Halterde üç defa olimpiyat şampiyonu olan, dünya rekorlarının sahibi Naim Süleymanoğlu yaşayan bir efsane, müthiş bir başarı öyküsüydü. Başka bir ülkede yaşasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film yapılabilecek Süleymanoğlu, emekli ve küskün şekilde veda etti hayata. Hikâyesi o kadar gerçek, başarıları o kadar sahici ve unutulmaz, kendisi o kadar insandı ki.
Milyonları ekran başına mıhlamayı başarmış bir modern zaman kahramanı… 1.47 metrelik boyuyla dünyaları kaldıran bir Herkül. Rekorlarla dalga geçen bir madalya koleksiyoneri. İki komşu ülke arasında gidip gelen, filmlere konu olacak bir operasyonla kaçırılan sporcu. Kendi ağırlığının üç katını kolaylıkla kaldıran tarihin gelmiş geçmiş en iyi haltercisi. Podyumdan uzaklaştıktan sonra köşesine çekilen küskün bir insan. Ve 50 yaşında sonlanan buruk bir öykü…
Naim Süleymanoğlu Bulgaristan’da bir Türk ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1967’ydi. Onu en yakından tanıyanlardan gazeteci Celal Demirbilek’in anlattığına göre eve yetişemeyen annesi, onu mezarlıkta doğurmuştu. Ortanca oğlandı; kendi deyişiyle evin angaryaları ona kalıyordu. Daha ufacıkken okulda haltere merak sarmış arkadaşlarının peşinden bu sporla tanışıyordu. Giderek yüklendiği ağırlık katlanıyordu.
O kısacık boyu, başarı için biçilmiş kaftandı; gerisi destandı…
Bu ufak tefek delikanlı, ilk dünya rekorunu 1982’de Dünya Gençler Şampiyonası’nda kırmıştı. Henüz 15 yaşındaydı. Yaptıkları adeta yapacaklarının teminatıydı. Ailesi Naim dese de, resmî kayıtlardaki adı Naum Shalamanov idi. Doğu Bloku 1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nı boykot edince, aynı yıl dünyanın dörtbir köşesinde ağırlığının üç katını kaldıran sporcu, “47 ayın sultanı”yla tanışmak için beklemek durumunda kalmıştı.
Yeri gelmişken anımsatmalı, tarihte kendi ağırlığının üç katını kaldıran ilk sporcu Stefan Topurov’du. Naim’in 19 Kasım’daki cenaze törenine katılanlardan biri olan Bulgar halterci, 1983’te bunu başarmıştı.
Şampiyon ikili Naim Süleymanoğlu ve kendisinden bayrağı devralan Halil Mutlu’nun satranç pozu 2001’de Visa Olimpik Koleksiyon Fotoğraf Albümü’ne girmişti.
Derecelerini sürekli geliştirse de rekortmen delikanlının yüzü pek gülmüyordu. Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un asimilasyon politikaları, onu giderek ailesinin vatanına yaklaştırıyordu. Türkiye’ye kaçmak istediği kulaktan kulağa yayılıyordu. Daha kimse Naim’i tanımazken, Sofya’da onunla tanışan Demirbilek, birkaç yıl sonra Avustralya’da kaybolan Bulgar haltercinin haberini duyuruyordu. Bulgar yetkililer aslında onu kaybetmemek için çok çabalamıştı. Kimi organizasyonlara götürülmüyor, sürekli korunuyordu. Melbourne’deki bir anlık dalgınlık, bir ülkenin spor yazgısını değiştirdi. Büyükekçiliğe sığınan “Cep Herkül’ü”, zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın bizzat ilgilendiği asrın operasyonuyla Türkiye’ye ayak basmıştı.
Tayfun Bayırdır Socrates dergisinin Naim dosyasında o filmlere konu olacak kaçış hikâyesini şöyle anlatıyordu: “Bu kaçış, bir yıl öncesinden planlanıyor ve şifreli olarak yazışmalar yapılıyor. Naim, Melbourne’deki dünya şampiyonasını kazandıktan sonra bir anlık boşlukta kafileden ayrılıyor, bir café’de oturuyor, onu arkadaki tuvaletten kaçırıyorlar; Datsun marka sarı bir otomobile bindirip bir kahvehaneye götürüyorlar. Sonra Naim, başka bir grupla bir caminin yolunu tutuyor. Geldiğinde camideki Türk topluluğu namazda, o da namaza giriyor, sonra çıkıyorlar, bir eve yerleşiyor, büyükelçiliğe haber veriliyor. Büyükelçilik durumu hemen Turgut Özal’a iletiyor; Özal ‘derhal gelecek’ diyor ve Naim önce Londra’ya, ardından özel uçakla İstanbul’a ve son olarak Ankara’ya getiriliyor”.
Örtülü ödenek kavramıyla bazıları onun sayesinde tanışmıştı. Türkiye adına yarışabilmesi için Bulgaristan’a verilen para devletin kasasından çıkmıştı. 1 milyon 200 bin dolara asrın transferi yapılmıştı. Sonradan bu miktarın yedi milyon dolar olduğu ve paranın kaybolduğuna dair haberler çıksa da bir şey kesindi, Naim Süleymanoğlu efsanesi resmen başlamıştı!
Turgut Özal, Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye getirtilmesiyle bizzat ilgilenmişti.
Yeni adıyla yeni ülkesi adına yarıştığı 1988 Avrupa Halter Şampiyonası, aynı yıl Seul’de düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’nın adeta fragmanıydı. Galler’de Topurov’un önünde dünya rekoruyla gülen küçük dev adam Güney Kore’de kendisiyle yarışıyor, altı dünya, dokuz Olimpiyat rekoru kırarak zafere ulaşıyordu.
1968’den bu yana Olimpiyat’ta birinciliğe hasret olan ülkenin özlemi son bulmuştu. Güreş dışında ilk defa altın gelmişti! Omuzlarında yükselen 190 kilo, halter tarihinin en iyi kaldırışıydı. Ülkeye dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan sporcu, dünyaca ünlü Time dergisine de kapak olmuştu.
Tarihe geçtiği 20 Eylül 1988 günü adeta zaman durmuş; milyonlar TRT ekranlarının başında mıhlanmıştı. Türkiye’de haltere ilgi artıyor, onun boy gösterdiği tüm organizasyonlar nefesleri kesiyordu. Rahmetli Hüseyin Başaran’ın sesi hafızalara kazınıyor, “Haydi Naim” milyonların duygularına tercüman oluyordu.
Küçük dev adam, 1992 Barcelona’da güle oynaya unvanını koruyordu (İkinci olan Nikolay Peshalov 25 yıl sonraki cenazede yerini alacak, rakibini son yolculuğunda yalnız bırakmayacaktı).
1996’da olimpiyat meşalesi Atlanta’da yanmıştı. Yeni Dünya’da halter tarihinin en unutulmaz müsabakası yapılıyordu. 64 kilogram finalleri, penaltı atışlarına giden Dünya Kupası finallerinden heyecanlıydı. Naim ile Valerios Leonidis’in unutulmaz düellosunda beş dakikada dört dünya rekoru kırılıyor; zafer yine Kırcaalili o ufacık dev adamın oluyordu. Cep Herkül’ü üst üste üçüncü defa Olimpiyat’ta şampiyon olarak tarih yazmıştı. (O “halter muharebesi”nin kaybeden tarafı Leonidis de, 21 yıl sonra arkadaşının tabutunu öperek uğurladı). Rakipleriyle rekabetleri muazzam dostluklar doğurmuştu. Kâh Türkçe kâh Rusça konuşmuşlar, birbirlerine büyük saygı duymuşlardı.
2000’de sakatlığının gölgesinde Sydney’e dördüncü olimpiyat zaferi için giden 33 yaşındaki efsane sporcu “sıfır çekmişti”. Altın artık Hırvatistan adına yarışan Peshalov’un olmuştu.
Emekli olan Naim köşesine çekildi. Arada haberlere konu olsa da, küskünlüğü yüzünden okunuyordu. Sonrasında ondan gelen haberler içaçıcı değildi. Hep sağlık sorunları haber oluyor, gözler doluyordu. Sanki o çekilmemiş en güzel filmin sonu geliyordu.
Tarihin en büyük haltercisinin öyküsü 18 Kasım 2017’de sonlandı. Başka bir ülkede yaşasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film olurdu ya, neyse. MFÖ’nün ondan ilham alarak yazdığı şarkı bile kayboldu
Bundan yaklaşık iki sene önce off-shore bankalara ait 11.5 milyon adet belgenin açığa çıkması, “Panama Belgeleri” hadisesi olarak adlandırılmıştı. Geçen ay sızdırılan “Cennet Belgeleri” ise yine aynı alanda 13.4 milyon belgeyi kapsıyor ve aralarında İngiltere Kraliçesi, Kolombiya Devlet Başkanı, Amerikan Ticaret Bakanı, Türk Başbakanı’nın oğullarının da bulunduğu birçok önemli isim ve dünyanın en büyük kuruluşlarının off-shore hesaplarını açığa çıkarıyor. Peki bu sistem ne zaman, nasıl doğdu, bugün nasıl işliyor ve ne anlama geliyor?
Off-shore merkezler ve off-shore bankacılık sistemi çok sık tartışmalara ve spekülasyonlara konu oluyor. Wikileaks belgeleri ve Panama Papers’ın yayımlanması ile dozu daha da artan bu tartışma ve spekülasyonlar, bugünlerde ortaya çıkan Paradise Papers ile tekrar gündeme geldi ve yoğun olarak tartışılmaya başlandı. Yaşanan bu ve buna benzer gelişmeler şüphesiz ki off-shore merkezlerin hep suçla birlikte anılmasına neden olmaktadır.
Peki bu sistem temel olarak nedir, nasıl çalışır ve ne amaçla kullanılmaktadır?
İngilizce off-shore kelimesinin Türkçe anlamı açıkta, açık deniz, sahilden az uzak, kıyıdan uzak anlamındadır. Ancak bu terim piyasalarda daha çok “vergiden uzak” ya da “vergi cenneti” gibi farklı anlamlarda algılanmaktadır. Nedeni ise off-shore sisteminin daha çok Seyşel Adaları, Malta Adası, Virgin Adaları, Bahamalar, Bermuda Adası, Cayman Adaları gibi ülkelerde konuşlanıyor olmasıdır. Off-shore merkezler kısaca, ülke genelinde uygulanan ekonomik ve mâli mevzuata tâbi olmayan, çok daha esnek kuralların uygulandığı bölgeler olarak tanımlanabilir. Vergi yükümlülükleri konusunda getirilen ciddi kolaylıklar, gizlilik prensiplerinin ön planda tutulması ve denetim konusunda öngörülen esneklikler, bu merkezlerin en çarpıcı özelliklerindendir. Bu özellikler, bunların aynı zamanda cazibe merkezleri olmasının da en önemli nedenleri arasındadır.
5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 3. maddesinde “kıyı bankacılığı” şöyle tarif edilmektedir: “Bankacılık faaliyetleri, kurulu bulunulan ülke harici ile sınırlı tutulan veya ülke genelinde uygulanan ekonomik ve mâli mevzuata tâbi olmayan ya da kurulu bulunulan ülkede yerleşik olanlardan mevduat ve fon kabulünün yasaklandığı bankacılık”.
Mâli Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) tarafından yapılan tanıma göre ise; “ülke dışından sağlanan fonların ülke dışında veya koşullara göre ülke içinde kullandırılması, uluslararası devletsiz paraların fon fazlası bulunan merkezlerden fon açığı bulunan merkezlere transfer edilmesi gibi finansal hizmetler yürüten genellikle serbest bölgelerde kurulan merkezlerde faaliyet gösteren ve ülke içindeki bankacılık sisteminin tâbi olduğu yasal düzenlemelerin kapsamı dışında tutularak, getirilen mâli ve hukuksal avantajlar sayesinde cazip çalışma koşullarının sağlandığı bankacılık türüdür”.
MASAK’a göre vergi cennetleri olarak da adlandırılan off-shore merkezlerin müşterilere sundukları avantajlar şunlardır:
. Gizlilik
. Politik istikrar
. Vergilendirme olmaması (sıfır ya da sıfıra yakın)
. Sermaye hareketlerinde tam serbesti
. Coğrafi konum olarak gelişmiş ülkelere yakınlık
. Gerekli altyapı (telekomünikasyon, ulaşım, konaklama)
. Uzman personel veya kurum (vergi danışmanları, avukatlar vs)
Anılan merkezler; ticaret hacmini artırmak isteyen, bunun için de bu merkezlerde varolan vergi ve diğer alanlardaki teşviklerden yararlanmayı amaçlayan, daha çok kurumsal yapılar için oluşturulmuştur. Amaç yukarıda da belirtildiği üzere, bu bölgelerin ve dolayısıyla da ülkelerin ticaret hacmini artırarak zenginleşmesine katkı yapmaktır. Kıyı bankacılığı da daha çok bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olabilmek için geliştirilmiştir.
Ancak kuruluş amacı bu son derece yararlı gerekçelere dayanan off-shore merkezlerin, bu özellikleri ile değil de vergi kaçırma ve karapara aklama olayları ile gündeme geldiği görülmektedir. Gerçekten de off-shore merkezler günümüzde önemli miktarlarda karaparanın aklandığı merkezler haline dönüşmüştür. Dünyanın çeşitli bölgelerinde işlenen suçlardan elde edilen karaparalar çeşitli yöntemlerle off-shore merkezlere aktarılmakta ve bu merkezlerde aklanmaktadır. Oto finans borç yöntemi (loan-back) ve paravan-hayali şirketler (Shell Company) kullanılması yöntemleri, bilinen diğer önemli karapara aklama yöntemlerindendir. Off-shore merkezlerin gerçek işlevleri ile değil de hep vergi kaçakçılığı ve karapara aklama olayları ile gündeme gelmesinin iki temel nedeni vardır. Bunlardan birincisi denetimsizlik, ikincisi ise uluslararası işbirliğinin yeterince gelişmemiş olmasıdır.
Paradise Papers’da off-shore yatırımlarıyla gündeme gelen isimler arasında (soldan sağa) Rus milyarder Yuri Milner, ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, Kraliçe Elizabeth ve Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Jared Kushner ile birlikte Apple ve Nike şirketleri de bulunmakta.
G-7 ülkeleri (ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada) tarafından 1989’da OECD bünyesinde kurulan ve karaparanın aklanmasının önlenmesi ile ilgili uluslararası alanda mücadele eden en etkin örgüt olan, Türkiye’nin de üyesi bulunduğu Financial Action Task Force (FATF), off-shore merkezlerde gerçekleştirilen karapara aklama olaylarının önlenebilmesine yönelik olarak çeşitli mücadeleler yürütmektedir. Ancak başta uluslararası işbirliğinin yeterince tesis edilememesine ve yaptırımlar konusunda yaşanan gecikmelere bağlı olarak bu konuda istenen sonuçlar alınamamıştır. Nitekim bu merkezlerin hâlâ “karapara cenneti” olarak görülmeye devam etmesi, bu konuda yaşanan aksaklıkları teyit etmektedir.
Bu merkezlerin vergi kaçırılan merkezler olarak anılması konusunda ise bazı yanlış değerlendirmeler bulunmaktadır. Belirttiğimiz üzere, off-shore merkezlerde, öngörülen amaçların gerçekleştirilebilmesi için vergi yükümlülüğü ya yoktur ya çok düşük oranlardadır. Dolayısıyla bu merkezlerde faaliyet gösteren kıyı bankaları veya şirketler, gerçekleştirdikleri faaliyetler sonucunda hemen hemen hiç vergi ödemezler. Bu da yasaların verdiği bir imkandır. Bilindiği gibi vergi kaçırmak suç, ancak vergiden kaçınmak yasal haktır. Sadece şirketler değil, bireyler de vergi ödememek için yasal hakları olan vergiden kaçınabilirler. Bu temelden hareketle, şirketlerin ülkelerindeki sadece yüksek oranlı vergi yükümlülüklerinden kurtulmak, yani vergiden kaçınmak amacıyla off-shore merkezlerde faaliyet göstermek istemesi gayri yasal değildir.
Bu değerlendirmeyi desteklemek için şöyle bir örnek verilebilir. Birçok ülkede bölgesel kalkınma farklılıkların giderilmesi amacı ile bazı bölgelere yatırım yapılmasını temin etmek için çeşitli vergi, fon ve sosyal amaçlı teşvikler getirilebilmektedir. Bu amaçla belirlenen bölgelerde gerek ulusal ve gerekse de uluslararası kuruluşlarca yatırım yapılması durumunda, uygulanacak vergi oranları düşürülebilmekte veya sıfırlanabilmektedir. Bu bölgelerde gösterilen faaliyetler sonucu nasıl düşük veya hiç vergi ödenmemesi vergi kaçakçılığı olarak değerlendirilmiyorsa, off-shore merkezlerde de “mevcut mevzuata ve gerçek amaca uygun olarak gerçekleştirilen faaliyetler”e bağlı olarak vergi teşviklerinden yararlanılmasını da, vergi kaçakçılığı olarak değerlendirmemek gerekir.
Vergi yükümlülükleri yerine getirilmeyerek elde edilen gelir ve kazançların off-shore merkezlere kaçırılması, yani vergi kaçakçılığı suçu işlenmesi ise farklı bir durumdur. Bununla yukarıda bahsedilen faaliyetlerin birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Vergi kaçakçılığı suçu şüphesiz en ağır bir biçimde müeyyideye tâbi tutulmalıdır. Bunda hiçbir şüphe yoktur.
Ancak yaşanan tartışmalardan da anlaşılacağı üzere, kamuoyunda bu iki faaliyet de ayrım gözetmeksizin “off-shore merkezlerde gerçekleştirilen vergi kaçakçılığı” suçu olarak görülmektedir. Sorumlu mevkilerde bulunan kişilerin ve/veya yakınlarının off-shore merkezlerde yürüttükleri ticari faaliyetlerin varlığı, bu algı ve spekülasyonların daha yüksek perdeden gündeme gelmesine neden olmaktadır. Elbette bu noktada yaptığımız değerlendirmeler, olayın hukuksal boyutu ile ilgilidir. Konu şüphesiz diğer açılardan tartışmaya açıktır.
Sonuç olarak off-shore merkezler, temel olarak başta ticaretin gelişmesine katkı yapmak gibi son derece yararlı amaçlarla oluşturulan merkezlerdir. Bu amaçların gerçekleştirilebilmesi için de bu merkezlerde faaliyet gösterecek şirketlere başta vergi olmak üzere yasal yükümlülüklerde çeşitli muafiyetler tanınmış, bazı teşvikler getirilmiştir. Denetim ve uluslararası işbirliği alanında kaydedilen yetersizlikler ve gecikmeler, bu merkezlerin vergi kaçakçılığı ve karapara aklama merkezleri olarak ünlenmesine neden olmuştur. Belirtilen alanlardaki aksaklık ve gecikmelerin önlenmesi, off-shore merkezlerin asli fonksiyonlarına dönmesini, dolayısıyla da ekonomik ve ticari faaliyetlere çok daha fazla katkı yapmasını sağlayacaktır.
VERGİ CENNETLERİNİN KISA TARİHİ
Kayıtdışı paranın tarihsel yolculuğu
AYŞEN GÜR
“Paradise Papers”la tekrar gündeme gelen offshore bankalar, dünyada kayıtdışı ekonominin en büyük kasaları konumunda. İki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” denilen yeni ülke tipinin ilki ve en büyüğü “daha beyaz yıkayan” İsviçre’ydi. Sonraki yıllarda kara paranın yasallaştırılmış bir sır perdesi altında saklandığı çağdaş “korsan adaları” belirdi.
Vergiödemekten hoşlanan bir insan henüz görülmedi. Tarih, az vergi ödemek için bulunan yaratıcı yöntemlerle dolu. Bunun iyi bir örneği, İngiltere, Fransa ve İspanya’da neredeyse 20. yüzyıla kadar uygulanan “pencere vergisi”ydi. Bir insanın zenginliğinin evinin pencerelerinin sayısıyla ölçülebileceğini düşünen İngiliz hükümeti, uygulamayı 17. yüzyıl sonunda başlatmıştı. Vergi mükellefleri ise buna, evlerinin bazı pencerelerini örüp kapatarak cevap verdi! Bugün bile İngiltere ve Fransa’da pencerelerinin bir bölümü kapalı eski evlere rastlamak mümkün.
Düşük vergi her zaman çekiciydi. Pek çok liman ve şehir, düşük vergi uygulayarak tüccarları çekmeye çalışmıştı; hatta Ortaçağ’da ticaret yolları üzerindeki kentler, sadece panayır zamanında vergilerini düşürmeyi adet edinmişlerdi. Ancak bir ülkeye vergi cenneti diyebilmek için gereken koşullar, ilk defa 1920’lerde bir araya geldi. Bütün dünyaya ilham veren ilk örnek İsviçre oldu.
İsviçre’nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsiyede bulunmuştu: “İsviçreli bir bankerin pencereden atladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bilen yoktur”. Ülkenin bankacılık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa’dan kovulan protestanların İsviçre’nin Cenevre kentine yerleşip burada kendilerini bankacılığa vermesiyle bütün Avrupa’ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis’nin, ülkesinden attığı bu kişilerle daha sonra yoğun bankacılık ilişkileri kurması, paranın rengi olmadığını gösteriyordu.
İsviçre’yi iki dünya savaşı arasında “vergi cenneti” haline çeviren bu bankacılık geleneği oldu. 1920’lerde 1. Dünya Savaşı’nın tahribatını üzerlerinden atmaya çalışan devletlerin harcamaları artmış, vergi oranlarını olabildiğince yükseltmek zorunda kalmışlardı. İngiltere’de daha savaş öncesinde özellikle veraset vergileri inanılmaz boyutlara ulaşmış, Fransa iki savaş arasında sol hükümetlerin yönetiminde en yüksek vergi oranlarına sahip ülke haline gelmişti. Bu ülkelerdeki sermaye, vergiden kaçacak bir liman arıyordu.
Yolu açan Lüksemburg, Liechtenstein ve İsviçre oldu. Bu üç ülke birer tampon olarak ortaya çıkmıştı. İsviçre 1815 Viyana Kongresi’nde Avrupa’nın büyük güçleri tarafından “ebediyen tarafsız ülke” ilan edilmiş, Lüksemburg 19. yüzyılın ikinci yarısında birbiriyle savaşan Fransa ile Almanya arasında bir güvenlik alanı olarak bağımsızlığını elde etmiş, İsviçre ile Avusturya arasındaki Liechtenstein ise Avusturya’nın 1. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra sırtını bu ülkeye dönerek kendini İsviçre’ye yamamış, hatta İsviçre Frangını ulusal para birimi olarak kabul etmişti.
İsviçre 1. Dünya Savaşı’na katılmamıştı; solcuların iktidarda olduğu Fransa ile istikrarsız Almanya’ya coğrafi olarak çok yakındı. Enflasyon sarmalına yakalanmış bu iki ülke arasında, kendi parasının istikrarını fetiş gibi koruyan bir bankacılar memleketiydi. Uyguladığı vergiler İngiltere ve Fransa’ya göre düşüktü; ama asıl önemlisi teorik vergilerle pratik vergiler arasında büyük bir uçurumun varolmasıydı.
Bir vergi cennetinin olmazsa olmaz koşullarından bir başkası da, 8 Kasım 1934’te federal bankacılık yasasının kabul edilmesiyle yerine geldi. Bu yasanın ünlü 47. Madde’sine göre, İsviçre bankalarında çalışanların, müşterileriyle ilgili en küçük bir bilgi bile vermeleri yasaklanıyor, bunu yapanlara asgari altı ay hapis ve 50 bin İsviçre Frangı para cezası öngörülüyor, banka memuru işinden ayrılsa bile bu sır kilidini üzerinden atamıyordu.
POSTA KUTUSU ŞİRKETLERİ
İsviçre kantonları, en yoksul kanton Zug’un önderliğinde holdinglere (başka şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde bulunduran şemsiye şirket) kolaylık sağlamaya başlayarak vergi cennetinin bir başka koşulunu da yerine getirdiler. 1921-1939 arasında bunların sayısı 138’den 2017’ye yükseldi. Çoğunlukla İsviçreli bir avukat veya bankacı tarafından yönetilen bu “posta kutusu” şirketleri, yalnız çokuluslu şirketlerin değil zengin bireylerin de vergi yükünü azaltan “yaratıcı” bir muhasebecilik uyguluyorlardı.
Lüksemburg 1929’da bu tür paravan şirketlerin kurulmasını kolaylaştıran bir yasa çıkardı, Liechtenstein da aynı yolu izledi. Aslında bu yöntemi 1880’lerde ilk keşfeden Drill adında bir Amerikalı avukat olmuştu. ABD’nin New Jersey Valisi Leon Abbet’i, eyalette kurulacak şirketlere kolaylık sağlaması konusunda ikna etmişti. ABD’nin diğer eyaletlerinde o dönemde şirket kurmak uzun ve zahmetli iken, New Jersey’de tek kişinin çalıştığı küçük bir şirket 24 saat içinde faaliyete geçiyor, eyalet de bunlara uyguladığı vergiyi düşük tutarak sürümden kazanıyordu. İsviçre’de uygulanan da bu yöntem oldu. Avrupa’nın büyük devletleri, vergilerinin Alpler’e doğru bir yolculuğa çıktığını farkederek İsviçre’yi sıkıştırmaya başladılar.
1932: ‘PARIS PAPERS’
Bu arada ilk skandal da patlak verdi. 1932 sonbaharında Paris’te Komiser Barthelet yönetiminde bir grup polis, bir apartman dairesine baskın düzenledi. Burası, İsviçre’deki Banque Commerciale de Bâle’ın şubelerinden biriydi. Polis, apartman dairesinde bir senatör, bol bol İsviçre Frangı ve özellikle de bankanın müşterilerinin adlarının yazılı olduğu 10 defter buldu. Paralarını İsviçre’ye kaçıran Fransızlar arasında senatörler, piskoposlar, gazete patronları vardı. Polis içeriden bir muhbirin verdiği bilgiden yararlanmıştı. Hükümet olayı basından gizli tutmaya çalışsa da, sosyalist milletvekili Fabier Albertin, iki hafta sonra meclis kürsüsüne çıkarak vergi kaçıranların adlarını tek tek okudu. Bu skandal, günümüzdeki “Paradise Papers” olayına kadar uzanan zincirin ilk halkasıydı.
Günümüzde 11 bin fonu, 200 bankası, 140 vakıf şirketi ve 95 bin kayıtlı şirketiyle dünyanın altıncı büyük bankacılık merkezi olan Cayman Adaları’nın öyküsü ilginçtir. Her şey 1960’larda yerel bir hukuk şirketinin hazırladığı birkaç yasayla başladı. Bu yasalar, o zamanlar bankası, telefonu olmayan, elektrik sistemi doğru dürüst çalışmayan, büyükbaş hayvanları öldürecek güçte sivrisineklerle dolu, tarihî korsan ve kölelerle süslü bu üç Karayip adasını baştan aşağı değiştirdi.
Bugün Cayman adalılar, sıfır vergi ve bankacılık sırrına dayalı bir vergi cenneti olmalarını, bayram olarak kutladıkları bir efsaneye dayandırıyor: Rivayete göre 1794’te on İngiliz gemisi Cayman açıklarında batmış, denizciler adalılar tarafından kurtarılmış, İngiltere Kralı III. George da uyruklarına duyduğu minnetin ifadesi olarak Cayman adalarına vergi bağışıklığı tanımıştı. Bu hikayenin tarihî bir gerçek olmadığını söylemeye gerek yok.
TANRI’NIN BANKERİ
Vergi cennetleriyle ilgili asıl sorun, “bankacılık sırrı” yasalarının arkasına gizlenen muhtemel suçluların varlığıydı. İsviçre’nin dünya diktatörlerinin kendi halklarından çaldığı parayı gömdüğü büyük bir kasa olduğu, 1986’da Filipinler diktatörü Marcos’un iktidardan düşüp ölmesinin ardından açılan davada iyice ortaya çıktı. Filipinler hükümeti Marcos’un çeşitli vergi cennetlerinde saklanan servetine el koymak için “Büyük Kuş Operasyonu” adlı bir girişim başlattı. En zor hedef İsviçre’ydi. İsviçre hükümeti, Marcos’a ait hesapların dondurulmasına karar verdi ama 12 yıl boyunca süren davada, bu servetin tam miktarı bile öğrenilemedi.
Ardından 1982’de Vatikan ve mafya ile içiçe olan İtalyan bankası Banco Ambrosiano skandalı patlak verdi. Banka, kara parayı İtalya dışına kaçırmak için Luxembourg’da bir holding kurmuştu. Basının “Tanrı’nın bankeri” adını taktığı banka müdürü Roberto Calvi, mafya usulü bir cinayete kurban gitti, Londra’da bir köprüye asılı olarak bulundu.
2008’de Alman istihbarat teşkilatı BND, bir banka bilgisayar teknisyeni olan Heinrich Kieber’den Liechtenstein’a para gömen kişilerin listesini içeren bir CD satın aldı. Ardından Alman federal polisi, aralarında önemli devlet görevlilerinin de bulunduğu pekçok kişiyi tutukladı ama Alman hükümeti eleştirilere uğradı. Diğer ülkeler bu CD’yi kullanıp kullanamayacaklarını bilemediler, çoğu “hırsızlık malı” olan bir kaynağa dayanarak yasal işlem yapamayacakları sonucuna vardı. CD’yi satan bilgisayarcı Heinrich Kieber kimlik değiştirmek ve polis koruması altında yaşamak zorunda kaldı. 2014’te bu defa çokuluslu büyük şirketlerin Lüksembourg’a gömdüğü paralarla ilgili bilgiler ortaya çıktığında, kendini hapiste bulan tek kişi muhbir Antoine Delfour oldu.
Günümüzde OECD, IMF, G-20 ülkeleri, Avrupa Birliği, Dünya Bankası… gibi çeşitli kurumlar, vergi cennetlerini kategorilere ayırıyor, her yıl listeler yayınlıyor, puanlıyor, sıralıyor, uzun uzun tartışıyor. Bir vergi cennetine yollayacak kadar parası olmayan sıradan insanların anlamakta zorlanacakları bu tanım ve ayrımlar, vergi cennetlerinin paranın üzerini örtmekte kullandıkları gözboyayıcı yöntemler kadar karmaşık. Ama aslında tanım çok basit olabilir: Yasal veya yasal olmayan bir iş yaparak belli bir ülkede kazanılan paranın o toplumdan kaçırılarak taşındığı yere vergi cenneti demek yanlış olmaz.
OFFSHORE’DAKI PARA: 8 İLA 21 TRILYON USD
Sınırötesi servetin boyutları konusundaki tahminler, hesaplamada kullanılan yöntemlere göre değişiyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı OECD’nin 2007’deki tahminlerine göre, offshore sermaye 5 ile 7 trilyon dolar arasında değişiyor. London School of Economics’de çalışan iktisatçı Gabriel Zucman ise üç yıl önce yayımladığı “Ulusların Gizli Serveti” adlı kitabında, dünyadaki finans servetinin yüzde 8’inin vergi cennetlerinde toplandığını, bu 7.6 trilyon doların 2.46 trilyonunun İsviçre’de bulunduğunu belirtti.
Vergi cennetlerine karşı bir baskı grubu olarak kurulan Tax Justice Network için bir araştırma yapan eski McKinsey danışmanı iktisatçı James Henry, servetlerini vergi cennetlerinde saklayan zenginlerle ilgili tahminlerinde daha da ileri gitti. Ona göre offshore hesaplarda 21 trilyon dolar bulunuyor, bunun 9.8 trilyon doları, geliri 30 milyon doları aşan en üst katmandaki 100 bin kişilik gruba ait…
ABD’de ülkenin resmî mâli denetim kurumu GAO, 2009’da yaptığı açıklamada, halka açık en büyük 100 Amerikan şirketinden 83’ünün vergi cennetlerinde kendilerine bağlı şirketler bulundurduğunu belirtti.
(Yazarımızın Mayıs 2016 tarihli 24. sayımızda çıkan yazısından derlenmiştir.)
Medya ve sivil toplumun kültür varlıklarının korunması konusunda gösterdiği duyarlılık, bu defa ters tepti. Muhtemelen geçmiş olumsuz tecrübelerden kaynaklanan aşırı hassasiyet, yeterince araştırılmadan yapılan haberlere zemin hazırladı. Geçen ay ayyuka çıkan Topkapı Sarayı’nın bahçesinin imara açıldığı yolundaki iddia ve haberler, bu benzersiz sit alanına fayda yerine zarar getirdi.
Geçenlerde önce bir gazetede, ardından medyanın her türlüsünde bir vaveyla koparıldı: “Topkapı Sarayı İmara Açılıyor!”. Hepimiz sarayın birbirinden sevimli avlularında yükselen “hiç sevmediğimiz”, “asla kullanmadığımız” çok katlı rezidansları, AVM’leri, otelleri görür gibi olduk. Garip hava fotoğrafları, haritalar hazırlandı. Bu tür kültür varlığı koruma rüzgarları için hazır bekleyen birkaç sivil toplum örgütü de kıymetli açıklamalarını esirgemedi. Genelde olduğu gibi bu sefer de bilgi vermek yerine kanaat bildirdiler. Ama bu koparılan fırtınada kimse nerede ne meydana geldiğinden, kimin ne istediğinden, kimlerin neye karşı çıktığından haberdar olamadı.
Topkapı Saray arazisi ve civarında uzun zaman geçiren, 1990’dan beri bölgeyi mümkün oldukça ziyaret eden biriyim. Biliyorum, bu tür açıklamaları çok az kişi okur. Aslında konu günümüzün “yoğun gündemi” içinde çoktan unutulmuş, herkes “başka yerleri kurtarmak için” çalışmaya başlamış bile!
Haberlerin ve tartışmanın başladığı yer Topkapı Sarayı’nın Marmara Denizi’ne bakan yamaçları. Bu bölge 1. Derece Arkeolojik Sit iken Fatih Belediyesi’nin talebi ile Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun değerlendirmeleri sonucunda 3. Derece Arkeolojik Sit olarak öneriliyor. Ancak kurul bu değerlendirmesini, Kültür Bakanlığı’nın ilgili birimlerine gönderip, bunun bir kez daha üst ölçekte incelenmesini istiyor. İşte bu sırada ilgili kurumlarından birinden bir yetkili, medyanın konu ile ilgilenebilecek bir ferdine meseleyi iletiyor. O da benzer haberlerde her zaman yaptığı gibi dikkati çekip okunacak hale getiriyor: “Topkapı Sarayı İmara Açılıyor!”
Marmara surları Sahil yolu yapılmadan önce Marmara surlarına ait bir fotoğraf (Kaynak : R. Demangel ve E. Mamboury – Le quartier des Manganes et la première region de Constantiople)
Topkapı Sarayı 1470’lerde Fatih Sultan Mehmet tarafından yaklaşık 700 bin metrekarelik bir alanda kuruluyor. Etrafı surlarla çevrili geniş bahçeler içinde birçok avlu ve yapıdan oluşan bir saray inşa ediliyor. Öncesinde burada Bizans’ın birçok kilise ve manastırı, görkemli malikaneleri vardı. Bizansın öncesinde ise Bizantion isimli bir antik kentin sütunlu caddeleri, tapınakları, tiyatroları ve akropolü bulunuyordu. Bu Helen kentinden önce ise herhalde Traklar’ın bir kasabası, onlardan önce ise adlarını bilemediğimiz en eski İstanbullular’ın köyleri… Binlerce yıldır yaşanan bu alanın bazı yerlerinde neredeyse on metre yüksekliğinde kültür toprağı oluşmuş. Toprak üzerinde yürürken neredeyse hiçbir şey görülmüyor. Kalıntılar bir gün kendilerini açığa çıkaracak biliminsanlarını bekliyor.
Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk Caspallan tarafından 19. yüzyılda hazırlanan gravürde Sinan Paşa Kasrı/İncili Köşk’ün sağlam durumu.
Saray, Sultan Abdülmecid zamanında kısmen terk ediliyor. 1868’de yılında saraya adını veren tam da bugün Sarayburnu dediğimiz yerde bulunan Topkapısı Sahil Sarayı ve çevresindeki köşkler yanıyor. Bundan birkaç yıl sonra 1870’lerde Sultan Abdülaziz dış bahçelerinden Rumeli demiryolu hattının geçmesine izin veriyor. Sarayın inşaından neredeyse 400 yıl sonra saray bahçeleri modernleşmeye feda ediliyor. Devletin zor günleri… Aydınlar biraz itiraz etse de çok fazla tepki göstermiyor.
Artık sultanların pek ilgilenmediği Topkapı Sarayı’nda demiryolu ile saray arasında askerî bir bölge oluşturulup bazı silah depoları inşa ediliyor. Böylece alanın önemli bir bölümü İstanbullularca görülemese de korunuyor. Ama demiryolu ile sahil surları arasında kalan alan kaderine terkediliyor.
Demiryolu adeta bir hendek gibi bazı yerlerde neredeyse üç metre derinliğinde bir açmanın içinden geçiyor. Deniz yönünde sahil surları var. Bizans, Osmanlı her dönemin izlerini taşıyan bu duvarlar yaklaşık on, oniki metre yüksekliğinde. Demiryolu ile surlar arasında bazı yerlerde 100 metreye yakın bir açıklık varken, bazı yerlerde raylar neredeyse surların üzerine oturuyor.
Sarayburnu ve Topkapı Sarayı 19. yüzyılda Melling tarafından hazırlanan İstanbul gravürü.
1950’li yıllarda inşa edilen sahil yolu, alanın biraz daha görünür olmasını sağlıyor ama hâlâ surlar yaklaşık 10 metre yüksekliğinde bir engel olarak yükselmeye devam ediyor. Artık alanımız demiryolu ile sahil yolu arasında. Bu iki engelin arasında da kentin tarihî surları var. İki ulaşım hattı hergün binlerce İstanbulluyu bu alanın iki sınırından geçiriyor. İçinden geçilse de çok az İstanbullu alanı tanıyor.
Alanın her yerinde surların arkasına gizlenmiş birçok sarnıç, mahzen, yapı kalıntıları var. Modern kentin evsizleri, düşkünleri, kimsesizleri bu oyuklarda boşluklarda yaşamaya çalışıyor. Zaman zaman suça meyilli bazı gruplar burada öbekleniyor. Bölge kentin hem içinde, hem dışında, hem çok yakın, hem çok uzak. Dünyanın bütün büyük kentlerindeki gibi, aklınıza gelecek her türlü uygunsuzluk için çok elverişli bir bölge. Gözlerden uzak.
1990’larda bir ara “surları restore edelim” deniyor. İki yıl İstanbul Belediyesi uğraşıyor. Projeler hazırlanıyor, biraz kazı yapılıyor, biraz da restorasyon. İş çok büyük; sonunda bırakılıyor. 2000’li yıllarda alan, kaçak define kazıları, vahşi cinayetler, gasp, taciz, tecavüz, evsizlerin işgalleri gibi bazıları çok ilgi çekip konuşulan, bazıları küçücük haberler halinde kalan birçok kötü olayla medyanın her dalında anılıyor. Bizim #tarih dergisi ise, bölgenin önemini, bazıları eşsiz, bazıları çok görkemli yapılarını tanıtmaya çabalıyor. En az ilgi çeken, kimsenin umursamadığı yazılar da tahmin edebileceğiniz gibi bunlar oluyor. İstanbullular’ın çoğu, kentin geçmişini ancak tartışmalara, kavgalara konu olursa ilginç buluyor.
Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri Yüzyılın başına ait hava fotoğrafı.
2015’te Büyük Şehir Belediyesi Kültür Varlıkları Projeler Müdürlüğü bütün “Marmara Surlar”ı için bir genel proje hazırlatıyor. Aynı yıl Kültür Bakanlığı bölge surları için mimar Ayşenur Cücenoğlu ve ekibine detaylı bir proje hazırlatıyor. Bu projede sanat tarihi uzmanı da benim. Sur arkasındaki bazı büyük mahzenler de tespit edip değerlendiriyor ve bu çalışmalar bölgeden sorumlu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanıyor. 2017’de aynı bakanlık surlar üzerindeki Sinan Paşa /İncili Köşk’ün projelerinin yapılmasını istiyor. Yine kalabalık bir ekip büyük emek veriyor. Bu projeler maalesef pek haber olamıyor. İlgili kurumlar iyi işler yapabiliyor ama, bunu kent halkıyla paylaşmak konusunda çok ürkekler.
Alanın sıkıntılarını çözmeye çalışan yerel yönetim ve kurullar 1. Derece arkeolojik sit uygulamasının, bu bölgenin korunmasında yeterli olmadığını görüyor. Kentin en önemli arkelojik alanlarından birinde, şüphesiz ancak sadece bilimsel amaçlı kazı yapılabilir. Sadece zaruri altyapı çalışmaları için kurtarma kazıları yapılabilir. Ama kentin bunca arkeoloji ve sanat tarihi bölümünün bunca uzmanı, bölge için bugüne kadar bir kazı başvurusunda bulunmamış. Bu sıkıntı çözlüp biri alanda kazı yapmaya ikna edilse bile, 1. Derece arkelojik sitlerde kazı sonrası sadece arkeolojik park oluşturulabilir. Yeniden fonksiyonlandırma sorunludur. Görüldüğü kadarı ile Fatih Belediyesi ve Kurul, alanın korunması için 3. Derece arkeolojik sit değerlendirmesini gündeme getirmeye çalışmış.
Topkapı Sarayı ve dış bahçeleri’nin Vedat Hakkı Eldem tarafından hazırlanan planı.
Topkapı Sarayı’nı çevreleyen Sur-i Sultani’nin tamamı, 1995’te “1. Derece Arkeolojik Sit Alanı” olarak belirlendi. Esasen sorunun temel kaynağını da bu karardaki eksiklik teşkil etti. Zira bu kararla Topkapı Sarayı’nın altındaki arkeolojik değerler mutlak korumaya alınırken, yaşayan kültürümüzün en önemli eserlerinden olan Topkapı Sarayı’nın kendisi için kapsamlı bir karar alınmadı. Ağaç dikilmesi bile yasak olan 1. Derece Arkeolojik Sit alanına ilişkin ilke kararı; alanı kırsal bir bölgede keşfedilen örenyeri mantığı ile değerlendirmekte ve buna göre düzenlemeler içermekteydi.
“Topkapı Sarayı imara açılıyor” şeklinde koparılan fırtına sırasında artık bu didişmelerden yılan görevliler hemen projeyi geri çektiler. Böylece sorun bitti! Kentin en etkileyici arkelojik alanlarından biri, 1870’lerden beri devam eden terkedilmişliğine geri döndü. Nasıl olsa kültür varlıkları sahip oldukları değerle gündeme gelmeyi başaramaz. Osmanlı arkeolojisinin önünü açmayı hedefleyen Koruma Kurulu kararının yalanlarla ve toplumu provoke edecek biçimde, üstüne üstlük siyasi motifler taşıyacak biçimde servis edilmesi ise acaba kimin işine yaradı?
Philipp Ferdinand von Gudenus’un 277 yıllık bu olağanüstü çalışmasının ikinci bölümünde, Bizans İstanbul’unun dokusu üzerine inşa edilen Osmanlı yapılarını izliyoruz. Ön planda sivil Osmanlı mimarisinin nadide örnekleri, arka planda tarihî yarımadanın başlıca camileri görülüyor.
1. TOP KAPISI Haliç ve Marmara surlarının birleştiği bugün Sarayburnu denilen bölgede Bizans devrinde kentin büyük kapılarından biri bulunuyordu. Azize Barbara adı verilen bu kapının arkasındaki arazide bulunan sarayı korumak için Osmanlı döneminde toplar yerleştirilmişti. Bu nedenle kapı Topkapısı adıyla anılır olmuştur. Sultan II. Mahmud döneminde inşa edilen büyük ahşap saray inşaatı sırasında bu kapı yıktırılmıştır.
2. SARAY-I CEDİD (TOPKAPI SARAYI) HAREM CEPHESİ Bugün Topkapı Sarayı denilen sarayın Haliç’e bakan cephesinde III. Murat döneminden itibaren gelişen Harem dairesinin yapıları ayrıntılı gösterilmemiştir.
3. KAYIKHANE Topkapı Sarayı’nın bugün Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nde korunan saltanat kayıkları, Haliç kıyısında Sepetçiler Kasrı yanındaki gözlerde bulunuyordu. Kayıkhane 19. yüzyıl sonlarında harap olmuş, kitabesi Topkapı Sarayı Müzesi’ne kaldırılmıştır.
4. SEPETÇİLER KASRI 17. yüzyılda inşa edilen kasr, Bizans dönemi surlarının iki yönde genişletilmesi ile oluşan set üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı saraylarında benzer yüksek köşklere sepet köşkü dendiği bilinir. Bu yapı, sultan ve Harem sakinleri tarafından Haliç’i, şehri, zaman zaman da burada yapılan törenleri izlemek için kullanılırdı.
5. YALI KÖŞKÜ Sinan Paşa tarafından Sultan III. Murat’a hediye olarak inşa edilmiştir. Yapı, sahilde saray surlarının dışında bulununan tek katlı büyük ahşap bir yapıydı. Sultanların saraya saltanat kayıkları ile gelip gittiği yer olan bu köşk, aynı zamanda donanmanın şehre geldiği ve şehirden ayrıldığı zamanlarda yapılan törenlerde de kullanılırdı.
6. AYASOFYA CAMİİ 532-537 yıllarında İmparator İustinianus tarafından kilise olarak inşa ettirilmiş olan yapı, 1453 ten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmişti. Yapının resimde görülen üç minaresi 16. yüzyılda eklenmiştir. Resimde Ayasofya’nın solunda görülen kubbe Aya İrini olmalıdır.
7. SULTANAHMET CAMİİ Sultan Ahmet’in 17-18 yaşlarındayken inşa edilmesini emrettiği caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa’dır. Yapı, Osmanlı döneminde inşa edilen altı minareli camidir. Caminin Galata yamaçlarından etkileyici bir görünümü vardır.
8. YENİ CAMİİ Cami ve etrafındaki yapıların inşasına Safiye Sultan’ın emri ile 1598’de başlanmış, ancak 1665’te Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılabilmiştir. İki valide sultanın isteği ile inşaatta bir çok mimar görev almıştır. Yapı üçer şerefeli çifte minareleri ile bir hükümdar yapısı görünümündedir.
9. BEYAZIT CAMİİ Sultan II. Beyazıt tarafından 1501-1505 yılları arasında inşa ettirilen caminin mimarının kimliği tartışmalıdır. Tek şerefeli iki minaresi ile cami, Haliç siluetinde izlenebilir.
10 SARAY-I ATİK (ESKİ SARAY) Fetihten hemen sonra Fatih ilk sarayını kentin merkezinde geniş bir alana inşa ettirmişti. Etrafı duvarlarla çevrilen bu geniş alanda birçok köşk ve kasr yapılmıştır. 1470 dolaylarında bugün Topkapı Sarayı denilen yapılar inşa edilince, ilk yapı “eski saray” olarak isimlendirilmiştir. 19. yüzyılın başlarında ortadan kalkan bu saray yerine, bugün İstanbul Üniversitesi’nin birimleri olarak kullanılan Seraskerlik binaları yaptırılmıştır.
Sinema eğitimi almak için gittiği Yale Üniversitesi’nden tiyatrocu olarak dönen Haldun Dormen, Türk sahnelerine ilk kez 1954’te Cinayet Var oyununda dedektif rolüyle çıkmıştı. Kendi tiyatrosunu kurma aşkıyla yanıp tutuşan Dormen 1957’de Erol Günaydın, Erol Keskin, Nisa Serezli ve Metin Serezli gibi Türkiye tiyatro tarihinin efsane isimlerinden oluşan bir ekiple Dormen Tiyatrosu’nu kurdu. 300’ün üzerinde oyunu sahneye koydu, 150’ye yakın oyunda oynadı. Türkiye’de sahnelenen Batılı anlamdaki ilk müzikal Sokak Kızı İrma’yı 1961’de sahneleyen Haldun Dormen, o yıllarda çiçeği burnunda, umut dolu, idealist bir oyuncu, tozlu tiyatro sahnelerinde göz kamaştırıcı yeni bir isimdi. Kısa zamanda davetlerin de aranan ismi oldu. Fotoğrafta 60’ların başında bir yılbaşını kutlayan Haldun Dormen ve arkadaşları.
Oğuz Atay bu ülkedeki insanların, yaşarken ifade edemedikleri durumları yazmıştı. Sağlığında olmasa bile, 1977’deki ölümünden sonra tüm Türkiye’ye maloldu, bir klasik oldu. Ardında tekrar tekrar okunan, eskimeyen romanlar-hikayeler bıraktı. Bizden de böyle bir yazar çıktığı için çok öğünüyoruz ama, hakkında yazılan yazılar, yapılan araştırmalar sınırlıdır. Halbuki Oğuz Atay edebi değerinin yanısıra, yakın tarihimizin insanlık hallerini anlamak, şimdiki zamanın değerlerini, değersizliklerini kıyaslamak açısından da bir referanstır.
15 sene önce Oğuz Atay’la ilgili yazdıklarım, onun yaklaşımlarına dair bir hissiyatı ifade ediyordu:
“Bugün onun yazdıklarını tekrar okuduğumda, Oğuz Atay’ı fena yapan, canını yakan biçimsizliklere bile nerdeyse sarılasım geliyor. Eski Türk filmlerindeki kötü adamları görmüş gibi oluyorum. Bugünün kötülüğü, sahtekarlığı ve kalitesizliği karşısında, 30 sene önceki alçaklıkları bile affedilebilir buluyorum. Mesela o zamanların ‘kendini bulamamış’ ve de ‘tedirgin’ cumhuriyet aydınları bile, şimdinin kendini, yolunu ve sponsorunu bulmuş, çetesini kurmuş, ‘söylem’ini oturtmuş modern, hatta postmodern hokkabazlarının yanında naif falan kalıyor. O zamanın örümcek kafaları bile, şimdinin global-globül beyinlerine nazaran daha orijinal ve hakiki gözüküyor.
Oğuz Atay bir tarih yazarıydı aslında. Üstelik sadece cumhuriyet dönemine değil, bir şekilde bu coğrafyaya, bu ‘Kenar Batı’ya gelmiş insanların varoluş-hissediş-duruş tarihine tanıklık etmiş; kurgularıyla yaşadığımız gerçekliği sarsmıştı. 1987’de Cumhuriyet’te onun hakkında bir yazı yazma cüretini gösterdiğimde ‘Oğuz Atay’ın koyduğu dil aynasından kaçış yok’ demiştim. Bugün hâlâ o aynanın kör noktasız olduğunu düşünüyorum ve ne zaman onunla ilgili bir birşeyler yazmaya koyulsam, kendimi yakalanmış hissediyorum. Kitaplarından birini açıyorum; herhangi bir pasajı okumaya başlıyorum ve üstüne bastığım zeminin sağlam olmadığını hatırlayıp rahatlıyorum”.
Oğuz Atay, okunduğu her dönemde, her yaştan insan için, herşeyden önce insanın kendisi için bir farkındalık yarattı. Eserleriyle yaşayacak. Ve biz her okudukça kendimizi biraz daha bileceğiz.