri bu sefer daha güçlü bir direniş gösterdi­ler. Kuzeyde Karakilis’te, güney­de ise Erivan’a giden demiryolu üzerindeki Serdarabat’ta başarılı da oldular. Ancak, sayıca üstün Osmanlı ordusunun inatla ta­arruza devam etmesi, Erivan’ın da Osmanlıların eline geçme olasılığı ve Ermenistan’da açlık başgöstermesi sonucunda, bıra­kışma istemek zorunda kaldılar. Osmanlıların Karakilis üzerin­den Tiflis’i de tehdit eder du­ruma gelmiş olmaları, bırakış­manın Gürcüler tarafından da istenmesinde rol oynadı. Aynı günlerde Kafkasötesi Konfede­rasyonu da dağılmış, bağımsız bir Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan kurulmuştu. Sonuç olarak bu ülkelerle Batum’da 4 Haziran tarihinde birer barış antlaşması yapıldı. Elviye-i Selâ­se için yapılan savaş sona ermiş, durum Güney-Doğu Kafkasya’da görece normale dönmüştü.

    Osmanlı Devleti’nin Elviye-i Selâse’yi ilhakı için artık yapıl­ması gereken tek şey, Brest-Li­tovsk Antlaşması’nda öngörülen plebisitti. Bütün Haziran ayı bo­yunca ve Temmuz’un başların­da bölge nüfusunun saptanması ve seçmen listelerinin hazırlan­ması için çalışıldı. Bütün bu ça­balar, bölgede henüz idarî yapı oluşmadığı için, silâhlı kuvvetler tarafından yürütüldü. Zaten El­viye-i Selâse işgalin başlangıcın­dan beri sıkıyönetim altındaydı. Ancak bu tespit çabası boyun­ca, sonra da plebist sırasında Brest-Litovsk Antlaşması’nın öngördüğü komşu ülke gözlem­cilerinin bulunmasına izin veril­medi. Bu durum, hemen o gün­lerde ve sonrasında Ermenis­tan ve Gürcistan’ın itirazlarına ve plebisiti kabul etmediklerine ilişkin beyannameler yayınlama­larına neden oldu. Moskova’daki Bolşevik hükümeti de ne Batum Antlaşması’nı ne de plebisit so­nucunu kabul edeceğini açıkladı.

    Ermeni gönüllüler Rus ordusuna destek veren Ermeni gönüllüleri savaşın başından itibaren Osmanlı ordusunun gerilerini tehdit etmişti.

    14 Temmuz 1918’de yapılan ve 19 yaşından büyük erkeklerin oy kullandığı plebisitte ise top­lam 87.048 oyun 85.129’u Elvi­ye-i Selâse’nin Osmanlı İmpa­ratorluğu’na katılması yönünde çıktı. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Elviye-i Selâse’den bir “Batum Vilâyeti” oluşturdu, ama yeni vilâyetin başına vali yerine bir mutasarrıf atandı. Osmanlı Devleti’nin bu son Batum Mu­tasarrıfı, Darülfünûn reformu sonrasında İstanbul Üniversite­si Rektörlüğü’ne getirilecek olan Cemil (Bilsel) Bey’dir.

    Bilindiği gibi Elviye-i Selâ­se’nin Osmanlılığı çok sürmedi. Mondros Bırakışması sonrasın­da Osmanlı ordusunun bölgeyi boşaltıp 1878-1914 sınırına çe­kilmesi istendi. Buna itiraz eden ve bölgedeki ilk direniş örgüt­lenmesine destek veren 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, da­ha sonra İngilizlerce tutuklanıp Malta’ya götürülecekti. Yönetim de böylece Ermenistan’a ve Gür­cistan’a devredilmiş oldu. Millî Mücadele’nin başlangıcında TBMM Hükümeti ile Bolşevik Rusya arasında oldukça yoğun pazarlıklara konu olan bölgeyi, Bolşevikler bırakmak istemi­yorlardı. Moskova’nın hep tek­rarladığı iddia, Brest-Litovsk’da imzalanan barışın tehdit altın­da, zorla yapıldığına ilişkindi. TBMM Hükümeti de, Kafkasö­tesi’nin er veya geç Bolşeviklerin eline geçeceğini öngördüğünden, ayrıca buna ihtiyacı da olduğun­dan, uzun bir süre Elviye-i Selâ­se’ye karşı herhangi bir harekâta girişmekten kaçındı. Üstelik An­kara, Bolşevik Rusya’nın da bir­çok nedenden ötürü Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu anlamıştı ve sorunun diplomasi yoluyla çö­züleceğine inanıyordu. Nitekim öyle oldu.

    Sonunda Moskova, Batum kendisinde kalmak şartıyla An­kara’ya olumlu yanıt verince, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Batum hariç bü­tün Elviye-i Selâse’yi Türkiye’ye katan harekâta girişti. Bu top­raklar, 16 Mart 1921’de imzala­nan Moskova Antlaşması’yla ke­sin olarak Türkiye’nin olacaktı.

    TÜRK-ERMENİ SAVAŞI (3-5 NISAN 1918):

    Şevket Süreyya Aydemir’in
    kaleminden, Sarıkamış

    Bir infilâk arasında ve buz tutmuş bir zemin üstünde atımın devrildiğini hatırlıyorum. Birkaç defa gözlerimi açtığımı, sonra gene kendimi kaybettiği­mi de biliyorum. Son defa kendi­me geldiğim zaman gördüm ki, karların üzerinde yalnız yatıyor­dum. Bölük, sıhhiye kollarının beni kaldırmasına vakit kalma­dan geri çekilmişti. Şimdi iki tarafın piyade ve makinalı tüfek kurşunları üzerimden aşıyordu. Ayağımı kımıldatamıyordum… Yaralanan ve şahlanan at, buz üzerinde kayıp devrilirken sol ayağım atın altında kalmış, kırılmıştı.

    O sırada sadece şunu düşü­nebiliyordum: Birliğim tekrar ilerleyemez ve hatta biraz daha geri çekilirse, tabii düşman ilerleyecek ve ben düşman eline düşecektim. Esirlik bekleyemez­dim. Çünkü bu yaptığımız savaş­ta esirlik diye bir kaide yoktu. Esirin kaderi her iki tarafta da feci bir ölümdü.

    … Tabancamı yokladım. İçinde iki kurşun kalmıştı… Şimdi onu göğsümün üstünde sıkarken, artık esir edileme­yeceğimi biliyordum. İnsanın, icabında kendisini öldürebil­mek imkânının ve hürriyetinin nasıl paha biçilmez bir saadet duygusu verebileceğini o gün orada, iki ateş ortasında ben de duydum.

    Suyu Arayan Adam (1959)

  • İstanbul’un gördüğü en büyük cenazeydi

    İstanbul’un gördüğü en büyük cenazeydi

    Tarihçiler Abdurrahman Şeref ve Abdurrahman Ahmed Refik (Altınay), Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî’ye Dair başlıklı 16 sayfalık risalede A. Şeref, “Hal” olayını, A. Refik de eski padişahın ölümünü ve cenazesini yayımlamıştı. Yazarların tanıklığı, Beylerbeyi Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’ndaki tekfin ve techizden sonra büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesine gömülüşüne kadarki safahatı anlatmıştır.

    36 Osmanlı padişahından 30 yıl ve daha fazla tahtta kalan yedisi Orhan Bey, Fatih, II. Bâyezid, Kanunî, IV. Mehmed, II. Mahmud, II. Ab­dülhamid’dir. Bunlardan, öm­rü 75-81 yıl arasında gösterilen Orhan Bey ayrık tutulursa en uzun yaşayan (76 yıl) II. Ab­dülhamid (1842-1918); 70’i gö­ren diğerleri de Orhan, Kanunî, V. Mehmed Reşad’dır.

    2
    Cenaze alayı Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’nda orta kapı ile Bab-ı Humayun arasında oluşturulan cenaze alayı. Önde sağda musahip (harem) ağaları seçiliyor. Tabut, üzerine konan fes ile çok arkalarda fark ediliyor. Cenaze, Sultan Mahmut Türbesi’ne götürülecek.

    II. Abdülhamid (saltanatı: 1876-1909), Meclis-i Umumî kararı ile tahttan indirilen tek padişahtır da. 27 Nisan 1909 da hal’ edilince aynı günün ge­cesinde ailesinden dört kadı­nefendisi, küçük şehzadeleri Abdurrahim ve Abid Efendiler, kızları Şâdiye, Ayşe ve Refiâ Sultanefendiler, kalfa cariyeler, bendegân denen yakın adam­ları harem ağalarından bir gu­rup ve bir zaptiye (güvenlik) müfrezesi eşliğinde Selanik’e gönderilmiş, Alatini Köşkü’ne kapatılmıştı. Balkan Harbi ön­cesinde Yunan kuvvetlerince tutsak edilebileceği olasılığı nedeniyle Almanya Elçiliği’nin Lorelei yatıyla İstanbul’a geti­rilmesi ise 1 Kasım 1912’dedir.

    Eski padişahın, Boğaziçi’n­de Anadolu yakasındaki yazlık Beylerbeyi Sarayı’nın kuzey köşesinde, ailesiyle birlikte da­iremsi küçük bir bölümde ika­met etmesi ve orada ölmesi, o zaman manidar görülmüş. İt­tihat ve Terakki ileri gelenleri­nin, yaşlı ve rahatsız Abdülha­mid’in, ısıtma tesisatı bulun­mayan burada uzun zaman yaşamayacağını düşündükle­ri veya İstanbul işgal edilir­se buradan trenle Anadolu’ya götürülebileceği konuşulmuş. Oysa iki eşi ve birkaç hizmet­lisiyle bu saraya kapatılan eski padişah, Kadınefendisi Müşfi­ka’nın ihtimamı, doktorunun tedavisi sayesinde daha altı yıl bu sarayda yaşayarak 10 Şubat 1918’de burada vefat etti.

    Abdülhamid’in cenazesinin Beylerbeyi Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’ndaki tekfin ve techizden sonra büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesi­ne gömülüşüne kadarki safahatı dönemin tarihçilerinden Ah­med Refik (Altınay) gözlemle­yerek 15 Şubat 1918’de yazmış, bu yazı ve Abdurrahman Şeref Bey’in kaleme aldığı ”Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî: Suret-i hal’i”, başlıklı diğer yazı, izleyen günlerde Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî’ye Dair başlığıyla 16 sayfalık bir risalede yayımlan­mıştır. Bu iki yazıdan, Ahmet Refik’in yazdığı “Sultan Abdül­hamid-i Sânî’nin Naaşı Önün­de” yanda ve izleyen sayfalarda kısaltılmadan verilmiştir.

    Tarihler, padişah cenaze­lerini, “namazı kılındı ve falan türbeye gömüldü” sığlığında verirler. Bir padişah cenazesi­ni, II. Abdülhamid’inki kadar ayrıntılı anlatan belki ikin­ci bir örnek, Selânikî Musta­fa Efendi’nin kalemindendir: Zigetvar’da ölen Kanunî Sü­leyman’ın naaşının, Veziria­zam Sokollu Mehmed Paşanın, otağ-ı hümayunda tahnit etti­rilip İstanbul’a gönderildiği, iç organlarının çadırda gömüldü­ğü ayrıntılarıyla, Selânikî Tari­hi’ndedir.

    Şu da belirtilmeli ki Ahmed Refik’in bu gözlemi yapabil­mesi II. Meşrutiyet’in getirdiği kalem özgürlüğünün bir sonu­cuydu kuşkusuz. Abdülhamid padişah ve halife olarak ölsey­di ne bu tarihçi ne başka biri, o yarı kutsal cenazeyi anatomik bir bakışla gözlemleyip notlar alamazdı.

    Abdülhamid’in saltanat ta­rihi ve yaşamı, tahttan indiril­dikten sonraki dokuz yılı pek çok yazı ve kitaba konu olmuş­sa da büyükbabası II. Mah­mud’un türbesine gömülme­deno da önceki padişahlar gibi Hırka-ı Saadet dairesinin Bağ­dat ve Revan Köşklerine ba­kan revaklı sofasındaki çeşme önünde yıkanıp kefenlenmişti. O tarihte revaklı sofa camlarla kapalı merdiven başında kapı­sı vardı.

    TARİH VESİKALARI

    SULTAN ABDÜLHAMID-I SÂNÎYE DAİR

    ‘Allah! Allah! nidalarıyla tabut türbeden içeri girdi’

    Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu.

    Hakan-ı sabık irtihal etmiş diye havadis ilk defa gazetelerden öğrenildi.

    Boğaz güneşin parlak ziyaları altında gülüyordu. Beylerbeyi Sarayı uzaktan mavilikler içinde görünüyordu. Otuz dört sene müddet Osmanlı tahtını işgal eden Sultan Abdülhamid-i Sânî birkaç saat sonra güzel İstanbul’un toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamid’in cenazesi Beylerbeyi Sarayından Topkapı Sarayına getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat dokuzda Sultan Mahmud Türbesine gömülecekti. Topkapı Sarayına gittim. Orta Kapı önünde, başında kalpak, elinde tüfek tek bir nöbetçi bekliyor. Bâbüssaade önündeki akağalar, kemâl-i nezaketle gelenleri karşılıyordu. Kubbealtı harap ve metruk, ihtişamlı devirlerin hatıratıyla meşhun, asırların vekayiine acı acı gülüyor gibiydi. Güneşin ziyası servilerden süzülüyor, çimenler üzerine dökülüyordu. Bir iki hademe ellerinde tırmıklar Şubatın feyizli güneşi altında yeşeren çimenler üzerinden sararmış yaprakları topluyorlardı.

    Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe Lâle Bahçesi tarafından hızla koştu. Cenaze geliyordu. Sarayburnu’na doğru ilerledim. Ufak bir kafile parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir istimbot yanaşmış sarı bacasından dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi. Marmara, sahiller, tepeler güneş içinde idi. Uzakta Hamidiye Camiinin nârin ve beyaz binası Yıldız’ın ağaçlık caddesi, sarayın çıplak ağaçlar arasından görünen müselsel damları mebhut ve sâkindi. Siyah, bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu. Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde bî-ruh yatmıştı. Kalın sarı çizgili yatak çarşafı sedyenin kenarlarına doğru sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı kıymettar koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi Sarayının muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Enderun-ı hümayun ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzade Selim Efendi, damat paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı. Her tarafta müphem bir sükût! Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerine beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin fesi idi. Bütün simalar müteessirdi. Uzakta bir bahçıvan, elinde bir çapa, melûl nazarlarını dikmiş bakıyordu.

    Etrafta, cesedi taşıyanların kumlar üzerinde ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı. Sarayın önünde Bizans’ın ebedi yadigârı, yüksek sütunlar, güneşin ziyalarıyla parlıyordu.

    Cenaze, Lâle Bahçesi önünden geçirildi. Hırka-i Saadet’in yeşil ve yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şehzadeler ve damat paşalar Mecidiye Kasrında, cenazeye refakat edenler dışarıda kaldılar. Kapı kapandı. İçeriye Hırka-i Saadet erkânından başkası giremedi.

    ★ ★ ★

    Ne münevver ne ulvî, ne ihtişamlı bir daireydi, burası! Osmanlı Hanedanının Hilafet namına inşa eylediği en bedii, en mutantan, en parlak bir mabetti. Duvarlar mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı levhalarla müzeyyendi. Sultan Selim’in halefleri ruhlarını bu mukaddes mahalde tesliye ederler, ordularının zaferleri için burada dua ederler, Hırka-i Saadet önünde gözyaşları dökerlerdi. Duvarların rengârenk çinileri, kıymettar yazıları göz kamaştırıyordu.

    Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmıştı. Karşıda geniş yüzlü camlar Haliç’in görünmesine mâni oluyordu. İki yeşil kerevet üzerinde serviden altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık üzerinde ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid üryan ve bî-ruh teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirâne durdum. Tabutun ilerisinde Enderun erkânı ellerini hürmetle kavuşturmuşlar hizmete muntazır bekliyorlardı. Karşıda Sultan İbrahim’in Sünnet Odası, asırların menâkıbini saklayan kapalı kapısı, mavi çinili duvarlarıyla tarihin bu safhasına karışmak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında ikisi yeşil ikisi beyaz sarıklı dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarâne bir ihtiramla naaşı yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açık idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu. Fildişinden câmid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı ve sakalı ağarmıştı. Burnu çehresine nispeten uzunca idi. Gözleri kapanmış çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının vaz’ında melâl ve teessür vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, kollarının alt kısımlarında parmaklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bî-tâbane iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyet-i umumiyesi sevimli idi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir naaş, yeni bir teneşir üzerinde yıkayanların ellerine tâbi uzanmış yatıyordu. Naaşın karşısında ellerinde gümüş buhurdanlar ağalar duruyordu. Herkes huzu’ içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu. Hırka-i Saadet Dairesi tarihi bir gün yaşıyordu. O gün, vekayiyle dolu uzun bir saltanat devresinin son sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine dikilmişti. Naaşa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, buhurdanlardan çıkan safra ve amber kokularına karışıyordu. Etrafta hâşi’ane bir sükûn hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanların hasırlar üzerinde ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayak ucunda direğin yanında damatlardan iki zat, ellerini kavuşturmuşlar, gözleri naaşa matuf müteessirâne ağlıyorlardı.

    Adobe Express 2024-11-22 09.30.33
    Abdülhamid’in hal’ini ve cenazesini içeren 1918 tarihli risale.

    Dışarıda tabiatın bütün güzellikleri his ediliyordu: Haliç’in suları umulmaz bir Şubat güneşinin revnakları altında parlıyordu. Şimşirlik ağaçları çıplak, baharın feyzine munzardı. Yıkanma el’an bitmemişti. Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde kapanmış gözleri, ağarmış saçları, çıplak vücudu ile bî-tâbane yatışı kalplerde melal ve intibah hisleri peyda ediyordu. Bazen başı birdenbire kayıyor yanlarına doğru düşen kollarıyla masum, biçare bir insan vaziyeti alıyor, ak ve perişan sakalıyla boynu garibâne bükülüyordu. Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin bu pek tabii akıbeti hiç bir istibdadın hiç bir zulmün hiç bir kuvvetin payidar olamayacağına kati bir delildi.

    Nihayet naaşın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı. Tabut yere indirildi, teneşir tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi. Sultan Abdülhamid’in naaşı hürmetle tabuta indirildi.

    Sultan Abdülhamid son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti: Göğsüne ahidnâme duası konacak, yüzüne Hırka-i Saadet destimali, siyah Kâbe örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyen icra edildi. Sultan Abdülhamid’in tabut içinde, beyaz kefenler arasında, kemikleri sayılan çıplak göğsünde ahidnâme duası, yüzünde siyah bir Kâbe örtüsü, aksakalı, ebediyete doğru kapanmış gözleriyle üryan ve perişan Hırka-i Saadet Dairesinde yatışı cidden elimdi.

    Sultan Abdülhamid bütün günahlarını tarihe bırakmış haşiâne bir vaziyette huzur-ı İlâhiye gidiyordu.

    Kefen bağlandı, tabut kapandı, sedef kakmalı asırlar görmüş bir saatin ağır taninleri Hırka-i Saadet Dairesinin ulviyeti içinde aksetti. Tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvela bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayakucuna laciverde yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üstüne Kâbe örtüleri, kıymettar taşlarla müzeyyen kemerler konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Naaş yıkanırken çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırka-i Saadet Dairesinin gözler kamaştıran renkleri ve yaldızlarıyla tezat teşkil ediyordu. Şimdi Sultan Abdülhamid’in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine de tevafuk etmişti.

    Herkes çekildi. Yalnız müzeyyen sütunlar, mülevven duvarlar, parlak levhalar arasında, başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda Daire-i Aliyyenin penceresinden altınlar ve sırmalarla müzeyyen yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın şebekeler, kıymettar ve tarihî levhalar, Kelâm-ı kadimler görülüyordu. Arzhâne önünden bir ayak sesi işitildi. Damat paşalardan muhterem bir zat müteessirâne adımlarla ilerledi. Hırka-i Saadet duvarının köşesinde melûl ve mahzun durdu, ellerini açtı, gözleri tabuta müteveccih kısa bir dua etti. Samimi bir hıçkırık müzeyyen kubbelerde akisler bıraktı.

    ★ ★ ★

    Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu. Hırka-i Saadet Dairesinin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi. Kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalpler müteheyyiç cenazeyi görmek istiyordu. Nihayet elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile parmaklar üzerinde mehib ve muhteşem dışarı çıktı. Erkân-ı devlet, zabitler Sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler: Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut Hırka-i saadet kapısı önüne yüksek bir mevkie konuldu. Hamidiye Camiinin kürsü şeyhi, sırmalı yeşil esvabı, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu: -Merhumu nasıl bilirsiniz?

    Velveleli, hazin, müteessir birçok ses, serviler arasında aks etti: – İyi biliriz.

    Kısa bir Fatiha bu merasime de nihayet verdi. Tabut kaldırıldı. Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin, Arz Odasının sağından ağır ağır geçti, Babüssaade önüne geldi. Cenaze namazı alelusul burada kılındı. Alay burada tertip edilecekti. Şehzadegân, ‘ayan, meb’usan, erkân-ı devlet, süfera, ümera, saray ağavatı hep buraya toplanmışlardı. Arada sırada teşrifat memurlarının sırmalı esvaplarıyla, ellerinde beyaz bir kâğıt: -‘Ayan, meb’usan, ricâl-i ilmiye , ümera!… diye çağırdıkları işitiliyordu. Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önüne hademe-i şahane zâbitan ve efradı dizilmişlerdi. Piyade efradı silahlarını omuzlarına asmışlar kemal-i sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun önünde dedeler, Şazeli Dergâhı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar Enderun-ı hümayun ağaları ve saray erkânıydı.

    Tabut Bâbüssaade’den Ortakapı’ya kadar serviler arasından yavaş yavaş ilerledi. Ortakapı’dan vakar ve ihtişam ile çıkarken hazin bir tehlil, ruha huşu’ ve tevekkül veren tatlı bir seda, Ortakapı’nın taş duvarlarına, bir zamanlar vüzeraya mahbes teşkil eden Kapıarası’na aksetti. Bu seda Sultan Selim-i Sâlis’in, hassas, necip ruhunun tercümanı idi. Enderun’dan akseden her nağme, Enderun’dan yükselen her terane, hassas padişahın pâk ve mübarek ruhunu yâd ettirmemek kabil miydi? Enderun-ı Hümayun ağaları salât okuyorlardı. Kubbealtı’nın harap duvarlarına akseden bu sesler, Osmanlı ruhunun hazin feryatlarıydı. Herkes tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Bu tarihî kapı ne padişah cenazelerinin çıktığını görmüş, etrafında ne acı gözyaşlarının döküldüğüne şahit olmuştu. Önde dedegânın fasıladar hazin nevaları işitiliyor, Şazelî Dergâhı şeyhlerinin hüzünlü bir Arap lahnı ile okudukları Kelime-i Tevhid, tekbirler ve naatlar arasında aheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Ortakapı ile Bâbıhümayun arası Alman zâbitlerinin otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu. İki zarif hanım, arabada ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Bir az ötede Bizans’ın İrini kilisesi, son devrin Askeri Müzesi önünde Mehterhane takımı, cesim kavukları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenleri, sarılı ve kırmızılı bayraklarıyla durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmet ve tevkır ile tabutu selamlıyordu.

    Cenaze Bâbıhümayun’dan çıktı. Sokaklar insandan görünmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesine kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler pencereler, damlar kadınla çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut acıklı ve müessir dualarla tekbirler ve tehlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler müteessir oluyorlardı. Evlerin pencereleri kadınlarla dolu idi. Bir hanım hıçkırıklarını zapt edemiyor, mendili gözlerinde başını duvara dayanmış ağlıyordu. Cenazeyi lâkaydâne seyredenler de vardı. Fakat hassas kalpler bu hazin merasime, bu müellim feryatlara, bu dinî ihtişama karşı gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Otuz dört sene Hilafet makamını işgal eden padişahın son merasimi hürmetle ifa ediliyordu.

    ★ ★ ★

    Son şahikayı andıran Allah! Allah! Nidalarıyla tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid hürmet ve tekrim ile kabre indirildi. Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir surette hitama erdi.’

    Ahmed Refik(Büyük Ada 15 Şubat 1918)İstanbul, Hilal Matbaası, 1918, sf. 9-16

    ağavat: ağalar, ahidnâme: ant belgesi, alel-usul: gelişigüzel, Arap lahnı: Arapça ezgi, ayân: senatör, bedii: benzersiz, bî-ruh: ölü, bî-tabâne: bitkin, câmid: donuk, daire-i aliye: yüce kurum, dedegân: dedeler, destimal: mendil, erkân-ı devlet: kamu yöneticileri, esvap: giysiler, fasıladar: aralıklı, hademe-i şahâne: saray görevlileri, hakan-ı sâbık: önceki padişah, hâşiane: alçakgönüllülük, heyet-i umumiye: hepsi, herkes, huzû: alçakgönüllülük, huşû ve tevekkül: kendinden geçme ve bağlanma, huzur-ı İlâhî: Tanrı katı, ihtiram: saygı, irtihal: ölüm, Kapı-arası: Saray hapishanesi, Kelâm-ı Kadîm: Kuran, kemâl-i nezaket: incelik, kemâl-i sükûnet: olgun suskunluk, kürsü şeyhleri: vaizler, lâkaydâne: ilgisiz, libas: giysi, mahbes: tutukevi, matuf: bağlama, mebhut: şaşkın, meb’usan: milletvekilleri, mehib: heybetli, melâl: üzüntü, melûl: üzgün, menakıb: tarih öyküsü, meşhûn: dopdolu, munzar: bekleyiş, mutantan: gösterişli, müellim: üzüntü verici, mülevven: boyalı, müselsel: art arda, müteessirâne: üzgünlük, müteheyyic: heyecanlı, müteveccih: yönelmiş, müzeyyen: süslü, naaş: ölü, naat: Hz. Peygambere övgü, necib: soylu, neva: nağme, revnak: parlak, pâyidar: kalıcı, ricâl-i ilmiye: din bilginleri, Selim-i Sâlis: III. Selim, Sultan Ahmed-i sâlis: III.Ahmed, süfera: elçiler şehzadegân: şehzadeler, tanin: çınlayış, , teçhiz tekfin: yıkayıp kefenleme, tehlil: Lâilahe illallah, terâne: ezgi, telsiye: avutma ulviyet: yücelik, tevafuk: uygunluk, terkîm, tevkir: ululama, ümera: komutanlar, vaz’ı : duruş, biçim, vekar ve ihtişam: ağırbaşlılık ve görkem, vekayi: olaylar, veliahd-ı saltanat: taht adayı, vüzera: vezirler, zâbitan: subaylar

  • Belgeler ve tanıklıklarla Sultan Abdülhamid’in son günü, son saatleri

    9 Şubat 1918 tarihinde Sultan Abdülhamid’in rahatsızlığı artmış, doktor muayeneleri durumun vahametini ortaya koymuştu. Dönemin en meşhur tabiplerinin yaptığı konsültasyon sonucunda hastanın ciddi durumunun başta padişah olmak üzere üst makamlara bildirilmesine rağmen, Abdülhamid’in teşekküllü bir hastaneye nakledilmesi nedense hiç sözkonusu olmamıştı.

    Osmanlı padişahla­rının otuz dördün­cüsü olarak 1876’da tahta çıkan Sultan II. Abdül­hamid, tam otuz üç yıl salta­nat sürdükten sonra 27 Ni­san 1909’da Ayan ve Mebusan meclislerinin ortak kararı ve çıkarılan fetvaya istinaden hal‘ edilerek tahttan indirilmişti.

    Mecburi ikamet etmek üzere gönderildiği Selanik’ten, bu şehrin Balkan Savaşı’nda düşman tehdidine uğraması üzerine İstanbul’a nakledilmiş ve Beylerbeyi yazlık sarayına yerleştirilmişti. Hakan-ı sâbık II. Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayı’nda altı sene ömür sür­dükten sonra tam yüzyıl önce 10 Şubat 1918’te dâr-ı bekaya göçtü.

    Sultan II. Abdülhamid, meşhur vehminden dolayı hastalıklardan ve hastalan­maktan çok korkan, bu yüzden sağlığına son derece dikkat eden, bilmediği ilaçları asla kullanmayan birisi olarak ha­yatının son altı yılını önem­li bir rahatsızlık yaşamadan Beylerbeyi Sarayı’nda geçir­mişti.

    Vefatından birkaç gün ön­ce nezle ve soğuk algınlığı şikâyetiyle hususi doktoru Âtıf Hüseyin Bey’e muayene olmuş her zamanki gibi yaptırdığı ilaçlarla biraz iyileşmişti. An­cak sonraki iki gün boyunca rahatsızlığı tam olarak geçme­diği gibi, 8 Şubat günü mide­sinde ağrı ve nefesinde daral­ma şikâyetleri çoğalmıştı.

    9 Şubat 1918 tarihinde ak­şama doğru rahatsızlığı ar­tınca hususi doktoru gelene kadar daha yakında bulunan Beylerbeyi Hastanesi nöbetçi tabibi Nikolaki Paraskevaydis ile Saltanat Veliahdı Vahided­din Efendi’nin hekimi Alkiv­yadis Efendi gelerek ilk müda­haleyi yapmışlardı.

    Halkı selamlama Yaşlı padişah II. Abdülhamid, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanını izleyen coşkulu günlerde bir merasime giderken saltanat arabasından halkı selamlıyor.

    Hususi doktoru Âtıf Hüse­yin Bey, Beylerbeyi Sarayı’na akşam saat 20.30’da gelebil­mişti:

    “Hakan-ı sâbık Abdülha­mid-i Sani’yi yatağının pa­ravanası dışında ayak ucuna paralel olan şezlongda, limon sarısı bir renkte, alnından so­ğuk terler döküyor, şiddetli bir nefes darlığı gösteren ağır bir halde, yanında Beylerbe­yi Hastanesi’nde gece nöbetçi tabibi ihtiyat Yüzbaşı Nikolaki Efendi ile Veliahd-ı Saltanat Vahideddin Efendi’nin hususi tabibi Alkivyadis Efendi’yi ha­camat yaparken buldum. Sa­ray Muhafızı Rasim Bey de bir kenarda duruyordu.

    Hakan-ı sâbık beni görün­ce elini uzattı:

    – ‘Pek rahatsızım. Nabzıma bakınız’ dedi.

    – ‘Efendim, bakınız ben hiç telaş etmiyorum. Korkmayı­nız. Ehemmiyetli bir şeyiniz yok, geçer’ dedim. Fakat tehli­keli bir vaziyette bulunduğu­nu takdir etmemek de müm­kün değildi. Nabzını saydım, 145’di. Nefes alıp verme sayısı 65’i geçiyordu.

    – ‘Korkmayınız diyorsunuz, evet korkmuyorum. Fakat ıs­tırabım var. (Midesini göste­rerek) buradan çok mustari­bim. Bakınız, elinizi koyunuz, orası çop çop çarpıyor, ağrıyor. Saat dörtte pisboğazlık ettim, beş adet maydanozlu köfte, iki kotlet, balık, börek, ve tatlı ye­dim’ dedi. Saat beşte sıkıntı başlamış.

    – ‘Müsaade buyurunuz bir kere de kalbinizi, göğsünüzü dinleyeyim’ dedim.

    Muayene ettim. Kalp atışı o kadar hızlıydı ki bir gürültü­den başka bir şey fark etmek mümkün değil. Sırtının sol ta­rafında sağdan daha ziyade bir ihtikan var. Adeta zatürrenin başlangıcı. Doktorlarla yaptı­ğımız konsültasyon sonucun­da akciğerde sıvı birikmesine bağlı olarak oluşan ödem ve zatürre teşhisi konuldu.

    O sırada Doktor Nikolaki Efendi’nin yazdığı reçete ile hastaneden yapılan ilaç geldi.

    – ‘Reçeteyi okuyunuz, ilaç nasıl?’ dedi. Okudum, ‘Pek gü­zel, içebilirsiniz’ dedim.

    İlacı tarifesi üzere fincan ile almaya başladı. Bir-iki fin­can bizim yanımızda içti. İlaç içmeyen hakan-ı sâbık nasıl oluyor da ilaç içiyordu! Gözü­me inanmak istemiyordum. Istırabından olacak, fakat bir an ölüm hatırına gelmiyordu.

    Verilen ilaca rağmen genel durumu aynı vahameti göste­riyordu. Saat 22’de idi.

    – ‘Artık ben biraz rahat gi­biyim. Yatağa gireyim. Siz de dışarı çıkınız. Fakat Nikolaki Efendi burada kalsın’ dedi.

    – ‘Merak buyurmayınız, bu­radadır’ dedim.

    Dışarı çıkınca Muhafız Ra­sim Bey’e, ‘Hastanın halini pek ağır görüyorum, icap eden makamlara haber veriniz’ de­dim. O da telefonla Harbiye Nazırına telefonla malumat verdi.

    Bir saat sonra Başmâbe­yinci telefonla Rasim Bey’i aradı, ‘Zât-ı şâhane, biraderle­rinin ağır hasta olduğunu ha­ber alarak çok üzüldü. Hangi doktorları isterse gönderelim, buyuruyorlar’ dedi. Kendisine soruldu.

    – ‘Teşekkür ederim, benim doktorlarım var’ diye cevap verdi. Fakat biz (Tıp Fakül­tesi Dekanı Müderris) Âkil Muhtar, Neşet Ömer, (Taksim Hastanesi Baştabibi) Selanikli Doktor Rifat Beyleri istedik.

    Her yarım saatte bir içeri girip yatakta olduğu halde mu­ayene ediyor, kâh hardal kâğı­dı gezdirerek, kâh midesi üze­rine lâpa (keten tohumu) koy­mak gibi kabul edeceği şeyleri yapıyorduk. Ağrıyı teskin için morfin yapalım dedik, ‘Hayır, morfinden ölenleri bilirim, istemem’ dedi. Sabaha karşı saat 4’te ilaç bitti, bizi yine ça­ğırdı. ‘İlacım bitti, ıstırabım devam ediyor, bu ilaçtan daha yazınız’ dedi. İlacı tekrar ettik.

    İlaç geldi, bir fincan içti, ‘İlaç yaramadı’ dedi ve artık içmedi. Sabahleyin banyoya girmemesini tavsiye etmiştik, ‘Banyo benim medâr-ı haya­tımdır, beni ondan kimse men edemez’ diye banyosunu yaptı”. (Âtıf Hüseyin, Sultan II. Ab­dülhamid’in Sürgün Günleri) Daima beraberinde bulu­nan Müşfika Kadınefendi, Sul­tan Abdülhamid’in son sabahı­nı şöyle anlatmaktadır: “O gün sabah banyosunu yaptı. Ben çamaşırlarını giydirdim fakat baktım ki sırtı durmadan ter­liyor, ‘Aman efendiciğim çok terliyorsunuz’ dedim, ‘Kadın bu ecel teridir’ cevabını verdi. Çamaşırlarını, elbiselerini giy­di, kahvesini verdik, hamam­dan sonra kahve içmek alış­kanlığıydı. Yarım bardak süt­lü maden suyu içti. Oturduğu yerde iki rekât sabah namazını kıldı, bundan sonra ağırlaşma­ya başladı” (Halûk Y. Şehsuva­roğlu, Tarihî Odalar).

    Sabah saat 10’da padişah tarafından gönderilen doktor­lar geldi. Abdülhamid, “Hayır, ben doktor istemem. İyiyim” demiş ve doktorların kim­ler olduğunu sormuş. Tekrar, “Hayır, hayır istemem” demiş. Müşfika Kadınefendi, “Aman efendiciğim! Biraderiniz gü­cenir. Müsaade edin de bir ke­re gelsinler” deyince, “Doğru! Belki biraderin gücüne gider, gelsinler” demiş. (Ayşe Osma­noğlu, Babam Sultan Abdül­hamid)

    Hususi doktoru Âtıf Hüse­yin Bey’le birlikte Âkil Muhtar Bey, Rifat Bey, Nikolaki Efen­di ve Alkivyadis Efendi’den oluşan konsültasyon heye­ti tarafından saat 11’de yapı­lan muayenede, hakan-ı sâbı­kın şiddetli nefes darlığından mustarip olup, nabzının da­kikada 120 ve zayıf olduğu ve sol akciğer kaidesinde ağırlık hissedildiği ve hırıltılı bir şe­kilde nefes aldığı ve bu hırıltı­nın iki akciğerinin her tarafın­da işitildiği ve sürekli balgam çıkardığı görülmüştü. Gerekli ilaçlar yazılıp tarif edildikten sonra, Abdülhamid’in ona­yı alınarak sırtına dokuz adet hacamat yapıldı. Tabip heyeti, son olarak görünüşünün gayet vahim olduğunu beyan ede­rek, yapılan uygulamayı an­latan bir rapor hazırlamış ve saat 13’te Beylerbeyi Sarayı’n­dan ayrılmıştı (BOA, İ.DUİT, 2/4_9). Dönemin en meşhur tabip­lerinden olan bu heyetin yap­tığı konsültasyon sonucunda hastanın durumunun cid­di olduğu görülmesine ve bu durum başta padişah olmak üzere üst makamlara da bildi­rilmesine rağmen, Abdülha­mid’in teşekküllü bir hastane­ye nakledilmesi nedense hiç söz konusu olmamıştı.

    Hususi doktoru Âtıf Hüse­yin sarayda kalmıştı:

    “Saat 14.45’te beni çağır­dılar. Hakanın yanına gittim. “Istırabım geçmedi, göğsüme kanlı hacamat yapınız. Haydi çabuk diğer doktorlarla geli­niz” dedi. Ben dışarı çıktım. O sırada Şehzade Selim Efendi (Abdülhamid’in oğlu) geliyor dediler. Bir taraftan doktorla­rı hastaneden çağırmaya ha­ber gönderdim, diğer taraftan Şehzade Selim Efendi’yi karşı­ladım” (Âtıf Hüseyin).

    “Dilberyal Kalfa içeri gire­rek Mehmed Selim Efendi’nin geldiğini bildirince babam, ‘Biraz beklesinler’ diyerek sulu bir kahve istemiş. Şöh­reddin Ağa kahveyi getirerek içeri girince babam, annemin (Müşfika Kadınefendi) kolu­na dayanarak oturmuş, ‘Ver kahveyi, içeyim’ demiş. Babam bu sırada odada bulunanlar­la adeta vedalaşmış. Önce an­nemin avucunu öperek, ‘Allah senden razı olsun’ demiş. Son­ra Saliha Naciye Hanım’ın (di­ğer eşi) elini tutarak, ‘Hakkını helâl et’ diye vedalaşmış. Ayak ucunda duran Gülşen’e (Hazi­nedar Kalfa) de, ‘Kızım, Allah senden de razı olsun’ diyerek kahveden bir yudum içmiş. Fakat ikinci yudumu içeme­den kahve annemin avucuna dökülmüş ve babam yüksek sesle ‘Allah’ dedikten sonra başı annemin koluna düşmüş. O zaman annem, ‘Efendimiz bayıldı. Doktor yetişsin’ diye bağırmış” (Ayşe Osmanoğlu).

    “İçeriden beni istedikleri haberi geldi. ‘Efendimiz bayıl­dı’ sözleri de kulağıma çalındı. Harem dairesine gittiğim va­kit orada bir fevkaladelik, bir heyecan, bir karışıklık başla­mıştı. Alelacele yatak odasına ulaştığımda hakan-ı sâbık Ab­dülhamid-i Sânî öğleden son­ra saat tam 3’te vefat etmişti. Gözler açık, gözbebekleri bü­yümüş, nabız ve nefes durmuş. Etraf zaten akşamdan beri so­ğuktu. Fakat yüzü, vücudu he­nüz daha sıcaktı. Suni teneffüs maksadıyla kolları aşağı yuka­rı kaldırılıp usulü dairesinde indirildi. Göğsün iki tarafına parmaklarımla bastırdım. Çe­nesini açıp dilini çektim. Hep­si boş. Abdülhamid-i Sânî’nin yalnız bî-ruh cesedi kalmıştı” (Âtıf Hüseyin).

    VEFAT RAPORU

    Akciğer ödemi ve kalp yetmezliği

    Sultan II. Abdülhamid’in ölümünün haber alınması üzerine Beylerbeyi Sarayı’na gönderilen tabiplerden oluşan heyetin, yapılan muayene sonucu hazırlamış oldukları vefat raporu:

    “Bin üçyüz otuz dört senesi Şubatının onuncu Pazar günü (10 Şubat 1918) akşamı saat 22’de aldığımız davet üzerine aşağıda imzası olan tabipler, Beylerbeyi sahil sarayına giderek harem dairesinde hakan-ı sâbık Abdülhamid Han-ı Sânî hazret­lerinin yatak odalarına girdiği­mizde karyola içerisinde hakan-ı sâbık hazretleri olduğu aramızda bazıları tarafından teşhis olunan bir zâtın giyinik olarak sırtüstü yatmakta olduğunu gördük.

    Muayene esnasında kalp ve nabzın tamamen durmuş ve ölü­mün gerçekleşmiş olduğu anlaşıl­dıktan sonra vücudun her tarafı enine boyuna tetkik ve muayene olundu. Muayene sonucu ölüm hali ile tedavisine memur olan ta­bipler tarafından sırt ve göğsüne tedavi maksadıyla tatbik olunan on üç kadar hacamat yeri ve vefatından bir saat önce hakan-ı sâbık hazretlerinin kendi tarafla­rından yapıldığı maiyetleri erkânı canibinden ifade edilen kaburga kemiklerinin en alt bölümündeki gayri muntazam ve yüzeysel kü­çük dağlama izinden başka hiçbir zorlama, doku zedelenmesi ve yaraya tesadüf olunmadı.

    Hakan-ı sâbık hazretlerinin Şubat ayının beşinden beri hasta bulundukları ve ekte sunu­lan rapordan da anlaşılacağı üzere Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî hazretlerinin, akciğerde meydana gelen sıvı birikmesine bağlı olarak oluşan ödem neticesi ortaya çıkan bir kalp yetmez­liği sebebiyle irtihal ettikleri anlaşılmış olmakla işbu müşterek raporumuz hazırlanarak takdim olunmuştur.

    Beylerbeyi Sahilsarayı, 10/11 Şubat 1918 gecesi.

    Dersaadet Alman Hastanesi Sertabibi Doktor Schleib

    Gülhane Seririyat Hastanesi Sertabibi ve Müdürü Yarbay Z. Zelling

    Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi Üçüncü Şube Müdürü Albay Sadık

    Sıhhiye Müdür-i Umumi Vekili

    Doktor Adnan

    Tıp Fakültesi Reisi Müderris Âkil Muhtar

    Hakan-ı sâbıkın Hususi Tabibi Yarbay Âtıf Hüseyin

    Taksim Hastanesi Sertabibi Dok­tor Rifat

    Sahra Sıhhiye Müfettiş-i Umumi Muavini Binbaşı Refik İbrahim

    BOA, İ.DUİT, 2/4_8

    (Günümüz Türkçesine uyarlanmıştır)

    II. ABDÜLHAMİD’İN ÖLDÜĞÜ ODA

    Mütevazı bir odada son nefesini vermişti

    ‘II. Abdülhamit ikametine tahsisini memnuniyetsizlikle karşıladığı Beylerbeyi sarayında kendisine münasip bir yatak ve istirahat odası intihabında güç­lük çekmişti. Senelerdir Yıldız kasırlarının gösterişsiz, tek katlı bir dairesinde yangına, zelzele­ye, suikast ihtimallerine karşı emniyet tedbirleri hesaplanmış bir yatak odasında yatmaya alış­mış olan eski hükümdar nihayet Harem dairesinin alt katında sa­rayın arka cephesindeki nisbeten küçük bir odayı tercih etmişti.

    Bu oda sokak kapısından harem sofasına girilince karşıya rastlayan büyük merdivenle­rin hemen sol tarafındanki bir koridor üzerinde bulunmaktadır. Aynı koridorun sağında küçük bir istirahat odası, solunda bir apteshane ile servis merdivenine çıkan bir kapı vardır. II. Abdül­hamit bu servis merdiveninin altına bir banyo ve duş tertibatı yaptırmıştır.

    Sultan Hamid’in iki kanatlı bir kapıdan girilen müstatil şekildeki yatak odasının arka bahçeye bakan bir büyük pence­resiyle Boğazı alan üç pence­resi mevcuttur. Odanın tavanı pembe nakışlarla ve yıldızlarla süslüdür. Duvarlarda da aynı tezyinat bulunmaktadır.

    Oda geceleri iki kollu mavi, beyaz billûrdan bir avize ile aydınlanmaktadır. Pencerelere altın yaldızı kornişlerle bej üze­rine toz pembe çiçekli Hereke kumaşından perdeler asılmıştır.

    II. Abdülhamid’in odası kendi kullandığı ve vefat ettiği zaman şu şekilde tanzim edilmiş bulu­nuyordu. Kapıdan girince sağda bir tuvalet masası ve yanında ilâç şişeleri, diğer şişelerle dolu aynalı beyaz lâke bir dolap vardı. Eski Hükümdarın karyolası bu dolabın yanında ve kapının tam karşısında baş tarafı duvarda ayak ucu pencereler hizasında olmak üzere duruyordu.’

    (Halûk Y. Şehsuvaroğlu, Tarihî Odalar)

    Eski padişahın Beylerbeyi Sarayı’ndaki odası.
  • Tahttan indirildi ölümle tehdit edildi, yazdığı mektup yıllar sonra bilindi

    Sultan II. Abdülhamid 31 Mart Vakası’nın bastırılmasından sonra, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiğini tebliğe gelen heyetle ilk diyalogundan itibaren can güvenliğinden endişe duydu. “Devlet, Millet, Mebusan ve Asker”e hitaben kaleme aldığı, Meclis-i Mebusan’da okunmasını istediği mektuba, Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa çok şiddetli tepki gösterdi ve Abdülhamid’i ölümle tehdit etti. O sıralar kimselerin bilmediği, yıllar sonra ilk olarak İ. H. Uzunçarşılı’nın yayınladığı önemli mektup ve yaşananlar.

    Osmanlı Hanedanı’nın hü­küm sürdüğü 623 yılda, şehzadelerin babaları­na karşı ayaklandığı, padişahların çocuklarıyla, kardeşlerin kendi aralarında kanlı çatışmalara gir­mekten kaçınmadığı zamanlar sıklıkla yaşanmıştır. Bazen valide sultanlar da çatışmalarda taraf olabilmişlerdir. Tahtı korumak veya ele geçirmek uğruna ha­nedan üyelerinin birbirle­rine karşı giriştikleri bu mücadeleler, klasik tabiriyle taht kavga­sından başka bir şey değildir.

    Devletin mü­essisi Osman Bey’in, amca­sı Dündar Bey’i vurup öldürme­sinden itibaren bu kavga sürer. Fetret Devri’ni ihmal ederek, Fatih’in devleti ye­niden teşkilatlandırmasından iti­baren bir sıralama yapılırsa, aile içinde isyanlar ve ihtilaller sonu­cu 12 kez taht değişikliği gerçek­leşmiştir. Bunların tamamında tahttan indirilen de Osmanoğlu, tahta oturan da Osmanoğlu’dur.

    Taht değişikliklerinde gelişen olaylarda Sultan II. Osman, İbra­him, III. Selim, IV. Mustafa öldü­rülmüş, Bayezid kuvvetle muhte­meldir ki oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından zehirletilmiştir. Abdü­laziz’in öldürüldüğü veya intihar ettiğine yönelik tartışmalar henüz kesinliğe kavuşturulamadıysa da tahtından indirildikten beş gün sonra öldüğü gerçeği ortadadır. Tahttan indirilenlerden sadece altı padişah ecelleriyle vefat ede­ceklerdir. Bunlar da insanlardan tecrit edilerek hapis hayatı yaşar­larken ölmüşlerdir. I. Mustafa 15 yıl 4 ay, IV. Mehmed 5 yıl 3 ay, II. Mustafa 4 ay, III. Ahmed 5 yıl 9 ay, V. Murad 28 yıl ve II. Abdülhamid 8 yıl 9 ay amansız bir tecride ma­ruz kaldıkları ortamda hayatları­nın sona ermesini bekleyen mü­ebbed mahkûmları olmuşlardır.

    Öldürülen padişahlardan III. Selim bir yıl tecrit hayatı yaşadık­tan sonra yeğeni IV. Mustafa’nın emriyle, IV. Mustafa da 3 ay 19 gün hapis hayatı yaşadıktan son­ra kardeşi II. Mahmud’un emriyle öldürülmüştür. Sultan İbrahim 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’e tah­tını terk ettikten sonra bizzat ken­di anası Kösem Sultan’ın rızasıyla katledildi.

    Bütün bu kanlı ve dehşetli maziye rağmen, katledilen, tah­tından indirilen padişahlardan hiçbirinin günümüz kamuoyu vicdanında gördüğü karşılık, II. Abdülhamid’in tahttan indirilme­sindeki kadar yankı bulmamıştır. II. Abdülhamid karşıtı ile taraftarı kamuoyu, tarihçiler ve yazarlar arasında uzun yıllardır sürdürü­len polemiklerin, tartışmaların vardığı noktada, tarih bilimi bir anlamda politikaya zemin açma enstrümanı olarak kullanılmakta­dır. Her politik cephe, onun döne­mi ve tasarrufları üzerinden belir­li angajmanlarda bulunuyor.

    Sultan II. Abdülhamid Han (21 Eylül 1842-10 Şubat 1918)

    Dikkatlerden ısrarla kaçırılan husus, bizzat II. Abdülhamid’in de bir şeyhülislamın fetvasıyla hal’ edilen, yani tahttan indirilen ağabeyi V. Murad’ın yerine tah­ta geçtiğidir. Üstelik akıl sağlığı­nı kaybettiği gerekçesiyle tahttan indirilen ağabeyinin tekrar sağlı­ğına kavuşması ihtimaliyle tahta geçirildiği, ağabeyi iyileşirse tahtı ona bırakacağına dair Midhat ve Rüşdü Paşalarla bir taahhütna­me imzaladığı, ancak bu belgenin daha sonra bulunamadığı güçlü bir rivayettir. Öte yandan ağabeyi, kısa süre oturduğu Dolmabahçe Sarayı’ndan sonra ailesiyle birlik­te kapatıldığı Çırağan Sarayı’n­da, tam 28 yıl dışarıya çıkama­dan, Abdülhamid’in en güvendiği adamlarının gözetiminden bir an olsun kurtulamadan ölüp gide­cektir. O kadar sıkı tecrit altında tutulmuştur ki, bu uzun müddet boyunca izin verilenler haricinde hiç kimseyle görüşememiştir.

    Demek oluyor ki Sultan II. Abdülhamid’in başına gelen va­him olay ne bir ilktir ne de son. 1922’de Sultan Vahdeddin’in de tahtını ve ülkesini terk etmesiyle 623 yıllık bir hanedanın iktidarı sona erecektir. Avrupa monarşile­rinde de aile içi çatışmalar sıklıkla görülür. Rus Çarı Korkunç İvan’ın oğlunu öldürmesi, I. Petro’nun oğ­lunu işkencelerle öldürtmesi de farklı bir düzlemde değildir.

    27 Nisan 1909’da tahtından indirilip ailesiyle birlikte Se­lanik’te Alatini Köşkü’ne tec­rit edilmek üzere gönderilen II. Abdülhamid, 20. yüzyıl dünya­sının Osmanlılardaki yansıması olan insani ve idari anlayışların etkisinden yararlandı. Kendin­den önce tahttan indirilip tecrite alınanlardan sadece IV. Mustafa ile Abdülaziz’in dışarıya gönde­rebildiği mektupları biliyoruz. IV. Mustafa kendini kapatıldığı yer­den kurtarıp yeniden tahta çıka­rırsa kaptan-ı derya yapmayı vaad ettiği adamına bir mektup gönde­rebilmiştir. Sultan Aziz çok saygılı ifadelerle V. Murad’ın padişahlığı­nı, Abdülmecid hanedanının sal­tanatını tebrik edip validesi Per­tevniyal Valide Sultan’la kaldıkla­rı Topkapı Sarayı’ndan münasip bir yere nakledilmeleri ricasını yeğenine iletebilmiştir. Bunlardan başka yıllarca tecritte kalan hal’ edilmiş padişahların kendi el ya­zılarıyla hikâyelerini, halet-i ruhi­yelerini aktarabildikleri metinler elimize geçmemiştir.

    Sultan II. Abdülhamid, tecrit zamanlarından kalan belgeleri­nin elimizde olması yönüyle de müstesnadır. Selanik’e nakledil­mesinden Beylerbeyi Sarayı’nda ölümüne kadar hususi doktoru olan Atıf Bey’e anlatabildikleri ile farklı özellikleri olan bir hatıratı elde edilebilmiştir. Yanında olma­yan çocuklarına mektup yazabil­miştir. Tahttan indirilmesinden 69 gün sonra, 5 Temmuz 1909’da kendi eliyle yazdığı, çeşitli talep­lerini dile getirdiği bir arzuhali, İstanbul’a, Hareket Ordusu Ku­mandanı Mahmud Şevket Paşa’ya gönderebilmiştir. Yazımızda bu önemli belgenin muhtevasına yer vereceğiz.

    İ. H. Uzunçarşılı, Mithat Ser­toğlu, Celal Bayar ayrı ayrı za­manlarda bu arz-ı hâle değin­miş ve hakkında yazmışlardır. Osmanlı Arşivi’nde aynı ibare­lerle başlanıp bitirilmeyen, esas metinle ufak tefek farklılıkları görülen iki mektup daha vardır ki esas nüshanın müsveddesi olduk­ları kesindir. Özensiz bir yazıyla yazılan ve imla hataları ile dolu metnin sonunda “Abdülhamid” imzasının bulunması, belgenin suret veya müsvedde olmayıp asıl olduğunun delilidir. Zaten Abdül­hamid, Atıf Bey’in naklettiğine göre, Selanik’e ilk geldiğinde ban­kalardaki parasını 2. ve 3. Ordu’ya bağışlamasıyla ilgili belgelerden başka hiçbir belgeye, mektuba im­za koymadığından bahseder ki, doğrudur.

    Arzuhalinde dengeli bir dil kullanmaya özen göstermiştir. Yerine göre gayet üst perdeden sözler sarf eder. “Devlet, Millet, Mebusan ve Askere” hitap ile başladığı arzuhalinde Meclis-i Ayan ve Mebusan’ın belirlediği “Hal’ Heyeti”nin 27 Nisan 1909 Salı ak­şamı hayatının emniyet altında olduğunu, her türlü taarruzdan azade bulunduğunu küçük oğlu Şehzade Abdürrahim’in ve bir kı­sım hizmetkârlarının duyacağı şekilde bildirdiğinden bahseder, ama heyetin asıl gayesi olan hal’in tebliğ edilme safhasını tek keli­meyle bile anlatmaz.

    Geceleyin Ferik Hüsnü Paşa, emrindeki subaylarla geldiği Yıl­dız Sarayı’nda, tahttan indirme heyetinin taahhütlerini onayla­yarak, canının emniyette, 2. ve 3. Ordu’nun hayatına kefil olduğu­nu, Selanik’te hazırlanan yerde üst düzeyde bir saygı gösterilerek ikametinin sağlanacağını, şüp­helendiği hususlar varsa birlikte arabaya binerek ve eline verece­ği revolver tabancası ile bir saldırı olduğunda ilk önce kendisini öl­dürmesini Allah adına yeminler vererek, Kuran’ı da getirtip yemin ederek Abdülhamid’in güvenini kazanmak ister. “Haşa, Allah esir­gesin, ben katil olamam” diyen Abdülhamid silahı almaz, yemin­lere kanaat ederek trene biner ve Selanik’te inerler. Müsvedde me­tinde yazdığı halde üzerini çizdiği, Hüsnü Paşa’nın “ellerimi bağla­yayım” cümlesini, asıl arzuhale almamıştır. Yolda gördüğü nazik muameleden dolayı teşekkür et­tikten sonra otuz dört yıl boyun­ca geceli gündüzlü millete hizmet ettiğini, 31 Mart Vakası’ndan bil­gisi olmadığını, Meşrutiyet’in ila­nından sonra aleyhine girişimler­de bulunmadığını ve Meşrutiyet’i koruyacağına dair Şeyhülislam aracılığıyla ettiği yemine sadık kaldığını ifade eder.

    Padişahın hal’i II. Abdülhamid’e Meclis-i Umumî’de alınan kararla hal’ edildiğini bildirmek üzere Yıldız Sarayı’na giden mebusları bu tebliğ anında gösteren Halife Abdülmecid’in tablosu.

    Ağabeyi V. Murad’ın duru­munu anlattığı satırlarda tahttan indirildikten sonra 26 yıl ömür sürdüğünü söylerken hafızası onu yanıltır. Aslında 28 yıl yaşayıp tecrit altında ölen ağabeyine, eş­leri ve çocuklarına yapılması ge­rekenleri esirgemeden yaptığını övünerek anlatır. Saray mutfağın­dan yiyecek ve içeceklerinin veril­diğini, gerekli hizmetkârların tah­sis edildiğini söyler. Burada klasik dönemin kafesteki şehzadelerine veya tahttan indirilip dairesine kapatılan padişahlara tatbik edi­len geleneği anlattığının farkın­dadır ama, kendisine aynısı yapıl­madığı, çok daha serbest bırakıl­dığı halde buna da itiraz ettiğinin farkında değildir. Abdülhamid’e kadar padişahların tahtta bulun­dukları sırada ölmeleri veya taht­tan ayrılmaları halinde tasarruf ettiği mal, mülk, saray, kasır, ha­zine cinsinden ne varsa yeni pa­dişaha geçer, şer’i miras ve tere­keleri de düzenlenmezdi. Geride bıraktıkları eşleri, çocukları sade­ce yeni padişahın uygun gördüğü miktarlarda et, ekmek, kahve, şe­ker, yakacak odun, ikametgâh ve benzeri tahsisatlarla ve belirlenen cüz’i maaşlarla kalakalırlardı. Ab­dülhamid de ağabeyine ve geride bıraktıklarına geleneğin mirası bu kuralı aynen uygulamıştı. Gururla bahsettiği ve bakımlarını, maaş­larını ihmal etmediğini söylediği hadise budur. İspat için delil ge­tirdiği saraydaki evrakı, o devirde Mahmud Şevket Paşa görüp in­celeyemezdi ama, bugün Osmanlı Arşivi’nde bulunan o evrak içinde Sultan Murad’ın ailesinden bazı­larının maaşlarını alamadıkların­dan, azlığından şikâyetlerini, hat­ta alamadıkları maaşlarının tah­sili için Abdülhamid’in hal’inden sonra Hazine-i Hassa’yı mahke­meye verdiklerini görüyoruz.

    Abdülhamid’in hal’inden dört yıl sonra 1913’te İttihat ve Terak­ki yönetimi o güne kadar hiç dü­şünülmeyen padişahların mirası, hanedan mensuplarının maaşla­rı meselesini gündeme getirmiş, “Hanedan-ı Saltanat Nizamna­mesi”ni çıkartarak, taht değişik­liklerinde geride kalan aile fertle­rinin perişanlıktan kurtulmaları için çaba göstermiştir.

    Klasik dönemde türlü şekille­re bürünen hanedan ve saltanat veraset sisteminde hayatta kala­bilen şehzadeler de kafes ardında tutulduklarından ticari faaliyet­lerde bulunup şahsi servete sahip olamazlardı. Tanzimat devri şeh­zadesi Abdülhamid öyle değildi. Diğer kardeşleri borç içinde yü­zerken o ticari faaliyetleri ile hatı­rı sayılır bir servete sahip olmuş­tu. Padişah olduğunda da şahsi servetini işletmiş, ayrıca Hazi­ne-i Hassa’yı da çok genişletmişti. Şahsi serveti noktasında da diğer padişahlardan ayrılır. Abdülha­mid’in halefi Sultan Reşad’ın, ge­lenek ve tatbikat müsait olduğu halde ağabeyi Abdülhamid’in tüm servetine el koyamamasında bu durumun da etkili olduğunu dü­şünebiliriz.

    Arzuhalin devamında Ab­dülhamid kendi ailesinin eş ve çocuklar yönünden kalabalık ol­duğunu yazar. Selanik’e getiril­meyip İstanbul’da kalanlar sıkıntı içindedir. Selanik’tekileri idare edebilir ama İstanbul’dakilere maaşı yetmez. Bütün servet ve eş­yası müsadere edildiğinden zaru­ret çektiğini, perişan ve acınacak seviyeye geldiğini, bu sıkıntısı­nın giderileceğine emin oldu­ğunu söyledikten sonra Avrupa bankalarındaki paralarını devlete teslime hazır olduğunu söylemesi de göze batan bir çelişkidir. Sela­nik’e nakledilirken yolda kaybol­duğu rivayet edilen bir bavul do­lusu mücevher ve tahvil yanında, içi elmas ve pırlantalarla dolu su çantasının da kaybolduğuna anla­tılarda sık sık rastlanır Müsadere edildiği, çalındığı söylendiği halde Abdülhamid’in ölümünden sonra Beylerbeyi Sarayı’ndaki odasında, binlerce elmas ve pırlantayla dolu su çantası ortaya çıkacaktır. (bkz. #tarih dergi, sayı 18).

    İttihad ve Terakki yönetimi, Selanik’e gönderdikleri Abdülha­mid’in Avrupa bankalarındaki pa­ralarını, hisse senetlerini, tahville­rini orduya bağışlaması yönün­de baskı yapıyordu. O sıralarda pazarlık fırsatının ortaya çıktığını düşünmüş olmalıdır ki Abdülha­mid’in arzuhali taleplerle dolu­dur. Aslında ayrıntılı bir şekilde yakınmasının sebebi üç maddede talep edeceği şeylerin tahakkuku­nu kolaylaştırmak içindir. Tabii ki taleplerinin gerçekleşmesinin zor olduğunu biliyordu.

    İlk olarak kendisi ve ailesi için en önemli sıkıntısı olan can gü­venliği meselesini Ayan ve Me­busan Meclisleri ile Devlet ve Asker’in ortak yazılı taahhütleri ile teminat altına almak istiyor­du. Bu teminat karşılığında ser­vetini feda etmeye hazır olduğu­nu açıkça belirtmektedir. Ancak bu dörtlü garanti talebi Mahmud Şevket Paşa’nın sert itirazı ile kar­şılanmış, ordunun koruma için yeterli olduğunu, başka mercilere müracaat edilirse kontrolün elden kaçabileceği uyarısıyla üstü kapa­lı bir şekilde Abdülhamid’i ölüm tehdidine maruz bırakmıştır.

    İkinci olarak oturduğu Alatini Köşkü’nün kendi adına satın alı­nıp ömrü boyunca orada oturmak üzere tahsis edilmesini istemiş­tir. Hem adına satın alınmasını istemek, hem de tahsisini talep etmek nasıl olabilir? İstediği satın alınma ve tapu gerçekleşmediği için nasıl olabileceğini bugün için çözmek imkânından mahrumuz.

    Üçüncü talebi de yanında­ki hizmetkârların kişisel özgür­lükleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Gayet masum ve insani bir talep olmasına rağmen kendisi tecrit altında bulundu­ğundan hizmetlileri de aynı kade­rin kurbanı oluyorlardı. Taleple­rini dile getirdiği paragrafın altına can güvenliğinin insan hayatı ve ruhiyatı üzerindeki etkisine dair iki üç felsefî cümle kaydetme ihti­yacı hissetmiştir. Müsvedde me­tinde o cümlelerin sonradan ilave edildiği görülüyor.

    Bu isteklerinin hiçbiri gerçek­leşmemesine rağmen son parag­rafta taahhüt ettiği şekilde 2. ve 3. Ordu’nun, Donanmanın mas­rafları için Avrupa bankaların­daki servetini bağışlamayı kabul etmiştir. Bağış süreci iki yıla ya­yılmış, sonunda herkes istediği­ni almıştır. Arz-ı hâlinin Meclis-i Mebusan ve Ayan’da okunması söz konusu olmasa da Ordu ve as­kerin verdiği teminat gereği, Mu­hafızı Rasim Bey’in özverili çaba­larıyla Abdülhamid ve ailesinin kılına zarar gelmemiştir. Balkan Savaşı’nda Selanik’in tehlikeye düşmesi üzerine 1912’de Alman­ların Lorelei vapuru ile getirilece­ği Beylerbeyi Sarayı’nda da aynı şartlarda ömrünü tamamlayıp 10 Şubat 1918’de “Osmanlılar’ın Son Hakanı” olarak son nefesini vere­cektir.

    SULTAN ABDÜLHAMİD’İN İSTEKLERİ

    ‘Devlete ve millete arz-ı hâlimdir’

    ‘325 senesi Nisanının on dördüncü Salı günü akşamı Âyân ve Mebusân tarafından müretteb heyet-i mübelliğa, hayatımın taht-ı te’minde ve her türlü taarruzdan âzâde bulunduğunu, oğlum Abdürrahim Efendi ve bendegândan bir kısmı huzuruyla nezdimdeki ailemin işitecekleri bir surette beyan ve tebligâtta bulundu.

    Gecesi de Ferik Hüsnü Paşa refâkatindeki ümerâ ve zabitânla gelerek heyet-i mezkûrenin taahhüdât ve ifadâtını bi’t-tasdîk hayatımın kat’iyyen bir gûna tecavüzât ve taarruzâta hedef olmayacağı ve İkinci ve Üçüncü Ordu ve asker muhâfaza-i hayatıma mütekeffil bulunduğunu ve bütün millet o yolda teminâtta bulunduklarını ve Selanik’te tehyi’e edilen mahalde ikmâl-i ihtirâmla ikâmet edileceğini beyânla şâyet bu bâbda tereddüt ediliyor ise birlikte arabaya binerek ve elime lorver [revolver] vererek maazallah bir tecavüz vuku’unda ibtidâ kendisini lorver ile itlaf etmekliğimi vallahi, billahi, tallahi elfâzıyla kasem ve Kuran-ı Şerif’i dahi getirip ona da yemin edeceğini ifade etmiş ise de “Hâşa Allah esirgesin, ben kâtil olamam” diyerek teminât ve yeminlerine kana’at edip tren-i mahsusla Selanik’e gelindi. Burada gördüğüm muamele-i nâzikâne ve zâbitânın emr-i muhafazadaki gayret ve hamiyetleri mûcib-i takdîrdir. İyi ve kötü fakat hüsn-i niyetle otuz dört sene vallahi ve billahi geceli gündüzlü devlet ve millete hizmet eyledim. Şeyhülislam Efendi vasıtasıyla ettiğim yemîne muhalif hal ve harekette bulunmadım. Meşrutiyet aleyhinde imâl-i nüfûz etmedim. İstanbul’daki asker hadisesinde vallahi malumâtım yoktur. İşte buralarını kasemen temin eylerim.

    5 Temmuz 1909 II. Abdülhamid’in “Devlet ve milletime arz-ı halimdir” başlıklı 5 Temmuz 1909 tarihli yazısı.

    Biraderim merhum Sultan Murad hazretleri yirmi altı sene muammer olup maiyetlerinde müteaddid harem ağaları ve merhum Hayreddin Paşa’ya hizmet etmiş olan Server Ağa ve lüzûmu kadar bendegân vesaire bulunduruldu. Hazine-i Hassa ve matbahtan her türlü meşrubât ve mekûlât ve levâzım-ı saire kendileri için tertip ve esbâb-ı istirahatleri her vechile istihsâl edildi. Rusya askeri henüz Ayastefanos’ta bulunduğu bir hengâmda Ali Suavi Vak’ası zuhur etmesiyle müşarünileyh hazretlerini hemen yanıma alıp ortalığın kesb-i sükûnetiyle ikâmetgâhına iade ve vefatlarına kadar emr-i muhafaza ve siyânetlerinde ne derece izhâr-ı dikkat ve gayret ve ailelerinin maaşâtı ailemle müsâvî bir surette istifa edildiği ve hasta ve alilü’l-vücud oldukları halde bunca müddet her türlü arzusuna mazhariyet suretiyle yaşadıkları bedihî ve ahîren irtihalleri ne yolda vuku bulduğu dahi tabib-i hususisi Rıza Paşa’nın raporuyla nümâyândır. Vefatlarından sonra aileleri efrâdına kendi evladım gibi bakarak husûl-i refah ve huzurları hakkında zerretünma tesamüh vuku bulmadı. Hatta müşarünileyh hazretlerinin harem-i muhteremeleri başkadın efendi müdîre ve dindar olup mumaileyh Server Ağa vasıtasıyla ailemle beraber maaş aldıkça beyân-ı memnuniyeti hâvi yazdığı teşekkürnâmeler el’an saraydaki evrakım meyanında mevcuttur. Mahdumları Selahaddin Efendi’nin aleyhimde bulunacağına inanmam, mücerred isnattan ibaretti. Bulunduğum hâl-i felaket-iştimâl şu suretle telhis olunur. Kesirü’l-ıyâl ve kesirü’l-evlâd olduğumdan İstanbul’da bulunan evlâdımdan Nureddin Efendi, kendi validesiyle diğer ihtiyâre kadınlardan müteşekkil bir aile efradı el-yevm nânpâreye muhtaç bir haldedirler. Maaşım şimdilik burada idareye kifâyet etmekte ise de İstanbul’dakilere muâvenet ve infâk edecek bir derecede değildir. Mamafih esbâb-ı zarûretin indifâ’ını devlet ve millet nazar-ı dikkate alacağına eminim. Çünkü bilumum servet ve eşyam müsâdere edildi, perişan ve merhamete şâyân bir halde kaldım.

    Tafsîlât-ı mebsûtadan maksad-ı yegâne şunlardır:

    Evvelâ, kendimin ve ehl u ıyâl ve evlâdımın hayatı her türlü taarruz ve tecâvüzâttan masûn ve mahfuz idüği hakkında mevâ’id ve taahhüdât-ı sâlife Âyân ve Mebusân ve devlet ve asker tarafından taht-ı temin ve karara alınsın. Bu karar da açık ibare ile sûret-i resmiyede tahrîren tarafıma tebliğ edilsin.

    Sâniyen, ikamet etmekte olduğum Alatini Köşkü nâmıma mübâya’a ile mâdâme’l-hayat ikamet etmek üzere tahsis olunsun.

    Sâlisen, hizmetimde bulunanların hürriyet-i şahsiyyeleri esbâbı istihsâl kılınsın.

    İşte temenniyâtım şu üç şeyden ibârettir. Zira hayattan adem-i emniyet insan için her an bir ölümdür. Hayat ise mukaddestir. Hayattan emin olmamak gibi felâket olamaz. Binaenaleyh şerâit-i selâse-i mezkûre infaz ve icra olunduğu halde her ne suretle arzu olunur ve kimin huzurunda icâb ederse pankadaki matlûbumun teslimine dair olan varakanın takrir ve imzasına hazırım. Servetimin asker için muhafaza edildiğini mahz-ı hakikat olmak üzere beyan edebilirim. Mevcudumun kaşki daha kesretli bir raddede bulunsaydı. Kâffesinin cihet-i askeriyeye terkine muvaffakiyyet şerefine nailiyet temennisinden kendimi alamamaktayım. Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki bu fâni dünyada yegâne maksadım yalnız devlet ve millete duahân olarak emniyetle enfâs-ı ma’dûdemin bulunduğum mevkide ikmalidir. Kat’iyyen başka fikrim yoktur. Arzu olunacak surette de teminat itâsına âmâdeyim. Binâberin işbu arzuhalimin Meclis-i Mebûsân’da kırâatiyle bu Millet-i Muazzama ve Devlet-i Meşrûta’nın derkâr olan haşmet ve âtıfetine nisbeten ehemmiyetten ârî olan müsted’iyât-ı mezkûrenin kabûlünü recâ eylerim.

    17 Cemaziyelahir sene 327 ve 22 Haziran sene 325 [5 Temmuz 1909]

    [İmza] Abdülhamid BOA, İ.DUİT, 2/5

    ABDÜLHAMİD’İN ENVER PAŞA’YA TAVSİYESİ

    ‘Bugün alkışlayanlar, yarın paralamasını da bilir’

    Enver Paşa’nın, tahttan indirilen Abdülhamid’i Beylerbeyi’nde ziyareti konusunu kızlarından Ayşe Osmanoğlu da doğrular. Ancak bu ziyaretin hangi nedenle gerçekleştiği ve içeriğinin ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır.  

    Enver Paşa’nın, tahttan indirilen Abdülhamid’i Beylerbeyi’nde ziyareti konusunu kızlarından Ayşe Osmanoğlu da doğrular. Ancak bu ziyaretin hangi nedenle gerçekleştiği ve içeriğinin ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır.

    Ayşe Osmanoğlu’nun anlatımına göre Almanya İmparatoru II. Wilhelm, İstanbul’a üçüncü gelişinde eski padişaha selam ve saygılarının iletilmesini rica etmiş. Sultan Reşad da, Enver Paşa’dan ricacı olmuş. Bunun üzerine Enver Paşa ilk kez Beylerbeyi Sarayı’nda Abdülhamid’i ziyaret ederek imparatorun selamlarını bildirmiş. Ancak Abdülhamid, Enver Paşa’nın hemen ayrılmasını uygun görmeyerek bir süre alıkoymuş ve iltifat etmiş, ayrıca öğütlerde bulunmuş…

    “Enver Paşa bundan sonra bir daha gelmiş. O zaman da harb durumunu anlatmış, babama fikrini sormuş. Babam şu cevabı vermiş, ‘Bir gemiyi kaptan yürütür. Fırtına ve tehlikenin ne taraftan geleceğini yine kaptan keşfeder. Gemisini de ona göre idare eder. Dışarıdakiler bunu nasıl anlayabilir? Bu vaziyette benim ne yürütecek bir fikrim, ne de teklif edilecek bir tedbirim olabilir. Ben tecerrüt etmiş bir adam olduğum için şimdiki hâl karşısında bir şey söylemezsem denizlere hâkim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya – Macaristan’ın ne yapabileceğini düşünmek kâfidir”.

    (Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid 232-234)

    Meşrutiyet kahramanları II. Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde yabancı basında çıkan ve II. Abdülhamid’i Meşrutiyet kahramanları Niyazi Bey ile Enver Bey arasında gösteren bir illüstrasyon.

    Abdülhamid’in kendisine ait olduğu tartışmalı hatıra defterinde de aynı konu geçmektedir:

    “Edepli saygılı bir askerdi. İçeri girerken kılıcını çıkarmış, ve bir hükümdârın huzuruna çıkar gibi davranmıştı. Konuşurken, önüne bakıyor ve hafifçe kızarıyordu. Yer gösterdim. Edeble oturdu ve konuşma boyu, bir defa bile başını kaldırmadı.”

    (Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ s. 232-234)

    Bu görüşme hakkında en ayrıntılı ve konuyu bambaşka bir noktaya taşıyan anlatım ise Samih Nafiz Tansu’dan gelir:

    “Birinci Cihan Harbinin başında sakıt hükümdar, Başkumandan Vekili Enver Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na dâvet etmiş ve onunla şöyle konuşmuştu:

    – Enver Paşa, sana oğlum diyorum, evet çünkü sen de bizim aileye karışmış bulunuyorsun, hanedanımızın sevgili damadısın. Kahraman bir asker, merd bir adamsın… Oğlum Enver, 33 sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat keyfemayeşa bir hürriyeti, gelişigüzel bir serbestiyi de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele matbuatta pek revaçta görülen müstehcen resim ve yazılara, sinsi fikirlerin hâkim olmasına asla müsaade etmedim. Millî an’anelerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların medeniyetini daima takdir ederim. Fakat Hıristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa tercih etmedim ve üstün tarafını da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoşlanmam. Marifet bu medeniyeti kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu medeniyetin iyi taraflarını hattâ sarayıma getirdim. Yıldız’da Cuma ve Pazartesi geceleri, temsiller, konserler verilmesini emretmiştim. Garbın sanatkârlarını bizzat sarayda hem seyrettim, hem müziklerini dinledim. Bu toplantılara haremi, sultanları, damatları, hattâ haremağalarımla kalfalarımı dahi davet ettim. Ben de güldüm, onlar da güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler, seyrettiler, neşelendiler veya mahzun oldular. Maksadım saray, halka örnek olsun, garbın terakkiyatı yukarıdan aşağıya memlekete kontrollu girsin diye idi. Arzum Rumeli ve Anadolu halkının içtimaî seviyesinin yükselmesini teşvik idi.

    Padişah olarak bu memleketin tarihinde ilk Meclis-i Mebusan’ı ben açtırdım. Fakat mebusların kâfi derecede olgunlaşmamış olduğunu görünce, aynı meclisi ben kapattırdım. Bilir misin ki Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın verdiği ilânı harp kararı bize neye mal oldu?

    Bu Rus harbi ile tekmil Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim. Mithat Paşa bu hususta çok ısrar etmişti. Harbin korkunç netayicini çabuk gördüm. Plevnenin şanlı müdafaasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen mağlûp olduk. Rus orduları Ayastafanos’a kadar imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı Saffet Paşa’nın hüngür hüngür ağladığını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim.

    Şimdi sizler de bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, hissiyata kapılarak memleket tehlikeye atılmıştır. İnşaallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve şerefli biter. Fakat hafazanallah felâketli biterse ister misiniz ki bu da bize bir Anadolu’ya mal olsun, o zaman elimizde ne kalır damat?…

    Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve huzur içindesin, istikbalin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir nasihat vereyim:

    Bugün insanları alkışlayanlar yarın onu paralamasını da bilirler!… Dikkat et!.. Allah yolunu açık etsin!.. Allah millete, devlete zeval vermesin!..”

    (Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası 1957, s. 158-161)

     

  • Sultan Abdülhamid: Son büyük padişah

    Osmanlı döneminin son büyük hükümdarı sayılan II. Abdülhamid, şehzadeliğinden saltanatına, hatta tahttan indirilmesinden ölümüne dek, sıradışı bir çizgide yaşadı. Bugün yergi ve yüceltmeler arasında, gerçek değerinin çok uzağında algılanıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, Sultan Abdülhamid’in niteliklerini ve onun algılanmasındaki zaafları anlattı.

    II. Abdülhamid’in ilk dik­kate alınacak, öğrenilme­si gereken yönü bana göre şehzadeliğidir. Abdülhamid, çok aydın bir padişahın ço­cuğuydu. Babası Abdülmecid Han, tam bir Batı imparatoru havasında, ama Doğu kültü­rünü de son derece saygıyla karşılayan ve bilen bir adam­dı. Sadece Tanzimat’ı ilan et­mesiyle değil, başka pek çok konuda da öncülük etmesiyle bizim tarihimiz için önem­li bir insandı. O da tabii, bu­nu kısmen babası II. Mah­mud’dan tevarüs etmiştir.

    Abdülhamid, ondan iki yaş büyük ağabeyi V. Murad ve iki yaş küçüğü Mehmet Re­şad akranlardı ve Abdülme­cid, bunların eğitimine önem vermiştir. Hocalarının adla­rına bakınız: Askerî strate­ji, askerlik, nizam orduları ve askerî tarihi alanlarında ün­lü Gazi Ethem Paşa; Valide Mektebi’ni kuran, Maarif Ve­killiği’nde de bulunan aydın bir eğitimci Kemal Paşa; fıkıh ve İslâm konularında Ger­dankıran Ömer Efendi; tarih hocası vakanüvis Lütfi Efen­di, daha başka Ali Mahir Bey, Ferit Efendi, Şerif Efendi… Bunların hepsi o devrin ön­de gelen aydınları, donanımlı, eski tarihi, Osmanlı tarihini, edebiyatı bilen insanlardır. Saraya girip şehzade mekte­binde öğrenciyi tekil olarak karşısına alıp onunla husu­si ders yapmışlardır. Fran­sız Gardet (Fransız), İtalyan Guatelli, Lombardi gibi mü­zisyenler vardı. Kardeşleri gibi Abdülhamid de Fransız­ca, Farsça, Arapça öğrenmiş­tir. Öyle zannediyorum ki bu­gün Türkiye’de Arapçayı iyi bilen bir hoca bulsak, Abdül­hamid’in hiç konu edilmeyen Arapçası, onun Arapçasından belki daha ileriydi. Çünkü bi­rebir öğrenmişti. Fransızcası da öyledir. Dolayısıyla bir ya­bancı dili rahatça konuşabilir. Bu kardeşler alafranga tarzda yetişmiş Tanzimat şehzadele­ridir. Kendilerini bir Avrupa prensi gibi görürler. Fakat İs­lamî – Türk, Osmanlı kültü­ründen de kopmamışlardır.

    Avrupa’ya, Mısır’a seya­hat etmiş, dünyayı da tanıyan şehzadelerdir bunlar. Şimdi mesela II. Süleyman’ın tahta çıkışını (1691-1695) düşüne­lim. Tam 39,5 sene şimşirlikte hapis kalmıştı; 6 yaşından 44- 45 yaşına kadar. Sonra “Hadi gel tahta!” Adam sofaya çıkın­ca şaşırmış, ağlamaklı olmuş. Bu da bir şehzade, üstelik 44 yaşında tahta çıkıyor; Abdül­hamid de bir şehzade, 34 ya­şında tahta çıkıyor. Çağlar değişmiş, sistemler değişmiş, saray ortamları değişmiş.

    Sade giyinirdi


    Abdülhamid’in gençlik dönemlerinden bir kare. Şehzade, önü açık bir vaziyette tuttuğu istanbulinli, sade giyimiyle dikkat çekiyor.

    Abdülhamid’e kimi çevre­ler “cahildir, bir şey bilmez, saray çocuğudur” derler. Ta­bii alakası yok. Karşısına al­dığı, huzuruna giren vezir­lerden, yabancı sefirlerden, hepsinden üstün değilse bile onlarla mutlaka eşit kültüre sahip bir adamdı. Yani gelen kişinin bütün hâl ve hareke­tine bakarak onları değer­lendirecek kadar da dolu bir adamdı.

    Gelelim padişah oluşuna… Abdülhamid’in tahta geçişi çok sarsıntılı bir dönemdedir. Son dönem padişahları içinde en uzun, IV. Mehmet’ten (öl. 1693) sonra ikinci en uzun saltanat. Yaş olarak da –Or­han Bey’i bir yana bırakır­sak- bütün padişahlar ara­sında en uzun yaşayandır. 76 yaş, o zamana göre ileri bir yaş. Amcası Abdülaziz öldü mü öldürüldü mü tereddüt­te kalmış, ardından ağabeyi V. Murat çıldırmış, o da üç ayda tahttan indirilmiş… Dolayı­sıyla Abdülhamid bir intihar veya öldürmeden, sonra bir çıldırmanın ardından tahta oturuyor. Tahta geçtikten he­men sonra da büyük bir savaş kopuyor; Osmanlı-Rus Savaşı; halkın büyük seferberlik de­diği, 1877-1878 Harbi. Ruslar bir yanda Edirne’ye, bir yanda Erzurum’a kadar ilerlemiş­ler…

    Uluslararası koşullar da mutlaka etkilidir ama, Ab­dülhamid’in Osmanlı Devle­ti’nin yıkılışını geciktirdiği yadsınamaz. Diyelim ki tahta o geçmeseydi de Sultan Reşad geçseydi, durum ne olurdu? Bilemiyoruz ama, pek Abdül­hamid dönemi gibi olmazdı. O savaş ile aşağı yukarı ay­nı günlerde Mithat Paşa’nın önerisini kabulle Kânûn-ı Esâsî’yi ilan etmiş. Yani Tür­kiye’ye temsilî rejimi geti­ren kişidir II. Abdülhamid. Kânûn-ı Esâsî, tıpkı Tanzi­mat’ın Abdülmecid tuğra­sıyla ilan edilmesi gibi onun tuğrasıyla ilan edilmiştir. Bu demektir ki Türk parlamen­tarizminin başında 140 sene önce Abdülhamid’in adı var­dır.

    Neticede tahttan indiril­mesi de enteresan bir olay­dır. Temmuz 1908 ile tahttan indirildiği 1909 arasındaki 7-8 ay boyunca İttihat ve Te­rakki onu el üstünde tutuyor. Abdülhamid her yere gidiyor, bütün meclis âzâları kendi­sini ayakta alkışlıyor, Nutk-ı Hümayun okundu mu “Var ol padişahım!” diyorlar. Bü­tün merasimlere katılıyor. Mebuslara Yıldız Sarayı’nda ziyafetler veriyor, kendisi de sofraya oturuyor. O güne ka­dar hiçbir padişah tebaasıyla yemek yemediği halde o yiyor. Meclis Reisi Ahmet Rıza Bey ile günlük olaylardan başla­yarak her konuyu konuşuyor. Daha sonra ne oluyorsa olu­yor. Meclis bir gün bir karar alıyor! ‘bu adamı indirelim’, neden? Gerekçe ise 31 Mart Vakası.

    İstanbul dışına gönderi­leceğini öğrenince tek ricası “Gitmeyeyim, İstanbul’da kal­mak isterim. Hanedan men­suplarına İstanbul dışında ya­şamak yakışmaz. Bunu bana reva görmeyin” olmuş. Buna rağmen illa gönderilmesi is­teniyor, Selanik’e gönderiyor­lar. Çünkü Selanik, İttihat ve Terakki’nin kurulduğu yer, merkezi. Orada gözetime al­mak istiyorlar. Oraya gidiyor. Mesela Halife Abdülmecid’in direnmesi kadar dahi diren­memiştir. Trenle gidiyor. Ya­nına birkaç hanımını ve kızla­rını alıyor. Orada sesi çıkma­dan, kimseyle temas etmeden yaşıyor.

    Sonra Balkan Harbi’nin çıkacağı sırada (1912’nin so­nunda) Alman sefaretinin ya­tı ile alelacele getiriliyor. O vakit de yine Çırağan’a veya Feriye dairelerine konulması­nı istiyor ama Beylerbeyi Sa­rayı’na kapatıyorlar. Orada da altı sene yaşamıştır. 1. Dünya Savaşı bitmek üzereyken öl­müştür.

    Genç Abdülhamid


    Amcası Sultan Abdülaziz ile yaptığı İngiltere seyahati sırasında çektirdiği fotoğrafı. (1867)

    Abdülhamid tahttan indi­rildikten sonraki 10 yıl, yaşa­nanlar dikkate alınırsa en ber­bat dönemdir. Tabii tahmin edemeyiz ama, Abdülhamid savaşı sevmeyen bir hüküm­dar olduğundan 1. Dünya Har­bi’ne girmemek konusunda di­renebilir miydi? Onu bileme­yiz, tarihi yeniden döndürecek halimiz yok. Yalnız mahlû (tahttan indirilmiş) padişahın hiç sesinin soluğunun çıkma­dığını biliyoruz. Bir seferinde Enver Paşa, Beylerbeyi Sara­yı’na gitmiş, orada kendisiyle görüşmüş. Enver Paşa çok say­gı gösteriyor. Tahttan indiril­miş bir padişaha, Harbiye Na­zırının aşırı saygı göstermesi enteresandır.

    Abdülhamid, şu noktalar­da objektif olarak eleştirile­bilir:

    İlk olarak hafiye sistemi, ikincisi Mithat Paşa ve diğer­lerinin mahkumiyetleri, Ta­if’te öldürülmeleri… 1905’teki Yıldız Vakası Osmanlı hane­dan tarihinin en planlı, kor­kunç ama boşa çıkmış suikas­tıdır. Korkusunun maddi bir temeli var. Öncesinde örne­ğin o büyük 1894 depreminde, Dolmabahçe Sarayı’nda bay­ram töreni yapılırken, büyük avize şangur şungur sallan­maya başlayınca herkes padi­şahı unutuyor, bulduğu kapı­dan dışarı kaçıyor. Ortada bir tek Zilzal suresini okuyarak ayakta kalan var: II. Abdülha­mid. Bu bir cesaret işidir. De­mek ki korkak bir adam de­ğildi. Ama canı için çok dik­katli. Yediği yemekten, içtiği sudan, herşeyden şüphelenen bir adam. Bunda da haksız de­ğil. Osmanlı Sarayı’nda sui­kast-cinayet kurmalar öteden beri var.

    Çağdaşı Avrupa impa­ratorları ile karşılaştıracak olursak Franz Joseph (Avus­turya), Kraliçe Victoria (İn­giltere), Nikolay (Rusya), Wilhelm (Almanya) … Hiç­birinden geri kalır bir tara­fı yok. Zaman zaman birara­ya geliyorlar, onlara Fransız­ca şakalar, nükteler yapması temsil yeteneğini gösteriyor.

    Giyimi kuşamı çok sade. Günlük yiyeceğini de kendi tanzim eden bir padişah. On­lar da genellikle alafranga ye­mekler. Yıldız’da yattığı oda oldukça mütevazı. Bitişiğin­de İsmet Efendi’nin, esvapçı­başısının odası varmış. Kitap okumayı seven, bale seyreden, saray halkını da ısrarla loca­lara yerleştirtip gösterileri seyrettiren bir insan. Zama­nının bir entelektüelidir.

    Abdülhamid için kötüleme kampanyasının 31 Mart Vaka­sı’ndan sonra başladığı kesin. Onu tahttan indirme gerekçe­lerini haklı çıkarmak için 31 Mart’ı kullanmış İttihatçılar. Ne kadar kötülük yapıştırı­labilecekse hepsini yapıştır­mışlar. Cumhuriyet de kuru­luşu itibariyle imparatorluğa karşı durumda. Devrimlerden ilk nasibini alan II. Abdülha­mid olmuş. Dolayısıyla bir pa­dişah için şanssız bir dönem yaşamıştır. Ama 1908’de ölse ne büyük törenle kaldırıla­caktı, bir düşünmeli!

    Yine de diyebilirim ki İs­tanbul’un gördüğü iki ola­ğanüstü cenaze töreni var­dır; biri Padişah II. Abdülha­mid’in diğeri Mustafa Kemal Atatürk’ün. İstanbul neredey­se tamamen iki defa sokakla­ra dökülmüştür. Anormal bir kalabalıktır II. Abdülhamid’in cenazesi.

    Hükümdarlık konumunu, disiplinini II. Abdülhamid ka­dar isabetli kullanan bir pa­dişah daha yoktur. Örneğin amcası Sultan Abdülaziz, hu­zuruna girenlere yer öptür­müştür. Ama bu, onu büyüt­memiştir. Oysa II. Abdülha­mid, karşısına alıp konuştuğu kişiyi kendisi gibi bir iskem­leye oturtup, huzurunda siga­ra içmesine izin de verirmiş. Buna örnek Mithat Paşa’dır. Sigarasını yakar, serbestçe görüş açıklarmış.

    Dünya liderleri


    II. Abdülhamid ile eşzamanlı iktidarda bulunan Dünya liderleri. Bu toplu illüstrasyonda, padişaha sıralama gereği ikinci basamakta, 20. yüzyıldaki “üç büyüklere” de orta sırada yer verilmiş.

    II. Abdülhamid’in sadra­zamları çok güçlü kişilerdi: onları kendi seçti. Okur-yazar insanlardı, boş insanlar de­ğildi. İki padişah tipine bakı­nız, biri ayağını öptürüyor ve buna taabbüd diyor –ki yarı tapınma demektir, II. Abdül­hamid ise (Allah’ın yeryü­zündeki gölgesi) anlamındaki ‘zıllullah’ kelimesini anma­mış. Dikkat edilirse bunlar yazılanlarda yoktur. Tabii o zamanki devlet adamlarının da bir esnekliği elde etmele­ri sözkonusu: Kânûn-ı Esâsî her ne kadar askıya alınsa da, imparatorluğa yeni bir biçim vermişti.

    Kızıl Sultan denir; evet “kızıl” tarafı da var. Taif’teki hadise de Yıldız’daki mahke­me de tam bir cinayettir. II. Abdülhamid’in bunları yap­ması, kendinden önceki pa­dişahların yaşadığı olayla­ra bağlamasındandır: Ortada “Hal’ ve Akd Ekibi” denen 3-4 kişilik bir vezir-komutan gru­bu vardı. Hüseyin Avni Paşa, Rüştü Paşa, Mithat Paşa… Pa­dişah Abdülaziz ve V. Murat hal, olaylarını düzenleyen, kendinden önceki iki padişa­hı alaşağı eden bu ekip onun ilk döneminde iş başında, ik­tidarda idi. Rüştü Paşa, Abdü­laziz tahttan indirilirken, V. Murat’ın üç aylık saltanatın­da ve II. Abdülhamid’in tahta geçişinde sadrazamdı.

    II. Abdülhamid eğitime özel bir önem vermişti. Za­manında açılan mektepler, kalıcı kurumlar olarak koru­namadı. Hukuk Mektebi, Mu­allim Mektebi, Baytar Mek­tebi, Ziraat Mektebi, Ticaret Mektebi, Mülkiye Mektebi… Bunlar ad değiştirdi, program değiştirdi ve neticede üni­versite içerisinde kayboldu. Onun döneminde yazılmış yı­ğınla kitap vardır, sade dille yazılmıştır, o zamanki okuma yazma bilen herkes okur, an­lardı. Ben Haydarpaşa’daki Tıbbiye-i Şahane’yi gezmi­şimdir; şimdi orası Sağlık Bi­limleri Üniversitesi olmuş. O kadar mükemmel tasarlanmış bir yapıdır ki, örneğin bütün pencerelerinde yanlarında bayrak takmak için halkalar bile düşünülmüş. Türkiye’de öğretmen yetiştirmeye önem veren, ortaokullara yabancı dil dersi koyduran odur. Tıp eğitimine verdiği önem orta­dadır. Kendi 40 kişilik ailesi­ni çok az kayıp vererek büyük ölçüde sağlıklı tutabilmiş tek padişahtır.

    Türk ve dünya tarihi ya­zıldıkça II. Abdülhamid mut­laka geçecektir; ama yücelti­lerek ama yerilerek… Keşke hakkında bu kadar kötüleme olmasaydı. Bu söyledikleri­miz doğal karşılanırdı. Şimdi diyecekler ki bu adam da ne kadar Abdülhamidciymiş! Ab­dülhamid’i kötüleme kampan­yası bana kalırsa Türkiye’ye ithal edilmiş bir olgudur. Ya­bancılar da bunu daha ziyade Ermeni-Yahudi lobilerinden ya da elçiliklerdeki temsilci­lerden etkilenmişlerdir.

  • 116 yıl önce Eminönü’nden Sirkeci’ye

    1902 tarihli fotoğraf, yüzyılın başında Hamidiye caddesinde günlük hayattan bir kesit sunuyor. Fonda, Yeni Valide Camii’nin bir kısmıyla, bir minaresi görülüyor. Kurulu iskeleye bakılırsa, minare onarımda. Caddenin ortasında, Hamidiye fesli, ceketli-pantolonlu, muhtemelen Osmanlı bürokratı iki zat-ı muhterem Eminönü yönüne doğru uzaklaşıyor. Onların sağında, ters yönden gelen, fraklı papyonlu bir bey dikkat çekiyor. Gayrimüslim bir banker ya da bir tüccar olmalı. Solda, doğulu bir mendil ve ebaniye satıcısı yaklaşırken, uzaklarda büyük bir navlunu almaya giden sırık hamalları seçiliyor. Hareketlilik bakımından o günle bugün arasında caddede fazla bir değişim yok. İşlek Hamidiye caddesi, tıpkı bugünlerde olduğu gibi, yoğun bir ekonomik canlılığa sahne oluyor.