Etiket: sayı:45

  • Eski İpek Yolu yeniden aktif

    Uzun mesafeli kervan ticareti, Eski İpek Yolu’na ismini vermişti. Bugün ise Kazakistan’ın kara limanı Khorgos’a gelen mallar, buradan konteynerler vasıtasıyla Avrupa’ya taşınıyor. Bir zamanlar taşınan Çin porselenlerinin içine, kırılmasın diye toprak konurken, şimdi straforlar bilgisayarları sarıp sarmalıyor.

    Eski İpek Yolu’nun kendine göre bir raconu vardı. Bu bölgede, özellikle de Taklama­kan çölü etrafında Tanrı Dağları’nın gü­ney, Kunlun Dağları’nın kuzey eteklerindeki vaha şehirlerinden hareketle, kısa mesafeli kervan ti­careti hakimdi. Öte yandan daha az olsa da, uzun mesafeli kervan ticareti de kaynaklarımızda tas­vir edilmektedir. Bugün ise durum çok değişti.

    Tarihten bir yaprak gibi olan bu tasvirlerden biri, uzun mesafeli kervan ticaretini ayrıntılı bir şekilde ele alan Benedict de Goes’a aittir. Bu seyyah 1603’te Yarkent’ten hareketle Çalış, Piçan ve Turfan’dan geçmiş, sonra da yol­larda telef olmuştur. Onun Yarkent’de hazırlanan kervan hakkında verdiği bilgiler, bu işin diplomatik ve bürokratik aşamalarını öğrenmemize vesile olur. Goes, Yarkent’te bulunduğu sırada Kâbil’li tüccarların kervanı dağılmış ve yeni bir kervanın teşkili ise 1 yıl kadar sürmüştü. O sırada Doğu Çağatay Hanı olan Muhammed Han’ın kendi adına Çin imparatoruna gidecek kervanı bir çeşit ihaleye çıkart­tığı ve iki yüz torba misk tutarındaki yüksek ücreti veren kişiyi kervanbaşı olarak tayin ettiği görülmektedir. Ayrıca han bu kervanbaşına kendi namına elçilik yapma salahi­yetini vermişti. Kervana katılanların da kervanbaşının emrinde olduğu han tarafından tasdik edilmişti. Bundan sonra hediyeler sunmak ve külliyatlı miktarda ödeme­lerde bulunmak suretiyle kervanbaşı, kendisinden başka dört kişiye daha elçi payesinin tevcihini sağlamıştı. Kısa­cası Çin kaynaklarının Tarım Bölgesi’nden gelen diploma­tik misyon olarak kaydettikleri bu seferin arka planı çok başka idi.

    Kervana katılan diğer yetmiş iki kişi de kervana katıl­ma hakkını satın almışlardı. Böylece “Hıtay’a (Çin) giden kervan kendisine bir sefaret heyeti süsü vermiş oluyordu; zira o memlekete başka türlü girmelerine imkan yoktu”. Kervan nihayet yola çıktıktan sonra da Yolçı (yani yolcu) denilen bir yerde hükümdar tarafından verilmiş olan bel­geler kontrol edilmiş ve çıkış vergisi ödenmişti.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-366.jpg

    Burada “diplomatik” ilişkileri yürütenlerin hükümdarlar ve onların temsilcileri olan bürok­ratlar değil de, tüccarlar olduğu açıkça görülmek­tedir. Ancak hükümdarlar kendi adlarına yapılan bu kervan seferlerine izin vermekle belli bir gelir sağladıkları gibi, kervan çıkışlarını vergilendir­mekle de bu geliri arttırmış oluyorlardı. Kervan­ların hareket tarihlerinin, Çin’den verilmiş olan izinlere bağlı olduğunu belirten Benedict de Goes, tüccarların her yıl Çin’e gidemediklerini ve ne zaman gitmeleri gerekti­ğini bildiklerini söylemektedir. Özel olarak belirtilen za­manların dışında gelen heyetlerin de, yeni yıl veya culûs gibi münasebetlerle gelmeleri gerekiyordu.

    Halbuki durum şimdi öyle değişti ki, New York Times Kazakistan’ın kara limanı diye Khorgos yakınında Nur­kent adlı; içinde bir okul, yuva ve dükkanlar olan yeni bir yerleşimden bahsediyor. Burada oturanlar vinç operatör­leri, demiryolu işçileri ve gümrük memurları gibi gayet sı­nırlı bir grup. Havanın -40 dereceye düştüğü bu bölgede, Çin’den Orta Asya’ya gönderilen bilgisayar gibi teknik ak­sam donmasın diye konteynerler ısıtılıyor, yazın da soğu­tuluyor. Bugün Topkapı Sarayı’nda bulunan Çin porselen­leri kervan yoluyla nakledilirken, porselenler kırılmasın diye hurçlara toprak konur, toprağın içine fasulye ekilirdi. Yol boyunca sulanan toprağın içindeki fasulyeler filiz ve­rir, bu filizler de bugün bilgisayarları koruyan strafor gibi porselenleri sarıp sarmalardı. Demek vasıtalar değişse de yöntemler değişmiyor.

    Bu kara limanı daha da gelişeceğe benziyor. Zira Çin’den malları Avrupa’ya deniz yoluyla göndermek 40-50 gün alıyor; halbuki buradan göndermek yarı yarıya zaman kazandırıyor. İşin mali cephesine gelince… Bir konteyne­rin karayolu ile gitmesi denizyoluna göre 10 misli daha pahalı, ama uçaktan gene de daha ucuz. Nurkent Khor­gos’takiler ileride mekanize yöntemler kullanarak, masra­fı azaltmayı planlıyorlar. Burası gerçekten bir kara limanı; gelişmesini Çin kadar Kazakistan da destekliyor.

  • Denizcinin rotası midesinden geçer…

    İngiliz donanma subayı Samuel Pepys, denizciler için en önemli konunun mideleri olduğunu belirtmiş, kalitesiz yemekle gemilerde kimsenin tututulamayacağını yazmıştı. Uzun ve meşakkatli deniz yolculuklarında gemicilerin bedensel ve ruhsal sağlığı mutfaktan çıkanların besleyiciliği ve lezzetine, seferlerin selameti yiyecek-içeceğin adil paylaşımına bağlıydı. Aksi takdirde isyan kaçınılmazdı…

    Keşifler çağında büyük yelkenli gemilerden bi­rinde denizci olsanız, acaba koşullara dayanabilir miydiniz? Her gün şap gibi tuzlu haşlanmış ete kuru ekmek doğ­rayıp bira içtiğiniz yemek saa­tini heyecanla bekler miydiniz? Ne yer ne içerlerdi bu insan­lar uzun aylar boyunca? Kürek mahkumları, korsanlar ve köle­leri taşıyan gemiler ile donan­ma, yolcu ve ticaret gemileri arasında beslenme açısından farklar var mıydı acaba?

    Yabancı kaynaklarda bu ko­nu ile ilgili epey bilgi mevcut. Yolcuların günlükleri, donan­manın satın alma kayıtları, teda­rikçi faturaları, bakanlıkların ve orduların çıkardıkları yönetme­likler, seyir defterleri, kaptanla­rın, doktorların veya iaşe subay­larının kayıtları gibi çok çeşitli kaynaklara ulaşabiliyoruz.

    Uzun yolculuklarda temel besin kaynakları gemiden gemi­ye pek değişiklik göstermiyor. 1660’daki bir donanma gemisi­nin kayıtlarına göre satın alınan yiyecekler salamura kuru et (sı­ğır ve domuz eti olarak iki çeşit), “biscuit / bisket” (fırınlanmış, mayasız, kuru bir ekmek türü), peynir, tereyağı, içyağı ile sirke imiş. İçecek olarak da bira ve su. Daha sonraki yıllarda gemile­re sebze de bulunsun ve sağlıklı çeşit olsun diye soğan, lahana, kızartmalık muz gibi sebzeler de eklenmiş ama, uzun yıllar, kon­serve yapımı keşfedilene dek, bozulmaya karşı dayanıklı bu yiyecekler ile beslenmiş deniz­ciler.

    Denizcinin
    ekmeği biscuit


    Denizciler ekmek yerine, iki
    kere fırınlanmış anlamına
    gelen “biscuit”leri
    yerdi. Yemek tabağı
    büyüklüğünde, maya
    kullanılmadan su ve undan
    yapılır ve çoğu kez kurtlu
    olurlardı.

    Günün tek sıcak yemeği­ni oluşturan salamura et yapı­mı için kemiksiz, iki kiloluk, iyi parçalar beş gün tuzlu su içinde bekletilip kanı akıtılır, ertesinde varillere kat kat ve tuz konarak basılır, salınan su defalarca sü­züldükten sonra tekrar salamu­ra suyu eklenerek saklanırmış. Etlerin tahtaya benzemesini sağlayan bu işlemden sonra en az 24 saat tatlı suda bekletildik­ten sonra pişirilmesi gerekir­miş ama, çoğu kez buna yeterli zaman olmadığından yemeğin tuzunu alacak bezelye ve lahana gibi sebzeler eklenirmiş. O dö­nemde İngiltere’de çok sayıda çiftçi bu nedenle bezelye yetiş­tirmekteymiş. Denizcilerin ku­rutulmuş etten kutular, heykel­ler oyduğu, etin tahtaya benzer cilalı bir görünümü olduğu riva­yet edilse de, denizcilerin farklı işkollarındaki işçilere göre daha iyi ve 4500-5000 kalorilik bir ta­yınları olduğu biliniyor. Tayının çoğu kez kurtlanmış, ucundan kemirilmiş veya çok tuzlu olma­sı dışında bir sorun yok yani.

    Ekmek yerine geçen, maya­sız ve iki kere fırınlanmış anla­mına gelen “biscuit”ler salt su ve undan yapılırmış. Nadiren de olsa denizcilere limandan alınan taze ekmek veya peksi­met verildiği de olurmuş. Ma­yalı ekmeğin kurutulmasından yapılan peksimetler bisküvilere göre daha kaliteli, daha pahalı olduğu için, bunlara satın alma listelerinde nadiren rastlanıyor. Bisküviler yemek tabağı büyük­lüğünde ve çoğu kere de kurtlu olurmuş. Taş gibi bisküvi yeme­ğe banmadan önce masaya vu­rularak kurtları dökülürmüş.

    Denizciler için yemek ka­dar önemli olan bira, neredey­se sudan daha çok tüketilen bir içecek. Bugünkünden çok daha “hafif” olan denizci birasının al­kol oranı %1-3’ü aşmadığından, günlük adam başı bir galon bi­ra hakkı tanınmış. İçdenizlerde sefere çıkılırken su temini çok fazla dert edilmiyormuş. Ancak uzun yol başka tabii… Karaip­ler’e sefere gidildiğinde biranın yerini rom alıyor. Akdeniz’de seyredildiğinde de şarap olabi­liyor. Önceleri su ile karıştırı­lan rom, fıçılarda çok bekleyen suyun kötü kokması nedeniy­le limon suyu ile karıştırılmaya başlanmış. Buna “grog” adı ve­rilmiş. Bu da farkında olmadan İngiliz donanmasında iskorbüt hastalığının bertaraf edilmesi­ne yaramış; sulandırılmış şarap verilen ve hastalıktan kırılan Fransız gemicilere göre İngiliz gemiciler çok daha sağlıklı kal­mışlar.

    Sudan çok bira ve rom Denizci için bira yemek kadar önemliydi. Günlük bir galon bira hakkı olan denizcinin birası bugünkünden çok daha hafifti. Gidilen yere göre uzun yollarda biranın yerini şarap veya rom alıyordu.

    Fırtına, kemirgenler, teda­rikçinin hilekârlığı veya yolcu­luğun beklendiği gibi gitmediği durumlarda kaptanın tayın mik­tarını azaltma yetkisini kullan­ması, bazen gemicilerin sinir katsayısını yükseltip, isyanlara bile yol açmaktaydı. Çoğu kez yiyeceği azalan gemiler başka gemileri, yol üzerindeki küçük yerleşimleri yağmalamakta da beis görmediler. Tekdüze ve tuz­lu, bayat yemeklere bir nebze değişiklik katsın diye gemiler­de balık veya deniz kaplumba­ğası avlamaya izin verildiği­ni de öğreniyoruz kayıtlardan. Kimi deniz kaplumbağalarının eti beyaz-tatlımsı olduğundan ve bolca da yağ bıraktığından, bu hayvancıklar çokça avlanır ve alıp satılırmış. Uzun süredir seferde olan denizcilere satmak üzere yiyecek yüklü gemiler de denizlerde dolanırmış. Bazı iş­bilir tüccarlar gemilerinde ça­lışan denizcilere satmak üzere farklı yiyecekler bulundurur­muşlar. Ücretten düşülen bu yi­yecek bedelleri nedeni ile birçok denizci bırakın para kazanmayı, borçlanmış olarak evlerine dö­nermiş.

    Zamanla, gemi rotaları üze­rinde bulunan yerlerin sunduk­ları ürünlerin de satın alınıp, denizcilere sunulmasına olanak tanıyan kararnameler ile yiye­cek çeşitliliği arttırılarak sağ­lıklı beslenme yönünde adımlar atılmış. Akdeniz’de seyrederken pirinç, zeytinyağı; Karaipler ci­varında kızartmalık iri muz­lar veya kassava unu, mısır gibi malzemelerin satın alımı için donanmaya izin çıkmış.

    20. yüzyılda Atlantik’i geçen lüks yolcu gemilerinin sofraları ve günümüz donanma askerle­rinin tayınları ile karşılaştırıldı­ğında çok fakir, sıkıntılı ve çileli yolculuklara rağmen insanlar yılmamış; dünyanın değişimin­de rol oynamışlar, kıtaların nü­fus yapılarını ve ticaret yolları­nı değiştirmişler. Keşifler kolay koşullarda yapılmamış anlaya­cağınız. Çilekeş deniz insanla­rına selam yollayalım buradan o halde. Biz değil altı ay, iki gün üstüste aynı şeyi yemeye daya­namazdık herhalde.

  • ‘WE WILL NEVER SURRENDER’

    Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.

    İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Alman­ya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkla­rı Dunkerk’te bırakılmış, Hit­ler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak da­racık Manş Kanalı ve donan­ma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşıların­da tam donanımlı tek bir bir­lik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komu­tasındaki 3. Tümen.

    20 tümenden fazlasına yete­cek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılma­sı olanaksızdı. İstila paniği içeri­sinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedek­ler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabri­kalarını ele geçirirken, İngilte­re’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyeti­ni tanıyacak bir antlaşma yap­malarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünü­yordu.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Do­ver limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalaba­lıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazete­ler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Du­rumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı du­yuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerin­de ne yaparlar acaba?”

    Aynı gece Churchill odasın­da dönüp dolaşıyor, ulusa erte­si gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaş­lar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanı­mız tükenmeyecek, yenilmeye­ceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, deniz­lerde ve okyanuslarda savaşa­cağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokak­larda savaşacağız, teperlerde sa­vaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.

    Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlan­dı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyor­lardı ama istila kısa sürede ger­çekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelan­da’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevki­ni hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatama­mıştı. Dominyonların yurttaş­ları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da is­tekli değildi.

    İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon ba­kanlığı geniş bir araştırma yap­tırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlı­lığına rağmen, halkın sadece ya­rısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hit­ler’i tek başına yenmesi olanak­sız olduğuna göre, teslimiyet de­ğil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gel­mişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlaya­cak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.

    Hitler birkaç hafta İngilizle­rin teslim olmalarını bekledik­ten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyor­du. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırla­dıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını im­zalattıktan sonra İngiltere’ye ya­kın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftala­rı oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirleri­ni geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artır­mak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Ye­rel Savunma Gönüllüleri teşki­latı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye baş­lamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebile­cekti. Bunlara, çoğu sopa taşı­dıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.

    Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazır­lıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovak­ya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hü­kümetin de o yöndeki propagan­dasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bah­çelerine inecekmiş gibi bir bek­lenti içerisinde geçirdi.

    Bu psikolojik ortamda parla­mento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetki­ler verdi. Görevliler her eve gi­rebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüp­he üzerine tutuklama yapabile­ceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler ya­saklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün ça­lıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak haya­tı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalış­ma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmış­tı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatleri­nin üretimi ciddi şekilde düşür­düğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).

    1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londra­lı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebi­lir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içer­lere doğru sayısız beton mev­zi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu diren­me eğilimi, Fransa’daki teslimi­yetçilikle tam bir tezat oluştur­maktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebele­ri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngi­liz-Fransız ilişkilerine değinme­miz yerinde olacaktır.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.

    1940 Haziran’ının ilk gün­lerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ül­kenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanma­sının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını gönderme­di, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.

    Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlik­te savaşa devam umudunu yi­tiren İngilizler Oran yakınla­rında Mers El Kebir’de bulu­nan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolla­dılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile en­terne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayipler­deki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içe­risinde kendilerini batırabilir­lerdi. Fransızlar hepsini redde­dince ateş açıp bazı Fransız ge­milerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasın­daki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akde­niz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssü­ne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.

    Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi tes­lime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazır­lanmaya başlanan “Deniz Asla­nı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlan­dı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filo­ları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.

    3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalar­da Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sı­rada Stuka pike yer destek uçak­larının burada işe yaramadığı­nı ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Ad­lertag) Alman yüksek komu­ta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kı­yıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapa­biliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.

    Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğu­na uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akın­lar seyrekleşti ve 1941 baharın­da filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldık­ça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundu­lar. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüş­tü. Gerçekte İngilizler 915, Al­manlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hep­sinde mertebe aşağı yukarı ay­nıdır). İngiliz havacıları Alman­ları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük za­rar görmüştü.

    Londralılar “blitz” adı ver­dikleri bombardıman günlerin­de ya metro istasyonlarında ya­şıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara ini­yorlardı. Gece bombardımanla­rında sirenler, ışıldaklar, uçak­savarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umut­suz çalışması ve yangınlara rağ­men bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştı­lar. Gündüz ise kimileri dışarı­ya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.

    Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eser­ler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kal­dı ve kentin her yerine su depo­ları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alı­nan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentleri­ni yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Alman­ların direniş azmini yıkamaya­caklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gös­teren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge ken­ti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Lond­ra’nın acıları İngiltere’nin kur­tuluşu anlamına geliyordu; şöy­le ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İn­giliz Bombardıman Komutanlı­ğı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlı­ğı’nın (Fighter Command) ne­fes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.

    Bombaların altındaki İngil­tere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Alman­ya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalış­maya girdiler. ABD’yi savaşa de­vam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim ant­laşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyor­lardı. ABD’deki propaganda iş­lerini yönetmek üzere eski sa­vaş kahramanı, Kanada doğum­lu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat büroları­nın başına getirdiler. Gösterme­lik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Alman­ları gözden düşürmek, izolasyo­nist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesi­ni korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapma­ya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Al­man haritası verip, bunu onla­rın Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakı­şıyla ilgili kamuoyu araştırma­larını etkilemeye çaba göster­mişti. Ayrıca Almanların Avru­pa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el al­tından basına dağıtıp yayımlan­masını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği ol­madan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.

    Savaşın ikinci yılına girer­ken İngiltere büyük bir mali sı­kıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bi­le haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltı­yor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamı­yordu. Alman işgaline giren ül­kelerin gemilerinin bir kısmı­nın İngiliz donanmasına ve ti­caret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm de­ğildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy ko­rumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin At­lantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklin­de aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kul­lanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak kon­voy refakatçılarına üs olanakla­rı sağlandı.

    Nihayet 1941 Mart’ında Ro­osevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal et­me, ödünç verme, transfer, ki­ralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngilte­re’ye ve sonra da Rusya’ya gön­derdi.

    Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifa­kı yenilemesinden korkuyor­du. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Mo­lotov antlaşması sayesinde baş­lamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaş­ma hırsıyla Hitler’in saldırgan­lığını mümkün kılmıştı. Sonba­hardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.

    Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatış­tırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteği­ne yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile iliş­kilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendir­di. Sonuçta, Almanya 1941 yılı­nın 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere kar­şısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fran­sa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rus­ya’da cereyan edecek, Anglo-A­merikan güçleri mihver ordula­rıyla Kuzey Afrika ve Doğu Ak­deniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.

    EN KRİTİK YIL: 1940

    ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…

    KEREM YALÇINER

    Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. An­thony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresi­zliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Mu­hafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluş­turan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleye­ceği düşünülen Winston Churchill’dir.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    EN KARANLIK SAAT
    Yön.: John Wright
    Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James
    2 Şubat’tan itibaren

    Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzeri­ne çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.

    Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yo­rulmak bilmez sekreteri Elizabeth Lay­ton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, so­kaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.

    Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parla­mentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatan­daşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.

  • Zamanın kafa kağıdı: Nüfus tezkiresi

    NAKKAŞ/ NAKŞÎ Minyatür ressamı. Doğu-İslâm dünyası klasik resim ustaları çoğun­ca minyatür tekniğini tercih etmişlerdir. Nedeni, derinlikli resim ve gölgeli figür yapma­nın, “yaratma” hevesi dolayı­sıyla günah olduğu yorumuy­du. Osmanlı dönemi iç mi­marisinde, kalem işi kubbe ve tavan bezeme ve resimlerini yapanlara da nakkaş denirdi. Evliya Çelebi, bunların İstan­bul’da 40 dükkândan oluşan bir arastada faaliyet gösterdik­lerini yazar.

    NAKKAŞHÂNE Topkapı Sa­rayı’nda, nakkaşlar ağasının yönettiği resim atölyesiydi, 15. ve 16. yüzyıllarda burada ünlü nakkaşlar yetişti. Nak­kaş Osman, Lokman, Nigârî, Matrakçı Nasuh … bunlardan­dır.18. yüzyıl ilk çeyreğinde ise kendisi de hattat, müzehhip ve nakkaş olan III. Ahmed’in teşvikiyle ünlü Nakkaş Levnî, Seyyid Vehbî’nin Surnâme’sini resimlemiştir.

    NEVBET/NÖBET MERA­SIMI Mehterhane konseri. Saray avlusunda günün iki ve­ya üç vaktinde (sabah, ikindi, yatsı) nevbet vurmak (konser vermek) eski bir Türk geleneği olup, hakanın bağımsızlığının duyurulması anlamına gelirdi. Vezir valiler de görev yaptık­ları eyaletlerde paşa sarayının önünde aynı geleneği sürdü­rürlerdi.

    NEVBETHÂNE Padişahın otağ-ı hümayunu önünde, ve­zir, serdar ordugâhlarında ve kalelerdeki mehter çadırı, ko­ğuşu veya kulesi. İstanbul’da­ki saray nevbethânesi Sur-ı Sultanî’nin bir kulesi idi. Daha sonra İbrahimpaşa Sarayı’na taşınmıştı.

    NÜFUS TEZKIRESI Kimlik belgesi. Kişinin adını, lakabını, baba ve ana adını, doğum yeri ve tarihini gösteren tek yaprak­tan ibaret belge. Daha önceki Mecidiye yerine 1864 tahririn­den (nüfus sayımından) son­ra dağıtıldı. Halk bu belgelere “kafa kağıdı” adını vermişti.

    Kişi lakabıyla bilinir


    Osmanlı döneminde kimlik
    belgeleri sahibinin adını,
    lakabını, baba ve ana adını,
    doğum yeri ve tarihini
    gösteren tek yapraktan
    ibaretti.

  • Çizgi bomba güldürür gerçek bomba öldürür

    Hayatı taklit etmeyen ve hayatın da taklit edeme­diği tek sanat eseri kate­gorisi çizgi filmdir. Ne geleneksel naif çizgi filmler hayatı ne de ha­yat bu çizgi filmleri taklit edebilir. Kafanıza örs düştüğünde hayatta kalma şansınız pek azdır. Üzeri­nizden silindir geçtiğinde kâğıt gibi incelip yere yapışmaz, presin altında kaldığınızda akordeona dönüşmezsiniz ve elinizde patla­yan bir bombanın, yüzünüzü kap­kara yapmakla kalmayacağına da emin olabilirsiniz…

    Bizim, aklımda kaldığı kada­rıyla rahmetli kaligraf Ferdi Sa­yışman’ın koyduğu isimle Red Kit olarak tanıdığımız Lucky Luke, Vahşi Batı’da haydutlardan başka herkesle iyi geçinen, beslenmede Canan Karatay prensiplerini be­nimsemiş, sırım gibi bir delikan­lıdır. Kızılderililer de dostudur, si­yahlar da, Meksikalılar da…

    En zor anlarda, Kızılderilile­rin kuşatması altındayken, mavi gömlekli süvari ordusu beliriverir ufuktan. Her şey gerçek hayat­tan alınmadır: Kızılderililer, Av­rupa’dan gelip Kuzey Amerika’yı yurt edinmeye çalışan yerleşim­cilerle onların koruyucusu mavi gömlekli süvari alayı ve elbette bunlar arasındaki yıllar süren ger­ginlik ve çatışma.

    Mesela Red Kit’in mavi göm­lekli halaskâr süvarileri, yanlış hatırlamıyorsam çok eski de değil 19. yüzyılın son çeyreğinde, Kızıl­derilileri onlar için hazırladıkları toplama kamplarına gitmeye zor­lamak için harekete geçer. Kendi­sini daha sonra çevrilen kovboy filmlerinden de tanıyabileceği­niz Yarbay Custer da komutası altındaki oniki süvari bölüğüyle toplama kampına gitmeyi red­deden Kızılderililerin peşinde­dir. Bu arada bu Yarbay Custer, bizdeki filmlerde falan nedense hep Albay diye geçer; bizimkiler adama erken terfi verdi herhâl­de. Onun dışında aklımda yanlış kalmadıysa önceden de içsavaş­ta generallik yapmış ama içsavaş sırasında bankada bedelli askerlik yapana bile rütbe veriyorlar diye biliyorum (Hatta birara hatırla­tın da, yine Red Kit bağlamında içsavaşta, özellikle istihbarat teş­kilatı kurulurken itin, uğursuzun, hayırsızın nasıl toplandığını da anlatayım).

    Her neyse bu bizim Yarbay Custer, komutası altındaki üç ta­bur, oniki bölüğü Kızılderililere sürpriz bir saldırı düzenlemek için hazırlar… Kızılderililer daha muharebenin ilk gü­nünde Custer’ın birliklerini dağıtır… Bugün bu muhare­beyi bu kadar ayrıntılı bir şe­kilde hatırlıyor olmamızın tek ne­deni mavi gömleklilerin yenilmiş olması. Yoksa Kızılderililer yıllar süren savaş ve muharebelerde çok daha ağır kayıplar verdiler, sayısız insan hayatını kaybetti.

    Bu tip çizgi filmlerin yerini günümüzde daha çok atari oyun­ları aldı. Üstelik oyunlarda insan­lar öldürülüyor, kafaları uçurulu­yor, kanlar dökülüyor. Ama yine gerçekten uzak bir şekilde, kafası uçurulan hayata puan kaybetmiş olarak yeniden başlıyor… Muhare­be meydanında yediğiniz bir kur­şundan sonra “restart” ya da “new game” butonuna tıklamanızın bir imkânı yok. Üstelik bu sadece ilk sonuç.

    Custer’ın toprağa gömülen askerleri hemen o gün anıldılar, haklarında kitaplar yazıldı sonra da filmler çekildi ama Custer’ın askerlerinin öldürdüğü Kızılderi­lilerin hayaleti yüz yıldan uzun bir süre Birleşik Devletler’i gölgeledi. Kızılderililer yerlerinden sürüldü­ler, toplama kamplarında ölümle ve açlıkla yüzleştiler, öldürüldüler ama yokolmadılar. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra Birleşik Devletler, Custer kadar Custer’ın kurbanlarını da anmaya başladı ve uzlaşmak istedi. Custer’ın kur­banlarından Siyulara tazminat vermeyi de teklif etti ama Siyular tazminatı reddettiler ve bugün hâlâ kendilerinden çalınan top­rakları geri almak için hukuk mü­cadelesi vermeye devam ediyor­lar. Çünkü varlar. Çünkü ne kadar güçlü, vahşi, acımasız olursanız olun, hiçbir halkı bire kadar kır­mak mümkün değil ve ne kadar çok kırmaya kalkarsanız düşman­lığı da o kadar keskinleştiriyor­sunuz.

  • Kahraman askerlerin unutulmaz anısına…

    Çanakkale muharebelerinin ünlü 19. Tümen askerleri, yaklaşık bir sene sonra (1916) Ruslara karşı Galiçya cephesine gönderildi. Burada da 20. Tümen’le birlikte büyük fedakarlıklara imza attılar. Bugün Krakow’da yatan şehitlerimizin üzerinden bayrağı eksik etmeyelim.

    Aralarında Çanakka­le’nin kahramanları vardı. 1915 Nisan’ında Albay Mustafa Kemal’in Geli­bolu’da komuta ettiği 19. Tü­men’in askerleri, ünlü 57. Alay ile birlikte şimdi trenle Avru­pa’nın ortasına doğru gidiyor­lardı. 19. ve 20. Tümen’den oluşan 15. Türk Kolordusu, Albay Yakup Şevki (Subaşı) Bey’in komutasındaki 33.000 asker ile birlikte, Büyük Sa­vaş’taki müttefikimiz Alman­ya ve Avusturya-Macaristan ordularının yanında Rusya’ya karşı savaşmaya gidiyordu. 1916 senesinin Temmuz ayıy­dı, gittikleri yere de Galiçya deniyordu…

    15. Türk Kolordusu, bugün­kü Ukrayna’nın Lviv şehrinin 40-50 kilometre güneydoğu­sundaki Zlota Liba ve Zbruç nehirleri arasındaki bölgeye yerleştirildi ve hemen muha­rebelere girdi. Kendilerinden çok daha fazla insan ve ateş gücüne sahip Rus birlikleri karşısında cesur ve fedakarca savaştılar. Üzerlerine binler­ce top mermisi yağdı, zehir­li gaz kullanıldı. Herşeye rağ­men cephelerini korudular, görevlerini yaptılar. 1917 Ey­lül’ünde, Cevat (Çobanlı) Paşa komutasında Suriye ve Filis­tin cephelerine sevk edilmek üzere Avrupa’dan ayrılırlar­ken, arkalarında 12.000 şehit, 6.000 yaralı, esir ve kayıp bıra­kıyorlardı.

    Krakow’un tarihî mezarlığı Mezarlıkta Avusturya- Macaristan askerlerinin yanında 1916-1917’de cephe gerisindeki hastanelerde ölen Türk askerleri de yatıyor.

    1. Dünya Savaşı’nın Avru­pa Doğu Cephesi’nin güney bölümü olan Galiçya’da, Türk askerlerinin savaştığı bölge bugün Ukrayna sınırları içe­risinde bulunuyor. Burada 1. Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar kalabilmiş pek çok harp anıtı bulunuyor. Harp sırasın­da binlerce yaralı askerimiz cephe gerisi şehirlerindeki hastanelere sevkedilmişti. Bu şehirlerden biri de o dönemde Avusturya-Macaristan İmpa­ratorluğu’na bağlı olan Kra­kow’du. Bugün Polonya’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Krakow’da 1. Dünya Savaşı’nın hatırasını yaşatan bir Türk şe­hitliği bulunuyor.

    Krakow’un büyük tarihî öneme sahip olan mezarlı­ğınınBatı köşesinde, savaşta ölen çoğu Polonya asıllı Avus­turya-Macaristan askerleri için büyük bir anıt ve mezarlar bulunuyor. Bu anıtın hemen yanında bulunan siyah bir me­zarın üzerinde ise Türk bayra­ğı dikkati çekiyor. Bu sembolik mezar, 1916 ve 1917 senelerin­de Krakow’daki hastanelerde ölen ve bu mezarlığa gömülen Türk askerleri anısına 1997’de yapılmış. Varşova’daki büyü­kelçiliğimiz tarafından zaman zaman burada tören düzenle­niyor. Bu mezarda yatan şehit­lerimize, özellikle üniversite değişim programlarıyla Kra­kow’a giden Türk öğrencilerin sahip çıkması, üzerinden bay­rak rengi çiçekleri eksik etme­mesi gerekiyor.

    Türk askerlerine anıt mezar Galiçya’da şehit olan Türk askerleri anısına 1997 yılında yaptırılan mezarda Varşova büyükelçiliğimiz tarafından törenler düzenleniyor.
  • Hasan Âli Yücel: Cumhuriyet döneminin herkesi kucaklayan bilim-kültür insanı

    Hasan Âli Yücel, cumhuriyet rejiminin kararlı savucularından biriydi. Atatürk’ün eğitim alanında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan olmasına rağmen, imparatorluktan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı biliminsanlarını ve edebiyatçıları koruyup, kollamıştı.

    Kültür dünyamızın cum­huriyet tarihindeki zir­ve isimlerinden biri kabul edilen Hasan Âli Yücel, bundan 57 yıl önce 26 Şubat 1961’de beklenmedik bir şekil­de yaşamını yitirdi. Ölümün­den bu yana hakkında onlarca kitap, makale yazılan; çalıştay­lar, anma günleri düzenlenen bu devlet ve kültür insa­nı için Türkiye İş Banka­sı Kültür Yayınları’nın 60. yılı nedeniyle açılan sergide dağıtılmak üze­re Hasan Âli Yücel 1897 – 1961 başlıklı bir albüm çıkarılmıştı. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınla­rı, Haz.: Ruken Kızıler – Nedret İşli, İstanbul, Kasım 2016, [114 sayfa]).

    Bu büyük hümanizma sa­vunucusu kültür insanı için yapılanlar yanında, Hasan Âli Yücel’in daha yazıl­mamış, araştırılma­mış pek çok insani özelliği, eseri vardır. Bu kültür insanının, Canan [Yücel] ve Muammer Eronat varisleri ta­rafından Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi’ne hediye edilen kütüphanesi, “Hasan Âli Yücel Özel Koleksiyonu” başlıklı özel bir mekanda ve bölümde hiz­mete sunulmuştur.

    Ünlü biyografi üstadı İb­nülemin Mahmud Kemal İnal, ömrü boyunca kendisini ko­ruyan cumhuriyetin kültür­lü, bilgili, çalışkan ve devrimci bürokratı, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel için Son Asır Türk Şairleri isimli eserin­de yazdığı hayat hikâyesinde, “edib, nazik, kıymetli, meziy­yetli gençlerdendir” diyerek sözlerini bitirir. İşte o “mezi­yetli genç” Hasan Âli ise İbnü­lemin ile ilk tanışmasını şöyle nakleder:

    “Beyazıt ve civarında eski ve acaip kıyafetli bir zat görür­düm. Başında geniş bir fes, sır­tında redingot, ayağında kaloş kundura; çok kere, kendisine benzer ve biraz önünden yü­rür biriyle beraber… Sorduğum zaman, Babıâli erkânından ve kudemâdan bir zat demişlerdi. O sıralar, pek öyle ilmi şöhre­ti yaygın değilmiş demek. Bi­rinci Dünya Harbinin Yedek Subaylığından terhis edilip de Darülfünun’a geldiğimde bir gün kütüphaneye gitmiştim. Baktım o zat! Bir kitap müta­lea ediyor ve önündeki deftere notlar alıp yazıyordu. Ben, kü­tüphane müdürünü bekliyor­dum. Bir başka iskemlede de başka biri oturmuştu ve dur­madan burnunu karıştırıyor­du. O acaip kıyafetli zat, arada başını kaldırıp hiddetli gözlerle bu zevksiz ameliyenin aralıksız icra olunduğu tarafa bakıyor ve ‘Tövbe, estağfurullah!’ deyip tekrar mütalesına dönüyordu. Nihayet sabrı tükenmiş olacak ki, o adama yüzünü çevirdi ve sert bir sesle:

    – Zât-ı âliniz sivil misiniz, asker mi? Asker iseniz sunuf-ı selaseden hangisine mensup sunuz? Piyade mi, süvari mi, topçu mu? Herhalde topçu ola­caksınız! Durmadan burnunuz­dan gülle imal ediyorsunuz.

    Biraz durdu ve sonra:

    – Ayıptır, efendi, dedi, çek elini burnundan!…

    Adam bir şey söylemeden, mahçup, kalktı ve gitti. Bu defa bana döndü:

    – Adınız ne bakayım, siz kimlerdensiniz?

    diye sorunca hemen hür­metle cevap verdim. İsmimi söylediğim zaman:

    – Sizin, Telgraf ve Posta Na­zırı Hasan Âli Efendi ile kara­betiniz var mı?

    Tasdik cevabım üzerine:

    – Büyük babanız kamil bir zat idi. Telgraf Nazırı idi, ama curnalci değildi. Efendiliği, vezarete tercih etmiş, der­viş-meşrep bir adamdı. Amca­larınızı da tanırım. İzzet Bey hazin şarkılar bestelemiş bir musikişinastı. Genç öldü (ve ezberden ölüm tarihini söyle­yince hayretim büsbütün arttı).

    Dahası da vardı. Babamı, iş­lerini, diğer amcalarımı birer birer saymaya, memuriyetleri­ni, azillerini, nasıplarını döküp, sıralamaya başladı. Nihayet:

    – Helal süt emmişsiniz. Din ü devlete hâdim olursunuz!

    dedi ve benim teşekkür ce­vabımı bile beklemeden başı­nı kitabının üstüne eğip tekrar okumaya koyuldu. Ne yapaca­ğımı şaşırdım. Kalkayım mı, oturayım mı diye düşünürken:

    – Niye boş duruyorsun, oğ­lum? Ya bir şey mütalea et, ya kalk işine git!.. demez mi? Bun­dan istifade ederek teşekkür ettim ve kalktım, dışarıya ken­dimi attım”.

    Bu mizahi tanışma, ömür boyu sürecek bir sevgi, hür­met ve kadirbilirlik çerçeve­si içinde sürecek birlikteliğin ilk basamağı oluyordu. İbnüle­min Mahmud Kemal Bey’in 24 Mayıs 1957’de vefatına kadar aralıksız sürecek bu dostluk ve korumacılık, onun ölümünden sonra da hatırasını yaşatmak için yapılan çabalarla taçlana­caktır (Bkz: Hoş Sadâ, İstanbul, 1958, Türkiye İş Bankası Kül­tür Yayınları).

    Çeviri ve yazın atağı Hasan Âli Yücel’in şahsî çabasıyla Türkiye, çeviri ve yazın alanında önemli bir atak gerçekleştirmiş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında birçok eser yeni harflerle yayımlanmıştı. Bunların şu anda Sahaf Emin Nedret İşli’de bulunan birkaç örneği (üstte). Hasan Âli Yücel’in Münif Fehim tarafından yapılmış bir portresi (sol sayfada).

    Hasan Âli Yücel cumhuri­yet rejiminin savunucuların­dan, Atatürk’ün eğitim ala­nında bizzat seçtiği önemli bürokratlardan biri olması­nın yanısıra, imparatorluk­tan cumhuriyete geçişte her yönüyle eskiye bağlı bilimin­sanlarını ve edebiyatçıları ko­ruması kollamasıyla da bilinir. Yücel, İbnülemin, Ziya Şükun, İsmail Saib Sencer, Baki Bay­kara gibi kitap ve tasavvuf ehli kişilere kol-kanat germiştir. Gündüz üyesi olduğu Cumhu­riyet Halk Partisi politikaları, kültür hareketleri konusunda âteşin nutuklar söyler, akşam eve geldiğinde Hazret-i Mev­lânâ’nın Mesnevi’sini okuyup, şerhler yapan bir kişiliğe bü­rünürmüş.

    3 Mart 1924 tarihinde çı­kan Tevhid-i Tedrisat Kanu­nu’ndan sonra, 1926’da ku­rulan Maarif eminliklerin­de müfettiş olan Hasan-Âli Yücel, bu yeni, yoğun eğitim hayatı döneminde Türk di­li konusunda da çalışmalar yapar. 1928’deki Harf Devri­mi sonrasında, yılın sonuna doğru Tevfik Fikret’in Tarihi Kadim – Doksan Beşe Doğru isimli şiirlerini Latin harfle­riyle basılan ilk kitaplardan biri olarak yayımlar. Bir ön­söz ve kendisine ait bir şiir ilavesiyle Nümune Matbaa­sı’nda bastırdığı eser çok bü­yük bir ilgi görür. Bu kitaba yazdığı önsözde:

    “Fikret, bütün hayatında, tahakküme, her türlü istipda­da, dini, siyasî, dünyevî, uh­revî esaretlere isyan etmiş bir şairimizdir. Doksan Beşe Doğ­ru ile Tarihi Kadim, yerdeki taçla gökteki tahtın müteca­viz tehakkümüne başkaldıran bir tuğyandır. Ona imansız diyenlerden çok daha mühim olan Fikreti gayz duyduğu ve­layetlerin yıkıldığı bu devir­de hatırlamamak günah olur. Bu iki manzumeyi neşre saik olan, sadece yakın bir mazi­deki hâlimizi hatırlatmak ve bu vesiyle içinde bulunduğu­muz devrin en bahtiyar im­kânlarla dolu olduğunu bir kere daha düşündürmektir.

    Bunlara bir de kendi man­zumelerimden birini ilaveye cür’et ettim. Çünkü o da aynı tehassüsle yazılmıştı; şu farkla ki, ben aziz şairin idrak ede­mediği halâs gününü görmek saadetine erebilmiştim” diye­cektir.

    Tevfik Fikret’in fırtınalar koparmış iki şiirini dil devri­minin günlerinde ilk kez Latin harfleri ile bastıran Hasan-Âli Yücel eserin sonuna ilave etti­ği Yeni Hayat isimli dokuz kı­talık şiirinin bazı kıtalarında şöyle demektedir:

    “Duymadan düşünmek yok di­nimizde

    Biz kalp adamıyız, gönül eriyiz.

    İnsanız, insanlık esastır bizde;

    Ne ciniz, ne melek, ne periyiz.

    Keşkülle asayı çölde bıraktık

    Külahı, hırkayı çiviye taktık

    Gönülde marifet kandili yaktık

    Bu ince işlerin hünerveriyiz

    Okuyup okutmak işimiz bizim,

    Haram lokma kesmez dişimiz bizim,

    Her yerde bulunmaz eşimiz bi­zim,

    Biz yeni hayatın erenleriyiz!”

    Eğitim ve öğretim ala­nında yaptığı katkılar, büyük devlet adamlığı dışında yaz­dığı şiirler, edebiyat alanın­da yaptığı incelemeler ile ye­tinmeyip kurdurduğu “Klasik ve Modern Tercüme Eserler (1940 -1946)” serisi ile yaptır­dığı çeviri kitaplar Hasan Âli klasikleri olarak anılagelmiş­tir. Çok partili hayata geçil­dikten sonra devam ettiril­meyen bu çeviri faaliyetinin kesintiye uğraması Hasan Âli Yücel’i gönülden üzmüştür. Hayatının son yıllarında ta­mamlamak istediği bu çeviri hareketini yeniden canlandır­mak adına 1956’da Türkiye İş Bankası ve onun kültür sev­dalısı genel müdürü Ahmet Dallı’nın desteğiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın kurulmasını sağlamıştır. Yaşa­mının son yıllarında yeniden bir kültür – yayın politikası geliştiren bu insana kurucu­su olduğu yayınevi her zaman vefa ile yaklaşmakta, onun bı­raktığı kültür mirası özenle korunmaktadır. 2006’dan bu yana “Hasan Âli Yücel Kla­sikler Dizisi” adıyla dünya edebiyatının seçkin örnekleri yeniden çevrilerek yayımlan­maktadır.

    Aydınlar toplantısı Hasan Âli Yücel’in Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil gibi dönem aydınlarıyla düzenlediği bir toplantı çıkışı sonrası.

    HASAN ÂLİ YÜCEL’İN ARDINDAN

    Demokrasimizin en büyük kurbanı

    Yazar Yusuf Ziya Ortaç, Bir Varmış Bir Yokmuş- PORTRELER adlı kitabında bundan 57 yıl önce, 26 Şubat 1961’de ölen Hasan Âli Yücel hakkında unutulmaz bir yazı kaleme almıştı.

    İnsan nasıl ölür, bilir misiniz?.. Ansızın bir sendeleyişle, bir kalp duruşuyla değil. Annesinin ölümüyle, babasının ölümüyle, dostlarının, sevdiklerinin, kafa ve gönül arkadaşlarının ölümleriyle her gün birer parça, birer parça, birer parça…

    Benim bir Ahmet Haşim’im vardı: Güzeli beraber tadar, çirkin­den beraber iğrenir, beraber güler, beraber kızar, beraber acırdık. Se­vincim onun da sevinciydi, öfkesi benim de öfkem!

    Benim bir Mithat Cemal’im vardı: Yalnız vücutlarımızla iki ayrı insandık. Bütün bir yaz, Anadolu Klübü’nün bahçesinde, neşemiz tek kahkaha olurdu. Şimdi yıllardır on­suzum. Mithat Cemal’siz bahçede dost gözlerle baktıklarım kimlerdir bilir misiniz?… İhtiyar ağaçlar!

    Sanırdım ki bu ikisinin ölümü kadar acı dost ölümü olamaz. Olurmuş! İşte Hasan Âli Yücel’in ölümü…

    O, benim mektep arkadaşımdı. Vefa İdadisinde beraberdik. Zeki, çalışkan, hırslı bir öğrenciydi. Sonra, Birinci Dünya Savaşı’nda birbirimizi kaybettik. Yalnız bir gece, eski Gaziantep mebusu rahmetli İshak Rafet’in zengin akraba konağındaki sofrasında konuşarak, gülüşerek, dertleşerek ve türküler, destanlar, nefesler okuyarak geçirdiğimiz bir gece, hala yıldız yıldız gönlümdedir. Asıl dostluğumuz bu üç dört saatlik kadeh arkadaşlığından sonra başlamıştır.

    Kafası kadar gönlü de zengin insandı. Okurdu ve yazardı. Düşünürdü ve duyardı. Doğuyu da tatmıştı, Batı’yı da… Çağının ünlü bir güzeline yazdığı:

    Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..

    Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz,

    Ölsem de senin uğruna canım heder olmaz,

    Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..

    Dalgın ve ilahi, eriten bir bakışın var,

    Bir anda bütün ruhumu birden yakışın var,

    Karşımda periler gibi nazan akışın var,

    Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..

    şarkısı onundur. Bu iki dörtlük bile, Yücel’in nasıl bir kalb adamı olduğunu anlatmaya yetmez mi?

    Bir memleket gezisinde, Atatürk onu da yanına almıştı. Yeni insanlar vardı bu yolculukta. Atatürk, onları çeşitli konularda konuşarak deniyor, tartıyordu. Bir akşam, sofrasındakilere sormuştu:

    – Sıfır nedir?

    Yücel’in cevabı şu oldu:

    – Sizin huzurunuzda ben!

    Bu imtihan gezisinde, Hasan Âli, sıfır almayan tek yolcudur sanırım.

    Efsane Bakan’ın efsane fotoğrafı

    Hayat dergisinin ilk günlerinde, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel. Ozan Sağdıç, bu tarihi kareyi şöyle aktarmıştı: “… Daha sonra yazıişleri salonuna geldi, herkesle selâmlaştı, kendisine sunulan bir iskemleye oturdu. İlkokul kitaplarımızda Atatürk ve İnönü’nün fotoğraflarından sonra onun fotoğrafı olurdu. Sonradan tiryakisi olduğumuz M.E.B. klasiklerinde de görürdük onu. Siması belleğimize iyice yerleşmiş. Hazır bulmuşken bir fotoğrafını çekeyim dedim. Bizden birisiyle konuşuyordu. “Beni yok sayın, doğal halinizle bir fotoğrafınızı çekmek istiyorum” dedim. Filmimin elverdiği ölçüde birkaç kare çektim…”.

    Yücel’in politika hayatı, Milli Eğitim Bakanlığiyle başarılar için­de geçmiştir. Karanlık toprakları­mızın ilk fecri Köy Enstitüleri, Köy Okulları, Kız San’at Enstitüleri, bir kitaplık dolusu klasikler tercüme­si, opera, İnönü Ansiklopedisi… Bırakınız tümünü, bir tanesi bir insanı bahtiyar etmeye yetmez mi?

    Ona komünist dediler. Neden mi?.. Bu aydınlar çorağında kay­bedecek tek insanımız olmadığını bildiği ve her değerin üstüne titrediği için!

    Ne oldu?… Onun kaybetmek istemediği değerlerin hepsini başka milletler kazandılar: Şimdi, kimi Fransız Üniversitelerinde profesör, kimi Amerika’da!…

    O yabancı ve bayındır ülke­lerde Milli Eğitim Bakanları hep vatan haini midirler?

    Bana sorarsanız demokrasi­mizin en büyük kurbanı Hasan Âli Yücel’dir. Geriliğe verdiğimiz bü­tün kurbanlar ondan sonra gelir.

    Hiç unutmam, sayın Avni Başman’a D.P. nin ilk Maarif Vekili olduğu günlerde sormuştum:

    – En başarılı Milli Eğitim Bakanımız kimdir?

    Düşünmeden cevap vermişti:

    – Yücel!

    İşte bu Yücel’i, bir gün, kendi partisi, kendi gazetesinin, Ulus’un sayfalarından bile koğdu!

    O kırılmış kalbin, ansızın du­ruşuna değil, bu kadar dayanışına şaşmalıyız.

    (Bir Varmış Bir Yokmuş- PORT­RELER; Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba Yayınevi, 1963)

  • Bir Tolstoy çevirisi, iki büyük entelektüel

    Tolstoy’un ünlü eseri Harp ve Sulh, 1942’de Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Zeki Baştımar ve Nâzım Hikmet tarafından ortak tercüme edilen dev eser, bu iki aydının mektuplaşmalarında da temel konulardan biriydi. Edebiyat ve siyasetin biraraya getirdiği dostluklar, dilin kullanımı ve gündelik hayat üzerine, bir dönemin belki de en kıymetli belgeleri…

    Lev Tolstoy’un, Na­poléon’un 1812’deki ha­rekatının aynasında dö­nemin Rusya’sını anlattığı Harp ve Sulh romanı, 1865’den 1869’e tefrika olarak yayımlanmıştı. Dünya edebiyatının sayılı kla­siklerinden dört ciltlik devasa eserin Türkçe’ye ilk tam çeviri­sinin macerası, iki çevirmenin mektuplaşmalarının ötesinde ilginç rastlantıların da hikâye­sidir.

    ZEKI BAŞTIMAR, YAŞAM
    ÖYKÜSÜ, MEKTUPLAR,
    YAZILAR
    GENIŞLETILMIŞ 2. BASKI

    Bir başka savaşın, o güne ka­dar yaşanmış olanların en deh­şetlisinin karanlık günlerinde Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun çeviri listesinde yer alan bu 2000 sayfalık dev eser, Zeki Baştımar’ın adıyla yayın­lanmış (1943); ancak onunla birlikte, hapishanedeki Nâzım Hikmet’in de ortak ürünü ol­muştur. 1942’de başlayan bu oy­lumlu çevirinin ilk cildi 1943’te, diğerleri sırasıyla 1945, 1946 ve 1948 yıllarında yayımlanır.

    Nâzım Hikmet’in mahpus­luk döneminde akim kalan bir abajur üretimi, iflas eden do­kuma kooperatifi dâhil olmak üzere ekmeğini kazanmak ve ailesini geçindirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunduğu bilinir (“Mâlum ya Viran olası hânede evladü ayal var” diye yazar Zeki Baştımar’a). Bunların arasın­da daha sonra yapacağı birkaç çeviri işiyle birlikte, hepsin­den daha kapsamlı olan ve daha uzun bir zaman dilimine uza­nan Harp ve Sulh çevirisi bu­lunmaktadır.

    Bu çeviri macerası vesile­siyle Nâzım Hikmet, diğer çe­virmen Zeki Baştımar ile “Gö­rülmüştür” mühürlü bir dizi mektupta hem çevirinin gidi­şatı üzerinde fikir alışverişinde bulunmuş hem de sürekli tah­silat hakkında bilgi edinmeye çalışmıştır. Öte yandan bu mek­tuplaşmanın her mahpus gibi yalnızlığını kısmen gidermesi­ne yaradığı da eklenmeli. Çeviri tamamlandığında “Emin olun ki hapislik devrimin şu son yedi sekiz yılında bana sevgili bir in­san eli şefkatıyla uzanan, evim­den ve sizden gelen mektuplar oldu. Arada, tercüme, mektup­laşmaya bir vesile olmuştu, bu vesilenin kalkmasıyla mektup­larınızın arkasını kesmemeni­zi reca ederim” diye yazıyordu Nâzım.

    Aslında Nâzım Hikmet ile Zeki Baştımar eski tanıştı­lar; Moskova’daki aynı okulda (KUTV-Doğu Emekçileri Ko­münist Üniversitesi) okumuş­lar ve ülkede Türkiye Komü­nist Partisi’nde (TKP) kısa bir dönem de olsa aynı saflarda (muhalefet) bulunmuşlardı. Rastlaşmalar bununla sınır­lı kalmayacak, Nâzım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Rus­ya’ya geçecek ve 10 yıl sonra bu kez 1951-52 TKP tevkifatından aldığı hükmü tamamladıktan sonra 1961’de yurtdışına çıkan Zeki Baştımar ile TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu üyesi ola­rak beraber çalışacaktır.

    Mektuplaşmalarda bu siya­sal geçmişe dair herhangi bir gönderme elbette bulunma­maktadır. “Görülmüştür” dam­gasının bile yeterli olmadığı ko­şullarda bunu garipsememek gerek (“Ben tabir caizse ‘şuurlu’ bir hapis vatandaş olarak mek­tuplarımı hapishane idaresine kontrol ettirdikten ve mühürle­tip imzalattıktan sonra gönder­diğime göre, hapishane idare­sine ve binaenaleyh Türkiye Cumhuriyeti Bursa Adliyesine itimat etmeyip mektublarımı ikinci bir kontrolden geçirerek, Türkiye postalarının mahremi­yetine tecavüz edenler varsa bu marifetlerinin mahiyetini tesbit ve adlandırmak biraz da kendi­lerine güvenilmiyen Adliyeye ve mahremiyeti ihlal olunan pos­taya düşer”. 28 Ocak 1943).

    Mektuplaşmanın yer aldığı kitabı yayına hazırlayan Erden Akbulut’un sözleriyle mektup­ların künyesi şöyledir: “Bu mek­tuplar, yurtdışına giderken Zeki Baştımar tarafından yeğeni Sü­reyya Hacıyakuboğlu’na bırakıl­mış, o da bunları İlhan Selçuk’a iletmiştir. İlhan Selçuk’un bağı­şı olarak Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı arşivinde bulu­nan bu mektupların bir kop­yasını ve yayın haklarını veren Vakıf yöneticilerine teşekkür ediyorum. Ne yazık ki Zeki Baş­tımar’ın gönderdiği mektupla­rın büyük bölümü yoktur. Ayrı­ca Memet Fuat Arşivi – Piraye Koleksiyonu’nda bulunan Zeki Baştımar’ın bir mektubunun varlığı bilgisini veren ve kopyası ile transliterasyonunu ileterek yayınlamama olanak sağlayan Yeşim Bilge’ye teşekkür ediyo­rum”.

    Zeki Baştımar


    Dünya edebiyatının sayılı klasiklerinden Savaş ve Barış’ın Türkçeye ilk tam çevirisi II. Dünya Savaşı yıllarındaki çevirisi Nazım Hikmet’in adı es geçilerek yalnız Zeki Baştımar (üstte) adıyla yayınlanmıştı.

    Çeviri başlıyor

    Başvekâlet Umumî Muraka­be Heyeti’nden Zeki Baştımar, “birinci cildin 1943 Nisanına, ikinci cildin Ağustos nihayeti­ne kadar, diğer ciltlerin de 1944 ortalarına kadar dilimize çevri­lebileceğini bildirdim” demek­te. Ortak çeviri konusunda, hele hele birlikte çalışma imkanı ol­mayan iki çevirmenin en temel meselesini de “Tercümede bir vahdet bulunması gerek. Lakin ben bir üstatla ancak bir tezat teşkil edebilirim” diyerek be­lirtiyor.

    Nâzım ise Tolstoy’un üs­lubu üzerinde hassasiyetle duruyor ve aslıyla mukayese etmek için değil ama bir çevi­ri örneği olarak Fransızcasını görmeden çeviriye başlayama­yacağını belirtiyor.

    İlk kez böylesi bir edebi eser çeviren Nâzım Hikmet, çeviri yol aldıkça, ilk cildin bitiminde şöyle yazar: “Tercümede bir çok hatalar yapmış olabilirim, hele askerî rütbelerde sivil memu­riyet isimlerinde filan. Bundan başka da yanlışlarım varsa is­tediğiniz gibi düzeltebilirsiniz. Ben yalnız bir şeye dikkat ettim: Tolstoy’un edasını ve üslubunu elimden geldiği kadar muha­fazaya. Bu hususta fıransızca tercümesinden biraz daha mu­vaffak olduğumu sanıyorum. Fı­ransız tercüman buna hiç dik­kat etmemiş, bazen Tolstoy’un bilhassa uzun bir cümle turnü­rüyle söylediklerini, sanki Tols­toy onu daha kısaca söylemesi­ni beceremezmiş gibi, kısaltmış, bazen de bunun aksini yapmış”.

    Tolstoy çevirisi, üslup ve “çeviri nasıl yapılmalı” konu­sunda Kemal Tahir’e, Vâ-Nû’la­ra Mektuplar’ında da görüşle­rini dile getiriyordu. Ne de olsa “halis muhlis bir dev”le cebelle­şiyordu.

    Mektuplar ilk kez yayınlanıyor Dört ciltlik dev eserin iki çevirmeninin ilk kez yayınlanan mektuplaşmaları ile çevirinin ilginç macerası da gün yüzüne çıkıyor.

    Tolstoy üslubu, hapishane­deki edebi faaliyetlere de yansı­mıştır. “Kendisi çok dikkate de­ğer hikâyeler ve şiirler yazıyor, türkçeden başka dil bilmiyor, harıl harıl fıransızcaya çalışıyor, işte o, Tolstoy tercümesindeki üslup başkalığından faydalan­dığını söylüyor, hattâ yeni bir hikâyesinde, tâbir caizse, Tols­toyun üslubunun bir iki örneği­ni de başarıyla verdi” diye Or­han Kemal’i takdim eder. Arada geçerken dil ve üslup üzerine mülahazalardan kendini ala­maz: “Muhteva üzerinde çalış­tıkça şekil çıkacaktır. Filhakika bazen bu şekil bugünkü kitabı nesir dilinden bazen uzaklaşa­caktır, ama ne yapalım, daha doğrusu ne ala, ne iyi, zaten bu­günkü nesir dilimizin sentak­sı, ana şekli, bizim tabir caizse meşrutiyet burjuvazimizin cılız, basit muhtevasına uygun bir nesnedir ve öylece de kalıplaş­mış, donmuştur ve binaenaleyh bunun yıkılması gerektir. Bu bir zarurettir, şiirde olan şey, zaten malum ya, şiir her zaman önde gider, nesir dilimizde de ola­caktır”.

    Harp ve Sulh çevirisi Nâ­zım’ın enerjisinin önemli bir kısmını alsa da kendi çalışmala­rını da ihmal etmez: “Bir taraf­tan da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ diye üç yıldan beri bir kitaba çalışıyorum. Günler saatleri dehşetli kısaltarak kuş gibi geçiyor”.

    Üslup tartışmalarının ya­nısıra güncel dil sorunları da mektuplaşmalarda araya girer. Zeki Baştımar merkezden bilgi­ler aktarır: “… bugünkü neşir­cilerimiz arasında ara sıra mü­nakaşa edilen bir (ve) meselesi var, hatta Tercüme Bürosunda bir (ve) düşmanlığı var. Hatta o kadar ki tercüme ettiğimiz kita­bın adına “Savaş, Barış” denme­sini teklif edenler bile bulundu. Bu kadarı da çok saçma tabii. Yabancı dillerde çok bol olan (ve)leri tercümede çok defa­lar virgülle geçmek, bazen “de”, “ile” ve yerine göre başka edat­larla ifade etmek mümkündür ve dilimize daha uygun düşüyor. Bununla beraber şüphe yok ki ve ve’dir, icap ettiği, uygun düş­tüğü yerde ne kadar sık da olsa kulanılmak gerektir” (27.3.43). El cevap: “Mektubunuz gel­di, söyledikleriniz pratikte çok doğru olan şeylerdir. Ve ve’dir amma, elbette ki müşteriyi dü­şünmeğe mecburuz, bundan do­layı ben elimden geldiği kadar zavallı, canlı, zaruri VE’lerin ca­nına kıydım. Mamafi siz diledi­ğiniz gibi Ve katliamında bulu­nabilirsiniz”.

    Çok nadir de olsa Nâzım kendi hukuki durumundan sö­zeder: “Size bir de sevineceği­nizi sandığım bir haber vere­yim: Ben dayımdan [Ali Fuat Cebesoy] iadeyi mahkeme ta­lebinde bulunmak üzere istida dilekçesi aldım. Bu teşebbüse kendiliğinden girişmiş. Temi­ze çektim gönderdim. Dilekçe gayet etraflı, vakıfane ve vakur yazılmıştı. Uğradığımız kanun­suzluğu etrafıyla izah ediyor­du. Bundan bir netice çıkarsa benim gibi gadre ve kanunsuz­luğa uğramış diğer sözde suç ortaklarım da, ben de hürriyeti­mize kavuşacağız demektir. Bu bir ümit. Ben yüzde elli ihtimal veriyorum. Haydi hayırlısı di­yelim (11.12.43). “Hayırlısı” di­yordu ama çalışma temposunu düşürmüyordu. Rubailer, Saat 21-22 Şirirleri ve Memleketim­den İnsan Manzaraları gibi dü­zenli mesai gerektiren çalışma­ları aksıyor (“Tercüme bütün günümü yiyip bitirerek alıyor”); fizikî olarak zorlanıyordu (“Ko­lum fena sancıyor. Galiba ter­cümeye çalışmaktan oldu bu”). Ama bir mahpusun el kitabının belki de ilk cümlesini de yaz­mıştı: “Çalışıyorum, o kadar ça­lışıyorum ki, ne ihtiyarladığımı, hattâ bazan da, ne de hapis ol­duğumu farkediyorum”.

    Mareşal Çakmak ve çevirmenler

    Zeki Baştımar adına izni alınan ve onunla birlik yürütülen Harp ve Sulh çevirisinde Nâzım’ın katkısını öğrenen Mareşal Fevzi Çakmak durumu hiç de hoş kar­şılalmamış, Hasan Âli Yücel’i komünistleri kollamakla suçla­mıştır. Eğer diğer -yasal- çevir­menin TKP’nin o günkü önemli yöneticilerinden biri olduğunu bilseydi ne yapardı, bilinmez! TKP’den “troçkist polisçi” diye atılan birinin o günkü partinin önde gelen yöneticisiyle teşriki mesai içinde bulunması da ayrı­ca dikkate değer.

    1905 doğumlu Zeki Baştı­mar, 1922-26’da Trabzon Mual­lim Mektebinde okudu, TKP’ye katıldı ve 1929’da Moskova’da KUTV’u bitirdi. Türkiye’ye gel­diğinde, Nâzım Hikmet, Sarı Mustafa (Börklüce) gibi muha­liflerin yer aldı. Bu muhalefe­tin gerekçesine dair elde belge olmadığı için, esas ayrılığının ne olduğuna dair kesin bilgiler de yok. Ancak Komintern’e gön­derilen bir rapora göre, sorun parti içi demokrasidir. Baştı­mar askerlik dönüşü muhale­fetten ayrıldı ve 1932’de yapılan TKP 2. Konferansı’nda merkez komitesine seçildi. 1 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1933’te tahliye olduğunda siyasi büro üyesiydi. 1934’te ikinci kez Rusya’ya git­ti, Komintern’nin son kongre­si olan 1935’teki VII. Kongre’de Şefik Hüsnü ile birlikte Türkiye delegesi oldu.

    Nâzım Hikmet ise o günler­de dönemin önde gelen siması Şefik Hüsnü tarafından “Ancak polis, yalnızca bu açık saldırı yöntemine başvurmakla kal­mamaktadır. Türk burjuvazi­si, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nâzım Hik­met’in Troçkist muhalefet gru­bunu Komünist Partisi’ne karşı kullanmasını biliyor…” denile­rek açıkça mahkûm edilmişti.

    Baştımar 1937’de Türki­ye’ye dönüp Ankara’ya yerleşti ve Başvekâlet Murakebe Heyeti Kütüphanesinde çalıştı. 1944 tevkifatında tekrar tutuklandı ve 1 yıl Ankara askerî cezae­vinde tutuklu kaldı. O zaman­lar partinin siyasi büro üyesi ve Ankara vilayet komitesi başka­nıydı. Ancak bu durum açığa çı­karılamadığından beraat etmiş­ti. 1944 TKP davası gerekçeli hükmüne göre “Türkiye’ye dön­müş ve komünistlik akideleri­ne dair herhangi bir propagan­da ve faaliyette bulunmayacağı­nı Cumhuriyet Halk Partisi’ne bildirmiş ve bunun üzerine Başvekâlet Murakebe Heyeti kütüphane memurluğuna tayin edilmiştir”.

    Ancak “eski bir ticaret ba­kanı olan bir akrabası vasıtasıy­la” bu işe yerleşen Zeki Baştı­mar’ın Ankara parti teşkilatıyla ilişkisi sürmüştür. “Münevver tabakayla, muhariri çevreleriy­le temasları” gelişkin olan Ze­ki Baştımar, bu dönemde ünlü Tercüme Bürosu’ndaki birçok kişiyle de yakın ilişki içindey­di. Tercüme Bürosu üyelerine bakıldığında “çevre”nin pek de dar olmadığı anlaşılır: Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Ha­lide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Ok­tay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tan­pınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Me­lahat Özgü.

    Bu kadronun hemen hemen hepsi Nâzım’a hayrandır. Halide Edip onu “dâhi sıfatını alabile­cek” kadar önemli eserler ver­miş biri olarak görürken, Ahmet Hamdi Tanpınar “Ben Nâzım’a daima hayran oldum” demekte­dir. Nurulah Ataç için ise o ne­redeyse bir milattır.

    Mektuplara dönersek, son sözü Nâzım Hikmet’e bırakmak gerekecek:

    “Başka ne yazayım, herşeye rağmen dünya güzel ve insan­ların büyük bir çoğunluğu ve Türk halkı namuslu, güvenil­meğe değer, beraber yaşanmağa layık insanlardır ve ben dünya­ya geldiğimden dolayı bahtiya­rım. Size de aynı bahtiyarlığı di­ler, hasretle gözlerinizden öper, mektubunuzu ve tercüme hak­kındaki haberlerinizi ve kabilse, bir parça dünyalık gönderme­nizi –tercümeye mahsuben mi olur, yoksa artık biraz daha bek­leyip basılmakta olan kitap ba­sıldıktan sonra mı olur, her na­sıl olursa olsun- beklerim. Ka­vuşmak ümidiyle kardeşim”.

  • Persler kitabı ve ‘Batıcı’ tarih anlayışı

    Kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem adlı kitap, tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulanmış. Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirilirken, Anadolu’daki birçok mimari kalıntı, kazı çalışmaları, buluntular ve Zerdüşt dinine ait bulgular görmezden gelinmiş.

    PERSLER. ANADOLU’DA
    KUDRET VE GÖRKEM

    Anadolu’da İran halkla­rının egemenliği MÖ 600’ler civarında Urartu Krallığı’nı İskitlerle birlikte ta­rih sahnesinden silen Medler­le başlar. MÖ 546 yılında Pers (Akhaimenid) kralı Büyük Ky­ros (MÖ 559 – 529), Lydia kralı Kroisos’u (MÖ 560 – 546) yeni­şemediği bir mücadele sonra­sında Sardeis’e kadar izlemiş, zayıf durumda yakaladığı baş­kenti ve kralı ele geçirerek, Ana­dolu’nun tek egemeni olmuştu. Büyük Kyros, bu zaferden sonra Anadolu’yu beş satraplığa ayır­mıştır; Katpatuka (Kappado­kia), Yukarı Phrygia, Yauna, Ka­ria ile Aşağı Phrygia – Sparda. Medlerle başlayan ve Perslerle devam eden bu süreçte bölgeye girmiş olan Zerdüşt dininin ku­rumsallaşması ve yaygınlaşma­sı da gerçekleşmiş olmalıdır.

    Bu sırada Doğu Anadolu Yaylası’nda ise Akhaimenid­ler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı görülür. Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarının bildir­diği bu satraplığın kesin sınır­ları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlik­te, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündü­ğü düşünülmektedir. Batı sat­raplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 10 km doğusun­da, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi/Thosp olduğu görüşü genel kabul görmektedir.

    Persler, Anadolu’nun ne­redeyse hiçbir alanına bölge­sel düzeyde imar yatırımları ve kültürel etki yapma ihtiyacı duymamışlardır. Bunun yeri­ne, satraplık merkezleri ya da alt birimleri olarak belirledik­leri bazı yerleşmeler ile yakın çevrelerini Persleştirme (Per­sianisation) yolunu seçmiş­lerdir. Persleştirme politikası uygulanmış önemli merkezler olarak Bandırma yakınlarında yer alan Manyas Gölü/Daskyli­tis Limne kenarındaki Hisarte­pe/Daskyleion ile Salihli’deki Lydia başkenti Sardeis kentleri gösterilebilir. Bu kentlerde ye­rel mimari geleneklere uygun, ancak plan şeması bakımından kendi tasarımları olan saray ve malikâneler inşa etmiş olan Akhaimenidler, yoğun olma­sa da Anadolu sanatı etkileri taşıyan resim ve heykeltıraşlık eserleri ile anıt mezarlar üret­mişlerdir.

    Akhaimenidlerin satrap­lık merkezlerine yaptıkları en önemli kültürel etki, kent ta­sarımları temelinde gerçekleş­miştir. Bölgesel yönetim biri­mi olarak belirlenen satraplık merkezleri ile yakın çevrele­rinde, su kaynağı ya da birikin­tisi içeren geniş bahçeler ve av parkları yani paradeisos’lar kurmuşlardır. Başka bir deyiş­le, Perslerce Anadolu’da se­çilen yerleşim alanları içinde göl komşuluğu ile kuş ve diğer av hayvan çeşitlerinin yaşadı­ğı doğal ortamlar bir paradei­sos oluşturmak amacıyla her zaman tercih edilmiş, bu alan­ların doğal güzellikleri ile av olanakları Persler için daima çekici unsurlar olmuştur. Ak­haimenidler, paradeisos’lar ile anavatanlarındaki yaşamları­nın zevk ve kültürlerini Anado­lu’ya taşımışlardır.

    Bugün bile Kuş Cenneti özelliğini koruyan Manyas Gö­lü/Daskylitis Limne ve Sardeis dışında, Anadolu’da sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan ve saptanan paradeisos’a sahip diğer bir yerleşme Oluz Hö­yük’tür. Amasya kent merkezi­nin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük’e yaklaşık ola­rak MÖ 450 yıllarında Pers kö­kenli bir Akhaimenid zümre ya da topluluğun yerleşmiş oldu­ğu, mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi bulguların işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Oluz Höyük-Akhaimenid yer­leşmesi, Pers Yolu, Pers tipi sü­tun kaideleri, anıtsal girişler ve açığa çıkmaya başlayan “Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı” ile karakterize olmaktadır.

    Yapı Kredi Yayınları tarafın­dan yakın bir zaman önce ba­sılan “Persler. Anadolu’da Kud­ret ve Görkem” adını taşıyan, kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip kitabın, yuka­rıda önemle hatırlatılan tarih­sel, dinsel ve arkeolojik konula­rı yoksayarcasına kurgulandığı anlaşılmaktadır.

    Pers arkeolojisinin ‘olmazsa olmaz’ları Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkan ve Anadolu Pers arkeolojisi için eşsiz bir bulgu durumundaki Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı kitapta yer almamaktadır (üstte). Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında tapınak eşyalarının gömüldüğü kutsal çukurda (bothros) bulunan yaban keçisi protomlu kutsal içki kabı, Perslerin Anadolu’daki önemli ve güncel bir buluntusu olup, kitapta değerlendirilmeye alınmamıştır (altta).

    Hellen arkeopolitikası

    Persler kitabı, Anadolu’ya do­ğudan gelmiş olan ve kültürel karakterlerini Kızılırmak Hav­zası ile Doğu Anadolu Yayla­sı’nda izleyebildiğimiz Akhai­menidleri ne yazık ki yalnızca “Batıcı” bir arkeoloji ve tarih anlayışı ile görebilmek ama­cıyla hazırlanmış gibi görün­mektedir. Büyük Yunanistan Seferi’nin başlangıcında Van Kalesi’nin güney yüzüne çivi yazısı ile dev bir kitabe nakşet­tiren büyük kral I. Kserkes’in (MÖ 485-465) bu çok önem­li anıtı da dahil olmak üzere, Van-Karagündüz Höyüğü, Er­zincan-Altıntepe, Amasya-O­luz Höyük ve bununla bağlantı­lı olan mimari, küçük buluntu, çanak-çömlek ile Kızılırmak’ın doğusundaki Zerdüşt dini bul­gularının görmezden gelin­mesinin başka bir açıklaması yok gibidir.

    Kitapta, Persler ve kültürleri “Hellen ar­keopolitikası” çerçeve­sinde değerlendirmekte­dir. Şahsımın da içinde olduğu biliminsanları­nın 2007’den itibaren Amasya ilinde geliştir­meye başladıkları Oluz Hö­yük sistematik arkeolojik kazıları, özellikle Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinde Anadolu Öntarihi’nden köken alan geleneksel kültürü, Demir Çağı sürecinde Hellenler’in de­ğil de doğudan gelen Medler ile Persler’in etkilemiş oldukları­nı kanıtlamaya başlamıştır. Bu görüşlerin kitapta yer almama­sı, Anadolu kültürünün gerçek yeri ve ağırlığını vurgulayan ve bunlara Doğu’dan da bakabi­len biliminsanlarının, Hellen arkeopolitikası savunucularını rahatsız etmeye başladığına da işaret etmektedir.

    Yapı Kredi Yayınları’nın son yıllardaki büyük bütçeli projeleri ile Anadolu’nun antik kültürlerini Türkiye toprak­larının bir prestiji olarak sa­hiplenmesi ve kaynak eserle­re dönüştürmesi takdire şayan bir yaklaşımdır. Devam edeceği anlaşılan Anadolu uygarlıkları kitap dizisinde editoryal kur­gu sorunları giderilmiş yayın­lar görmek, Anadolu arkeolo­jisi ile ilgilenen herkesi mutlu edecektir.

  • Varlıkları sağlık ve afiyet yoklukları illet ve zafiyet

    “Mikrop teorisi” çağında elle tutulmaz, gözle görülmez mikroorganizmaların hastalıkların tek sorumlusu olduğu sanılıyordu. Hastalar üzerinde yapılan gözlemler, hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneyler, kimi hastalıkların besinlerle ilişkisini ortaya koydu. 19. yüzyıl tıbbı iskorbit, beriberi, pellegra gibi vahim hastalıklarla mücadele ederken, sağlığı mevcudiyetleriyle değil, noksanlıklarıyla tehdit eden bazı organik bileşenleri saptamaya başladı. A’dan K’ya vitaminlerin keşif hikayesi…

    Hayatlarını avladıkla­rı ve topladıklarıyla idame ettiren atala­rımızın vitamin yoksunluğu çekmedikleri bir yana, vitamin zengini olduklarına şüphe yok. Tarım yapmaya başladıkların­da ise daha çok buğday ve mı­sır gibi vitamini fakir nişastası bol beslenmeye yöneldiler.

    Vitaminler, normal büyü­me ve gelişmenin sağlanma­sı, sağlığın devam etmesi için gerekli olan “hayat için elzem” ve fakat protein, yağ ve kar­bonhidratlardan farklı, orga­nik bileşikler. Bunlar besinler­le yeterli miktarda alınmadık­ları zaman, kendine özgü bazı hastalıklar ortaya çıkar.

    19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 20. yüzyılın orta­larına kadar devam eden “vi­taminlerin keşif serüveni”, sağlığımızı anlamamızda en büyük bilimsel ilerlemelerden biridir.

    İskorbüte karşı limon Bir uzun yol yelkenlisine, mürettebat ve yolcuları iskorbüt hastalığından korumak için limon ve diğer C vitamini içeren meyveler yükleniyor, Robert McGinnis.

    Bugün vitamin eksikliğine bağlı geliştikleri bilinen has­talıkların ortaya çıkışı olduk­ça yenidir. Bilim alanında 19. yüzyıldan itibaren Louis Pas­teur ve Robert Koch tarafın­dan ortaya konan, hastalıkla­ra mikropların ya da bu mik­ropların ürettiği toksinlerin yolaçtığını savunan “mikrop teorisi” hüküm sürmekteydi. Araştırmalar şarbon, sıtma, tüberküloz, kolera, lepra ve difteriden sorumlu mikropları tanımlamıştı. İskorbüt, beri­beri, raşitizm, pellagra, tavuk karası gibi hastalıkların da mikrobik oldukları sanılıyor­du; oysa bu hastalıklar mik­roplara ya da onların toksinle­rine bağlı değildi.

    Hastalar üzerinde yapı­lan gözlemler ve hayvanlar üzerinde yapılan deneysel tıp araştırmaları bazı hastalıkla­rın besinlerle olan ilişkisini aydınlatmayı sağladı ve vita­minlerin keşif süreci başladı. Bu süreç, beslenme biliminde de bir devrim yarattı ve bilim­sel prensiplerin geçerli oldu­ğu başlıbaşına bir bilim dalı doğdu.

    Vitaminler birbiri ardına keşfedilirken, bir taraftan da kimyasal yapıları tanımlan­dı ve sentetik üretimleri için yöntemler geliştirildi. Bugün yalnızca Amerika’da yıllık 12.5 milyar dolarlık satışı olan dev bir endüstri var.

    Denizcilerin kabusu: İskorbüt hastalığı

    Hastalıklar 1700’lerin deniz­cilerinde, kılıçtan daha çok can alırdı. 10-12 hafta boyunca açık denizlerde yol alan ve yal­nızca gemi erzaklarındaki ku­ru gıdayla beslenen denizciler iskorbüt hastalığına yakalanı­yordu. Yolculuğun dört ila al­tıncı haftasında belirtiler baş­lıyordu: Hastalığa yakalanan denizcilerin diş etleri şişiyor, kanıyor ve dişleri dökülüyor; eklemleri şişiyor, ağrıyor ve kuvvetten düşüp takatsiz kalı­yorlardı. Nihayetinde pekço­ğu, aniden ortaya çıkan büyük bir kanama ile ölüyordu.

    Ölmeyip sağ kalanlar ise karaya ayak bastıklarından itibaren meyve, sebze yiyebil­dikleri gündelik hayatın içinde 10 gün gibi kısa bir zamanda hızla iyileşiyorlardı. İskorbüt, Kuzey Avrupa’da çok yaygın­dı. 1753’te İskoçyalı donanma hekimi James Lind, iskor­büt belirti ve bulgularına dair gözlemlerini yazdı; önemli bir notu da portakal ve limonun hastalığı önlediğiydi. Daha sonraki yıllarda donanma er­zaklarına limon suyu da ek­lendi.

    Uzun yıllar süren çalışma­lardan sonra iskorbütü önle­yen faktör 1928’de izole edildi; Macar asıllı biyokimyacı Al­bert Szent Gyorgyi suda eri­yen bu C faktörü, “askorbik asit” olarak isimlendirdi. Bu keşif 1937’de Nobel aldı. C vi­tamini 1935’te İsviçre’de suni olarak sentez edilen ilk vita­mindir.

    Vitaminli Nobel


    Christiaan Eijkman ile
    birlikte vitaminlerin keşfi
    nedeniyle 1929 yılında
    Nobel Fizyoloji veya Tıp
    Ödülü’nü kazanan İngiliz
    biyokimyacı Sir Frederick
    Gowland Hopkins.

    Beriberi kabusu

    1800’lerin ortalarında pirinç üreticileri pirinci buharlı de­ğirmenlerde işleyerek kabuk­larından arındırma­ya ve beyaz pirinç elde etmeye başla­mışlardı. Beyaz pi­rincin yaygınlaş­masıyla birlikte, “beriberi” denilen ayaklarda his kaybı, güçsüzleşme, yürü­me zorluğu ve felç ile seyreden bir has­talık da yaygınlaşı­yordu.

    Bugün Endo­nezya toprakları olan, zamanın Hol­landa sömürgesi Doğu Hint Ada­larında yaşayan yerlilerde sık görülen beri­beri bulgularını gözlemleyen Christiaan Eijkman adında Hollandalı bir askerî hekim, tavuklarda da Java yerlile­rindeki beriberiye benzer bir hastalık geliştiğini fark etti. Tavuklar askerî hastanenin pirinç ağırlıklı yemek artıkla­rıyla besleniyordu; aşçı değiş­tiğinde yerine gelen yeni aşçı yemek artıklarını vermeyi ke­since tavuklar büyük bir hızla iyileşmişti. Öyleyse beriberi hastalığının müsebbibi beyaz pirinç olmalıydı; hastalık pi­rincin nişastasındaki bir tok­sinden kaynaklanıyor olabi­lirdi. Daha sonra 1896’da bir başka Hollandalı hekim Gerrit Grijns deneylere devam etti ve bir toksinin varlığının değil de hayati bir maddenin eksikli­ğinin bu hastalığa yol açtığı­nı fark etti. O hayati madde, pirincin kabuklarında bolca bulunan B1 (thiamine) vita­miniydi.

    Bilinmeyen eksiklikler

    19. yüzyıl boyunca besinle­rin içerikleri ile insanların ve hayvanların besin ihtiyaçları üzerinde çalışan kimyacılar, insanın azot taşıyan protein ile yağlar ve nişasta, şeker gibi karbonhidratlara ihtiyaç duy­duğunu bulmuşlardı; protein­ler vücudun yapıtaşını oluş­tururken yağlar ve karbon­hidratlar hayatın devamı için gerekli olan enerjiyi sağlıyor­du. Bu temel besin gruplarını yeterli miktarda tüketmek de beslenme için yeterli olsa ge­rekti. Fakat yeterli olmuyordu; bir şeyler eksik kalıyordu.

    20. yüzyıl başlarında hâlâ ana besin maddelerinin sade­ce protein, yağ, karbonhidrat ve mineralden oluştuğu sanılı­yordu. Hastalıkların sebebi de mikroplar ve bunların üretti­ği toksinler olarak görüldüğü için, tahıllar kabuklarından tümüyle temizlenmeye çalışı­lırdı. Oysa tahıllar işlem gör­dükçe B vitaminlerini kaybe­diyor; insanlarda pellagra ve beriberiye yol açıyorlardı.

    Laboratuvarlar ve ilk deneyler

    Pirinç kabuğundaki bu bilin­meyen maddeyi tanımlayabil­mek ve belki de sentez edebil­mek için laboratuvar çalışma­ları başlatıldı. Bunlardan biri de 1910’da Londra’ya göçet­miş olan Polonyalı biyokimya­cı Casimir Funk idi. 1911’de Casimir Funk, pirinç kabu­ğundan elde ettiği konsant­re ile güvercinlerdeki sinir iltihabını (polinevrit) iyileş­tirmeyi başardı. Azot ihtiva ettiği için bir çeşit “amin” olarak düşündüğü bu mad­deye hayati önem arzetmesi­ne istinaden “vital” tanımını uygun görmüş ve 1912’de bu gizemli maddeye “vitamine” (vital amine) adını vermişti. Daha sonraki yıllarda besin­lerde keşfedilen diğer hayati maddelere de “amin” yapısın­da olmasalar bile “vitamin” adı verilmeye devam edile­cekti.

    Bilinmeyen bir maddenin eksikliğinin en bariz kanıtı, yi­ne 1912’de Cambridge’den bi­yokimyacı Sir Gowland Hop­kins tarafından bulundu. Sir Hopkins bir deney metodu ge­liştirmişti: Yavru fareleri saf karbonhidrat, yağ ve protein­le besliyor; yarısına ise ilave olarak süt veriyordu. Süt veri­len fareler büyürken diğerle­rinde büyümenin durduğunu gördü. İki hafta sonra grupla­rı değiştirdi; bu kez diğer gru­ba süt vermeye başlamıştı ve iki hafta sonunda süt verilen grup büyümeye başlamış, di­ğer grupta ise gelişim durmuş­tu. Sütte başka bir şeyler daha olmalıydı. Bu bulgulardan yo­la çıkarak, henüz bilinmeyen bazı organik besin ögelerinin yoksunluğunun probleme yo­laçtığını ve bu problemin in­sanlarda görülen beslenmeyle ilişkili hastalıkların bir analo­gu olduğunu beyan etti. Böyle­ce 1912 yılında, Casimir Funk ve Sir Frederick Hopkins vita­min hipotezini formüle ettiler.

    Vitaminin isim babası


    Polonyalı biyokimyacı
    Kazimierz (Casimir) Funk,
    Christian Eijkman’ın,
    beriberi hastalığına
    esmer pirinçle beslenen
    insanların darı ürünleri
    yiyen insanlara göre daha
    dirençli olduğunu belirten
    bir makalesini okuduktan
    sonra bu maddeyi izole
    etme konusunda çalışmış
    ve 1912’de başarılı olmuştu.
    Funk, bu maddede bir amin
    grubu bulduğu için önce
    onu vital amine (yaşamsal
    amin) şeklinde adlandırmış,
    vitamin sözcüğü bu
    kavramdan türemişti.

    Pellagra problemi

    1914’te Dr. Joseph Goldber­ger, ABD’de halk sağlığı mer­kezinde çalışıyordu. Ülke­nin güneyinde yoğun biçimde gözlenen pellagra hastalığını araştırmakla görevlendiril­mişti. Hastalıktan muzdarip olanlarda derinin güneşe ma­ruz kalan bölgelerinde yaralar açılıyor, ishal meydana geliyor, akıl sağlığı bozuluyordu ve bu nedenle çoğu akıl hastaneleri­ne kapatılıyordu. Ölüm oranı çok yüksekti. Hastalık yoksul­larda çok daha fazlaydı; temel besinleri mısırdı. Hastalığa, küflenen mısırın toksik etkisi­nin sebep olabileceğini ya da sıtmada olduğu gibi haşerele­rin taşıdığı bir nevi enfeksiyon olabileceğini düşünüyordu.

    Enfeksiyon teorisi üzerin­de düşünmekle birlikte, o gü­ne kadar hastalığın bulaştığı hiçbir doktor ve hemşirenin olmaması da kafasını karıştı­rıyordu. Hastalık hapishane­lerde, yetimhanelerde ve akıl hastanelerinde çok yaygın­dı. Diğer taraftan yetimha­ne çocuklarının beslenmesine yumurta ve süt eklendiğinde, vaka sayısının ciddi miktarda azaldığını gözlemledi. Gönül­lüler üzerinde yaptığı bir araş­tırma, hastalığın beslenmeyle olan ilişkisini teyit ediyordu. Hastalığı köpeklerde deneysel olarak oluşturdu ve mayanın iyi geldiğini buldu. Bu bulgu­yu gerçek hastalar üzerinde de doğruladı. 1929’da öldüğün­de, çalışma arkadaşları halen mayadan etken maddeyi izole etmeye çalışıyorlardı ve niko­tinik asit (niasin) ancak 1935 yılında tanımlandı.

    Pellegra yaraları Niasin (nikotinik asit) eksikliğine bağlı pellegra, bir zamanlar ölümcül bir hastalıktı. Tıbbi çizimde pellegra’ya yakalanmış bir hastanın çene, göğüs ve ellerinde açılan yaralar görülüyor, 20. yüzyıl başları.

    Raşitizm ve yağda eriyen vitaminin keşfi

    1600’lerde raşitizm, majör sağ­lık problemiydi. Halk kentlere doğru göç ediyordu; hayat tarzı değişiyordu ve insanlar yete­ri kadar günışığı görmüyorlar­dı. Francis Glisson tarafından 1650’de tanımlanan raşitizm (De Rachitide), 1800’lerin baş­larında sanayi devrimiyle bir­likte Kuzey Avrupa ve Ameri­ka’nın sanayileşen kuzey böl­gelerinde hızla yükselecek ve adeta salgına dönüşecekti. 17. yüzyılda raşitizm salgını, “İn­giliz hastalığı” diye adlandırıl­dı. İskorbüt ve raşitizm Viktor­ya dönemi hastalıklarıydı.

    1770’lerden beri tedavi amaçlı kullanılagelen balık ka­raciğeri yağının raşitizm, kemik erimesi, genel beslenme yeter­sizliği ve bazı göz problemlerin­de faydalı olduğu 19. yüzyıl or­talarında da gözlenmiş olmakla birlikte, bunun bir açıklaması yapılamıyordu. 1930’larda balık yağı takviyesi ve beslenmenin düzelmesiyle, raşitizm 20. yüz­yıl başlarında önemli ölçüde geriledi. Bugün halen D vitami­ni eksikliği, dünyada özellikle anne ve çocuklarda çok yaygın bir problem.

    A vitamini ve isimlendirme sistemi

    Wisconsin Üniversitesi ziraat okulunda Elmer Vernon Mc­Collum, süt ineklerinin bes­lenme ihtiyaçları üzerinde çalışıyordu. Sıçanlar üzerin­de yaptığı bir çalışmada saf­laştırılmış diyete tâbi tuttuğu sıçanların zayıfladığını, daha sonra ise besinlerine zeytin­yağı eklediklerinin değil ama tereyağı eklediklerinin düzel­diğini buldu. A vitaminini keş­fetmişti. 1914’te buna “yağda eriyen faktör A” adını verdi. Vitaminleri isimlendirirken bugün de kullandığımız sistem işte böyle başladı. 1947’de sen­tez edilen A vitamini eksikliği­nin nelere yolaçtığı ise sonraki yıllarda anlaşıldı: Gece kör­lüğü, göz kuruluğu ve sonuçta göz harabiyeti. Bu vitaminin noksanlığı günümüzde hâlâ 3. Dünya ülkelerinde körlüğün başlıca sebeplerinden biri.

    Beriberinin yol açtığı yıkım


    B1 (Tyamin) noksanlığı
    nedeniyle ortaya çıkan bir
    sinir sistemi hastalığı olan
    beriberi’ye yakalanmış üç
    çocuk.

    İngiliz hekim Sir Edward Mellanby özellikle şehirlerde büyüyen çocuklarda büyük bir problem olan raşitizmi tedavi edecek bir yol arıyor; köpekler üzerinde deneyler yapıyordu. Yulaf lapasıyla besleyip kapalı mekanda tutulan köpekler ra­şitik olmuştu. Balıkyağı ile iyi­leşmeleri üzerine, A vitamini­nin bu hastalığı tedavi ettiğini düşündü. Ancak Mc Collum, balıkyağından A vitaminini çıkardıktan sonra yine de iyi­leştirici etkinin devam ettiğini görünce, balıkyağında başka bir etken maddenin daha ol­duğu anlaşıldı: Vitamin D.

    1922’de yeşil yapraklı bit­kilerden yağda eriyen diğer bir vitamin olan E vitamini keşfedildi. 1943’te Nobel ödü­lü alan, bir diğer yağda eriyen vitamin olan K vitamininin keşfi oldu. Bazı kuşlar, kanları pıhtılaşmadığı için ölüyorlar­dı; kuşlar yeşil yapraklı bitki­ler ve karaciğerle beslendikle­rinde ölümden kurtulmuşlar­dı. Hollandalı hekim Henrik Dam tarafından keşfedilen K vitamini Edward Doisy tara­fından sentezlendi ve pratikte kullanılmaya başlandı.

    Vitaminlerin endüstrileşmesi

    Kimyagerler 20. yüzyılın he­nüz başlarında, tükettiğimiz besinlerde bulunan ve hayat için elzem, o zamana kadar bi­linen protein, yağ, karbonhid­rat ve mineralden tamamen farklı, adeta esrarengiz biyo­lojik maddeleri -vitaminleri-keşfettiklerinde; bu aynı za­manda günümüzün en popüler pazarlama ürünlerinden olan vitamin hapları ve devasa bir vitamin endüstrisinin de do­ğumu oldu.

    Vitaminler savaşın devam ettiği ekonomik buhran yılla­rında keşfedilmişti; fakat sa­vaş sonrası dönemde refahın giderek artmasıyla paralel ola­rak endüstrileşme imkanı bul­du. Renkli vitaminleri kimileri insan sağlığına faydalı bulu­yor; kimileri ise bir nevi do­landırıcılık olarak görüyordu. 1950’lerin sonuna doğru, bu renkli vitamin hapları albeni­li paketleriyle artık hayatımı­za girmişti. Beslenme bilimi geliştikçe toplumsal bilinçlen­meye de imkan sağlıyordu. Ga­zete ve dergilerde sağlık köşe­leri yayımlanıyordu.

    Vitaminlerin keşfi, yok­sunluklarına bağlı ciddi hasta­lıklar nedeniyle olmuştu; fakat yıllar boyunca edinilen bilgi birikimi günümüzde sağlıklı ve uzun yaşam odaklı hale gel­miş durumda.

    Mültivitaminler

    1920 yılında Parke-Davis fir­ması ilk mültivitamini üretti. “Metagen”, o zamanın bilinen tüm vitaminlerini içeriyor­du. Bugüne kadar gelecek olan mültivitamin akımının baş­langıcında olay şöyle izah edi­liyordu: “Konserve besinlerin, beyaz pirincin, suni tereyağı (margarin), yoğunlaştırılmış süt, beyaz un ve 20. yüzyıl me­deniyetinin sunduğu diğer ra­fine gıdaların çağındayız. Bü­tün bunlar hayatımızı kolay­laştırıyor elbette ama ciddi bir beslenme problemini de bera­berinde getiriyor”.

    Parke-Davis kendine ait araştırma laboratuarı olan bir ecza firmasıydı ve Metagen de doktor reçetesiyle satılıyor­du. Fakat piyasaya çıkan diğer pekçok ürün şahıslar tara­fından üretilip doğrudan tü­keticiye sunuluyordu. Sade­ce işadamı olan bu üreticiler, ilaçların yalnızca hekimler ta­rafından tavsiye edilebileceği­ni belirten Amerikan Tıp Bir­liği’nin etik kurallarına uymak derdinde değildi.

    Daha sağlıklı bir yaşam va­adinin toplum üzerindeki doğ­rudan etkisi, vitamin ürünle­rine büyük bir talep oluştur­du. Örneğin “Mastin Vitamin” tableti adlı bir vitamin ve mineral kombinasyonu ürün “mültivitamin” olarak pazar­daki yerini aldıktan sonra; mal sahibi Francis B. Mastin ürü­nünü bir yıldan az bir zaman­da aylık 1 milyon dolar ciro yapan bir işe dönüştürmüştü. Ürünün reklamları, vitaminin iştahı açtığı, hazmı kolaylaş­tırdığı, kabızlığa iyi geldiği, cildi düzelttiği ve enerjiyi art­tırdığını ilan ediyordu.

    Vitamin çılgınlıgı Daha sağlıklı bir yaşam umudu, bir vitamine hücum akımı başlatmış, vitamin tabletlerine ve vitaminlendirilmiş gıda maddelerine büyük bir talep oluşmuştu. ABD pazarında vitaminlerin ticarileşmesinden sonraki yıllara ait reklamlar (üstte). Parke-Davis firması tarafından 1920’de piyasaya çıkartılan ilk multivitamin Metagen (altta).

    Başlangıçta tıp dernekle­ri bu reklamları destekleme­di. Tüketici hiçbir işe yara­mayacak ürünler için tuzağa düşürülmemeliydi. Vitaminler besin miydi, ilaç mıydı? Dok­torlar kimi zaman arada ka­lıyordu. Bazı otoriteler hazır vitaminlere karşıydı; iyi besle­nerek tüm vitaminlerin zaten alındığını düşünüyorlardı. Vi­tamin üreticileri, kararın tü­keticiye bırakıldığı bir pazarın parçası olmayı sürdürdüler.

    Amerikan Tıp Derne­ği onaylı ilk vitamin tableti “Oscodal” oldu. Balık karaci­ğerinden elde edilen A ve D vitamininin şeker kaplamalı tabletiydi. 1920’lerde Funk ta­rafından geliştirilen yöntem­le yapılıyordu. O zamanlarda doğal kaynaklardan vitamin­leri elde etmenin teknik zor­lukları vardı. İlaç şirketleri kendi araştırma laboratuarla­rını kurdukça ve akademik iş­birliği ile bu engeller aşıldı. 2. Dünya Savaşı arifesinde ilaç endüstrisi, vitamin sentezini endüstriyel ölçüde öğrenmiş durumdaydı.

    Yeterli beslenme ve ‘destek’ anlayışı

    1930’ların ortalarına gelindi­ğinde pekçok yiyeceğin içeri­ğindeki besin ögeleri ve bun­ların miktarları biliniyordu. 1941’de ilk olarak günlük vi­tamin ve mineral ihtiyacını kapsayan tabletler üretildi ve “tavsiye edilen diyet deste­ği” (recommended dietary al­lowance: RDA) kavramı ortaya çıktı.

    Amerikan Ev Ekonomi­si Bürosu, ortalama Amerikan ailesinin beslenme alışkan­lıklarını araştırarak bir rapor yayınladı ve sadece 1/4 ora­nında iyi beslenildiği saptan­dı; protein, demir, kalsiyum ve dört vitaminden oluşan temel besin maddelerinin en az yarı­sı sağlanıyorsa, bu “iyi” olarak değerlendiriliyordu.

    Beslenme uzmanları, be­bekler, çocuklar, ergenler, ge­beler, süt veren anneler gibi farklı gruplar için değişen ih­tiyaçları belirledi. Şehirlerde yaşayan düşük gelir grubun­daki aileler genelde daha kötü besleniyordu; kırsal alandan uzaklaştıkça süte, yumurtaya ve taze sebzelere erişimleri de kısıtlanıyordu. Diğer taraftan özelikle beyaz ekmek ve şeker için “boş kaloriler” gündeme geldi. Modern yöntemlerle rafine edilen un, bütün doğal vi­tamin ve minerallerinden yok­sun bırakılıyordu.

    Çözüm yolu olarak zengin­leştirme önerildi. Un zengin­leştirilmesi, 1930’ların son­larında endüstriyel olarak üretilebilen B vitaminleri ek­lenmesiyle başladı. Ortalama Amerikan beslenmesindeki yetersizlikler toplumsal dikka­ti de çekiyordu ve un endüstri­sinin de gönüllü desteği ile un ve ekmeğin zenginleştirilmesi sağlandı.

    Ekmek aslında vitamin takviyesi yapılan ilk besin de­ğildi. D vitamini ile takviye edilmiş sütler yine 1930’lar­da piyasaya çıkmıştı. Vitamin takviyeli kahvaltılık gevrekler 1938’de belirdi. Vitamin en­düstrisi de gelişiyordu ve bir­çok besin ya zenginleştirilmiş ya da takviye edilmiş oldu; ta­bii bu iki durum farklıydı.

    Vitamin endüstrisi geliş­tikçe maliyetler de düştü. Ör­neğin 1935’te 1 gr B1 vitamini­nin doğal kaynaktan üretil­mesi 300 dolara mal olurken, 1937 yılında 7,5 dolar oldu; aynı vitamin 1942’de sentetik olarak üretildiğinde, gramı sa­dece 53 sent idi.

    2. Dünya Savaşı’nda askere alınan Amerikalıların üçte bi­rinin yetersiz beslenmeye bağ­lı rahatsızlığı olduğu gözlendi. Bunun üzerine başkan Roose­velt 1941’de ulusal beslenme konferansı topladı. Sonuçta devlet destekli “tavsiye edilen diyet desteği” (recommen­ded dietary allowance: RDA) altı vitamin ve iki mineralden oluşuyordu. Daha sonra başka vitamin ve mineraller de ek­lendi. İlk “one-a-day” 1943’te piyasaya sürüldü. 2. Dünya Sa­vaşı sona erdiğinde, gerçek ka­zanan ilaç endüstrisi oldu. An­tibiyotikler, aşılar, vitaminler… Üretim teknolojilerinin iler­lemesi ve yenilikçi pazarlama stratejileriyle vitaminler artık her noktaya ulaşıyordu.

    KORUYUCU VİTAMİNLER

    Çocukların ihtiyacı: A, D ve folik asit

    Yeterli ve dengeli bir beslen­mede genel olarak yeterli vitamin vardır. Bu sebeple, yeterli ve dengeli beslenenlerde vitamin destekleri gerekli olmayabilir. Ekstra vitaminlerin hastalıktan koruyacağına dair halihazırda ke­sin bir kanıt yok. Bunun istisnaları var elbette; örneğin hamilelere Vitamin B9 (folik asit) desteği gibi.

    Diğer taraftan vitamin eksikliği, yeterli beslenmenin mümkün olamadığı pekçok yerde sorundur. Beslenme yetersizliğine bağlı vitamin eksiklikleri oldukça yaygın durumdadır ne yazık ki. Körlüğe yol açan A vitamini eksiklikleri gibi. Bugün dünya üze­rinde 500 bin çocuğun bu yüzden görme yetisini kaybettiği tahmin edilmekte.

    Bebekler doğar doğmaz hemorajik hastalıktan korumak için K vitamini yapılır. Raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir; kalsiyum eksikliğinin de payı vardır. Raşitizmden korumak için 15. gün D vitamini başlanır ve 1 yaşına kadar devam eder. Hazır mamalarda genellikle takviye vitaminler vardır. Demir eksikliği anemisi de yaygındır. Süt çocuk­luğu döneminde demir takviyesi verilenlerde IQ puanı 6 puan fazla bulunmuştur. Süt çocukluğunda anemiden korumak için rutin demir takviyesi verilir.

    1941’DEN GÜNÜMÜZE

    Temel vitamin ve mineraller

    1941 itibariyle: A, B1, B2, B3, C, D, kalsiyum, demir

    Bugün itibariyle: A, B1, B2, B3, B5, B6, B7, B9, B12, C, D, E, K, kolin, kalsiyum, krom, bakır, iyot, demir, magnezyum, manganez, molibden, fosfor, selen­yum, çinko, potasyum, klorid.

    UNICEF RAPORLARI

    Sadece bir avuç dolar yeterliyken…

    Yetersiz beslenmeye bağlı olarak ortaya çıkan temel vitamin ve mineral eksikliği özel­likle güney yarım kürede dünya nüfusunun üçte birinin sağlığına ciddi zarar veriyor.Vitamin ve mineral eksikliklerinin bireyler ve toplumlar için ne anlama geldiği­nin çok az insan farkında. Dünya Ekonomik Forumu raporlarına göre bazı temel vitamin ve min­erallerin eksikliği zihinsel gelişimi yavaşlatıyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor, doğumsal sorunlara yol açıyor ve tahminen 2 milyar insanın gerçek fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin çok altında yaşamalarına sebep oluyor. 80 ülkede yapılan yeni bir araştır­manın sonuçları durumu oldukça aydınlatmakta:

    Demir eksikliği çocukların zihin­sel gelişimini son derece olumsuz etkiliyor ve ulusal IQ ortalama­sını da düşürüyor. Yetişkinlerde üretkenliği düşürerek gayrisafi millî hasılada kayba sebep oluyor. Ciddi demir eksikliği anemisi, her yıl 50 bin kadının doğum sırasında hayatını kaybetmesine yol açıyor.

    A vitamini eksikliği, gelişmekte olan ülkelerde 5 yaş altı çocukla­rın % 40’ında bağışıklık sistemi zayıflamasına yolaçıyor. Her yıl tahminen 1 milyon çocuk ölümü­ne neden oluyor.

    Gebelikte iyot eksikliği, her yıl 20 milyon bebeğin zihinsel olarak yetersiz doğması anlamına geliyor.

    Folik asit eksikliği, her yıl 200 bin doğumsal anomaliye sebep oluyor.

    Yetişkinlerde vitamin eksik­liği, özellikle kadınlarda son derece sinsi seyreden bir durum. Vitamin ve mineral eksikliği en yıkıcı ve kalıcı etkilerini hayatın en hassas ve korunmasız olduğu ilk aylarında yapıyor. Vitamin eksikliğini ancak belirtileri orta­ya çıktıktan sonra tedavi etmek artık kabul edilebilir bir şey değil. Bu eksiklikler ortaya çıkmadan önce tüm toplum için, özellik­le de çocuklar için korunma yoluna gidilmesi zorunlu. Bunu sağlamak ise, milyar dolarlarla oynayan ilaç endüstrisi için hiç de zor değil: . Yaygın tüketilen temel besinlere (un, tuz, şeker, margarin gibi) vitamin ve mine­ral takviyesi yapılmasının; yılda kişi başına maliyeti sadece bir kaç sent. Başta özellikle kadınlar ve çocuklar olmak üzere hassas kesimlerin ihtiyaç duyduğu temel vitamin desteklerinin sağlanmasının kişi başı ederi de yıllık birkaç senti aşmıyor. Doğru ve yeterli beslenme konusunda toplumu eğitmek de son derece önemli. Salgın hastalıkların ve parazitlerin önlenmesi, bunların sebep olduğu beslenme yetersiz­liklerini de ortadan kaldıracak. Bu yöntemler, endüstrileşmiş ülkelerde vitamin ve mineral eksikliğini uzun yıllar önce kontrol altına almayı sağlayan yöntemler. Ancak birçok ülkede, problem ve çözümü bilindiği ve maliyeti çok düşük olduğu halde bir türlü sistematik biçimde uygulanamıyor. Oysa sağlık ka­zanıldığında, ulusal ekonomiler de kazanacak.