Servet-i Fünun’un büyük kalemi Cenab Şahabettin, eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü. Mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay etti; özellikle de Şinasi’nin tohumunu attığı “sade dil” yanlılarına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürdü. Bugün okunmuyor. Okunmamasının birincil nedeni okunamaması: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.
Fotoğrafa, resme, çizgiye, hareketli hareketsiz görüntülere, sözün özü İmge’ye gözlerimi dikip bakmaktan vazgeçemiyorum: Görünenin arkasındaki görünmeyen kadar, belki ondan çok yeterince görünmeyen mıhlıyor beni imgelere: Sanki ben birşey söylemesem, baktığım, bakakaldığım öteki şey eksik kalacak.
2017 yazı, tatilin tenhalaştırdığı şehrin bir köşesindeki kahve masasında bir başıma oturmuş, günışığı altında, çantamda taşıdığım siyah-beyaz, yaklaşık 80-90 yaşlarında bir fotoğrafa bakıyorum -basıldığı zeminde (Yeni Adam dergisinin 1932 tarihli bir sayısı) fonu enikonu karanlıkta kalmış (belki de geçen zaman içinde daha da okunaksızlaşmış) fotoğrafta Cenap Şehabettin, yazı masasından objektife bakıyor, dolayısıyla yalnızca “büst”ü görünüyor.
Elhân-ı Şitâ Cenab Şahabettin’in Elhân-ı Şitâ şiirinden bir kısım: Sen açarken çiçekler üstünde Ufacık bir çiçekli yelpâze, Na’şın üstünde şimdi, ey mürde, Başladı parça parça pervâze Karlar ki semâdan düşer düşer ağlar.
Bir an başımı kaldırıyorum, karşımdaki görüntünün (bir sokak kesiti ve ufarak bir park) içinde bir boşluk, bir bulanıklık alanı yaratarak düşünüyorum: Şu anda, yeryüzünde, benden başka Cenab’ı aklından geçiren biri var mıdır?
Şüphesiz “yoktur, olamaz” türünden bir kesinlik arayışına sapmak en hafifinden saçmalık olurdu; akademik gerekçelerle şairin yapıtı üzerinde konaklayan araştırmacılar, öğrenciler düşünüyor, arıyordur onu herhalde -gene de, neresinden bakılsa, bir avuç meraklı sözkonusudur olsa olsa.
Cenab’ı bu kadar tenha bırakan tercihleri miydi, yazgısı mı? Edebiyat tarihi, bir “disiplin”den sözediyorum, onu döneminin majör bir şairi olarak anıyor, konumluyor. Yaşarken de öyle görülmüş. Bugün okunmadığını biliyoruz (1984 İstanbul Üniversitesi yayını Bütün Şiirleri bir daha basılmadı). Okunmamasının birincil nedeni okunamaması: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.
★ ★ ★
Edebiyat-ı Cedide’nin dört atlısı, Servet-i Fünûn dönemine ve uzantısı Fecr-i Âti hareketine uzanan çizgide, modernleşme hazırlığıyla Batılılaşma sürecinin atbaşı ilerleyişinde etkili olmuşlardı: Fikret ve Cenab şiirde, Halid Ziya ve Mehmet Rauf nesirde önü çekiyorlardı. Fikret erken yaşta öldü; Osmanlıların çöküşüne tanık olmuştu, cumhuriyete geçişe yetişemedi. Cenab’ın ölüm tarihi 1934, Mehmed Rauf’unki 1931, Uşaklıgil’inki 1945; onlar Cumhuriyet’in hızlandırdığı kültürel dönüşümle, bunun Dil ve Edebiyat alanında yaşanan altüst oluşla yeni kipsellikler yaratmasına tanık oldular.
Bir tek, o da belli ölçüde, Halid Ziya’nın dönüşüme uyum sağlayabildiği söylenebilirdi: Yapıtını okunabilir hale getirmek için çaba gösterdi son döneminde, gelgelelim hayatını düpedüz kıran bir olay, oğlunun intiharı küstürdü onu. Mehmed Rauf da tökezleyerek tamamlamıştır yaşamını. Cenab’a gelince… 12 Şubat 1934 günü şehre çöken ve herşeyi sekteye uğratan kalın kar örtüsü en yakınlarının bile cenazesine katılmasını engellemenin ötesinde, şiirinden çıkarak son on beş yılını neredeyse kaybolmuşçasına geçirmesine yolaçan bir işaret gibiydi. Edebiyatımızda hiçbir şair var iken bu kadar yok olmamıştır.
★ ★ ★
Yahya Kemal-Hâşim ikilisinin taç giyeceği dönemi önceleyen çeyrek yüzyılın, yolaçıcılığı üzerinde durulan Hâmid’i ayırırsak, iki şiir kutbunu Fikret-Cenab ikilisi oluşturmuştu. Öylesine kalıcı bir utku sayılmıştı ki çıkışları, kimsenin aklından 1920’li yılların başında Cenab’ın anakronik konuma düşeceği geçmiş olamazdı. Başta yoldaşları Fikret ve Halid Ziya, ölçüsüz övgülerle doruğa tırmandırmışlardı şairi. Servet-i Fünun dergisinde, özellikle Paris dönüşü yayımlamaya koyulduğu şiirler enikonu tepki doğurmuştu gerçi; ama her “yeni”liğin yarattığı kırılgan dalgalar olarak nitelenen karşı hamleleri, yandaşlarıyla birlikte bertaraf etmekte zorluk çekmemişti. Eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü edebiyatın yüksek tabakasındaki hemcinslerinin gözünde; mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay ediyor, özellikle de Şinasi’nin tohumunu attığı sade dil yanlılarına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürüyordu. Nesirlerindeki üslûbu da yere göğe koyamadıkları görülür: Halid Ziya, bu alanda ondan bir devrimci yontacak ölçüde övgüsüne sınır tanımamıştır.
Tepkilerin ve yüceltmelerin çakıştığı konu, şiirlerinde kullandığı dilden geliyordu Cenab’ın: Yunus Kâzım kimi “garip tabirler, uydurma sözler, fazla alafrangalık, hattâ filan veya falan şairden intihaller” diye özetler genel kanıyı. Bütün Şiirler’in imzasız sunu yazısında “Cenab’ın müsveddeleri arasında, günlük dilde kullanılmayan kelimelerle dolu defterler vardır” saptamasının ardından, az ileride, “başvurduğumuz hiçbir lügatta bulunmayan bir takım kelimeler” kullanmış olduğundan sözedilir ve eskilerin bu eğilimi garabet olarak tanımladıklarına dikkat çekilir.
Cenab Şahabettin
Osmanlı Devri’nin son döneminde Edebiyat-ı Cedide’nin başta gelen iki şairinden biri olan Cenab Şahabettin 1919’dan itibaren sessizliğe bürünmüş ve 1934’ün Şubat ayında hayata gözlerini yummuştu.
★ ★ ★
Önce ama, birçok yaşamöyküde karşımıza çıkan, gerçek ile rivayetin başbaşa kaldıkları satranç tahtasına bakılmalı. Cenab, farklı kaynaklar farklı tarihler veriyor gerçi, 1889’da askeri tıbbiyeyi bitirdikten sonra, cilt hastalıkları üzerine ihtisas yapmak amacıyla 1890 yılında gönderildiği Paris’te üç (dört?) yıl kaldı. “Cenab Paris’te bulunduğu dört yıl içinde Fransız şair ve muharrirleri arasına karışmış olduğu” görüşünün neye dayandığını bilmiyorum; bu doğrulanmamış “bilgi” Cenab tarafından yayılmış olabilir. Sonuçta “kim”lerin arasına karışmış olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yok elimizde -kendi sözleri, yazıları dahil. Bir mektup dışında: Arkadaşına, Verlaine’in şiirlerini çok sevdiğini, Mallarmé’ninkileri ise hiç anlamadığını yazmış.
Garabet belki de burada: Mithat Cemal’in deyişiyle “tek taşlar gibi pahalı kelimeler seçen” Cenab, Verlaine’in sade dilli şiirinden çok Mallarmé’nin tektaşlardan örülü Poésies’sinin (Bir Zar Atımı henüz yayımlanmamıştı ya, yayımlandığında bizde ilk gören acaba kim olmuştu ve ne zaman!) yakınındaydı, seçtiği yol düşünülürse. Şu farkla: Sözcüklerden kelime avlamıyordu Mallarmé, anadilinden uzaklara doğru sefere çıkmıyordu.
Hüseyin Cahit’in biraz saf biçimde söyledikleri önemli: “Cenab’ın, Fikret’in Arapçaları -maatteessüf- kuvvetli olduğu için, öteden beriden bulup (abç) yeni kelimeler çıkarırlardı. Biz de, geri kalmayalım diye, yenilerini aramaya mecbur olurduk”. Ruşen Eşref’le söyleşisinde öldürücü yargısını getirir: “Herhalde, her aklı başında insan şunu kabul eder ki: Artık ne bir Cenab’ın, ne bir Süleyman Nazif’in üslûbu, o terkipleriyle istikbâle hakim olamaz; hâkim olmak şöyle dursun, istikbâle geçemez bile”.
Bundan tam 62 yıl önce, 19 Şubat 1956’da İstanbul’da oynanan maçta, dünyanın tartışmasız en güçlü takımı Macaristan’ı 3-1 mağlup etmiştik. Evet, hava çok soğuktu ve Macarları iki hafta boyunca diğer maçlarla yormuştuk ama, zafer çok büyüktü.”Yenilmez Armada” Macar milli takımının unutulmaz serüveni ve Türk millilerine kaybedişlerinin inanılmaz hikayesi…
Bazı takımlar vardır, hiç taçlandırılmasalar da, gönüllerde yerini almıştır. 30’larda Avusturya’nın harika takımı, 70’lerde Cruyff ve şürekâsının Hollanda ile çimlere kazıdıkları total futbol manifestosu… Fakat bir ekip var ki, onlar adını tarihe altın harflerle yazdırmıştı. Gyula Grosics- Jeno Buzanzsky- Gyula Lorant- Mihaly Lantos- Jozsef Bozsik- Jozsef Zakarias- Laszlo Budai- Sandor Kocsis- Nandor Hidegkuti- Ferenc Puskas- Zoltan Czibor’dan oluşan 11, bu oyuna meftun olanların aklından hiçbir zaman çıkmamıştı.
Yeşil sahaların yenilmez armadası Macaristan, aslında bir rejimin yarattığı mucizeydi. 1940’ların sonunda ülkede yaşanan siyasi gelişmeler tarihin en güçlü takımlarından birisini doğururken, yine siyaset 60 küsur yıl önce kendi altın çocuklarını yemişti.
Hikâyeyi biraz geriye sarmalı, tarih kitaplarına dalmalı…
Futbolun ilk harika takımının babalarından Jimmy Hogan, 1. Dünya Savaşı’nda Avusturya’da düşman bir ülkenin vatandaşı olarak hapishanede çile doldurmaktaydı. Hemen devreye giren Macarlar, İngiliz futbol adamını bir anlamda transfer ediyordu.
Taçsız Kral’dan Ordinaryüs’e Türk milli takımı kadrosu “Taçsız Kral” Metin Oktay, “Beton” Mustafa Ertan, “Ordinaryüs” Lefter Küçükantonyadis gibi yıldızlarıyla sahada yerini almıştı.
MTK Budapeşte ile iki şampiyonluk kazanan hoca, bu süre zarfında sadece bir mağlubiyet tatmıştı. Savaşın sonunda Macaristan’ı terketse de onun pasa dayanan oyun anlayışı, futbol sahalarında iz bırakmıştı.
1930’da Uruguay’da başlayan Dünya Kupası serüvenine ilk seferinde katılmayan Macarlar, bir sonraki turnuvada çeyrek finalde elenirken, 1938’de ise finalde İtalya’ya boyun eğmişti.
2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği himayesine giren Macaristan’da, iklim kısa sürede değişmişti. Kendisini “Stalin’in iyi öğrencisi” olarak tanımlayan diktatör Mátyás Rákosi, topraklardaki bütün muhalifleri silindir gibi ezerken, diğer taraftan verdiği bir kararla sadece ülke değil, dünya futbolunun da kaderini tayin edecekti.
Yurt savunması
Macaristan gizli servisi AVH, MTK Budapeşte’yi alınca, ordu da boş durmadı. Onlar da bir takım istiyordu. Ferencvaros “sağcı” bulunduğundan, ihale Puskas ve Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalmıştı. Böylece Kispest bir günde Honved olmuştu.
“Macar futbolunun yıldızları Kocsis, Czibor, Budai, Lorant, Grosics de sefer görev emriyle kulüplerinden Honved’e nakledilirler. Maksat, eksenini bir kulübe oturtarak millî takımın istikrarını sağlamaktır” diye yazmıştı Tanıl Bora Radikal’de yıllar önce. Gerçekten de ordunun rüyaları kabul olmuş, istihbaratçılara karşı üstünlük sağlamışlardı; arada iki defa kaptırılan şampiyonluk nazar boncuğu sayılırdı…
Adı yurt savunması anlamına gelen kulüp, Ferencvaros’tan Kocsis, Czibor ile Budai’yi, Vasas’tan Lorant’ı almıştı. Honved başarıdan başarıya koşarken, millî takımın da önlemez yükselişi başlamıştı. Ne de olsa Puskas ve arkadaşları, birkaç istisna dışında tek bir takımda toplanmış, günde çift idmana başlamıştı. Statüleri amatör olduğundan, kulüp dışında millî takımda da yan yana oynamaya başlamışlardı.
Teknik direktör Gusztav Sebes’in önderliğinde çalınan maya tutmuştu. O zamanların “W formasyonu” Sebes tarafından bozulmuş ve daha çok “U”ya yakın bir sistem benimsenmişti. En ileride olması gereken Hidegkuti geriye çekilerek, yeni bir diziliş denenmişti. Bu sistem ve topa mutlak hakimiyet meyvesini çabucak vermişti. Millî takımın yenilmez serisi 1950 Mayısı’nda başlamış, arada terlemeden 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda altın kazanılmıştı.
Finlandiya’nın başkentine gelen Sebes’in talebeleri elemelerde Romanya karşısında zorlandıysa da sonradan Barcelona’ya transfer olacak Czibor ile “Altın Kafa” Kocsis’in golleriyle yoluna devam etti. İlk turda, 1949’daki uçak kazasında ülke şampiyonu Torino’yu kaybettiğinden oldukça sıradanlaşmış İtalya’yı karşılarında bulmuşlardı. Palotas ile Kocsis’in golleri onları bir üst tura taşımıştı.
İlk gol Lefter’den 19 Şubat 1956’da yenilmez armadaya karşı oynayan milliler 3-1’lik galibiyetle sahadan ayrıldı (altta). İlk golün sahibi 6. dakikada İsfendiyar’ın ortasına voleyi vuran Lefter’di (üstte).
Çeyrek finalde rakip Türkiye idi. Macarlar daha ilk yarıda farkı üçe çıkarmış, Ercüment Güder’in frikiki hanemize gol olarak yazılmıştı. Savunma futbolu oynayan ay-yıldızlılar o dakikadan sonra rakibinin üstüne çullanmaya kalkışınca, 90 dakika sonunda tabelada 7-1’lik skor yazmıştı. Palotas, Kocsis, Puskas, Lantos, Bozsik kim ararsanız o gün fileleri havalandırmış, Milliyet gazetesi o günden onları şampiyon ilan etmişti.
Yarı finalde İsveç’e yarım düzine gol atan takım, altın için Yugoslavya ile buluşuyordu. Uzun süre golsüz giden mücadelenin son çeyreğinde önce Puskas, ardından Czibor zaferi getiriyordu. Tesadüf bu ya, o günkü rakiplerimizin yolu bu topraklara da düşecek, hattâ hem Fenerbahçe hem de Beşiktaş ile şampiyonluk yaşayacak Branko Stankovic misali sayısız teknik adam çıkacaktı.
Wembley’in fatihi
25 Kasım 1953’te Macarlar, Wembley’e ayak basmıştı. İngilizler, Puskas’a hafif müstehzi bakıyordu. Topluydu, kısaydı. Bu bodur şişko, efsane olmamalıydı.
İlk düdüğün çalmasıyla birlikte futbolun mabedinde bir fırtına kopuyordu. İki takım arasındaki sıklet farkı geceyle gündüz gibiydi. Kısa sürede komünistler gol olup yağıyor, 200 bin meraklı gözün önünde 52 yıldır sahasında ötekilere kaybetmeyen İngiltere 6-3’lük skorla paramparça oluyordu.
Futbolun beşiği kendi topraklarında fena sallanmış, madara edilmişti. Yenilir yutulur gibi değildi. Macarlar galibiyeti de bir İngiliz’e ithaf ederek, İngilizleri iyice ezmişlerdi: Teknik direktör Sebes maçtan sonra “bize bildiğimiz her şeyi Hogan öğretti” diyecekti.
Yenilen pehlivan güreşe doymayıp rövanş istedi. Ertesi yıl İngilizleri Budapeşte’de daha da hazin bir tabela bekliyordu: 7-1!
Namları sınırları aşıyor, herkes onları konuşuyordu…
Üç hafta sonrasında İsviçre’de başlayacak olan 1954 Dünya Kupası’nın mutlak favorisiydiler. Bern’e güle oynaya ayak basmışlardı. Grupta Batı Almanya, Güney Kore ve Türkiye ile eşleşmişlerdi. O zamanki statüye göre ülkeler iki maç yapıyordu. İlk karşılaşmalarında Güney Kore karşısında şov yapan Macarlar, tam dokuz atmıştı! Olağan şüpheliler Kocsis, Puskas ile Czibor gol sağanağında sahne almıştı.
İkinci sınavlarında Batı Almanya’yı 8-3’lük skorla paramparça ettiler. Yeşil sahaların önemli düşünürlerinden Sepp Herberger turnuvanın devamını düşünerek yedekleri çimlere sürmüştü. Dört gol atan Kocsis yıldızlaşırken, Hidegkuti de iki defa ağları sarsmıştı.
İlk mücadelesinde Batı Almanya’ya 4-1’lik skorla boyun eğen Türkiye, “Canavar Burhan”ın hat-trick yaptığı maçta Güney Kore’yi 7-0’lık skorla devirmişti. O karşılaşmada Lefter’in attığı gol adeta jenerikti. Statüye göre Batı Almanya ile bir kez daha karşılaşan Millilerimiz 7-2’lik skorla mağlup olmuştu.
Sakatlanan Puskas’ın yokluğunda, arkadaşları önlerine geleni ezip geçiyordu. Çeyrek finalde tekmelerin konuştuğu “Bern Meydan Savaşı”ndan sağ salim çıkmayı başarıp Brezilya’yı 4-2 yenmişlerdi. Perdeyi Hidegkuti açmış, Kocsis iki golle maça damgasını vurmuştu. “Solak şişko”nun yokluğunda kazanılan penaltıyı Lantos atmıştı.
Final yolunda son rakip, o tarihe kadar Dünya Kupası’nda hiç yenilmemiş, oynadığı iki turnuvayı da kazanmış Uruguay’dı. Czibor ve Hidegkuti ile iki farklı üstünlüğü yakalayan Macarlar, Juan Hohberg’e mani olamayınca uzatmalara gidilmişti. Tam ihtiyaç duyulduğu anda döktüren “Altın Kafa” işi bitirmiş, turnuvadaki gol sayısını 11’e çıkarmıştı.
Helsinki’de yenilmezlik serisine devam Macarların 1950 Mayıs’ında başlayan yenilmezlik serisi 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda kazandıkları altın madalyayla perçinleniyordu.
Mucizenin ardı
Finalde rakip, grupta parçaladıkları Almanya idi. Macarlar ilk maçın özgüveniyle sahaya ayak basarken, yıldızları Puskas da kadrodaydı. Hafif sakat olsa da bu karşılaşma kaçmazdı.
Mutlak favori olan altın takım fırtına gibi başlamış, henüz 8. dakikada farkı ikiye çıkarmıştı. Önce Puskas, ardından Czibor ağları bulmuştu. Finali ülkesine radyodan aktaran spiker Herbert Zimmermann, kaleci Toni Turek’i “kova” ilan etmişti. Ancak dakikalar 18’i gösterdiğinde, tabelada eşitlik vardı. Max Morlock farkı bire indirmiş, Panzerlerin haşarı çocuğu Helmut Rahn beraberliği getirmişti.
Macarlar saldırıyor, kalesinde Turek dayanıyordu. Zimmermann mikrofon başında file bekçisine methiyeler düzmekten yorulmuyordu. Derken son dakikalarda sahne alan Rahn, ülkesini öne geçirmişti. Puskas’ın attığı gol ofsayt gerekçesiyle değer kazamayınca, zafer Panzerlerin olmuştu. Aradan yarım asır geçtikten sonra o maçta doping yapıldığına dair çıkan haberler Almanya’da pek ses getirmedi. O final bir mucizeydi; mucize olarak kalmalıydı!
Turnuvada milli takımımız Macarlara karşı 7-1 kaybetmişti.
Kupanın kaptan Fritz Walter’in ellerinde yükseldiği an ölümsüzleşti. Alman tarihçi Joachim Fest’e göre Federal Alman Cumhuriyeti’nin üç kurucusu var: Politik olarak Konrad Adenauer, ekonomik olarak Ludwig Erhard ve mental olarak Fritz Walter.
Müsaadenizle kısacık bir dipnot…
Her ne kadar millî takımın efsanevi hocası Herberger, 2. Dünya Savaşı sırasında oyuncularına imtiyazlar tanınmasını sağlasa da, kaderin Walter için yazdığı bambaşkaydı. Zira futbol adamı gücünü başkaları için kullanmayı tercih etmişti. Harp sırasında Fransa, Korsika gibi yerlerde askerlik yapan Walter’in yolu, sonradan üç gol atacağı Romanya’ya düşmüştü. Hem de savaş esiri olarak.
Esir kampında sıtmaya yakalanan forvet, Gulag Adaları’na aktarılmayı bekliyordu. Kardeşi Ludwig ile beraber olmaları belki de tek tesellisiydi. Bir gün Macar ve Slovak askerler top oynarken aralarına karışıyor; olaylar gelişiyordu. Ne sıtma ne esaret etkilemişti Fritz’i. O kadar iyiydi ki… Karşında çaresizce koşturan askerlerden biri anında onu tanıdı. 3 Mayıs 1942’de Budapeşte’de oynanan Macaristan-Almanya maçında hayranlıkla izlediği Walter’in ta kendisiydi! Onun iki gol attığı karşılaşmayı Almanlar 5-3 kazanmıştı. Hemen kampın Sovyet komutanına koşan bu subay, Almanların büyük yıldızının aralarında olduğunu söylemişti. Futbol aşığı komutan Shukov, Fritz ve Ludwig Walter’in o trenlere binmemelerini sağlamıştı. Hayatta kalan yıldız, 12 yıl sonra Dünya Kupası’nı kaldırmıştı. Kendisini tanıyıp hayatta kalmasını sağlayan subay Macar’dı!
Bir ulus yeniden şaha kalkarken, harika takım ilk kez kaybetmişti. Böylece 32 maçlık yenilmezlik serisi bozulmuştu. Komünist iktidar mağlubiyeti bir türlü kabullenemiyor, faturayı kaleci Gyula Grosics’e kesiyordu. Aylarca sorgulanan “Kara Panter” lakaplı file bekçisi, delil yetersizliğinden “yırtıyordu”.
1954 Dünya Kupası finali Finalde kupanın mutlak favorisi Macarlar, Federal Almanya’yla ikinci kez karşılaştılar (üstte). Büyük mücadele sonucu maçtan galip çıkan Almanlar oldu, kupayı kaptan Fritz Walter kaldırdı (altta).
Her şey 1956’nın sonunda değişti. Macaristan’ın değişik şehirlerine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dönmüştü. Kısa sürede hükümet düşmüş, Sovyet tankları Budapeşte’de cirit atmaya başlamıştı. 4 Kasım’da Macaristan’a adeta çıkarma yapan Sovyetler Birliği, bir haftada kontrolü ellerine almıştı. Binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı.
Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Athletic Bilbao ile eşleşen Honved, 22 Kasım’da İspanya’nın yolunu tutmuştu. San Mames’te 3-2’lik skorla gülen evsahibi ufak bir avantaj sağlamıştı. Futbolcular ülkelerine dönmek istemiyordu. Macaristan’daki karışık durum nedeniyle rövanşın Brüksel’de oynanacak olması, kimbilir bazılarını umutlandırıyordu. Elenip dağılabilirlerdi.
Yaklaşık 30 yıl sonra 39 kişiye mezar olacak Heysel Stadı’nın skorbordunda yazan 3-3’ten sonra Grosics, Bozsik, Budai ve Lorant yurtlarına dönüyor, takımın yıldızları Puskas, Czibor ve Kocsis, Batı’ya açılıyordu.
Ancak onların İspanya’ya ayak basmasından sonra düşüş başlıyor, efsane ekip sıradanlaşıyordu. Real Madrid ile Barcelona ise vites yükseltiyordu. Şampiyon Kulüpler Kupası’nı adeta tahakküm altına almışlardı. Puskas, ruh ikizi Alfredo Di Stefano ile başkentliler için döktürüyor, Katalan diyarında ise Macar rönesansı yaşanıyordu.
1958 Dünya Kupası’nda sonradan milletvekili olacak Puskas’ın çocukluk arkadaşı Bozsik kaptanlığa terfi etmişti. Hidegkuti artık 36’sındaydı. İspanya’da döktürenlerin yokluğunda bir zamanların yenilmez armadası gruptan çıkamamıştı. Kimbilir, tam kadro olsalar, İsveç’te samba yapan Brezilya ve Pele’yi hiç konuşmayacaktık. Yarattıkları ekol 1962 ve 1966’da üst üste iki Dünya Kupası daha görse de, çeyrek finalden öteye gidememişti. Rejimin doğurduğu mucize, aslında yine rejim yüzünden bitmişti.
Bir (anti) kahraman
Macaristan’ın kalecisi Grosics, sorgulandıktan sonra sürülmüştü. Aklandıktan sonra millî takımın eldivenleri yine ona teslim edildi. Ferencvaros’un ısrarla istediği Grosics’e bir türlü rejimden izin çıkmamıştı. Sürgünde mesleğini icra etmeye devam eden “Kara Panter”, Dünya Kupası heyecanını iki kez daha yaşamıştı.
Rejimle geçinemeyen Grosics, 1980’lerde bir anlamda barış çubuğu uzatmıştı yönetime. Komünist Parti’ye üye olmak isteyen emekli file bekçisinin kayıtları incelendiğinde bir anda ortalık karışmıştı. Gyula Grosics, delikanlılığında Macaristan’daki SS ordusuna gönüllü olarak katılmıştı. Genel sekreterlik koltuğunda 32 yıl oturarak ülkeyi en uzun süre yöneten politikacı olan János Kádár, durumu çok da önemsememişti. Gyula onların olmuştu artık. Kimbilir belki de hep onlarındı. SS geçmişi olan birinin yurtdışında oynaması çok da kolay değildi. İşte belki de bu yüzden, o hiç Batı’ya gitmeyi düşünmemişti. Derken Doğu Bloku dağıldı, o da saf değiştirdi. İktidara koşan muhafazakar sağ parti Fidesz saflarında görünen Kara Panter, Başbakan Viktor Orbán ile çok yakınlaştı ve 82 yaşında Ferencvaros formasıyla tanıştı!
2010’da iktidara yeniden gelen Fidesz ile birlikte Kara Panter, iyiden iyiye günışığına çıktı. Şaka gibiydi; oynarken olmasa da 85 yaşında ülkesinin en iyisi olmuştu. Hakkında çekilen belgeselin vizyona girdiğini bile görmüştü. Hattâ filmin galasına Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt de katılmıştı. Harika takımın hayatta kalan son iki ferdinden biriydi. İlk o 2014’te göçtü, ardından Buzansky ertesi yıl son nefesini verdi.
Real Madrid’de Puskas mucizesi Real Madrid’e transfer olan Puskas kupa koleksiyoneri olmuştu. O takımın unutulmaz yıldızları Di Stefano, Santamaria ve Gento bir maç sonrasında.
Destanın gölgesinde
Yenilmez armada Macaristan, 3 Şubat 1956 akşamı Türkiye’ye gelmişti. Gelecekler- gelmeyecekler diye bakılan papatya falları böylece son buluyordu. Fakat küçük bir sorun vardı. 70 santimi bulan kar, cansıkıcıydı. Mücadele için 5 Şubat tarihi belirlenmiş, biletler karaborsada 100 liraya peynir ekmek gibi satılmıştı. Federasyonun belirlediği programa göre Taksim Anıtı’na çelenk koyarak başlayacaklar, İzmir ve Ankara’da karma takımlarla maçlar yaptıktan sonra 14 Şubat’ta Beyrut’a uçacaklardı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Hava muhalefeti nedeniyle planlar altüst olmuştu. Karda sahne almak istemeyen yıldızlar topluluğu rahatlamıştı. Hattâ büyük usta Halit Kıvanç, kararı memnuniyetle karşılayan Czibor’un tellendirdiği sigarayı yazıyordu. Yeni açılan Divan Oteli’ne yerleştirilen Macar kafilesinin keyfi yerindeydi.
6 Şubat’ta İzmir’e varan yenilmez armada, ilk maçını iki gün sonra yapmıştı. Federasyonun programında buraya 9 Şubat’ta varılacak, ertesi günde de karşılaşma oynanacaktı. Şehrin hava koşulları takvimi öne çekmişti.
Puskas çocuklarla Macaristan’da adeta halk kahramanı olarak anılan efsane futbolcunun çocuklarla olan bu karesi daha sonra Budapeşte’de dikilen bir heykelle de ölümsüzleşti.
Sebes’in öğrencileri 8-1’lik skorla gülmüştü. İki ülke federasyonu asıl millî müsabakanın hangi gün oynanacağına dair görüşmeleri sürdürüyordu. Daha önce 19 Şubat’ta karar kılınsa da dört gün önceye çekme çabaları da vardı. 10’undaki tablo daha da hazindi. Tabelada yazan 11-0’dan sonra gazetelerde kullanılan Macaristan’ın “düzineyi tamamlayamadığı” ifadesi, iki ülke arasındaki farkı ortaya koymuştu. İki gün sonrasında Ankaralı futbolseverler efsane ekibe doymuştu. Başkent karmasının aldığı 4-2’lik mağlubiyete neredeyse sevinenler olmuştu.
Millî takım tek seçicisi Eşfak Aykaç, “İnşallah Ankara’da olduğu gibi bir oyun çıkarırız” diyedursun, Macarlar İstanbul’da ilk 15 Şubat’ta sahne almıştı. Karşılarındaki takım yine bir şehir karmasıydı. Tarife daha da düşmüştü: 3-1.
Tüm Türkiye 19 Şubat’ı iple çekiyordu. Acaba bir futbol mucizesi yaşanacak mıydı? O günün gazetelerinde Macaristan’ın en güçlü kadrosuyla oynayacağı vurgulanıyor, olası kötü bir neticeye insanlar sanki hazırlanıyordu. İşte bu ahval ve şerait içinde santra yapıldı. Yenilmez armadanın altın kafası Kocsis yoktu. Sebes’in üstüne sistem inşa ettiği Hidegkuti ise yedekler arasında başlıyordu.
Unutulmaz kaleci Grosics Efsane takımın hayatta kalan son fertlerinden Grosics (en üstte) hayatının son demlerinde ülkesinin en bilinen isimlerindendi. 2014’te ölümünden sonra mirasına Macaristan Başbakanı Orban sahip çıkmaya devam etti (üstte).
Dakikalar henüz 6’yı gösterirken, İsfendiyar’ın ortasına voleyi yapıştıran Lefter destanı başlatmıştı. Turgay Şeren’in muhteşem kurtarışı tabelanın eşitlenmesine mani oluyordu. Yarım saatin sonunda Sebes oyuna müdahele ediyor, Hidegkuti’yi sahaya sürüyordu.
İlk yarının sonlarında kendisine yapılan penaltıyı kullanan Türk futbolunun biricik ordinaryüsü, kendisinin ve takımının ikinci golüne imza atmıştı.
İkinci devrenin hemen başında fark üçe çıktı. İsfendiyar’ın ortasında bu sefer Metin Oktay sahne almıştı. Müsabakanın sonlarında Puskas büyülü sol ayağıyla ağları bulsa da kalan dakikalar geçmek bilmiyordu. Stattaki binlerin sayısı zamanla katlanıyor, neredeyse İstanbul nüfusunu geçiyordu. Yugoslav hakem Stefanovic’in son düdüğü mücadeleye nokta koymuş, rüyalar gerçek olmuştu: Türkiye 3- Macaristan 1.
Millî Takımın uzun yıllar en büyük zaferi buydu. Ne olursa olsun, Puskas ve arkadaşları sahadan boynu bükük ayrılmıştı. 18 maçlık ikinci yenilmezlik serisi Dolmabahçe’de sonlanmıştı.
O yılın sonunda Macaristan’daki iklim değişecek; efsane takım da dağılıp gidecekti.
İnsan başının gövdesinden ayrılması, tarih boyunca farklı amaçlarla gerçekleştirildi: Aşağılayarak cezalandırmak, ibret vermek, düşmanlara korku salmak, ganimet paylaşımında delil olarak kullanmak, kahramanlığı ispat etmek, birine tehdit mesajı ya da sadakat göstergesi niyetine göndermek bunlardan bazılarıydı. Baş alma geleneğinin Osmanlılarda da zengin bir geçmişi vardı. İmparatorluk tarihi boyunca nice kelleler vuruldu, nice kafalar uçuruldu.
Nîzen (mızrak) üzre kana müstagrak (bulanmış) adûnun kellesi Benzer ol mevzûn nihâle (ahenkli fidana) kim ucunda var gül. Hayâlî
Konuşan, düşünen, hüküm veren; duyan, koku alan ve gören: Tüm bedenin ve ruhun başlı başına tezahürü. Eflatun’a göre yuvarlak biçimiyle âdeta bir küçük kâinat. İnsanın en yukarıdaki, en muhterem kısmı, yerinden edildiğinde ona en aşağılık bir son yarattığına inanılan; baş, ser, kafa yahut kelle… Arkeolojik kazılar sayesinde, en azından Neolitik dönemden beri dünyanın çeşitli bölgelerinde insan başının bir kült haline gelmiş olduğu biliniyor.
Keltler ve İrlandalılar, savaşta mağlup ettikleri düşmanlarının başlarını atlarına asıp evlerine götürüyor, özel bir tahnit yoluyla kahramanlıklarının göstergesi olarak muhafaza ediyorlardı. Herodot’un (MÖ 484- 425?) Histories’deki dördüncü bölümde yazdığına göre; Skyth (İskit) halkı savaş meydanında öldürdüğü ilk düşmanının kanını bir kupaya koyup içiyor, aldığı tüm düşman kellelerini kralına götürüyordu. Zira ganimetten pay alabilmenin tek yolu savaşta alınan kelleleri hükümdara göstermekti. Düşmanının kafa derisini yüzen bir Skyth onu atının dizginlerine asar ve bu deri parçalarının çokluğuna göre şan alırdı. Ayrıca nefret ettikleri şahsi düşmanlarının kafataslarını öküz derisi ve altınla kaplayarak evlerinde şarap kupası olarak kullanıyorlardı. Özel konuklarına bu kafataslarının hikâyesini anlatmak onlar için ayrı bir övünçtü. Çin tarihçisi Sima Qian’ın (öl. MÖ 86) kayıtlarına göre, savaştan düşman kellesi ile dönen Hun askerleri birer kupa şarapla taltif edilir ve kazandıkları ganimetleri ellerinde tutmalarına izin verilirdi.
Sigetvar komutanının kellesi sırığın ucunda Sigetvar müdafilerinin komutanı Zrinski’nin başı bir sırık üzerine geçirilmiş teşhir ediliyor. Zafernâme, Chester Beatty Library. Düşman komutanlarını bu şekilde sergilemek ve düşmana göstererek maneviyatlarını bozmak sık kullanılan bir yoldu.
Roma’da baş kesme, soylulara uygulanan bir infaz yöntemiydi ve başların bir sütun üzerinde sergilenmesi âdeti mevcuttu. Ünlü devlet adamı ve hatip Cicero’nun MÖ 43’te gelen sonu böyle oldu. Bizans’ta -Attila’nın 469’da mağlup edilen oğlu Dengizik’inki gibi- hasımların başları zafer nişanesi olarak mızrak ucuna takılıp şehirde dolaştırılıyor, Hipodrom’da teşhir ediliyordu. Benzer bir davranışı II. Kılıçarslan, Miryakefalon’da gerçekleştirmişti. Sultan, Bizans komutanlarından Andronikos Vatatzes’in kesik başını bir mızrak ucunda düşman saflarına göstererek Bizanslıların maneviyatını bozdu (1176).
Dinler arasında bu konudaki en açık hükme sahip olan İslâmiyet’tir: Savaşta, inkâr edenlerin boyunlarının vurulması, sağ kalanların esir alınıp karşılıksız olarak ya da fidyeye mukabil salıverilmeleri buyrulmuştur (Muhammed/4). Bununla birlikte –kan dökmeyi men eden itikatlar hariç tutulursa- tüm din yorumlarının bu uygulamaya bir şekilde cevaz verdikleri görülür.
İslamî dönem Türk literatüründe bazı baş kesme anlatıları yer almaktadır: “Yaşnat kılıç başı üze qaqqıl yar-a” (kılıcının ışıldamasını sağla, kafası kopacaktır) (Dîvânü Lugâti’t-Türk); “Ozınçı başın kes ay ersig akı” (iftiracının başını kes ey açık elli) (Kutadgu Bilig, b. 4213); “Ol zamanda bir oğlan baş kesmese, kan dökmese ad komazlar idi” (Dede Korkut Kitabı). Bu kültür Türkçeye bazı deyim ve atasözleri ile de yansır: Başından korkmak (canından kaygı duymak), başını istemek, başını ortaya koymak (ölümü göze almak), başını uçurmak, başı için (ant ve yakarma sözü), baş eldeyken (sağken), baş verip taş vermemek (canı pahasına savunmak), kelle koşturmak/götürmek (gereğinden çok acele etmek), kelle koltukta gezmek (ölümü göze almak), kelle kulak yerinde (gösterişli), kelle sağ olsun da külah bulunur, ser verip sır vermemek…
Osmanlılarda kelle almanın geçmişi
Kahramanlık göstergesi ve düşmana korku salmak için yapılan baş kesme uygulamaları: Osmanlı askerî ve siyasi kültüründe, çarpışmada öldürülen düşmanın kellesini almak bir kahramanlık göstergesi olarak yorumlanıyordu. Yine savaş meydanlarında düşman kafalarından tepeler yapmak, mühim bir düşmanın başını mızrağa takıp hasımlara göstermek ve hatta bazen kafataslarından kuleler yapmak, yıldırıcı önlemler arasında sayılırdı.
Macar Kralı Vladislas, II. Murad’ın tahtından feragat edip yerini 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e devretmesinden sonra, Haçlıların da teşvikiyle Segedin Antlaşması’nı ve bir rivayete göre de ettiği dinî yemini bozdu. Bunun üzerine Murad yeniden ordusunun başına geçmek zorunda kaldı. Haçlılar öncülüğünde savaşa giren kral, 500 süvarisiyle yeniçeriler tarafından bir çember içine korunan II. Murad’ın bulunduğu merkeze saldırmak istemiş, ordugah çevresindeki hendeği göremeyip çarpışma esnasında buraya düşmüştü. Yakalanan kralın akıbeti, başının kesilmesi oldu. Osmanlılar, Macar Kralının başını bir mızrağa geçirdiler. Belki de bununla, kendilerine verilen yeminleri bozanların akıbetini düşmanlarına göstermek istemişlerdi. Her hâlükârda bu hareket Haçlı birliğinin moralini bozdu ve zaferi Osmanlılar kazandılar. Kralın bal dolu bir kapta Bursa’ya gönderilen başı, şehirde donanma atmosferi içerisinde sergilendi.
Getir başı al maaşı
Kanuni’nin 1566’daki son saferinin ardından Sokullu Mehmed Paşa huzurunda düşmandan kelle getiren askerlere bahşiş ve tımar dağıtılıyor. Minyatürde yazanlar: “Pâdişâh-ı Firdevs-penâh [cennet koruyucusu padişah] intikal itdükten sonra kal’anun fethi müyesser olub, guzât-ı İslâm başlar kesüb, vezîr-i isâbet tedbir [isabetli tedbir sahibi vezir] libâs-ı fâhir ile [iftihar elbisesiyle] istimâlet [gönül almak] içün dîvan kurub baş getürenleri tezkire itdüğidür.” Feridun Ahmed, Nüzhetü’-Ahbâr, TSM.
1453’te yeni payitahtlarını ele geçiren Osmanlılar, savaş harabeleri arasında son Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in kayserlere mahsus çizmelerinden tanıdıkları cesedini buldular. Kesilip tahnit edilen başın Osmanlı fethini duyuran fetihnâmelerle birlikte Diyâr-ı Rûm’da gezdirildiği, imparatorun ölümüyle ilgili söylenegelmiş çeşitli rivayetler arasındadır.
Evliya Çelebi (ö. 1684) Seyahatnâme’de baş kesme kültürünün kahramanlık ve övünç duygularıyla ilişkisine dair fikir veren bazı hikayeler anlatır. Mesela üçüncü ciltte yer alan “Dedikoducu tiryakilerin boş sözleri” başlıklı hikâyede, afyonkeşlerden bir güruh Üsküdar’daki Karaca Ahmed Sultan Tekkesi ve Miskinler Tekkesi civarındaki mezarlıklarda kümelenip çeşitli eğlenceler düzenlemektedir. 1649’daki Celalî isyanını bastırmaya giden Osmanlı kuvvetlerinin geçişi sırasında bu “riyakârlardan” biri askerlere hitaben “Ağa uğurlar olsun ve gazanız kutlu olsun” der. “Bolay kim evine oğlanınla bir baş göndereydin”. Bir diğer kafadar, “Ağa sen bunun sözüne bakma ve kendini tehlikeye atma” diye atılır. “Bu cenk yerinde baş çok olacaktır. Bir baş satın alup, ehline geçüp bir baş ile var”. Bu söz, düşmandan alınan başların satılığa çıkarılabildiğini ve “kahramanlığın” bir raddede satın alınabilir olduğunu düşündürür.
Baş vermeye mahsus saç stili Falnâme, TSM. Alman Seyyah Salomon Schweigger’in 1578- 81 arasında İstanbul’a yaptığı seyahatini anlattığı, Türkçeye Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla çevrilen eserinde yazdığına göre; Türklerin hemen hepsi kafalarını kazıtmakta, tepede orta parmak kalınlığında bir tutam saç bırakmaktadır. Sebebini sorduğunda kendisine yapılan açıklama şöyledir: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman düşmanın eli, ekmek yediği ağzına girip kirletmesin, bunun yerine başını bir parça perçeminden tutup atsın.”
Ganimet, ödül ve tımar yükseltmeleri için delil olarak alınan kelleler: En sık görülen olgulardan biri de –tıpkı İskitler ve Hunlar gibi- savaşta alınan kellelerin ganimet paylaşımında ve tımar tevcihleri ile yükseltmelerinde bir delil olarak kullanılmasıydı. Gaziler, aldıkları kelle miktarı ile deftere kaydediliyordu. Bu uygulama, savaşçıları teşvik için bir zorunluluk olarak görülmüştü. Özellikle padişahın katılmadığı seferlerden dönen cengaverler, payitahta beraberlerinde binlerce düşman başı ile geliyor, bu başlar zaferin nişanesi olarak sultana sunulup gerekli tevcihler yapıldıktan sonra denize dökülüyordu. Bazen kelle yerine kulak veya şapka alındığı ve bunların denize döküldüğü de vâkiydi. Bir de “dil almak” vardı ki, bu “sorgulanmak üzere tutsak almak” demekti.
Osmanlı arşivlerinde konuyla ilgili en eski belgelerden biri 6 Nisan 1556 tarihli olup “Segir Kalesi altında pusu kurarak baş ve bir diri getiren Selim’e terakki [yükseltme] verilmesi” hakkındadır. 17 Eylül 1739 tarihli hesap defteri, Hotin’de yaralanan, dil ve kelle getirenlere “mutad-ı kadim [eski âdetler] üzere” verilen inam ve bahşişleri kaydeder. Belgrad Muhafızı Mustafa Paşa’dan başkente gönderilen 3 Mart 1807 tarihli arzda, “Askeri teşvik için kelle ve dil getirenlere elli kuruş verileceğinin ilan olunmasının Fethülislam’ın alınmasında güçlü bir vesile” olduğundan bahsedilir. 10 Ekim 1821 tarihli belge, “Askeri harbe teşvik için kelle getirenlere bahşiş verilmek muktezi [gerekli]” olduğundan söz eder. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarına ait başka belgelerden; dil ve kelle getiren askerlere hil’at giydirildiği, başlarına gümüş çelenk takıldığı, on bin zer-i mahbub (adedi 5 kuruş değerinde altın para) dağıtıldığı, bir askerin yevmiyesine 34 akçe zam yapıldığı ve bir nefer için 25 ila 600 kuruş arasında ödül verilebildiği anlaşılmaktadır.
Düşmanı hor görme Fâtih Sultan Mehmed, 1473’te Otlukbeli Savaşı’nda yenilgiye uğrattığı Uzun Hasan’ın bir şehzâdesini esir almış, diğerini ise savaşta öldürmüştü. Atının ayakları altına aşağılanırcasına atılan bu taçlı baş muhtemelen öldürülen şehzâdeye ait. Hünernâme, TSM.
Savaşta baş kesme uygulamalarına son verilmesi, 1828 Osmanlı-Rus Savaşı’na rastlar. İngiliz seyyah Charles Macfarlane (öl. 1858), Constantinople in 1828 adlı eserinde sürece dair tanıklığına yer vermiştir. Yazdıklarına göre Sultan II. Mahmud, eşiğine kesik kulak ve kelle gönderilmesinden rahatsızlık duyuyor, tutsakların diri olarak getirilmesini, aksini yapanların idam edileceğini buyuruyordu. Seyyah, bu kararın onu medeni Avrupa hükümdarları sınıfına soktuğu fikrindedir.
Yine de bir milletin kadim geleneklerinden bir fermanla vazgeçmesi beklenemezdi. Cevval askerler sadece böbürlenmek yahut sırf keyifleri için, başkentten bir talep olmamasına rağmen kulak veya baş kesmeye devam ettiler. Seyyahın İstanbul’da tanıştığı ihtiyar bir Türk çubukçu, Müslüman ülkesine saldıran gâvurların böylece korunmasını günah olarak yorumluyor, “Ne âlâ!” diyordu; “Artık fırsat buldukça pezevenklerin kellesini kesemeyeceğiz, Peygamber’in cevaz verdiği üzere onları köle yapamayacağız… İstanbul’a geldiklerinde Sultan onları sarayında ağırlayacak, kebap ve pilavla besleyecekmiş!” Gezginin aktardığına göre çubukçu ve arkadaşı yeni buyruk çıkalı beri savaşa gitmenin keyfi kalmadığından ve bu emri ilk fırsatta çiğneyeceklerinden dem vurmuşlar. Sultanın bu kararı sadece savaşlar için geçerli olsa da, genel anlamda bu tarihten itibaren baş veya kulak kesme vakalarında tedricî bir azalma olduğu düşünülebilir. Bu tür vakaların tüm dünyada nihaî olarak reddedilmesi için İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’ni (1948) beklemek gerekecekti.
Sadakat göstergesi olarak gönderilen kesik başlar: Padişah bir paşa ya da şehzadesinin emrinde bulunan, hoşlanmadığı bir kulunun kellesini isterse, bu, paşa yahut şehzade için büyük bir sadakat sınavı sayılırdı. Bitlis Hâkimi Şeref Han’ın (ö. 1604) Tevârîh’inde yazdığına göre, hissesi sultan tarafından başkasına devredilen Budak Bey taht çekişmeleri esnasında Şehzâde Bayezid’in tarafını tutmuş, ondan hoşlanmayan padişah, oğlundan bu adamın başını istemişti. Bayezid de babasının bu isteğini yerine getirerek sadakatini ıspatladı. Kapıkulları da zaman zaman sultandan vezir kelleleri ister, benzer bir imtihana hükümdarın kendisini tâbi tutardı.
Kelle piramitleri Savaşlarda alınan galibiyetin bir nişanesi olarak, geride kalan düşmanların yüreğine korku salmak için düşman kelleleri küçük tepecikler halinde bir araya getiriliyordu. Ön planda 1389’daki I. Kosova Savaşı sonrasında I. Murad’ı hançerleyen Miloş Obiliç’in linç edilmesi tasvir edilmekte. Hünernâme, TSM. Ahmet Yaşar Ocak’ın aktardığı Balkan Hristiyan folkloruna ait bir efsaneye göre, padişahı öldürdükten sonra başı vurulan Miloş eğilip başını yerden aldı ve bugün mezarının bulunduğu Salabanya’ya kadar uçarak geldi.
Tehdit olarak gönderilen başlar: Mühim bir düşmanın başını ele geçiren hükümdar, onu hasmının müttefiki olan bir başka düşmanına gönderirse, bu bir tehdit olarak anlaşılırdı. Mesela Yavuz Sultan Selim, Memlûklerle arasında sürekli bir çekişme konusu hâline gelen, aynı zamanda anne tarafından dedesi olan Dulkadıroğlu Beyliği Hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey’i 1515’te yenilgiye uğrattı. Savaş meydanında öldürülen dedesinin kesik başını Memlûk Sultanı Kansu Gavri’ye gönderdi. 1510’da Şah İsmail benzer bir biçimde, Merv yakınlarındaki bir savaşta mağlup ettiği Sünnî Özbek Hanı Şeybek’in başını yüzdürüp, derisini samanla doldurtmuş ve bir meydan okuma/ tehdit nişanesi olarak II. Bayezid’e göndermişti. Safevi çağı tarihçilerinden Hasan Rumlu’nun (öl. 1577) Ahsenü’t-Tevârîh’te yazdığına göre; Şeybek Han’ın kafatası –İskitlerin yaptığına benzer biçimde- altınla kaplandı ve şahın meclisinde şarap kadehi oldu.
Asayişi temin için, yüz kızartıcı yahut politik suçlara yönelik baş keserek yapılan infazlar: Hanedan üyeleri hariç, herhangi bir statü farkı gözetmeksizin yaygın bir biçimde, esnek kurallar çerçevesinde uygulanırdı. Buna “siyaset” de denir. Ricalden bazıları için boğma şeklinde gerçekleşen idamlardan sonra bile başların kesilip padişaha sunulması sözkonusuydu. Bu “mühim” başlar, Roma uygulamalarını andırır biçimde, 18. yüzyıl itibarıyla sarayın birinci avlusunda bulunan ibret taşında veya önemli bir meydanda, yükselebilecek muhtemel itirazlara cevap niteliği taşıyan bir yafta beraberinde, üç gün gibi bir süre boyunca sergilenirdi. Teşhir edilecek baş, kıl torbalar içinde balda bekletilir yahut tuzlanırdı.
Kafa derisinin saç ve sakallarla birlikte yüzülüp içinin pamuk ya da samanla doldurulduğu da vakiydi. Mühim başlar gümüş bir tepsi içinde, daha önemsizleri bir tahta üzerinde teşhir edilirdi.
Baş kesme cezasına çarptırılacak olan mahkum önce iç donuna kadar soyulur, kesme işlemi pala veya kılıçla yapılırdı. Müslüman suçlular öldürüldükten sonra sırtüstü yatırılır, başları koltukları altına konur; gayrimüslim hükümlülerse yüzükoyun yatırılıp kafaları gerilerine bırakılırdı. Başları vurulan bedenler –eğer aileleri cenazeyi satın almazsa- çoğu kez denize atılırdı. Ekseriyetle kapıcılar kethüdasının başını çektiği cellatlar, işlerini bir çırpıda bitirebilmek için havaya attıkları meyveleri tek hamlede kesmeye çalışarak talim ederlerdi. Sarayın ilk avlusu içinde yer alan cellat çeşmesi, adını kanlı kılıçlarını burada yıkayan infazcılardan almıştı.
Tepedelenli’nin kellesi
II. Mahmud’un huzurunda Osmanlılara karşı bir bağımsızlık isyanı başlatan Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, 1822’de Hurşid Paşa’nın girişimleri neticesinde öldürüldü. Kesilen başı İstanbul’a gönderildi. Peter Johann Nepomuk, 1860, New York Halk Ktp.
Paul-Henri Stahl’ın tarihte baş kesme uygulamalarına dair Histoire de la décapitation başlıklı araştırmasına göre Osmanlılar, bir infaz yöntemi olarak kafa kesmeyi İranlılar ve Moğollardan almış olmalıdır. Yine ona göre bu uygulamayı kabul eden Avrupalılar, olsa olsa Osmanlılara karşı bir kısas olarak veya onları taklitle bu uygulamaları benimsemiştir.
Politik suçlar veya hükümdara itaatsizlik, kaçınılmaz olarak başın gövdeden ayrılmasıyla sonuçlanıyordu. Osmanlıların dehşetengiz düşmanı Eflak Prensi III. Vlad (Kazıklı Voyvoda), Fatih’e olan bağlılığını reddedip aslında bir vampir olduğu söylentilerine yol açacak kadar kanlı uygulamalara girişmişti. Osmanlı akıncıları uzun uğraşlar sonucunda onu bir baskınla yakalamayı başardılar. Kesilen başı 1476’da Fatih’in huzuruna gönderildi.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
Sadrazamlar arasında politik bir suç nedeniyle başı gövdesinden ayrılmış en meşhur isim belki de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır. Osmanlı ordusunun hedefi Yanık ve Komoron kaleleri iken paşa, Padişah IV. Mehmed’in de rızasını almadan 1683’te Viyana’yı kuşattı. Yaşanan ağır bozgun sadrazamın sonu oldu. Bir süre daha geri çekilmelerin yönetilebilmesi için hayatta bırakılan Merzifonlu, Belgrad’da gelen idam hükmünü sükunetle karşılamış, abdest alıp namaz kılmış ve başını ipe tevekkülle uzatmıştı. Boğularak infaz edildikten sonra yüzülen kafa derisi doldurulup İstanbul’a gönderildi. Vücudu Bel- grad’da, kafa derisi padişahın görmesinin ardından Edirne’de gömüldü. Asıl mezarda kaldığı düşünülen kafatası 1688’de Belgrad’ın ele geçirilmesi sonrasında Cizvit keşişleri tarafından çalındı ve Viyana silah deposuna kondu. Bir süre Viyana Şehir Müzesi’nde teşhir edildikten sonra etik tartışmalar neticesinde depoya kaldırıldı. Bu dönemde çalınan Türk kafatasları, Haçlı zaferinin hatırası olarak pazarlanmış, tılsım olarak kullanılmış, kale temellerine karılmış ve “Türkenpopanz” denilen Türk kemik koleksiyonları ortaya çıkmıştı.
Aynı akıbete maruz kalan ilginç isimlerden biri de Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’ydı (1822). Kesilen başının İstanbul’a gönderilmesi padişahı hoşnut etti. Bir süre ayrıntılı bir yafta metni beraberinde teşhir edilen kesik baş, Tepedelenli’nin eski dostları tarafından satın alınıp Silivrikapı dışındaki mezarlığa gömüldü. Mezar taşına şöyle yazdılar: “Burada Tepedelenli Ali Paşa’nın başı yatıyor. Yanya valisiydi, elli yıldan fazla Arnavutluk’un bağımsızlığı için çalıştı”.
Osmanlılar bu yaftaları sergileme süresi bittiğinde başla birlikte imha ediyor, dolayısıyla bunlar arşivlerde saklanmıyordu. Ancak Ali Paşa’nın yaftasını İngiltere Elçiliği Kilisesi rahibi Robert Walsh bir yeniçeri vasıtasıyla satın aldı ve 1828’de Voyage en Turquie et à Constantinople isimli eserinde tıpkıbasım olarak yayımladı. Yafta metnine göre Ali Paşa, sarayın bütün uyarılarına rağmen bütün insani ve dinî kanunların aleyhine olarak ihanet edip ölümü hak etmişti.
Kurallar ve kuralsızlıklar
Baş kesme cezaları her zaman belirli bir kurala bağlı olarak uygulanmıyordu. 1517’de Yavuz Sultan Selim, Mısır’ın idaresiyle ilgili bir tartışma sonucunda sözlerine sinirlendiği Veziriazam Yunus Paşa’nın boynunu bir anlık emriyle vurdurmuştu. Gelibolulu Mustafa Âli’nin (öl. 1600) Künhü’l-Ahbâr’daki dördüncü rükünde anlattığı bir vaka, bu olgunun en kesif örnekleri arasında anılmaya değer: Rivayete göre 24 Şubat 1528 gecesi Sultan Selim Camii yakınında bir Müslüman’ın evi basılmış, tekmil ev halkı katledilmişti. Ne kadar araştırılıp soruşturulsa da suçlulara dair bir ize rastlanamadı. Daha sonra “Padişahın gazabı parlak ateş şeklinde kıvılcımlar saçar” denerek, İstanbul’da odun yarma işinde çalışan, suç işleme potansiyeli taşıdığı düşünülen çoğu Arnavut asıllı 800’den ziyade insan, çarşı-pazarda ve işlek yollarda boyunları vurulmak suretiyle katledildi; ululara ve küçüklere dehşet salındı. İyi hâli görülüp salıverilenlerse şehri terk etti, bir süre İstanbul’da böyle suçlar işlenmedi. Gelibolulu’ya göre bu adamların “bi-hasebi’ş-şer [şer’an] katillerin icâb ider hâl yoğidi, ammâ nizâm-ı hâl-i âlem ve intizâm-ı ahvâl-i benî âdem içün” katledildiler. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu (Tanzimat Fermanı) ile ilk kez “hiç kimse için yargılanmadan ölüm cezası verilemeyeceği” karara bağlanacaktı.
Macar komutanının kellesi vuruluyor Osmanlılara verdiği ahdi ve Segedin Antlaşması’nı bozan Macar Kralı’nın kesik başı Bursa’da bir bayram havasında teşhir edilmişti. Bu minyatürde ise yeniçerilerin bu sahneden etkilendikleri görülüyor. Ya da en azından tasviri yapan nakkaş için baş kesme hadisesi dehşet verici bir şeydi ve bu görüntüyü böyle hayal etti. Hünernâme, TSM.
Osmanlılar ve baş vermek
Osmanlılar, hasımlarının başlarını koparmakta azimli oldukları kadar, kendi başlarını da kutsal saydıkları değerler uğruna feda etmede oldukça cömert görünürler. Hıristiyan öğretisindeki Hz. Yahya’nın başının kesilmesi anlatısı, bu peygambere de iman eden Müslümanlar tarafından saygı görmüş olmalıdır. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit olup başının kesilmesi de bu olayla benzeştirilir. Belki de bunların ve bazı tarih öncesi kültlerin etkisiyle, Anadolu’ya yapılan ilk İslâm akınları sırasında kesik baş destan ve efsaneleri Müslümanlar arasında anlatılmaya başlanmış, bunlar daha sonra Anadolu ve Balkanlar’daki Müslüman Türkler arasında da revaç bulmuştur. Konuşan kafalar, başı koptuğu halde kellesini koltuğuna alıp savaşmaya devam eden savaşçı bedenleri… Bütün bunlar Ahmet Yaşar Ocak’ın Türk Folklorunda Kesik Baş başlıklı monografisinde belirttiğine göre, önce Anadolu Hıristiyan folklorundan Türkler’e ve 14-15. yüzyıllarda da geliştirilmiş biçimde tekrar Hıristiyanlara geçmiştir.
Osmanlı tarih yazarı İbrahim Peçevî’nin (öl. 1649) Târîh’inde Macaristan’daki Grijgal Kalesi kadısının ağzından “Gazilerin kerametleri” başlığıyla aktardığı destana göre, Osmanlı kalesi düşman kuvvetleri tarafından çevrilmiştir. Bir huruç harekâtı düzenleyerek düşmanı şaşırtmak isteyen Osmanlı müdafileri arasında Deli Mehmed namında bir cengâver vardır. Bu savaşçının başı bir düşman süvarisinin darbesiyle kopar; atlı başı alıp götürmek üzereyken Mehmed’in arkadaşı Deli Hüsrev seslenir: “Deli Hüsrev görüb haykırdı didi/ Ne yatarsın başın aldı gitdi/ Revâdır cânı virdin kıyma başa/ Aceb hal oldu vü özge temâşâ/ İşit bu hikmeti, bu sırrı vü râzı/ Kesük başlu şehîd olan ol gâzî/ Hemân fevri yerinden durdı geldi/ Eliyle ol lâ’îni urdu çaldı…” Peçevî’nin rivayetine bakılırsa isimsiz kadı, bu gördüklerinin gerçek olduğunu yeminlerle kaydediyor.
Kelle getirene verilen ihsanın belgesi
Kavşan’dan (Cauşeni) Boğdan vilayetine hareket eden Kırım hanına karavula gidip düşmandan dil ve kelle gatirenlere ihsan olunmak üzere ordu hazinesinden on bin aded zer-i mahbub irsali. 25 Nisan 1770 (BOA. AE.SMST. III/13-814).
17. yüzyıl saz şairi Kayıkçı Kul Mustafa’nın nazma getirdiği destanda da Genç Osman adlı bir genç IV. Murad’ın Bağdat seferi için gönüllüler arasına girmek ister. Önce reddedilir, sonra muradına erdiğinde şehir surları önünde kahramanca çarpışır ve düşman kılıcıyla başı uçurulduğu hâlde savaşmaya devam eder: “Bağdad’ın kapısın Genç Osman açdı/ Gören kâfirlerin tedbiri şaşdı/ Kelle koltuğunda üç gün savaşdı/ Şehidlere serdar oldu Genç Osman”.
Alman Seyyah Salomon Schweigger’in 1578-81 arasında İstanbul’a yaptığı seyahatini anlattığı, Türkçeye Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla çevrilen eserinde yazdığına göre; Türklerin hemen hepsi kafalarını kazıtmakta, tepede orta parmak kalınlığında bir tutam saç bırakmaktadır. Sebebini sorduğunda kendisine yapılan açıklama şöyledir: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman düşmanın eli, ekmek yediği ağızlarına girip murdar etmeye, bunun yerine bir parça perçeminden tutup ata”. Bahsedilen saç stilinin Osmanlı minyatürlerinde börksüz-sarıksız resmedilmiş bazı figürler arasında da oldukça yaygın olduğu görülür. Bu saç stili bile tek “başına”, Türklerin başlarını her an padişahları ve dinleri uğruna feda etmeye hazır olduklarının bir ilanı gibidir.
Bugün için ne kadar dehşet verici olsa da, tarihte başın gövdeden ayrılması hadiseleri, hangi amaçla yapılıyor olursa olsun, gündelik bir durum sayılırdı. Şiddetin sıradanlığı elbette korku ve dehşeti tamamen ortadan kaldırmıyor, tam aksine halka açık infaz ve teşhirler bizatihi bu korkuyu kışkırtmaya yönelik olup “ibret-i âlem” için yapılıyordu. Yine de bir şekilde, savaş arabaları insan kafalarıyla dolu halde ülkelerine dönerken, muhtemeldir ki, şehir takları altında sevinç tezahüratlarıyla karşılanıyordu.
Sancak dikmek, baş kesmek
Sigetvar’ın alınması sırasında bir baş kesme sahnesinden detay. Feridun Ahmed, Nüzhetü’l-Ahbâr, TSM. Bir müdafinin en son görmek isteyeceği şey, savunduğu surlara düşman sancaklarının dikilmesiydi, ama daha da kötü ve yıpratıcı olanı orada silah arkadaşlarının kesik başlarını görmekti.
GELİBOLULU ÂLİ’NİN KALEMİNDEN
Çoğu Arnavut 800’den fazla kelle
“24 Şubat 1528 gecesi İstanbul merkezinde Sultan Selim Han Camii yakınında gece ile bir Müslüman’ın evi basıldı. Ev halkının evladı ve hizmetkârları topluca katledildi. Bu meselenin halli mümkün olmadı. Her ne kadar dikkat sarf edildi, akıl ve kalple düşünüldü ise de bu konuda bir ipucu bulunamadı. İşin sonunda padişahın gazabı parlak ateş şeklinde kıvılcımlar saçtı. Korunmuş İstanbul şehrinde, odun yarmak bahanesiyle sokaklarda dolaşıp duran işsiz güçsüz, hain ve müfsit kötü işlilerin -ki çoğu Arnavut adındaki inatçı kavme mensuptu- hıyanet ve hilelerinin o tür kötülükler göstermesi mümkündü. Kapılara tembih olunup, mahalleler teftiş edilip araştırıldı. 800’den fazla adamın çarşılarda ve insanların kullandığı yollarda boyunları vuruldu. Ululara ve küçüklere dehşet salınıp hıyanet erbabından geriye kalanlardan doğruluk eseri gösterenler uğursuz yollarından tövbe ettiler ve nicesi kalmayı kaçmaya değişip Yüce Payitaht’tan el ayak çekip gittiler. Ondan sonra o türde bir hâl ortaya çıkmadı. Yaramaz ve serseri takımından bir zaman daha kötülük, fenalık ve ahlaksızlık görülmedi. Her ne kadar şeriat dolayısıyla katillerini icap eden bir hâl yok idiyse de âlemin nizamı ve âdemoğlunun intizamı için [yapıldı]. Denilir ki o gibilerin nüfusu İstanbul sakinlerininkinden fazlaydı” (Sadeleştirilmiştir).
Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, IV. Rükn, TTK Ktp., nr. Y/546, s. 288b.
EVLİYA ÇELEBİ’NİN KALEMİNDEN
Hacet giderirken saldıran düşmanın sonu
“Bu hakirin bir macerasıdır ki, her ne kadar edep dışı ise de mazur buyrulup af eteği ile örtülüversin. Bu cenkten (Seykel) sonra hacetimi gidermek için etrafta insan yok diye bir gizli köşede şalvarın ucuna yol buldurup etek toplayıp tek başıma edebde ihtiyacımı giderirken üst tarafımdan ağaçlık içinden bir çatırtı-patırtı koptu.
‘Âyâ bu da ne ola?’ derken hemen başım ucundaki bir alçacık kayadan bir kâfir kendini can havliyle üstüme atıp hakir larkıdak necasetimin üstüne otura vardım. Atım dahi ürküp elimden alarka durdu.
Bu kere aklım başımdan gidip küffâr ile alt üste gelip çakşır don ve uçkur ayak bağı gibi ayağıma dolaşıp üstüm başım bok olup boklu şehit olayazdım.
Allah’a hamd olsun aklım başıma gelip kefere ile Güreşçi Mahmud Pir Veli gibi güreşirken mertlerin himmeti, kefere elime gele düştü.
Hemen hakir dal-hançer olup keferenin bir hançer boynuna ve göğsü üzeri memesine birkaç kere hançer vurup keferenin kellesini keserken üstüm pislik ile boyanmış iken bu kere kızıl kana bulandım.
İster istemez kendimi bokluca gazi görüp güldüm ve üstümün başımın necasetini hançerimle sildim ve sonra uçkurumu bağladım.
Onu gördüm ki başımın ucunda kaya üstünden bir yayan yiğit soluyarak, ‘Benim biraderim, o kestiğin kâfiri biz dağlarda kovalarken can havliyle kendini atıp kellesini sen kestin, ama kellesi benimdir’ deyince hakirin dahi uçkurum elimde iken,
‘Ala şu kelleyi’ deyip bizimle doğmuş küçük biraderimi gösterdiğimde,
‘Bre edepsiz âdem’ diye herif kelleden ümidi kesip gidince hemen küffarın o necasetli gümüş düğmeli dolamasını ve çakşırını çıkarırken kemerinde yüz beş Ungurus altını ve bir yüzük ve kırk talar kuruş bulundu.
Bu elbiseleri heybeme koyup, derhâl Hamîs nam atıma binip, kelleyi İsmail Paşa önüne bırakıp, ‘Daima din düşmanlarının devletsiz kelleleri böyle yuvarlansın’ deyip, el öpüp huzurunda durdum.
Yanımda duran halk necaset kokusundan kaçtılar.
İsmail Paşa ‘Evliya’m ne acep bok kokarsın!’ deyince,
‘Hiç sorma sultanım başıma gelen ahvâli’ diye başıma gelen macerayı bir bir anlattım.
Cümle ağalar o fetih kutlamasında hakire güle güle bî-hoş oldular.
İsmail Paşa dahi çok hoşlanıp hakire elli altın ve başıma bir gümüş çelenk ihsan eyleyip şenlik içinde şenlik yaşadım.
Bu mahalde İsmail Paşa otağı önüne Seykel kâfirinden iki bin yedi yüz kelle ve bin kırk esir gelip tüm esirleri sahiplerine ihsan edip her bir gaziye derecelerine göre bağışlarda bulundu.
Ardından fethedilen taburda yollar açılıp tüm gazilerle Seykel diyarına yollandı”.
İsrail Devleti’ne başkent yapılmak istenmesiyle gündeme gelen Kudüs’ün Yahudiler için gerçek anlamı, buradaki Süleyman Mabedi’dir. Yahudi halkının sembolü, egemenliğinin işareti olan mabedin yapım hikayesi, günümüzdeki aktüel-siyasi gelişmeleri anlamak bakımından da önemli.
Dinsel açıdan Yahudiliğin kıblesi olan, ancak 2600 yıldır bir taşı bile ortada olmayan Süleyman Mabedi’ni ihya etmek, yüzyıllardır Yahudilerin en büyük rüyasıdır. İsrail Devleti’ne başkent yapılmak istenmesi ile gündeme gelen Kudüs’ün Yahudiler için gerçek önemi, mabedin Yahudi halkının sembolü ve egemenliğinin işareti olmasıdır.
Roma döneminde inşa edilmiş Herod Mabedi’nin, yani ikinci tapınağın ayakta kalan tek hatırasının Ağlama Duvarı’na dönüştürülmüş olması, Yahudilerin aslında Süleyman Mabedi’ne duydukları derin özlemin bir ifadesidir. Tevrat’taki anlatımlar ile bazı antik kaynaklar dışında hakkında hiçbir arkeolojik bulgu ve delil bulunmayan Süleyman Mabedi’nin nasıl bir yapı olduğu ve neye benzediği soruları, ancak Kudüs’ün yakın coğrafyasındaki eski yerleşmelerin tapınakları değerlendirilerek yanıtlanabilir. Türkiye topraklarındaki Tell Tayinat yerleşmesinin tapınak ve sarayı, pekçok özelliği ile Süleyman Mabedi ve sarayı için anahtar bir merkez durumundadır.
Kudüs’ü (Yeruşalem) Kral (Peygamber) Davut döneminde (MÖ 1010-970) Kenani bir halk olan Yebusîlerden alan İbraniler (İsrailoğulları), çok büyük olasılıkla tapınak yapmayı bilmiyorlardı (Bir görüşe göre Samaria’da olduğu düşünülen ancak kesin yeri bilinmeyen Shilon’da İsrail geleneğinde bir tapınak vardı. Ancak bu görüş henüz arkeolojik olarak kanıtlanmamıştır). İsrailoğulları Musa döneminden taşınan gelenekle tapınımlarını seyyar ibadet çadırında yapıyorlardı. Kutsal Ahit Sandığı da bu çadırda bulunuyordu. Yani gezgin tapınak geleneğine sahiptiler.
Kutsal şehir Binlerce yıldır kutsal özelliğini koruyan ve bir zamanlar Süleyman Mabedi ile sarayının bulunduğu düşünülen Tapınak Tepesi’nde yer alan Kubbet üs-Sahra ile El Aksa Camii’nin Zeytin Dağı’ndan muhteşem manzarası (Fotoğraf: Şevket Dönmez).
Anıtsal tapınak fikri, Davud’un Kudüs’ü almasıyla kendini göstermiştir. İbrani tanrısı Yahve’nin Davud’a izin vermemesi üzerine, tapınağı oğlu Kral Süleyman yedi yıllık bir süreçte (MÖ 967-961) inşa ettirmiştir. İslâm inancına göre peygamber olan Süleyman, mabedi Moriya Dağı’nda, Yebusîlere ait bir harman yeri üzerinde inşa etmeye karar vermiştir. Harman yerleri antik çağlarda bereketle ilgili kutsal alanlardı. Sözkonusu harman yerinde ya da çok yakınında bir Yebusî mabedi bulunma olasılığı çok güçlüdür. Bu da Süleyman’ın mabedi aslında bir pagan tapınağı üzerine inşa ettirmiş olabileceğine işaret etmektedir. Başka bir deyişle mabedin yerinin rastgele seçilmediği, geleneksel kutsallığa sahip bir yere yapıldığı anlaşılmaktadır. Buna ilave olarak Süleyman’ın mabede başrahip olarak Yebusî Zadok’u ataması, yerel mabed geleneğinin yeni tapınaktaki etkilerini daha da açık bir biçimde görmemize yardımcı olmaktadır. Ayrıca günümüzde Kubbet-üs-Sahra’nın merkezinde yer alan, geçmişte ise Süleyman Mabedi’ne yakın bir konumda olduğu düşünülen Kutsal Kaya’nın (Kaya Sunağı) üzerinde gözlenebilen bazı kanal izleri, belki de Yebusî Dönemi’nde burada kurban faaliyetlerinin yapılmış olmasıyla ilgilidir.
Süleyman’ın mabed inşası için Fenike’nin önemli kenti Tyr’in (Sur) kralı Hiram’dan mimar, usta ve malzeme talep etmiş olduğu bilinmektedir. Bu bilgi bizi Süleyman Mabedi’ndeki olası Fenike ve Kuzey Suriye tapınak geleneğinin varlığına götürmektedir. Yebusi geleneklerine ek olarak MÖ 2. binyılın Kenan ülkesinin, yani Demir Çağı Fenike’sinin Kudüs’teki ilk İbrani tapınağını şekillendirmiş olduğu düşünülebilir.
Tapınağın planı Süleyman Mabedi, Kutsal Kaya (Kaya Sunağı) ile sarayın Tapınak Tepesi’ndeki Olası Vaziyet Planı (Çizim: Fidane Abazoğlu).
Süleyman’ın, mabedin hemen güneyinde büyük bir sarayı bulunmaktaydı. Fenike ve Kuzey Suriye’deki önemli Demir Çağı kentleri içinde tapınak ve sarayın birlikte açığa çıkarıldığı en önemli yerleşme Türkiye topraklarındaki Tell Tayinat’tır. Antakya-Reyhanlı yolu üzerindeki Tell Tayinat, antik Patina ülkesinin başkenti Kunulua ile eşitlenmektedir. Burada girişi geniş revaklı olan Bit – Hilani tarzında anıtsal bir saray ile bunun hemen güneyinde üç bölümlü olarak inşa edilmiş bir tapınak yer almaktadır. İlginç bir biçimde Tevrat’ta ayrıntıları ile anlatılan Süleyman Mabedi’ne plan şeması olarak çok benzeyen Tell Tayinat Tapınağı, giriş portikosu, büyük ana odası ve en gerideki kutsal odası ile Kudüs Mabedi için uygun bir model gibi görünmektedir. Hemen kuzeyindeki girişinde avlu bulunan saray da Süleyman’ın külliyesini tamamlayan çok önemli bir öge durumundadır.
Tapınağın modeli olabilir Türkiye sınırlar içinde, Hatay’da bulunan Tell Tayinat Tapınağı, Süleyman Mabedi’ne model olarak düşünülmekte.
Tevrat, Süleyman Mabedi’nin tepenin tam olarak hangi kesimini kapladığını belirtmemiştir. Fakat pek çok araştırmacı yapının, tepenin en üst noktasında, Kutsal Kaya’nın batısında yer aldığını belirtir. Bu görüş Josephus tarafından da kabul edilmiş olup çok büyük olasılıkla doğrudur. Mabed, doğal olarak meleğin Davud’a gözüktüğü noktada inşa edilmiş olmalıdır, Eski Ahit’te meleklerin genelde kayalar üzerinde belirdikleri gözönünde bulundurulursa, Davud’a görünme mucizesinin Kutsal Kaya’da gerçekleşmiş olduğu düşünülebilir. Ezekiel’den Süleyman Tapınağı’nda rahip olarak kimin hizmet ettiğini, tapınağın doğuya yönelimli olduğunu, sunağın batısında yer aldığını ve tapınak ile sunak arasında 25 kişinin sığabileceği kadar bir alan bulunduğunu öğreniyoruz. Tapınak doğu-batı yönelimli dikdörtgen bir binaydı. Taş ve sedir ağaçları ile inşa edilmişti. Arka kısmında kutsalların kutsalı olarak adlandırılan ve Ahit Sandığı’nın yerleştirildiği kısım bulunurdu. Yapı sedir ve altın ile zengin bir şekilde dekore edilmişti.
Kutsalların Kutsalı Tell Tayinat Tapınağı model olarak hazırlanmış olan Süleyman Mabedi’nin yeniden Kurma Denemesi ile Kutsal Ahit Sandığı’nın Korunduğu Kutsalların Kutsalı Mekan (Çizim: Nurcan Koç).
Tapınağın avlusunun hemen güneyinde, sadece bir duvar ile ayrılacak şekilde, içinde Süleyman’ın kendisinin ve firavunun kızının sarayının yer aldığı bir orta avlu bulunurdu. Tapınaktan daha büyük olan saraylarının inşaı 13 yıl sürmüştü. Bu saraylar tepenin tapınağa göre biraz daha aşağısında kalıyordu ve Süleyman’ın tapınağa doğrudan ulaşmasını sağlayan özel bir “çıkış” bulummaktaydı.
Süleyman kendisine özel, tapınağa ulaşmasını sağlayan bir “çıkış”a sahipti. Saray mabede o kadar yakındı ki sunağı çevreleyen avluda bağırıldığında saraylardan duyulabilirdi. Saray, mabed gibi kesme taşlar ve sedirle inşa edilmişti. Süleyman sarayının inşaında da Fenikeli mimar ve ustalardan yararlanmıştı. Bu sebepten, yapılar Filistin’de bulunan diğer yapılardan daha görkemliydi.
Ağlama Duvarı önünde Trump İkinci Tapınak da denilen Herod Mabedi kalıntısı Ağlama Duvarı önünde dua eden ABD Başkanı Donald Trump.
Hem mabed hem de sarayın görkemi ünlü Lübnan sedirinden gelmekteydi. Fenike mimarisi ile gemiciliğin temel malzemesi olan sedir, dayanıklılığı ve büyük boyutları ile eski Önasya’da çok rağbet gören bir mimari hammaddeydi. Ünlü Assur kralı II. Sargon’un (MÖ 721-705), Musul yakınlarında inşa ettirdiği Dur-Şarrukin kenti için ihtiyacı olan Lübnan sedirlerini nasıl naklettiğini anlatan taş bir kabartma, muhteşem sarayında açığa çıkarılmıştır. Sözkonusu kabartmada sedir tomruklarının dağlardan denize indirilişi ve teknelere kancalarla bağlanmış kerestelerin suda taşınması anlatılmaktadır. Süleyman Mabedi ve Sarayı için gerekli olan binlerce sedir tomruğu, benzer yöntemlerle Akdeniz’den kıyıya indirilmiş ve Kudüs’e en yakın nokta olan Yafa’da karaya çıkarılmış olmalıdır. Buradan da karayoluyla Kudüs’e nakledilen Lübnan sedirleri mabed ve sarayın inşasında kullanılmıştır.
Süleyman Mabedi yaklaşık dört yüzyıl ciddi bir değişikliğe uğramadan varlığını sürdürdü. MÖ 587 yılında Babil Kralı Nabukadnezzar tarafından yağmalanıp tahrip edildi. Süleyman Mabedi’nin yerini alacak ikinci tapınak MÖ 520-516 yıllarında Pers (Akhaimenid) Kralı I. Darius’un yardımlarıyla tamamlanmıştır. Ancak bu faaliyet Babil sürgününden dönen Yahudiler’in Süleyman Mabedi’ni inşa ve içerik bakımından taklidi ile sonuçlanmış olmalıdır. Yani İbrani tapınak geleneğine önemli bir katkı yapmamıştır. Bu nedenle kafa karışıklığına sebep olacak biçimde bazen üçüncü mabed olarak anılan Herod (Hirodes) Mabedi (MÖ 19-MS 63), yeni yapılaşmasıyla gerçekte ikinci mabed olmalıdır.
Yebusilerden Müslümanlara uzanan kutsiyet Yebusiler döneminden beri kutsal olan, Davud Peygambere meleklerin göründüğü, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Miraç’a yükseldiği Kutsal Kaya (Fotoğraf. Şevket Dönmez).
Rusya, 1917’nin Şubat ve Ekim aylarındaki devrimlerden sonra Doğu cephesindeki harekatı durdurdu. Kafkasya cephesinde savaşın başlangıcından değil, 1878’den beri kaybedilen toprakları geri almak isteyen Osmanlı ordusunun ileri harekatı ise 12 Şubat 1918’de başlayacaktı. Bölge, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla Batum hariç Türkiye’nin olacaktı.
Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’yle birlikte Doğu Anadolu’daki Osmanlı-Rus cephesine tam bir sessizlik hakim olmuştu. İki taraf da savaşa hazır bekliyor, ama tek bir kurşun bile sıkmıyorlardı. Yaz aylarında Rus ordusunun emir-komuta zincirinin iyiden iyiye kırılmış olduğu ortaya çıktı. Hatta birçok Rus askerinin silahsız olarak Türk siperlerine doğru gelip, ekmek ve tuz vererek barışı kendi başlarına sağlamaya çalıştıkları görüldü.
Ancak Bolşevik Devrimi’nden sonra işler karmaşıklaştı. Rus ordusunun çok büyük bir bölümünde Bolşevik sempatizanları hakimdi, zira Bolşevik hükümetinin ilk yaptığı işlerden biri, savaşı sonlandıracağını açıklamak olmuştu ancak bölge, Bolşevik hükümetini tanımayan; Azerî, Ermeni ve Gürcülerden oluşan Kafkasötesi Komiserliği’nin denetimindeydi. Nitekim bu komiserlik, İttifak Devletleri’yle Rusya arasında hemen 15 Aralık 1918’de Brest-Litovsk’da imzalanan bırakışmayı da tanımamış, Osmanlı tarafındaki 3. Ordu Komutanı Vehip (Kaçı) Paşa ile 18 Aralık’ta ayrı bir bırakışma imzalamıştı. Bu yüzden, Brest-Litovsk’da ertesi hafta başlayan barış görüşmeleri, Doğu Anadolu-Kafkasya bölgesi hakkında herhangi bir etki yapmayacak gibi gözüküyordu.
Brest Litovsk Antlaşması’ndan (3 Mart 1918) bir sayfa.
O günlerde Türk tarafında ise ciddi ve gergin bir hava esiyordu. Zira barış bile imzalansa, eve dönülmeyecekti. Osmanlı Devleti için henüz savaş bitmemişti. Ama asıl önemlisi, bir ileri harekât söz konusuydu, çünkü Osmanlılar 1914’ten beri yitirilen toprakları hemen geri almak istiyordu. Bu isteğin Bolşeviklerle bir sorun yaratması sözkonusu olamazdı gerçi. Bolşeviklerin öne sürdükleri barış koşullarının belki de en önemlisi, 1914 sınırlarına geri dönülmesi, yani kimsenin kimseden toprak almamasıydı. Ne var ki Osmanlı Devleti, bununla yetinmek niyetinde değildi. Rusya’nın 1878’de almış olduğu toprakları da istiyordu. Osmanlı resmî yazışmalarında “Elviye-i Selâse”, yani “Üç Sancak” denilen Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nın da kurtarılması gerekiyordu. Bu istekler ise, Ruslarla olmasa da Gürcüler ve Ermenilerle savaş demekti.
Brest-Litovsk’da işler uzadıkça uzadı. Gerçi Bolşevikler savaşı bitirmeyi gerçekten istiyorlardı. Hatta ordularını da kısmen terhis ettiler. Ama Almanya’nın dayattığı barış koşullarını da reddediyorlardı. “Ne savaş, ne barış” deyimiyle özetlenen bu durum, Doğu Anadolu’daki Rus ordusunun tümüyle dağılması sonucunu doğurdu. Sabırları tükenen Rus askerleri cepheyi terkedip, ellerini kollarını sallayarak evlerinin yolunu tutmuştu. Kalan az sayıda subay ise, çarçabuk oluşturulan Gürcü ve Ermeni ordularında göreve başladılar.
Bu arada, Bolşevik hükümetini barış imzalamaya zorlama politikası güden Almanya, Ukrayna içlerine, Kırım’a ve Petrograd’a doğru ilerleme kararı aldı. Bu politikaya başından beri katılan Osmanlı Devleti de barışın imzalanmasını beklemeden üç sancağı ele geçirmeye karar vermişti. Fakat Alman politikasındaki çelişkiler bu harekâtı biraz geciktirdi. Zira Osmanlı isteklerini destekleyen bazı Alman yetkililer olmasına karşın Almanya, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’ya girmesine karşı çıkıyordu. Bunun da iki nedeni vardı: bir yanda Almanya, Kafkasya’nın yeraltı zenginliklerini kendisi için istiyor, diğer yanda ise Ermeniler ve Gürcüler, olası bir Osmanlı harekâtını engellemesi için Almanya’dan yardım talep ediyorlardı. Sonuçta Osmanlılar, bu sorunu bir oldubittiyle aşmaya karar verdiler ve 23 Ocak 1918’de alınan emir doğrultusunda Doğu Anadolu’daki ordulara ileri harekât için yeni bir düzen verildi.
İleri yürüyüş Kafkas harekatı başlangıcında ileri yürüyüşe geçmiş olan Osmanlı askerleri. Batum Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil eden Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey.
Kafkasya ve İran üzerine yürüyecek olan 3. Ordu-yı Hümâyûn, harekâtın başlangıcında Tirebolu-Kemah çizgisinde konuşlanmıştı. Kuzeyde bulunan II. Kafkas Kolordusu, Yakup Şevki (Subaşı) Paşa komutasında Bayburt-Erzurum üzerinden Gürcistan’a doğru yürüyecek, güneydeki I. Kafkas Kolordusu ise, Albay Kâzım Karabekir komutasında Erzincan ve Erzurum üzerinden Kars’a ve Ermenistan’a doğru ilerleyecekti. 3. Ordu’ya bu harekât için 2. Ordu’dan ayrılarak eklenen en güneydeki IV. Kolordu’nun da Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasında Malazgirt üzerinden Ermenistan-İran sınırına doğru ilerlemesi planlanmıştı.
Bazı eşkıyalık olaylarını ve Müslüman ahaliye yapılan saldırıları bahane eden Osmanlı ordusu, 12 Şubat 1918’de bırakışmayı bozarak ileri harekâta başladı. Ertesi gün Erzincan, 25 Şubat’ta Bayburt alındı. Erzurum’un alınması ise, Ermeni ordusunun inatçı savunması nedeniyle, 12 Mart’ı bulacaktı. Erzurum’dan sonra harekât üç koldan, üçü de 1914 sınırlarının dışında kalan Artvin, Oltu ve Sarıkamış yönlerinde sürdü. Osmanlı ordusu, Mart ayı sona ermeden 1914 sınırına varmıştı.
Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey
Askerî harekât sürerken oldukça yoğun bir diplomatik hareketlilik de yaşandı. Kafkas sötesi Komiserliği, Osmanlı ordusu Erzurum’a doğru ilerlerken, Trabzon’da yapılacak barış görüşmelerine davet edilmişti. O sıralarda Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan’dan oluşan Kafkasötesi Konfederasyonu kurulmuş, “Seim” olarak tanınan parlamentosu da 23 Şubat’ta açılmıştı. Söz konusu parlamentonun Trabzon’a gelen temsilcileri 1914 sınırlarını tanımaya yatkınlardı. Ancak görüşmeler başlamadan önce Brest-Litovsk’da imzalanan barış antlaşmasının (3 Mart) haberi alındı. Bu antlaşma Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nı Osmanlı Devleti’ne bırakıyordu. Osmanlı heyetinin başkanı Albay Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Kafkasötesi Konfederasyonu temsilcilerinden Brest-Litovsk’da varılan antlaşmaya uymalarını istedi. Azerîlerin buna bir itirazı yoktu. Ancak Ermeniler ve Gürcüler direndiler. Trabzon’daki görüşmeler böylece bir ay kadar sürüncemede kaldıktan sonra herhangi bir sonuç alınamadan bitti. Kafkasötesi delegeleri 14 Nisan’da Trabzon’dan ayrıldı. Aynı gün, Tiflis’teki hükümetleri Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ediyordu.
Bu savaş ilânı fiilî bir durumun hukukîleşmesinden başka bir şey değildi, zira neredeyse iki haftadır savaşılıyordu. Mart sonlarında 1914 sınırı üzerinde duran Osmanlı ordusu, Trabzon görüşmelerinden bir sonuç çıkmayacağının anlaşılması üzerine 3 Nisan’da sınırı geçmişti. II. Kafkas Kolordusu’na bağlı tümenler, görece zayıf olan Gürcü direnişini kırıp, bir yanda Ardahan’a, diğer yanda da Batum’a doğru hızla ilerlediler.
Devrimden önce Rus askerleri Doğu cephesinde Rus askerleri. Duruşlarından ve kılık kıyafetlerinden fotoğrafın devrimden öncesine ait olduğu
14 Nisan’da Batum alındı. Güney bölgesinde I. Kafkas Kolordusu’nun ilerleyişi ise hem yapılan bazı hatalar hem de Ermenilerin çetin savunmaları yüzünden, daha yavaş oldu. Her ne kadar Sarıkamış 5 Nisan’da alındıysa da, buradan birçok Ermeni askerinin Kars’ı savunmak üzere geri çekilmesine engel olunamamıştı. Bu durum ise Kars’a yapılacak saldırı için daha dikkatli hazırlanma ve daha büyük çapta bir kuvvet toplama gereksinimi doğurdu. Nihayet 19 Nisan’da başlayan taarruz 26 Nisan’da Kars’ın alınmasıyla sona erdi. Böylece Osmanlı ordusu, Nisan 1918 sonlarında Elviye-i Selâse’nin tamamını işgal etmiş oluyordu.
Karşılıklı yapılan nabız yoklamaları sonucunda, yeniden barış görüşmelerine oturuldu. Barış konferansı bu kez Osmanlı işgalindeki Batum’da 11 Mayıs’ta başladı ve beklendiği gibi gene uzun sürdü. Bunun bir nedeni, Adliye Nazır Vekili Halil (Menteşe) Bey başkanlığındaki Türk heyetinin, son çatışmalara neden olmaları dolayısıyla Gürcistan’dan daha fazla toprak istemesiydi. Osmanlı Devleti, hem bir tür savaş tazminatı olarak hem de yöre halkından bazı Müslümanların isteği doğrultusunda, 1829’daki Edirne Antlaşması’yla Rusya’ya terkedilmiş olan Ahıska ve Ahılkelek nahiyelerini de istiyordu. İkinci bir neden ise, Kars’ı kaybetmeyi içine sindiremeyen ve o sıralarda Almanya ile iyi ilişkiler geliştirmekte olan Ermenistan’ın, Brest-Litovsk Antlaşması’na uymak istememesiydi. Bu ikinci neden, askerî müdahalenin yeniden başlamasına neden oldu.
Osmanlı ordusu, 15 Mayıs’ta 1877 sınırını geçerek kuzeyde Gümrü ve Karakilis, güneyde ise Erivan yönünde taarruza başladı. Ermeni kuvvetleri bu sefer daha güçlü bir direniş gösterdiler. Kuzeyde Karakilis’te, güneyde ise Erivan’a giden demiryolu üzerindeki Serdarabat’ta başarılı da oldular. Ancak, sayıca üstün Osmanlı ordusunun inatla taarruza devam etmesi, Erivan’ın da Osmanlıların eline geçme olasılığı ve Ermenistan’da açlık başgöstermesi sonucunda, bırakışma istemek zorunda kaldılar. Osmanlıların Karakilis üzerinden Tiflis’i de tehdit eder duruma gelmiş olmaları, bırakışmanın Gürcüler tarafından da istenmesinde rol oynadı. Aynı günlerde Kafkasötesi Konfederasyonu da dağılmış, bağımsız bir Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan kurulmuştu. Sonuç olarak bu ülkelerle Batum’da 4 Haziran tarihinde birer barış antlaşması yapıldı. Elviye-i Selâse için yapılan savaş sona ermiş, durum Güney-Doğu Kafkasya’da görece normale dönmüştü.
Osmanlı Devleti’nin Elviye-i Selâse’yi ilhakı için artık yapılması gereken tek şey, Brest-Litovsk Antlaşması’nda öngörülen plebisitti. Bütün Haziran ayı boyunca ve Temmuz’un başlarında bölge nüfusunun saptanması ve seçmen listelerinin hazırlanması için çalışıldı. Bütün bu çabalar, bölgede henüz idarî yapı oluşmadığı için, silâhlı kuvvetler tarafından yürütüldü. Zaten Elviye-i Selâse işgalin başlangıcından beri sıkıyönetim altındaydı. Ancak bu tespit çabası boyunca, sonra da plebist sırasında Brest-Litovsk Antlaşması’nın öngördüğü komşu ülke gözlemcilerinin bulunmasına izin verilmedi. Bu durum, hemen o günlerde ve sonrasında Ermenistan ve Gürcistan’ın itirazlarına ve plebisiti kabul etmediklerine ilişkin beyannameler yayınlamalarına neden oldu. Moskova’daki Bolşevik hükümeti de ne Batum Antlaşması’nı ne de plebisit sonucunu kabul edeceğini açıkladı.
Ermeni gönüllüler Rus ordusuna destek veren Ermeni gönüllüleri savaşın başından itibaren Osmanlı ordusunun gerilerini tehdit etmişti.
14 Temmuz 1918’de yapılan ve 19 yaşından büyük erkeklerin oy kullandığı plebisitte ise toplam 87.048 oyun 85.129’u Elviye-i Selâse’nin Osmanlı İmparatorluğu’na katılması yönünde çıktı. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Elviye-i Selâse’den bir “Batum Vilâyeti” oluşturdu, ama yeni vilâyetin başına vali yerine bir mutasarrıf atandı. Osmanlı Devleti’nin bu son Batum Mutasarrıfı, Darülfünûn reformu sonrasında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirilecek olan Cemil (Bilsel) Bey’dir.
Bilindiği gibi Elviye-i Selâse’nin Osmanlılığı çok sürmedi. Mondros Bırakışması sonrasında Osmanlı ordusunun bölgeyi boşaltıp 1878-1914 sınırına çekilmesi istendi. Buna itiraz eden ve bölgedeki ilk direniş örgütlenmesine destek veren 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, daha sonra İngilizlerce tutuklanıp Malta’ya götürülecekti. Yönetim de böylece Ermenistan’a ve Gürcistan’a devredilmiş oldu. Millî Mücadele’nin başlangıcında TBMM Hükümeti ile Bolşevik Rusya arasında oldukça yoğun pazarlıklara konu olan bölgeyi, Bolşevikler bırakmak istemiyorlardı. Moskova’nın hep tekrarladığı iddia, Brest-Litovsk’da imzalanan barışın tehdit altında, zorla yapıldığına ilişkindi. TBMM Hükümeti de, Kafkasötesi’nin er veya geç Bolşeviklerin eline geçeceğini öngördüğünden, ayrıca buna ihtiyacı da olduğundan, uzun bir süre Elviye-i Selâse’ye karşı herhangi bir harekâta girişmekten kaçındı. Üstelik Ankara, Bolşevik Rusya’nın da birçok nedenden ötürü Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu anlamıştı ve sorunun diplomasi yoluyla çözüleceğine inanıyordu. Nitekim öyle oldu.
Sonunda Moskova, Batum kendisinde kalmak şartıyla Ankara’ya olumlu yanıt verince, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Batum hariç bütün Elviye-i Selâse’yi Türkiye’ye katan harekâta girişti. Bu topraklar, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla kesin olarak Türkiye’nin olacaktı.
TÜRK-ERMENİ SAVAŞI (3-5 NISAN 1918):
Şevket Süreyya Aydemir’in kaleminden, Sarıkamış
Bir infilâk arasında ve buz tutmuş bir zemin üstünde atımın devrildiğini hatırlıyorum. Birkaç defa gözlerimi açtığımı, sonra gene kendimi kaybettiğimi de biliyorum. Son defa kendime geldiğim zaman gördüm ki, karların üzerinde yalnız yatıyordum. Bölük, sıhhiye kollarının beni kaldırmasına vakit kalmadan geri çekilmişti. Şimdi iki tarafın piyade ve makinalı tüfek kurşunları üzerimden aşıyordu. Ayağımı kımıldatamıyordum… Yaralanan ve şahlanan at, buz üzerinde kayıp devrilirken sol ayağım atın altında kalmış, kırılmıştı.
O sırada sadece şunu düşünebiliyordum: Birliğim tekrar ilerleyemez ve hatta biraz daha geri çekilirse, tabii düşman ilerleyecek ve ben düşman eline düşecektim. Esirlik bekleyemezdim. Çünkü bu yaptığımız savaşta esirlik diye bir kaide yoktu. Esirin kaderi her iki tarafta da feci bir ölümdü.
… Tabancamı yokladım. İçinde iki kurşun kalmıştı… Şimdi onu göğsümün üstünde sıkarken, artık esir edilemeyeceğimi biliyordum. İnsanın, icabında kendisini öldürebilmek imkânının ve hürriyetinin nasıl paha biçilmez bir saadet duygusu verebileceğini o gün orada, iki ateş ortasında ben de duydum.
Tarihçiler Abdurrahman Şeref ve Abdurrahman Ahmed Refik (Altınay), Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî’ye Dair başlıklı 16 sayfalık risalede A. Şeref, “Hal” olayını, A. Refik de eski padişahın ölümünü ve cenazesini yayımlamıştı. Yazarların tanıklığı, Beylerbeyi Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’ndaki tekfin ve techizden sonra büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesine gömülüşüne kadarki safahatı anlatmıştır.
36 Osmanlı padişahından 30 yıl ve daha fazla tahtta kalan yedisi Orhan Bey, Fatih, II. Bâyezid, Kanunî, IV. Mehmed, II. Mahmud, II. Abdülhamid’dir. Bunlardan, ömrü 75-81 yıl arasında gösterilen Orhan Bey ayrık tutulursa en uzun yaşayan (76 yıl) II. Abdülhamid (1842-1918); 70’i gören diğerleri de Orhan, Kanunî, V. Mehmed Reşad’dır.
Cenaze alayı Abdülhamid’in Topkapı Sarayı’nda orta kapı ile Bab-ı Humayun arasında oluşturulan cenaze alayı. Önde sağda musahip (harem) ağaları seçiliyor. Tabut, üzerine konan fes ile çok arkalarda fark ediliyor. Cenaze, Sultan Mahmut Türbesi’ne götürülecek.
II. Abdülhamid (saltanatı: 1876-1909), Meclis-i Umumî kararı ile tahttan indirilen tek padişahtır da. 27 Nisan 1909 da hal’ edilince aynı günün gecesinde ailesinden dört kadınefendisi, küçük şehzadeleri Abdurrahim ve Abid Efendiler, kızları Şâdiye, Ayşe ve Refiâ Sultanefendiler, kalfa cariyeler, bendegân denen yakın adamları harem ağalarından bir gurup ve bir zaptiye (güvenlik) müfrezesi eşliğinde Selanik’e gönderilmiş, Alatini Köşkü’ne kapatılmıştı. Balkan Harbi öncesinde Yunan kuvvetlerince tutsak edilebileceği olasılığı nedeniyle Almanya Elçiliği’nin Lorelei yatıyla İstanbul’a getirilmesi ise 1 Kasım 1912’dedir.
Eski padişahın, Boğaziçi’nde Anadolu yakasındaki yazlık Beylerbeyi Sarayı’nın kuzey köşesinde, ailesiyle birlikte dairemsi küçük bir bölümde ikamet etmesi ve orada ölmesi, o zaman manidar görülmüş. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin, yaşlı ve rahatsız Abdülhamid’in, ısıtma tesisatı bulunmayan burada uzun zaman yaşamayacağını düşündükleri veya İstanbul işgal edilirse buradan trenle Anadolu’ya götürülebileceği konuşulmuş. Oysa iki eşi ve birkaç hizmetlisiyle bu saraya kapatılan eski padişah, Kadınefendisi Müşfika’nın ihtimamı, doktorunun tedavisi sayesinde daha altı yıl bu sarayda yaşayarak 10 Şubat 1918’de burada vefat etti.
Abdülhamid’in cenazesinin Beylerbeyi Sarayı’ndan alınıp Topkapı Sarayı’ndaki tekfin ve techizden sonra büyük babası Sultan II. Mahmud’un türbesine gömülüşüne kadarki safahatı dönemin tarihçilerinden Ahmed Refik (Altınay) gözlemleyerek 15 Şubat 1918’de yazmış, bu yazı ve Abdurrahman Şeref Bey’in kaleme aldığı ”Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî: Suret-i hal’i”, başlıklı diğer yazı, izleyen günlerde Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî’ye Dair başlığıyla 16 sayfalık bir risalede yayımlanmıştır. Bu iki yazıdan, Ahmet Refik’in yazdığı “Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin Naaşı Önünde” yanda ve izleyen sayfalarda kısaltılmadan verilmiştir.
Tarihler, padişah cenazelerini, “namazı kılındı ve falan türbeye gömüldü” sığlığında verirler. Bir padişah cenazesini, II. Abdülhamid’inki kadar ayrıntılı anlatan belki ikinci bir örnek, Selânikî Mustafa Efendi’nin kalemindendir: Zigetvar’da ölen Kanunî Süleyman’ın naaşının, Veziriazam Sokollu Mehmed Paşanın, otağ-ı hümayunda tahnit ettirilip İstanbul’a gönderildiği, iç organlarının çadırda gömüldüğü ayrıntılarıyla, Selânikî Tarihi’ndedir.
Şu da belirtilmeli ki Ahmed Refik’in bu gözlemi yapabilmesi II. Meşrutiyet’in getirdiği kalem özgürlüğünün bir sonucuydu kuşkusuz. Abdülhamid padişah ve halife olarak ölseydi ne bu tarihçi ne başka biri, o yarı kutsal cenazeyi anatomik bir bakışla gözlemleyip notlar alamazdı.
Abdülhamid’in saltanat tarihi ve yaşamı, tahttan indirildikten sonraki dokuz yılı pek çok yazı ve kitaba konu olmuşsa da büyükbabası II. Mahmud’un türbesine gömülmedeno da önceki padişahlar gibi Hırka-ı Saadet dairesinin Bağdat ve Revan Köşklerine bakan revaklı sofasındaki çeşme önünde yıkanıp kefenlenmişti. O tarihte revaklı sofa camlarla kapalı merdiven başında kapısı vardı.
Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu.
Hakan-ı sabık irtihal etmiş diye havadis ilk defa gazetelerden öğrenildi.
Boğaz güneşin parlak ziyaları altında gülüyordu. Beylerbeyi Sarayı uzaktan mavilikler içinde görünüyordu. Otuz dört sene müddet Osmanlı tahtını işgal eden Sultan Abdülhamid-i Sânî birkaç saat sonra güzel İstanbul’un toprakları altına gömülecekti. Sultan Abdülhamid’in cenazesi Beylerbeyi Sarayından Topkapı Sarayına getirilecekti. Orada yıkanacak ve saat dokuzda Sultan Mahmud Türbesine gömülecekti. Topkapı Sarayına gittim. Orta Kapı önünde, başında kalpak, elinde tüfek tek bir nöbetçi bekliyor. Bâbüssaade önündeki akağalar, kemâl-i nezaketle gelenleri karşılıyordu. Kubbealtı harap ve metruk, ihtişamlı devirlerin hatıratıyla meşhun, asırların vekayiine acı acı gülüyor gibiydi. Güneşin ziyası servilerden süzülüyor, çimenler üzerine dökülüyordu. Bir iki hademe ellerinde tırmıklar Şubatın feyizli güneşi altında yeşeren çimenler üzerinden sararmış yaprakları topluyorlardı.
Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin önünden geçtim. Siyah esvaplı bir hademe Lâle Bahçesi tarafından hızla koştu. Cenaze geliyordu. Sarayburnu’na doğru ilerledim. Ufak bir kafile parkın kumlu yokuşunu ağır ağır çıkıyordu. Rıhtıma büyük bir istimbot yanaşmış sarı bacasından dumanlar yükseliyordu. Bu manzara pek hazindi. Marmara, sahiller, tepeler güneş içinde idi. Uzakta Hamidiye Camiinin nârin ve beyaz binası Yıldız’ın ağaçlık caddesi, sarayın çıplak ağaçlar arasından görünen müselsel damları mebhut ve sâkindi. Siyah, bütün siyahlar giyinmiş bir kafilenin başları üzerinde beyaz bir çarşaf, koyu bir şal, yeni bir sedye görülüyordu. Sultan Abdülhamid, tahta bir sedye üzerinde, yatağının içinde bî-ruh yatmıştı. Kalın sarı çizgili yatak çarşafı sedyenin kenarlarına doğru sarkıyordu. Üzerine turuncu ve yeşil nakışlı kıymettar koyu bir şal örtülmüştü. Rüzgâr vurdukça şal kalkıyor, altında zayıf bir vücudun ufak bir başın kabartısı görülüyordu. Cenazenin önünde Beylerbeyi Sarayının muhafızı, yanlarında iki sıra asker, sedyenin etrafında Enderun-ı hümayun ağaları, saray erkânı ağır ağır yürüyorlardı. Sedye el üstünde taşınıyordu. Arkada Şehzade Selim Efendi, damat paşalar, mahzun ve müteessir ilerliyorlardı. Her tarafta müphem bir sükût! Hademeden biri elinde bir fes taşıyordu. Fesin üzerine beyaz bir mendil örtülmüştü. Bu Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin fesi idi. Bütün simalar müteessirdi. Uzakta bir bahçıvan, elinde bir çapa, melûl nazarlarını dikmiş bakıyordu.
Etrafta, cesedi taşıyanların kumlar üzerinde ayak seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Deniz sakin ve dalgasızdı. Sarayın önünde Bizans’ın ebedi yadigârı, yüksek sütunlar, güneşin ziyalarıyla parlıyordu.
Cenaze, Lâle Bahçesi önünden geçirildi. Hırka-i Saadet’in yeşil ve yaldızlı kapısı önüne getirildi. Kapı açılmıştı. El üzerinde içeri girdi. Şehzadeler ve damat paşalar Mecidiye Kasrında, cenazeye refakat edenler dışarıda kaldılar. Kapı kapandı. İçeriye Hırka-i Saadet erkânından başkası giremedi.
★ ★ ★
Ne münevver ne ulvî, ne ihtişamlı bir daireydi, burası! Osmanlı Hanedanının Hilafet namına inşa eylediği en bedii, en mutantan, en parlak bir mabetti. Duvarlar mavi ve yeşil çiniler, altın yaldızlı levhalarla müzeyyendi. Sultan Selim’in halefleri ruhlarını bu mukaddes mahalde tesliye ederler, ordularının zaferleri için burada dua ederler, Hırka-i Saadet önünde gözyaşları dökerlerdi. Duvarların rengârenk çinileri, kıymettar yazıları göz kamaştırıyordu.
Hacet penceresi önündeki hasırlar kısmen kaldırılmıştı. Karşıda geniş yüzlü camlar Haliç’in görünmesine mâni oluyordu. İki yeşil kerevet üzerinde serviden altı kollu ufak bir tabut, hasırların kalktığı taşlık üzerinde ufak bir teneşir görülüyordu. Sultan Abdülhamid üryan ve bî-ruh teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirâne durdum. Tabutun ilerisinde Enderun erkânı ellerini hürmetle kavuşturmuşlar hizmete muntazır bekliyorlardı. Karşıda Sultan İbrahim’in Sünnet Odası, asırların menâkıbini saklayan kapalı kapısı, mavi çinili duvarlarıyla tarihin bu safhasına karışmak istemiyor gibiydi. Teneşirin etrafında ikisi yeşil ikisi beyaz sarıklı dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarâne bir ihtiramla naaşı yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açık idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu. Fildişinden câmid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı ve sakalı ağarmıştı. Burnu çehresine nispeten uzunca idi. Gözleri kapanmış çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının vaz’ında melâl ve teessür vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alâmeti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, kollarının alt kısımlarında parmaklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bî-tâbane iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyet-i umumiyesi sevimli idi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir naaş, yeni bir teneşir üzerinde yıkayanların ellerine tâbi uzanmış yatıyordu. Naaşın karşısında ellerinde gümüş buhurdanlar ağalar duruyordu. Herkes huzu’ içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu. Hırka-i Saadet Dairesi tarihi bir gün yaşıyordu. O gün, vekayiyle dolu uzun bir saltanat devresinin son sahifesi kapanacaktı. Bütün nazarlar Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde yatan kapalı gözlerine dikilmişti. Naaşa sıcak sular döküldükçe beyaz bir duman yükseliyor, buhurdanlardan çıkan safra ve amber kokularına karışıyordu. Etrafta hâşi’ane bir sükûn hüküm sürüyordu. Hizmet için girip çıkanların hasırlar üzerinde ayak seslerinden başka bir ses işitilmiyordu. Ayak ucunda direğin yanında damatlardan iki zat, ellerini kavuşturmuşlar, gözleri naaşa matuf müteessirâne ağlıyorlardı.
Abdülhamid’in hal’ini ve cenazesini içeren 1918 tarihli risale.
Dışarıda tabiatın bütün güzellikleri his ediliyordu: Haliç’in suları umulmaz bir Şubat güneşinin revnakları altında parlıyordu. Şimşirlik ağaçları çıplak, baharın feyzine munzardı. Yıkanma el’an bitmemişti. Sultan Abdülhamid’in teneşir üzerinde kapanmış gözleri, ağarmış saçları, çıplak vücudu ile bî-tâbane yatışı kalplerde melal ve intibah hisleri peyda ediyordu. Bazen başı birdenbire kayıyor yanlarına doğru düşen kollarıyla masum, biçare bir insan vaziyeti alıyor, ak ve perişan sakalıyla boynu garibâne bükülüyordu. Sultan Abdülhamid-i Sânî’nin bu pek tabii akıbeti hiç bir istibdadın hiç bir zulmün hiç bir kuvvetin payidar olamayacağına kati bir delildi.
Nihayet naaşın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı. Tabut yere indirildi, teneşir tabutun yanına getirildi, içine kefenler serildi. Sultan Abdülhamid’in naaşı hürmetle tabuta indirildi.
Sultan Abdülhamid son dakikalarına kadar kendini kaybetmemişti. Hatta vasiyet etmişti: Göğsüne ahidnâme duası konacak, yüzüne Hırka-i Saadet destimali, siyah Kâbe örtüsü örtülecekti. Bu vasiyet harfiyen icra edildi. Sultan Abdülhamid’in tabut içinde, beyaz kefenler arasında, kemikleri sayılan çıplak göğsünde ahidnâme duası, yüzünde siyah bir Kâbe örtüsü, aksakalı, ebediyete doğru kapanmış gözleriyle üryan ve perişan Hırka-i Saadet Dairesinde yatışı cidden elimdi.
Sultan Abdülhamid bütün günahlarını tarihe bırakmış haşiâne bir vaziyette huzur-ı İlâhiye gidiyordu.
Kefen bağlandı, tabut kapandı, sedef kakmalı asırlar görmüş bir saatin ağır taninleri Hırka-i Saadet Dairesinin ulviyeti içinde aksetti. Tabutun teçhizine başlanmıştı. Üzerine evvela bir yatak çarşafı, daha üstüne sırma işlemeli al bir örtü konuldu. Ayakucuna laciverde yakın çiçekli bir kumaş sarıldı. En üstüne Kâbe örtüleri, kıymettar taşlarla müzeyyen kemerler konuldu. Başına ve kollarına şallar sarıldı. Baş tarafa sarılan yeşil atlas üzerine kırmızı bir fes konuldu. Naaş yıkanırken çıplak bir tabut, tahta bir teneşir, Hırka-i Saadet Dairesinin gözler kamaştıran renkleri ve yaldızlarıyla tezat teşkil ediyordu. Şimdi Sultan Abdülhamid’in ipekler, şallar, sırmalar, kıymettar taşlarla müzeyyen tabutu, dairenin ihtişam ve ulviyetine de tevafuk etmişti.
Herkes çekildi. Yalnız müzeyyen sütunlar, mülevven duvarlar, parlak levhalar arasında, başı harem dairesine müteveccih bir tabut, solda Daire-i Aliyyenin penceresinden altınlar ve sırmalarla müzeyyen yeşil perdeler, ağır sırma püsküller, altın şebekeler, kıymettar ve tarihî levhalar, Kelâm-ı kadimler görülüyordu. Arzhâne önünden bir ayak sesi işitildi. Damat paşalardan muhterem bir zat müteessirâne adımlarla ilerledi. Hırka-i Saadet duvarının köşesinde melûl ve mahzun durdu, ellerini açtı, gözleri tabuta müteveccih kısa bir dua etti. Samimi bir hıçkırık müzeyyen kubbelerde akisler bıraktı.
★ ★ ★
Saat dokuz. Hırka-i saadet kapısının önünde sırmalı üniformalar, kalpaklar ve şapkalarıyla sefirler ve zabitler bekliyorlardı. Ecnebiler bu muazzam daireyi merak ve hayretle seyrediyorlardı. Ulema, arkalarında geniş kollu, göğsü sırmalı yeşil ve mor libaslar, sarıklarında sırmalar hürmetle istikbal ediliyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu. Veliahd-ı saltanat, şehzadeler büyük üniformalarıyla gelmişlerdi. Şubat güneşi altında nişan, sırma, üniforma parıltısından başka bir şey görülmüyordu. Hırka-i Saadet Dairesinin kapısı birdenbire açıldı. Bütün nazarlar kapıya çevrildi. Kalabalık o tarafa doğru birikti. Kapının iki tarafı doldu. Herkes, kalpler müteheyyiç cenazeyi görmek istiyordu. Nihayet elmaslı kemerler, sırmalı Kâbe örtüleri, al atlaslarla müzeyyen tabut, kırmızı fesi ile parmaklar üzerinde mehib ve muhteşem dışarı çıktı. Erkân-ı devlet, zabitler Sultan Abdülhamid’in cenazesi huzurunda idiler: Bütün nazarlar tabuta dikilmişti. Tabut Hırka-i saadet kapısı önüne yüksek bir mevkie konuldu. Hamidiye Camiinin kürsü şeyhi, sırmalı yeşil esvabı, göğsünde nişanı ile taşın üzerine çıktı. Etrafına bakınarak sordu: -Merhumu nasıl bilirsiniz?
Velveleli, hazin, müteessir birçok ses, serviler arasında aks etti: – İyi biliriz.
Kısa bir Fatiha bu merasime de nihayet verdi. Tabut kaldırıldı. Sultan Ahmed-i Sâlis Kütüphanesinin, Arz Odasının sağından ağır ağır geçti, Babüssaade önüne geldi. Cenaze namazı alelusul burada kılındı. Alay burada tertip edilecekti. Şehzadegân, ‘ayan, meb’usan, erkân-ı devlet, süfera, ümera, saray ağavatı hep buraya toplanmışlardı. Arada sırada teşrifat memurlarının sırmalı esvaplarıyla, ellerinde beyaz bir kâğıt: -‘Ayan, meb’usan, ricâl-i ilmiye , ümera!… diye çağırdıkları işitiliyordu. Nihayet alay tertip edildi. Servilerin önüne hademe-i şahane zâbitan ve efradı dizilmişlerdi. Piyade efradı silahlarını omuzlarına asmışlar kemal-i sükûnetle yürüyorlardı. Tabutun önünde dedeler, Şazeli Dergâhı dervişleri gidiyordu. Tabutu taşıyanlar Enderun-ı hümayun ağaları ve saray erkânıydı.
Tabut Bâbüssaade’den Ortakapı’ya kadar serviler arasından yavaş yavaş ilerledi. Ortakapı’dan vakar ve ihtişam ile çıkarken hazin bir tehlil, ruha huşu’ ve tevekkül veren tatlı bir seda, Ortakapı’nın taş duvarlarına, bir zamanlar vüzeraya mahbes teşkil eden Kapıarası’na aksetti. Bu seda Sultan Selim-i Sâlis’in, hassas, necip ruhunun tercümanı idi. Enderun’dan akseden her nağme, Enderun’dan yükselen her terane, hassas padişahın pâk ve mübarek ruhunu yâd ettirmemek kabil miydi? Enderun-ı Hümayun ağaları salât okuyorlardı. Kubbealtı’nın harap duvarlarına akseden bu sesler, Osmanlı ruhunun hazin feryatlarıydı. Herkes tabutun arkasından hürmetle yürüyordu. Bu tarihî kapı ne padişah cenazelerinin çıktığını görmüş, etrafında ne acı gözyaşlarının döküldüğüne şahit olmuştu. Önde dedegânın fasıladar hazin nevaları işitiliyor, Şazelî Dergâhı şeyhlerinin hüzünlü bir Arap lahnı ile okudukları Kelime-i Tevhid, tekbirler ve naatlar arasında aheste bir nakarat gibi yükseliyordu. Ortakapı ile Bâbıhümayun arası Alman zâbitlerinin otomobilleri, mükellef konak arabalarıyla dolmuştu. İki zarif hanım, arabada ayağa kalkmışlar, yüzlerinde ince peçeler, alayı seyrediyorlardı. Bir az ötede Bizans’ın İrini kilisesi, son devrin Askeri Müzesi önünde Mehterhane takımı, cesim kavukları, kırmızı şalvarları, sırma cepkenleri, sarılı ve kırmızılı bayraklarıyla durmuşlardı. Canlı bir tarih, hürmet ve tevkır ile tabutu selamlıyordu.
Cenaze Bâbıhümayun’dan çıktı. Sokaklar insandan görünmüyordu. Ayasofya önünden Sultan Mahmud Türbesine kadar caddeye iki sıra asker dizilmişti. Ağaçlar, evler pencereler, damlar kadınla çoluk çocukla dolmuştu. Tramvaylar durmuştu. Tabut acıklı ve müessir dualarla tekbirler ve tehlillerle ilerliyordu. Cenazeyi görenler müteessir oluyorlardı. Evlerin pencereleri kadınlarla dolu idi. Bir hanım hıçkırıklarını zapt edemiyor, mendili gözlerinde başını duvara dayanmış ağlıyordu. Cenazeyi lâkaydâne seyredenler de vardı. Fakat hassas kalpler bu hazin merasime, bu müellim feryatlara, bu dinî ihtişama karşı gözlerinin yaşardığını hissediyordu. Otuz dört sene Hilafet makamını işgal eden padişahın son merasimi hürmetle ifa ediliyordu.
★ ★ ★
Son şahikayı andıran Allah! Allah! Nidalarıyla tabut türbe kapısından içeri girdi. Sultan Abdülhamid hürmet ve tekrim ile kabre indirildi. Osmanlı tarihinin otuz dört senelik safhası hazin bir surette hitama erdi.’
Ahmed Refik(Büyük Ada 15 Şubat 1918)İstanbul, Hilal Matbaası, 1918, sf. 9-16
9 Şubat 1918 tarihinde Sultan Abdülhamid’in rahatsızlığı artmış, doktor muayeneleri durumun vahametini ortaya koymuştu. Dönemin en meşhur tabiplerinin yaptığı konsültasyon sonucunda hastanın ciddi durumunun başta padişah olmak üzere üst makamlara bildirilmesine rağmen, Abdülhamid’in teşekküllü bir hastaneye nakledilmesi nedense hiç sözkonusu olmamıştı.
Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü olarak 1876’da tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid, tam otuz üç yıl saltanat sürdükten sonra 27 Nisan 1909’da Ayan ve Mebusan meclislerinin ortak kararı ve çıkarılan fetvaya istinaden hal‘ edilerek tahttan indirilmişti.
Mecburi ikamet etmek üzere gönderildiği Selanik’ten, bu şehrin Balkan Savaşı’nda düşman tehdidine uğraması üzerine İstanbul’a nakledilmiş ve Beylerbeyi yazlık sarayına yerleştirilmişti. Hakan-ı sâbık II. Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayı’nda altı sene ömür sürdükten sonra tam yüzyıl önce 10 Şubat 1918’te dâr-ı bekaya göçtü.
Sultan II. Abdülhamid, meşhur vehminden dolayı hastalıklardan ve hastalanmaktan çok korkan, bu yüzden sağlığına son derece dikkat eden, bilmediği ilaçları asla kullanmayan birisi olarak hayatının son altı yılını önemli bir rahatsızlık yaşamadan Beylerbeyi Sarayı’nda geçirmişti.
Vefatından birkaç gün önce nezle ve soğuk algınlığı şikâyetiyle hususi doktoru Âtıf Hüseyin Bey’e muayene olmuş her zamanki gibi yaptırdığı ilaçlarla biraz iyileşmişti. Ancak sonraki iki gün boyunca rahatsızlığı tam olarak geçmediği gibi, 8 Şubat günü midesinde ağrı ve nefesinde daralma şikâyetleri çoğalmıştı.
9 Şubat 1918 tarihinde akşama doğru rahatsızlığı artınca hususi doktoru gelene kadar daha yakında bulunan Beylerbeyi Hastanesi nöbetçi tabibi Nikolaki Paraskevaydis ile Saltanat Veliahdı Vahideddin Efendi’nin hekimi Alkivyadis Efendi gelerek ilk müdahaleyi yapmışlardı.
Halkı selamlama Yaşlı padişah II. Abdülhamid, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanını izleyen coşkulu günlerde bir merasime giderken saltanat arabasından halkı selamlıyor.
Hususi doktoru Âtıf Hüseyin Bey, Beylerbeyi Sarayı’na akşam saat 20.30’da gelebilmişti:
“Hakan-ı sâbık Abdülhamid-i Sani’yi yatağının paravanası dışında ayak ucuna paralel olan şezlongda, limon sarısı bir renkte, alnından soğuk terler döküyor, şiddetli bir nefes darlığı gösteren ağır bir halde, yanında Beylerbeyi Hastanesi’nde gece nöbetçi tabibi ihtiyat Yüzbaşı Nikolaki Efendi ile Veliahd-ı Saltanat Vahideddin Efendi’nin hususi tabibi Alkivyadis Efendi’yi hacamat yaparken buldum. Saray Muhafızı Rasim Bey de bir kenarda duruyordu.
Hakan-ı sâbık beni görünce elini uzattı:
– ‘Pek rahatsızım. Nabzıma bakınız’ dedi.
– ‘Efendim, bakınız ben hiç telaş etmiyorum. Korkmayınız. Ehemmiyetli bir şeyiniz yok, geçer’ dedim. Fakat tehlikeli bir vaziyette bulunduğunu takdir etmemek de mümkün değildi. Nabzını saydım, 145’di. Nefes alıp verme sayısı 65’i geçiyordu.
– ‘Korkmayınız diyorsunuz, evet korkmuyorum. Fakat ıstırabım var. (Midesini göstererek) buradan çok mustaribim. Bakınız, elinizi koyunuz, orası çop çop çarpıyor, ağrıyor. Saat dörtte pisboğazlık ettim, beş adet maydanozlu köfte, iki kotlet, balık, börek, ve tatlı yedim’ dedi. Saat beşte sıkıntı başlamış.
– ‘Müsaade buyurunuz bir kere de kalbinizi, göğsünüzü dinleyeyim’ dedim.
Muayene ettim. Kalp atışı o kadar hızlıydı ki bir gürültüden başka bir şey fark etmek mümkün değil. Sırtının sol tarafında sağdan daha ziyade bir ihtikan var. Adeta zatürrenin başlangıcı. Doktorlarla yaptığımız konsültasyon sonucunda akciğerde sıvı birikmesine bağlı olarak oluşan ödem ve zatürre teşhisi konuldu.
O sırada Doktor Nikolaki Efendi’nin yazdığı reçete ile hastaneden yapılan ilaç geldi.
İlacı tarifesi üzere fincan ile almaya başladı. Bir-iki fincan bizim yanımızda içti. İlaç içmeyen hakan-ı sâbık nasıl oluyor da ilaç içiyordu! Gözüme inanmak istemiyordum. Istırabından olacak, fakat bir an ölüm hatırına gelmiyordu.
Verilen ilaca rağmen genel durumu aynı vahameti gösteriyordu. Saat 22’de idi.
– ‘Artık ben biraz rahat gibiyim. Yatağa gireyim. Siz de dışarı çıkınız. Fakat Nikolaki Efendi burada kalsın’ dedi.
– ‘Merak buyurmayınız, buradadır’ dedim.
Dışarı çıkınca Muhafız Rasim Bey’e, ‘Hastanın halini pek ağır görüyorum, icap eden makamlara haber veriniz’ dedim. O da telefonla Harbiye Nazırına telefonla malumat verdi.
Bir saat sonra Başmâbeyinci telefonla Rasim Bey’i aradı, ‘Zât-ı şâhane, biraderlerinin ağır hasta olduğunu haber alarak çok üzüldü. Hangi doktorları isterse gönderelim, buyuruyorlar’ dedi. Kendisine soruldu.
– ‘Teşekkür ederim, benim doktorlarım var’ diye cevap verdi. Fakat biz (Tıp Fakültesi Dekanı Müderris) Âkil Muhtar, Neşet Ömer, (Taksim Hastanesi Baştabibi) Selanikli Doktor Rifat Beyleri istedik.
Her yarım saatte bir içeri girip yatakta olduğu halde muayene ediyor, kâh hardal kâğıdı gezdirerek, kâh midesi üzerine lâpa (keten tohumu) koymak gibi kabul edeceği şeyleri yapıyorduk. Ağrıyı teskin için morfin yapalım dedik, ‘Hayır, morfinden ölenleri bilirim, istemem’ dedi. Sabaha karşı saat 4’te ilaç bitti, bizi yine çağırdı. ‘İlacım bitti, ıstırabım devam ediyor, bu ilaçtan daha yazınız’ dedi. İlacı tekrar ettik.
İlaç geldi, bir fincan içti, ‘İlaç yaramadı’ dedi ve artık içmedi. Sabahleyin banyoya girmemesini tavsiye etmiştik, ‘Banyo benim medâr-ı hayatımdır, beni ondan kimse men edemez’ diye banyosunu yaptı”. (Âtıf Hüseyin, Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri) Daima beraberinde bulunan Müşfika Kadınefendi, Sultan Abdülhamid’in son sabahını şöyle anlatmaktadır: “O gün sabah banyosunu yaptı. Ben çamaşırlarını giydirdim fakat baktım ki sırtı durmadan terliyor, ‘Aman efendiciğim çok terliyorsunuz’ dedim, ‘Kadın bu ecel teridir’ cevabını verdi. Çamaşırlarını, elbiselerini giydi, kahvesini verdik, hamamdan sonra kahve içmek alışkanlığıydı. Yarım bardak sütlü maden suyu içti. Oturduğu yerde iki rekât sabah namazını kıldı, bundan sonra ağırlaşmaya başladı” (Halûk Y. Şehsuvaroğlu, Tarihî Odalar).
Sabah saat 10’da padişah tarafından gönderilen doktorlar geldi. Abdülhamid, “Hayır, ben doktor istemem. İyiyim” demiş ve doktorların kimler olduğunu sormuş. Tekrar, “Hayır, hayır istemem” demiş. Müşfika Kadınefendi, “Aman efendiciğim! Biraderiniz gücenir. Müsaade edin de bir kere gelsinler” deyince, “Doğru! Belki biraderin gücüne gider, gelsinler” demiş. (Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid)
Hususi doktoru Âtıf Hüseyin Bey’le birlikte Âkil Muhtar Bey, Rifat Bey, Nikolaki Efendi ve Alkivyadis Efendi’den oluşan konsültasyon heyeti tarafından saat 11’de yapılan muayenede, hakan-ı sâbıkın şiddetli nefes darlığından mustarip olup, nabzının dakikada 120 ve zayıf olduğu ve sol akciğer kaidesinde ağırlık hissedildiği ve hırıltılı bir şekilde nefes aldığı ve bu hırıltının iki akciğerinin her tarafında işitildiği ve sürekli balgam çıkardığı görülmüştü. Gerekli ilaçlar yazılıp tarif edildikten sonra, Abdülhamid’in onayı alınarak sırtına dokuz adet hacamat yapıldı. Tabip heyeti, son olarak görünüşünün gayet vahim olduğunu beyan ederek, yapılan uygulamayı anlatan bir rapor hazırlamış ve saat 13’te Beylerbeyi Sarayı’ndan ayrılmıştı (BOA, İ.DUİT, 2/4_9). Dönemin en meşhur tabiplerinden olan bu heyetin yaptığı konsültasyon sonucunda hastanın durumunun ciddi olduğu görülmesine ve bu durum başta padişah olmak üzere üst makamlara da bildirilmesine rağmen, Abdülhamid’in teşekküllü bir hastaneye nakledilmesi nedense hiç söz konusu olmamıştı.
Hususi doktoru Âtıf Hüseyin sarayda kalmıştı:
“Saat 14.45’te beni çağırdılar. Hakanın yanına gittim. “Istırabım geçmedi, göğsüme kanlı hacamat yapınız. Haydi çabuk diğer doktorlarla geliniz” dedi. Ben dışarı çıktım. O sırada Şehzade Selim Efendi (Abdülhamid’in oğlu) geliyor dediler. Bir taraftan doktorları hastaneden çağırmaya haber gönderdim, diğer taraftan Şehzade Selim Efendi’yi karşıladım” (Âtıf Hüseyin).
“Dilberyal Kalfa içeri girerek Mehmed Selim Efendi’nin geldiğini bildirince babam, ‘Biraz beklesinler’ diyerek sulu bir kahve istemiş. Şöhreddin Ağa kahveyi getirerek içeri girince babam, annemin (Müşfika Kadınefendi) koluna dayanarak oturmuş, ‘Ver kahveyi, içeyim’ demiş. Babam bu sırada odada bulunanlarla adeta vedalaşmış. Önce annemin avucunu öperek, ‘Allah senden razı olsun’ demiş. Sonra Saliha Naciye Hanım’ın (diğer eşi) elini tutarak, ‘Hakkını helâl et’ diye vedalaşmış. Ayak ucunda duran Gülşen’e (Hazinedar Kalfa) de, ‘Kızım, Allah senden de razı olsun’ diyerek kahveden bir yudum içmiş. Fakat ikinci yudumu içemeden kahve annemin avucuna dökülmüş ve babam yüksek sesle ‘Allah’ dedikten sonra başı annemin koluna düşmüş. O zaman annem, ‘Efendimiz bayıldı. Doktor yetişsin’ diye bağırmış” (Ayşe Osmanoğlu).
“İçeriden beni istedikleri haberi geldi. ‘Efendimiz bayıldı’ sözleri de kulağıma çalındı. Harem dairesine gittiğim vakit orada bir fevkaladelik, bir heyecan, bir karışıklık başlamıştı. Alelacele yatak odasına ulaştığımda hakan-ı sâbık Abdülhamid-i Sânî öğleden sonra saat tam 3’te vefat etmişti. Gözler açık, gözbebekleri büyümüş, nabız ve nefes durmuş. Etraf zaten akşamdan beri soğuktu. Fakat yüzü, vücudu henüz daha sıcaktı. Suni teneffüs maksadıyla kolları aşağı yukarı kaldırılıp usulü dairesinde indirildi. Göğsün iki tarafına parmaklarımla bastırdım. Çenesini açıp dilini çektim. Hepsi boş. Abdülhamid-i Sânî’nin yalnız bî-ruh cesedi kalmıştı” (Âtıf Hüseyin).
VEFAT RAPORU
Akciğer ödemi ve kalp yetmezliği
Sultan II. Abdülhamid’in ölümünün haber alınması üzerine Beylerbeyi Sarayı’na gönderilen tabiplerden oluşan heyetin, yapılan muayene sonucu hazırlamış oldukları vefat raporu:
“Bin üçyüz otuz dört senesi Şubatının onuncu Pazar günü (10 Şubat 1918) akşamı saat 22’de aldığımız davet üzerine aşağıda imzası olan tabipler, Beylerbeyi sahil sarayına giderek harem dairesinde hakan-ı sâbık Abdülhamid Han-ı Sânî hazretlerinin yatak odalarına girdiğimizde karyola içerisinde hakan-ı sâbık hazretleri olduğu aramızda bazıları tarafından teşhis olunan bir zâtın giyinik olarak sırtüstü yatmakta olduğunu gördük.
Muayene esnasında kalp ve nabzın tamamen durmuş ve ölümün gerçekleşmiş olduğu anlaşıldıktan sonra vücudun her tarafı enine boyuna tetkik ve muayene olundu. Muayene sonucu ölüm hali ile tedavisine memur olan tabipler tarafından sırt ve göğsüne tedavi maksadıyla tatbik olunan on üç kadar hacamat yeri ve vefatından bir saat önce hakan-ı sâbık hazretlerinin kendi taraflarından yapıldığı maiyetleri erkânı canibinden ifade edilen kaburga kemiklerinin en alt bölümündeki gayri muntazam ve yüzeysel küçük dağlama izinden başka hiçbir zorlama, doku zedelenmesi ve yaraya tesadüf olunmadı.
Hakan-ı sâbık hazretlerinin Şubat ayının beşinden beri hasta bulundukları ve ekte sunulan rapordan da anlaşılacağı üzere Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî hazretlerinin, akciğerde meydana gelen sıvı birikmesine bağlı olarak oluşan ödem neticesi ortaya çıkan bir kalp yetmezliği sebebiyle irtihal ettikleri anlaşılmış olmakla işbu müşterek raporumuz hazırlanarak takdim olunmuştur.
Beylerbeyi Sahilsarayı, 10/11 Şubat 1918 gecesi.
Dersaadet Alman Hastanesi Sertabibi Doktor Schleib
Gülhane Seririyat Hastanesi Sertabibi ve Müdürü Yarbay Z. Zelling
Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi Üçüncü Şube Müdürü Albay Sadık
Sıhhiye Müdür-i Umumi Vekili
Doktor Adnan
Tıp Fakültesi Reisi Müderris Âkil Muhtar
Hakan-ı sâbıkın Hususi Tabibi Yarbay Âtıf Hüseyin
Taksim Hastanesi Sertabibi Doktor Rifat
Sahra Sıhhiye Müfettiş-i Umumi Muavini Binbaşı Refik İbrahim
BOA, İ.DUİT, 2/4_8
(Günümüz Türkçesine uyarlanmıştır)
II. ABDÜLHAMİD’İN ÖLDÜĞÜ ODA
Mütevazı bir odada son nefesini vermişti
‘II. Abdülhamit ikametine tahsisini memnuniyetsizlikle karşıladığı Beylerbeyi sarayında kendisine münasip bir yatak ve istirahat odası intihabında güçlük çekmişti. Senelerdir Yıldız kasırlarının gösterişsiz, tek katlı bir dairesinde yangına, zelzeleye, suikast ihtimallerine karşı emniyet tedbirleri hesaplanmış bir yatak odasında yatmaya alışmış olan eski hükümdar nihayet Harem dairesinin alt katında sarayın arka cephesindeki nisbeten küçük bir odayı tercih etmişti.
Bu oda sokak kapısından harem sofasına girilince karşıya rastlayan büyük merdivenlerin hemen sol tarafındanki bir koridor üzerinde bulunmaktadır. Aynı koridorun sağında küçük bir istirahat odası, solunda bir apteshane ile servis merdivenine çıkan bir kapı vardır. II. Abdülhamit bu servis merdiveninin altına bir banyo ve duş tertibatı yaptırmıştır.
Sultan Hamid’in iki kanatlı bir kapıdan girilen müstatil şekildeki yatak odasının arka bahçeye bakan bir büyük penceresiyle Boğazı alan üç penceresi mevcuttur. Odanın tavanı pembe nakışlarla ve yıldızlarla süslüdür. Duvarlarda da aynı tezyinat bulunmaktadır.
Oda geceleri iki kollu mavi, beyaz billûrdan bir avize ile aydınlanmaktadır. Pencerelere altın yaldızı kornişlerle bej üzerine toz pembe çiçekli Hereke kumaşından perdeler asılmıştır.
II. Abdülhamid’in odası kendi kullandığı ve vefat ettiği zaman şu şekilde tanzim edilmiş bulunuyordu. Kapıdan girince sağda bir tuvalet masası ve yanında ilâç şişeleri, diğer şişelerle dolu aynalı beyaz lâke bir dolap vardı. Eski Hükümdarın karyolası bu dolabın yanında ve kapının tam karşısında baş tarafı duvarda ayak ucu pencereler hizasında olmak üzere duruyordu.’
Sultan II. Abdülhamid 31 Mart Vakası’nın bastırılmasından sonra, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiğini tebliğe gelen heyetle ilk diyalogundan itibaren can güvenliğinden endişe duydu. “Devlet, Millet, Mebusan ve Asker”e hitaben kaleme aldığı, Meclis-i Mebusan’da okunmasını istediği mektuba, Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa çok şiddetli tepki gösterdi ve Abdülhamid’i ölümle tehdit etti. O sıralar kimselerin bilmediği, yıllar sonra ilk olarak İ. H. Uzunçarşılı’nın yayınladığı önemli mektup ve yaşananlar.
Osmanlı Hanedanı’nın hüküm sürdüğü 623 yılda, şehzadelerin babalarına karşı ayaklandığı, padişahların çocuklarıyla, kardeşlerin kendi aralarında kanlı çatışmalara girmekten kaçınmadığı zamanlar sıklıkla yaşanmıştır. Bazen valide sultanlar da çatışmalarda taraf olabilmişlerdir. Tahtı korumak veya ele geçirmek uğruna hanedan üyelerinin birbirlerine karşı giriştikleri bu mücadeleler, klasik tabiriyle taht kavgasından başka bir şey değildir.
Devletin müessisi Osman Bey’in, amcası Dündar Bey’i vurup öldürmesinden itibaren bu kavga sürer. Fetret Devri’ni ihmal ederek, Fatih’in devleti yeniden teşkilatlandırmasından itibaren bir sıralama yapılırsa, aile içinde isyanlar ve ihtilaller sonucu 12 kez taht değişikliği gerçekleşmiştir. Bunların tamamında tahttan indirilen de Osmanoğlu, tahta oturan da Osmanoğlu’dur.
Taht değişikliklerinde gelişen olaylarda Sultan II. Osman, İbrahim, III. Selim, IV. Mustafa öldürülmüş, Bayezid kuvvetle muhtemeldir ki oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından zehirletilmiştir. Abdülaziz’in öldürüldüğü veya intihar ettiğine yönelik tartışmalar henüz kesinliğe kavuşturulamadıysa da tahtından indirildikten beş gün sonra öldüğü gerçeği ortadadır. Tahttan indirilenlerden sadece altı padişah ecelleriyle vefat edeceklerdir. Bunlar da insanlardan tecrit edilerek hapis hayatı yaşarlarken ölmüşlerdir. I. Mustafa 15 yıl 4 ay, IV. Mehmed 5 yıl 3 ay, II. Mustafa 4 ay, III. Ahmed 5 yıl 9 ay, V. Murad 28 yıl ve II. Abdülhamid 8 yıl 9 ay amansız bir tecride maruz kaldıkları ortamda hayatlarının sona ermesini bekleyen müebbed mahkûmları olmuşlardır.
Öldürülen padişahlardan III. Selim bir yıl tecrit hayatı yaşadıktan sonra yeğeni IV. Mustafa’nın emriyle, IV. Mustafa da 3 ay 19 gün hapis hayatı yaşadıktan sonra kardeşi II. Mahmud’un emriyle öldürülmüştür. Sultan İbrahim 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’e tahtını terk ettikten sonra bizzat kendi anası Kösem Sultan’ın rızasıyla katledildi.
Bütün bu kanlı ve dehşetli maziye rağmen, katledilen, tahtından indirilen padişahlardan hiçbirinin günümüz kamuoyu vicdanında gördüğü karşılık, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesindeki kadar yankı bulmamıştır. II. Abdülhamid karşıtı ile taraftarı kamuoyu, tarihçiler ve yazarlar arasında uzun yıllardır sürdürülen polemiklerin, tartışmaların vardığı noktada, tarih bilimi bir anlamda politikaya zemin açma enstrümanı olarak kullanılmaktadır. Her politik cephe, onun dönemi ve tasarrufları üzerinden belirli angajmanlarda bulunuyor.
Sultan II. Abdülhamid Han (21 Eylül 1842-10 Şubat 1918)
Dikkatlerden ısrarla kaçırılan husus, bizzat II. Abdülhamid’in de bir şeyhülislamın fetvasıyla hal’ edilen, yani tahttan indirilen ağabeyi V. Murad’ın yerine tahta geçtiğidir. Üstelik akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle tahttan indirilen ağabeyinin tekrar sağlığına kavuşması ihtimaliyle tahta geçirildiği, ağabeyi iyileşirse tahtı ona bırakacağına dair Midhat ve Rüşdü Paşalarla bir taahhütname imzaladığı, ancak bu belgenin daha sonra bulunamadığı güçlü bir rivayettir. Öte yandan ağabeyi, kısa süre oturduğu Dolmabahçe Sarayı’ndan sonra ailesiyle birlikte kapatıldığı Çırağan Sarayı’nda, tam 28 yıl dışarıya çıkamadan, Abdülhamid’in en güvendiği adamlarının gözetiminden bir an olsun kurtulamadan ölüp gidecektir. O kadar sıkı tecrit altında tutulmuştur ki, bu uzun müddet boyunca izin verilenler haricinde hiç kimseyle görüşememiştir.
Demek oluyor ki Sultan II. Abdülhamid’in başına gelen vahim olay ne bir ilktir ne de son. 1922’de Sultan Vahdeddin’in de tahtını ve ülkesini terk etmesiyle 623 yıllık bir hanedanın iktidarı sona erecektir. Avrupa monarşilerinde de aile içi çatışmalar sıklıkla görülür. Rus Çarı Korkunç İvan’ın oğlunu öldürmesi, I. Petro’nun oğlunu işkencelerle öldürtmesi de farklı bir düzlemde değildir.
27 Nisan 1909’da tahtından indirilip ailesiyle birlikte Selanik’te Alatini Köşkü’ne tecrit edilmek üzere gönderilen II. Abdülhamid, 20. yüzyıl dünyasının Osmanlılardaki yansıması olan insani ve idari anlayışların etkisinden yararlandı. Kendinden önce tahttan indirilip tecrite alınanlardan sadece IV. Mustafa ile Abdülaziz’in dışarıya gönderebildiği mektupları biliyoruz. IV. Mustafa kendini kapatıldığı yerden kurtarıp yeniden tahta çıkarırsa kaptan-ı derya yapmayı vaad ettiği adamına bir mektup gönderebilmiştir. Sultan Aziz çok saygılı ifadelerle V. Murad’ın padişahlığını, Abdülmecid hanedanının saltanatını tebrik edip validesi Pertevniyal Valide Sultan’la kaldıkları Topkapı Sarayı’ndan münasip bir yere nakledilmeleri ricasını yeğenine iletebilmiştir. Bunlardan başka yıllarca tecritte kalan hal’ edilmiş padişahların kendi el yazılarıyla hikâyelerini, halet-i ruhiyelerini aktarabildikleri metinler elimize geçmemiştir.
Sultan II. Abdülhamid, tecrit zamanlarından kalan belgelerinin elimizde olması yönüyle de müstesnadır. Selanik’e nakledilmesinden Beylerbeyi Sarayı’nda ölümüne kadar hususi doktoru olan Atıf Bey’e anlatabildikleri ile farklı özellikleri olan bir hatıratı elde edilebilmiştir. Yanında olmayan çocuklarına mektup yazabilmiştir. Tahttan indirilmesinden 69 gün sonra, 5 Temmuz 1909’da kendi eliyle yazdığı, çeşitli taleplerini dile getirdiği bir arzuhali, İstanbul’a, Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa’ya gönderebilmiştir. Yazımızda bu önemli belgenin muhtevasına yer vereceğiz.
İ. H. Uzunçarşılı, Mithat Sertoğlu, Celal Bayar ayrı ayrı zamanlarda bu arz-ı hâle değinmiş ve hakkında yazmışlardır. Osmanlı Arşivi’nde aynı ibarelerle başlanıp bitirilmeyen, esas metinle ufak tefek farklılıkları görülen iki mektup daha vardır ki esas nüshanın müsveddesi oldukları kesindir. Özensiz bir yazıyla yazılan ve imla hataları ile dolu metnin sonunda “Abdülhamid” imzasının bulunması, belgenin suret veya müsvedde olmayıp asıl olduğunun delilidir. Zaten Abdülhamid, Atıf Bey’in naklettiğine göre, Selanik’e ilk geldiğinde bankalardaki parasını 2. ve 3. Ordu’ya bağışlamasıyla ilgili belgelerden başka hiçbir belgeye, mektuba imza koymadığından bahseder ki, doğrudur.
Arzuhalinde dengeli bir dil kullanmaya özen göstermiştir. Yerine göre gayet üst perdeden sözler sarf eder. “Devlet, Millet, Mebusan ve Askere” hitap ile başladığı arzuhalinde Meclis-i Ayan ve Mebusan’ın belirlediği “Hal’ Heyeti”nin 27 Nisan 1909 Salı akşamı hayatının emniyet altında olduğunu, her türlü taarruzdan azade bulunduğunu küçük oğlu Şehzade Abdürrahim’in ve bir kısım hizmetkârlarının duyacağı şekilde bildirdiğinden bahseder, ama heyetin asıl gayesi olan hal’in tebliğ edilme safhasını tek kelimeyle bile anlatmaz.
Geceleyin Ferik Hüsnü Paşa, emrindeki subaylarla geldiği Yıldız Sarayı’nda, tahttan indirme heyetinin taahhütlerini onaylayarak, canının emniyette, 2. ve 3. Ordu’nun hayatına kefil olduğunu, Selanik’te hazırlanan yerde üst düzeyde bir saygı gösterilerek ikametinin sağlanacağını, şüphelendiği hususlar varsa birlikte arabaya binerek ve eline vereceği revolver tabancası ile bir saldırı olduğunda ilk önce kendisini öldürmesini Allah adına yeminler vererek, Kuran’ı da getirtip yemin ederek Abdülhamid’in güvenini kazanmak ister. “Haşa, Allah esirgesin, ben katil olamam” diyen Abdülhamid silahı almaz, yeminlere kanaat ederek trene biner ve Selanik’te inerler. Müsvedde metinde yazdığı halde üzerini çizdiği, Hüsnü Paşa’nın “ellerimi bağlayayım” cümlesini, asıl arzuhale almamıştır. Yolda gördüğü nazik muameleden dolayı teşekkür ettikten sonra otuz dört yıl boyunca geceli gündüzlü millete hizmet ettiğini, 31 Mart Vakası’ndan bilgisi olmadığını, Meşrutiyet’in ilanından sonra aleyhine girişimlerde bulunmadığını ve Meşrutiyet’i koruyacağına dair Şeyhülislam aracılığıyla ettiği yemine sadık kaldığını ifade eder.
Padişahın hal’i II. Abdülhamid’e Meclis-i Umumî’de alınan kararla hal’ edildiğini bildirmek üzere Yıldız Sarayı’na giden mebusları bu tebliğ anında gösteren Halife Abdülmecid’in tablosu.
Ağabeyi V. Murad’ın durumunu anlattığı satırlarda tahttan indirildikten sonra 26 yıl ömür sürdüğünü söylerken hafızası onu yanıltır. Aslında 28 yıl yaşayıp tecrit altında ölen ağabeyine, eşleri ve çocuklarına yapılması gerekenleri esirgemeden yaptığını övünerek anlatır. Saray mutfağından yiyecek ve içeceklerinin verildiğini, gerekli hizmetkârların tahsis edildiğini söyler. Burada klasik dönemin kafesteki şehzadelerine veya tahttan indirilip dairesine kapatılan padişahlara tatbik edilen geleneği anlattığının farkındadır ama, kendisine aynısı yapılmadığı, çok daha serbest bırakıldığı halde buna da itiraz ettiğinin farkında değildir. Abdülhamid’e kadar padişahların tahtta bulundukları sırada ölmeleri veya tahttan ayrılmaları halinde tasarruf ettiği mal, mülk, saray, kasır, hazine cinsinden ne varsa yeni padişaha geçer, şer’i miras ve terekeleri de düzenlenmezdi. Geride bıraktıkları eşleri, çocukları sadece yeni padişahın uygun gördüğü miktarlarda et, ekmek, kahve, şeker, yakacak odun, ikametgâh ve benzeri tahsisatlarla ve belirlenen cüz’i maaşlarla kalakalırlardı. Abdülhamid de ağabeyine ve geride bıraktıklarına geleneğin mirası bu kuralı aynen uygulamıştı. Gururla bahsettiği ve bakımlarını, maaşlarını ihmal etmediğini söylediği hadise budur. İspat için delil getirdiği saraydaki evrakı, o devirde Mahmud Şevket Paşa görüp inceleyemezdi ama, bugün Osmanlı Arşivi’nde bulunan o evrak içinde Sultan Murad’ın ailesinden bazılarının maaşlarını alamadıklarından, azlığından şikâyetlerini, hatta alamadıkları maaşlarının tahsili için Abdülhamid’in hal’inden sonra Hazine-i Hassa’yı mahkemeye verdiklerini görüyoruz.
Abdülhamid’in hal’inden dört yıl sonra 1913’te İttihat ve Terakki yönetimi o güne kadar hiç düşünülmeyen padişahların mirası, hanedan mensuplarının maaşları meselesini gündeme getirmiş, “Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi”ni çıkartarak, taht değişikliklerinde geride kalan aile fertlerinin perişanlıktan kurtulmaları için çaba göstermiştir.
Klasik dönemde türlü şekillere bürünen hanedan ve saltanat veraset sisteminde hayatta kalabilen şehzadeler de kafes ardında tutulduklarından ticari faaliyetlerde bulunup şahsi servete sahip olamazlardı. Tanzimat devri şehzadesi Abdülhamid öyle değildi. Diğer kardeşleri borç içinde yüzerken o ticari faaliyetleri ile hatırı sayılır bir servete sahip olmuştu. Padişah olduğunda da şahsi servetini işletmiş, ayrıca Hazine-i Hassa’yı da çok genişletmişti. Şahsi serveti noktasında da diğer padişahlardan ayrılır. Abdülhamid’in halefi Sultan Reşad’ın, gelenek ve tatbikat müsait olduğu halde ağabeyi Abdülhamid’in tüm servetine el koyamamasında bu durumun da etkili olduğunu düşünebiliriz.
Arzuhalin devamında Abdülhamid kendi ailesinin eş ve çocuklar yönünden kalabalık olduğunu yazar. Selanik’e getirilmeyip İstanbul’da kalanlar sıkıntı içindedir. Selanik’tekileri idare edebilir ama İstanbul’dakilere maaşı yetmez. Bütün servet ve eşyası müsadere edildiğinden zaruret çektiğini, perişan ve acınacak seviyeye geldiğini, bu sıkıntısının giderileceğine emin olduğunu söyledikten sonra Avrupa bankalarındaki paralarını devlete teslime hazır olduğunu söylemesi de göze batan bir çelişkidir. Selanik’e nakledilirken yolda kaybolduğu rivayet edilen bir bavul dolusu mücevher ve tahvil yanında, içi elmas ve pırlantalarla dolu su çantasının da kaybolduğuna anlatılarda sık sık rastlanır Müsadere edildiği, çalındığı söylendiği halde Abdülhamid’in ölümünden sonra Beylerbeyi Sarayı’ndaki odasında, binlerce elmas ve pırlantayla dolu su çantası ortaya çıkacaktır. (bkz. #tarih dergi, sayı 18).
İttihad ve Terakki yönetimi, Selanik’e gönderdikleri Abdülhamid’in Avrupa bankalarındaki paralarını, hisse senetlerini, tahvillerini orduya bağışlaması yönünde baskı yapıyordu. O sıralarda pazarlık fırsatının ortaya çıktığını düşünmüş olmalıdır ki Abdülhamid’in arzuhali taleplerle doludur. Aslında ayrıntılı bir şekilde yakınmasının sebebi üç maddede talep edeceği şeylerin tahakkukunu kolaylaştırmak içindir. Tabii ki taleplerinin gerçekleşmesinin zor olduğunu biliyordu.
İlk olarak kendisi ve ailesi için en önemli sıkıntısı olan can güvenliği meselesini Ayan ve Mebusan Meclisleri ile Devlet ve Asker’in ortak yazılı taahhütleri ile teminat altına almak istiyordu. Bu teminat karşılığında servetini feda etmeye hazır olduğunu açıkça belirtmektedir. Ancak bu dörtlü garanti talebi Mahmud Şevket Paşa’nın sert itirazı ile karşılanmış, ordunun koruma için yeterli olduğunu, başka mercilere müracaat edilirse kontrolün elden kaçabileceği uyarısıyla üstü kapalı bir şekilde Abdülhamid’i ölüm tehdidine maruz bırakmıştır.
İkinci olarak oturduğu Alatini Köşkü’nün kendi adına satın alınıp ömrü boyunca orada oturmak üzere tahsis edilmesini istemiştir. Hem adına satın alınmasını istemek, hem de tahsisini talep etmek nasıl olabilir? İstediği satın alınma ve tapu gerçekleşmediği için nasıl olabileceğini bugün için çözmek imkânından mahrumuz.
Üçüncü talebi de yanındaki hizmetkârların kişisel özgürlükleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Gayet masum ve insani bir talep olmasına rağmen kendisi tecrit altında bulunduğundan hizmetlileri de aynı kaderin kurbanı oluyorlardı. Taleplerini dile getirdiği paragrafın altına can güvenliğinin insan hayatı ve ruhiyatı üzerindeki etkisine dair iki üç felsefî cümle kaydetme ihtiyacı hissetmiştir. Müsvedde metinde o cümlelerin sonradan ilave edildiği görülüyor.
Bu isteklerinin hiçbiri gerçekleşmemesine rağmen son paragrafta taahhüt ettiği şekilde 2. ve 3. Ordu’nun, Donanmanın masrafları için Avrupa bankalarındaki servetini bağışlamayı kabul etmiştir. Bağış süreci iki yıla yayılmış, sonunda herkes istediğini almıştır. Arz-ı hâlinin Meclis-i Mebusan ve Ayan’da okunması söz konusu olmasa da Ordu ve askerin verdiği teminat gereği, Muhafızı Rasim Bey’in özverili çabalarıyla Abdülhamid ve ailesinin kılına zarar gelmemiştir. Balkan Savaşı’nda Selanik’in tehlikeye düşmesi üzerine 1912’de Almanların Lorelei vapuru ile getirileceği Beylerbeyi Sarayı’nda da aynı şartlarda ömrünü tamamlayıp 10 Şubat 1918’de “Osmanlılar’ın Son Hakanı” olarak son nefesini verecektir.
SULTAN ABDÜLHAMİD’İN İSTEKLERİ
‘Devlete ve milletearz-ı hâlimdir’
‘325 senesi Nisanının on dördüncü Salı günü akşamı Âyân ve Mebusân tarafından müretteb heyet-i mübelliğa, hayatımın taht-ı te’minde ve her türlü taarruzdan âzâde bulunduğunu, oğlum Abdürrahim Efendi ve bendegândan bir kısmı huzuruyla nezdimdeki ailemin işitecekleri bir surette beyan ve tebligâtta bulundu.
Gecesi de Ferik Hüsnü Paşa refâkatindeki ümerâ ve zabitânla gelerek heyet-i mezkûrenin taahhüdât ve ifadâtını bi’t-tasdîk hayatımın kat’iyyen bir gûna tecavüzât ve taarruzâta hedef olmayacağı ve İkinci ve Üçüncü Ordu ve asker muhâfaza-i hayatıma mütekeffil bulunduğunu ve bütün millet o yolda teminâtta bulunduklarını ve Selanik’te tehyi’e edilen mahalde ikmâl-i ihtirâmla ikâmet edileceğini beyânla şâyet bu bâbda tereddüt ediliyor ise birlikte arabaya binerek ve elime lorver [revolver] vererek maazallah bir tecavüz vuku’unda ibtidâ kendisini lorver ile itlaf etmekliğimi vallahi, billahi, tallahi elfâzıyla kasem ve Kuran-ı Şerif’i dahi getirip ona da yemin edeceğini ifade etmiş ise de “Hâşa Allah esirgesin, ben kâtil olamam” diyerek teminât ve yeminlerine kana’at edip tren-i mahsusla Selanik’e gelindi. Burada gördüğüm muamele-i nâzikâne ve zâbitânın emr-i muhafazadaki gayret ve hamiyetleri mûcib-i takdîrdir. İyi ve kötü fakat hüsn-i niyetle otuz dört sene vallahi ve billahi geceli gündüzlü devlet ve millete hizmet eyledim. Şeyhülislam Efendi vasıtasıyla ettiğim yemîne muhalif hal ve harekette bulunmadım. Meşrutiyet aleyhinde imâl-i nüfûz etmedim. İstanbul’daki asker hadisesinde vallahi malumâtım yoktur. İşte buralarını kasemen temin eylerim.
5 Temmuz 1909 II. Abdülhamid’in “Devlet ve milletime arz-ı halimdir” başlıklı 5 Temmuz 1909 tarihli yazısı.
Biraderim merhum Sultan Murad hazretleri yirmi altı sene muammer olup maiyetlerinde müteaddid harem ağaları ve merhum Hayreddin Paşa’ya hizmet etmiş olan Server Ağa ve lüzûmu kadar bendegân vesaire bulunduruldu. Hazine-i Hassa ve matbahtan her türlü meşrubât ve mekûlât ve levâzım-ı saire kendileri için tertip ve esbâb-ı istirahatleri her vechile istihsâl edildi. Rusya askeri henüz Ayastefanos’ta bulunduğu bir hengâmda Ali Suavi Vak’ası zuhur etmesiyle müşarünileyh hazretlerini hemen yanıma alıp ortalığın kesb-i sükûnetiyle ikâmetgâhına iade ve vefatlarına kadar emr-i muhafaza ve siyânetlerinde ne derece izhâr-ı dikkat ve gayret ve ailelerinin maaşâtı ailemle müsâvî bir surette istifa edildiği ve hasta ve alilü’l-vücud oldukları halde bunca müddet her türlü arzusuna mazhariyet suretiyle yaşadıkları bedihî ve ahîren irtihalleri ne yolda vuku bulduğu dahi tabib-i hususisi Rıza Paşa’nın raporuyla nümâyândır. Vefatlarından sonra aileleri efrâdına kendi evladım gibi bakarak husûl-i refah ve huzurları hakkında zerretünma tesamüh vuku bulmadı. Hatta müşarünileyh hazretlerinin harem-i muhteremeleri başkadın efendi müdîre ve dindar olup mumaileyh Server Ağa vasıtasıyla ailemle beraber maaş aldıkça beyân-ı memnuniyeti hâvi yazdığı teşekkürnâmeler el’an saraydaki evrakım meyanında mevcuttur. Mahdumları Selahaddin Efendi’nin aleyhimde bulunacağına inanmam, mücerred isnattan ibaretti. Bulunduğum hâl-i felaket-iştimâl şu suretle telhis olunur. Kesirü’l-ıyâl ve kesirü’l-evlâd olduğumdan İstanbul’da bulunan evlâdımdan Nureddin Efendi, kendi validesiyle diğer ihtiyâre kadınlardan müteşekkil bir aile efradı el-yevm nânpâreye muhtaç bir haldedirler. Maaşım şimdilik burada idareye kifâyet etmekte ise de İstanbul’dakilere muâvenet ve infâk edecek bir derecede değildir. Mamafih esbâb-ı zarûretin indifâ’ını devlet ve millet nazar-ı dikkate alacağına eminim. Çünkü bilumum servet ve eşyam müsâdere edildi, perişan ve merhamete şâyân bir halde kaldım.
Tafsîlât-ı mebsûtadan maksad-ı yegâne şunlardır:
Evvelâ, kendimin ve ehl u ıyâl ve evlâdımın hayatı her türlü taarruz ve tecâvüzâttan masûn ve mahfuz idüği hakkında mevâ’id ve taahhüdât-ı sâlife Âyân ve Mebusân ve devlet ve asker tarafından taht-ı temin ve karara alınsın. Bu karar da açık ibare ile sûret-i resmiyede tahrîren tarafıma tebliğ edilsin.
Sâniyen, ikamet etmekte olduğum Alatini Köşkü nâmıma mübâya’a ile mâdâme’l-hayat ikamet etmek üzere tahsis olunsun.
İşte temenniyâtım şu üç şeyden ibârettir. Zira hayattan adem-i emniyet insan için her an bir ölümdür. Hayat ise mukaddestir. Hayattan emin olmamak gibi felâket olamaz. Binaenaleyh şerâit-i selâse-i mezkûre infaz ve icra olunduğu halde her ne suretle arzu olunur ve kimin huzurunda icâb ederse pankadaki matlûbumun teslimine dair olan varakanın takrir ve imzasına hazırım. Servetimin asker için muhafaza edildiğini mahz-ı hakikat olmak üzere beyan edebilirim. Mevcudumun kaşki daha kesretli bir raddede bulunsaydı. Kâffesinin cihet-i askeriyeye terkine muvaffakiyyet şerefine nailiyet temennisinden kendimi alamamaktayım. Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki bu fâni dünyada yegâne maksadım yalnız devlet ve millete duahân olarak emniyetle enfâs-ı ma’dûdemin bulunduğum mevkide ikmalidir. Kat’iyyen başka fikrim yoktur. Arzu olunacak surette de teminat itâsına âmâdeyim. Binâberin işbu arzuhalimin Meclis-i Mebûsân’da kırâatiyle bu Millet-i Muazzama ve Devlet-i Meşrûta’nın derkâr olan haşmet ve âtıfetine nisbeten ehemmiyetten ârî olan müsted’iyât-ı mezkûrenin kabûlünü recâ eylerim.
17 Cemaziyelahir sene 327 ve 22 Haziran sene 325 [5 Temmuz 1909]
[İmza] Abdülhamid BOA, İ.DUİT, 2/5
ABDÜLHAMİD’İN ENVER PAŞA’YA TAVSİYESİ
‘Bugün alkışlayanlar, yarın paralamasını da bilir’
Enver Paşa’nın, tahttan indirilen Abdülhamid’i Beylerbeyi’nde ziyareti konusunu kızlarından Ayşe Osmanoğlu da doğrular. Ancak bu ziyaretin hangi nedenle gerçekleştiği ve içeriğinin ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır.
Enver Paşa’nın, tahttan indirilen Abdülhamid’i Beylerbeyi’nde ziyareti konusunu kızlarından Ayşe Osmanoğlu da doğrular. Ancak bu ziyaretin hangi nedenle gerçekleştiği ve içeriğinin ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır.
Ayşe Osmanoğlu’nun anlatımına göre Almanya İmparatoru II. Wilhelm, İstanbul’a üçüncü gelişinde eski padişaha selam ve saygılarının iletilmesini rica etmiş. Sultan Reşad da, Enver Paşa’dan ricacı olmuş. Bunun üzerine Enver Paşa ilk kez Beylerbeyi Sarayı’nda Abdülhamid’i ziyaret ederek imparatorun selamlarını bildirmiş. Ancak Abdülhamid, Enver Paşa’nın hemen ayrılmasını uygun görmeyerek bir süre alıkoymuş ve iltifat etmiş, ayrıca öğütlerde bulunmuş…
“Enver Paşa bundan sonra bir daha gelmiş. O zaman da harb durumunu anlatmış, babama fikrini sormuş. Babam şu cevabı vermiş, ‘Bir gemiyi kaptan yürütür. Fırtına ve tehlikenin ne taraftan geleceğini yine kaptan keşfeder. Gemisini de ona göre idare eder. Dışarıdakiler bunu nasıl anlayabilir? Bu vaziyette benim ne yürütecek bir fikrim, ne de teklif edilecek bir tedbirim olabilir. Ben tecerrüt etmiş bir adam olduğum için şimdiki hâl karşısında bir şey söylemezsem denizlere hâkim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya – Macaristan’ın ne yapabileceğini düşünmek kâfidir”.
(Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid 232-234)
Meşrutiyet kahramanları II. Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde yabancı basında çıkan ve II. Abdülhamid’i Meşrutiyet kahramanları Niyazi Bey ile Enver Bey arasında gösteren bir illüstrasyon.
Abdülhamid’in kendisine ait olduğu tartışmalı hatıra defterinde de aynı konu geçmektedir:
“Edepli saygılı bir askerdi. İçeri girerken kılıcını çıkarmış, ve bir hükümdârın huzuruna çıkar gibi davranmıştı. Konuşurken, önüne bakıyor ve hafifçe kızarıyordu. Yer gösterdim. Edeble oturdu ve konuşma boyu, bir defa bile başını kaldırmadı.”
(Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ s. 232-234)
Bu görüşme hakkında en ayrıntılı ve konuyu bambaşka bir noktaya taşıyan anlatım ise Samih Nafiz Tansu’dan gelir:
“Birinci Cihan Harbinin başında sakıt hükümdar, Başkumandan Vekili Enver Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na dâvet etmiş ve onunla şöyle konuşmuştu:
– Enver Paşa, sana oğlum diyorum, evet çünkü sen de bizim aileye karışmış bulunuyorsun, hanedanımızın sevgili damadısın. Kahraman bir asker, merd bir adamsın… Oğlum Enver, 33 sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat keyfemayeşa bir hürriyeti, gelişigüzel bir serbestiyi de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele matbuatta pek revaçta görülen müstehcen resim ve yazılara, sinsi fikirlerin hâkim olmasına asla müsaade etmedim. Millî an’anelerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların medeniyetini daima takdir ederim. Fakat Hıristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa tercih etmedim ve üstün tarafını da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoşlanmam. Marifet bu medeniyeti kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu medeniyetin iyi taraflarını hattâ sarayıma getirdim. Yıldız’da Cuma ve Pazartesi geceleri, temsiller, konserler verilmesini emretmiştim. Garbın sanatkârlarını bizzat sarayda hem seyrettim, hem müziklerini dinledim. Bu toplantılara haremi, sultanları, damatları, hattâ haremağalarımla kalfalarımı dahi davet ettim. Ben de güldüm, onlar da güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler, seyrettiler, neşelendiler veya mahzun oldular. Maksadım saray, halka örnek olsun, garbın terakkiyatı yukarıdan aşağıya memlekete kontrollu girsin diye idi. Arzum Rumeli ve Anadolu halkının içtimaî seviyesinin yükselmesini teşvik idi.
Padişah olarak bu memleketin tarihinde ilk Meclis-i Mebusan’ı ben açtırdım. Fakat mebusların kâfi derecede olgunlaşmamış olduğunu görünce, aynı meclisi ben kapattırdım. Bilir misin ki Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın verdiği ilânı harp kararı bize neye mal oldu?
Bu Rus harbi ile tekmil Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim. Mithat Paşa bu hususta çok ısrar etmişti. Harbin korkunç netayicini çabuk gördüm. Plevnenin şanlı müdafaasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen mağlûp olduk. Rus orduları Ayastafanos’a kadar imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı Saffet Paşa’nın hüngür hüngür ağladığını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim.
Şimdi sizler de bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, hissiyata kapılarak memleket tehlikeye atılmıştır. İnşaallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve şerefli biter. Fakat hafazanallah felâketli biterse ister misiniz ki bu da bize bir Anadolu’ya mal olsun, o zaman elimizde ne kalır damat?…
Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve huzur içindesin, istikbalin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir nasihat vereyim:
Bugün insanları alkışlayanlar yarın onu paralamasını da bilirler!… Dikkat et!.. Allah yolunu açık etsin!.. Allah millete, devlete zeval vermesin!..”
(Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası 1957, s. 158-161)
Osmanlı döneminin son büyük hükümdarı sayılan II. Abdülhamid, şehzadeliğinden saltanatına, hatta tahttan indirilmesinden ölümüne dek, sıradışı bir çizgide yaşadı. Bugün yergi ve yüceltmeler arasında, gerçek değerinin çok uzağında algılanıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, Sultan Abdülhamid’in niteliklerini ve onun algılanmasındaki zaafları anlattı.
II. Abdülhamid’in ilk dikkate alınacak, öğrenilmesi gereken yönü bana göre şehzadeliğidir. Abdülhamid, çok aydın bir padişahın çocuğuydu. Babası Abdülmecid Han, tam bir Batı imparatoru havasında, ama Doğu kültürünü de son derece saygıyla karşılayan ve bilen bir adamdı. Sadece Tanzimat’ı ilan etmesiyle değil, başka pek çok konuda da öncülük etmesiyle bizim tarihimiz için önemli bir insandı. O da tabii, bunu kısmen babası II. Mahmud’dan tevarüs etmiştir.
Abdülhamid, ondan iki yaş büyük ağabeyi V. Murad ve iki yaş küçüğü Mehmet Reşad akranlardı ve Abdülmecid, bunların eğitimine önem vermiştir. Hocalarının adlarına bakınız: Askerî strateji, askerlik, nizam orduları ve askerî tarihi alanlarında ünlü Gazi Ethem Paşa; Valide Mektebi’ni kuran, Maarif Vekilliği’nde de bulunan aydın bir eğitimci Kemal Paşa; fıkıh ve İslâm konularında Gerdankıran Ömer Efendi; tarih hocası vakanüvis Lütfi Efendi, daha başka Ali Mahir Bey, Ferit Efendi, Şerif Efendi… Bunların hepsi o devrin önde gelen aydınları, donanımlı, eski tarihi, Osmanlı tarihini, edebiyatı bilen insanlardır. Saraya girip şehzade mektebinde öğrenciyi tekil olarak karşısına alıp onunla hususi ders yapmışlardır. Fransız Gardet (Fransız), İtalyan Guatelli, Lombardi gibi müzisyenler vardı. Kardeşleri gibi Abdülhamid de Fransızca, Farsça, Arapça öğrenmiştir. Öyle zannediyorum ki bugün Türkiye’de Arapçayı iyi bilen bir hoca bulsak, Abdülhamid’in hiç konu edilmeyen Arapçası, onun Arapçasından belki daha ileriydi. Çünkü birebir öğrenmişti. Fransızcası da öyledir. Dolayısıyla bir yabancı dili rahatça konuşabilir. Bu kardeşler alafranga tarzda yetişmiş Tanzimat şehzadeleridir. Kendilerini bir Avrupa prensi gibi görürler. Fakat İslamî – Türk, Osmanlı kültüründen de kopmamışlardır.
Avrupa’ya, Mısır’a seyahat etmiş, dünyayı da tanıyan şehzadelerdir bunlar. Şimdi mesela II. Süleyman’ın tahta çıkışını (1691-1695) düşünelim. Tam 39,5 sene şimşirlikte hapis kalmıştı; 6 yaşından 44- 45 yaşına kadar. Sonra “Hadi gel tahta!” Adam sofaya çıkınca şaşırmış, ağlamaklı olmuş. Bu da bir şehzade, üstelik 44 yaşında tahta çıkıyor; Abdülhamid de bir şehzade, 34 yaşında tahta çıkıyor. Çağlar değişmiş, sistemler değişmiş, saray ortamları değişmiş.
Sade giyinirdi
Abdülhamid’in gençlik dönemlerinden bir kare. Şehzade, önü açık bir vaziyette tuttuğu istanbulinli, sade giyimiyle dikkat çekiyor.
Abdülhamid’e kimi çevreler “cahildir, bir şey bilmez, saray çocuğudur” derler. Tabii alakası yok. Karşısına aldığı, huzuruna giren vezirlerden, yabancı sefirlerden, hepsinden üstün değilse bile onlarla mutlaka eşit kültüre sahip bir adamdı. Yani gelen kişinin bütün hâl ve hareketine bakarak onları değerlendirecek kadar da dolu bir adamdı.
Gelelim padişah oluşuna… Abdülhamid’in tahta geçişi çok sarsıntılı bir dönemdedir. Son dönem padişahları içinde en uzun, IV. Mehmet’ten (öl. 1693) sonra ikinci en uzun saltanat. Yaş olarak da –Orhan Bey’i bir yana bırakırsak- bütün padişahlar arasında en uzun yaşayandır. 76 yaş, o zamana göre ileri bir yaş. Amcası Abdülaziz öldü mü öldürüldü mü tereddütte kalmış, ardından ağabeyi V. Murat çıldırmış, o da üç ayda tahttan indirilmiş… Dolayısıyla Abdülhamid bir intihar veya öldürmeden, sonra bir çıldırmanın ardından tahta oturuyor. Tahta geçtikten hemen sonra da büyük bir savaş kopuyor; Osmanlı-Rus Savaşı; halkın büyük seferberlik dediği, 1877-1878 Harbi. Ruslar bir yanda Edirne’ye, bir yanda Erzurum’a kadar ilerlemişler…
Uluslararası koşullar da mutlaka etkilidir ama, Abdülhamid’in Osmanlı Devleti’nin yıkılışını geciktirdiği yadsınamaz. Diyelim ki tahta o geçmeseydi de Sultan Reşad geçseydi, durum ne olurdu? Bilemiyoruz ama, pek Abdülhamid dönemi gibi olmazdı. O savaş ile aşağı yukarı aynı günlerde Mithat Paşa’nın önerisini kabulle Kânûn-ı Esâsî’yi ilan etmiş. Yani Türkiye’ye temsilî rejimi getiren kişidir II. Abdülhamid. Kânûn-ı Esâsî, tıpkı Tanzimat’ın Abdülmecid tuğrasıyla ilan edilmesi gibi onun tuğrasıyla ilan edilmiştir. Bu demektir ki Türk parlamentarizminin başında 140 sene önce Abdülhamid’in adı vardır.
Neticede tahttan indirilmesi de enteresan bir olaydır. Temmuz 1908 ile tahttan indirildiği 1909 arasındaki 7-8 ay boyunca İttihat ve Terakki onu el üstünde tutuyor. Abdülhamid her yere gidiyor, bütün meclis âzâları kendisini ayakta alkışlıyor, Nutk-ı Hümayun okundu mu “Var ol padişahım!” diyorlar. Bütün merasimlere katılıyor. Mebuslara Yıldız Sarayı’nda ziyafetler veriyor, kendisi de sofraya oturuyor. O güne kadar hiçbir padişah tebaasıyla yemek yemediği halde o yiyor. Meclis Reisi Ahmet Rıza Bey ile günlük olaylardan başlayarak her konuyu konuşuyor. Daha sonra ne oluyorsa oluyor. Meclis bir gün bir karar alıyor! ‘bu adamı indirelim’, neden? Gerekçe ise 31 Mart Vakası.
İstanbul dışına gönderileceğini öğrenince tek ricası “Gitmeyeyim, İstanbul’da kalmak isterim. Hanedan mensuplarına İstanbul dışında yaşamak yakışmaz. Bunu bana reva görmeyin” olmuş. Buna rağmen illa gönderilmesi isteniyor, Selanik’e gönderiyorlar. Çünkü Selanik, İttihat ve Terakki’nin kurulduğu yer, merkezi. Orada gözetime almak istiyorlar. Oraya gidiyor. Mesela Halife Abdülmecid’in direnmesi kadar dahi direnmemiştir. Trenle gidiyor. Yanına birkaç hanımını ve kızlarını alıyor. Orada sesi çıkmadan, kimseyle temas etmeden yaşıyor.
Sonra Balkan Harbi’nin çıkacağı sırada (1912’nin sonunda) Alman sefaretinin yatı ile alelacele getiriliyor. O vakit de yine Çırağan’a veya Feriye dairelerine konulmasını istiyor ama Beylerbeyi Sarayı’na kapatıyorlar. Orada da altı sene yaşamıştır. 1. Dünya Savaşı bitmek üzereyken ölmüştür.
Genç Abdülhamid
Amcası Sultan Abdülaziz ile yaptığı İngiltere seyahati sırasında çektirdiği fotoğrafı. (1867)
Abdülhamid tahttan indirildikten sonraki 10 yıl, yaşananlar dikkate alınırsa en berbat dönemdir. Tabii tahmin edemeyiz ama, Abdülhamid savaşı sevmeyen bir hükümdar olduğundan 1. Dünya Harbi’ne girmemek konusunda direnebilir miydi? Onu bilemeyiz, tarihi yeniden döndürecek halimiz yok. Yalnız mahlû (tahttan indirilmiş) padişahın hiç sesinin soluğunun çıkmadığını biliyoruz. Bir seferinde Enver Paşa, Beylerbeyi Sarayı’na gitmiş, orada kendisiyle görüşmüş. Enver Paşa çok saygı gösteriyor. Tahttan indirilmiş bir padişaha, Harbiye Nazırının aşırı saygı göstermesi enteresandır.
Abdülhamid, şu noktalarda objektif olarak eleştirilebilir:
İlk olarak hafiye sistemi, ikincisi Mithat Paşa ve diğerlerinin mahkumiyetleri, Taif’te öldürülmeleri… 1905’teki Yıldız Vakası Osmanlı hanedan tarihinin en planlı, korkunç ama boşa çıkmış suikastıdır. Korkusunun maddi bir temeli var. Öncesinde örneğin o büyük 1894 depreminde, Dolmabahçe Sarayı’nda bayram töreni yapılırken, büyük avize şangur şungur sallanmaya başlayınca herkes padişahı unutuyor, bulduğu kapıdan dışarı kaçıyor. Ortada bir tek Zilzal suresini okuyarak ayakta kalan var: II. Abdülhamid. Bu bir cesaret işidir. Demek ki korkak bir adam değildi. Ama canı için çok dikkatli. Yediği yemekten, içtiği sudan, herşeyden şüphelenen bir adam. Bunda da haksız değil. Osmanlı Sarayı’nda suikast-cinayet kurmalar öteden beri var.
Çağdaşı Avrupa imparatorları ile karşılaştıracak olursak Franz Joseph (Avusturya), Kraliçe Victoria (İngiltere), Nikolay (Rusya), Wilhelm (Almanya) … Hiçbirinden geri kalır bir tarafı yok. Zaman zaman biraraya geliyorlar, onlara Fransızca şakalar, nükteler yapması temsil yeteneğini gösteriyor.
Giyimi kuşamı çok sade. Günlük yiyeceğini de kendi tanzim eden bir padişah. Onlar da genellikle alafranga yemekler. Yıldız’da yattığı oda oldukça mütevazı. Bitişiğinde İsmet Efendi’nin, esvapçıbaşısının odası varmış. Kitap okumayı seven, bale seyreden, saray halkını da ısrarla localara yerleştirtip gösterileri seyrettiren bir insan. Zamanının bir entelektüelidir.
Abdülhamid için kötüleme kampanyasının 31 Mart Vakası’ndan sonra başladığı kesin. Onu tahttan indirme gerekçelerini haklı çıkarmak için 31 Mart’ı kullanmış İttihatçılar. Ne kadar kötülük yapıştırılabilecekse hepsini yapıştırmışlar. Cumhuriyet de kuruluşu itibariyle imparatorluğa karşı durumda. Devrimlerden ilk nasibini alan II. Abdülhamid olmuş. Dolayısıyla bir padişah için şanssız bir dönem yaşamıştır. Ama 1908’de ölse ne büyük törenle kaldırılacaktı, bir düşünmeli!
Yine de diyebilirim ki İstanbul’un gördüğü iki olağanüstü cenaze töreni vardır; biri Padişah II. Abdülhamid’in diğeri Mustafa Kemal Atatürk’ün. İstanbul neredeyse tamamen iki defa sokaklara dökülmüştür. Anormal bir kalabalıktır II. Abdülhamid’in cenazesi.
Hükümdarlık konumunu, disiplinini II. Abdülhamid kadar isabetli kullanan bir padişah daha yoktur. Örneğin amcası Sultan Abdülaziz, huzuruna girenlere yer öptürmüştür. Ama bu, onu büyütmemiştir. Oysa II. Abdülhamid, karşısına alıp konuştuğu kişiyi kendisi gibi bir iskemleye oturtup, huzurunda sigara içmesine izin de verirmiş. Buna örnek Mithat Paşa’dır. Sigarasını yakar, serbestçe görüş açıklarmış.
Dünya liderleri
II. Abdülhamid ile eşzamanlı iktidarda bulunan Dünya liderleri. Bu toplu illüstrasyonda, padişaha sıralama gereği ikinci basamakta, 20. yüzyıldaki “üç büyüklere” de orta sırada yer verilmiş.
II. Abdülhamid’in sadrazamları çok güçlü kişilerdi: onları kendi seçti. Okur-yazar insanlardı, boş insanlar değildi. İki padişah tipine bakınız, biri ayağını öptürüyor ve buna taabbüd diyor –ki yarı tapınma demektir, II. Abdülhamid ise (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) anlamındaki ‘zıllullah’ kelimesini anmamış. Dikkat edilirse bunlar yazılanlarda yoktur. Tabii o zamanki devlet adamlarının da bir esnekliği elde etmeleri sözkonusu: Kânûn-ı Esâsî her ne kadar askıya alınsa da, imparatorluğa yeni bir biçim vermişti.
Kızıl Sultan denir; evet “kızıl” tarafı da var. Taif’teki hadise de Yıldız’daki mahkeme de tam bir cinayettir. II. Abdülhamid’in bunları yapması, kendinden önceki padişahların yaşadığı olaylara bağlamasındandır: Ortada “Hal’ ve Akd Ekibi” denen 3-4 kişilik bir vezir-komutan grubu vardı. Hüseyin Avni Paşa, Rüştü Paşa, Mithat Paşa… Padişah Abdülaziz ve V. Murat hal, olaylarını düzenleyen, kendinden önceki iki padişahı alaşağı eden bu ekip onun ilk döneminde iş başında, iktidarda idi. Rüştü Paşa, Abdülaziz tahttan indirilirken, V. Murat’ın üç aylık saltanatında ve II. Abdülhamid’in tahta geçişinde sadrazamdı.
II. Abdülhamid eğitime özel bir önem vermişti. Zamanında açılan mektepler, kalıcı kurumlar olarak korunamadı. Hukuk Mektebi, Muallim Mektebi, Baytar Mektebi, Ziraat Mektebi, Ticaret Mektebi, Mülkiye Mektebi… Bunlar ad değiştirdi, program değiştirdi ve neticede üniversite içerisinde kayboldu. Onun döneminde yazılmış yığınla kitap vardır, sade dille yazılmıştır, o zamanki okuma yazma bilen herkes okur, anlardı. Ben Haydarpaşa’daki Tıbbiye-i Şahane’yi gezmişimdir; şimdi orası Sağlık Bilimleri Üniversitesi olmuş. O kadar mükemmel tasarlanmış bir yapıdır ki, örneğin bütün pencerelerinde yanlarında bayrak takmak için halkalar bile düşünülmüş. Türkiye’de öğretmen yetiştirmeye önem veren, ortaokullara yabancı dil dersi koyduran odur. Tıp eğitimine verdiği önem ortadadır. Kendi 40 kişilik ailesini çok az kayıp vererek büyük ölçüde sağlıklı tutabilmiş tek padişahtır.
Türk ve dünya tarihi yazıldıkça II. Abdülhamid mutlaka geçecektir; ama yüceltilerek ama yerilerek… Keşke hakkında bu kadar kötüleme olmasaydı. Bu söylediklerimiz doğal karşılanırdı. Şimdi diyecekler ki bu adam da ne kadar Abdülhamidciymiş! Abdülhamid’i kötüleme kampanyası bana kalırsa Türkiye’ye ithal edilmiş bir olgudur. Yabancılar da bunu daha ziyade Ermeni-Yahudi lobilerinden ya da elçiliklerdeki temsilcilerden etkilenmişlerdir.
1902 tarihli fotoğraf, yüzyılın başında Hamidiye caddesinde günlük hayattan bir kesit sunuyor. Fonda, Yeni Valide Camii’nin bir kısmıyla, bir minaresi görülüyor. Kurulu iskeleye bakılırsa, minare onarımda. Caddenin ortasında, Hamidiye fesli, ceketli-pantolonlu, muhtemelen Osmanlı bürokratı iki zat-ı muhterem Eminönü yönüne doğru uzaklaşıyor. Onların sağında, ters yönden gelen, fraklı papyonlu bir bey dikkat çekiyor. Gayrimüslim bir banker ya da bir tüccar olmalı. Solda, doğulu bir mendil ve ebaniye satıcısı yaklaşırken, uzaklarda büyük bir navlunu almaya giden sırık hamalları seçiliyor. Hareketlilik bakımından o günle bugün arasında caddede fazla bir değişim yok. İşlek Hamidiye caddesi, tıpkı bugünlerde olduğu gibi, yoğun bir ekonomik canlılığa sahne oluyor.