Uzun mesafeli kervan ticareti, Eski İpek Yolu’na ismini vermişti. Bugün ise Kazakistan’ın kara limanı Khorgos’a gelen mallar, buradan konteynerler vasıtasıyla Avrupa’ya taşınıyor. Bir zamanlar taşınan Çin porselenlerinin içine, kırılmasın diye toprak konurken, şimdi straforlar bilgisayarları sarıp sarmalıyor.
Eski İpek Yolu’nun kendine göre bir raconu vardı. Bu bölgede, özellikle de Taklamakan çölü etrafında Tanrı Dağları’nın güney, Kunlun Dağları’nın kuzey eteklerindeki vaha şehirlerinden hareketle, kısa mesafeli kervan ticareti hakimdi. Öte yandan daha az olsa da, uzun mesafeli kervan ticareti de kaynaklarımızda tasvir edilmektedir. Bugün ise durum çok değişti.
Tarihten bir yaprak gibi olan bu tasvirlerden biri, uzun mesafeli kervan ticaretini ayrıntılı bir şekilde ele alan Benedict de Goes’a aittir. Bu seyyah 1603’te Yarkent’ten hareketle Çalış, Piçan ve Turfan’dan geçmiş, sonra da yollarda telef olmuştur. Onun Yarkent’de hazırlanan kervan hakkında verdiği bilgiler, bu işin diplomatik ve bürokratik aşamalarını öğrenmemize vesile olur. Goes, Yarkent’te bulunduğu sırada Kâbil’li tüccarların kervanı dağılmış ve yeni bir kervanın teşkili ise 1 yıl kadar sürmüştü. O sırada Doğu Çağatay Hanı olan Muhammed Han’ın kendi adına Çin imparatoruna gidecek kervanı bir çeşit ihaleye çıkarttığı ve iki yüz torba misk tutarındaki yüksek ücreti veren kişiyi kervanbaşı olarak tayin ettiği görülmektedir. Ayrıca han bu kervanbaşına kendi namına elçilik yapma salahiyetini vermişti. Kervana katılanların da kervanbaşının emrinde olduğu han tarafından tasdik edilmişti. Bundan sonra hediyeler sunmak ve külliyatlı miktarda ödemelerde bulunmak suretiyle kervanbaşı, kendisinden başka dört kişiye daha elçi payesinin tevcihini sağlamıştı. Kısacası Çin kaynaklarının Tarım Bölgesi’nden gelen diplomatik misyon olarak kaydettikleri bu seferin arka planı çok başka idi.
Kervana katılan diğer yetmiş iki kişi de kervana katılma hakkını satın almışlardı. Böylece “Hıtay’a (Çin) giden kervan kendisine bir sefaret heyeti süsü vermiş oluyordu; zira o memlekete başka türlü girmelerine imkan yoktu”. Kervan nihayet yola çıktıktan sonra da Yolçı (yani yolcu) denilen bir yerde hükümdar tarafından verilmiş olan belgeler kontrol edilmiş ve çıkış vergisi ödenmişti.
Burada “diplomatik” ilişkileri yürütenlerin hükümdarlar ve onların temsilcileri olan bürokratlar değil de, tüccarlar olduğu açıkça görülmektedir. Ancak hükümdarlar kendi adlarına yapılan bu kervan seferlerine izin vermekle belli bir gelir sağladıkları gibi, kervan çıkışlarını vergilendirmekle de bu geliri arttırmış oluyorlardı. Kervanların hareket tarihlerinin, Çin’den verilmiş olan izinlere bağlı olduğunu belirten Benedict de Goes, tüccarların her yıl Çin’e gidemediklerini ve ne zaman gitmeleri gerektiğini bildiklerini söylemektedir. Özel olarak belirtilen zamanların dışında gelen heyetlerin de, yeni yıl veya culûs gibi münasebetlerle gelmeleri gerekiyordu.
Halbuki durum şimdi öyle değişti ki, New York Times Kazakistan’ın kara limanı diye Khorgos yakınında Nurkent adlı; içinde bir okul, yuva ve dükkanlar olan yeni bir yerleşimden bahsediyor. Burada oturanlar vinç operatörleri, demiryolu işçileri ve gümrük memurları gibi gayet sınırlı bir grup. Havanın -40 dereceye düştüğü bu bölgede, Çin’den Orta Asya’ya gönderilen bilgisayar gibi teknik aksam donmasın diye konteynerler ısıtılıyor, yazın da soğutuluyor. Bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan Çin porselenleri kervan yoluyla nakledilirken, porselenler kırılmasın diye hurçlara toprak konur, toprağın içine fasulye ekilirdi. Yol boyunca sulanan toprağın içindeki fasulyeler filiz verir, bu filizler de bugün bilgisayarları koruyan strafor gibi porselenleri sarıp sarmalardı. Demek vasıtalar değişse de yöntemler değişmiyor.
Bu kara limanı daha da gelişeceğe benziyor. Zira Çin’den malları Avrupa’ya deniz yoluyla göndermek 40-50 gün alıyor; halbuki buradan göndermek yarı yarıya zaman kazandırıyor. İşin mali cephesine gelince… Bir konteynerin karayolu ile gitmesi denizyoluna göre 10 misli daha pahalı, ama uçaktan gene de daha ucuz. Nurkent Khorgos’takiler ileride mekanize yöntemler kullanarak, masrafı azaltmayı planlıyorlar. Burası gerçekten bir kara limanı; gelişmesini Çin kadar Kazakistan da destekliyor.
İngiliz donanma subayı Samuel Pepys, denizciler için en önemli konunun mideleri olduğunu belirtmiş, kalitesiz yemekle gemilerde kimsenin tututulamayacağını yazmıştı. Uzun ve meşakkatli deniz yolculuklarında gemicilerin bedensel ve ruhsal sağlığı mutfaktan çıkanların besleyiciliği ve lezzetine, seferlerin selameti yiyecek-içeceğin adil paylaşımına bağlıydı. Aksi takdirde isyan kaçınılmazdı…
Keşifler çağında büyük yelkenli gemilerden birinde denizci olsanız, acaba koşullara dayanabilir miydiniz? Her gün şap gibi tuzlu haşlanmış ete kuru ekmek doğrayıp bira içtiğiniz yemek saatini heyecanla bekler miydiniz? Ne yer ne içerlerdi bu insanlar uzun aylar boyunca? Kürek mahkumları, korsanlar ve köleleri taşıyan gemiler ile donanma, yolcu ve ticaret gemileri arasında beslenme açısından farklar var mıydı acaba?
Yabancı kaynaklarda bu konu ile ilgili epey bilgi mevcut. Yolcuların günlükleri, donanmanın satın alma kayıtları, tedarikçi faturaları, bakanlıkların ve orduların çıkardıkları yönetmelikler, seyir defterleri, kaptanların, doktorların veya iaşe subaylarının kayıtları gibi çok çeşitli kaynaklara ulaşabiliyoruz.
Uzun yolculuklarda temel besin kaynakları gemiden gemiye pek değişiklik göstermiyor. 1660’daki bir donanma gemisinin kayıtlarına göre satın alınan yiyecekler salamura kuru et (sığır ve domuz eti olarak iki çeşit), “biscuit / bisket” (fırınlanmış, mayasız, kuru bir ekmek türü), peynir, tereyağı, içyağı ile sirke imiş. İçecek olarak da bira ve su. Daha sonraki yıllarda gemilere sebze de bulunsun ve sağlıklı çeşit olsun diye soğan, lahana, kızartmalık muz gibi sebzeler de eklenmiş ama, uzun yıllar, konserve yapımı keşfedilene dek, bozulmaya karşı dayanıklı bu yiyecekler ile beslenmiş denizciler.
Denizcinin ekmeği biscuit
Denizciler ekmek yerine, iki kere fırınlanmış anlamına gelen “biscuit”leri yerdi. Yemek tabağı büyüklüğünde, maya kullanılmadan su ve undan yapılır ve çoğu kez kurtlu olurlardı.
Günün tek sıcak yemeğini oluşturan salamura et yapımı için kemiksiz, iki kiloluk, iyi parçalar beş gün tuzlu su içinde bekletilip kanı akıtılır, ertesinde varillere kat kat ve tuz konarak basılır, salınan su defalarca süzüldükten sonra tekrar salamura suyu eklenerek saklanırmış. Etlerin tahtaya benzemesini sağlayan bu işlemden sonra en az 24 saat tatlı suda bekletildikten sonra pişirilmesi gerekirmiş ama, çoğu kez buna yeterli zaman olmadığından yemeğin tuzunu alacak bezelye ve lahana gibi sebzeler eklenirmiş. O dönemde İngiltere’de çok sayıda çiftçi bu nedenle bezelye yetiştirmekteymiş. Denizcilerin kurutulmuş etten kutular, heykeller oyduğu, etin tahtaya benzer cilalı bir görünümü olduğu rivayet edilse de, denizcilerin farklı işkollarındaki işçilere göre daha iyi ve 4500-5000 kalorilik bir tayınları olduğu biliniyor. Tayının çoğu kez kurtlanmış, ucundan kemirilmiş veya çok tuzlu olması dışında bir sorun yok yani.
Ekmek yerine geçen, mayasız ve iki kere fırınlanmış anlamına gelen “biscuit”ler salt su ve undan yapılırmış. Nadiren de olsa denizcilere limandan alınan taze ekmek veya peksimet verildiği de olurmuş. Mayalı ekmeğin kurutulmasından yapılan peksimetler bisküvilere göre daha kaliteli, daha pahalı olduğu için, bunlara satın alma listelerinde nadiren rastlanıyor. Bisküviler yemek tabağı büyüklüğünde ve çoğu kere de kurtlu olurmuş. Taş gibi bisküvi yemeğe banmadan önce masaya vurularak kurtları dökülürmüş.
Denizciler için yemek kadar önemli olan bira, neredeyse sudan daha çok tüketilen bir içecek. Bugünkünden çok daha “hafif” olan denizci birasının alkol oranı %1-3’ü aşmadığından, günlük adam başı bir galon bira hakkı tanınmış. İçdenizlerde sefere çıkılırken su temini çok fazla dert edilmiyormuş. Ancak uzun yol başka tabii… Karaipler’e sefere gidildiğinde biranın yerini rom alıyor. Akdeniz’de seyredildiğinde de şarap olabiliyor. Önceleri su ile karıştırılan rom, fıçılarda çok bekleyen suyun kötü kokması nedeniyle limon suyu ile karıştırılmaya başlanmış. Buna “grog” adı verilmiş. Bu da farkında olmadan İngiliz donanmasında iskorbüt hastalığının bertaraf edilmesine yaramış; sulandırılmış şarap verilen ve hastalıktan kırılan Fransız gemicilere göre İngiliz gemiciler çok daha sağlıklı kalmışlar.
Sudan çok bira ve rom Denizci için bira yemek kadar önemliydi. Günlük bir galon bira hakkı olan denizcinin birası bugünkünden çok daha hafifti. Gidilen yere göre uzun yollarda biranın yerini şarap veya rom alıyordu.
Fırtına, kemirgenler, tedarikçinin hilekârlığı veya yolculuğun beklendiği gibi gitmediği durumlarda kaptanın tayın miktarını azaltma yetkisini kullanması, bazen gemicilerin sinir katsayısını yükseltip, isyanlara bile yol açmaktaydı. Çoğu kez yiyeceği azalan gemiler başka gemileri, yol üzerindeki küçük yerleşimleri yağmalamakta da beis görmediler. Tekdüze ve tuzlu, bayat yemeklere bir nebze değişiklik katsın diye gemilerde balık veya deniz kaplumbağası avlamaya izin verildiğini de öğreniyoruz kayıtlardan. Kimi deniz kaplumbağalarının eti beyaz-tatlımsı olduğundan ve bolca da yağ bıraktığından, bu hayvancıklar çokça avlanır ve alıp satılırmış. Uzun süredir seferde olan denizcilere satmak üzere yiyecek yüklü gemiler de denizlerde dolanırmış. Bazı işbilir tüccarlar gemilerinde çalışan denizcilere satmak üzere farklı yiyecekler bulundururmuşlar. Ücretten düşülen bu yiyecek bedelleri nedeni ile birçok denizci bırakın para kazanmayı, borçlanmış olarak evlerine dönermiş.
Zamanla, gemi rotaları üzerinde bulunan yerlerin sundukları ürünlerin de satın alınıp, denizcilere sunulmasına olanak tanıyan kararnameler ile yiyecek çeşitliliği arttırılarak sağlıklı beslenme yönünde adımlar atılmış. Akdeniz’de seyrederken pirinç, zeytinyağı; Karaipler civarında kızartmalık iri muzlar veya kassava unu, mısır gibi malzemelerin satın alımı için donanmaya izin çıkmış.
20. yüzyılda Atlantik’i geçen lüks yolcu gemilerinin sofraları ve günümüz donanma askerlerinin tayınları ile karşılaştırıldığında çok fakir, sıkıntılı ve çileli yolculuklara rağmen insanlar yılmamış; dünyanın değişiminde rol oynamışlar, kıtaların nüfus yapılarını ve ticaret yollarını değiştirmişler. Keşifler kolay koşullarda yapılmamış anlayacağınız. Çilekeş deniz insanlarına selam yollayalım buradan o halde. Biz değil altı ay, iki gün üstüste aynı şeyi yemeye dayanamazdık herhalde.
Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.
İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Almanya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkları Dunkerk’te bırakılmış, Hitler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak daracık Manş Kanalı ve donanma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşılarında tam donanımlı tek bir birlik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komutasındaki 3. Tümen.
20 tümenden fazlasına yetecek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılması olanaksızdı. İstila paniği içerisinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedekler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabrikalarını ele geçirirken, İngiltere’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyetini tanıyacak bir antlaşma yapmalarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünüyordu.
2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Dover limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalabalıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazeteler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Durumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı duyuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerinde ne yaparlar acaba?”
Aynı gece Churchill odasında dönüp dolaşıyor, ulusa ertesi gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaşlar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanımız tükenmeyecek, yenilmeyeceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokaklarda savaşacağız, teperlerde savaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.
Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlandı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyorlardı ama istila kısa sürede gerçekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelanda’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevkini hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatamamıştı. Dominyonların yurttaşları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da istekli değildi.
İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon bakanlığı geniş bir araştırma yaptırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlılığına rağmen, halkın sadece yarısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hitler’i tek başına yenmesi olanaksız olduğuna göre, teslimiyet değil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gelmişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlayacak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.
Hitler birkaç hafta İngilizlerin teslim olmalarını bekledikten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyordu. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırladıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını imzalattıktan sonra İngiltere’ye yakın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftaları oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirlerini geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artırmak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Yerel Savunma Gönüllüleri teşkilatı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye başlamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebilecekti. Bunlara, çoğu sopa taşıdıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.
Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.
Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazırlıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovakya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hükümetin de o yöndeki propagandasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bahçelerine inecekmiş gibi bir beklenti içerisinde geçirdi.
Bu psikolojik ortamda parlamento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetkiler verdi. Görevliler her eve girebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüphe üzerine tutuklama yapabileceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler yasaklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün çalıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak hayatı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalışma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatlerinin üretimi ciddi şekilde düşürdüğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).
1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londralı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebilir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içerlere doğru sayısız beton mevzi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu direnme eğilimi, Fransa’daki teslimiyetçilikle tam bir tezat oluşturmaktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebeleri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngiliz-Fransız ilişkilerine değinmemiz yerinde olacaktır.
Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.
1940 Haziran’ının ilk günlerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ülkenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanmasının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını göndermedi, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.
Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlikte savaşa devam umudunu yitiren İngilizler Oran yakınlarında Mers El Kebir’de bulunan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolladılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile enterne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayiplerdeki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içerisinde kendilerini batırabilirlerdi. Fransızlar hepsini reddedince ateş açıp bazı Fransız gemilerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasındaki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akdeniz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssüne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.
Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi teslime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazırlanmaya başlanan “Deniz Aslanı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlandı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filoları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.
3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalarda Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sırada Stuka pike yer destek uçaklarının burada işe yaramadığını ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Adlertag) Alman yüksek komuta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kıyıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapabiliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.
Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.
Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğuna uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akınlar seyrekleşti ve 1941 baharında filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldıkça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundular. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüştü. Gerçekte İngilizler 915, Almanlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hepsinde mertebe aşağı yukarı aynıdır). İngiliz havacıları Almanları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük zarar görmüştü.
Londralılar “blitz” adı verdikleri bombardıman günlerinde ya metro istasyonlarında yaşıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara iniyorlardı. Gece bombardımanlarında sirenler, ışıldaklar, uçaksavarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umutsuz çalışması ve yangınlara rağmen bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştılar. Gündüz ise kimileri dışarıya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.
Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eserler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kaldı ve kentin her yerine su depoları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alınan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentlerini yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Almanların direniş azmini yıkamayacaklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gösteren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.
Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge kenti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Londra’nın acıları İngiltere’nin kurtuluşu anlamına geliyordu; şöyle ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İngiliz Bombardıman Komutanlığı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlığı’nın (Fighter Command) nefes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.
Bombaların altındaki İngiltere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Almanya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalışmaya girdiler. ABD’yi savaşa devam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim antlaşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyorlardı. ABD’deki propaganda işlerini yönetmek üzere eski savaş kahramanı, Kanada doğumlu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat bürolarının başına getirdiler. Göstermelik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Almanları gözden düşürmek, izolasyonist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesini korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapmaya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Alman haritası verip, bunu onların Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakışıyla ilgili kamuoyu araştırmalarını etkilemeye çaba göstermişti. Ayrıca Almanların Avrupa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el altından basına dağıtıp yayımlanmasını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği olmadan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.
İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.
Savaşın ikinci yılına girerken İngiltere büyük bir mali sıkıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bile haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltıyor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamıyordu. Alman işgaline giren ülkelerin gemilerinin bir kısmının İngiliz donanmasına ve ticaret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm değildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy korumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin Atlantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklinde aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kullanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak konvoy refakatçılarına üs olanakları sağlandı.
Nihayet 1941 Mart’ında Roosevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal etme, ödünç verme, transfer, kiralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngiltere’ye ve sonra da Rusya’ya gönderdi.
Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifakı yenilemesinden korkuyordu. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Molotov antlaşması sayesinde başlamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaşma hırsıyla Hitler’in saldırganlığını mümkün kılmıştı. Sonbahardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.
Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatıştırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteğine yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile ilişkilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendirdi. Sonuçta, Almanya 1941 yılının 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere karşısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fransa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rusya’da cereyan edecek, Anglo-Amerikan güçleri mihver ordularıyla Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.
EN KRİTİK YIL: 1940
ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…
KEREM YALÇINER
Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. Anthony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresizliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Muhafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluşturan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleyeceği düşünülen Winston Churchill’dir.
EN KARANLIK SAAT Yön.: John Wright Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James 2 Şubat’tan itibaren
Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzerine çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.
Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yorulmak bilmez sekreteri Elizabeth Layton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, sokaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.
Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parlamentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatandaşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.
NAKKAŞ/ NAKŞÎ Minyatür ressamı. Doğu-İslâm dünyası klasik resim ustaları çoğunca minyatür tekniğini tercih etmişlerdir. Nedeni, derinlikli resim ve gölgeli figür yapmanın, “yaratma” hevesi dolayısıyla günah olduğu yorumuydu. Osmanlı dönemi iç mimarisinde, kalem işi kubbe ve tavan bezeme ve resimlerini yapanlara da nakkaş denirdi. Evliya Çelebi, bunların İstanbul’da 40 dükkândan oluşan bir arastada faaliyet gösterdiklerini yazar.
NAKKAŞHÂNE Topkapı Sarayı’nda, nakkaşlar ağasının yönettiği resim atölyesiydi, 15. ve 16. yüzyıllarda burada ünlü nakkaşlar yetişti. Nakkaş Osman, Lokman, Nigârî, Matrakçı Nasuh … bunlardandır.18. yüzyıl ilk çeyreğinde ise kendisi de hattat, müzehhip ve nakkaş olan III. Ahmed’in teşvikiyle ünlü Nakkaş Levnî, Seyyid Vehbî’nin Surnâme’sini resimlemiştir.
NEVBET/NÖBET MERASIMI Mehterhane konseri. Saray avlusunda günün iki veya üç vaktinde (sabah, ikindi, yatsı) nevbet vurmak (konser vermek) eski bir Türk geleneği olup, hakanın bağımsızlığının duyurulması anlamına gelirdi. Vezir valiler de görev yaptıkları eyaletlerde paşa sarayının önünde aynı geleneği sürdürürlerdi.
NEVBETHÂNE Padişahın otağ-ı hümayunu önünde, vezir, serdar ordugâhlarında ve kalelerdeki mehter çadırı, koğuşu veya kulesi. İstanbul’daki saray nevbethânesi Sur-ı Sultanî’nin bir kulesi idi. Daha sonra İbrahimpaşa Sarayı’na taşınmıştı.
NÜFUS TEZKIRESI Kimlik belgesi. Kişinin adını, lakabını, baba ve ana adını, doğum yeri ve tarihini gösteren tek yapraktan ibaret belge. Daha önceki Mecidiye yerine 1864 tahririnden (nüfus sayımından) sonra dağıtıldı. Halk bu belgelere “kafa kağıdı” adını vermişti.
Kişi lakabıyla bilinir
Osmanlı döneminde kimlik belgeleri sahibinin adını, lakabını, baba ve ana adını, doğum yeri ve tarihini gösteren tek yapraktan ibaretti.
Hayatı taklit etmeyen ve hayatın da taklit edemediği tek sanat eseri kategorisi çizgi filmdir. Ne geleneksel naif çizgi filmler hayatı ne de hayat bu çizgi filmleri taklit edebilir. Kafanıza örs düştüğünde hayatta kalma şansınız pek azdır. Üzerinizden silindir geçtiğinde kâğıt gibi incelip yere yapışmaz, presin altında kaldığınızda akordeona dönüşmezsiniz ve elinizde patlayan bir bombanın, yüzünüzü kapkara yapmakla kalmayacağına da emin olabilirsiniz…
Bizim, aklımda kaldığı kadarıyla rahmetli kaligraf Ferdi Sayışman’ın koyduğu isimle Red Kit olarak tanıdığımız Lucky Luke, Vahşi Batı’da haydutlardan başka herkesle iyi geçinen, beslenmede Canan Karatay prensiplerini benimsemiş, sırım gibi bir delikanlıdır. Kızılderililer de dostudur, siyahlar da, Meksikalılar da…
En zor anlarda, Kızılderililerin kuşatması altındayken, mavi gömlekli süvari ordusu beliriverir ufuktan. Her şey gerçek hayattan alınmadır: Kızılderililer, Avrupa’dan gelip Kuzey Amerika’yı yurt edinmeye çalışan yerleşimcilerle onların koruyucusu mavi gömlekli süvari alayı ve elbette bunlar arasındaki yıllar süren gerginlik ve çatışma.
Mesela Red Kit’in mavi gömlekli halaskâr süvarileri, yanlış hatırlamıyorsam çok eski de değil 19. yüzyılın son çeyreğinde, Kızılderilileri onlar için hazırladıkları toplama kamplarına gitmeye zorlamak için harekete geçer. Kendisini daha sonra çevrilen kovboy filmlerinden de tanıyabileceğiniz Yarbay Custer da komutası altındaki oniki süvari bölüğüyle toplama kampına gitmeyi reddeden Kızılderililerin peşindedir. Bu arada bu Yarbay Custer, bizdeki filmlerde falan nedense hep Albay diye geçer; bizimkiler adama erken terfi verdi herhâlde. Onun dışında aklımda yanlış kalmadıysa önceden de içsavaşta generallik yapmış ama içsavaş sırasında bankada bedelli askerlik yapana bile rütbe veriyorlar diye biliyorum (Hatta birara hatırlatın da, yine Red Kit bağlamında içsavaşta, özellikle istihbarat teşkilatı kurulurken itin, uğursuzun, hayırsızın nasıl toplandığını da anlatayım).
Her neyse bu bizim Yarbay Custer, komutası altındaki üç tabur, oniki bölüğü Kızılderililere sürpriz bir saldırı düzenlemek için hazırlar… Kızılderililer daha muharebenin ilk gününde Custer’ın birliklerini dağıtır… Bugün bu muharebeyi bu kadar ayrıntılı bir şekilde hatırlıyor olmamızın tek nedeni mavi gömleklilerin yenilmiş olması. Yoksa Kızılderililer yıllar süren savaş ve muharebelerde çok daha ağır kayıplar verdiler, sayısız insan hayatını kaybetti.
Bu tip çizgi filmlerin yerini günümüzde daha çok atari oyunları aldı. Üstelik oyunlarda insanlar öldürülüyor, kafaları uçuruluyor, kanlar dökülüyor. Ama yine gerçekten uzak bir şekilde, kafası uçurulan hayata puan kaybetmiş olarak yeniden başlıyor… Muharebe meydanında yediğiniz bir kurşundan sonra “restart” ya da “new game” butonuna tıklamanızın bir imkânı yok. Üstelik bu sadece ilk sonuç.
Custer’ın toprağa gömülen askerleri hemen o gün anıldılar, haklarında kitaplar yazıldı sonra da filmler çekildi ama Custer’ın askerlerinin öldürdüğü Kızılderililerin hayaleti yüz yıldan uzun bir süre Birleşik Devletler’i gölgeledi. Kızılderililer yerlerinden sürüldüler, toplama kamplarında ölümle ve açlıkla yüzleştiler, öldürüldüler ama yokolmadılar. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra Birleşik Devletler, Custer kadar Custer’ın kurbanlarını da anmaya başladı ve uzlaşmak istedi. Custer’ın kurbanlarından Siyulara tazminat vermeyi de teklif etti ama Siyular tazminatı reddettiler ve bugün hâlâ kendilerinden çalınan toprakları geri almak için hukuk mücadelesi vermeye devam ediyorlar. Çünkü varlar. Çünkü ne kadar güçlü, vahşi, acımasız olursanız olun, hiçbir halkı bire kadar kırmak mümkün değil ve ne kadar çok kırmaya kalkarsanız düşmanlığı da o kadar keskinleştiriyorsunuz.
Çanakkale muharebelerinin ünlü 19. Tümen askerleri, yaklaşık bir sene sonra (1916) Ruslara karşı Galiçya cephesine gönderildi. Burada da 20. Tümen’le birlikte büyük fedakarlıklara imza attılar. Bugün Krakow’da yatan şehitlerimizin üzerinden bayrağı eksik etmeyelim.
Aralarında Çanakkale’nin kahramanları vardı. 1915 Nisan’ında Albay Mustafa Kemal’in Gelibolu’da komuta ettiği 19. Tümen’in askerleri, ünlü 57. Alay ile birlikte şimdi trenle Avrupa’nın ortasına doğru gidiyorlardı. 19. ve 20. Tümen’den oluşan 15. Türk Kolordusu, Albay Yakup Şevki (Subaşı) Bey’in komutasındaki 33.000 asker ile birlikte, Büyük Savaş’taki müttefikimiz Almanya ve Avusturya-Macaristan ordularının yanında Rusya’ya karşı savaşmaya gidiyordu. 1916 senesinin Temmuz ayıydı, gittikleri yere de Galiçya deniyordu…
15. Türk Kolordusu, bugünkü Ukrayna’nın Lviv şehrinin 40-50 kilometre güneydoğusundaki Zlota Liba ve Zbruç nehirleri arasındaki bölgeye yerleştirildi ve hemen muharebelere girdi. Kendilerinden çok daha fazla insan ve ateş gücüne sahip Rus birlikleri karşısında cesur ve fedakarca savaştılar. Üzerlerine binlerce top mermisi yağdı, zehirli gaz kullanıldı. Herşeye rağmen cephelerini korudular, görevlerini yaptılar. 1917 Eylül’ünde, Cevat (Çobanlı) Paşa komutasında Suriye ve Filistin cephelerine sevk edilmek üzere Avrupa’dan ayrılırlarken, arkalarında 12.000 şehit, 6.000 yaralı, esir ve kayıp bırakıyorlardı.
Krakow’un tarihî mezarlığı Mezarlıkta Avusturya- Macaristan askerlerinin yanında 1916-1917’de cephe gerisindeki hastanelerde ölen Türk askerleri de yatıyor.
1. Dünya Savaşı’nın Avrupa Doğu Cephesi’nin güney bölümü olan Galiçya’da, Türk askerlerinin savaştığı bölge bugün Ukrayna sınırları içerisinde bulunuyor. Burada 1. Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar kalabilmiş pek çok harp anıtı bulunuyor. Harp sırasında binlerce yaralı askerimiz cephe gerisi şehirlerindeki hastanelere sevkedilmişti. Bu şehirlerden biri de o dönemde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı olan Krakow’du. Bugün Polonya’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Krakow’da 1. Dünya Savaşı’nın hatırasını yaşatan bir Türk şehitliği bulunuyor.
Krakow’un büyük tarihî öneme sahip olan mezarlığınınBatı köşesinde, savaşta ölen çoğu Polonya asıllı Avusturya-Macaristan askerleri için büyük bir anıt ve mezarlar bulunuyor. Bu anıtın hemen yanında bulunan siyah bir mezarın üzerinde ise Türk bayrağı dikkati çekiyor. Bu sembolik mezar, 1916 ve 1917 senelerinde Krakow’daki hastanelerde ölen ve bu mezarlığa gömülen Türk askerleri anısına 1997’de yapılmış. Varşova’daki büyükelçiliğimiz tarafından zaman zaman burada tören düzenleniyor. Bu mezarda yatan şehitlerimize, özellikle üniversite değişim programlarıyla Krakow’a giden Türk öğrencilerin sahip çıkması, üzerinden bayrak rengi çiçekleri eksik etmemesi gerekiyor.
Türk askerlerine anıt mezar Galiçya’da şehit olan Türk askerleri anısına 1997 yılında yaptırılan mezarda Varşova büyükelçiliğimiz tarafından törenler düzenleniyor.
Hasan Âli Yücel, cumhuriyet rejiminin kararlı savucularından biriydi. Atatürk’ün eğitim alanında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan olmasına rağmen, imparatorluktan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı biliminsanlarını ve edebiyatçıları koruyup, kollamıştı.
Kültür dünyamızın cumhuriyet tarihindeki zirve isimlerinden biri kabul edilen Hasan Âli Yücel, bundan 57 yıl önce 26 Şubat 1961’de beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Ölümünden bu yana hakkında onlarca kitap, makale yazılan; çalıştaylar, anma günleri düzenlenen bu devlet ve kültür insanı için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 60. yılı nedeniyle açılan sergide dağıtılmak üzere Hasan Âli Yücel 1897 – 1961 başlıklı bir albüm çıkarılmıştı. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Haz.: Ruken Kızıler – Nedret İşli, İstanbul, Kasım 2016, [114 sayfa]).
Bu büyük hümanizma savunucusu kültür insanı için yapılanlar yanında, Hasan Âli Yücel’in daha yazılmamış, araştırılmamış pek çok insani özelliği, eseri vardır. Bu kültür insanının, Canan [Yücel] ve Muammer Eronat varisleri tarafından Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’ne hediye edilen kütüphanesi, “Hasan Âli Yücel Özel Koleksiyonu” başlıklı özel bir mekanda ve bölümde hizmete sunulmuştur.
Ünlü biyografi üstadı İbnülemin Mahmud Kemal İnal, ömrü boyunca kendisini koruyan cumhuriyetin kültürlü, bilgili, çalışkan ve devrimci bürokratı, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel için Son Asır Türk Şairleri isimli eserinde yazdığı hayat hikâyesinde, “edib, nazik, kıymetli, meziyyetli gençlerdendir” diyerek sözlerini bitirir. İşte o “meziyetli genç” Hasan Âli ise İbnülemin ile ilk tanışmasını şöyle nakleder:
“Beyazıt ve civarında eski ve acaip kıyafetli bir zat görürdüm. Başında geniş bir fes, sırtında redingot, ayağında kaloş kundura; çok kere, kendisine benzer ve biraz önünden yürür biriyle beraber… Sorduğum zaman, Babıâli erkânından ve kudemâdan bir zat demişlerdi. O sıralar, pek öyle ilmi şöhreti yaygın değilmiş demek. Birinci Dünya Harbinin Yedek Subaylığından terhis edilip de Darülfünun’a geldiğimde bir gün kütüphaneye gitmiştim. Baktım o zat! Bir kitap mütalea ediyor ve önündeki deftere notlar alıp yazıyordu. Ben, kütüphane müdürünü bekliyordum. Bir başka iskemlede de başka biri oturmuştu ve durmadan burnunu karıştırıyordu. O acaip kıyafetli zat, arada başını kaldırıp hiddetli gözlerle bu zevksiz ameliyenin aralıksız icra olunduğu tarafa bakıyor ve ‘Tövbe, estağfurullah!’ deyip tekrar mütalesına dönüyordu. Nihayet sabrı tükenmiş olacak ki, o adama yüzünü çevirdi ve sert bir sesle:
– Zât-ı âliniz sivil misiniz, asker mi? Asker iseniz sunuf-ı selaseden hangisine mensup sunuz? Piyade mi, süvari mi, topçu mu? Herhalde topçu olacaksınız! Durmadan burnunuzdan gülle imal ediyorsunuz.
Biraz durdu ve sonra:
– Ayıptır, efendi, dedi, çek elini burnundan!…
Adam bir şey söylemeden, mahçup, kalktı ve gitti. Bu defa bana döndü:
– Adınız ne bakayım, siz kimlerdensiniz?
diye sorunca hemen hürmetle cevap verdim. İsmimi söylediğim zaman:
– Sizin, Telgraf ve Posta Nazırı Hasan Âli Efendi ile karabetiniz var mı?
Tasdik cevabım üzerine:
– Büyük babanız kamil bir zat idi. Telgraf Nazırı idi, ama curnalci değildi. Efendiliği, vezarete tercih etmiş, derviş-meşrep bir adamdı. Amcalarınızı da tanırım. İzzet Bey hazin şarkılar bestelemiş bir musikişinastı. Genç öldü (ve ezberden ölüm tarihini söyleyince hayretim büsbütün arttı).
Dahası da vardı. Babamı, işlerini, diğer amcalarımı birer birer saymaya, memuriyetlerini, azillerini, nasıplarını döküp, sıralamaya başladı. Nihayet:
– Helal süt emmişsiniz. Din ü devlete hâdim olursunuz!
dedi ve benim teşekkür cevabımı bile beklemeden başını kitabının üstüne eğip tekrar okumaya koyuldu. Ne yapacağımı şaşırdım. Kalkayım mı, oturayım mı diye düşünürken:
– Niye boş duruyorsun, oğlum? Ya bir şey mütalea et, ya kalk işine git!.. demez mi? Bundan istifade ederek teşekkür ettim ve kalktım, dışarıya kendimi attım”.
Bu mizahi tanışma, ömür boyu sürecek bir sevgi, hürmet ve kadirbilirlik çerçevesi içinde sürecek birlikteliğin ilk basamağı oluyordu. İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in 24 Mayıs 1957’de vefatına kadar aralıksız sürecek bu dostluk ve korumacılık, onun ölümünden sonra da hatırasını yaşatmak için yapılan çabalarla taçlanacaktır (Bkz: Hoş Sadâ, İstanbul, 1958, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).
Çeviri ve yazın atağı Hasan Âli Yücel’in şahsî çabasıyla Türkiye, çeviri ve yazın alanında önemli bir atak gerçekleştirmiş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında birçok eser yeni harflerle yayımlanmıştı. Bunların şu anda Sahaf Emin Nedret İşli’de bulunan birkaç örneği (üstte). Hasan Âli Yücel’in Münif Fehim tarafından yapılmış bir portresi (sol sayfada).
Hasan Âli Yücel cumhuriyet rejiminin savunucularından, Atatürk’ün eğitim alanında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan biri olmasının yanısıra, imparatorluktan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı biliminsanlarını ve edebiyatçıları koruması kollamasıyla da bilinir. Yücel, İbnülemin, Ziya Şükun, İsmail Saib Sencer, Baki Baykara gibi kitap ve tasavvuf ehli kişilere kol-kanat germiştir. Gündüz üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi politikaları, kültür hareketleri konusunda âteşin nutuklar söyler, akşam eve geldiğinde Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevi’sini okuyup, şerhler yapan bir kişiliğe bürünürmüş.
3 Mart 1924 tarihinde çıkan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan sonra, 1926’da kurulan Maarif eminliklerinde müfettiş olan Hasan-Âli Yücel, bu yeni, yoğun eğitim hayatı döneminde Türk dili konusunda da çalışmalar yapar. 1928’deki Harf Devrimi sonrasında, yılın sonuna doğru Tevfik Fikret’in Tarihi Kadim – Doksan Beşe Doğru isimli şiirlerini Latin harfleriyle basılan ilk kitaplardan biri olarak yayımlar. Bir önsöz ve kendisine ait bir şiir ilavesiyle Nümune Matbaası’nda bastırdığı eser çok büyük bir ilgi görür. Bu kitaba yazdığı önsözde:
“Fikret, bütün hayatında, tahakküme, her türlü istipdada, dini, siyasî, dünyevî, uhrevî esaretlere isyan etmiş bir şairimizdir. Doksan Beşe Doğru ile Tarihi Kadim, yerdeki taçla gökteki tahtın mütecaviz tehakkümüne başkaldıran bir tuğyandır. Ona imansız diyenlerden çok daha mühim olan Fikreti gayz duyduğu velayetlerin yıkıldığı bu devirde hatırlamamak günah olur. Bu iki manzumeyi neşre saik olan, sadece yakın bir mazideki hâlimizi hatırlatmak ve bu vesiyle içinde bulunduğumuz devrin en bahtiyar imkânlarla dolu olduğunu bir kere daha düşündürmektir.
Bunlara bir de kendi manzumelerimden birini ilaveye cür’et ettim. Çünkü o da aynı tehassüsle yazılmıştı; şu farkla ki, ben aziz şairin idrak edemediği halâs gününü görmek saadetine erebilmiştim” diyecektir.
Tevfik Fikret’in fırtınalar koparmış iki şiirini dil devriminin günlerinde ilk kez Latin harfleri ile bastıran Hasan-Âli Yücel eserin sonuna ilave ettiği Yeni Hayat isimli dokuz kıtalık şiirinin bazı kıtalarında şöyle demektedir:
“Duymadan düşünmek yok dinimizde
Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz.
İnsanız, insanlık esastır bizde;
Ne ciniz, ne melek, ne periyiz.
Keşkülle asayı çölde bıraktık
Külahı, hırkayı çiviye taktık
Gönülde marifet kandili yaktık
Bu ince işlerin hünerveriyiz
Okuyup okutmak işimiz bizim,
Haram lokma kesmez dişimiz bizim,
Her yerde bulunmaz eşimiz bizim,
Biz yeni hayatın erenleriyiz!”
Eğitim ve öğretim alanında yaptığı katkılar, büyük devlet adamlığı dışında yazdığı şiirler, edebiyat alanında yaptığı incelemeler ile yetinmeyip kurdurduğu “Klasik ve Modern Tercüme Eserler (1940 -1946)” serisi ile yaptırdığı çeviri kitaplar Hasan Âli klasikleri olarak anılagelmiştir. Çok partili hayata geçildikten sonra devam ettirilmeyen bu çeviri faaliyetinin kesintiye uğraması Hasan Âli Yücel’i gönülden üzmüştür. Hayatının son yıllarında tamamlamak istediği bu çeviri hareketini yeniden canlandırmak adına 1956’da Türkiye İş Bankası ve onun kültür sevdalısı genel müdürü Ahmet Dallı’nın desteğiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın kurulmasını sağlamıştır. Yaşamının son yıllarında yeniden bir kültür – yayın politikası geliştiren bu insana kurucusu olduğu yayınevi her zaman vefa ile yaklaşmakta, onun bıraktığı kültür mirası özenle korunmaktadır. 2006’dan bu yana “Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi” adıyla dünya edebiyatının seçkin örnekleri yeniden çevrilerek yayımlanmaktadır.
Aydınlar toplantısı Hasan Âli Yücel’in Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil gibi dönem aydınlarıyla düzenlediği bir toplantı çıkışı sonrası.
HASAN ÂLİ YÜCEL’İN ARDINDAN
Demokrasimizin en büyük kurbanı
Yazar Yusuf Ziya Ortaç, Bir Varmış Bir Yokmuş- PORTRELER adlı kitabında bundan 57 yıl önce, 26 Şubat 1961’de ölen Hasan Âli Yücel hakkında unutulmaz bir yazı kaleme almıştı.
İnsan nasıl ölür, bilir misiniz?.. Ansızın bir sendeleyişle, bir kalp duruşuyla değil. Annesinin ölümüyle, babasının ölümüyle, dostlarının, sevdiklerinin, kafa ve gönül arkadaşlarının ölümleriyle her gün birer parça, birer parça, birer parça…
Benim bir Ahmet Haşim’im vardı: Güzeli beraber tadar, çirkinden beraber iğrenir, beraber güler, beraber kızar, beraber acırdık. Sevincim onun da sevinciydi, öfkesi benim de öfkem!
Benim bir Mithat Cemal’im vardı: Yalnız vücutlarımızla iki ayrı insandık. Bütün bir yaz, Anadolu Klübü’nün bahçesinde, neşemiz tek kahkaha olurdu. Şimdi yıllardır onsuzum. Mithat Cemal’siz bahçede dost gözlerle baktıklarım kimlerdir bilir misiniz?… İhtiyar ağaçlar!
Sanırdım ki bu ikisinin ölümü kadar acı dost ölümü olamaz. Olurmuş! İşte Hasan Âli Yücel’in ölümü…
O, benim mektep arkadaşımdı. Vefa İdadisinde beraberdik. Zeki, çalışkan, hırslı bir öğrenciydi. Sonra, Birinci Dünya Savaşı’nda birbirimizi kaybettik. Yalnız bir gece, eski Gaziantep mebusu rahmetli İshak Rafet’in zengin akraba konağındaki sofrasında konuşarak, gülüşerek, dertleşerek ve türküler, destanlar, nefesler okuyarak geçirdiğimiz bir gece, hala yıldız yıldız gönlümdedir. Asıl dostluğumuz bu üç dört saatlik kadeh arkadaşlığından sonra başlamıştır.
Kafası kadar gönlü de zengin insandı. Okurdu ve yazardı. Düşünürdü ve duyardı. Doğuyu da tatmıştı, Batı’yı da… Çağının ünlü bir güzeline yazdığı:
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..
Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz,
Ölsem de senin uğruna canım heder olmaz,
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..
Dalgın ve ilahi, eriten bir bakışın var,
Bir anda bütün ruhumu birden yakışın var,
Karşımda periler gibi nazan akışın var,
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..
şarkısı onundur. Bu iki dörtlük bile, Yücel’in nasıl bir kalb adamı olduğunu anlatmaya yetmez mi?
Bir memleket gezisinde, Atatürk onu da yanına almıştı. Yeni insanlar vardı bu yolculukta. Atatürk, onları çeşitli konularda konuşarak deniyor, tartıyordu. Bir akşam, sofrasındakilere sormuştu:
– Sıfır nedir?
Yücel’in cevabı şu oldu:
– Sizin huzurunuzda ben!
Bu imtihan gezisinde, Hasan Âli, sıfır almayan tek yolcudur sanırım.
Efsane Bakan’ın efsane fotoğrafı
Hayat dergisinin ilk günlerinde, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel. Ozan Sağdıç, bu tarihi kareyi şöyle aktarmıştı: “… Daha sonra yazıişleri salonuna geldi, herkesle selâmlaştı, kendisine sunulan bir iskemleye oturdu. İlkokul kitaplarımızda Atatürk ve İnönü’nün fotoğraflarından sonra onun fotoğrafı olurdu. Sonradan tiryakisi olduğumuz M.E.B. klasiklerinde de görürdük onu. Siması belleğimize iyice yerleşmiş. Hazır bulmuşken bir fotoğrafını çekeyim dedim. Bizden birisiyle konuşuyordu. “Beni yok sayın, doğal halinizle bir fotoğrafınızı çekmek istiyorum” dedim. Filmimin elverdiği ölçüde birkaç kare çektim…”.
Yücel’in politika hayatı, Milli Eğitim Bakanlığiyle başarılar içinde geçmiştir. Karanlık topraklarımızın ilk fecri Köy Enstitüleri, Köy Okulları, Kız San’at Enstitüleri, bir kitaplık dolusu klasikler tercümesi, opera, İnönü Ansiklopedisi… Bırakınız tümünü, bir tanesi bir insanı bahtiyar etmeye yetmez mi?
Ona komünist dediler. Neden mi?.. Bu aydınlar çorağında kaybedecek tek insanımız olmadığını bildiği ve her değerin üstüne titrediği için!
Ne oldu?… Onun kaybetmek istemediği değerlerin hepsini başka milletler kazandılar: Şimdi, kimi Fransız Üniversitelerinde profesör, kimi Amerika’da!…
O yabancı ve bayındır ülkelerde Milli Eğitim Bakanları hep vatan haini midirler?
Bana sorarsanız demokrasimizin en büyük kurbanı Hasan Âli Yücel’dir. Geriliğe verdiğimiz bütün kurbanlar ondan sonra gelir.
Hiç unutmam, sayın Avni Başman’a D.P. nin ilk Maarif Vekili olduğu günlerde sormuştum:
– En başarılı Milli Eğitim Bakanımız kimdir?
Düşünmeden cevap vermişti:
– Yücel!
İşte bu Yücel’i, bir gün, kendi partisi, kendi gazetesinin, Ulus’un sayfalarından bile koğdu!
O kırılmış kalbin, ansızın duruşuna değil, bu kadar dayanışına şaşmalıyız.
(Bir Varmış Bir Yokmuş- PORTRELER; Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba Yayınevi, 1963)
Tolstoy’un ünlü eseri Harp ve Sulh, 1942’de Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet tarafından ortak tercüme edilen dev eser, bu iki aydının mektuplaşmalarında da temel konulardan biriydi. Edebiyat ve siyasetin biraraya getirdiği dostluklar, dilin kullanımı ve gündelik hayat üzerine, bir dönemin belki de en kıymetli belgeleri…
Lev Tolstoy’un, Napoléon’un 1812’deki harekatının aynasında dönemin Rusya’sını anlattığı Harp ve Sulh romanı, 1865’den 1869’e tefrika olarak yayımlanmıştı. Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden dört ciltlik devasa eserin Türkçe’ye ilk tam çevirisinin macerası, iki çevirmenin mektuplaşmalarının ötesinde ilginç rastlantıların da hikâyesidir.
ZEKI BAŞTIMAR, YAŞAM ÖYKÜSÜ, MEKTUPLAR, YAZILAR GENIŞLETILMIŞ 2. BASKI
Bir başka savaşın, o güne kadar yaşanmış olanların en dehşetlisinin karanlık günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun çeviri listesinde yer alan bu 2000 sayfalık dev eser, Zeki Baştımar’ın adıyla yayınlanmış (1943); ancak onunla birlikte, hapishanedeki Nâzım Hikmet’in de ortak ürünü olmuştur. 1942’de başlayan bu oylumlu çevirinin ilk cildi 1943’te, diğerleri sırasıyla 1945, 1946 ve 1948 yıllarında yayımlanır.
Nâzım Hikmet’in mahpusluk döneminde akim kalan bir abajur üretimi, iflas eden dokuma kooperatifi dâhil olmak üzere ekmeğini kazanmak ve ailesini geçindirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunduğu bilinir (“Mâlum ya Viran olası hânede evladü ayal var” diye yazar Zeki Baştımar’a). Bunların arasında daha sonra yapacağı birkaç çeviri işiyle birlikte, hepsinden daha kapsamlı olan ve daha uzun bir zaman dilimine uzanan Harp ve Sulh çevirisi bulunmaktadır.
Bu çeviri macerası vesilesiyle Nâzım Hikmet, diğer çevirmen Zeki Baştımar ile “Görülmüştür” mühürlü bir dizi mektupta hem çevirinin gidişatı üzerinde fikir alışverişinde bulunmuş hem de sürekli tahsilat hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır. Öte yandan bu mektuplaşmanın her mahpus gibi yalnızlığını kısmen gidermesine yaradığı da eklenmeli. Çeviri tamamlandığında “Emin olun ki hapislik devrimin şu son yedi sekiz yılında bana sevgili bir insan eli şefkatıyla uzanan, evimden ve sizden gelen mektuplar oldu. Arada, tercüme, mektuplaşmaya bir vesile olmuştu, bu vesilenin kalkmasıyla mektuplarınızın arkasını kesmemenizi reca ederim” diye yazıyordu Nâzım.
Aslında Nâzım Hikmet ile Zeki Baştımar eski tanıştılar; Moskova’daki aynı okulda (KUTV-Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) okumuşlar ve ülkede Türkiye Komünist Partisi’nde (TKP) kısa bir dönem de olsa aynı saflarda (muhalefet) bulunmuşlardı. Rastlaşmalar bununla sınırlı kalmayacak, Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Rusya’ya geçecek ve 10 yıl sonra bu kez 1951-52 TKP tevkifatından aldığı hükmü tamamladıktan sonra 1961’de yurtdışına çıkan Zeki Baştımar ile TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu üyesi olarak beraber çalışacaktır.
Mektuplaşmalarda bu siyasal geçmişe dair herhangi bir gönderme elbette bulunmamaktadır. “Görülmüştür” damgasının bile yeterli olmadığı koşullarda bunu garipsememek gerek (“Ben tabir caizse ‘şuurlu’ bir hapis vatandaş olarak mektuplarımı hapishane idaresine kontrol ettirdikten ve mühürletip imzalattıktan sonra gönderdiğime göre, hapishane idaresine ve binaenaleyh Türkiye Cumhuriyeti Bursa Adliyesine itimat etmeyip mektublarımı ikinci bir kontrolden geçirerek, Türkiye postalarının mahremiyetine tecavüz edenler varsa bu marifetlerinin mahiyetini tesbit ve adlandırmak biraz da kendilerine güvenilmiyen Adliyeye ve mahremiyeti ihlal olunan postaya düşer”. 28 Ocak 1943).
Mektuplaşmanın yer aldığı kitabı yayına hazırlayan Erden Akbulut’un sözleriyle mektupların künyesi şöyledir: “Bu mektuplar, yurtdışına giderken Zeki Baştımar tarafından yeğeni Süreyya Hacıyakuboğlu’na bırakılmış, o da bunları İlhan Selçuk’a iletmiştir. İlhan Selçuk’un bağışı olarak Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı arşivinde bulunan bu mektupların bir kopyasını ve yayın haklarını veren Vakıf yöneticilerine teşekkür ediyorum. Ne yazık ki Zeki Baştımar’ın gönderdiği mektupların büyük bölümü yoktur. Ayrıca Memet Fuat Arşivi – Piraye Koleksiyonu’nda bulunan Zeki Baştımar’ın bir mektubunun varlığı bilgisini veren ve kopyası ile transliterasyonunu ileterek yayınlamama olanak sağlayan Yeşim Bilge’ye teşekkür ediyorum”.
Zeki Baştımar
Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden Savaş ve Barış’ın Türkçeye ilk tam çevirisi II. Dünya Savaşı yıllarındaki çevirisi Nazım Hikmet’in adı es geçilerek yalnız Zeki Baştımar (üstte) adıyla yayınlanmıştı.
Çeviri başlıyor
Başvekâlet Umumî Murakabe Heyeti’nden Zeki Baştımar, “birinci cildin 1943 Nisanına, ikinci cildin Ağustos nihayetine kadar, diğer ciltlerin de 1944 ortalarına kadar dilimize çevrilebileceğini bildirdim” demekte. Ortak çeviri konusunda, hele hele birlikte çalışma imkanı olmayan iki çevirmenin en temel meselesini de “Tercümede bir vahdet bulunması gerek. Lakin ben bir üstatla ancak bir tezat teşkil edebilirim” diyerek belirtiyor.
Nâzım ise Tolstoy’un üslubu üzerinde hassasiyetle duruyor ve aslıyla mukayese etmek için değil ama bir çeviri örneği olarak Fransızcasını görmeden çeviriye başlayamayacağını belirtiyor.
İlk kez böylesi bir edebi eser çeviren Nâzım Hikmet, çeviri yol aldıkça, ilk cildin bitiminde şöyle yazar: “Tercümede bir çok hatalar yapmış olabilirim, hele askerî rütbelerde sivil memuriyet isimlerinde filan. Bundan başka da yanlışlarım varsa istediğiniz gibi düzeltebilirsiniz. Ben yalnız bir şeye dikkat ettim: Tolstoy’un edasını ve üslubunu elimden geldiği kadar muhafazaya. Bu hususta fıransızca tercümesinden biraz daha muvaffak olduğumu sanıyorum. Fıransız tercüman buna hiç dikkat etmemiş, bazen Tolstoy’un bilhassa uzun bir cümle turnürüyle söylediklerini, sanki Tolstoy onu daha kısaca söylemesini beceremezmiş gibi, kısaltmış, bazen de bunun aksini yapmış”.
Tolstoy çevirisi, üslup ve “çeviri nasıl yapılmalı” konusunda Kemal Tahir’e, Vâ-Nû’lara Mektuplar’ında da görüşlerini dile getiriyordu. Ne de olsa “halis muhlis bir dev”le cebelleşiyordu.
Mektuplar ilk kez yayınlanıyor Dört ciltlik dev eserin iki çevirmeninin ilk kez yayınlanan mektuplaşmaları ile çevirinin ilginç macerası da gün yüzüne çıkıyor.
Tolstoy üslubu, hapishanedeki edebi faaliyetlere de yansımıştır. “Kendisi çok dikkate değer hikâyeler ve şiirler yazıyor, türkçeden başka dil bilmiyor, harıl harıl fıransızcaya çalışıyor, işte o, Tolstoy tercümesindeki üslup başkalığından faydalandığını söylüyor, hattâ yeni bir hikâyesinde, tâbir caizse, Tolstoyun üslubunun bir iki örneğini de başarıyla verdi” diye Orhan Kemal’i takdim eder. Arada geçerken dil ve üslup üzerine mülahazalardan kendini alamaz: “Muhteva üzerinde çalıştıkça şekil çıkacaktır. Filhakika bazen bu şekil bugünkü kitabı nesir dilinden bazen uzaklaşacaktır, ama ne yapalım, daha doğrusu ne ala, ne iyi, zaten bugünkü nesir dilimizin sentaksı, ana şekli, bizim tabir caizse meşrutiyet burjuvazimizin cılız, basit muhtevasına uygun bir nesnedir ve öylece de kalıplaşmış, donmuştur ve binaenaleyh bunun yıkılması gerektir. Bu bir zarurettir, şiirde olan şey, zaten malum ya, şiir her zaman önde gider, nesir dilimizde de olacaktır”.
Harp ve Sulh çevirisi Nâzım’ın enerjisinin önemli bir kısmını alsa da kendi çalışmalarını da ihmal etmez: “Bir taraftan da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ diye üç yıldan beri bir kitaba çalışıyorum. Günler saatleri dehşetli kısaltarak kuş gibi geçiyor”.
Üslup tartışmalarının yanısıra güncel dil sorunları da mektuplaşmalarda araya girer. Zeki Baştımar merkezden bilgiler aktarır: “… bugünkü neşircilerimiz arasında ara sıra münakaşa edilen bir (ve) meselesi var, hatta Tercüme Bürosunda bir (ve) düşmanlığı var. Hatta o kadar ki tercüme ettiğimiz kitabın adına “Savaş, Barış” denmesini teklif edenler bile bulundu. Bu kadarı da çok saçma tabii. Yabancı dillerde çok bol olan (ve)leri tercümede çok defalar virgülle geçmek, bazen “de”, “ile” ve yerine göre başka edatlarla ifade etmek mümkündür ve dilimize daha uygun düşüyor. Bununla beraber şüphe yok ki ve ve’dir, icap ettiği, uygun düştüğü yerde ne kadar sık da olsa kulanılmak gerektir” (27.3.43). El cevap: “Mektubunuz geldi, söyledikleriniz pratikte çok doğru olan şeylerdir. Ve ve’dir amma, elbette ki müşteriyi düşünmeğe mecburuz, bundan dolayı ben elimden geldiği kadar zavallı, canlı, zaruri VE’lerin canına kıydım. Mamafi siz dilediğiniz gibi Ve katliamında bulunabilirsiniz”.
Çok nadir de olsa Nâzım kendi hukuki durumundan sözeder: “Size bir de sevineceğinizi sandığım bir haber vereyim: Ben dayımdan [Ali Fuat Cebesoy] iadeyi mahkeme talebinde bulunmak üzere istida dilekçesi aldım. Bu teşebbüse kendiliğinden girişmiş. Temize çektim gönderdim. Dilekçe gayet etraflı, vakıfane ve vakur yazılmıştı. Uğradığımız kanunsuzluğu etrafıyla izah ediyordu. Bundan bir netice çıkarsa benim gibi gadre ve kanunsuzluğa uğramış diğer sözde suç ortaklarım da, ben de hürriyetimize kavuşacağız demektir. Bu bir ümit. Ben yüzde elli ihtimal veriyorum. Haydi hayırlısı diyelim (11.12.43). “Hayırlısı” diyordu ama çalışma temposunu düşürmüyordu. Rubailer, Saat 21-22 Şirirleri ve Memleketimden İnsan Manzaraları gibi düzenli mesai gerektiren çalışmaları aksıyor (“Tercüme bütün günümü yiyip bitirerek alıyor”); fizikî olarak zorlanıyordu (“Kolum fena sancıyor. Galiba tercümeye çalışmaktan oldu bu”). Ama bir mahpusun el kitabının belki de ilk cümlesini de yazmıştı: “Çalışıyorum, o kadar çalışıyorum ki, ne ihtiyarladığımı, hattâ bazan da, ne de hapis olduğumu farkediyorum”.
Mareşal Çakmak ve çevirmenler
Zeki Baştımar adına izni alınan ve onunla birlik yürütülen Harp ve Sulh çevirisinde Nâzım’ın katkısını öğrenen Mareşal Fevzi Çakmak durumu hiç de hoş karşılalmamış, Hasan Âli Yücel’i komünistleri kollamakla suçlamıştır. Eğer diğer -yasal- çevirmenin TKP’nin o günkü önemli yöneticilerinden biri olduğunu bilseydi ne yapardı, bilinmez! TKP’den “troçkist polisçi” diye atılan birinin o günkü partinin önde gelen yöneticisiyle teşriki mesai içinde bulunması da ayrıca dikkate değer.
1905 doğumlu Zeki Baştımar, 1922-26’da Trabzon Muallim Mektebinde okudu, TKP’ye katıldı ve 1929’da Moskova’da KUTV’u bitirdi. Türkiye’ye geldiğinde, Nâzım Hikmet, Sarı Mustafa (Börklüce) gibi muhaliflerin yer aldı. Bu muhalefetin gerekçesine dair elde belge olmadığı için, esas ayrılığının ne olduğuna dair kesin bilgiler de yok. Ancak Komintern’e gönderilen bir rapora göre, sorun parti içi demokrasidir. Baştımar askerlik dönüşü muhalefetten ayrıldı ve 1932’de yapılan TKP 2. Konferansı’nda merkez komitesine seçildi. 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1933’te tahliye olduğunda siyasi büro üyesiydi. 1934’te ikinci kez Rusya’ya gitti, Komintern’nin son kongresi olan 1935’teki VII. Kongre’de Şefik Hüsnü ile birlikte Türkiye delegesi oldu.
Nâzım Hikmet ise o günlerde dönemin önde gelen siması Şefik Hüsnü tarafından “Ancak polis, yalnızca bu açık saldırı yöntemine başvurmakla kalmamaktadır. Türk burjuvazisi, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hikmet’in Troçkist muhalefet grubunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor…” denilerek açıkça mahkûm edilmişti.
Baştımar 1937’de Türkiye’ye dönüp Ankara’ya yerleşti ve Başvekâlet Murakebe Heyeti Kütüphanesinde çalıştı. 1944 tevkifatında tekrar tutuklandı ve 1 yıl Ankara askerî cezaevinde tutuklu kaldı. O zamanlar partinin siyasi büro üyesi ve Ankara vilayet komitesi başkanıydı. Ancak bu durum açığa çıkarılamadığından beraat etmişti. 1944 TKP davası gerekçeli hükmüne göre “Türkiye’ye dönmüş ve komünistlik akidelerine dair herhangi bir propaganda ve faaliyette bulunmayacağını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bildirmiş ve bunun üzerine Başvekâlet Murakebe Heyeti kütüphane memurluğuna tayin edilmiştir”.
Ancak “eski bir ticaret bakanı olan bir akrabası vasıtasıyla” bu işe yerleşen Zeki Baştımar’ın Ankara parti teşkilatıyla ilişkisi sürmüştür. “Münevver tabakayla, muhariri çevreleriyle temasları” gelişkin olan Zeki Baştımar, bu dönemde ünlü Tercüme Bürosu’ndaki birçok kişiyle de yakın ilişki içindeydi. Tercüme Bürosu üyelerine bakıldığında “çevre”nin pek de dar olmadığı anlaşılır: Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Melahat Özgü.
Bu kadronun hemen hemen hepsi Nâzım’a hayrandır. Halide Edip onu “dâhi sıfatını alabilecek” kadar önemli eserler vermiş biri olarak görürken, Ahmet Hamdi Tanpınar “Ben Nâzım’a daima hayran oldum” demektedir. Nurulah Ataç için ise o neredeyse bir milattır.
Mektuplara dönersek, son sözü Nâzım Hikmet’e bırakmak gerekecek:
“Başka ne yazayım, herşeye rağmen dünya güzel ve insanların büyük bir çoğunluğu ve Türk halkı namuslu, güvenilmeğe değer, beraber yaşanmağa layık insanlardır ve ben dünyaya geldiğimden dolayı bahtiyarım. Size de aynı bahtiyarlığı diler, hasretle gözlerinizden öper, mektubunuzu ve tercüme hakkındaki haberlerinizi ve kabilse, bir parça dünyalık göndermenizi –tercümeye mahsuben mi olur, yoksa artık biraz daha bekleyip basılmakta olan kitap basıldıktan sonra mı olur, her nasıl olursa olsun- beklerim. Kavuşmak ümidiyle kardeşim”.
Kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem adlı kitap, tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulanmış. Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirilirken, Anadolu’daki birçok mimari kalıntı, kazı çalışmaları, buluntular ve Zerdüşt dinine ait bulgular görmezden gelinmiş.
PERSLER. ANADOLU’DA KUDRET VE GÖRKEM
Anadolu’da İran halklarının egemenliği MÖ 600’ler civarında Urartu Krallığı’nı İskitlerle birlikte tarih sahnesinden silen Medlerle başlar. MÖ 546 yılında Pers (Akhaimenid) kralı Büyük Kyros (MÖ 559 – 529), Lydia kralı Kroisos’u (MÖ 560 – 546) yenişemediği bir mücadele sonrasında Sardeis’e kadar izlemiş, zayıf durumda yakaladığı başkenti ve kralı ele geçirerek, Anadolu’nun tek egemeni olmuştu. Büyük Kyros, bu zaferden sonra Anadolu’yu beş satraplığa ayırmıştır; Katpatuka (Kappadokia), Yukarı Phrygia, Yauna, Karia ile Aşağı Phrygia – Sparda. Medlerle başlayan ve Perslerle devam eden bu süreçte bölgeye girmiş olan Zerdüşt dininin kurumsallaşması ve yaygınlaşması da gerçekleşmiş olmalıdır.
Bu sırada Doğu Anadolu Yaylası’nda ise Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı görülür. Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarının bildirdiği bu satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 10 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi/Thosp olduğu görüşü genel kabul görmektedir.
Persler, Anadolu’nun neredeyse hiçbir alanına bölgesel düzeyde imar yatırımları ve kültürel etki yapma ihtiyacı duymamışlardır. Bunun yerine, satraplık merkezleri ya da alt birimleri olarak belirledikleri bazı yerleşmeler ile yakın çevrelerini Persleştirme (Persianisation) yolunu seçmişlerdir. Persleştirme politikası uygulanmış önemli merkezler olarak Bandırma yakınlarında yer alan Manyas Gölü/Daskylitis Limne kenarındaki Hisartepe/Daskyleion ile Salihli’deki Lydia başkenti Sardeis kentleri gösterilebilir. Bu kentlerde yerel mimari geleneklere uygun, ancak plan şeması bakımından kendi tasarımları olan saray ve malikâneler inşa etmiş olan Akhaimenidler, yoğun olmasa da Anadolu sanatı etkileri taşıyan resim ve heykeltıraşlık eserleri ile anıt mezarlar üretmişlerdir.
Akhaimenidlerin satraplık merkezlerine yaptıkları en önemli kültürel etki, kent tasarımları temelinde gerçekleşmiştir. Bölgesel yönetim birimi olarak belirlenen satraplık merkezleri ile yakın çevrelerinde, su kaynağı ya da birikintisi içeren geniş bahçeler ve av parkları yani paradeisos’lar kurmuşlardır. Başka bir deyişle, Perslerce Anadolu’da seçilen yerleşim alanları içinde göl komşuluğu ile kuş ve diğer av hayvan çeşitlerinin yaşadığı doğal ortamlar bir paradeisos oluşturmak amacıyla her zaman tercih edilmiş, bu alanların doğal güzellikleri ile av olanakları Persler için daima çekici unsurlar olmuştur. Akhaimenidler, paradeisos’lar ile anavatanlarındaki yaşamlarının zevk ve kültürlerini Anadolu’ya taşımışlardır.
Bugün bile Kuş Cenneti özelliğini koruyan Manyas Gölü/Daskylitis Limne ve Sardeis dışında, Anadolu’da sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan ve saptanan paradeisos’a sahip diğer bir yerleşme Oluz Höyük’tür. Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük’e yaklaşık olarak MÖ 450 yıllarında Pers kökenli bir Akhaimenid zümre ya da topluluğun yerleşmiş olduğu, mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi bulguların işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Oluz Höyük-Akhaimenid yerleşmesi, Pers Yolu, Pers tipi sütun kaideleri, anıtsal girişler ve açığa çıkmaya başlayan “Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı” ile karakterize olmaktadır.
Yapı Kredi Yayınları tarafından yakın bir zaman önce basılan “Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem” adını taşıyan, kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip kitabın, yukarıda önemle hatırlatılan tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulandığı anlaşılmaktadır.
Pers arkeolojisinin ‘olmazsa olmaz’ları Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkan ve Anadolu Pers arkeolojisi için eşsiz bir bulgu durumundaki Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı kitapta yer almamaktadır (üstte). Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında tapınak eşyalarının gömüldüğü kutsal çukurda (bothros) bulunan yaban keçisi protomlu kutsal içki kabı, Perslerin Anadolu’daki önemli ve güncel bir buluntusu olup, kitapta değerlendirilmeye alınmamıştır (altta).
Hellen arkeopolitikası
Persler kitabı, Anadolu’ya doğudan gelmiş olan ve kültürel karakterlerini Kızılırmak Havzası ile Doğu Anadolu Yaylası’nda izleyebildiğimiz Akhaimenidleri ne yazık ki yalnızca “Batıcı” bir arkeoloji ve tarih anlayışı ile görebilmek amacıyla hazırlanmış gibi görünmektedir. Büyük Yunanistan Seferi’nin başlangıcında Van Kalesi’nin güney yüzüne çivi yazısı ile dev bir kitabe nakşettiren büyük kral I. Kserkes’in (MÖ 485-465) bu çok önemli anıtı da dahil olmak üzere, Van-Karagündüz Höyüğü, Erzincan-Altıntepe, Amasya-Oluz Höyük ve bununla bağlantılı olan mimari, küçük buluntu, çanak-çömlek ile Kızılırmak’ın doğusundaki Zerdüşt dini bulgularının görmezden gelinmesinin başka bir açıklaması yok gibidir.
Kitapta, Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirmektedir. Şahsımın da içinde olduğu biliminsanlarının 2007’den itibaren Amasya ilinde geliştirmeye başladıkları Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları, özellikle Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinde Anadolu Öntarihi’nden köken alan geleneksel kültürü, Demir Çağı sürecinde Hellenler’in değil de doğudan gelen Medler ile Persler’in etkilemiş olduklarını kanıtlamaya başlamıştır. Bu görüşlerin kitapta yer almaması, Anadolu kültürünün gerçek yeri ve ağırlığını vurgulayan ve bunlara Doğu’dan da bakabilen biliminsanlarının, Hellen arkeopolitikası savunucularını rahatsız etmeye başladığına da işaret etmektedir.
Yapı Kredi Yayınları’nın son yıllardaki büyük bütçeli projeleri ile Anadolu’nun antik kültürlerini Türkiye topraklarının bir prestiji olarak sahiplenmesi ve kaynak eserlere dönüştürmesi takdire şayan bir yaklaşımdır. Devam edeceği anlaşılan Anadolu uygarlıkları kitap dizisinde editoryal kurgu sorunları giderilmiş yayınlar görmek, Anadolu arkeolojisi ile ilgilenen herkesi mutlu edecektir.
“Mikrop teorisi” çağında elle tutulmaz, gözle görülmez mikroorganizmaların hastalıkların tek sorumlusu olduğu sanılıyordu. Hastalar üzerinde yapılan gözlemler, hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneyler, kimi hastalıkların besinlerle ilişkisini ortaya koydu. 19. yüzyıl tıbbı iskorbit, beriberi, pellegra gibi vahim hastalıklarla mücadele ederken, sağlığı mevcudiyetleriyle değil, noksanlıklarıyla tehdit eden bazı organik bileşenleri saptamaya başladı. A’dan K’ya vitaminlerin keşif hikayesi…
Hayatlarını avladıkları ve topladıklarıyla idame ettiren atalarımızın vitamin yoksunluğu çekmedikleri bir yana, vitamin zengini olduklarına şüphe yok. Tarım yapmaya başladıklarında ise daha çok buğday ve mısır gibi vitamini fakir nişastası bol beslenmeye yöneldiler.
Vitaminler, normal büyüme ve gelişmenin sağlanması, sağlığın devam etmesi için gerekli olan “hayat için elzem” ve fakat protein, yağ ve karbonhidratlardan farklı, organik bileşikler. Bunlar besinlerle yeterli miktarda alınmadıkları zaman, kendine özgü bazı hastalıklar ortaya çıkar.
19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 20. yüzyılın ortalarına kadar devam eden “vitaminlerin keşif serüveni”, sağlığımızı anlamamızda en büyük bilimsel ilerlemelerden biridir.
İskorbüte karşı limon Bir uzun yol yelkenlisine, mürettebat ve yolcuları iskorbüt hastalığından korumak için limon ve diğer C vitamini içeren meyveler yükleniyor, Robert McGinnis.
Bugün vitamin eksikliğine bağlı geliştikleri bilinen hastalıkların ortaya çıkışı oldukça yenidir. Bilim alanında 19. yüzyıldan itibaren Louis Pasteur ve Robert Koch tarafından ortaya konan, hastalıklara mikropların ya da bu mikropların ürettiği toksinlerin yolaçtığını savunan “mikrop teorisi” hüküm sürmekteydi. Araştırmalar şarbon, sıtma, tüberküloz, kolera, lepra ve difteriden sorumlu mikropları tanımlamıştı. İskorbüt, beriberi, raşitizm, pellagra, tavuk karası gibi hastalıkların da mikrobik oldukları sanılıyordu; oysa bu hastalıklar mikroplara ya da onların toksinlerine bağlı değildi.
Hastalar üzerinde yapılan gözlemler ve hayvanlar üzerinde yapılan deneysel tıp araştırmaları bazı hastalıkların besinlerle olan ilişkisini aydınlatmayı sağladı ve vitaminlerin keşif süreci başladı. Bu süreç, beslenme biliminde de bir devrim yarattı ve bilimsel prensiplerin geçerli olduğu başlıbaşına bir bilim dalı doğdu.
Vitaminler birbiri ardına keşfedilirken, bir taraftan da kimyasal yapıları tanımlandı ve sentetik üretimleri için yöntemler geliştirildi. Bugün yalnızca Amerika’da yıllık 12.5 milyar dolarlık satışı olan dev bir endüstri var.
Denizcilerin kabusu: İskorbüt hastalığı
Hastalıklar 1700’lerin denizcilerinde, kılıçtan daha çok can alırdı. 10-12 hafta boyunca açık denizlerde yol alan ve yalnızca gemi erzaklarındaki kuru gıdayla beslenen denizciler iskorbüt hastalığına yakalanıyordu. Yolculuğun dört ila altıncı haftasında belirtiler başlıyordu: Hastalığa yakalanan denizcilerin diş etleri şişiyor, kanıyor ve dişleri dökülüyor; eklemleri şişiyor, ağrıyor ve kuvvetten düşüp takatsiz kalıyorlardı. Nihayetinde pekçoğu, aniden ortaya çıkan büyük bir kanama ile ölüyordu.
Ölmeyip sağ kalanlar ise karaya ayak bastıklarından itibaren meyve, sebze yiyebildikleri gündelik hayatın içinde 10 gün gibi kısa bir zamanda hızla iyileşiyorlardı. İskorbüt, Kuzey Avrupa’da çok yaygındı. 1753’te İskoçyalı donanma hekimi James Lind, iskorbüt belirti ve bulgularına dair gözlemlerini yazdı; önemli bir notu da portakal ve limonun hastalığı önlediğiydi. Daha sonraki yıllarda donanma erzaklarına limon suyu da eklendi.
Uzun yıllar süren çalışmalardan sonra iskorbütü önleyen faktör 1928’de izole edildi; Macar asıllı biyokimyacı Albert Szent Gyorgyi suda eriyen bu C faktörü, “askorbik asit” olarak isimlendirdi. Bu keşif 1937’de Nobel aldı. C vitamini 1935’te İsviçre’de suni olarak sentez edilen ilk vitamindir.
Vitaminli Nobel
Christiaan Eijkman ile birlikte vitaminlerin keşfi nedeniyle 1929 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazanan İngiliz biyokimyacı Sir Frederick Gowland Hopkins.
Beriberi kabusu
1800’lerin ortalarında pirinç üreticileri pirinci buharlı değirmenlerde işleyerek kabuklarından arındırmaya ve beyaz pirinç elde etmeye başlamışlardı. Beyaz pirincin yaygınlaşmasıyla birlikte, “beriberi” denilen ayaklarda his kaybı, güçsüzleşme, yürüme zorluğu ve felç ile seyreden bir hastalık da yaygınlaşıyordu.
Bugün Endonezya toprakları olan, zamanın Hollanda sömürgesi Doğu Hint Adalarında yaşayan yerlilerde sık görülen beriberi bulgularını gözlemleyen Christiaan Eijkman adında Hollandalı bir askerî hekim, tavuklarda da Java yerlilerindeki beriberiye benzer bir hastalık geliştiğini fark etti. Tavuklar askerî hastanenin pirinç ağırlıklı yemek artıklarıyla besleniyordu; aşçı değiştiğinde yerine gelen yeni aşçı yemek artıklarını vermeyi kesince tavuklar büyük bir hızla iyileşmişti. Öyleyse beriberi hastalığının müsebbibi beyaz pirinç olmalıydı; hastalık pirincin nişastasındaki bir toksinden kaynaklanıyor olabilirdi. Daha sonra 1896’da bir başka Hollandalı hekim Gerrit Grijns deneylere devam etti ve bir toksinin varlığının değil de hayati bir maddenin eksikliğinin bu hastalığa yol açtığını fark etti. O hayati madde, pirincin kabuklarında bolca bulunan B1 (thiamine) vitaminiydi.
Bilinmeyen eksiklikler
19. yüzyıl boyunca besinlerin içerikleri ile insanların ve hayvanların besin ihtiyaçları üzerinde çalışan kimyacılar, insanın azot taşıyan protein ile yağlar ve nişasta, şeker gibi karbonhidratlara ihtiyaç duyduğunu bulmuşlardı; proteinler vücudun yapıtaşını oluştururken yağlar ve karbonhidratlar hayatın devamı için gerekli olan enerjiyi sağlıyordu. Bu temel besin gruplarını yeterli miktarda tüketmek de beslenme için yeterli olsa gerekti. Fakat yeterli olmuyordu; bir şeyler eksik kalıyordu.
20. yüzyıl başlarında hâlâ ana besin maddelerinin sadece protein, yağ, karbonhidrat ve mineralden oluştuğu sanılıyordu. Hastalıkların sebebi de mikroplar ve bunların ürettiği toksinler olarak görüldüğü için, tahıllar kabuklarından tümüyle temizlenmeye çalışılırdı. Oysa tahıllar işlem gördükçe B vitaminlerini kaybediyor; insanlarda pellagra ve beriberiye yol açıyorlardı.
Laboratuvarlar ve ilk deneyler
Pirinç kabuğundaki bu bilinmeyen maddeyi tanımlayabilmek ve belki de sentez edebilmek için laboratuvar çalışmaları başlatıldı. Bunlardan biri de 1910’da Londra’ya göçetmiş olan Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk idi. 1911’de Casimir Funk, pirinç kabuğundan elde ettiği konsantre ile güvercinlerdeki sinir iltihabını (polinevrit) iyileştirmeyi başardı. Azot ihtiva ettiği için bir çeşit “amin” olarak düşündüğü bu maddeye hayati önem arzetmesine istinaden “vital” tanımını uygun görmüş ve 1912’de bu gizemli maddeye “vitamine” (vital amine) adını vermişti. Daha sonraki yıllarda besinlerde keşfedilen diğer hayati maddelere de “amin” yapısında olmasalar bile “vitamin” adı verilmeye devam edilecekti.
Bilinmeyen bir maddenin eksikliğinin en bariz kanıtı, yine 1912’de Cambridge’den biyokimyacı Sir Gowland Hopkins tarafından bulundu. Sir Hopkins bir deney metodu geliştirmişti: Yavru fareleri saf karbonhidrat, yağ ve proteinle besliyor; yarısına ise ilave olarak süt veriyordu. Süt verilen fareler büyürken diğerlerinde büyümenin durduğunu gördü. İki hafta sonra grupları değiştirdi; bu kez diğer gruba süt vermeye başlamıştı ve iki hafta sonunda süt verilen grup büyümeye başlamış, diğer grupta ise gelişim durmuştu. Sütte başka bir şeyler daha olmalıydı. Bu bulgulardan yola çıkarak, henüz bilinmeyen bazı organik besin ögelerinin yoksunluğunun probleme yolaçtığını ve bu problemin insanlarda görülen beslenmeyle ilişkili hastalıkların bir analogu olduğunu beyan etti. Böylece 1912 yılında, Casimir Funk ve Sir Frederick Hopkins vitamin hipotezini formüle ettiler.
Vitaminin isim babası
Polonyalı biyokimyacı Kazimierz (Casimir) Funk, Christian Eijkman’ın, beriberi hastalığına esmer pirinçle beslenen insanların darı ürünleri yiyen insanlara göre daha dirençli olduğunu belirten bir makalesini okuduktan sonra bu maddeyi izole etme konusunda çalışmış ve 1912’de başarılı olmuştu. Funk, bu maddede bir amin grubu bulduğu için önce onu vital amine (yaşamsal amin) şeklinde adlandırmış, vitamin sözcüğü bu kavramdan türemişti.
Pellagra problemi
1914’te Dr. Joseph Goldberger, ABD’de halk sağlığı merkezinde çalışıyordu. Ülkenin güneyinde yoğun biçimde gözlenen pellagra hastalığını araştırmakla görevlendirilmişti. Hastalıktan muzdarip olanlarda derinin güneşe maruz kalan bölgelerinde yaralar açılıyor, ishal meydana geliyor, akıl sağlığı bozuluyordu ve bu nedenle çoğu akıl hastanelerine kapatılıyordu. Ölüm oranı çok yüksekti. Hastalık yoksullarda çok daha fazlaydı; temel besinleri mısırdı. Hastalığa, küflenen mısırın toksik etkisinin sebep olabileceğini ya da sıtmada olduğu gibi haşerelerin taşıdığı bir nevi enfeksiyon olabileceğini düşünüyordu.
Enfeksiyon teorisi üzerinde düşünmekle birlikte, o güne kadar hastalığın bulaştığı hiçbir doktor ve hemşirenin olmaması da kafasını karıştırıyordu. Hastalık hapishanelerde, yetimhanelerde ve akıl hastanelerinde çok yaygındı. Diğer taraftan yetimhane çocuklarının beslenmesine yumurta ve süt eklendiğinde, vaka sayısının ciddi miktarda azaldığını gözlemledi. Gönüllüler üzerinde yaptığı bir araştırma, hastalığın beslenmeyle olan ilişkisini teyit ediyordu. Hastalığı köpeklerde deneysel olarak oluşturdu ve mayanın iyi geldiğini buldu. Bu bulguyu gerçek hastalar üzerinde de doğruladı. 1929’da öldüğünde, çalışma arkadaşları halen mayadan etken maddeyi izole etmeye çalışıyorlardı ve nikotinik asit (niasin) ancak 1935 yılında tanımlandı.
Pellegra yaraları Niasin (nikotinik asit) eksikliğine bağlı pellegra, bir zamanlar ölümcül bir hastalıktı. Tıbbi çizimde pellegra’ya yakalanmış bir hastanın çene, göğüs ve ellerinde açılan yaralar görülüyor, 20. yüzyıl başları.
Raşitizm ve yağda eriyen vitaminin keşfi
1600’lerde raşitizm, majör sağlık problemiydi. Halk kentlere doğru göç ediyordu; hayat tarzı değişiyordu ve insanlar yeteri kadar günışığı görmüyorlardı. Francis Glisson tarafından 1650’de tanımlanan raşitizm (De Rachitide), 1800’lerin başlarında sanayi devrimiyle birlikte Kuzey Avrupa ve Amerika’nın sanayileşen kuzey bölgelerinde hızla yükselecek ve adeta salgına dönüşecekti. 17. yüzyılda raşitizm salgını, “İngiliz hastalığı” diye adlandırıldı. İskorbüt ve raşitizm Viktorya dönemi hastalıklarıydı.
1770’lerden beri tedavi amaçlı kullanılagelen balık karaciğeri yağının raşitizm, kemik erimesi, genel beslenme yetersizliği ve bazı göz problemlerinde faydalı olduğu 19. yüzyıl ortalarında da gözlenmiş olmakla birlikte, bunun bir açıklaması yapılamıyordu. 1930’larda balık yağı takviyesi ve beslenmenin düzelmesiyle, raşitizm 20. yüzyıl başlarında önemli ölçüde geriledi. Bugün halen D vitamini eksikliği, dünyada özellikle anne ve çocuklarda çok yaygın bir problem.
A vitamini ve isimlendirme sistemi
Wisconsin Üniversitesi ziraat okulunda Elmer Vernon McCollum, süt ineklerinin beslenme ihtiyaçları üzerinde çalışıyordu. Sıçanlar üzerinde yaptığı bir çalışmada saflaştırılmış diyete tâbi tuttuğu sıçanların zayıfladığını, daha sonra ise besinlerine zeytinyağı eklediklerinin değil ama tereyağı eklediklerinin düzeldiğini buldu. A vitaminini keşfetmişti. 1914’te buna “yağda eriyen faktör A” adını verdi. Vitaminleri isimlendirirken bugün de kullandığımız sistem işte böyle başladı. 1947’de sentez edilen A vitamini eksikliğinin nelere yolaçtığı ise sonraki yıllarda anlaşıldı: Gece körlüğü, göz kuruluğu ve sonuçta göz harabiyeti. Bu vitaminin noksanlığı günümüzde hâlâ 3. Dünya ülkelerinde körlüğün başlıca sebeplerinden biri.
Beriberinin yol açtığı yıkım
B1 (Tyamin) noksanlığı nedeniyle ortaya çıkan bir sinir sistemi hastalığı olan beriberi’ye yakalanmış üç çocuk.
İngiliz hekim Sir Edward Mellanby özellikle şehirlerde büyüyen çocuklarda büyük bir problem olan raşitizmi tedavi edecek bir yol arıyor; köpekler üzerinde deneyler yapıyordu. Yulaf lapasıyla besleyip kapalı mekanda tutulan köpekler raşitik olmuştu. Balıkyağı ile iyileşmeleri üzerine, A vitamininin bu hastalığı tedavi ettiğini düşündü. Ancak Mc Collum, balıkyağından A vitaminini çıkardıktan sonra yine de iyileştirici etkinin devam ettiğini görünce, balıkyağında başka bir etken maddenin daha olduğu anlaşıldı: Vitamin D.
1922’de yeşil yapraklı bitkilerden yağda eriyen diğer bir vitamin olan E vitamini keşfedildi. 1943’te Nobel ödülü alan, bir diğer yağda eriyen vitamin olan K vitamininin keşfi oldu. Bazı kuşlar, kanları pıhtılaşmadığı için ölüyorlardı; kuşlar yeşil yapraklı bitkiler ve karaciğerle beslendiklerinde ölümden kurtulmuşlardı. Hollandalı hekim Henrik Dam tarafından keşfedilen K vitamini Edward Doisy tarafından sentezlendi ve pratikte kullanılmaya başlandı.
Vitaminlerin endüstrileşmesi
Kimyagerler 20. yüzyılın henüz başlarında, tükettiğimiz besinlerde bulunan ve hayat için elzem, o zamana kadar bilinen protein, yağ, karbonhidrat ve mineralden tamamen farklı, adeta esrarengiz biyolojik maddeleri -vitaminleri-keşfettiklerinde; bu aynı zamanda günümüzün en popüler pazarlama ürünlerinden olan vitamin hapları ve devasa bir vitamin endüstrisinin de doğumu oldu.
Vitaminler savaşın devam ettiği ekonomik buhran yıllarında keşfedilmişti; fakat savaş sonrası dönemde refahın giderek artmasıyla paralel olarak endüstrileşme imkanı buldu. Renkli vitaminleri kimileri insan sağlığına faydalı buluyor; kimileri ise bir nevi dolandırıcılık olarak görüyordu. 1950’lerin sonuna doğru, bu renkli vitamin hapları albenili paketleriyle artık hayatımıza girmişti. Beslenme bilimi geliştikçe toplumsal bilinçlenmeye de imkan sağlıyordu. Gazete ve dergilerde sağlık köşeleri yayımlanıyordu.
Vitaminlerin keşfi, yoksunluklarına bağlı ciddi hastalıklar nedeniyle olmuştu; fakat yıllar boyunca edinilen bilgi birikimi günümüzde sağlıklı ve uzun yaşam odaklı hale gelmiş durumda.
Mültivitaminler
1920 yılında Parke-Davis firması ilk mültivitamini üretti. “Metagen”, o zamanın bilinen tüm vitaminlerini içeriyordu. Bugüne kadar gelecek olan mültivitamin akımının başlangıcında olay şöyle izah ediliyordu: “Konserve besinlerin, beyaz pirincin, suni tereyağı (margarin), yoğunlaştırılmış süt, beyaz un ve 20. yüzyıl medeniyetinin sunduğu diğer rafine gıdaların çağındayız. Bütün bunlar hayatımızı kolaylaştırıyor elbette ama ciddi bir beslenme problemini de beraberinde getiriyor”.
Parke-Davis kendine ait araştırma laboratuarı olan bir ecza firmasıydı ve Metagen de doktor reçetesiyle satılıyordu. Fakat piyasaya çıkan diğer pekçok ürün şahıslar tarafından üretilip doğrudan tüketiciye sunuluyordu. Sadece işadamı olan bu üreticiler, ilaçların yalnızca hekimler tarafından tavsiye edilebileceğini belirten Amerikan Tıp Birliği’nin etik kurallarına uymak derdinde değildi.
Daha sağlıklı bir yaşam vaadinin toplum üzerindeki doğrudan etkisi, vitamin ürünlerine büyük bir talep oluşturdu. Örneğin “Mastin Vitamin” tableti adlı bir vitamin ve mineral kombinasyonu ürün “mültivitamin” olarak pazardaki yerini aldıktan sonra; mal sahibi Francis B. Mastin ürününü bir yıldan az bir zamanda aylık 1 milyon dolar ciro yapan bir işe dönüştürmüştü. Ürünün reklamları, vitaminin iştahı açtığı, hazmı kolaylaştırdığı, kabızlığa iyi geldiği, cildi düzelttiği ve enerjiyi arttırdığını ilan ediyordu.
Vitamin çılgınlıgı Daha sağlıklı bir yaşam umudu, bir vitamine hücum akımı başlatmış, vitamin tabletlerine ve vitaminlendirilmiş gıda maddelerine büyük bir talep oluşmuştu. ABD pazarında vitaminlerin ticarileşmesinden sonraki yıllara ait reklamlar (üstte). Parke-Davis firması tarafından 1920’de piyasaya çıkartılan ilk multivitamin Metagen (altta).
Başlangıçta tıp dernekleri bu reklamları desteklemedi. Tüketici hiçbir işe yaramayacak ürünler için tuzağa düşürülmemeliydi. Vitaminler besin miydi, ilaç mıydı? Doktorlar kimi zaman arada kalıyordu. Bazı otoriteler hazır vitaminlere karşıydı; iyi beslenerek tüm vitaminlerin zaten alındığını düşünüyorlardı. Vitamin üreticileri, kararın tüketiciye bırakıldığı bir pazarın parçası olmayı sürdürdüler.
Amerikan Tıp Derneği onaylı ilk vitamin tableti “Oscodal” oldu. Balık karaciğerinden elde edilen A ve D vitamininin şeker kaplamalı tabletiydi. 1920’lerde Funk tarafından geliştirilen yöntemle yapılıyordu. O zamanlarda doğal kaynaklardan vitaminleri elde etmenin teknik zorlukları vardı. İlaç şirketleri kendi araştırma laboratuarlarını kurdukça ve akademik işbirliği ile bu engeller aşıldı. 2. Dünya Savaşı arifesinde ilaç endüstrisi, vitamin sentezini endüstriyel ölçüde öğrenmiş durumdaydı.
Yeterli beslenme ve ‘destek’ anlayışı
1930’ların ortalarına gelindiğinde pekçok yiyeceğin içeriğindeki besin ögeleri ve bunların miktarları biliniyordu. 1941’de ilk olarak günlük vitamin ve mineral ihtiyacını kapsayan tabletler üretildi ve “tavsiye edilen diyet desteği” (recommended dietary allowance: RDA) kavramı ortaya çıktı.
Amerikan Ev Ekonomisi Bürosu, ortalama Amerikan ailesinin beslenme alışkanlıklarını araştırarak bir rapor yayınladı ve sadece 1/4 oranında iyi beslenildiği saptandı; protein, demir, kalsiyum ve dört vitaminden oluşan temel besin maddelerinin en az yarısı sağlanıyorsa, bu “iyi” olarak değerlendiriliyordu.
Beslenme uzmanları, bebekler, çocuklar, ergenler, gebeler, süt veren anneler gibi farklı gruplar için değişen ihtiyaçları belirledi. Şehirlerde yaşayan düşük gelir grubundaki aileler genelde daha kötü besleniyordu; kırsal alandan uzaklaştıkça süte, yumurtaya ve taze sebzelere erişimleri de kısıtlanıyordu. Diğer taraftan özelikle beyaz ekmek ve şeker için “boş kaloriler” gündeme geldi. Modern yöntemlerle rafine edilen un, bütün doğal vitamin ve minerallerinden yoksun bırakılıyordu.
Çözüm yolu olarak zenginleştirme önerildi. Un zenginleştirilmesi, 1930’ların sonlarında endüstriyel olarak üretilebilen B vitaminleri eklenmesiyle başladı. Ortalama Amerikan beslenmesindeki yetersizlikler toplumsal dikkati de çekiyordu ve un endüstrisinin de gönüllü desteği ile un ve ekmeğin zenginleştirilmesi sağlandı.
Ekmek aslında vitamin takviyesi yapılan ilk besin değildi. D vitamini ile takviye edilmiş sütler yine 1930’larda piyasaya çıkmıştı. Vitamin takviyeli kahvaltılık gevrekler 1938’de belirdi. Vitamin endüstrisi de gelişiyordu ve birçok besin ya zenginleştirilmiş ya da takviye edilmiş oldu; tabii bu iki durum farklıydı.
Vitamin endüstrisi geliştikçe maliyetler de düştü. Örneğin 1935’te 1 gr B1 vitamininin doğal kaynaktan üretilmesi 300 dolara mal olurken, 1937 yılında 7,5 dolar oldu; aynı vitamin 1942’de sentetik olarak üretildiğinde, gramı sadece 53 sent idi.
2. Dünya Savaşı’nda askere alınan Amerikalıların üçte birinin yetersiz beslenmeye bağlı rahatsızlığı olduğu gözlendi. Bunun üzerine başkan Roosevelt 1941’de ulusal beslenme konferansı topladı. Sonuçta devlet destekli “tavsiye edilen diyet desteği” (recommended dietary allowance: RDA) altı vitamin ve iki mineralden oluşuyordu. Daha sonra başka vitamin ve mineraller de eklendi. İlk “one-a-day” 1943’te piyasaya sürüldü. 2. Dünya Savaşı sona erdiğinde, gerçek kazanan ilaç endüstrisi oldu. Antibiyotikler, aşılar, vitaminler… Üretim teknolojilerinin ilerlemesi ve yenilikçi pazarlama stratejileriyle vitaminler artık her noktaya ulaşıyordu.
KORUYUCU VİTAMİNLER
Çocukların ihtiyacı: A, D ve folik asit
Yeterli ve dengeli bir beslenmede genel olarak yeterli vitamin vardır. Bu sebeple, yeterli ve dengeli beslenenlerde vitamin destekleri gerekli olmayabilir. Ekstra vitaminlerin hastalıktan koruyacağına dair halihazırda kesin bir kanıt yok. Bunun istisnaları var elbette; örneğin hamilelere Vitamin B9 (folik asit) desteği gibi.
Diğer taraftan vitamin eksikliği, yeterli beslenmenin mümkün olamadığı pekçok yerde sorundur. Beslenme yetersizliğine bağlı vitamin eksiklikleri oldukça yaygın durumdadır ne yazık ki. Körlüğe yol açan A vitamini eksiklikleri gibi. Bugün dünya üzerinde 500 bin çocuğun bu yüzden görme yetisini kaybettiği tahmin edilmekte.
Bebekler doğar doğmaz hemorajik hastalıktan korumak için K vitamini yapılır. Raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir; kalsiyum eksikliğinin de payı vardır. Raşitizmden korumak için 15. gün D vitamini başlanır ve 1 yaşına kadar devam eder. Hazır mamalarda genellikle takviye vitaminler vardır. Demir eksikliği anemisi de yaygındır. Süt çocukluğu döneminde demir takviyesi verilenlerde IQ puanı 6 puan fazla bulunmuştur. Süt çocukluğunda anemiden korumak için rutin demir takviyesi verilir.
1941’DEN GÜNÜMÜZE
Temel vitamin ve mineraller
1941 itibariyle: A, B1, B2, B3, C, D, kalsiyum, demir
Bugün itibariyle: A, B1, B2, B3, B5, B6, B7, B9, B12, C, D, E, K, kolin, kalsiyum, krom, bakır, iyot, demir, magnezyum, manganez, molibden, fosfor, selenyum, çinko, potasyum, klorid.
UNICEF RAPORLARI
Sadece bir avuç dolar yeterliyken…
Yetersiz beslenmeye bağlı olarak ortaya çıkan temel vitamin ve mineral eksikliği özellikle güney yarım kürede dünya nüfusunun üçte birinin sağlığına ciddi zarar veriyor.Vitamin ve mineral eksikliklerinin bireyler ve toplumlar için ne anlama geldiğinin çok az insan farkında. Dünya Ekonomik Forumu raporlarına göre bazı temel vitamin ve minerallerin eksikliği zihinsel gelişimi yavaşlatıyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor, doğumsal sorunlara yol açıyor ve tahminen 2 milyar insanın gerçek fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin çok altında yaşamalarına sebep oluyor. 80 ülkede yapılan yeni bir araştırmanın sonuçları durumu oldukça aydınlatmakta:
• Demir eksikliği çocukların zihinsel gelişimini son derece olumsuz etkiliyor ve ulusal IQ ortalamasını da düşürüyor. Yetişkinlerde üretkenliği düşürerek gayrisafi millî hasılada kayba sebep oluyor. Ciddi demir eksikliği anemisi, her yıl 50 bin kadının doğum sırasında hayatını kaybetmesine yol açıyor.
• A vitamini eksikliği, gelişmekte olan ülkelerde 5 yaş altı çocukların % 40’ında bağışıklık sistemi zayıflamasına yolaçıyor. Her yıl tahminen 1 milyon çocuk ölümüne neden oluyor.
• Gebelikte iyot eksikliği, her yıl 20 milyon bebeğin zihinsel olarak yetersiz doğması anlamına geliyor.
• Folik asit eksikliği, her yıl 200 bin doğumsal anomaliye sebep oluyor.
• Yetişkinlerde vitamin eksikliği, özellikle kadınlarda son derece sinsi seyreden bir durum. Vitamin ve mineral eksikliği en yıkıcı ve kalıcı etkilerini hayatın en hassas ve korunmasız olduğu ilk aylarında yapıyor. Vitamin eksikliğini ancak belirtileri ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek artık kabul edilebilir bir şey değil. Bu eksiklikler ortaya çıkmadan önce tüm toplum için, özellikle de çocuklar için korunma yoluna gidilmesi zorunlu. Bunu sağlamak ise, milyar dolarlarla oynayan ilaç endüstrisi için hiç de zor değil: . Yaygın tüketilen temel besinlere (un, tuz, şeker, margarin gibi) vitamin ve mineral takviyesi yapılmasının; yılda kişi başına maliyeti sadece bir kaç sent. Başta özellikle kadınlar ve çocuklar olmak üzere hassas kesimlerin ihtiyaç duyduğu temel vitamin desteklerinin sağlanmasının kişi başı ederi de yıllık birkaç senti aşmıyor. Doğru ve yeterli beslenme konusunda toplumu eğitmek de son derece önemli. Salgın hastalıkların ve parazitlerin önlenmesi, bunların sebep olduğu beslenme yetersizliklerini de ortadan kaldıracak. Bu yöntemler, endüstrileşmiş ülkelerde vitamin ve mineral eksikliğini uzun yıllar önce kontrol altına almayı sağlayan yöntemler. Ancak birçok ülkede, problem ve çözümü bilindiği ve maliyeti çok düşük olduğu halde bir türlü sistematik biçimde uygulanamıyor. Oysa sağlık kazanıldığında, ulusal ekonomiler de kazanacak.