Etiket: sayı:43

  • Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun engellenemez yıkılışı

    Bundan 26 yıl önce, Aralık 1991’de SSCB fiilen sona erdi. 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren iktidarı elinde tutan komünist rejimin orak-çekiçli bayrağı indi, yerine üç renkli Rusya bayrağı çekildi. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam sürecin kilometre taşları.

    Fransız İhtilali’nin 200. yıldönümün­de, Doğu Avrupa kimilerinin dev­rim dediği bir dizi büyük değişime sahne oldu. Olup bitenlerin sadece iki yıl içerisinde SSCB’nin tarihe karışmasıyla sonuçlanacağını, 1989’da çok az kişi tah­min edebilmişti.

    Doğu ve Orta Avrupa ulusları bağım­sızlıklarını kazanmaya çalışırken, diğer yandan da Rusya ve diğer Doğu Bloku ül­kelerinde reformcularla eski parti çizgi­sini savunanlar arasında adı konulmamış bir içsavaş yaşanıyordu. Muhafazakarlar Gorbaçev’in değişimlerine karşı çıkıyor, reformcular ise değişimin yeterince hızlı olmadığını ileri sürüyordu ki, ikinci ke­simin içinde birkaç yıl sonra SSCB’yi ip­tal eden kararı imza edecek olan Yeltsin de vardı. Bu mücadele 1991 Ağustos’un­da eski ekolden komünist bürokratların açık bir darbe girişimine dönüştü; ancak tarihin çarkları artık geriye dönemezdi. Darbenin bastırılmasında öne çıkan Rus­ya Federasyonu başkanı Yeltsin, Gorba­çev’in Kırım’dan Moskova’ya gelmesini sağladı. Ancak ar­tık ipler onun elindeydi. Gücü elinden kayıp giden Gorbaçev 25 Aralık 1991’de istifa etti ve Yeltsin hemen ertesi gün SSCB’nin sona erdiğini ilan etti. Moskova’da tüm yetki şimdi ona aitti (Gorbaçev’in daha sonraları “Yeltsin’in Po­litbüro’dan uzaklaşmasından sonra tekrar önemli görevlere gelmesine izin vermek en bü­yük hatalarımdan biriydi” de­diği öne sürülmüştür).

    Kremlin’de dalgalanan orak-çekiçli bayrak indiri­lerek yerine üç renkli Rus­ya bayrağı çekildi. SSCB, ku­ruluşunun 69. yılında tarihe intikal ederken, komünistler de 1917 İhtilali’nin 74. yılında sahneden çekiliyordu. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam süreci bi­raz daha geriden alalım.

    1980’li yıllarda Sovyet sis­temi tüm haşmetine rağmen içten içe çürüme ve dağılma sürecine girmişti. Aksi hal­de Gorbaçev gibi reformist bir kişi Politbüro’ya giremez, bu kurumun önemli işlerini yönetemez ve Mart 1985 ta­rihinde genel sekreterliğe ge­tirilemezdi. 1964’den 1982’ye kadar parti genel sekreterliği yapmış olan Brejnev döne­minde iyice hantallaşmış olan yapı, Yuri Andropov’un iki, Konstantin Çernenko’nun sa­dece bir yıl süren yönetimle­rinde değişmediği gibi, gidişat da artan bir endişe uyandır­maktaydı. Böylece, açık farkla en genç Politbüro üyesi olan 54 yaşındaki Gorbaçev’in li­derliğinden medet umuldu. O da hiç vakit yitirmeden kolla­rı sıvadı. Önünde, son derece verimsiz bir ekonominin mo­dernizasyonu ve parti başta olmak üzere her alanda hantal bir yapı arz eden bürokrasi­yi etkin kılmak gibi çok zor iki görev vardı.

    Kremlin’de kitleler Ağustos 1991’deki darbe girişiminden sonra halk sokağa dökülerek Gorbaçev’e destek verdi (üstte). Yüksek Sovyet toplantısında Gorbaçev ve Yeltsin el sıkışması yeni Rusya Federasyonu’nun habercisiydi (solda).

    Ekonomideki yeniden ya­pılandırmaya “peresteroyka” adını verdi. Stalin döneminden kalma merkezî planlamayla yö­netilen ekonominin teknik ve organizasyon olarak yenileş­tirilmesi için halkın desteğine ihtiyacı vardı. Geniş kesim­leri politik olarak kazanmak için açıklık politikasını öne sürdü ki, buna da “glasnost” adı verildi. Bu iki terim derhal dünya siyasi literatürüne gir­di. Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev döneminde uç verme­ye başlayan ancak kısa süre­de durdurulan yumuşama, bu ikinci gelişinde geri dönülmez bir şekilde ülkeyi sardı. İfade ve eleştiri özgürlüğü artarken, yıllardır sansüre takılmış ki­taplar basıldı, oyunlar sahne­lenmeye başlandı. KGB bile eleştiriliyordu ama, diğer ülke­lerde olduğu gibi paçayı kolay kaptırmayacaktı.

    Elbette ki tüm bu değişim­ler çok kısa sürede gerçekleş­medi. Ressamlar, müzisyenler ve diğer sanatçılar istedikleri gibi çalışmak üzere çok zorlu mücadeleleri sürdürdüler, ifade özgürlüğü hiçbir alanda kolay kazanılmadı ama Pandora’nın Kutusu bir kez açılmıştı. Her ne kadar Komünist Partisi’nin önderliği henüz sorgulanmıyor­sa da, bunu sona erdirecek güç­ler artık harekete geçmişti.

    Gorbaçev’in işi kolay de­ğildi. Bugün durumun umut­suzluğu daha iyi değerlendiri­lebiliyor. Rus ordusu 1979’dan beri Afganistan’da sonu görün­meyen bir asimetrik savaş yü­rütüyor, silahlanmanın yükü, kaynaklar üzerinde büyük bas­kı yapıyordu. Ayrıca 1986’da Çernobil’deki nükleer facianın günlerce halktan gizlenmesi hiç de yerinde bir tutum olmamış, ancak radyasyonun İsveç ma­kamları tarafından keşfedilme­sinden sonra açıklama ve tahli­ye yapılmıştı. Çarlık dönemin­den Bolşeviklere geçen sansür ve kapalılık alışkanlıkları o ka­dar kısa sürede geride bırakıla­mazdı.

    Ancak, bunlardan çok daha önemli bir başka husus vardı ki, o da nüfus artış hızının 1950 ile 1981 arasında % 1.8’den % 0.8’e düşmüş olmasıydı. Bu, ülke­de uzun vadede bir nüfus krizi yaşanacağına işaret ediyordu. Bebek ölüm oranı binde 25 gi­bi oldukça yüksek bir düzeyde idi. Kürtaj sayısı doğumların çok üzerinde olup, nüfus yaş­lanıyordu. Etnik Ruslar ayrıca SSCB nüfusu içerisindeki pay­larının son 30 yıl içerisinde % 55’den % 51’e düşmüş olmasın­dan da hoşnut değillerdi. Bun­lar rejimin geleceği açısından, suç oranı ve alkolizm sorunun­da çok hızlı artışla birlikte, de­rin tehlike arz ediyordu. Ülke üretmiyor, tüketmiyor ve üre­miyordu.

    Glasnost kör-topal ilerle­yedursun (Stalin’in milyonlar­ca cinayeti açıkça tartışır hale gelmişti), perestroyka bir türlü başarılı olamıyordu. İşletmele­re devlet sübvansiyonu kesil­se bile üretkenlik artışı ve en azından kendisini çevirecek kadar kârlılık sağlanamıyordu. Keza tarım alanında da 50.000 kolektif işletme veya devlet iş­letmesinde, çalışanlara teşvik verilmesine ve küçük özel çift­çiliğin özendirilmesine rağmen üretim artmadı. İşletmelerin büyük bölümü zarar ediyor ve devlet fonlarıyla ayakta tutulu­yordu. Çoğu yerde bir kişilik iş için üç-dört kişiye maaş öden­mekteydi. Ortada tam bir “dev­let maaş verir gibi yapıyor, işçi­ler ve memurlar da çalışır gibi yapıyorlar” durumu vardı.

    Darbe girişimi sırasında Moskova Darbe girişimi sırasında Moskova’da tanklar kol gezerken halk darbecilere direnmişti (üstte). Moskova’daki Lubyanskaya meydanında bir grup, Sovyet istihbarat örgütü Çeka’nın kurucusu Dzerjinski’nin heykelinin yıkılışını izliyor (altta).

    1989’a gelindiği zaman, 1917 sonundan beri ilk kez, çok sa­yıda adayın yarıştığı seçimler yapıldı. Oy verenler 2.250 üyesi olan Halk Temsilcileri Kong­resi’ni seçti, onlar da 542 üye­li yasama organı olan Yüksek Sovyet’i oluşturdular. Ayrıca, beş yıl için seçilen bir başkan olacaktı. Bu seçimin niteliği, rekabete rağmen tartışmalıy­dı; çünkü sandalyelerin üçte bi­ri parti ve bağlı kuruluşlar için ayrılmıştı. Buna rağmen yeni muhalefet partileri, resmen ol­masa da fiilen oluşmaya baş­ladı.

    1990’da Gorbaçev, Batı’da­ki yetkili başkanlık modeline yakın bir statüyü kabul ettirdi. İşler bu safhaya geldiğinde çok önemli bir değişiklik daha orta­ya çıkmaktaydı. Devletin parti­ye üstünlüğü öne çıkmakta ve kabul edilmekteydi. Ne var ki her büyük kriz döneminin ge­nel özellikleri, SSCB’de de orta­ya çıktı. Yapılanlar ve yapılma­yanlar kimseyi tatmin etmiyor, ülke bölünüyordu. Reformları çok yavaş bulanlar ile çok aşı­rı bulanlar giderek daha kızgın tartışmalara girdiler. Ama bu­nun ötesinde, 200’e yakın etnik ve dinî gruptan oluşan ülkede özerklik ve bağımsızlık iste­yenler seslerini yükseltiyor, es­ki düşmanlıklar canlanıyordu. Azeriler ve Ermeniler toprak savaşına başlarken, Gürcistan ve diğer Kafkasya toplulukları arasında da çatışmalar yüksel­di. Baltık ülkeleri bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Böyle bir ortamda reformların yürü­tülmesi çok daha zor hale geldi. Ve işte, tam da bu dönemde Do­ğu Avrupa ülkelerinde bir dizi büyük siyasi değişim veya baş­ka bir deyişle “devrim” patlak verdi (Hangi terimin kullanıla­cağı nihayetinde bir tanım me­selesidir).

    Parti ve devlet reformu, ekonomik değişim için başarı­sız çabalar, siyasi muhalefetin açık hale gelmesi, 64 bin kayıp verilen Afganistan işgalinin sona erdirilme çabaları, etnik çatışmalar ve bağımsızlık ha­reketleri ile Doğu Avrupa’daki olayların hepsi üstüste gelince, hâlâ çok verimsiz olan bir sis­temin tüm bunlarla aynı an­da başa çıkması imkansız hale geldi. Çöküşün koşulları ortaya çıkmıştı. Şimdi bağımsızlık ha­reketleriyle birlikte, dış olayla­ra bir göz atalım.

    SSCB’nin 15 Temmuz’u Moskova’da kalabalık grupların darbe girişimi sırasında askerî araçların Kızıl Meydan’a ilerleyişini durdurması 15 Temmuz ile benzer manzaralar meydana getirmişti.

    Glasnost ile başlayan mu­halefet hareketleri önce Rusya’da yükselmiş, bu Doğu Avru­pa’daki gelişmeleri tetiklemişti. Ruslar kendi basın özgürlükle­rini genişletirken, diğer ülke­lerin 2. Dünya Savaşı sonra­sından kalan Stalinci parti şef­lerinin sansürüne tâbi şekilde yaşamaları elbet kabul göre­mezdi. İlginçtir, bu kez de Doğu Avrupa’daki olaylar ters yön­de etki yaparak Rusya’yı daha derinden sarsacaktı. Pandül “doğu-batı-doğu” diye sallandı, sallanırken de dünyayı sarstı.

    Estonya’da ve Kazakistan’da huzursuzluk daha 1986-87’de ortaya çıkmaya başlamıştı. Kısa süre içinde tüm Baltık ülkeleri bağımsızlık hazırlığına başladı. 1988 Şubatı ile 1989 Ağustos’u arasında Kafkasya, Ukrayna, Baltık ülkeleri ve Moldavya’da olaylar yükseldi. Aynı dönemde Doğu Ukrayna, Batı Sibirya ve Kuzey Kafkasya’da çok yaygın madenci grevleri görüldü. Hazi­ran 1989’da Fergana vadisinde Özbekler, Stalin’in buraya sür­düğü Mesket Türklerine saldı­rıp 115’den fazla kişiyi öldür­dü. Karadeniz çevresinde ise Abhazlar Gürcülerle, Kazaklar da Lezginler (veya Lezgiler) ile çatışmaya başladılar. İşler gün be gün kontrolden çıkıyordu. Doğu Avrupa daha fazla daya­namazdı.

    SSCB’nin kaderinin belirlendiği yıllar Darbe girişimi sırasında Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin hükümet binasının önünde halkı darbeye karşı genel greve çağırmakta (üstte). 1990’da Moskova’da ilk McDonalds açıldığı gün Moskova’daki restoranı otuz bin kişinin ziyaret etmesi Sovyet Ekonomosi’nin sona erdiğini simgeleyen fotoğraflardandı (altta).

    1980’leri yaşayanlar Polon­ya’da Lech Walessa ve Daya­nışma Hareketi muhalefeti­ni çok iyi hatırlar. 1970’lerde reformcu Edmund Gierek’in zamanında gelişen bu hareket, Rusya’nın Polonya üzerinde­ki ağır baskısıyla sona erdiril­mişti. Gierek’in yerine parti ve hükümet lideri olarak General Jaruzelski getirildi. Gösteriler ve grevler yasaklandı, Wale­sa tutuklandı. Fakat küskün bir işçi sınıfıyla sorunları çözeme­yeceğini gören Jaruzelski, işçi liderlerini serbest bırakıp sıkı­yönetimi kaldırdı. Ancak 1985- 89 arasında direniş giderek arttı ve nihayet Dayanışma’ya seçimlere katılma izni veril­di. Komünistlere gene konten­jan ayrılmıştı ama 40 yıldır ilk kez yapılan serbest seçimler­de Dayanışma, rakiplerini silip süpürdü. Geçmişinden kopmak isteyen Polonya Komünist Par­tisi dağılırken, Batı tipi bir sos­yalist partiye dönüştü.

    Polonya, barışçı bir şekil­de sistemden çıkmıştı. Polon­ya’dan sonra Macaristan da ha­rekete geçti ve 1989 Eylül’ünde Batı ile sınırını açarak değişime katıldı. Akabinde Doğu Alman­ya’daki büyük değişim başladı. Onlar da kapıları açtılar ve ser­bestlik olunca Batı’ya ilticanın azalacağını düşündüler. Ne var ki, 1989/90 kışında yarım mil­yondan fazla kişi Batı’ya kaçtı ve ülke hızla boşalırken yıl so­nuna doğru Berlin Duvarı açıl­dı. 2.4 milyon üyesi olan Doğu Alman Komünist Partisi de hız­la çözüldü. Arkasından ABD ve SSCB, savaş sonrası sınırla­rının değişmeyeceği garantisi şartıyla iki Almanya’nın birleş­mesine muvaffakat ettiler.

    1989’un değişim fırtınala­rında Çekoslovakya’nın özel bir yeri vardır. 1968’deki halk ayak­lanmasının Varşova Paktı ordu­ları tarafından işgalle bastırıl­masından 21 yıl sonra Prag’da gösteriler o kadar etkiliydi ki, genel grev karşısında çaresiz olduklarını anlayan parti ve hü­kümet yetkilileri derhal istifa ettiler. 68’in kahramanı Dub­çek, yeni başbakanın yanında halkın karşısına çıkarak, onun özgürlük vaatlerini destekle­di. Gorbaçev de ülkedeki Rus askerlerini çekmeyi kabul et­ti. Muhalif yazar Vaclav Havel geçici başkan olurken, bir ülke daha eski sistemi yıkmış oldu. Tüm bunlar kan dökülmeden, sadece muhalefetin ezici güç gösterisi sayesinde gerçekleşti.

    Benzer bir değişim, halkın tek parti diktatörlüğüne artık tek bir gün dahi dayanmak is­temediği Bulgaristan’da tekrar­landı. 1954’den beri iktidarda olan Todor Jivkov’un Kasım ayında görevden alınması üze­rine yönetime getirilen Peter Mladenov, 11 Aralık 1989 tari­hinde Komünist Parti’nin artık iktidarda olmadığını açıkladı. Bu karar bir ay sonra parla­mento tarafından onaylana­caktı ama, ahalinin kızgınlığı çabuk geçmemiş olacak ki 1990 yazında kızgın bir grup Komü­nist Parti binasını ateşe verdi.

    Sovyet rejiminde yumuşama dönemi Ekonomide açıklık anlamına gelen ve Sovyet rejiminin yumuşatıldığı Perestroyka döneminde yasaklı tüm kitaplar yeniden basıldı (sağda). Bu dönemde popülerleşen çocuk diplomasisiyle 1988’de Los Angeles’tan 9 yaşındaki bir öğrenci Rusya’ya barış mesajı getirdi (üstte).

    1989 Aralık ayına gelindi­ğinde, Doğu Avrupa’da Çavu­şesku’nun Romanya’sından başka diktatörlük kalmamıştı. Tüm bu olaylar olurken ikti­dardakiler durumu adeta uzak­tan seyretmişlerdi. Ne var ülke için için kaynıyordu ve yılın son günlerinde olaylar aniden patlak verdi. Ordu, hüküme­tin “halka ateş” emrine uyma­dı. Çavuşesku’nun özel muha­fızları devreye girdi ve yüzler­ce kişinin öldürüldüğü şiddet eylemlerine girişildi. Bunun üzerine ordu da Çavuşesku’nun muhafızlarına hücum ederek onları dağıttı. Çatışmalar sü­rerken Bükreş’ten kaçan dik­tatör yakalanarak “ayaküstü mahkemesi”nde ölüme mah­kum edildi. Noel günü karısıyla birlikte kurşuna dizildi. Böyle­ce Doğu Avrupa’daki son dikta­törlük de tarihe karışmış oldu. Şimdi tarihin pandülü tekrar SSCB’ye doğru sallanacak ve oradaki işini tamamlayacaktı.

    1990 ve 1991’de SSCB’yi oluşturan tüm cumhuriyet­ler durumu görmüş ve dağılma sonrasındaki bağımsızlık için hazırlanmaya başlamışlardı. Bunlar arasında üç Baltık cum­huriyeti, Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlık ilan ettik­ten sonra SSCB bunu tanıma­mıştı. Henüz buna hazır değildi. Bir yandan görüşmeleri sürdü­rürken diğer yandan da bu ülke­lerdeki duruma darbe girişim­leri ve askerî operasyonlarla müdahale etmeye çalıştılar ama direniş karşında geri çekildikleri gibi, Batı ül­kelerinin bu bağımsız­lıkları tanıması karşı­sında çaresiz kaldılar. Bu süreçte Gorbaçev’e Nobel barış ödülü veril­miş ve perestoroyka ser­best piyasaya geçişin hız­landırılmasıyla sürdürül­meye çalışılmıştır ama, söz konusu günlerde siyaset öne çıkmış, ekonomiye kulak asan pek kimse kalmamıştı.

    1991’de üç Baltık ülkesi ve Gürcistan’ın bağımsızlık ila­nından sonra, diğerleri de on­ları izledi. Bu dağılma süreci­ni askerî darbeyle durdurma yolunda beyhude gayret sırası, şimdi Rusya’daki bir grubun eline kalmıştı. Ne var ki dağıl­mayı önlemek bir yana, Ağus­tos ayında bu grubun yarattı­ğı kriz tam tersine kopmaları hızlandırdı ve hemen ertesinde bağımsızlık ilanları resmî hale getirildi. Darbenin bastırılma­sıyla, 15 devletin egemenliğinin resmen tanınması önünde bir engel kalmadı. 1991 sonunda SSCB tarihe karışırken, Baltık ülkeleri ve Gürcistan dışın­da kalanlar Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) oluşturdu­lar ama, bu, egemen devletler arasında bir işbirliği antlaşma­sından ibaretti. Gürcistan bir ara katılıp sonra tekrar ayrıldı. Yeltsin ise BDT’den ayrı ola­rak, hiç değilse gevşek bir Slav birliği oluşturmaya çabaladı. Rusya, Belarus, Ukrayna ve Ka­zakistan’ın yoğun Rus nüfusa sahip Kuzey bölgesini BDT’nin ötesinde birleştirme çabaları başarılı olmadı. Öte yandan da­ğılma da kolay olmamıştı. Zira tüm ülkelere dağılmış Rusların ve Rus birliklerin geri çekilme­si, üslerin ve tesislerin paylaşıl­ması, yeni orduların yaratılma­sı, her ülkede kalan azınlıkla­rın durumu, Kırım ve Donetz’in tartışmalı toprakları gibi sayı­sız sorun ortaya çıktı ve bunlar günümüzde de bu ülkeleri sars­maya devam ediyor.

    ANALİZ

    SİSTEM NEDEN-NASIL YIKILDI?

    Savaşta, sürgünde, angaryada milyonlarca kişi can verdi…

    Stalin dönemi katliamlarından ekonomik baskılara, silahlanma yarışından kapalı toplum yapısına…

    Hiç kuşku yok ki en temel­deki neden, Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve ilhak edilen ülkelerin, bunun komünistlerin eliyle devamını kabul etmeme­sidir. SSCB tüm halkların gönüllü birliği üzerine kurulmuş olduğunu iddia etmiş olsa da, bu saf bir pro­pagandaydı. Bu “birlik” Kızılordu sayesinde zorla oluşturulmuştu; direniş ise hiçbir zaman sona ermemiş, açık veya kapalı bi­çimlerde sürmüştü. Komünistler işgal, asimilasyon, sürgün, toplu nüfus transferleri gibi yollarla Çarlık politikalarını devam ettir­diler. Örneğin Baltık ülkelerini denetlemek için buraya yer­leştirilen Ruslar her zaman kanayan bir yara oldu ki, bu her ülkede belli ölçülerde vardı. Stalin, Finlandiya (ki 1941’deki savaşla bu ülkeden de Karelya’yı almıştır) ile Kars-Ardahan hariç, Çarlık döneminde ilhak edilmiş top­rakların hepsini tekrar işgal etmiştir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-278.jpg

    İkinci faktör, Gor­baçev’in glasnost ile aşılmaya çalışılan kapalı toplum mesele­sidir. Ülke, her zaman ağır baskı, yasaklar ve sansürle yönetilmiş, muhalif görüş sahipleri kitlesel imha veya sürgünle karşılaşmıştı. Büyük bir toplumun uzun süre bu kadar ağır baskı ve zulümle yöne­tilmesi olanaksızdı. Bu nedenle parti ve devlet mekanizmaları sorgulamayan, eleştirmeyen, sadece yerli-yersiz talimatları uygulayan memurcuklarla (apa­ratchik) dolmuştu. Keza, bu ül­kede tarihî kökleri çok derin olan yabancı düşmanlığı ile sınırların kapatılması, ahalinin seyahatinin bile sınırlanması, artık bu çağda sürdürülemezdi.

    Üçüncü faktör, ekonomik başarısızlıktır. Endüstrileşme için birikim, işçi sınıfına çok az ücret verilmesi ve köylülerin elindeki ürüne zorla el konulması pahasına gerçekleşmişti. Sayısı asla bilinmeyecek kadar köylü, tüccar, işletme sahibi ve okumuş insan kolektifleştirme sırasın­da öldürülmüş veya açlıktan hayatını yitirmiştir. Bunun etnik temizlikle birleştirilmesi (örneğin Ukrayna’daki Holomodor) bu ülkedeki yarayı kapatılmaz hale getirdi. Kurulan devlet işletmeleri ve kolektif çiftliklerde verimlilik son derece düşük kalmış, bunun sonucunda tüketime arz edilen ürün miktarı ve çeşidi çok sınırlı kalmıştır. Ayrıca hizmet sektörünün ihmal edilmesi de hayat kalitesini düşüren çok temel bir etkendi. Uzun çalışma saatlerinden sonra la­hanadan başka mal kalmamış olan dükkanlarda sıraya giren insanlar mutlu olamazdı. Bol olan tek şey, alkolizmi yaygınlaştıran içki arzıydı.

    Dördüncü faktör silahlanma ve uzay yarışına ayrılan dev fonlardır. Depolarda ve limanlarda çürüyen on binlerce uçak, tank, gemi ve füze yerine biraz daha azı yapılsa, hatta her yıl hiç değilse bir-iki nükleer denizaltı ve geminin parası halkın refahı için harcansa, insanlar biraz daha mutlu olabilirdi. Her alanda kapitalist ülkeleri geçme iddiası, ancak daha özgür, mutlu ve şevkli bir ahaliyle başarılabilirdi. Kaldı ki, örmeğin bilim alanında Lysen­ko gibi sözde materyalist bilim sahtekarları nedeniyle Vavilov gibi gerçek âlimlerin öldürülmesi ülkeye sonsuz zararlar vermiştir.

    Beşinci faktör, planlamanın sorunlarının teknik olarak çözülme­miş olmasıdır. Böylece sürekli yanlış kaynak tahsisi yapılmış, tüketim ve yatırım sektörleri arasında dengeler oluşturulamamış, verim artırılama­mıştır. 1970’lerde Sovyet sanayisi aynı üretim için gelişmiş ülkelerden en az iki kat daha fazla işgücü ve enerji kullanıyor, ayrıca ekolojik felaketler de birbirini izliyordu.

    Ekonomik başarısızlık Stalin’den beri devam eden korumacı Sovyet ekonomisinde, çöküşe doğru temel tüketim mallarına erişimin zorluğu yeniden ortaya çıktı. 1940’lardan beri görülmeyen ekmek kuyrukları 1991’de kendini tekrar göstermişti.

    Nüfus meselesi de altıncı faktördür. 1. Dünya Savaşı ve onu izleyen uzun içsavaş sırasında milyonlarca insan yokolmuş, bunu zorla kolektifleştirme ve parti temizlikleri ile muhaliflerin yoke­dilmesi sırasında öldürülen kitleler izlemişti. Nihayet 2. Dünya Savaşı sırasında yapılan büyük hataların kayıpları artırması nedeniyle, dört yılda 26 milyon insan yitirilmiştir. Sayısız milyonlar da sürgünde, çalışma kamplarında ve angaryada hayatını kaybetmiştir. Bu konuda araştırma yapanlar saçlarını başları­nı yolar, çünkü gerçek rakama ulaş­mak mümkün değildir. Belki biraz yaklaşan tahminler yapılabilir. Her halükarda 1914 ile Stalin’in ölümü arasındaki 39 yıldaki insan kaybı 40 ila 50 milyon arasındadır; muh­temelen 50’ye yaklaşmış veya az aşmıştır. Ahalisi bu kadar ezilen bir sistemin bu kadar ayakta kalması bile mucizedir. Gerçi, Bolşeviklerin 1917’den sonra ülkeyi ayakta tu­tacak yegane güç oldukları yaygın kabul görür; ancak bu doğru olsa bile, dağılmayı sadece bir süre, yani 74 yıl için ertelemiş oldular.

    Nihayet yedinci faktör olarak bu dağılma sürecinde dış ilişkilerin rolünden de söz etmek gerekir. Sta­lin yıllarında Komünist Enternasyo­nal’in tamamen Rus çıkarlarının bir aracı olması, bu ülkenin ilk yılların­da görülen uluslararası dayanışma ve yardımlaşmayı yıkmıştır. Ayrıca, başta Çin olmak üzere diğer ülkeler­le ilişkiler çok sorunluydu. İşgal et­tikleri ülkelerle kurdukları Varşova Paktı da faydasından daha fazla yük getirmekteydi. Batılı güçler bu ülke­lerdeki muhalefeti her yolla destek­leyerek SSCB’yi sıkıştırdılar, Soğuk Savaş’ı yitirmesinin koşullarını oluşturdular. Bu arada yumuşamayı da aynı amaçla kullandılar. 1973’te başlayan Helsinki Görüşmeleri ve bunu izleyen antlaşmalar, SSCB tarafından mevcut statünün kabulü için bir fırsat olarak görülmüş ve çok istenmişti. Bu antlaşmalarda öngörülen ve güvenlik şartlarına ek olarak Batı’nın ısrar ettiği özgürleş­me, işbirliği, insan hakları konuları, Doğu Avrupa’daki muhaliflerin bi­raz olsun nefes almasını sağlayarak 1989 olaylarının koşullarını olgun­laştıracaktı. Soğuk Savaş Batılıların zaferiyle biterken, sadece eski, SSCB toprakları değil, Balkanlar ve Ortadoğu’da da karışıklar artırıla­cak ve kanlı olaylar yaygınlaşacak­tı. Yeni dünya düzeni, yeni güçleri harekete geçirmekte hiç gecikmedi.

  • Muhallebi ustaları ve şeker sıkıntısı

    1. Dünya Savaşı yılları tüm dünya halkları için tahammülü zor yıllardı. Özellikle Osmanlı tebaası yurttaşlar için bir miktar daha zor geçti. Artan hayat pahalılığı, çeşitli gıda maddelerinin kıtlığı, cephelerde ruhen, bedenen savaşanlar kadar cephe gerisindekileri de ister istemez hayatta kalma savaşının içine atıyordu. Şimdilerde unutulan bu acıların izine, Türk damak zevkinin en önemli lezzetlerinden muhallebiyi üretip satan muhallebicilerin bir arzuhalinde rastladık.

    Mahallebi, muhalle­bi şekilleriyle aynı anda kullanılan, süt, şeker ve pirinç unu ile yapılan tatlıyı tüm Osmanlı coğraf­yasında olduğu gibi İstanbul­lular da severek tüketiyorlar­dı. Kaynamış süte pirinç unu eklenip elde edilen bulamacın içine süt veya su konularak karıştırılırken şeker de katı­lıp, pişirilen tabaklara alınıp soğutulduktan sonra afiyetle yenilen bir tatlı tarifi verilir. Osmanlılar’ın ilk yemek kitap­larından Melceü’t-Tabbahin evlerde yapılanla ticari piyasa muhallebisinin farklı olduğu­nu belirtiyor. Pişirme esnasın­da şeker ilave edilmeyip yeni­leceği sırada üzerine tozşekeri serpilirse veya su ile pişirilip üzerine süt, şeker, kaymak ve­ya pekmez konulursa adi, çar­şıda satılan muhallebi demek olduğunu yazıyor.

    Muhallebici ile Şerbetçi İsteyene gülsuyu ile servis edilen muhallebinin, ince zevkli sürahi ve ibrik barındıran seyyar tezgahı. Şerbetçi de yanlarında.

    Daha çok seyyar satıcı olarak çalıştıkları söylenen, İstanbul’u fotoğraflayan ec­nebilerin de sürekli seyyar muhallebicileri görüntüle­melerinden dolayı seyyar bir meslek gibi algılanan muhal­lebiciler aslında oldukça yer­leşik ve örgütlüdürler. Boza­cı ve muhallebici esnafının aynı kâhyanın idaresinde ol­duğu anlaşılıyor. Kâhyaların­dan memnun olmadıklarını ve değiştirilmesini talep ettikle­ri 1851 tarihli bir arzuhalde 60 muhallebici dükkânı semt ve mevkileriyle sıralanmıştır. Bu listede görülen “Vefa’da cami bitişiğindeki muhallebici dük­kânı” acaba günümüzün meş­hur bozacı dükkânı olabilir mi? [A.MKT.NZD, 42/20]. On yıl sonra ise yolsuzluk töhme­tiyle Şehremaneti’nce azle­dilen kâhyaları Raşid Usta’ya kefil olduklarını, kendilerine yeniden kâhya olmasını 37 es­nafın imza ve mührüyle talep etmişlerdir. Bunlardan Be­şiktaşlı Yanko veled-i Hıris­to dışındakiler Müslüman’dır [MVL, 375/45]. Cervati’nin Şark Ticaret Yıllıkları’nda verilen listelerde ise Müs­lim-Gayrimüslim oranları yarı yarıya sayılabilir.

    Yeni Cami önü seyyarları İşportacı çeşitliliğinin en fazla olduğu Mısır Çarşısı ile Yenicami arasının olmazsa olmazı seyyar muhallebici.

    Osmanlılar, 16. yüzyıldan itibaren şekerkamışından şe­ker üretimine başlamış olsalar da zamanla endüstrilerini ge­liştiremeyince büyük ölçüde ithal şekere mahkûm oldular. Önceleri çok yüksek fiyatla­rıyla sadece üst sınıfların da­mağını tatlandırabilen şeker, zamanla nispeten ucuzladı. Bu sıralarda geniş halk kitlele­ri bal, pekmez, kuru üzüm ile tatlı ihtiyaçlarını tatmin edi­yordu. 19. yüzyılda bile şekerin baldan pahalı olduğu görülü­yor.

    Belki de bu kadar ulaşıl­ması zor olduğundan sonra­dan düğünlerde şeker saçıldı, mevlitlerde dağıtıldı. Kan­dil geceleri sebillerden şerbet akıtıldı. Yeniçerilere ulufeleri­ni aldıktan sonra ikram edilen ve padişaha bağlılık gösterge­si olarak kabul edilen şekere de “akide” denildi. En önem­li dinî bayrama dahi “Şeker Bayramı” adı verildi. Dillerine muhallebiyle, tatlıyla ilgili çok sayıda deyim yerleşti. Şeker­le böylesine beraberliği olan halk, mutlu mesut yaşayıp gi­der, çok sevdikleri muhalle­biyi de sıklıkla tüketirken, 1. Dünya Savaşı ile birlikte ağzı­nı tatlandıran birçok lezzet­ten mahrum kaldı. Çünkü en önemli tatlı malzemesi olan şekerin temini zora girmişti.

    Malebidji Saray Ressamı Fausto Zonaro’nun mahalle arasında ahşap evler, mezar taşları, sokak köpekleri ve sokak halkı arasında resmettiği seyyar muhallebici tablosu.

    O yıllarda barış zaman­larında sıkıntısız gerçekle­şen ithalat, savaş ortamında zorlukla gerçekleştirildi. Şe­kerkamışı veya şeker panca­rı tarlalarında çalışan işgü­cünün büyük bir kısmının silah altına alınması üretimi oldukça düşürmüştü. Üreti­cinin en büyüklerinin arala­rında olduğu Müttefik güçler, Osmanlı-Avusturya-Alman ve Bulgar cephesinden oluşan İtilaf güçlerine ihraç ettikleri ürünlere ambargo uygulayınca kıtlık başladı. Aslında alterna­tif pazarlardan temin edebilir­lerdi ama, ithalatta kullanılan trenlerin büyük ölçüde asker, silah, mühimmat, erzak nakli­yatına tahsisi; denizyollarının riski yüksek, cangüvenliğin­den uzak olmaya başlamasıyla bu gerçekleşmedi. İstanbul’da ve tüm Osmanlı coğrafyasın­da müthiş bir şeker kıtlığı baş gösterdi.

    Savaş bittikten sonra da durum değişmeyecek, Müta­reke ve Kurtuluş Savaşı sı­ralarında da yokluğu çekilen ihtiyaç listesinin en başların­da şeker yer alacaktı. Durumu değerlendiren hükümet, hafta­lık veya on beşer günlük narh listeleri yayınlayarak fiyatları kontrol altında tutmaya çaba­lıyordu. 16-31 Ağustos 1920’de Amerikan ve Cava toz şekeri 80, âlâ toz şekerinin kilosu 90 kuruşa satılıyorken, ortalama bir memur maaşı 1000-1200 kuruştu. Fiyatlar dalgalı sey­rediyordu. Âlâ kristalize toz şekerinin kilosu Eylül ayının ortasında 74, Ekim başında 64 kuruşa düşecektir. Ne var ki bu fiyatlarla da piyasada mal bulunmuyor ve bilhassa 1. Dünya Savaşı yıllarında ih­tikâr denen karaborsa fiyat­larına göre alışveriş geçerli oluyordu. İaşe işlerine bakan devlet görevlileri hakkındaki yolsuzluk söylentileri ayyuka çıkıyordu. Ekmeğin vesikaya bağlandığı o günlerde şeker de ortadan kayboluverdi.

    Seyyar muhallebici


    Pırıl pırıl porselen tabakları, peştemalı, üç ayaklı sehpası ile klasik seyyar muhallebici.

    Vesikaya bağlanan bu kıy­metli gıdanın yokluğu, ana malzemesi şeker olan tatlı­cı esnafını yok olmakla kar­şı karşıya getirdi. İşte bu sı­ralarda İstanbul muhallebi­ci esnafından belki de ayakta kalabilen yedi esnaf toplu bir dilekçe ile sadarete (başba­kanlık) başvurdu. Fındıklı’da 82 numaralı dükkânda mu­hallebici esnafından Kurban, Galata’da Osmanlı Bankası ci­varında Mehmed Usta, Nur-ı Osmaniye kapısında Ali Usta, Çarşı-yı Kebir’de Kalpakçılar­başı’nda İsmail Usta, Beyoğ­lu’nda Taksim’de Şükrü Usta, Yenişehir’de Mehmed Usta, Kasımpaşa’da Ahmed Usta bu arzuhalleriyle isimlerini gü­nümüze taşıdılar.

    Çocukluklarından itibaren muhallebicilik, şerbetçilik sa­natıyla uğraştıklarını, aile ve evlat sahibi olduklarını, saye­lerinde geçimlerini sağlayabil­diklerinden devlet ve millete dualar ettiklerinden bahse­derek arzuhale başladılar. Şe­ker kıtlığı sebebiyle işlerinin bozulduğunu, dükkân kirası ve gelir vergisi şöyle dursun, günlük ihtiyaçlarına yetecek kadar ekmeğin parasını çıkaramadıklarından dükkânları kapayıp terkettiklerini belirt­tiler. Ellerinde başka sanat ve hizmet olmadığından büsbü­tün boşta kalınca daha da pe­rişan olduklarından hallerine merhameten günlük onar kıy­ye, yani yaklaşık olarak 13’er kilo şeker verilmesini talep ettiler. Tabii bu şeker ücretsiz verilmeyecek, kendi paralarıy­la alacaklardı.

    Bu mahzar (toplu dilekçe) bir ay sonra İçişleri Bakanlı­ğı’na, aynı gün Şehremaneti’ne (İstanbul Belediyesi) hava­le edilir. Şehremini muavini iki gün sonra “Mevcut şeker­ler ancak şehrin ihtiyacına yettiğinden dolayı, ayrılacak bir kontenjan bulunmadığını, bununla birlikte muhallebici, tatlıcı esnafının zarardan ko­runması için ayrıca şeker geti­rilmesine çalışıldığını” Dâhi­liye Nezareti’ne bildirir. Bun­dan sonra şeker tedarik edilip edilmediğine dair bir bilgi verilmemiştir. O vakitler muhal­lebici esnafına günlük şeker verilebilmiş, dükkânları kapatılmaktan kurtarılmış olmalı ki, bizlere o lezzetleri aktaran ustalar halen faaliyette.

    BİR BELGE-ÇEVRİYAZI

    Savaş yıllarında devletten şeker talebi

    Fehametlü, Devletlü Efendimiz Hazretleri

    Çakerleri hîn-i sabâvet-i âcizâ­nelerimizden berü muhallebi­cilik ve şerbetçilik san’atlarıyla meşgûl olup her birerlerimiz kesret ü [kesret-i olmalı] âile ve evlâd sahibi olup devlet ve millet sâyesinde oldukça âilemizin idâ­re ve nafakalarını tedârük ederek devlet ve milletimize leyl u nehâr duâlar etmekte isek de bu def’a şekerin fikdânı hasebiyle ticâre­timiz gâyet güçleşerek dükkân kirâsı ve temettu’ vergisi şöyle dursun idâremize kâfi ekmek parası dahi alınamadığı cihetle dükkânları kapayıp terke mecbûr olduk ise de ne çare ki başka bir san’at ve hizmet bilemediğimiz münasebetiyle bütün bütün boş­ta ve hâl-i perîşânda kalmış ol­duklarımız ma’lûm-ı âlî-i cenâb-ı sadâretpenâhîleri buyruldukta lutfen ve hâl-i pür-melâlimize merhameten yevmiye muhtâ­cı bulunduğumuz onar kıyye şekerin mensûb olduklarımız dâirelerden i’tâsı husûsuna îcâb eden makâma emr-i âlîlerinin şe­ref-sünûh buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men-le­hü’l-emrindir. 26/29 Ağustos sene 331 [8/11 Eylül 1915]

  • Anadolu’nun karartılan medeniyeti

    Selçuklu himayesinde yedi kuşağı, beş meliki ve şahı ile 12-13. yüzyıl boyunca kentleşme ve mimarlıkta şaheserler yücelten Divriği Mengücekleri, Kemah-Erzincan’da ve Divriği’de iki ayrı hanedan kurmuşlardı. Bayındırlık alanındaki başarılarına karşın İslamî, Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında sözü hiç geçmeyen, ancak 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında Batılı doğubilimciler tarafından “keşfedilen” bu yitik medeniyeti Necdet Sakaoğlu kaleme aldı. Melik, emir, şah sanlarıyla Doğu Anadolu eşiğinde Fırat/Karasu-Çaltı havzalarında egemenlik kuran ve eserleri bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Mengücek Gazi soylu melikler…

    Selçuklu, İlhanlı ve hima­yesinde melik, emir, şah sanlarıyla 12., 13. yüzyıl­larda Anadolu’nun çeşitli böl­gelerine egemen olmuş yerel hanedanların sayısı 40’tan az değildir. Bunlardan biri, Doğu Anadolu eşiğinde Fırat / Kara­su-Çaltı havzalarında egemen­lik kuran Mengücek Gazi soylu meliklerdir. Bunlar, Kemah – Erzincan’da, diğeri Divriği’de, adlarından önce “melik”, adları­na bağlı “şah” unvanı alarak 12. – 13. yüzyıllarda babadan oğla yedi kuşağın temsil ettiği iki ay­rı kolu temsil ederler.

    Hanedanın bir kolu kolla­rından biri bugün bir ilçe mer­kezi olan Divriği’de egemendi. Bizans kaynaklarında Tephri­ke, Arapların el-Abrik, el-Ba­yalika adlarıyla anılan bu eski kent, Çaltı- Karasu- Liksuyu boğazlarına hâkim, dağlarla çevrili kapalı bir havzanın mer­keziydi. Tarihinin Urartular’la başladığını gösteren buluntula­ra sahip bu havza, 8. – 9. yüzyıl­larda Hıristiyan/ Dualist Pavli­kanlar’a yurt olmuş; daha sonra 11. yüzyıl ortalarında Asya’dan gelen Türk göçmenlerin kimi oymak ve obaları bu havzaya yerleşmişti.

    Mengüceklerin başeseri: Ulucami


    Mengücek Meliki Ahmed Şah’ın yaptırdığı Ulucami’nin Kıble Kapısı, İslam dünyasının en görkemli taç kapısı zengin yontu bezemeleriyle
    de dünyada tektir. Ulucami çıkış kapısında bulunan çift başlı kartal (altta).

    Divriği Mengüceklerini di­ğer Anadolu beyliklerinden ve aynı hanedanın Kemah- Erzin­can kolundan ayıran durum, İslam, Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında hükümetlerin­den söz edilmemesidir. Oysa bu kolun beş meliki ve şahı, siya­sal-askerî olaylarda öne çıkma­salar da kentleşme ve mimar­lıkta şaheserler yüceltmişlerdir.

    Bayındırlık alanındaki başa­rılarına karşın Divriği melikle­rinin yedi asır boyunca unutul­ması şaşırtıcıdır. Bu uzun yitik­likten sonra kültür dünyasında yeniden tanınmaları 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başındadır. Al­man ve İngiliz doğubilimcileri, taş yazıtları ve madeni paraları inceleyerek bir bakıma Sümer, Eti, Urartu keşifleri gibi Divriği Mengüceklerini de keşfederek ilk tanıtım yazılarını 1890’larda yayımlamışlar, araştırmalar 20. yüzyıl başında da devam etmiş­tir. Halen ayakta olan eserleri­nin yazıtlarından ve ad içeren bakır sikkelerinden varlıkları kanıtlanan Mengüceklerin bu kolu, dolaylı bilgilerle destek­lense de bugün bile Anadolu ta­rihinin somut ama gizemli bir gerçeğidir. Çünkü adları anıtsal eserlerinin kitabelerinde oku­nan melikler hakkında tarihin kaydettiği hiçbir bilgiye sahip değiliz.

    Mengücek şahlarından sonra, 14. ve izleyen asırlarda Divriği’ye egemen olan Selçuk­lu, İlhanlı, Memlûk ve Osman­lı dönemi aydınlarının, bugü­ne oranla daha görkemli-do­nanımlı ve işlevsel durumdaki Mengücek anıtları karşısında neden sessiz kaldıkları, yaptı­ran ve yapanlarına neden ilgi duymadıkları, tarihe neden not düşmedikleri bilinmiyor. Gelip geçen zamanlarda, belgeler, ki­taplar… bilinçli şekilde veya bir cehalet karabasanında yoke­dilmiş olmalı. Bunun bir ima­sı, 1529’da tapu tahriri yapan Osmanlı il yazıcılarının, Turan Melek Dârüşşifa vakfiyesi için koydukları “Çerakise (Mem­lûk) yönetiminde zâyi edildiği” notudur.

    Ulucami ve taç kapısı Ahmed Şah – Turan Melek Camii ve Darüşşifasının bugünkü haliyle tepeden görünümü (üstte). Ulucaminin taç kapısı Anadolu Selçuklu uygarlığının simgesi kabul edilir.

    Sonuçta: Köğonya (Şe­binkarahisar) – Erzincan-Ke­mah-Divriği dörtgeninde, Men­gücekoğulları’nın 1070’ler – 1270’ler arasındaki iki şubeli egemenliği sırasında, Erzin­can-Kemah merkezli kolun ta­rih kaynaklarında yer alır ama anıtsal eserler bırakan Divriği kolu, yazılı tarih bilgilerinden yoksundur. Selçuklu sultanla­rı Keykâvus ve Keykubad, Div­riği’deki anıtlarla kıyaslanabi­lecek eserler bırakmamışken, aynı devirlerde yaşamış ve “ka­saba lordu” denebilir melikle­rin bu denli muazzam eserler bırakmaları kolayca izah edile­mez. Başta Ahmed Şah ve Tu­ran Melek olmak üzere, Divriği meliklerinin dış dünyaya kapalı bir yörede yüzyıldan fazla tu­tunmaları ve olağanüstü başa­rılarının sırrı belki bir gün ay­dınlığa kavuşacaktır.

    Asya kökenli Mengüceko­ğulları’nın bilinen tarihine ge­lince… 11. yüzyıldaki “meğâzî” (İslâm fetihleri) anlatılarında, hanedanın ataları Mengücek Gazi ile oğlu Emir İshak’a, Sür­yani, Ermeni, Selçuklu kaynak­larından kimi atıflar vardır. Bu baba-oğul, önce sarp Kemah Kalesi’nde tutunarak fetihler yapmışlar, Kemah ve Erzin­can’dan başka Köğonya’yı (Şe­binkarahisar) ve Divriği’yi de alarak bir emirlik kurmuşlar­dı. Mengücek Gâzi, “Artuk” ve “Saltuk” gibi Turanî bir kimlik­ti. Mumyası, Kemah’taki küm­betinde bir câmekân içinde bugün de görülebiliyor. Yani, hanedanın hem atası hem en somut kişisidir! Kimi savaş­larda adı geçen oğlu İshak’ınsa mezarı bile bilinmiyor.

    Gazi Mengücek’le oğlu Emir İshak’ın adlarının yazı­lı olduğu en eski ve tek taş ya­zıt, 4. kuşak torun Şahin Şah’ın Divriği’deki 1196 tarihli küm­betinin baş bağındadır. Sekiz­gen cepheyi kuşatan bu yazıtta: “Alp/ Kutluğ/ Uluğ/ Hümayûn, Ceboğa (Yabgu?) Tuğrul Tekin Şahin Şah” unvan ve lakapları­nı “-bin Süleyman bin Emir İs­hak bin Şehit-Gazi Mengücek” künyesi tamamlıyor.

    İshak’ın oğullarından Sü­leyman, Divriği’deki hanedan kolunun atası olup buradaki melikliğin de en erken 1140’lar­da başladığı sanılıyor. Bu kol, babadan oğula: Süleyman- Şa­hin Şah- II. Süleyman Şah- Me­lik Ahmed Şah -Melik Müeyyed Sâlih olmak üzere beş kuşak­tır. Bu adlar ve sıraları, Şahin Şah Türbesi, Ahmed Şah Camii ve Melik Salih Arslan Burcu kitabeleriyle belgeleniyor. Bu­na karşılık Erzincan ve Kemah melikleri Davud, Behram ve II. Davud’la Selçuk ve Muzaffe­reddin, kitaplardan öğreniliyor.

    Aslan yontuları Mengücek Kalesi’nden kente ve Divriği coğrafyasına bakan Melik Salih Arslan burcunun aslan yontuları.

    Hanedanın Erzincan-Ke­mah / Divriği kollarına ayrı­lışını tarihlemek içinse Emir İshak’ın, nerede hükümet etti­ğini ve öldüğünü bilmek koşul­dur. Birinci kolun, İshak oğlu Mahmud’la Erzincan’da başla­dığı, Mahmud’un yerini 1142’de Divriği’deki kardeşi Dâvud’un aldığını Süryani Mihael ve Abu’l-Farac yazıyor. Buna kar­şılık Divriği kitabelerindeki İs­hak oğlu Süleyman, Kale Cami­ini de yaptıran Divriği’deki ilk meliktir ve buradaki hanedanın ikinci meliki Şahin Şah’ın ba­basıdır.

    Divriği Kalesi’nin baş ku­lesi Arslanburç’taki “Mefhar-ı Âl-i Mengücek” vurgulamalı tarihî yazıt (1252) ise Divri­ği’deki hanedanın, Erzincan- Kemah kolunun kapanışın­dan (1228) sonra, 5. kuşaktan Melik Müeyyed Sâlih’le devam ettiğini belgeliyor. Bir olasılık, daha bir süre yerel egemen­liklerini koruyan bu hanedan bireyleri, zamanla meliklik konumlarını yitirerek 13.-14. yüzyıl belgelerinde okunan “İz­zü’l-emîrü’l-kebîr”, “nâzır umû­rü’d-devle” “müdebbirü’l-umû­rü’l-memâlik” vb. lakaplarla kentin efendisi, eşrafı olmuş­lardı.

    Diğer yandan bu melikli­ğin 13. yüzyıl kapanmadan so­na ermiş olabileceğini düşün­düren yegâne olay, Baybars, Abu’l-Farac ve İbn Bibi tarih­lerindedir: 1277’de bir süvari ordusuyla Erzincan – Malatya yolundan Elbistan’a yürüyen Abaka Han’ın, ansızın uğradı­ğı Divriği’de, huzuruna silahlı gelen bir kişiyi idam ettirmesi­dir! Bu belki Melik Sâlih veya ardılıydı. Abaka Han, Divri­ği kırsalında kendisini hediye­lerle karşılayan kasaba halkı­na mukabil, “kale burçlarından inen, ok-yay ve kılıç kuşanmış bir kişinin huzuruna gelmesi”­ni bir küstahlık saymış ve bu kişiyi derhal idam ettirmiş, kale surlarının da yerlebir edilmesi­ni buyurmuş. Olasılıkla kaleden inip gelen, kendisini Abaka’yla eşit gören ve resmî karşılama yapmak isteyen Melik Sâlih ve­ya ardılı idi. Divriği’de hüküm süren bir melikin varlığından habersiz Abaka ise “Bu kim?” veya “Sen kimsin?” sorusuna gerek bile duymamış, davranı­şı küstahlık sayarak ölüm emri vermişti.

    Mengücek melikleri neden tarihte yok?

    İbn Bibi El-Evâmirü’l-Alâ’iye fi’l- umûri’l-Ala’iye (Selçuk­nâme) adlı yapıtında Divri­ği’yi “yüceliğinin heybetinden kaplanların kartalların, ayın, güneşin üzerinden geçmeye, uçmaya cesaret edemedikleri, yalçınların kuytağına saklan­mış yer” diye tanımlıyor. İlk dönem Osmanlı vekayinâme­lerinde de yakın merkezlerle bağlantısı kısıtlı olan Divri­ği’ye göndermeler az, Mengü­cekler’e ise değinen tek sözcük yoktur.

    Aynı çetin ve kapalı Divri­ği, 8. – 9. yüzyıllarda Bizans’a karşı cengâver ve korkutu­cu Pavlikanların üssü olmuş, kimi zaman Şaman, Babaî isyankârlarını barındırmış­tı. Kent, uzun tarihinde bir kez, iç dünyasının koşulların­da Mengücek payitahtı olarak parlak bir bayındırlık evresi yaşamış, sonra yerel egemen­lere, en son Osmanlı Devle­ti’ne tâbi olmuştu.

    Mengücek soyunun belgeleri Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed’in eseri mihrap (altta, sağda). Ahmed Şah Camii mihrap kubbesi (altta, solda). Babadan oğula yedi kuşaklık Mengücek soyunu belgeleyen 3 kitabe (üstte, soldan itibaren): Mengücek oğlu İshak, oğlu Süleymanoğlu Şahin Şah – Şahin Şah, oğlu II. Süleyman oğlu Ahmed Şah – Ahmed Şah ve oğlu Salih.

    Barışsever ve bayındırlık tutkunu diyebileceğimiz Men­gücek meliklerinin bölgeyi Anadolu’nun sosyal ve siyasal ortamına bağlayacak yol çalış­maları da yaptıklarını kanıt­layan köprüler, hanlar (örne­ğin Handere ve Kız köprüleri, Burmahan Kervansarayı ha­rabeleri) vardır. Anadolu’nun minberli ilk Cuma camilerin­den birini 12. yüzyıl ortaların­da İshak oğlu Süleyman bura­daki kalede yaptırmış; oğlu Şa­hin Şah bu yapıya bezemeli bir cephe ekletmiş, kendisi için de Turanî üslupta ve zengin be­zemeli dört kitabeli bir küm­bet inşa ettirmiştir.

    Şahin Şah’ın torunu Melik Ahmed Şah’la kuzeni Behram Şah kızı Melike Turan Me­lek’in, çağdaş Selçuklu eser­lerine kıyasla “eşsiz ve tek” Mescid-i Câmi ve Dârüşşifa’yı; Ahmed Şah’ın ayrıca kaleyi; oğlu Melik Salih’in Arslanbur­ç’u; Mengücek haciplerinin de kümbetler yaptırmaları, Div­riği kapalı havzasında 1150- 1250’ler arasında yaşanmış ayrıcalıklı bir süreçtir.

    Unutulmuş o parlak dö­nemden, havzanın Osmanlı sı­nırlarına katıldığı 1515’e değin yerli Şehrî ailesinden emirler; Bozdoğanoğulları, Akkoyun­lu Tur Ali Bey ve oğlu Kutluğ Beğ, Divriği’ye hükmetmişler; kalede üslenen Kara Yülük Os­man Bey 1399’da Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin’i, Karabel muharebesinde yenmiş ve öl­dürmüştü.

    15. yüzyıl ikinci yarısında, Mısır Memlûk Sultanlarının kuzeydeki karakolu olan Div­riği’de o dönemden kalma me­zarlar, taş yazıtlar, arşivlerde de belgeler vardır ama, bun­larda Mengücekler’e herhangi bir gönderme yoktur. Kemah ve Divriği kalelerinin Mem­lûkler’den alındığı müjdesini içeren Yavuz Selim’in 15 Şa­ban 921 (24 Eylül 1515) tarihli fermanında da Mengücekler anılmamıştır.

    Osmanlı arşivlerinde Div­riği’yle ilgili en eski kayıt, Hic­ri 925 (Miladi 1519) tarihli Atik/Köhne tahrir defterdir. Bu belgede, Hicri 937 (Miladi 1530) tarihli vakıf kayıtlarında kale, cami ve darüşşifa… adla­rı geçmektedir. İl yazıcıları da vakfiyeleri kaydederken vakıf kurucularını emir, melik, ha­cib lakaplarıyla, ama sıradan kişiler gibi yazmışlardır. Bu bir bilgisizlik değilse belki ne­denini bilmediğimiz bir kimlik karartma olmalıdır.

    Anadolu Selçuklu uygarlı­ğının başyapıtı konumundaki Ahmed Şah Ulucamii’ne ya­pılışından üç asır sonra, Ka­nunî Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde bir minare eklenmesi (1525); minareye ve kaidesine birer kitabe ko­nulması; bu yazıtlarda Sultan Süleyman’ın -Ahmed Şah’ın “el-Melik el-Muzaffer Ahmed Şah bin Süleyman Şah” künye­sinden kopyalama- “el-Melik el-Muzaffer Sultan Şah Süley­man ibn el-Melik el-merhum Sultan Şah Selim Han” olarak anılması da ilginç bir durum­dur.

    Onaltı sütun Yirmibeş kemer Mihrap kubbesi taş tonozlarla örtülü ve taş mihraplı camiyi onaltı sütun ve yirmibeş kemer taşıyor.

    17. yüzyıla gelindiğinde, Mengücekler’e ve eserlerine dair değinmeler iki ünlü ya­zarımızdan beklenirdi: Kâtib Çelebi (öl. 1657) ve Evliya Çe­lebi (öl. 1682?). Ama her iki­si de Doğu’ya seyahatlerinde Divriği’yi görerek değil, “gör­müşçesine” yazmışlar, Men­gücekleri de anmamışlardır. Kâtib Çelebi Cihannümâ’da “Ulucami’nin bânisi Âl-i Sel­çuk’dan Sultan Alâeddin’dir. Ahmed Paşa (?) Camii, Bur­sa’nın Ulucamii tarzındadır” diyor. 1649’da Sivas’a gelen Evliyâ Çelebi ise Divriği’yi gezmiş-görmüş havasında anlatırken, bölgeyi fetheden Mengücek’i, İshak’ı, kitabeler­de adları geçen melikleri değil, çok önceki İslâm mücahitle­rini anmış! Gezginimizi eğer Divriği’ye gitseydi, Ulucami’yi, Dârüşşifâ’yı, Arslanburç’u, kümbetleri… görecek, tac kapı­lara hayran kalacak, kitabele­ri okuyacak, Behram Şah kızı Melike Turan Melek’i, Süley­man Şah oğlu Melik Ahmed Şah’ı övgüyle anacaktı. Oysa şöyle yazmış: “Ulucami’nin üç kapısı ve bir minaresi vardır. Bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir. Dıvârında tarih ve evkafı tahrir olunmuştur”. Sonra da Yuvan Tarihi’nden (?) alıntıyla “Divriği’nin kuru­cusu Hz. Süleyman’dır” diye­rek bir masal anlatmış.

    1228’den bugüne İki taç kapı: Ahmed Şah Camiine (üstte, solda) ve kuzeni Melike Turan Melek Darüşşifasına (üstte, sağda) açılıyor. Bitişik külliyenin yapılışı 1228’dir. Darüşşifa taç kapısından detay (altta).

    O yüzyılın başka bir kay­nağı, Hüseyin Hezârfen’in (öl. 1691) Tenkihü’t-Tevârih’idir. Burada da Selçuklu, Daniş­mendli, Anadolu beylikleri ta­nıtılırken Mengücekler’e yer verilmemiştir. Bir istisna, Lüt­fullahoğlu Müneccimbaşı Ah­med’in (öl. 1702) Arapça eseri Camiü’d-düvel’dir (Türkçesi: Sahayifü’l-ahbâr). Bu kaynak­ta da Erzincan Kemah Men­gücekler’i özetlenmiş, Divriği kolu anılmamıştır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-264.jpg

    Bir görüşmemizde, Div­riği’nin yerli aydınların­dan merhum Kâzım Erçoklu (1896-1974), eski yaşlılardan dinlediklerine ve kendi göz­lemlerine dayanarak “Mengü­cek sülâlesinin Divriği şubesi yakın vakitlere kadar tarihçi­lerce katiyen malum değil­di. Bazı meskûkât (paralar) ve kitâbeleri sâyesinde bir dere­ceye kadar meliklerin silsile­nameleri açıklığa kavuşmuş­tur” demişti.

    Türkiye ve İran’a seya­hat adlı, Paris’te yayımlanan (1740) eserin yazarı M. Otter için sonraki Batılı seyyahların: “O, Eğin’den batıya uzanan ve müthiş soyguncuların varlı­ğı yüzünden, tehlikelerle dolu dağ yolundan Divriği’ye kadar gidebilmiş ilk Batılıdır” deme­lerinde abartı yoktur. Otter de uğradığı Divriği için günlü­ğüne şunları yazmış: “Binbir güçlükle kasabaya ulaşabil­dim. Mütesellim beni soğuk karşıladı. Dışarıda kurduğu­muz çadırda geceledik. Sivas paşasının Divriği’de bulunan bir zabiti bana yardımcı ola­cağını açıklayarak şöyle dedi: ‘Sizden önce hiçbir yabancı Divriği’ye ayak basmış değil­dir. Sizi burada gördüğümden dolayı hayrette kaldım!”

    Şu sonuca varılıyor ki Div­riği, yüyıllarca eşsiz eserlerini ve zengin kültürünü koruya­rak iç dünyasını dış âleme ka­palı tutmuştu.

    Yitik hanedanı Avrupalılar keşfetti

    Günümüzden 800 yıl önce Ab­basi halifeliğinden egemenlik menşuru alan, Anadolu’nun en muhteşem mescidü’l- câmi ve darüşşifasını, ayrıca, kale, burç, cami, medrese, hamam, bedesten, kervansaray, köprü, kümbetler yaptıran, adlarına sikkeler darp edilen, kuşak­lar boyu egemenlik süren bir Türk hanedanının varlığının, “çok geç”, 1890’larda Avrupa­lı doğubilimcilerince keşfedil­mesi şaşırtıcıdır.

    Divriği’deki şaheserleri yaptıran meliklerin Mengücek soylu oluşunu, yapı kitabele­rine dayanarak tanıtan Avru­palı doğubilimciler sırasıyla: Vital Cuinet (1892), Stanley Lane Poole (1893), M.F. Gre­nard, (1901), Clement Hu­art,(1901,1910,1911), M. Th. Houtsma (1904), en geniş kapsamda da Max van Ber­chem (1910) en son Albert Gabriel’dir (1934). Bunlardan, arkeolog Stanley Lane Poo­le’un, Halil Edhem (Eldem) Bey tarafından düzeltme ve eklemelerle Türkçe’ye çevri­lerek 1927’de Düvel-i İslâmiye adıyla yayımlanan yapıtındaki “Divriği Mengücekleri” bölü­mü, Türkçe (Arap harfleriyle) yapılan ilk yayındır.

    Mengücek kalesi Ahmed Şah Ulucami çıkış (üstte, solda) ve Şah (üstte, sağda) kapıları ve Divriği Mengücek kalesinin çift aslan yontulu, kitabeli başkulesi (altta).

    Houtsma’nın, 1904’te “Dy­nastie des Benu Mengucek” başlığıyla Revue Orientale’de, 1936’da “Mangudjak” başlığıyla İslâm Ansiklopedisi’nde çıkan iki makalesi vardır. İsviçreli Van Berchem’le Halil Edhem Bey’in ortak eseri, 1910 Kahi­re’de yayımlanan Corpus İnsc­riptionum Arabicarum (Arap­ça Kitabeler Külliyatı), Türk ve İslâm dünyasındaki mimari eserlerin tanıtımlarını ve kita­belerini (3. cildi, Sivas ve Divri­ği’ye ayrılmıştır) içermektedir.

    1930’larda Divriği’ye gi­derek arkeolojik araştırma­lar yapan, Mengücek eserleri­ni inceleyerek planlarını çizen, fotoğraflar çeken Fransız arke­olog, mimar, edebiyatçı Albert Gabriel’dir. Monuments tur­cs d’Anatolie’nin (1931-1934) 2. cildinde Ahmed Şah-Turan Melek külliyesiyle diğer Men­gücek eserlerini tanıtıp fotoğ­raflamıştır.

    Bu ilk tanıtımlara, Türk dünyasından Ahmed Tevhid, İsmail Galib, Behzat Butak da Mengücek sikkelerini tanıta­rak katkıda bulunmuşlardır.

    Sonuçta, 1890-1940 arasın­daki yarım asırlık araştırma­lar, Divriği Mengüceklerinin ve eserlerinin bilim dünyasına ta­nıtılmasının başlangıcıdır.

    UNESCO’nun 1985’te dün­ya genelinde oluşturduğu ilk tabiat ve kültür mirası liste­sinde Türkiye’den seçilen üç eserden biri, Ahmed Şah’la ku­zeni Turan Melek’in yaptır­dıkları Ulucami ve Darüşşifa olmuştu. Bu eser, cennet im­gelerini çağrıştıran bezemele­ri, taç kapıları ve özgün mima­risiyle Türk-İslâm sanatının başyapıtıdır.

    Dönemin belgeleri ve taşı­nabilir eserleri geçen asırlarda zayi edilmiş;1940’lara kadar cami ve dârüşşifada muhafaza edilebilen ahşap şah mahfili panoları, pencere kepenkleri, şamdanlar, çini askı topu, rah­leler, teşrif bayrakları, eski ha­lılar, işlemeli ve yazılı taşlarsa müzelerde ve özel koleksiyon­lardadır. Bir de kayıp vakfiye­nin özet kopyası vardır.

    Divriği Mengücek eserlerinin mimar ve sanatkârları

    Kale Camii kapı süvesinde: Meragalı üstad Hasan bin Pîruz

    Şahin Şah/Sitte Melik Türbesi sağ yan cephede: Meragalı Tutbeg ibn Behram (*)

    Ulucamii Şah Kapısı alınlığında: Tiflisli (?) Ahmed bin (İbrahim?)

    Ulucami minberinde, Şah Kapısı’nda: Tiflisli Ahmed bin İbrahim (**)

    Ulucami kubbesi batı kemeri kilit taşındaki Ahlatlı Hurremşah bin Mugîs

    Cami minberinin batı yüzündeki bir kuşakta: Kâtib Mehmed

    Cami minberinin sağındaki duvarda, sıva üstü yazı kuşağında: Mehmed bin Ahmed

    Ulucami minare seddesi berkitme örgüsünde: Kâtib İbrahim bin Ahmed

    Dârüşşifası eyvanı duvarında tonoza yakın: Ahlatlı Hurşad (?) (***)

    Kıble Kapısı kavsarasında (ithaf): Sultânü’l-azâm Alâeddin Keykubad

    Mengüceklerin Divriği’deki eserleri

    Ahmed Şah Kalesi kapıları:

    Hisar-Süleyman-Şahinşah Camii: Mescidü’l-Mübârek

    Şahin Şah/ Sitti Melik’in Türbesi: Türbetü’l- Mübârek

    Mengücek veziri Kamereddin’in Türbesi: Emirü’l- Hâcib Kamereddin

    Kemankeş’te Hacib (vezir)

    kümbeti: Hâcib Siracedin Dendâr

    Kümbeti

    Ahmed Şah Ulucami: Mescidü’l-Câmi

    Ahmed Şah Camii minberi: Minberü’l – Mübârek

    Melike Turan Melek Dârüşşifası: Dârüşşifâi’l –Mübârek

    Kalede, Arslanburç denen çift aslan yontulu ahmedek: Hâze’l-burç (****)

    Hamam-ı bâlâ/Bekirçavuş hamamı harabesi: Kitabesizdir

    Cami ve Darüşşifa ile çağdaş Hângâh harabesi: Ahi Yusuf

    Eski çarşı yerinde bedesten harabesi: Kitabesizdir

    Külliyenin batısında dönemsel medrese kalıntısı: Sinaniye (kitabesizdir)

    Çaltı Köyünde harap kervansaray: Han-ı Burma (kitabesizdir)

    Murçinge Çayı köprüsü: Handere Köprüsü (kitabesizdir)

    Çaltı Çayı Köprüsü: Kız Köprüsü (kitabesizdir)

    Tuğut Camii: (Kitabesizdir)

    (*) Bu önemli kitabe, 2008’deki temizleme operasyonunda silinmiştir.(**) Minberdeki imzayla aynı. Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed, adı Şah kapısına ve minbere yazıldığına göre caminin mimarıydı.(***) Camideki Hürremşah’la Darüşşifa’daki Hurşâd ayrı ustalardır.(****) Kalelerin ahmedek/yoğunburç denen başburçları, şeref ve seyir kuleleriydi. Mengücek kalesindeki çift aslan yontuluArslanburç, işlevine uygun mimaride bir savunma anıtıdır. Anadolu Türk kalelerinde ikinci bir örneği yoktur. 7 Ekim 1252 tarihlikitabesinde, Ahmed Şah oğlu Melik Müeyyed Salih “Mengücek soyunun övüncü” olarak nitelenmiştir.

  • Katalonya’nın trajik kahramanı: Lluís Companys

    Kısa bir süre önce İspanyol hükümetinin bir sözcüsü, bağımsızlık ilan etmeye hazırlanan özerk Katalonya Başkanı Puigdemont’u uyararak ona Lluís Companys’in kaderini hatırlattı. İki tarafın da tarihi pervasızca kullandığı pekçok örnekten biriydi bu. 1940’ta Naziler tarafından trajik bir şekilde idam edilen Companys, Katalanlar’ın gözünde bir kahramandı ama bir ayrılıkçı değil bir cumhuriyetçiydi.

    İspanya ve onun özerk bölgesi Katalonya, uzun bir diktatör­lüğün (1939-1975) ardından neredeyse bir o kadar zaman süren (1978-2008) olağanüstü bir toplumsal, siyasal, ekonomik gelişme yaşadıktan sonra, şimdi unutmaya çalıştığı bir geçmiş­le yeniden yüzleşiyor. Ancak bu karşılaşmada tarih tabutundan yeni bir yüzle doğuyor. Öyle ki, bugün ayrılıkçı Katalan gençle­rin çoğuna göre, İspanya İçsava­şı (1936-39), Hitler ve Musso­lini’nin desteklediği faşist bir askerî darbeyle başlayan, farklı toplumsal sınıf ve siyasal gruplar arasında yaşanan ve bütün İs­panya’yı ikiye bölen bir çatışma değil; “Franco’cu kötü İspanyol­lar”la, Cumhuriyetçi iyi Katalan­lar”ı karşı karşıya getiren bir ba­ğımsızlık savaşından ibaret.

    1934’te kurulan Katalan devleti 6 Ekim 1934’te hükümet, Barcelona’daki Generalitat (Katalonya Özerk Topluluğu) binasının Cumhuriyet meydanına bakan balkonunda.

    Tarihte sadece dokuz saatli­ğine Katalonya Devleti’nin baş­kanı olan bu trajik kahraman, dünyada milliyet savaşlarının değil sınıf savaşlarının hâkim olduğu bir dönemin insanıydı. İspanya’da 1931’de krallığın dev­rilmesiyle ilan edilen cumhuri­yet, bu avukatı devrime coşkuy­la katılan Katalonya’da siyase­tin ön saflarına çıkarmıştı. Yeni cumhuriyet anayasası, krallık döneminin üniter devlet mode­line son vererek bölgelere özerk­lik tanıyan bir yapı öngörüyordu. Böylece Katalonya’da, cumhuri­yetçi Esquerra Republicana de Catalunya (ERC) partisinin ön­derliğinde yeni bir rejim başladı. Ortaçağ’dan 1714’e, yani İspan­ya’nın merkeziyetçi bir krallığa dönüştüğü yıla kadar Katalon­ya’da İspanya kralı adına halk­tan vergi toplayan ve “Generali­tat” adı verilen kurum, tamamen farklı işlevlere sahip, modern bir özerk yönetim olarak yeniden kuruldu.

    O sırada İspanya’nın asıl so­runu, şu veya bu bölgedeki ay­rılıkçılık talepleri değil, henüz yeni doğan cumhuriyeti fazla gelişmeden boğmak için hazırda bekleyen eski rejimin güçlerinin tehdidiydi. Ülkenin diğer yerle­ri gibi Katalonya’da da sağcılar, liberaller, kralcılar, sosyalistler, komünistler, anarşistler vardı ve hepsi de tetikteydi. Toprak sahipleri ve köylüler, işçiler ve sanayiciler arasındaki gerginlik had safhadaydı. Tartışmaların konusu ayrılıkçılık değil, devrim veya karşı-devrimdi.

    Cumhuriyetin ilanından bir­kaç yıl sonra, kralcılar ve sağcı­lar bütün muhafazakar eğilim­leri birleştiren CEDA (İspanya Özerk Sağ Konfederasyonu) adlı bir örgüt kurdular. Onlara para­lel olarak Katalonya’daki sağcılar da Lliga adlı bir örgütün şemsi­yesi altında birleşti. Bu sağcı ör­gütler cumhuriyeti kabul etmiş miydi, yoksa asıl amaçları onu dinamitlemek miydi? Bu soru­nun cevabı gerçekte ne olursa olsun, aralarındaki düşmanlık, yanyana yaşama ihtimalini sıfıra indiriyordu.

    Bütün ülkede 1933 Kasım’ın­da seçim yapıldı. Kadınlara oy hakkı tanındığından ve oy ver­me yaşı 25’ten 23’e indirildi­ğinden çok sayıda insan sandık başına gitti. Hem İspanya, hem Katalonya’da sağcılar önemli bir başarı kazandı. İşte kahrama­nımız Lluís Companys o sırada Katalonya (Generalitat) Başkanı seçildi.

    Katalan devletini Companys ilan etti Companys, 6 Ekim 1934 akşamı, saat 08.00’de yaptığı konuşmada özerk Katalan devletinin kuruluşunu resmen ilan etti.

    Bütün İspanya için gergin günler başlamıştı. Hükümete sağcı CEDA üyelerinin girme­si, ülkenin her yerinde cumhu­riyete karşı bir sabotaj olarak algılandı. Ordudan aşırı sağ bir darbe beklentisi gittikçe arttı. İspanya hükümeti ile Katalon­ya hükümeti arasındaki ilişki kopma noktasına geldi. Ancak bağı koparan bir ayrılıkçılık ta­lebi değil, toplumsal bir mesele oldu. Katalonya hükümeti Nisan 1934’te Tarım Sözleşmeleri Ya­sası’nı kabul etti. Yasanın amacı, toprak sahipleriyle gündelikçi tarım işçileri arasındaki ilişkileri düzenlemek, topraksız köylülere çalıştıkları toprakları dağıtmak­tı. Bunun üzerine, toprak sahip­lerinin sözcüsü olan Lliga, yasa­nın İspanya Anayasa Mahkeme­sine götürülmesini sağladı. Sağcı üyelerin çoğunlukta olduğu mahkeme de, Katalan parlamen­tosunun böyle bir yasa çıkarma hakkı bulunmadığını gerekçe göstererek yasayı iptal etti.

    Lluís Companys’in ceva­bı dört gün gecikti. 12 Haziran 1934’te, Katalan hükümeti eski­sinin aynısı olan yeni bir yasayı bir kere daha yerel parlamento­dan geçirdi. Olaylı oturum sıra­sında Barcelona’daki yerel par­lamentonun önü, gösteri yapan tarım işçileri ve cumhuriyetçi Katalan partisi ERC’nin militan­larıyla dolmuştu; hatta bazıları duvarlara tırmanarak meclisten içeri girmeye çalışıyordu.

    Bu protestolar, sadece Kata­lonya ile sınırlı değildi. Aynı sıra­da hükümete CEDA üyelerinin girmesine karşı çıkan Asturias bölgesindeki maden işçileri de bir ayaklanmaya girişmişlerdi. Olaylar Bask bölgesinde de sürü­yordu. Aradaki fark, Atlantik Ok­yanusu’nun kıyısındaki Asturias ve Bask bölgelerinde ayaklanma­yı sosyalist, komünist ve anar­şist işçiler sürdürürken, Akdeniz kıyısındaki Katalonya’da aynı işi Generalitat hükümetinin üstlen­mesiydi.

    İktidar sonrası parmaklıklar Companys ve hükümeti Katalan devletini ilan ettikten 9 saat sonra tutuklanıp bir gemiyle Katalonya’dan götürüldü.

    Lluis Companys, 6 Ekim 1934’te akşam saat sekizde Bar­celona’da Generalitat binasının Cumhuriyet meydanına (bugün gösterilerin yapıldığı San Jaume meydanı) bakan balkonuna çıktı ve şöyle dedi:

    “Katalanlar! Bir süredir cum­huriyete ihanet etmek için fırsat kollayan kralcı ve faşist güçler hedeflerine ulaştılar ve iktidarı ele geçirdiler.(…) Katalonya bay­rağını dalgalandırıyor ve herkesi görev başına, Generalitat hükü­metine itaat etmeye çağırıyoruz. Generalitat hükümeti, halk ve parlamento adına Katalonya’da iktidara tamamen el koyuyor, İs­panyol Federal Cumhuriyeti’ne bağlı Katalan Devleti’ni ilan edi­yor; faşizme karşı genel protes­tonun önderleriyle ilişkilerini güçlendirerek, onları Katalon­ya’da [bütün İspanya’yı temsil eden] geçici bir cumhuriyet hü­kümeti kurmaya çağırıyor. Geçi­ci cumhuriyet, Katalan halkının bağrında, ortak ülkümüz olan özgür ve muhteşem bir Federal Cumhuriyet kurmak için gere­ken kardeşliği bulacak!”

    Companys cezasını çekmek üzere İspanya’nın güneyindeki Cádiz kentinde bir hapishaneye yerleştirildi.

    Companys, Madrid’e karşı böyle ayaklanırken, kendi partisi olan ERC’nin genç militanları­na (“Mavi Gömlekliler” denilen bu gençler, partinin en radikal kesimini oluşturan paramiliter bir güçtü) ve onları yöneten Jo­sep Dencàs adında karanlık bir adama (sonradan anarşistlere yaptığı işkencelerle tanınacak­tı) güveniyordu. Bunlar meydan­da toplanmışlardı ancak Com­panys, güvenmediği anarşistlere silah dağıtmadığından, ilan ettiği “Katalan Devleti”ni destekleye­cek sayıda taraftar bulamamış­tı. Durumunu güçlendirmek için bölgedeki en yüksek askerî mer­ci olan General Domingo Batet’e yeni devleti desteklemesi çağrı­sında bulundu. Belki de Batet’in, bir Katalan olduğu için bu emre uyacağını düşünüyordu ama ge­neral Madrid’deki cumhuriyetin hizmetindeydi: Hemen iki ta­burla Barcelona’ya gelerek mey­danda toplanmış gençlerle çatış­tı. 80 kişinin öldüğü çatışma çok kısa sürdü. Ardından bütün Ka­talan hükümeti tutuklandı.

    Companys, Katalonya’nın İspanya’dan ayrıldığını değil, fe­deral İspanyol cumhuriyetinin içinde bir devlet olduğunu ilan etmişti; buna rağmen 1935’te cumhuriyetin yüksek mahkeme­sinde askerî ayaklanmaya teşeb­büsten yargılanarak 30 yıl hap­se mahkum oldu; İspanya’nın güneyinde, Akdeniz kıyısındaki Cádiz kentinde bir hapishane­ye gönderildi. Hapis hayatı faz­la uzun sürmedi, çünkü 1936’da yapılan seçimler sonucu iktida­ra gelen solcu Halk Cephesi ge­nel af ilan etti. Serbest bırakılan Companys, Cádiz’den Barcelo­na’ya dönerken yol boyunca her bölgede coşkuyla karşılandı, coş­kulu konuşmalar yaptı; karşılık­lı olarak “Yaşasın Cumhuriyet!”, “Yaşasın Endülüs!”, “Yaşasın Ka­talonya!” gibi sloganlar hiç eksik olmadı.

    Franco’dan sonra Barcelona 12 Haziran 1936’da Franco’nun askerî ayaklanması Katalonya’da başarılı olmadı. Ancak üç yıl sonra Katalonya Franco güçlerine teslim olmak zorunda kaldı.

    İçsavaşın sonuna doğru Ka­talonya, Fransa’yla sınırı nede­niyle bütün cephelerde ilerleyen Franco ordusundan kaçanların sığındığı bir yer haline dönüş­tü. 5 Şubat 1939’da, Franco’cu­lar Katalan hükümetinin elin­de kalan son kent Girona’yı da alınca, Companys, Fransa’ya doğru giden mülteciler kervanı­na katıldı. Bir süre sonra artık diğer sayısız İspanyol gibi Pa­ris’te bir mülteciydi, Burada bir yandan sürgündeki Generalitat hükümetini ayakta tutmak, bir yandan da şizofreni hastası olan oğlu Lluïset’e bakmak için çır­pınıyordu. Tam o sırada 2. Dün­ya Savaşı patlak verdi; 1940’ta Nazi ordusu Paris’e girdiğinde güneye doğru kaçan kalabalık­ların arasında İspanyol mülteci­ler de vardı. Lluís Companys’in oğlunu taşıyan ambulans, düşen bombalar nedeniyle bozulunca, diğer hastalar gibi o da kendisi­ni karayolunun ortasında buldu; tamamen yabancı bir ülkede, nerede olduğunu bilmeden, gü­neye doğru yürüyerek kayboldu. Babası hasta oğlunu bir daha hiç göremedi. Companys’in, çok bü­yük bir tehlike altında olmasına rağmen Fransa’da kalmasına yol açan, diğer önde gelen İspanyol mülteciler gibi Meksika’ya doğ­ru yelken açmasını engelleyen, kayıp oğlunu bulma umuduydu. Franco rejiminin Gestapo ara­cılığıyla peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu. Atlantik kıyısında La Baule-les Pins adlı (bugün Baule-Escoublanc) bir balıkçı köyünde saklanan eski Katalon­ya Başkanı, oğlunun akıbetini araştırmak için elinden geleni yapıyordu.

    Montjuïc Kalesi’nde 14 Ekim 1940’ta yakalandıktan sonra 14 Ekim 1940’ta kurşuna dizilen Katalan liderin Barcelona, Monjuïc Kalesi’ndeki mezarı bugün kutsal bir ziyaret rotasına dönüşmüş durumda.

    Fransa’ya kaçan cumhuri­yetçileri yakalamak için uğraşan Franco rejiminin içişleri baka­nı Serrano Suñer, bizzat Hit­ler’le görüşerek bu konuda Al­manlar’ın yardımını sağlamıştı. Companys’i bulmak için Fran­sa’ya gönderilen İspanyol polis komiseri Urraca Pastor, Gesta­po’nun yardımıyla eski başka­nın bütün adımlarını izleyerek Fransa’da yaşamış olduğu her yeri dolaştıktan sonra, nihayet saklandığı balıkçı köyünü bul­du. 13 Ağustos 1940’ta Com­panys, önce Gestapo karargahı­na götürüldü; 29 Ağustos’ta ise İspanyollar’a teslim edildi. Mad­rid’e götürülerek Genel Güven­lik İdaresi (DGS) denilen siyasi polisin Puerta del Sol meyda­nındaki binasının bodrumu­na atıldı. Bu işkence merkezin­de dayak yedi, hakarete uğradı. Yeni rejimin önde gelenleri onu görmeye gelerek aşağılamak için önüne para ve ekmek kırıntıları fırlattı. 3 Ekim’de üzerinde kan­lı kıyafetleriyle Barcelona’daki Montjuïc Kalesi’ne gönderildi. Askerî ayaklanmaya karışmak­la suçlanarak 14 Ekim’de idama mahkum edildi; bir saat bile sür­meyen duruşmanın ertesi günü sabaha karşı kurşuna dizildi.

    Bugün Barcelona Mont­juïc’deki mezarı kutsal bir ziya­retgah haline dönmüş olan Lluís Companys, Katalan ayrılıkçıla­rın en büyük simgelerinden biri. 1934’te ilan ettiği “Katalan Dev­leti” dokuz saat sürmesine rağ­men, ayrılıkçılar için tarihteki başlangıç noktalarından biri sa­yılıyor. Ancak onun sadece Ka­talonya’da değil, İspanya’nın her yerinde 1930’larda ortaya çıkan cumhuriyetçi önderlerden biri olduğu unutuluyor. Katalanlar arasında da Franco yanlılarına bol bol rastlandığını, hatta Fran­co ordusunun cumhuriyete karşı isyanını bir “Haçlı seferi” olarak kutsayan Kardinal Enric Pla i Deniel’in bir Katalan olduğunu kimse hatırlamak istemiyor.

  • Her kurganı Türk sanmak veya Türk kimliğini yoksaymak

    Arkeoloji temel eğitimleri olmayan, kazı tekniklerini bilmeyen, kültürlerarası ilişkileri algılayamayan, gördüğü her kurgan tepeciğini Türk zanneden biliminsanlarının Orta Asya’nın bölük pörçük bölgelerinde yaptıkları araştırmalarını Anadolu üzerine modelleme gayretleri son derece yanlış sonuçlara varılmasına neden olmaktadır.

    Arkeoloji bilimi en başın­dan beri yerleşik top­lumlar üzerine kurgu­lanmış ve geliştirilmiştir. Bu süreçte göçebe toplumlarla il­gili araştırmalar gerçek anlam­da 1970’li yıllardan sonra belli bir oranda başlamış ve dikkat çekmiştir. Yerleşiklerin ürettiği değerler olan kalıcı mimari, ça­nak-çömlekler ve eşyalar ile ölü gömme geleneklerini izleyebil­diğimiz mezarlar, arkeologların gözünde kültürleri doğru anla­mak ve değerlendirmek için kul­lanılan araçlardır.

    Göçebe arkeolojisi ile uğra­şan bilim insanlarının karşı kar­şıya kaldığı temel sorunlar ise arkeolojik olarak saptanamayan bulgularla doğrudan orantılıdır. Zira göçebe toplulukların sürek­li yerleşim yerleri ve buna bağ­lı olarak kalıcı mimari yapıları yoktur. Kalıcı olmayan ve nere­deyse her ögesi ahşap, dokuma ve deri gibi organik yapı malze­melerinden oluşturulan geçici kamp yerleri, tarihsel süreç için­de doğa ve insan tahribatıyla ya yok olmuştur ya da çok küçük oranlarda günümüze ulaşmış­tır. Günlük yaşamda kullanılan araç-gereçler de doğada kolay­ca yokolan hayvan derisi ve ah­şap gibi maddelerden üretilmiş­tir. Dolayısıyla göçebelerle ilgili arkeolojik bulgular çok büyük oranda ölü gömme faaliyetleri­nin gerçekleştirilmiş olduğu me­zarlıklardan gelmektedir. Başka bir deyişle, göçebe toplulukla­rın mezarlıkları arkeologlar için araştırdıkları toplumu tanıma­nın neredeyse tek alanıdır.

    Şamaxı’da kurganlar Dönem ve coğrafya itibarı ile Oğuz Türklerine ait bir Ortaçağ kurganı. Prof. Dr. Aynur Özfırat ve Prof. Dr. Şevket Dönmez’in Azerbaycan’ın tarihî kenti Şamaxı’daki arkeolojik yüzey araştırmaları sırasındaki incelemeleri (Fotoğraf Aynur Özfırat).

    Kurgan denilen mezar tepe­cikleri, göçebe arkeolojisinin en büyük çalışma alanıdır. Toprak yüzeyi altına açılan, büyüklüğü bireyin önemine ve toplumun ölü gömme geleneklerine göre değişen, bir çukura çoğunluk­la birtakım eşyalarla gömülen şahsın üzerine çeşitli boyutlar­da toprak, taş ya da hem toprak hem de taş yığılmasıyla oluştu­rulan kurgan, siluet görünüm açısından göçebelerin çadırın­dan başka bir şey değildir. Haya­tı çadırda geçen göçebenin, ölü­münden sonra da çadır kültürü içinde kalmak istemesi, kurgan denilen anıtsal mezar türünün ortaya çıkmasına neden olmuş­tur.

    MÖ 5. binyıllardan yani Kal­kolitik Dönem’den Ortaçağ’a (10-12. yüzyıllar) değin Maca­ristan ovalarından Çin’e, Arap Yarımadası’ndan Sibirya’ya kadar devasa bir alanda görü­len kurganlar, yüzlerce değişik gelenekle, onlarca kadim halk tarafından kullanılmış mezar yapılarıdır. Kurgan kültürünün merkezinde olmasa da periferi­sinde yer alan bugünkü Türkiye toprakları da, kurgan varlığı açı­sından önemsenemeyecek zen­ginliğe sahiptir. Türkiye coğraf­yasındaki kurganlar Avrasya ve Orta Asya kadar yoğun olmasa da, Kars, Iğdır ve Ağrı’dan başla­yıp, Muş ve Amasya yörelerin­de seyrelerek Ankara’ya kadar uzanmaktadır. Türkiye’de Prof. Dr. Aynur Özfırat’ın öncülüğün­de başlayan kurgan araştırmala­rı, bugün gelinen noktada hızla­narak devam etmektedir.

    Beşiktaş’ta kurganlar


    Kabataş-Mahmutbey Metro
    hattı Beşiktaş Meydan
    Girişi çalışmalarında açığa
    çıkarılan kurgan kalıntıları.
    Kromlek denilen yuvarlak
    planlı taş duvarlar kurgan
    mimarisinin başlıca ögesidir
    (Fotoğraf İstanbul Arkeoloji
    Müzeleri Arşivi).

    Kurgan kavramı medyatik anlamda 2016’da İstanbul Arke­oloji Müzeleri’nin Silivri-Çan­ta Köyü’ndeki keşfi ile Türkiye arkeolojisi gündemine gelmiştir. #tarih derginin 2016 yılı Hazi­ran sayısında yaptığım değer­lendirmede, kurgan kültürünün Anadolu’ya yabancı bir mezar türü olduğunu ve Avrasya ile Orta Asya’ya yakınlık gösterdi­ğini belirtmiştim. Bu duruma katkı sunan çok daha önemli ge­lişmeler, 2017 yılı yaz dönemin­de Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydan Girişi kazılarında kısa süre önce ya­şandı.

    Bu yıl Eylül ayında kazı ala­nına öğrencilerimle birlikte yap­tığım gözlem gezisi sonrasında dergimizin Ekim ayı sayısında kaleme aldığım yazıda, açığa çı­kan kalıntıların bir kurgan me­zarlığı olduğunu, bunların Türk­lerin de köken aldığı Avrasya ve Orta Asya kültürüne bağlantılı olabilecekleri hususunda görüş­lerimi belirtmiştim. Alandaki incelemelerde yaptığım detaylı gözlemlerimi ve açıkta görünen bilgileri, kazının sahibi İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlü­ğü’nün yayın haklarına olan say­gım nedeniyle yazımda belirt­memiştim. Bu süreç sonrasın­da Hürriyet gazetesi vasıtasıyla medyaya yansıyan ölü gömme geleneklerinin detaylarından sonra, “İstanbul’da Türklerin İlk İzleri” başlıklı spekülatif ha­berler yapıldı. Benimle yapılan röportaj sırasında ise, kurganla­rın Türkler’in de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türü ol­masına karşın, kremasyon (ölü yakma) geleneğinin varlığı ne­deniyle Türkler’le alakalı olma­dığı hususundaki görüşümü be­yan ettim. Kamuoyunda oldukça yankı bulan sözkonusu görüşle­rim bugüne değin arkeolojik te­melde eleştirilememiş ve çürü­tülememiş durumdadır.

    Beşiktaş’ta modern kent yüzeyinin yaklaşık 6-7 metre altında açığa çıkan kurgan me­zarların içinde gözlenen basit taş kutular içindeki kremasyon, yani yakılmış cesetlere ait kül ve kemik kalıntıları ile birlikte gö­rülen Balkanlar, Trakya ve hatta Ukrayna’ya değin uzanan geniş coğrafyaya özgü Son Tunç-Er­ken Demir Çağı çanak-çömleği, hiçbir tartışmaya yer bırakma­yacak biçimde sözkonusu me­zarların Güneydoğu Avrupalı­lar’a, Avrasyalılar’a, Kimmer­ler’e ve belki de Thrako-Frig toplumlarına yakın olduğunu işaret etmektedir.

    Beşiktaş kurganlarında bulu­nanlarla benzer çanak-çömlek­ler Türk Trakyası, Sultanahmet, Truva (Troya) ve sonradan Frig Krallığı’nın başkenti olacak Gor­dion’dan (Ankara-Polatlı) zaten bilinmektedir. Hitit Büyük Kral­lığı’nın yıkılış nedenlerinden bi­ri olan Thrako-Frig göçlerinin (MÖ 1250-900) İstanbul ve Ça­nakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerinden gerçekleşmiş olduğu kanıtlanmış durumdadır. Bugünkü gözlemlerimizle MÖ 1300-1000 yıllarına tarihlenebi­lecek Beşiktaş kurganlarından yaklaşık 300-400 yıl sonra inşa edilmiş olan Gordion ve Anka­ra tümülüslerinin (kurganları­nın) erken tarihli olanlarında kremasyon gömülere rastlanmış olması, Thrako-Frig göçleri ile Frig Krallığı arasındaki arkeo­lojik bağlantıyı bu aşamada bile gözönüne sermektedir. Bu bağ­lamda, Anadolu’ya nasıl geldi­ği bugüne değin anlaşılamayan Frig tümülüs geleneğinin kayıp halkasının Beşiktaş kurganları­nın varlığı ile çözüme ulaşabile­ceği görülmektedir.

    Devasa Avrasya ve Orta As­ya coğrafyasında kurgan mezar­ları kullanmış olan çok sayıda kadim halk vardır. Bunlar içinde MÖ 4 ve 3. binyıllardaki top­lumların isimleri yazı yokluğu nedeniyle bilinmemekle birlik­te; Kimmerler, Avrasya İskitleri, Asya İskitleri, Sarmatlar, Mas­sagetler, Thraklar, Avrupa Hun­ları, Asya Hunları, Göktürkler ve Oğuzlar kurgan kültürü içindeki halklardan yalnızca bazılarıdır. Buna karşın kazılan her kurga­nın arkeolojik etnisite- kimlik tanımlaması ne yazık ki sağlıklı ve tartışmasız biçimde yapıla­mamaktadır. Kurgan halklarının savaşçı kimlikleri ve yağma-ta­lan ekonomileri birbirlerinden sürekli ganimet almalarına ne­den olmuş, bunlar da çoğun­lukla kurganlara hediye olarak bırakılmışlardır. Bunun çarpıcı örneği Altay bölgesindeki Pa­zırık 5 kurganıdır. Bu kurganda açığa çıkarılmış olan çift düğüm tekniği ile dokunmuş ünlü ha­lıya Türkler dışında, Persler ve Ermeniler de aidiyet duygusu beslemektedir. Batılı araştırma­cıların gözünde Asya İskitleri­ne, Türk sanat tarihçilerine göre Hun Türklerine ait olan bu kur­gandaki Pazırık halısının arkeo­lojik kimlik sorunu, kurgan türü mezarların kültürel karmaşıklı­ğını bilimsel bir sorun olarak en doğru biçimde yansıtmaktadır.

    Beşiktaş kurgan mezarlığı ile başlayan tartışmaların çok da­ha ilginç ve gündeme gelmeyen başka bir yönü daha bulunmak­tadır: Ülkemizde gerçek anlam­da İslâmiyet öncesi Türk kültü­rü arkeolojisini bilen ve çalışan uzman bulunmadığı gerçeği! Kimi biliminsanı ve akademis­yenlerin Orta Asya’da Türk ırkı­nın kökeni ve kültürel gelişimi üzerine bazı çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Türkiye coğrafya­sının yaklaşık 7-8 katı büyük­lüğündeki bir alanda inceleme­ler gerçekleştiren uzmanların içinde arkeolog sayısının ve et­kinliğinin son derece az olduğu gözlenmektedir. Arkeoloji temel eğitimleri olmayan, kazı teknik­lerini bilmeyen, kültürlerarası ilişkileri algılayamayan, gördüğü her kurgan tepeciğini, her pet­roglifi Türk zanneden bilimin­sanlarının Orta Asya’nın büyük coğrafyasında kaybolurcasına bölük pörçük bölgelerde yap­tıkları araştırmalarını Anado­lu üzerine modelleme gayretleri son derece yanlış sonuçlara va­rılmasına ve nihayetinde bilim­sel mahcubiyetlere varan başa­rısızlıklara neden olmaktadır.

    Tunç Çağı’ndan kalma kurganlar Azerbaycan’daki arkeolojik yüzey araştırmalarında Naftalan yakınında saptanan bir kurgan
    mezarlığı. Tunç Çağı’na tarihlenmeleri çok büyük olasılık (Fotoğraf Aynur Özfırat).

    Anadolu kendi dinamikleri olan çok özel bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın Balkanlar, Karade­niz Havzası, Kafkaslar, İran, Me­zopotamya, Suriye ve Ege-Akde­niz kültürleri ile tarihin her dö­neminde kültürel, sosyal, askerî ve ticari bağlantıları olmuştur. Bu nedenle Anadolu’nun dina­miklerini çalıştıran sözkonusu coğrafyaları gözardı ederek Orta ve İç Asya için geliştirilen kültü­rel modellemeleri Türkiye top­rakları için uygulama çabaları arkeolojik manasızlıktan başka bir şey değildir. Beşiktaş kurgan­larını yalnızca kremasyon gele­neğinin varlığı nedeniyle 7-8 bin km. uzaklıktaki Moğolistan ya da Mançurya’daki etnik köken aidiyetleri sorunlu kurganlarla karşılaştırmak, Türkiye ile Or­ta ve İç Asya arasındaki devasa coğrafyada kültürel ve arkeolo­jik takip yapılmadan ortaya atıl­mış teorilerdir. Buradaki temel sorun, Orta ve İç Asya coğraf­yalarını bilen, alan değerlendir­mesi yapabilen, ölü gömme gele­neklerini doğru saptayabilen ve doğru kazı tekniklerini kullanan arkeologlar yerine Hititolojiden ya da tarih biliminden devşirme arkeolog görünümlü uzmanların yalnızca ve yalnızca Türkler’le alakalı bulguları keşfetme hırsı­na odaklanmış olmalarıdır. Av­rasya ve Orta Asya coğrafyala­rında Türkler’in kökeni ile ilgili doğru çalışmalar yapılmak iste­niyorsa, aynı topraklardaki diğer kültürler de doğru biçimde kim­liklendirilmelidir. Benzerlikler kadar farklılıkların da arkeoloji­nin olağan yöntemleri içinde ol­duğu unutulmamalıdır.

    Sovyetler Birliği’nin dağıl­ması ile 1990’ların ortalarından itibaren Avrasya ve Orta Asya coğrafyalarında yoğun biçim­de çalışmaya başlayan Almanya, Belçika, Fransa ve ABD arkeo­loji ve tarih ekipleri, bölgedeki Türk kimliğini yoksayan kültü­rel bir sıradüzen kurmaya başla­mışlardır. Bu ekiplerin araştır­ma sonuçlarına göre MÖ 800-200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve 500-900 yılla­rı arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Olayların bu aşa­maya gelmesinde bölgede çalı­şan Türk uzmanların olağan ar­keolojik yöntemleri bilmemeleri ve araştırmalarını uluslararası platformlarda savunamamaları önemli etkenlerdir.

    Kurgan kültürü ne yazık ki Batılı biliminsanlarınca da sık sık politikaya alet edilmiştir. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı özellikle Güney Rusya ve Karadeniz arasındaki stepler­de yer alan kurganları Hint-Av­rupalı olarak tanımlamış, ne­reden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başla­mışlardır. Bu durumdan rahat­sızlık duyan ve “Yüce Hint-Av­rupa!” kültürünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların ata­vatanı olarak önermiş; böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan ve kurgandan kurtarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtla­maya çalışmıştır. Aynı senaryo bugün Göbeklitepe için de yazıl­maktadır. Dönemi için yüksek bir kültürü yansıtan bu dinsel merkez, ne yazık ki “Hint-Avru­pa ırkçıları”nın yeni gözdesi du­rumundadır.

    5.Pazırık Kurganı’nda bulunmuştu St. Petersburg Hermitage Müzesi’de teşhir edilmekte olan ünlü Pazırık halısı. Altay bölgesindeki 5. Pazırık Kurganı’nda bulunmuş olan ve büyük olasılıkla Anadolu’da dokunmuş olan halının hediye ya da ganimet olduğu düşünülmektedir.

    Türk ırkının kurgan kültü­rü ile bağlantıları, ancak kim­liklendirilmiş bulgulardan yola çıkılarak yapılabilir. Bu konu­da Herodotos (MÖ 484-425) ve İbn-i Fadlan (MS 10. yüzyıl) eş­siz değerde bilgiler aktarmıştır. Herodotos’un anlatımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazıların­da savaşçıların yanısıra kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve at­lar, cenazenin taşındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum İskitler’in kurgan kültü­rünü yaşatmış ve hatta geliştire­rek sürdürmüş olan bir halk ol­duğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonraki dö­nemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit ola­rak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.

    920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cena­ze törenleri hakkında çok değer­li bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlar’dan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığı­nı, üzerinin tavanla kapatıldı­ğını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzlar’ın Anadolu’ya göçet­mesinden kısa bir süre önce ger­çekleşen ve bir kurganı tanımla­yan bu gözlemler, Türklerin kur­gan kültürünün son temsilcisi olduğunu kanıtlamaktadır. İbn-i Fadlan Oğuzlar’dan sonra ziya­ret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlik­te yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu top­rağa gömme ve yakma gelenek­lerinin sahipleri, Beşiktaş kur­ganlarının neden Türkler’e ait olamayacağı sorusuna yaklaşık 1000 sene önce anlamlı bir yanıt vermektedir.

  • Kudüs düşmedi biz teslim ettik!

    Tarih 9 Aralık 1917’ydi. Bundan tam 100 yıl önce İngiliz ordusu tarafından alınan Kudüs, 401 yıllık Osmanlı yönetiminden, 730 yıllık İslâm hakimiyetinden çıkmış oluyordu. Üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu tarihî şehir Osmanlı kuvvetleri tarafından savaşmadan terkedilmiş, hiçbir komutan bunun sorumluluğunu üstlenmemişti. Yakın tarihimizin hüzünlü sayfalarındaki acı gerçekler…

    İngiliz Kumandanlığına,
    Her milletçe mukaddes olan Kudüs-i Şerif’te iki günden beri bazı emakine (mekanlara) obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniyece emakin-i diniyeyi (dini mekanları) tahripten vikâyeten (kaçınarak) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emakin-i diniyenin muhafazasına memurlar ikâme edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı belediye reisi vekili Hüseynizade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet 8-9/12/33 (8/9 Aralık 1917)

    Kudüs şehri, Selahaddin Eyyübi tarafından Haç­lılardan geri alınışının 730, Yavuz Sultan Selim tara­fından Osmanlı Devleti’ne ka­tılmasının 401. yılında 9 Aralık 1917’de, tam 100 yıl önce İngiliz ordusunca işgal edildi. 9 Aralık 1917’de şehrin ilerisindeki cep­he hattının savunulamaz hale gelmesi üzerine “üç dince kutsal sayılan bu şehrin tahrip olma­sına meydan vermemek için” Osmanlı ordu komutanlığınca tahliye edilmesi, tartışmalı bir durumu da günümüze kadar ge­tirmiştir.

    Kudüs Almanların etkisiyle mi savaşmadan terkedilmişti? Kudüs’ün tahliyesi emrini kim vermişti? Kudüs tahliye edilme­yip savunulabilir miydi?

    Bütün bu sorulara bir cevap bulabilmek için Filistin Cephe­si’nde 1914 yılı Aralık ayından 1917 yılı Aralık ayına kadar tam üç yılda neler olmuştu, kısaca hatırlamakta fayda vardır.

    Kanal Harekâtı’ndan Gazze’ye

    Osmanlı ordusunun Sina-Filis­tin cephesinde oynayacağı rol daha Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce Eylül 1914’te Enver Paşa ile Almanlar arasında yazılmıştı. Filistin cep­hesinde ilk hareket Ocak 1915’te başladı. Süveyş Kanalı’nı tehdit ederek Mısır’da çok sayıda İngi­liz askeri tutmak için yapılan 1. Kanal Harekâtı başarısız olduğu gibi, İngilizleri de uyandırmıştı. Kasım 1915’te Çanakkale cephe­sini teftiş için gelen İngiliz Sa­vaş Bakanı Lord Kitchener, Mı­sır garnizonunu da teftiş etmiş­ti. Kitchener, Kanal’ı da gezmiş, Mısır’daki İngiliz ordusunun Kanal’ın batı kıyılarında yaptı­ğı tahkimatı eleştirerek, Mısır garnizonu komutanı General Maxwell’e “Siz mi Kanal’ı koru­yorsunuz, Kanal mı sizi?” diye­rek savunma hattının Kanal’ın doğu kıyısında hazırlanmasını emretmişti. Nitekim Ağustos 1916’da girişilen 2. Kanal Sefe­ri’nde Osmanlı ordusu Kanal’ın sularını bile göremeden Roma­ni’de mağlup olarak geri çekile­cekti.

    Filistin cephesindeki birlik­ler Cemal Paşa’nın komutanı olduğu 4. Ordu’ya bağlı olmak­la birlikte Alman subayı von Kress, 1917 Kasım ayına kadar bu cephedeki Osmanlı ordusu­nun stratejisine yön veren isim olarak görev yaptı.

    Kanal seferlerinin başarı­sızlıkla sonuçlanması üzerine Sina-Filistin cephesinde taktik üstünlük artık İngilizlerin eline geçmişti.. 1917’ye kadar İngi­liz ordusunun Sina cephesinde stratejisi savunmaya dayalı olup, Türk ordusu ile Kanal arasında Tih Çölü’nü bulunduracak şe­kilde hedef belirlemişti. Bu doğ­rultuda Gazze-Birüssebi hattını ele geçirmek için 26-27 Mart ve 17-20 Nisan tarihleri arasında iki kez taarruz etti. Her iki mu­harebede de silah, mühimmat ve asker sayısı bakımından iki kat üstün durumdaki İngiliz ordu­su Gazze’yi fedakarca savunan Türk birlikleri karşısında mağ­lup oldu.

    2. Gazze yenilgisinden sonra Filistin cephesindeki ordu ko­mutanı olan General Murray görevden alınmış, Haziran ayında General Edmund Allenby tayin edilmişti. Batı cephesinde Al­manlara karşı parlak muharebe­ler veren bu komutanın Filis­tin’e tayini İngilizlerin buraya verdikleri önemi göstermektey­di. İngiliz hükümetinin Allen­by’e verdiği yeni hedef, 1917 yılı sonuna kadar Türklerin Kudüs kuzeyine atılarak, kutsal şehrin ele geçirilmesiydi. Allenby, bü­tün yaz aylarını Gazze-Birüssebi hattına yapacağı kati taarruzun hazırlığını yapmakla geçirdi.

    Türk tarafına gelince… Gaz­ze’de kazanılan iki zafer ileriye dönük planlamalar açısından son derece yanlış kararlar alın­masına, hatalı tercihler yapıl­masına sebep olmuştu. Her ay­rıntıyı hesap ederek hazırlık ya­pan Allenby’nin aksine, Filistin cephesindeki Türk ordusu birlik komutanlarının ısrarlı talepleri­ne rağmen takviye edilmiyor, ye­tersiz beslenen ve istirahat yüzü görmeyen askerlerin durumun­da düzelme yapılamıyordu. Tam aksine, Mart 1917’de Irak’ta cep­hesinde kaybedilen Bağdat şeh­rinin geri alınması gibi bir fikre kilitlenen Enver Paşa, Alman­ya’dan bu iş için gelecek silah, mühimmat ve asker yardımıyla şehri geri almak istiyordu. Bu­nun için kurulan Yıldırım Or­dular Grubu komutanlığına da 1914-16 yılları arasında Alman­ya Genelkurmay Başkanlığını yapmış General Falkenhayn ge­tirilmişti.

    Bir acayip heyet


    Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni, 9 Aralık 1917’de başında bulunduğu grupla beyaz bayrak taşıyarak şehrin teslim edildiğini bildiriyordu. Yafa yolundan batıya doğru bu şekilde ilerleyen “heyet”, İngiliz 19. Tabura mensup 60. Londra Tümeni devriye görevi yapan iki çavuşa ellerindeki teslim mektubunu vermek isteyince bu fotoğraf çekildi.

    Enver Paşa’nın, Filistin cep­hesine taarruz için İngilizlerin olağanüstü hazırlık yaptığı bir zamanda Bağdat’ın geri alınma­sı için neredeyse eldeki bütün kuvvetleri seferber etmesi anla­şılır gibi değildi. Oysa 1917 ya­zında Osmanlı ordularının mü­cadele ettiği cephelerden Doğu cephesinde Ruslar, ülkedeki devrim ve karışıklıklar dolayı­sıyla çözülmeye başlamış ve bu­radaki tehlike fiilen sona ermiş­ti. Irak cephesinde 1916’da elde edilen Kutülamare Zaferi çok çabuk harcanmış, İngiliz ordusu bir sene geçmeden Kutülama­re’yi aldığı gibi hemen ardından da Bağdat’ı işgal etmişti. Bu cep­hede Bağdat’ı ele geçirmekle İn­gilizler hedeflerine ulaştığından, yeni bir hareket beklenemezdi.

    Geriye İngilizlerin henüz hedeflerine ulaşmadıkları Fi­listin cephesi kalmıştı. İngiliz hükümetinin bölgeye şöhret­li bir komutanı tayin etmesi ve cepheyi yeni bir taarruz için sürekli takviye etmesi, Osman­lı başkumandanlığınca maale­sef layıkıyla değerlendirilemedi. Enver Paşa’nın Filistin’deki teh­didi fark edip Yıldırım Ordular Grubu’nu bu cepheye yönlendi­rişi, 1917 Eylül ayını bulmuştu. Ancak oldukça geç kalınmış, 31 Ekim 1917’de Filistin’in kapısı sayılan Gazze-Birüssebi hattına yönelik İngiliz taarruzu başla­dığında Türk ordusu hazırlıksız yakalanmıştı.

    Gazze-Birüssebi hattına ya­pılan İngiliz taarruzunun ilk he­defi Birüssebi idi. 31 Ekim günü baskına uğrayan Birüssebi, aynı gün İngilizlerin eline geçti. İngi­liz ordusunun ikinci hedefi Gaz­ze idi. Allenby, iki kez mağlup ol­dukları Gazze’ye karşı çok daha büyük kuvvetlerle taarruz etti. Gazze’yi savunan Türk birlikle­ri üç kat üstün İngiliz ordusuna beş gün direndikten sonra 8 Ka­sım’da mevzilerini tahliye edip geri çekilmek zorunda kaldı.

    Gazze-Birüssebi hattında uğranılan mağlubiyet yalnızca Gazze’nin kaybına değil, aynı za­manda muharebede ağır zayiata uğrayan, düşman süvarileri ve uçaklarının saldırıları altında sürekli geri çekilerek dağılan or­duların savaş kudretini kaybet­mesine ve bunun neticesi olarak da Filistin’in kaybına sebep ol­muştu.

    Kudüs etrafında muharebeler

    Gazze’nin kaybedilmesiyle ri­cat eden 8. Ordu birlikleri iki tümenden oluşan İngiliz-An­zac süvarilerinin sıkı takibinden kendilerini kurtaramadı. Filis­tin’in batısında deniz ile dağla­rın başladığı arazi üzerinde ku­zeye doğru gerileyen 8. Ordu, 16 Kasım’da Yafa’yı de terk ederek bu şehrin hemen kuzeyindeki Avca nehrine kadar çekildi ve burada bir savunma hattı kur­maya muvaffak oldu.

    8. Ordu’nun 70 km.’lik bir geri çekilişi üzerine Filistin’in dağlık kesimiyle Lut Gölü ara­sında bulunan 7. Ordu birlikle­ri sağ yanlarının açıkta kalması üzerine mecburen ricat ederek Kudüs’ün güneyine kadar çekil­diler.

    Yıldırım Ordular Grubu’nu oluşturan iki ordu, birbirinden kopuk bir şekilde ikiye ayrıl­mıştı. Bu durum İngiliz ordusu komutanı Allenby’nin tam da istediği şeydi. Allenby, Yafa ku­zeyine çekilen 8. Ordu’yu yeterli bir kuvvet ayırarak izole ettikten sonra doğuya dönmüş ve Ku­düs’ü savunan 7. Ordu üzerine yürümüştü.

    Gazze-Birüssebi hattının ya­rılmasından sonra Kudüs önüne kadar gerileyen Osmanlı kuv­vetlerinin başında, Yıldırım Or­dular Grubu Komutanı olarak General Falkenhayn bulunuyor­du. Falkenhayn, karargahının bulunduğu Halep’ten Kudüs’e ancak Birüssebi cephesi yarılıp Gazze düşmek üzereyken gel­mişti.

    Kudüs’ün ne şekilde savu­nulacağına dair karar, 14 Kasım 1917’de cepheye gelen Başko­mutan Vekili Enver Paşa ile yapılan görüşmelerden sonra alındı. Falkenhayn Kudüs’ü ha­riçten savunarak, bir kale mu­harebesine girmek istemiyordu. Kudüs’teki mevziler mümkün olduğu kadar uzun süre savunu­lacak, ancak bir kuşatma tehdidi ile karşılaşıldığında tahliye edi­lecekti. Enver Paşa bu toplantı­da Falkenhayn’a olan güvenini yineledikten sonra bu savunma kurgusuna onay vermişti.

    Kutsal şehre saygı İngiltere’nin Mısır Seferi Kumandanı General Allenby, bir “fatih” edasıyla at üstünde değil, yaya olarak girmiş ve kutsal şehre saygısını bu şekilde göstermişti.

    İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirmek üzere 20 Kasım’da ha­rekete geçmişti. Kudüs’ün düş­tüğü 8 Aralık 1917’ye kadar, şeh­rin 6-7 km. etrafındaki mevziler olumsuz şartlara rağmen Türk birliklerince fedakarca mücade­le edilerek 18 gün boyunca savu­nulacaktı. 1-7 Aralık günlerinde saldırı hazırlıklarını tamamla­yan Allenby, 7/8 Aralık gecesi Kudüs’ün batı ve güneyindeki Türk mevzilerine taarruz etti.

    Yağmurlu ve sisli bir hava, İngiliz birliklerinin Türk mevzi­lerince fark edilmeden yaklaş­masına imkan verdi. 8 Aralık sabahı saat 5’te başlayan İngiliz taarruzu tam bir baskın etkisi yaratarak Türk siperlerine yö­neldi. Savunma görevini zaten gönülsüz olarak kabul etmiş olan 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Kudüs’ü tahliye et­mek için müsaade istedi. Bu talep Falkenhayn’da şok etkisi yaptı. O, Kudüs mevzilerinin da­yanabileceğini düşünüyor; hiç olmazsa takviye kuvvet olarak gelmekte olan 1. Tümen ve Al­manların Yıldırım Ordular Gru­bu için gönderdikleri Alman As­ya Kolu’nun cepheye ulaşacağı 13 Aralık gününe kadar cephe­nin tutulmasını istiyordu.

    Ne var ki 20. Kolordu da­yanabilecek durumda değil­di. Büyük bir yığınak ve hazır­lık devresinden sonra başlayan taarruzda İngiliz ordusunun üç tümeninden oluşan (15-20 bin asker) kuvvetine 20. Kolordu 3.800 tüfekten oluşan bir kuv­vetle 14 km.’lik bir cephede di­renmeye çalışıyordu. Buna rağ­men 12 saat boyunca direnebil­miş olması bile büyük başarıydı.

    Hüseyni ve grubundan şehrin teslim mektubunu General Shea ve beraberindeki İngiliz temsilciler.

    8 Aralık akşamı 7. Ordu Ko­mutanı Fevzi Paşa, mevzilerini savunamaz hale gelen 20. Kolor­du birliklerine geri çekilme emri verdi. Birlikler 8/9 Aralık gecesi sabaha kadar Kudüs’ü tahliye ederek şehrin kuzey ve doğu­sundaki yeni savunma hattına çekildi.

    Ordunun çekilmesi üzeri­ne Kudüs’te bulunan memurlar ve resmî görevliler de Kudüs’ü boşalttı. Kudüs Mutasarrıfı İz­zet Bey, şehri terketmeden önce Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni’ye İngiliz komutan­lığına iletilmek üzere bir mek­tup bıraktı. İngiliz komutanlı­ğına hitaben yazılan mektupta, “Kudüs’ün tahrip edilmesinin önüne geçmek için ordunun geri çekildiği, şehirdeki kutsal me­kanların korunması” talep edi­liyordu.

    9 Aralık 1917 sabahı son er ve son memurunun şehri ter­ketmesiyle Kudüs’teki 401 yıllık Osmanlı yönetimi sona eriyor­du.

    Teslim edilen şehir

    9 Aralık 1917 sabahı saat 8.30’da, Kudüs’ün batısından çıkan bir heyet, İngiliz cephe hattına doğru yürüyordu. Bu acayip grup, elinde uzun bir sopaya takılmış beyaz bayrak tutan bir öncünün arkasında, birkaç sivil ile birkaç ünifor­malı polisten oluşan 10 kişilik bir heyetti. Heyetin içindeki­lerden birisi Kudüs’ün Arap asıllı Belediye Başkanı Hüse­yin Selim El-Hüseyni idi. Ya­nında polis müdürü Hacı Ab­dülkadir de vardı.

    Belediye Başkanı Hüseyin Selim Bey, önceki gece şehir Os­manlı askeri ve memurları tara­fından tahliye edilmeden önce Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey ta­rafından İngiliz Ordu Kuman­danlığı’na hitaben yazılan teslim mektubunu taşımaktaydı. Bele­diye başkanı da şehrin anahtarı­nı takdim edecekti.

    ”General Allenby To Enter The Holy City Today”


    The Daily Mirror gazetesi 11 Aralık 1917 tarihli sayısında, Kudüs’ün İngilizler tarafından ele geçirildiği haberiyle çıkmıştı.

    Bu ilginç topluluk Yafa yolu boyunca batıya doğru ilerleye­rek İngiliz cephe hattına yaklaş­tı. Hüseyin Selim Bey, kendisine tevdi edilen bu alışılmadık gö­revin şaşkınlığı içinde karşısına çıkan ilk İngiliz üniformalı kişi­ye mektubu vermek istedi. An­cak bunlar kahvaltı için su arayan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 20. Londra taburunun iki aşçı­sıydı. Aşçılar mektubu almayı reddettiler ve daha ileriye yürü­yerek aynı tümenin 19. taburu­na mensup devriye görevi yapan iki çavuşa rastladılar. Çavuşlar meseleyi anladıktan sonra tes­lim mektubunu almaya çekindi­ler ama bu tarihî anı fotoğrafla­dılar ve teslim heyetini gerideki iki topçu binbaşının yanına gö­türdüler. Binbaşılar da mektu­bu almak istemedi, heyeti daha gerideki komutanlarına yönlen­dirdiler. En sonunda Topçu Yar­bay Bayley, onları kabul ederek sohbet etti. Bu sırada 60. Tümen Komutanı Tuğgeneral Shea, bağlı bulunduğu Kolordu Komu­tanı Korgeneral Chetwode’a da­nıştı ve onun onayı ile saat 11’de Allenby adına teslim mektubu­nu kabul etti. Şehrin anahtarını alan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 180. Tugay Komutanı Tuğgene­ral Watson, belediye başkanı ile birlikte yanında 10 silahlı asker olduğu halde Kudüs’e ilk giren İngiliz subayı oldu.

    General Allenby Kudüs’te

    11 Aralık 1917 Salı günü Ku­düs’ün kuzeyinde muharebe­lerin devam ettiği tepelerden top sesleri duyulurken, Gene­ral Allenby, Yafa Kapısı’ndan (Bâbü’l-Halil) ihtişamlı bir tö­renle şehre girdi.

    Allenby, saygısını göstermek adına kutsal şehre yaya girmişti. Hemen yanında ülkelerini tem­sil eden birer Fransız ve İtalyan subay vardı. Yafa Kapısı’nda Al­lenby’yi İskoçya, İrlanda, Galler, Avustralya, Hint, Yeni Zelanda, Fransa ve İtalya askerlerinden oluşan karma bir muhafız kıta­sı karşılamıştı. Böylece Allenby, müttefik ülkeleri onore ediyor­du.

    Bildiri: Kutsal şehirde sıkıyönetim Allenby’nin şehrin ordusu tarafından ele geçirildiğini ve sıkıyönetim ilan edildiğini halka açıklayan bildirisi, Fransızca (üstte, solda) ve Arapça (üstte, sağda) okunmuş, Almanca ve Türkçe okunmamıştı.

    Allenby Kudüs’te Davut Ku­lesi’nin önünde şehir halkına hi­taben hazırlanan beyannameyi İngilizce, Fransızca, Arapça, İb­ranice, Yunanca, Rusça ve İtal­yanca olmak üzere tam yedi dil­de okuttu. Beyanname Türkçe ve Almanca okutulmamıştı. Al­lenby özet olarak “Kudüs’te sıkı­yönetim ilan edildiğini, herke­sin telaş ve korkuya kapılmadan işine devam etmesini, üç büyük dince kutsal sayılan şehirdeki kutsal mekanların, dinî yapıla­rın koruma altında olduğunu” bildirmişti.

    Böylece Kudüs, Birüssebi Muharebesi’yle başlayıp kesin­tisiz 40 gün süren çarpışmalar neticesinde, 730 yıl sonra Müs­lümanlar’ın elinden çıkmış oldu.

    Kudüs’e 9 Aralık 1917 günü ilk giren İngiliz subayı 60. Tümen 180. Tugay Komutanı General Watson ve Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim el-Hüseyni.

    Tahliye emrini kim verdi?

    8 Aralık gecesi İngiliz taarru­zunun şiddetlenmesi üzeri­ne Osmanlı ordusunun şehri tahliye etmesinin sorumlusu olarak, başta Falkenhayn ol­mak üzere cephedeki Alman komutanlar gösterilir. Bu iddi­aya göre Almanlar, orduyu geri çekerek bu kutsal şehrin zarar görmesinin önüne geçmek is­temişlerdi.

    Genelkurmay resmî tarihi ve Kudüs’ü bizzat savunan bir­liklere komuta etmiş subayların hatırat ve günlüklerine bakıldı­ğında, birbirinden farklı anla­tımlara rastlanmaktadır. Bu ba­kımdan Kudüs’ün tahliye edil­mesi konusu tartışmaya açık bir hale gelmiştir.

    14 Kasım’da Kudüs’te ya­pılan toplantıda Enver Paşa ve Falkenhayn, Kudüs’ün hariçten savunulması görüşündeydi ve kutsal şehirde bir kale muhare­besi yapılmasından kaçınılma­sına karar verilmişti. Bu karara göre, şehrin haricindeki mevzi­ler tutulamaz hale gelince, Ku­düs’ün tahliyesine onay verilmiş olunuyordu.

    Kudüs şehri coğrafi ve do­ğal yapısı bakımından aslında savunmaya uygun bir konum­daydı. Fakat Kudüs’ün saldırıya açık batı ve güney yönlerinde­ki tepeler hattı, önceden sağlam bir şekilde tahkim edilmemişti. Mevcut savunma hattı yetersiz olup, 14 km.’lik cephe hattı ya­lınkat siperlerden oluşmaktaydı ve bu hattı savunan 20. Kolordu sadece 4 bin tüfekten oluşan za­yıf mevcuduyla bu görevi başa­rabilecek güçte değildi; sürek­li muharebelerle bitkin düşen, yeterince beslenemeyen, soğuğa karşı korunamayan askerlerden oluşmaktaydı.

    Kudüs’ün batısındaki tepele­ri savunan 26. Tümen Komuta­nı Albay Fahrettin Bey’in (Al­tay) hatıratı askerlerin bu acıklı halini anlatır:

    “Aralık ayının 7. günü akşa­mı şiddetli bir soğuk çıktı. İn­sanı iliklerine kadar ıslatan kar gibi bir yağmur yağmaya başla­dı. Askerlerin çoğu yazlık elbise içinde ayakkabı ve çamaşırları perişan, kaputları, portatif ça­dırları eksik olarak acıklı halde siperlerde düşmanı bekliyorlardı. Kolordu daha önce bu eksik­liklerin menzilce ikmal edile­ceğini bildirdi fakat hiçbir şey gelmedi. Askerimizin bu perişan hali içimi sızlattı ve ‘bir şey bu­lunamıyorsa ibadethanelerde­ki halı ve kilimlerin bir kısmı­nın siperdeki askere örtü olarak gönderilmesini’ rica ettim, o da olmadı. İşte böyle her bakımdan zayıf bir durumda iken soğuk­larla beraber geceleri bastıran sis durumu daha kötü bir hale soktu. Türk askerleri bütün bu kötü ve dayanılması mümkün olmayan kahredici şartlara rağ­men vatani görevlerini yapmak­tan, canlarını vermekten çekin­meden, olanca güçleri ile bütün gece ve bütün gün savaşıp durdular”.

    Falkenhayn, muhtemelen cephedeki askerin halini iyi bil­mediğinden Kudüs’ün şiddetle müdafaa edilmesini istiyordu. 8 Aralık günü İngiliz taarruzu­na karşı koyamayan 20. Kolor­du Komutanı Ali Fuat Paşa’nın birliklerini geri çekmek isteme­si, Falkenhayn’ın karargahında şok etkisi yaratmıştı. O, yolda olan takviye kuvvetler yetişin­ceye kadar cephenin tutulması­nı istiyordu. Bu münasebetle Ali Fuat Paşa’nın bağlı bulunduğu Fevzi Paşa’yı (Çakmak) telefon­la arayarak:

    – “Ali Fuat Paşa cesaretini yitirmiş, kendisine cesaret vere­mez misiniz? Kudüs’ü muhafaza edemez misiniz?” diye sorar.

    Fevzi Paşa:

    – “Mevzilerini terkeden as­kerler düşman tarafından ta­kip edilerek Kudüs’ün kenarına kadar gelmiştir. Elimde ihtiya­tım yoktur. Durumun muhafa­za edilmeye çalışılması tehlikeli olacaktır. Bu geceden faydala­narak malzeme ve kıtalar geriye alınmazsa, ağır toplar ve cep­haneler kurtarılamayacak ve 20. Kolordu büsbütün perişan olacaktır. Ali Fuat Paşa maki­ne başında çekilme emri bekli­yor. Emri imzalayarak iki saate kadar ben de geride bulunan El-Bire’ye gideceğim” cevabı­nı verir.

    Genelkurmay resmî tari­hinden aldığımız bu diyalogdan anlaşılan, Falkenhayn’ın Fevzi Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın görüş birliğine varmaları üzerine tah­liyeye kerhen razı olduğudur.

    Kudüs ve civarını savunan 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, olayların tam göbeğinde olması­na rağmen, tutmuş olduğu gün­lüğünde Kudüs’ün tahliyesini son derece sıradan birkaç cümle ile geçiştirir:

    “8/9 Aralık’ta El-Bire’ye (Kudüs’ün kuzeyinde) geldim. Düşman saat 03’ten itibaren Beyt-i İksa, Ayn Kerim ve Bey­tüllahm cephesine iki piyade ve bir süvari tümeniyle taarruz ederek, Beytüllahm cephesinde­ki taarruz def edildi ise de Ayn Kerim ve Beyt-i İksa (Kudüs’ün batısındaki tepeler) düşman ta­rafından zaptedilerek, kuvvetli topçu kullanarak bütün birin­ci hattımızı işgal ve kıtaatımızı El-Burç, Lifta, Kudüs’ün batı ve güneyine çekilmeye mecbur et­ti. El-Burç’taki düşman taarruz­ları piyade muharebesiyle ve di­ğer cephelerde topçu ve piyade ateşiyle durdurulduysa da (20. Kolordu Kumandanı) Ali Fuat Paşa’nın müdafaa imkanı gör­memesi üzerine Kudüs’ün tahli­yesine karar verdim”.

    Yafa Geçidi


    İngiliz muhafızlar Yafa Kapısı önünde, 9 Aralık 1917. Allenby, sıkıyönetim bildirisinde şehir sakinlerinin “meşru işlerine sekteye uğrama korkusu olmadan” devam etmesini ve “bütün kutsal yapıların, abidelerin, geleneksel yerleşim alanlarının, vakıfların, kutsal emanetlerin ve geleneksel ibadet mekânlarının, üç dinden hangisi olursa olsun, var olan örf, adet, kişilerin inançlarına uygun olarak yerlerinde tutulacağını ve korunacağını” bildirmişti.

    Kudüs’ü doğrudan doğruya savunmakla görevli iki tümen­den oluşan 20. Kolordu’ya ko­muta eden Albay Ali Fuat Bey, kolordusunun kuvvetinin yeter­sizliğini bildiğinden bu görevi kabul etmek istememişti. Bal­kan Savaşı’nda Yanya’da tümen komutanlığı yapmış ve muha­sara edilen kalede Yunan ordu­suna esir düşmüş olduğundan, Kudüs’te aynı akıbete uğramak­tan çekinerek kendisine başka bir vazife verilmesini istemişti. Buna rağmen Falkenhayn, ona itimat ettiğini söylemiş ve ken­disini generalliğe terfi ettirerek ikna etmişti.

    Ali Fuat Bey, Kudüs’ün tah­liyesi konusunda odak nokta­sında olan bir komutan olarak hatıralarında bundan fazla söz etmez, aksine Kudüs savunma­sından dolayı Cemal ve Falken­hayn Paşalar tarafından tebrik edildiğini söyler:

    “Filistin’de iki buçuk ay de­vam eden kanlı muharebelerden sonra Kudüs’ü vermek zorunda kalmış, fakat Nablus’un güne­yinde yapılan düşman taarru­zunu durdurmuştuk… Kudüs’ü 20. Kolordu kumandanı sıfatıyla ben müdafaa etmiştim. Bun­dan bir tefahür (gurur duyma) vesilesi çıkaracak değilim. Eğer bir muvaffakiyet payımız varsa bunu benimle beraber dövüşen kahraman ve fedakar silah arka­daşlarıma borçluyum”.

    31 Ekim 1917’de Birüssebi mevzilerinde İngiliz taarruzuna uğrayarak esir olmaktan kılpa­yı kurtulan 3. Kolordu Komuta­nı Albay İsmet Bey (İnönü), bu muharebelerde Kudüs’ün kuze­yindeki mevzileri tutmaktaydı. Hatıratında Kudüs’ün tahliyesi­ne dair fazla bir şey yoktur:

    “Biz 3. Kolordu ile Kudüs’ün kuzeyinde El-Bire-Ramallah mıntıkasında bulunuyorduk. İngilizler Yafa’dan sonra Ku­düs’te 20. Kolordu’ya doğrudan doğruya taarruz ettikleri gibi Ramallah’ta 3. Kolordu’ya da ay­nı zamanda taarruz etmişlerdi. Cephe kumandanı mukaddes şehir içinde muharebeyi arzu etmediğinden Kudüs, Aralık ayı­nın ilk haftasında tahliye edildi. Kudüs’ün kaybolması tabiatıyla umumi bir teessür yaratmıştı”.

    Muharebe alanı


    Muharebe Kutsal şehre zarar vermemek adına sadece Kudüs’ün dışında gerçekleşmiş fakat yine de Nebi Samuel (İsmail Peygamber) türbe ve camii gibi kutsal mekanlar hasar görmüştü.

    İngiliz Cephesi’nden Nebi Samuel muharebe alanı.

    Buraya kadar yaptığımız alıntılardan anlaşılan şudur ki; Kudüs, bizzat savunmasında bu­lunan Türk komutanların talep ve onayı ile tahliye edilmişti. Falkenhayn, Kudüs’ün tahliyesine karşı olmakla birlikte kolor­du ve ordu komutanlarının fi­kirbirliğine varmaları sonucun­da durumu kabullenmiştir.

    Buna rağmen Kudüs’ün Al­manlar tarafından bilerek tah­liye edildiği görüşü, bölgedeki Türk komutanlardan Cemal Pa­şa’nın hatıratında dillendirilir:

    “Daha Kudüs düşmemişken orayı savunan kolordu kuman­danı Ali Fuat Paşa’dan aldığım özel bilgiye göre General Fal­kenhayn Kudüs’ün savunulması taraftarı değildi. Görüşüme göre bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet düşünülemez. Falken­hayn kutsal beldenin mübarek makamlarının top mermileriyle harap olmasına sebep olacağın­dan buna kesinlikle razı olma­yacağını bir konuşmasında Ali Fuat Paşa’ya söylemişti. Bun­dan daha gülünç bir düşünce olamazdı. Kudüs şehri Haçlılar zamanında önce Müslümanlar tarafından Haçlılara karşı son­ra Haçlılar tarafından Selahad­din Eyyübi’ye karşı savunulma­mış mıydı? Önce caiz olan bir şey bugün neden caiz olamıyor­du? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması isteniyorsa Hıristiyan olan İngi­liz ordusunun bu şehre saldır­maktan ve top ateşi açmaktan kaçınması gerekirdi. Herhal­de biz şehir ilerisinde savunma yapacağımızdan şehre düşecek mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı”.

    Falkenhayn’la birlikte Filis­tin cephesine gelen Alman Bin­başı Von Papen’in hatıratı da Cemal Paşa’yı destekleyici ma­hiyettedir:

    “Falkenhayn’a Kudüs’ün düşman bombardımanı ile tah­rip olması halinde bu kutsal şehrin yıkımının faturasının Al­manlara kesileceği ikazı yapa­rak tahliye edilmesini teklif et­tim. Falkenhayn bunu bir prestij meselesi yaparak reddetmişti. ‘Verdün’ü kaybettim. Başka bir savaşı kaybetmek üzereyim ve siz bana tüm dünyanın gözü­nü diktiği bir şehri boşaltmamı söylüyorsunuz. Mümkün değil!’ dedi. Ama ben vazgeçmek ni­yetinde değildim. Kutsal yerle­rin mahvedilmesinin yanında prestijin ne önemi olabilirdi? Hemen İstanbul’daki Alman bü­yükelçisi Kont Bernstorff’a bir telgraf çekerek, Enver Paşa’nın Kudüs’ün tahliyesi konusuna müdahale etmesini rica ettim. Aynı zamanda Alman Genel Ka­rargahın’a da bir telgraf çekerek bu geri çekilmenin nedenlerini ve gerekliliğini açıkladım. Şehri boşaltma emri 7 Aralık’ta veril­di ve hemen ertesi günü uygu­landı”.

    Von Papen ve Cemal Pa­şa’nın anlatımlarına bakılırsa, Falkenhayn’ın tahliye yanlısı ol­duğu anlaşılır. Öte yandan Türk resmî tarihine girmiş yukarda­ki Falkenhayn-Fevzi Paşa di­yaloguna bakıldığında ise Türk komutanların aksine Falken­hayn’ın son ana kadar Kudüs’ün savunulmasını, tahliye edilme­mesini istediği görülür.

    Falkenhayn, Kudüs mevzile­rinin en azından bir hafta daha tutulmasını çok arzu ediyordu. Bu zaman zarfında yetişecek olan taze bir tümen ve Alman­ya’dan gelen “Alman Asya Kolu” ile İngilizler’i durdurabileceği­ni düşünüyordu. Ancak her şe­yin bir tahammül sınırı vardı ve Kudüs’ü savunan kuvvetler artık birkaç yüz kişiye düşmüştü.

    Peki ordu komutanı olarak Falkenhayn cephedeki vaziye­ti bilmiyor muydu? Falkenhayn bu hususu Kudüs düştükten sonra başkomutanlığa gönder­diği raporda belirtmek ihtiyacı hissetmiş. Falkenhayn bu rapor­da, “Aralık ayının 7’sine kadar düşmanın Kudüs’e taarruza ha­zırlandığına dair hiçbir belirtiye rastlanmadığını, 7 Aralık günü cephenin durumunu sorduğu 7. Ordu ve 20. Kolordu kumandan­larının durumu emin gördük­lerini bildirdiklerini” söyleye­rek düşmanın vaziyeti hakkında doğru bilgi sahibi olmayan cep­he kumandanlarını itham eder.

    Kudüs 8/9 Aralık gecesi tah­liye edildi. Resmî tarihe yan­sıyan çekilme emrini veren 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, 9 maddelik emrin 3. Maddesinde, “Kutsal bir şehri düşman tah­riplerinden korumak amacıyla Kudüs’ün boşaltılmasına karar verilmiştir” demekteydi.

    Kudüs şehitleri


    Muharebe alanlarından Tell El-Ful’da şehit düşen Türk askerleri. 8 Aralık gecesi İngiliz taarruzunun şiddetlenmesi üzerine Osmanlı ordusu şehri sonuna kadar savunmayıp tahliye etmişti.

    Bu ifade biraz da artık sa­vunma kudretini yitirmiş, düş­mana direnme gücü kalmamış bir ordunun geri çekilirken sı­ğındığı bir gerekçe olarak gö­rülebilir. Dolayısıyla “Kudüs Almanlar tarafından tahrip ol­masın diye bilerek tahliye edil­di” sözünün çok da gerçekçi olmadığı, tahliye işinin Filistin cephesinde yapılan hataların bi­rikimi sonucunda direnme gücü kalmayan Türk ordu ve kolordu komutanlarının ortak aldıkla­rı bir karar olduğunu söylemek mümkündür.

    Filistin’in ve dolayısıyla Ku­düs’ün kaybı, 1916 ve 1917 yılla­rında yapılan hataların, alınan yanlış kararların neticesidir. Bu­nun başsorumlusu da hiç şüp­hesiz Harbiye Nazırı ve Başko­mutan Vekili Enver Paşa’dır.

    1916 yılında yaklaşan İngi­liz tehdidini görmezden gelip en seçme birlikleri -Almanların gö­nülsüz davranmalarına rağmen- Avrupa cephesine göndermesi, Enver Paşa’nın en büyük hata­sıydı. 1916 başında Çanakkale cephesinin kapanması üzerine buradan boşa çıkan kuvvetleri, Avrupa cepheleri yerine Irak ve Filistin cephesine göndersey­di, Bağdat’ın kaybı ve Gazze-Bi­rüssebi savunmasının kırılma­sı büyük ihtimalle mümkün ol­mayacaktı. Avrupa cephelerine gönderilen 110 bin asker (en eği­timli, en iyi donanımlı askerler), bu iki cephenin ayakta kalması­nı sağlayacaktı.

    Enver Paşa’nın Filistin’deki tehdidi fark edip Yıldırım Ordu­lar Grubu’nu bu cepheye yön­lendirişi, 1917 Eylül ayını bul­muştu. Ne yazık ki Yıldırım Or­dular Grubu’nun hangi cephede kullanılacağına dair yaz ayları boyunca süren tartışmalar Filis­tin cephesinde acilen alınması gereken tedbirlerin gecikmesine sebep oldu. Kesin olarak söyle­nebilir ki, 2. Gazze Muharebe­si’nden 3. Gazze Muharebesi’ne kadar geçen altı ayın dört ayı boşa geçirilmiş, yitirilen zaman Filistin’in kaybedilmesine sebep olmuştur.

    Bu hususta son sözü döne­min harp tarihçisi Yarbay Meh­met Nihat Bey’e bırakalım:

    “Enver Paşa, Nisan 1917’den itibaren Eylül ayı sonuna kadar tam altı ay elinin altındaki esas kuvveti yönelteceği hedefte te­reddüt etti. Memleketin Irak ve Filistin istikametlerinin iki kuvvetli İngiliz ordusunun teh­didi altında olmasına rağmen Avrupa cephelerine gönderdi­ği birlikleri geri getirmekte çok geç kalmış, Romanya’daki 6. Ko­lordu’yu orada bırakmış ve asıl tehdidin geldiği Filistin cephe­si bu sebepten dolayı 3. Gaz­ze-Birüssebi Muharebesi’ne çok olumsuz şartlarda yakalanmış­tır. Eğer vaktinde ve zamanında kesin bir karar verilip bu karar azimli bir şekilde uygulansay­dı, hiç şüphesiz ki 1917 senesi, Filistin’de Allenby’nin felaketi­ne değilse bile önemli başarısız­lıklarına şahit olacak ve harbin vaziyeti muhtemelen başka bir istikamet alacaktı”.

  • Osmanlı-Türk müziğinin büyük kadın bestekârı

    18. yüzyılda yaşamış, musikimizde başyapıt sayılabilecek özellikte eserlerin söz yazarı, bestekârı ve icracısı Dilhayat Kalfa, Osmanlı dönemi kadın müzisyenlerin ne kadar üstün bir sanatsal birikimi olduğunu kanıtlıyor. 100’ün üzerinde eserinden sadece 12’si günümüze notalarıyla ulaşabilen Dilhayat Kalfa, aynı zamanda adı kayıtlarda geçen tek kadın bestekâr.

    GÖKÇE BAHAR ERCAN

    Klasik Osmanlı-Türk mu­sikisinin oluşumunu 16. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren takip etmekteyiz. Toplumun her kesimine açık olan bu gelenek, bu tarihten iti­baren müzik icra edilen tekke, kahvehane daha sonraları 18. yüzyılda gelişen yeni eğlence anlayışıyla beraber ortaya çıkan sahil sarayları, konaklar, yalılar, bahçeler ve mesire yerleri gibi yeni kültürel alanlarda, merkez çevre etkileşimiyle zenginle­şerek, 20. yüzyıla kadar hiç ara vermeden dört yüzyıl devam eder. Bu musiki, kapalı bir gele­nek olmakla birlikte her sosyal kesimden, her inançtan ve her kültürden müzisyenlere açıktı.

    Osmanlılar’ın bu yeni ge­leneği büyük ölçüde şehirli bir müzik geleneğiydi. Merkezinde imparatorluğun payitahtı bu­lunur ve Edirne, Bursa, Selanik gibi kentlerden beslenerek, esas itibariyle kentli bir kültürel ala­na yayılırdı. Şehir kendi müzik stilini üretiyordu.

    Bu geleneğin aktarımında “meşk usulü” denen eğitim sis­temi kullanılmaktaydı. Temelin­de üstad-şakird ilişkisi olan ve ezbere dayanan bu sözlü akta­rım yöntemi, sadece bir aktarım veya eğitim değil, aslında talebe­nin bu geleneğe dahil olabilmek için yeterli olup olmadığını öl­çen bir eleme sistemiydi. Eser­ler üstad ile tekrar tekrar meşk edilerek ezberlenirdi. Bu sabır isteyen uzun ve meşakkatli bir süreçti.

    Müzisyen kadınlar


    Osman Hamdi Bey’in
    1880’de yaptığı “İki
    Müzisyen Kız” tablosunda
    Bursa Yeşil Cami
    namazgahında tambur ve
    def çalan Osmanlı kadınları.

    Osmanlı sarayında musiki eğitimi, 17. yüzyılda IV. Murad zamanında Seferli Odası’nın oluşturulmasına kadar büyük ve küçük odalarda sürmekteydi. Erkekler Enderun Meşkhane­si’nde, kadınlar ise Harem-i Hu­mayun’da ya da saray dışındaki konaklarda Osmanlı müziğine hizmetleri geçmiş Enderun’un musiki hocaları ya da dönemin gözde bestekar, hanende ve sa­zendelerinden ders almaktaydı­lar. Uzun süre şehirdeki musiki hocalarının evlerinde kalan ca­riyelerin aldıkları saz dersleri­nin ücreti ve kişilerin yiyecek masrafları da saray hazinesi ta­rafından karşılanmaktaydı. Ör­neğin Kantemiroğlu’nun tanbur hocası Rum Angeli, saraydaki cariyelere verdiği dersin karşılı­ğında hazineden 70-80 akçe ma­aş alıyordu. Osmanlı toplumun­da musiki kadın-erkek arasın­daki bağları koparmamış, icra edilen her yerde kadın ile erke­ğin karşı karşıya, haremlik-se­lamlık koşullarında yanyana ge­lebilmesini sağlamıştır.

    Eğitim alan kadınlar, musi­kiyi sadece gündelik hayatları­nın bir parçası olarak görmemiş, haremde hanende ve sazende olarak icralarına devam etmiş­ler hatta hoca olarak da görev yapmışlardır. Sazendeler genel­likle “kalfalık” derecesine kadar yükselmiş, bu terim 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren saray­da ve konaklarda kullanılmaya başlanmış, daha önceleri kulla­nılan “bula”, yani abla kelimesi­nin yerini almıştır.

    Bugüne kalan eser: ‘Peşrev’


    Dârülelhan İlmiyesi kayıtlarındaki Evcara makamında, çifte düyek usulündeki Peşrev, yüzden fazla bestesi olan bestekârın günümüze ulaşan on iki eserinden biridir (Atatürk Kitaplığı).

    Walter Feldman’ın yazdı­ğı Music of the Ottoman Court: Makam, Composition, and the Early Ottoman Instrumental Repertoire’da belirtildiği üze re Dilhayat Kalfa, genç şehzade Selim’in 1789’da tahta çıkma­dan önce musiki hocalarından birisiydi.

    Dilhayat Kalfa (1710?-1780) Osmanlı-Türk musiki tarihin­de bilinen en önemli kadın bes­tekârdır. Musiki mecmuaların­dan elde ettiğimiz bilgiye göre, 100’ün üzerinde sözlü eser ve saz eserinin bestecisidir ki bu bile başlı başına onun sıradışılı­ğını göstermektedir. Bu eserler­den sadece 12’si günümüze no­talarıyla ulaşabilmiştir. Bunlar­dan mahur ve rast makamındaki “beste” ve evcara makamında­ki “peşrev” ve “saz semaisi” en önemli klasikler arasında sayılır. Kendi fasıl eserlerinin nadide güfteleri de onun eseridir.

    Yek be yek gerçi merâm-ı dili takrîr ettim
    Neyleyim âh, o meh peykeri dilgîr ettim.
    Eyleyip hâbda takbîl o nûr-ı basarı
    Uyanıp hâhiş ile aynını tabîr ettim.
    Gönlümün isteklerini birer birer anlattım ama,
    Ne yazık ki, sevgilimin gönlünü de incittim.
    Öptüm o parıltılı bakışları rüyamda,
    Aynı arzuyla anlattım, uyandığımda da.
    (Transkripsiyon: Meral Akkent)

    Hanende ve sazende olan Dilhayat Kalfa, evcara maka­mında eser veren ilk bestekâr­dır. Her ne kadar Abdülbaki Nasır Dede 1794’te bu maka­mın Sultan III. Selim tarafından bulunduğunu yazsa da, Dilhayat Kalfa’nın şehzade Selim’in 1761-1789 yılları arasında musiki ho­calarından biri olduğu düşünü­lünce, Mevlevi şeyhi Abdülbaki Nasır Dede’nin bu makamın ter­kibini bir cariye yerine sultana atfetmesi normal karşılanabilir.

    Araştırmacı – akademis­yen Talip Mert, 1999’da Musiki Mecmuası’nda “Dilhayat Kal­fa’nın Mirası”nı yayımlamış­tır. Belge üzerinde herhangi bir tarih bulunmamasına rağmen, belgenin tasnifi esnasında ya­pılan bir araştırma sonucu tah­mini olarak 1737 (hicri 1150) tarihi konmuştur. Yazıda Dilha­yat Kalfa’nın terikesinin ince­lenmesiyle ölüm tarihinin 1737 olduğu, III. Ahmed döneminde yaşadığı, bulunan 4 adet elmas iğneden (kabak çiçeği şeklinde beş yapraklı olan bu iğneler ha­zinedar ustaların resmî eşya­sından sayılıyordu) ve saraydan ayrılmasından hareketle hazi­nedar usta olarak görev yaptığı, Patrona Halil İsyanı ile III. Ah­med tahttan indirildikten sonra saraydan ayrıldığı sonuçlarına varılmıştır. Bu sav, Dilhayat Kal­fa’nın III. Selim’in tanbur hocası olmasını imkansız kılmaktır.

    Dilhayat Kalfa burada yaşadı Sultanahmet’te bulunan konak, 2012’de restore edilip bestekarın adıyla butik otel haline getirildi.

    Klasik fasıl repertuvarında­ki ustalığı sıradışı olan Dilhayat Kalfa, aynı zamanda adı kayıt­larda geçen tek kadın bestekâr­dır. Kadınlar tarafından icra edilen başka sözlü fasıl kaydına şimdiye kadar rastlanmamıştır.

    Dilhayat Kalfa, bir bestekâr olarak döneminin ötesine uza­nan dehasıyla Osmanlı-Türk musikisinin klasikleri arasına geçen nadide eserler üretmiş­ti. Hakkında, günümüze ulaşan eserleri haricinde detaylı bir bil­gi yok. Hayatının son günlerini saraydan ayrıldıktan sonra Sult anahmet’teki konağında iki ca­riyesiyle geçirdiği biliniyor. İki cariyesinden birini ölümünden önce çerağ etmiş, büyük bir ihti­malle gelin etmiş; diğer cariyesi Teravet’e ise iki adet elmas iğne, iki altın kuşak ve bir bilezik bı­rakmıştır.

  • ‘Oğuz evlenme teklif etti; ben hemen ‘evet’ deyince çok şaşırdı’

    Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım, Oğuz Atay’la 50’li yılların sonlarında başlayan tanışıklıklarını ve evlilik kararını anlattı.

    – Oğuz Atay’la ne zaman ta­nıştınız?

    – 1956 yılıydı ilk tanıştığımız­da. Her hafta Cumartesi gün­leri Oğuz bize yemeğe gelirdi. Saat 12.00-01.00 olunca kalkıp gidiyordu. Sonra bizim ev kala­balıklaştı. Dedim ki “Oğuz artık seni çağıramayacağım. Çünkü ev çok kalabalık”. “Ne yapalım” dedi. Biraz tereddütlüydü o dö­nem. Dedim ki “Ne düşünüyor­sun, ne istediğini biliyor mu­sun?” “Vallahi, tam bilmiyo­rum” dedi. “İyi” dedim ben de.

    – 🙂

    – Komik, komik. Sonra Oğuz kayboldu. Ama ben de me­rak etmiyorum. Yani, tamam. Son sınıf, okul bitirecek falan. Derken ben o sırada kararımı verdim. İngiltere’ye gitmek is­tiyorum. Konsolosluğa gittim, okulların adreslerini aldım. Bunların hepsine birer mek­tup yazdım. Hepsinden cevap geldi. Önümüzdeki sene Eylül ayında başlayabilirsiniz diye.

    Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım 60’lı yıllarda yaşananları yayın yönetmenimiz Gürsel Göncü’ye anlattı.

    – Ne zaman?

    – 1957-58 yıllarıydı. Anka­ra’da imtihana girdim ve sonra Londra’ya tasarımcılık eğitimi­ne gittim.

    – Üç sene kaldınız.

    – İki sene.

    1960’ta yurda döndüğünüz­de “ihtilal” olmuş muydu?

    – Evet, olmuştu. Hatta benden büyük bir arkadaş “kardeşi­ne de söyle, o da gelsin. Gitme” dedi. “Ama askerlerin gelmesi belki de fena olmaz” dedim. O tabii Afrika ülkelerindeki gibi bir şeyler düşünüyor. “Bizde öyle olmaz” dedim.

    – Ne zaman döndünüz Tür­kiye’ye?

    – 60 Ağustos’unun sonunda yer bulabildim uçakta. Öyle ko­lay değildi o zaman. Eylül’de İstanbul’daydım. Kardeşimle beraber Cihangir’de oturmaya başladık. Güneşli sokak, Nar apartmanında. Artık kendim çiziyorum, kendim yapıyorum. Derken Şubat ayında bütün iş­ler kesildi bütün piyasada.

    – Peki tekrar karşılaşma?

    – Kardeşim bir akşam “sine­maya götüreyim seni” dedi. “Peki” dedim. Çıktık, Melek’e gittik o zaman. Tam antrakt­ta baktım, Oğuz böyle önden geçiyor. Döndü, şöyle biraz da tereddüt etti, selam verdi. Al­dım. Ondan sonra “geldin mi” diye sordu. “Geldim” dedim. “Nasıldı” dedi. “Çok iyiydi” dedim. Sonra bir gün kapı ça­lındı, Oğuz geldi; ama ev çok kalabalıktı, gitti. İkinci gün yi­ne geldi, yine kalabalıktı, yine gitti. Üçüncü günü kalkmadı. Herkes gitti. O oturuyor. Ama perişan bir vaziyette. Pazar Mecmuası’nı çıkarmışlar. Yor­gun. Canı çıkmış yani. Oturdu. Evlenme teklif etti. Ben de ka­bul ettim. “Hemen kabul ediyor musun?” dedi. “Evet” de­dim. “Hani düşüneyim denir. Ne yapıyorsun, kaç para alı­yorsun falan denir değil mi?” dedi. “Evet” dedim. Şimdi dü­şünüyorum da büyük cesaret.

    İki ay içinde gün aldık. Anne­siyle, babasıyla tanıştırdı. On­lar da bizimkilere geldiler. “Eh çocuklar zaten karar vermiş­ler, bize fazla bir şey düşmü­yor. Peki.” dediler.

  • 56 yıl sonra Oğuz Atay’dan gelen mektup

    Ünlü edebiyatçımızın 1961 tarihinde arkadaşına yazdığı sekiz sayfalık mektup, Oğuz Atay’ın yazarlık kariyeri öncesi dünyasına ışık tutuyor; sonraki ölümsüz eserlerine dair ipuçları barındırıyor.

    Ara Güler’in unutulmaz fotoğrafı.

    Oğuz Atay, bu toprakların yakın edebiyat tarihine damgasını vurmuş çağdaş Türk romancı. 2012 Aralık ayında yayımlanan 47. sayımızda, “Hissiyatımızın Tarihçisi” başlığıyla kapak konusu yaptığımız Atay, bu coğrafyada yaşayan insanların gündelik “haller”ini, yani bize kendimizi gösteren müstesna bir yazardı.

    1977’de ölen Atay, eserlerinin kazandığı başarıyı, okurlarının büyük ilgisini, başeseri Tutunamayanlar’ın nihayet geçen yıl İngilizce olarak yayımlandığını göremedi. Ne var ki tüm bunların bu şekilde olacağını yaşarken öngörmüş bir zekaydı: “Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle” (Tutunamayanlar).

    Ölümünün 40. yılında, Oğuz Atay’ın 60’lı yılların sonlarında başlayan yazarlık serüvenini değil, öncesindeki hayatından bilinmeyen ve önemli bir belgeyi de okurlarımızla paylaşmak istedik (Gerçi bilindiği gibi kendisi üniversitede de hocalık yapmış, Yol Mühendisliği ve Topografya adlı iki ders kitabı yazmıştır).

    Askerlik arkadaşı ve meslektaşı rahmetli Avşin Baysal’a 19 Mayıs 1961’de yazdığı mektup, evlilik kararını ve bunu nasıl aldığını, anladığını anlatıyor. Nefis bir Türkçe’yle yazılan mektup için Avşin Baysal’ın eşi Yıldız Hanım’a, Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım’a, kızı Özge ve torunu Oğuz Kansu Canbek’e minnettarız.

    Gürsel Göncü

    OĞUZ ATAY’IN MEKTUBU

    19 Mayıs 1961

    Sevgili Avşin,

    Sana uzun zamandır yazmadım, daha doğrusu artık yazışma alışkanlığımızı kaybettik. Bu önemli haber de olmasaydı belki uzun bir süre daha yazışmayacaktık. Evet sana önemli bir haberim var: evleni­yorum. Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gi­bi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir “yazışa­mama” devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni -bana da öyle olmuştu-şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanı­yordum. Fakat uzun zamandır görüş­müyorduk. Bir gün ona -yalnız, yolda değil- sinemada rastladım. Konuş­tum. Sonra… sonrası belli. Bu cümle çok söylenmiştir ama yeniden yazıla­bilir: evlenmeye karar verdik. Belki şu satırları okurken “sen de mi?”, “yok canım”, “vah! vah!” ve benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olma­sınlar, buradaki arkadaşlar bu sözle­rin öyle varyasyonlarını buldular ki senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. Onun için ciddi ve “mesele­nin ehemmiyetine müdrik” (!) fikirler beklerim senden. Yalnız şu arada be­lirteyim: bu konuda yapılan esprile­ri (arkadaşların yaptığı) ben şahsen komik bulmadım. Evet, bütün bu ta­kılmaların gerisinde, akılları kurcala­yan soruya gelelim: neden evleniyo­rum? Ben, hani şu falan filan adam, mangalda kül bırakmayanlar banka­sı umum müdürü, nasıl olur da… Bu soruların çoğunu cevapsız bıraktım, ya da beylik cevaplar verdim; çünki birçoğunun düşündüklerimi anlama­yacağını ya da inanmayacağını gör­düm. Fakat –iltifat değildir- senin bu konuda daha anlayışlı olduğunu bildi­ğim için düşüncelerimi anlayacağını, daha doğrusu anlamak değil de -tabii anlayacaksın- sözlerin gerisindeki kuramları sezeceğini –bence burada en yerinde kelime “sezgi”- sanıyorum.

    Evet, neden evleniyorum? Sebep­lerden bir tanesi çok apaçık. Fazla açıklamanın gereksiz olduğunu sen de takdir edersin. Belki de harbi kay­betme sebeplerini “önce barut yoktu” diye saymaya başlayan subaya ben­ziyorum. Bundan sonraki sebepleri önemli saymayabilirsin. Nitekim bir­çok kimse öyle düşündü. Bu konu­da objektif olamıyacağımı bildiğim için hiçbir düşünceyi kötülemiyece­ğim; sadece bu sebebin dışında başka sebepler de olduğunu sandığım için bunları kaydetmekle yetineceğim.

    Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez

    Kendimi, huzursuzluk arayan, karışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yaptıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Gerçekten çok huzur uyuşturabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Sonra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek değildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söylediğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez”.

    Kendimi, huzursuzluk arayan, ka­rışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yap­tıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanıl­mışım. Gerçekten çok huzur uyuştu­rabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Son­ra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek de­ğildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söyledi­ğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dı­şında hiçbir şeyi halledemez”. Düşün­cenin istenilen bir yere teksif edile­bilmesi için diğer noktalardan kolay­ca ayrılması, yani başka meselelerin halledilmiş olması gerekir. Ben daha önce -son bir yıldır yeni şeyler düşü­nüyorum- insanın bir şeye kendini ve­rebilmesi için başka her şeyi terket­mesi gerekir sanıyordum. Fakat ya o şeyler seni terketmiyorsa. Bıraktığın şeyler senin tam insan, bütünüyle in­san olmanı engelliyor. Seni asosyal bir tip yapıyor. İnsanın dışına çıkan biri, insanlar için ne yapabilir? Ben, kendi­mi hiçbir zaman tam asosyal görme­dim. Bunu sen de bilirsin. Turhan gibi bir tip olmayı hiçbir zaman düşünme­dim. Bununla birlikte gene de bende kırıcı, yıkıcı bazı taraflar vardı. Hatır­larsın yedek subay okulunda arkadaş olduğumuz ilk günlerde sana da kırıcı davranmıştım. Senin tolerans duygun ve kolay kırılır bir insan olmamanın dostluğumuzun kurulmasında önemli payı olmuştur. Bir insan kendisine so­rulan şeylere sinirli bir şekilde, kırıcı cevaplar veriyorsa kendinde bir eksik­lik var demektir. Rahat bir konuşma tarzı karşındakine emniyet verir. Ben insanları sert ve alaycı uslublarımla şaşırtmayı tercih ediyordum. Böyle bir insan değildim. Sadece öyle görünme­min daha akıllıca olduğunu sanıyor­dum. Yumuşak görünmenin gerçekten de öyle olmak anlamına geldiğini dü­şünüyordum. Oysa benim anladığım tarzda bir sertlik ancak “gergedanlara” yakışırdı. İnsan dış tesirlere kapısı­nı kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Io­nesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır. (Bu sözlerimden piyesi gördüğümü ve çok beğendiği­mi anlamışsındır) Piyesteki Botard’ı hatırla. Her şeyin gerisinde “hile se­zen”, hiçbir şeye “görmeden” inanma­yan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsan­lara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyo­rum: evleniyorum.

    Sana bizim dergi işinden bahset­miştim. Turhan’ın son gün ayrılışı­nı da anlattığımı sanıyorum. İşte ben Turhan’ın o günki tartışmada gerge­danlaştığını gördüm. Hem de tıpkı Ionesco’nun oyununda olduğu gibi. Tıpkı Ahmet Evintan’ın oynadığı gibi: arkadaşının yanında ve yavaş yürü­müş. Bu piyes hakkında çok şey söyle­mek istiyorum. Görüştüğümüz zaman daha uzun konuşuruz. Sadece piyesi seyrederken içinde yaşadığımı (ta­bii gergedan olarak değil Beranger olarak -ne kadar mütevaziyim (!) de­ğil mi?) ve artık düşüncelerimi ifade ederken gergedanı dilimden düşür­mediğimi söyleyebilirim; söylemek istediklerim böylece o kadar kısalı­yor ki.

    Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum

    Sonra, biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

    Sonra, biliyor musun ben saadet­ten hoşlanıyorum. Onun için de ev­leniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişi­ni düşünmekten ne kadar hoşlanmı­yorsam, saadetin kelimesini bile dü­şünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetle­rimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut ol­maya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

    Bu yazdıklarımdan beni gevşeyip, yere serilmiş sanabilirsin. Ben öy­le sanmıyorum. Aksine eğer bundan sonra bir şey yapacaksam daha im­kânlı olacağıma inanıyorum. Bir de şu mesele var: “bir şey yapacaksam” dedim ya. O “bir şey” “dünyaya niza­mat vermek” olmayacak galiba. Bir şeyin doğru olduğunu bilmek başka onu gerçekleştirmek ise çok başka. Şu halimle belki çevremdekiler içinde bu işi en çok ben becerebilirim, ama bir işin yapılması için sadece “bazı insan­lardan daha iyi olmak” yetmez ki. Bi­zatihi (kelime çok eski ama daha iyisi yok) değerli olmak gerek. Ben son se­nelerde bir şeyler öğrendiysem şunu iyi anladım: bu işi iyi yapmak güç ve şartlar uygun değil. O zaman da şu ka­lıyor: davanın bir neferi olup ayak iş­leri yapmak. Özür dilerim, ben biraz ihtiraslıyım: her işte yukarıda olmak isterim. Beni egoist bulmadığını tah­min ederim. Gerçek bu yazdıklarım. Sen de biliyorsun. İnsanları bir şey yapmaya zorlayan kuvvet –işin mahi­yeti ne olursa olsun- ihtirastır. İhtiras çalışmanın gıdasıdır. Ben ise çok yo­ruldum boş yere: İhtirasımı kaybet­tim bu işte.

    Tabii en başta gelen sebepler­den birisi de Fikriye, evleneceğim kız. Belki sana bahsetmişimdir. Her zaman eğer bir gün birisiyle evlenir­sem muhakkak bu iş onunla olacak diye düşünürdüm, evlenmeyi hiç dü­şünmediğim zamanlar da onu hatır­lardım. Bence çok vasıflı bir kız. Ta­bii bu düşüncem de sübjektif olabilir. Belki “bana öyle geliyor.” Fakat tanı­yınca senin de öyle bulacağını sanı­yorum. Sana ondan bahsetmeyi çok isterdim, fakat sana mektupla anlat­mam çok güç, hem de boyuna sev­dikleri kızdan bahseden tipleri ben eskiden beri biraz yadırgarım. Aynı şeyi yapamayacağım. Buna rağmen seninle karşı karşıya gelince bahset­meyi isterim. Yalnız şu kadarını söy­liyeyim: ben kendisini gerçekten se­viyorum ve üstün buluyorum. Bana emniyetin vardır sözlerime inanırsın değil mi?

    Her şeyin gerisinde ‘hile sezen’, gergedan bir ‘toplumcu’ olmak istemiyorum

    İnsan dış tesirlere kapısını kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Ionesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır… Her şeyin gerisinde “hile sezen”, hiçbir şeye “görmeden” inanmayan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsanlara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyorum: evleniyorum.

    İşte sevgili Avşin, durumum böy­le. Daha fazla yazmak isterdim ama buna benim vaktim ve kafam senin de sabrın müsaade etmez (ne yerin­de (!) bir söz değil mi). Fikriye ile Ha­ziran başında evleniyoruz. Fazla ha­zırlık yapmıyoruz. Evlenir evlenmez vapurla geziye çıkacağız. Biliyorsun benim “permi” denen bir vapurla ge­zi hakkım var. Seninle buluşup uzun uzun konuşmak isterdim. Haziran 20’den itibaren yeniden İstanbul’da­yım. Gelirsen çok sevinirim. Olmaz­sa gezi sonrasında biz geliriz. Çoğul konuşmamı yadırgamıyorsun ya? Ne yapalım oldu bir kere. Sana bu kadar uzun yazdım; hemen cevap verip dü­şüncelerini bildirmezsen darılırım ha. Şimdilik bu kadar. Gözlerinden öperim. Yıldız’a selamlar.

  • Bir kültür mabedi ve hazin öyküsü

    40 yılı inşaatla, restorasyonla ya da terkedilmiş olarak geçen, ancak 30 yıl kullanılabilen Taksim’de bir sanat mabedi… Eski adıyla İstanbul Kültür Sarayı 1969’da resmen açılmış, 1970’in sonlarında yanmış, 1978’de yeni binası ve AKM ismiyle tekrar açılmıştı. Şimdilerde yine yıkılacak ve yerine yeni bir sanat merkezi yapılacak.

    Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin son dokuz yıl boyun­ca işlevsiz bırakıldıktan sonra kesinlikle yıkılacağı ve yerine yeni bir “opera kompleksi” in­şa edileceği neredeyse kesin­leşti. Mevcut binanın ömrünü doldurduğu hükmüne varılmış olduğu anlaşılıyor. Şimdi kar­şımızda başlangıcı ve akıbeti bilinen bir yapı var.

    İnşaat safahatini az çok izlediğim ve 1969 Nisan’ın­da “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla açılışına geniş öçüde tanık olduğum, daha sonrala­rı sahnesinde pek çok sanat gösterisini izlediğim AKM’yi anlatmak istiyorum. Yazıyı, özellikle ilk açılışı belgeleyen fotoğraflarla süslemeye çalışa­cağım. Çünkü olayı yakından değil, bizzat içinden izlemiş­tim.

    AKM’den önce… Başlangıçta bir opera binası olarak tasarlanan yapı, eklerle bir “Kültür Merkezi” haline getirildi. 12 Nisan 1969’da “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla açıldı. 27 Kasım 1970’teki yangından sonra hem adı hem çehresi değişen binanın o zamanki ilk halinden anonim bir görünüm.

    Bir yapının varolabilme­si için önce uygun bir mekân, daha sonra da bir gereksinim bulunması gerek. O yüzden, bu öykünün başlangıcını 1936’da İstanbul’un çağdaş bir şehir olarak nâzım planını yaptır­mak üzere Atatürk’ün ünlü şe­hircilik uzmanı Henri Prost’u davet ettiği yıla kadar dayan­dırıyoruz. Prost’un ana hatla­rını 1937 yılında teslim ettiği planın esası, tarihsel değere sahip yapılara saygılı kalmak koşuluyla, şehre Avrupa kent­lerinde olduğu gibi geniş alan­lar ve parklar kazandırmak, şehiriçi ulaşımı rahatlatacak tedbirleri almak şeklinde özet­lenebilir. O zamanlar İstan­bul Vali ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ idi. Daha çoğu, ondan hemen sonra ata­nan Lütfi Kırdar zamanında, 2. Dünya Savaşı’nın ülkemi­ze yansıyan sıkıntılı koşulla­rı altında geçen 1940’lı yıllar boyunca plana sadık kalarak, olanaklar ölçüsünde gerçek­leştirilmiştir.

    Planın en önemli bölümle­rinden birinin Maçka, Nişan­taşı, Taksim, Dolmabahçe ara­sında nefes alınacak alanlar ve geniş parklar oluşturma­yı amaçladığı açıktır. Şehrin merkezi sayılacak bir yerde çok fazla yer kaplayan, artık bir işlevi kalmamış ve cumhu­riyetten önce bile futbol saha­sı haline getirilmiş Topçu Kış­lası’nın yerine halka açık bir Gezi Parkı, yükselen ve alça­lan anıtsal merdivenlerle Tak­sim meydanına bağlanacaktır. Anladığıma göre, hazırlanan platonun ortasına dikilecek at üzerindeki İnönü heykeli, son­raları inşa edilen çok katlı The Marmara oteline bakmayacak­tı tabii. Üsküdar’dan başlayan ve Marmara denizinin ufukla­rına kadar uzanan bir panora­mayı seyreder olacaktı. Çünkü Prost’un Taksim meydanının o bölümünü bir seyir terası gibi düşündüğünü görür gibi oluyorum. Tıpkı Paris panora­masına açık Trocadero mey­danı gibi.

    İşte operasız İstanbul şeh­rine bir opera binası yapıla­caksa, aynı zamanda resm-i geçitlerin de düzenleneceği ince uzun Taksim meydanının en uç köşesinden daha uygun bir yer bulunamazdı. Yapımı 23 yıl sürecek olan maceralı binanın temeli cumhuriyetin 23. yıldönümü olan 29 Ekim 1946’da atıldı. Proje belediye­nin kendi olanaklarıyla ger­çekleştirilecek ve hesapça fet­hin 500. yılına yetiştirilecekti. Ama belediye bütçesi yeterli olmadığından inşaatın deva­mı devlete, yani Bayındırlık ve Maliye Bakanlıklarına dev­redilmişti. O bölgenin 1950’li yıllarını anımsıyorum. Perişan görünümlü bir kaba inşaat, bombalanmış Alman şehirle­rini anımsatıyordu. İnşaatın önünde köşke benzer eski bir ev vardı. Osmanlılardan kalma elektrik ya da tünel idaresinin yabancı müdürüne ait olduğu söyleniyordu.

    Projesi üç kez yenilendiği ifade edilen bina, ödenek sı­kıntısı yüzünden vaadedilen tarihe yetiştirilemedi. Ne var ki, bu kez Yüksek Mühendis ve Mimar Hayati Tabanlıoğ­lu’nun sorumluluğu altında, onun projelerinin öngördü­ğü biçimde değerli teknik ele­manların ve sanatçıların da katkılarıyla titizlikle çalışılı­yordu.

    AKM’de yağmur altında sanat kuyruğu İstanbul Kültür Sarayı’nın Atatürk Kültür Merkezi’ne dönüşümü sanatseverlerin buraya ilgisinin daha da artmasını sağladı. Öyle ki yağmur altında dahi AKM önünde kuyruk görmek mümkündü.

    ★ ★ ★

    Açılışta Aida Operası İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışı Verdi’nin ünlü Aida Operası ile yapılmıştı.

    Diğer yandan bir gerçek daha vardı. Hadi opera binası bitirildi diyelim; burada işbaşı yapacak deneyimli bir opera kadrosu var mıydı? Ankara’da 1936’dan beri Devlet Konser­vatuvarı’nın yetiştirdiği bir sanatçı kadrosu mevcuttu. Devasa bir yapı olmasa bile gereksinime cevap verebilen derli toplu özel bir opera bi­nasında başarılı temsillerle bir opera faaliyeti çoktan beri Ankaralıların sosyal hayatında yer almıştı. Ancak İstanbul bu şansa sahip değildi. Başkentte devletin bir senfoni orkestra­sı, operası ve tiyatroları vardı. İstanbul’da ise belediyenin on­beş günde bir Şan Sineması’n­da konserler verebilen, üye­lerinin bir kısmının ek gelir sağlamak üzere orada burda çalıştığı, neredeyse toplama denilebilecek Şehir Orkestrası ile Tepebaşı’nda Dram ve Ko­medi adları verilmiş, Darülbe­dayi uzantısı iki Şehir Tiyat­rosu vardı.

    İKS’nin dikkat çekici tavan ışıklandırması altında o zamanın imkânları ile bir Ozan Sağdıç özçekimi.

    Bu koşullara karşın, bele­diye cesaretli bir girişimde bu­lundu. Bir opera kurmak üze­re Ankara Konservatuvarı’n­da yetişmiş Aydın Gün’ü davet etti. Vilayet meclisinde konu müzakere edilirken, üyeler­den birinin “şehrin kanalizas­yon sorunu varken opera ne­yimize” demesi üzerine Aydın Gün’ün yanıtı hoştur: “Ben bu­raya gelirken rakibimin kana­lizasyon olacağını hiç düşün­memiştim”.

    Dönemin Belediye Başka­nı Kemal Aygün’ü, ünlü tiyat­ro sanatçımız Muammer Ka­raca’yı propaganda amacıyla Büyükçekmece taraflarındaki köyleri gezdirirken, foto mu­habiri olarak arabasına beni de aldığı için biraz tanımıştım; sanatsever bir insandı. Onun ve Muhsin Ertuğrul’un Aydın Gün’e desteği ile, İstanbul Şe­hir Operası 19 Mart 1960 ta­rihinde Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu sahnesinde ilk tem­silini verebilmişti. Opera per­delerini Puccini’nin Tosca eseri ile açmıştı. İlk temsi­le özel olarak İtalya’dan gelen soprano Leylâ Gencer ile bari­ton Orhan Günek’in katkıları sağlanmıştı. Ertesi sezon aynı sahnede Verdi’nin La Travia­ta’sını sahneleyen Şehir Ope­rası daha çok Harbiye Açık­hava Tiyatrosu’nda boy gös­terebildi. Çünkü İstanbul’da orkestra çukuru da bulunan İtalyan tarzı tiyatro salonunun iyi-kötü bir örneği olan Dram Tiyatrosu, yıkılma tehlikesi var diye kapatılmıştı. Tiyatro müzesi yapılacağı söylendi ve en sonunda bir yangına kur­ban edilip tarihe karıştı.

    ★ ★ ★

    Bu arada Ankara’da da bir takım gelişmeler olmaktaydı. Dame Ninette de Valois’nın önderliğinde Yeşilköy’de ku­rulmuş olan bale okulu Anka­ra’ya taşınarak Devlet Kon­servatuvarı’nın bünyesine alınmış, yürütülen bale çalış­maları ilk ürününü vermiş, 1962’de Coppelia temsili ile Devlet Tiyatrosu’nun bir bölü­mü olarak sanat hayatına ka­tılmıştı. Tatbikat Sahnesi gün­lerinden bu yana tiyatro, opera ve şimdi de bale hep Devlet Tiyatrosu çatısı altında tek el­den yönetiliyordu. Tiyatronun yalnız Ankara’da altı tane sah­nesi vardı. İzmir şubesine ek olarak Bursa’da ve Adana’da da şubeler açılmıştı. Bölge ti­yatrolarının geliştirilmesi ve genişletilmesi gündemdeydi. Fazladan opera ve bale orga­nizasyonları da düşünülecek olursa, faaliyet alanları had­dinden fazla çoğalmıştı.

    Bulunan tek çare, kurulu­şun biri “Devlet Tiyatroları” diğeri “Devlet Opera ve Bale­si” şeklinde iki genel müdür­lüğe bölünmesi olmuştu. Ti­yatro kısmının başında zaten Cüneyt Gökçer vardı. Opera ve Bale genel müdürlüğüne ise Aydın Gün atanmıştı. Evet, or­ganizasyon bakımından bu ay­rılmanın yararlı olduğu düşü­nülse de, iki kardeş kuruluşun kimi mekânları ortak kullan­ma zorunluğu ve yetki tartış­maları yüzünden zamanla ra­kip duruma düşme olasılığının da kapısı aralanmış oldu.

    ★ ★ ★

    ‘Deli İbrahim’ oyunu
    Yine açılış günlerinin repertuarından Turan Oflazoğlu’nun rağbet gören oyunu “Deli İbrahim”.

    Biz yine Taksim’deki opera binasına dönelim. Burası artık ana salon dışında bir dinleti salonu ve daha küçük bir ti­yatro sahnesi ile birlikte sergi mekanlarını da içeren bir yapı olarak ortaya çıkmaya başla­mıştı. Opera binası adı çoktan unutulmuştu. Artık “İstan­bul Kültür Sarayı” (İKS) diye anılıyordu. Nihayet önemli kı­sımları tamamlanmış halde 12 Nisan 1969 tarihinde bu isim­le resmen açıldı.

    Elbette kültür hayatımızda çok önemli bir olaydı. Faali­yeti izlemek üzere Ankara’dan İstanbul’a gelmiştim. Zamanın cumhurbaşkanı Cevdet Su­nay, başbakanı ise Süleyman Demirel idi. Açılış onların ne­zaretinde yapıldı. Ama siyasal olarak ön plana çıkmadılar; sahneyi olayın asıl sahibi olan sanatçılara bıraktılar.

    “Deli İbrahim” oyunundan bir sahne.

    Açılış için hangi eserin ya da eserlerin seçileceği bir hayli tartışmalı olmuştu. So­nunda açılışın ilk Türk balesi Çeşmebaşı ile, vaktiyle Ver­di’nin Kahire operasının açı­lışı için bestelediği Aida ope­rasının temsilleriyle yapılma­sı, izleyen günlerde de Devlet Tiyatroları’nın repertuvarın­da nazır bulunan bir Türk ese­ri Turan Oflazoğlu’nun Deli İbrahim oyunu ile çok başa­rılı bir biçimde sahnelenen Amerikan müzikali My Fair Lady’nin sergilenmelerine ka­rar verilmişti.

    Açılışın uluslararası onur konukları da vardı. Hiç kuşku­suz bu konukların en önemli­si o dönemde 80 yaşını aşmış olan büyük tiyatro otoritesi Carl Ebert idi. Onun önemi sadece Frankfurt ve Berlin’de kurdu­ğu tiyatro okulları, Berlin Şehir Operası’nda sahneye koyduğu opera temsilleri, Nazi rejimin­den kaçarak Arjantin’de ger­çekleştirdiği tiyatro faaliyetleri, savaştan sonra Los Angeles’te­ki tiyatro öğretmenliği, Berlin Devlet Operası’nın yönetmenli­ği ve dünyaca ünlü Glyndebour­ne ve Edinburg festivallerinde­ki yöneticiliğinden kaynaklan­mıyordu. Bizim için asıl önemi, Ankara’da bulunmuş olması ve bu süre içinde Devlet Konser­vatuvarı’nın tiyatro ve ope­ra bölümlerinin kurulmasına, Atatürk devrimlerinin önemli bir parçası olan müzik ve sahne sanatlarının ilk kuşak eleman­ları olacak gençleri yetiştirme­sine ve bunu izleyerek Devlet Tiyatroları’nın ve operasının çekirdeğini teşkil eden Tatbi­kat Sahnesi’nde bu sanatların ilk örneklerinin sergilenmesine öncülük etmiş olmasıydı.

    Carl Ebert’ten nazar totemi
    Tiyatronun duayen ismi Carl Ebert, açılışın konuklarındandı. Tiyatrocuların eski bir geleneği olan sahneye çıkmadan önce perde gerisinde eşiği tıklatma geleneğini uyguluyor. Herhalde bu, yeni opera binasının kutsanması, nazardan uzak tutulması adına dua anlamına da geliyordu.

    Bu konuya açıklık getire­bilmek için biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Cumhuriye­tin ilk yılında Atatürk, Anka­ra’da iki okul açtırdı. Bunlar­dan biri Hukuk Mektebi, biri de Musiki Muallim Mekte­bi idi. Çünkü yeni kurulan bir devlet için Büyük Önder’in or­taya koyduğu temel düşünceye göre “Mülkün temeli adaletti” ve “Sanatsız kalmış bir mille­tin hayat damarlarından biri kopmuş demekti”.

    Atatürk Sofya’da ateşemili­ter iken bir opera sayretmişti. Duyduğu heyecanın sevkettiği düşüncelerle bir türlü uyuya­mamıştı. Sabaha karşı arkadaşı Şakir Zümre’yi de uyandırmış, ona “Balkan Savaşı’nı niçin kaybettiğimizi şimdi anladım; biz onlara Bulgar çobanı gö­züyle bakıyorduk. Oysa onlar kendi operalarına sahip ola­cak kadar evrensel değerlerle terbiye edilip uygarlaşmışlar” demişti. Bu anı, onun cumhur­başkanı seçilir seçilmez yaptığı ilk işlerden birinin Musiki Mu­allim Mektebi açtırmak olma­sını açıklayabilir belki. O okul daha mezun vermeden, mev­cut Türk bestecilerine Özsoy, Taşbebek gibi operalar beste­letmesi ve büyük konuğu İran şahını bir opera ile karşılaması dikkati çekicidir.

    Almanya’da Nazi rejimi ile barışık olmayanların Türki­ye’de görev almalarının öykü­sü ise uzun. Paul Hindemit ve onun tavsiyesiyle gelen Carl Ebert ilk Devlet Konservatu­varı’nı kuran kişilerdir. Birçok öğrenci de yetiştirmişlerdir. İs­tanbul Kültür Merkezi’nin açı­lışı son merhale ise burada sa­nat icra edecek olanlar da Carl Ebert’in yetiştirdiği öğrenci­lerle birlikte öğrencilerinin de öğrencileri iseler, Ebert’in onur konuğu olmasından daha doğal bir şey olamazdı.

    Konuk karşılaması Mimar Tabanlıoğlu’ndan Açılışta karşılama işini bizzat mimar Hayati Tabanlıoğlu yapmıştı. Tabanlığolu, Devlet Konservatuvarı’nın ilk mezunlarından Muazzez Kurdoğlu ve Çeşmebaşı balesinin müziğinin bestecisi Ferit Tüzün ile birlikte.

    Ustanın öğrencilerinden biri olan Cüneyt Gökçer, Dev­let Tiyatroları’nın başına, bir diğeri Devlet Operası’nın ba­şına genel müdür olmuşlar­dı. Daha niceleri, sahneye ko­nan oyunlarda başrollerde boy gösteriyorlardı. Açılış töreni ve temsilinden sonraki resep­siyonda hoca ile öğrencile­ri arasında hasret giderme ve muhabbet gösterileri birbiri­ni izliyordu. Konservatuvarın o zamanki müdürü Orhan Şaik Gökyay’ın protokol arasında bulunması, anıların tazelenme­sine katkı yapıyordu. Bir başka onur konuğu, zamanın en bü­yük kemancılarından Yehudi Menuhin idi. Onun da etrafın­da hayran ve meraklı halkaları oluşuyordu.

    İKS adıyla anlı şanlı açılı­şı yapılan bina ne yazık ki bir yıl kadar dayanabildi. Sahip­sizliğin getirdiği sorumsuzluk yüzünden bir buçuk yıl sonra, Cadı Kazanı adlı oyun sırasın­da yandı. Çatısı çökmüş, içi kül olmuştu. O safhanın öyküsünü, içinde yanan IV. Murat’ın mü­zelik eşyasının kaybıyla ilgili yazımızda anlatmıştık (#tarih Kasım 2015, Sayı 18).

    Divan Otel’de açılış yemeği Carl Ebert’i Divan Otel’deki yemekten önce kapıda yakalamam, Ebert’in hoşuna gitmiş güzel bir kare oluşturmuştu.

    Bu yangınla talihsiz yapı, bir sekiz yıl daha tamir ve res­torasyon nedeniyle devre dışı kalmıştı.

    Şimdi artık simit sarayları bile var; saray sözcüğü o kadar ucuzladı. Ama vaktiyle bu söz­cük saltanatı çağrıştırıyor diye eleştiriliyordu. İlk eleştiren de galiba Muhsin Ertuğrul idi. İlk Kültür Bakanımız Talât S. Hal­man 6 Ekim 1978’de yeniden açılacak yer için “Atatürk Kül­tür Merkezi” adını önermişti. Bu isim benimsendi.

    ★ ★ ★

    AKM’nin 1 Kasım 1999 ta­rihli bir sit alanı tescil kararı var. Faaliyetleri 31 Mayıs 2008 tarihinde durduruldu. “Bina­nın ne suçu vardı ki çürümeye terkedildi” sorusunun akılcı bir yanıtı yok. Sekiz yıldır yine devre dışı. Yenileştirme kara­rı var, uygulanmıyor. İçindeki donanımların yağma edildiği­ne dair söylentiler var. Nüfusu nerede ise 20 milyona yönel­miş, dünyanın eşsiz mücevhe­ri İstanbul’da, opera kurumu binasız, Devlet Senfoni Or­kestrası göçebe, Devlet Tiyat­roları perişan iken AKM daha kaç yıl şehrin göbeği Tak­sim’de bir çürük diş gibi, bir utanç abidesi olarak yüzümü­ze gözümüze sırıtıp duracak diye sormadan geçemiyordu insan. Adının sahibinin ruhu göklerden bize bakıp sesleni­yor: “Efendiler, milletin hayat damarlarından biri koparılmış vaziyette yerde yatıyor”.

    Carl Ebert “My Fair Lady”deki başarısından dolayı Cüneyt Gökçer’in eşi Ayten Gökçer’i tebrik ediyor.

    “Bu olmadı, yıkıp yenisi­ni yapalım”. Çözüm bu mu? Yapalım da, bu daha kaç yılın sürüncemesine, mazeretine gebe bir teklif? Örnek mi? İş­te Ankara’da Semra ve Özcan Uygur’un projesi yeni CSO salonu inşaatı. Başlanalı tam çeyrek yüzyıl oldu bitirileme­di; bitirileceği de yok gibi. Ak­tüel bir haber: İçindeki değerli aksam hırsızlar tarafından ça­lınmış. Yine Ankara’da herkes bilir; opera binamız mükem­meldir, şirindir ama hap ka­darcıktır. Başkentin şanına yakışır olan Özgür Ecevit’in Opera binası planı, en az yirmi yıl önce yapıldı. Bu kadar za­mandır bunu dikkate alan bir kültür bakanı, bir başbakan, bir başka devlet yetkilisi gös­terin lütfen.