Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han (Temücin) ile başlar. 12. yüzyıl sonlarında Ong Hanı Tuğrul’un baskın yapacağını haber alan Temucin’in yanında sadece 19 kişi vardır ve bunların üçü Müslüman’dır. Balcuna nehrinin balçıklı sularını içerek and içerler. Sonradan Temucin, Çinggis Han olacak, Müslümanlar korunarak devlet tüccarı yapılacak ve farklı coğrafyalarda İslâmiyet’i yayacaklardır.
Çinggis Han denince, insanın aklına “Müslüman tüccar” ibaresi gelmez. O dönemlerde milliyet farkı gözetmeden Asya’nın doğusundan batıya bakan insanın yaptığı tanımlamadır bu. İşin ilginç yanı bu tanımlama, Çin ve erken dönem Moğollar arasında da görülmektedir.
Kişileri daha da belirlemek gerektiği zaman, onlar etnik aidiyetleri ile değil oturdukları yer ile tanımlanırdı: Buharalı, Harezmli gibi. Bugün ise biz genelde bu Müslüman tüccarlar zümresinin mesela Türk mü İranlı mı olduğu ile daha çok ilgileniyoruz. Görüldüğü gibi bizim görmek ve bilmek istediğimiz mateessüf tarihteki algılamalara pek uymamaktadır. Biz gerçeği değil de düşündüğümüzü arıyoruz.
O zamanın gerçekleri içinden bakarsak, soracağımız soru “kimdi bu Müslüman tüccarlar, ne yapıyorlardı ve tarihsel belgeler onlarla niçin ilgilenmişlerdi” olmalıdır. Aslında bu tüccarlar bugün bizim İpek Yolu diye algıladığımız kervan yolunda uzun mesafe ticareti ile meşgul oluyor, Gazneliler’den beri Çin pazarına girmeye çalışıyorlardı. İslâm coğrafya eserleri Asya ticaretine özel bir ayırmalarına rağmen, ancak bugünkü kuzeybatı Çin’in bazı şehirlerinden bahseder. Bu problem Karahanlılar devrinde de devam etti. 12. yüzyıl ortalarında doğudan gelen Karahıtaylar ve bugünkü Gansu-Qinghai batısında yaşayan Tangutlar ile bazı çözüm yollarına gidilmişse de problem devam ediyordu. O dönemlerde Çin de bugünkü gibi yekpare bir bütün değildi; güneyde ve kuzeyde farklı sülaleler hüküm sürüyordu.
Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han ile başlar. Aşağıda anlatılacak olayların geçtiği 12. yüzyıl sonlarında, Çinggis Han henüz Temücin olarak biliniyordu. Ancak uyguladığı politikalar, özellikle ganimetin eşit sayılabilecek düzeyde üleştirilmesi, çevresinde toplananların gittikçe artmasını sağlıyordu. Yeni gelenler kendi beylerinden duydukları hoşnutsuzluğu dile getiriyorlardı. Çocukluğunda ve gençliğinde Temücin’in metbuu olmuş olan Kereyid Hanı Ong Han Tuğrul durumdan hiç hoşnut değildi. Gelişmelere dur demek amacı ile Temücin ve etrafındakilere bir gece baskını düzenlemeye karar verdi. Ancak hayatları bahasına yola çıkan Baday ve Kişilik adındaki iki at çobanı, gelip Temücin’i durumdan haberdar ettiler.
Durumu haber alan Temücin hemen hızla bulunduğu yerden ayrıldı ve Balcuna nehri kenarına kondu. Yanında Baday ve Kişilik dahil 19 kişi vardı. Hep beraber durumu gözden geçirdiler. Bu kötü günde Temücin’in yanında olanlar arasında, Danişmend Hoca, Seyyidler’den Cafer Hoca ve Hasan adlı üç de Müslüman vardı. Bunlardan Hasan yanında getirdiği 100 koyun ve bir deveyi sincap ve samur derisi değiştirme fikri ile bu civara gelmiş ve kendilerini bu olayın içinde bulmuştu. Koyunlara ne olduğunu bilmiyoruz, ama Balcuna’ya geldiklerinde yanlarında olmadıkları aşikar. Zira Balcuna’dakiler bu sırada açlıkla boğuşuyorlardı. Ancak uzaktan gördükleri bir “kulan”ı (yaban atı) vurarak aç karınlarını doyurmuşlardı.
Ong Han Tuğrul’un baskın yapma niyeti Temücin ve yanındakilerin çok ağırına gitmişti. Buradan kurtulurlarsa hayat boyu birbirlerine destek olacaklarına dair ant içtiler. Balcuna nehrinin balçıklı sularını içerek yapılan bu anttan sonra onlar “Baljunalılar” olarak bilindi. Temücin de ayrıca göğe bakarak “eğer bir gün bu büyük işi başarırsam, tatlı ve acı her zaman sizin yanınızda olacağım. Eğer sözümden dönersem, bu su gibi olayım” demişti.
Kaynaklarımız onun bu sözü tuttuğunu ve zor zamanda yanında durmuş olan bu arkadaşlarını kolladığını bildirir. Müslüman tüccarlar da bu olaylardan nasiplenmiş görülüyor ki, bunlar Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın kağanlığı zamanında “ortak”, Çince’si ile wuolutuo diye bilinmişlerdir. Ögedey Han onları merkezin kaynakları ile besliyor ve ellerine sermaye veriyordu. Yapılan ticaretten elde edilen kazanç ortaklar arasında paylaşılıyordu. Merkezle Müslüman tüccarlar arasında gelişen bu ortaklık, tüccarlar zarar etse de devam ediyordu. Atamelik Cüveyni’nin eserinde bu konuda anlatılan birçok anekdot, Ögedey Han’ın maksadının sadece kazanç olmadığını göstermektedir; ortaklığa devam daha önemli gibi gözüküyor. Ancak Balcuna olayından iki kuşak geçtikten sonra Möngke Kağan devrinde “ortak” tüccarları devlet tüccarları olurlar. Kubilay Kağan da onları Endonezya, Java gibi yerlere gönderince, oralarda İslâmiyet’i yayarlar. Anlaşılan Balcuna’nın balçıklı sularının etkisi uzun olmuştur.
Kölelik tarihi eğlenceli bir konu değil elbette. Ama bu kapkara konudan enfes bir şey çıkmış ortaya: Soul Kitchen, yani ruhu olan bir mutfak. Kara Afrika’nın nüfusu yeni bir kıtaya ucuz işgücü olarak nakledilirken, sıkış tepiş gemilerde ceplerinde bir daha göremeyecekleri yurtlarının tohumlarını taşımış insanlar. Boşuna tohum ve toprak umuttur demiyoruz.
Soul terimi, beyazların cazı sahiplenmesine içerleyen siyahi müzisyenlerin kendi yaptıkları müziğe “Esas müzik bizimkisi, ruhu gerçek olan caz!” anlamında taktıkları bir isim. Bu, zamanla büyük şehirlere göçen siyah nüfusun alıştığı mutfağa ve kültürel birçok kavrama yapıştırılan “siyahi” bir etiket olmuş.
“Siyahi” mutfağın alışkanlıkları, yöntemleri ve malzemeleri ile insanları biraraya getirme geleneği, kölelerin plantasyonlarda yaşadıkları koşulları yansıtır. Efendinin mutfağının artıkları ve değersiz malzemelerle Afrika, Avrupa ve Amerika’yı birleştirerek lezzetli bir “füzyon” yaratmayı başarmış kölelerin öyküsünü anlatır yemekler. Gelin birlikte gözatalım bu ilk ve gerçek “füzyon” mutfağına…
Başkanın siyahi aşçısı Hercules
ABD’de Başkan Washington ve Jefferson dönemlerinde sarayın aşçıları hep siyahilerden seçilmişti. Onların arasında bizzat başkanın eşi Martha Washington tarafından yetiştirilen başaşçı Hercules de bulunuyordu.
Batı Afrika’dan gemilere yüklenen kölelerle birlikte “kargo”yu canlı tutabilmek isteyen köle tüccarları anakaradan birçok ürün yüklerlerdi. Bunlara ek olarak ceplerde taşınan tohumlar, kölelerin yerleştikleri yeni topraklarda alıştıkları bazı ürünleri yetiştirebilmelerini sağladı.
Bu gıdaların en önemlileri pirinç, bamya ve karpuzdu. Tatlı patates ise kök sebzelere alışkın olan köleler tarafından hemen tanınıp, mutfağın en önemli parçası oluvermişti. Kökenleri tam bilinmese de, 1687’de Jamaika valisinin doktorunun kayıtlarında bu ürünlerin bahsi geçer.
Genel eğilim kölelerin beslenme masrafını kısmak isteyen efendilerin, köleye yarım ile üç dönüm arasında bir tarla tahsis etmesiydi. Büyük Ev’de veya plantasyonlarda her gün boyu çalışan kölelerin bu bahçelerle sürekli ilgilenebilmeleri çok zordu. Ancak geceleri çalışırlardı kendi bahçelerinde. Ama yine de yavaş yavaş daha iyi beslenebilmek ve ayakta kalabilmek çabası ile bu ürünlerin yaygınlaştığını ve salt siyahların değil, onlar aracılığıyla beyazların da mutfaklarına girdiğini görüyoruz.
Plantasyonda yemekler çoğunlukla Büyük Ev’deki yemeklerden artakalanlar, kesilen hayvanların satılamayacak ve kullanılamayacak organlarından oluşurdu. Frederick Douglass bir yazısında şöyle anlatmış: “Yemek artıkları büyük bir yalağa dökülürdü. Sonra çocuklar çağırılır, ellerinde deniz kabukları, taş parçaları, onlar da yoksa çıplak elleriyle domuzlar gibi yemeğe koştururlardı. En hızlı yiyen, en güçlü olan daha fazla yemek yerdi ama hemen hepsi pek doymadan yemek biterdi”.
Tayınlar ve yemek saatleri iklim, toprak koşulları, okyanusa yakınlık ve plantasyon sahibinin vicdanına göre ülkenin değişik yerlerinde farklılık gösterirdi. Haftalık tayın her köleye ikibuçuk kilo nişastalı yiyecek (pirinç, mısır unu veya tatlı patates), bir kilo kadar kurutulmuş, tütsülenmiş veya salamura et (sığır, balık veya domuz eti) ve bir sürahi pekmezden ibaretti. Kadınlar ve çocuklara daha az malzeme verilirdi. Yedi gün ve ölesiye çalışma koşulları…
Köle yemekleri ve mutfağı Plantasyonlarda kölelere ölmeyecekleri kadar yemek malzemesi verilirdi. Yemek artıkları, kesilen hayvanların kullanılmayan organları gibi malzemeleri köleler kendi mutfaklarında değerlendirirdi. ABD’nin Georgia eyaletinde bir plantasyondaki köle mutfağı (1880).
Ölmeyecek kadar yemek malzemesi ile gerisi kölenin maharetine bırakılırdı. Bu haftalık tayını, plantasyondan çıkmadan ve iş saatleri dışında avlanarak, bitkileri toplayarak ve bahçelerinde birşeyler yetiştirerek yettirmeye çalışırlardı. Tencere, tava gibi mutfak aletlerine de sahip olmadıkları için yaratıcı pişirme yöntemleri geliştirdiklerini görüyoruz. Aslında lezzeti biraz da bu yaratıcılıklarına borçlular. Afrika-Amerika kültürü üzerine dokuz kitap yazmış olan Jessica B. Harris’e göre köleler haşlama, yapraklara sararak buğulama, derin yağda kızartma, ateş üzerinde pişirme, ızgara ve küle gömerek pişirme yöntemlerini mutfağa sokanlar olmuş. Her yönü ile ayakta kalmaya, olanı paylaşmaya ve arttırmaya adanmış, “yaratıcı” bir mutfak geleneği işte böyle doğmuş.
Güney’de gelişip serpilen mutfak Beyaz Saray’a kadar nüfuz etmiş. Başkan Washington ve Jefferson dönemlerinde sarayın aşçıları hep siyahlardan seçilmiş. Hercules, bizzat Martha Washington tarafından eğitilmiş ve başkanın başaşçısı olarak sekiz yardımcısı ve modern mutfağı ile çok saygı görmüş. Thomas Jefferson’ın köle sevgilisi Sally Hemings’in yetenekli ağabeyi James ise, elçilik yaptığı dönemde Jefferson ile Fransa’da bulunmuş ve Fransız mutfağının inceliklerini öğrenmiş. Böylece Beyaz Saray’da Fransız, Amerikan ve Güney mutfağının bir karışımı olan “Creole” mutfağından yemekler pişer olmuş. 1793’te yerine kardeşini yetiştirip başkandan özgürlüğünü istemiş ve başkanın son derece parlak aşçılık teklifini reddetmiş.
1960’larda Amerika’da sivil haklar hareketi çerçevesinde yükselen siyah hareketi, başında “soul” sözcüğü geçen kavramların popülerleşmesini sağlamış. 1962’de Sylvia Woods, Harlem’de Soul Mutfağı kraliçesi “Silvia’nın Yeri”ni açmış. Derken, büyük şehirlere göçle beraber, eskinin köleleri mısır ekmeği, barbeküler, tavuk kızartmaları ve peynirli makarnaları ile Amerika’nın pek de zengin olmayan mutfak geleneğine güçlü bir giriş yapmış.
Ölesiye çalışan kölelerin yarattığı kalori değeri çok yüksek bu mutfağın, günümüz yaşam stiline uygun olmadığı, koroner hastalıkları yaygınlaştırdığı ortada. Ama kim ne derse desin, ruhu ve var olma azmi olan, acılardan neşe ve paylaşım damıtmış, “mammy” şefkati ile insanları toplayıp dayanma kuvveti vermiş, umutlu bir mutfak bu.
MABEYN DAİRESİ Ara bölüm. Selamlık ve Harem arasındaki daire. Konaklarda iki ana bölümü birbirinden ayıran bir mabeyn odası ya da sofası vardı. Burası, selamlıktaki yabancı erkek ve uşaklarla Haremdeki kadınların karşılaşmalarını, konuşmaların duyulmasını engellerdi. Konak ve evsahipleri erkek konukları olmadığı zamanlarda vakitlerini mabeyn odasında, ailenin kadın ve çocuklarıyla geçirirlerdi. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni konak ve saraylarda sofa ve odalar eklendi ve bu bölüme mabeyn dairesi denildi. Bu yenilik, aile yaşamında ve konuk kabulünde kadın-erkek ilişkilerinin çağdaş bir sürece girmekte olduğunu gösteren bir gelişmeydi. Yeni mekân anlayışının ilk önemli yapıları ise Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan Sarayları oldu. II. Abdülhamid istibdad yıllarında günlük çalışmalarını Yıldız Sarayı’nın bir saray büyüklüğündeki Büyük Mabeyn dairesinde yürüttüğü gibi, Yıldız Sarayı’nda da bir de Küçük Mabeyn Dairesi vardı.
MESKÛKAT Madeni paralar. Sikke sözcüğünden üretilen bu terim, daha çok Osmanlı paraları dışındaki (Selçuklu, İlhanlı, Mağrip paraları gibi) tedavülde olmayan arkeolojik değerli altın- gümüş-bronz-bakır paralar için kullanılmıştır.
MİNYATÜR (İtalyanca minyatura) Yazma kitaplara, özel bir teknikle yapılan suluboya resim. Türk minyatürcülüğü 16-17. yüzyıllar boyunca gelenekçi çizgisinden ayrılmadı. 18. yüzyılda ise Levnî bu sanata yeni bir bakışla perspektif ve figüratif boyutlar kazandırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde resimli kitapların pahalılığı, Batı tekniği resim anlayışının benimsenmesi, fotoğrafın baskıya girmesi sonucu minyatür giderek unutuldu.
Surname-i Vehbi’de
Levnî minyatürleri Padişah III. Ahmed’in dört oğlunun 1720’de gerçekleşen ve 15 gün süren sünnet şenliklerini anlatan eseri şair Seyyid Vehbi yazmış, minyatürlerini Levnî yapmıştı.
Tarihteki aktörlerin lakaplarını ilginç buluyorum. Karolenjgillerin ilki “Kısa Pepin” muhtemelen basket takımına girecek durumda değildi veya bizim “Sarı Selim”e de sarı sendikacı olduğu için sarı demiyorlardı. Yine ünlü gangester (evet gangester, tashih yok) Al Capone’a “yaralı yüz / scarface” demelerinin sebebi yüzünde gerçekten bir yara izi olması; “Scarface” filmini çok sevmesi değil (ve hayır, 1983 yapımı değil 1932 yapımı, ilk versiyonundan bahsediyorum. Ya, siz bu ay yazıya çok mu karışıyorsunuz ne?).
Düz olanlarda sorun yok da, övücü ya da yerici lakaplarda işler karışıyor. Alın Napolyon. Küçük onbaşı diyorlar. Ha, Napolyon küçük ama onbaşı değil. Deli dedikleri de genellikle deli olmuyor. Deli İbrahim gibi “Padişah olmak istemiyorum” diyen biri, ülke yönetmeye hevesli herkesten akıllıdır. Deli Petro’ya zaten bir tek biz deli diyoruz. Adam koskoca Petrograd’ı sıfırdan kurmuş, niye deli diyoruz hiçbir fikrim yok. Artık Petrograd’ı kurarken kupon arazileri kendine mi ayırmamış, yeşil alan terkleri tekrar imara açıp komisyon mu almamış, o kadarını bilmiyorum.
Ama bu lakaplar arasında en sevdiğim Aslan Yürekli Richard. İlk duyduğumda “Gayetle yaman bir yiğit olmalı ki kendisine aslan yürekli demişler” diye düşünmüştüm. Ama gördüm ki kazın ayağı öyle değilmiş.
Richard önce kardeşleriyle beraber babası II. Henry’yi devirmeye kalkıyor ama başarısız oluyor. Bu sırada II. Henry ve Fransa Kralı II. Philip, Kudüs’ün Selahaddin tarafından alındığını öğrenince hemen hazırlıklara başlıyor ve “Selahaddin Vergisi” çıkarıyorlar. Ama Philip “Sen ikinci, ben ikinci, bu böyle olmaz, en iyisi sen git de oğlun gelsin” diyor ve Richard’a yardım ediyor, o da babasını devirip İngiltere ve Normandiya’nın kralı oluveriyor. Asıl hikâye ondan sonra başlıyor.
II. Philip bizim Richard’ı gazlıyor, “Hazır bir sürü Selahaddin Vergisi topladık, iki dost hükümdarız, gel bir Haçlı yapalım” diyor. O ara Avrupa kralları mavi tura çıkar gibi Haçlı seferine çıkıyor. Philip de Richard’ı “Selahaddin’i iki ayda deviririz, Pazar Komünyonu’na Kutsal Kabir Kilisesi’nde katılırız” diye kandırıyor. Tabii bu arada aklımda kaldığı kadarıyla Philip’le Richard’ın aradabir aynı yatağı paylaştığı da oluyor. Ama sadece “bromance” mı, yoksa fazlası da mı var onu bilmiyorum. Her yörenin adeti farklı farklı.
Taze kral Richard ve Philip tam Selahaddin’le karşılaşacaklarken artık Philip “Abi elektrikleri açık unutmuşum, sen git ben sana yetişirim” mi diyor bilmiyorum ama bir şekilde Richard’ı bırakıp geri dönüyor. Richard da Pazar Komünyonu’na Kutsal Kabir Kilisesi’nde katılmak için nasıl bir tezgâha geldiğini farketmeden devam ediyor. Richard Kudüs’ü alacağım diye uğraşırken, Philip Normandiya’yı Richard’ın elinden almak için türlü dalaverelere girişiyor, sonunda tıpkı Richard’la bir olup Richard’ın babasını devirdiği gibi bu sefer de Richard’ın kardeşiyle bir oluyor.
E, bunlar bizim aslan parçası Richard’ın kulağına gidiyor tabii. Hemen Selahaddin’le ateşkes imzalıyor ama dönüş yolunda Avusturya dükü bunu yakalayıp zindana atıyor, sonra da Kutsal Roma İmparatoru’na hediye ediyor. Koskoca İngiltere ve Normandiya Kralı bildiğin eşantiyona dönüyor; bir tepesine fiyonk bağlamadıkları kalıyor.
E, peki bunca kerizliğin üzerine “Aslan Yürekli” lakabı nereden geliyor derseniz, o da aklımda yanlış kalmadıysa annesinin marifeti. Zira Kutsal Roma imparatoru rehin aldığı Richard’ı serbest bırakmak için dev bir fidye istiyor. E, bu parayı toplayıp Richard’ı geri almak için anne yüreği tabii ne yapsın, dev bir kampanya düzenliyor, oğlunu allıyor pulluyor, bu “aslan yürekli” lakabı da o sırada ortaya çıkıyor. Richard geri dönüyor dönmesine de ondan sonra ölene kadar bir harala gürele.
Louvre Müzesi’nde İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik bir şekilde sunuluyor. Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ile serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu, Türk tarihini aydınlatıyor.
Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Louvre 380 bin esere ev sahipliği yapıyor ve yılda 7.5 milyona yakın ziyaretçiyi ağırlıyor. 16. ve 17. yüzyıllarda saray olarak inşa edilen Louvre, Fransız Devrimi’nden sonra 1793’te müzeye çevrilmiş. Koleksiyonları arasında resim, dekoratif sanatlar, baskı ve çizim, heykel, Mısır, Yakın Doğu, Yunan, Etrüsk ve Roma arkeolojisi bölümleri bulunuyor. Özellikle Yakın Doğu ve Yunan-Roma arkeolojik eserleri koleksiyonlarında Anadolu’dan gitmiş pek çok eser bulunuyor. Meander Magnesia’sından ve Assos’dan rölyefler, Antakya’dan mozaikler, Didim Apollon tapınağının sütun kaideleri gibi Anadolu kökenli pek çok eser ‘’gezgin göz’’lerin dikkatini çekiyor!
Göz kamaştırıcı Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu, zenginliğiyle göz kamaştırıyor.
Müzeye en son eklenen bölüm ise İslâm Sanatı koleksiyonu. 1893’ten itibaren oluşturulmaya başlanan İslâm Eserleri Koleksiyonu, 8. ve 19. yüzyıllar arasındaki dönemi ve İspanya’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi içeriyor. 3000 civarında eserin sergilendiği İslâm Sanatı bölümü için Louvre Müzesi’nde özel bir mekân ayrılmış. İki İtalyan mimarın tasarladığı çok modern bir çatı, iki kata yayılmış 3000 metrekare alanın üzerini örtüyor. 2008 yılında inşaına başlanan İslâm Sanatı bölümü, 2012’de ziyaretçilere açıldı.
Götürüldü mühediye mi edildi? 7 ve 19. yüzyıllar arasındaki İslam medeniyeti dönemini yansıtan seramik, cam, minyatür, mimari gibi sanatlardan örneklerin, Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a verilen raporda (2012) Türkiye’den götürüldüğü belirlenmişti. Fakat Müze yönetimi bunu kabul etmeyerek 1899’da hediye edildiğini belirtti.
Müzede İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik şekilde sunuluyor. Türk tarihi, Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ve serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu ile izlenebiliyor. Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonunun zenginliği göz kamaştırıyor. Buradaki İznik sergisinin Londra’daki Victoria and Albert Museum, British Museum ya da Lisbon’daki Gülbenkyan Müzesi’nden çok daha zengin ve görkemli olduğunu belirtmek gerek.
Louvre’da İslâm Sanatı bölümü ile aynı mekânda Doğu Akdeniz Roma devri eserleri de sergileniyor. Buradaki Antakya mozaikleri, Uşak’tan mezar stelleri, Akşehir’den bir Artemis heykeli gibi klasik eserler, hemen karşılarındaki İznik çinileri, Uşak Halıları, İstanbul işi Osmanlı eserleriyle birlikte Anadolu’nun çağlar boyu süren zenginliğini birarada ziyaretçilere sunuyor.
Cumhuriyet döneminin en önemli halkbilimcilerinden Hikmet Turhan Dağlıoğlu, 1931’de devlet adamı ve edebiyatçılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran’a bir mektup yazar. Mektup, Milli Mücadele döneminde İstanbul hükümeti tarafından idam cezasına çarptırılan ve son anda infazdan kurtulan Tepeyran’ın yüksek niteliklerinden bahseder.
Hikmet Turhan Dağlıoğlu (1900-1977), Türkiye sınırları dışında kalan Deyrizor kasabasında (Suriye) doğmuş, cumhuriyet döneminde öğretmenlik, idarecilik, milletvekilliği yapmış, tarih ve halkbilim uzmanı idarecilerimizdendir. İlk eğitimini Deyrizor ve Antakya’da alan Hikmet Turhan Dağlıoğlu, yüksek öğrenimini Macaristan’ın Budapeşte şehrindeki Yüksek Sanatlar Okulu’nda yapmıştır. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde öğretmenlik yapan Dağlıoğlu, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, savaşın sonunda öğretmenliğe Gaziantep Sultanisi’nde başlamıştır.
İstanbul Şark Eserleri ve Ankara Arkeoloji Müzesi müdürlükleri de yapan Hikmet Turhan Dağlıoğlu, Anadolu’da derleme çalışmalarına katılmış ve 1943-1946 arasında Antalya milletvekili olmuştur. 26 Kasım 1977’de İstanbul’da vefat etti; Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Çeşitli ulusal ve yerel yayınlarda tarih, sanat tarihi ve folklor konularında yazılar yazan Dağlıoğlu, mezartaşları konusunda da uzmandı: Isparta, Gaziantep ve Bursa kent tarihi üzerine kaynak kitaplar yazmış, Halkevleri’nin çıkardığı dergilerde günümüzde de başvurulan çok önemli makaleler neşretmiştir. Bu çalışkan, kıymetli cumhuriyet aydının hayatı ve ilişkileri, henüz pek çok bilinmezliklerle doludur. Kıymetli kütüphanesini sağlığında İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’ne bağışlayan bu halkbilimcinin elimize geçen perakende evrakı arasında bulunan bir mektup, hem kendisi hem de ünlü devlet adamı ve edebiyatçılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran hakkında ipuçları ve hoş bilgiler içermektedir:
“Muhterem Beyefendi;
Bendenizi çok sevindiren mektubunuzu bilseniz kaç def’a okudum. Ebubekir Hâzım Efendi’yi bu mektubla gıyaben de olsa daha yakından tanımak fırsatına bu suretle nail oldum. Her türlü tavsifden çekinerek itiraf etmeliyim ki, temiz ve seciye sahibi, bununla beraber ilim ve hakikata vâkıf-ı nefes etmiş şahsiyetlere karşı olan hürmetim, sevgim derindir. Ve kendimi bu itibarladır ki diğer gençlerden ayırıyorum. Yazılarınızı öteden beri okurdum. Senânızı, şahsi meziyetlerinizi hâlen İzmir’de Hisar Kütübhanesi memuru sabık arkadaşlarımızdan Şerif Necmi Bey’den işitirdim. Riyâkârlık nefret ettiğim bir illettir. Fakat siz memuriyet hayatında olsun, ilim hayatında olsun yüksek alnınızı daima fazilet ve tevazuyla süslediniz. Elbette sizi tanıyanlar, sizi sevenler bunu ahlafa nakl edeceklerdir.
İki nesil, iki aydın
Hâzım Tepeyran (1864-1947) Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yetişmiş önemli bir aydındı (altta). Kendisinden bir sonraki kuşak aydınlarından Hikmet Duran Dağlıoğlu (1900-1977) (üstte sağda) Tepeyran’a yazdığı mektupta ona hürmetlerini nazikçe ifade etmekte.
Yazdığınız mektubu daima saklayacağım, eserlerinizin ba’zılarını okumuştum. Diğer neşriyatınızı da bulacak, okuyacak, neşr edeceğiniz diğer eserleri de alâka ile ta’kib edeceğim. Yazdığınız mektupta tevazu gösteriyorsunuz. Kim ne derse desin ilim anahtarları mekteplerimizin hududları, sakıfları altında değildir. Bugün Dârülfünundan Avrupa külliyelerinden mezun ve fermanlı bir çok gencimiz arasında kaç Ebubekir Hâzım’ımız vardır?
Hâtıralarımda aldanmıyorsam ve eğer bu satırlarla sizi mütessir ve dilhûn etmiyorsam sizi ben Bâyezid Meydanı’nda sehpa altına kadar gelip de bir mucize kabilinden olarak kurtulduğunuz dakikadan itibaren sevdim. Bu vak’a tâ o zaman kalbimde büyük bir aksülamel uyandırmışdı. Mütarekenin ihânet, hıyânet, fesâhat ve cinâyet dolu günlerinde, tarih elbette medenî ve vatanî celâdet ve fedâkârlığınızı yâd edecektir.
Bütün emeli hamiyetle vatanın saf gençlerine fikirler, itiyadlar vermek isteyen bir genç de elbet vatana hizmet edenleri tedris-i rahlesinde bulunan gençlere anlatacaktır.
Eserinizi tek başınıza yeni harflere tahvil gibi hakikaten büyük bir iş hatta külfete girişmiş olursunuz. Yakında semeresini görmekle iftihâr ederiz.
Isparta’da Böcü-zâde Süleyman Efendi’ye mektub yazdım ve mektubda bahis buyrulan Hasan’ı sordum. Süleyman Efendi’den henüz cevap alamadım. Efendimize karşı cevabı bu kadar geciktirmenin sebeblerinden birisi de bu oldu. Mektubunuzda bahis buyurduğunuz Bakkal-zâde Süleyman Efendi sizlere ömür bir kaç sene evvel vefat etti. Bu tatilde Isparta’ya uğramak niyetindeyim. Ba’zı hususatı tedkik edeceğim. Bektaşi Hoca ve onun tabiriniz vechile “dahi” oğlu Hilmi Efendi de vefat etmişlerdir. Mektubumla en nazik bir noktanıza dokunmuş olduğumu anlıyorum. Ebediyen kaybedilmiş vücûdlar karşısında teessür ve ızdırabdan başka ne duyulabilir Hâzım Beyefendi…
Memleketim olmayan fakat refikâmın memleketi olan güzel, şirin Isparta’yı bugün hududumuz haricinde kalan sevgili memleketim “Antakya” dan çok fazla severim.
Bir Ispartalı şair memleketini tavsif zımnında yazdığı şiirin şu parçasıyla Isparta’yı ne güzel tasvir ediyor:
Gül biter, bülbül öter, âfâkını kaplar sesi
Zî-mürüvvet halkı vardır hoş tutarlar herkesi
Hep tevazu ehlidirler, yok kederli kimsesi
Şânı, insânı garib destânı var Isparta’nın
Son zamanlarda çıkan bir rivâyete nazaren yeni teşkilât-ı mülkiyede Isparta kaza olacakmış. Memlekete eğer bu keyfiyet tahakuk ederse yazık olacaktır. Bu itibarla memleketimi müdafaa için ba’zı neşriyatta bulunmaktayız. Isparta’nın daha fazla halkıyatını, ananelerini tedkik etmekteyim ve bunu İstanbul’da münteşir “Halk Bilgisi Derneği” Mecmuası’nda neşr ediyorum. Yazı çıkacağı zaman okunmağa değer bir şey olmamakla beraber sırf Isparta’ya taaluku itibariyle efendimize takdim ederim.
Dağlıoğlu’nun eserleri Halkevlerinin yaygın olduğu dönemde Anadolu’daki birçok Halkevi dergisinde Dağlıoğlu’nun tarih araştırmaları yayımlanmıştı. Külliyatı arasında bir de Şemsettin Sami üzerine monografi bulunmaktadır.
Yukarıda da arz etmiştim. Zât-ı âliniz bu memlekette şerefli, mühim memuriyetler yaptınız. Her yerden bir şeref ve muhabbet çelengiyle ayrıldınız. Mevlânâ’nın buyurdukları gibi:
Ger numâned ez cûd der dest-i tû-mâl
Key koned fazl-ı ilahet pay-i mâl
Bu ne büyük hakikat değil mi Beyefendi? İnsana servet şeref ve gurur getirmedikten sonra o servetin ne fâidesi olabilir?
Sizden istirhâm ediyorum ilminize, şahsınıza candan bağlı olan samimi hürmetkârınızı lutfen feyzinizden ve teveccühünüzden mahrum buyurmayınız. Takdir buyurursunuz ki; en dürüst en samimi münâsebetler garaza istinad etmeyen münasebetlerdir. Bütün emeli ilmin, hakikatin ayrılmaz bir âşıkı kalmak isteyen bendenizden eminim ki bu lütfu esirgemezsiniz. Hatta biraz daha ileri giderek bir fotoğrafınızı da istemek cesaretinde bulunacağım. Hürmet ve tâ’zimle ellerinizden öperim efendim.
Hikmet Turhan [Dağlıoğlu]”
“Ebubekir Hâzım Bey’e, 1931 senesi İzmir” notuyla Hikmet Turhan Dağlıoğlu evrakı arasında çıkan bu mektup, gönderilen yazının kopyası mı yoksa gönderilemeyen bir belge mi bilemiyoruz ama, Ebubekir Hâzım Tepeyran’a (Niğde 1864 – İstanbul 1947) gösterilen hürmet, mektuptan da anlaşıldığı gibi çok büyüktür.
Geçen sene, Börklüce isyanının 600. yılı dolayısıyla düzenlenen sempozyumda sunulan bildiriler, kapsamlı bir kitap haline getirildi. Şeyh Bedreddin ve dönemindeki kalkışmaları anlamak yolunda yapılan çalışmalar; henüz merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda meydana gelen hadiseleri aydınlatmayı amaçlıyor.
ULUSLARARASI BÖRKLÜCE MUSTAFA SEMPOZYUMU BILDIRILER
Börklüce isyanının 600. yılı vesilesiyle yerli-yabancı akademisyenlerin yanısıra konu hakkında çalışan herkese açık, pek de geleneksel olmayan bir sempozyum düzenlemiş Akdeniz Akademisi.
1416’de Karaburun’da patlak veren bu isyan hakkında bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olması, katılımcılara bir fetih duygusu vermiş. Çok sınırlı kaynakların farklı okumaları ve bunların başka kaynaklarla bezenmesiyle, çok bilindiği sanılan bu konu hakkında yeni ve daha derli toplu sorular üretilmiş.
Uluslararası Börklüce Mustafa Sempozyumu adlı kapsamlı eser, bu etkinlik dolayısıyla sunulan bildirileri biraraya getiriyor. Önsözde belirtildiği üzere “geçen altı yüz yıla rağmen ayaklanmanın günümüz kültür, folklor, edebiyat ve siyasetinde süregelen muhalif, isyancı ve devrimci mirası” Börklüce’yi ve aslında onun şahsında, “huruç eden” onbinlerin mücadelesini güncel kılıyor.
Şeyh Bedreddin’in adıyla anılan ve onun müridi olarak takdim edilen Börklüce Mustafa ile devamında Manisa’da Torlak Kemal isyanı ile ilgili birinci elden iki tarihsel kaynak var. İlki, 14. yüzyıl başlarında Foça’da Venedikliler adına çalışan ünlü Bizans tarihçisi Dukas’ın aktardığı gözlemler. İkincisi ise Şeyh Bedreddin’in öldürülmesinden kırk yıl sonra torunu Halil b. İsmâil’in dedesini “aklamak” için yazmakla birlikte, Bedreddin hakkında eşsiz bilgiler sunan (örneğin Yunus Emre şiirleri ile ilişkisi gibi) Menâkıbnâme.
Ancak bu toplumsal hareketler sadece bu iki kaynak çerçevesinde açıklanmaya çalışıldığında, insanların yaşadıkları dünyayı ve onların özlemlerini anlamak oldukça zorlaşıyor. “Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi arasındaki bir taht kavgası esnasında yenilmeye mahkûm olanların bir tür bozgunculuğu” olarak tarif edilen bu hareket, elbette çok daha geniş siyasi-toplumsal analizleri hakediyor. İzmir-Karaburun’da köylülerin isyanı, aynı dönemde Avrupa’da benzer taleplerle ortaya çıkan köylü isyanlarının yanısıra Küçük Asya ve İran gibi coğrafyalarda farklı bir dünya tahayyüllü hareketlerle birlikte ele alındığında, dar “taht kavgaları anlatımı”nın ne kadar eksik kaldığı görülmekte.
Sempozyum konuyla ilgili bilinenlerden çok, bilinmeyenlerin daha fazla olduğunu açıkça ortaya koymakta. Eski bilgileri tazelerken, farklı bakışaçılarıyla bu bilgilerin geleneksel kullanımının ötesine geçen; bu sınırlı kaynakları yeniden değerlendiren, yorumlayan açılar, katkılar sunuyor. Öte yandan yeni bilgi-bulgular da sempozyum ve kitabın değerini arttırıyor.
Dukas “…mülkiyetsizlik vaazedip; kadınlar hariç, yemekler, elbiseler, tarlalar her şeyin ortak olduğunu ilan etmiş… Bu imana tüm hoyratları kandırmış; üstelik Hıristiyanlarla arkadaşlık için de çaba sarf ediyormuş” diye takdim eder Börklüce Mustafa’yı. Şeyh Bedreddin öne çıksa da isyanın toplumsal ve siyasal yönü açısından Börklüce’ye maledilen sözleri; basit bir tepkinin ötesine geçen toplumsal hareketlilik; başkaldıran insanların mezhepsel ve toplumsal karmaşık bileşimi; Karaburun’daki hadiseye özel bir önem kazandırıyor. Nâzım Hikmet’in, Şerafettin Yaltkaya’nın 1924’teki Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin kitabından hareketle yazdığı olağanüstü şiiri, Şeyh Bedrettin ve müritlerini tarihin unutturulmuşları arasından çekip çıkarmıştı. Literatürde ise Börklüce ve hele Torlak Kemal hakkında bilinenler neredeyse yok derecesinde. Oysa Osmanlı tarihi açısından görmezden gelinen temel bir unsurun, özne olarak köylülüğün en belirgin biçimde ortaya çıkışında bu iki ismin özel bir yeri var. Sempozyumun işlediği konu çerçevesinde, ayaklanan onbinlerce köylünün (Börklüce kentte çarmıha gerildiğine göre buralarda da taraftarı vardı) hangi saiklerle biraraya geldiğini anlamaya çalışmak, taht kavgalarından çok daha hayati bir mesele olarak günümüze taşınmakta. Tek başına ele alınabilen nedenlerle açıklanamayacak olan bu ayaklanma (ve benzerleri), belli ki tarihten silinmeye çalışılmıştır. Sultan I. Mehmed’in 100 bin kişilik bir orduyla bastırabildiği, bu harekattan önce iki kez ordularının yenildiği gözönüne alınırsa, en azından bölgede yaşayan halkın benimsediği bir isyandan sözedildiği anlaşılır.
Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa yüzyılda yapılmış Nakşî Ahmet’e ait minyatür, Bedreddin’i asılmadan önce hücresinde tasvir ediyor (üstte). Burhan bin Mustafa’nın (Börklüce Mustafa) Tasvirü’l Kulüb adlı kitabında Allah vepeygambere sevgi-saygısını belirten bölümler (altta).
Öncelikle, henüz tam olarak merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda bulunuyoruz. Bu bakımdan sonraki ve bugünkü ayrımlara göre bir değerlendirme eksik kalmaya mahkum. Ayaklanmaya katılanlar arasında Hıristiyan ve Yahudilerin de bulunduğu gözönüne alındığında, bu mistik de olsa “dinsel” olmayan bir tahayyül peşinde koşan, çok farklı etkileşimler içindeki “köylü” kitlesinin açıkça bir alternatif dünya, bir “alternatif toplum tasavvuru”na sahip olduğu çoğu defa atlanmakta. Üstelik bu alternatif tasavvurun hem bu coğrafyada hem çevre toplumlarda da bir geçmişi var. Dolayısıyla bu hareketleri kabaca “isyan” ile sınırlamak mümkün değil. Mülkiyet ortaklığının bir gelecek tasavvuru kadar, insanların yakın geçmişinde de -hele o dönem- varolan bir arayış-hatırlayış olduğu da hesaba katılmalı. Bu hareketlerin siyasetten azade sadece bir sosyal tepki olarak görülmesi, siyasetin özellikle devlet katında icra edilebileceği yanılgısından kaynaklanmakta. Devletin yaptığı siyasetse ona karşı yapılan da siyasettir.
Ahmet Arslan’ın açılış oturumunda “Osmanlı İmparatorluğu demode bir imparatorluktur” diye özetlenebilecek sunumu ise, kuruluş dönemi üzerine yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Sempozyum bağlamında, tasavvuf ehlinin bu dönemde toplumdaki önemli rolüne değiniliyor. Yani isyancıların söylemi, ahaliye hiç de yabancı bir söylem değildi.
Ahmet Yaşar Ocak, konar göçer Kızılbaş Türkler’in ihtilalci mehdilik hareketlerine dikkati çekerken, İran’da resmî dinleri Zerdüştlük olan Sâsâniler’in eziyet ettiği Nüniheistlerin bir kısmının Anadolu’ya gelip Hıristiyanlıkla ilişkilenmeleri sonucu Pavlikanlar’ın ortaya çıktığını ve buradan Avrupa’ya uzayan bir zincirde ortaklaşmacı diyebileceğimiz akımların devam ettiğini belirtir. Yani Sünnî olmayan tasavvuf erbabının “yerel” kaynakları arasında, İran’dan esen rüzgarların izleri silinmemişti.
Âşıkpaşazâde’nin Börklüce’nin “ayin” yaptığına dair bir ibaresi ise, ayaklananların dinî inançlarının pek de kesin olmadığının bir göstergesi olarak not edilmekte. Börklüce Mustafa’nın çarmıha gerilmiş olması ve ölürken söylediği Hıristiyan geleneğindeki “yetişin efendimiz”e karşılık düşen “Dede Sultan eriş” sözleri de buna eklenmeli.
Ancak Ahmet Arslan’ın sözüyle “Tasavvuf, akıl ile nakil arasındaki tartışmadan bıkan, kaçan adamların sığındıkları bir alandır… Onunla dünya inşa edemezsiniz”. Londra Üniversitesi’nden Yure Stoyanov ise ilginç bir yaklaşımla, Bedreddin’in de Börklüce’nin de “sürmekte olan ayaklanmacı hareketlere elebaşı olarak değil de katılımcı olarak eklemlenmiş” olup olmadıklarına dair önemli bir soru ile karşımıza çakmakta. Öte yandan kayıtlara göre de iki isyan arasında (Bedreddin ve Börklüce) hem toplumsal taban hem amaç bakımından bir örtüşme olup olmadığı da tartışmalı. Börklüce isyanının uluslararası tarih yazımında 19. yüzyılda başlayan yolculuğu, bu sempozyumun da gösterdiği üzere tükenecek gibi değil. Kitap, geçen sene gerçekleşen bu önemli sempozyumdaki bildirileri biraraya getiriyor.
Ülkemizin en önemli Shakespeare uzmanlarından Ayşegül Yüksel’in kitabı hem yazarın eserlerini derinlemesine inceliyor hem de Türk tiyatrosundaki uygulamalardan örnekler veriyor. Ünlü İngiliz yazarı hem bilenler hem de öğrenmek isteyenler için bir referans kitabı.
SILA ŞENLER GÜVENÇ
William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü
Türkiye’deki en önemli Shakespeare uzmanlarından biri olan, kendisi de Shakespeare gibi kalemi ve hitabıyla insanları âdeta büyüleyen, yıllarca ODTÜ ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı ve tiyatro alanında hizmet vermiş Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alınmış değerli bir kaynak kitap.
1979’dan beri Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasındaki “Sahneden” köşesinin yazarı olan Ayşegül Yüksel’in birçok kitabı, makalesi ve tiyatro eleştirisi mevcut. William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü, Yüksel’in öğretim üyesi ve tiyatro eleştirmeni olarak, yıllarca verdiği derslerin ve yazdığı tiyatro eleştirilerin bir ürünü. Shakespeare’i -başta gençler olmak üzere- her yaştan ve alandan insanların zevkle okuyabileceği ve anlayabileceği bir anlatımla sunuyor. Ancak kitabın herkes tarafından takip edilebilecek bir nitelikte olması kimseyi yanıltmasın; bu, Shakespeare eserlerini derinlemesine inceleyen çok kapsamlı bir çalışma aslında. Eserde yazar, yaşadığı dönem, antik ve klasik tiyatro geleneği ve Shakespeare’in katkıları anlatılmakta, oyunlarıyla ilgili çeşitli incelemeler okur dostu bir üslupla verilmekte. Asıl ustalık, bu denli zor bir konuyu sade bir anlatımla geniş bir okur kitlesi için anlaşılabilir kılmak şüphesiz.
Kitabın ilk üç bölümü, bir şahsiyet ve oyun yazarı olarak Shakespeare’e ve İngiliz rönesansına bir altyapı oluşturmaktadır. Bu noktada, İngiliz rönesansının İtalya’dan çok sonra, 16. yüzyılda başladığını belirtmek gerek. İngiliz rönesansı, ‘eski’ ve ‘yeni’ olanın içiçe geçtiği bir dönem. Kitapta, tiyatro geleneğine ek olarak rönesans İngiltere’sinde gerçekleşen önemli değişimler de tek tek ele alınıyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin feodal yönetim biçiminden monarşiye geçmesi, kapitalist girişimciliğin yayılması, deniz ticaretinin gelişmesi, İngiliz Kilisesi’nin Protestanlığı kurumlaştırma çabaları, dönemin egemen ahlak anlayışı ve hümanist bakışaçısı, Kraliçe I. Elizabeth’in ülkesinde kadının durumu, Shakespeare’in ortakları arasında bulunduğu Globe Tiyatrosu da dahil olmak üzere profesyonel tiyatroların kurulması ve dönemin sansür politikasına geniş ölçüde yer verilmiş.
Shakespeare, İngiliz rönesansının karmaşık, değişken ve yenilikçi ortamında ortaya çıkan, bu koşullar içinde yoğrulmuş ve sayısız ürün vermiş önemli bir ozan ve tiyatro yazarı. Burada vurgulanan nokta, Shakespeare’in dehası sayesinde halkı nasıl tiyatroyla buluşturduğu ve her kesime hitap etmeyi nasıl başardığıdır. Farklı sosyal tabakalardan oluşan, yoğun bir nüfusu barındıran Londra kentindeki tiyatrolarda da her kesimden seyirci mevcuttu: Saraylılar, genç soylu hanımlar, şövalyeler, hukuk öğrencileri, esnaf, çıraklar, hayat kadınları, kente ürünlerini satmaya gelen tüccarlar ve köylüler aynı oyunları seyrediyorlardı. Böylece, elit kesimin yanısıra okuma yazma bilmeyen halk da sahnede antik ve klasik tiyatro geleneğinden beslenen bir İngiliz tiyatrosu seyretme fırsatını buluyordu.
Önemli bir diğer nokta ise, küçük kent kökenli bir ailenin, üniversite öğreniminden yoksun kalmış sıradan bir bireyiyken, Shakespeare’in ülkenin ve dünyanın hayranlıkla bağrına bastığı bir yazar ve tiyatro ustasına nasıl dönüştüğüdür. Kitapta, kayıtlara göre yüksek tahsili bulunmayan Shakespeare’in gerçekte kendisine maledilen oyunları yazıp yazmadığı ile ilgili farklı görüşlere yer verilse de, Ayşegül Yüksel üstün yetenek ve hünerin sadece kültürlü bir aileden gelen, seçkin sanat ortamında yetişmiş, çok okumuş kişilerin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili de iki çift sözü vardır: “Bize gelince, yaşam öyküleri Anadolu coğrafyasında dolaşıp duran Hoca Nasreddinlerin, Yunus Emrelerin, dahası, ortaokul öğrenimini bitiremeden çalışmak zorunda kalmış, ama yapıtlarıyla dünya düzeyindeki pek çok ustayı geride bırakan Yaşar Kemal gibi bir ‘deha’nın yetiştirdiği toprakların çocuklarıyız. Bizim aklımız ve yüreğimiz gerçeklere de açıktır, efsanelere de…” (s.19).
Devlet Tiyatroları’nda Onikinci Gece Shakespeare’in eseri Onikinci Gece Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. 1960’lardaki oyunda, ön planda Malvolio rolünde Cüneyt Gökçer, arka planda Ertuğrul İlgin ve Salih Canar.
Bu bağlamda, şaşılacak bir şey yoktur; çünkü Shakespeare bir rönesans aydınıdır…
Kitabın büyük bir bölümü oyun incelemelerine ayrılmış. Öncelikle antik-klasik tragedya, komedi geleneği ve yazınsal unsurları işlenmiş, Shakespeare’in bunları rönesans İngiliz tiyatrosunun kurallara bağlı kalmayan yapısıyla nasıl birleştirdiği anlatılmış ve getirdiği yenilikler tartışılmış. Ayrıca, Shakespeare’in tarihî oyunlarına, romanslarına ve sınıflandırılması güç olan oyunlarına da yer verilmiş. Bu doğrultuda, kitapta Shakespeare’in birçok eserine değinilse de, muhtelif bölümlerde detaylı olarak incelenen oyunlar III. Richard, Yanlışlar Komedisi, Titus Andronicus, Ne ki Hırçın Kız, Romeo ve Juliet, Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Kuru Gürültü, V. Henry, Julius Caesar, Beğendiğiniz Gibi, On İkinci Gece, Hamlet, Troilus ve Cressida, Yeter ki Sonu İyi Bitsin, Kısasa Kısas, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kleopatra, Coriolanus, Atinalı Timon, Kış Masalı ve Fırtına’dan oluşmaktadır.
Kitabın son bölümü, çok önemli bir arşiv niteliği taşımaktadır. Shakespeare’in Türk sahnesindeki yaklaşık 200 yıllık geçmişine değinilen bölümde, 19. yüzyıldan itibaren sahnelenen belli başlı eserlerin ve özellikle Hamlet, Othello, Kral Lear gibi oyunların Türkiye’deki tatlı ve acı serüvenleri anlatılmakta, Shakespeare’in geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan Muhsin Ertuğrul gibi şahsiyetlere yer verilmekte ve Türk yapımlarından örnek fotoğraflar sunulmaktadır.
Son söz olarak bilenlere veya ilgi duyanlara: Shakespeare’i her yaş ve bilgi düzeyindeki kişilere sevdirecek ya da yeniden hayran bırakacak bu kaynak kitabı mutlaka edininiz.
Walker Evans ve David Hockney sergileri yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor; bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor. Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var.
Beaubourg, 2017’in ikinci yarısına iki kapsamlı ve etkili sergiyle girmişti. Walker Evans’ın 400 parçadan oluşan fotoğraf sergisi, 1930’lardan başlayarak ‘yerli belgesel’ bağlamında öncülük üstlenmiş, Ara Güler’in ünlü deyişiyle ‘foto muhabiri’nin yapıtını kuşatıyor. Evans, estetik olgunluğunu gerçekçi çizgiye yedirebilmiş ilk fotoğrafçı kuşağının güçlü temsilcisi: İnsanlar (“sokaktan geçenler”), yapılar (özellikle “baraka”lar, ahşap evler), sokak yazıları (başta “afiş yığmaları”) üzerinden, yöre yöre, Amerika’sını okumuş. Kimi soyutlama çabaları ve seçimleri, sanatsal kaygısını o cephede de sınama olanağını bulduğunu gösteriyor; özellikle mikroskop altına aldığı nesnelere (kerpeten, makas, vb) bakışında neredeyse fenomenolojik bir yaklaşım görülebilir. Gazeteler, dergiler için yolları yutmuş Evans. Susuz gezgin. Bir dünya kurulmuş objektifinin gözünden: Tutarlı, duyarlı, engin.
Beaubourg’un ana sergisi, yanılmıyorsam Londra’dan gelen, büyük olasılıkla başka bir başkent müzesine yolcu çıkacak David Hockney retrospektifi. Sanatsever kitle açısından doyurucu, temsil değeri yüksek bir küratörlük çalışması; gelgelelim, daha meraklısı dahasını istiyor, seçilen örnekler sayıca yetersiz göründü bana: Olağanüstü “paper pools”tan yalnızca iki yapıtla yetinmek zor örneğin. Buna karşılık, 2017 tarihli birkaç çok taze işin yeralmış olması önemli.
Adı üstünde ‘retrospektif’, her dönemini, geçirdiği her evreyi temsil etme savında Hockney sergisi. Bütün ressamlar, sanatçılar yolda evrim geçirir; gene de, burada, bir sürekli evrim koşulu ağır basıyor: Baştan uca kendini yenileme isteğiyle kesintisiz bir arayış çizgisi çekmiş Hockney; deyim yerindeyse teknik düzlemde yerinde duramamış, durmak istememiş. Oysa, çıkış noktasında oldukça gelenekçi bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor genç adalının 1950’li yıllardan tabloları.
300 fotoğrafla yüzyıl Amerikası 20. yüzyılın en önemli fotoğrafçılarından Evans’ın çektiği, geçen yaz Paris’teki Pompidou Merkezi’nde sergilenen 300’e yakın fotoğraf, dönem Amerika’sını en iyi betimleyen eserlerdi.
İlk büyük dönüşüm Amerika’ya gidişiyle eşzamanlı. 1970’lerin ortasına gelesiye, bile göre seçilmiş bir hafiflik egemen pastel tonlu yağlıboyalarında. “Splash”, sanırım bir başka dönüşüm atılımının başlangıcına denk geliyor. Fotoğrafla, sonradan güçlü bir yenilik hamlesini gerçekleştirdiği kolajlar öncesi sıkıfıkılaşmasının resim çalışmalarının özünü yoğurduğu görülüyor.
O tarihten bugüne bir çifte eksen gerçekliği içerisinde gözüpek bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorum Hockney plastisitesinin: Teknoloji ile fırça tekniği arasında doğurgan bir karşılıklı beslenme köprüsü çatmış. Fotografik kolajlarının çarpıcı, özgün, kalıcı bir buluş olduğunu ileri sürmek bilmem abartılı mı olur; varsın olsun – öyle konumluyorum! Bunun, “paper pools” dizisiyle aynı hizada yüksek bir çıta oluşturduğu fikri ağır basıyor bende. Sanat tarihi açısından canalıcı bir halka vaadediyor o resimler: Monet’den, Matisse’den el almış, evet, nasıl da kendi dünyasına, yapıtına yedirebilmiş.
Olgunluk çağından yaşlılığa geçerken “pastel”in hepten geride kalışına tanık oluyoruz: Fütursuz bir renk patlaması, neredeyse denetimsiz bir kromatik cümbüş içinde dönüyor adasına Hockney. Peyzaj geleneğine yepyeni sayfalar ekleyerek. 50 parça tablonun bitişmesiyle yekpâreleşen Yorkshire çalışması, “a bigger picture”, günümüz resim sanatının en görkemli uçlarından biri. “Dört Mevsim” gelmiş son noktayı koymuş. Dijital video dörtgenleri olağanüstü yapıştırma.
David Hockney eserleriyle Paris’te
Fransızlar, Hockney’in 80. yaşını sanatçının retrospektif sergisiyle kutladı. Hockney, Pompidou Merkezi’ndeki serginin açılışına da katıldı.
Hockney’in teknolojideki gelişimleri yakından izlemesine, tablet üstünden resim çalışmalarını çeşitlemesine değineli birkaç yıl oldu. Retrospektif sergiye bu bağlamda seçilen işler de sayıca yetersiz geldi bana; belki de, retrospektifi önceleyen birkaç sergide ağırlıklarını duyurdukları varsayılmıştır. Hockney, bu taze araçlarla resim sanatında “hareket” unsuruna yepyeni boyutlar taşıyor. En önemlisi de, bunu kendi güzergâhını milim terketmeksizin gerçekleştirmesi, araçların marifet ve hünerlerine kapılmaktansa, onları doğru biçimde, seçtiği yolda kullanabilmesi. Serginin bu bağlamdaki eksikliğini tamamlıyor Current başlıklı kitap.
Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var. Bu sergileri izleyebilmek ise yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor: Bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor.
1.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Madam Kordi Miloviç adlı operet sanatçısı, gece hayatının ve basının ilgi odağı olur. O yıllarda ve ilk cumhuriyet döneminde tekrar İstanbul’a gelen Miloviç, savaş zenginlerinin eğlencelerinde yer almasıyla büyük tepki de çeker. 13 yaşındaki Necip Fazıl’ın elini öptüğü, Nâzım Hikmet’in şiirlerinde veryansın ettiği Miloviç’in öyküsü…
İttihad ve Terakki yönetimi zamanında, azınlık sermayesine rakip olabilecek, Türkler için sermaye birikimi ve yatırım imkânları sağlayabilecek “Millî Sermaye/Millî Burjuvazi” projesi ile yeni bir sermayedar sınıf oluşturulmaya çalışıldı.
Devletin sunduğu imtiyazlarla olağanüstü rekabet imkânları sağlanan bu sınıf, 1. Dünya Savaşı sıralarında tüm beklentilerin aksine toplumu kemiren, çürüten bir yapıya dönüştü. Bu yapı, projenin görünürdeki yüzleri İaşe Nazırı Kara Kemal ve Askerî Levazım Dairesi Reisi İsmail Hakkı Paşa ile anıldı. “Vagon Ticareti, Bulgur Palas ve Miloviç” isimleri, dönemi vurgulamak için sembol isimler olarak ortak bir duyguyla belirlendi. En önemlisi bu sınıfla birlikte, Türk sosyolojisine “harp zengini” kavramı yerleşti. Harp zenginlerini yerden yere vuran roman, hikâye ve şiirler büyük bir külliyat oluşturdu.
Cordy Millowitsch(1890-1960)
İstanbul’un eğlence hayatında bir dönüm noktası. Harp zenginlerinin vazgeçilmez sanatçısı.
İttihad ve Terakki’nin belirlediği partili veya sıradan insanları kısa bir sürede olağanüstü servetlere sahip kılan bu iktisadi rejimin mağduru halk olmuştu. En azından bir ferdi askerde, cephede olmayan, savaşlarda şehidi, gazisi bulunmayan ailelerin parmakla gösterildiği savaş ortamında, millî sermaye/millî burjuvazi niyetiyle yola çıkıldı ama, devlet eliyle zengin edilen yeni sınıf, karaborsa ve yüksek enflasyonla milletin sırtından servetine servetler kattı. Harp zenginleri havadan kazandıkları bu servetleri, yoksulluktan kırılan milletin yanıbaşında sefahat ve ahlaksızlık yolunda yemekten çekinmediler. Biçare şehit ve gazi eşlerini, kızlarını, fuhuş bataklığına sürüklediler.
İstanbul, orduların dört cephede savaştığı acımasız bir ortamda, birbiri ardına Türkiye’ye gelen operet kumpanyalarının, şarkıcıların, sanatçıların vazgeçemedikleri, çok rağbet ettikleri bir başkent oldu. İstanbul halkının bir kısmı iyi eğleniyordu… O yılları yaşayanların hiç unutmadıkları, sefahat eğlencelerinin merkezinde yer aldığı en çok dile getirilen bir isim vardır ki bu yazımızın konusudur: Miloviç…
Hakkındaki yayınların, değinmelerin neredeyse tamamı olumsuzdur. İlk defa 1917’de Viyanalı bir operet grubuyla ziyaret ettiği İstanbul’da uzun süre kalıp ayrıldıktan sonra da defalarca ülkemize gelmiştir. Devrin matbuatında yaptığımız taramalarda üçüncü ziyaretini bitirip dönüşü ardından 29 Mart 1924 tarihli Resimli Gazete ve Süs Mecmuası’nda fotoğraflı haberlerini bulduk. Çok ilginçtir, aynı gün yayın yapmalarına rağmen Resimli Gazete 30. sayısında imzasız, fotoğraflı bir yazıda Miloviç’i hiç de iyi anmaz. İstanbul’un büyük bir tehlike atlattığından söz ederken, fiziksel özelliklerini öne çıkarıp ağır vücutlu, sakil çehreli olduğunu vurgulayarak Miloviç’i aşağılamaya çalışır. Daha önce reklam olmasın için haber yapmadıklarını, İstanbul’dan ayrılmasını beklediklerini belirtir. Buna karşılık Süs Mecmuası 43. sayıdaki Fehmi Şükrü imzalı yazı, Miloviç’i çok başarılı bulur ve ondan hayranlıkla bahseder.
Çeşitli kaynaklardaki doğum-ölüm tarihleri kesinlik arz etmiyor. 1890-1960 arasına tarihlenen bir ömür sürmüş. Avusturya, Alman, Macar kökenli olduğuna dair bilgiler çeşitli olsa da Süs Mecmuası’ndaki yazı oldukça derli toplu malumat içerir. Yazarın Miloviç’le veya yakın çevresiyle bir röportaj yaptığı da düşünülebilir. Biyografi olarak da değerlidir. Süs’teki yazı şöyledir:
Resimli gazete
İstanbul’a üçüncü gelişinden sonra ayrıldığında 29 Mart 1924 tarihli habere eşlik eden Miloviç fotoğrafı. Resim altında fiziksel özelliklerine hakaret edilerek sakil çehresinden bahsediliyor.
“Operet kraliçesi
Okurlarımızdan bu ismi tanıyanlar çoktur zannederim. Bir yılı aşan bir süredir Beyoğlu’nda Fransız Tiyatrosu’nda operetlere gidenler, elbette bu artisti takdir etmişlerdir. Güzel sesi, uyumlu vücudu ile yalnız İstanbul’da değil, dünyanın her tarafında yüzbinlerce hayrana sahiptir. İstanbul’umuza gelen ecnebi operet ve tiyatro artistleri arasında, en ziyade kendisini sevdiren bir şahsiyettir Madam Kordi Miloviç.
Çekoslavakya’nın Presburg (Bratislava) şehrinde doğdu. Babası bir tüccardı. Daha küçükken şirinliği ve sesinin güzelliği herkesin dikkatini çekmişti. Oniki yaşındayken bir arkadaşının sirk müdürü olan babası onu işe aldı. At üstünde yerel şarkılar söylüyordu. Kısa sürede arkadaşları arasında öne çıktı. Çalıştığı sirk, Macaristan, Almanya, Avusturya’yı dolaşıyordu. Miloviç gerek ülkesinde gerekse Orta Avrupa’da fevkalade alkışlandı. Berlin’e son gidişinde Metropol Tiyatrosu’nun müdürü Miloviç’te olağanüstü bir kabiliyet gördüğünden kendisini tiyatrolarına bağladı. Aynı zamanda Profesör Karati’den şan dersleri alıyordu. Onsekiz yaşında “sinema kraliçesi” unvanıyla Berlin’de ilk operetini oynadı. Dörtyüzden fazla sahneye konulan bu operette çok başarılı oldu.
İstanbul’a ilk seyahati 1917’de oldu. Halkımız kendisini beklediğinden fazla bir coşkuyla karşıladı. Harb-i Umumi’de idik. Birçok hayır derneklerinin müsamerelerine katıldı. Bilhassa yangınzedeler ve mâlûl gaziler yararına verilen müsamerelerde büyük tesiri oldu. Cemal Paşa’nın himayesinde Pötişan’da verilen bir müsamerede oynadığı bir perdelik (Vera Viyoletta) opereti bilhassa anmaya değer.
1918’de İzmir’e gitti. Orada da binlerce hayranı vardır. İzmir’den Güney Rusya’ya hareket etti. Brest-Litovsk Muahedesi henüz imzalanmıştı. Ukrayna’nın merkezinde bir iki müsamere vermek istedi. Henüz Kiev’e ulaşmıştı ki Rusya’da “Bolşeviklik başgösterdi”. Kiev’i işgal eden Sovyetler, Miloviç’in şahsi eşyalarını, kumpanyanın zengin dekorlarını yağma ettiler. Hayatları bile tehlikede idi. Güçlükle Kiev’den Odesa’ya geldiler. Odesa henüz Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Buradan Dimitri vapuruyla kısa yoldan memleketine gitmek için Köstence’ye geldi. Romanyalılar vapurdan çıkmasına engel oldular. İstanbul yoluyla gitmeye mecbur kaldıysa da İstanbul limanına geldiğinde de İtilaf Devletleri engel oldular. Zor bir durumda kalmıştı.
Geçirdiği maceralar kendisini bedenen yordu. İstanbul’a çıktı, Ada’da bir müddet dinlendi. Bu esnada Almanya ve Avusturya’da Miloviç’i ölmüş zannediyor, gazeteler vefatından bahsederek biyografisini yayınlıyorlardı. İstanbul’da tekrar sağlığına kavuştuktan sonra Miralay Vitelli aracılığıyla Almanya’ya dönüş izni aldı. Altı ay kadar Berlin’de çeşitli operetlerde bulunduktan sonra Güney Amerika’ya gitti. Brezilya, Arjantin, Paraguay’da olağanüstü ilgiye mazhar oldu. Oradan geldiği Paris’te bir ay kadar kaldıktan sonra üçüncü defa İstanbul’a geldi. Halkımız bu sevimli artisti çok sevdi. Temsillerinde bilhassa Çardaş Fürstin, La Bayader, İstanbul Gülü ve Gece Kuşu’nda fevkalade başarılı olmuştur.
Süs Mecmuası
29 Mart 1924 tarihli bu nüshada Miloviç hakkında hayranlık hislerini paylaşan tek yazar olan Fehmi Şükrü’nün yazısı yer alır.
Yakında Mısır ve Atina’ya gidecek olan Kordi Miloviç, Mayıs ayında New York’ta bulunmak üzere bir kontrat imzalamıştır. Görülüyor ki artistlik mesleği o kadar kolay değildir. Biraz askerlere benzerler: Sanat askeri.
Memleketimizden iyi tesirler bırakarak ayrılan Madam Kordi Miloviç’e, hayırlı seyahatler temenni edelim.
Fehmi Şükrü. Süs Mecmuası, No. 43, 29 Mart 1340 (29 Mart 1924)”
Fehmi Şükrü’nün biyografisine, Miloviç’in 1916-1941 arasında dokuz filmde oynadığını ilave etmeliyiz.
1. Dünya Savaşı yıllarında Kalmann’ın Çardaş Fürstin opereti dünya çapında ünlüydü. 19. yüzyılın ortalarından itibaren operetle tanışan İstanbul halkı, Fransız ve İtalyan toplulukların, Ermeni sanatçıların eserlerini hayranlıkla izliyordu. İlk Türkçe operetlerin bestelenmesiyle, özellikle Dikran Çuhacıyan’ın 1875 tarihli Leblebici Horhor eseriyle operet sevgisi geniş kitlelere yayılmıştır. II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı tiyatrosunda zamanın dünya çapında en meşhur sanatçıları sahne almışlardı. Böyle bir seyirci kitlesinin olduğu İstanbul’da Miloviç çok beğenilmiş, sempatik ve eğlenceli sahnesi çok tutulmuştur. Harp zenginlerinin servetlerini akıtacakları bir yer aradıkları zaman diliminde İstanbul’a gelmekle, hovarda ve müsrif vurguncuların bir anda gözdesi olmuş. İstanbul’a gelmeden önce de tanınan, hayran kitlesine sahip bir sanatçıyken para uğruna şahsiyetini küçülteceğine ihtimal vermek zor ama bu yönde tanıklıklar çok fazla olunca insan neye inanacağına karar vermekte zorlanıyor.
İstanbul’a gelmesinden itibaren devlet nezdinde de önem verildiği bazı tanıklıklardan anlaşılıyor. Falih Rıfkı Atay Zeytindağı kitabında Miloviç’in ismini vermeden Tötonya Salonunda sahneye çıkan bir Alman sanatçı olarak bahseder. İzleyiciler arasındaki sarhoş bir Osmanlı subayını eleştiren yazısının Tanin’de yayınlanması üzerine Harbiye Nazırı öfkelense de bu vesile ile tanıştığı Cemal Paşa Falih Rıfkı’yı takdir etmiş, askerlik zamanında da Kudüs’te 4. Ordu karargâhında yanına almıştır. Bu sayede Zeytindağı gibi mükemmel bir eserin ortaya çıkmasında Miloviç’in de payı var diyebiliriz.
Nâzım Hikmet, Miloviç’e oldukça kızgındır. Oyunlarım Üstüne metninde çocuk yaşta farklı gözle izlediği bu ilk operet sanatçısını anlatmıştır: “ İlk opereti yine İstanbul’da Birinci Dünya Savaşı içinde, 915’te sanırsam, seyrettim. Bu bir Avusturya operetiydi. İstanbul’a turneye gelmişti. Baş aktrisi Miloviç adında belki Avusturyalı, belki Macar ama hâlâ gözümün önünde, çok pembe, çok ak, çok sarışın, iri yarı, bıngıl bıngıl bir avrattı. On üç on dört yaşımdaydım. Bizde oğlan çocukları da, kız çocukları da tez erişir. Bu Miloviç’e harp zenginleri beş yüzlük banknotlardan yorganlar diktiler, cıgarasını bin liralıklarla yaktılar. Oysa o sıralarda İstanbul halkı süpürge tohumu unundan ekmek yiyordu. Dört cephede delikanlılar kan revan içinde, aç, çıplak dövüştürülüyordu. Belki bundan dolayı, şimdi bile Çardaş operetinden bir parçayı ne zaman dinlesem bir yandan haykırmak, birilerine sövüp saymak gelir içimden, tepeden tırnağa isyan kesilirim, bir yandan da ateş basar yüzümü…” Kuva-yı Milliye Destanı şiirinde yer alan “Beyaz at gibi bir karı” dizesi kızgınlığının, isyanının hiç dinmediğini gösteriyor.
Kafakağıdı’nda anlattığı kadarıyla Necip Fazıl’ın da ilginç izlenimleri olmuş. Henüz 13 yaşında öğrenciyken Miloviç’i Bahriye Mektebinde verdiği konserde dinlemiş. Okul komutanlığı, Hünkâr Dairesi’nde ağırladıkları Miloviç’in elini, Necip Fazıl’a alafranga usulde öptürerek bir buket çiçek verdirmişler. Miloviç’in Cemal Paşa’nın gözdesi olduğunu söylüyor. Daha ilginci ise pek de iyi hatıralarının olmadığı babasıyla Tepebaşı Tiyatrosu’na Miloviç’i dinlemeye gittiğinde anlattıkları. Babası da Miloviç’in uzaktan uzağa âşıklarındanmış. Hatta küçük Necip Fazıl’a Miloviç’i annesiyle mukayese edip “kadın dediğin Miloviç gibi erkeği cazibesiyle çekmeli” de diyesiymiş. O gün sahnelenen Çardaş Fürstin operetini tek seferde ezberlemiş. Sonradan da bando ve piyanodan dinleye dinleye her harfini hafızasına nakşetmiş. Babası onu yanına oturtur, Çardaş’ı söyletir, kendinden geçmiş bir halde dinlermiş.
Venedik’te Bir Gece Miloviç 1925 yılında Berlin’de Strauss’ın Venedik’te Bir Gece operetinde.
Bir dönemin sefahat ortamını anlatan tanıklıklarda, ortak payda Miloviç olmuştur. Her anlatıda yorganına kaplanan yüzlük, binlik banknotlar, binliklerle doldurulan yastıklar, yüzlüklerle, binliklerle sigarasının yakıldığı anlatılmakta. Resimli Gazete’nin adını bilemediğimiz yazarının fantezisi değilse, boynuna asılan altın keselerden uçamayıp Miloviç’in kucağına düşen güvercinler galiba dedikoduların zirvesi.
Hakkında böylesine olumsuz rivayetler olmasına rağmen, Uluğ TTK Belleten’in 149. sayısında, 27 Mart 1928’de Ankara’da Millet Bahçesi’nde Atatürk, İnönü ve cumhuriyet ricalinin önünde Miloviç’in “Kontes Mariça” operetinde oynadığını aktarır. Üstelik derme çatma sinema sahnesinin oyunun yarısında çökmesi ile ağlayarak oyunu bırakan Miloviç’i bizzat Atatürk teselli etmiş ve “Ankara’ya ikinci gelişinizde yeni bir tiyatro binasında temsiller vereceksiniz” diye kendisini tekrar davet etmiştir. Miloviç’in yaşadığı talihsizlik Ankara için bir şans olmuş ve yeni opera binası kazandırma faaliyetine girişilmiş.
Burhan Belge’nin 15 Şubat 1935 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Miloviç-Çardaş Fürstin-Harp Zengini” üçlemesini tasvir ve tahlil ettiği satırlar bu dönemi en iyi anlatan metin olarak dikkate alınmalıdır:
“…Çardaş Fürstin sade güzel bir operet değil, siyasal bir hatıradır da. Osmanlı İmparatorluğu’nun batması marşı bu hafif operet ve bunun adına adı çok sıkı bir surette bağlı olan Orta Avrupalı bir peri padişahının kızı Miloviç’in şarkıları olmuştur. Çardaş Fürstin’in demek oluyor ki bizler için, bir de renkli masal tarafı vardır. Uç uca dikilmiş yüzlük banknotlardan biçilmiş yatak çarşafları; yüzlük banknotlarla yakılan cıgaralar; şampanya ile doldurulan banyo tekneleri ve böyle daha birçok ucu vagon ticaretine dokunan hovardalık perendeleri, imparatorluğun batışını çevreleyen masal bulutları. Miloviç gelin, böyle bir çeyizle gerdeklere girmiş, gerdeklere girmezden önce de bu türlü gelin hamamlarından geçmiştir. Çardaş Fürstin, bunun içindir ki Osmanlıcaya ilk çevrilen operet mertebesini bulmuştur. Ve uzun yıllar onun oynak şarkıları, tazelerimizin dudaklarını neşelendirmiştir. Bu bakımdan, bu sihirli operet, halkımızın genişçe yığınları arasında batı mızıkasının ilk müjdecisi ve propagandacısı olmuştur. İnsanın hatta Çardaş Fürstin’in faydası olmuştur diyeceği geliyor. Hâlbuki böyle değildir. Ve bir düşününce, bizim, batının ağır ve özlü mızıkasına değil de hafif ve hafifmeşrep havalarına, hele operetlerine karşı olan zaafımızın en büyük kaynağı bu Çardaş Fürstin’dir. Kolay bellenir ve uyuşturucu şarkılarıyla bu operet, ikinci bir Lâle Devri’nin bir başka çeşnide ‘iyş u nûş’ âlemini bir sihirli anahtar gibi kapamıştır. Bütün bir imparatorluk batarken”
KUVAYI MİLLİYE DESTANI’NDAN
Nâzım Hikmet’inMilovic’i: ‘Beyaz at gibi bir karı’
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz :
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 18’e kadar
yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te