Etiket: sayı:43

  • Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Halterde üç defa olimpiyat şampiyonu olan, dünya rekorlarının sahibi Naim Süleymanoğlu yaşayan bir efsane, müthiş bir başarı öyküsüydü. Başka bir ülkede yaşasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film yapılabilecek Süleymanoğlu, emekli ve küskün şekilde veda etti hayata. Hikâyesi o kadar gerçek, başarıları o kadar sahici ve unutulmaz, kendisi o kadar insandı ki.

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Milyonları ekran ba­şına mıhlamayı ba­şarmış bir modern zaman kahramanı… 1.47 metre­lik boyuyla dünyaları kaldıran bir Herkül. Rekorlarla dalga geçen bir madalya koleksiyo­neri. İki komşu ülke arasında gidip gelen, filmlere konu ola­cak bir operasyonla kaçırılan sporcu. Kendi ağırlığının üç ka­tını kolaylıkla kaldıran tarihin gelmiş geçmiş en iyi haltercisi. Podyumdan uzaklaştıktan son­ra köşesine çekilen küskün bir insan. Ve 50 yaşında sonlanan buruk bir öykü…

    Naim Süleymanoğlu Bulga­ristan’da bir Türk ailenin çocu­ğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1967’ydi. Onu en ya­kından tanıyanlardan gazeteci Celal Demirbilek’in anlattığına göre eve yetişemeyen annesi, onu mezarlıkta doğurmuştu. Ortanca oğlandı; kendi deyi­şiyle evin angaryaları ona kalı­yordu. Daha ufacıkken okulda haltere merak sarmış arkadaş­larının peşinden bu sporla ta­nışıyordu. Giderek yüklendiği ağırlık katlanıyordu.

    O kısacık boyu, başarı için biçilmiş kaftandı; gerisi des­tandı…

    Bu ufak tefek delikanlı, ilk dünya rekorunu 1982’de Dün­ya Gençler Şampiyonası’nda kırmıştı. Henüz 15 yaşınday­dı. Yaptıkları adeta yapacakla­rının teminatıydı. Ailesi Naim dese de, resmî kayıtlardaki adı Naum Shalamanov idi. Doğu Bloku 1984 Los Angeles Olim­piyat Oyunları’nı boykot edin­ce, aynı yıl dünyanın dörtbir köşesinde ağırlığının üç katını kaldıran sporcu, “47 ayın sulta­nı”yla tanışmak için beklemek durumunda kalmıştı.

    Yeri gelmişken anımsatma­lı, tarihte kendi ağırlığının üç katını kaldıran ilk sporcu Ste­fan Topurov’du. Naim’in 19 Ka­sım’daki cenaze törenine katı­lanlardan biri olan Bulgar hal­terci, 1983’te bunu başarmıştı.

    4897575Unutulmayı kaldıramayan şampiyon_17
    Şampiyon ikili
    Naim Süleymanoğlu ve kendisinden bayrağı devralan Halil Mutlu’nun satranç pozu 2001’de Visa Olimpik Koleksiyon Fotoğraf Albümü’ne girmişti.

    Derecelerini sürekli geliş­tirse de rekortmen delikanlı­nın yüzü pek gülmüyordu. Bul­garistan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un asimilasyon politi­kaları, onu giderek ailesinin va­tanına yaklaştırıyordu. Türki­ye’ye kaçmak istediği kulaktan kulağa yayılıyordu. Daha kimse Naim’i tanımazken, Sofya’da onunla tanışan Demirbilek, birkaç yıl sonra Avustralya’da kaybolan Bulgar haltercinin haberini duyuruyordu. Bulgar yetkililer aslında onu kaybetmemek için çok çabalamıştı. Kimi organizas­yonlara götürülmüyor, sürekli korunuyordu. Melbourne’de­ki bir anlık dalgınlık, bir ülke­nin spor yazgısını değiştirdi. Büyükekçiliğe sığınan “Cep Herkül’ü”, zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın bizzat ilgilendi­ği asrın operasyonuyla Türki­ye’ye ayak basmıştı.

    Tayfun Bayırdır Socrates dergisinin Naim dosyasında o filmlere konu olacak kaçış hikâyesini şöyle anlatıyordu: “Bu kaçış, bir yıl öncesinden planlanıyor ve şifreli olarak ya­zışmalar yapılıyor. Naim, Mel­bourne’deki dünya şampiyo­nasını kazandıktan sonra bir anlık boşlukta kafileden ayrı­lıyor, bir café’de oturuyor, onu arkadaki tuvaletten kaçırıyor­lar; Datsun marka sarı bir oto­mobile bindirip bir kahvehane­ye götürüyorlar. Sonra Naim, başka bir grupla bir caminin yolunu tutuyor. Geldiğinde ca­mideki Türk topluluğu namaz­da, o da namaza giriyor, sonra çıkıyorlar, bir eve yerleşiyor, büyükelçiliğe haber veriliyor. Büyükelçilik durumu hemen Turgut Özal’a iletiyor; Özal ‘derhal gelecek’ diyor ve Na­im önce Londra’ya, ardın­dan özel uçakla İstanbul’a ve son olarak Ankara’ya getiriliyor”.

    Örtülü ödenek kavramıyla bazıla­rı onun sayesinde tanışmıştı. Türkiye adına yarışabilme­si için Bulgaristan’a verilen para devletin kasasından çıkmıştı. 1 milyon 200 bin dola­ra asrın transferi ya­pılmıştı. Sonradan bu miktarın yedi milyon dolar olduğu ve para­nın kaybolduğuna dair haberler çıksa da bir şey kesindi, Naim Sü­leymanoğlu efsanesi resmen başlamıştı!

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon
    Turgut Özal, Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye getirtilmesiyle bizzat ilgilenmişti.

    Yeni adıyla yeni ülkesi adına yarıştığı 1988 Avrupa Halter Şampiyonası, aynı yıl Seul’de düzenlenecek Olimpi­yat Oyunları’nın adeta frag­manıydı. Galler’de Topurov’un önünde dünya rekoruyla gülen küçük dev adam Güney Ko­re’de kendisiyle yarışıyor, altı dünya, dokuz Olimpiyat rekoru kırarak zafere ulaşıyordu.

    1968’den bu yana Olimpi­yat’ta birinciliğe hasret olan ülkenin özlemi son bulmuştu. Güreş dışında ilk defa altın gel­mişti! Omuzlarında yükselen 190 kilo, halter tarihinin en iyi kaldırışıydı. Ülkeye dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan sporcu, dünyaca ünlü Time dergisine de kapak olmuştu.

    Tarihe geçtiği 20 Eylül 1988 günü adeta zaman durmuş; milyonlar TRT ekranlarının başında mıhlanmıştı. Türki­ye’de haltere ilgi artıyor, onun boy gösterdiği tüm organizas­yonlar nefesleri kesiyordu. Rahmetli Hüseyin Başaran’ın sesi hafızalara kazınıyor, “Haydi Naim” milyonların duygularına tercüman olu­yordu.

    Küçük dev adam, 1992 Bar­celona’da güle oynaya unvanını koruyordu (İkinci olan Nikolay Peshalov 25 yıl sonraki cena­zede yerini alacak, rakibini son yolculuğunda yalnız bırakma­yacaktı).

    1996’da olimpiyat meşa­lesi Atlanta’da yanmıştı. Yeni Dünya’da halter tarihinin en unutulmaz müsabakası yapı­lıyordu. 64 kilogram finalleri, penaltı atışlarına giden Dünya Kupası finallerinden heyecan­lıydı. Naim ile Valerios Leoni­dis’in unutulmaz düellosunda beş dakikada dört dünya reko­ru kırılıyor; zafer yine Kırcaali­li o ufacık dev adamın oluyor­du. Cep Herkül’ü üst üste üçün­cü defa Olimpiyat’ta şampiyon olarak tarih yazmıştı. (O “hal­ter muharebesi”nin kaybeden tarafı Leonidis de, 21 yıl sonra arkadaşının tabutunu öperek uğurladı). Rakipleriyle reka­betleri muazzam dostluklar doğurmuştu. Kâh Türkçe kâh Rusça konuşmuşlar, birbirleri­ne büyük saygı duymuşlardı.

    2000’de sakatlığının göl­gesinde Sydney’e dördüncü olimpiyat zaferi için giden 33 yaşındaki efsane sporcu “sıfır çekmişti”. Altın artık Hırvatis­tan adına yarışan Peshalov’un olmuştu.

    Emekli olan Naim köşesine çekildi. Arada haberlere konu olsa da, küskünlüğü yüzün­den okunuyordu. Sonrasında ondan gelen haberler içaçıcı değildi. Hep sağlık sorunları haber oluyor, gözler doluyordu. Sanki o çekilmemiş en güzel filmin sonu geliyordu.

    Tarihin en büyük halterci­sinin öyküsü 18 Kasım 2017’de sonlandı. Başka bir ülkede ya­şasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film olurdu ya, neyse. MFÖ’nün ondan ilham alarak yazdığı şarkı bile kayboldu

  • Vergiden uzak cennete yakın

    Bundan yaklaşık iki sene önce off-shore bankalara ait 11.5 milyon adet belgenin açığa çıkması, “Panama Belgeleri” hadisesi olarak adlandırılmıştı. Geçen ay sızdırılan “Cennet Belgeleri” ise yine aynı alanda 13.4 milyon belgeyi kapsıyor ve aralarında İngiltere Kraliçesi, Kolombiya Devlet Başkanı, Amerikan Ticaret Bakanı, Türk Başbakanı’nın oğullarının da bulunduğu birçok önemli isim ve dünyanın en büyük kuruluşlarının off-shore hesaplarını açığa çıkarıyor. Peki bu sistem ne zaman, nasıl doğdu, bugün nasıl işliyor ve ne anlama geliyor?

    Off-shore merkezler ve off-shore bankacılık sistemi çok sık tartış­malara ve spekülasyonlara ko­nu oluyor. Wikileaks belgele­ri ve Panama Papers’ın yayım­lanması ile dozu daha da artan bu tartışma ve spekülasyonlar, bugünlerde ortaya çıkan Para­dise Papers ile tekrar gündeme geldi ve yoğun olarak tartışıl­maya başlandı. Yaşanan bu ve buna benzer gelişmeler şüphe­siz ki off-shore merkezlerin hep suçla birlikte anılmasına neden olmaktadır.

    Peki bu sistem temel olarak nedir, nasıl çalışır ve ne amaçla kullanılmaktadır?

    İngilizce off-shore kelimesi­nin Türkçe anlamı açıkta, açık deniz, sahilden az uzak, kıyı­dan uzak anlamındadır. Ancak bu terim piyasalarda daha çok “vergiden uzak” ya da “vergi cenneti” gibi farklı anlamlar­da algılanmaktadır. Nedeni ise off-shore sisteminin daha çok Seyşel Adaları, Malta Adası, Virgin Adaları, Bahamalar, Ber­muda Adası, Cayman Adaları gibi ülkelerde konuşlanıyor ol­masıdır. Off-shore merkezler kısaca, ülke genelinde uygula­nan ekonomik ve mâli mevzua­ta tâbi olmayan, çok daha esnek kuralların uygulandığı bölge­ler olarak tanımlanabilir. Vergi yükümlülükleri konusunda ge­tirilen ciddi kolaylıklar, gizlilik prensiplerinin ön planda tutul­ması ve denetim konusunda ön­görülen esneklikler, bu merkez­lerin en çarpıcı özelliklerinden­dir. Bu özellikler, bunların aynı zamanda cazibe merkezleri ol­masının da en önemli nedenleri arasındadır.

    5411 sayılı Bankacılık Ka­nunu’nun 3. maddesinde “kıyı bankacılığı” şöyle tarif edilmek­tedir: “Bankacılık faaliyetleri, kurulu bulunulan ülke harici ile sınırlı tutulan veya ülke gene­linde uygulanan ekonomik ve mâli mevzuata tâbi olmayan ya da kurulu bulunulan ülkede yer­leşik olanlardan mevduat ve fon kabulünün yasaklandığı banka­cılık”.

    Mâli Suçları Araştırma Ku­rulu (MASAK) tarafından ya­pılan tanıma göre ise; “ülke dı­şından sağlanan fonların ülke dışında veya koşullara göre ülke içinde kullandırılması, ulusla­rarası devletsiz paraların fon fazlası bulunan merkezlerden fon açığı bulunan merkezlere transfer edilmesi gibi finansal hizmetler yürüten genellikle serbest bölgelerde kurulan mer­kezlerde faaliyet gösteren ve ülke içindeki bankacılık siste­minin tâbi olduğu yasal düzen­lemelerin kapsamı dışında tu­tularak, getirilen mâli ve hukuk­sal avantajlar sayesinde cazip çalışma koşullarının sağlandığı bankacılık türüdür”.

    MASAK’a göre vergi cen­netleri olarak da adlandırılan off-shore merkezlerin müşteri­lere sundukları avantajlar şun­lardır:

    . Gizlilik

    . Politik istikrar

    . Vergilendirme olmaması (sıfır ya da sıfıra yakın)

    . Sermaye hareketlerinde tam serbesti

    . Coğrafi konum olarak gelişmiş ülkelere yakınlık

    . Gerekli altyapı (telekomüni­kasyon, ulaşım, konaklama)

    . Uzman personel veya kurum (vergi danışmanları, avukat­lar vs)

    Anılan merkezler; ticaret hacmini artırmak isteyen, bu­nun için de bu merkezlerde va­rolan vergi ve diğer alanlarda­ki teşviklerden yararlanmayı amaçlayan, daha çok kurumsal yapılar için oluşturulmuştur. Amaç yukarıda da belirtildiği üzere, bu bölgelerin ve dolayı­sıyla da ülkelerin ticaret hac­mini artırarak zenginleşmesine katkı yapmaktır. Kıyı bankacılı­ğı da daha çok bu amaçlara ula­şılmasına yardımcı olabilmek için geliştirilmiştir.

    Ancak kuruluş amacı bu son derece yararlı gerekçelere daya­nan off-shore merkezlerin, bu özellikleri ile değil de vergi ka­çırma ve karapara aklama olay­ları ile gündeme geldiği görül­mektedir. Gerçekten de off-sho­re merkezler günümüzde önemli miktarlarda karapara­nın aklandığı merkezler haline dönüşmüştür. Dünyanın çeşitli bölgelerinde işlenen suçlardan elde edilen karaparalar çeşitli yöntemlerle off-shore merkez­lere aktarılmakta ve bu merkez­lerde aklanmaktadır. Oto finans borç yöntemi (loan-back) ve paravan-hayali şirketler (Shell Company) kullanılması yön­temleri, bilinen diğer önemli karapara aklama yöntemlerin­dendir. Off-shore merkezlerin gerçek işlevleri ile değil de hep vergi kaçakçılığı ve karapara ak­lama olayları ile gündeme gel­mesinin iki temel nedeni vardır. Bunlardan birincisi denetimsiz­lik, ikincisi ise uluslararası iş­birliğinin yeterince gelişmemiş olmasıdır.

    Paradise Papers’da off-shore yatırımlarıyla gündeme gelen isimler arasında (soldan sağa) Rus milyarder Yuri Milner, ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, Kraliçe Elizabeth ve Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Jared Kushner ile birlikte Apple ve Nike şirketleri de bulunmakta.

    G-7 ülkeleri (ABD, Japon­ya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada) tarafından 1989’da OECD bünyesinde ku­rulan ve karaparanın aklanma­sının önlenmesi ile ilgili ulus­lararası alanda mücadele eden en etkin örgüt olan, Türkiye’nin de üyesi bulunduğu Financi­al Action Task Force (FATF), off-shore merkezlerde gerçek­leştirilen karapara aklama olay­larının önlenebilmesine yönelik olarak çeşitli mücadeleler yü­rütmektedir. Ancak başta ulus­lararası işbirliğinin yeterince tesis edilememesine ve yaptı­rımlar konusunda yaşanan ge­cikmelere bağlı olarak bu konu­da istenen sonuçlar alınama­mıştır. Nitekim bu merkezlerin hâlâ “karapara cenneti” olarak görülmeye devam etmesi, bu konuda yaşanan aksaklıkları te­yit etmektedir.

    Bu merkezlerin vergi kaçı­rılan merkezler olarak anılması konusunda ise bazı yanlış de­ğerlendirmeler bulunmaktadır. Belirttiğimiz üzere, off-shore merkezlerde, öngörülen amaç­ların gerçekleştirilebilmesi için vergi yükümlülüğü ya yoktur ya çok düşük oranlardadır. Dola­yısıyla bu merkezlerde faali­yet gösteren kıyı bankaları ve­ya şirketler, gerçekleştirdikleri faaliyetler sonucunda hemen hemen hiç vergi ödemezler. Bu da yasaların verdiği bir imkan­dır. Bilindiği gibi vergi kaçırmak suç, ancak vergiden kaçınmak yasal haktır. Sadece şirketler değil, bireyler de vergi ödeme­mek için yasal hakları olan ver­giden kaçınabilirler. Bu temel­den hareketle, şirketlerin ülke­lerindeki sadece yüksek oranlı vergi yükümlülüklerinden kur­tulmak, yani vergiden kaçınmak amacıyla off-shore merkezler­de faaliyet göstermek istemesi gayri yasal değildir.

    Bu değerlendirmeyi destek­lemek için şöyle bir örnek ve­rilebilir. Birçok ülkede bölgesel kalkınma farklılıkların gide­rilmesi amacı ile bazı bölgele­re yatırım yapılmasını temin etmek için çeşitli vergi, fon ve sosyal amaçlı teşvikler getirile­bilmektedir. Bu amaçla belirle­nen bölgelerde gerek ulusal ve gerekse de uluslararası kuru­luşlarca yatırım yapılması du­rumunda, uygulanacak vergi oranları düşürülebilmekte veya sıfırlanabilmektedir. Bu bölge­lerde gösterilen faaliyetler so­nucu nasıl düşük veya hiç vergi ödenmemesi vergi kaçakçılı­ğı olarak değerlendirilmiyorsa, off-shore merkezlerde de “mev­cut mevzuata ve gerçek amaca uygun olarak gerçekleştirilen faaliyetler”e bağlı olarak vergi teşviklerinden yararlanılmasını da, vergi kaçakçılığı olarak de­ğerlendirmemek gerekir.

    Vergi yükümlülükleri yerine getirilmeyerek elde edilen gelir ve kazançların off-shore mer­kezlere kaçırılması, yani vergi kaçakçılığı suçu işlenmesi ise farklı bir durumdur. Bununla yukarıda bahsedilen faaliyetle­rin birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Vergi kaçakçılığı suçu şüphesiz en ağır bir biçim­de müeyyideye tâbi tutulma­lıdır. Bunda hiçbir şüphe yoktur.

    Ancak yaşanan tartışma­lardan da anlaşılacağı üzere, kamuoyunda bu iki faaliyet de ayrım gözetmeksizin “off-sho­re merkezlerde gerçekleştiri­len vergi kaçakçılığı” suçu ola­rak görülmektedir. Sorumlu mevkilerde bulunan kişilerin ve/veya yakınlarının off-shore merkezlerde yürüttükleri ticari faaliyetlerin varlığı, bu algı ve spekülasyonların daha yüksek perdeden gündeme gelmesine neden olmaktadır. Elbette bu noktada yaptığımız değerlen­dirmeler, olayın hukuksal boyu­tu ile ilgilidir. Konu şüphesiz di­ğer açılardan tartışmaya açıktır.

    Sonuç olarak off-shore mer­kezler, temel olarak başta tica­retin gelişmesine katkı yapmak gibi son derece yararlı amaçlar­la oluşturulan merkezlerdir. Bu amaçların gerçekleştirilebilme­si için de bu merkezlerde faali­yet gösterecek şirketlere başta vergi olmak üzere yasal yüküm­lülüklerde çeşitli muafiyetler tanınmış, bazı teşvikler getiril­miştir. Denetim ve uluslarara­sı işbirliği alanında kaydedilen yetersizlikler ve gecikmeler, bu merkezlerin vergi kaçakçılığı ve karapara aklama merkezleri olarak ünlenmesine neden ol­muştur. Belirtilen alanlardaki aksaklık ve gecikmelerin önlen­mesi, off-shore merkezlerin asli fonksiyonlarına dönmesini, do­layısıyla da ekonomik ve ticari faaliyetlere çok daha fazla katkı yapmasını sağlayacaktır.

    VERGİ CENNETLERİNİN KISA TARİHİ

    Kayıtdışı paranın tarihsel yolculuğu

    AYŞEN GÜR

    “Paradise Papers”la tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi.

    Vergi ödemekten hoşlanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bunun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da neredeyse 20. yüzyıla kadar uygulanan “pencere vergisi”ydi. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıyla ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmıştı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi! Bugün bile İngiltere ve Fransa’da pencerelerinin bir bölümü kapalı eski evlere rastlamak mümkün.

    Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulayarak tüccarları çekmeye çalışmıştı; hatta Ortaçağ’da ticaret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülkeye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bütün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.

    İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsiyede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden atladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bilen yoktur”. Ülkenin bankacılık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protestanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada kendilerini bankacılığa vermesiyle bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişilerle daha sonra yoğun bankacılık ilişkileri kurması, paranın rengi olmadığını gösteriyordu.

    İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” haline çeviren bu bankacılık geleneği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerlerinden atmaya çalışan devletlerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yükseltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş öncesinde özellikle veraset vergileri inanılmaz boyutlara ulaşmış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetiminde en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.

    Yolu açan Lüksemburg, Liechtenstein ve İsviçre oldu. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviçre 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri tarafından “ebediyen tarafsız ülke” ilan edilmiş, Lüksemburg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını elde etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise Avusturya’nın 1. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek kendini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.

    İsviçre 1. Dünya Savaşı’na katılmamıştı; solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Almanya’ya coğrafi olarak çok yakındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasında, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir bankacılar memleketiydi. Uyguladığı vergiler İngiltere ve Fransa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pratik vergiler arasında büyük bir uçurumun varolmasıydı.

    Bir vergi cennetinin olmazsa olmaz koşullarından bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık yasasının kabul edilmesiyle yerine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Madde’sine göre, İsviçre bankalarında çalışanların, müşterileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasaklanıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviçre Frangı para cezası öngörülüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üzerinden atamıyordu.

    POSTA KUTUSU ŞİRKETLERİ

    İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bulunduran şemsiye şirket) kolaylık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya bankacı tarafından yönetilen bu “posta kutusu” şirketleri, yalnız çokuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azaltan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.

    Lüksemburg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurulmasını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yöntemi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i, eyalette kurulacak şirketlere kolaylık sağlaması konusunda ikna etmişti. ABD’nin diğer eyaletlerinde o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bunlara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyordu. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu. Avrupa’nın büyük devletleri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farkederek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar.

    1932: PARIS PAPERS

    Bu arada ilk skandal da patlak verdi. 1932 sonbaharında Paris’te Komiser Barthelet yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’deki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriydi. Polis, apartman dairesinde bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de bankanın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında senatörler, piskoposlar, gazete patronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fabier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak vergi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüzdeki “Paradise Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk halkasıydı.

    Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirketi ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük bankacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladığı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sistemi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldürecek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süslü bu üç Karayip adasını baştan aşağı değiştirdi.

    Bugün Cayman adalılar, sıfır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olmalarını, bayram olarak kutladıkları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngiliz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar tarafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyruklarına duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hikayenin tarihî bir gerçek olmadığını söylemeye gerek yok.

    TANRI’NIN BANKERİ

    Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” yasalarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlığıydı. İsviçre’nin dünya diktatörlerinin kendi halklarından çaldığı parayı gömdüğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Filipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyonu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İsviçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyunca süren davada, bu servetin tam miktarı bile öğrenilemedi.

    Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına kaçırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Basının “Tanrı’nın bankeri” adını taktığı banka müdürü Roberto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Londra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.

    2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgisayar teknisyeni olan Heinrich Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ardından Alman federal polisi, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pekçok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacaklarını bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa dayanarak yasal işlem yapamayacakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşamak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirketlerin Lüksembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoine Delfour oldu.

    Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışıyor. Bir vergi cennetine yollayacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamakta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetlerinin paranın üzerini örtmekte kullandıkları gözboyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal olmayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşındığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.

    OFFSHORE’DAKI PARA: 8 İLA 21 TRILYON USD

    Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, hesaplamada kullanılan yöntemlere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahminlerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise üç yıl önce yayımladığı “Ulusların Gizli Serveti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandığını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulunduğunu belirtti.

    Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerinde saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait…

    ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulundurduğunu belirtti.

    (Yazarımızın Mayıs 2016 tarihli 24. sayımızda çıkan yazısından derlenmiştir.)

  • Topkapı Sarayı alanı yine kaderine terkedildi

    Medya ve sivil toplumun kültür varlıklarının korunması konusunda gösterdiği duyarlılık, bu defa ters tepti. Muhtemelen geçmiş olumsuz tecrübelerden kaynaklanan aşırı hassasiyet, yeterince araştırılmadan yapılan haberlere zemin hazırladı. Geçen ay ayyuka çıkan Topkapı Sarayı’nın bahçesinin imara açıldığı yolundaki iddia ve haberler, bu benzersiz sit alanına fayda yerine zarar getirdi.

    Geçenlerde önce bir ga­zetede, ardından med­yanın her türlüsünde bir vaveyla koparıldı: “Top­kapı Sarayı İmara Açılıyor!”. Hepimiz sarayın birbirinden sevimli avlularında yükselen “hiç sevmediğimiz”, “asla kul­lanmadığımız” çok katlı rezi­dansları, AVM’leri, otelleri gö­rür gibi olduk. Garip hava fo­toğrafları, haritalar hazırlandı. Bu tür kültür varlığı koruma rüzgarları için hazır bekleyen birkaç sivil toplum örgütü de kıymetli açıklamalarını esir­gemedi. Genelde olduğu gibi bu sefer de bilgi vermek yerine kanaat bildirdiler. Ama bu ko­parılan fırtınada kimse nerede ne meydana geldiğinden, ki­min ne istediğinden, kimlerin neye karşı çıktığından haber­dar olamadı.

    Topkapı Saray arazisi ve civarında uzun zaman geçiren, 1990’dan beri bölgeyi mümkün oldukça ziyaret eden biriyim. Biliyorum, bu tür açıklamaları çok az kişi okur. Aslında konu günümüzün “yoğun gündemi” içinde çoktan unutulmuş, her­kes “başka yerleri kurtarmak için” çalışmaya başlamış bile!

    Haberlerin ve tartışmanın başladığı yer Topkapı Sara­yı’nın Marmara Denizi’ne ba­kan yamaçları. Bu bölge 1. De­rece Arkeolojik Sit iken Fatih Belediyesi’nin talebi ile Kül­tür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun değerlendirmeleri sonucunda 3. Derece Arkeolo­jik Sit olarak öneriliyor. Ancak kurul bu değerlendirmesini, Kültür Bakanlığı’nın ilgili bi­rimlerine gönderip, bunun bir kez daha üst ölçekte incelen­mesini istiyor. İşte bu sırada ilgili kurumlarından birin­den bir yetkili, medyanın konu ile ilgilenebilecek bir ferdine meseleyi iletiyor. O da benzer haberlerde her zaman yaptı­ğı gibi dikkati çekip okunacak hale getiriyor: “Topkapı Sarayı İmara Açılıyor!”

    Marmara surları Sahil yolu yapılmadan önce Marmara surlarına ait bir fotoğraf (Kaynak : R. Demangel ve E. Mamboury – Le quartier des Manganes et la première region de Constantiople)

    Topkapı Sarayı 1470’lerde Fatih Sultan Mehmet tarafın­dan yaklaşık 700 bin metre­karelik bir alanda kuruluyor. Etrafı surlarla çevrili geniş bahçeler içinde birçok avlu ve yapıdan oluşan bir saray in­şa ediliyor. Öncesinde bura­da Bizans’ın birçok kilise ve manastırı, görkemli malikane­leri vardı. Bizansın öncesinde ise Bizantion isimli bir antik kentin sütunlu caddeleri, tapı­nakları, tiyatroları ve akropolü bulunuyordu. Bu Helen ken­tinden önce ise herhalde Trak­lar’ın bir kasabası, onlardan önce ise adlarını bilemediği­miz en eski İstanbullular’ın köyleri… Binlerce yıldır yaşa­nan bu alanın bazı yerlerinde neredeyse on metre yüksekli­ğinde kültür toprağı oluşmuş. Toprak üzerinde yürürken ne­redeyse hiçbir şey görülmüyor. Kalıntılar bir gün kendilerini açığa çıkaracak biliminsanla­rını bekliyor.

    Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk Caspallan tarafından 19. yüzyılda hazırlanan gravürde Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk’ün sağlam durumu.

    Saray, Sultan Abdülmecid zamanında kısmen terk edi­liyor. 1868’de yılında saraya adını veren tam da bugün Sa­rayburnu dediğimiz yerde bu­lunan Topkapısı Sahil Sarayı ve çevresindeki köşkler yanı­yor. Bundan birkaç yıl sonra 1870’lerde Sultan Abdülaziz dış bahçelerinden Rumeli de­miryolu hattının geçmesine izin veriyor. Sarayın inşaından neredeyse 400 yıl sonra saray bahçeleri modernleşmeye feda ediliyor. Devletin zor günleri… Aydınlar biraz itiraz etse de çok fazla tepki göstermiyor.

    Artık sultanların pek ilgi­lenmediği Topkapı Sarayı’n­da demiryolu ile saray arasın­da askerî bir bölge oluşturulup bazı silah depoları inşa edili­yor. Böylece alanın önemli bir bölümü İstanbullularca gö­rülemese de korunuyor. Ama demiryolu ile sahil surları ara­sında kalan alan kaderine ter­kediliyor.

    Demiryolu adeta bir hen­dek gibi bazı yerlerde nere­deyse üç metre derinliğinde bir açmanın içinden geçiyor. Deniz yönünde sahil surları var. Bizans, Osmanlı her dö­nemin izlerini taşıyan bu du­varlar yaklaşık on, oniki metre yüksekliğinde. Demiryolu ile surlar arasında bazı yerlerde 100 metreye yakın bir açık­lık varken, bazı yerlerde ray­lar neredeyse surların üzerine oturuyor.

    Sarayburnu ve Topkapı Sarayı 19. yüzyılda Melling tarafından hazırlanan İstanbul gravürü.

    1950’li yıllarda inşa edilen sahil yolu, alanın biraz daha görünür olmasını sağlıyor ama hâlâ surlar yaklaşık 10 metre yüksekliğinde bir engel ola­rak yükselmeye devam ediyor. Artık alanımız demiryolu ile sahil yolu arasında. Bu iki en­gelin arasında da kentin tarihî surları var. İki ulaşım hattı hergün binlerce İstanbulluyu bu alanın iki sınırından geçiri­yor. İçinden geçilse de çok az İstanbullu alanı tanıyor.

    Alanın her yerinde surla­rın arkasına gizlenmiş birçok sarnıç, mahzen, yapı kalıntıla­rı var. Modern kentin evsizle­ri, düşkünleri, kimsesizleri bu oyuklarda boşluklarda yaşa­maya çalışıyor. Zaman zaman suça meyilli bazı gruplar bu­rada öbekleniyor. Bölge ken­tin hem içinde, hem dışında, hem çok yakın, hem çok uzak. Dünyanın bütün büyük kent­lerindeki gibi, aklınıza gelecek her türlü uygunsuzluk için çok elverişli bir bölge. Gözlerden uzak.

    1990’larda bir ara “surları restore edelim” deniyor. İki yıl İstanbul Belediyesi uğraşıyor. Projeler hazırlanıyor, biraz ka­zı yapılıyor, biraz da restoras­yon. İş çok büyük; sonunda bı­rakılıyor. 2000’li yıllarda alan, kaçak define kazıları, vahşi cinayetler, gasp, taciz, tecavüz, evsizlerin işgalleri gibi bazı­ları çok ilgi çekip konuşulan, bazıları küçücük haberler ha­linde kalan birçok kötü olayla medyanın her dalında anılıyor. Bizim #tarih dergisi ise, böl­genin önemini, bazıları eşsiz, bazıları çok görkemli yapıları­nı tanıtmaya çabalıyor. En az ilgi çeken, kimsenin umursa­madığı yazılar da tahmin ede­bileceğiniz gibi bunlar oluyor. İstanbullular’ın çoğu, kentin geçmişini ancak tartışmalara, kavgalara konu olursa ilginç buluyor.

    Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri Yüzyılın başına ait hava fotoğrafı.

    2015’te Büyük Şehir Bele­diyesi Kültür Varlıkları Proje­ler Müdürlüğü bütün “Marma­ra Surlar”ı için bir genel proje hazırlatıyor. Aynı yıl Kültür Bakanlığı bölge surları için mimar Ayşenur Cücenoğlu ve ekibine detaylı bir proje hazır­latıyor. Bu projede sanat tarihi uzmanı da benim. Sur arka­sındaki bazı büyük mahzen­ler de tespit edip değerlendiri­yor ve bu çalışmalar bölgeden sorumlu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafın­dan onaylanıyor. 2017’de aynı bakanlık surlar üzerindeki Si­nan Paşa /İncili Köşk’ün pro­jelerinin yapılmasını istiyor. Yine kalabalık bir ekip büyük emek veriyor. Bu projeler ma­alesef pek haber olamıyor. İl­gili kurumlar iyi işler yapabi­liyor ama, bunu kent halkıy­la paylaşmak konusunda çok ürkekler.

    Alanın sıkıntılarını çöz­meye çalışan yerel yönetim ve kurullar 1. Derece arkeolojik sit uygulamasının, bu bölgenin korunmasında yeterli olmadı­ğını görüyor. Kentin en önemli arkelojik alanlarından birinde, şüphesiz ancak sadece bilim­sel amaçlı kazı yapılabilir. Sa­dece zaruri altyapı çalışmaları için kurtarma kazıları yapıla­bilir. Ama kentin bunca arkeo­loji ve sanat tarihi bölümünün bunca uzmanı, bölge için bu­güne kadar bir kazı başvuru­sunda bulunmamış. Bu sıkıntı çözlüp biri alanda kazı yapma­ya ikna edilse bile, 1. Derece arkelojik sitlerde kazı sonrası sadece arkeolojik park oluştu­rulabilir. Yeniden fonksiyon­landırma sorunludur. Görül­düğü kadarı ile Fatih Belediye­si ve Kurul, alanın korunması için 3. Derece arkeolojik sit değerlendirmesini gündeme getirmeye çalışmış.

    Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri’nin Vedat Hakkı Eldem tarafından hazırlanan planı.

    Topkapı Sarayı’nı çevrele­yen Sur-i Sultani’nin tamamı, 1995’te “1. Derece Arkeolojik Sit Alanı” olarak belirlendi. Esasen sorunun temel kayna­ğını da bu karardaki eksik­lik teşkil etti. Zira bu kararla Topkapı Sarayı’nın altında­ki arkeolojik değerler mutlak korumaya alınırken, yaşayan kültürümüzün en önemli eser­lerinden olan Topkapı Sara­yı’nın kendisi için kapsamlı bir karar alınmadı. Ağaç dikil­mesi bile yasak olan 1. Derece Arkeolojik Sit alanına ilişkin ilke kararı; alanı kırsal bir böl­gede keşfedilen örenyeri man­tığı ile değerlendirmekte ve buna göre düzenlemeler içer­mekteydi.

    “Topkapı Sarayı imara açı­lıyor” şeklinde koparılan fırtı­na sırasında artık bu didişme­lerden yılan görevliler hemen projeyi geri çektiler. Böylece sorun bitti! Kentin en etkileyi­ci arkelojik alanlarından biri, 1870’lerden beri devam eden terkedilmişliğine geri döndü. Nasıl olsa kültür varlıkları sa­hip oldukları değerle gündeme gelmeyi başaramaz. Osmanlı arkeolojisinin önünü açma­yı hedefleyen Koruma Kurulu kararının yalanlarla ve toplu­mu provoke edecek biçimde, üstüne üstlük siyasi motifler taşıyacak biçimde servis edil­mesi ise acaba kimin işine ya­radı?

  • Bizans üzerindeki Osmanlı başkenti

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 277 yıllık bu olağanüstü çalışmasının ikinci bölümünde, Bizans İstanbul’unun dokusu üzerine inşa edilen Osmanlı yapılarını izliyoruz. Ön planda sivil Osmanlı mimarisinin nadide örnekleri, arka planda tarihî yarımadanın başlıca camileri görülüyor.

    1. TOP KAPISI Haliç ve Marmara surlarının birleştiği bugün Sarayburnu denilen bölgede Bizans devrinde kentin büyük kapılarından biri bulunuyordu. Azize Barbara adı verilen bu kapının arkasındaki arazide bulunan sarayı korumak için Osmanlı döneminde toplar yerleştirilmişti. Bu nedenle kapı Topkapısı adıyla anılır olmuştur. Sultan II. Mahmud döneminde inşa edilen büyük ahşap saray inşaatı sırasında bu kapı yıktırılmıştır.

    2. SARAY-I CEDİD (TOPKAPI SARAYI) HA­REM CEPHESİ Bugün Topkapı Sarayı denilen sarayın Haliç’e bakan cephesinde III. Murat döneminden itibaren gelişen Harem dairesi­nin yapıları ayrıntılı gösterilmemiştir.

    3. KAYIKHANE Topkapı Sarayı’nın bugün Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nde korunan salta­nat kayıkları, Haliç kıyısında Sepetçiler Kasrı yanındaki gözlerde bulunuyordu. Kayıkhane 19. yüzyıl sonlarında harap olmuş, kitabesi Topkapı Sarayı Müzesi’ne kaldırılmıştır.

    4. SEPETÇİLER KASRI 17. yüzyılda inşa edilen kasr, Bizans dönemi surlarının iki yönde geniş­letilmesi ile oluşan set üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı saraylarında benzer yüksek köşklere sepet köşkü dendiği bilinir. Bu yapı, sultan ve Harem sakinleri tarafından Haliç’i, şehri, zaman zaman da burada yapılan törenleri izlemek için kullanılırdı.

    5. YALI KÖŞKÜ Sinan Paşa tarafından Sultan III. Murat’a hediye olarak inşa edilmiştir. Yapı, sahilde saray surlarının dışında bulununan tek katlı büyük ahşap bir yapıydı. Sultanların saraya saltanat kayıkları ile gelip gittiği yer olan bu köşk, aynı zamanda donanmanın şehre geldiği ve şehirden ayrıldığı zamanlarda yapılan törenlerde de kullanılırdı.

    6. AYASOFYA CAMİİ 532-537 yıllarında İmparator İustinianus tarafından kilise olarak inşa ettirilmiş olan yapı, 1453 ten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmişti. Yapının resimde görülen üç minaresi 16. yüzyılda eklenmiştir. Resimde Ayasofya’nın solunda görülen kubbe Aya İrini olmalıdır.

    7. SULTANAHMET CAMİİ Sultan Ahmet’in 17-18 yaşlarındayken inşa edilmesini emrettiği caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa’dır. Yapı, Osmanlı döneminde inşa edilen altı minareli camidir. Caminin Galata yamaç­larından etkileyici bir görünümü vardır.

    8. YENİ CAMİİ Cami ve etrafındaki yapıların inşasına Safiye Sultan’ın emri ile 1598’de başlanmış, ancak 1665’te Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılabilmiş­tir. İki valide sultanın isteği ile inşaatta bir çok mimar görev almıştır. Yapı üçer şerefeli çifte minareleri ile bir hükümdar yapısı görünü­mündedir.

    9. BEYAZIT CAMİİ Sultan II. Beyazıt tarafın­dan 1501-1505 yılları arasında inşa ettirilen caminin mimarının kimliği tartışmalıdır. Tek şerefeli iki minaresi ile cami, Haliç siluetinde izlenebilir.

    10 SARAY-I ATİK (ESKİ SARAY) Fetihten hemen sonra Fatih ilk sarayını kentin merke­zinde geniş bir alana inşa ettirmişti. Etrafı du­varlarla çevrilen bu geniş alanda birçok köşk ve kasr yapılmıştır. 1470 dolaylarında bugün Topkapı Sarayı denilen yapılar inşa edilince, ilk yapı “eski saray” olarak isimlendirilmiştir. 19. yüzyılın başlarında ortadan kalkan bu saray yerine, bugün İstanbul Üniversitesi’nin birimleri olarak kullanılan Seraskerlik binaları yaptırılmıştır.

  • Tiyatro sahnelerinde bir centilmen

    Sinema eğitimi almak için gittiği Yale Üniversitesi’nden tiyatrocu olarak dönen Haldun Dormen, Türk sahnelerine ilk kez 1954’te Cinayet Var oyununda dedektif rolüyle çıkmıştı. Kendi tiyatrosunu kurma aşkıyla yanıp tutuşan Dormen 1957’de Erol Günaydın, Erol Keskin, Nisa Serezli ve Metin Serezli gibi Türkiye tiyatro tarihinin efsane isimlerinden oluşan bir ekiple Dormen Tiyatrosu’nu kurdu. 300’ün üzerinde oyunu sahneye koydu, 150’ye yakın oyunda oynadı. Türkiye’de sahnelenen Batılı anlamdaki ilk müzikal Sokak Kızı İrma’yı 1961’de sahneleyen Haldun Dormen, o yıllarda çiçeği burnunda, umut dolu, idealist bir oyuncu, tozlu tiyatro sahnelerinde göz kamaştırıcı yeni bir isimdi. Kısa zamanda davetlerin de aranan ismi oldu. Fotoğrafta 60’ların başında bir yılbaşını kutlayan Haldun Dormen ve arkadaşları.

  • Bir tarih yazarı: Oğuz Atay

    tarih - Vefatının 43. yılında sevgiyle, saygıyla. #OğuzAtay (#tarih, 43.  Sayı, Aralık 2017) | Facebook

    Oğuz Atay bu ülkedeki insanların, yaşarken ifade edemedikleri durumları yazmıştı. Sağlığında olmasa bile, 1977’deki ölümünden sonra tüm Tür­kiye’ye maloldu, bir klasik oldu. Ardında tekrar tekrar okunan, eskime­yen romanlar-hikayeler bıraktı. Bizden de böyle bir yazar çıktığı için çok öğü­nüyoruz ama, hakkında yazılan yazılar, yapılan araştırmalar sınırlıdır. Halbuki Oğuz Atay edebi değerinin yanısıra, yakın tarihimizin insanlık hallerini anla­mak, şimdiki zamanın değerlerini, değersizliklerini kıyaslamak açısından da bir referanstır.

    15 sene önce Oğuz Atay’la ilgili yazdıklarım, onun yaklaşımlarına dair bir hissiyatı ifade ediyordu:

    “Bugün onun yazdıklarını tekrar okuduğumda, Oğuz Atay’ı fena yapan, ca­nını yakan biçimsizliklere bile nerdeyse sarılasım geliyor. Eski Türk filmlerin­deki kötü adamları görmüş gibi oluyorum. Bugünün kötülüğü, sahtekarlığı ve kalitesizliği karşısında, 30 sene önceki alçaklıkları bile affedilebilir buluyorum. Mesela o zamanların ‘kendini bulamamış’ ve de ‘tedirgin’ cumhuriyet aydınla­rı bile, şimdinin kendini, yolunu ve sponsorunu bulmuş, çetesini kurmuş, ‘söy­lem’ini oturtmuş modern, hatta postmodern hokkabazlarının yanında naif falan kalıyor. O zamanın örümcek kafaları bile, şimdinin global-globül beyinlerine nazaran daha orijinal ve hakiki gözüküyor.

    Oğuz Atay bir tarih yazarıydı aslında. Üstelik sadece cumhuriyet dönemine değil, bir şekilde bu coğrafyaya, bu ‘Kenar Batı’ya gelmiş insanların varoluş-his­sediş-duruş tarihine tanıklık etmiş; kurgularıyla yaşadığımız gerçekliği sars­mıştı. 1987’de Cumhuriyet’te onun hakkında bir yazı yazma cüretini gösterdi­ğimde ‘Oğuz Atay’ın koyduğu dil aynasından kaçış yok’ demiştim. Bugün hâlâ o aynanın kör noktasız olduğunu düşünüyorum ve ne zaman onunla ilgili bir birşeyler yazmaya koyulsam, kendimi yakalanmış hissediyorum. Kitaplarından birini açıyorum; herhangi bir pasajı okumaya başlıyorum ve üstüne bastığım ze­minin sağlam olmadığını hatırlayıp rahatlıyorum”.

    Oğuz Atay, okunduğu her dönemde, her yaştan insan için, herşeyden ön­ce insanın kendisi için bir farkındalık yarattı. Eserleriyle yaşayacak. Ve biz her okudukça kendimizi biraz daha bileceğiz.