Etiket: sayı:42

  • En diptekiler kımıldadı ve suyun üstüne çıktı…

    En diptekiler kımıldadı ve suyun üstüne çıktı…

    Tam 100 yıl önce 7 Kasım’da Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler, tüm ülkeyi sarsan ve dengeleri değiştiren devrimin öncüsü oldular. Sokağın, siyasetin, sosyalizmin dünyayı değiştirdiği günlerde yaşananlar.

    Dergimizin Mart 2017 sayısında 20. yüzyı­lın belli başlı, hatta belki de en önemli olayı Rus Devrimi’ni oluşturan tarih­sel koşulları ve öncesinde­ki 1917 Şubat Devrimi’nin ilk günlerini ele almıştık. “Rusya’da tarih hızlı akıyor­du ama bu akışta girdaplar da vardı” diye sonlanan bu yazıdan devamla, şimdi tam 100 yıl önceki Ekim Devri­mi’ne gidiyoruz.

    EKİM DEVRİMİ
    Nevski Bulvarı
    Petrograd Nevski Bulvarı’nda geçici hükümeti protesto için buluşan göstericilerin üzerine ateş açılması, devrime giden yolda en önemli kırılma anlarından biriydi (4 Temmuz 1917). Jonathan Sanders’in karesi Ekim Devrimi’ne giden sürecin simgelerinden birini oluşturdu.

    Şubat Devrimi yalnızca 300 yıllık Romanov haneda­nına son vermemiş, Rusya’yı dünyanın en demokratik ül­kesi haline getirmişti. Ken­diliğinden oluşan Sovyetler bir yanda, Geçici Hükümet diğer yanda, belirsizlikle malul bir “ikili iktidar” dö­nemi yaşanıyordu. Çarlığın devrilmesine yolaçan savaş ve açlık toplumu çığırın­dan çıkarmış, acil ve köklü bir çözüm beklentisi toplu­mun alt tabaklarına hakim olmuştu.

    Olaylar hızlanıyor

    20-21 Nisan’da Geçici Hü­kümet’in Rusya’yı savaşta tutacağına dair açıklama­sıyla, durağanlaşan sokak gösterileri yeniden başladı. Devrimin merkezi başkent Petrograd’ta hükümetin iti­barı zedelenmeye başladı. Ekonomik durum da gide­rek kötüleşiyordu. Ulaşımın sürekli aksaması, devrimin verdiği hızla işçi komitele­rinin müdahaleleri, grev­ler, lokavtlar derken enflas­yon ücretleri iyice eritiyor, insanların talepleri daha da yakıcı hale geliyordu.

    Üç yıllık savaştan sonra tedirginlik ve hoşnutsuzluk fabrikalarda olduğu gibi kış­lalarda da çok güçlüydü. Se­ferberliğe katılan 8 milyon askerin üçte biri kaçaktı.

    RUSSSSS2
    Asker halk barış istiyor
    Şubat Devrimi’nden sonra savaşa devam edilmesi, asker ve sivillerin protesto gösterilerinde sık sık buluşmasını sağladı.

    İhtiyat ve acemilerin eği­timinden yükümlü birlikler­den oluşan Petrograd garni­zonundaki 250-300 bin asker kentin öncü işçileriyle düzenli ilişkiye geçmiş, sovyetlerdeki en radikal kesimlerle yakınlaşmış­lardı. Finlandiya körfezindeki bir adada bulunan ve devrimin tarihinde özel bir yeri olan 20 bin kişilik Kronştad bahriyelile­ri, devrimin en radikal kesimini oluşturuyordu.

    Mart’tan sonra bütün bü­yük partilerin birlikler katında propagandayla yükümlü askerî örgütleri vardı. Bolşeviklerin askerî örgütünün başında par­tinin en solundaki iki isim bu­lunuyordu: Vladimir Nevskiy ve Nikolay Podovskiy. Bolşevikler bu örgüt sayesinde, köylü-as­kerler aracılığıyla kırsal kesimi etkilemeye ve burjuvaziyi devir­mek için vazgeçilmez olan as­kerî gücü elde etmeye çalışıyor­lardı. Bu örgüt, Nisan ayında 50 bin adet yayımlanan gazetenin yarısını Petrograd’ta dağıtıyor, diğer yarısını cepheye gönderi­yordu.

    Şubat Devrimi’nde önemli bir yeri olan Petrograd garnizo­nu, Geçici Hükümet karşısında hem silahsızlandırmaya tâbi tu­tulmamak hem de cepheye gön­derilmemek yönünde kararlı bir duruş sergiledi. Geçici Hükü­met ve Sovyetler’i denetlemekte olan kesimler, askerlere ana va­tan hizmetinde hayatlarını fe­da etmeleri çağrısında buluna­rak ulusal birliğin sağlanmasını gözeten savaşa devam kararını sürdürürken; aslında bir yan­dan da devrimin yükselişine set çekmek, başkentteki askerleri cepheye sürmek istiyordu.

    Haziran ve Temmuz ayla­rı askerî ve toplumsal davanın keskinleşmesine sahne oldu. İk­tidar meselesi aylar sonra gün­cellik kazandı ve Bolşevikler’in ‘kahrolsun kapitalist bakanlar” ve “bütün iktidar Sovyetler’e” sloganları her geçen gün yay­gınlaşmaya başladı.

    Mayıs ayında Kronştad bahriyelileri ile hükümet karşı karşıya geldi. Bahriyeliler de­niz üssünün tam kontrolünü ele geçirmişlerdi ve yönetimi hükümetin gönderdiği subay­lara teslim etmeyi reddettiler. Aynı şekilde Viborg işçi ma­hallesindeki Petrograd anar­ko-komünist federasyonunun ele geçirdiği ve kendi merkezi haline getirdiği binayı hükü­met geri almak istediğinde, bölgede yaygın bir grev dalgası patlak verdi ve hükümet ancak “Temmuz Günleri” diye tabir edilen baskı döneminde bura­ya girebildi.

    Sokak kendini örgütlüyor

    Mayıs ortasında Bolşevikler’in askerî örgütü, hükümetin sal­dırı niyetine karşılık acil barışı dayatmak için garnizon askerle­riyle bir gösteri düzenleme ka­rarı aldı. Bolşevikler’in merkez komitesinde bu konuda farklı fikirler vardı. Merkez komite­si sekreteri Sverdlov kitlelerin duygularını ifade edecekleri bir kanal açmak gerektiğini be­lirterek bu kararı destekliyor­du. Karşı çıkanlar ise katılımın düşük olması halinde, yeter­li hazırlık olmadığı için hare­ketin ezileceğini söylüyorlardı. Sonuçta Petrograd komitesi ve askerî örgüt, anarko komünist­lerin ve Troçki önderliğindeki grubun (Temmuz ayında Bolşe­vikler’e katılacaklardı) desteğiy­le gösterinin düzenlenmesini üstlendi.

    Ekim Devrimi_1917_Bolsevikler Kis Sarayinin onunde
    Kışlık Saray’ın önünde Bolşevikler.
    RUS_YENI__002
    Komutan Troçki 
    Troçki (1879-1940) çarlığın devrilmesi sürecinde olduğu gibi, Geçici Hükümet’e karşı ayaklanmanın örgütlenmesinde önemli rol oynadı; Petrograd Sovyeti’nin başkanı oldu; Kızıl Ordu’yu kurdu, düzenli, orduya komutanlık etti.

    3-24 Haziran’da birinci Tüm Rusya İşçi ve Asker Sovyeti de­legeleri toplandı. Bu kongrede Sosyalist Devrimciler ve Men­şevikler’in ağırlığı vardı; Bolşe­vikler ise 822 delegeden 105’ini temsil ediyordu. “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı, kongrenin karşı olduğu bir gösterinin ana sloganı olacaktı! Bolşevikler bu­nun üzerine gösteriden vazgeç­tiler. Sovyet yönetimi ise Bolşe­vikler’i de gözeterek, ancak esas olarak kendi meşruiyetini pe­kiştirmek için 18 Haziran’da “il­haksız barış ve bütün halkların kendi geleceklerini belirleme hakkı, devrimci asker, işçi ve köylü hareketinin birliği” adına bir gösteri düzenledi.

    18 Haziran’da başkentin o güne kadar görmediği 400 bin kişilik bir kalabalık sokağa indi. “Kahrolsun Savaş”, “Kahrolsun 10 Kapitalist Bakan”, “Bütün İktidar Sovyetler’e” sloganları başkentte deprem etkisi yarattı

    Aynı gün Rus ordusu Galiç­ya’da Avusturya ordusu karşı­sında ilerleme kaydetmişti; an­cak iki günlük ilerleme sonra­sında askerler durdular ve daha ileri gitmeyi reddettiler. Asker­ler silahlarını subaylarına çevi­rirken, geride bulunan askerler cephenin ön saflarına geçmeyi reddettiler. İki hafta sonra Al­manlar’ın karşı saldırısı yıkıcı oldu ve iki hafta içinde 70 bin kayıp verildi. Köylü askerle­rin azımsanmayacak bir kısmı memleketlerine döndü. Alman­lar’ın bu hızlı ilerleyişi Geçi­ci Hükümeti çok zor durumda bıraktı.

    Lenin 20 Haziran’da “pro­vokasyona düşmemek” için çok dikkatli olmak gerektiğini belir­tiyordu. Ona göre kitleler tered­düt etmekle birlikte, henüz Sov­yet çoğunluğundan kopmamış­lardı. Ayrıca taşrada durumun Petrograd’takine benzemediğini biliyordu.

    Anarko komünist önder Ble­ichman’ın sözüyle artık “sokak örgütleyiciydi”. Sokak gösterile­ri ise silahlı çatışmalara yolaçı­yor, çok sayıda insan ölüyor ve yaralanıyordu.

    RUS_AYLAR_TMZ004
    Bolşevikler’e karşı hükümet askerleri
    Geçici Hükümet’in başkentte sıkıyönetim ilan etmesinden sonra Bolşeviklerle güvenlik güçleri arasında bir çatışma dönemi başladı. Kerenski’ye bağlı askerler Lenin’in firarı ve Troçki’nin tutuklanmasıyla bir süreliğine sokaklara hakim oldu.

    Nisan’dan Temmuz’a kadar geçen bu karışık dönemde, va­tandaşların büyük kısmı Geçici Hükümet’ten giderek umudu­nu kesmeye başlamıştı. Vıborg işçileri, Petrograd garnizonu ve Kronştad bahriyelileri ise ciddi bir kopuşun en büyük ve önemli parçalarını oluşturdular.

    Bolşevik Partisi ise bu dö­nemde sanıldığı gibi merkezî bir biçimde Lenin’in direktifle­riyle yürüyen bir parti değildi. Partide kabaca üç kanat bulu­nuyordu: İktidarın ele geçir­mesini öteleyen, diğer sosyalist partilerden kopmamaya çalışan bir sağ kanat, Temmuz günleri­nin en atak kesimini oluşturan aşırı bir kanat ve Lenin’in şah­sında bir “merkez”.

    Askerî diktatörlük ya da devrim

    3-4-5 Temmuz Günleri’ndeki çatışmalardan sonra Bolşevik­ler, savaşa karşı oldukları ge­rekçesiyle “Alman ajanı” diye itham edildiler ve sert bir bas­kıya maruz kaldılar. Koşulların giderek dayanılmaz hale geldiği bu dönemde, Rusya tarihsel iki­lemle yüzyüzeydi: Ya bir askerî diktatörlük ya da devrim.

    Temmuz ayında Geçici Hü­kümet’in girişimiyle, yalnızca Petroragrad’ta 800 kişi tutuk­landı. Kamanev, Kollontay gi­bi Bolşevik önderlerin yanısı­ra, yakında partiye katılacak olan Troçki ve Lunaçarski gibi önemli isimler de tutuklandı (bunların bir kısmı daha sonra Kornilov vakasında, bazıları ise Ekim Devrimi’nden sonra ser­best bırakıldı). Temmuz göste­risine katılan birlikler silahsız­landırıldı ve cepheye gönderil­di. Şubat Devrimi ile kaldırılmış olan idam cezası askerler için yeniden yürürlüğe kondu.

    RUS_YENI__007
    Petropavlosk Kalesi
    Petropavlosk Kalesi, Bolşevikler tarafından en büyük engellerden biri sayılıyordu. Devrime çok kısa bir süre kala Petersburg Sovyeti’nden taraf olunca devrimin de en önemli merkezlerinden biri oldu. Kışlık Saray, kalenin Neva Kapısı’ndan bombalanacaktı.

    Geçici Hükümet, sosyalist partilerle Anayasal Demokrat­lar arasındaki telafi edilme­si mümkün görünmeyen bir gerilimle felç olmuştu. Geçici Hükümet’teki sol partiler Sov­yetler’e dayanıyordu; Anayasal Demokratlar ise yalnızca Bol­şevikler’in değil Sovyetler’in de devreden çıkarılmasından yanaydılar.

    Temmuz gösterilerinin ar­dından gelen baskı sonucu, Bolşevikler silahlı ayaklanma hazırlığını önlerine koydu­lar. Temel meselelere çözüm getirilemeyişi, insanların ra­dikal sola yönelmesine neden oluyordu. Güç ilişkilerindeki değişimin izlenebildiği Sovyet seçimlerinde, Eylül ayından itibaren Bolşevikler ve mütte­fikleri giderek çoğunluğu elde etmeye başladı.

    Diktatörlük hevesi

    Cephedeki gelişmeler, güç iliş­kilerindeki değişimin de baro­metresi gibiydi. Alman ordu­su Riga limanı dolayını işgal ettiğinde, Petrograd üzerinde doğrudan bir tehlike oluştu­ruyordu. Öte yandan yaz ay­larında köylü ayaklanmaları neredeyse ülkenin bütününde yaygınlaşmıştı. Bu durumda çevresindeki danışmanlarıyla hükümet içinde bir hükümet pozisyonu kazanan Başbakan Kerenskiy, general Lavr Kor­nilov’u orduların başına atadı. “Ulusu selamete eriştirecek kahraman” olarak takdim edi­len Kornilov, monarşiye bağlı aşırı sağcı bir geçmişe sahip­ti. Yani Geçici Hükümet’le ay­nı siyaseti gütmesi mümkün değildi. Onun önünde açık bir gerici askerî diktatörlükten başka bir yol yoktu. Kerenskiy, Kornilov’u atayarak Rusya’nın önündeki “ya devrim ya askerî diktatörlük” ikileminin akıbe­tini hızlandırmıştı. Kornilov işi gücü bırakıp Petrograd’a haddini bildirmeye yeltendi. Bu da Bolşeviklerin küllerin­den yeniden doğmalarını sağ­layacak olan “Karşı-devrime karşı mücadele birliği komite­si”nin kuruluşuna yol açtı. Bü­tün işçi ve halk örgütlenmeleri Kornilov’a karşı birlikte dav­randı, ortadan kaybolan Kızıl Muhafızlar yeniden teşkilat­landı ve 25 bin kişi hemen bu kuvvetlere yazıldı.

    RUS_YENI__006
    Devrim günü
    25 Ekim’de Kızıl Muhafızlar, silahlarıyla Askerî Devrimci Komite’nin emirleri doğrultusunda harekete geçti.

    Trenlerle başkente gelme­ye çalışan Kornilov’un ordusu demiryolcular tarafından sü­rekli engellendi ve asla baş­kente varamadı; ordu Petrog­rad Sovyeti’nden gönderilen ajitatörlerin çalışmasıyla tek bir kurşun atmadan dağıl­dı. Kornilov kaçtı ve birkaç ay sonra ölü bulundu.

    Ağustos sonundaki bu olayın akabinde güç ilişkile­ri kökünden değişmeye baş­ladı. 14’te Eylül Petrograd’da ön-parlamento adıyla bilinen bir toplantı yapıldı. 550 üye­lik herkesin temsil edildiği bu kuruldan ne savaş ne barış lehine bir karar çıkmaması, aslında temsiliyet ve meşrui­yet krizinin derinliğini göster­mekteydi. Bu sırada Bolşevik­ler Petrograd ve Moskova gibi önde gelen iki kentin sovye­tinde çoğunluğu ele geçirdiler. Artık devrim kapıdaydı.

    ‘Dünyayı Sarsan On Gün’

    Rus Devrimi’nin birçok aktörü arasında, Amerikalı gazeteci John Reed’in yazdığı Dünyayı Sarsan On Gün kitabı hiç şüp­hesiz edebiyatta ve daha sonra sinemada unutulmaz bir yer edindi. Devrimin tanığı, hatta aktörlerinden biri diyebilece­ğimiz John Reed, adeta “dev­rimin zabıt katibi” gibi günü gününe Petrograd’ın her köşe­sinde, en derin tartışmalardan gündelik hayatın en anlamsız gözüken ama manzarayı ta­mamlayan küçük hikayelerine kadar benzersiz bir tablo çizdi. 1 Ocak 1919’de kitaba yazdığı önsözü “Bolşevizm konusunda ne düşünülürse düşünülsün, Rus Devrimi insanlık tarihi­nin büyük olaylarından biridir ve Bolşevikler’in ortaya çıkı­şı da dünya çapında önem ta­şıyan bir olaydır” der. Her ne kadar “angaje” bir gazeteci ol­sa da “gördüğü gibi” yazar.

    1DSCF6347
    RUS_1917001
    Kışlık Saray
    Kışlık Saray’ın 1917’den ve bugünden bir görünümü.

    İnsanlar 100 gram ekmek tayınına talim ederken tiyat­roların her gece dolması, Şal­yapin’in şarkı söylemesi, Me­yerhold’un sahneye koyduğu Tolstoy’un Korkunç İvan’ının Aleksandirnski Tiyatrosu’nda sahnelenmesi… Bütün bunlar basit zıtlıkları dile getirmek­ten ziyade, gündelik hayatın doğal akışını aktarmaktaydı.

    2 cift dekupe
    Şubat Devrimi
    Petrograd garnizonu temsilcileri pankartlarıyla Şubat Devrimi’nde öldürülen yoldaşlarını anıyor.

    Evet, John Reed’in dile ge­tirdiği gibi Rusya’da halk (na­rod) artık olup bitene karşı kayıtsız kalamayacak durum­daydı ve bu durumdan vazife çıkartmak için neyin ne oldu­ğunu öğrenmek istiyordu. Si­yaset erbabı için en tehlike­li olan da buydu. İnsanlar her yerde konuşuyor, tartışıyordu.

    Devrimin planlama mer­kezi, rahibelerin yönettiği bir okul olan Smolnıy Enstitüsü’y­dü. Öğrenciler için hazırlanmış tabelaların altında, çeşitli siya­si faaliyetler yürüten birimler çalışıyordu. Her yanda “Yol­daşlar, sağlığınız için her yanı temiz tutunuz” yazıyor, Sovyet demokrasisinin timsali olarak masalarda çeşitli siyasi partile­rin sattığı kitap ve broşürler bu­lunuyordu. Bu arada devrimin meşruiyetini sağlayacak olan İkinci Kongre hazırlıkları sürü­yordu. İlk kongreye katılan bir delege şimdiki delegelerin ön­cekinden çok farklı, cahil ve ka­ba olduğunu belirtiyordu. John Reed koca koca kitapların anla­tamadığını bir cümlede özetle­mişti: “Rusya’nın en alt katları kımıldamıştı ve şimdi suyun üs­tüne çıkanlar diptekilerdi”.

    Devrilecek hükümet yok

    Bolşevik Partisi Merkez Ko­mitesi’nin 23 Ekim toplantısı, ertesi sabaha kadar sürdü. Le­nin ve Troçki ayaklanmadan yanadır ama, verdikleri önerge kabul edilmez. Ardından bir işçi ayaklanmadan yana sert bir konuşma yapar, tekrar oy­lamaya yapılır ve böylece ka­rar çıkar. 31 Ekim’de Lenin şunları yazacaktır: “Ya bütün iktidarın Sovyetler’e verilme­si sloganımızdan vazgeçeceğiz ya da bir ayaklanmaya gidece­ğiz. Ortası yok…”. Lenin, kaçı­nılmaz gidişatı özetlemiştir.

    1DSCF6224
    Lenin’in odasında
    Yazarımız Masis Kürkçügil, NTV Tarih 10. sayıda yayımlanan Ekim Devrimi konusu için Rusya’ya gitmiş, bugün ancak özel izinle girilebilen devrimin ana mekanlarında çalışmıştı. Lenin’in çalışma masasında, 2009.
    En diptekiler kımıldadı ve suyun üstüne çıktı…

    John Reed, devrimden bir hafta önceki manzarayı şöyle resmediyordu: “Kumarhaneler akşamdan sabaha kadar dolup taşıyor, şampanyalar su gibi akıyor… Şehrin merkezinde geceleyin pahalı kürkler giy­miş, mücevherler takmış oros­pular aşağı yukarı geziniyor…”. Smolnıy’in üst katında ise As­kerî Devrimci Komite, Troç­ki’nin başkanlığında toplanı­yor; sabaha kadar konuşma­lar yapılıyor, insanlar yerlerde yatıyordu. Petrograd Sovyeti her geçen saniye hedefe yakla­şıyor, “Troçki, Kamanev, Volo­darski günde altı, sekiz, bazen on saat konuşuyorlardı”.

    Nihayet 6 Kasım 1917 Sa­lı gecesi önemli noktalar Kızıl Muhafızlar tarafından ele ge­çirildi. Neva nehrinin üzerin­deki köprüler Vıborg mahal­lesindeki işçilerin geçişine sahne oluyor; junkerler engel olmaya çalışırken Kronştad bahriyelileri tekrar köprüle­ri kapatıp geçişi sağlıyordu. 7 Kasım Çarşamba sabahı, gün devrime doğdu. “Tramvay­lar Nevski’de (5 km.’lik büyük bulvar) bir aşağı bir yukarı gi­dip geliyorlar. Erkekler, kadın­lar ve küçük çocuklar tram­vayların her yanına asılmışlar. Dükkanlar açık; caddedeki ka­labalıklarda öncekilere oranla daha az tedirginlik var…”.

    Kışlık Sarayı filmlerdeki gi­bi büyük bir taaruzun sonucu değil, Kızıl Muhafızların yan kapıdan girmesiyle, ciddiye alı­nabilir bir çatışma olmadan ele geçirilmişti. Ortada devrilecek bir hükümet bile kalmamıştı. John Reed “Tarihte hiçbir za­man bu kadar sessiz olmamış­tır bu şehir; o gece ne bir teca­vüz ne bir hırsızlık vakası oldu” diye yazacaktır.

    Ancak savaş bitmeyecek, yabancı orduların ve Çarlık komutanlarının devrimi çö­kertme saldırıları başlayacak ve ülke 1. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir içsavaşa sü­rüklenecektir.

    TROÇKİ’NİN BAŞESERİ

    Devrimin tarihi
    Türkiye’de yazıldı

    RDT KAPAK FILME

    Devrimin iki önderinden biri olan Troçki’nin Türkiye’deki sürgün gün­lerinde yazdığı Rus Devriminin Tarihi, yazarın kendi siyasi konumunu ortaya koymadan, çok geniş kesimlerden elde ettiği bilgileri kullanarak sekiz aylık bir dönemi sürükleyici bir üslupla yazdığı, vazgeçilmez bir başvuru kaynağı. Siyasetçi, tarihçi ve edebiyatçı içiçe geçmiş ve devrim süreci büyük kitlelerin bir hikayesi olarak resmedilmiş. Türkçe’de 1998’de üç cilt olarak basılan kitap, 100. yıl münasebetiyle Yazın Yayıncılık tarafından tek cilt, 888 sayfa olarak yeniden basıldı.

    DÜNYAYI SARSAN 30 GÜN

    24 EYLÜL Bolşevikler Moskova belediye seçimlerinden başarıyla çıkıyor.
    1 EKIM Lenin’in Bolşevikler İktidarı Koruyabilecekler mi? kitabı yayında.
    7 EKİM Ön-parlamento açılmasına karşın Bolşevikler buna katılmayı reddediyor.
    9 EKİM Petrograd Sovyeti Devrimci Askerî Şubesi kuruluyor.
    10 EKİM Bolşevik Parti Merkez Komitesi toplantısından silahlı ayaklanma kararı çıkıyor.
    13 EKİM Petrograd Sovyeti’nin askerlerden oluşan seksiyonu, askerî alandaki iktidarın bütünüyle Devrimci Askerî Komite’ye verilmesini oyluyor.
    18 EKİM Zinovyev ve Kamanev, Gorki’nin Novaya Şisn gazetesinde ayaklanma kararına karşı çıkıyorlar.
    19 EKİM Lenin, artık Zinovyev ve Kamanev ile yoldaş olmadıklarını belirterek partiden uzaklaştırılmalarını istiyor.
    20 EKİM Devrimci Askerî Komite ayaklanma için fiilî hazırlıkları başlatıyor.
    23 EKİM Petropavlosk kalesi, Petrograd Sovyeti’ne destek olacaklarını ilan ediyorlar.
    24 EKİM Geçici Hükümet, Devrimci Askerî Komite üyelerinin tutuklanması, Bolşevik gazetelerinin yayınlarının durdurulması emirlerini verirken, Kızıl Muhafızlar aracılığıyla etkili mevzileri elinde bulunduran Lenin gece saatlerinde Smolyniy’deki Bolşevik merkezine geliyor.
    25 EKİM Sabaha karşı 02.00 itibariyle hareket başlıyor, Devrimci Askerî Komite’ye bağlı askerler saat 12.00’de Cumhuriyet Meclisi’ni kapatıyorlar. Lenin, Petrograd Sovyeti’nin oturumunda Troçki’nin davetiyle kürsüye çıkıp konuşmasını yapıyor. Saat 21.00’de Kışlık Saray’a karşı operasyon başlıyor.

  • TARİHİN ARABASI VAR!

    Bugün görenlerin otomobil diye nitelemekte zorlanacağı ilk buharlı aracın üretilmesinin üzerinden henüz 250 yıl bile geçmiş değil. Modern otomobillerin atası sayılabilecek ilk benzinli araç Benz Patent Motorwagen ise bundan sadece 131 sene önce, 1886 yılında Karl Benz tarafından üretilmişti. Bununla birlikte, pek az icat tarihin akışını otomobil kadar etkilemiştir. Otomobil, yalnızca teknoloji tarihinde değil; askeri ve sosyal tarih, iktisat ve sanat tarihi alanlarında da silinmez izler bırakmıştır. Modern insanın kişisel tarihi ise, otomobille birlikte hayatımıza giren sözcükler, kavramlar, hikayeler ve anılarla bezenmiş, zenginleşmiştir. Enis Batur’dan otomobil merkezli bir kişisel tarih denemesi…

    AUTO: Teknoloji Devrimini yaratan­lar, buna maruz kalanlara bir de dilleriyle yüklenmekten geri kalmamışlardır: Kav­ramları, kelimeleri, hatta örnekleriyle: Bunlardan biri “tele”yse bir ikincisi “au­to” olmuştur, bize kalan onu fonetik aya­rıyla benimsemekti, öyle yaptık: Oto bir aile kurmakta gecikmedi, hayatımıza çö­reklendi — ondandır “araba” varken “oto­mobil”i bağrımıza bastık, bir yüzyılı aşkın bir süredir sokaklarımızda, caddelerimiz­de anayollarımızda fırdönüyor.

    BAGAJ: Stepnesi, krikosu, çekme halatı, fosforlu park levhası, sağlık çantası, ben­zeri aksesuvarlarıyla bir bakıma otomo­bilin kozmik odasıdır bagaj. Arkada, pek ender önde, kapalıyken safkan karanlık ve sessiz, taşır: Çantalar, bavullar, irili ufak­lı paketlerde şöförün işine bağlı olarak “mal”, bazan bir ceset (Aldo Moro), bazan bir canlı için kapağı nefes alsın diye yolda aralık bırakılmış (Kırmızı Çember filmin­de Delon kaçak Volonte’yi polis çembe­rinden öyle geçirir), kiminde unutulmuş bir uçurtma, kiminde balıkçı takımı.

    Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan İtalya başbakanı Aldo Moro’nun cesedinin bir Renault’nun BAGAJında bulunma anı. Fotoğrafı çeken 22 yaşındaki Gianni Giansanti dünyaca ünlü olmuştu, 1978.

    CANAVAR: Tarih boyunca, farklı coğraf­yalarda, kültürlerde kendisine geniş yer açmıştır canavarlar kataloğu: Kar adam Yeti’den göl canavarlarına, ejderlerden heyulalara binbir maddeye çağdaş bir katkı olarak geldi katıldı Trafik Canava­rı, gün geldi duyurulara ve panolara sözde “yüz”ü bile nakşedildi ya, onu aslında ni­cedir tanıyorduk: Trafik sıkıştığında yan­daki aracın, aktığında arkamızdan ya da yanımızdan denetimsiz bir hızla yaklaşan araçların direksiyonunda oturan ve tıpa­tıp aynada bize benzeyen kişiydi.

    ÇEKİCİ: Duruma göre yardımcı meleğin, mundar bir elçinin, hattâ azrailin şoförü­nün kimliğini taşıyan birinin kullandığı, çeken ve kaldırıp sırtlayan, her hâlükârda götüren bir meta-taşıt. Bozulmuş ve trafi­ği tıkamış, yanlış park edilmiş ya da park ücreti ödenmemiş, kaza geçirip ortayerde parçaları dağılarak kalakalmış yarı hurda halindeki araçları üstüne vinciyle kaldı­rır, zincirle halatla bağlayıp peşisıra ‘ceza sahası’na nakleder. Genellikle arkasından saydırıldığına tanık olunur, hayırla yâde­dilmez.

    ABD’li Holmes firmasının bugün ancak müzelerde görülebilen dıştan takma ilk ÇEKİCİsi ‘model 485’, adını fiyatından alıyordu. Ticari kartpostal, 1913.

    DİKİZ: “Önüne bak(sana)!” demeye alış­mış dilimiz, oysa şöförün bir de arkasına bakması beklenir. Biri içeride ortada, iki­si dışarıda yanlarda aynalar sağlar çevre kontrolünü. Dikiz aynası tuhafın tuha­fı seçim olmuş ama: Otomobilinin içini çok sayıda aynayla donatmış, yarı Narsist yarı dikizci şöförler azınlıkta kalan per­vers’lerdir, araç aynaları düpedüz işlev­seldir: Şerit değiştirirken, park yerine girerken çıkarken, arkadan yaklaşanı kol­larken bir göz öne ayarlıysa, ötekisi ucuy­la aynadan okur — her iyi şöför biraz şaşı olmayı bilmelidir.

    EHLİYET: İnsanlara araç kullanma eh­liyeti vermezden önce ‘insan gibi’ davra­nıp davranmadığını ölçmek gerekirdi; gel­gelelim sınav soruları da, uygulaması da bunu hesaba katmadığı için her yıl sayısız kurban alır trafik. Yaklaşık on yıl ehliyet­siz, yurtiçinde ve yurtdışında araba kul­landıktan sonra, enikonu deneyimli olma­ma karşın ilk seferinde sınavı veremedim. Buna karşılık, düpedüz sıfır deneyimli anneme bir tanıdık torpiliyle hemen eh­liyet verilmişti — o gün bugün ehliyet­sizlerin çoğunun ehliyet sahibi olduğuna inanırım.

    Dünyanın ilk süperotomobili Lamborghini Miura, 1966 Cenevre Otomobil Fuarı’nda sergilenmiş ve FİYAKAsıyla akılları baştan almıştı. Prototipin henüz bir motoru yoktu.

    FİYAKA: Eski otomobiller gerçekten fiya­kalıydı: Chrysler, Oldsmobile, Buick, Bent­ley… müthiş yakışıklı küheylânlar arasında başı çekiyordu. Bugünün fiyakalıları, Lam­borghini’den Maserati’ye bir yelpaze oluş­turuyor ya, onlarda asıl fiyaka direksiyonla­rına oturanlarına ait gibi geliyor bana. Kime caka satıyorlar? Hem karşıcinse, hem hem­cinslerine, farklı duygusal büyüklenmeler­le. Bir çoğu “at hırsızları”nın çocukları, to­runlarıdır, bakılsa. Fiyakalarından geçilmi­yor ama, işin aslı, istisnalar kuralı bozmaz, kafaları ve ruhları tamtakır onların.

    GAZ: Gaz vermek dilimizde eğretilemeye dönüşmüş, oysa otomobil kullanırken düz anlamındadır: Hızı gaz pedalıyla ayarlarız. ‘Gazkesmez’ tabir edilen şöförler vardır, yolda hep önlerindeki araçlara aşırı sokul­mayı severler. Profesyoneller gaza basma­nın her an para harcamak anlamına geldi­ğini düşünür, tehlikeli olmasına karşın, yo­kuş aşağı inerken vitesi boşa alır, pedaldan ayağı çekerler. Kelime beni ürkütür: Zyclo­ne B öncesi Yahudileri kamyonların kapak kasasına doldururlar, egzosa bağlı borudan şöför içeridekileri gaza boğardı.

    Naziler, 2. Dünya Savaşı’nda kapalı kasasındaki mahkumları egzos GAZıyla öldüren gezici gaz odaları ‘gaswagen’leri Yahudileri topluca yok etmek için kullandılar.

    HURDALIK: Genel görünümüyle otomobil mezarlığı içkarartıcı, izbe bir yığındır; bundan ibaret olmadığını işin içini bilenlere sormalı: Piyasada çoktan parçaları dolaşımdan kalkmış eski model otomobil sahibi çözüm yolunu orada bulur. Bir aksesuvar cennetidir. Koleksiyoncu­lar ikidebir uğrar, eşinirler. Bir dönem, sanat­çıların da ilgisini çekmiştir: Heykeltraş César, yeni arabaları preslemeden önce hurdalarla ça­lışmıştı. Bundan da öte, kulak vermeyi bilene anlatacağı çoktur otomobil mezarlığının: Bütün hurdaların geçmişleri acılı tatlılı anılarla dolar taşar.

    IŞIKLAR: Renk tarihçileri her renge biçilen rolleri, tarihlerine yayılmış anlam tabakaları­nı, taşıdıkları simgesel boyutları enine boyu­na didiklediler. Renk sözlükleri hazırlandı, bü­tün renklere ilişkin deyimler toplandı, ressam paletleri sergilendi, günlük yaşama kılavuzluk eden renk katalogları dolaşıyor ortalıkta. Trafik ışıkları üç renk üzerinden uluslararası bir dil kurmuştur. “Geç!”in karşılığı yeşil, “dur ve bek­le!”nin karşılığı (No Pasaran) kırmızı, geriye bir tek kararsızlığa teslim sarı kalıyor: Yavaşla mı, hızlan mı, kimbilir.

    HURDALIKlara boşuna otomobil mezarlığı denilmiyor. 1950’lerde doğmuş bir ‘Amerikan’ parça parça eksilerek hiçlikte kaybolmayı bekliyor.

    İHTİYAÇ MOLASI: Uzun yol seferleri çok geçmeden bir tür ara turizm sektörü yarattı: Şöförlerin de, yolcuların da kısalı uzunlu mola verme istekleri doğrultusunda, özellikle ana­yollar üzerinde ücretli-ücretsiz konaklama, ihtiyaç giderme bölgelerinden sapaklar üredi. ‘Yol Filimleri’nde başrole değilse yanrole çıktı­lar. Buradan, edebiyat alanına bir başyapıt gel­di: Cortazar ve eşi Carole Dunlop, ‘astronot’tan mülhem Evren Yolun Autonotları kitapları­nı, Paris-Marsilya arası yalnızca ücretsiz mola alanlarında kalarak yazdılar, yolculukları bo­yunca tek ziyaretçileriyse Türk yazarı Osman Necmi Gürmen olmuştu.

    Yazar Julio Cortazar, Paris-Marsilya yolunda bir İHTİYAÇ MOLASInda.

    JİPİES diye sözediyor ondan bizimkiler: Kısal­tılmış hali GPS olan aracın açılmış hali Global Positioning System: Küresel Konumlama Siste­mi — bana kalsa Akıllı Yerlem Aygıtı olarak vaf­tiz ederdim. Sıkışık trafikte, uzun yolda gerçek­ten de olağanüstü bir yardımcı sürücüler için. Kestirme güzergâhı, tıkanıklık süresini bir çırpı­da sıralıyor. İnatçı biraz: Uyarılarını hesaba kat­madığınızda sinirlenebiliyor. Duyarsız da: Tünel korkunuza kayıtsız kalıyor. Sinemada şimdiden önemli yan roller kaptığına tanık oluyoruz. Uy­gar ülkelerde araçların zorunlu organı artık.

    Günümüz otomobillerinin vazgeçilmez aksesuarları GPS’ler, araçlara 90’lı yıllarda girmişti. İlk ticari navigasyon sistemi Honda Electro Gyro-Cator ise piyasaya 1981’de çıkmıştı. Cihazın adı ülkemizde çoğunlukla JİPİES (ci-piis) şeklinde söyleniyor.

    KORNA: (ya da klakson) Otomobilin en hırçın, vurdumduymaz, antipatik organı. Hele, şehir­lerde sözde kullanımı yasak havalı kornalar! Metropollere kimbilir toplam kaç desibel gü­cünde bir patırtı yüklemesi yapar patavatsız sü­rücüler: Hastane, okul yakınıymış, geceyarısı ya da sabahın er saatıymış aldırmaksızın elleri sa­bırsızlıkla kornalarına gider ve bazan neredey­se oraya yapışıp kalır. Ülkemizde en kısa zaman biriminin, trafik lâmbasının yeşile geçmesiyle arkamızdaki otomobilden korna uyarısı gelişi arasında olduğu bilinir.

    LASTİK: Tekerleğin giysisi. Geçmişte kolay patlar, parçalanır, kazaları tetiklerdi; şimdi zor patlıyor, ıslak yolda kaymıyor. Nobel Fizik ödü­lü sahibi Le Gennes, ördek tüylerinin su geçir­mez özellikleri üzerinde çalışmalarının direnç­li lastiklerin üretimini sağladığını söylemişti. Krikoyla yanyana bagaj zeminine gömülü yedek lastik önemli ve olmazsa olmaz bir parça, eski modellerde kabartma şık kutuları olurdu. Las­tik emekliye ayrıldığında da işe yarar: Onun­la yüzenleri biliriz. Anarşist bir yanı olur: Grev yapanlar barikat kurarlar yüzlercesiyle, an gelir topunu yakarlar: O ne kokulu dumandır!

    Otomobil LASTİKleri, başından beri sokak protestocularının favori barikat malzemelerinden olmuştur. Tayland’daki ‘Kırmızı Gömlekliler’ (Red Shirts) gösterileri sırasında bir protestocu lastik-barikatın arkasında saklanıyor, Bangkok, 2010.

    MAKAM ARABASI: Birden, yüklendiği yan işaretler (özel plakadan flamaya) aracılığıyla otomobilin markasını arka plana iter. Oradan, Devlet, kendi hiyerarşik merdivenini, sembo­lizmini, kudretinin elçisini ya da gölgesini sı­radan yurttaşa gösterir. Özel kuruluşlarda da, Devlet ile eşdeğerde olmasa bile, makam aracı kendini hissettirir. Şöförlerde, Cemal Süre­ya’ya özenerek söylersek, bir mareşal edâsı sezilir. Makam sahibinin koruması, yaveri iş­başındadır. Kimi makam arabaları üstü açık kullanılır özel durumlarda ya, Dallas’ta Ken­nedy’den bu yana giderek bu yaklaşımdan çe­kinilir olmuştur.

    NİKELAJ: Eşittir makyajdı. ‘Yayla’ tabir edilen eski Amerikan arabaları âmiyane deyişle ‘kız gibi’ süslenirdi yapım aşamasında. Gelenekleri­ni sürdüren Rolls Royce, Bentley, Cadillac gibi markalar için o parlak süslemeler hâlâ âlameti farikadır. Zamanla, ‘halk tipi’ otomobiller, ma­liyet yükü nedeniyle nikelajı devredışı bıraktı, yerini yükte ve pahada hafif, anonim ve sıradan süsler aldı. Buna karşılık, dudak uçuklatıcı fi­yatlarını doğrularcasına, spor araba üretimin­de yerini korumayı bildi nikelaj — afra tafranın asıl geçer akça olduğu şu dünyada.

    1967 model bir klasik, Cadillac Deville Convertible. Ön ızgara, tampon ve farların harika NİKELAJı, ateş kırmızısı otomobilin havasına hava katıyor.

    OYUNCAK OTOMOBİL: Başlangıçta çocuk­lar düşünülerek üretilmeye başlanan oyuncak otomobillerin, neden sonra büyümüş çocuk yanı kalmış olanların da bir o kadar ilgisini çektiğinin anlaşılması bir koleksiyoncu ordusu yaratmakta gecikmedi: Minyatür otomobiller beş kıtada “has­ta”larını yaratacaktı. Küçüğün oyuncağı otomo­bili andırsa yeter, kaldı ki can yakmasın hedefiyle yumuşak maddeler seçilir yapımında. Büyüğün ki öyle mi? Mikro modelin tıpatıp aynı olması özgün modelle esastır, hiçbir ayrıntı unutulmamalı, her markanın her yıl ürettiği modelin karşılığı olmalı­dır. Dünya içinde birbaşına, başlıbaşına dünyada.

    ÖN: Otomobilin öncamı hayatımıza ilk ekran ola­rak girmişti; televizyonunkinden çok önce. On­dandır, çocuğun ilk düşlerinden biri şöför yanına oturmasına izin verileceği yaşa gelmekti. Pek az kadının ehliyet sahibi olduğu dönemlerde otomo­bilin ön tarafı eril bir coğrafyaydı. Sürücü, direk­siyonun başında, göstergelerin karşısında, ayak­ları bir pedaldan ötekine, eli vites kolunda, sanki hükümdardı. O düzen bozulalı çok oldu. Airbag türü yepyeni donanımlar girdi işin içine. Otoma­tik vites elin ayağın yükünü hafifletti. Gene de ön­camın açtığı büyülü ekranın niteliği değişmedi.

    İngiliz firması Mathbox’ın ürettiği Vauxhall Cresta modeli bir OYUNCAK OTOMOBİL. Müzayede parçası oyuncağın kutulu ve iki renkli oluşu değerini artırıyor.

    PARK: Ehliyet sınavının pratikte zorlu aşaması otomobili park etmekti, şimdiki otomobiller ‘akıl­lı’, bir komut düğmesine basıldığında kendi başla­rına bu işi yapabiliyorlar, özellikle kadın sürücü­leri -nedense- zorlayan bu işlemin zorluğu tarihe karışmak üzere. Ama park yeri sıkıntısı doruğa çıkmış durumda. Ana caddelerimizde pervasızla­rın çift sıra park yapmaları nedeniyle yolu kulla­nanlar cinnet geçiriyor. Biribirinden çirkin kapalı otoparklar tıkabasa dolu. Uygar dünyada hayır, bizde hâlâ her sokağın değnekçisi ali kıran baş ke­sen. Park Yapılmaz levhâsına gelince: Ona gülüp geçiyor herkes.

    1957 model klasik Pontiac Star Chief Convertible’ın sürücüsünü ayrıcalıklı hissettirecek biçimde tasarlanmış ÖN paneli.

    RADYO: Başkalarını bilemem, radyosuz bir oto­mobil benim gözümde yarıyarıya kötürüm bir araçtır. Yalnızca ‘yol durumu’ üzerine yayın yapan radyoları düşünerek söylemiyorum bunu, çok da­ha fazlası: Haberdi, naklen maçtı, mavraydı oyalar bunalmış sürücüyü. ‘Ruhun gıdası’ bir başka ev­rene taşır onu: Meşrebine göre Neşat Ertaş, Mü­nir Nureddin, Amy Winehouse ya da Paolo Conte uçurur. Gün geldi kasetçalar, CDçalar eklemlendi araba radyosuna, dehşet hoparlör düzenekleriyle: Yanımızdan geçen kimi araçlar mübarek seyyar diskotekler gibi.

    SİNYAL: dilimize yapışmış. Tıpkı şanzıman, debriyaj, far, stop lâmbası, egzos, karbüratör, batarya, römork, tıpkı kamyon, kamyonet, mi­nibüs, otobüs gibi. Gündelik dilimizin de, yazı dilimizin de teknolojik araçlar üzerinden is­tilâya uğramasından kaç yurttaş acı çekiyor­dur? İçimdeki münafık sersem gerekçeler arar bazan: Bundan mı acaba, pek çok sürücü “sin­yal” vermeyi unutuyor, umursamıyor ülkemde? Bundan mı “stop” lâmbaları sönük ya da kırık? Bundan mı hem kendisinin, hem karşısındaki­nin ve arkasındakinin yaşam hakkına kayıtsız?

    1960 yapıımı Şoför Nebahat filmi ilgi görünce, izleyen yıllarda iki devam filmi çekildi. Başrol oyuncusu Sezer Sezin, bunların ilki olan ŞOFÖR NEBAHAT ve Kızı’nda (1964) ağzında sigara, direksiyon başında.

    ŞOFÖR NEBAHAT: Sezer Sezin’in canlandır­dığı karakteri yalnızca yönetmen Erksan’a de­ğil, senaryodaki payları nedeniyle Attilâ İlhan ve Atıf Yılmaz’a da borçluyuz: 1960, bir dö­nemeç tarih. Şoför Nebahat, toplumdaki er­kek-kadın ilişkisinin tahteravallisini sallayan bir tipleme kalkışımıdır: “Rol”ünü tersyüz et­mekte kararlı, naif bile olsa feminist tınılı, har­bî bir kahraman portresi. Bugün ehliyetli kadın nüfusu artmışsa katkısı küçümsenemez. Gelge­lelim, hâlâ taksilerde ve toplu taşıma araçların­da kadın sürücü istemiyor toplumumuz — onlar Batıda yaşıyorlar.

    TAKSİ: Sinema otomobili her vakit çok sevdi: Bir tür kardeşlik ilişkisi göze çarpar aralarında, öyle ki, niyetlenilse sayısız filme dayanan bir toplu gösteri kolayca yapılabilir. Orada, merkez konumdaki yapımlardan biri Scorcese’nin kült filmi “Taksi Şöförü” olacaktır kuşkusuz. Bu arı­zalı kişilik bir tek New York’un mu kurbanıydı, hayır, her metropolden kendi yerli nüansları­nı cemeden De Niro’lar fışkırmakta gecikme­di: Eril, sert, şâkülden inhirafa yatkın o adam­lardan ürktük. Taksisi barut fıçısına dönüşmüş cengâver şövalyelerin dikiz aynasına yansıyan bakışlarından bir usturanın ışığı geçiyor.

    1975 yapımı Martin Scorcese filmi Taxi Driver’da (Taksi Şoförü) Robert de Nero, New Yorklu takıntılı TAKSİ sürücüsü Travis Bickle karakterine unutulmaz bir performansla hayat vermişti.

    U DÖNÜŞ: Düz anlamıyla güzergâhı tersine çe­virme işlemini simgeleyen bu seçim ya ani bir karar değişikliğine, ya da öncesinde yapılmış bir yanlışı düzeltme girişimine bağlı olarak ger­çekleşir. Dikkatle yapılıyorsa neyse, sık sık en tehlikeli ataklardan birine dönüşür yolda. Düz anlamının ötesinde, hayatın pek çok aşamasın­da kişilerin U dönüşü yaptıklarını gözlemleriz: Siyasal bağlamda, toplumsal duruş ekseninde oldukça enderdir haklılığı o sert yön değişikliği­nin: Genelde rüzgârın estiği yöne uyum sağla­ma amacıyla başvurulan bir konum tazeleme­dir.

    ÜST GEÇİT: Büyük şehirlerde araç sayısının önlenemez yükselişinin yarattığı bir dolu yaşa­mı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı etkileri arasında yayaların sıkış(tırıl)ması olgusu başta geliyor. Yaya bölgelerinin azlığı, kaldırımların daralma­sı ve istilâya uğraması piyadeyi çaresiz bırakı­yor, keşmekeşin hüküm sürdüğü ülkelerde. Üst ve alt geçitler geniş caddelerin sözde kurtarıcı koridorları — ama yaşlılar, özürlüler, küçük ço­cuklar için cendere dik, sonsuz basamaklı mer­divenleri. Sıradan olaylar sütununda çökenle­rin, yıkılanların, yüksek araçların hışmına uğ­rayanların haberleri kol geziyor.

    Birçok kaynakta Şirket-i Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi tarafından tasarlandığı ve dünyanın ilk arabalı VAPURu olduğu belirtilen Suhulet, 1872 yılında Kabataş-Üsküdar hattında sefere konmuştu.

    VAPUR: Bir ara denizde yüzebilen otomobiller üretilmişti, çarçabuk vazgeçildi bereket, yoksa lodos sersemi İstanbul’da kısa sürede bir deni­zaltı oto mezarlığı oluşabilirdi. Arabalı vapur benim açımdan özel anlam taşıyor: Mucidi ol­duğu da yazıyor kaynaklarda (ki sanmıyorum), şehre ilk örneklerini getiren Şirketi Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi babamın bü­yükbabası. Feribotlardan birine adı verilmişti, dolaşımdan kalktığında adı sanı unutuluverdi. Arabalı vapurlar artık yaygın, ama en çok İstan­bul’un siluetine yakışıyor tombul gövdeleri.

    YAZI: Yeni sinemadaki kadar geniş olmasa da, otomobil dünya edebiyatında kendisine derin bir tabaka açmayı bilmiştir. Bizim edebiyat ta­rihimizde de: Araba Sevdası’ndan Erhan Be­ner’in Arabalarım’ına. Gelgelelim, konu ‘yazı’a geldiğinde asıl ilginç ilişki oto üstü örnekler­den devşirilebilir. Kökü atlı araba süslemecili­ğine inen bir geleneğin ucundan başlar kaporta ve cam üzerine kakılan slogansı sözler, deyişler. Sürücü, onlarla kimi tercihlerini vurgular, ai­diyet işaretleri verir, mesaj iletir: “Beni boşuna izlemeyin, zaten kaybolmuş durumdayım”, şe­hirde seyyar bir mizah dergisinin varlığının ka­nıtı bir ironik çıkış.

    Z: Dikkat, Kaygan zemin. Bu evrensel işaret pa­nosu, sürücülerin yazgısını etkileyen unsurlar­dan birinin iklim ve mevsim koşulları olduğunun göstergesi. Acemi sürücü panoyu görür görmez frene basar ve kayak mevsimini açar; deneyimli sürücü o an vites küçülterek önlemini alır. Ka­yan araç karşıdan gelen açısından tam anlamıy­la kötü piyangodur. Öte yandan kaygan zemin bir tek yolda çıkmaz insanın karşısına, iş hayatında ve özel hayatında pek sık o tuzağa, mayınlı ara­ziye denk gelir: İşin kötüsü yol kenarında uyarı levhâsı vardır da, hayat da yoktur.

    Karayollarımızda, arka camlarında “araçüstü mizahı”ın seçkin örneklerini sergileyen YAZIlarla trafikte dolaşan otomobillere oldukça sık rastlanıyor.
  • Şair Eşref’in kalemi Galata Köprüsü’nü yerinden oynatmıştı

    Abdülhamid devrinin ünlü muhalif edebiyatçısı Şair Eşref, Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki’yi de hicvetmekten geri durmamıştı. Köprüden geçenlerden para alınmasını eleştiren şair, bir kaza sonucu parçalanan köprüyle ilgili yazmış; Namık Kemal’in ölümünden sonra da türbesini yaptıran Abdülhamid’i –ti’ye almıştı.

    Türk hiciv sanatının en büyük ustaların­dan Şair Eşref, şahit olduğu veya gaze­tede okuduğu bir olayı da çok etkileyici bir şekilde dizelere dökebilen usta yazarları­mızdan biriydi. Onu biraz hatırlayalım.

    Şair Eşref 1847’de Manisa’nın Kırkağaç ilçesinin Gelenbe bucağında doğmuştur. Ol­dukça serbest ve zeybek giysileri içinde geçen gençliği sırasında özel hocalardan ders almış­tır. Memuriyete 1870’de Manisa Sancak Tah­rirat Kalemi’nde başlamış, daha sonra Akhi­sar’da mal müdürlüğü ve Alaşehir’de kayma­kam vekilliği yapmıştır. 1878’de İstanbul’da yapılan sınavı kazanan Eşref, pek çok ilçede kaymakamlık görevinde bulunmuştur. Gördes kaymakamıyken 1902’de Hafız İsmail ve Tev­fik Nevzad Beylerle birlikte İzmir’de tutuk­lanmış ve evinde zararlı evrak bulundurmak suçundan 1903’de 1 yıl hapis cezasına çarptı­rılmıştır. Cezasını çekip cezaevinden çıktığın­da, kendisinden sonra gelecek pek çok şairin kaderiyle ilgili kehaneti de içeren şu dörtlüğü yazmıştır:

    Çektiğim cevr-ü cefanın sebebinden sorma,

    Deme kim: – Badıhava menkabe dellalı budur!

    Hapis ile, nefy ile, işkence ile ömrü geçer,

    İşte Türkiye’de şair olanın hâli budur!

    Münif Fehim’in fırçasından Şair Eşref.

    1904’de yaşamından endişelenerek Mısır’a gitmiş ve orada Deccal adlı eserini yayımlamış­tır. 1905-1906 arasında Avrupa’da dolaşan Eşref, sonra Mısır’a dönerek Meşrutiyet’in ilanına ka­dar orada kalmıştır. Bu sırada İstimdâd (1906), Deccal (ikinci ve üçüncü kitaplar-1907), Şah ve Padişah (1908), Hasbihal Yahut Eşref ve Kemal (1908) ve İran’da Yangın Var (1908) adlı eserleri basılmıştır.

    “Hürriyetin ilanı”ndan iki ay sonra İstan­bul’a gelir. Turgutlu’da kısa bir kaymakamlık dö­neminden sonra 1909’da Adana vali muavinliği­ne atanır. Dört ay sonra muavinliklerin kaldırıl­masıyla emekli olur.

    İstibdat döneminde Abdülhamid ve istibda­dı hicveden Eşref, Meşrutiyet döneminde de bir şeylerin yanlış gittiğini gördükçe İttihat ve Te­rakki’yi de hicvetmekten geri durmamıştır. Bu bakımdan pek rahat yüzü görmeyen Eşref, 22 Mayıs 1912’de Kırkağaç’ta veremden ölmüştür.

    Köprüden ilk bedava geçiş 31 Mayıs 1930 gecesi saat 12.00’de Galata Köprüsü’nden yaya geçişi ücretsiz oldu. Karaköy tarafında ilk bedava geçiş için bekleyenler…

    Şair Eşref ve köprü müruriyesi

    Galata köprüsünden parayla geçilmesini bir türlü içine sindiremeyen Eşref şöyle yazmıştı:

    Ahaliyi köprüden on para vermezse geçirmezler,

    Ne feyz ummaktayız böyle bir dilenci hükümetten?

    Galata Köprüsü için kesilen biletler (köprü müruriyesiüstte) ve biletçi (altta)…

    Galata Köprüsü 1845’te Abdülmecid’in annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırılmış, ilk üç günden sonra geçiş için para tahsil edilmeye başlanmıştı. Yayalar, at arabaları hatta hayvanlar için farklı geçiş ücretleri tahsil ediliyordu. Yıllar içinde bu köprü yerine yenileri yapıldı ama geçiş ücreti devam etti. Köprünün iki başında duran be­yaz ve cepsiz elbiseler giyen memurlar, boyunla­rına asılı kumbarayla el açıp, gelip geçenden geçiş parasını yani, müruriyeyi toplamaya çalışırlardı. Tartışmalar da hiç eksik olmazdı. Kimi bozuk para aramak bahanesiyle ceplerini karıştırarak memu­ru dakikalarca bekletir, kimi de “parayı verdim ya!” diyerek kavga çıkarırdı.

    II. Meşrutiyet’ten sonra da her şey bu minvalde devam etti. 1909’da meydana gelen bir olay üzerine Şair Eşref yine bu konuda yazdı. Köprüye çarpan bir vapur yapının bir kanadını koparmış ve kopan bu parça Mar­mara’ya doğru devrilmeden açılmıştı. Etraf­tan yetişen römorkörler bu parçayı geri getir­mişlerdi. Şair Eşref bu tarihi anı ölümsüzleş­tirmiştir:

    Geçenlerden alırlar para kıt’a-i tarik âsâ,

    Devamından bu halin vakt-i hürriyette âr etti,

    Bila mucip yıkıldı gitti sanma dâr-ı dünyadan

    Dilenmekten usandı, köprü ârından firar etti!..

    Devirler, köprüler değişti ama Galata Köp­rüsü’nden paralı geçiş 31 Mayıs 1930 gecesi sa­at 12:00’ye kadar sürdü.

    Namık Kemal’in mezarı

    Servet-i Fünun’un 4 Ağustos 1324 (17 Ağustos 1908) tarihli 901. sayısında Namık Kemal’in Bolayır’daki anıt-mezarının resmi yer alır. Kü­çük bir türbe görüntüsündeki mezar, tamamen mermerden yapılmıştır. Derginin tarihine dik­kat edildiğinde, II. Meşrutiyet’in ilanından (23 Temmuz) hemen sonraya denk düştüğü görü­lür. Aynı derginin kapağında iki hürriyet kahra­manı Niyazi ve Enver Beylerin resimleri vardır; Namık Kemal’in özlediği devir başlamıştır.

    Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem (Bolayır), Tevfik Fikret’in ölümünün ikinci yıldönümün­de yayımlanan Muallim mecmuasındaki “Bir Hatıra” başlıklı yazısında çok ilginç bir bilgi vermektedir: Namık Kemal’in türbesinin planını da, resmini de bir başka büyük şair, Tevfik Fikret tanzim etmiştir.

    Namık Kemal’in mezarı Şair Eşref’in ithafı


    Servet-i Fünun’un 17 Ağustos 1908 tarihli nüshasında Namık Kemal’in mezarının resmi. Mezarın planını Tevfik Fikret yapmış, masraflarını da II. Abdülhamid karşılamıştı. Şair Eşref ise bu durumu “… Yaşamında ona küçücük bir ev dahi bağışlamadı amma/ Ölümünde onun için gösterişli bir türbe yaptırdı” diyerek edebiyat tarihine yazacaktı.

    Şair Eşref (1847-1912) bu mezar için iki dörtlük yazmıştır. İlkinde, II. Abdülhamid’in mezarın masraflarını karşılamasını kendine göre yorumlar:

    Eb-ü’l Ekrem Kemâl’in rıhletinde hazret-i Haydar

    Şarâb-ı kevseri merhûma attırdıkça attırdı;

    Kızıl Sultan anınçün türbe inşa eyledi sanma,

    Yine avdet eder havfiyle mermerle kapattırdı.

    Yani, günümüz Türkçe’siyle yazmaya çalı­şırsak:

    Ekrem’in babası Kemal’in vefatında Hazreti Ali

    Kevser şarabını rahmetliye attırdıkça attırdı;

    II. Abdülhamid Han ona türbe inşa eyledi sanma,

    Tekrar döner korkusuyla üzerini mermerle kapattırdı.

    Diğer dörtlükte de türbe şöyle söz konusu edilmekteydi:

    Şeh-i âli-himem Nâmık Kemal’in bilmedi kadrin,

    Diyenler nefsini ifrît-i istibdâda kaptırdı.

    Hâyatında küçük bir hâne ihsân etmedi amma,

    Vefâtında anınçün muhteşem bir türbe yaptırdı.

    Bugünkü Türkçe’yle:

    Himmet sahibi (II. Abdülhamid) Han bilmedi değerini

    Namık Kemal’in, diyenler nefsini zorba şeytana kaptırdı.

    Yaşamında ona küçücük bir ev dahi bağışlamadı amma,

    Ölümünde onun için gösterişli bir türbe yaptırdı.

    Yazımızı Şair Eşref’in Kırkağaç’taki mezar­taşında yazılı olan kendi dörtlüğü ile bitirelim:

    Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,

    Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı

    Gözlerim ebna-yi ademden ol rütbe yıldı kim

    İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı!..

    Ne yazık ki Eşref’in bu kehaneti tutacak ve bir müddet sonra mezartaşı kırılacaktır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-39.jpg

    Karagöz dergisinde Galata Köprüsü vakası

    28 Ocak 1909 tarihli Karagöz dergisinin kapağındaki karikatür, bir kaza sonucu Galata Köprüsü’nden bir parçanın kopmasını hicvediyordu. Şair Eşref de aynı hadiseyle ilgili yazacaktı.“- Canım Karagöz… O köprü parçasını nereye götürüyorsun… Bırak…- Ben onu Yemiş İskelesi önündeki çöplükte buldum. Denizde herkesin bulduğu kendi malıdır. Kimseye vermem.- İyi ama arabalar geçemiyor…- Daha iyi ya… Denize düşmek tehlikesinden kurtulurlar… Ben bunu ada mevkuflarına otel yapacağım”.

  • Osmanlılarda şehitlik, gazilik ve ‘bedelli askerlik’

    İslâmi kültürün kavramları olan “şehitlik” ve “gazilik”, tarih boyunca farklı tanım ve algılarla gelişti. Musevî ve İsevî toplum kültürlerindeki “martyr”den “şehit-gazi” kavramına nasıl gelindi? Osmanlı dönemindeki tanımlamalar ve uygulamalar nasıldı? Ve 19. yüzyıl ortalarında öne çıkan vatan kavramıyla birlikte bu kavramlar nasıl değişti?

    Günümüzde genellikle İslâmi kültürün bir un­suru olarak değerlendi­rilen “şehitlik”, anlam ve nitelik itibariyle pek farklılık göster­meden İsevî ve Musevî toplum­ların kültürlerinde de yer alır. Araplar “şehit” kelimesini “bi­len, bir olaya tanık olan” anla­mıyla karşıladıkları gibi, Grek­çe’den Latince’ye geçen “mart­yr” kelimesi Hıristiyanlıkta da aynı anlamda kullanılmaktadır.

    Her iki dinin mensupları bu kelimeyi kavramlaştırarak “Allah yolunda öldürülüp öte­ki dünyada kurtuluşa erecek­lere, mükâfatlandırılacaklara” tahsis etmişlerdir. Bu tahsisin İslâm’daki alt bölümlenmesi savaşçıları, Hıristiyanlıkta ise eziyet ve işkencelere maruz ka­lıp ölen din ulularını kapsar. İlk dönem Hıristiyan din ulularına zamanla “aziz-azize” unvanla­rı verilerek, bunlar en büyük “martyr”ler olarak anılacaklar­dır. Hıristiyanlığın ayrı “reli­gion”lara bölünmesi ile itika­di farklılıklar ortaya çıktığında azizler kültünü reddeden Pro­testanlık, şehitliğe itiraz etmez. Batı kültürüne öylesine yerleş­miştir ki, Fransız İhtilali sıra­sında kilise kurumu yerle yek­san edilse de devrimciler “mart­yr” kavramını hiç çekinmeden kullanmışlar, özellikle 1848 Devrimlerinde ölenleri “devrim şehidi” olarak adlandırmışlar­dır. Sol, sosyalist hareketlerin metafizik bağlam dışında yeni ve evrensel bir anlam yükledik­leri “devrim şehidi” kavramı, günümüzde de tüm canlılığı ile yaşamaktadır.

    Osmanlının son, Cumhuriyetin ilk gaziler İçlerinden bazıları 1912-1922 arasında 10 yıl savaşmış, bir devletin yıkılışına, diğerinin kuruluşuna tanıklık etmiş İnegöl Muharip Gazileri 1968 yılı 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına hazırlanırlarken.

    Yahudiliğin başlangıç ev­resinde “öldükten sonra öte­ki dünyada dirilme” tasavvuru bulunmuyordu. Günahkâr veya dindar ölenlerin ruhlarının ye­raltında karanlık bir âleme git­tiğine inanılıyordu. Dolayısıy­la öbür dünyada mükâfat veya ceza da zihinlerde yer almıyor­du. Bu dönemin Museviliğin­de şimdiki anlamıyla “şehitlik” kavramı oluşmamakla birlikte, Yahudi inançlılarının fedâ et­tikleri canlar zamanla Talmud paralelinde gelişen itikatları­nın gereği olarak “Tanrı isminin kutsanması” olarak değerlendi­rildi. Bu anlayışın İslâm şehitle­rinin “İ’la-yi Kelimetullah uğru­na” yani “Allah isminin yücel­tilmesi yolunda” canlarını feda etmesiyle benzerliği ortadadır. Uzakdoğu ve Hint kıtasındaki bazı dinî-felsefî anlayışlarda da benzeri yaklaşımlar sözkonu­sudur.

    İslâm’ın kutsal kitabı Kuran, birçok ayette şehâdet ve şehit­lerden bahseder. İlk Müslüman­lar bizzat Hz. Muhammed’in komutasında Mekke müşrikle­riyle defalarca savaşmıştır. Ger­çekleşen savaşlarda çok sayıda sahabenin ölmesi, şehitlik kav­ramının da gelişmesine yol açan zemini hazırlamıştır. Kendi içinde çok çeşitli anlam bölün­melerine uğrayan bu kavramın kapsamı genişlemiş, savaşlar­da ölenlerin dışında, yol kesen eşkıyanın katlettiklerinden, yangınlarda ölenlere; ilim tah­sili yolunda ölenlerden, doğum sırasında ölen kadınlara kadar farklı derecelerde şehâdetler ta­rif edilmiştir.

    Hz. Muhammed’in ve Ku­ran’ın övgüsüne mazhar olun­dukça yoğun bir teşvik gören Müslüman fertler, şehitlik eme­lini gerçekleştirmek uğruna girdikleri savaşlarda olağanüs­tü kahramanlıklar sahnelemiş­lerdir. Bu arada Hz. Hamza gibi etkili savaşçıların şehâdetleri travma yaratmamış, öldükten sonraki makamının yüceliği ge­ride kalanların da Hz. Hamza’ya öykünmelerine sebep olmuştur.

    En trajik vaka ise Hz. Mu­hammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 kişinin Kerbelâ’da Muavi­ye oğlu Yezid’in adamlarınca katledilmesi olmuştur. Burada açıkça gayrimüslim olmayan bir grubun katliamına maruz ka­lındığı halde maktullerin hepsi şehit mertebesine yükseltilmiş­tir. Bu adlandırma, sonraki yüz­yıllarda büyük bir kısmı Şii ve Sünni iki toplum haline gelen Müslümanlar’ın nadiren ittifak ettiği hususlardandır. Kerbela şehitlerinin gömüldüğü yer son­radan “Meşhed” yani şehitlik olarak anılacak ve bu yönüyle de İslâm dünyasında en önemli ziyaret kültlerinden birini oluş­turacaktır.

    Hz. Muhammed’in savaş­larına “Gazve” adı verilirdi. Katılanlar eğer ölmemişlerse “gazi” olurlardı. Şehitlikle aynı derecede övgüye mazhar olan gazilik, İslâm fetihlerini kısa sürede uzak ülkelere ulaştıran motivasyonun en önemli un­surlarındandı. “Ölürsem şehit kalırsam gazi” formülü çok etki­leyiciydi. Çünkü şehit öbür dün­yanın vaadedilen nimetlerine boğuluyor, gazi ise hem ahiret sevabı alıyor hem de elde edi­len ganimetten pay alma hak­kını kazanıyordu. Ganimetlerin en temiz ve helal kazançlardan biri olarak değerlendirilmesi, “Allah’ın adını yüceltme” gayesi gütmeden sadece ganimet için savaşlara katılanları da cezbet­ti. Bu nitelikteki gazi ve şehit­lerin durumu tartışmalı olsa da “gerçek niyetlerini Allah bilir” denilerek zahiren görünüş ve niyetlerine göre şehit ve gazi sa­yılmaya devam edildiler.

    Şehit aileleri ve gazilere devletin ilgisi


    1828 Osmanlı-Rus Savaşı’nda sağ ayağından yaralanıp gazi olan Balçıklı
    Ali’ye, bizzat Hekimbaşı Mustafa Behçet’in iş göremezlik raporuna istinaden maaş bağlandığı (Solda); Padişah doktoru raporuyla üç gaziye maaş bağlandığı (Ortada); Domaniç köyleri ahalisinden şehit olan redif askerlerinin eş ve çocuklarına 1865 Ağustos maaşlarının ödendiğini gösterir mühürlü liste (Sağda)

    Osmanlılar’a gelinceye ka­dar şehadet/şehitlikle paralel gelişen “gazilik” olgusu, Osman­lı Devleti’nin kuruluşundaki di­namikleri belirlemede halen sü­ren tartışmaları da beraberinde getirdi. Osman Gazi’nin yanın­daki silah arkadaşlarından ba­zıları gazi, bazıları alp unvanı­nı taşırdı. Özünde aynı kapıya çıkan bu unvan veya lakaplara sahip komutanların isimleriyle anılan yerleşim yerleri, Selçuk­lu Devleti’nin Bizans sınırla­rında “uç”ta yer alan küçük bir beyliğin, kısa sürede diğer bey­liklerden “gaza” avantajı ile öne geçtiğinin göstergesi gibidir. Doğu ve Güney Marmara’daki Turgut Alp, Gündüzlü, Konur­lar, Konur Alp, Akçakoca, Mihal Gazi, Karamürsel isimli köy ve kasabalar, Bizans’tan fethedi­len bu yerlerin, fetheden komu­tanlar ve ailelerine dirlik olarak verildiklerinin ispatıdır. I. Mu­rad’ın Gazi Evrenos’a, Gümül­cine’den Siroz’a ve Horpeşte’ye kadar kendi kılıcı ile fethettiği bir sancaklık bölgeyi verdiği dü­şünülürse paylaşımın büyüklü­ğü anlaşılır (BOA.HAT, 1655/1).

    Ganimet dağıtımında gazi­lerin tamamına şehir, kasaba ve köyler düşmezdi elbette. Bun­lar da belirli ölçülerde dirlikler verilerek memnun edilir, böy­lelikle sonraki akınların askerî kadroları garanti altına alınırdı. Timar sisteminin adalet ve hak­kaniyet ile tesisi de bu şekilde başlamıştır.

    Uğur-ı Hümayun

    İlk dönem fetihlerinde sadece gaza olgusuyla hareket edilme­diğine yönelik söylemin de sağ­lam delilleri vardır. Gaza/gazi terimlerine 15. yüzyıl öncesinde Anadolu’da pek rastlanmadığı, sonraki dönemlerde kullanıldı­ğı tezi de yabana atılamaz.. Bu tespite rağmen gazi kavramı­nın yerine bir başkasının ikame edilip edilmediği meçhuldür. Muhtemeldir ki pek dikkat alın­mayan “uğur-ı hümayun/uğur-ı padişahî” deyimi burada belir­leyici oluyordu. Padişahlar gön­derdikleri fermanlarda, guzât-ı İslâm’ı seferle görevlendirdikle­rinde, uğur-ı hümayun/padişahî için çalışmalarını, savaşmaları­nı özellikle belirtirlerdi. Açıkça, askerden padişah yoluna can vermesi istenilirdi.

    3 Numaralı Mühimme Def­teri’nin 1021. hükmü 1560’ta Basra’da ölen askerlerin padi­şah uğruna şehit olduklarını açıkça kaydeder. Bu durumun İslâm hukuku özelinde şehit­lik kavramına halel getirip ge­tirmediği tartışılmamıştır ama, ölenlere şehit denilmeye devam edilir. “Tanrının yeryüzünde­ki gölgesi olan Halife” itikadıy­la şekillenen düalist bir yapının gereği olarak 17. yüzyılın boz­gun zamanlarındaki hükümle­rin çoğunda, “uğur-ı padişahî” yanında “rıza-yı İlahi”, “Din-i Mübin-i İslâm” için de savaşıl­ması gerektiği sıklıkla vurgu­lanırdı. Divan-ı Hümayun’un erken dönem Mühimme Def­terleri’nde çok sık rastlanan bu tabirin sadece kapıkullarına yö­nelik kullanıldığı sanılmamalı­dır. Yeniçeri Ocağı sonrasında da toplumun her kesiminden bireyler, arzuhallerinde olsun, mektuplarında olsun, “uğur-ı padişahî”de kolunu, gözünü kaybettiklerini; babalarının, ev­latlarının padişah yoluna can verdiklerini gururla belirtmiş­lerdir. Uğur-ı padişahî tabiri II. Abdülhamid devrinin sonuna kadar yaygınlıkla kullanılır.

    1914’te Cihad Fetvası’nın okunduğu gün Kudüs caddelerinde dolaşan Osmanlı gazileri. (Üstte)

    Şehit ve gazilerin imtiyazları

    Avrupa’nın baron, vikont, kont gibi alt düzey soylu toprak sa­hiplerine denk gelen ve timar sistemi bozulmasaydı aristok­rat bir sınıfın gelişmesini sağla­yabilecek sipahi, zaim, miralay, beylerbeyi şeklinde sıralanabi­lecek toprak sahipleri şehit ol­duklarında, vârislerinin hakla­rı korunurdu. Savaşlarda şehit olan dirlik sahiplerinin geride bıraktıkları mağdur edilmeme­ye çalışılırdı. Şehit timarlı sipa­hilerin erkek çocukları küçük olsa da alaybeylerinin arz et­meleri halinde büyüdüklerin­de “timarın başına geçmek ve sefere eşmek” şartıyla babala­rının timarını sahiplenirlerdi. 16. yüzyıl sonu itibariyle bu ya­pı çok yerde bozuldu. Güçlenen merkezî dairelerde yer alan bü­rokratlar, savaşlarda ölenlerin dirliklerine el koymaya, kendi üzerlerine berat ettirmeye baş­ladılar. Şehitlerin akan kanı yer­de kaldı. Üstelik el koydukları bölgelere gönderdikleri müte­sellimlerin keyfi yönetimlerine, zulmüne maruz kalan ahalinin topraklarını terkedip Celali saf­larına katılmalarına sebep ol­dular.

    Osmanlı döneminde yara­lanan gaziler de ihmal edilmez, maluliyet maaşına nail olur­lardı. Bizzat hekimbaşının ve­ya maiyetindeki hekimlerin muayenesinden sonra malu­liyet dereceleri tespit edilir ve tatmin edici maaşlarla tekaüde sevkedilirlerdi. Emekli olarak hayatlarını sürdürürken ver­gilerden muaf olmaları için de berat verilirdi. Şehit ve gaziler­den İstanbul’da sakin olanların yakınlarına Tersane fırınından günlük ekmek tahsisatları olur­du (BOA. C. BH, 38/1787)

    İlginç bir olay da 1772 yılın­da meydana gelmiştir. Osman­lı-Rus Savaşı sürerken Osmanlı ordusunda hizmet eden, kıla­vuzluk yapan, kelle kesen, dil (konuşturulacak esir) getiren ve yaralanan Sofyalı Mavri­di’den cizye vergisi alınmama­sı emredilmiştir (BOA. C.ML 505/20516).

    Osmanlı döneminde kale fe­tihlerinde veya savaş meydanla­rında şehit olanlar için müstakil şehitlikler düzenlenmesi akla gelmezdi. Şehitlerin gömülü ol­duğu mezarlıklara saygı gösteri­lir, hürmetsizlikte bulunulmaz­dı ama, abide dikilmesi, kitabe konulması gibi ayrıntılar 19. yüzyılın sonlarında yavaş yavaş akıl edilecektir. Evliya Çelebi şehitlikler konusunda hassas­tır ve bu hassasiyeti belki de 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun ondaki bir yansımasıdır. Gidip gördüğü yerlerde şehitliklerin hikâyelerini de anlatır. Deniz­li’de “Kırk Kardeş Çamı”, üzeri­ne nurların indiği İstanköy şe­hitliği, Rodos Eğrikapı dışında cesedi taptaze duran yeniçeri ile Arap vilayetlerindeki sahabe şehitliklerini Seyahatname’sin­de yâdeder.

    Vehhabilerin yenilgiye
    uğratılıp Mekke ve
    Medine’nin yeniden ele
    geçirilmesinden sonra II.
    Mahmud’a “Gazi” unvanı
    verildiğine dair Şeyhülislam
    Dürrizade Abdullah
    Efendi’nin fetvası. (yanda)

    II. Abdülhamid ve gazi unvanı

    Sultanlar sefere ordunun ba­şında çıktıkları zamanlar, dö­nüşlerinde muhakkak “gazi” unvanı alırlardı. Satvet dönem­lerinde pek kullandıkları görül­mez, ama haklarında yazılmış eserlerde gazilikleri belirtilirdi. Sonraki yüzyılların padişahla­rı sefere hiç çıkmadıkları halde hem gazi unvanını almışlar hem de paraları üzerinde olsun, Cu­ma hutbelerinde olsun belirtil­mesine özel itina göstermişler­dir. II. Abdülhamid 1877-78’deki Osmanlı-Rus Savaşı sırasında gazi unvanı almış, hutbeler gazi unvanıyla okunmuş ve tuğrası­nın yanına da özenle bu unvanı yazdırmıştır.

    En ilginç gazi unvanı ise Sultan II. Mahmud’a verilmiş­tir. Hicaz Arapları’nın Vehhabî bağlısı olanları III. Selim dö­neminde isyan ederek 7-8 yıl o bölgeyi ellerinde tutmuşlar, Os­manlı hacılarını Mekke ve Me­dine’ye sokmamışlardı. Nihayet 1813’te, II. Mahmud zamanında bölge Vehhabîler’in elinden geri alındı. Bu sırada II. Mahmud’a gazi unvanı verilmek üzere ha­rekete geçildi ama, savaş iki Müslüman topluluk arasında olduğu için fetva metnine özel önem gösterildi. Dürrizade Ab­dullah’ın fetvasında Vehhabî­ler “İslâm iddiasında oldukları halde eylemleri şeriat dışında olduğu, Kuran ayetlerine Arap­ça kurallarına aykırı manalar verip anlamını değiştirdikleri, küfrü gerektiren batıl itikatla­ra sahip bulundukları için Mil­let-i İslâm’dan hariç oldukla­rı, Ehl-i Sünnet Müslümanları tekfir ettikleri, hacıların mal­larını yağmalayıp hac ibadetini engelledikleri, hac yollarını ka­pattıkları için katilleri vacip ol­duğundan, meydana getirdikleri bütün olumsuzlukları ortadan kaldırıp Mekke ve Medine’yi geri alan II. Mahmud’un Hadi­mü’l-Haremeyn olduğu şer’an tahakkuk etmekle fermanlarda, mahfiller ve minberlerde gazi unvanıyla anılmasının meş­ru olduğu” belirtilmiştir. (BOA. HAT, 1522/32)

    Murad’ın gazi ve Evrenos’a Hatt-ı Hümayunu sureti


    Osmanlının ilk dönemlerindeki gaza-gazi olgusuna önemli veriler sağlayan bir mektuptur. Kendi de Kosova’da şehit olacak I. Murad, Selanik- Gümülcine arasındaki bölgenin yönetimini ve
    büyük bir kısmının mülkünü Akıncı Beyi Evrenos Bey’e verirken “Gazi” unvanıyla taltif eder (Kasım 1386).

    Vatan kavramı ve değişen şehit tanımı

    1839 Gülhane Hatt-ı Hüma­yunu sonrasında gayrimüslim tebaanın Osmanlı düzeninde iyileştirilen şartlarını 1856 Isla­hat Fermanı neredeyse diken­siz gül bahçesi haline getirmiş, cizye vergisini kaldırmış ama askerlik çağındakilere zorun­lu askerliği de şart kılmıştı. Zira artık klasik İslâm tasnifi olan “darülislâm-darülharp” anlamı­nı yitirmiş, korunması gerek­li sınırları olan “vatan bilinci” yerleşmeye başlamıştı. Bu vata­nı da müslim-gayrimüslim bir­likte koruyacaktı. Böylelikle sa­vaşlarda sürekli mağlubiyetlerle karşılaşılan 18-19. yüzyıllarda Müslüman nüfusun erimesinin de önüne geçilmek istenilir.

    Bu devirde Osmanlılık adı altında müslim-gayrimüslim Osmanlı tebaasının din fark­lılığı dışında bir eşitsizliği ol­maması doğrultusunda çalışıl­maya başlandı. Buna rağmen Osmanlı ordusunda gayrimüs­limlerin bulunması, daha çok Ahmed Cevdet Paşa gibi Müs­lüman devlet adamları tarafın­dan hoş karşılanmıyordu. “Allah Allah sadalarıyla hücuma kal­kan Osmanlı ordusunun içinde gayrimüslimlerin bulunması asla caiz değildir, tabur imam­ları yanına bir de tabur papazla­rı mı koyacağız; bunlar savaşta ölünce şehit, yaralanınca gazi mi olacaklar” endişeleriyle gay­rimüslimlerin zorunlu asker­liği iptal edildi ve bunlardan askerlik yerine cüz’i miktarda bedel-i nakdi alınmasına ka­rar verildi. Müslüman olup da “bedelli yapmak isteyenler”den ise çok yüksek miktarda para talep edildi. Böylelikle Osman­lı gayrimüslimleri müreffeh bir şekilde nüfuslarının erimesinin önüne geçerek, ticaret-ziraat-e­ğitim ve kültür-sanat alanların­da kendilerini geliştirdiler. Türk ve Müslüman nüfus ise şehit ve gazi olmayı büyük bir istekle sürdürdü.

  • ‘Fedakârlık yaptık’ değil, ‘Mehmetçikler bitmez’ diyoruz ve sadece biraz saygı istiyoruz

    Unut-Mayın kitabının yazarı ve Güneydoğu gazisi Koray Gürbüz, ilk elden tanıklıkları aktardığı kitabını ve gazilerin gündelik gerçeğini anlattı.

    KORAY GÜRBÜZ

    Dünyanın tartışmasız en saf ve en cesur as­kerlerini, “vatan top­rağına can eken” Mehmetçik­leri bir kitapla anlatma iddi­asında değilim. Ben sadece tarih yazan, vatanını ve mil­letini canıyla, kanıyla, bü­tün varlığıyla savunan yurdun dört bir yanındaki Mehmet­çiklerin bir kısmının hikâyele­rini Türk milletine aktarmak için aracılık ettim.

    Unut-mayın adını taşıyan ve 19 Eylül Gaziler Günü iti­bariyle çıkan kitabımda Tür­kiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerin maşası olan kuk­la PKK’yla yaklaşık 40 yıldır canlarını ortaya koyarak mü­cadele edenlerin, yani kahra­man gazilerimizin gerçek hi­kayelerine yer verdim.

    “Çatışmada beş asker de yaralandı” diye duyduğumuz haberlerin aslında “Beş ev­lat; kolunu, gözünü, bacağını, dalağını, böbreğini, gençliği­ni kaybetti” demek olduğunu yazmaya çalıştım. Analarının kına yakıp asker eylediği ku­zuların, vatan savunmasında nasıl aslanlaştıklarını anlat­tım. Patlayan mayınların alıp götürdüğü organları, gürleyen bombalar altında silah arka­daşına uzanan elleri, gözler ufuk çizgisindeyken yürekleri ana-baba sevgisiyle ısınanla­rı kendi ağızlarından kaleme aldım. Fakat vatan için tüm hayatlarını feda eden kahra­manların kırık kalplerine de şahit oldum. İş bilmez siyaset­çilerin ve bayrak uğruna bedel ödemenin anlamını bilmeyen­lerin sebep oldukları acıları da anlatmaya çalıştım.

    Yollardaki mayınlar Askerin intikal kabiliyetini engellemek amacıyla PKK’nın karayollarına mayın döşemesi, Güneydoğu’da sıklıkla karşılaşılan görüntülerdi.

    Gencecik vatan evlatla­rının Türk milleti için han­gi şartlarda mücadele ettik­lerini ve gazi olduktan sonra neler yaşadıklarını, kalpleri­nin nasıl kırıldığını göstermek istedim. Yıllardır aynı sorun­ları yaşayan, aynı hayalkırık­lıklarını hisseden ve birbirle­ri dışında dertleşecek kimse­yi bulamayan gazilerin “biz de varız!” çığlığı bu kitap. Tabii hemen her gün izlediğimiz haber bültenlerinin de etkisi var bu kitabın yazımında. Zi­ra spikerlerin kullandıkları dil bile toplumun gazilik konu­sunda yeterince bilgi sahibi olmadığını gösteriyor. “Yara­landı” deyince halkımız bunu küçük bir kesik ya da kırık gibi algılıyor. Oysa bahsettiğimiz yaralanmalar kolların kopma­sı, bacakların parçalanması, gözlerin kör olması ya da ha­yat boyu hastanede yaşama­ya sebep olacak doku ve organ kayıpları demek. Aslında her bir “yaralandı” haberi sadece o Mehmetçiğin değil onunla be­raber tüm ailesinin ve sosyal çevresinin de etkilenmesi, de­ğişmesi anlamına geliyor. Biz gaziler, toplumun Mehmetçi­ğe olan tüm sevgisine rağmen gaziliğin anlamını yeterince kavrayamadığını düşündüğü­müz ve devleti yönetenlerin de “şehitlik ve gazilik” kavramla­rını topluma anlatmak için an­lamlı bir çabasının olmadığını gördüğümüz için “unutmayın” demek zorunda hissettik ken­dimizi.

    Kitap boyunca Karadağ­lar’ı, Beste Dereler’i, Dağlı­ca’yı, Tendürek’i ve sınırın öte yanını anlatırken; basılan ka­rakolları, patlayan mayınları, şehit düşen silah arkadaşları­mı yazarken sadece gerçekleri bilin istedim.

    Dağlarda nöbet tutan as­kerlerden birinin en büyük hayalinin “bir Anadol pikap alıp, yaşlı babasıyla kâğıt top­layıcılığı yapmak” olduğunu öğrenince gerçeği hiç değiş­tirmeden, olduğu gibi yazdım. Aylarca dağlarda yattığı için beyaz toprak bitlerini’ istila­sına uğrayan bir başka Meh­met’in çektiği çileyi bilin diye, ne anlattılarsa aynen naklet­tim. Hiçbir zaman şiirsel ola­yım, anlatımı güçlendireyim, kelimelerle oynayayım diye düşünmedim. Çünkü en büyük şiirselliğin kahraman Meh­metçiklerin saf ve temiz duy­guları olduğunu defalarca ya­şayarak gördüm.

    Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, gazilerin ve şe­hit ailelerinin konuşmaktan en çok rahatsız olduğu konu “maddi haklar”dır. Zira hiçbir Mehmetçik “şehit olursam şu hakları verirler gazi olursam şu kadar maaş alırım” diyerek mücadele etmez. Her bir Meh­metçik sadece vatan ve millet uğruna hayatını ortaya koyar. Bu anlamda devletimiz ve mil­letimiz “size hiçbir maddi hak vermeyeceğiz” derse buna da itiraz etmeyiz. Ancak her mil­letin şehidine gösterdiği say­gı, gazisine gösterdiği ilgi aynı zamanda vatanının varlığına ve milletinin bekasına verdiği önemi de gösterir. Devletler ve milletler, şehitlerinin isimle­rini yollara, okullara vererek ya da gazilerine maaş bağla­yarak aslında onların “şah­si bir mücadele vermediğini”, tam aksine onların mücade­lesinin “millet için” olduğunu göstermiş olurlar. Bu anlamda “biz vatan uğruna fedakârlık yaptık” demek için değil, “bu topraklarda Mehmetçikler bit­mez” demek için yazdım bun­ları. Umarım ki tarihleri yır­tıp sonsuzluğa ulaşacak olan Mehmetçikleri bir nebze ol­sun sizlere anlatabilmişimdir.

    İnsanlar gazilerimizin iç dünyasını bilirlerse onlara na­sıl davranmaları gerektiğini de öğrenirler diye düşündük. Ne hissettikleri anlaşılırsa, en doğ­ru yaklaşım tarzı da belirlenir diye inandık. Kitapta vatanı­nı ve bayrağını, uğruna ölecek kadar sevenlerin verdiği hayat mücadelelerinden küçük kesit­ler var. Emin olun, Mehmetçik­lerimizin anlattıkları her anı­yı dinlerken, en az yaşandık­ları zamanki kadar derinden hissedilmiş, o günlerin acıları, coşkuları, korkuları, kaygıları, umutları ve sevinçleri yeniden ve yeniden yaşanmıştır. Kitabı, işte bu duyguların ağırlığını ve yüklediği sorumluluğu hisse­derek hazırladık.

    Gülabi Yiğit’e saygı

    Kitabın kapağında her ne ka­dar benim ismim yazsa da ben kitabın “ortak bir eser” oldu­ğuna inanıyorum. Bu yüzden bize destek olan ve yardımla­rını esirgemeyen şehit ailele­rine ve vatan için bedeninin bir parçasını verip gazi olan silah arkadaşlarıma, kardeşle­rime teşekkür ediyorum.

    Hiç kimse ödenen bunca bedeli gözardı ederek şehitliği ve gaziliği “sektör” olarak ta­nımlayamaz. Gündelik siyasi çıkarlar uğruna şehit aileleri ve gazilerle terör örgütü men­supları ve yandaşları “aynı kefeye” konulmamalıdır. Ya­kın geçmişte yaşadığımız gibi, devleti yönetenlerin “terörist­lerin itibarını” değil, Türk or­dusunun, şehit ailelerinin ve gazilerin itibarını düşünmesi gerekir. Aksi halde son Türk devletinin de son Türk yurdu­nun da Türk milletinin de ge­leceği karanlık olacaktır.

    Gülabi Yiğit, devletin ilgi­sizliği, umursamazlığı ve yaşa­dığı derin kalp kırıklığıyla 16 Mart 2017 tarihinde hakka yü­rüdü. Yani onu geri getirmek ve hakettiği saygıyı göstermek için elimizde imkân kalmadı! Bu yüzden en azından bundan sonrası için bir şeyler yapalım. “Toprak, uğruna ölen varsa vatandır!” diye inanıyorsak o halde toprağa düşenleri de on­larla beraber hayatlarını top­rağa gömen ailelerini de yalnız bırakmayın. Gülabi Yiğit’lerin kalplerinin kırılmasına izin vermeyin. Şehit ve gazi aile­lerinin yaptıkları fedakârlığın anlamını bir an olsun düşü­nün ve çekilen acıları “unut­mayın.” Emin olun onlar fazla bir şey istemiyorlar. Sadece “ilgi ve saygı görmek”, bir de unutulmamak istiyorlar. Hep­si bu kadar…

    Zor şartlarda görev


    Çetin arazi ve hava koşullarında 24 saat görev yapan askerler, kritik bölgelerde kontrolü sağlamak için olağanüstü çaba sarfettiler, sarfediyorlar.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    ‘Barış süreci’nin bedeli çok ağır oldu

    Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Türk ordusundaki en parlak kariyerlerden birine sahip. Kurmay Albaylığı döneminde Paris’te askerî ataşe olan Yavuz, Şırnak’taki tümen komutanlığı görevinden sonra Kara Harp Akademileri Komutanlığı yapmış, daha sonra Balyoz davasından 3.5 sene hapiste tutulmuş ve emekli edilmişti.

    AHMET YAVUZ

    Silahlı bir güçle müzakere yapma yaklaşımı, terörle mücadelede kırılmalara, zikzak­lara yol açmıştır. Bu tercih bir yandan PKK’yı cesaretlendirmiş, diğer yandan meşruiyet zırhı elde etmesine yol açmıştır. Üs­telik bu süreç PKK’ya katılımları azaltmamıştır.

    Açılım ya da barış süreci macerası, iktidarın halk deste­ğini azaltmış; 7 Haziran 2015 seçiminde oy oranı tek başına iktidar olamayacak seviyelere gerilemiştir. Ardından tekrar te­rörle mücadeleye kaldığı yerden başlanmış ise de daha ağır bir bedel ödemek kader olmuştur. PKK’nın hendek savaşlarında vatandaşları kendisine kalkan yapma arzusu halktan soyutlan­ması sonucunu doğurmuştur.

    Siyasi iktidarlardan bekle­nen ülkenin sorunlarını çöz­mesidir. Bunu yaparken hukuk içinde kalması, beka sorunu yaratmaması, TBMM’yi ege­menliğin kaynağı olarak görme­si, Milli Güvenlik Kurulu’nda devlet aklının ortaya çıkmasını sağlayacak ortamı yaratması gibi temel kurallara saygılı olmak zorundadır. Oysa bun­ların hepsinde sorunlar ortaya çıkmıştır. Bunların hiçbiri askerî vesayet kapsamında değildir.

    Önümüzdeki dönemin ne doğuracağını bilemeyiz. Ancak bir toplumu alt kimlik­lere bölmeyi savunmak ülkeyi yönetenlerin işi olamaz. Ayrıca Kürt meselesinde bu denli iç içe girmiş bir toplumu ayrıştırmak kimseye fayda getirmez. Çatı­daki Türk kimliğini kabul etmek ve saygı göstermek şartıyla her türlü düzenleme yapılabilir. İki veya daha çok kimlikli bir ülke yaratmak gerçekçi bir çözüm değildir. Kürt kimliğinin kabul görmesini isteyenlerin orada durmadıkları ve durmayacak­ları açıktır. Amaçları sınırdaş olduğumuz ülkelerdeki Kürt kö­kenlilerle birleşmek ve etnisite merkezli bir devlet kurmaktır.

    Ülkede bütün Kürtler bir bölgede yaşasa, ara çözümler üretmek mümkündür. Ancak öyle bir durum da yoktur. Milyonları aşan sayıda insan, ortak evliliklerden doğmuştur. Onları ne yapacağız? Ayrıca Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaştan daha faz­lası ülkenin batısında muhtelif şehir ve yerleşim yerlerine dağılmış vaziyettedir. Özerklik türü çözümlerin onlara sağla­yacağı hiçbir şey olmadığı gibi kaybettireceği şeyler çoktur. Bu realite ortadayken, ayrı­lıkçı harekete acaba diyerek yaklaşmak sorunu küçültmez, büyütür… (Vesayet Savaşları, Ahmet Yavuz, s. 128-129)

  • Ampute futbol: Gazilerin iradesi şampiyonluğu getirdi

    Türkiye Ampute Futbol Milli Takımı’nın Avrupa Şampiyonu olması gözleri bu spor alanına çevirdi. Ampute futbolda ve diğer birçok spor branşında gazi sporcular başrol oynadı ve oynamaya devam ediyor. #tarih, gazi sporcularla konuştu.

    Türkiye Ampute Fut­bol Milli Takımı 10 Ekim’de Avrupa Şam­piyonu oldu. Gelinen nokta­da ampute futbolun ve diğer birçok branşın kısa geçmişin­de özellikle Güneydoğu gazi­lerinin büyük payı var. #tarih ampute futbolun ve ok­çuluğun ilk millî sporcuları ile buluştu.

    EROL AYHAN:

    Karagücü, ampute futbolunun ilk takımı­dır, askerî kökenlidir. O takı­mın şu anda adı TSK. Ampute futbol Karagücü’nün bünyesi­ne başladı. Herkes gaziydi.

    2004’te düzenlenen Gazi Turnuvası’nda rakipler çok za­yıftı, biz, Karagücü daha iyiy­dik. İlk resmi turnuvaydı, bu şekilde başlamış oldu. Türkiye Futbol Federasyonu’nun bunu desteklemesinden sonra Fahir Genç geldi. Ampute futboluna çok emeği olmuştur.

    Karagücü çok iyi gitti ve milli takımın da iskeletini oluşturmaya başladı. Ora­da Türkiye’nin her yerinden yatan gazi arkadaşlar vardı. 2006’da biz dedik ki hepimiz dağılalım memleketimize her­kes orada takımını kursun.

    Ben profesyonel olarak bı­raktım ama sağlık amaçlı hâlâ oynuyorum; çünkü ampute futbol olmasaydı ben bu kadar güzel düzelemezdim, iyileşe­mezdim. Ampute futbol oyna­maya başladıktan sonra benim hastaneyle işim bitti.

    ‘Gazi’ takım 2016 Avrupa Şampiyonu olan Ampute Futbol Milli Takımı Kaptanı Osman Çakmak (sağdan beşinci) Şırnak’ta sol ayağını kaybetmiş bir güneydoğu gazisi. Takımdaki diğer oyuncular sivil kökenli, teknik kadroda ise hâlâ kurucu isimler yer alıyor.

    AHMET ALİ ÖZDUMAN:

    2003’ün başı olması lazım; Orhan Azboy var bir bedene­ğitimi öğretmenidir. O zaman rehabilitasyon merkezinde asteğmen. Kamil Özyağcı­lar var, onun amiridir. Orhan Asteğmen’e talimat vermiş, o bana dedi, gel bu takımı kura­lım. Ben dedim ki bir bacağım kalmış neden onu da futbo­la vereyim? Ben iki bacağım varken futbol oynamamışım şimdi mi oynayayım? Pro­tezim takılmamış tekerlekli sandalyedeyim… Ama başla­dık, Ali Budak, Nurettin Bal­kaya…

    2005’te Ukrayna’ya gittik. Karşımızda oynayanların hep­si sivil. Bizse hep asker yaralı­sıyız. Yenildik. Dedik daha faz­lası lazım. İdmanlara başladık. Brezilya’ya Dünya Şampiyona­sı’na gittik. Biz kendimizi çok iyi zannediyoruz ama o zaman nasıl olduğunu gördük. Fazla bir başarı elde edemedik.

    Fahir Genç gelince biz on­dan teknik-taktik aldık. Yap­madığımız varyasyonlar öğ­rendik. Bizim ufkumuzu açtı. Başarı açlığı öyle başladı. Bu bizim rehabilite olduğumuz anlamına geliyordu. 2007’de Millî Takım’la Antalya’da Dünya Kupası’nda, Brezilya’y­la yaptığımız finalde Nuret­tin’in kafa golüyle yendik ve üçüncü olduk. O zaman da çok büyük sükse yaptık.

    Ama sonra gençlerin önü­nü açtık, açıldı. Hak ettikleri yere geldiler. Onlara şampi­yonluk çok güzel yakıştı. Biz de gurur duyduk. Onlar tır­naklarıyla kazıyarak burala­ra geldiler. Gazilerin arasın­dan sıyrıldılar. Çünkü bizim 2006’da dediğimiz bu işin ga­zilerin işi olmadığıydı. Engelli gençleri de buna kazandıra­lım dedik. Sonra işte dediği gi­bi, dağıldık şehirlere, ilçelere, takımları kurduk. Bu ampute futbolun içinde acılar oldu­ğu gibi çok güzel şeyler de var. Bizi desteklediler, çabalarımız görüldü, önümüz açıldı. Ye­nildiğimizde hüngür hüngür ağladık ama çok şeyler de ba­şardık.

    İlk oyuncular Ampute Futbol Milli Takım’ın ilk kadrolarında yer alan gazi sporcular, Ahmet Ali Özdoğan ve Erol Ayhan, Unutmayın kitabı yazarı Koray Gürbüz ile birlikte.
    Ampute okçulukta ilk millî sporcu Hüseyin Sevik.

    OKÇU HÜSEYİN SEVİK:

    Gazilikten sonra spora yüzmeyle başladım, İskenderun’da. Ama sağlık sorunları nedeniyle o kaldı. Daha sonrasında okçuluk takımı başladı. Henüz düzensizdi. Turnuva yapılırdı ama baştan savma. Zaten bize de derlerdi, ‘biz sizden bir şey beklemiyoruz’ hani ‘maksat spor yaptıralım’. Beklemediler ama biz onlara bir şey verdik!

    ODTÜ’den bir hocayla baş­ladık. İlerledik. 2002’den bah­sediyoruz. Ama bize maddi imkansızlıklardan bahsedil­meye başlandı. Sonra 2003’te Çek Cumhuriyeti’ne gittik, Avrupa Şampiyonası’na. Ben beşinci oldum. Benden sonra 2009’da yine okçulukta Dünya Şampiyonu olan Mustafa Ak yine bir gaziydi.