Etiket: sayı:44

  • Çinggis ve Müslüman ‘ortak’lar

    Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han (Temücin) ile başlar. 12. yüzyıl sonlarında Ong Hanı Tuğrul’un baskın yapacağını haber alan Temucin’in yanında sadece 19 kişi vardır ve bunların üçü Müslüman’dır. Balcuna nehrinin balçıklı sularını içerek and içerler. Sonradan Temucin, Çinggis Han olacak, Müslümanlar korunarak devlet tüccarı yapılacak ve farklı coğrafyalarda İslâmiyet’i yayacaklardır.

    Çinggis Han denince, insanın aklına “Müslü­man tüccar” ibaresi gelmez. O dönemlerde milliyet farkı gözetmeden Asya’nın doğusun­dan batıya bakan insanın yaptığı tanımlamadır bu. İşin ilginç yanı bu tanımlama, Çin ve erken dönem Moğollar arasında da görülmektedir.

    Kişileri daha da belirlemek gerektiği zaman, onlar etnik aidiyetleri ile değil oturdukları yer ile tanımlanırdı: Buha­ralı, Harezmli gibi. Bugün ise biz genelde bu Müslüman tüccar­lar zümresinin mesela Türk mü İranlı mı olduğu ile daha çok il­gileniyoruz. Görüldüğü gibi bizim görmek ve bilmek istediğimiz mateessüf tarihteki algılamalara pek uymamaktadır. Biz gerçeği değil de düşündüğümüzü arıyoruz.

    O zamanın gerçekleri içinden bakarsak, soracağımız soru “kimdi bu Müslüman tüccarlar, ne yapıyorlardı ve tarihsel bel­geler onlarla niçin ilgilenmişlerdi” olmalıdır. Aslında bu tüc­carlar bugün bizim İpek Yolu diye algıladığımız kervan yolunda uzun mesafe ticareti ile meşgul oluyor, Gazneliler’den beri Çin pazarına girmeye çalışıyorlardı. İslâm coğrafya eserleri Asya ti­caretine özel bir ayırmalarına rağmen, ancak bugünkü kuzey­batı Çin’in bazı şehirlerinden bahseder. Bu problem Karahanlı­lar devrinde de devam etti. 12. yüzyıl ortalarında doğudan gelen Karahıtaylar ve bugünkü Gansu-Qinghai batısında yaşayan Tangutlar ile bazı çözüm yollarına gidilmişse de problem devam ediyordu. O dönemlerde Çin de bugünkü gibi yekpare bir bütün değildi; güneyde ve kuzeyde farklı sülaleler hüküm sürüyordu.

    Müslüman tüccarların yolunun açılması Çinggis Han ile baş­lar. Aşağıda anlatılacak olayların geçtiği 12. yüzyıl sonlarında, Çinggis Han henüz Temücin olarak biliniyordu. Ancak uyguladı­ğı politikalar, özellikle ganimetin eşit sayılabilecek düzeyde üleş­tirilmesi, çevresinde toplananların gittikçe artmasını sağlıyordu. Yeni gelenler kendi beylerinden duydukları hoşnutsuzluğu dile getiriyorlardı. Çocukluğunda ve gençliğinde Temücin’in metbuu olmuş olan Kereyid Hanı Ong Han Tuğrul durumdan hiç hoşnut değildi. Gelişmelere dur demek amacı ile Temücin ve etrafında­kilere bir gece baskını düzenlemeye karar verdi. Ancak hayatları bahasına yola çıkan Baday ve Kişilik adındaki iki at çobanı, gelip Temücin’i durumdan haberdar ettiler.

    Durumu haber alan Temücin hemen hızla bulun­duğu yerden ayrıldı ve Balcuna nehri kenarına kondu. Yanında Baday ve Kişilik dahil 19 kişi vardı. Hep be­raber durumu gözden geçirdiler. Bu kötü günde Te­mücin’in yanında olanlar arasında, Danişmend Hoca, Seyyidler’den Cafer Hoca ve Hasan adlı üç de Müslü­man vardı. Bunlardan Hasan yanında getirdiği 100 ko­yun ve bir deveyi sincap ve samur derisi değiştirme fikri ile bu civara gelmiş ve kendilerini bu olayın içinde bulmuştu. Koyun­lara ne olduğunu bilmiyoruz, ama Balcuna’ya geldiklerinde yan­larında olmadıkları aşikar. Zira Balcuna’dakiler bu sırada açlıkla boğuşuyorlardı. Ancak uzaktan gördükleri bir “kulan”ı (yaban atı) vurarak aç karınlarını doyurmuşlardı.

    Ong Han Tuğrul’un baskın yapma niyeti Temücin ve yanın­dakilerin çok ağırına gitmişti. Buradan kurtulurlarsa hayat boyu birbirlerine destek olacaklarına dair ant içtiler. Balcuna nehri­nin balçıklı sularını içerek yapılan bu anttan sonra onlar “Bal­junalılar” olarak bilindi. Temücin de ayrıca göğe bakarak “eğer bir gün bu büyük işi başarırsam, tatlı ve acı her zaman sizin ya­nınızda olacağım. Eğer sözümden dönersem, bu su gibi olayım” demişti.

    Kaynaklarımız onun bu sözü tuttuğunu ve zor zamanda ya­nında durmuş olan bu arkadaşlarını kolladığını bildirir. Müs­lüman tüccarlar da bu olaylardan nasiplenmiş görülüyor ki, bunlar Çinggis Han’ın oğlu Ögedey Han’ın kağanlığı zamanında “ortak”, Çince’si ile wuolutuo diye bilinmişlerdir. Ögedey Han onları merkezin kaynakları ile besliyor ve ellerine sermaye ve­riyordu. Yapılan ticaretten elde edilen kazanç ortaklar arasında paylaşılıyordu. Merkezle Müslüman tüccarlar arasında gelişen bu ortaklık, tüccarlar zarar etse de devam ediyordu. Atamelik Cüveyni’nin eserinde bu konuda anlatılan birçok anekdot, Öge­dey Han’ın maksadının sadece kazanç olmadığını göstermekte­dir; ortaklığa devam daha önemli gibi gözüküyor. Ancak Balcu­na olayından iki kuşak geçtikten sonra Möngke Kağan devrin­de “ortak” tüccarları devlet tüccarları olurlar. Kubilay Kağan da onları Endonezya, Java gibi yerlere gönderince, oralarda İslâ­miyet’i yayarlar. Anlaşılan Balcuna’nın balçıklı sularının etkisi uzun olmuştur.

  • Amerikan mutfağını ‘Tom Amca’ kurmuştu

    Kölelik tarihi eğlenceli bir konu değil elbette. Ama bu kapkara konudan enfes bir şey çıkmış ortaya: Soul Kitchen, yani ruhu olan bir mutfak. Kara Afrika’nın nüfusu yeni bir kıtaya ucuz işgücü olarak nakledilirken, sıkış tepiş gemilerde ceplerinde bir daha göremeyecekleri yurtlarının tohumlarını taşımış insanlar. Boşuna tohum ve toprak umuttur demiyoruz.

    Soul terimi, beyazların cazı sahiplenmesine içerleyen siyahi mü­zisyenlerin kendi yaptıkları müziğe “Esas müzik bizimki­si, ruhu gerçek olan caz!” an­lamında taktıkları bir isim. Bu, zamanla büyük şehirlere göçen siyah nüfusun alıştı­ğı mutfağa ve kültürel birçok kavrama yapıştırılan “siyahi” bir etiket olmuş.

    “Siyahi” mutfağın alışkan­lıkları, yöntemleri ve malze­meleri ile insanları birara­ya getirme geleneği, kölelerin plantasyonlarda yaşadıkları koşulları yansıtır. Efendinin mutfağının artıkları ve değer­siz malzemelerle Afrika, Avru­pa ve Amerika’yı birleştirerek lezzetli bir “füzyon” yaratmayı başarmış kölelerin öyküsünü anlatır yemekler. Gelin birlik­te gözatalım bu ilk ve gerçek “füzyon” mutfağına…

    Başkanın siyahi
    aşçısı Hercules


    ABD’de Başkan Washington
    ve Jefferson dönemlerinde
    sarayın aşçıları hep
    siyahilerden seçilmişti.
    Onların arasında bizzat
    başkanın eşi Martha
    Washington tarafından
    yetiştirilen başaşçı Hercules
    de bulunuyordu.

    Batı Afrika’dan gemile­re yüklenen kölelerle birlikte “kargo”yu canlı tutabilmek is­teyen köle tüccarları anaka­radan birçok ürün yüklerler­di. Bunlara ek olarak cepler­de taşınan tohumlar, kölelerin yerleştikleri yeni topraklarda alıştıkları bazı ürünleri yetiş­tirebilmelerini sağladı.

    Bu gıdaların en önemlile­ri pirinç, bamya ve karpuzdu. Tatlı patates ise kök sebzele­re alışkın olan köleler tarafın­dan hemen tanınıp, mutfağın en önemli parçası oluvermiş­ti. Kökenleri tam bilinmese de, 1687’de Jamaika valisinin doktorunun kayıtlarında bu ürünlerin bahsi geçer.

    Genel eğilim kölelerin bes­lenme masrafını kısmak is­teyen efendilerin, köleye ya­rım ile üç dönüm arasında bir tarla tahsis etmesiydi. Büyük Ev’de veya plantasyonlarda her gün boyu çalışan kölelerin bu bahçelerle sürekli ilgile­nebilmeleri çok zordu. Ancak geceleri çalışırlardı kendi bah­çelerinde. Ama yine de yavaş yavaş daha iyi beslenebilmek ve ayakta kalabilmek çabası ile bu ürünlerin yaygınlaştığını ve salt siyahların değil, onlar ara­cılığıyla beyazların da mutfak­larına girdiğini görüyoruz.

    Plantasyonda yemekler çoğunlukla Büyük Ev’deki ye­meklerden artakalanlar, kesi­len hayvanların satılamayacak ve kullanılamayacak organ­larından oluşurdu. Frederick Douglass bir yazısında şöyle anlatmış: “Yemek artıkları bü­yük bir yalağa dökülürdü. Son­ra çocuklar çağırılır, ellerinde deniz kabukları, taş parçaları, onlar da yoksa çıplak elleriy­le domuzlar gibi yemeğe koş­tururlardı. En hızlı yiyen, en güçlü olan daha fazla yemek yerdi ama hemen hepsi pek doymadan yemek biterdi”.

    Tayınlar ve yemek saatle­ri iklim, toprak koşulları, ok­yanusa yakınlık ve plantasyon sahibinin vicdanına göre ülke­nin değişik yerlerinde farklılık gösterirdi. Haftalık tayın her köleye ikibuçuk kilo nişasta­lı yiyecek (pirinç, mısır unu veya tatlı patates), bir kilo ka­dar kurutulmuş, tütsülenmiş veya salamura et (sığır, balık veya domuz eti) ve bir sürahi pekmezden ibaretti. Kadınlar ve çocuklara daha az malzeme verilirdi. Yedi gün ve ölesiye çalışma koşulları…

    Köle yemekleri ve mutfağı Plantasyonlarda kölelere ölmeyecekleri kadar yemek malzemesi verilirdi. Yemek artıkları, kesilen hayvanların kullanılmayan organları gibi malzemeleri köleler kendi mutfaklarında değerlendirirdi. ABD’nin Georgia eyaletinde bir plantasyondaki köle mutfağı (1880).

    Ölmeyecek kadar yemek malzemesi ile gerisi kölenin maharetine bırakılırdı. Bu haf­talık tayını, plantasyondan çıkmadan ve iş saatleri dışın­da avlanarak, bitkileri topla­yarak ve bahçelerinde birşey­ler yetiştirerek yettirmeye çalışırlardı. Tencere, tava gibi mutfak aletlerine de sahip ol­madıkları için yaratıcı pişir­me yöntemleri geliştirdikleri­ni görüyoruz. Aslında lezzeti biraz da bu yaratıcılıklarına borçlular. Afrika-Amerika kül­türü üzerine dokuz kitap yaz­mış olan Jessica B. Harris’e göre köleler haşlama, yaprak­lara sararak buğulama, derin yağda kızartma, ateş üzerinde pişirme, ızgara ve küle göme­rek pişirme yöntemlerini mut­fağa sokanlar olmuş. Her yönü ile ayakta kalmaya, olanı pay­laşmaya ve arttırmaya adan­mış, “yaratıcı” bir mutfak gele­neği işte böyle doğmuş.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-174.jpg

    Güney’de gelişip serpilen mutfak Beyaz Saray’a kadar nüfuz etmiş. Başkan Washing­ton ve Jefferson dönemlerinde sarayın aşçıları hep siyahlar­dan seçilmiş. Hercules, bizzat Martha Washington tarafın­dan eğitilmiş ve başkanın ba­şaşçısı olarak sekiz yardımcı­sı ve modern mutfağı ile çok saygı görmüş. Thomas Jef­ferson’ın köle sevgilisi Sally Hemings’in yetenekli ağabeyi James ise, elçilik yaptığı dö­nemde Jefferson ile Fransa’da bulunmuş ve Fransız mut­fağının inceliklerini öğren­miş. Böylece Beyaz Saray’da Fransız, Amerikan ve Güney mutfağının bir karışımı olan “Creole” mutfağından yemek­ler pişer olmuş. 1793’te yerine kardeşini yetiştirip başkandan özgürlüğünü istemiş ve başka­nın son derece parlak aşçılık teklifini reddetmiş.

    1960’larda Amerika’da si­vil haklar hareketi çerçeve­sinde yükselen siyah hareketi, başında “soul” sözcüğü geçen kavramların popülerleşmesini sağlamış. 1962’de Sylvia Wo­ods, Harlem’de Soul Mutfa­ğı kraliçesi “Silvia’nın Yeri”ni açmış. Derken, büyük şehirle­re göçle beraber, eskinin köle­leri mısır ekmeği, barbeküler, tavuk kızartmaları ve peynir­li makarnaları ile Amerika’nın pek de zengin olmayan mut­fak geleneğine güçlü bir giriş yapmış.

    Ölesiye çalışan kölele­rin yarattığı kalori değeri çok yüksek bu mutfağın, gü­nümüz yaşam stiline uygun olmadığı, ko­roner hastalıkla­rı yaygınlaştır­dığı ortada. Ama kim ne derse de­sin, ruhu ve var ol­ma az­mi olan, acılardan neşe ve paylaşım damıtmış, “mammy” şefkati ile insanları top­layıp dayanma kuvveti vermiş, umutlu bir mut­fak bu.

  • Minyatür: Unutulan büyük gelenek

    MABEYN DAİRESİ Ara bö­lüm. Selamlık ve Harem ara­sındaki daire. Konaklarda iki ana bölümü birbirinden ayıran bir mabeyn odası ya da sofa­sı vardı. Burası, selamlıkta­ki yabancı erkek ve uşaklarla Haremdeki kadınların karşı­laşmalarını, konuşmaların du­yulmasını engellerdi. Konak ve evsahipleri erkek konukları ol­madığı zamanlarda vakitlerini mabeyn odasında, ailenin ka­dın ve çocuklarıyla geçirirler­di. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni konak ve saraylar­da sofa ve odalar eklendi ve bu bölüme mabeyn dairesi denildi. Bu yenilik, aile yaşamında ve konuk kabulünde kadın-erkek ilişkilerinin çağdaş bir süre­ce girmekte olduğunu gösteren bir gelişmeydi. Yeni mekân an­layışının ilk önemli yapıları ise Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çıra­ğan Sarayları oldu. II. Abdülha­mid istibdad yıllarında günlük çalışmalarını Yıldız Sarayı’nın bir saray büyüklüğündeki Bü­yük Mabeyn dairesinde yürüt­tüğü gibi, Yıldız Sarayı’nda da bir de Küçük Mabeyn Dairesi vardı.

    MESKÛKAT Madeni paralar. Sikke sözcüğünden üretilen bu terim, daha çok Osman­lı paraları dışındaki (Sel­çuklu, İlhanlı, Mağrip para­ları gibi) tedavülde olmayan arkeolojik değerli altın- gü­müş-bronz-bakır paralar için kullanılmıştır.

    MİNYATÜR (İtalyanca min­yatura) Yazma kitaplara, özel bir teknikle yapılan suluboya resim. Türk minyatürcülüğü 16-17. yüzyıllar boyunca gele­nekçi çizgisinden ayrılmadı. 18. yüzyılda ise Levnî bu sana­ta yeni bir bakışla perspektif ve figüratif boyutlar kazan­dırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde resimli kitapların pahalılığı, Batı tekniği resim anlayışı­nın benimsenmesi, fotoğrafın baskıya girmesi sonucu min­yatür giderek unutuldu.

    Surname-i Vehbi’de


    Levnî minyatürleri
    Padişah III. Ahmed’in
    dört oğlunun 1720’de
    gerçekleşen ve 15 gün süren
    sünnet şenliklerini anlatan
    eseri şair Seyyid Vehbi
    yazmış, minyatürlerini
    Levnî yapmıştı.

  • Aslan yürekli keriz

    Tarihteki aktörlerin la­kaplarını ilginç buluyo­rum. Karolenjgillerin ilki “Kısa Pepin” muhtemelen basket takımına girecek du­rumda değildi veya bizim “Sarı Selim”e de sarı sendikacı oldu­ğu için sarı demiyorlardı. Yine ünlü gangester (evet gangester, tashih yok) Al Capone’a “yaralı yüz / scarface” demelerinin se­bebi yüzünde gerçekten bir ya­ra izi olması; “Scarface” filmi­ni çok sevmesi değil (ve hayır, 1983 yapımı değil 1932 yapımı, ilk versiyonundan bahsediyo­rum. Ya, siz bu ay yazıya çok mu karışıyorsunuz ne?).

    Düz olanlarda sorun yok da, övücü ya da yerici lakaplarda işler karışıyor. Alın Napol­yon. Küçük onbaşı diyorlar. Ha, Na­polyon kü­çük ama onbaşı değil. Deli dedikleri de genellikle deli olmuyor. De­li İbrahim gibi “Padi­şah olmak istemiyo­rum” di­yen biri, ülke yönet­meye he­vesli her­kes­ten akıl­lıdır. Deli Petro’ya zaten bir tek biz deli diyoruz. Adam koskoca Petrog­rad’ı sıfırdan kurmuş, niye deli diyoruz hiçbir fikrim yok. Ar­tık Petrograd’ı kurarken kupon arazileri kendine mi ayırma­mış, yeşil alan terkleri tekrar imara açıp komisyon mu alma­mış, o kadarını bilmiyorum.

    Ama bu lakaplar arasında en sevdiğim Aslan Yürekli Ric­hard. İlk duyduğumda “Gayetle yaman bir yiğit olmalı ki kendi­sine aslan yürekli demişler” di­ye düşünmüştüm. Ama gördüm ki kazın ayağı öyle değilmiş.

    Richard önce kardeşleriyle beraber babası II. Henry’yi de­virmeye kalkıyor ama başarı­sız oluyor. Bu sırada II. Henry ve Fransa Kralı II. Philip, Ku­düs’ün Selahaddin tarafından alındığını öğrenince hemen ha­zırlıklara başlıyor ve “Selahad­din Vergisi” çıkarıyorlar. Ama Philip “Sen ikinci, ben ikin­ci, bu böyle olmaz, en iyisi sen git de oğlun gelsin” diyor ve Richard’a yardım ediyor, o da babasını devirip İngiltere ve Normandiya’nın kralı oluve­riyor. Asıl hikâye ondan sonra başlıyor.

    II. Philip bizim Richard’ı gazlıyor, “Hazır bir sürü Se­lahaddin Vergisi topladık, iki dost hükümdarız, gel bir Haç­lı yapalım” diyor. O ara Avru­pa kralları mavi tura çıkar gibi Haçlı seferine çıkıyor. Philip de Richard’ı “Selahaddin’i iki ayda deviririz, Pazar Komünyonu’na Kutsal Kabir Kilisesi’nde katı­lırız” diye kandırıyor. Tabii bu arada aklımda kaldığı kadarıy­la Philip’le Richard’ın aradabir aynı yatağı paylaştığı da olu­yor. Ama sadece “bromance” mı, yoksa fazlası da mı var onu bilmiyorum. Her yörenin adeti farklı farklı.

    Taze kral Richard ve Phi­lip tam Selahaddin’le karşıla­şacaklarken artık Philip “Abi elektrikleri açık unutmuşum, sen git ben sana yetişirim” mi diyor bilmiyorum ama bir şe­kilde Richard’ı bırakıp geri dö­nüyor. Richard da Pazar Ko­münyonu’na Kutsal Kabir Kili­sesi’nde katılmak için nasıl bir tezgâha geldiğini farketmeden devam ediyor. Richard Kudüs’ü alacağım diye uğraşırken, Phi­lip Normandiya’yı Richard’ın elinden almak için türlü da­laverelere girişiyor, sonunda tıpkı Richard’la bir olup Ric­hard’ın babasını devirdiği gibi bu sefer de Richard’ın karde­şiyle bir oluyor.

    E, bunlar bizim aslan par­çası Richard’ın kulağına gidi­yor tabii. Hemen Selahaddin’le ateşkes imzalıyor ama dönüş yolunda Avusturya dükü bunu yakalayıp zindana atıyor, sonra da Kutsal Roma İmparatoru’na hediye ediyor. Koskoca İngil­tere ve Normandiya Kralı bil­diğin eşantiyona dönüyor; bir tepesine fiyonk bağlamadıkları kalıyor.

    E, peki bunca kerizliğin üzerine “Aslan Yürekli” lakabı nereden geliyor derseniz, o da aklımda yanlış kalmadıysa an­nesinin marifeti. Zira Kutsal Roma imparatoru rehin aldığı Richard’ı serbest bırakmak için dev bir fidye istiyor. E, bu para­yı toplayıp Richard’ı geri almak için anne yüreği tabii ne yap­sın, dev bir kampanya düzenli­yor, oğlunu allıyor pulluyor, bu “aslan yürekli” lakabı da o sıra­da ortaya çıkıyor. Richard geri dönüyor dönmesine de ondan sonra ölene kadar bir harala gürele.

  • Louvre Müzesi’nde Türk-İslâm eserleri

    Louvre Müzesi’nde Türk-İslâm eserleri

    Louvre Müzesi’nde İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik bir şekilde sunuluyor. Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ile serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu, Türk tarihini aydınlatıyor.

    Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Louvre 380 bin esere ev sahipliği yapıyor ve yılda 7.5 milyona yakın ziyaretçiyi ağırlıyor. 16. ve 17. yüzyıllarda saray olarak inşa edilen Louv­re, Fransız Devrimi’nden son­ra 1793’te müzeye çevrilmiş. Koleksiyonları arasında re­sim, dekoratif sanatlar, baskı ve çizim, heykel, Mısır, Yakın Doğu, Yunan, Etrüsk ve Roma arkeolojisi bölümleri bulunu­yor. Özellikle Yakın Doğu ve Yunan-Roma arkeolojik eser­leri koleksiyonlarında Ana­dolu’dan gitmiş pek çok eser bulunuyor. Meander Magne­sia’sından ve Assos’dan röl­yefler, Antakya’dan mozaikler, Didim Apollon tapınağının sütun kaideleri gibi Anadolu kökenli pek çok eser ‘’gezgin göz’’lerin dikkatini çekiyor!

    DSC_0216
    Göz kamaştırıcı Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu, zenginliğiyle göz kamaştırıyor.

    Müzeye en son eklenen bölüm ise İslâm Sanatı ko­leksiyonu. 1893’ten itibaren oluşturulmaya başlanan İs­lâm Eserleri Koleksiyonu, 8. ve 19. yüzyıllar arasındaki dö­nemi ve İspanya’dan Hindis­tan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi içeriyor. 3000 civa­rında eserin sergilendiği İs­lâm Sanatı bölümü için Louv­re Müzesi’nde özel bir mekân ayrılmış. İki İtalyan mimarın tasarladığı çok modern bir ça­tı, iki kata yayılmış 3000 met­rekare alanın üzerini örtüyor. 2008 yılında inşaına başlanan İslâm Sanatı bölümü, 2012’de ziyaretçilere açıldı.

    DSC_0204
    Götürüldü mü hediye mi edildi? 7 ve 19. yüzyıllar arasındaki İslam medeniyeti dönemini yansıtan seramik, cam, minyatür, mimari gibi sanatlardan örneklerin, Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a verilen raporda (2012) Türkiye’den götürüldüğü belirlenmişti. Fakat Müze yönetimi bunu kabul etmeyerek 1899’da hediye edildiğini belirtti.
    DSC_0237

    Müzede İslâm sanatı ta­rihi, İslâm devletlerinin ta­rihine paralel olarak krono­lojik şekilde sunuluyor. Türk tarihi, Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ve serginin finalinde­ki Osmanlı halıları ve muh­teşem İznik çinileri koleksi­yonu ile izlenebiliyor. Louv­re’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu­nun zenginliği göz kamaştı­rıyor. Buradaki İznik sergi­sinin Londra’daki Victoria and Albert Museum, British Museum ya da Lisbon’daki Gülbenkyan Müzesi’nden çok daha zengin ve görkemli oldu­ğunu belirtmek gerek.

    Louvre’da İslâm Sanatı bölümü ile aynı mekânda Do­ğu Akdeniz Roma devri eser­leri de sergileniyor. Buradaki Antakya mozaikleri, Uşak’tan mezar stelleri, Akşehir’den bir Artemis heykeli gibi kla­sik eserler, hemen karşıla­rındaki İznik çinileri, Uşak Halıları, İstanbul işi Osman­lı eserleriyle birlikte Anado­lu’nun çağlar boyu süren zen­ginliğini birarada ziyaretçile­re sunuyor.

  • ‘Mütarekenin ihaneti ve sizin fedakarlığınız…’

    Cumhuriyet döneminin en önemli halkbilimcilerinden Hikmet Turhan Dağlıoğlu, 1931’de devlet adamı ve edebiyatçılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran’a bir mektup yazar. Mektup, Milli Mücadele döneminde İstanbul hükümeti tarafından idam cezasına çarptırılan ve son anda infazdan kurtulan Tepeyran’ın yüksek niteliklerinden bahseder.

    Hikmet Turhan Dağlıoğ­lu (1900-1977), Türkiye sınırları dışında kalan Deyrizor kasabasında (Suriye) doğmuş, cumhuriyet döneminde öğretmenlik, idarecilik, milletve­killiği yapmış, tarih ve halkbilim uzmanı idarecilerimizdendir. İlk eğitimini Deyrizor ve Antak­ya’da alan Hikmet Turhan Dağ­lıoğlu, yüksek öğrenimini Ma­caristan’ın Budapeşte şehrin­deki Yüksek Sanatlar Okulu’nda yapmıştır. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde öğretmenlik yapan Dağlıoğlu, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, savaşın sonunda öğret­menliğe Gaziantep Sultanisi’nde başlamıştır.

    İstanbul Şark Eser­leri ve Ankara Arkeoloji Müzesi müdürlükleri de yapan Hikmet Turhan Dağlıoğlu, Anadolu’da derleme çalışmalarına katılmış ve 1943-1946 arasında Antalya millet­vekili olmuştur. 26 Ka­sım 1977’de İstanbul’da vefat etti; Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Çeşitli ulusal ve yerel ya­yınlarda tarih, sanat tarihi ve folklor konularında yazılar ya­zan Dağlıoğlu, mezartaşları ko­nusunda da uzmandı: Isparta, Gaziantep ve Bursa kent tarihi üzerine kaynak kitaplar yazmış, Halkevleri’nin çıkardığı dergi­lerde günümüzde de başvuru­lan çok önemli makaleler neş­retmiştir. Bu çalışkan, kıymetli cumhuriyet aydının hayatı ve ilişkileri, henüz pek çok bilin­mezliklerle doludur. Kıymetli kütüphanesini sağlığında İstan­bul Arkeoloji Müzesi Kütüpha­nesi’ne bağışlayan bu halkbi­limcinin elimize geçen pera­kende evrakı arasında bulunan bir mektup, hem kendisi hem de ünlü devlet adamı ve edebiyat­çılarımızdan Ebubekir Hâzım Tepeyran hakkında ipuçları ve hoş bilgiler içermektedir:

    “Muhterem Beyefendi;

    Bendenizi çok sevindiren mektubunuzu bilseniz kaç def’a okudum. Ebubekir Hâzım Efen­di’yi bu mektubla gıyaben de olsa daha yakından tanımak fırsatına bu suretle nail oldum. Her türlü tavsifden çekinerek itiraf etme­liyim ki, temiz ve seciye sahibi, bununla beraber ilim ve hakika­ta vâkıf-ı nefes etmiş şahsiyetle­re karşı olan hürmetim, sevgim derindir. Ve kendimi bu itibar­ladır ki diğer gençlerden ayırı­yorum. Yazılarınızı öteden beri okurdum. Senânızı, şahsi me­ziyetlerinizi hâlen İzmir’de Hi­sar Kütübhanesi memuru sabık arkadaşlarımızdan Şerif Necmi Bey’den işitirdim. Riyâkârlık nefret ettiğim bir illettir. Fakat siz memuriyet hayatında olsun, ilim hayatında olsun yüksek al­nınızı daima fazilet ve tevazuy­la süslediniz. Elbette sizi tanı­yanlar, sizi sevenler bunu ahlafa nakl edeceklerdir.

    İki nesil, iki aydın


    Hâzım Tepeyran
    (1864-1947) Osmanlı
    İmparatorluğu’nun son
    döneminde yetişmiş
    önemli bir aydındı (altta).
    Kendisinden bir sonraki
    kuşak aydınlarından
    Hikmet Duran Dağlıoğlu
    (1900-1977) (üstte sağda)
    Tepeyran’a yazdığı
    mektupta ona hürmetlerini
    nazikçe ifade etmekte.

    Yazdığınız mektubu dai­ma saklayacağım, eserlerinizin ba’zılarını okumuştum. Diğer neşriyatınızı da bulacak, okuya­cak, neşr edeceğiniz diğer eser­leri de alâka ile ta’kib edeceğim. Yazdığınız mektupta tevazu gösteriyorsunuz. Kim ne derse desin ilim anahtarları mektep­lerimizin hududları, sakıfları altında değildir. Bugün Dârülfü­nundan Avrupa külliyelerinden mezun ve fermanlı bir çok gen­cimiz arasında kaç Ebubekir Hâ­zım’ımız vardır?

    Hâtıralarımda aldanmıyor­sam ve eğer bu satırlarla sizi mü­tessir ve dilhûn etmiyorsam sizi ben Bâyezid Meydanı’nda sehpa altına kadar gelip de bir mucize kabilinden olarak kurtulduğu­nuz dakikadan itibaren sevdim. Bu vak’a tâ o zaman kalbim­de büyük bir aksülamel uyan­dırmışdı. Mütarekenin ihânet, hıyânet, fesâhat ve cinâyet dolu günlerinde, tarih elbette medenî ve vatanî celâdet ve fedâkârlığı­nızı yâd edecektir.

    Bütün emeli hamiyetle va­tanın saf gençlerine fikirler, iti­yadlar vermek isteyen bir genç de elbet vatana hizmet edenle­ri tedris-i rahlesinde bulunan gençlere anlatacaktır.

    Eserinizi tek başınıza yeni harflere tahvil gibi hakikaten bü­yük bir iş hatta külfete girişmiş olursunuz. Yakında semeresini görmekle iftihâr ederiz.

    Isparta’da Böcü-zâde Süley­man Efendi’ye mektub yazdım ve mektubda bahis buyrulan Ha­san’ı sordum. Süleyman Efen­di’den henüz cevap alamadım. Efendimize karşı cevabı bu ka­dar geciktirmenin sebeblerinden birisi de bu oldu. Mektubunuzda bahis buyurduğunuz Bakkal-zâ­de Süleyman Efendi sizlere ömür bir kaç sene evvel vefat et­ti. Bu tatilde Isparta’ya uğramak niyetindeyim. Ba’zı hususatı te­dkik edeceğim. Bektaşi Hoca ve onun tabiriniz vechile “dahi” oğ­lu Hilmi Efendi de vefat etmiş­lerdir. Mektubumla en nazik bir noktanıza dokunmuş olduğumu anlıyorum. Ebediyen kaybedil­miş vücûdlar karşısında teessür ve ızdırabdan başka ne duyulabi­lir Hâzım Beyefendi…

    Memleketim olmayan fakat refikâmın memleketi olan gü­zel, şirin Isparta’yı bugün hudu­dumuz haricinde kalan sevgili memleketim “Antakya” dan çok fazla severim.

    Bir Ispartalı şair memleketi­ni tavsif zımnında yazdığı şiirin şu parçasıyla Isparta’yı ne güzel tasvir ediyor:

    Gül biter, bülbül öter, âfâkını kaplar sesi

    Zî-mürüvvet halkı vardır hoş tutarlar herkesi

    Hep tevazu ehlidirler, yok ke­derli kimsesi

    Şânı, insânı garib destânı var Isparta’nın

    Son zamanlarda çıkan bir rivâyete nazaren yeni teşkilât-ı mülkiyede Isparta kaza olacak­mış. Memlekete eğer bu keyfiyet tahakuk ederse yazık olacaktır. Bu itibarla memleketimi müda­faa için ba’zı neşriyatta bulun­maktayız. Isparta’nın daha fazla halkıyatını, ananelerini tedkik etmekteyim ve bunu İstanbul’da münteşir “Halk Bilgisi Derneği” Mecmuası’nda neşr ediyorum. Yazı çıkacağı zaman okunmağa değer bir şey olmamakla beraber sırf Isparta’ya taaluku itibariyle efendimize takdim ederim.

    Dağlıoğlu’nun eserleri Halkevlerinin yaygın olduğu dönemde Anadolu’daki birçok Halkevi dergisinde Dağlıoğlu’nun tarih araştırmaları yayımlanmıştı. Külliyatı arasında bir de Şemsettin Sami üzerine monografi bulunmaktadır.

    Yukarıda da arz etmiştim. Zât-ı âliniz bu memlekette şe­refli, mühim memuriyetler yap­tınız. Her yerden bir şeref ve muhabbet çelengiyle ayrıldınız. Mevlânâ’nın buyurdukları gibi:

    Ger numâned ez cûd der dest-i tû-mâl

    Key koned fazl-ı ilahet pay-i mâl

    Bu ne büyük hakikat değil mi Beyefendi? İnsana servet şeref ve gurur getirmedikten sonra o servetin ne fâidesi olabilir?

    Sizden istirhâm ediyorum ilminize, şahsınıza candan bağ­lı olan samimi hürmetkârınızı lutfen feyzinizden ve teveccü­hünüzden mahrum buyurmayı­nız. Takdir buyurursunuz ki; en dürüst en samimi münâsebetler garaza istinad etmeyen münase­betlerdir. Bütün emeli ilmin, ha­kikatin ayrılmaz bir âşıkı kalmak isteyen bendenizden eminim ki bu lütfu esirgemezsiniz. Hatta biraz daha ileri giderek bir fotoğ­rafınızı da istemek cesaretinde bulunacağım. Hürmet ve tâ’zim­le ellerinizden öperim efendim.

    Hikmet Turhan [Dağlıoğlu]”

    “Ebubekir Hâzım Bey’e, 1931 senesi İzmir” notuyla Hikmet Turhan Dağlıoğlu evrakı arasın­da çıkan bu mektup, gönderilen yazının kopyası mı yoksa gönde­rilemeyen bir belge mi bilemi­yoruz ama, Ebubekir Hâzım Te­peyran’a (Niğde 1864 – İstanbul 1947) gösterilen hürmet, mek­tuptan da anlaşıldığı gibi çok bü­yüktür.

  • İriş Dede Sultan, iriş!

    Geçen sene, Börklüce isyanının 600. yılı dolayısıyla düzenlenen sempozyumda sunulan bildiriler, kapsamlı bir kitap haline getirildi. Şeyh Bedreddin ve dönemindeki kalkışmaları anlamak yolunda yapılan çalışmalar; henüz merkezileşmemiş bir imparatorlukta, mezheplerarası belirsizliklerin sürdüğü bir ortamda meydana gelen hadiseleri aydınlatmayı amaçlıyor.

    ULUSLARARASI BÖRKLÜCE
    MUSTAFA SEMPOZYUMU
    BILDIRILER

    Börklüce isyanının 600. yılı vesilesiyle yerli-yabancı akademisyenlerin yanısı­ra konu hakkında çalışan herke­se açık, pek de geleneksel olma­yan bir sempozyum düzenlemiş Akdeniz Akademisi.

    1416’de Karaburun’da pat­lak veren bu isyan hakkında bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olması, katılımcılara bir fe­tih duygusu vermiş. Çok sınırlı kaynakların farklı okumaları ve bunların başka kaynaklarla be­zenmesiyle, çok bilindiği sanılan bu konu hakkında yeni ve daha derli toplu sorular üretilmiş.

    Uluslararası Börklüce Mus­tafa Sempozyumu adlı kapsam­lı eser, bu etkinlik dolayısıyla sunulan bildirileri biraraya ge­tiriyor. Önsözde belirtildiği üze­re “geçen altı yüz yıla rağmen ayaklanmanın günümüz kültür, folklor, edebiyat ve siyasetin­de süregelen muhalif, isyancı ve devrimci mirası” Börklüce’yi ve aslında onun şahsında, “huruç eden” onbinlerin mücadelesini güncel kılıyor.

    Şeyh Bedreddin’in adıy­la anılan ve onun müridi olarak takdim edilen Börklüce Musta­fa ile devamında Manisa’da Tor­lak Kemal isyanı ile ilgili birinci elden iki tarihsel kaynak var. İl­ki, 14. yüzyıl başlarında Foça’da Venedikliler adına çalışan ünlü Bizans tarihçisi Dukas’ın aktar­dığı gözlemler. İkincisi ise Şeyh Bedreddin’in öldürülmesinden kırk yıl sonra torunu Halil b. İs­mâil’in dedesini “aklamak” için yazmakla birlikte, Bedreddin hakkında eşsiz bilgiler sunan (örneğin Yunus Emre şiirleri ile ilişkisi gibi) Menâkıbnâme.

    Ancak bu toplumsal hare­ketler sadece bu iki kaynak çer­çevesinde açıklanmaya çalışıl­dığında, insanların yaşadıkları dünyayı ve onların özlemleri­ni anlamak oldukça zorlaşıyor. “Musa Çelebi ile Mehmet Çe­lebi arasındaki bir taht kavgası esnasında yenilmeye mahkûm olanların bir tür bozgunculuğu” olarak tarif edilen bu hareket, el­bette çok daha geniş siyasi-top­lumsal analizleri hakediyor. İz­mir-Karaburun’da köylülerin isyanı, aynı dönemde Avrupa’da benzer taleplerle ortaya çıkan köylü isyanlarının yanısıra Kü­çük Asya ve İran gibi coğrafya­larda farklı bir dünya tahayyüllü hareketlerle birlikte ele alındı­ğında, dar “taht kavgaları anla­tımı”nın ne kadar eksik kaldığı görülmekte.

    Sempozyum konuyla ilgili bi­linenlerden çok, bilinmeyenle­rin daha fazla olduğunu açıkça ortaya koymakta. Eski bilgileri tazelerken, farklı bakışaçılarıyla bu bilgilerin geleneksel kullanı­mının ötesine geçen; bu sınırlı kaynakları yeniden değerlendi­ren, yorumlayan açılar, katkılar sunuyor. Öte yandan yeni bilgi-bulgular da sempozyum ve kita­bın değerini arttırıyor.

    Dukas “…mülkiyetsizlik va­azedip; kadınlar hariç, yemek­ler, elbiseler, tarlalar her şeyin ortak olduğunu ilan etmiş… Bu imana tüm hoyratları kandırmış; üstelik Hıristiyanlarla arkadaş­lık için de çaba sarf ediyormuş” diye takdim eder Börklüce Mus­tafa’yı. Şeyh Bedreddin öne çıksa da isyanın toplumsal ve siyasal yönü açısından Börklüce’ye ma­ledilen sözleri; basit bir tepkinin ötesine geçen toplumsal hare­ketlilik; başkaldıran insanların mezhepsel ve toplumsal kar­maşık bileşimi; Karaburun’daki hadiseye özel bir önem kazan­dırıyor. Nâzım Hikmet’in, Şera­fettin Yaltkaya’nın 1924’teki Si­mavna Kadısıoğlu Şeyh Bedred­din kitabından hareketle yazdığı olağanüstü şiiri, Şeyh Bedrettin ve müritlerini tarihin unutturul­muşları arasından çekip çıkar­mıştı. Literatürde ise Börklüce ve hele Torlak Kemal hakkında bilinenler neredeyse yok derece­sinde. Oysa Osmanlı tarihi açı­sından görmezden gelinen temel bir unsurun, özne olarak köylü­lüğün en belirgin biçimde orta­ya çıkışında bu iki ismin özel bir yeri var. Sempozyumun işledi­ği konu çerçevesinde, ayaklanan onbinlerce köylünün (Börklüce kentte çarmıha gerildiğine gö­re buralarda da taraftarı vardı) hangi saiklerle biraraya geldiğini anlamaya çalışmak, taht kavga­larından çok daha hayati bir me­sele olarak günümüze taşınmak­ta. Tek başına ele alınabilen ne­denlerle açıklanamayacak olan bu ayaklanma (ve benzerleri), belli ki tarihten silinmeye çalışıl­mıştır. Sultan I. Mehmed’in 100 bin kişilik bir orduyla bastırabil­diği, bu harekattan önce iki kez ordularının yenildiği gözönüne alınırsa, en azından bölgede ya­şayan halkın benimsediği bir is­yandan sözedildiği anlaşılır.

    Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa yüzyılda yapılmış Nakşî Ahmet’e ait minyatür, Bedreddin’i asılmadan önce hücresinde tasvir ediyor (üstte). Burhan bin Mustafa’nın (Börklüce Mustafa) Tasvirü’l Kulüb adlı kitabında Allah vepeygambere sevgi-saygısını belirten bölümler (altta).

    Öncelikle, henüz tam olarak merkezileşmemiş bir impara­torlukta, mezheplerarası belir­sizliklerin sürdüğü bir ortamda bulunuyoruz. Bu bakımdan son­raki ve bugünkü ayrımlara göre bir değerlendirme eksik kalmaya mahkum. Ayaklanmaya katılan­lar arasında Hıristiyan ve Yahu­dilerin de bulunduğu gözönüne alındığında, bu mistik de olsa “dinsel” olmayan bir tahayyül peşinde koşan, çok farklı etkile­şimler içindeki “köylü” kitlesi­nin açıkça bir alternatif dünya, bir “alternatif toplum tasavvu­ru”na sahip olduğu çoğu defa atlanmakta. Üstelik bu alterna­tif tasavvurun hem bu coğrafya­da hem çevre toplumlarda da bir geçmişi var. Dolayısıyla bu hare­ketleri kabaca “isyan” ile sınır­lamak mümkün değil. Mülkiyet ortaklığının bir gelecek tasavvu­ru kadar, insanların yakın geç­mişinde de -hele o dönem- varo­lan bir arayış-hatırlayış olduğu da hesaba katılmalı. Bu hareket­lerin siyasetten azade sadece bir sosyal tepki olarak görülmesi, siyasetin özellikle devlet katında icra edilebileceği yanılgısından kaynaklanmakta. Devletin yaptı­ğı siyasetse ona karşı yapılan da siyasettir.

    Ahmet Arslan’ın açılış oturu­munda “Osmanlı İmparatorluğu demode bir imparatorluktur” di­ye özetlenebilecek sunumu ise, kuruluş dönemi üzerine yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Sem­pozyum bağlamında, tasavvuf ehlinin bu dönemde toplumdaki önemli rolüne değiniliyor. Yani isyancıların söylemi, ahaliye hiç de yabancı bir söylem değildi.

    Ahmet Yaşar Ocak, konar gö­çer Kızılbaş Türkler’in ihtilalci mehdilik hareketlerine dikkati çekerken, İran’da resmî dinle­ri Zerdüştlük olan Sâsâniler’in eziyet ettiği Nüniheistlerin bir kısmının Anadolu’ya gelip Hıris­tiyanlıkla ilişkilenmeleri sonucu Pavlikanlar’ın ortaya çıktığını ve buradan Avrupa’ya uzayan bir zincirde ortaklaşmacı diyebile­ceğimiz akımların devam ettiği­ni belirtir. Yani Sünnî olmayan tasavvuf erbabının “yerel” kay­nakları arasında, İran’dan esen rüzgarların izleri silinmemişti.

    Âşıkpaşazâde’nin Börklü­ce’nin “ayin” yaptığına dair bir ibaresi ise, ayaklananların dinî inançlarının pek de kesin olma­dığının bir göstergesi olarak not edilmekte. Börklüce Mustafa’nın çarmıha gerilmiş olması ve ölür­ken söylediği Hıristiyan gelene­ğindeki “yetişin efendimiz”e kar­şılık düşen “Dede Sultan eriş” sözleri de buna eklenmeli.

    Ancak Ahmet Arslan’ın sö­züyle “Tasavvuf, akıl ile nakil arasındaki tartışmadan bıkan, kaçan adamların sığındıkları bir alandır… Onunla dünya inşa ede­mezsiniz”. Londra Üniversite­si’nden Yure Stoyanov ise ilginç bir yaklaşımla, Bedreddin’in de Börklüce’nin de “sürmekte olan ayaklanmacı hareketlere elebaşı olarak değil de katılımcı olarak eklemlenmiş” olup olmadıkları­na dair önemli bir soru ile kar­şımıza çakmakta. Öte yandan kayıtlara göre de iki isyan ara­sında (Bedreddin ve Börklüce) hem toplumsal taban hem amaç bakımından bir örtüşme olup olmadığı da tartışmalı. Börklü­ce isyanının uluslararası tarih yazımında 19. yüzyılda başlayan yolculuğu, bu sempozyumun da gösterdiği üzere tükenecek gibi değil. Kitap, geçen sene gerçek­leşen bu önemli sempozyumdaki bildirileri biraraya getiriyor.

  • Hem yeni başlayanlar hem de bilenler için William Shakespeare

    Ülkemizin en önemli Shakespeare uzmanlarından Ayşegül Yüksel’in kitabı hem yazarın eserlerini derinlemesine inceliyor hem de Türk tiyatrosundaki uygulamalardan örnekler veriyor. Ünlü İngiliz yazarı hem bilenler hem de öğrenmek isteyenler için bir referans kitabı.

    SILA ŞENLER GÜVENÇ

    William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü

    Türkiye’deki en önemli Shakespeare uzmanla­rından biri olan, kendisi de Shakespeare gibi kalemi ve hitabıyla insanları âdeta büyü­leyen, yıllarca ODTÜ ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğ­rafya Fakültesi’nde İngiliz Ede­biyatı ve tiyatro alanında hiz­met vermiş Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alın­mış değerli bir kaynak kitap.

    1979’dan beri Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasında­ki “Sahneden” köşesinin yazarı olan Ayşegül Yüksel’in birçok kitabı, makalesi ve tiyatro eleş­tirisi mevcut. William Shakes­peare: Yüzyılların Sahne Büyü­cüsü, Yüksel’in öğretim üyesi ve tiyatro eleştirmeni olarak, yıl­larca verdiği derslerin ve yazdı­ğı tiyatro eleştirilerin bir ürünü. Shakespeare’i -başta gençler ol­mak üzere- her yaştan ve alan­dan insanların zevkle okuyabi­leceği ve anlayabileceği bir an­latımla sunuyor. Ancak kitabın herkes tarafından takip edilebi­lecek bir nitelikte olması kimse­yi yanıltmasın; bu, Shakespeare eserlerini derinlemesine ince­leyen çok kapsamlı bir çalışma aslında. Eserde yazar, yaşadığı dönem, antik ve klasik tiyatro geleneği ve Shakespeare’in kat­kıları anlatılmakta, oyunlarıy­la ilgili çeşitli incelemeler okur dostu bir üslupla verilmekte. Asıl ustalık, bu denli zor bir ko­nuyu sade bir anlatımla geniş bir okur kitlesi için anlaşılabilir kılmak şüphesiz.

    Kitabın ilk üç bölümü, bir şahsiyet ve oyun yazarı olarak Shakespeare’e ve İngiliz röne­sansına bir altyapı oluşturmak­tadır. Bu noktada, İngiliz röne­sansının İtalya’dan çok sonra, 16. yüzyılda başladığını belirt­mek gerek. İngiliz rönesansı, ‘eski’ ve ‘yeni’ olanın içiçe geç­tiği bir dönem. Kitapta, tiyat­ro geleneğine ek olarak röne­sans İngiltere’sinde gerçekle­şen önemli değişimler de tek tek ele alınıyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin feodal yönetim bi­çiminden monarşiye geçmesi, kapitalist girişimciliğin yayıl­ması, deniz ticaretinin gelişme­si, İngiliz Kilisesi’nin Protes­tanlığı kurumlaştırma çabaları, dönemin egemen ahlak anlayışı ve hümanist bakışaçısı, Krali­çe I. Elizabeth’in ülkesinde ka­dının durumu, Shakespeare’in ortakları arasında bulunduğu Globe Tiyatrosu da dahil olmak üzere profesyonel tiyatroların kurulması ve dönemin sansür politikasına geniş ölçüde yer ve­rilmiş.

    Shakespeare, İngiliz röne­sansının karmaşık, değişken ve yenilikçi ortamında ortaya çıkan, bu koşullar içinde yoğ­rulmuş ve sayısız ürün ver­miş önemli bir ozan ve tiyat­ro yazarı. Burada vurgulanan nokta, Shakespeare’in dehası sayesinde halkı nasıl tiyatroy­la buluşturduğu ve her kesime hitap etmeyi nasıl başardığıdır. Farklı sosyal tabakalardan olu­şan, yoğun bir nüfusu barındı­ran Londra kentindeki tiyatro­larda da her kesimden seyirci mevcuttu: Saraylılar, genç soylu hanımlar, şövalyeler, hukuk öğ­rencileri, esnaf, çıraklar, hayat kadınları, kente ürünlerini sat­maya gelen tüccarlar ve köylü­ler aynı oyunları seyrediyorlar­dı. Böylece, elit kesimin yanısıra okuma yazma bilmeyen halk da sahnede antik ve klasik tiyatro geleneğinden beslenen bir İngi­liz tiyatrosu seyretme fırsatını buluyordu.

    Önemli bir diğer nokta ise, küçük kent kökenli bir ailenin, üniversite öğreniminden yok­sun kalmış sıradan bir bireyiy­ken, Shakespeare’in ülkenin ve dünyanın hayranlıkla bağrı­na bastığı bir yazar ve tiyatro ustasına nasıl dönüştüğüdür. Kitapta, kayıtlara göre yüksek tahsili bulunmayan Shakespe­are’in gerçekte kendisine ma­ledilen oyunları yazıp yazma­dığı ile ilgili farklı görüşlere yer verilse de, Ayşegül Yüksel üstün yetenek ve hünerin sadece kül­türlü bir aileden gelen, seçkin sanat ortamında yetişmiş, çok okumuş kişilerin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünüle­meyeceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili de iki çift sözü vardır: “Bize gelince, yaşam öy­küleri Anadolu coğrafyasında dolaşıp duran Hoca Nasreddin­lerin, Yunus Emrelerin, dahası, ortaokul öğrenimini bitireme­den çalışmak zorunda kalmış, ama yapıtlarıyla dünya düze­yindeki pek çok ustayı geride bırakan Yaşar Kemal gibi bir ‘deha’nın yetiştirdiği toprakla­rın çocuklarıyız. Bizim aklımız ve yüreğimiz gerçeklere de açık­tır, efsanelere de…” (s.19).

    Devlet Tiyatroları’nda Onikinci Gece Shakespeare’in eseri Onikinci Gece Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. 1960’lardaki oyunda, ön planda Malvolio rolünde Cüneyt Gökçer, arka planda Ertuğrul İlgin ve Salih Canar.

    Bu bağlamda, şaşılacak bir şey yoktur; çünkü Shakespeare bir rönesans aydınıdır…

    Kitabın büyük bir bölümü oyun incelemelerine ayrılmış. Öncelikle antik-klasik tragedya, komedi geleneği ve yazınsal un­surları işlenmiş, Shakespeare’in bunları rönesans İngiliz tiyat­rosunun kurallara bağlı kalma­yan yapısıyla nasıl birleştirdiği anlatılmış ve getirdiği yenilikler tartışılmış. Ayrıca, Shakespea­re’in tarihî oyunlarına, romans­larına ve sınıflandırılması güç olan oyunlarına da yer verilmiş. Bu doğrultuda, kitapta Shakes­peare’in birçok eserine değinilse de, muhtelif bölümlerde detaylı olarak incelenen oyunlar III. Ri­chard, Yanlışlar Komedisi, Titus Andronicus, Ne ki Hırçın Kız, Romeo ve Juliet, Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Kuru Gürültü, V. Henry, Julius Caesar, Beğendiğiniz Gibi, On İkinci Gece, Hamlet, Troilus ve Cressida, Yeter ki Sonu İyi Bit­sin, Kısasa Kısas, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kle­opatra, Coriolanus, Atinalı Ti­mon, Kış Masalı ve Fırtına’dan oluşmaktadır.

    Kitabın son bölümü, çok önemli bir arşiv niteliği taşı­maktadır. Shakespeare’in Türk sahnesindeki yaklaşık 200 yıllık geçmişine değinilen bölümde, 19. yüzyıldan itibaren sahnele­nen belli başlı eserlerin ve özel­likle Hamlet, Othello, Kral Lear gibi oyunların Türkiye’deki tatlı ve acı serüvenleri anlatılmakta, Shakespeare’in geniş kitlele­re ulaşmasını sağlayan Muhsin Ertuğrul gibi şahsiyetlere yer verilmekte ve Türk yapımların­dan örnek fotoğraflar sunul­maktadır.

    Son söz olarak bilenlere ve­ya ilgi duyanlara: Shakespeare’i her yaş ve bilgi düzeyindeki ki­şilere sevdirecek ya da yeniden hayran bırakacak bu kaynak ki­tabı mutlaka edininiz.

  • Paris-Beaubourg’da çifte sanat tarihi

    Walker Evans ve David Hockney sergileri yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor; bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor. Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var.

    Beaubourg, 2017’in ikinci yarısına iki kapsamlı ve etkili sergiyle girmişti. Walker Evans’ın 400 par­çadan oluşan fotoğraf sergisi, 1930’lardan başlayarak ‘yerli belgesel’ bağlamında öncülük üstlenmiş, Ara Güler’in ünlü deyişiyle ‘foto muhabiri’nin ya­pıtını kuşatıyor. Evans, estetik olgunluğunu gerçekçi çizgiye yedirebilmiş ilk fotoğrafçı ku­şağının güçlü temsilcisi: İnsan­lar (“sokaktan geçenler”), yapı­lar (özellikle “baraka”lar, ahşap evler), sokak yazıları (başta “afiş yığmaları”) üzerinden, yö­re yöre, Amerika’sını okumuş. Kimi soyutlama çabaları ve seçimleri, sanatsal kaygısını o cephede de sınama olanağını bulduğunu gösteriyor; özellik­le mikroskop altına aldığı nes­nelere (kerpeten, makas, vb) bakışında neredeyse fenome­nolojik bir yaklaşım görülebilir. Gazeteler, dergiler için yolları yutmuş Evans. Susuz gezgin. Bir dünya kurulmuş objektifi­nin gözünden: Tutarlı, duyar­lı, engin.

    Beaubourg’un ana sergisi, yanılmıyorsam Londra’dan ge­len, büyük olasılıkla başka bir başkent müzesine yolcu çıka­cak David Hockney retrospek­tifi. Sanatsever kitle açısından doyurucu, temsil değeri yüksek bir küratörlük çalışması; gelge­lelim, daha meraklısı dahasını istiyor, seçilen örnekler sayıca yetersiz göründü bana: Ola­ğanüstü “paper pools”tan yal­nızca iki yapıtla yetinmek zor örneğin. Buna karşılık, 2017 ta­rihli birkaç çok taze işin yeral­mış olması önemli.

    Adı üstünde ‘retrospektif’, her dönemini, geçirdiği her ev­reyi temsil etme savında Ho­ckney sergisi. Bütün ressamlar, sanatçılar yolda evrim geçirir; gene de, burada, bir sürekli ev­rim koşulu ağır basıyor: Baştan uca kendini yenileme isteğiyle kesintisiz bir arayış çizgisi çek­miş Hockney; deyim yerindey­se teknik düzlemde yerinde du­ramamış, durmak istememiş. Oysa, çıkış noktasında oldukça gelenekçi bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor genç ada­lının 1950’li yıllardan tabloları.

    300 fotoğrafla yüzyıl Amerikası 20. yüzyılın en önemli fotoğrafçılarından Evans’ın çektiği, geçen yaz Paris’teki Pompidou Merkezi’nde sergilenen 300’e yakın fotoğraf, dönem Amerika’sını en iyi betimleyen eserlerdi.

    İlk büyük dönüşüm Ame­rika’ya gidişiyle eşzamanlı. 1970’lerin ortasına gelesiye, bile göre seçilmiş bir hafiflik egemen pastel tonlu yağlıboya­larında. “Splash”, sanırım bir başka dönüşüm atılımının baş­langıcına denk geliyor. Fotoğ­rafla, sonradan güçlü bir yeni­lik hamlesini gerçekleştirdiği kolajlar öncesi sıkıfıkılaşması­nın resim çalışmalarının özü­nü yoğurduğu görülüyor.

    O tarihten bugüne bir çifte eksen gerçekliği içerisinde gö­züpek bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorum Hockney plas­tisitesinin: Teknoloji ile fırça tekniği arasında doğurgan bir karşılıklı beslenme köprüsü çatmış. Fotografik kolajları­nın çarpıcı, özgün, kalıcı bir buluş olduğunu ileri sürmek bilmem abartılı mı olur; varsın olsun – öyle konumluyorum! Bunun, “paper pools” dizisiy­le aynı hizada yüksek bir çıta oluşturduğu fikri ağır basıyor bende. Sanat tarihi açısından canalıcı bir halka vaadediyor o resimler: Monet’den, Matis­se’den el almış, evet, nasıl da kendi dünyasına, yapıtına ye­direbilmiş.

    Olgunluk çağından yaşlılı­ğa geçerken “pastel”in hepten geride kalışına tanık oluyoruz: Fütursuz bir renk patlaması, neredeyse denetimsiz bir kro­matik cümbüş içinde dönüyor adasına Hockney. Peyzaj gele­neğine yepyeni sayfalar ekleye­rek. 50 parça tablonun bitiş­mesiyle yekpâreleşen Yorkshi­re çalışması, “a bigger picture”, günümüz resim sanatının en görkemli uçlarından biri. “Dört Mevsim” gelmiş son noktayı koymuş. Dijital video dörtgen­leri olağanüstü yapıştırma.

    David Hockney eserleriyle Paris’te


    Fransızlar, Hockney’in 80. yaşını sanatçının retrospektif sergisiyle kutladı. Hockney, Pompidou Merkezi’ndeki serginin açılışına da katıldı.

    Hockney’in teknolojideki gelişimleri yakından izlemesi­ne, tablet üstünden resim ça­lışmalarını çeşitlemesine deği­neli birkaç yıl oldu. Retrospek­tif sergiye bu bağlamda seçilen işler de sayıca yetersiz geldi bana; belki de, retrospektifi ön­celeyen birkaç sergide ağırlık­larını duyurdukları varsayıl­mıştır. Hockney, bu taze araç­larla resim sanatında “hareket” unsuruna yepyeni boyutlar taşıyor. En önemlisi de, bunu kendi güzergâhını milim ter­ketmeksizin gerçekleştirmesi, araçların marifet ve hünerleri­ne kapılmaktansa, onları doğru biçimde, seçtiği yolda kullana­bilmesi. Serginin bu bağlamda­ki eksikliğini tamamlıyor Cur­rent başlıklı kitap.

    Çağdaş sanatçıların Ho­ckney’den, Kiefer’den, Soula­ges’dan öğreneceği çok “şey” var. Bu sergileri izleyebilmek ise yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor: Bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor.

  • ‘İstanbul’un geçirdiği büyük tehlike: Meşhur Miloviç’yere

    1.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Madam Kordi Miloviç adlı operet sanatçısı, gece hayatının ve basının ilgi odağı olur. O yıllarda ve ilk cumhuriyet döneminde tekrar İstanbul’a gelen Miloviç, savaş zenginlerinin eğlencelerinde yer almasıyla büyük tepki de çeker. 13 yaşındaki Necip Fazıl’ın elini öptüğü, Nâzım Hikmet’in şiirlerinde veryansın ettiği Miloviç’in öyküsü…

    İttihad ve Terakki yöne­timi zamanında, azınlık sermayesine rakip olabi­lecek, Türkler için sermaye birikimi ve yatırım imkân­ları sağlayabilecek “Millî Sermaye/Millî Burjuvazi” projesi ile yeni bir sermaye­dar sınıf oluşturulmaya çalışıldı.

    Devletin sunduğu imti­yazlarla olağanüstü rekabet imkânları sağlanan bu sınıf, 1. Dünya Savaşı sıraların­da tüm beklentilerin aksine toplumu kemiren, çürüten bir yapıya dönüştü. Bu yapı, projenin görünürdeki yüz­leri İaşe Nazırı Kara Kemal ve Askerî Levazım Dairesi Reisi İsmail Hakkı Paşa ile anıldı. “Vagon Ticareti, Bul­gur Palas ve Miloviç” isimle­ri, dönemi vurgulamak için sembol isimler olarak ortak bir duyguyla belirlendi. En önemlisi bu sınıfla birlik­te, Türk sosyolojisine “harp zengini” kavramı yerleşti. Harp zenginlerini yerden yere vuran roman, hikâye ve şiirler büyük bir külliyat oluşturdu.

    Cordy Millowitsch (1890-1960)


    İstanbul’un eğlence
    hayatında bir dönüm
    noktası. Harp zenginlerinin
    vazgeçilmez sanatçısı.

    İttihad ve Terakki’nin belirlediği partili veya sı­radan insanları kısa bir sü­rede olağanüstü servetlere sahip kılan bu iktisadi reji­min mağduru halk olmuştu. En azından bir ferdi asker­de, cephede olmayan, savaş­larda şehidi, gazisi bulun­mayan ailelerin parmakla gösterildiği savaş ortamın­da, millî sermaye/millî bur­juvazi niyetiyle yola çıkıl­dı ama, devlet eliyle zengin edilen yeni sınıf, karaborsa ve yüksek enflasyonla mille­tin sırtından servetine ser­vetler kattı. Harp zenginle­ri havadan kazandıkları bu servetleri, yoksulluktan kı­rılan milletin yanıbaşında sefahat ve ahlaksızlık yolun­da yemekten çekinmediler. Biçare şehit ve gazi eşlerini, kızlarını, fuhuş bataklığına sürüklediler.

    İstanbul, orduların dört cephede savaştığı acımasız bir ortamda, birbiri ardı­na Türkiye’ye gelen operet kumpanyalarının, şarkıcıla­rın, sanatçıların vazgeçeme­dikleri, çok rağbet ettikle­ri bir başkent oldu. İstanbul halkının bir kısmı iyi eğle­niyordu… O yılları yaşayan­ların hiç unutmadıkları, se­fahat eğlencelerinin merke­zinde yer aldığı en çok dile getirilen bir isim vardır ki bu yazımızın konusudur: Miloviç…

    Hakkındaki yayınların, değinmelerin neredeyse ta­mamı olumsuzdur. İlk defa 1917’de Viyanalı bir operet grubuyla ziyaret ettiği İstan­bul’da uzun süre kalıp ay­rıldıktan sonra da defalarca ülkemize gelmiştir. Devrin matbuatında yaptığımız ta­ramalarda üçüncü ziyareti­ni bitirip dönüşü ardından 29 Mart 1924 tarihli Resimli Gazete ve Süs Mecmuası’n­da fotoğraflı haberlerini bul­duk. Çok ilginçtir, aynı gün yayın yapmalarına rağmen Resimli Gazete 30. sayısında imzasız, fotoğraflı bir yazı­da Miloviç’i hiç de iyi anmaz. İstanbul’un büyük bir tehlike atlattığından söz ederken, fi­ziksel özelliklerini öne çıkarıp ağır vücutlu, sakil çehreli ol­duğunu vurgulayarak Miloviç’i aşağılamaya çalışır. Daha ön­ce reklam olmasın için haber yapmadıklarını, İstanbul’dan ayrılmasını beklediklerini be­lirtir. Buna karşılık Süs Mec­muası 43. sayıdaki Fehmi Şük­rü imzalı yazı, Miloviç’i çok başarılı bulur ve ondan hay­ranlıkla bahseder.

    Çeşitli kaynaklardaki do­ğum-ölüm tarihleri kesin­lik arz etmiyor. 1890-1960 arasına tarihlenen bir ömür sürmüş. Avusturya, Alman, Macar kökenli olduğuna da­ir bilgiler çeşitli olsa da Süs Mecmuası’ndaki yazı olduk­ça derli toplu malumat içerir. Yazarın Miloviç’le veya yakın çevresiyle bir röportaj yaptı­ğı da düşünülebilir. Biyografi olarak da değerlidir. Süs’teki yazı şöyledir:

    Resimli gazete


    İstanbul’a üçüncü
    gelişinden sonra
    ayrıldığında 29 Mart 1924
    tarihli habere eşlik eden
    Miloviç fotoğrafı. Resim
    altında fiziksel özelliklerine
    hakaret edilerek sakil
    çehresinden bahsediliyor.

    “Operet kraliçesi

    Okurlarımızdan bu ismi ta­nıyanlar çoktur zannederim. Bir yılı aşan bir süredir Be­yoğlu’nda Fransız Tiyatrosu’n­da operetlere gidenler, elbette bu artisti takdir etmişlerdir. Güzel sesi, uyumlu vücudu ile yalnız İstanbul’da değil, dün­yanın her tarafında yüzbin­lerce hayrana sahiptir. İstan­bul’umuza gelen ecnebi operet ve tiyatro artistleri arasında, en ziyade kendisini sevdiren bir şahsiyettir Madam Kordi Miloviç.

    Çekoslavakya’nın Presburg (Bratislava) şehrinde doğdu. Babası bir tüccardı. Daha kü­çükken şirinliği ve sesinin gü­zelliği herkesin dikkatini çek­mişti. Oniki yaşındayken bir arkadaşının sirk müdürü olan babası onu işe aldı. At üstün­de yerel şarkılar söylüyordu. Kısa sürede arkadaşları ara­sında öne çıktı. Çalıştığı sirk, Macaristan, Almanya, Avus­turya’yı dolaşıyordu. Miloviç gerek ülkesinde gerekse Orta Avrupa’da fevkalade alkışlan­dı. Berlin’e son gidişinde Met­ropol Tiyatrosu’nun müdürü Miloviç’te olağanüstü bir ka­biliyet gördüğünden kendisi­ni tiyatrolarına bağladı. Aynı zamanda Profesör Karati’den şan dersleri alıyordu. Onsekiz yaşında “sinema kraliçesi” un­vanıyla Berlin’de ilk operetini oynadı. Dörtyüzden fazla sah­neye konulan bu operette çok başarılı oldu.

    İstanbul’a ilk seyahati 1917’de oldu. Halkımız ken­disini beklediğinden fazla bir coşkuyla karşıladı. Harb-i Umumi’de idik. Birçok hayır derneklerinin müsamereleri­ne katıldı. Bilhassa yangınze­deler ve mâlûl gaziler yararına verilen müsamerelerde büyük tesiri oldu. Cemal Paşa’nın hi­mayesinde Pötişan’da verilen bir müsamerede oynadığı bir perdelik (Vera Viyoletta) ope­reti bilhassa anmaya değer.

    1918’de İzmir’e gitti. Orada da binlerce hayranı vardır. İz­mir’den Güney Rusya’ya hare­ket etti. Brest-Litovsk Muahe­desi henüz imzalanmıştı. Uk­rayna’nın merkezinde bir iki müsamere vermek istedi. He­nüz Kiev’e ulaşmıştı ki Rus­ya’da “Bolşeviklik başgöster­di”. Kiev’i işgal eden Sovyet­ler, Miloviç’in şahsi eşyalarını, kumpanyanın zengin dekor­larını yağma ettiler. Hayatla­rı bile tehlikede idi. Güçlük­le Kiev’den Odesa’ya geldiler. Odesa henüz Fransızlar tara­fından işgal edilmişti. Buradan Dimitri vapuruyla kısa yoldan memleketine gitmek için Kös­tence’ye geldi. Romanyalılar vapurdan çıkmasına engel ol­dular. İstanbul yoluyla gitme­ye mecbur kaldıysa da İstan­bul limanına geldiğinde de İtilaf Devletleri engel oldular. Zor bir durumda kalmıştı.

    Geçirdiği maceralar kendi­sini bedenen yordu. İstanbul’a çıktı, Ada’da bir müddet din­lendi. Bu esnada Almanya ve Avusturya’da Miloviç’i ölmüş zannediyor, gazeteler vefatın­dan bahsederek biyografisi­ni yayınlıyorlardı. İstanbul’da tekrar sağlığına kavuştuktan sonra Miralay Vitelli aracılı­ğıyla Almanya’ya dönüş izni aldı. Altı ay kadar Berlin’de çeşitli operetlerde bulunduk­tan sonra Güney Amerika’ya gitti. Brezilya, Arjantin, Pa­raguay’da olağanüstü ilgiye mazhar oldu. Oradan geldiği Paris’te bir ay kadar kaldıktan sonra üçüncü defa İstanbul’a geldi. Halkımız bu sevimli ar­tisti çok sevdi. Temsillerin­de bilhassa Çardaş Fürstin, La Bayader, İstanbul Gülü ve Ge­ce Kuşu’nda fevkalade başarılı olmuştur.

    Süs Mecmuası


    29 Mart 1924 tarihli bu nüshada Miloviç hakkında hayranlık hislerini paylaşan tek yazar olan Fehmi Şükrü’nün yazısı yer alır.

    Yakında Mısır ve Atina’ya gidecek olan Kordi Miloviç, Mayıs ayında New York’ta bu­lunmak üzere bir kontrat im­zalamıştır. Görülüyor ki ar­tistlik mesleği o kadar kolay değildir. Biraz askerlere ben­zerler: Sanat askeri.

    Memleketimizden iyi te­sirler bırakarak ayrılan Ma­dam Kordi Miloviç’e, hayırlı seyahatler temenni edelim.

    Fehmi Şükrü. Süs Mecmu­ası, No. 43, 29 Mart 1340 (29 Mart 1924)”

    Fehmi Şükrü’nün biyog­rafisine, Miloviç’in 1916-1941 arasında dokuz filmde oynadı­ğını ilave etmeliyiz.

    1. Dünya Savaşı yılların­da Kalmann’ın Çardaş Fürs­tin opereti dünya çapında ünlüydü. 19. yüzyılın ortala­rından itibaren operetle tanı­şan İstanbul halkı, Fransız ve İtalyan toplulukların, Erme­ni sanatçıların eserlerini hay­ranlıkla izliyordu. İlk Türkçe operetlerin bestelenmesiyle, özellikle Dikran Çuhacıyan’ın 1875 tarihli Leblebici Horhor eseriyle operet sevgisi geniş kitlelere yayılmıştır. II. Abdül­hamid’in Yıldız Sarayı tiyatro­sunda zamanın dünya çapında en meşhur sanatçıları sahne almışlardı. Böyle bir seyirci kitlesinin olduğu İstanbul’da Miloviç çok beğenilmiş, sem­patik ve eğlenceli sahnesi çok tutulmuştur. Harp zenginle­rinin servetlerini akıtacakları bir yer aradıkları zaman dili­minde İstanbul’a gelmekle, ho­varda ve müsrif vurguncuların bir anda gözdesi olmuş. İstan­bul’a gelmeden önce de tanı­nan, hayran kitlesine sahip bir sanatçıyken para uğruna şahsiyetini küçülteceğine ih­timal vermek zor ama bu yön­de tanıklıklar çok fazla olunca insan neye inanacağına karar vermekte zorlanıyor.

    İstanbul’a gelmesinden itibaren devlet nezdinde de önem verildiği bazı tanıklık­lardan anlaşılıyor. Falih Rıf­kı Atay Zeytindağı kitabında Miloviç’in ismini vermeden Tötonya Salonunda sahneye çıkan bir Alman sanatçı ola­rak bahseder. İzleyiciler ara­sındaki sarhoş bir Osmanlı subayını eleştiren yazısının Tanin’de yayınlanması üzeri­ne Harbiye Nazırı öfkelense de bu vesile ile tanıştığı Ce­mal Paşa Falih Rıfkı’yı takdir etmiş, askerlik zamanında da Kudüs’te 4. Ordu karargâhın­da yanına almıştır. Bu sayede Zeytindağı gibi mükemmel bir eserin ortaya çıkmasında Miloviç’in de payı var diye­biliriz.

    Nâzım Hikmet, Miloviç’e oldukça kızgındır. Oyunlarım Üstüne metninde çocuk yaş­ta farklı gözle izlediği bu ilk operet sanatçısını anlatmıştır: “ İlk opereti yine İstanbul’da Birinci Dünya Savaşı içinde, 915’te sanırsam, seyrettim. Bu bir Avusturya operetiy­di. İstanbul’a turneye gelmiş­ti. Baş aktrisi Miloviç adında belki Avusturyalı, belki Macar ama hâlâ gözümün önünde, çok pembe, çok ak, çok sarı­şın, iri yarı, bıngıl bıngıl bir avrattı. On üç on dört yaşım­daydım. Bizde oğlan çocukları da, kız çocukları da tez erişir. Bu Miloviç’e harp zenginleri beş yüzlük banknotlardan yor­ganlar diktiler, cıgarasını bin liralıklarla yaktılar. Oysa o sı­ralarda İstanbul halkı süpürge tohumu unundan ekmek yi­yordu. Dört cephede delikanlı­lar kan revan içinde, aç, çıplak dövüştürülüyordu. Belki bun­dan dolayı, şimdi bile Çardaş operetinden bir parçayı ne zaman dinlesem bir yandan haykırmak, birilerine sövüp saymak gelir içimden, tepe­den tırnağa isyan kesilirim, bir yandan da ateş basar yüzü­mü…” Kuva-yı Milliye Desta­nı şiirinde yer alan “Beyaz at gibi bir karı” dizesi kızgınlığı­nın, isyanının hiç dinmediğini gösteriyor.

    Kafakağıdı’nda anlattığı kadarıyla Necip Fazıl’ın da il­ginç izlenimleri olmuş. Henüz 13 yaşında öğrenciyken Milo­viç’i Bahriye Mektebinde ver­diği konserde dinlemiş. Okul komutanlığı, Hünkâr Daire­si’nde ağırladıkları Miloviç’in elini, Necip Fazıl’a alafranga usulde öptürerek bir buket çi­çek verdirmişler. Miloviç’in Cemal Paşa’nın gözdesi oldu­ğunu söylüyor. Daha ilgin­ci ise pek de iyi hatıralarının olmadığı babasıyla Tepebaşı Tiyatrosu’na Miloviç’i dinle­meye gittiğinde anlattıkları. Babası da Miloviç’in uzaktan uzağa âşıklarındanmış. Hat­ta küçük Necip Fazıl’a Milo­viç’i annesiyle mukayese edip “kadın dediğin Miloviç gibi erkeği cazibesiyle çekmeli” de diyesiymiş. O gün sahnelenen Çardaş Fürstin operetini tek seferde ezberlemiş. Sonradan da bando ve piyanodan dinleye dinleye her harfini hafızasına nakşetmiş. Babası onu yanına oturtur, Çardaş’ı söyletir, ken­dinden geçmiş bir halde din­lermiş.

    Venedik’te Bir Gece Miloviç 1925 yılında Berlin’de Strauss’ın Venedik’te Bir Gece operetinde.

    Bir dönemin sefahat or­tamını anlatan tanıklıklarda, ortak payda Miloviç olmuş­tur. Her anlatıda yorganına kaplanan yüzlük, binlik bank­notlar, binliklerle doldurulan yastıklar, yüzlüklerle, binlik­lerle sigarasının yakıldığı an­latılmakta. Resimli Gazete’nin adını bilemediğimiz yazarının fantezisi değilse, boynuna ası­lan altın keselerden uçamayıp Miloviç’in kucağına düşen gü­vercinler galiba dedikoduların zirvesi.

    Hakkında böylesine olumsuz rivayetler olması­na rağmen, Uluğ TTK Belle­ten’in 149. sayısında, 27 Mart 1928’de Ankara’da Millet Bah­çesi’nde Atatürk, İnönü ve cumhuriyet ricalinin önünde Miloviç’in “Kontes Mariça” operetinde oynadığını aktarır. Üstelik derme çatma sinema sahnesinin oyunun yarısında çökmesi ile ağlayarak oyunu bırakan Miloviç’i bizzat Ata­türk teselli etmiş ve “Anka­ra’ya ikinci gelişinizde yeni bir tiyatro binasında temsiller ve­receksiniz” diye kendisini tek­rar davet etmiştir. Miloviç’in yaşadığı talihsizlik Ankara için bir şans olmuş ve yeni opera binası kazandırma faali­yetine girişilmiş.

    Burhan Belge’nin 15 Şubat 1935 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Miloviç-Çardaş Fürs­tin-Harp Zengini” üçlemesini tasvir ve tahlil ettiği satırlar bu dönemi en iyi anlatan me­tin olarak dikkate alınmalıdır:

    “…Çardaş Fürstin sade gü­zel bir operet değil, siyasal bir hatıradır da. Osmanlı İmpa­ratorluğu’nun batması marşı bu hafif operet ve bunun adına adı çok sıkı bir surette bağlı olan Orta Avrupalı bir peri pa­dişahının kızı Miloviç’in şar­kıları olmuştur. Çardaş Fürs­tin’in demek oluyor ki bizler için, bir de renkli masal tarafı vardır. Uç uca dikilmiş yüzlük banknotlardan biçilmiş yatak çarşafları; yüzlük banknotlarla yakılan cıgaralar; şampanya ile doldurulan banyo tekneleri ve böyle daha birçok ucu vagon ticaretine dokunan hovarda­lık perendeleri, imparatorlu­ğun batışını çevreleyen masal bulutları. Miloviç gelin, böyle bir çeyizle gerdeklere girmiş, gerdeklere girmezden önce de bu türlü gelin hamamların­dan geçmiştir. Çardaş Fürstin, bunun içindir ki Osmanlıcaya ilk çevrilen operet mertebe­sini bulmuştur. Ve uzun yıllar onun oynak şarkıları, tazeleri­mizin dudaklarını neşelendir­miştir. Bu bakımdan, bu sihirli operet, halkımızın genişçe yı­ğınları arasında batı mızıka­sının ilk müjdecisi ve propa­gandacısı olmuştur. İnsanın hatta Çardaş Fürstin’in fayda­sı olmuştur diyeceği geliyor. Hâlbuki böyle değildir. Ve bir düşününce, bizim, batının ağır ve özlü mızıkasına değil de ha­fif ve hafifmeşrep havalarına, hele operetlerine karşı olan zaafımızın en büyük kayna­ğı bu Çardaş Fürstin’dir. Kolay bellenir ve uyuşturucu şarkı­larıyla bu operet, ikinci bir Lâ­le Devri’nin bir başka çeşnide ‘iyş u nûş’ âlemini bir sihirli anahtar gibi kapamıştır. Bütün bir imparatorluk batarken”

    KUVAYI MİLLİYE DESTANI’NDAN

    Nâzım Hikmet’in Milovic’i: ‘Beyaz at gibi bir karı’

    Biz ki İstanbul şehriyiz,

    Seferberliği görmüşüz :

    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

    vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

    bir de İttihatçılar,

    bir de uzun konçlu Alman çizmesi

    914’ten 18’e kadar

    yedi bitirdi bizi.

    Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

    erimiş altın pahasında gazyağı

    ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular

    sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.

    Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

    ve süpürge tohumu

    ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

    Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te

    aktı Ren şarapları su gibi

    ve şekerin sahibi

    kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.

    Miloviç de beyaz at gibi bir karı.

    Bir de sakalı Halife’nin,

    bir de Vilhelm’in bıyıkları.