Etiket: sayı:43

  • Uyuyan Buda, uyanık medya

    Tarihe bugünün değerleriyle bakmanın ilginç örnekleri gerek Türk gerekse dünya basınında sık sık yer alıyor. Pakistan’daki bir Buda heykeli turizmi canlandırma kaygısıyla yeni bulunmuş izlenimi yaratacak şekilde haberleştirilirken, Nirvana’ya ulaşan Buda tasviri, ‘uyuyan Buda’ olarak tarif edilebiliyor.

    Geçenlerde medyada “Pakistan’da bulunan 1700 yıllık uyuyan Buda heykeli ve bulun­duğu bölge UNESCO Dünya Mirası liste­sine girdi” başlıklı bir yazı vardı. “Uyuyan Buda olamaz, bu Parinirvana yani Buda’nin nihai Nir­vana’sı olmalı” diyerek yeni bulunmuş izlenimi ile araştırmaya başladım. Anlaşılan haber yaban­cı medyadan bize gelinceye kadar epey kılık değiştirmiş ve böylece sanki yeni bulunmuş izlenimi uyandırılmış. Böy­lelikle tarihe bugünün değer ve algılarıyla bakmanın ilginç bir örneği ile tekrar karşı karşıya kaldığımızı gördüm.

    Pakistan’ın kuzeybatısında, Haripur’da bulunan Bhama yapı topluluğu harabeleri 1920 ve 1930’larda kazılmaya baş­lanmış ama incelenmesi uzun sürmüş ve 1980’de UNESCO listesine alınmıştı. Haberde (15 Kasım 2017) dikkatimi çe­ken ise bu heykellerin turizme hizmet edeceği konusunda Pakistanlı yöneticilerin umutlarına yer vermesiydi.

    Genellikle konuları kendimiz araştırmadığımız ve­ya araştıramadığımız için yabancı haber ajanlara bağım­lı olmamız bir yana, çoğunlukla İngilizce’den çevirilere dayanıyoruz. Türkçe medyada heykelin sebebi mevcudi­yeti olan “nihai Nirvana (parinirvana)”, çevirisi yapılan İngilizce metinlerde bulunmadığı için kullanılmamak­ta. Onun yerine heykellerden “uyuyan Buda” veya “yatan Buda” (reclining Buddha) diye sözedilmektedir. Halbuki Hong Kong’daki Buddhistdoor Global gazetesinin haberin­de parinirvana halinde büyük bir Buda heykeli bulunduğu ve kazıyı yöneten Dr. Abdul Samad’dan bilgi alındığı haberi verilmekte. Kısacası Hong Kong ve Çin’de Budistler bulun­duğu için “uyuyan, uzanan, yatan Buda” ifadeleri kullanıl­mıyor.

    Biraz düşününce “uygar” sözcüğüne ilham vermiş olan tarihteki Uygurlar’ın da Budist olduğunu hatırlarız. Uy­gurlar’dan önce kurulmuş olan ve her vesile ile kendileriy­le iftihar ettiğimiz Kadim Türk hükümdarlarından Taspar Kağan’ın yanında bulunan Cinagupta adlı bir rahip ve ya­nındakiler Budist metin çevirileri yaparken, ilk çeviri de­neyimleri Buda’nın nihai Nirvana’sı ile ilgili Pari­nirvana Sutra idi. Günümüze kadar ulaşmamış bu metin, gerek Kadim Türkler’in gerekse Uygurlar’ın bu metne ve bu kavrama ne kadar önem verdikle­rinin bir işaretidir. Türklerde ölüm ve yuğ tören­leri önemli bir yer tuttuğu için, ilk olarak bu menin çevrilmiş olmasını anlayabiliyoruz.

    Hindistan’ın kuzeyinde bugünkü Nepal taraflarında doğmuş olan Sidharta Gautama, dünyada gördüğü kötü­lüklerden arınmak için kendini bu konulara adamış ve 35 yaşında “aydınlanmış” anlamına gelen “Şakyamuni Buda” olmuştur. Bundan sonra 45 yıl daha yaşayan Şakyamuni Buda, Kalmuk Moğolları’ndan Budist bir dostumun dediği gibi “uyumaz”, sadece meditasyonda bulunurdu. Sonra da kendini dünyevi işlerden arındırmış ve benliğindeki ihti­ras, istek ve dilek ateşi tamamen sönmüş olarak Nirvana’ya ulaşarak bu dünyadan ayrılmıştı.

    Nirvana’ya ulaşmak doğum ve yeniden doğum süreç­lerini getirdiği bütün ıstırapların dışına ve üstüne çıkmak demektir. Ancak Nirvana bir “yer” değildir, orada hareket yoktur; Nirvana bir haldir. Sağ tarafı üzerinde yan yatmış ve sağ kolunu da başının altına almış Parinirvana heykelle­ri ile anlatılan da, Sakyamuni Buda’nın tam ve nihai Nirva­na haline erişmesidir.

    Hal böyle iken, “Uyuyan Buda” şeklinde tanıtılan bu heykelin haber olmasındaki asıl sebebin turizm olduğu gö­rülmektedir. Nitekim bölge iktidar partisinin başkanı İm­ran Khan’ın “bu arkeolojik alanın güvenliğini sağlayıp mu­hafaza edersek, turizm sektörünü tekrar canlandırabiliriz” mealindeki sözleri de bunu açıkça göstermektedir. Batılı medya ise olayı büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkenin Hariput bölgesindeki Bhamala Khanpur arkeolojik alanın­da bulunan 1700 yıllık Buda heykeli şeklinde tanıtmakta­dır. Halbuki bu Buda heykelinin yapıldığı dönemde İslâmi­yet’ten söz edilemeyeceği gibi, haberleri bugünkü değerleri­miz açısından algılama ve aktarmayla, olayların vurgusu ile nasıl oynanabildiğini görmekteyiz.

  • Eski Roma lezzetleri ve gastronominin kutsal kitabı

    Eski Roma lezzetleri ve gastronominin kutsal kitabı

    Eski Romalı lezzet üstadı Apicius’ un adı yeme-içmenin tarihine meraklı kimselerin karşısına eninde sonunda çıkar. Önce onun yazdığı sanılan, fakat artık kendisine ithafen yazıldığı varsayılan De re coquinaria (Yemek Pişirme Hakkında) ise, Avrupa’nın en eski ve Roma’dan geriye kalan tek yemek kitabı.

    Antik Roma’nın ye­me-içme kültürüne da­ir tek tanık olan ve 8. – 9. yüzyıllara tarihlenen De re coquinaria adlı kitap bizlere ne yazık ki ilk hali ile ulaşma­mış. Çevirenler kitaba ken­di katkılarını yapmaktan geri kalmamış. Gündelik bir La­tince ile yazıldığı için, soylu Latince’ye çevrilirken anlam kaymaları ve yanlış anlama­lardan nasibini almış. Sonraki yüzyıllarda da kitabı çeviren­lerin mutfak ve malzeme de­neyimi olmadığı için, yanlış yorumlamalarla iyiden iyiye aslından uzaklaşmış. Yine de tarihî değerinden ve ilginçliğinden bir şey kaybetmeden hâlâ yemek tarihçilerinin in­celeme konusu oluyor.

    gas
    “Bir Roma Ziyafeti”, Roberto Bompiani, 1875.

    Peki Apicius kim? Bu nok­ta da karışık. Eski kaynaklarda Antik Roma’nın yemek düş­künleri arasında birkaç Apici­us ismi geçiyor ancak bunlar­dan ikisi ön plana çıkıyor. MÖ. 100. yılda yaşamış Marcus A. ve Augustus ile Tiberius za­manında yaşamış Gabius Api­cius. Athanaeus, Deipnosop­histae’de (Sofistlerin Sofrası) bize Gabius Apicius hakkında eğlenceli dedikodular anlatı­yor. Bu anlatılar ışığında, bu­gün Apicius’un bu kitapların bizzat yazarı olmadığı ve ki­tapların da adı sanı kaybolmuş bir yazar veya derleyici tara­fından bu önemli ve zengin gurmeye ithafen kaleme alın­mış olabileceği tartışılıyor.

    Apicius, Roma’nın en il­ginç döneminde yaşamış. İm­paratorluk henüz zirvedeyken ve çöküşün tohumları Filis­tin’de kulaktan kulağa fısılda­nan bir kurtarıcı ile atılırken. Birçok yazarın bahsettiğine göre, Gabius Apicius yeme-iç­me işini çok ciddiye alırmış. Hatta zamanına göre yeme-iç­me ve yiyecek hazırlığına bi­limsel bir yaklaşımı varmış. Kendisinin de birçok yemek tarifi geliştirdiği, bu konular­da epey bilgi topladığı ve iyi yemek pişirmenin öğretildiği bir yemek okulu kurduğu söy­leniyor. Yüz milyon sesterlik muazzam servetini bu işlerde tüketip geriye on milyonu ka­lınca, kendi canını almayı aç kalmaya tercih ederek onurlu bir ölüm seçmiş. Üstelik yiyip içip en sonunda zehir içeceği daveti de kendisi düzenlemiş.

    Apicius’un kitabı gastrono­minin bir nevi kutsal kitabı sa­yılır. Değişik yazarlar tarafın­dan yazılmış 10 kitabın bileşi­midir. Bir teori diyor ki, çıkış yeri olan Yunanistan’dan Ro­malılar tarafından kültürel ga­nimet olarak kendi toprakla­rına taşınmış. Demek ki bu ki­taplar veya bölümler biraraya toplanmadan da kullanımda idiler. Belki de kitapların sayı­sı çok daha fazlaydı ve yemek yapmayı öğreten standart bir yemek kitabıydı. Çeşitli devir­leri atlatıp bugünlere gelebil­miş olması mucize gibi. Tıbbi formüllere de yer verdiği için matbaa keşfedilene dek antik kültürlerin bekçiliğini yapan manastırlarda korunmuş ol­malı. Bu nedenle matbaa ön­cesi İtalya’da 14. – 15. yüzyıl­larda ani bir ilgi ile bir düzine elyazması kopyası çıkartılmış. Saklayıp, çoğaltıp bugünlere ulaşmasını sağlayanları şük­ranla anmak lazım.

    Apicius’un mutfağı eski dünyanın hakimi Roma’nın zirvedeki durumunu anlatır. Daha sonra bu şaşaalı karışımlar, pahalı yemekler Se­neca ve Petronius gibi düşü­nürler tarafından eleştirilmiş olsa da, aslında bu tariflerin haricinde de birçok tarif içe­rir. Birkaç çılgın imparatorun ifrada kaçan alışkanlıklarını gözardı edersek, Romalı halk aslında günümüzden daha kö­tü besleniyordu.

    777311
    Marcus Apicius olduğu düşünülen bir mozaik.

    Öncelikle tarımsal üretim miktar olarak tutarlı değildi. Bolluk yıllarında ise depolama ve taşıma olanakları gelişme­diğinden bunun keyfini süre­miyorlardı. Bolluk pazar yeri­ne yansımayınca iyi ve değişik malzeme hep ulaşılmaz, güzel bir yemek hep pahalıya mal oluyordu. İkinci olarak, mut­fakta işgücü fazlası ancak kö­lelerle sağlanabildiğinden, sı­radan insanların bu yemekleri yapmaya bütçeleri yetmiyor­du. Kısaca, iyi yemek pahalı, işgücü ucuzdu. Apicius içinse ne paranın ne de işgücünün pek önemi varmış gibi duru­yor. Tariflerinin birçoğu mut­fakta epey uğraş gerektiren ye­meklerdi.

    Dönemin koşullarını ince­leyince Apicius’un kitabının yaygın değil de kişisel kulla­nım için oluşturulmuş, belki de bir aşçının kişisel tarif kitabı olabileceğini düşünen­ler de var. 10 kitap günümüz yemek kitaplarına benzer şe­kilde malzeme ve türe göre ay­rılmış; etler, sebze yemekleri, bakliyat, yaban kuşları, deniz ürünleri ve balık gibi. Tarifle­rin 500’e yakını ancak dene­yimli bir aşçının anlayacağı şekilde miktar veya oran be­lirtilmeden verilmiş. 400’den fazlası ise ya garum (günümüz soya sosuna benzer, çürütül­müş tuzlu balık içorganların­dan yapılan sos; liquamen de denir) veya defrutum (pek­meze benzer, koyulaştırılmış üzüm suyu) içerir. Pahalı olan baharat türlerinin, meyvelerin ve yemişlerin bolca kullanıl­dığını görürüz. Güvenilir bir üretici bulabilirseniz şayet, “tarla fareli tarifler”i de dene­yebilirsiniz.

    İSKENDERİYE USULÜ BALKABAĞI

    Gelin, İskenderiye usulü bir balkabağı yemeği ve şükran dileklerimizle Apicius’a günü­müzden bir selam gönderelim:

    • Balkabaklarını iri parçalar halinde doğrayın ve haşlayın.
    • Suyunu sıkıp bir tavaya yerleştirin.
    • Az tuz serpip, karabiber, kim­yon, kişniş tohumu (havanda çıtlatın), taze nane ve (bugün nesli tükenmiş olan silphium yerine) birkaç damla sarımsak suyu serpin.
    • Sirke, tatlı şarap (hurma şarabı diyor) ve balı karıştırıp ekleyin.
    • Sirke ve et suyu içinde çam fıstıklarını ezip zeytinyağı ekle­yerek sunuma hazır hale getirin.
    • Sunmadan, son bir tur karabi­ber serpin.

    Afiyet olsun!

  • Saltanat kuran Osmanlı çiçeği

    LÂLE BAHÇESİ / LÂLE­ZAR III.Ahmed’le (1703- 1730) Nevşehirli İbrahim Pa­şa’nın öncülük ettikleri bahçe ve çiçek kültürünün 16. yüzyıl­dan beri simgesi olan lâlenin, konak ve saray bahçelerindeki lâlezar denen tarhlarda özenle ve çeşitlendirilerek yetiştiril­mesi… Bu zevk, bir kültür ya­rışına dönüşerek -çok sonra­ları Lâle Devri denen- bir açı­lım dönemi yaşattı. Hanedan sarayı Topkapı’da, Mermer­lik’le Sofa Köşkü arasında da bir lâlezar oluşturuldu. Türk lâle soğanları, dolayısıyla lâle kültürü Avrupa’ya da taşındı. Ancak oradaki ilgi süreklilik kazanırken İstanbul’a özel lâle saltanatı, III. Ahmed’in torunu III. Selim’e (1789-1807) değin şöyle böyle 90 yıl sürebildi. Buna karşılık bir ulema hobisi olarak Meşihat’ta ve müder­ris konaklarında lâle ve çiçek yetiştiriciliği 20. yüzyıla kadar devam etti. Bu geleneğin mi­rasları, eski Meşihat Dairesi avlusunda Cumhuriyet döne­minde açılan İstanbul Üniver­sitesi Botanik Enstitüsü, Sa­ray Lâlezarı, Emirgân Parkı ve diğer parklardaki lâleliklerdir.

    LÂLE DEVRİ III. Ahmed’in saltanatının son 12 yılında (1718-1730) başta matbaa ve Avrupa’daki pek çok yeniliğin İstanbul’da da uygulanması­na geçilen kısa dönem. Bu açı­lış ve ve çağdaşlaşma girişi­mi, Patrona Halil Ayaklanması ile kapandı. Bundan iki yüzyıl sonra -II. Meşrutiyet’te- şair Yahya Kemal, o dönemi Lâle Devri olarak tanımladı. Tarih­çi Ahmet Refik (Altınay) de 1915’te basılan ve o yılları an­latan kitabına Lâle Devri de­diğinden, Osmanlı tarihlerin­de söz onusu yıllar da artık bu adla anılır oldu

    LEVÂZIM-I VEZARET TE­DARİKİ Vezirlik rütbesi ve­rilenin, bu rütbeye yaraşır ko­nak, donanım, kethüda, daire (büro) ve kapu (askerî kadro) halkları, at, araba vb. temin etmesiydi. Daha eskilerde ve­zirler, daire ve kapu görevlile­rini daha kalabalık tutarlarken son dönemlerde sayılar en aza indirildi. Kişisel zenginlikten yoksun vezirler bunu da kar­şılayamazlarsa, padişahın ati­ye-i seniyyesi (bağışı) ile yeri­ne getirirlerdi.

    İmparatorlukta çiçek kültürünün simgesi lâle

    Padişah III. Murad’ın
    oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü için düzenlenen 1582 Şenliği’nde Atmeydanı’nda dev bir lâlenin geçişi (Sûrnâme-i Humayun’dan)

  • Roma’yı kuran Roma mültecileri

    İltica, göç, vatandaşlık. Bunlar 19. yüzyıl sonrasının sorunla­rı gibi görünse de benzer kav­ramları dünya tarihinde de gör­mek mümkün. Örneğin neredey­se köşemizin resident DJ’i hâline gelen Romalılar kuruluş efsane­sini göçmenlik üzerine yazmışlar. Bildiğiniz hikâye: Sparta kralının hanımı için yapılan Truva sava­şından sonra, Akaların elinden kurtulan Truvalılardan Aeneas, uzun süren bir mavi turun ardın­dan Orta İtalya’da karaya çıkar, krallığını kurar. Bir zaman son­ra, krallardan biri devirip yerine geçtiği kardeşinin ikiz torunla­rı Remus ve Romulus’u kendine tehdit olarak görür, öldürülmele­rini emreder, bu iki bebek son an­da kurtulur, bir dişi kurt bunları emzirip büyütür, ikizler de büyü­yünce dövüşüp dedelerini tekrar tahta oturturlar. Kurt ne olmuş kimse yazmıyor. Ama bu ikizler kurdun bunları büyüttüğü yere gi­dip orada Roma’yı kurmaya karar veriyorlar. Artık “Şehrin adı Roma olsun,” “Hayır Remu olsun,” “Ulan Remu diye şehir ismi mi olur?” di­ye mi kavga ediyorlar, yoksa şeh­ri “Şu tepenin üzerine kuralım,” “Hayır bu tepenin üzerine kura­lım” diye mi hatırlamıyorum, ama bir arazi anlaşmazlığı olma ihti­mali yüksek, Romulus, Remu’yu öldürüyor ve Roma’yı kuruyor.

    Romulus Roma’yı, bir göçmen olarak kurduktan sonra, Livy’nin yalancısıyım, “Ne olursan ol gel” politikası izliyor ve etraftaki şe­hirlerden insanlar köle de olsa, öz­gür de olsa Roma’ya geliyor. Bazı tarihçilere bakacak olursak Ro­ma’da “yasadışı mülteci” diye bir şey yok ve hatta Roma’nın giderek güçlenmesinin sebebi de duyan herkesin akın etmesi.

    Zaten geleneksel olarak Ro­malılar yabancıların toprakları­na girmelerine karşı değiller. Ha o dönem için gayet yaygın olan toplu ve zorunlu iskanlar yapı­yorlar, gelen “mülteciler” istese de istemese de onları kendi ih­tiyaç duydukları bölgelere yer­leştiriyorlar ama bir yandan da Roma toplumuna entegre ederek eninde sonunda Roma vatandaşı olmalarını sağlıyorlar. Yani aslın­da yüzyıllar boyunca büyürken kendisine sığınanları da Romalı­laştırarak büyüyor. Yani Roma’yı Roma yapan, gücüne güç katıp yüzlerce yıl dünyada rakipsiz ol­masını sağlayan şeylerden biri de göçmen politikası diyebiliriz.

    Ha nedir, elbette hiçbir şey aynı kalmıyor. Sorun, Hun’lardan kaçan Goth’lar çok kalabalık ola­rak Roma topraklarına sığının­ca başlıyor. Aklımda Marcellinus diye kalmış, galiba onun iddia­sına göre, Romalılar onbinlerce Goth’a kapılarını açıyor, onları Tuna’nın batısına yerleştiriyor ama, Goth’ların istihkakını dağıt­makla görevli olanlar pek bir hır­sız çıkıyor. Yani bir yandan Go­th’lar canlarını kurtardıkları için minnettar, dinlerini bile değiş­tirmişler -ki Romalılar da Hris­tiyan olalı daha elli yıl ya olmuş ya olmamış- Romalılar için on­ların topraklarında ter dökerek çalışıyorlar ama bir yandan da istihkakları çalınıyor, kötü mua­mele görüyorlar ve kimbilir belki de Romalılar sokaklarda “Üff, bu Goth’lar da her yeri sardı” diye dolaşıyor, “Eliniz ayağınız tutu­yor, gidip savaşsanıza Hun’lara karşı” diye hakaret ediyor. Ro­malıların basbayağı Goth’ları aç bırakıp üstüne fahiş fiyata köpek eti satmaya çalıştıklarını, sahte can yeleği sattıklarını iddia eden tarihçiler var. Gerçi o sahte can yeleğini başka bir yerde okumuş olabilirim, tam hatırlamıyorum.

    Roma’nın ırkçıları kabul et­mek istemese de Goth’lar gurur­lu insanlar. Roma’ya sığınmışlar ama Romalılar bunları asker ola­rak da, çiftçi olarak da kullanıyor. Ama en sonunda gördükleri mu­ameleye dayanamayarak ayakla­nıyorlar. O ayaklanmayı bastır­mak isteyen doğunun imparatoru Valens Edirne Muharebesi’nde hayatını kaybediyor. Sonrasını zaten az çok biliyorsunuz, Go­th’lar Roma’lılardan gördükleri kötü muamele yüzünden Romalı olmayı reddediyor ve Romalılarla savaşmaya başlıyor. Zaten o yüz­den olacak Marcellinus ısrarla “Abi biz o Goth’lara öyle haksızlık etmeseydik bunlar başımıza gel­mezdi” diye yazıyor.

  • Sakız adasındaki camide Bizans Eserleri Müzesi

    Yunanistan’ın Sakız adasında bulunan Mecidiye Camii, 1848’de Sultan Abdülmecid devrinde yapılmış ve iki yıl sonra bizzat padişah tarafından ziyaret edilmiş. Bugün Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor.

    Anadolu yarımadasının yedi kilometre batısın­da bulunan Sakız adası (Chios), tarihte Ege adaları­nın en zengini olarak bilinir. Tarihî İyonya bölgesine dahil olan bu ada, MÖ 7. yüzyılda Efes, Milet gibi şehirlerle bir­likte İyonya birliğini kurmuş­tur. Tarihî yazgısı, komşusu olduğu Batı Anadolu şehirle­riyle bir olan bu adanın halkı, Pers, Atina, Sparta ve Make­donya güçleri altında yaşa­dıktan sonra, MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur.

    Bizans dönemi sonlarına doğru ilk Türk denizcisi Ça­ka Bey, 1090 senesinde yedi seneliğine adaya hakim olur. Bu kısa dönem sonrası adada tekrar Bizans egemenliği, da­ha sonra da Venedik ve Ceno­va hakimiyeti görülür. Sakız adası Kanunî Sultan Süley­man döneminde, 1566’da Pi­yale Paşa tarafından fethedi­lir. Osmanlı-Venedik savaşları sırasında 1694’de elden çıkan ada, 1695’te tekrar ele geçiri­lir. Yunan bağımsızlık isya­nı sırasında, 1820’lerde adada şiddetli çatışmalar yaşanır. Çok sayıda Hıristiyan ve Müs­lüman bu çatışmalarda hayatı­nı kaybeder.

    Osmanlı camiinde Bizans Eserleri Abdülmecid döneminde inşa edilen ve bugün müze olarak kullanılan camide Bizans dönemine ait freskler ve Bizans sonrası mezar taşları sergilenmekte.

    Antik çağdan beri tarımsal üretim zenginliği ile bilinen adanın önemli ihraç madde­leri olan zeytinyağı ve şarabın arasına, Ortaçağ’dan itibaren sakız da (mastik) katılmıştır. Adanın Türkçe ismini veren bu madde, bodur bir ağaçtan elde edilir. 19. yüzyılın orta­larından itibaren, Sakız adası buharlı gemilerle deniz ticaret filosu işletmede öncü olur ve daha da zenginleşir.

    Osmanlı devrinde Sa­kız’daki Türk ve Müslümanlar, adanın merkezi olan Kastro’da kaleiçinde yaşıyorlardı. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrasın­da, modernleşmeye çalışan Osmanlı Devleti’nde Müslü­manların kaleiçinden şehrin genişlemeye başlayan modern mahallelerine taşınmalarını teşvik için Sultan Abdülme­cid döneminde Sakız merke­zinde bir cami inşa edildi. Dr. Şefaattin Deniz’in araştırma­sına göre, Sultan Abdülme­cid Han’ın irâde-i seniyyesi ve onun vakıf kaynaklarıyla in­şa edilmiş olmasından dolayı, Sakız Adası İskelebaşı’ndaki bu camiye Mecidiye Camii adı verildi. 1847’de inşaına başla­nan cami, 1848 sonbaharın­da bitirildi. Mimarı, mühen­dis Osman Tevfik Efendi’y­di. Kubbesi ve bir minaresi olan cami, 19. yüzyıl Osman­lı mimari stilini yansıtmak­taydı. Avlusundaki çeşmesi ve muvakkithanesi bugün de ayaktadır. Camiye vakıf geliri getirmesi için 11 adet dükkan inşa edilmiş, minare ve çeşme alemleri Istanbul Ortaköy Me­cidiye Camii’nin de alemleri­ni yapan dökmecibaşı İbrahim Ağa tarafından yapılmıştır.

    Mecidiye Camii 1847’de inşasına başlanan ve bir yılda tamamlanan caminin mimarı mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Cami, kubbesi ve minaresiyle 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilininin başlıca örneklerinden biri.

    Sakız Mecidiye Camii’nin en ilginç tarihsel özelliği, ese­re ismini veren sultanın bu­raya yaptığı ziyarettir. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrası Ege adalarında Osmanlı ege­menliğini vurgulamak için Ta­if vapuru ile Ege ve Akdeniz gezisine çıkan Sultan Abdül­mecid, 18 Haziran 1850, Salı akşamı Sakız adasına gelmiş, üç gece adada kalmış ve Cuma namazını adını taşıyan camide kıldıktan sonra adadan ayrıla­rak Çeşme’ye geçmiştir.

    Balkan Harbi sırasında 1912’de Yunan hakimiyetine geçen Sakız’da, Müslümanla­rın 1924 mübadelesi ile Ana­dolu’ya göç etmeleri sonucu bugün Müslüman nüfus ya­şamasa da, ada yaz aylarında Türk turistlerin akınına uğru­yor. 1927’de Yunanistan tara­fından tarihî eser olarak tescil edilen Sakız Mecidiye Camii, bugün şehrin ticari merkezin­de yoğun yapılaşma arasında seçilebiliyor. Cami, Yunanis­tan Kültür ve Turizm Bakan­lığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor. Bizans freskleri yanında “Bİ­zans sonrası” döneme ait mezartaşları da burada sergile­niyor!

  • Mizahın zekası: KARAGÖZ

    1908’den 1955’e kadar yayımlanan Karagöz gazetesi, Türk basın tarihinin en uzun süreli yayımlarından biriydi. Uzun yıllar haftada iki kez yayımlanan gazete, fıkralar ve çizimlerle zenginleşen birçok ek yayın da çıkarmıştı.

    2. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra 8 Ağustos 1908 (26 Temmuz 1324) tarihinde çıkmaya başlayan Ka­ragöz mizah gazetesi, Türk ba­sınında uzun ömürlü süreli ya­yınlarımızdan biridir. Kurucu­su, ilk başyazarı ve karikatüristi Ali Fuad Bey’den (öl. 1919) son­ra Mahmud Nedim, Aka Gün­düz, Baha Tevfik, Burhan Cahit Morkaya, Orhan Seyfi Orhon, Refik Ahmet Sevengil, Sedat Si­mavi mesul müdürlük ve “ser muharrirlik” yapmışlardır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-318.jpg

    Ağustos 1908’den Ocak 1935’e kadar 2803 sayı yayınını sürdüren Karagöz gazetesi mi­zah basını içinde iz bırakan en önemlilerdendir. Çoğu metin ve karikatürlerin imzasız yayım­landığı gazete, dört sayfadan oluşmaktaydı. Arka ve ön ka­paklarında birer büyük karika­türün yer aldığı gazetenin bazı sayıları ikinci baskılarını yap­mıştı. Pazartesi ve Perşembe ol­mak üzere haftada iki kez çıkan Karagöz, 18 Ağustos 1928’den itibaren Arap ve Latin alfabe­siyle karışık olarak çıkmaya başladı. Aralık 1928’de tama­men Latin harflerine dönen ga­zetenin bir bocalama devresine girdiği görülmekteydi.

    Karagöz Halk Gazetesi, Bur­han Cahit Morkaya’nın yöneti­minde cumhuriyet modernleş­mesinin halka benimsetilme­si adına önemli bir işlev yerine getirmiştir. 1935 yılında Kara­göz’ün varisleri gazeteyi CHP’ye satmışlar, Sedat Simavi yöneti­minde Karagöz 2. Dünya Sava­şı’nda da çıkmıştı. Çok partili siyasi hayata da ulaşan gazete, 4785. sayıda (1955) yayımına son vermiştir.

    Karagöz Gazetesi
    İdarehanesi

    19. yılında okuyucularına renkli olarak basılıp dağıtılan bir el ilanında şöyle hitap et­mektedir:

    “Türkiye’nin En Revaçlı Gazetesi- Karagöz yakında on dokuzuncu yılına girecek. “Ka­ragöz” Türkiyenin ilk inkılab gününde gazeteciliğe girmiş, ogün bugün milletin derdle­riyle, sevinçleriyle yaşamışdır. “Karagöz”ün en doğru görüşleri ve düşünüşleriyle yalnız Türki­ye’de değil Türklerin bulunduğu her yerde Bulgarya’da, Yunanis­tan’da, Yugoslavya’da, Kıbrıs’ta, Mısır’da, Amerika’da, Finladi­ya’da, Okyanusya’nın Cava Ada­ları’nda Türk dilinin geçdiği her tarafta okunan bir gazete ha­linde büyümüş, revaçlanmıştır. Şark memleketlerinin en çok okunan ve sevilen gazetesi “Ka­ragöz”dür. Bu kuvveti karileri­nin sevgisine borçlu olan “Kara­göz” yeni on dokuzuncu yaşına girerken bütün okuyucularına teşekkür eder”.

    Karagöz gazetesi süreli bir yayın olmakla birlikte aynı za­manda kitap yayını alanında da faaliyet göstermiştir. 1910-1913 yılları arasında, İstanbul’da dört yıl boyunca Karagöz Sâlnâme­si adıyla o senelere ait yıllıklar çıkarmış, 1917 yılında “Kara­göz’ün Müneccimliği, 1333 se­ne-i Hicriyesine mahsusudur” başlıklı geleceğe yönelik komik öngörüler içeren küçük bir ki­tapçık yayımlamıştır.

    Yine Karagöz’ün dağıttığı bir el ilanında bastığı başka ki­taplar hakkında şu bilgileri oku­yoruz:

    Karagöz”ün Karileriyle Bir Hasbihali

    Daima milletin uyanma­sı memleketin ileri gitmesi için çalışan “Karagöz” karilerinin fikirlerini açmak ve medeniyet hayatının güzelliklerini anlat­mak arzusuyla yeni yeni kitap­lar, hikâyeler, romanlar basma­ğa başladı. Bunlardan biri:

    COŞKUN GÖNÜL romanı idi. Karilerimiz İs­tanbul’da büyük bir heyecan uyandıran ve herkesin elinde gezen bu romanı okudular ve çok memnun oldular. Şimdi:

    AŞK BAHÇESİ romanını basıyoruz. Bu ro­man çapkın bir Türk gencinin İstanbul kibar kadınlar alemin­deki maceralarını ve yeni ce­miyet hayatını anlatıyor. Şimdi İstanbul’da herkes bu romanın çıkmasınıbekliyor. İki haftaya kadar o da çıkacaktır. Bu kitap­ların yeni hayatı bilmeyenler için çok istifadeli eserlerdir.

    Coşkun Gönül – Güzel ciltli – 125

    Aşk Bahçesi – Güzel ciltli – 100

    Karilerimiz hangisini ister­lerse parasını posta havalesi verip bize de adreslerini bildir­sinler güzel paket yapılıp derhal gönderilir.

    Matbaa işleri

    Aynı zamanda matbaamızda renkli, güzel tüccar faturala­rı, defterler, el ilânları, makbuz koçanları, biletler ve şık kart dö vizitler basılır. İstenilen sipariş­lerini idare müdiriyetine bildir­sinler”.

    Henüz tam tesbiti yapılama­yan kitap yayını arasında belki de en hacimli ve büyük olanı ise Burhan Cahit Morkaya imzası­nı taşıyan Karagöz’ün Fıkraları isimli 216 sayfalık kitaptır. İs­tanbul’da 1926 yılında Hacivad Matbaası’nda basılmıştır. Uzun­ca metinlerden oluşan 152 fık­ra bulunan kitabın sonunda yer alan “Birinci cildin sonu” kaydı bir kaç cilt olarak düşünülmüş olduğunu göstermektedir. Fık­ralara bağlı 110 karikatür ile re­simlenen kitapta klasik tip ve kıyafetiyle Karagöz hem eski zaman yaşayışıyla hem de mo­dern yaşam tarzıyla dalga ge­çen bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Bazı fıkralar Karagöz’ün modern hayata uyarlanmış ha­lidir. Daha çok eskiye eleştirel bakan yeni hayat tarzını öne çı­karan bir kitaptır Karagöz’ün Fıkraları.

    İKİ KARAGÖZ FIKRASI

    Çek bakalım…

    Karagöz, yetişmiş oğlunu okusun diye Bursa’daki Süleyman Çelebi Medresesi’ne yollamış. Oğlan medresenin kara cahil hocaların­dan biraz Mızraklı İlmihal, biraz Tecvid okumuş; o zamana göre tahsilini yaparak, bağrı yanık, başı önünde mutassıb bir çömez olup babasının yanına gelmiş.

    Günün birinde Karagöz oğlunu yanına alıp uzakça bir köye doğru yola çıkmış. Yolda idrarı sıkıştıran Karagöz bir çalılığı siper alıp işini göreceği sırada oğlu babası­nın maksadını anlayıp hemen haykırmış:

    – Aman baba, ne yapıyorsun hiç şarka doğru abdest bozulur mu?

    Karagöz medrese görmüş oğlunun bu ihtarından utanmış hemen cenuba dönmüş. Fakat oğlan bu sefer daha kuvvetle çağırmış.

    – Olmaz baba olmaz. Hiç kıbleye karşı abdest bozulur mu?

    Karagöz lâ-havle çekip bu sefer garba dönmüş fakat oğlan yine haykırmış:

    – Güneşin battığı tarafa abdest edilmez baba, vallah günahdır!

    Karagöz’ün sabrı tükenmeğe baş­lamış, şimale dönmüş. Babasının her hareketini kontrol eden medrese görmüş oğlan bu sefer üstüne yürümüş.

    – Vallah çarpılacaksın baba, arkan kıbleye geldi.

    Karagöz artık dönecek yeri kalmadığı için derhal yüzü koyun yere yatıp hacetini yaparken kendi kendine: “Cezadır herif çek bakalım” demiş, “mektebler dururken medreseye çocuk yollarsan işte böyle kara cahil, ham sofu olur başına bela kesilir. Çek bakalım!”

    Ya o beni islâh edecek ya da…

    Karagöz bir akşam özene bezene tedârik ettiği nefis mezelerle sofrasını donatmış, ortaya ufak sürahi içinde ra­kısını yerleştirmiş, ara sırabol limonda ezilmiş havyardan, kırmızı renğiyle iştihâ veren domates, patates salatalarından, nefis hıyar turşusundan çimle­nerek demlenmeğe başlamış. Bu sırada sofu, mutassıb komşusu Hacı Abdullah Efendi gelmiş Karagöz’ü çilingir sofrasının başında çakır keyf görünce

    – Ya hû demiş yaşına başına bak­madan hâlâ şu zıkkımı içiyorsun. Nefsine, canına olsun acımıyor musun?

    Karagöz işi tatlıya bağlamak, komşusunun hatırını kırmamak için erkân minderinde yer göste­rip şöyle demiş:

    – A birader niyetimi maksadımı anla da sonra bana istediğini söy­le. Ben bu zıkkımı nefsimi terbiye için içiyorum. Çünki bakıyorum nefsim habazanlık ediyor. Tatlı­lar, tuzlular, envaı türlü pahalı, güzel yemekler istiyor. O böyle tatlı, ballı, pahalı şeyler istedikçe ben dayıyorum gözüne ustura gibi rakıyı, veriyorum ağzına kan gibi şarabı… Bakalım ya o beni ıslâh edecek ya ben onu!

  • Bilinmeyen belgelerde İttihatçılar ve Ermeniler

    1908-1914 arası oldukça yakın ilişkiler içinde bulunan İttihat Terakki ve Taşnaklar, savaşın patlamasıyla karşı cephelerde yer aldılar. Ancak ilk kez yayımlanan belgelerle, bu ayrılığın henüz 1911’de başladığı kanıtlanıyor.

    Bir dönem, 1908’den son­ra oldukça yakın ilişki­ler içinde olan İttihat ve Terakki (İTC) ile Ermeni Dev­rimci Federasyonu (EDF-Taş­naktsutyun) arasındaki görüş­meler ve işbirliklerinin hangi temellerde yürütüldüğü; sonuç olarak ne gibi nedenlerle ters yüz olduğu siyasal tarihimi­zin alabildiğine tartışmalı, kör noktalarından biridir.

    Birinci elden İTC kaynak­larının kıtlığı (önderlerinin kaçarken yaktıkları evrakların neler içerdiği bilinmemekte), EDF kaynaklarının zikredil­memesi, özellikle Anadolu’da iki parti ve devlet arasındaki ilişkilerden ziyade meclis içi ilişkilerin öne çıkarılması bu kör noktanın sürekliliğini sağ­lamakta.

    Kaligian’ın kitabını önem­li kılan, herkese açık olmayan Boston’daki Ermeni Devrimci Federasyonu arşivlerine eriş­me imkanını bulmuş olması. Böylece taşradan merkeze bil­gilendirme amaçlı gönderilen raporlarda yerelde işlerin nasıl yürütüldüğü, iki parti kadrola­rı arasındaki ilişkiler hakkında propagandif olmayan bir tablo çizmek mümkün olduğu gibi, Taşnaklar’ın örgütlendiği kent­ler hakkında da dolaylı bir bilgi edinmek mümkün olmakta.

    Kitapta bugüne kadar EDF’nin örgütlenmesine iliş­kin –Türkçe’de bulunma­yan– örnekler verilmekte­dir. Sosyalist Enternasyonal’e 1907’de üye olarak kabul edilen EDF’nin sosyalizm iddiaları­nın kırsal kesimde pek de iyi karşılanmadığı gibi hususlar da cemaat içi gerilimler açısın­dan önemli. Öte yandan EDF eğitimden, istihdama somut önerileriyle “millî” taleplerin ötesinde herkes için toplum­sal önerilerde de bulunuyor­du. İngiliz büyükelçisi ise EDF programının “Batı Avrupa’nın en radikal sosyalist eğilimleri­nin ham halinin” dışavurumu olduğunu iddia ediyordu.

    EDF ile İTC arasındaki en önemli mesele “toprakların iadesi ve tarım reformu”ydu. Kürt aşiret reisleri tarafından el konulan toprakların iadesi sonuçsuz kalacak bir vaad ola­rak iki parti arasındaki gerili­min temel nedenlerinden biri olarak kalacaktı.

    1910 başında ise iki par­tiden ikisi milletvekili biri partiden olmak üzere üçer kişilik bir “Ortak Birim” ku­rularak daha düzenli görüş­meler sürdürüldü ve Nisan’da toprak, güvenlik, hukuk, si­yaset gibi başlıklar altında çalışmalar yapıldı. Bu arada İTC, EDF’nin meşruti yöneti­mi desteklemek için savaştığı Kuzey İran gibi önemli mer­kezlerde ortak birim kurma tekliflerini kabul etmişti.

    EDF’nin 1911 yazında İs­tanbul’da gerçekleşen 6. Dün­ya Kongresi’ndeki tartışma­nın merkezi İTC ile ilişkilerdi: “Üzülerek belirtiyoruz ki umut vaat eden bir dizi girişime rağ­men, meşrutiyet yönetiminin üç yılında hükümet politikala­rı bütün dinlerden ve ırklardan halklar arasında uzlaşı sağla­yamadığı gibi, onlar için iyi­leştirilmiş yaşam şartlarını da yaratamamıştır; aynı zaman­da sıklıkla halklar arasında güvensizliğe ve ulusal hakla­rın inkârına yol açacak şekilde hareket etmiştir. İTC, feodal sınıfların Orta Çağ’dan yadigâr toprak imtiyazlarını ilerici bir anlayışla ortadan kaldırmaktan ziyade, onların dostluğunu ka­zanmaya çalışma politikasıy­la söz konusu unsurları teşvik etmektedir. İTC aşama aşama anayasal ve demokratik ilkeler­den vazgeçmektedir.”

    İki parti arasındaki güven­sizliğin böylesi açık bir kong­rede belirtilmiş olması tarih­çilerin genellikle atladığı bir olaydır.

    Yazarın sözüyle: “Bu çalış­ma, Babıâli’nin resmî politika­larının ve imparatorluğun baş­kentinde gerçekleşen olayların ısrarla vurgulanmasının önünü alarak ve gayrıresmî bağlantı­ları ve siyasal ilişkileri tasvir eden, bütün ülkedeki olayları açığa vuran kaynaklardan fay­dalanaraki, Osmanlı ve Ermeni tarihlerindeki bu mühim döne­min akademik analizine katkı sağlayabilir”.

  • Tarih geri dönüyor, duvarlar yükseliyor

    Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni kitabı Duvar, yakın tarihin siyasi gelişmelerini yeni bir perspektifle ele alıyor. Çift kutuplu dünyanın sembolü Berlin Duvarı’ndan sonra bugün de ‘güvenlik’ amacıyla komşu ülkeler sınırlarında yükselen duvarlar dünyaya yeni bir çehre vermekte. Durumu ‘tarihin geri dönüşü’ olarak nitelendiren siyasetbilimci ile yeni kitabını konuştuk.

    İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeliğinin yanında akade­mik çalışmalarına bir yandan da kıdemli üye olarak bulundu­ğu Oxford Üniversitesi Harris Manchester College bünyesin­deki Çatışma Çözüm Merke­zi-CRIC’te devam eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni ki­tabı Duvar Kasım’da çıktı. Yeni kitabında “tarihin geri döndü­ğünü” belirten Deniz Ülke Arı­boğan’la şimdiden ikinci baskı­sını yapan Duvar’ı konuştuk.

    – “Tarihin geri dönüşü” kav­ramı ve ‘duvarlı’ dünya pers­pektifinin temel iddiası ve amacı nedir?

    Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğum yıllarda uluslararası ilişkileri anlamak ve anlamlan­dırmak adına bize öğretilen iki kutuplu dünya, nükleer dehşet dengesi, NATO-Varşova düş­manlığı, demir perde gibi kav­ramlar Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte anlamsız hale geldiler. Uluslararası ilişkiler sistemi daimi ve çok süratli bir devi­nim içerisindeydi ve çok kısa periyodlarla bildiklerimizi, ter­minolojilerimizi, teorilerimizi yenilemek durumunda kalıyor­duk. Doktora tezimi yazdığım yıllarda ‘tarihin sonu’ tezi, do­çentlik yıllarımdaysa ‘uygar­lıklar çatışması’ popülerdi. Kü­reselleşme, ‘sınırları olmayan dünya’ falan derken 11 Eylül saldırısının ardından büyük bir hızla yeni bir ekosistem oluştu. Bütün konu ve kavramlar ‘gü­venlik’leştirilmeye başlanmıştı. Çok kültürlülük, göç, ekonomik krizler, alt kimlik hareketleri ve hatta demokrasi meselesi bile güvenlik boyutuyla ele alınma­ya başlandı. Şimdiki zamanı es­ki terminolojilerimizle, Soğuk Savaş mantığıyla ya da küresel­leşme gözlükleri ile kavrama­mız imkansız hale geldi. Nite­kim şimdilerde dünyayı kasıp kavuran yeni bir politik ruh do­laşıyor yerküre üzerinde. Dün­ya emniyet sübabı kapatılmış bir düdüklü tencere misali ağır bir basıncı içine tepiyor. Patla­dı patlayacak bir durum var or­tada. Ben de bunu nasıl gördü­ğümü yazıp kenara bırakmak istedim.

    – Peki sizce duvarlı dünya­nın da bir sonu var mı?

    Tecrübeyle sabit ki, yazdık­larımın en azından bir kısmı kısa bir süre sonra, bir kısmı da biraz daha uzun bir vadede anlamsızlaşacak. Ama ‘şimdi­lik’ kaydıyla düşündüklerimi okuyucuya sunmak istedim. ‘Duvarlı dünya’ perspektifi, yani kitabımın temel iddia­sı, mutlaka kendi antitezini de yanında taşıyarak, duvarları yıkmaya çalışan yeni dalgalar oluşturacaktır. Samuel Hun­tington’un dalgalar halinde geldiği ve sonra geri çekildiği­ni iddia ettiği ‘demokratik ge­lişim’ süreçleri, tıpkı şimdi çe­kildiği gibi bir süre sonra ye­niden gündemimize girecektir. Kitabımda küreselleşmenin esas dinamosu olarak tanımla­dığım şirketler, bankalar, sivil toplum kuruluşları gibi devlet­dışı aktörler devletsel sınırları ve duvarları zorlamaya devam edecektir. Hatta belki bu ki­tap henüz basım aşamasından piyasaya geçerken bile bazı açılardan eskimeye başlamış olabilir. Yakın zamanda siyasi liderlerin bazıları değişecek, bazı örgütler tarihe karışacak, beklenmedik ülkeler yeni so­runlarla yüzleşirken bazı so­runlar çözülecektir.

    Bana göre otoriter/totali­ter sistemlerin yükselişe geçtiği yeni bir döneme girdik. Güçlü, seçilmiş kral liderlerin öncülü­ğünde siyaset yeniden şekillen­mesini, demokrasi, özgürlük, haklar gibi kavramların yerini düzen, itaat, ideal vatandaşlık gibi konuların almasını bekliyo­rum. Devlet merkezleri, elinde­ki teknolojik donanımların da katkısıyla duvarlar içine hap­settikleri halklarını daha kısıt­layıcı sistemlerle yönetecektir. Devletler arasındaki ilişkilerin devletdışı aktörlerce yönlendi­rilen kontrolsüz bir anarşi or­tamından, kontrollü bir rekabet ortamına girmesini, yani küre­sel paradigmanın yerini, siyasi liderler tarafından temsil edilen devletler arası bir modele bırak­masını öngörüyorum.

    Duvarlarla çizilen sınırlar Türkiye – Suriye sınırına inşa edilen 911 km uzunluğundaki duvar, kitabın konusuna ‘en yakın’ örneklerden.

    Duvarları yıktığımız bir dünyadan yeniden duvar­larla örülen dünyaya nasıl geldik?

    Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılı­şı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavram­ların değiştiği, yeni paradig­maların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. Onun yıkılışıyla duvarların ardına hapsedilen ‘özgürlük’ zincirle­rinden kurtulmuş, sanki sihirli bir değnek yerkürenin tamamı­na haklar, hürriyetler serpme­ye başlamıştı. Duvarları yıkılan dünya düzeninde küreselleşme sürecinden beklentiler öylesine büyüktü ki, yan etkilerinin ne­ler olabileceğini kimse hesaba katmamıştı. 1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bu­nun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyor­du. Gorbaçov’un iktidara gelişi­nin ardından, sadece birkaç yıl içerisinde yarım yüzyıla damga vuran paktlar çözülmüş, söy­lemler değişmiş, ideolojik blok­ları birbirinden ayıran duvarlar yerlebir olmuştu. 20. yüzyılın bitişi daha barışçıl ve işbirlikçi bir dünya adına umut doluydu.

    Deniz Ülke Arıboğan, 1965, İstanbul.

    Akademi dünyası da özgür­ce esen bu küresel meltem rüz­gârının büyüleyici etkisindey­di. Francis Fukuyama’nın 1989 yılında yazdığı “Tarihin Sonu” isimli makalesinde öne sürdüğü tezler, entelektüel dünyayı de­rinden etkilemişti.

    Hepimiz tarihin sonunun gelip gelmediğini tartışıyor, bazılarımız liberal demokrasi­nin ve kapitalist ekonominin gerçekten en nihai zaferini ka­zanmış olabileceğini konuşu­yorduk. Son yüzyılda ABD’nin üç ayrı küresel çaplı savaştan galip çıkmış olması bu geliş­menin önünde hiçbir enge­lin kalmadığını gösteriyordu. Amerikalılar 1. Dünya Sava­şı’nda Avrupa’nın köhnemiş monarşilerini, 2. Dünya Sa­vaşı’nda faşistleri, son savaş­ta ise sosyalistleri yenerek 20. yüzyıla ‘çağın muzafferi’ olarak imzalarını atmışlardı. Fukuya­ma’ya göre bu sadece ABD’nin değil, Batı düşüncesinin ve li­beralizmin zaferiydi. Meşhur makalenin yayımlanışından iki ay sonra yıkılan Berlin Duvarı ise son kalenin fethi olarak ta­nımlanabilirdi. Artık özgür bir dünya kurmanın önünde engel kalmamıştı. Öyle olduğuna ina­nılıyordu.

    1961’de yapımına başlanan Berlin Duvarı, 28 yıl boyunca yalnızca Berlinliler’i ya da Al­manlar’ı değil, bütün dünyayı birbirinden koparan bir hatta dönüşmüştü. O, ayakta kaldığı müddetçe bölünmenin, farklı­laştırmanın, ötekileştirmenin, düşmanlaştırmanın en abide­vi sembolü oldu. Yıkıldığı gün sembolleştirdiği ne varsa onun da yıkıldığı düşünülmüştü. Sı­nırlar belirsizleşecek, insanlar özgürleşecek, halklar kavuşa­caktı. Duvar yıkıldığında yal­nızca Almanya değil, sanki tüm insanlık birleşecekti. Beklendi­ği gibi olmadı. Kısa süren göre­ce işbirliğine açık bir dönemin ardından 11 Eylül terör saldırı­sıyla birlikte yeni yüzyılın ka­pısı açıldı. Bugün 70’ten fazla ülke güvenlik gerekçesiyle sı­nırlarını duvarlarla çevreliyor. Küresel askeri harcamalar 1.5 trilyon dolar civarında. Herkes Godot’yu bekliyor sanki.

    Peki duvarların engelleye­meyeceği siber alandaki ge­çişkenlik ne olacak?

    Duvarlar kuşkusuz sadece Ba­tı’nın Doğu’ya karşı inşa ettiği somut tuğla, tel örgü gibi savun­ma mevzilerinden ibaret değil; Doğu da Batı’dan veya bizzat ABD’den gelebilecek özellik­le siber ataklara karşı kendi duvarlarını dikiyor. Rusya, Ba­tı’dan gelen ‘özgür internet’, ‘öz­gür sosyal medya’ gibi iddiaları Batı ideolojik kampanyasının pazarlama taktiği olarak görü­yor ve siber savunma/saldırı ekiplerini çoktandır aktif du­rumda bulunduruyor. ABD bu siber savaşın bir “mağduru” ko­numunda; başkanlık seçimin­de bile Rus hacker’ların par­mağı olduğu söyleniyor. Rusya bir yandan siber alemin tozunu atarken diğer yandan da kendi ülkesi içerisindeki siber faali­yetleri ciddi şekilde engelliyor.

    Kitabınız Duvar hakkında son olarak eklemek istediği­niz bir şeyler var mı?

    Kitabımın arka kapağında şu ifadeyi kullanıyorum: Yeniça­ğın ruhu bu atmosferde şekille­necek ve bu ruh siyasi, toplum­sal ve ekonomik alanların yeni­den yapılanmasının itici gücü olacak. Eğer köprü mimarları, duvarcı ustalarını yenemez­se, ‘geleceğimiz’ bu duvarların ardında inşa edilecek. Tarihe baktığınız zaman bölünmüş­lük ve ayrılmanın başladığı dö­nemlerin insanlık adına çok tahrip edici ve travmatik so­nuçlar yarattığını görürsünüz. Duvarlar bütün dünyayı hücre­lere ayrılmış koca bir hapisha­neye çeviriyor.

  • Kore savaşı, ‘Ayla’ ve tarih-miş gibi yapmak

    Türkiye’nin Oscar adayı olarak belirlenen “Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşamış gerçek insanların hikayesini işliyor. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiş. Hataları ve sevapları ile Ayla filmi…

    Konusunu yakın tari­himizden alan Ayla filminin Oscar’a aday olması hepimizi sevindirdi. Ancak bu film konusunu ta­rihî bir hadiseden alıyorsa, kurgusal olanla yaşanmış ve belgeli gerçekler arasındaki farklara işaret etmek de gö­revimiz.

    “Ayla” filmi, Kore Sava­şı sırasında yaşandığı iddia edilen bir öykü üzerine ya­pılanmış. 1. Kore Tugayımız­da görevli bir astsubay olan Süleyman Dilbirliği ile hi­mayesine alarak Ayla adını verdiği küçük bir Koreli kı­zın yürek burkan bu öykü­sü, öncelikle belirtmeliyiz ki son derece abartılı. Filmdeki bu kökten abartı, Türk bir­liklerinin himaye ettikleri kimsesiz Koreli çocukların hangi koşullarda yaşadıkları ve ne kadar süreyle askerle­rimiz tarafından bakıldık­larının bilinmemesi, daha doğrusu bilmezden gelinme­siyle ilgili.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-299.jpg

    Kızıl Çin Halk Gönüllü­leri Ordusu’nun Kore Sava­şı’na olan müdahalesinden sonra gerçekleşen Kunuri geri çekilme muharebesin­de (1950 Kasım sonu) ağır kayıplar vererek yıpranan Türk Tugayı, önce Kimpo ve Chonan, daha sonra da Suwon bölgelerinde tümen ihtiyatı olarak dinlenme ve toparlanma sürecine girmiş­ti. Güney Kore’nin başkenti Seul ikinci kez düşman eline geçmiş, BM Ordusu ve Baş­komutan General McArthur için kara günler başlamıştı. Kore tarihinin en büyük göç hareketi bu süreçte yaşan­mıştır. Türk tugayı henüz Kimpo’da bulunduğu sıra­da bu göçe tanık olmuştu. Dondurucu kış mevsiminin soğuğunda, güneye doğru uzanan yollarda, son derece kısıtlı olanaklarla, güvenli bölgelere ulaşmaya çalışan her yaştan binlerce Koreli, sertleşmiş buzlu topraklar­da yaşamlarını yitiriyordu. Ailelerinden ayrı düşmüş, ayakları çıplak çocukların küçük bedenleri dondukla­rı yerlerde kalıyordu. İşte bu kötü günlerde Türk asker­leri, hiçbir emir almadan Koreli sivillere yardımcı olmaya başladılar. Askerler kumanyalarını göçmenlerle paylaşıyor, onları sıcak tuta­cak eşyalarını veriyorlardı.

    17 Ekim 1950 günü, as­kerlerimiz Amerikan taşıt gemilerinden inmişler, Pu­san Limanı istasyonunda ha­zırlık garnizonunun bulun­duğu Teagu kentine gitmek için trenlerinin hareketini bek­lerken, Korelilerin savaş yorgu­nu ve yokluk içindeki halleri­ni görerek yiyeceklerini onlarla paylaşmışlardı. Bu sırada Seul yakınlarına yollanan bir keşif kolumuzun erleri, kentin varoş­larında tek başına karlar içinde oturarak ağlayan bir küçük kızla karşılaştılar. Keşif kolunda yer alan topçu taburu ileri gözetle­me subaylarından ve 23 Nisan 1951 taaruzunda kahramanca şehit olan Üsteğmen Mehmet Günenç, ailesinden ayrı düşen bu sevimli küçük kızı tehlike­li bölgeden çıkararak, kucakla­yıp birliğine getirmişti. Topçu taburunda konukluğu başlayan küçük kız, yaşadığı travmanın etkisiyle uzun süre konuşama­yacaktı. Askerlerimiz onu va­roşlarında buldukları kentin is­miyle adlandırdılar: Seul. Türk tugayının himayesine aldığı bu ilk yetim Seul olmuştur.

    Topçu taburu subaylarından Yüzbaşı Süleyman Pulat, küçük arıyor­ kızla en fazla ilgilenen kişiydi. Düzenli beslenmeye başlayan küçük kız toparlanmış, kalın giysilerle de soğuktan korun­muştu. Bu esnada Türk tugayı verilen emirler doğrultusunda yer değiştirerek Suwon yakınla­rına yerleşmişti.

    O günlerde tugaya Ameri­kalı bir gazeteci geldi: Life mu­habiri Carl Mydans. Amerikalı gazeteci, Türk askerlerinin çok sayıda resmini çekti. Sanatını konuşturarak, erlerimize poz­lar verdirdi, hatta bir süngü hü­cumu mizanseni bile tertiple­di. Tugay sıhhiye bölüğünde tedavi edilen yaralı bir kadının fotoğraflarını çektikten sonra da topçu taburunu ziyaret etti. Taburda Yüzbaşı Pulat ve küçük Seul’le karşılaşan deneyimli gazeteci, ünlü “Türk subayının kucağında resimli roman oku­yan kız” fotoğrafını çekerek bu insancıl ilişkiyi ölümsüzleştirdi.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-302.jpg
    Seul ya da AylaAyla, kendisine bakan Oto Bölüğü askerleriyle (üstte). Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Şehit Üsteğmen Mehmet Günenç, Türk tugayının himayesine aldığı ilk yetim Seul ile birlikte (altta).

    Life dergisinde yayınlandık­tan sonra ajanslar aracılığıyla tüm dünyaya dağılan bu fotoğ­raf, Türklerin Kore’deki insani tutumlarına gerçekten güzel bir örnekti. Ülkemizde de bu fo­toğraf, Posta İdaresi tarafından bastırılan Kore Savaşı serisi pullarından birinde kullanıldı.

    Türk Tugayı’na sığınan ço­cukların sayısı gün geçtikçe art­maktaydı. Artık her taburda ve bazı bölüklerde himaye edilen kızlı erkekli çocuklar bulunu­yordu. 1951 Ocak ayının son günlerinde yeni Başkomutan General Ridgway BM ordusunu toparladı ve düşmana karşı taa­ruzlar başlatıldı. Türk tugayı da saldırıya katılan birlikler ara­sındaydı ve 1951’in Ağustos ayı­na kadar sürekli olarak cephede görev aldı; bu nedenle de sık sık yer değiştirdi.

    Türk tugay karargahı, yine sayıları artmaya başlayan kim­sesiz çocuklar için köklü bir çö­züm üretmenin yollarını arıyordu. Sonunda Suwon kentinde bir bina kiralandı. Kent beledi­yesi ile temasa geçilerek birkaç öğretmen, görevli işe alındı ve ismi “Ankara” olan bir yetimha­ne-okul hizmete başlatıldı. An­kara okulu savaşın bitiminden sonra da Türk tugayları himaye­sinde eğitim ve barındırma fa­aliyetlerini sürdürdü. Özellikle ateşkes ilan edilmesinden sonra (1953) milli bayramlarımızda Türk bayraklarıyla yürüyüşlere katılan öğrenciler oldukça mut­lu görünüyorlardı. Ankara Oku­lu, birliklerimize mensup subay ve erlerimiz tarafından sık sık ziyaret edildi. Bu görüşmelerde yüzlerce askerimiz Koreli kim­sesiz çocuklarla fotoğraflar çek­tirdiler.

    1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye artık Kore’ye yalnız­ca bir bölük asker gönderiyor­du. Sonra bu uygulamadan da vazgeçildi. Askerlerimizin şef­kat ve insani yaklaşımlarının en önemli göstergesi olan Ankara okulunda da olanaksızlıklar ne­deniyle son günlere gelinmişti. Türkiye Büyükelçiliği’nin Gü­ney Kore hükümetiyle yaptığı görüşmelerden sonra okul eği­tim bakanlığı bünyesine devre­dildi. Günümüzde geriye harabe haline gelmiş binasından başka bir şey kalmayan Ankara okulu­nun anısı, ismi verilen bir park­la sürdürülmekte. Okul mezun­ları biraraya gelerek savaş sıra­sında kendilerine yardım elini uzatan Türk askerlerini şükran­la anmaktadırlar. Birkaç kez de ülkemize gezi tertip etmişler­dir. Himaye edilen çocuklardan bazıları ise araya giren kişi ve kuruluşlar tarafından belgesel çalışması ve Türkiye’de iş ya­pan Güney Kore özel şirketle­rinin tanıtımları gibi amaçlar­la yurdumuza getirilip konuk edildiler.

    Fotoğraf ve gerçeklik uyuşmazlığı Life muhabiri Carl Mydans, Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Seul’ün ünlü fotoğraflarını çekmişti (en üstte). Bu kareler filmdeki Süleyman Dilbirliği ve “Ayla”nın ellerine tutuşturulmuş vaziyette (üstte).

    Yüzbaşı Süleyman Pulat ile çekilen fotoğraflarıyla üne ka­vuşan küçük Seul (günümüz­deki ismiyle Min Ja Ha) daha sonradan Türkiye’ye de geldi. Ancak geç kalınmış, Yüzba­şı Pulat aramızdan ayrılmıştı. Seul, Pulat ailesini ziyaret etmiş ve bu haber medyada geniş yer bulmuştu.

    Gelelim Ayla’nın hikayesi­ne… Muharip Gaziler Derne­ği ve Güney Kore hükümetinin düzenlediği bir etkinlik yıllardır süregelmekte. Savaşın başlama yıldönümlerinde belirli sayı­da gazimiz Kore’ye gider, Pu­san’daki Türk şehitliği ziyaret edilir, Panmunjon gezilir ve ve­rilen yemeklerde anılar taze­lenir. İşte bu gezilerden birine katılan 1. Tugay Oto Bölüğü’nde görevli Emekli Astsubay Süley­man Dilbirliği, bölüğünün ba­kımını üstlendiği Ayla ismi ve­rilmiş olan bir kız çocuğundan bahseder. Güney Koreli basın mensuplarının ilgisini çeken bu anlatımdan sonra Ayla isimli kız aranarak bulunur. Bir parkta Süleyman Astsubay ve eşi, Ayla (Kim Eunja) ile karşılaştırılır; taraflar birbirlerine sarılarak, özlemlerini belirtip gözyaşı dö­kerler. Yakın zamanda yapılan bu kısa Güney Kore belgeselin­de, güzel ve duygusal bir hikaye ortaya çıkar. İşte “Ayla” filmi de, bu gerçek hikayeden hareketle tasarlanır.

    Eğer bu yapım gerçek bir öyküden hareketle hayali kişi­lerin canlandırıldığı ve yalnızca “tarihî olaylardan esinlenilmiş­tir” tanıtımıyla beyazperdeye taşınsaydı, eleştiriler yalnızca filmde görülen teknik hatalarla sınırlı kalırdı. Ancak filmi ya­panların adeta bir “belgesel ha­vası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleş­tirmiştir.

    Astsubay ama rütbesiz!


    Medyada sıkça “Süleyman
    Astsubay ve Ayla” olarak
    sunulan fotoğrafta
    askerin rütbesiz olduğu,
    yani astsubay olmadığı
    görülüyor.

    Öncelikle, birliklerimizce himaye edilen Koreli çocuklar ile askerlerimiz arasında filmde sergilenen boyutlarda bir gönül bağı kurulmadığını belirtmek gerekir. Süleyman astsubay da 22 Şubat 2015 günü Kağıthane Belediyesi’nin düzenlediği Ko­re Savaşı sergisinde bu hadiseyi şu şekilde nakletmiştir: “Soğuk bir kış günüydü. Beş, altı yaş­larında bir kız çocuğu ağlıyor, feryat ediyordu. Tek başına kal­mış. Aldık çocuğu, bizim bölüğe götürdük. İsmini Ayla koyduk. Bize alıştı, bizimle beraber orta­lıkta maskot gibi dolaşıyor, ne­reye gitsek bizimle beraber ge­liyordu. Hepimiz ona bakıyor­duk, seviyorduk. Bir sene sonra döndük. Birlikteki çocuklar Suwon’da açılan Ankara Oku­lu’na yerleştirilmişler”.

    Konunun gerçeği bu anla­tımdadır. Oto bölüğündeki tüm askerler küçük Ayla’ya bak­mıştır ve zaten Kore Savaşı sü­rerken, Ayla’nın askerlerimiz­le birlikte resimleri çıkmıştır. Araştırmacı-yazar Erhan Çifçi tarafından yayımlanan gazete fotoğraflarında Ayla, Çavuş Ba­ha Gügenç tarafından saçı tara­nırken görülmektedir. Haber­de Ayla’yı himaye eden, meşgul olan kişinin de Gügenç olduğu belirtilir. Oysa ki filmin tanı­tım aşamasında, medyada Ay­la olmayan birçok Koreli kızın fotoğrafı yer almaya başlamış, Ayla- Seul ve başka birçok kü­çük öksüz kız –biraz da bilinçli şekilde- birbirine karıştırılmış­tır. Astsubay Süleyman ve Ayla ikilisini gösteren tek bir belirgin fotoğraf yoktur. En yaygın kul­lanılan fotoğraftaki küçük kız ile görülen güneş gözlüklü asker ise rütbesizdir, yani astsubay değildir.

    Türk tugayının himayesindeki Koreli çocuklar Savaş boyunca her taburda ve bazı birliklerde kızlı erkekli birçok Koreli çocuk Türk askeri tarafından himaye edilmişti.

    Filmin yapım sürecinde Sü­leyman Astsubay’ın söylemleri tamamen değişir veya değiş­tirilir. “Ayla ile baba-kız gibi oldukları, 60 yıl her gün onu düşünerek, özleyerek ve has­ret çekerek yaşadığı” söyleti­lir. Yüzbaşı Süleyman Pulat ile Seul’un ünlü Mydans resimleri, Süleyman Astsubay ile Ayla’nın ellerine tutuşturularak fotoğ­rafları çekilir, medyaya dağıtılır. Ayla’nın o fotoğraflardaki kızın kendisi olmadığını bilmesi belki de zordur. Ancak Astsubay Sü­leyman’ın yaşlanmış olmasına rağmen fotoğraftaki kişinin bir yüzbaşı olduğunu ayırt edeme­mesi beklenemez.

    Nitekim önce Astsubay Sü­leyman Dilbirliği’nin kızı dev­reye girerek “babasının tama­men etki altına alındığını” iddia ederek film ekibini suçlar. Daha sonra bir başka suçlama da fil­min senaristinden gelir (sena­ristin adının filmin sonunda çok küçük puntolarla yazılmış olması tartışmanın sürdüğünü gösteriyor). Tartışmalar üzerine yapımcının “Süleyman Amca isterse filmi çöpe atarım” ve­ya Bayan Eunja’nın “Yaşadığım her an babamı aradım” söylem­leri de inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Türkiye’de önce Korsa­vaş sonra da Muharip Gaziler Dernekleri aracılığıyla Süley­man Astsubay’a ulaşmak müm­kündü.

    “Ayla” filminin yapım sü­recindeki tartışmalar bununla da kalmaz. Yapımcının kendi­sini cumhurbaşkanı danışma­nı olarak tanıttığı, ses kayıtları üzerinde oynandığı, Süleyman Astsubay’ın kızının yapımcıdan yüklü miktarda para istediği gi­bi iddialar ortaya atılır, spekü­lasyonlar yapılır. Biz gelelim filmdeki tarih hatalarına.

    • Öykü 1. Kore Tugayı’nın döne­minde geçmektedir. Bu bakım­dan askerlerin giydikleri ünifor­ma detaylarının tam anlamıyla doğru olarak gösterilmesi gere­kirdi. Sonuçta yüzlerce fotoğ­rafın bulunduğu çok yakın bir geçmişten bahsediyoruz. Buna rağmen asker ve subayların giy­dikleri parkalar 1952-53 yılla­rına ait. Üzerine file geçirilmiş miğferler Türk tugaylarında kullanılmamıştır. Yaka spolet­lerinde sınıf renkleri üzerin­de farklı sınıfların amblemle­ri vardır. Her üniformada Türk tugayının bağlı bulunduğu 25. Amerikan Tümeni’nin amble­mi olan “tropik şimşek” peçi gö­rülmektedir. Halbuki mutlaka Türk Tugayı’nın amblemi olan “kuzey yıldızı” peçi de bulun­malıydı.

    Kore’de Ankara Okulu/Yetimhanesi Savaşta Türk tugayı tarafından açılan okul savaştan sonra da tugayın himayesinde faaliyetlerine devam etti. Kore’ye asker göndermeye son verilince Kore eğitim bakanlığına devredildi. Günümüzde okul binası harabe halinde aynı yerde bulunuyor.

    • 1. Tugay döneminde omuzlar­da “Korea” yazısı henüz yoktu.

    • Filmde birkaç kez Türk tu­gayı karargahına hava hücumu yapılıyor, askerlerimiz havala­ra uçuyor ve vücutları hiç za­rar görmeden, parçalanmadan “yere iniş yapıyor”lar. Bombar­dımanı bir kenara bırakalım; 1950-1953 arasındaki sıcak sa­vaş sırasında görev yapan üç tugayımızın da üzerlerinden bir kez bile düşman uçağı geçme­miştir.

    • Türk tugayı üzerinde uçan dost helikopterler de daha son­raki yılların modelleridir.

    • Cephede bulunan karargahla­ra filmde görüldüğü gibi “Türk kapısı” tabelası hiç bir zaman asılmamıştır. Bu tabela sadece Teagu’da bulunan hazırlık gar­nizonunda kullanılmıştır.

    • Süleyman Astsubay muharip olmayan bir sınıftandır. Savaşın zorlukları dışında sıcak çatış­maya girmemiştir.

    • Filmde, gayet popüler bir fi­gür olduğu için Amerikalı yıldız Marylin Monroe karakteri de yer almıştır. Bilindiği gibi ken­disi ateş kesildikten ve silahlar sustuktan sonra Kore’ye git­miş ve yalnızca büyük Ameri­kan birliklerinde gösteri yap­mıştı. Filmde Marylin Monroe, özel olarak Türk Tugayı’na ge­lip konser veriyor! Bununla da kalmıyor. Bir Kuzey Kore hava hücumunda (!) ünlü artistin im­zalı fotoğrafına sıçrayan kanlar gözüküyor (Film yapımcılarına özellikle bu kısmı çıkarmaları­nı tavsiye edelim. Zira Oscar ve ABD yolunda diğer hatalar belki görülmeyebilir ama, Amerikalı­lar hava saldırısı ve M.M. hadi­sesine duygulanmaz, güler).

    • Filmin resmî fragmanında Türkçe Astsubay Süleyman Dil­birliği, İngilizce’sinde “Lieute­nant Süleyman Dilbirliği”, yani Teğmen Süleyman Dilbirliği yazmakta! Bu çok basit çeviri hatası bile, rütbelerin bilinme­diğini ve herhangi bir uzmana danışılmadığını gösteriyor.

    Kurguda göze batan bazı acemice hataları, müziğin izle­yiciyi yoran yoğunluktaki kulla­nımını, kimi oyuncuların tiyat­ro sahnesinde rol yaparmış gibi oynamasını ve diğer benzer ko­nuları ise film eleştirmenlerine bırakalım.

  • Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler

    Enis Batur, fotoğrafçı Ara Güler’e İstanbul’u sormuş; ustanın efsane karelerinden yola çıkarak şehrin dünü-bugünü konuşulmuştu. Ara Güler, bu defa kelimelerle anlatıyor: Doğup büyüdüğü şehirdeki sevgi ve hatıra yokluğu!

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler

    EB Ara, İstanbul efsane şehir derler, efsane çok bü­yüdü. 15 milyonu aştı, 250 hektar araziye yayıldı ama İstanbul’un nüfusu 1 mil­yonun altındayken de sen bu şehrin merkezindeydin, 10 milyonu geçince de hâlâ merkezindesin. Efsanenin içinde bir efsane halini al­dın. Aslında üzücü bir şey, yaşayan bir insanın efsane­ye dönüşmesi ama maalesef böyle.

    AG İstanbul gibi bir efsane ol­mayayım da, daha iyi.

    – Evet, ama gene de işte efsa­ne dediğin negatifiyle poziti­fiyle, her yönüyle var. Sen bu şehri yarım yüzyılı aşkın bir süredir bilinçli bir biçimde seyrediyorsun, görüyorsun, ona bakıyorsun. Belki de da­ha doğduğunda yerleşmiş bir objektif var sanki gözü­nün içinde. Ne görüyorsun, bu sürenin içinde değişim adına renklerin dönüşmesi adına; yani 80 yılı aşkın İs­tanbul yaşantın sende ne tür bir tortu bırakıyor? Birkaç paragrafa indirsen ne çıkar ortaya?

    – Birkaç paragrafa indirsem yaptığım şu 2-3 kitap çıkar. Çünkü o artık kreması olarak var. Ben bu şehrin çocuğu ola­rak ve günün birinde 1928 se­nesinde Taksim’de doğup bütün ömrümü geçirdiğim Galatasa­ray ve şimdi de artık Gümüşsu­yu olmak üzere o çevrenin için­de yaşadım; 70 küsur yaşımda hep baktığım şeyleri kaydetmek üzere bu üç kitabı yaptım. O üç kitabın içine bakarsan sadece benim seçtiklerim ve bir mevzu etrafında. Meselâ ki İstanbul. 16 mm. kamerayı alıp, sokağa çıkıp Haliç’te film çektiğimi de hatır­lıyorum. Ben artık ne çektiğimi hatırlamıyorum, bulamıyorum.

    – Senin arşivin de İstanbul kadar karışık aslında.

    – Karışık tabiî, sadece İstanbul değil dünyanın her tarafından malzeme var, ama yarıya yakı­nı İstanbul’dandır. İyi bir tasnif de olmuyor. Foto muhabirleri tasnif yapamıyor. Eskiden biz başladığımızda computer falan yoktu. Kutuların içinde, zarfla­rın içinde… Tarih yazdınsa yaz­dın. Öyle şeyler var ki ben kaçta çektim, kimilerini hatırlamıyo­rum.

    – Senin ayarında, dünya ça­pında bir fotoğrafçının ya­nında bir asistan ordusunun çalışması gerekir. Sen her şeyini kendin yapıyorsun.

    – Bir şey söylüyorsun zaten an­lamıyor asistan dediğin. Biri zannedersin adamı, biraz konuş ne olduğunu anlarsın.

    – Onunla vakit kaybedeceği­me kendim yaparım diyor­sun.

    – Kendin yaparsın biter gider. Bu da kendini fazla beğenmişli­ğe falan gider. Bırak o kadar be­ğeneyim.

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler
    İstanbul fotoğrafçısı İstanbul’u her haliyle fotoğraflayan Ara Güler “İstanbul Fotoğrafçısı” olarak anılsa da hayatı boyunca dünyanın dört bir yanından birçok görüntü ve portreyi de objektifinden yansıttı.

    – Ara, demin çizdiğin güzer­gâhı düşünürsek… Taksim, Galatasaray, Beyoğlu, Gü­müşsuyu… Bu eksenin için­de senin doğumunu izleyen ve bugüne ulaşan dönem­de hem şehir yapısal açıdan hem de insan figürü çok de­ğişti. 1930-40’ların İstanbul­lusuyla bu günün İstanbul­lusu karşılaştırılacak gibi değil. Bu senin canını yaktı mı?

    – Tabiî, ben şimdi makina­yı alıp sokağa neden çıkmıyo­rum? Çekmiyorum. Ancak bir iş olduğu zaman, gazetelerden bir tanesi bir şey isteyecek, gi­dip enayi bir şey çekeceksin. Aksi halde makinamı alıp so­kağa çıkmak içimden gelmiyor. Çünkü benim düşündüğüm bir İstanbul vardır. O İstanbul yoktur ki artık ben o İstan­bul’un resmini çekeyim. Şimdi bambaşka, adı İstanbul olan fakat İstanbul olmayan, bizim bildiğimiz İstanbul olmayan bir İstanbul! Şimdi 20-25 ya­şında olan bir adam İstanbul’u ne kadar tanır? İstanbul’u bil­mez ki o. Hattâ biz bile tam es­ki İstanbul’u bilmeyiz. Meselâ biz Pera’yı ne kadar biliriz? Son devrini biliriz. Şimdi öyle bir şey yok. Düşün ki, İstan­bul ne biliyor musun? İstan­bul, Deli Saraylı. (The Madwo­man of Chaillot). Jean Gira­doux’nun piyesi. Fikret Adil, Deli Saraylı diye çevirmiştir. Deli Saraylı, Sultan Ahmet’te, Yerebatan Sarayında oturuyor. Çok güzel kadınmış. İhtiyar­lamış, bitmiş. Makyaj masası var. Aynada kendini görür. Or­da gençliğini hisseder: Aslın­da ayna başka şey gösteriyor. Çekmeceleri vardır. Çekme­celeri açtığı zaman içinden mücevherleri çıkıyor. İstanbul böyle bin tane çekmecesi olan bir Deli Saraylı’nın çekmecesi­dir. Onun için bitmez. Bitmez, ama o çekmeceyi açan adam onu bilirse onun mücevher ol­duğunu anlayacak. İşte o adam yoktur. Bitmiştir. Biz zaten so­nunu gördük. Bir ceset düşün, çürümektedir. Biz İstanbul’u nasıl tanıyoruz? Meselâ, Yahya Kemal’in şiirinden tanıyoruz. Gördüğümüz, yaşadığımız, his­settiğimiz şeyler vardır. Şimdi sokağa çıkarsam vallahi billahi hiçbir şey hissetmiyorum.

    – Öte yandan belki şöyle de bakılabilir: Bu kentin üs­tü sanki tozla kaplandı, çok güçlü ciğeri olan biri gelip bir üfleyecek olsa, senin de­min verdiğin örnekte olduğu gibi, çekmeceyi açıp, taşla­rı tanıyarak, mücevherle­re teşhis getirecek olsa halâ çok büyük bir malzeme de var. Bizans’tan kalan önemli izler var. Osmanlılar’dan ka­lan izler var.

    – Ama sen tarihî izlere bakı­yorsun. Aslında bir de yaşama­sı var. İnsanlar, sokaklar… Ben bir sokakta yürürken, meselâ bir köşeyi dönerken aklıma bir şey geliyor. Bu kadar sene geç­mişim bu Beyoğlu sokakların­da. Yağmurlusundan geçmişim, aşık olduğumda geçmişim, yok hasta olduğum gün geçmişim, kızdığım gün geçmişim, her gün geçmişim o sokaklardan. Her sokakta insanın hatırası var. Bir insanın memleketi ne demek biliyor musun? Hatıralarının bulunduğu yer demektir.

    – Doğru.

    – Eğer ben bu pencerenin önün­den geçerken, Rum kızı şurada oturuyordu diye hatırlamamış­sam, ben zaten yaşamıyorum demektir o şehirde.

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler
    Galata Köprüsü Ara Güler’in fotoğraflarında sıkça görülen Galata Köprüsü, 1957 yılında çekilen bu karede objektifine bambaşka bir açıdan yansımakla kalmamış aynı zamanda enteresan bir ana da arka plan oluşturmuş.

    – Tabiî bu insanların hatıra­ları, bir de şehrin kendi ha­tıraları var. Şehri böyle ya­şayan bir organizma olarak düşünürsek, İstanbul bana her zaman, çok üzülen bir şehir gibi geliyor. Bir gün 8-10 kişilik bir genç gru­buyla Beyoğlu’nda karşılaş­tık. Orada Beşir Fuat Soka­ğı var. Tabelayı gösterdim. “Beşir Fuat kim” dedim. Hiçbiri bilmiyordu. Beşir Fuat kim hiç kimse bilmez­se, sokağa adını veren bu adamla o sokağın bağlantı­sını kuramazsa, şehir ızdı­rap çekmeye başlıyor. İstan­bul’da yaşayan insanların İstanbul kültürünü bir par­ça tanımaları lazım ki tek­rar senin gençliğinde yaşa­dığın gibi yaşamaya başla­sınlar bu şehri. Onunla bir tutku ilişkisi kurabilsinler. Çünkü senin ilişkinde bu tutku var.

    – Gelenlere bakıyorum ben. O kültüre hiçbir zaman sahip ola­mayacaklar. Dolayısıyla arama­yacaklar. Bir kuşak daha geçtik­ten sonra bitmiştir.

    – İyice karamsarsın, tam kı­yamet tablosu çiziyorsun.

    – Olmaz başka türlü. Olmaya­cak. Böyle olacak.

    Kaybolan İstanbul’un hafızası: Ara Güler
    Eminönü balıkçıları İstanbul’un ve İstanbullunun gündelik hayatını kareleyen fotoğrafçı, halen balık-ekmekçileriyle bilinen Eminönü’nün balık satıcılarını 1960’larda bu kareyle ölümsüzleştirmiş.

    – Doğan Kuban’ın da böyle bir teorisi var. Kolaps Teori­si diyor. “İstanbul bu büyü­menin önlenemeyişi karşı­sında çökecek” diyor.

    – O mimari bakımdan söylüyor. Dünya yalnızca mimari değildir. Onun görüntüsünü, dekorunu yapar. İnsanların baktığı zaman anladığı sevgileridir. İstan­bul’un bir tarafından öte yaka­sına bakarken bir milyon şarkı duyabilirsin ama onu duyarsan duyabilirsin. Duyamazsın ki ve yeni nesil hiçbir zaman duya­mayacak. Duymaz.

    – Ben tabiî, senin kadar ka­ramsar olmak istemiyorum. Karamsar bir tarafım var ta­biî ama her şeye rağmen bir biçimde bir takım insanla­rın bizden sonra kendilerini toplayacaklarını umuyo­rum.

    – Bu eğitimle mi toplayacaklar?

    – Zor tabiî zor. Zor. Hiç de­ğilse çok sayıda olmasa bi­le az sayıda insan böyle bir bayrak yarışındaki gibi el alabilir öncekilerden. Ben senden 20 küsur yaş ufağım sonuç olarak, senin kuşağın­daki insanlardan senin de aralarında yer aldığın 20-30 insandan bayrak devraldım. Benim de amacım benden 20 yaş küçük insanlara bu bay­rağı devredebilmek için uğ­raşmak.

    – İşte sen elini uzatacaksın o bayrağı vermek için ama alacak adam bulamayacaksın.

    – Aslında böyle bir kıyamet fikri, İstanbul ile ilgili ola­rak bana çok aykırı gelmi­yor: Çünkü dönüp tarihe baktığımız zaman çok büyük kentlerin, Ninova’nın, Sodome’un, Lut’un yeryüzünden silindiğini biliyoruz. İstan­bul niye silinmesin?

    – Sedat Hakkı Eldem. 1800’le­ri anlatan bir kitabı var. Ana­dolu yakasında 1400 yalı vardı diyor. Düşünebiliyor musun? Hadi daha azı 1000 tane de bu yakada olsa, 2400 kırmızı yalıyı koyabiliyor musun Boğaz’a? O yeşillerin arasına, içine ve san­dalla giden adamları ve söylenen şarkıları, Hafız Burhan’ı. Bunlar olmadıktan sonra olmaz. Olmuyor.

    – Biz İstanbul içinden za­manla büyük tabakaları silmişiz. Bazı önemli kent­lere baktığımız zaman, ör­neğin Paris’e baktığımız za­man, 13. yüzyıldan bu yana katman katman karşımız­da durduğunu, bir biçimde özenle korunmaya çalışıldı­ğını, içinde yaşayan insanla­rın da bir tür kent aşkıyla bu konuda duyarlı davrandıkla­rını görüyoruz.

    – Bizim hayran kaldığımız Paris de bitmiştir. 1800’lerdekini de, 13. yüzyıl Paris’ini de kimse bil­mez. Belki dört tane kolon, bir tane kapı bulacaksın. Onunla şehir olmaz ama bazı şehirler saklanmıştır Orta Avrupa’da. Meselâ, Zagreb.

    – Evet var. Basel’de başlıba­şına 13-14-15. yüzyıldan kal­ma uzun sokaklar var. Bütün evler o yüzyıldan kalma ve iyi korunmuş. Biz Zeyrek’te­ki evleri koruyamadık.

    – Bitti. Zeyrek ancak benim fo­toğraflarda vardır şimdi. Zey­rek’i satarım.

    – Bu alanda sen belki de yal­nız fotoğrafçı değil arkeolog­sun. Zamanı da tutuyorsun elinde. Senin kutularında, arşivinde eşeleye eşeleye İs­tanbul’un kazılması mümkün.

    – Yalnız fotoğrafları var. İyi ki çekmişim değil mi?

    – Sen olmasan ne yapardık?

    – Yok yahu.