Etiket: sayı:44

  • 70 yıllık trajedinin son kurbanları

    1947-1948 Hindistan-Pakistan ayrışmasından bu yana iki ülke arasındaki ilişki, zaman zaman sıcak çatışmaya varan eksende devam etti. Son aylarda Myanmar’daki şiddet ve Rohingya Müslümanlarının katledilmesi, yurtlarından sürülmesi ile gündeme gelen kritik bölgenin yakın tarihini, Hint kökenli uzman tarihçi Prof. Dr. Feroz Ahmad anlatıyor.

    Hint altkıtasındaki saflaşma 70. yılı­nı doldurdu; fakat dünyanın bu en kalabalık nüfuslu bölgesinde yaşanan trajedi artan boyutlarda de­vam etmekte. Britanya Hin­distanı’nın son bulması ile 22 Ekim 1947- 1 Ocak 1948 arasında çıkan savaştan bu yana, Hindistan ile Pakis­tan arasında birçok çatış­ma yaşandı. Geçen sürede askerî yönetimler, sivil dik­tatörlükler, şiddet, yok say­ma, göçler ve direnişler böl­genin çehresini oluşturdu. Son olarak Rohingya Müslü­manlarının maruz kaldıkları katliamlarla gündeme gelen bölgenin yakın tarihini, Hint asıllı uzman tarihçi Feroz Ahmad’la konuştuk.

    Myanmar’dan Bangladeş’e…

    Myanmar’ı Bangladeş’ten ayıran Naf Nehri üzerinde Arakan Müslümanları. BM’ye göre göçe zorlanan insanların sayısı 1 milyona yaklaşıyor.

    Hint Altkıtası’nda 1947’deki bölünmeye kadar coğrafi ve kültürel olarak nasıl bir görünüm vardı?

    Bugün Hindistan, Pakistan, Nepal ve Bangladeş’i kapsa­yan altkıta esas olarak Hin­dular/Sihler ve Müslüman­lar olarak bölünmemişti. Hindu ve Müslümanlar ka­rışık olarak birlikte yaşıyor­lardı ve azınlıkta olan Müs­lümanlar -ki bu topraklara baktığımızda bugün % 30-35 gibi bir oran çıkmakta- ne­redeyse tüm bu coğrafyaya yayılmışlardı. Kuşaklar ve yüzyıllar boyunca bölgeler dinî farklılıklara göre de­ğil, dil ve kültürlere göre şe­killenmiş ve ayrılmıştı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise dinî ayrımlar keskinleşti. Tüm Hindistan’ı temsil ettiğini iddia eden Indian National Congress (INC) ile azınlık olduğu için Müslümanlar’ın hak ve hukuk olarak ezilebi­leceğini ve onların hakkını koruyacağını söyleyen All Muslim League (AML) iki önde gelen siyasi partiydi. Bu partiler daha sonra bö­lünmenin iki önemli aktörü oldular.

    Peki, bölünmeye giden yolda bu iki partinin rolü neydi; birarada kalabilmek için gayret sarfedildi mi?

    Bu partileri anlamak için li­derlerini iyi tanımamız ge­rekiyor. Bir yanda (INC) güç­lü, merkeziyetçi, Hindistan’ın birliğine inanan Jawaharlal Nehru ile Hinduluk’u siyasi­leştiren, neredeyse bir Hindu azizi gibi yaşayan ve kendini lanse eden Mahatma Gand­hi (ki o da tek bir Hindistan Devleti’ne inanmaktaydı); di­ğer yanda ademimerkeziyetçi, otonom bölgeleri ve Müslü­manlar’ın haklarının anaya­sal olarak korunmasını talep eden Muhammed Ali Jinnah. Müslüman fakat Sünnî olma­yan Jinnah seküler bir isimdi, ancak azınlıktaki Müslüman­lar’ın Hindu yönetiminde­ki bir sistemde haklar açısın­dan problem yaşayacaklarını düşünüyordu. Jinnah siyasi çekişmelerden dolayı gittiği İngiltere dönüşünde (1934), Müslümanlar’ın çoğunlukta bulunduğu bir Pakistan ku­rulması gerektiğini savunma­ya başladı. Britanya da yakın gelecekte altkıtadan çekile­ceğini öngörebildiğinden ve bu coğrafyada güçlü ve birlik içerisinde bir Hindistan iste­mediğinden (ki buna dilenirse böl-yönet de denilebilir), ken­disine müttefik olabilecek bir Pakistan’a sıcak bakıyordu. Bu stratejide başarılı da oldular. 2. Dünya Savaşı sırasında Bri­tanya’nın kolonisi olan Hin­distan’da INC ve Hindu’lar İn­gilizler’i desteklemezken; Jin­nah liderliğinde All Muslim League (AML) ve Müslüman nüfus Britanya’yı destekledi.

    Savaş bittikten sonra Bri­tanya artık kolonilerini elde tu­tabilecek güçte değildi; en bü­yük kolonisi olan Hindistan’dan da bu nedenle çekilecekti. Ya­pılan Bakanlar Kurulu Komis­yonu Planı (Cabinet Mission Plan – 1946) Haziran 1948’de buradan çekilmeyi, öncesinde de (1946) seçimlerin yapılma­sını öngörüyordu. INC seçim­lerde AML kaşısında büyük bir üstünlük kazandı. Bunun so­nucu olarak INC, Müslüman­lar’ın da kendisini destekledi­ğini ve merkezin güçlü olduğu tek bir Hindistan’ın mümkün görüldüğünü söylemeye baş­ladı. Bu iddia Müslümanları ve AML’yi daha da çok korkut­tu. Jinnah da gücünü göster­mek adına tüm Müslümanlar’ı eylemler yapmaya çağırdı (Di­rect Action Day– 1946). Tüm ülkede gerçekleşen bu eylem­ler sırasında birçok katliamlar yaşandı; bunların en büyüğü ise Bengal-Kalküta’da gerçekleşti. İngilizler problemlerin büyüdü­ğünü görünce, altkıtayı terkediş tarihlerini daha erkene, 1947’ye çektiler.

    Az zamanda çok zayiat Hintli askerî kurmaylar Mareşal Arjan Singh (üstte solda) ve JN Chaudhuri (üstte sağda), ateşkes sonrasında Yeni Delhi savunma karargahında, 23 Eylül 1965.

    Bu çekilme sırasında ve sonrasında neler yaşandı? Neredeyse iki yüzyıl süren Hindistan’daki İngiliz yönetimi nasıl sona erdi?

    Yaşanan olaylar sonrasın­da artık tek bir Hindistan’ın olamayacağı gözlenmektey­di. Tüm taraflar Londra’dan tayin edilen Hakim (barister) Radcliffe’in çizeceği sınırla­ra razı olmayı kabul etti. Buna göre Müslümanlar’ın yaşadı­ğı yerler Pakistan, Hindular’ın yaşadığı topraklar Hindis­tan olacaktı. Burada bulunan prenslikler de insiyatifleri doğrultusunda iki devletten birine katılacak veya bağımsız kalacaktı. Aslında bu müm­kün değildi, zira tüm bölge­lerde Hindu ve Müslümanlar karışık bir şekilde yaşamak­taydı. Tarih boyunca bölgesel bölünmeler kültürel ve dilsel olmuştu. Bunun en çarpıcı ör­nekleri nüfusun yoğun olduğu altkıtanın kuzeydoğu ve ku­zeybatısında, yani Pencap ve Bengal bölgelerinde görülmek­teydi. “Radcliffe Sınırları”na göre Pencap da Bengal de doğu ve batı olarak ayrılacaktı. Batı Pencap ve Doğu Bengal, Pakis­tan’da kalacak; diğer bölgeler ise Hindistan’ın olacaktı. İki ülkenin de bağımsızlıklarını kazanmaları sonrası bu yapay bölünmeler büyük trajedilere sebep oldu.

    1948’deki ayrışmada Müslümanlar Yeni Delhi’den güçlükle kaçmıştı.

    1947’de Britanya’nın çekil­mesi sonrası siddet ve huzur­suzluk arttı. İki ülke arasında büyük gruplar halinde göç­ler-nüfus transferleri başladı. Hindu ve Müslümanlar’ın bera­ber yaşadığı yerlerde kundakla­ma ve karşılıklı her türlü şiddet görülürken, göç etmeye çalışan­lar da hastalıklardan ve yolda yapılan saldırılardan muzdarip­ti. İki tarafta da insanlar şiddet olaylarından dolayı göçetmeye zorlanıyordu. Pakistan’da, Hin­dular’ın terkettiği yerlere Müs­lümanlar, Hindistan’da Müs­lümanlar’ın terkettiği yerlere Hindular ve Sihler el koyuyor­du. Diğer yandan göçün tek se­bebi bu şiddet olayları değildi. Özellikle bulundukları ekono­mik durumdan memnun olma­yan Müslümanlar yeni kurulan devlette (Pakistan’da) fırsatlar olabileceğini düşünerek bu ül­keye göç ediyorlardı. Yeni kuru­lacak bürokraside de birçok po­zisyonlar olacaktı.

    Bu göçleri ve yerleşim yerlerindeki saldırıları önleyebilecek, asayişi sağlayabilecek bir devlet kontrolü yok muydu?

    Burada değil bir devlet kont­rolünden, organizasyon ola­rak bir devletten bile söz ede­meyiz; zira yüzyıllar boyunca devletin önemli kademeleri ve sorumululuk İngiliz bürok­ratların elindeydi. Onların çe­kilmesi ile bu sorumlulukları hakkıyla üstlenebilecek pozis­yonlar boş kaldı.

    Siz Hindistan topraklarında kalan Delhi’de Müslüman bir ailede doğdunuz. Aileniz neden Müslümanlar için kurulan Pakistan’a yerleşmeyi düşünmedi?

    Babam, ibadetlerini yerine ge­tiren bir Müslüman’dı ve aynı zamanda seküler bir insan­dı. Kendisine niye gitmediği­ni sorduğumuzda, Pakistan’ın Müslümanlar için de olsa bi­zim için sonuçta yabancı bir ülke olduğunu ve herşeyin kendilerine yabancı olacağını, bu nedenle avukatlık yaptığı ve yaşadığı Delhi’den ayrılmak istemediğini söylerdi. Böyle­ce ailesiyle beraber bu şehirde kaldı.

    Özgür Keşmir için Müslüman lider Jinnah, ‘Özgür Keşmir’ için Müslümanlar’ı eylemler yapmaya çağırmıştı. Tüm ülkede gerçekleşen bu eylemler sırasında birçok katliamlar yaşandı; bunların en büyüğü ise Bengal-Kalküta’da gerçekleşti (1946).

    İki ülke arasındaki bu göçler ne kadar daha sürdü ve yeni kurulan devletler sizce ne kadar başarılı olabildi?

    Hindistan kayıtlarına göre ye­di yıl daha, 1954’e kadar sür­dü. Göçler sırasında -rakamlar tam olarak bilinmemekle be­raber- yüzbinlerce insan öldü. Rakamlar hakkında hâlâ bir­çok spekülasyon bulunmakta, zira kayıtlı hiçbir şey yok. Hindistan’da Nehru her ne kadar merkezî yönetimin güçlü olmasını ve tek dilli bir ülke­yi savunmuş olsa da, bence iyi bir siyasi lider olarak, baskılar karşısında bu söylemlerinden vazgeçti; 1954’te yerel yönetim­leri güçlendirdi ve yerel dillerin kullanılmasını kamusal alanda serbest bıraktı. Müslümanlar için kurulan fakat seküler bir devlet olan Pa­kistan ise (okurların Jinnah’ın her dinden kişinin ibadetleri­ni yapmakta özgür olduğunu bellirttiği ülkenin kuruluş ko­nuşmasını okumasını tavsiye ederim) Jinnah’ın erken vefatı (1948) ile zor bir duruma gir­di. Bu noktada Türkler’e hep şu örneği vermekteyim: Farzedin ki Atatürk, cumhuriyetin ila­nından bir yıl sonra öldü. Genç cumhuriyetin ne halde olabile­ceğini düşünebiliyor musunuz? Pakistan’da ise Jinnah’ın ölümü sonrası ülkenin ne hale geldiği­ni biliyoruz. Önce asker yöneti­mi devraldı, sonrasında ise dinî gruplar. Ülke tamamen Batı’ya bağımlı hale geldi; tam da İngi­lizler’in altkıtayı bölerken tah­min ettikleri gibi.

    Tek Hindistan mümkün değildi “Yaşanan olaylar sonrasında artık tek bir Hindistan’ın olamayacağı gözlenmekteydi”.
    Cem Akoğul sordu, uzman tarihçi Feroz Ahmad yanıtladı.

    Bugün Myanmar’da Rohingya Müslümanları’na karşı şiddet uygulanmakta. Bunu da Hindistan’ın bölünmesi ile oluşan problemlerden biri olarak görebilir miyiz?

    Myanmar ya da eski adıyla Burma, İngiliz Hindistanı’na bağlı bir bölgeydi. 1947’de İn­gilizler’in Hindistan’dan çe­kilmesinden 10 yıl kadar önce, 1937’de, yine Britanya’ya bağ­lı kendi anayasası da olan bir koloni statüsüne kavuşmuştu. 1948’de ise Britanya’nın bura­yı terketmesi sonrası tam ba­ğımsızlığına ulaştı. Myanmar’daki Rohingya Müslümanları kuşaklar boyun­ca ve yüzyıllardır orada yaşa­maktalar. Myanmar Devleti’nin ya da Myanmar’daki insanla­rın çıkıp Müslümanlar’ın ken­di vatandaşları olmadıklarını söylemesi, insan haklarını ihlal etmektir. Aynı şekilde onları bu sebeple Bangladeş’e doğru sür­mek de insan haklarının ihlali­dir. Bangladeş de biliyorsunuz, 1947’de kurulan Pakistan’ın do­ğu kısmıdır (Doğu Bengal’i kap­sayan) ve 1971’de siyasi neden­lerden Pakistan’dan ayrılarak yine Müslümanlar’ın çoğunluk­ta bulunduğu bir devlet olarak kurulmuştur. Tabii ki Burma’da tarih içe­risinde, uzak geçmişte veya Burma’nın da içinde bulunduğu Hindistan’ın tek bir siyasi yapı olduğu İngiliz yönetiminde, bu­gün Bangladeş dediğimiz top­raklardan gelmiş Müslümanlar olabilir; fakat bu insanlar Bur­ma’nın/Myanmar’ın yüzyıllar­dır bir parçasıdır. Bugün orada yaşananlar ise gerçekten büyük bir trajedi. Myanmar Devleti de uzun se­neler askerî cuntalar tarafından yönetilmiş her bakımdan çok zayıf bir devlet. Myanmar’da nüfusun ço­ğunluğu bilindiği gibi Budist. Bu insanlar dinlerinden ötürü ba­rışsever ve şiddet karşıtı olma­lı diye düşünüyoruz. Esasında böyle yaparak dinler hakkında mitler de oluşturuyoruz; bazı dinler şiddete eğilimlidir, ba­zıları da şiddet karşıtıdır gibi. Gerçekte ise böyle bir ayrım ya­pamayız.

    Rohingya Müslümanları’nın tam olarak nereden geldiği­ni bilmiyorum. Dilleri Bangla­deş’teki Bengal dilinin bir leh­çesi mi, bu iki dil arasında bir dilsel bağ var mı yok mu konu­sunda da bir fikrim yok. Fakat bilinen ve bildiğim bir şey var­sa, bu insanların yüzyıllar önce oraya yerleştiği ve bugün bizim de şahit olduğumuz büyük tra­jedi. Hindistan’ın bölünmesi ile yaratılan birçok küçük devlet var. Bunlar tarihte işlevini yi­tiren Hindistan’ın parçalarıy­dı: Nepal, Myanmar gibi. Bugün olanları da Hindistan’ın bölün­me sürecinin esasında bitmedi­ği ve sürecin devam ettiği şek­linde görebiliriz ve yorumlaya­biliriz.

    İnsan haklarının açık ihlali

    Myanmar’daki Rohingya Müslümanlarının kuşaklar boyunca orada yaşadıklarını belirten Feroz Ahmad, onların Bangladeş’e doğru sürülmelerini insan haklarının açık ihlali olarak niteliyor.

  • 160’tan fazla kazıda tarih yazan buluntular

    Arkeoloji 2000’li yılların başlamasıyla birlikte Türkiye’nin Batı ile rekabete girdiği bilim dallarından biri haline geldi. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün destekleri ile Türk arkeologlar çok önemli keşiflere imza attılar. 2016’da olduğu gibi Türkiye’de 2017’de gerçekleştirilen 160’ı aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı, çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı. İşte öne çıkan 10 kazı ve sonuçları.

    İSTANBUL-BEŞİKTAŞ / MÖ 14. YÜZYIL

    TARİHİ DEĞİŞTİREN MEZARLAR

    Yıldız Yokuşu’nun başlangıç noktasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydan girişinin yapılacağı alanda gerçekleştirilen kurtarma kazılarında, İstanbul’un eski Yunan yerleşiminin hemen öncesindeki dönemi aydınlatacak çok önemli arkeolojik bulgulara ulaşıldı. Modern kent yüzeyinin yaklaşık 6-7 metre altında açığa çıkan kurgan mezarların Güneydoğu Avrupalılara, Avrasyalılara, Kimmerlere ve belki de Thrako-Frig toplumlarına yakın olduğu tahmin ediliyor. Açığa çıkmaya başlayan mezar yapıları, İstanbul Demir Çağı arkeolojisi ile izleyen Yunan Kolonizasyonu dönemi için bilinen ve doğru olduğu sanılan pek çok bilginin şehir efsanesine dönüşmesini sağlayacak gibi görünmekte.

    KÜTAHYA / 15. YÜZYIL

    600 YILLIK TÜRK HAMAMI

    Eserleri Kütahya’da bulunan Germiyanoğlu Beyliği, Anadolu Orta Çağı’nın en güçlü ve özgün devletlerinden biridir. Kütahya Müzesi tarafından yapılan bir kurtama kazısı sonucunda, II. Yakup İmareti, Mescidi (1411-1412) ve Sakahanesi ile ilgili olduğu anlaşılan hamam yapısı açığa çıkartıldı. Söz konusu hamam, Türkler’in Batı Anadolu’daki en erken yapılarından biri durumundadır.

    ÇORUM-ÖRÜKAYA BARAJI / MS 1 – 2. YÜZYIL

    ROMA’NIN EŞSIZ MIMARISI

    Müze Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen kurtarma kazılarında Çorum’un Alaca İlçesi yakınlarında Roma Dönemi’nde inşa edildiği düşünülen antik bir baraj saptandı.

    ANTALYA-PERGE / MS 3. YÜZYIL

    TROYA SAVAŞI VE ARTEMIS

    Aksu yakınlarındaki Perge Antik Kenti’nde Antalya Müzesi’nin kazı çalışmaları sırasında Troya Savaşı ile ilgili bir sahnenin yer aldığı mozaik keşfedildi. Miken gemilerinin denizi geçmesi için kurban edilmekte olan İphigeneia’yı kurtarmak için Artemis’in gökyüzünden bir geyik indirmesinin betimlendiği mozaiğin önemi, söz onusu sahnenin antik dönemde fazla örneği olmaması.

    AMASYA-OLUZ HÖYÜK/ MÖ 5 – 4. YÜZYIL

    YENI KUTSAL ALAN

    2007 yılından beri İstanbul Üniversitesi adına kazılan yerleşmede, “Erken Zerdüşt Dini” kutsal alanı keşfedildi. MÖ 425-300 yıllarına tarihlenen kutsal alanda tapınak eşyalarının gömüldüğü çukurlar (bothros) bulundu. Bu yeni bulgular, Oluz Höyük, Amasya ve Kuzey-Orta Anadolu’nun Avesta’nın kutsal coğrafyası içinde olduğuna işaret etmektedir.

    HATAY- TELL TAYİNAT / MÖ 9. YÜZYIL

    HITITLI SOYLU KUPAPIYAS

    Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Tell Tayinat Höyüğü kazısında Geç Hitit Dönemi’ne (MÖ 9. yüzyıl) tarihlenen bir kadın heykeline ulaşıldı. Kral Şuppiluliuma’nın eşi Kupapiyas’a ait olduğu düşünülen heykel, tanrıça Kubaba dışında nadir olarak görülen Geç Hitit kadın figürleri için oldukça değerli bir örnek.

    KARABÜK-SAFRANBOLU GÜMÜŞ TÜMÜLÜSÜ / MÖ 8. YÜZYIL

    DEFINECILERDEN KURTULANLAR

    Safranbolu tarihî merkezinin hemen yakınındaki Gümüş Tümülüsü’nde önemli bulgulara ulaşıldı. Kastamonu Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında, Şahin Yıldırım’ın danışmanlığında sürdürülen kazıda mezar odası bulundu. Kaçak kazılarla soyulduğu anlaşılan mezar odasındaki çanak-çömleklerin önemli bir bölümü MÖ 8. yüzyıla tarihlendiriliyor.

    ARDAHAN/ 19. YÜZYIL SONU

    RUS SUBAYIN CESEDI

    Ardahan’da bir inşaat kazısı sırasında bulunan ahşap tabut ve içindeki bozulmamış asker cesedi 2017 yılının önemli arkeolojik olaylarından biri oldu. 123 yıl önce gömüldüğü anlaşılan askerin kimliği titiz araştırmalardan sonra saptandı. Buna karşın, Rus ordusundan Yarbay Karl Karloviç Rjepetski’ye ait olduğu anlaşılan cesetle ilgili tartışmalar uzun süre kamuoyunun gündeminde kaldı.

    GİRESUN- KARADİKMEN KALESİ /

    FRIG KÜLTÜRÜNÜN IZLERI

    Giresun ilinin Çamoluk ilçesine bağlı Karadikmen köyünün 3 km kuzeyinde hakim bir tepe üzerinde yer alan Karadikmen Kalesi’nde, Demir Çağı’na tarihlenen boya bezemeli çanak çömlek parçaları bulundu. Frig kültürü içinde değerlendirilen çanak-çömlekler, Orta Anadolu Demir Çağı geleneğindeki özellikleri ile en kuzeydoğudaki örnekleri oluşturması bakımından önemli.

    GAZİANTEP-KARKAMIŞ / MÖ 13. YÜZYIL

    SINIRDAKI HAZINELER

    Suriye sınırındaki Karkamış Kazıları 2011’den beri kesintisiz olarak Bologna ve İstanbul Üniversiteleri tarafından sürdürülmekte. 2017 dönemi çalışmalarında, çoğunun üzerinde mühür baskısı bulunan 250 kil parça keşfedildi. Hasan Peker’in mühür baskıları üzerinde yaptığı çalışmalar, bunların İniteşub’un (MÖ 1260) egemenliğindeki döneme ait olduğunu göstermiştir. İleri çalışmalar Karkamış’ın Hitit Büyük Krallık Dönemi yönetimi hakkında değerli bilgiler verecektir.

  • Tarihî yarımadada Osmanlı camileri

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 1740’da çizdiği İstanbul panoraması, şehrin adeta fotografik bir görüntüsünü veriyor. Eserin üçüncü bölümünde, Osmanlı mimarisinin en muhteşem ve etkileyici eserleri yer alıyor. Osmanlı camileri ve yükselen minareleri şehre silüetini veriyor.

    1 SÜLEYMANIYE CAMİİ Kanunî Sultan Süleyman tarafından1550-1557 arasında Mimar Sinan’a inşa ettirilen külliye ve camii, İstanbul siluetinin en etkileyici anıtlarından biridir.

    2 ŞEHZADE MEHMET CAMİİ Kanunî tara­fından 1544’te ölen çok sevdiği Şehzade Mehmet adına inşa ettirilen külliyenin camii. Yapı, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.

    3 BOZDOĞAN KEMERİ İstanbul’un en eski anıtlardan olan su kemeri, İmparator Hadrianus (2. yüzyıl) ya da İmparator Valens (4. yüzyıl) tarafından inşa ettiril­miştir. Osmanlı döneminde de kullanılan kemer, yarımadanın sonuna doğru uzanan semtlere su iletmektedir.

    4 ZEYREK KİLİSE CAMİİ (Pantokrator Manastırı Kilisesi) 12. yüzyılda Bizans İmparatoru İoannes Komnenos ve eşi İmporatoriçe İrini tarafından inşa ettirilen manastır kiliseleri, fetihten sonra kentin ilk medresesi haline getirilmiştir. Bugün kullanılan ismi, bu medresenin en meşhur müderrislerinden olan Molla Zeyrek Meh­med Efendi’den almıştır. Yapı, Bayramîve Nakşibendi tarikatlarının da İstanbul’daki en eski merkezlerindendi.

    5 UNKAPANI İSKELESİ Kentin Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca en önemli is­kelelerinden biri olan bu bölge, her zaman önünde bulunan tekneler ile resmedil­miştir. Kentin en önemli un depoları da bu semtte idi.

    6 FATİH CAMİİ Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460’larda inşaatına başlandı ve 1463’te tamamlandı. Etrafında 16 med­resesi, tabhanesi, darüşşifası, hamamı ile birlikte Osmanlı dünyasında inşa edilen en büyük külliyenin merkezidir. Bu resimde Fatih devrinin özgün camii görülmektedir.

    7 GÜL CAMİİ Bizans döneminde bir kilise olarak inşa edilen yapı, II. Bayezid döne­minde cami haline getirilmiştir. Bizans kilisesinin adı kesin olarak bilinmemekte­dir. Gül Camii adının ise içinde bulunan Gül Baba türbesinden geldiği söylenir. Yapı 11. – 12. yüzyıl dolaylarına tarihlendirilir.

    8 YAVUZ SULTAN SELİM CAMİİ Yavuz Sultan Selim, kent içinde adını taşıyacak bir külliyenin inşaını düşünmüş ancak za­mansız ölümü ile, planlanan külliyeyi 1520 dolaylarında oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.

    9 EDİRNEKAPI, MİHRİMAH SULTAN CA­Mİİ İstanbul suriçinin en yüksek tepesinde Edirnekapısı’nın içinde Kanunî Sultan Sü­leyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1565’te inşa ettirilmiştir.

    10 KASIMPAŞA TERSANESİ Haliç’in ku­zey kıyılarında tersanenin gözleri, kaptan paşaların divanhanesi ve sahildeki tersane mescidi görülebilmektedir. Bir süre sonra yenilenen bu tesislerin en eski görünümle­rinden biri bu panoramadadır.

    11 GALATA’DA BİR KONAK HAMAMI Galata semtinin hiçbiri günümüze ulaşa­mayan tepe pencereli ahşap konutlarının kiremit çatıları arasında, tek bir kubbe­den oluşan bir konak hamamın kurşun örtüsü ve cam fanusları görülmektedir. Osmanlı kentlerinde seçkin konutlarının hepsinde olan bu kagir hamamlar, bera­ber inşa edildikleri konaklar gibi hızla yok olmuştur.

  • İkinci yarışmada ‘güzel’ bir hile

    Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği güzellik yarışmalarının ilki 1929’da yapılmış ve Feriha Tevfik birinci gelmişti. İkinci yarışma ise 1930’un ilk günlerinde düzenlendi. Final 12 Ocak’ta Türkuaz’da yapıldı ve Mübeccel Namık birinci oldu. Fotoğrafta kabarık yakalı tuvaletiyle Feriha Tevfik’in de (oturanlarda soldan altıncı) yer aldığı görülüyor. Bir önceki yılın güzeli olarak bu ikinci yarışmaya konuk olduğu sanılsa da, gerçek farklı. 1929 yarışması çok geç yapıldığı için Türkiye güzeli, yani Feriha Tevfik dünya güzeli yarışmasına gönderilememişti. Bu ikinci yarışmada bir hile yapılarak Feriha Tevfik’in yeniden yarışması ve ikinci seçilmesi sağlanmıştı. Birinci seçilen Mübeccel Hanım önce Paris’te yapılan Avrupa, ardından da Rio de Janeiro’daki dünya güzellik yarışmalarına katıldı. İkinci seçilen Feriha Tevfik ise geçen yıl gidemediği Galveston’a giderek ABD’de Türkiye’yi temsil etti.

  • Rüşvet ve merkezî devlet

    #Tarih Dergi 44.sayı

    Paranın rengi ve kokusu olmadığı gibi, dünya görüşü veya ideolojisi de (di­ni-imanı dahil) yoktur. İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her re­jimde, halktan zorla gaspettikleri veya yasal yollarla topladıkları vergi­lerin bir kısmını devletin kasasından kendi kasalarına aktarmıştır. “Kamu ve devlet yararı” için alınan-verilen rüşvetler kişilerin servetlerine servet eklemiş, dünya tarihi çok büyük oranda ve tabii “belgesiz” olan bu hadiseleri kaydede­memiştir.

    Bugün, para hareketlerinin neredeyse yarısı (belki de fazlası) kayıtdışı olan ülkemiz belki pek varlıklı değildir ama, rüşvet ve rüşvete dayalı hareketler bakı­mından tarihte gayet zengin örnekler çıkarmıştır. Bu “işini bilen” devlet ve “işi­ni bilen” vatandaş halleri, tepeden aşağı küçülen şekilde tüm toplumu sarıp sar­malamış, yönetim hatta yaşayış sistemlerini etkilemiştir. O kadar ki, bugün ar­tık “yiyor ama çalışıyor” diye ifade edilen durum âdeta rüşveti meşrulaştırmış, kamu görevinin bizdeki doğal bir niteliği halini almıştır. Ancak dediğimiz gibi, rüşvet alma-verme devlet görevlileri ile sınırlı bir alış-veriş değildir; sivil top­lumun neredeyse bütün katmanlarında, küçülen oranlarda, yüzyıllardır devam eden bir gelenektir. Dolayısıyla devlet katında da günlük hayatta da bir işi hal­letmek, bir süreci hızlandırmak veya bir belayı geçiştirmek için rüşvet alıp ve­rilmesi sadece tarihî olarak değil, gündelik anlamda da “haber değeri” taşımaz.

    Ne var ki gerek uzak gerek yakın tarihimizde bilinen rüşvet vakaları, para yi­yen kişilerin bu varolan sistem içerisindeki “normlar”ın, yani “normal” addedi­len miktarların çok üzerine çıkmaları sonucu ortaya dökülmüştür. Yani özetle “canım, o kadar da olmaz” hali vardır. Zira yazılı olmasa da rüşvet miktarları­nın “kabul edilebilir” yani varolan sistemi etkilemeyecek ölçüde belirlenmesine dikkat edilirdi. Bu limitlerin aşıldığı belli olduğunda, durum civardaki diğer rüş­vet alıp-vericilerin dikkatini çeker ve ilgili şahıs ipe, hapse, sürgüne yollanırdı.

    Ülkemiz aydınında “Türkler’in göçebe geçmişi”ne dair bir tür olumsuz yak­laşım vardır. “Sonradan Anadolu’ya gelme” bir tür “sonradan görme” gibi yansı­tılır ve bunun yanına “köylülük” de eklenir. Ancak hatırlamak gerekir ki, rüşvet başta olmak üzere çeşitli kepazelikler İstanbul’un fethinden, Fatih döneminden hemen sonra, merkezî devletle kurumsallaşmıştır.

  • Gölgeden günışığına, interseks şampiyonlar

    Gölgeden günışığına, interseks şampiyonlar

    LGBT’ye eklenen “I” harfini karşılayan interseks sporcular, özellikle atletizm ve olimpiyat tarihine isimlerini yazdırdırlar. Hem spor camiasının hem basının hem de kamuoyunun yasak ve alaylarına maruz kalan sporcular, rakipleriyle olduğu kadar yerleşik yargılarla da mücadele ettiler. Mary Louise Edith Weston’dan Caster Semenya’ya… 

    Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya nüfusunun yüzde 1.7’si bu durumdan etkileniyor. 

    Almanya’da Federal Yüksek Mahkeme’nin üçüncü cinsiyete izin verdiği haberi medya organlarını süslüyor. Buna göre anne ve babalar interseks (iki cinse de ait genital organlar, üreme organları ve/veya farklı kromozomlara sahip insanları kapsayan biyolojik bir durum) çocuklarını üçüncü cinsiyet olarak yazdırabilecekler. Hükümet gelecek yılın sonuna kadar bu konuyu düzenleyecek bir kanun çıkaracak. 

    Hem Yahudi, hem interseks! Margaret Bergmann- Lambert, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda 1.60 metrelik derecesiyle Almanya rekorunu kırmıştı. Yahudi sporcu 1937’de Almanya’yı terketmek zorunda kaldı. 1999’da adına açılan bir spor kompleksini ziyaret için Berlin’e döndü. 

    Yıllarca “hermafrodit” olarak tanımlanan bu bireylerle ilgili kullanılacak ifade zaman içinde değişmiş durumda. LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) kavramı yerini LGBTİ’ye (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bırakmaya başladı. İşte bu hareketin güçlenmesiyle birlikte artık “interseks” kavramı tercih ediliyor. Aktivistler, doğadaki salyangozlar gibi hermafrodit türlerin neredeyse tamamının birden fazla cinsiyet taşıdığını, oysa insanların böyle olmadığını vurguluyorlar. 

    Peki bağnazlığın en güçlü kalelerinden spor dünyasında durum nasıl? 

    Yıllar içinde trans bireylerin Olimpiyat Oyunları’na katılabileceği kabul edilmeye başlandı. Fakat söz konusu interseks bireyler ise durum çetrefilleşiyor. Yapılan testlerin sonuçlarına göre karar veriliyor. 

    Caster Semenya 

    2009’da pistlere fırtına gibi giren Güney Afrikalı Caster Semenya, sporda interseks tartışmalarını arttırmıştı. Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) kısa sürede 1500 metre derecesini 25 saniye, 800 metre derecesini 8 saniye geliştiren atleti incelemeye aldı. Finalden saatler önce bu cinsiyet testinin yapılması ve isteniş şekli dikkati çekiyordu. Kimilerine göre genç atlet ayrımcılık, bazılarına göre de ırkçılık kurbanıydı. 

    Bir süre atletizmden men edilen Semenya için son sözü IAAF 6 Temmuz 2010’da söylemişti; yarışlara katılabilecekti. “Erkekliğin genetik alameti farikası sayılan Y kromozomu” Güney Afrikalı sporcuda yoktu. 2012 Londra’da elde ettiği 800 metre olimpiyat şampiyonu unvanını 2016 Rio’da da koruyan sporcu, bu yıl düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda da 800 metrede altın, 1500 metrede de bronz kazanmıştı. 

    “Tanrı ben böyle yarattı ve ben bu durumu kabullendim” diyen Semenya, Ocak ayında 28’inden gün almaya başlayacak. Lezbiyen olan ve partneri Violet Raseboya ile evlenen atlet, tarihte interseks durumu bilinen ilk sporcu değil.

    O bir süper güç Caster Semenya, 1500 metre derecesini 25 saniye, 800 metre derecesini 8 saniye geliştirince tüm dikkatleri üzerine çekti. Uluslararası Atletizm Federasyonu, 2009’da finalden yalnızca birkaç saat önce atlete cinsiyet testi yaptı. Güney Afrikalı sporcunun “kesinlikle erkek olmadığı” tespit edildi.

    Spor tarihinin unutulmazları

    1905-1978 tarihleri arasında yaşayan Mary Louise Edith Weston, 1920’lerde Britanya’nın en başarılı sporcularından biriydi. Cirit, disk ve gülle atmada İngiltere şampiyonu olan atletin jenital organında anomali vardı. Çocukluğundan itibaren kız olarak yetiştirilen Weston, 1936’da ameliyat masasındaydı. Artık adı Mark’tı. Aynı yıl evlenen eski sporcunun üç çocuğu olmuştu. 

    1911’de Stanislawa Walasiewicz adıyla doğan Stella Walsh, Polonyalı göçmen bir ailenin çocuğuydu. Ailesi henüz o üç aylıkken, iş umuduyla Yeni Dünya’ya ayak basmıştı. Cleveland’daki devlet okulunda atletizmle tanışmış; kısa sürede nam salmıştı. Fakat bir sorun vardı; 21 yaşına kadar hukuken Amerikan vatandaşı olma şansı yoktu. Poznan’daki bir uluslararası yarışmada beş altın kazanmıştı. Polonya’da kalıp milli takım için yarışması söylense de, Stella büyüdüğü topraklara geri dönmüştü. 1930’da ulusal şampiyonada üç altın kazandığında ortalık kızışıyordu. ABD bekleme şartını rafa kaldırıyor, vatandaşlık öneriyordu. 1932 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nda yine Polonya adına yarıştı ve 100 metrede dünya rekorunu egale ederek altın kazandı. Dört yıl sonra Berlin’de gümüşte kaldı. 

    Kariyerini noktaladıktan sonra genç sporculara destek veren Walsh, 4 Aralık 1980’de talihsiz bir şekilde hayatını kaybetmişti. Şehre gelen Polonyalı basketçilere verilmek üzere kurdele almaya giden eski atlet, silahlı bir soygunda ölmüştü. Yapılan otopside uterusunun olmadığı, işlevsiz, az gelişmiş bir penise sahip olduğu görülmüştü. Kimileri madalyalarının alınmasını istese de bu talep reddedilmişti. 

    Erkek sanıldılar! Iolanda Balas, 1957-1966 arasında 150’den fazla (ikisi olimpiyat) yarışmada üstüste birinci oldu. Polonyalı kısa mesafe koşucusu Ewa Klobukowska da (altta) 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda 1 altın, 1 bronz madalya kazandı. Her iki sporcunun da kariyerini bitiren erkek oldukları şüphesi oldu. 

    Zdena Koubkova’dan ‘Press Biraderler’e

    1913’te doğan Zdena Koubkova, 1930’larda ülkesinde fırtınalar estirmişti. 1934’te 100 metre, 200 metre, 800 metre, yüksek atlama ve uzun atlamada Çekoslovakya şampiyonu olan atlet, aynı yıl 800 metrede dünya rekoru kırmıştı. Gazeteler aşırı kaslı yapısından dem vuruyor, etek yerine pantolon giymesi öneriliyordu. Weston gibi 1936’da ameliyat olan eski sporcu, yarım asır sonra son nefesini Zdenek Koubek olarak vermişti. 

    1926’da doğan Foekje Dillema, IAAF tarafından 1950 Avrupa Atletizm Şampiyonası için getirilen zorunlu cinsiyet testine girmediği için ömürboyu yarışlardan men edilmişti. O yaz evine dönen Hollandalı sprinter inzivaya çekilmişti. 2007’deki ölümünden sonra elbisesinden alınan DNA örneğinde Y kromozomu tespit edilmişti. 1966’da getirilen Barr Testi’ne göre Dillema’nın 2011’e kadar yarışması mümkün değildi. O tarihten bu yana Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) ve IAAF testosteron seviyesine bakıyor. 

    Press Kardeşler Sovyetler Birliği’nin atletizmdeki medar-ı iftiharlarındandı. Bugünün Ukrayna topraklarında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğanlardan Tamara 1937, kardeşi Irina 1939’da dünyaya gelmişti. Güllede beş, disk atmada altı dünya rekoru kıran, 1966’ya kadar adeta yenilmez olan Tamara, ilk olimpiyat altınını 1960’da güllede kazanmış, dört yıl sonra hem unvanını korumuş, üstüne bir de disk atmada altın kazanmıştı. Sprinter ve pentatlet olan Irina ise 1932-1968 yılları arasında olimpik takvimde yerini alan 80 metre engellide 1960 Roma’da birinci olmuş, 1964 Tokyo’da da pentatlonda tarihin ilk olimpiyat altınını kazanmıştı. Görüntüleri nedeniyle yer yer basın tarafından “Press Biraderler” olarak anılan ikili, cinsiyet testlerinin zorunlu kılındığı 1966’da emekliye ayrılmıştı. Kimilerine göre interseks durumları vardı, bazılarına göre başarılarının sırrı yıllarca verilen dopingde saklıydı… 

    1966: Cinsiyet testleri 

    1966 Avrupa Atletizm Şampiyonası öncesi başlayan cinsiyet testleri, 1968 Olimpiyat Oyunları ile birlikte kural olmuştu. Jinekologlardan fizyologlara değişik uzmanlar, sporcuların cinsiyetinin peşine düşmüştü. Fakat ne olduğu kolayca anlaşılamayan durumlardan genetik olarak anormal olanlara birçok insanın ailesinden bile saklamak istediği hususlar açıkça konuşulmaya, kişiler damgalanmaya başlamıştı. Amerikan Tıp Birliği dergisi de cinsiyet testlerinin kadınlara karşı ayrımcılığı körükleyeceğini ve çıkacak bazı sonuçların atletlerin yaşamını derinden etkileyebileceğini savunmuştu. Buna rağmen 1999’da IOC tarafından durduruluncaya kadar Olimpiyat Oyunları’na katılan her sporcu bu teste girmiş, sadece binicilikte 1976 Montréal’e katılan İngiltere Prensesi Anne’in unvanı, kadınlığının sorgulanmasına mani olmuştu. 

    Tarihin en iyi yüksek atlamacılarından Iolanda Balas’ı da yeri gelmişken anmalı. İkisi olimpiyat olmak üzere 1957- 1966 yılları arasında üst üste 150’den fazla yarışmada birinci gelen, dünya rekorunu 14 defa geliştiren, Macar asıllı Rumen bir ailenin çocuğu olan sporcu hakkında zamanın gazeteleri türlü iddialar ortaya atmıştı. Bunlardan biri de onun “erkek” olduğu hakkındaydı. 1936 yılında doğan atlet, zorunlu cinsiyet testlerine girmeden emekli olmuştu. Geçen yıl ölen Balas, Romanya Atletizm Federasyonu’nda 17 yıl başkanlık yapmış, IAAF’ın kadınlar komisyonunda uzun süre görev almıştı. 

    1946’da doğan Ewa Klobukowska’nın da hikâyesi buruktu. 1964 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda bir altın, bir bronz kazanan sprinter, zorunlu hale getirilen cinsiyet testlerine takılıyordu. IAAF’a göre bir Y kromozomu fazlaydı. Yarışabilmek için ilaçlara sarılmışsa da kromozomlarını değiştiremiyordu. Kariyeri böylece sona eren Polonyalı sporcu, 1968’de çocuğunu doğurmuştu. Kırdığı üç dünya rekoru iptal edilmiş, fakat madalyalarına dokunulmamıştı. Genetik anomalisi vardı; kimilerine göre men edilmesi saçmaydı. 

    1948’de doğan Erika Schinegger 18 yaşında dünya şampiyonu olmuştu. 1968 Kış Olimpiyat Oyunları’na hazırlanırken, girdiği test hayatını değiştirmişti. Sonuçlara göre erkekti; kadın olarak yarışması mümkün değildi. Ameliyat olan Avusturyalı kayakçı, erkek olup Erik adını almıştı. 

    Dünya şampiyonluğu geri alınmadıysa da yıllar sonra bir televizyon programında kazandığı altın madalyayı çoktan ikinciye verdiği ortaya çıkan sporcunun otobiyografisi Fransa’da çok satmış, hakkında Erik(A) adlı bir belgesel çekilmişti.

    Sporcu gururu 100 metre engellide yarışan İspanyol atlet Maria José Martínez-Patiño, kadın olarak profesyonel spor yapabilmek için hakkını mahkemelerde aradı. Erik Schinegger ise (altta), 20 yaşında girdiği bir testte erkek olduğunu öğrendi, daha sonra ameliyatla erkek oldu. 18 yaşındayken kazandığı altın madalyayı ikinciye verdi. 

    Pistlerden mahkemelere…

    1961’de doğan Maria José Martínez-Patiño’nun başına gelenler de spor tarihine geçmişti. 1983’te Dünya Şampiyonası’na katılan İspanyol atlet, 100 metre engellide yarışıyordu. İki yıl sonra Japonya’da düzenlenen Dünya Üniversite Oyunları’na (Universiade) gittiğinde, bir sorun vardı. Yapılan yeni test, onun müsabakalara katılamayacağını söylüyordu. Yetkililer ona sakatlanmasını tavsiye etse de o hakkını aradı. Başarılı atlet, “androjen duyarsızlık sendromu”na sahipti. Durumu ona bir avantaj sağlamadığı halde men edilmişti. Ertesi yıl ulusal atletizm şampiyonasında boy göstermek istediğinde, Martínez-Patiño’nun önünde iki seçenek vardı: Ya sessizce çekilecek ya da sonuçlarına katlanacaktı. Tehditlere pabuç bırakmayınca bursundan olmuş, lojmanından çıkarılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi basın tarafından adeta cezalandırılmıştı. Ne özel hayatının gizliliği kalmıştı, ne de nişanlısı. Bildiği yoldan şaşmamış, men kararını mahkemeye taşımıştı. Hukuk mücadelesinin sonunda yeniden pistlere dönen atlet, doğduğu topraklarda düzenlenen 1992 Olimpiyat Oyunları’na katılmak istese de ülke seçmelerinde başarılı olamamıştı. Ama onun adeta tek başına verdiği savaş, başkalarına kapıyı aralayacaktı.

    Judoda dört olimpiyat gören Edinanci Silva, 1976’da interseks olarak doğmuş, 1990’larda geçirdiği ameliyatla kadın olmuştu. İki dünya ikinciliği bulunan Brezilyalı sporcu için bir rakibinin basın toplantısında kullandığı “erkek” ifadesi dikkati çekiciydi. 

    Santhi Soundarajan: Hüzünlü bir öykü

    Semenya’dan üç yıl önce 2006 Asya Oyunları’nda yine 800 metrede gümüş madalyada kalan Hintli Santhi Soundarajan’ın hüzünlü öyküsüne gelince… Asya Oyunları’nda madalya kazanan ilk Tamil olan atlet, yarıştan sonra girdiği doping testinde ayrıca cinsiyet testine tabi tutulmuştu. Kendisine sonuçlar verilmemiş, madalyası geri alınmıştı. Birçokları ona önyargıyla yaklaşıyor, sanki dolandırıcılık yapmış gibi davranıyordu. Bursu kesilen, işinden atılan sporcu intihara teşebbüs etmişti. Mecburen tuğla ocağında çalışmaya başlayan Soundarajan’ın sonradan antrenörlük yapması sözkonusu olduğunda, yine cinsiyet meselesi karşısına dikiliyordu. Aktivistler durumunu uluslararası basına taşıdı ve kendisinden böylece haberdar olduk. 

    Dişi jenital organına sahip olan atlet, erkek kromozom dizilişine sahipti. Androjen duyarsızlık sendromuna sahip olan 1981 doğumlu orta mesafe koşucusunun durumu, IAAF’in 2006 politikasına göre müsabakalardan men edilmesini gerektirmiyordu. Zira bu teşhis konulanlar, haksız bir avantaj elde etmedikleri hallerde yarışabiliyorlardı. 

    Aynı toprakların son yıllarda yetiştirdiği Dutee Chand ise henüz 21 yaşında. Yüksek testosteron yüzünden başta yarışmalardan men edilen atlet, Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) önünde hakkını aramış ve bir yıl sonra pistlere dönmüştü. 2016’da Hindistan’ı 36 yıl sonra olimpiyat sahnesinde temsil eden ilk sprinter olmasına rağmen ülkesinin basını kendisine ilgi göstermemişti. Kimilerine göre bunun nedeni, hiperandrojenizm, yani testosteron seviyesinin yüksek olmasıydı. 

    Cinsiyetleri engel oldu Santi Soundarajan, 2006 Asya Oyunları’nda 800 metrede yarıştı, ardından doping ve cinsiyet testlerine tâbi tutuldu. Yıllar sonra antrenörlük için başvurduğunda cinsiyet engeli yine karşısına çıktı. Cirit, disk ve gülle atmada Britanya’nın temsilcisi Mary Louise Edith Weston ise (altta) 31 yaşında erkek oldu ve sporu bıraktı. 

    Bir çıtanın gölgesinde… 

    Margaret Bergmann-Lambert yeminini bozup 62 yıl sonra doğduğu topraklara döndüğünde, 85 yaşındaydı. Laupheim’da adını taşıyan stadyumun açılışı için Almanya’ya gelmişti; bir daha asla dönmeyeceğini defalarca söylediği yere… 

    Yüksek atlamada kırdığı rekor ancak bir ömür sonra tescil edilen yaşlı atletin öyküsü 1914’te Margarethe Bergmann adıyla başlamıştı;. Zengin Yahudi bir ailenin kızıydı; 1931’de branşında ilk kez Almanya rekorunu kırmıştı. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra sertleşen iklim, Yahudiler’in spor da dahil her türlü faaliyetten uzaklaştırılmasına yol açacaktı. Ailesinin İngiltere’ye gönderdiği küçük kız, yirmi yaşındayken yüksek atlamada Britanya şampiyonu da olmayı başarmıştı. 

    Tarihin en büyük propaganda zaferlerinden birine sahne olan 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları öncesinde dünyaya liberal bir görüntü çizmek isteyen Almanya, bu yetenekli sporcuyu geri çağırmıştı. Arkasında ailesini bırakan Gretel’in başka çaresi yoktu. Eli mahkum ülkesine dönen atlet, durmadan daha yükseğe atlıyordu. 

    Tarihin en politize spor olayının başlamasına bir ay kala 1.60 metre atlayarak ülke rekorunu egale eden Bergmann, Berlin’de Hitler’in önüne çıkıp belgeselci Leni Riefenstahl tarafından ölümsüzleştirilmeyi beklerken aldığı bir mektupla sarsıldı. Performansı yetersiz bulunmuş, yerine oda arkadaşı Dora Ratjen alınmıştı. Söylemeye gerek yok; yetersizliği “Yahudi olması”ndan kaynaklanmaktaydı; resmî açıklamaysa sakatlıktı… 

    1937’de ABD’ye yerleşen Bergmann, aynı yıl Almanya’dan kaçmasına yardım ettiği doktor Bruno Lambert ile evlendi. Ertesi sene bu sefer Yeni Dünya’da yüksek atlama şampiyonu olan sporcu, 1939’da kariyerini noktalamıştı. 

    Yıllarca unutulan yaşlı kadın 1990’larda hatırlandı. Berlin’de bir spor kompleksine adı verilenşöyle demişti: “Aslında katılmayacaktım. Ama tesislere adımın verileceğini öğrendim. Gençler ‘Gretel Bergmann kim’ diye sorduklarında, benim öyküm anlatılacaktı; o zor zamanlar anlatılacaktı. O zaman bunun önemini anladım. Böylece asla dönmeyeceğim diye yemin ettiğim yere gittim. Fakat Almanca konuşmadım. Hattâ konuşmayı bile denemedim. Bir tercümanım vardı”.

    Birçok akrabasını toplama kamplarında yitiren ihtiyar kadın adeta anadilini reddediyordu. Ama yine de hikâyesinin genç kuşaklar tarafından öğrenilmesi için yeminini bozmuştu. Belki de şanslıydı, zira ismi, silinen rekorundan daha çabuk hatırlanmıştı. 1936’da kırdığı Almanya rekoru, tozlu sayfalarda 73 yıl sonra bulunabilmiş ve 2009’da zamanının en iyi derecesi olarak kayıtlara iade edilmişti. 

    75 senelik evliliğin ardından kocasını 2013’te yitiren eski atlet, 12 Nisan 2014’te 100. yaşgününü kutladı ve 25 Temmuz 2017’de de huzurlu bir şekilde son nefesini verdi.

    Onun cinsiyeti hiç anlaşılmadı Viyana Avrupa Şampiyonası’nın dünya rekoru sahibi Ratjen, dönüş yolunda sakallı görülünce Magdeburg’da polis karakoluna alındı. Sporcu, daha sonra yetkililere söz verdi ve sporu bıraktı. 

    Ratjen’in dramı

    Riefenstahl’in Olympia’sında görülen Ratjen, oyunlarda madalya kazanamamış, iki yıl sonra Viyana’da Avrupa Şampiyonası’nda dünya rekorunu kırmıştı. Almanya’ya dönüş yolunda sakalları uzadığında ortalık karışıyordu. Hemen trenden indirilmiş, götürüldüğü Magdeburg’da polis karakolunda konuşmuştu. Tutanaklara göre mutluydu; gerçeğin ortaya çıkmış olması nedeniyle huzurluydu.

    1918’de sıradan fakir bir ailenin çocuğu olarak Bremen yakınlarındaki Erichshof’ta dünyaya merhaba demişti buruk hikâyenin kahramanı. Ebesi, anne ve babasına önce erkek olduğunu müjdelemiş; beş dakika sonra da kız demişti. Küçük bebek Dora olarak vaftiz edilmişti. Çocuklarının cinsiyetinden şüphe eden aile tevatüre göre aylar sonra zatürree nedeniyle doktora gittiklerinde, bir şeylerin ters olduğunu söylemişse de hekimden şu yanıtı almıştı: “Bırakın, bunun hakkında bir şey yapamazsınız”.

    Kız olarak büyütülmüştü Dora. Kızlar okuluna gitmiş fakat hep bir şeylerin ters olduğunu görmüştü. Bunları da hayatta tek doğru dürüst konuştuğu yer olan polis karakolunda söylüyordu. Sonradan ağzından haberler yapılsa da o hiç röportaj vermemişti. Öyküsünün onunla toprağa girmesini istiyor gibiydi.

    Rakibi Bergmann, Ratjen’e dair şunları söylemişti: “Hiçbir şüphem yoktu. Banyoda onu neden çıplak görmediğimizi anlayamamıştık. O yaşta birisinin bu kadar utangaç olması acayipti. Sadece onun çok garip olduğunu düşünmüştük. Hiçbir şey bilmiyorduk”.

    Magdeburg’da başlayan incelemeler ünlü Hohenlychen Sanatoryumu’nda devam ediyordu. Sonuç aynıydı; erkekti. Doktorlar onun tenasül organını, “penisin ucundan arkaya kadar iri çizgili bir şerit” olarak tanımlamış ve bu organla cinsel ilişkinin imkansız olacağını söylemişti.

    Dora yetkililere söz verdiği gibi sporu bırakırken, 1939 başında yeni nüfus kâğıdına kavuşuyordu. Artık adı Heinrich’ti; tıpkı babası gibi. Kimi kaynaklarda 2. Dünya Savaşı sırasında askere alındığı söylenen eski atlet, sonradan Bremen’de ailesinin lokalinde çalışmıştı. 

    1966’da dünyaca ünlü Time dergisi, “Dora’nın kendisini 1957’de Hermann adıyla tanıttığını, gözyaşları içinde Naziler tarafından Almanya’nın başarısı için kullanıldığını” yazmıştı. 2009’da çekilen Berlin 36 filminde de Naziler’in Yahudi bir atletin Almanya adına madalya kazanmasını istemediklerini vurgulanmıştı. Yapıtın vizyona girdiği sene Der Spiegel Time’ın Ratjen ile konuşup konuşmadığının belli olmadığını yazmış; beyazperdeye yansıtılanların gerçekle pek alakası bulunmadığını vurgulamıştı. 

    20 sene kadın, 70 sene erkek olarak yaşayan Ratjen 2008’de öldü.