Tarihe bugünün değerleriyle bakmanın ilginç örnekleri gerek Türk gerekse dünya basınında sık sık yer alıyor. Pakistan’daki bir Buda heykeli turizmi canlandırma kaygısıyla yeni bulunmuş izlenimi yaratacak şekilde haberleştirilirken, Nirvana’ya ulaşan Buda tasviri, ‘uyuyan Buda’ olarak tarif edilebiliyor.
Geçenlerde medyada “Pakistan’da bulunan 1700 yıllık uyuyan Buda heykeli ve bulunduğu bölge UNESCO Dünya Mirası listesine girdi” başlıklı bir yazı vardı. “Uyuyan Buda olamaz, bu Parinirvana yani Buda’nin nihai Nirvana’sı olmalı” diyerek yeni bulunmuş izlenimi ile araştırmaya başladım. Anlaşılan haber yabancı medyadan bize gelinceye kadar epey kılık değiştirmiş ve böylece sanki yeni bulunmuş izlenimi uyandırılmış. Böylelikle tarihe bugünün değer ve algılarıyla bakmanın ilginç bir örneği ile tekrar karşı karşıya kaldığımızı gördüm.
Pakistan’ın kuzeybatısında, Haripur’da bulunan Bhama yapı topluluğu harabeleri 1920 ve 1930’larda kazılmaya başlanmış ama incelenmesi uzun sürmüş ve 1980’de UNESCO listesine alınmıştı. Haberde (15 Kasım 2017) dikkatimi çeken ise bu heykellerin turizme hizmet edeceği konusunda Pakistanlı yöneticilerin umutlarına yer vermesiydi.
Genellikle konuları kendimiz araştırmadığımız veya araştıramadığımız için yabancı haber ajanlara bağımlı olmamız bir yana, çoğunlukla İngilizce’den çevirilere dayanıyoruz. Türkçe medyada heykelin sebebi mevcudiyeti olan “nihai Nirvana (parinirvana)”, çevirisi yapılan İngilizce metinlerde bulunmadığı için kullanılmamakta. Onun yerine heykellerden “uyuyan Buda” veya “yatan Buda” (reclining Buddha) diye sözedilmektedir. Halbuki Hong Kong’daki Buddhistdoor Global gazetesinin haberinde parinirvana halinde büyük bir Buda heykeli bulunduğu ve kazıyı yöneten Dr. Abdul Samad’dan bilgi alındığı haberi verilmekte. Kısacası Hong Kong ve Çin’de Budistler bulunduğu için “uyuyan, uzanan, yatan Buda” ifadeleri kullanılmıyor.
Biraz düşününce “uygar” sözcüğüne ilham vermiş olan tarihteki Uygurlar’ın da Budist olduğunu hatırlarız. Uygurlar’dan önce kurulmuş olan ve her vesile ile kendileriyle iftihar ettiğimiz Kadim Türk hükümdarlarından Taspar Kağan’ın yanında bulunan Cinagupta adlı bir rahip ve yanındakiler Budist metin çevirileri yaparken, ilk çeviri deneyimleri Buda’nın nihai Nirvana’sı ile ilgili Parinirvana Sutra idi. Günümüze kadar ulaşmamış bu metin, gerek Kadim Türkler’in gerekse Uygurlar’ın bu metne ve bu kavrama ne kadar önem verdiklerinin bir işaretidir. Türklerde ölüm ve yuğ törenleri önemli bir yer tuttuğu için, ilk olarak bu menin çevrilmiş olmasını anlayabiliyoruz.
Hindistan’ın kuzeyinde bugünkü Nepal taraflarında doğmuş olan Sidharta Gautama, dünyada gördüğü kötülüklerden arınmak için kendini bu konulara adamış ve 35 yaşında “aydınlanmış” anlamına gelen “Şakyamuni Buda” olmuştur. Bundan sonra 45 yıl daha yaşayan Şakyamuni Buda, Kalmuk Moğolları’ndan Budist bir dostumun dediği gibi “uyumaz”, sadece meditasyonda bulunurdu. Sonra da kendini dünyevi işlerden arındırmış ve benliğindeki ihtiras, istek ve dilek ateşi tamamen sönmüş olarak Nirvana’ya ulaşarak bu dünyadan ayrılmıştı.
Nirvana’ya ulaşmak doğum ve yeniden doğum süreçlerini getirdiği bütün ıstırapların dışına ve üstüne çıkmak demektir. Ancak Nirvana bir “yer” değildir, orada hareket yoktur; Nirvana bir haldir. Sağ tarafı üzerinde yan yatmış ve sağ kolunu da başının altına almış Parinirvana heykelleri ile anlatılan da, Sakyamuni Buda’nın tam ve nihai Nirvana haline erişmesidir.
Hal böyle iken, “Uyuyan Buda” şeklinde tanıtılan bu heykelin haber olmasındaki asıl sebebin turizm olduğu görülmektedir. Nitekim bölge iktidar partisinin başkanı İmran Khan’ın “bu arkeolojik alanın güvenliğini sağlayıp muhafaza edersek, turizm sektörünü tekrar canlandırabiliriz” mealindeki sözleri de bunu açıkça göstermektedir. Batılı medya ise olayı büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkenin Hariput bölgesindeki Bhamala Khanpur arkeolojik alanında bulunan 1700 yıllık Buda heykeli şeklinde tanıtmaktadır. Halbuki bu Buda heykelinin yapıldığı dönemde İslâmiyet’ten söz edilemeyeceği gibi, haberleri bugünkü değerlerimiz açısından algılama ve aktarmayla, olayların vurgusu ile nasıl oynanabildiğini görmekteyiz.
Eski Romalı lezzet üstadı Apicius’ un adı yeme-içmenin tarihine meraklı kimselerin karşısına eninde sonunda çıkar. Önce onun yazdığı sanılan, fakat artık kendisine ithafen yazıldığı varsayılan De re coquinaria (Yemek Pişirme Hakkında) ise, Avrupa’nın en eski ve Roma’dan geriye kalan tek yemek kitabı.
Antik Roma’nın yeme-içme kültürüne dair tek tanık olan ve 8. – 9. yüzyıllara tarihlenen De re coquinaria adlı kitap bizlere ne yazık ki ilk hali ile ulaşmamış. Çevirenler kitaba kendi katkılarını yapmaktan geri kalmamış. Gündelik bir Latince ile yazıldığı için, soylu Latince’ye çevrilirken anlam kaymaları ve yanlış anlamalardan nasibini almış. Sonraki yüzyıllarda da kitabı çevirenlerin mutfak ve malzeme deneyimi olmadığı için, yanlış yorumlamalarla iyiden iyiye aslından uzaklaşmış. Yine de tarihî değerinden ve ilginçliğinden bir şey kaybetmeden hâlâ yemek tarihçilerinin inceleme konusu oluyor.
“Bir Roma Ziyafeti”, Roberto Bompiani, 1875.
Peki Apicius kim? Bu nokta da karışık. Eski kaynaklarda Antik Roma’nın yemek düşkünleri arasında birkaç Apicius ismi geçiyor ancak bunlardan ikisi ön plana çıkıyor. MÖ. 100. yılda yaşamış Marcus A. ve Augustus ile Tiberius zamanında yaşamış Gabius Apicius. Athanaeus, Deipnosophistae’de (Sofistlerin Sofrası) bize Gabius Apicius hakkında eğlenceli dedikodular anlatıyor. Bu anlatılar ışığında, bugün Apicius’un bu kitapların bizzat yazarı olmadığı ve kitapların da adı sanı kaybolmuş bir yazar veya derleyici tarafından bu önemli ve zengin gurmeye ithafen kaleme alınmış olabileceği tartışılıyor.
Apicius, Roma’nın en ilginç döneminde yaşamış. İmparatorluk henüz zirvedeyken ve çöküşün tohumları Filistin’de kulaktan kulağa fısıldanan bir kurtarıcı ile atılırken. Birçok yazarın bahsettiğine göre, Gabius Apicius yeme-içme işini çok ciddiye alırmış. Hatta zamanına göre yeme-içme ve yiyecek hazırlığına bilimsel bir yaklaşımı varmış. Kendisinin de birçok yemek tarifi geliştirdiği, bu konularda epey bilgi topladığı ve iyi yemek pişirmenin öğretildiği bir yemek okulu kurduğu söyleniyor. Yüz milyon sesterlik muazzam servetini bu işlerde tüketip geriye on milyonu kalınca, kendi canını almayı aç kalmaya tercih ederek onurlu bir ölüm seçmiş. Üstelik yiyip içip en sonunda zehir içeceği daveti de kendisi düzenlemiş.
Apicius’un kitabı gastronominin bir nevi kutsal kitabı sayılır. Değişik yazarlar tarafından yazılmış 10 kitabın bileşimidir. Bir teori diyor ki, çıkış yeri olan Yunanistan’dan Romalılar tarafından kültürel ganimet olarak kendi topraklarına taşınmış. Demek ki bu kitaplar veya bölümler biraraya toplanmadan da kullanımda idiler. Belki de kitapların sayısı çok daha fazlaydı ve yemek yapmayı öğreten standart bir yemek kitabıydı. Çeşitli devirleri atlatıp bugünlere gelebilmiş olması mucize gibi. Tıbbi formüllere de yer verdiği için matbaa keşfedilene dek antik kültürlerin bekçiliğini yapan manastırlarda korunmuş olmalı. Bu nedenle matbaa öncesi İtalya’da 14. – 15. yüzyıllarda ani bir ilgi ile bir düzine elyazması kopyası çıkartılmış. Saklayıp, çoğaltıp bugünlere ulaşmasını sağlayanları şükranla anmak lazım.
Apicius’un mutfağı eski dünyanın hakimi Roma’nın zirvedeki durumunu anlatır. Daha sonra bu şaşaalı karışımlar, pahalı yemekler Seneca ve Petronius gibi düşünürler tarafından eleştirilmiş olsa da, aslında bu tariflerin haricinde de birçok tarif içerir. Birkaç çılgın imparatorun ifrada kaçan alışkanlıklarını gözardı edersek, Romalı halk aslında günümüzden daha kötü besleniyordu.
Marcus Apicius olduğu düşünülen bir mozaik.
Öncelikle tarımsal üretim miktar olarak tutarlı değildi. Bolluk yıllarında ise depolama ve taşıma olanakları gelişmediğinden bunun keyfini süremiyorlardı. Bolluk pazar yerine yansımayınca iyi ve değişik malzeme hep ulaşılmaz, güzel bir yemek hep pahalıya mal oluyordu. İkinci olarak, mutfakta işgücü fazlası ancak kölelerle sağlanabildiğinden, sıradan insanların bu yemekleri yapmaya bütçeleri yetmiyordu. Kısaca, iyi yemek pahalı, işgücü ucuzdu. Apicius içinse ne paranın ne de işgücünün pek önemi varmış gibi duruyor. Tariflerinin birçoğu mutfakta epey uğraş gerektiren yemeklerdi.
Dönemin koşullarını inceleyince Apicius’un kitabının yaygın değil de kişisel kullanım için oluşturulmuş, belki de bir aşçının kişisel tarif kitabı olabileceğini düşünenler de var. 10 kitap günümüz yemek kitaplarına benzer şekilde malzeme ve türe göre ayrılmış; etler, sebze yemekleri, bakliyat, yaban kuşları, deniz ürünleri ve balık gibi. Tariflerin 500’e yakını ancak deneyimli bir aşçının anlayacağı şekilde miktar veya oran belirtilmeden verilmiş. 400’den fazlası ise ya garum (günümüz soya sosuna benzer, çürütülmüş tuzlu balık içorganlarından yapılan sos; liquamen de denir) veya defrutum (pekmeze benzer, koyulaştırılmış üzüm suyu) içerir. Pahalı olan baharat türlerinin, meyvelerin ve yemişlerin bolca kullanıldığını görürüz. Güvenilir bir üretici bulabilirseniz şayet, “tarla fareli tarifler”i de deneyebilirsiniz.
İSKENDERİYE USULÜ BALKABAĞI
Gelin, İskenderiye usulü bir balkabağı yemeği ve şükran dileklerimizle Apicius’a günümüzden bir selam gönderelim:
• Balkabaklarını iri parçalar halinde doğrayın ve haşlayın. • Suyunu sıkıp bir tavaya yerleştirin. • Az tuz serpip, karabiber, kimyon, kişniş tohumu (havanda çıtlatın), taze nane ve (bugün nesli tükenmiş olan silphium yerine) birkaç damla sarımsak suyu serpin. • Sirke, tatlı şarap (hurma şarabı diyor) ve balı karıştırıp ekleyin. • Sirke ve et suyu içinde çam fıstıklarını ezip zeytinyağı ekleyerek sunuma hazır hale getirin. • Sunmadan, son bir tur karabiber serpin.
LÂLE BAHÇESİ / LÂLEZAR III.Ahmed’le (1703- 1730) Nevşehirli İbrahim Paşa’nın öncülük ettikleri bahçe ve çiçek kültürünün 16. yüzyıldan beri simgesi olan lâlenin, konak ve saray bahçelerindeki lâlezar denen tarhlarda özenle ve çeşitlendirilerek yetiştirilmesi… Bu zevk, bir kültür yarışına dönüşerek -çok sonraları Lâle Devri denen- bir açılım dönemi yaşattı. Hanedan sarayı Topkapı’da, Mermerlik’le Sofa Köşkü arasında da bir lâlezar oluşturuldu. Türk lâle soğanları, dolayısıyla lâle kültürü Avrupa’ya da taşındı. Ancak oradaki ilgi süreklilik kazanırken İstanbul’a özel lâle saltanatı, III. Ahmed’in torunu III. Selim’e (1789-1807) değin şöyle böyle 90 yıl sürebildi. Buna karşılık bir ulema hobisi olarak Meşihat’ta ve müderris konaklarında lâle ve çiçek yetiştiriciliği 20. yüzyıla kadar devam etti. Bu geleneğin mirasları, eski Meşihat Dairesi avlusunda Cumhuriyet döneminde açılan İstanbul Üniversitesi Botanik Enstitüsü, Saray Lâlezarı, Emirgân Parkı ve diğer parklardaki lâleliklerdir.
LÂLE DEVRİ III. Ahmed’in saltanatının son 12 yılında (1718-1730) başta matbaa ve Avrupa’daki pek çok yeniliğin İstanbul’da da uygulanmasına geçilen kısa dönem. Bu açılış ve ve çağdaşlaşma girişimi, Patrona Halil Ayaklanması ile kapandı. Bundan iki yüzyıl sonra -II. Meşrutiyet’te- şair Yahya Kemal, o dönemi Lâle Devri olarak tanımladı. Tarihçi Ahmet Refik (Altınay) de 1915’te basılan ve o yılları anlatan kitabına Lâle Devri dediğinden, Osmanlı tarihlerinde söz onusu yıllar da artık bu adla anılır oldu
LEVÂZIM-I VEZARET TEDARİKİ Vezirlik rütbesi verilenin, bu rütbeye yaraşır konak, donanım, kethüda, daire (büro) ve kapu (askerî kadro) halkları, at, araba vb. temin etmesiydi. Daha eskilerde vezirler, daire ve kapu görevlilerini daha kalabalık tutarlarken son dönemlerde sayılar en aza indirildi. Kişisel zenginlikten yoksun vezirler bunu da karşılayamazlarsa, padişahın atiye-i seniyyesi (bağışı) ile yerine getirirlerdi.
İmparatorlukta çiçek kültürünün simgesi lâle
Padişah III. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü için düzenlenen 1582 Şenliği’nde Atmeydanı’nda dev bir lâlenin geçişi (Sûrnâme-i Humayun’dan)
İltica, göç, vatandaşlık. Bunlar 19. yüzyıl sonrasının sorunları gibi görünse de benzer kavramları dünya tarihinde de görmek mümkün. Örneğin neredeyse köşemizin resident DJ’i hâline gelen Romalılar kuruluş efsanesini göçmenlik üzerine yazmışlar. Bildiğiniz hikâye: Sparta kralının hanımı için yapılan Truva savaşından sonra, Akaların elinden kurtulan Truvalılardan Aeneas, uzun süren bir mavi turun ardından Orta İtalya’da karaya çıkar, krallığını kurar. Bir zaman sonra, krallardan biri devirip yerine geçtiği kardeşinin ikiz torunları Remus ve Romulus’u kendine tehdit olarak görür, öldürülmelerini emreder, bu iki bebek son anda kurtulur, bir dişi kurt bunları emzirip büyütür, ikizler de büyüyünce dövüşüp dedelerini tekrar tahta oturturlar. Kurt ne olmuş kimse yazmıyor. Ama bu ikizler kurdun bunları büyüttüğü yere gidip orada Roma’yı kurmaya karar veriyorlar. Artık “Şehrin adı Roma olsun,” “Hayır Remu olsun,” “Ulan Remu diye şehir ismi mi olur?” diye mi kavga ediyorlar, yoksa şehri “Şu tepenin üzerine kuralım,” “Hayır bu tepenin üzerine kuralım” diye mi hatırlamıyorum, ama bir arazi anlaşmazlığı olma ihtimali yüksek, Romulus, Remu’yu öldürüyor ve Roma’yı kuruyor.
Romulus Roma’yı, bir göçmen olarak kurduktan sonra, Livy’nin yalancısıyım, “Ne olursan ol gel” politikası izliyor ve etraftaki şehirlerden insanlar köle de olsa, özgür de olsa Roma’ya geliyor. Bazı tarihçilere bakacak olursak Roma’da “yasadışı mülteci” diye bir şey yok ve hatta Roma’nın giderek güçlenmesinin sebebi de duyan herkesin akın etmesi.
Zaten geleneksel olarak Romalılar yabancıların topraklarına girmelerine karşı değiller. Ha o dönem için gayet yaygın olan toplu ve zorunlu iskanlar yapıyorlar, gelen “mülteciler” istese de istemese de onları kendi ihtiyaç duydukları bölgelere yerleştiriyorlar ama bir yandan da Roma toplumuna entegre ederek eninde sonunda Roma vatandaşı olmalarını sağlıyorlar. Yani aslında yüzyıllar boyunca büyürken kendisine sığınanları da Romalılaştırarak büyüyor. Yani Roma’yı Roma yapan, gücüne güç katıp yüzlerce yıl dünyada rakipsiz olmasını sağlayan şeylerden biri de göçmen politikası diyebiliriz.
Ha nedir, elbette hiçbir şey aynı kalmıyor. Sorun, Hun’lardan kaçan Goth’lar çok kalabalık olarak Roma topraklarına sığınınca başlıyor. Aklımda Marcellinus diye kalmış, galiba onun iddiasına göre, Romalılar onbinlerce Goth’a kapılarını açıyor, onları Tuna’nın batısına yerleştiriyor ama, Goth’ların istihkakını dağıtmakla görevli olanlar pek bir hırsız çıkıyor. Yani bir yandan Goth’lar canlarını kurtardıkları için minnettar, dinlerini bile değiştirmişler -ki Romalılar da Hristiyan olalı daha elli yıl ya olmuş ya olmamış- Romalılar için onların topraklarında ter dökerek çalışıyorlar ama bir yandan da istihkakları çalınıyor, kötü muamele görüyorlar ve kimbilir belki de Romalılar sokaklarda “Üff, bu Goth’lar da her yeri sardı” diye dolaşıyor, “Eliniz ayağınız tutuyor, gidip savaşsanıza Hun’lara karşı” diye hakaret ediyor. Romalıların basbayağı Goth’ları aç bırakıp üstüne fahiş fiyata köpek eti satmaya çalıştıklarını, sahte can yeleği sattıklarını iddia eden tarihçiler var. Gerçi o sahte can yeleğini başka bir yerde okumuş olabilirim, tam hatırlamıyorum.
Roma’nın ırkçıları kabul etmek istemese de Goth’lar gururlu insanlar. Roma’ya sığınmışlar ama Romalılar bunları asker olarak da, çiftçi olarak da kullanıyor. Ama en sonunda gördükleri muameleye dayanamayarak ayaklanıyorlar. O ayaklanmayı bastırmak isteyen doğunun imparatoru Valens Edirne Muharebesi’nde hayatını kaybediyor. Sonrasını zaten az çok biliyorsunuz, Goth’lar Roma’lılardan gördükleri kötü muamele yüzünden Romalı olmayı reddediyor ve Romalılarla savaşmaya başlıyor. Zaten o yüzden olacak Marcellinus ısrarla “Abi biz o Goth’lara öyle haksızlık etmeseydik bunlar başımıza gelmezdi” diye yazıyor.
Yunanistan’ın Sakız adasında bulunan Mecidiye Camii, 1848’de Sultan Abdülmecid devrinde yapılmış ve iki yıl sonra bizzat padişah tarafından ziyaret edilmiş. Bugün Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor.
Anadolu yarımadasının yedi kilometre batısında bulunan Sakız adası (Chios), tarihte Ege adalarının en zengini olarak bilinir. Tarihî İyonya bölgesine dahil olan bu ada, MÖ 7. yüzyılda Efes, Milet gibi şehirlerle birlikte İyonya birliğini kurmuştur. Tarihî yazgısı, komşusu olduğu Batı Anadolu şehirleriyle bir olan bu adanın halkı, Pers, Atina, Sparta ve Makedonya güçleri altında yaşadıktan sonra, MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur.
Bizans dönemi sonlarına doğru ilk Türk denizcisi Çaka Bey, 1090 senesinde yedi seneliğine adaya hakim olur. Bu kısa dönem sonrası adada tekrar Bizans egemenliği, daha sonra da Venedik ve Cenova hakimiyeti görülür. Sakız adası Kanunî Sultan Süleyman döneminde, 1566’da Piyale Paşa tarafından fethedilir. Osmanlı-Venedik savaşları sırasında 1694’de elden çıkan ada, 1695’te tekrar ele geçirilir. Yunan bağımsızlık isyanı sırasında, 1820’lerde adada şiddetli çatışmalar yaşanır. Çok sayıda Hıristiyan ve Müslüman bu çatışmalarda hayatını kaybeder.
Osmanlı camiinde Bizans Eserleri Abdülmecid döneminde inşa edilen ve bugün müze olarak kullanılan camide Bizans dönemine ait freskler ve Bizans sonrası mezar taşları sergilenmekte.
Antik çağdan beri tarımsal üretim zenginliği ile bilinen adanın önemli ihraç maddeleri olan zeytinyağı ve şarabın arasına, Ortaçağ’dan itibaren sakız da (mastik) katılmıştır. Adanın Türkçe ismini veren bu madde, bodur bir ağaçtan elde edilir. 19. yüzyılın ortalarından itibaren, Sakız adası buharlı gemilerle deniz ticaret filosu işletmede öncü olur ve daha da zenginleşir.
Osmanlı devrinde Sakız’daki Türk ve Müslümanlar, adanın merkezi olan Kastro’da kaleiçinde yaşıyorlardı. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrasında, modernleşmeye çalışan Osmanlı Devleti’nde Müslümanların kaleiçinden şehrin genişlemeye başlayan modern mahallelerine taşınmalarını teşvik için Sultan Abdülmecid döneminde Sakız merkezinde bir cami inşa edildi. Dr. Şefaattin Deniz’in araştırmasına göre, Sultan Abdülmecid Han’ın irâde-i seniyyesi ve onun vakıf kaynaklarıyla inşa edilmiş olmasından dolayı, Sakız Adası İskelebaşı’ndaki bu camiye Mecidiye Camii adı verildi. 1847’de inşaına başlanan cami, 1848 sonbaharında bitirildi. Mimarı, mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Kubbesi ve bir minaresi olan cami, 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilini yansıtmaktaydı. Avlusundaki çeşmesi ve muvakkithanesi bugün de ayaktadır. Camiye vakıf geliri getirmesi için 11 adet dükkan inşa edilmiş, minare ve çeşme alemleri Istanbul Ortaköy Mecidiye Camii’nin de alemlerini yapan dökmecibaşı İbrahim Ağa tarafından yapılmıştır.
Mecidiye Camii 1847’de inşasına başlanan ve bir yılda tamamlanan caminin mimarı mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Cami, kubbesi ve minaresiyle 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilininin başlıca örneklerinden biri.
Sakız Mecidiye Camii’nin en ilginç tarihsel özelliği, esere ismini veren sultanın buraya yaptığı ziyarettir. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrası Ege adalarında Osmanlı egemenliğini vurgulamak için Taif vapuru ile Ege ve Akdeniz gezisine çıkan Sultan Abdülmecid, 18 Haziran 1850, Salı akşamı Sakız adasına gelmiş, üç gece adada kalmış ve Cuma namazını adını taşıyan camide kıldıktan sonra adadan ayrılarak Çeşme’ye geçmiştir.
Balkan Harbi sırasında 1912’de Yunan hakimiyetine geçen Sakız’da, Müslümanların 1924 mübadelesi ile Anadolu’ya göç etmeleri sonucu bugün Müslüman nüfus yaşamasa da, ada yaz aylarında Türk turistlerin akınına uğruyor. 1927’de Yunanistan tarafından tarihî eser olarak tescil edilen Sakız Mecidiye Camii, bugün şehrin ticari merkezinde yoğun yapılaşma arasında seçilebiliyor. Cami, Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor. Bizans freskleri yanında “Bİzans sonrası” döneme ait mezartaşları da burada sergileniyor!
1908’den 1955’e kadar yayımlanan Karagöz gazetesi, Türk basın tarihinin en uzun süreli yayımlarından biriydi. Uzun yıllar haftada iki kez yayımlanan gazete, fıkralar ve çizimlerle zenginleşen birçok ek yayın da çıkarmıştı.
2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra 8 Ağustos 1908 (26 Temmuz 1324) tarihinde çıkmaya başlayan Karagöz mizah gazetesi, Türk basınında uzun ömürlü süreli yayınlarımızdan biridir. Kurucusu, ilk başyazarı ve karikatüristi Ali Fuad Bey’den (öl. 1919) sonra Mahmud Nedim, Aka Gündüz, Baha Tevfik, Burhan Cahit Morkaya, Orhan Seyfi Orhon, Refik Ahmet Sevengil, Sedat Simavi mesul müdürlük ve “ser muharrirlik” yapmışlardır.
Ağustos 1908’den Ocak 1935’e kadar 2803 sayı yayınını sürdüren Karagöz gazetesi mizah basını içinde iz bırakan en önemlilerdendir. Çoğu metin ve karikatürlerin imzasız yayımlandığı gazete, dört sayfadan oluşmaktaydı. Arka ve ön kapaklarında birer büyük karikatürün yer aldığı gazetenin bazı sayıları ikinci baskılarını yapmıştı. Pazartesi ve Perşembe olmak üzere haftada iki kez çıkan Karagöz, 18 Ağustos 1928’den itibaren Arap ve Latin alfabesiyle karışık olarak çıkmaya başladı. Aralık 1928’de tamamen Latin harflerine dönen gazetenin bir bocalama devresine girdiği görülmekteydi.
Karagöz Halk Gazetesi, Burhan Cahit Morkaya’nın yönetiminde cumhuriyet modernleşmesinin halka benimsetilmesi adına önemli bir işlev yerine getirmiştir. 1935 yılında Karagöz’ün varisleri gazeteyi CHP’ye satmışlar, Sedat Simavi yönetiminde Karagöz 2. Dünya Savaşı’nda da çıkmıştı. Çok partili siyasi hayata da ulaşan gazete, 4785. sayıda (1955) yayımına son vermiştir.
Karagöz Gazetesi İdarehanesi
19. yılında okuyucularına renkli olarak basılıp dağıtılan bir el ilanında şöyle hitap etmektedir:
“Türkiye’nin En Revaçlı Gazetesi- Karagöz yakında on dokuzuncu yılına girecek. “Karagöz” Türkiyenin ilk inkılab gününde gazeteciliğe girmiş, ogün bugün milletin derdleriyle, sevinçleriyle yaşamışdır. “Karagöz”ün en doğru görüşleri ve düşünüşleriyle yalnız Türkiye’de değil Türklerin bulunduğu her yerde Bulgarya’da, Yunanistan’da, Yugoslavya’da, Kıbrıs’ta, Mısır’da, Amerika’da, Finladiya’da, Okyanusya’nın Cava Adaları’nda Türk dilinin geçdiği her tarafta okunan bir gazete halinde büyümüş, revaçlanmıştır. Şark memleketlerinin en çok okunan ve sevilen gazetesi “Karagöz”dür. Bu kuvveti karilerinin sevgisine borçlu olan “Karagöz” yeni on dokuzuncu yaşına girerken bütün okuyucularına teşekkür eder”.
Karagöz gazetesi süreli bir yayın olmakla birlikte aynı zamanda kitap yayını alanında da faaliyet göstermiştir. 1910-1913 yılları arasında, İstanbul’da dört yıl boyunca Karagöz Sâlnâmesi adıyla o senelere ait yıllıklar çıkarmış, 1917 yılında “Karagöz’ün Müneccimliği, 1333 sene-i Hicriyesine mahsusudur” başlıklı geleceğe yönelik komik öngörüler içeren küçük bir kitapçık yayımlamıştır.
Yine Karagöz’ün dağıttığı bir el ilanında bastığı başka kitaplar hakkında şu bilgileri okuyoruz:
“Karagöz”ün Karileriyle Bir Hasbihali
Daima milletin uyanması memleketin ileri gitmesi için çalışan “Karagöz” karilerinin fikirlerini açmak ve medeniyet hayatının güzelliklerini anlatmak arzusuyla yeni yeni kitaplar, hikâyeler, romanlar basmağa başladı. Bunlardan biri:
COŞKUN GÖNÜL romanı idi. Karilerimiz İstanbul’da büyük bir heyecan uyandıran ve herkesin elinde gezen bu romanı okudular ve çok memnun oldular. Şimdi:
AŞK BAHÇESİ romanını basıyoruz. Bu roman çapkın bir Türk gencinin İstanbul kibar kadınlar alemindeki maceralarını ve yeni cemiyet hayatını anlatıyor. Şimdi İstanbul’da herkes bu romanın çıkmasınıbekliyor. İki haftaya kadar o da çıkacaktır. Bu kitapların yeni hayatı bilmeyenler için çok istifadeli eserlerdir.
Coşkun Gönül – Güzel ciltli – 125
Aşk Bahçesi – Güzel ciltli – 100
Karilerimiz hangisini isterlerse parasını posta havalesi verip bize de adreslerini bildirsinler güzel paket yapılıp derhal gönderilir.
Matbaa işleri
Aynı zamanda matbaamızda renkli, güzel tüccar faturaları, defterler, el ilânları, makbuz koçanları, biletler ve şık kart dö vizitler basılır. İstenilen siparişlerini idare müdiriyetine bildirsinler”.
Henüz tam tesbiti yapılamayan kitap yayını arasında belki de en hacimli ve büyük olanı ise Burhan Cahit Morkaya imzasını taşıyan Karagöz’ün Fıkraları isimli 216 sayfalık kitaptır. İstanbul’da 1926 yılında Hacivad Matbaası’nda basılmıştır. Uzunca metinlerden oluşan 152 fıkra bulunan kitabın sonunda yer alan “Birinci cildin sonu” kaydı bir kaç cilt olarak düşünülmüş olduğunu göstermektedir. Fıkralara bağlı 110 karikatür ile resimlenen kitapta klasik tip ve kıyafetiyle Karagöz hem eski zaman yaşayışıyla hem de modern yaşam tarzıyla dalga geçen bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Bazı fıkralar Karagöz’ün modern hayata uyarlanmış halidir. Daha çok eskiye eleştirel bakan yeni hayat tarzını öne çıkaran bir kitaptır Karagöz’ün Fıkraları.
İKİ KARAGÖZ FIKRASI
Çek bakalım…
Karagöz, yetişmiş oğlunu okusun diye Bursa’daki Süleyman Çelebi Medresesi’ne yollamış. Oğlan medresenin kara cahil hocalarından biraz Mızraklı İlmihal, biraz Tecvid okumuş; o zamana göre tahsilini yaparak, bağrı yanık, başı önünde mutassıb bir çömez olup babasının yanına gelmiş.
Günün birinde Karagöz oğlunu yanına alıp uzakça bir köye doğru yola çıkmış. Yolda idrarı sıkıştıran Karagöz bir çalılığı siper alıp işini göreceği sırada oğlu babasının maksadını anlayıp hemen haykırmış:
– Aman baba, ne yapıyorsun hiç şarka doğru abdest bozulur mu?
Karagöz medrese görmüş oğlunun bu ihtarından utanmış hemen cenuba dönmüş. Fakat oğlan bu sefer daha kuvvetle çağırmış.
– Olmaz baba olmaz. Hiç kıbleye karşı abdest bozulur mu?
Karagöz lâ-havle çekip bu sefer garba dönmüş fakat oğlan yine haykırmış:
Karagöz’ün sabrı tükenmeğe başlamış, şimale dönmüş. Babasının her hareketini kontrol eden medrese görmüş oğlan bu sefer üstüne yürümüş.
– Vallah çarpılacaksın baba, arkan kıbleye geldi.
Karagöz artık dönecek yeri kalmadığı için derhal yüzü koyun yere yatıp hacetini yaparken kendi kendine: “Cezadır herif çek bakalım” demiş, “mektebler dururken medreseye çocuk yollarsan işte böyle kara cahil, ham sofu olur başına bela kesilir. Çek bakalım!”
Ya o beni islâh edecek ya da…
Karagöz bir akşam özene bezene tedârik ettiği nefis mezelerle sofrasını donatmış, ortaya ufak sürahi içinde rakısını yerleştirmiş, ara sırabol limonda ezilmiş havyardan, kırmızı renğiyle iştihâ veren domates, patates salatalarından, nefis hıyar turşusundan çimlenerek demlenmeğe başlamış. Bu sırada sofu, mutassıb komşusu Hacı Abdullah Efendi gelmiş Karagöz’ü çilingir sofrasının başında çakır keyf görünce
– Ya hû demiş yaşına başına bakmadan hâlâ şu zıkkımı içiyorsun. Nefsine, canına olsun acımıyor musun?
Karagöz işi tatlıya bağlamak, komşusunun hatırını kırmamak için erkân minderinde yer gösterip şöyle demiş:
– A birader niyetimi maksadımı anla da sonra bana istediğini söyle. Ben bu zıkkımı nefsimi terbiye için içiyorum. Çünki bakıyorum nefsim habazanlık ediyor. Tatlılar, tuzlular, envaı türlü pahalı, güzel yemekler istiyor. O böyle tatlı, ballı, pahalı şeyler istedikçe ben dayıyorum gözüne ustura gibi rakıyı, veriyorum ağzına kan gibi şarabı… Bakalım ya o beni ıslâh edecek ya ben onu!
1908-1914 arası oldukça yakın ilişkiler içinde bulunan İttihat Terakki ve Taşnaklar, savaşın patlamasıyla karşı cephelerde yer aldılar. Ancak ilk kez yayımlanan belgelerle, bu ayrılığın henüz 1911’de başladığı kanıtlanıyor.
Bir dönem, 1908’den sonra oldukça yakın ilişkiler içinde olan İttihat ve Terakki (İTC) ile Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF-Taşnaktsutyun) arasındaki görüşmeler ve işbirliklerinin hangi temellerde yürütüldüğü; sonuç olarak ne gibi nedenlerle ters yüz olduğu siyasal tarihimizin alabildiğine tartışmalı, kör noktalarından biridir.
Birinci elden İTC kaynaklarının kıtlığı (önderlerinin kaçarken yaktıkları evrakların neler içerdiği bilinmemekte), EDF kaynaklarının zikredilmemesi, özellikle Anadolu’da iki parti ve devlet arasındaki ilişkilerden ziyade meclis içi ilişkilerin öne çıkarılması bu kör noktanın sürekliliğini sağlamakta.
Kaligian’ın kitabını önemli kılan, herkese açık olmayan Boston’daki Ermeni Devrimci Federasyonu arşivlerine erişme imkanını bulmuş olması. Böylece taşradan merkeze bilgilendirme amaçlı gönderilen raporlarda yerelde işlerin nasıl yürütüldüğü, iki parti kadroları arasındaki ilişkiler hakkında propagandif olmayan bir tablo çizmek mümkün olduğu gibi, Taşnaklar’ın örgütlendiği kentler hakkında da dolaylı bir bilgi edinmek mümkün olmakta.
Kitapta bugüne kadar EDF’nin örgütlenmesine ilişkin –Türkçe’de bulunmayan– örnekler verilmektedir. Sosyalist Enternasyonal’e 1907’de üye olarak kabul edilen EDF’nin sosyalizm iddialarının kırsal kesimde pek de iyi karşılanmadığı gibi hususlar da cemaat içi gerilimler açısından önemli. Öte yandan EDF eğitimden, istihdama somut önerileriyle “millî” taleplerin ötesinde herkes için toplumsal önerilerde de bulunuyordu. İngiliz büyükelçisi ise EDF programının “Batı Avrupa’nın en radikal sosyalist eğilimlerinin ham halinin” dışavurumu olduğunu iddia ediyordu.
EDF ile İTC arasındaki en önemli mesele “toprakların iadesi ve tarım reformu”ydu. Kürt aşiret reisleri tarafından el konulan toprakların iadesi sonuçsuz kalacak bir vaad olarak iki parti arasındaki gerilimin temel nedenlerinden biri olarak kalacaktı.
1910 başında ise iki partiden ikisi milletvekili biri partiden olmak üzere üçer kişilik bir “Ortak Birim” kurularak daha düzenli görüşmeler sürdürüldü ve Nisan’da toprak, güvenlik, hukuk, siyaset gibi başlıklar altında çalışmalar yapıldı. Bu arada İTC, EDF’nin meşruti yönetimi desteklemek için savaştığı Kuzey İran gibi önemli merkezlerde ortak birim kurma tekliflerini kabul etmişti.
EDF’nin 1911 yazında İstanbul’da gerçekleşen 6. Dünya Kongresi’ndeki tartışmanın merkezi İTC ile ilişkilerdi: “Üzülerek belirtiyoruz ki umut vaat eden bir dizi girişime rağmen, meşrutiyet yönetiminin üç yılında hükümet politikaları bütün dinlerden ve ırklardan halklar arasında uzlaşı sağlayamadığı gibi, onlar için iyileştirilmiş yaşam şartlarını da yaratamamıştır; aynı zamanda sıklıkla halklar arasında güvensizliğe ve ulusal hakların inkârına yol açacak şekilde hareket etmiştir. İTC, feodal sınıfların Orta Çağ’dan yadigâr toprak imtiyazlarını ilerici bir anlayışla ortadan kaldırmaktan ziyade, onların dostluğunu kazanmaya çalışma politikasıyla söz konusu unsurları teşvik etmektedir. İTC aşama aşama anayasal ve demokratik ilkelerden vazgeçmektedir.”
İki parti arasındaki güvensizliğin böylesi açık bir kongrede belirtilmiş olması tarihçilerin genellikle atladığı bir olaydır.
Yazarın sözüyle: “Bu çalışma, Babıâli’nin resmî politikalarının ve imparatorluğun başkentinde gerçekleşen olayların ısrarla vurgulanmasının önünü alarak ve gayrıresmî bağlantıları ve siyasal ilişkileri tasvir eden, bütün ülkedeki olayları açığa vuran kaynaklardan faydalanaraki, Osmanlı ve Ermeni tarihlerindeki bu mühim dönemin akademik analizine katkı sağlayabilir”.
Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni kitabı Duvar, yakın tarihin siyasi gelişmelerini yeni bir perspektifle ele alıyor. Çift kutuplu dünyanın sembolü Berlin Duvarı’ndan sonra bugün de ‘güvenlik’ amacıyla komşu ülkeler sınırlarında yükselen duvarlar dünyaya yeni bir çehre vermekte. Durumu ‘tarihin geri dönüşü’ olarak nitelendiren siyasetbilimci ile yeni kitabını konuştuk.
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeliğinin yanında akademik çalışmalarına bir yandan da kıdemli üye olarak bulunduğu Oxford Üniversitesi Harris Manchester College bünyesindeki Çatışma Çözüm Merkezi-CRIC’te devam eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni kitabı Duvar Kasım’da çıktı. Yeni kitabında “tarihin geri döndüğünü” belirten Deniz Ülke Arıboğan’la şimdiden ikinci baskısını yapan Duvar’ı konuştuk.
– “Tarihin geri dönüşü” kavramı ve ‘duvarlı’ dünya perspektifinin temel iddiası ve amacı nedir?
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğum yıllarda uluslararası ilişkileri anlamak ve anlamlandırmak adına bize öğretilen iki kutuplu dünya, nükleer dehşet dengesi, NATO-Varşova düşmanlığı, demir perde gibi kavramlar Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte anlamsız hale geldiler. Uluslararası ilişkiler sistemi daimi ve çok süratli bir devinim içerisindeydi ve çok kısa periyodlarla bildiklerimizi, terminolojilerimizi, teorilerimizi yenilemek durumunda kalıyorduk. Doktora tezimi yazdığım yıllarda ‘tarihin sonu’ tezi, doçentlik yıllarımdaysa ‘uygarlıklar çatışması’ popülerdi. Küreselleşme, ‘sınırları olmayan dünya’ falan derken 11 Eylül saldırısının ardından büyük bir hızla yeni bir ekosistem oluştu. Bütün konu ve kavramlar ‘güvenlik’leştirilmeye başlanmıştı. Çok kültürlülük, göç, ekonomik krizler, alt kimlik hareketleri ve hatta demokrasi meselesi bile güvenlik boyutuyla ele alınmaya başlandı. Şimdiki zamanı eski terminolojilerimizle, Soğuk Savaş mantığıyla ya da küreselleşme gözlükleri ile kavramamız imkansız hale geldi. Nitekim şimdilerde dünyayı kasıp kavuran yeni bir politik ruh dolaşıyor yerküre üzerinde. Dünya emniyet sübabı kapatılmış bir düdüklü tencere misali ağır bir basıncı içine tepiyor. Patladı patlayacak bir durum var ortada. Ben de bunu nasıl gördüğümü yazıp kenara bırakmak istedim.
– Peki sizce duvarlı dünyanın da bir sonu var mı?
Tecrübeyle sabit ki, yazdıklarımın en azından bir kısmı kısa bir süre sonra, bir kısmı da biraz daha uzun bir vadede anlamsızlaşacak. Ama ‘şimdilik’ kaydıyla düşündüklerimi okuyucuya sunmak istedim. ‘Duvarlı dünya’ perspektifi, yani kitabımın temel iddiası, mutlaka kendi antitezini de yanında taşıyarak, duvarları yıkmaya çalışan yeni dalgalar oluşturacaktır. Samuel Huntington’un dalgalar halinde geldiği ve sonra geri çekildiğini iddia ettiği ‘demokratik gelişim’ süreçleri, tıpkı şimdi çekildiği gibi bir süre sonra yeniden gündemimize girecektir. Kitabımda küreselleşmenin esas dinamosu olarak tanımladığım şirketler, bankalar, sivil toplum kuruluşları gibi devletdışı aktörler devletsel sınırları ve duvarları zorlamaya devam edecektir. Hatta belki bu kitap henüz basım aşamasından piyasaya geçerken bile bazı açılardan eskimeye başlamış olabilir. Yakın zamanda siyasi liderlerin bazıları değişecek, bazı örgütler tarihe karışacak, beklenmedik ülkeler yeni sorunlarla yüzleşirken bazı sorunlar çözülecektir.
Bana göre otoriter/totaliter sistemlerin yükselişe geçtiği yeni bir döneme girdik. Güçlü, seçilmiş kral liderlerin öncülüğünde siyaset yeniden şekillenmesini, demokrasi, özgürlük, haklar gibi kavramların yerini düzen, itaat, ideal vatandaşlık gibi konuların almasını bekliyorum. Devlet merkezleri, elindeki teknolojik donanımların da katkısıyla duvarlar içine hapsettikleri halklarını daha kısıtlayıcı sistemlerle yönetecektir. Devletler arasındaki ilişkilerin devletdışı aktörlerce yönlendirilen kontrolsüz bir anarşi ortamından, kontrollü bir rekabet ortamına girmesini, yani küresel paradigmanın yerini, siyasi liderler tarafından temsil edilen devletler arası bir modele bırakmasını öngörüyorum.
Duvarlarla çizilen sınırlar Türkiye – Suriye sınırına inşa edilen 911 km uzunluğundaki duvar, kitabın konusuna ‘en yakın’ örneklerden.
Duvarları yıktığımız bir dünyadan yeniden duvarlarla örülen dünyaya nasıl geldik?
Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavramların değiştiği, yeni paradigmaların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. Onun yıkılışıyla duvarların ardına hapsedilen ‘özgürlük’ zincirlerinden kurtulmuş, sanki sihirli bir değnek yerkürenin tamamına haklar, hürriyetler serpmeye başlamıştı. Duvarları yıkılan dünya düzeninde küreselleşme sürecinden beklentiler öylesine büyüktü ki, yan etkilerinin neler olabileceğini kimse hesaba katmamıştı. 1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bunun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyordu. Gorbaçov’un iktidara gelişinin ardından, sadece birkaç yıl içerisinde yarım yüzyıla damga vuran paktlar çözülmüş, söylemler değişmiş, ideolojik blokları birbirinden ayıran duvarlar yerlebir olmuştu. 20. yüzyılın bitişi daha barışçıl ve işbirlikçi bir dünya adına umut doluydu.
Deniz Ülke Arıboğan, 1965, İstanbul.
Akademi dünyası da özgürce esen bu küresel meltem rüzgârının büyüleyici etkisindeydi. Francis Fukuyama’nın 1989 yılında yazdığı “Tarihin Sonu” isimli makalesinde öne sürdüğü tezler, entelektüel dünyayı derinden etkilemişti.
Hepimiz tarihin sonunun gelip gelmediğini tartışıyor, bazılarımız liberal demokrasinin ve kapitalist ekonominin gerçekten en nihai zaferini kazanmış olabileceğini konuşuyorduk. Son yüzyılda ABD’nin üç ayrı küresel çaplı savaştan galip çıkmış olması bu gelişmenin önünde hiçbir engelin kalmadığını gösteriyordu. Amerikalılar 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın köhnemiş monarşilerini, 2. Dünya Savaşı’nda faşistleri, son savaşta ise sosyalistleri yenerek 20. yüzyıla ‘çağın muzafferi’ olarak imzalarını atmışlardı. Fukuyama’ya göre bu sadece ABD’nin değil, Batı düşüncesinin ve liberalizmin zaferiydi. Meşhur makalenin yayımlanışından iki ay sonra yıkılan Berlin Duvarı ise son kalenin fethi olarak tanımlanabilirdi. Artık özgür bir dünya kurmanın önünde engel kalmamıştı. Öyle olduğuna inanılıyordu.
1961’de yapımına başlanan Berlin Duvarı, 28 yıl boyunca yalnızca Berlinliler’i ya da Almanlar’ı değil, bütün dünyayı birbirinden koparan bir hatta dönüşmüştü. O, ayakta kaldığı müddetçe bölünmenin, farklılaştırmanın, ötekileştirmenin, düşmanlaştırmanın en abidevi sembolü oldu. Yıkıldığı gün sembolleştirdiği ne varsa onun da yıkıldığı düşünülmüştü. Sınırlar belirsizleşecek, insanlar özgürleşecek, halklar kavuşacaktı. Duvar yıkıldığında yalnızca Almanya değil, sanki tüm insanlık birleşecekti. Beklendiği gibi olmadı. Kısa süren görece işbirliğine açık bir dönemin ardından 11 Eylül terör saldırısıyla birlikte yeni yüzyılın kapısı açıldı. Bugün 70’ten fazla ülke güvenlik gerekçesiyle sınırlarını duvarlarla çevreliyor. Küresel askeri harcamalar 1.5 trilyon dolar civarında. Herkes Godot’yu bekliyor sanki.
Peki duvarların engelleyemeyeceği siber alandaki geçişkenlik ne olacak?
Duvarlar kuşkusuz sadece Batı’nın Doğu’ya karşı inşa ettiği somut tuğla, tel örgü gibi savunma mevzilerinden ibaret değil; Doğu da Batı’dan veya bizzat ABD’den gelebilecek özellikle siber ataklara karşı kendi duvarlarını dikiyor. Rusya, Batı’dan gelen ‘özgür internet’, ‘özgür sosyal medya’ gibi iddiaları Batı ideolojik kampanyasının pazarlama taktiği olarak görüyor ve siber savunma/saldırı ekiplerini çoktandır aktif durumda bulunduruyor. ABD bu siber savaşın bir “mağduru” konumunda; başkanlık seçiminde bile Rus hacker’ların parmağı olduğu söyleniyor. Rusya bir yandan siber alemin tozunu atarken diğer yandan da kendi ülkesi içerisindeki siber faaliyetleri ciddi şekilde engelliyor.
Kitabınız Duvar hakkında son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Kitabımın arka kapağında şu ifadeyi kullanıyorum: Yeniçağın ruhu bu atmosferde şekillenecek ve bu ruh siyasi, toplumsal ve ekonomik alanların yeniden yapılanmasının itici gücü olacak. Eğer köprü mimarları, duvarcı ustalarını yenemezse, ‘geleceğimiz’ bu duvarların ardında inşa edilecek. Tarihe baktığınız zaman bölünmüşlük ve ayrılmanın başladığı dönemlerin insanlık adına çok tahrip edici ve travmatik sonuçlar yarattığını görürsünüz. Duvarlar bütün dünyayı hücrelere ayrılmış koca bir hapishaneye çeviriyor.
Türkiye’nin Oscar adayı olarak belirlenen “Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşamış gerçek insanların hikayesini işliyor. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiş. Hataları ve sevapları ile Ayla filmi…
Konusunu yakın tarihimizden alan Ayla filminin Oscar’a aday olması hepimizi sevindirdi. Ancak bu film konusunu tarihî bir hadiseden alıyorsa, kurgusal olanla yaşanmış ve belgeli gerçekler arasındaki farklara işaret etmek de görevimiz.
“Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşandığı iddia edilen bir öykü üzerine yapılanmış. 1. Kore Tugayımızda görevli bir astsubay olan Süleyman Dilbirliği ile himayesine alarak Ayla adını verdiği küçük bir Koreli kızın yürek burkan bu öyküsü, öncelikle belirtmeliyiz ki son derece abartılı. Filmdeki bu kökten abartı, Türk birliklerinin himaye ettikleri kimsesiz Koreli çocukların hangi koşullarda yaşadıkları ve ne kadar süreyle askerlerimiz tarafından bakıldıklarının bilinmemesi, daha doğrusu bilmezden gelinmesiyle ilgili.
Kızıl Çin Halk Gönüllüleri Ordusu’nun Kore Savaşı’na olan müdahalesinden sonra gerçekleşen Kunuri geri çekilme muharebesinde (1950 Kasım sonu) ağır kayıplar vererek yıpranan Türk Tugayı, önce Kimpo ve Chonan, daha sonra da Suwon bölgelerinde tümen ihtiyatı olarak dinlenme ve toparlanma sürecine girmişti. Güney Kore’nin başkenti Seul ikinci kez düşman eline geçmiş, BM Ordusu ve Başkomutan General McArthur için kara günler başlamıştı. Kore tarihinin en büyük göç hareketi bu süreçte yaşanmıştır. Türk tugayı henüz Kimpo’da bulunduğu sırada bu göçe tanık olmuştu. Dondurucu kış mevsiminin soğuğunda, güneye doğru uzanan yollarda, son derece kısıtlı olanaklarla, güvenli bölgelere ulaşmaya çalışan her yaştan binlerce Koreli, sertleşmiş buzlu topraklarda yaşamlarını yitiriyordu. Ailelerinden ayrı düşmüş, ayakları çıplak çocukların küçük bedenleri dondukları yerlerde kalıyordu. İşte bu kötü günlerde Türk askerleri, hiçbir emir almadan Koreli sivillere yardımcı olmaya başladılar. Askerler kumanyalarını göçmenlerle paylaşıyor, onları sıcak tutacak eşyalarını veriyorlardı.
17 Ekim 1950 günü, askerlerimiz Amerikan taşıt gemilerinden inmişler, Pusan Limanı istasyonunda hazırlık garnizonunun bulunduğu Teagu kentine gitmek için trenlerinin hareketini beklerken, Korelilerin savaş yorgunu ve yokluk içindeki hallerini görerek yiyeceklerini onlarla paylaşmışlardı. Bu sırada Seul yakınlarına yollanan bir keşif kolumuzun erleri, kentin varoşlarında tek başına karlar içinde oturarak ağlayan bir küçük kızla karşılaştılar. Keşif kolunda yer alan topçu taburu ileri gözetleme subaylarından ve 23 Nisan 1951 taaruzunda kahramanca şehit olan Üsteğmen Mehmet Günenç, ailesinden ayrı düşen bu sevimli küçük kızı tehlikeli bölgeden çıkararak, kucaklayıp birliğine getirmişti. Topçu taburunda konukluğu başlayan küçük kız, yaşadığı travmanın etkisiyle uzun süre konuşamayacaktı. Askerlerimiz onu varoşlarında buldukları kentin ismiyle adlandırdılar: Seul. Türk tugayının himayesine aldığı bu ilk yetim Seul olmuştur.
Topçu taburu subaylarından Yüzbaşı Süleyman Pulat, küçük arıyor kızla en fazla ilgilenen kişiydi. Düzenli beslenmeye başlayan küçük kız toparlanmış, kalın giysilerle de soğuktan korunmuştu. Bu esnada Türk tugayı verilen emirler doğrultusunda yer değiştirerek Suwon yakınlarına yerleşmişti.
O günlerde tugaya Amerikalı bir gazeteci geldi: Life muhabiri Carl Mydans. Amerikalı gazeteci, Türk askerlerinin çok sayıda resmini çekti. Sanatını konuşturarak, erlerimize pozlar verdirdi, hatta bir süngü hücumu mizanseni bile tertipledi. Tugay sıhhiye bölüğünde tedavi edilen yaralı bir kadının fotoğraflarını çektikten sonra da topçu taburunu ziyaret etti. Taburda Yüzbaşı Pulat ve küçük Seul’le karşılaşan deneyimli gazeteci, ünlü “Türk subayının kucağında resimli roman okuyan kız” fotoğrafını çekerek bu insancıl ilişkiyi ölümsüzleştirdi.
Seul ya da AylaAyla, kendisine bakan Oto Bölüğü askerleriyle (üstte). Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Şehit Üsteğmen Mehmet Günenç, Türk tugayının himayesine aldığı ilk yetim Seul ile birlikte (altta).
Life dergisinde yayınlandıktan sonra ajanslar aracılığıyla tüm dünyaya dağılan bu fotoğraf, Türklerin Kore’deki insani tutumlarına gerçekten güzel bir örnekti. Ülkemizde de bu fotoğraf, Posta İdaresi tarafından bastırılan Kore Savaşı serisi pullarından birinde kullanıldı.
Türk Tugayı’na sığınan çocukların sayısı gün geçtikçe artmaktaydı. Artık her taburda ve bazı bölüklerde himaye edilen kızlı erkekli çocuklar bulunuyordu. 1951 Ocak ayının son günlerinde yeni Başkomutan General Ridgway BM ordusunu toparladı ve düşmana karşı taaruzlar başlatıldı. Türk tugayı da saldırıya katılan birlikler arasındaydı ve 1951’in Ağustos ayına kadar sürekli olarak cephede görev aldı; bu nedenle de sık sık yer değiştirdi.
Türk tugay karargahı, yine sayıları artmaya başlayan kimsesiz çocuklar için köklü bir çözüm üretmenin yollarını arıyordu. Sonunda Suwon kentinde bir bina kiralandı. Kent belediyesi ile temasa geçilerek birkaç öğretmen, görevli işe alındı ve ismi “Ankara” olan bir yetimhane-okul hizmete başlatıldı. Ankara okulu savaşın bitiminden sonra da Türk tugayları himayesinde eğitim ve barındırma faaliyetlerini sürdürdü. Özellikle ateşkes ilan edilmesinden sonra (1953) milli bayramlarımızda Türk bayraklarıyla yürüyüşlere katılan öğrenciler oldukça mutlu görünüyorlardı. Ankara Okulu, birliklerimize mensup subay ve erlerimiz tarafından sık sık ziyaret edildi. Bu görüşmelerde yüzlerce askerimiz Koreli kimsesiz çocuklarla fotoğraflar çektirdiler.
1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye artık Kore’ye yalnızca bir bölük asker gönderiyordu. Sonra bu uygulamadan da vazgeçildi. Askerlerimizin şefkat ve insani yaklaşımlarının en önemli göstergesi olan Ankara okulunda da olanaksızlıklar nedeniyle son günlere gelinmişti. Türkiye Büyükelçiliği’nin Güney Kore hükümetiyle yaptığı görüşmelerden sonra okul eğitim bakanlığı bünyesine devredildi. Günümüzde geriye harabe haline gelmiş binasından başka bir şey kalmayan Ankara okulunun anısı, ismi verilen bir parkla sürdürülmekte. Okul mezunları biraraya gelerek savaş sırasında kendilerine yardım elini uzatan Türk askerlerini şükranla anmaktadırlar. Birkaç kez de ülkemize gezi tertip etmişlerdir. Himaye edilen çocuklardan bazıları ise araya giren kişi ve kuruluşlar tarafından belgesel çalışması ve Türkiye’de iş yapan Güney Kore özel şirketlerinin tanıtımları gibi amaçlarla yurdumuza getirilip konuk edildiler.
Fotoğraf ve gerçeklik uyuşmazlığı Life muhabiri Carl Mydans, Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Seul’ün ünlü fotoğraflarını çekmişti (en üstte). Bu kareler filmdeki Süleyman Dilbirliği ve “Ayla”nın ellerine tutuşturulmuş vaziyette (üstte).
Yüzbaşı Süleyman Pulat ile çekilen fotoğraflarıyla üne kavuşan küçük Seul (günümüzdeki ismiyle Min Ja Ha) daha sonradan Türkiye’ye de geldi. Ancak geç kalınmış, Yüzbaşı Pulat aramızdan ayrılmıştı. Seul, Pulat ailesini ziyaret etmiş ve bu haber medyada geniş yer bulmuştu.
Gelelim Ayla’nın hikayesine… Muharip Gaziler Derneği ve Güney Kore hükümetinin düzenlediği bir etkinlik yıllardır süregelmekte. Savaşın başlama yıldönümlerinde belirli sayıda gazimiz Kore’ye gider, Pusan’daki Türk şehitliği ziyaret edilir, Panmunjon gezilir ve verilen yemeklerde anılar tazelenir. İşte bu gezilerden birine katılan 1. Tugay Oto Bölüğü’nde görevli Emekli Astsubay Süleyman Dilbirliği, bölüğünün bakımını üstlendiği Ayla ismi verilmiş olan bir kız çocuğundan bahseder. Güney Koreli basın mensuplarının ilgisini çeken bu anlatımdan sonra Ayla isimli kız aranarak bulunur. Bir parkta Süleyman Astsubay ve eşi, Ayla (Kim Eunja) ile karşılaştırılır; taraflar birbirlerine sarılarak, özlemlerini belirtip gözyaşı dökerler. Yakın zamanda yapılan bu kısa Güney Kore belgeselinde, güzel ve duygusal bir hikaye ortaya çıkar. İşte “Ayla” filmi de, bu gerçek hikayeden hareketle tasarlanır.
Eğer bu yapım gerçek bir öyküden hareketle hayali kişilerin canlandırıldığı ve yalnızca “tarihî olaylardan esinlenilmiştir” tanıtımıyla beyazperdeye taşınsaydı, eleştiriler yalnızca filmde görülen teknik hatalarla sınırlı kalırdı. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiştir.
Astsubay ama rütbesiz!
Medyada sıkça “Süleyman Astsubay ve Ayla” olarak sunulan fotoğrafta askerin rütbesiz olduğu, yani astsubay olmadığı görülüyor.
Öncelikle, birliklerimizce himaye edilen Koreli çocuklar ile askerlerimiz arasında filmde sergilenen boyutlarda bir gönül bağı kurulmadığını belirtmek gerekir. Süleyman astsubay da 22 Şubat 2015 günü Kağıthane Belediyesi’nin düzenlediği Kore Savaşı sergisinde bu hadiseyi şu şekilde nakletmiştir: “Soğuk bir kış günüydü. Beş, altı yaşlarında bir kız çocuğu ağlıyor, feryat ediyordu. Tek başına kalmış. Aldık çocuğu, bizim bölüğe götürdük. İsmini Ayla koyduk. Bize alıştı, bizimle beraber ortalıkta maskot gibi dolaşıyor, nereye gitsek bizimle beraber geliyordu. Hepimiz ona bakıyorduk, seviyorduk. Bir sene sonra döndük. Birlikteki çocuklar Suwon’da açılan Ankara Okulu’na yerleştirilmişler”.
Konunun gerçeği bu anlatımdadır. Oto bölüğündeki tüm askerler küçük Ayla’ya bakmıştır ve zaten Kore Savaşı sürerken, Ayla’nın askerlerimizle birlikte resimleri çıkmıştır. Araştırmacı-yazar Erhan Çifçi tarafından yayımlanan gazete fotoğraflarında Ayla, Çavuş Baha Gügenç tarafından saçı taranırken görülmektedir. Haberde Ayla’yı himaye eden, meşgul olan kişinin de Gügenç olduğu belirtilir. Oysa ki filmin tanıtım aşamasında, medyada Ayla olmayan birçok Koreli kızın fotoğrafı yer almaya başlamış, Ayla- Seul ve başka birçok küçük öksüz kız –biraz da bilinçli şekilde- birbirine karıştırılmıştır. Astsubay Süleyman ve Ayla ikilisini gösteren tek bir belirgin fotoğraf yoktur. En yaygın kullanılan fotoğraftaki küçük kız ile görülen güneş gözlüklü asker ise rütbesizdir, yani astsubay değildir.
Türk tugayının himayesindeki Koreli çocuklar Savaş boyunca her taburda ve bazı birliklerde kızlı erkekli birçok Koreli çocuk Türk askeri tarafından himaye edilmişti.
Filmin yapım sürecinde Süleyman Astsubay’ın söylemleri tamamen değişir veya değiştirilir. “Ayla ile baba-kız gibi oldukları, 60 yıl her gün onu düşünerek, özleyerek ve hasret çekerek yaşadığı” söyletilir. Yüzbaşı Süleyman Pulat ile Seul’un ünlü Mydans resimleri, Süleyman Astsubay ile Ayla’nın ellerine tutuşturularak fotoğrafları çekilir, medyaya dağıtılır. Ayla’nın o fotoğraflardaki kızın kendisi olmadığını bilmesi belki de zordur. Ancak Astsubay Süleyman’ın yaşlanmış olmasına rağmen fotoğraftaki kişinin bir yüzbaşı olduğunu ayırt edememesi beklenemez.
Nitekim önce Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin kızı devreye girerek “babasının tamamen etki altına alındığını” iddia ederek film ekibini suçlar. Daha sonra bir başka suçlama da filmin senaristinden gelir (senaristin adının filmin sonunda çok küçük puntolarla yazılmış olması tartışmanın sürdüğünü gösteriyor). Tartışmalar üzerine yapımcının “Süleyman Amca isterse filmi çöpe atarım” veya Bayan Eunja’nın “Yaşadığım her an babamı aradım” söylemleri de inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Türkiye’de önce Korsavaş sonra da Muharip Gaziler Dernekleri aracılığıyla Süleyman Astsubay’a ulaşmak mümkündü.
“Ayla” filminin yapım sürecindeki tartışmalar bununla da kalmaz. Yapımcının kendisini cumhurbaşkanı danışmanı olarak tanıttığı, ses kayıtları üzerinde oynandığı, Süleyman Astsubay’ın kızının yapımcıdan yüklü miktarda para istediği gibi iddialar ortaya atılır, spekülasyonlar yapılır. Biz gelelim filmdeki tarih hatalarına.
• Öykü 1. Kore Tugayı’nın döneminde geçmektedir. Bu bakımdan askerlerin giydikleri üniforma detaylarının tam anlamıyla doğru olarak gösterilmesi gerekirdi. Sonuçta yüzlerce fotoğrafın bulunduğu çok yakın bir geçmişten bahsediyoruz. Buna rağmen asker ve subayların giydikleri parkalar 1952-53 yıllarına ait. Üzerine file geçirilmiş miğferler Türk tugaylarında kullanılmamıştır. Yaka spoletlerinde sınıf renkleri üzerinde farklı sınıfların amblemleri vardır. Her üniformada Türk tugayının bağlı bulunduğu 25. Amerikan Tümeni’nin amblemi olan “tropik şimşek” peçi görülmektedir. Halbuki mutlaka Türk Tugayı’nın amblemi olan “kuzey yıldızı” peçi de bulunmalıydı.
Kore’de Ankara Okulu/Yetimhanesi Savaşta Türk tugayı tarafından açılan okul savaştan sonra da tugayın himayesinde faaliyetlerine devam etti. Kore’ye asker göndermeye son verilince Kore eğitim bakanlığına devredildi. Günümüzde okul binası harabe halinde aynı yerde bulunuyor.
• 1. Tugay döneminde omuzlarda “Korea” yazısı henüz yoktu.
• Filmde birkaç kez Türk tugayı karargahına hava hücumu yapılıyor, askerlerimiz havalara uçuyor ve vücutları hiç zarar görmeden, parçalanmadan “yere iniş yapıyor”lar. Bombardımanı bir kenara bırakalım; 1950-1953 arasındaki sıcak savaş sırasında görev yapan üç tugayımızın da üzerlerinden bir kez bile düşman uçağı geçmemiştir.
• Türk tugayı üzerinde uçan dost helikopterler de daha sonraki yılların modelleridir.
• Cephede bulunan karargahlara filmde görüldüğü gibi “Türk kapısı” tabelası hiç bir zaman asılmamıştır. Bu tabela sadece Teagu’da bulunan hazırlık garnizonunda kullanılmıştır.
• Süleyman Astsubay muharip olmayan bir sınıftandır. Savaşın zorlukları dışında sıcak çatışmaya girmemiştir.
• Filmde, gayet popüler bir figür olduğu için Amerikalı yıldız Marylin Monroe karakteri de yer almıştır. Bilindiği gibi kendisi ateş kesildikten ve silahlar sustuktan sonra Kore’ye gitmiş ve yalnızca büyük Amerikan birliklerinde gösteri yapmıştı. Filmde Marylin Monroe, özel olarak Türk Tugayı’na gelip konser veriyor! Bununla da kalmıyor. Bir Kuzey Kore hava hücumunda (!) ünlü artistin imzalı fotoğrafına sıçrayan kanlar gözüküyor (Film yapımcılarına özellikle bu kısmı çıkarmalarını tavsiye edelim. Zira Oscar ve ABD yolunda diğer hatalar belki görülmeyebilir ama, Amerikalılar hava saldırısı ve M.M. hadisesine duygulanmaz, güler).
• Filmin resmî fragmanında Türkçe Astsubay Süleyman Dilbirliği, İngilizce’sinde “Lieutenant Süleyman Dilbirliği”, yani Teğmen Süleyman Dilbirliği yazmakta! Bu çok basit çeviri hatası bile, rütbelerin bilinmediğini ve herhangi bir uzmana danışılmadığını gösteriyor.
Kurguda göze batan bazı acemice hataları, müziğin izleyiciyi yoran yoğunluktaki kullanımını, kimi oyuncuların tiyatro sahnesinde rol yaparmış gibi oynamasını ve diğer benzer konuları ise film eleştirmenlerine bırakalım.
Enis Batur, fotoğrafçı Ara Güler’e İstanbul’u sormuş; ustanın efsane karelerinden yola çıkarak şehrin dünü-bugünü konuşulmuştu. Ara Güler, bu defa kelimelerle anlatıyor: Doğup büyüdüğü şehirdeki sevgi ve hatıra yokluğu!
EB – Ara, İstanbul efsane şehir derler, efsane çok büyüdü. 15 milyonu aştı, 250 hektar araziye yayıldı ama İstanbul’un nüfusu 1 milyonun altındayken de sen bu şehrin merkezindeydin, 10 milyonu geçince de hâlâ merkezindesin. Efsanenin içinde bir efsane halini aldın. Aslında üzücü bir şey, yaşayan bir insanın efsaneye dönüşmesi ama maalesef böyle.
AG – İstanbul gibi bir efsane olmayayım da, daha iyi.
– Evet, ama gene de işte efsane dediğin negatifiyle pozitifiyle, her yönüyle var. Sen bu şehri yarım yüzyılı aşkın bir süredir bilinçli bir biçimde seyrediyorsun, görüyorsun, ona bakıyorsun. Belki de daha doğduğunda yerleşmiş bir objektif var sanki gözünün içinde. Ne görüyorsun, bu sürenin içinde değişim adına renklerin dönüşmesi adına; yani 80 yılı aşkın İstanbul yaşantın sende ne tür bir tortu bırakıyor? Birkaç paragrafa indirsen ne çıkar ortaya?
– Birkaç paragrafa indirsem yaptığım şu 2-3 kitap çıkar. Çünkü o artık kreması olarak var. Ben bu şehrin çocuğu olarak ve günün birinde 1928 senesinde Taksim’de doğup bütün ömrümü geçirdiğim Galatasaray ve şimdi de artık Gümüşsuyu olmak üzere o çevrenin içinde yaşadım; 70 küsur yaşımda hep baktığım şeyleri kaydetmek üzere bu üç kitabı yaptım. O üç kitabın içine bakarsan sadece benim seçtiklerim ve bir mevzu etrafında. Meselâ ki İstanbul. 16 mm. kamerayı alıp, sokağa çıkıp Haliç’te film çektiğimi de hatırlıyorum. Ben artık ne çektiğimi hatırlamıyorum, bulamıyorum.
– Senin arşivin de İstanbul kadar karışık aslında.
– Karışık tabiî, sadece İstanbul değil dünyanın her tarafından malzeme var, ama yarıya yakını İstanbul’dandır. İyi bir tasnif de olmuyor. Foto muhabirleri tasnif yapamıyor. Eskiden biz başladığımızda computer falan yoktu. Kutuların içinde, zarfların içinde… Tarih yazdınsa yazdın. Öyle şeyler var ki ben kaçta çektim, kimilerini hatırlamıyorum.
– Senin ayarında, dünya çapında bir fotoğrafçının yanında bir asistan ordusunun çalışması gerekir. Sen her şeyini kendin yapıyorsun.
– Bir şey söylüyorsun zaten anlamıyor asistan dediğin. Biri zannedersin adamı, biraz konuş ne olduğunu anlarsın.
– Onunla vakit kaybedeceğime kendim yaparım diyorsun.
– Kendin yaparsın biter gider. Bu da kendini fazla beğenmişliğe falan gider. Bırak o kadar beğeneyim.
İstanbul fotoğrafçısı İstanbul’u her haliyle fotoğraflayan Ara Güler “İstanbul Fotoğrafçısı” olarak anılsa da hayatı boyunca dünyanın dört bir yanından birçok görüntü ve portreyi de objektifinden yansıttı.
– Ara, demin çizdiğin güzergâhı düşünürsek… Taksim, Galatasaray, Beyoğlu, Gümüşsuyu… Bu eksenin içinde senin doğumunu izleyen ve bugüne ulaşan dönemde hem şehir yapısal açıdan hem de insan figürü çok değişti. 1930-40’ların İstanbullusuyla bu günün İstanbullusu karşılaştırılacak gibi değil. Bu senin canını yaktı mı?
– Tabiî, ben şimdi makinayı alıp sokağa neden çıkmıyorum? Çekmiyorum. Ancak bir iş olduğu zaman, gazetelerden bir tanesi bir şey isteyecek, gidip enayi bir şey çekeceksin. Aksi halde makinamı alıp sokağa çıkmak içimden gelmiyor. Çünkü benim düşündüğüm bir İstanbul vardır. O İstanbul yoktur ki artık ben o İstanbul’un resmini çekeyim. Şimdi bambaşka, adı İstanbul olan fakat İstanbul olmayan, bizim bildiğimiz İstanbul olmayan bir İstanbul! Şimdi 20-25 yaşında olan bir adam İstanbul’u ne kadar tanır? İstanbul’u bilmez ki o. Hattâ biz bile tam eski İstanbul’u bilmeyiz. Meselâ biz Pera’yı ne kadar biliriz? Son devrini biliriz. Şimdi öyle bir şey yok. Düşün ki, İstanbul ne biliyor musun? İstanbul, Deli Saraylı. (The Madwoman of Chaillot). Jean Giradoux’nun piyesi. Fikret Adil, Deli Saraylı diye çevirmiştir. Deli Saraylı, Sultan Ahmet’te, Yerebatan Sarayında oturuyor. Çok güzel kadınmış. İhtiyarlamış, bitmiş. Makyaj masası var. Aynada kendini görür. Orda gençliğini hisseder: Aslında ayna başka şey gösteriyor. Çekmeceleri vardır. Çekmeceleri açtığı zaman içinden mücevherleri çıkıyor. İstanbul böyle bin tane çekmecesi olan bir Deli Saraylı’nın çekmecesidir. Onun için bitmez. Bitmez, ama o çekmeceyi açan adam onu bilirse onun mücevher olduğunu anlayacak. İşte o adam yoktur. Bitmiştir. Biz zaten sonunu gördük. Bir ceset düşün, çürümektedir. Biz İstanbul’u nasıl tanıyoruz? Meselâ, Yahya Kemal’in şiirinden tanıyoruz. Gördüğümüz, yaşadığımız, hissettiğimiz şeyler vardır. Şimdi sokağa çıkarsam vallahi billahi hiçbir şey hissetmiyorum.
– Öte yandan belki şöyle de bakılabilir: Bu kentin üstü sanki tozla kaplandı, çok güçlü ciğeri olan biri gelip bir üfleyecek olsa, senin demin verdiğin örnekte olduğu gibi, çekmeceyi açıp, taşları tanıyarak, mücevherlere teşhis getirecek olsa halâ çok büyük bir malzeme de var. Bizans’tan kalan önemli izler var. Osmanlılar’dan kalan izler var.
– Ama sen tarihî izlere bakıyorsun. Aslında bir de yaşaması var. İnsanlar, sokaklar… Ben bir sokakta yürürken, meselâ bir köşeyi dönerken aklıma bir şey geliyor. Bu kadar sene geçmişim bu Beyoğlu sokaklarında. Yağmurlusundan geçmişim, aşık olduğumda geçmişim, yok hasta olduğum gün geçmişim, kızdığım gün geçmişim, her gün geçmişim o sokaklardan. Her sokakta insanın hatırası var. Bir insanın memleketi ne demek biliyor musun? Hatıralarının bulunduğu yer demektir.
– Doğru.
– Eğer ben bu pencerenin önünden geçerken, Rum kızı şurada oturuyordu diye hatırlamamışsam, ben zaten yaşamıyorum demektir o şehirde.
Galata Köprüsü Ara Güler’in fotoğraflarında sıkça görülen Galata Köprüsü, 1957 yılında çekilen bu karede objektifine bambaşka bir açıdan yansımakla kalmamış aynı zamanda enteresan bir ana da arka plan oluşturmuş.
– Tabiî bu insanların hatıraları, bir de şehrin kendi hatıraları var. Şehri böyle yaşayan bir organizma olarak düşünürsek, İstanbul bana her zaman, çok üzülen bir şehir gibi geliyor. Bir gün 8-10 kişilik bir genç grubuyla Beyoğlu’nda karşılaştık. Orada Beşir Fuat Sokağı var. Tabelayı gösterdim. “Beşir Fuat kim” dedim. Hiçbiri bilmiyordu. Beşir Fuat kim hiç kimse bilmezse, sokağa adını veren bu adamla o sokağın bağlantısını kuramazsa, şehir ızdırap çekmeye başlıyor. İstanbul’da yaşayan insanların İstanbul kültürünü bir parça tanımaları lazım ki tekrar senin gençliğinde yaşadığın gibi yaşamaya başlasınlar bu şehri. Onunla bir tutku ilişkisi kurabilsinler. Çünkü senin ilişkinde bu tutku var.
– Gelenlere bakıyorum ben. O kültüre hiçbir zaman sahip olamayacaklar. Dolayısıyla aramayacaklar. Bir kuşak daha geçtikten sonra bitmiştir.
– İyice karamsarsın, tam kıyamet tablosu çiziyorsun.
– Olmaz başka türlü. Olmayacak. Böyle olacak.
Eminönü balıkçıları İstanbul’un ve İstanbullunun gündelik hayatını kareleyen fotoğrafçı, halen balık-ekmekçileriyle bilinen Eminönü’nün balık satıcılarını 1960’larda bu kareyle ölümsüzleştirmiş.
– Doğan Kuban’ın da böyle bir teorisi var. Kolaps Teorisi diyor. “İstanbul bu büyümenin önlenemeyişi karşısında çökecek” diyor.
– O mimari bakımdan söylüyor. Dünya yalnızca mimari değildir. Onun görüntüsünü, dekorunu yapar. İnsanların baktığı zaman anladığı sevgileridir. İstanbul’un bir tarafından öte yakasına bakarken bir milyon şarkı duyabilirsin ama onu duyarsan duyabilirsin. Duyamazsın ki ve yeni nesil hiçbir zaman duyamayacak. Duymaz.
– Ben tabiî, senin kadar karamsar olmak istemiyorum. Karamsar bir tarafım var tabiî ama her şeye rağmen birbiçimde bir takım insanların bizden sonra kendilerini toplayacaklarını umuyorum.
– Bu eğitimle mi toplayacaklar?
– Zor tabiî zor. Zor. Hiç değilse çok sayıda olmasa bile az sayıda insan böyle bir bayrak yarışındaki gibi el alabilir öncekilerden. Ben senden 20 küsur yaş ufağım sonuç olarak, senin kuşağındaki insanlardan senin de aralarında yer aldığın 20-30 insandan bayrak devraldım. Benim de amacım benden 20 yaş küçük insanlara bu bayrağı devredebilmek için uğraşmak.
– İşte sen elini uzatacaksın o bayrağı vermek için ama alacak adam bulamayacaksın.
– Aslında böyle bir kıyamet fikri, İstanbul ile ilgili olarak bana çok aykırı gelmiyor: Çünkü dönüp tarihe baktığımız zaman çok büyük kentlerin, Ninova’nın, Sodome’un, Lut’un yeryüzünden silindiğini biliyoruz. İstanbul niye silinmesin?
– Sedat Hakkı Eldem. 1800’leri anlatan bir kitabı var. Anadolu yakasında 1400 yalı vardı diyor. Düşünebiliyor musun? Hadi daha azı 1000 tane de bu yakada olsa, 2400 kırmızı yalıyı koyabiliyor musun Boğaz’a? O yeşillerin arasına, içine ve sandalla giden adamları ve söylenen şarkıları, Hafız Burhan’ı. Bunlar olmadıktan sonra olmaz. Olmuyor.
– Biz İstanbul içinden zamanla büyük tabakaları silmişiz. Bazı önemli kentlere baktığımız zaman, örneğin Paris’e baktığımız zaman, 13. yüzyıldan bu yana katman katman karşımızda durduğunu, bir biçimde özenle korunmaya çalışıldığını, içinde yaşayan insanların da bir tür kent aşkıyla bu konuda duyarlı davrandıklarını görüyoruz.
– Bizim hayran kaldığımız Paris de bitmiştir. 1800’lerdekini de, 13. yüzyıl Paris’ini de kimse bilmez. Belki dört tane kolon, bir tane kapı bulacaksın. Onunla şehir olmaz ama bazı şehirler saklanmıştır Orta Avrupa’da. Meselâ, Zagreb.
– Evet var. Basel’de başlıbaşına 13-14-15. yüzyıldan kalma uzun sokaklar var. Bütün evler o yüzyıldan kalma ve iyi korunmuş. Biz Zeyrek’teki evleri koruyamadık.
– Bitti. Zeyrek ancak benim fotoğraflarda vardır şimdi. Zeyrek’i satarım.
– Bu alanda sen belki de yalnız fotoğrafçı değil arkeologsun. Zamanı da tutuyorsun elinde. Senin kutularında, arşivinde eşeleye eşeleye İstanbul’un kazılması mümkün.
– Yalnız fotoğrafları var. İyi ki çekmişim değil mi?