Şark Ekspresi, 43 sene sonra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi, sevdiğimiz oyuncularla tekrar izlemeye değer.
Polisiye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie için kocası Max Mallowan, “Kitaplarının sinemaya uyarlanmasından hiç hoşlanmazdı” demiş. Torunu James Prichard da, “Karakterlerin kitabın kapağına çizilmelerinden bile hazzetmezdi” diyerek arttırmış. Uyarlamasından memnun kaldığı bilinen tek film, 1974’te Sidney Lumet’nin çektiği Şark Ekspresinde Cinayet (Murder in the Orient Express). O kadar ki, medyadan uzak yaşamayı tercih eden Christie filmin galasında halkın önüne çıkmayı kabul etmiş. Bu da son çıkışı olmuş.
1920-1976 arasında 66 kitap yazan ve kitapları 45 dile çevrilen Christie, iki milyarın üzerinde bir rakamla tarihin en çok okunan yazarı durumunda. Sadece İngiltere’de kitaplarından uyarlanan 23 film, onlarca dizi ve animasyon bulunuyor. Bunların arasında en ünlüsü şüphesiz 1934’te yayımlanan Şark Ekspresinde Cinayet. Hikayeye ilham veren, dönemin en önemli hadiselerinden biriydi: Birkaç ay önce ABD’li havacı Charles Lindbergh’in 20 aylık oğlu beşiğinden kaçırılarak öldürülmüş ve tarihe “yüzyılın davası” olarak geçmişti. Usta yazar Christie, bu olayı hikayenin merkezine koymuş ve buna bağlanan diğer hadiseleri dantel gibi işlemişti.
Pala bıyıklı Poirot Agatha Christie’nin ünlü eserinden uyarlanan filmde Dedektif Poirot’yu aynı zamanda yönetmen Kenneth Branagh canlandırıyor.
Belçikalı dedektif Hercule Poirot’nun, kara saplanan trendeki cinayeti ustaca çözdüğü hikayenin bir diğer önemli ayrıntısı da, olayların Paris-İstanbul hattında çalışan tarihî tren Orient Express’te geçmesi. Agatha Christie, 1977’de yayımlanan otobiyografisinde, 1928 sonbaharında, yani 11 gün ortadan kayboluşunun yarattığı skandaldan bir yıl sonra Orient Express gezisine çıkmış. Trende Hollandalı bir mühendisle tanıştığını anlatıyor. Mühendis ona “Tokatlıyan Oteli çok iyidir, orada güvende olacaksınız” demiş ve Agatha Christie sanılanın aksine Pera Palas’ta değil, Tokatlıyan Oteli’nde kalmış. Hatta Şark Ekspresinde Cinayet’te dedektif Hercule Poiret’nun da aynı otelde kaldığını yazıyor.
Agatha Christie, daha sonraları Orient Express’le yine seyahat etmiş elbette. Vagonlarını dönemin en ünlü desinatör, mimar ve sanatçılarının süslediği Orient Express raylar üzerinde giden bir saraydı adeta. Graham Greene’in İstanbul Treni (Stamboul Train, 1932)’nden Ian Fleming’in meşhur Bond macerası Rusya’dan Sevgilerle (From Russia with Love, 1957) kitabına dek birçok edebiyatçıya, sanatçıya, sinemacıya ilham vermişti.
Eski Poirot’lardan 1974 yapımı ilk filmde, A. Christie tarafından yeterince zarif bulunmayan bıyığıyla Poirot rolündeki Albert Finney.
12 Öfkeli Adam (12 Angry Men, 1957), Köpeklerin Günü (Dog Day Afternoon, 1975) gibi önemli filmler yapmış olan Sidney Lumet de, Lauren Bacall, Sean Connery, Ingrid Bergman, Anthony Perkins, Vanessa Redgrave, Michael York gibi isimlerden oluşan dev bir kadro ile kitabı 1974’te sinemaya uyarlamıştı. Filmin dedektifi Albert Finney adı en az bilinen Poiret olarak tarihe geçse de film çok beğenilmiş, Ingrid Bergman “Greta” rolüyle üçüncü Oscar’ını kucaklamıştı. Filmden çok memnun kalan Agatha Christie, sadece Poirot’nun bıyığını beğenmediğini söyleyecekti: “Poirot’nun bıyığının İngiltere’deki en zarif bıyık olduğunu yazmadım mı ben? Filmdeki ne o halde?” Sevgili Bayan Christie bunu yazarken 2017 model Poirot’dan habersizdi.
Şark Ekspresi, 43 sene sonra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Shakespeare uyarlamalarıyla meşhur İngiliz oyuncu ve yönetmen Kenneth Branagh filmi hem yönetiyor hem de Poirot’yu oynuyor. Michelle Pfeiffer, Penelope Cruz, Johnny Depp, Judi Dench, Willem Dafoe, Derek Jacobi gibi isimlerin yer aldığı kadro, bıyığın gölgesinden fırsat bulursa, olağanüstü bir iş çıkaracaktır. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de, bir kış gecesi kara saplanıp kalmış muhteşem bir trende, Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi sevdiğimiz oyuncularla tekrar izlemeye değer.
JİMNASTİKHÂNE Selim Sırrı Bey’in (Tarcan) girişimiyle 1910’da İstanbul’da başlatılan beden eğitimi çalışmalarına, Türkçe “Terbiye-i bedeniye” dersi de denilmişti. Kadıköy’de Papazın Bağı’nda gençlerle jimnastik çalışmaları yapan Selim Sırrı, 1916’da da aynı yerde ilk jimnastik bayramını düzenledi. Müdürlüğünü yaptığı Cağaloğlu’ndaki Muallim Mektebinde jimnastik dersleri verdi. Mercan Yokuşu’nda da “Jimnastikhâne” adında bir kurs açmıştı.
KÂĞID/KAĞIZ Kâğıt. Farsça “kâğız”dan Türkçeleşmiştir. Arapçası “kırtas”tır. Kamış kalem ve mürekkeple yazmaya uygun, resmî-özel yazışmalarda, hat, berat, ferman yazımlarında, yazma kitaplarda kullanılan kâğıtlar özel tezgâhlarda üretilir, kullanım alanına göre aharlamak, tılâlamak, mührelemek gibi işlemlerden geçirilirdi. Haşebî (selülozdan), Dımışkî (Şam’da üretilen), harirî (ipek), âbâdî, Semerkandî, Buhara gibi pekçok türü vardı. Kâğıthâne’de üretilen İstanbulî/ İstanbul kâğıdı, hattatlara göre âbâdîye eş değerdeydi. Venedik’ten gelen kâğıda “Alikurna” denirdi. Kâğıtlara renklerine göre şekerrenk, çiğ, süt beyaz, sarı, gülkurusu, kiremidî, filizî, süt mavisi, donuk, kirli, ebrûlu, damgalı (filigranlı) vs. denirdi.
KILIÇ KUŞANMA/ ALAYI Tahta çıkan padişahın beline dinî tören ve dua ile hükümdarlık ve halifelik kılıcı bağlanması. Bu gelenek Batı’daki tac giymenin karşılığı bir âdetti. Cülustan birkaç gün veya bir hafta sonra yeni padişah kılıç kuşanmak için saraydan Eyüp Sultan türbesine giderdi. Gidiş ve dönüşe kılıç alayı, taklid-i seyf (bkz) merasimi, türbeler ziyareti de deniyordu. Törenin bir amacı yeni padişahı halkın görüp tanımasıydı. O gün İstanbullular tören güzergâhını ve Haliç kıyılarını doldururdu. Askerî birlikler, saray erkânı, yöneticiler, ilmiye ve tarikat ileri gelenleri de kalabalık gruplar halinde alayı izlerlerdi. Gidiş denizden saltanat kayığıyla yapılmışsa, dönüş karadan ve atla olurdu. Kılıç kuşanma öncesinde veya saraya dönüşte, padişahın atalarının türbelerini ziyaret etmesi de gelenekti. Eyüp Sultan Türbesinde şeyhülislâm, nakibüleşrâf veya Mevlevi çelebi efendisi tarafından Hz. Muhammed’in, sahabelerden ya da padişah atalardan birinin kılıcı dua ile padişahın beline takılırdı (örneğin II. Mahmud, Hz. Muhammed’e ait olduğu sanılan kılıcı, II. Abdülhamid ise Hz. Ömer’in kılıcını kuşanmışlardır).
II. Abdülhamid’in kılıç kuşanma töreni Sultan 7 Eylül 1876’da Hz. Ömer’in kılıcını kuşandıktan sonra atıyla Eyüp Sultan camiinden saraya dönüşünü gerçekleştirmekte.
İnsanoğlu her ne kadar kuş misali bugün orada öbür gün başka yerdeyse de, kimi insanlar önemli bir makama gelince tembel hayvan misali yerinden kalkmamakla meşhur. Tabii önceden de vardır ama benim aklımda kaldığı kadarıyla Roma Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında böyle bir hadise var. Şimdi bu Romalılar krallığı yıkıyorlar, yerine yöneticinin seçimle iş başına geldiği cumhuriyeti kuruyorlar ama galiba bütün kanunları yenileyemiyorlar, tam öyle Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlayamıyorlar, o yüzden de eski kanunları değiştirip yeni kanunlar yapmak lüzumunu duyuyorlar.
Artık ben Livy’nin yalancısıyım, Romalılar 10 kişiyi seçip Atina’ya gönderiyor. Bizim İsviçre’den gidip kanun beğenip getirmemiz gibi, onlar da gidip kanunları inceliyorlar; gitmişken diğer şehirlerin kanunlarına da bakıyorlar. Ha tabii “Bu iş öyle olmadı, 10 kişi keriz mi de Atina’ya gitsin, o ara Güney İtalya’da bir sürü Yunan şehir devleti var, oralara gitmişlerdir” diyen de var. Zaten bu yaptıkları kanunlar da, laf aramızda hiç de öyle aranıp bulunacak tipten kanunlar da değildi diye hatırlıyorum. İşte ne bileyim “Kim ki bir başkası hakkında aşağılayıcı şarkı yapa, o kişi ölene kadar sopalana!” gibi kanunlar var mesela. Artık kanunları yapanlardan birinin Demet Akalın gibi bir eski sevgilisi vardı da kadın buna ayrıldıktan sonra şarkı mı yaptı bilemiyorum.
Tabii arada “önemli kararlar halkın oyuna sunulmadan alınmayacaktır, tamam otobüs durağının yerini sormayalım ama önemli kararları da alalım, otobüs ne zaten” gibi kanunlar da var. Zaten bakmayın, aslında alacak-verecek meselelerini çözüme kavuşturmak için başlamışlar kanun yapmaya ama, torba yasa gibi içine ıvırzıvır maddeler de eklemişler.
Verginia’nın ölümü ve Claudius Vincenzo Cammucini’nin 1804’te yaptığı tabloda, Claudius sevdiği kadın Verginia öldürülürken bile tahttan kalkmıyor.
Appius Claudius da bu kanun yapan ekibin içinde (“Hangi Claudius?” diye soran görüyorum arkadan: Appius Claudius Crassus Sabinus Regillensis. Milattan önce beşinci yüzyıl ortalarının Claudius’u işte). Ha nedir, oturup “herkes seçimle gelecek, seçimle gidecek, kimse görev süresini geçirmeyecek” diye kanun yaptıktan sonra, artık “siftah bizden bereket Allah’tan” mı dedi bilmiyorum; koyduğu kanunu çiğneyip koltukta oturmaya devam eden de bu Claudius yine.
Bu koltuğa kurulup kalkmadığı yetmiyormuş gibi “Arkadaş hani seçim yapacaktık, bu nasıl iş?” diye itiraz eden Siccius diye bir askeri “Vay sen darbecisin, Ergenekoncusun, Romulusçusun” diye öldürtüyor, cinayeti de başkalarının üzerine atıp dış güçler yaptı diye kapatmaya çalışıyor. Tabii insanlar homurdanmaya başlıyorlar ama bardağı taşıran son damla magazinden geliyor.
Bu bizim oturduğu koltuktan kalkmaz Claudius, Verginia diye bir kıza tutuluyor. Yeni koydukları kanunlara göre evlenmeleri mümkün değil. Kendi aristokrat, kız avam ama kanun olmasa bile kızın hiç gönlü yok Claudius’ta. Kızın babası sevilen sayılan bir yüzbaşı; kendisi de zaten başkasıyla nişanlı, çeyizini düzmüş ev bakıyorlar; kızın okulu bitince evlenecekler. Bu bizim Nuri Alço Claudius, sen kalk kızı adamlarından birine kaçırt, sonra da adama “Bu benim kölemdi ki” diye iddia ettir, dava önüne gelince de alavere dalavere, kızı köle ilan et. Hesapta kızı adamının kölesi yaptıktan sonra adamından alıp kendi kölesi yapacak. E ama kızın babası da yüzbaşı; itiraz ediyor, toplanıyorlar falan ama nafile. Claudius kafayı takmış kıza bir kere. Kızının köle olmasına gönlü elvermeyen babası kızını oracıkta öldürüyor. E zaten olaya uyuz olan halk bunun üzerine daha da sinirleniyor, Claudius’u o bir türlü kalkmadığı koltuktan indirip yargılamak üzere hapsediyorlar, ertesi gün de hücresinde ölü buluyorlar. Livy’ye göre intihar ama büyük ihtimalle cinayet.
Yani bu oturduğu koltuktan kalkmama olayı yeni değil, hep var. Kimisi ölene kadar koltuğundan kalkmıyor, kimisi de koltuğundan kalkana kadar ölmüyor.
1896’da padişah II. Abdülhamid’in iradesiyle Avusturya- Macaristan’a verilen Efes kentine ait muhteşem buluntular, bugün Viyana’daki Neue Burg binasında sergileniyor.
Sultan II. Abdülhamid’in ikinci katibi A. İzret, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in İstanbul’daki büyükelçisine 24 Ağustos 1896’da yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Ekselanslarına… Majesteleri Sultan’ın, Majesteleri Avusturya-Macaristan İmparatoru’nu memnun etmek istediğini ve ekselanslarının Efes’teki değerli buluntulardan istediğini seçebileceğine karar verdiğini bildirmekten onur duymaktayım. Majestelerinin bahşetmek istediği bu izin bir süreyle sınırlı olmakla birlikte, gerektiği ölçüde uzatılabilecektir”.
Tarihi eski tunç çağına kadar giden Efes antik yerleşimi, özellikle Roma imparatorluk çağında dünyanın en büyük kentlerinden birisi haline gelmişti. Romalıların “Asia Eyaleti” adını verdikleri Anadolu’nun başkenti ve zengin liman şehriydi. Ayrıca sahip olduğu Artemis tapınağı, bu şehri Akdeniz dünyasının önemli bir inanç merkezi yapıyordu.
Neue Burg binası: ‘Güzel Sanatlar Müzesi’ Yarım daire biçiminde gövdeye ve ortada sekizgen kubbeye sahip bina, Avusturya’daki en büyük sanat müzesi. “Güzel Sanatlar Müzesi” adıyla da bilinen merkez, en büyük Efes koleksiyonuna da evsahipliği yapıyor.
Efes, birinci yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık dininin yayılmasında da çok önemli bir rol oynadı. Bu muazzam antik şehir, 5. yüzyıldan itibaren Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonların limanını tamamen doldurması sonucu önemini yitirdi ve terkedildi; halkı bugünkü Selçuk (Ayasuluk) şehrine taşındı. Terkedilmişlik, depremler, alüvyon birikimi ve yapı malzemelerinin devşirilmesi gibi nedenlerle yokolan Efes’ten kalanlar, sonraki 1400 yılda toprak altına gömülü kaldı.
Hem antik dönem hem de Hıristiyanlık tarihi açısından büyük önem taşıyan Efes yerleşimini, ilk olarak 1863’te İngilizler kazmaya başladılar. Artemis tapınağında yaptıkları kazılardan çıkarılan eserler bugün British Museum’da sergileniyor. Avusturyalılar ise 1895’de başladıkları kazılardan buldukları eserleri 1896’da aldıkları izinle Viyana’ya götürmeye başladılar. 1896 ile 1906 arasında yedi ayrı kazı döneminde buldukları eserleri Avusturya’ya taşıdılar.
Efes’ten Viyana’ya Efes Müzesi (en üstte), silah ve zırh koleksiyonu ve eski müzik enstrümanları koleksiyonu ile birlikte 1978’den bu yana Neue Burg’da bulunuyor. Efes Müzesi’nin bir parçası olan bronz Apoksiomenos Heykeli (üstte).
Viyana’daki değişik müzeler ve mekanlarda sergilenen Efes eserleri koleksiyonu, 1978’de Hofburg Sarayı’nın bir eki olan Neue Burg binası içinde kendine ait bir mekana taşındı. Kunsthistorisches Museum’a bağlı olan Ephesos Museum, bugün Viyana’daki sanat müzeleri arasında antik çağa dair önemli bir müze.
Müzedeki eserlerin en önemlisini Part Anıtı oluşturuyor. Efes şehrinde 170 yılında imparator Lucius Verus şerefine yapılan bu anıtın orinalinin 70 metre olduğu tahmin ediliyor. Kazılardan çıkan bu anıta ait muhteşem mermer rölyeflerin 45 metrelik bir kısmı Viyana Efes Müzesi’nde, küçük bir kısmı da Selçuk’taki Efes Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Efes’de 1970’lerde ayağa kaldırılan Celcus kütüphanesinde kopyaları bulunan heykellerin orijinalleri de pekçok heykel, büst ve mimari parça ile birlikte Viyana’daki bu müzede bulunuyor.
Efes kazıları, dünya savaşları dönemi hariç, yüzyılı aşkın bir süredir Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülüyordu. 2016’da Türkiye-Avusturya siyasi ilişkilerinde yaşanan gerilim sonrası, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün kazı izinleri iptal edildi.
Günlük gazetelerin bir zamanlar ikinci veya yıldırım baskı yapma imkanları yoktu. Önemli bir hadise meydana geldiğinde, “ilave” adı verilen tek yapraklı, bir çeşit el ilanını anımsatan, boyutları düzensiz küçük haber bültenleri yayımlanıyordu.
Kasım 1831’de çıkmaya başlayan ilk resmî gazetemiz Takvim-i Vekayi’den itibaren sayıları yavaş yavaş artan gündelik gazetelerimiz, dönemin teknik imkanlarının izin verdiği ölçüde okurlarına güncel havadisler ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bulundukları zamanın haberleşme teknikleri önceleri mektup sonra da telgraftı.
Günlük gazeteler basılıp satışa çıktıktan sonra kendilerine ulaşan çok önemli resmî bir bildiriyi, bir savaş haberini veya hükümet değişikliğini yahut önemli bir siyasi şahsiyetin ölüm haberini aynı gün duyuramıyorlardı; ikinci veya yıldırım baskı yapma imkanları yoktu. Önemli bir olayı okurlara ulaştımak için basılı gazetenin sayfasını değiştirip yeni baştan kalıp dökmeye o zamanın tekniği izin vermemekteydi.
İlk ve tek kitap Münir Süleyman
Çapanoğlu’nun 1960’ta yayımlanan kitabı, erken dönem ilaveler hakkında yazılan ilk ve tek eser.
İşte bu nedenle gazeteciler ve patronları bu işin kolayını “ilave” adı verilen tek yapraklı, bir çeşit el ilanını anımsatan, boyutları düzensiz küçük haber bültenleri yayımlamakta bulmuşlardır. Boyutları gelen haberin önemi ve içeriğine göre değişen beş ya da on paraya satılan bu ilaveler, sokaklarda müvezzi adı verilen dağıtıcılar tarafından satılmaktaydı. Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Basiret, İstikbal gibi gazeteler çıkardıkları ilaveleri bazen gazete ile birlikte veriyorlar bazen de satışa sunuyorlardı. Yine bu dönem gazeteleri bu tür eklere yanlız ilave adı vermiyor, “Varaka-i Mahsusa” da diyorlardı.
Günümüzde artık dergi ölçülerine varmış olan kitap, ekonomi, pazar, moda, bilim eklerinin başlangıcı ve ilk dönemi olarak kabul edeceğimiz bu ilaveler hakkında ilk ve tek kitabı gazeteci Münir Süleyman Çapanoğlu Basın Tarihimizde İlave adıyla 1960’ta yayımlamıştır. Basın tarihi ile ilgili pekçok anısına da yer verdiği bu eseri hazırlarken kendi kitaplığında bulunan ilavelerden örnekler vermiş, bu ilavelerin toplanmadığı için çoğunun kaybolup gittiğini vurgulamıştır. Daha sonraki yıllarda bu kitapların Enderun Kitabevi’ne satılmasıyla ilave koleksiyonu da dağılmıştır.
Sahaflık mesleğinin verdiği ayrıcalıkla uzun yıllar her gördüğüm, önüme çıkan her ilaveyi topladığımdan, hatırı sayılır bir “ilave” koleksiyonu edindim. İşte bu birikimden ilginç bazı örnekler…
Yıldız’ın son saati: Sultan teslim oldu
Hareket Ordusu Yıldız Sarayı’nın etrafını kuşatıp büyük topları getirip aradaki büyük küçük herkesi korkuya saldı ve saraydakiler kurtuluş olmadığını anlayıp teslim olmaya karar verdiler. Hareket Ordusu içeri girerek Sultan’ı ve bütün askerî ileri gelenleri ve çalışanları toplayıp (bunların içinde Tahir Paşa da vardı) teslim aldı. Saraydakilerden bazıları intihar ettiler. Bugün Sultan Hamid’in sonunun ne olacağını bütün Türkiye bekliyor. Son anda duyduğumuza göre 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa Yıldız’da teslim alınarak savaş mahkemesine gönderilmiş ve rapt u zapt altına alınmıştır.
(Hırant O. Keresteciyan Matbaası’nda, Ermenice basılmış ilave. Tarih ve basan gazete kayıtlı değil. Ermenice’den çeviren Püzant Akbaş)
Zeki Paşa’nın azli ve ‘yuha’ sesleri
Umum Mekâtib-i Askeriye-i Şâhâne Nazırı ve Tophane-i Âmire Müşiri Devletlû Zeki Paşa memuriyetinden azl edilmişdir.
Müşarunileyh geçen gün Mekteb-i Harbiye şâkirdanını bir nutuk irâd eylemek üzere bahçeye cem ettirmiş ve daha ibtidayı kelâmda kendisinin hiçbir şeyden korkmadığını ve kendi amal ve mülahazatına muhalif hareket edilecek olursa cümlesini mahv ve mün’adim edebileceğini makam-ı tehdidde ve tahvifde şâkirdân-ı mumaileyhime bildirmiştir.
Birkaç gün evvel dâhi Mâbeyn-i Hümâyûn-ı Cenâb-ı Mülûkâne’ye giden binlerce erbâb-ı hamiyeti susuz bırakmak hususunda gösterdiği ikdâm-ı hürriyetbahşa ile ibrâz-ı derece-i hamiyyet eylemiş olan Zeki Paşa Hazretleri şu tehdidât-ı vakıasıyla mahiyetlerini bir kat daha izhâr buyurmuşlardır.
Bu sözler üzerine o gayyur merd nezihü’l-vican kardeşlerimiz artık daha ziyade dinlemeğe tenezzül etmeyerek yüksek sesle: “Bizde bir şey söyleyecek zannediyorduk. Dağılın arkadaşlar!” diye bağırmışlar ve kendisi havuzbaşında yap yalnız bırakıp yürümüşlerdir! Zeki Paşa Hazretleri istihfaf alkışları arasında Mekteb kapusundan dışarıya uğramıştır.
Böyle kendisini Milletimize kendi tanıttığı için Zeki Paşa Hazretlerine aşk olsun!
Evvelki akşam dâhi paşa-yı müşarunileyh Bâb-ı Âli’den avdetleri esnâsında sokaklara yığılmış olan binlerce halk tarafından “Yuhâ!…” avazeleriyle selâmlanmışdır
(Basan gazete adı ve tarih yoktur. Bu ilave Sabah Gazetesinin verdiği ilave olmalıdır).
İstanbul-Nişantaşı’nda 1920’li yılların konak hayatında dünyaya gözlerini açan duayen gazeteci Hıfzı Topuz, doğumundan itibaren tam 35 sene yaşadığı semte dair anılarını Bir Zamanlar Nişantaşı’nda topladı. Yazar, maddi sıkıntılarla geçen çocukluğundan Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde geçen gençlik yıllarına ve ardından Akşam gazetesinde çalıştığı döneme dair kendi hayatından kesitler sunarken, aynı zamanda 40’lı ve 50’li yılların Nişantaşı’nı anlatıyor. Konakları, sokak ve caddeleri, pastaneleri, sinemaları, komşuluk ettiği birçok ünlü sakinleriyle Nişantaşı’nın kozmopolit, renkli sosyal yaşamına ait ipuçları veriyor.
Kitabın en ilgi çekici taraflarından biri, şüphesiz Nişantaşı’nın ünlü simalarıyla olan tanışıklıklar. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Eyüboğlu gibi birçok önemli isimle komşuluk eden Topuz, bu edebiyatçılarla yaşadığı anılarına da kitapta yer veriyor. Nişantaşı’nın zaman tüneline giren kitap, aynı zamanda semtin değişim ve dönüşümü üzerine de önemli bir belge niteliğinde. Kitapta 14 sayfalık bir de fotoğraf albümü bulunuyor. Burada artık yerlerinde apartmanların yükseldiği Nişantaşı’nın tarihî konakları, semt sakinleri ve dostlukların fotoğrafları sunuluyor.
Çocukluk yılları
1930’da çekilen fotoğrafta yedi yaşındaki Hıfzı Topuz anneannesi Rebie Hanım (Süzmeligil) ve ağabeyi Muzaffer Topuz ile birlikte.
Türkiye’nin temel konuları
Profesör Fahir Armaoğlu’nun akademi ve gazetecilik çalışmaları derlenerek Türk Siyasi Tarihi adıyla kitaplaştırıldı. Kutluk Armaoğlu tarafından hazırlanan kitapta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve ODTÜ ile beraber Harvard ve Stanford üniversitelerinde uluslararası bir saygınlığa sahip Armaoğlu’nun (öl. 1998) özgün çalışmaları dört ana başlıkta toplanmış; İmparatorluk Mirası, Millî Mücadele Yılları, Laiklik ve Kıbrıs Meselesi. Türkiye tarihinin en temel konularının yer aldığı bu derleme kitaba Nur Batur da bir önsöz yazmış.
Che’yi kardeşi anlattı
Ernesto Che Guevara’nun 15 yaş küçük kardeşi ve ailenin en küçük üyesi Juan Martin Guevara, ağabeyini Fransız gazeteci Armelle Vincent’e bir mülakat ile anlattı.
Yüzyılın tartışmasız en popüler devrimcisinin 50 yıl önceki katlinden sonra ailesi sessiz kalmıştı. Hemen hiçbir yerde boy göstermediler. Bu sessizlik 2007’de A. Vincent’in J. M. Guevara ile görüşmesinden sonra bozuldu. Bu görüşmeden Nisan 2016’da bir kitap doğdu. Can Yayınları tarafından geçen ay basılan Abim Che (Mon frère, le Che) kitabı, bir devrimcinin politik bir figür olarak ailedeki anlamını ve onun evdeki profilini de sunuyor. Bu yanıyla kitap, Ernesto Che Guevara’nın gençlik dönemindeki özel hayatını ilk elden yansıtan bir belge niteliğinde.
Juan Martin Guevara, ağabeyi Ernesto’nun omuzlarında. 1945.
Selçuklular tarih yazdı, Osmanlılar okumaktan aciz miydi?
Her dönem, kendi siyasetini tarihselleştirir. Günümüzde cumhuriyet dönemini eleştirmek için “90 yıllık reklam arası”, “zulüm 1923’te başladı” veya “ecdâd tarih yazdı, evlad okumaktan aciz” diyenler, Osmanlılar’ın Selçuklular’la ilgili olumlu-olumsuz yaklaşımlarını ya bilmiyor ya da görmezden geliyor. Elzem hatırlatmalar…
Subhatü’l-Ahbâr’da Osmanlı şeceresi
Nuh oğlu Yafes evladından (solda) Kızıl Boğa, Kaya Alp, (sağda) Süleyman, Ertuğrul, Osman. Çizen: Hüseyin İstanbulî, 17. yy (Avusturya Millî Kütüphanesi). Selçuklular’ın simgesi kartal (karşı sayfada) ve Orhan Bey’in tuğrasının stilize edilmiş görüntüleri.
İnsanın ne bildiği, neler hakkında malumat edindiği ve bildiklerinden hangilerini, nasıl bir üslupla ve kimlerle paylaştığı, bilinçaltındaki kavrayış membaını gün yüzüne çıkarır. Cumhuriyetin ilk yıllarında inkılâpçı kadronun “ecdâd” hakkındaki malumat repertuvarı, yeniyi inşa etmenin inkârcı doğası ve harabeyi temizleme yükümlüğünden, pek de sıcak hatıralar barındırmıyordu. Mustafa Kemal Nutuk’ta, “…Varisi olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünya nazarında hiçbir kıymeti kalmamıştır” derken, Osmanlılar’ın kendileri için selef, yani tarihsel ecdâd konumunda olduğunu pekala kabul ediyordu.
Bundan sonra, olumlu ve olumsuz yönde üretilmiş bir “ecdâd malumatı” sürekli tedavülde kaldı. Osmanlılar’ın Türk tarihindeki yeri yeni bir hiyerarşiye tâbi tutuldu. Hilafetin ilgası, Osmanlı hanedanının yurtdışına çıkarılması, harf inkılâbı ve Osmanlılardan kalan kültür mirasına yaklaşım biçimleri, bugüne “redd-i miras” tartışmalarıyla beraber romantik bir yakınma da bıraktı: “Ecdâd tarih yazdı, evlâd okumaktan âciz!” Buradaki ecdâddan kasıt, apaçık Türk tarihinin zirvesini temsil eden Osmanlılardı. Peki ya Osmanlılar, öncelleri olmaları hasebiyle ecdâdları sayılan Selçuklular hakkında ne biliyor, neler düşünüyordu?
Ecdâdın tarih sınavı
Cumhuriyet ideolojisinin Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki yaklaşımlarını en iyi yansıtan söylemler, hengâmeli geçiş dönemi hakkında üretilen malumatta saklıdır. Bir öncekini kendisine bağlarken kurduğu anlatı, cumhuriyette olduğu kadar Osmanlı döneminde de bilinç yapısının en iyi şekilde ortaya çıkaran ipuçları içerir.
Osmanlı kuruluş tarihinin dip kaynağı, Orhan Gazi İmamı Oğlu Yahşi Fakih’in bugün kayıp olan Menakıbnâme’si, Âşıkpaşazâde’nin (öl. 1484) bir tesadüf üzere Fakih’e konuk olup kitaptan kendi eseri için faydalanması sayesinde günümüze kısmen ulaşır. Bu ilk kaynağın Selçuklu tarih bilgisi sınandığında, ecdâdın ced malumatı hakkında pek parlak sayılabilecek bir görüntü ortaya çıkmaz. Oysaki bir 17. yüzyıl tarihçisi ve musikişinası Solakzâde, kendinden sonraki pek çok müverrihe kaynaklık eden Âşıkpaşazâde için “tarihçilerin şeyhi” demiştir.
Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osman (Osmanlı Hanedanı Tarihi) adlı eserindeki en büyük yanılgısı -belki de kasıtlı olarak-, Ertuğrul Gazi ve babası Süleyman Şah’ın Anadolu’ya Sultan I. Alaeddin Keykubad’dan (1220-1237) önce geldiğini söylemesidir. Ertuğrul, Rûm’a gelip padişah olan Alaeddin’in şanını duyunca ona katılma kararı alır. Onu kaynak alan Oruç Bey’e göre de Alaeddin, Cengiz ordularının İran’ı mahvetmesinden sonra kopup gelmiş ve 1228-29’da sultan olmuştur. Anlaşılan, bu iki müverrihin Anadolu Selçukluları’nın kurucuları olan ecdâddan haberleri yoktur veya en iyi ihtimalle olayları hızlıca özetleme istekleri onlara hata yaptırmış olmalıdır.
Âşıkpaşazâde’de kronolojide tepetakladır: Osman Gazi’nin Karacahisar fethi için 1288-89 yıllarını verirken, 1237’de ölen I. Alaeddin Keykubad’ın bu savaşta onunla beraber olduğunu, Tatar akını gelince kuşatmayı Osman’a ısmarlayıp düşman üzerine gittiğini söyler.
Devrin göz tanığı İbn-i Bibî’ye göre, Alaeddin Keykubad Moğollarla “il olmuş”, Ögeday’la saldırmazlık anlaşması yapmıştı. Buna rağmen Cormagon Noyan kumandasındaki bir akıncı müfrezesi, aniden Sivas’a kadar vurup geldi. Alaeddin, başkomutanı Kemaleddin Kamyar’ı düşmana karşı gönderdiyse de çapulcuları yakalayamadılar (Selçuknâme). Moğollar ile Alaeddin Keykubad arasında gerilime sebebiyet veren tek olay işte buydu.
Buna rağmen Âşıkpaşazâde, “Tatar’ı şöyle kırdılar kim bî-hadd-i kıyâs [benzeri yoktur]” der. “Ammâ ekserini de tutup hayalarını kesdiler, derisin birbirine dikdiler, sayvanlar [gölgelikler] yapdılar ad-ıçun. Şimdiki hinde [çağda] dahi ol yazınun [ovanın] adına Taşak Yazısı derler”. Şükrullah (öl. 1464) ve Neşrî (öl. 1520) hikâyeye kronolojik olarak uymayan Osman yerine Ertuğrul’u yerleştirir. İbn Bibî’ye bakılacak olursa, bu Tatar bahsi Osmanlı müverrihleri arasında söylenegelen bir şaka olmalıdır.
Selçuklu kartalı: Tuğrul kuşu Bir Selçuklu çinisinde “es-Sultan” hitabıyla Selçuklu hükümdarı temsil ediliyor, çift başlı efsanevi tuğrul kuşu ile de bu devletin ebedîliğine vurgu yapılıyordu. 13. yy. – Orta Anadolu. (Konya Müze Müd.).
Halil İnalcık, Suriyeli İbn Nazif kroniği ve yerli kitabelere dayanarak Ertuğrul Gazi ve Alaeddin Keykubad’a birarada yer veren Karacahisar kuşatması anlatısının, 1225-1231 arasında vuku bulmuş “tarihî bir gerçeğin belirsiz bir hatırası olabileceğini” söyler (“Osman Beg”, Kuruluş). Ezcümle, Alaeddin Tatarlar’la savaşmamıştır. Neşrî’ye nazaran söylemek gerekirse; “Osman Gazi, Sultan Alaeddin Keykubad b. Keyhusrev-i evvel’e yitişdi sanılur amma yitişmedi” (Cihannümâ). II. Murad’ın isteğiyle mufassal bir Selçuknâme kaleme alan Yazıcızâde Âli ve II. Bayezid’in isteğiyle Farsça bir Osmanlı tarihi yazan İdris-i Bitlisî, geniş ced malumatlarıyla ecdâdın yüz akları arasında sayılmayı hak eder.
Yaptığı seyahatler hakkında, bazen hiç akla mantığa sığmasa bile renkli efsaneler anlatan Evliya Çelebi’nin (öl. 1684), Selçuklu tarihi hakkında yazdıkları o kadar da iç açıcı değildir. Ona göre, Alaeddin kendisine katılan Ertuğrul’un yardımıyla; Malatya, Kayseri, Niğde, Alanya, Antakya “ve daha niçe yüz şehirleri fethedüp”, Ertuğrul ta Üsküdar’a kadar akınlar yapıp zaferler ve bol ganimetle dönmüştür (Seyahatnâme, c. III).
Alaeddin Keykubad, 1203-1204’te oğlu Gıyaseddin tarafından zehirlenmiş (gerçekte 1237); Alaeddin’in askerleri Gıyaseddin’i öç için öldürmüş; Alaeddin’in toplam hükmü 26 yıl sürmüştür. Böylece Selçuk hanedanı yıkılmış (aslında altı sultan daha var), âyanlar onun yerine Ertuğrul’u Karaman’a bey seçmiş. Ertuğrul, Söğüt kuşatmasında şehit olunca yerini Osman’a bırakmış.
Selçukluların devamı olma iddiası
Neyse ki Evliya Çelebi nüktedan bir seyyahtı, iddialı bir tarihçi değil. Onun bahislerinde görülen Ertuğrul Gazi, herhâlde Battal Gazi’nin ve Afşin Bey gibi eski Selçuk akıncılarının bir karışımıdır. Evliya Çelebi’nin zihnindeki Selçuklu ecdâd imgesi, -her olayı onun devrine mâl ettiğinden- Sultan Alaeddin’den ibaret gibi görünmektedir. Bu durum, bugün ecdâd denilince akla ilk gelen isimlerin başında II. Abdülhamid’in yer almasına benzer. Öyle ki kendisinden önce yapılanlar dahi onunla anılmaktadır.
Türkmenler arasında bir hükümdar olarak kabul görebilmek için iki şey gerekiyordu: 1. Soyu Oğuz Han’a varmak ve mümkünse Oğuz’un “en seçkin” boyundan olmak (1243 Kösedağ zaferinden sonra Moğollar’ın 1318’e kadar Selçuklu hanedanını yerinde bırakması bundandır). 2. Hâkimiyeti bir önceki erkten “meşru” bir biçimde devralmak.
Soylu olmak, Türk hakanları arasında öylesine önemliydi ki Fars kökenli Nizamülmülk bile Siyasetnâme’ye başlarken hizmetinde bulunduğu Selçuklu Sultanı Melikşah için “…babadan babaya, ta büyük Efrâsiyâb’a [Alp Er Tonga?] kadar çıkan iki büyük soydan gelen…” deme gereği duymuştur. Şair Ahmedî (öl. 1412-13), Alaeddin’in bir gaza başlattığını anlatır ve ona katılanların soyunu şöyle nazmeder: “Leşkerini cem’ edüp girdi yola/ Gündüz Alp, Ertuğrul anunla bile/ Dahı Gök Alp u Oğuzdan çok kişi/ Olmış idi ol yolda anun yoldaşı” (Dâstân).
Osmanlı müverrihlerinin hemen tümü, Osmanlıların Oğuz soyundan olduğu iddiasında birleşir. Yazıcızâde, Âşıkpaşazâde, Oruç, Neşrî, Lütfi Paşa (öl. 1563), Hoca Sadeddin (öl. 1599) ve Solakzâde (öl. 1658), Osmanlı soyağacını Oğuz Han b. Kara Han’dan Yafes b. Nuh’a çıkarırlar. Oxford Anonimi (15. yy) ile İdris-i Bitlisî ve Müneccimbaşı (öl. 1702) ise şecereyi yine Oğuz Han üzerinden önce Iys b. İshak b. İbrahim Peygamber’e oradan da Sam b. Nuh’a ulaştırırlar. Hatta İdris-i Bitlisî –bir ihtiraz da koymakla beraber- Kayı Han’ın Iys b. İshak’ın ta kendisi olduğunu söyler (Heşt Behişt).
Başka bir Selçuklu seramiğinde efsanevî tuğrul kuşu, 12-13. yy. – Suriye (Berlin Devlet Müzesi).
Farklı olarak Enverî (15. yy.), Düsturnâme’sinde Oğuz’un evlatlarına seyidlerle ve Selçuklularla evlilik yaptırır; Ertuğrul’un dedesine Kaya Alp yerine Müslüman İlhanlı hükümdarı Gazan’ın ismini kor ve en “emniyetli” soy kütüğünü üretmiş olur. Mevcut en erken yazılı kaynak olan Dâstân’da Ertuğrul’un baba adı Gündüz Alp olarak anlaşılsa da, sonrakilerin bu isme Süleyman Şah demesi, herhâlde Anadolu Selçuklularının kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ı çağrıştıran bir telmih yapma çabasıdır. Evliya Çelebi’ye göre Osman, Edebali’nin seyid kökenli eşinden olma kızını alır ve Orhan Gazi’den sonra ana tarafından seyid bir Osmanlı hanedanı ortaya çıkar.
Bu oldukça geç soyağaçlarının çizilmesinde, 1402 Timur darbesinden sonra sarsılan meşruiyeti yeniden tahkim etme ihtiyacının etkili olduğu düşünülebilir. Gerçekten de Timur, Anadolu’da Osmanlı soyunu küçümseyen, halkın kendi aslından olduğunu iddia eden bazı savlar öne sürmüştü. Ancak yine de içerisinde kadim toplumsal kodları barındıran bu şecereler için tamamen “icat” ya da “ihya” demek zor görünüyor.
Türkmenler arasında hüküm sürmek için hâkimiyeti meşru bir biçimde devralmak gereği, biraz da Türk devlet idealindeki “devletin biricikliği” anlayışından kaynaklanır. Neşrî, Selçuklu tarihini anlatmaya başlarken, “… Saltanat-ı Türk Han, selâtîn-i Selçukiyye’ye intikal itdi” demekle bu zihniyeti ortaya koyar. Kemalpaşazâde (öl. 1534), Osman Gazi’nin Selçuklu hanedanı dağılınca “sultân-ı âlîşân olup emir iken hân olduğunu” söyler ki, durumun bir hanedan değişiminden ibaret olduğu kanısını uyandırır (Tevârîh). Evliya Çelebi, “Bu mahalde Moğol hânlarından Ebu Sa’îd Hân’ın ve Âl-i Selçukiyân’ın devletleri inkıraz bulup [yıkılıp] devlet Âl-i Akçakoyunlu’da karâr edüp…” derken aynı telakkiyi mahallileştirir.
Osmanlı kroniklerinde devlet erkinin yasal aktarımı, Selçuklu sultanından uc beyleri Osmanlılara gönderilen at, sancak, tuğ, davul, kılıç, hil’at gibi bazı özerk hâkimiyet alâmetleriyle simgelenir. Selçuklular, Osmanlılar’ı daima himaye eder; Osmanlılar da ecdâda koşulsuz bir bağlılık gösterir. Oruç’a göre Peygamber sancağı Alaeddin tarafından Osman’a teslim edilir; Neşrî Osman’a III. Alaeddin eliyle kılıç kuşatıp onu vâris kıldırır; Bitlisî ve Lütfi Paşa, III. Alaeddin’in Osman’ın rehberi ve öncüsü olduğunu söyler; Âşıkpaşazâde’de Sultan Alaeddin Osman’ı ve neslini över.
Osmanlıların Selçuklularla tanışıklığı en çok tekrarlanan rivayete göre, Ertuğrul Gazi’nin I. Alaeddin Keykubad’ı Moğollar karşısındaki bir savaşında yenilgiden kurtarmasıyla başlar. İbn-i Bibî başta olmak üzere devrin tarihçilerinin hiç bahsetmediği bu savaş, Osmanlılar için hâkimiyet aktarımının hakedilmişliğini tarihlemektedir. II. Bayezid’in emriyle Türkçe bir Tevârîh yazan Kanunî döneminin Şeyhülislamı Kemalpaşazâde, bu olayı anlatırken Ertuğrul’un tereddüde düşen alplarına şöyle hitap ettiğini bildirir: “…Hilâf-ı cinsin [başka bir ırkın] galebesine rızâ, muktezâ-yı gayret değildir [yiğitliğe sığmaz]”. Bu söz, mezkûr olay hiç yaşanmamış dahi olsa Osmanlı düşünce evreninde Selçuklu-Osmanlı soy bağının tuttuğu yeri göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Evliya Çelebi de Selçuklular ve Osmanlılar arasında; “[Akkoyunlular] dahı Mâverâu’n-nehr’den Âl-i Selçukıyân ve Âl-i Dânişmendiyân ile gelüp emmizâdelerdür ve Âl-i Osmâniyân bunlardandır” diyerek akrabalık kurar.
Kayı damgalı Osmanlı tolgası 16. yüzyıla ait bir miğferde, Osmanlıların Kayı aidiyetlerini savaş gereçleri üzerine bile işledikleri görülüyor (Metropolitan Sanat Müzesi).
Bütün bu soy yakınlığı ve ecdâddan görülen sayısız ihsan, elbette karşılık olarak sarsılmaz bir itaati gerektirirdi. Bu yüzden anlatılarda, Ertuğrul Gazi Alaeddin Keykubad’ın elini öpüyor, Osman Gazi sikkeyi III. Alaeddin adına kestiriyor, hutbeyi de onun adına okutuyordu; bunları kendi adına yapmak “Gazi/Bey/Hân” sıfatlarından “Sultanlık”a terfi etmek demekti (müstesna olarak Âşıkpaşazâde, Hadidî ve Müneccimbaşı Ahmed’de bu durum, son Selçuklu sultanı henüz hayattayken gerçekleşir). Neşrî’nin anlatısında ecdâda bağlılık son Selçuklu sultanı ölene değin sürer. Müneccimbaşı, Osman’ın diğer uc beyleri gibi Selçuklu ile değil de kâfirlerle uğraşıyor olmasından III. Alaeddin’in pek memnun olduğunu ve sırf bu yüzden onu ucların genel komutanı ilân ettiğini söyler (Sahâifü’l Ahbâr).
Semavi Eyice, 19. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’da araştırmalar yapan Fransız seyyah Charles Texier’den yaptığı nakilde, Selçuklular’dan gönderilen davul ve tespihin 1804’deki bir yangında kül oluncaya kadar Osman Gazi türbesinde korunduğunu ortaya koyar (Osman ve Orhan Gazi Türbeleri, Vakıflar, 1962). Bu bilgi, Osmanlıların “ecdâda sadakat” anlatısındaki içtenliğini güçlendirebilir.
Selçukludan ayrılış:
Üstünlük anlatısı Yuvadan uçma vakti. Artık ayakları üzerinde duran bir tarih inşa edilmiştir ve Osmanlılar soy ve hâkimiyet aktarımı konusunda tezlerini sağlamlaştırmıştır. Tomurcuğun çatlama mevsimidir.
Osmanlılar kendilerini ecdâda bu kadar bağlarken onların bir uzantısından ibaret gibi görünmek de istemiyorlardı. Elbette devletlerinin bir köşesine “miras değil, alın teri” yazacak değillerdi ama, Osmanlı kimliğini Selçuklular dahil herkesin üzerinde gösteren söylemler üretmek ve bazen de öncellerini olumsuzlamak zorunda hissediyorlardı.
Selçuklulara bağlanma iddiasında olduğu kadar onlardan ayrılma da soy mukayesesiyle başlıyordu. 15. yüzyılda Doğu Anadolu’da yazıya geçirildiği sanılan Dede Korkut Kitabı’na göre Resul aleyhisselam zamanına yakın yaşamış bir bilge kişi olan Korkut Ata, “Ahır zamanda hanlık girü Kayı’ya değe, kimsene ellerinden almaya, ahır zaman olup kıyamat kopınça” demiştir. Eklenir ki: “Bu didügi Osman neslidir, işde sürilüp gide yorır”.
Çevresinde Oğuz ve Cengiz soylu pekçok rakip bulunan Osmanlılar için bir iç hiyerarşi de temellendirilmeyi bekliyordu; siyaseten Türkleşmiş bir Anadolu’da Oğuz Han’dan olmak pek de büyük bir ayrıcalık sayılmazdı. Bunun içindir ki Yazıcızâde eserini sunduğu II. Murad’ın “eşref-i Âl-i Osman’dan” olduğunu belirttikten hemen sonra, “pâdişahlığa ensab [soyca bağlı] ve elyakdur [layıktır]” der: “Oğuz’un kalan hanları uruğından belki Cingiz hanları uruğından dahı mecmu’ından [hepsinden] ulu asl ve ulu sünğüktür, şer’ ile dahı ‘örf ile dahı. Türk hanları dahı kapusına gelüp selâm virmege ve hizmet itmeğe lâyıkdur…” (Selçuknâme). Ve “dirilen” uc beyleri, huzurunda toplandıkları Osman Bey’e şöyle demiştir: “Kayı Hân hôd mecmû’-ı [bütün] Oğuz boylarınun Oğuz’dan sonra ağaları ve hânlarıydı. Ve Gün Hân’un vasiyyeti ve Oğuz töresi mûcebince [gereğince] hânlık ve pâdişâhlık Kayı soyı var-iken özge [başka] boy hânlarınun soyına hânlık ve pâdişâhlık degmez!”. Kanunî’nin veziriazamı Lütfi Paşa da, Tevârîh’inde bu kısmı Yazıcızâde’den iktibas eder.
Resmî tarihin bir temsilcisi
II. Bayezid ve Kanunî’nin emirleriyle on ciltlik bir Osmanlı Hanedanı Tarihi kaleme alan Şeyhülislam Kemalpaşazâde, döneminin resmî tarih görüşünü temsil eden en önemli isimlerdendi (Âşık Çelebi, Tezkire, Millet Ktp.).
Yazıcızâde bundan sonra, Dede Korkut’un Kayı kehanetini alıntılayarak tezini berkitir. Eserinin giriş kısmında Oğuz boylarının damgalarını sıralarken bir hiyerarşi inşa eder: Kayı boyunun damgasını en üste, “devri geçmiş” Selçuklu Hanedanının mensup olduğu Kınık boyunun damgasını ise en alta koyar. Oysa Selçukluların Malazgirt zaferini izleyen satvet çağlarında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılıp Abbasî halifesine sunulan (1077) Dîvân-ı Lügâti’t-Türk’te farklı bir sıralama vardır. Kınık damgası en üstte, Kayı damgası onun bir altında yer alır. Bu durum, siyasî kimliğin temellendirilmesinde yararlanılan –ve bazen de yeni baştan yaratılan- tarihin konjonktürden hiç de azade kalamadığını bize gösterir.
Kazasker İdris-i Bitlisî’nin yazdıklarında, Selçuklu soyunun bir Osmanlı tarafından nasıl tanındığı açığa çıkar: “Selçukluların bütün yüce sultanları, Efrâsiyab’ın evlâdı olan Selçuk’un çocukları ve torunlarıdır. Türkler arasında Selçukluların kabilesine Kınık derler”. Biraz ileride ise şöyle devam eder: “Beyler, Kayıhan dilâverlerinden Osman’ı kayserlik mansıbına ve serverlik mesnedine lâyık görmüşlerdir, zira Oğuz Han’dan sonra cümle aşiret ve tâbiler arasında hanlık ve şahlık makamı, saltanat ve mutluluk mertebesi evvela Kayıhan’ın soyuna tahsis edilmiştir.
İki hanedan arasındaki soy-sop mukayesesi, içinde açık bir ret taşır. Bunun iyi bir örneğini yine Bitlisî’den okuruz: “…Âl-i Selçuk devletinin göçmesinden sonra yaratıcının gizli olan lutfuyla, Selçuklu hanedanın gaddarlığı ve vefasızlığından dolayı onların mülkü, bu dindar mülklü padişahlara [Osmanlılara] ulaştı. Rûm küfür beldelerinin fetihleri ve memleketin genişliği, bu hanedan zamanında Selçukluların zamanına göre iki kat daha arttı”.
16. yüzyılda bir Selçuknâme kaleme alan Ahmed b. Mahmud, kitabının sonunda Selçuklu tarihini Osmanlılara bağlarken tarihî devamlılık anlayışına sahip olduğunu göstermekle beraber, mukayese yapmaktan kendini alamaz: “Tarihlere baktım ve bakanlarca da bilinmektedir ki bunların [Osmanlıların] zamanındaki nizam ve intizam, adalet ve doğruluk (…) geçmiş padişahlar zamanında olmamıştır…”
Osmanlı tarihyazımı ve Hünernâme
Osmanlı tarihine odaklanan ilk Türkçe tarihler II. Murad’ın emriyle yazılmaya başlanmıştı. Hükümdar, Timur döneminin sarsıntılarını gidermek için Selçuklularla olan bağlantılarını ve Kayı soyunun “üstünlüğünü” ortaya koyma ihtiyacı hissetmişti (Hünernâme, Topkapı Sarayı).
Yazıcızâde’nin eserinde Osman Bey’in huzurundaki Türk beyleri Selçukluların biletini keserler: “…Şimden-girü Selçuk sultânlarından bize çâre ve meded yokdur, memleketün çoğı ellerinden çıkdı, Tatar üzerlerine geregi gibi müstevlî oldı…”
Âşıkpaşazâde, bizzat Osman Gazi’yi konuşturarak Selçukluları tarihe uğurlar. Dursun Fakih Karacahisar’da Cuma namazı kılınması ve kadı tayini hususunda Osman Gazi’ye “Hânum, bu işe Sultandan [Selçuklu] izin ve icâzet gerekdür” uyarısında bulununca Osman Gazi, bağımsızlık bildirisi hükmündeki şu sözleri söyler: “Bu şehri ben höd [de] kendi kılıcım-ıla aldum. Sultanun bunda ne dahlı var kim andan izin alam? Ana sultanlık viren Tanrı bana gazâ-y-ıla hanlık virdi. Ve eger minneti şol sancag-ısa ben höd dahi sancak götürüp küffâr-ıla ugraşdum. Ve eger ol ‘Ben Âl-i Selçuk neslindenem’ dirse ben höd Gök Alp oglıyın dirin. Ve eger ‘Bu vilâyette ben anlardan öndin geldüm dirse, benüm dedem Süleyman Şâh höd andan evvel gelip turur”. Bundan sonra halk rıza göstermiş, Dursun Fakih de bir bağımsızlık alâmeti olan hutbeyi Osman Gazi adına okumuştur. Neşrî’de Osman, “Hiçbir melike ihtiyaç göstermeyeyim” diyerek bağımsızlık özlemini dile getirmiştir.
Osman Gazi ve aslan 16. yüzyılda çizilen bir Hünernâme minyatüründe Bağdat’tan getirilen bir aslanın padişahın çizmesini yalaması tasvir edilmekte.
Aynı zamanda bir Mevlevî şeyhi olan Müneccimbaşı, “ecdâdı red faaliyeti”ni bir tarikat menkıbesi üzerinden yürütür. Buna göre devrin adı anılmayan Selçuklu hükümdarı bir Kalenderî şeyhine tâbi olmuştur. Ertuğrul Gazi yanında Osman’la Konya’ya Mevlanâ Celaleddin’i ziyarete gidince Mevlâna, Osman’ın elinden tutar: “Hoş şimdi hükümdar kendisine bir baba bulduysa, biz de kendimize bir oğul bulduk” der ve dua edip onu devletle müjdeler.
Osmanlıların Selçuklulara isyan etmeden kurulmuş olması, Osmanlı müverrihleri için bir başka övünç ve ayrıcalık sebebidir. Fakat bununla iftihar ederken Selçuklu ve diğer yakın dönem hanedanlarını eleştirmekten geri durmazlar. Çünkü “Osmanlıların esası diğer saltanatlar gibi mümin ülkelerine zorbalıkla olmayıp sadece gazâ ve cihadle olmuştur (Neşrî)”; “Gaznevîler efendileriyle ihtilâfla meşhur oldular. Selçukîler tuğyân ve zorbalıkla saltanat derecesine yükseldiler. İsyânda tasallubla [katılaşarak] ulu’l-emr olan sultânlarının üzerine huruç ettiler… (Kemalpaşazâde); “Osman Gâzi beglenmelü oldukta, mâdem ki Selçûkîler hâkimü’l-vakt [devrin hâkimi] idiler, beglenmedi (Lütfi Paşa)”.
18. yüzyıl başında Ahbâri’l-Hâfikayn’ı yazan ilk Osmanlı vakanüvisi (yani ilk maaşlı tarihçi) Mustafa Naîmâ (öl. 1716), “Osmanlı Devleti’nin Zuhuru Hakkında” başlığı altında Osman Gazi’den önceki ecdâd hakkında malûmat verme gereği duymaz. Herhâlde artık meşruiyet tartışmaları, Osmanlı hilâfetinin tartışmaya açılacağı günlere kadar yürürlükten kalkmıştır.
19. asra gelindiğinde Yeni Osmanlıların öncülerinden Namık Kemâl (öl. 1888) Evrâk-ı Perişân’ını yayımlıyor, İslâm-Haçlı karşıtlığı üzerinden anlatısını kurarken Tatar akınından ve Osmanlıların yurdundan olup Söğüt’e yerleşmesinden perdeyi açıyordu. Ona göre “Selçuklu Devleti harabelerinin enkazı üzerine kurulan muhtelif beyliklerde onun [Osmanlıların] parlak silâhı ve düşman kanıyla güçlenen böyle yüce bir soy ağacına mukavemet edecek bir güç” yoktu.
Damgalar arasında hiyerarşi Yazıcızâde Ali Selçuknâme’sinde damgaları gösteren ilk ve son sayfalar. Kaşgarlı Mahmud’a göre ikinci sırada yer alan Kınık boyunun damgası, II. Murad’ın yazdırdığı bu eserde son sırada görülüyor (Topkapı Sarayı).
Mecelle yazarı Ahmed Cevdet Paşa (öl. 1895) ise Târîh’inde; “İşbu Devlet-i Aliyye gerçekten başlangıçta küçük bir hükûmet şeklinde idi” deyip devam ediyordu: “Diğer devletler gibi gelişmiş ileri bir topluluktan ortaya çıkmayıp hazır mülk ve uygarlık bulmuş bir devlet de değildi. Belki yeniden beldeler ve memleketler ele geçirerek, hayat sahasını genişleterek, kendi yüksek yerini bulmuş bir saltanat-ı seniyyedir”.
Mirasla zengin olmuş birinin malı kıymetsizleşeceğinden, her iki anlatıda da Osmanlılar ecdâddan “enkaz devralmış” görünmektedirler. Gerçekten de beylikler Anadolu’su siyasi ve ekonomik açıdan tam bir yıkıntıdan ibaretti. Ancak Selçukluların Orta Asya’dan getirdikleri kadim Türk gelenekleri, yakındoğu İslâm medeniyeti ve Roma tecrübesini ahenkle harmanlayarak yüzyıllar içerisinde oluşturdukları canlı kültür-medeniyet mirası, bu tahkiyelerde görmezden gelinmişe benzemektedir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında üretilen “ecdâd malumatı”na yönelik eleştirilerin pek çoğu, “ecdâdın cedd malumatı” için de geçerliydi. Devletlerinin resmî tarih anlayışını temsil eden bazı Osmanlılar, tarihsel ataları Selçuklular hakkında gerçekten de yeterli bilgiye sahip değildi ve biraz olsun yakınma cümlelerinin öznesi olmayı onlar da hak ediyordu. Tarih, onların da zihin ve kalemlerinden –tıpkı bugün olduğu gibi- yaşadıkları günün geçmişle bazen sevgi dolu, bazense kavgacı bir diyalogu olarak belirdi. Elbette mevcut siyasi şartlardan bağımsız bir tarih düşünmeleri –sosyal birer varlık olmaları gereği- en az bizimki kadar imkânsızdı. Çünkü tarih değil, tarihin yaşanılan günde inşa edilen bir malumatlar manzumesi olduğu gerçeği tekerrür edip duruyor. n
En temel birincil kaynaklar:
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk; Âşıkpaşazâde, Tevârih, haz. Yavuz-Saraç; Mehmed Neşrî, Cihânnümâ, haz. Unat-Köymen; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, c. III-IV tıpkıbasım, haz. Kahraman; Ahmedî, Dâstân-ı Tevârîh, haz. Atsız; İdris-i Bitlisî, Heşt Behişt, I. Ketibe, çev. Vural Genç (Master Tezi); Kemalpaşazâde, Tevârîh, I. Defter, haz. Ş. Turan, Yazıcızâde Ali, Selçuknâme, haz. Bakır; Ahmed b. Mahmud, Selçuknâme, c. II, haz. Merçil; Oruç Bey, Tevârih, haz. Atsız
ZİYARET-İ ERTUĞRUL HAN İBN (…) HAN
Evliya Çelebi’de Osmanlılar’ın başlangıcı
“Âl-i Osman’ın ulu atası Osman Gâzi’nin büyük babasıdır. Başta Mâhân diyarından hurûc edüp Âl-i Selçukıyan’dan Alâ’eddîn’e üç yüz nefer kimesne ile gelüp niçe büyük cenklerde bulunup bunların yüzünden niçe yüz yüzaklıkları olup Alâ’eddîn bunları boy beği edüp tabl-u sancak sâhibi olup, Bursa câniblerin geçüp tâ Kastamonu’ya varınca kılıç vurup Allah’ın emriyle ne tarafa yöneldiler ise muzaffer olup ganimet mallarıyla Alâ’eddîn Şah’a gelirdi.
Tanrı’nın hikmeti, Alâ’eddîn çocuksuz ölüp Selçuklular yıkılınca cümle Anadolu ileri gelenleri Ertuğrul Hân’ı halîfe seçip sikke ve hutbe sâhibi olmadan Lefke-Söğüt arasında bir büyük cenkte yaralanıp kendülerinin vasiyetiyle Osmâncık’ı diyâr-ı Yunan’a [Karaman’a] tabl-u âlem sâhibi beğ oldu, sene 699 [1299-1300] târîhinde idi. ‘Evvelâ Osman’ lafzı târîh düşülmüştür.
Bunların önce hilâfeti cum’a hutbesini ‘Osmân’ ismiyle Tursun Fakîh nâm kimesne okuyup peygamber soyundan Edebalı nâm azîzin şerefli yıldız kadar temiz kızını alup Orhân andan doğup anınçün Âl-i Osmân’ın vâlidesi tarafından peygamber soyundan Osman Beğ halîfe olunca pederi Ertuğrul Hân’ı bu Söğüt şehrinde defn edüp şehrin imâr edüp daha sonra Yıldırım Hân asrında Timur-ı bî-nûr bu Söğüt şehrin yağma ve harâb ve tâlân edüp hâlâ nurlu türbesi eyle bakımlı değildir…” [Kısmen sadeleştirilmiştir.]
Seyahatnâme c. III, (Topkapı Sarayı).
‘ECDAD YADİGARLARI’NIN SONU
Selçuklu hanedanı kaderine terkedildi
İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş (öl. 1328), Selçuklu hanedanını 1318’de ortadan kaldırmıştı. Müneccimbaşı Ahmed Dede’ye göre imha edilen hanedanın kurtulabilen bazı üyeleri dağlara kaçmış ve uc beylerine sığınmıştı. Karamanoğulları bunların birkaçını siyaseten kullanmak üzere yanlarında tutmuşlarsa da sonunda Selçuklulara ihanet ettiler. Oruç Bey de Cengizliler tarafından hanedanın memleketten çıkarıldığını belirtir. Bitlisî, Selçuklu ailesinden geriye kalanların bir ümidi kalmadığını söyler. Fakat hiçbiri, uc bölgesinde güvenli bir sığınak inşa etmiş Osmanlılar’ın bir Selçuklu şehzadesine sahip çıktığından söz etmez.
Eğer tarihin karanlık bir kuytusunda saklı bir istisna yoksa, Osmanlılar “ecdâd yadigârı” Selçuklu hanedanına sahip çıkmamış görünmektedir. Oysa II. İzzeddin Keykavus, Moğol tâbiiyetine karşı isyan edip yenildiğinde, Müslüman olan Altınorda Hanı Bereke onu önce Bizans’tan kurtarmış, sonra da ailesiyle birlikte Kırım/ Suğdak’ta huzur içinde yaşamasını temin etmişti (1264).
SELÇUKLU KÜLTÜR MİRASI
Alaeddin Köşkü’nü yağmalayan Osmanlılar
Konya’da, vaktiyle surların bir iç kale oluşturduğu Alaeddin Tepesi içerisinde, Anadolu Selçuklularının imparatorluk merkezi olan Alaeddin Köşkü bulunmaktaydı. Yapı esasen II. Kılıcarslan döneminde (1155- 1192) inşa edilmiş, bir deprem nedeniyle Alaeddin Keykubad tarafından yapılan tadilattan sonra onun adıyla anılmaya başlanmıştı.
Selçuklular yıkıldıktan sonra köşk Karamanoğullarına geçti. Şehrin 1468’de nihai olarak Osmanlılar’a ilhakıyla köşk beylerbeylik yerleşkesi oldu. 1474-1481 arasında sancak beyi olarak bölgeye gönderilen Sultan Cem’in hizmetine tahsis edildi. Fatih Sultan Mehmed ve III. Murad zamanlarında onarımdan geçirildi.
Matrakçı Nasuh (öl. 1564) Beyan-ı Menâzil’de iç kale içerisindeki köşkü Konya minyatürünün merkezinde tasvir eder. 1648’de Konya’yı gezen Evliya Çelebi, eserinde köşkün kısa bir tarihini –bu kez daha doğru olarak- anlattıktan sonra sanatlarını betimler.
Köşk 17. yüzyılda terk edildikten sonra, yapacakları inşaatlar için kolay yoldan taş temin etmek isteyen fırsatçıların hedefi hâline geldi. Zeki Atçeken’in incelediği Konya Şeriyye Sicil Defterleri, ecdâd yadigârı sarayın yağmalanma hikâyesini belgelemektedir (Sultan Alaeddin Sarayı…”, Vakıflar, XXIII, 1994). Bölgeye yollanan 1673 tarihli bir fermanda, kendi malıyla inşa edeceği hamamına köşkten taş almasına izin verilen bir kişi, hemen yakındaki Alaeddin Camii cemaatine ve tadilatına engel olduğu gerekçesiyle bu işten men edilmiştir. Bir başka fermanda, Konya’da hayır kurumları inşa ettirmek isteyen Şeyh Ahmed adında birinin mermer temininde zorlanması nedeniyle, köşk arazisinde yerin altında mermer arama isteğine, “suistimallere meydan verilmemesi şartıyla” izin verilmiştir. Takip eden bir üçüncü ferman, Vezir Musahip Paşa’nın Konya’daki hayratı için metruk köşkten yeter miktar taş alınmasına izin verir. 1676’da sarayın durumu resmî makamlarca tetkik edilmiştir. Şehrin ileri gelenleri ve halk, yapının bir harabeden ibaret olduğunu, yalnız bir miktar bozuk duvarı ve altı ayak üzerinde bir kubbesinin kaldığını söylemişlerdir. Bir önceki izin sonrası buradaki enkazdan 150 araba ve 2200 merkep yükü taş alındığı ve bunların 14.750 akçe değerinde olduğu anlaşılmıştır.
1836’da sarayı çevreleyen iç sur çöker. Charles Texier’nin 1882 tarihli gravüründe ve F. Sarre’nin yayımladığı 1896 tarihli bir fotoğrafta köşkten kalan son kısımlar görülebilmektedir. Yapının tamamen yok olması ise Uzluk’a göre 1905-1908 arası Konya valiliği yapan M. Cevat Bey’in marifetiyledir. Bazı şahıs ve kuruluşlar, kendisinden yapıdaki tahribatın önlenmesi konusunda yardım istemişlerse de Cevat Bey, binanın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin, ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” deme gafletini göstermiştir (F.Sarre, Konya Köşkü, çev. Uzluk). Bugün köşk müştemilatından yalnız doğu duvarının bir parçası ayaktadır.
Konya Alaeddin Köşkü Matrakçı Nasuh’un “Beyan-ı Menâzil…” adlı eserinde köşkün yüzyıldaki genel görüntüsünden bir detay (solda altta). yüzyılda artık köşkün son kalıntıları görülebilmekteydi (F. Sarre, Reise in Kleinasien, Berlin 1896).
1. DÜNYA SAVAŞI
Ertuğrul’dan ilhamla Almanya’yı seçtik
İtilaf Devletleri donanmasının Çanakkale önlerinde yeni yeni görünmeye başladığı 1914 sonbaharında, Tasfir-i Efkâr gazetesi, Ertuğrul Gazi’ye referans vererek 1. Dünya Savaşı’nda tutulan safı meşrulaştırmaya çalışıyordu:
“Dikkat ve iman ile bakılınca, umumî harbin şu bizim de iştirâkımız ile başlayan yeni ve daha umumî faslında Osmanlı tarihine, Osmanlı mertliğine yaraşır ve aynı zamanda Osmanlı ikbâl ve itlâsına [yükselişine], Osmanlı tarafının muvaffak ve muzaffer çıkacağına delalet eyleyen ne latif ve dilruba [gönül alan] bir tecelli ve tetâbuk [uyum] var: Altı asrı mütecaviz [aşkın] bir zamandır bu yerlerde bin taklib [dönüşüm] ile payidar olan Osmanlı saltanatı hatırlardadır. Ertuğrul Bey aşiretinin muharebeye tutuşmuş iki taraftan daha sıkışık görünen tarafa yardım etmesiyle bütün mertlikten ibaret olan tarihinin ilk asırlarından nişâneler göstermiş idi. Ayaklarının tozu ile Selçuk Türkleri’nin haklarını temin ve ihkâkâ muavenet eden bu mert ve necip dedelerimiz sükût ile durmayıp da karar kıldıktan sonra dahi, hep hak ve hakikat uğrunda çarpışa çarpışa bu muazzam saltanat kâşânesini [malikânesini] kurdular ve onu nihayet İslâm’ın en metîn istinâdgâh [dayanak] ve muhafızı rütbesine çıkardılardı…”
Tasfir-i Efkâr: 4 Kasım 1914
Çanakkale Savaşı başlarında çıkan bir haberde, Ertuğrul Gazi örnek gösterilerek savaşa Almanya tarafında katılmanın “mertçe” olduğu ima ediliyordu.
TARİHTEN ALINTILAR
Ata ve ecdadın ced yaklaşımları
“Bu şehri ben höd kendi kılıcım-ıla aldum. Sultanun bunda ne dahlı var kim andan izin alam? Ana sultanlık viren Tanrı bana gazâ-y-ıla hanlık virdi. Ve eger minneti şol sancag-ısa ben höd dahi sancak götürüp küffâr-ıla ugraşdum…” (Âşıkpaşazâde).
“Selçuklu hanedanın gaddarlığı ve vefasızlığından dolayı onların mülkü, bu dindar mülklü padişahlara [Osmanlılara] ulaştı…” (İdris-i Bitlisî).
“Selçukîler tuğyân ve zorbalıkla saltanat derecesine yükseldiler. İsyânda tasallubla ulu’l-emr olan sultânlarının üzerine huruç ettiler…” (Kemalpaşazâde).
“… Şimden girü Selçuk sultânlarından bize çâre ve meded yokdur, memleketün çoğı ellerinden çıkdı, Tatar üzerlerine geregi gibi müstevlî oldı…” (Yazıcızâde).
“Kayser-i Rum’un tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükümeti, esir olmamak isteyen bir milleti kendi eliyle bağlayarak düşmana teslim etmeye çalışıyordu’” (Nutuk, Mustafa Kemal, II, 575).
“…Selçuk Devletinin enkazı üzerinde kurulan Osmanlı Devleti de (…) sonuçta emsali gibi tarihin sinesine tevdi edildi” (Nutuk, Mustafa Kemal, II, 435).
Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan Giuseppe Fieschi, zamanla gözden düşmüş, suç batağına saplanmıştır. Fransız Devrimi’nden sonraki gelişmelerden hiç memnun olmayan cumhuriyetçiler, kral Louis Philippe’i ortadan kaldırmak için bu eski askerle anlaşırlar. Fieschi’nin hazırladığı 25 namluluk makineden çıkan kurşunlar kralı öldürmez ama 18 kişi hayatını kaybeder. Fieschi ve destekçileri giyotine, kral İngiltere’ye yollanır.
NEDİM YÜKSEL
Yıl 1815. Fransa 26 yıl içinde önce monarşi, sonra cumhuriyet, ardından imparatorluk derken yine monarşide karar kılar ve XVIII. Louis’yi yeni Fransa kralı ilan eder (neden XVI’dan XVIII’e atlandığını merak edenler için: XVII numara daha 10 yaşında ince hastalıktan gitmişti). “Arzulanan” kral 1824 yılında başı gövdesinden ayrılmadan aşırı sişmanlık, damla hastalığı ve kangren gibi doğal nedenlerle ölünce, yerine en küçük kardeşi X. Charles geçer.
Tahta geçtiğinde 67 yaşında olmasına karşın ağabeyinden daha az şişman ve daha sağlıklı olan Charles, geçen 35 yıl içinde olanlardan pek de hoşnut değildir. İlk iş olarak başbakanının eline, meclisin onaylamasını istediği “kanun hükmünde kararname”leri tutuşturur. Bunların içinde devrim sonrası toprakları ellerinden alınan soylulara tazminat ödenmesi, din dışı davranışların cezalandırılması, verasetin yeniden en büyük erkek çocuğa geçmesi gibi hükümler vardır. Bir yıl sonra (halkın tepkisini çekmemek için 1775’den bu yana terkedilmiş olan) kralların kilisede kendilerini kutsal yağla mesh ettirip kutsamaları geleneğini canlandırır.
Cehennem makinesi Kral Louis-Philippe’e suikastte kullanılan birbirine bağlı 25 tüfek namlusundan oluşan düzenek tek bir kişi tarafından ateşlenerek eş zamanlı olarak yüzlerce misket ve saçmayı hedefe gönderebilme kapasitesine sahipti.
Öte yandan ekonomi kötülemiş, halk huzursuzlanmaya başlamıştır. Kralın destekçileri yapılan seçimleri kaybeder. Charles derhal başı derde giren her hükümdarın yapması gerekenleri yapar: Başbakanı azleder, olağanüstü hal ilan eder, anayasayı askıya alır, parlamentoyu fesheder, seçim kanununu değiştirir, basına sansür koyar, muhalif gazeteyi kapatır. Fakat tüm bu önlemlere karşın ne hayat pahalılığının önüne geçilebilmiştir ne de vatandaşın hoşnutsuzluğunun. Hatta bu arada Cezayir’i fethetmesi bile halkın gönlünü almaya yetmez. “Temmuz Devrimi” başlamıştır. Atalarının “başlarına” gelenleri yaşamak istemeyen Charles, Ağustos 1830’da kuzeni Louis Philippe’e gönderdiği bir beyanname ile tahtı (henüz on yaşına bile gelmemiş olan) torunu Henry’ye devrettiğini, Louis Philippe’i de kral naibi olarak atadığını bildirip, Kont Ponthieu takma adıyla Birleşik Krallığa gider.
Louis Philippe, koca Fransa krallığını bir çocuğun eline vermektense memleketi çok daha iyi yönetecek birinin başa geçmesinin daha doğru olacağı düşüncesindedir; bu kişi de kendisidir. Birkaç gün naiplik yaptıktan sonra kendini kral seçtirir. Geriye baktığı zaman bunun sandığı kadar doğru bir düşünce olmadığını anlayacaktır.
Gerçi o dönemde Fransızlar kendi icatları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve benzeri “soyut kavramları” 10-15 yıl içinde bir kenara bırakmışlardı ama, bu virüsler diğer Avrupa ülkelerine bulaşmıştır. 1820-1850 arasında Avrupa’nın birçok ülkesi karanlık günler geçirmektedir. Rusya’da Aralıkçı (Decembrist) ayaklanması bastırılmış; Belçika’da Felemenkler Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etmiş; Polonyalı genç subayların başlattığı kalkışma kendini aynı zamanda Polonya kralı sayan Çar I. Nikola tarafından ezilmiş; Almanya’nın Westphalia eyaletinde zorunlu askerlik ve hayat pahalılığına sinirlenen halk sivil itaatsizlik eylemlerine başlayıp kira sözleşmelerini, vergi beyannamelerini ve askerlik kayıt belgelerini yakmışlar; Britanya’da kralın soylu, zengin ya da toprak sahibi olmayan kullarına da oy kullanma hakkı verilmesine yönelik gösteriler başlamıştır. Hatta, Osmanlı Devleti bile Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek tüm vatandaşlarının (özellikle de gayrımüslimlerin) can ve mal güvenliğini sağlamaya, adaletli bir yargı ve vergi düzeni kurmaya, rüşveti önlemeye söz vermek durumunda kalmıştır. Sözün kısası, monarşiler için pek de sevimli bir dönem değildir.
1835 suikasti 28 Temmuz 1835’te düzenlenen, aralarında kralın da bulunduğu resm-i geçit Temple Bulvarı’ndan devam ederken, Guiseppe Fieschi (altta) bulvar üzerindeki 50 numaralı apartmanın 3. katına gizlenmiş ve hazırladığı düzeneği ateşlemişti.
Fransa’da ise Louis Philippe liberal görüntüsü ile burjuvaların desteğini, dışarıdan sade ve gösterişsiz bir yaşam sürüyor görüntüsü ile de halkın sevgisini kazanmıştır. Kendisine “Burjuva Hükümdar” ya da “Vatandaş Kral” gibi isimler takılır ama, yıllar geçmesine rağmen Fransa’da özene bezene kurdukları cumhuriyetin daha 15 yılı dolmadan ellerinden alınmasına içerleyen cumhuriyetçileri memnun etmek o kadar kolay olmaz. Bu yetmezmiş gibi zıt kanatta, tahtın gerçek varisinin 10 yaşındaki Henry olduğuna inanan ve Philippe’e tahtta oturan bir sahtekar gözüyle bakanların sayısı da azımsanacak gibi değildir. Zaman içinde Philippe’in gittikçe artan otokrat, muhafazakar ve mutlak monarşik tutumu birçok destekçisinin karşı tarafa geçmesine neden olur.
Sözü geçen hoşnutsuz cumhuriyetçiler arasında 61 yaşındaki saraç Pierre Morey ile bakkal ve İnsan Hakları Derneği Roma Şubesi Başkanı Theodore Pépin de vardır. Gençliğinde çeşitli eylemlere karışan Morey, derneğin 1833’te kral tarafından yasadışı ilan edilip kapatılmasına çok bozulmuştur. Kader onun önüne Korsikalı Giuseppe Fieschi’yi çıkaracaktır.
Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan eski asker Giuseppe, o zamanlarda henüz tanımlanmamış olmakla birlikte, olası bir “travma sonrası stres bozukluğu” yaşamaktadır. Komutanına ihanet edip Avusturyalılar’a bilgi sattığı için ordudan tart edilen Giuseppe’nin ailesiyle ile de arası bozulmuş, kız kardeşi ve kayınbiraderiyle miras kavgasına girmiş, babadan bir şey kalmayacağı anlaşılınca inek çalmıs, ineğin kendisine ait olduğuna dair sahte evrak düzenlediği ortaya çıkınca hırsızlık ve sahtekarlık suçlarından 10 yıl hapse mahkum olmuştur. Hapiste dokuma ve kumaşçılık zenaatini öğrenen Giuseppe, cezasını tamamlayarak tahliye olur.
Devrim hatırası: Giyotin Morey, Pépin ve Fieschi’den oluşan suikast ekibi yargılandıktan sonra idama mahkum edildiler. 19 Şubat 1836 tarihinde Paris’te saat sabah 8’i gösterirken giyotin üçünün de başını aldı. İnfaz sonrasında François-Gabriel Lépaulle, Fieschi’nin kesilen başını tablolaştırdı (altta).
1830’a dek bir kumaş atölyesinde çalıştıktan sonra Louis Philippe’in çıkardığı aftan yararlanarak kendisinin teğmen rütbesiyle orduya geri alınması gerektiğini ve gösterdiği madalyaların bunu kanıtladığını iddia eder. Bu girişiminde bir dereceye kadar başarılı olur ve ancak çavuş rütbesiyle askere alınır. Askerde kendisi gibi afla geri dönen yarbay Gaspard Lavocat’nın takdirini kazanan Giuseppe, yine onun içişleri bakanlığına yaptığı tavsiye ile Paris Emniyet Genel Müdürü Jean-Jacques Baude’un emrinde cumhuriyetçilerin arasına ajan olarak gönderilir ve birçok komployu ortaya çıkartır. Bir yıl sonra Baude’un başarısız bulunarak görevden alınması Giuseppe’nin de yıldızını söndürür ve bir süre sonra yeterince takdir edilmediğinden yakınarak istifa eder. Hapisteki günlerinde tanışıp birlikte yaşadığı kadın arkadaşı Laurence Petit ile de arası bozulunca gidecek yeri kalmaz.
Giuseppe yine de pes etmez. 17. yüzyılda Kardinal Richelieu için inşa edilip onun ölümünden sonra kral sarayına, Louis Philippe’in döneminde de “AVM” ve kumarhaneye dönüşen Palais-Royal’in müdavimi olmakla kalmaz, içindeki bir mağazaya da müdür tayin edilir. Mağazadan çok kumarhane ile ilgilenen Giuseppe, kumar borçlarını ödeyebilmek için çalıştığı yerden zimmetine para geçirince mahkemelik olur. Zaten sabıkalı olan Giuseppe’nin okkalı bir ceza yememek için tek bir yolu kalmıştır: Ortadan kaybolmak.
Polis ajanı olarak çalıştığı günlerde tanıştığı komşusu saraç Pierre Morey ona yardım elini uzatır ve Giuseppe’yi evinde saklamaya başlar. Robespierre hayranı olan Morey’nin aklında cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmekten başka bir şey yoktur. Buna ulaşmak için de öncelikle kraldan kurtulmak gerektiğini düşünmektedir. Üstüste yediği darbelerle herkese düşman olan Giuseppe ise, para dışında dostu kalmadığını bilmektedir. Pierre’e kendi tasarıladığı bir silahla yalnızca kralın değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin de icabına bakabileceğini, ancak bu silahın 500 franka malolacağını söyler. Pierre gözleri parıldayarak arkadaşı bakkal Théodore’a koşar ve sonunda hayallerini gerçekleştirebilecek birini bulduğunu söyler, planını anlatır. Théodore da ikna olmuştur. İki ahbap ortaklaşa 500 frankı denkleştirip Giuseppe’ye verirler. Giuseppe 16 yaşında asker olup önce 1812’de Napoléon’un Moskova seferinde, sonra Napoli kralı Joachim Murat’nın ordusunda katıldığı savaşlarda üstün başarı göstermiş; sonra yeniden katıldığı orduda görevini yine başarıyla yerine getirmiştir. Şimdi ise tüm bunların değerini anlamayan ahmaklara günlerini gösterecektir. Öyle bir silah geliştirmelidir ki, hedefi vuramama olasılığı olmasın. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenen, hiç eğitim almamış olan Giuseppe’nin bu silahı tasarımlarken kalem-kağıt kullanıp kullanmadığını ya da birtakım geometrik ölçümler yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama, emin olduğumuz bir şey var: Giuseppe işini şansa bırakmak istememektedir.
Geçit töreninin yapılması beklenen Temple Bulvarı üzerinde 50 numaralı apartmanın üçüncü katında caddeye bakan dört odalı bir daire kiralanır. Giuseppe, önce ahşap bir kasa yaparak pencere önüne yerleştirir ve üzerine (nereden bulduğunu bilemediğimiz) 25 adet tüfek namlusunu caddeye doğru yaklaşık 20 derece açıyla yanyana bitişik olarak birbirlerine ve bu kasaya bağlar. Daha sonra, bütün tüfeklerin tek bir fitille aynı anda ateşlenmesini sağlayacak bir mekanizma geliştirir. Her bir namluya 8 misket, 15-20 tane de saçma doldurur. Daha sonra bu alete “cehennem makinesi” (machine infernale) adı verilecektir. Artık Temmuz Devrimi yıldönümü için yapılması planlanan geçit törenini beklemekten başka yapacak işi kalmamıştır.
I. Louis-Philippe ve öfkeli cumhuriyetçiler
Temmuz monarşisinin kralı Louis –Philippe’e, iktidarı boyunca yedi suikast girişiminde bulunuldu ve bunların hepsi başarısız oldu.
28 Temmuz 1835 Cumartesi günü öğle saatlerinde Louis Philippe, üç büyük oğlu ve maiyeti ile birlikte Muhafız Alayı’nı teftiş etmek üzere yola çıkar. Tören alayı Giuseppe’nin konuşlandığı apartmanın önünden geçerken büyük bir gürültü kopar ve ortalık kıyamet yerine döner. Toz-duman yatışınca kıyametin bilançosu ortaya çıkar: 18 ölü, 42 yaralı. Ölüler arasında eski başbakan, 8. Lejyon’un komutanı ve sekiz subay, dört yüksek rütbeli subay ve dört sivil vardır. Fakat nasıl olduysa kral ve prensler bu kıyametten sağ çıkmışlardır. Kralın atı vurulmuş, kendisi ise başında hafif bir sıyrıkla olayı atlatmıştır. Kral geçit resminin devam etmesini buyurur ve sağ kalanlar yola koyulurlar.
Cehennem makinesinin 25 namlusundan dördü yarılmış, dördü ateşlememiş, bir tanesi de falya deliği olmadığı için doldurulmamıştır. Yani belki de makineden ancak % 64 verim sağlanabilmiş olması, kralın ve prenslerin hayatını kurtarmıştır. Bu arada, yarılan namlulardan fırlayan metal parçalar Giuseppe’nin elinin iki parmağını uçurmuş, yüzünde ve başında derin yaralar açmıştır. Giuseppe hastaneye kaldırılır ve giyotin bıçağının altına yatırılmadan önce büyük bir ihtimamla yaraları iyileştirilir. Pierre ve Theodore da giyotine yollanır.
Louis Philippe ise zaten daha önce bir suikast girişimini atlatmıştır. 1836’da iki kez, 1840 ve 1846’da yine iki kez, toplamda ise yedi suikast girişiminden sağ-salim çıktıktan sonra, 1848 Şubat Devrimi sırasında alelacele yazdığı bir mektupla tahtı dokuz yaşındaki torununa bırakıp kuzeninin izinden Britanya’ya kaçar. Kaçarken kullandığı takma ad “Mr Smith” dir (“Vatandaş Kral” lakabı boşuna verilmemiş!). Fransa yaklaşık 60 yıl sonra bir yıllığına da olsa yeniden cumhuriyet olur.
Kral kıl payı kurtuldu Eski hükümet lideri Edouard Mortier’nin de öldüğü 1835 suikastının bilançosu 18 ölü, 42 yaralıydı. Kralın ise atı vuruldu; kendisi başında hafif bir sıyrıkla olayı atlattı.
Türk sporunun buluşma noktası, unutulmaz zaferlerin, büyük sevinçlerin ve hüzünlerin, futbolda ilklerin mekanı… Büyük futbolcuların, Baba Hakkı’ların, Lefter’lerin, Metin’lerin, Süleyman Seba’ların efsaneleştiği stadyum, 70 yıl önce yine bir Kasım ayında açılmıştı. Sadece futbolun ve Beşiktaş’ın değil tüm Türkiye’nin, sanatın, müziğin, insanın buluştuğu bir efsane mekan.
İstanbul’un incilerindendi İnönü Stadı. Baba Hakkı’ydı, Lefter’di, Metin’di. Millî takımdı, Üç Büyük’tü. Yıllarca futbolseverlerin buluşma noktasıydı. Sonraları Beşiktaş’ın yuvasıydı; siyahla beyazdı. Hayatın bir parçasıydı; bir kentin önemli duraklarındandı. Yeşilçam’ın pek sevdiği fondu; uluslararası yıldızlar yıllarca üstüne kondu.
Müsaadenizle bir semtin simgesine bakmalı; önemli kilometre taşlarını anımsatmalı… Türkiye’de statların tarihi, futbolunki kadar eskiye uzanmıyor. Bir zamanlar İstanbul’daki meşin yuvarlak meftunlarının neredeyse tek adresi Taksim Stadı idi. Onun 1939’da yıkılmasıyla birlikte futbolseverler bir manada yuvasız kalmıştı. Kurulan stadyum komitesi, yer olarak Dolmabahçe Sarayı’nın ahırlarının bulunduğu noktayı seçmişti. O zamanlar şehrin nüfusu sadece 600 bindi…
Dönemin valisi Lütfi Kırdar, Paolo Vietti-Violi’ye İstanbul’un yeni sahasını yapma görevini bahşetmişti. İki de Türk mimar kendisine yardım edecekti. Onlardan Fazıl Aysu’yu 31 Ekim 2013’te yitirmiştik. Ölümünden sekiz ay önce 3 Mart 2013’te Radikal gazetesine röportaj veren 101 yaşındaki Aysu, şunları söylemişti: “Proje İtalyan mimar Vietti Violi’ye verilecek dendi. Kendisi daha önce Manisa’da bir stad yapmıştı. Valiye gittik, ‘Türk mimarı hiç stat yapamayacak mı?’ dedik. Onun üzerine vali, Şinasi Şahingiray’la beni Vietti’nin yanında görevlendirdi. Ben o zaman 28 yaşındayım, lisan bildiğim için seçildim. Şinasi’yle kalktık, 1939’da Milano’ya gittik, bir ay Vietti’nin bürosunda çalışıp avanprojeyi tamamladık. Harp başlayınca konsolos ‘Güvenliğinizi sağlayamam’ deyip bizi Türkiye’ye geri gönderdi. Bir süre bekledik, sonra vali ‘Stadın bitmesi lazım, siz mimar değil misiniz?’ deyince projeyi ikimiz tamamladık. Stat 1947’de açıldı. 1930’ların Hitler mimarisinden etkilenmiştik”.
Patlayan 2. Dünya Savaşı, hayatı olduğu gibi inşaatı da durdurmuştu. 19 Mayıs 1939’ta atılan temel, dört yıl sonra yine bir 19 Mayıs’ta hayat bulmuştu. Çalışmalar hızlanmış, Gazhane tarafı dışında İtalyan mimarın planına sadık kalınmıştı. Fakat stadın Dolmabahçe Sarayı’na bakan yüzüne gömülecek tunç rölyefler yapılamamış, deniz tarafındaki kulelere dikilecek heykeller tamamlanamamıştı.
Türk futbolunda bir mabet 19 Mayıs 1943’te saatler 17.00’yi gösterirken dönemin valisi ve belediye başkanı Lütfi Kırdar düzenlenen törenle stadın ilk temel taşını eliyle koyuyor. Birçok sevince ve hüzne tanık olan stadın 1980’lerden bir fotoğrafında tribünler yine dolup taşıyor (altta).
Stadyum komitesinin koyduğu şartlara riayet ediliyor, at nalı şeklinde, Dolmabahçe Sarayı, camii ve saat kulesiyle uyumlu bir tasarım hayat buluyordu. Silüet bozulmasın diye de Dolmabahçe tarafı açık bırakılmış, “deniz tarafındaki kale” böylece doğmuştu. Aysu’ya göre şehrin ortasında stadyum olması o gün de yanlıştı; bugün de: “Bugün daha büyük bir yanlış, çünkü nüfus o zamanlar 600 bindi, bugün 15 milyon. O zaman da plancı Henri Prost ‘Kapasiteyi 25 bin kişiyle sınırlayın’ demişti. Bugün bu kadar ahaliyi şehrin göbeğinde toplamak yanlıştır”. Aynı röportajda “Hiçbir mimar, eserinin yıkılmasını görmek istemez. Ben de görmeyeyim istiyorum” diyen Aysu, son nefesini vermeden işmakinaları İnönü’ye çoktan girmişti. Beklediği gibi 2014’ü görmemiş; haliyle Vodafone Park’ın 11 Nisan 2016’daki açılışını kaçırmıştı.
Onun eserlerinden Ali Sami Yen’in yerinde lüks gökdelen yükseliyor; bir zaman basketbolun kalbinin attığı Spor ve Sergi Sarayı, Lüfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı olarak anılıyor. Mesleği öğrendiği Fatih’teki stadyum ise dimdik ayakta duruyor. Oraya Vefa Stadyumu dense de maçlarını orada yapan Karagümrüklüler bunu asla kabul etmiyor.
İlk heyecan
23 Kasım 1947’de top ilk defa Dolmabahçe Sarayı’nın arka bahçesine kaçıyordu. Futbolun yeni yuvası kapılarını Beşiktaş ile AIK Solna arasında oynanan özel karşılaşmayla açıyordu. Kazanan İsveçliler de olsa, ilk gole imzasını atan Süleyman Seba, yıllar sonra siyah-beyazlı camianın başına geçecekti…
Ülkedeki siyasi gelişmeleri müteakip, stadın adı da değişiyordu. Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelişinden sonra İnönü’nün resmi devlet dairelerinden, paralardan kaldırılmıştı. Tam stadın adı değiştirilmesi düşünülünürken, ilk Osmanlı Anayasası’nı hazırladıktan sonra sürgüne yollanan ve Taif’te 1884’te öldürülen Mithat Paşa’nın kemiklerinin Türkiye’ye getirilmesi sözkonusu oldu. İstanbul Belediye Meclisi’nde konu görüşülmüş ve karara bağlanmıştı.
Mithat Paşa Stadyumu böyle doğmuştu. Sayısız zafere tanıklık etmiş; Millî Şef’in 25 Aralık 1973’teki ölümünü müteakip stadın ismi yine İnönü olmuştu.
Millî Takım’dan İstanbul’un devlerine herkesin yuvasıydı o. Farklı renklerin birbirine karıştığı bir gökuşağıydı; harcı, dökülen gözyaşlarında saklıydı…
Macaristan zaferi
19 Şubat 1956’da Puşkaş ve arkadaşlarının ayak bastığı mabet, yıllarca anlatılan bir destana tanıklık ediyordu. 31 maçlık yenilmezlik serisi, 1954 Dünya Kupası finalinde Almanya karşısında sona eren, o tarihten sonra yine mağlubiyeti unutan o günün süper futbol gücü, Lefter ve Metin Oktay ile müşerref oluyor, ama adeta çimlere gömülüyordu. Biricik Ordinaryus’un iki, “futbolumuzun tavanındaki en güzel avize”nin bir golüne, Macaristan sadece futbol ilahıyla cevap verebilmişti.
Aslında Macar kafilesi 3 Şubat akşamı Türkiye’ye gelmişse de 70 santimi bulan kar, maçın ertelenmesine neden olmuştu. Karaborsada yüz liraya peynir-ekmek gibi satılan biletler manşetleri süslerken, karda sahne almak istemeyen yıldızlar topluluğu rahatlamıştı. Hattâ büyük usta Halit Kıvanç kararı memnuniyetle karşılayan Czibor’un tellendirdiği sigarayı yazıyordu. Sürekli şehir karmalarıyla hazırlık maçları yapılıyor; İzmir, Ankara derken rakip ayın 15’inde İstanbul’a ayak basıyordu. Nefesler tutulmuş, tüm Türkiye 19’unda iki millî takımı buluşturacak mücadeleyi bekliyordu.
Hezimetler, zaferler, unutulmayan maçlar 23 Kasım 1947’de Beşiktaş, sahasında İsveçli AIK Solna’yı ağırladı. Maçın sonucu 3-2 Beşiktaş aleyhine olsa da yeni statta siftahı Süleyman Seba yapmış, maç öncesinde iki ekip birlikte fotoğraf çektirmişti.
O gün alınan 3-1’lik galibiyet, tüm dünya basınını hayretlere düşürmüştü. Yenilmez armada 1950’lerde ikinci kez boyun eğmişti.
Millî Takım’ın uzun yıllar en büyük zaferi buydu. Ne olursa olsun, Puskas ve arkadaşları sahadan boynu bükük ayrılmıştı. 19 maçlık yeni yenilmezlik serisi de bu sefer İstanbul’da çimlere gömülmüştü.
O takım Eylül’de 100 bin kişinin önünde Moskova’da kazanacak, ertesi ay da Sovyet tankları Budapeşte’de cirit atacaktı. Sonrası malumunuz… Takım ikiye bölünmüş; İspanya’ya gidenler Real Madrid ile Barcelona’nın kanatlanmasını sağlarken, Macarların futbol rüyası tank paletlerinin gölgesinde son bulmuştu.
Uçan kaleciler, efsane goller1 Mayıs 1956’da, o zamanki adıyla Mithatpaşa Stadı’nda gerçekleşen Türkiye- Brezilya dostluk maçı 1-0’lık skorla Brezilya lehine sonuçlandı (üstte). 10 Haziran 1959’da Türkiye’nin ilk milli lig şampiyonluğu için oynanan Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki birinci maçta Metin Oktay, Türk futbol tarihinin unutulmaz ağları delen golünü atmıştı (altta).
Ağları yırtan Metin!
1959’da ülke futbolu millî lige merhaba demişti. Artık kentin değil, ülkenin şampiyonu olacaktı takımlar. Gruplarını lider bitiren Fenerbahçe ile Galatasaray unvan için Dolmabahçe’ye iki kere ayak basmıştı. 10 Haziran 1959’da Aslan, dört gün sonrasında ise Kanarya gülmüş, kupa Kadıköy’ün yolunu tutmuştu. Metin Oktay ilk maçta ağları yırtmış, ikinci karşılaşmada ise sarı-kırmızılı kaleye esen Fener fırtınası dört gol biçmişti.
Taçsız Kral’ın tarihe geçen golü çok tartışılmıştı. Kimilerine göre ağlar yırtıktı; bazılarına göre sapasağlam. Cemal Süreya, Metin Oktay’ın ölümsüzleştiği o anı şöyle yazmıştı: “Fenerbahçe’ye attığı çok ünlü bir gol vardır. ‘Uçan Manda’ olarak anılan Özcan’ın beklediği kalenin ağlarını yırttı. Ayıp olmasın diye ve rakip takıma bir cemile olarak şemsiyesiyle örttü orayı. Şemsiyenin bugün hâlâ orda olduğu söylenir”.
Yıllar sonra katıldığı bir televizyon programında bu golün bu kadar konuşulmasının Fenerbahçe’nin büyüklüğünden geldiğini söyleyen efsane futbolcu, derbi tarihinin en zarif hareketlerinden birine imza atmıştı. Rakip öteki değil; hayatın anlamıydı…
Fener alayı
Fenerbahçe tarihinin de yıllarca anlatılan en büyük destanı İnönü Stadı’nda yaşanmıştı. 1968’de İngiltere şampiyonu Manchester City ile eşleşen sarı-lâcivertliler, deplasmanda golsüz berabere kalmış, 2 Ekim’de Dolmabahçe’de tarih yazmıştı. İstanbul’daki maç öncesi sarı-lâcivertli yönetim, Eskişehirspor’a başvurmuştu. Evet, Es-Es’e! O zamanlar Türkiye’nin tek amigosu Orhan, kırmızı-siyahlıları bir filarmoni orkestrası şefi edasıyla yönetiyordu. O ve 40 arkadaşı, daveti millî mesele olarak nitelendirip Mithatpaşa Stadyumu’nun yolunu tutmuştu. Amigo Orhan sinemadaymışçasına sessiz futbol izlemeye alışık taraftara, adeta “başka bir dünya mümkün” demişti. Coleman’ın karşılaşmanın başında attığı gol moralleri bozmamış, ikinci yarıda City kalesine esen Fener fırtınası iki gol biçmiş, Abdullah Çevrim ve Ogün Altıparmak’ın sayıları İstanbul’a bayramı getirmişti.
Yeşilçam’ın vazgeçilmezi
Televizyondan naklen (canlı!) yayınlanan ilk derbi, 3 Mart 1974’te oynanmıştı. Dönemin TRT Genel Müdürü İsmail Cem, “500 bin Lira+ boş kalan koltukların bilet parası” formülüyle Fenerbahçe ile Galatasaray’ı ikna etmiş, mücadele, çiçeği burnundaki Telespor programı içinde izleyicilerle buluşmuştu. Kanarya’nın 2-1 kazandığı müsabaka, Ertem Eğilmez klasiklerinden Salak Milyoner’de de kullanılmıştı.
Bu meşhur filmde Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar ve Halit Akçatepe define peşinde koşarken İnönü’ye çıkmıştı. Sahada Galatasaray-Fenerbahçe kapışsa da, kardeşler sarı-kırmızılıları karıştırıp Kayseri’nin oynadığını sanmışlardı. Metin Akpınar’ın yaptığı “Kayseri ıh ıh” tezahüratı anında kültleşmişti.
Dünya şampiyonları bu statta ter döktü Futbolun yanısıra stat binicilik, güreş, basketbol gibi sporlara da evsahipliği yapmıştı. 1959’da Avrupa Basket Şampiyonası sırasında dünya devlerini ağırlarken (üstte), Manchester City gibi futbolun yıldız takımları da bu statta sahayı arşınladı (altta sağda).
Şehrin göbeğindeki stada Yeşilçam sık uğramıştı. Asaf Tengiz’in yönettiği Gönül Kimi Severse filminde Cilalı İbo, sarı-lâcivertli renklere duyduğu aşkı ilan ederken, görüntüleri prodüksiyonun mezesiydi. Galatasaray’ın sembolü Metin Oktay ise bir manada 1965’te taçlandırılıyor ve hayatını konu alan Taçsız Kral filmi çekiliyordu. Söylemeye gerek yok, fonda yine İnönü vardı.
Kaleci Varol ile Fatma Girik’in başrollerini paylaştığı avantür filmlerinden “Kavgasız Yaşayamam”, Mahmut Hocalarından kaçan “Hababam Sınıfı, Ya Ya Ya Şa Şa Şa”da İnönü’nün çimlerine gömülen İlyas Salman, “Neşeli Hayat”ta terlik olarak çok sevdiği stadına ayak basan Yılmaz Erdoğan hâlâ zihinlerde. Hattâ Kemal Sunal sadece “Hababam Sınıfı”nda değil, “İnek Şaban”, “Gol Kralı” ve “Garip”te de soluğu Dolmabahçe’de almıştı. Doğrusu siyah-beyazlı forma da ona çok yakışmıştı.
Fenerbahçe’nin Kadıköy’e, Galatasaray’ın da Mecidiyeköy’e taşınmasıyla birlikte, İnönü Stadı, Beşiktaş’ın mabedine dönüşüyordu. Semtte buluşup yavaş yavaş Dolmabahçe’ye yürümek, adeta bu ayinin parçası oluyordu.
Konserler çağı
Yabancı ülkelerde gördüğümüz dev stat konserleri, 1990’larda Türkiye’ye de uğramıştı. Zamanın ruhu statların varoluşunu değiştirmiş, ruhun gıdası bir endüstrinin doğuşuna yardım etmişti. Büyük gelirler kazanılıyor, konserler görsel şölenlere dönüşüyordu. İlk Bryan Adams’la 1992’de başlayan gelenek, ertesi yılki bayramın müjdecisiydi. Guns N ‘Roses, Elton John, Bon Jovi, Metallica, Madonna, Michael Jackson 1993’te İstanbul’un incisiyle tanışmış, rock müziğin yaşlanmayan babaannesi Tina Turner da 1996’da Dolmabahçe havası almıştı.
Kartal Yuvası
İnönü Stadı, Beşiktaş’ın sayısız zaferine şahitlik etmişti. 19 Eylül 2000’de Barcelona, İstanbul’a “Kapalıçarşı’dan halı alırım” rahatlığıyla gelmiş, 3-0’lık bozguna şükrederek dönmüştü. Şampiyonlar Ligi’nden 1028 gün uzak kalan mabet öyle bir zafere evsahipliği yapmıştı ki… İbrahim Üzülmez’in yedek oksijen tüpüyle oynadığı maçta, Ahmet durmamış, İspanyol devini iki kere vurmuştu. Nouma skoru ilan etmiş, Nihat’ın direkte iz bırakan şutu hafızalara kazınmıştı.
Dolup taşan kalabalıklar
İnönü, İstanbul’un merkezindeki şehir stadyumu olarak bugünkü gibi kitlelerin kolay ulaşabildiği bir spor kompleksiydi. Fotoğraf 1953’ün Mart ayında oynanan bir maçın bilet kuyruğuna ait.
Kuruluşunun 100. yılında takipçisi Galatasaray’ı konuk eden Kartal, sekiz yıllık hasreti dindirmek istiyordu. Ev sahibine beraberlik yetse de baştan sona üstün oynayan Beşiktaş, mücadelenin son anlarında muradına eriyor; Sergen atıyor, şampiyonluk geliyordu!
24 Ekim 2007’de de bir başka dev Liverpool’u deviren siyah-beyazlılar, desibel rekorlarını altüst ediyordu. Tüm Avrupa sahadakilerin değil, tribündekilerin performansını konuşuyordu.
Kazmaların vurulacağı geçen sezon 3 Mart 2013’te oynanan derbi, muhteşem bir finale sahne olmuştu. Fenerbahçe ile girilen gol düellosunda son sözü söyleyen Olcay Şahan, Dolmabahçe’yi havalara uçurmuştu. Uzatmaların da son anlarında gelen bu zaferden sonra stada kazma vurulsa yeriydi…
Sanatın da kalbi oldu Stat, Yeşilçam sinemasının klasiklerinden “Salak Milyoner”in çekimlerine ev sahipliği yapmış (solda); 1992’de Bryan Adams’la başlayan konserler serisinde Tina Turner, Michael Jackson, Iron Maiden gibi dev isimleri ağırlamıştı. Metallica grubu da biri 1993, diğeri 2010 (sağda) olmak üzere İnönü’ye iki kez ayak basmıştı.
Ve tarihler 11 Mayıs 2013’ü gösterdiğinde, Kartal yuvasında son kez kanat çırpıyordu. Rakip Gençlerbirliği de o gün stattaki muhteşem coşkunun bir parçası oluyor, farklı kazanan siyah-beyazlılar gözyaşlarıyla İnönü’yü terk ediyordu. Fakat sadece onlar mı, belli bir yaşın üstündeki birçok futbolseverin içi cız ediyordu. Peki sadece futbolseverler mi, müziğin devlerini Dolmabahçe’de izlemişler de… Birçoklarının ilk gittiği stattı o, ilk aşk unutabilir miydi ki…
İlk golü Süleyman Seba atmıştı, sonuncuyu Holosko. İlk konser Bryan Adams’dı, son Iron Maiden. Açılışı Seba yapmıştı, kapanışı Iron Maiden. Kimbilir, erken yıkılsa, yenisinde de ilk golü ölümsüz başkan atacaktı. Önce mimarı göçmüştü, ardından Seba. Bir şey kesinse, adı ne olursa olsun, birçokları ona İnönü demeye devam edecek. O, herkesin İnönü’süydü. Siz de her önünden geçtiğinizde, sayısız anı gözünüzün önünden akmıyor mu?
Stadyuma veda Kara Kartal 11 Mayıs 2013’te Gençlerbirliği’yle oynadığı maçla yuvasında son kez kanat çırpmış, rakibini farkla yendiği müsabakanın ardından seyirci sahaya inerek sahaya veda etmişti.
Sultan İbrahim’in ikinci oğlu Süleyman, 6 yaşında kapatıldığı harem hapishanesinden 39 yıl sonra, kardeşi 4. Mehmed’in tahttan indirilmesi üzerine çıkartılmış, 45 yaşında tahta oturtulmuştu. Dört yıl sonra, 1691’de öldü. Ağabeyi 4. Mehmed ise neredeyse kırk yıla yakın padişahlığını av peşinde geçirmiş, ülkeyi Köprülü vezirler ve padişah anaları idare etmişti.
Osmanoğulları’nda iki Süleyman var. Kanunî Süleyman’ı ilkokul çocukları bile öğreniyor ama ikincisini merak eden aydınımız bile enderdir. 2. Süleyman, adaşı Muhteşem Süleyman’a kıyasla bir bahtsız, hatta halk deyimiyle bir garibandır! Dört yıllık saltanatı şöyle dursun, bütün ömrü Kanunî’nin saltanatından üç yıl fazla, bunun 40 yılını da sarayda, hapiste geçirmiştir. Kısa padişahlığının sağladığı tek şans, Kanunî Süleyman’ın türbesine gömülüşü olmuş! Uzun bahtsızlığının nedeni ise 1 Ocak 1642’de doğan kardeşi (4) Mehmed’den 3.5 ay sonra 15 Nisan’da doğmasıdır.
Sultan İbrahim’in tahta çıkan oğulları Mehmed, Süleyman ve Ahmed’den başka küçük yaşlarda ölen altı şehzadesi daha biliniyor. Bunların, babalarının harem çılgınlıkları evresindeki çocuklukları, eğitimleri, dadıları, lalaları, hocaları konusunda bilgiler yok. İbrahim tahttan indirilip boğulunca, en büyükleri Mehmed yedi yaşında tahta oturtulmuş ama, gerçekte babaanne Kösem Sultan buyrukçu olmuş. O da 1651’de boğulunca, Mehmed’in annesi Turhan Valide saltanat işlerini yüklenmiş. Şehzadeler de Şimşirlik hücrelerine kapatılmışlar. Bunlardan beşi çocukken, şehzade Selim 20’li yaşlarda ölmüş. Hayata tutunan 4. Mehmed (1648- 1687), 2. Süleyman (1687-1691, 2. Ahmed (1691-1695), sırasıyla 19, 20, 21. padişahlardır.
2. Süleyman Han Sultan İbrahim’in Saliha Dilaşub Sultan’dan olma oğlu, Osmanlıların 20. padişahı Sultan 2. Süleyman Han (15 Nisan 1642 – 22 Haziran 1691).
Süleyman’ın 49 yıllık yaşamından tarihe düşen ilk kayıt, biri sultan (4. Mehmed), diğerleri şehzade (Süleyman, Ahmed ve Selim), Sultan İbrahim’in yetimlerinin 21 Ekim 1649’da sünnet edilmeleridir. Bu babasız masumları, -çok küçük yaşta- sünnetçi önüne oturtan gerekçe de en büyükleri yedi yaşındaki 4. Mehmed’e “sünnetsiz padişah” dedirtmemekti olasılıkla.
Süleyman’ın annesi Dilâşub, İbrahim’in “yaşlıca” hasekilerinden, “meczup meşrep, safdil, harem /saray entrikalarına aklı ermeyen” bir kadıncağızmış. Hatta Büyük Valide Kösem Sultan, 1651’de Turhan Sultan’ı ve oğlu 4. Mehmed’i ortadan kaldırıp Süleyman’ı tahta geçirirse bunu ve saf anasını saltanat işlerinden uzak tutabileceğini hesaplamış, ancak düzenlediği komplo kendi hayatına malolmuştu. İktidar Turhan Sultan’a kalınca, Dilâşub ve öteki hasekiler Eski Saray’a gönderilirken, çocuk şehzadeler de haremin Şimşirlik Kasrı’nda birer odaya kapatılmışlardı.
Büyük imparator’ 2. Süleyman’ın ailesi ve saltanatı hakkında bilgi veren Fransızca bir gravür. 2. Süleyman Han, selefi 4. Mehmed’in küçük kardeşi, halefi 2. Ahmed’in ağabeyiydi.
17 Temmuz 1656’da Süleyman ikinci kez ve yine başarısız tahta geçirme girişimi yaşamış. O yıl, iktidara gelen Köprülü Mehmed Paşa devlete egemen olmak için padişah 4. Mehmed’le birlikte, saray ve harem kadrolarını, doğal ki şehzadeleri de Edirne Sarayı’na savmış. Süleyman, Ahmed ve Selim kapalı arabalarla yol, iz, kır, bayır görmeden Edirne’ye götürülerek oradaki sarayın kafes denen hapishanesine kapatılmışlar. Ağabeylerinin nadiren İstanbul’a gelişlerinde yine kapalı arabalarla saltanat kafilesinde yer almışlar.
Oğlu da av delisi!
1683 Viyana bozgunu, 1686’da Budin’in ve kimi kalelerin düşmesi, Şikloş yenilgisi, Anadolu’da Celali terörü yaşanırken, Sultan 4. Mehmed’in av tutkusunu iptila derecesine vardırdığı biliniyor. Bu nedenle padişaha uluorta hakaretler yönelten vaizlerden biri, Sultan İbrahim’i de itham ederek: “babası a. delisiydi oğlu da av delisi! Ne günlere kaldık ey cemaat?” diyebilmiştir! Padişahın av iptilası, azledilen – atanan sadrazamların yetersizlikleri, 1687’de ordunun parça bölük cephelerden yüz geri edip Edirne’ye yönelmesi sonucu, ocak ağaları denen Kapıkulu komutanları padişahı tahttan indirmeye yönelmiş; 4. Mehmed’in başvurduğu ödünler kâr etmediğinden, Silivri’de alınan hal’ kararını, sadrazam Siyavuş Paşa, İstanbul’daki vekili sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’ya göndermişti.
7 Kasım 1687 sabah namazı vaktinde Ayasofya Camii’nde toplanan Kaymakam Paşa, Nişancı Paşa, şeyhülislâm, kazaskerler, sekbanbaşı ve ulema, sarayın kapı ağasına haber gönderip Şehzade Süleyman’ın tahta geçirilme kararını bildirmiş. Haber kendisine iletildiğinde, Süleyman öldürüleceğini sanarak odasından çıkmak istememiş: “-İzalemiz emr olundu ise söyle iki rekât namaz kılayım. Çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim. Her gün ölmektense bir gün ölmek evlâdır. Bir can için ne bu çektiğimiz korku?” diyerek ağlamaya başlamış. Ağa: “Billâhî tallahî” diye yeminler ederek: “-Erkân-ı devlet sizi cülusa bekler” diyedursun, Şimşirlik hapsindeki kardeşi şehzade (2.) Ahmed de: “-Buyurun, korkman, ağa yalan söylemez!” demekteymiş.
Trsat Kalesi’ne giriş 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çıkma kararından sonra bugün Hırvatistan’ın Rijeka kentinde bulunan Trsat Kalesi’ne at üstünde, arkasında mızraklı solakla girişi.
Bu ve sonraki sahneleri tarihinde anlatan Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa’dır. Süleyman dehlize çıktığında perişan halde, üstünde eski bir atlas entari ile hırka, ayağında tomak varmış. Harem Ağası kendi giysilerinden meneviş çuha kaplı bir samur erkân kürkü getirtip giydirmiş. Arz odasında da başına Hz. Yusuf’un amâmesi denen sarık sarılıp sarığın önüne de mücevherli sorguç takılmış. Babüssaade denen taç kapı önünde taht’a cülûs eden Sultan 2. Süleyman’a biat edilirken, günün erken saatindeki bu gelişmelerden habersiz 4. Mehmed’e haberi yine harem ağası vermiş: “-Allahın dileği buymuş, buyurun Şimşirliğe!”. 4. Mehmed ise “-Ağa, bize katil var mı?” sorusuna “-Hapis emr olundunuz!” yanıtını alınca direnme göstermeden Şimşirlik dairesine götürülmüş.
Osmanoğulları tarihinde 2. Bâyezid’den, 6. Mehmed Vahideddin’e yaşanan 13 tahttan indirme olayının en kolay ve sorunsuz başarılanı budur. 2. Süleyman, 1. Mustafa’dan sonra, çocuksuz padişahların da ikincisidir. 18. yüzyılda bu sayı, 1. Mahmud’un, 3. Osman’ın, 3. Selim’in eklenmesiyle beşe, ölümünden sonra doğan kızı sayılmazsa 4. Mustafa ile altıya çıkar. Orduyla Davutpaşa sahrasında olan ve cülusta bulunmayan sadrazam Siyavuş Paşa ve Kapıkulu ordusunun ertesi gün İstanbul’a gelişinde “alây-ı azîm” düzenlenir. Sadrazam, âdet gereği sarayın Bâbüssaade denen kapısı önünde padişahın ayağını öperek Sancak-ı Şerif’i teslim eder. Bu, dünyadan bi-haber 2. Süleyman için ikinci bir biat olur.
İzleyen günlerde yeniçerilerle diğer kapıkullarının Et Meydanı ve At Meydanı’ndaki eylemleri, vezir ve zengin konaklarının yağmalanması bir ayaklanmaya dönüşmeden 22 Kasım’da cülus bahşişi dağıtılarak önlenmiştir. Emekliler ve serhat askerleriyle sayıları 38.130 olan kapıkullarından 32.263’üne 3.905 kese cülus akçesi dağıtılır. Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Silahtar bölükleri de katılınca miktar 4.557 keseye çıkar. Bunun 1.256 kesesi Enderun hazinesinden karşılanır. Kalanı için ise, Mısır gelirinden ve saraydaki değerli gümüş evani, iç hazinedeki kılıç ve gaddarelerin altın gümüş kabzaları, Has Ahır’daki rahtların yine altın gümüş işlemeleri eritilip sikke darbı için darphaneye gönderilir. Bunlar yetmeyince İstanbul zenginlerinden imdadiye adıyla vergi alınması kararlaştırılır. Zorbaların para tahsildarı olacağından korkan kimi zenginler İstanbul’u terketmişlerdir..
Edirne Sarayı 2. Süleyman’ın yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Edirne Sarayı’ndan bugün geriye kalanlar arasında giriş kapısı (solda) da vardır.
2. Süleyman Eyüp Sultan Camii’ne gidip Şeyhülislam Debbağzâde Süleyman Efendi ile Yeniçeri ağası Mustafa Ağa’nın elinden kılıç kuşanması 1 Aralık’tadır. Ertesi gün Ayasofya’da ilk Cuma selamlığına çıktı. Yeni padişahın “mekr-i erbab-ı hevâdan muhafaza (saflığından ötürü kandırılmaması) için Süleymaniye camii vaizi, “muallim-i sultanî” atanır ve her gün huzura çıkması için uyarılır. Zira 2. Süleyman, dünya ve devlet bilgisinden yoksundu; hapisteki 40 yılını çocukluk masumiyetiyle geçirmişti!
İstanbullular yeniçerilerin estirdiği terörden, çarşı-pazar yağmalamalarından yılgın, Sadrazam Siyavuş Paşa da sorunları çözmekte yetersizdi. Bahşiş ve ulufe alamayan üç bin Cebeci Aralık ayının ilk günlerinde At Meydanı’nda toplandı. Defter çalığı iki bin Yeniçeri de İstanbul’a gelip ayaklanmacılara katıldı. Soygun ve saldırılar günbegün arttı. İşsizler, serseriler meydanı doldurdu. Çarşılar kapandı. Ayaklanmacılar kepenkleri sökerek dükkânları yağmaladılar. Bunları yönlendiren defterdar tutuklandı. Toplanabilen imdadiye akçesi talebi karşılamadığından, alacaklı askerlere pençeli (imzalı) divan defterleri verildi. Bu, bir bakıma “zenginleri soyabilirsiniz” belgesiydi.
Sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, sadrazam Siyavuş Paşa’ya asilerin tepelenmesi için önerilerde bulunur ama âsi önderleri Köprülü Paşa’nın Seddülbahir muhafızlığı ile İstanbul’dan uzaklaşmasını sağlamışlardır. Debbağzâde’nin yerine de Feyzullah Efendi şeyhülislâm olarak atandı. Ayaklanmacıların elebaşısı Fetvacı Hüseyin Efendi’nin öldürülmesine karşılık, ayaklanmacılar da yeniçeri ağası Harputlu Ali Ağa’yı kılıç üşürüp öldürürler.
1 Mart 1688’de At Meydanı mahşer yerine döndü. Asiler paşa konaklarını kuşattılar, sadaret mührünü zorla aldıkları Siyavuş Paşa’yı öldürerek İbrahimpaşa Sarayı’nı yağmaladılar. Bu sarayın harem dairesine girenler ‘gazâ malımız’ diyerek cariyeleri de sırtlayıp götürdüler. Hamam kurşunlarını pencere demirlerini söktüler. Gün ışıyınca çarşı yağmasına daldılar.
2. Süleyman’ın 2 Mart’ta sadrazam vekili atadığı Nişancı İsmail Paşa olayları önleyemedi. Sonunda dükkânları yağmalananlar, başlarında yağlıkçılardan bir esnaf, ellerine bıçaklar, tüfekler, sopalar alarak harekete geçti. Âsilerin elebaşıları birer ikişer linç edildi. Halk geceyi saray avlularında geçirdi. Ertesi sabah bir zorba kıyımı yaşandı ve dört aydır süregelen eylemler sona erdi. Padişah 22 Nisan’da İsmail Paşa’yı asaleten sadrazam atadı.
İstanbul’da yaşanan olaylar sırasında Venedikliler Attik Yarımadası’nı ve Mora’yı işgale başlarken Avusturya kuvvetleri de Eğri’yi, Bosna’yı işgal etmişti. Bu nedenle seferberlik ilan edildi ama hazine darlığı cephelere asker gönderilmesine engeldi. Bir kez daha hazineden değerli öteberiler darphaneye gönderildi. O arada 2. Süleyman da bir hükümdarlık gösterisinde bulunmak için on gün önce atadığı İsmail Paşa’yı azledip sadaret mührünü Bekri Mustafa Paşa’ya verdi.
Oradan şuradan toplanacak gümüş ve altınla hazine gereksiniminin karşılanamayacağı anlaşılınca para ayarının düşürülmesi yoluna gidildi. 1 okka halis bakırdan 800 mangır kesilmesi, 2 mangırın 1 gümüş akçe değerinde sayılması karara bağlandı. Bir de mangır darphanesi kuruldu. Hamr (içki) yasağı askıya alınıp yüksek vergilerle meyhanelere ruhsat, içki satışına da izin verilmesi kararlaştırıldı. Hamr Emaneti (içki vergisi yükleniciliği) kuruldu. Satışı yasak olan duhanın da (tütün) 1 okkasına 8 akçe vergi konarak satışı serbest bırakıldı. Vakıf gelirlerine vergi, zenginlere asker için iaşe bedeli öngörüldü.
Süleymaniye’ye defnedildi 1691 yılında Haziran başında Macaristan seferine çıkacak orduya moral olması amacıyla ağır hastalığına rağmen yola çıkan padişah, 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanuni Sultan Süleyman türbesine gömüldü.
Sefere gidecek askerin moralini yükseltmek, Kanunî Süleyman seferleri gibi bir hava estirmek için, 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çıkması kararlaştırıldı. Padişah ve devlet erkânı 1688 Haziran’ında Edirne’ye hareket etti. Yaz, güz ve kış ayları Edirne’de sefer hazırlıklarıyla geçirildi. Sağlığı hayli bozulan 47 yaşındaki padişah, Edirne Sarayı’nda annesi Dilâşub Valide ve harem ehli ile vedalaşıp 10 Nisan 1689’da Engürüs (Macaristan) seferi için Edirne kırsalında otağa-ı hümayuna çıktı. Orduyla birlikte 9 Haziran’da hareket etti ama, Sofya konağından ileriye gidemedi. Bir süre orada, sonra Filibe’ye dönerek otağda kaldı. Arada oyalayıcı fetih haberleriyle sevinip kendisinin de bir “Süleyman” olacağı umuduna kapılsa da ardarda bozgunlar, ordu mallarının ve mühimmatın düşmana bırakılması, Avusturya kuvvetlerinin Vidin’i, Fethülislâm’ı, Üsküp’ü istila ettiği, Ruslar’ın Kırım’a saldırdığı haberleri karşısında acılara gömüldü. 5 Eylül 1689’da huzurundakilere ağlayarak: “Bir sadık kulum yok ki ortalığın ahvalini doğru söyleye!” dedi. Ekim ayında Edirne’ye dönüldü. Son kez sadrazam değişikliğine giden padişah, 25 Ekim 1689’da Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yı sadrazam atadı. O arada, İstanbul ve Edirne’deki ulemanın yobaz kesimi yaşanan yenilgileri, haram olan içkinin satışına izin verilmesine bağladıklarından, 1690’ın ilk günlerinde yine içki yasağı konuldu.
Dilâşub Valide Sultan, 3 Ocak 1690’da Edirne Sarayı’nda öldü. Cenazesi İstanbul’a gönderilerek Kanunî Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın türbesine gömüldü. 2. Süleyman, annesinin haremdeki valide sultanlık yetkisini yüklediği Kethüda Kadın’a, Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa muhalefetine karşın has çiftlikler bağışladı. Devlet ileri gelenlerinin “iydiyye” (bayramlık) adı altında padişaha hediyeler sunmasına da son verdi.
Padişah ve devlet kadrosunun Edirne’de olması nedeniyle İstanbul’da soygunlar meydana gelmekte, kundaklama yangınları çıkmaktaydı. Bir yangında Eyüp Çarşısı kül oldu. 5 Haziranda fırtına çıktı. Dalgalar Boğaziçi’ni, Haliç’i altüst etti, yalılar yıkıldı, birbirine çarpan tekneler parçalandı, yüzlerce insan boğuldu. 11 Temmuz’daki “azim zelzele”de birçok yapı, yer yer kara surları ve Topkapı kesimi yıkıldı. Serdarlar Anadolu’daki ayaklanmaları bastırmaya çalışırken, Batı cephesinden de yenilgi haberleri geliyordu. Avusturya ordusu da Erdel’e girmişti.
Tahta çıkışının dördüncü yılında, Fazıl Mustafa Paşa’nın Vidin ve Niş’i istilâdan kurtardığı müjdesini alan 2. Süleyman bu sevinçle İstanbul’a dönmek istediğinde kimi fesat ehli: “Sakın gitme, kardeşinizi de İstanbul’a götürüp tahttan indirmişlerdi, sizi de indirirler” dediler, ulemanın güvence vermesi üzerine 13 Kasım 1690’da İstanbul’a hareket etti. Payitahtta büyük törenle karşılandı ama % 30 enflasyon yüzünden halk perişandı. Tek avuntu, cepheden gelen düşmanın Tuna’nın öte yakasına atıldığı, Belgrad’ın geri alındığı haberi oldu.
Sadrazam Fazıl Mustafa Paşa’nın İstanbul’a dönüşündeki zafer alayı görkemli oldu. Kendisini Davutpaşa Sarayı’nda kabul eden padişah, sırtındaki kürkü çıkartıp sadrazama giydirdi, belindeki murassa hançeri de hediye etti: “Sana mükâfat vermeğe kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin” dedi.
O yılın ilkbaharında henüz 49 yaşındaki 2. Süleyman, istiska (hydropisie: vücutta su toplanması) rahatsızlığı giderek ağırlaştığından, sadrazam da cephede olduğundan, eğer ölürse eski padişah 4. Mehmed’in ikinci kez tahta oturtulacağı düşündü. 2. Süleyman, eski padişah ve diğer kardeşleri Edirne’ye götürülmek üzere 13 Mayıs 1691 ve izleyen günlerde ivedilikle ve kafile kafile yola çıkartıldı. 4. Mehmed’e yandaşlık edenler de tutuklandı. Edirne yolculuğunda durumu daha da ağırlaşan ve vücudu şişen 2. Süleyman, 8 Haziran’da Edirne Sarayı’na getirildiğinde komadaydı. 22/23 Haziran sabahı öldü. Saltanatı 3 yıl, 8 ay, 24 gündür. Aynı gün Edirne’de tahta oturan 2. Ahmed’in buyruğu üzerine cesedi buz kalıplarıyla tabuta yerleştirilip arabayla Silivri’ye, oradan da kayığa alınıp denizden İstanbul’a getirilerek Kanunî Sultan Süleyman’ın türbesine gömüldü.
2. SÜLEYMAN
Tuğrası çiçekli ilk padişah
Çağdaşı ve saray mensubu Silahdar Tarihi yazarı Fındıklılı Mehmed Ağa 2. Süleyman’ı şöyle betimlemiş: “Orta boylu, yassı bağırlı, değirmi çehreli, kara gözlü, doğan burunlu, kaba kır sakallı, güzel ve vakur görünüşlü, yumuşak huylu, sakin ve insaflıydı”. Beş vakit namazını kılarmış. Kırk yıl boyunca ilgiden, saygıdan uzak, harem ağaları ve cariyelerin ilgisiyle yetindiğinden dünya ahvalini öğrenememişti. Hareketsizlikten enerjisi tükenmiş, yönetim bilgisinden de yoksundu. Çocukluğunda Tokatlı Ahmet Efendi’den hat dersleri aldığından yazısı işlek ve güzelmiş. Tuğrasının yanına adını yazdırmayıp çiçek motifi koydurtan ilk padişahtır. Olasılıkla uzun hapis (kafes) yaşamından kaynaklanan veya hareme özel usullerle kısırlaştırıldığından çocuğu yoktu. Hasekileri: Hadice, Behzâd, İvaz, Süğlün, Şehsuvar, Zeynep kadınlardır.