Etiket: sayı:42

  • Agatha Christie’nin ölümsüz eseri sahnede

    Şark Ekspresi, 43 sene sonra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi, sevdiğimiz oyuncularla tekrar izlemeye değer.

    Polisiye edebiyatın krali­çesi Agatha Christie için kocası Max Mallowan, “Kitaplarının sinemaya uyar­lanmasından hiç hoşlanmaz­dı” demiş. Torunu James Pric­hard da, “Karakterlerin kitabın kapağına çizilmelerinden bile hazzetmezdi” diyerek arttır­mış. Uyarlamasından memnun kaldığı bilinen tek film, 1974’te Sidney Lumet’nin çektiği Şark Ekspresinde Cinayet (Murder in the Orient Express). O ka­dar ki, medyadan uzak yaşama­yı tercih eden Christie filmin galasında halkın önüne çıkma­yı kabul etmiş. Bu da son çıkışı olmuş.

    1920-1976 arasında 66 kitap yazan ve kitapları 45 dile çev­rilen Christie, iki milyarın üze­rinde bir rakamla tarihin en çok okunan yazarı durumunda. Sa­dece İngiltere’de kitaplarından uyarlanan 23 film, onlarca dizi ve animasyon bulunuyor. Bun­ların arasında en ünlüsü şüp­hesiz 1934’te yayımlanan Şark Ekspresinde Cinayet. Hikayeye ilham veren, dönemin en önem­li hadiselerinden biriydi: Birkaç ay önce ABD’li havacı Charles Lindbergh’in 20 aylık oğlu beşi­ğinden kaçırılarak öldürülmüş ve tarihe “yüzyılın davası” ola­rak geçmişti. Usta yazar Chris­tie, bu olayı hikayenin merke­zine koymuş ve buna bağlanan diğer hadiseleri dantel gibi iş­lemişti.

    Pala bıyıklı Poirot Agatha Christie’nin ünlü eserinden uyarlanan filmde Dedektif Poirot’yu aynı zamanda yönetmen Kenneth Branagh canlandırıyor.

    Belçikalı dedektif Hercule Poirot’nun, kara saplanan tren­deki cinayeti ustaca çözdüğü hikayenin bir diğer önemli ay­rıntısı da, olayların Paris-İs­tanbul hattında çalışan tarihî tren Orient Express’te geçmesi. Agatha Christie, 1977’de yayım­lanan otobiyografisinde, 1928 sonbaharında, yani 11 gün or­tadan kayboluşunun yarattığı skandaldan bir yıl sonra Orient Express gezisine çıkmış. Tren­de Hollandalı bir mühendisle tanıştığını anlatıyor. Mühen­dis ona “Tokatlıyan Oteli çok iyidir, orada güvende olacaksı­nız” demiş ve Agatha Christie sanılanın aksine Pera Palas’ta değil, Tokatlıyan Oteli’nde kal­mış. Hatta Şark Ekspresinde Cinayet’te dedektif Hercule Po­iret’nun da aynı otelde kaldığını yazıyor.

    Agatha Christie, daha son­raları Orient Express’le yine se­yahat etmiş elbette. Vagonlarını dönemin en ünlü desinatör, mi­mar ve sanatçılarının süslediği Orient Express raylar üzerinde giden bir saraydı adeta. Gra­ham Greene’in İstanbul Treni (Stamboul Train, 1932)’nden Ian Fleming’in meşhur Bond macerası Rusya’dan Sevgilerle (From Russia with Love, 1957) kitabına dek birçok edebiyatçı­ya, sanatçıya, sinemacıya ilham vermişti.

    Eski Poirot’lardan
    1974 yapımı ilk filmde, A. Christie tarafından yeterince zarif bulunmayan bıyığıyla Poirot rolündeki Albert Finney.

    12 Öfkeli Adam (12 Angry Men, 1957), Köpeklerin Gü­nü (Dog Day Afternoon, 1975) gibi önemli filmler yapmış olan Sidney Lumet de, Lauren Bacall, Sean Connery, Ingrid Bergman, Anthony Perkins, Vanessa Redgrave, Michael York gibi isimlerden oluşan dev bir kadro ile kitabı 1974’te sinemaya uyarlamıştı. Filmin dedektifi Albert Finney adı en az bilinen Poiret olarak tari­he geçse de film çok beğenil­miş, Ingrid Bergman “Gre­ta” rolüyle üçüncü Oscar’ı­nı kucaklamıştı. Filmden çok memnun kalan Agatha Chris­tie, sadece Poirot’nun bıyığını beğenmediğini söyleyecekti: “Poirot’nun bıyığının İngilte­re’deki en zarif bıyık olduğunu yazmadım mı ben? Filmdeki ne o halde?” Sevgili Bayan Ch­ristie bunu yazarken 2017 mo­del Poirot’dan habersizdi.

    Şark Ekspresi, 43 sene son­ra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Sha­kespeare uyarlamalarıyla meş­hur İngiliz oyuncu ve yönetmen Kenneth Branagh filmi hem yö­netiyor hem de Poirot’yu oynu­yor. Michelle Pfeiffer, Penelope Cruz, Johnny Depp, Judi Den­ch, Willem Dafoe, Derek Jacobi gibi isimlerin yer aldığı kadro, bıyığın gölgesinden fırsat bu­lursa, olağanüstü bir iş çıkara­caktır. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de, bir kış gecesi ka­ra saplanıp kalmış muhteşem bir trende, Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi sevdiği­miz oyuncularla tekrar izleme­ye değer.

  • Batı’da taç giyme bizde kılıç kuşanma

    JİMNASTİKHÂNE Selim Sırrı Bey’in (Tarcan) girişi­miyle 1910’da İstanbul’da baş­latılan beden eğitimi çalış­malarına, Türkçe “Terbiye-i bedeniye” dersi de denilmişti. Kadıköy’de Papazın Bağı’nda gençlerle jimnastik çalışma­ları yapan Selim Sırrı, 1916’da da aynı yerde ilk jimnastik bayramını düzenledi. Müdür­lüğünü yaptığı Cağaloğlu’nda­ki Muallim Mektebinde jim­nastik dersleri verdi. Mercan Yokuşu’nda da “Jimnastikhâ­ne” adında bir kurs açmıştı.

    KÂĞID/KAĞIZ Kâğıt. Fars­ça “kâğız”dan Türkçeleşmiş­tir. Arapçası “kırtas”tır. Kamış kalem ve mürekkeple yazmaya uygun, resmî-özel yazışmalar­da, hat, berat, ferman yazımla­rında, yazma kitaplarda kulla­nılan kâğıtlar özel tezgâhlarda üretilir, kullanım alanına göre aharlamak, tılâlamak, müh­relemek gibi işlemlerden ge­çirilirdi. Haşebî (selülozdan), Dımışkî (Şam’da üretilen), ha­rirî (ipek), âbâdî, Semerkandî, Buhara gibi pekçok türü vardı. Kâğıthâne’de üretilen İstan­bulî/ İstanbul kâğıdı, hattat­lara göre âbâdîye eş değerdey­di. Venedik’ten gelen kâğıda “Alikurna” denirdi. Kâğıtla­ra renklerine göre şekerrenk, çiğ, süt beyaz, sarı, gülkurusu, kiremidî, filizî, süt mavisi, do­nuk, kirli, ebrûlu, damgalı (fi­ligranlı) vs. denirdi.

    KILIÇ KUŞANMA/ ALAYI Tahta çıkan padişahın beline dinî tören ve dua ile hüküm­darlık ve halifelik kılıcı bağ­lanması. Bu gelenek Batı’da­ki tac giymenin karşılığı bir âdetti. Cülustan birkaç gün veya bir hafta sonra yeni pa­dişah kılıç kuşanmak için sa­raydan Eyüp Sultan türbesi­ne giderdi. Gidiş ve dönüşe kılıç alayı, taklid-i seyf (bkz) merasimi, türbeler ziyareti de deniyordu. Törenin bir amacı yeni padişahı halkın görüp ta­nımasıydı. O gün İstanbullu­lar tören güzergâhını ve Haliç kıyılarını doldururdu. Askerî birlikler, saray erkânı, yöne­ticiler, ilmiye ve tarikat ileri gelenleri de kalabalık gruplar halinde alayı izlerlerdi. Gidiş denizden saltanat kayığıy­la yapılmışsa, dönüş karadan ve atla olurdu. Kılıç kuşan­ma öncesinde veya saraya dö­nüşte, padişahın atalarının türbelerini ziyaret etmesi de gelenekti. Eyüp Sultan Tür­besinde şeyhülislâm, naki­büleşrâf veya Mevlevi çelebi efendisi tarafından Hz. Mu­hammed’in, sahabelerden ya da padişah atalardan birinin kılıcı dua ile padişahın beli­ne takılırdı (örneğin II. Mah­mud, Hz. Muhammed’e ait olduğu sanılan kılıcı, II. Ab­dülhamid ise Hz. Ömer’in kı­lıcını kuşanmışlardır).

    II. Abdülhamid’in kılıç kuşanma töreni Sultan 7 Eylül 1876’da Hz. Ömer’in kılıcını kuşandıktan sonra atıyla Eyüp Sultan camiinden saraya dönüşünü gerçekleştirmekte.
  • Eski Roma’da ‘koltuk’ sevdası

    İnsanoğlu her ne kadar kuş misali bugün orada öbür gün başka yerdeyse de, kimi in­sanlar önemli bir makama gelin­ce tembel hayvan misali yerin­den kalkmamakla meşhur. Tabii önceden de vardır ama benim aklımda kaldığı kadarıyla Roma Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında böyle bir hadise var. Şimdi bu Romalılar krallığı yıkıyorlar, ye­rine yöneticinin seçimle iş başı­na geldiği cumhuriyeti kuruyor­lar ama galiba bütün kanunla­rı yenileyemiyorlar, tam öyle Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlayamıyorlar, o yüzden de eski kanunları değiştirip yeni kanunlar yapmak lüzumunu du­yuyorlar.

    Artık ben Livy’nin yalancı­sıyım, Romalılar 10 kişiyi seçip Atina’ya gönderiyor. Bizim İs­viçre’den gidip kanun beğenip getirmemiz gibi, onlar da gidip kanunları inceliyorlar; gitmiş­ken diğer şehirlerin kanunları­na da bakıyorlar. Ha tabii “Bu iş öyle olmadı, 10 kişi keriz mi de Atina’ya gitsin, o ara Güney İtalya’da bir sürü Yunan şehir devleti var, oralara gitmişlerdir” diyen de var. Zaten bu yaptıkla­rı kanunlar da, laf aramızda hiç de öyle aranıp bulunacak tipten kanunlar da değildi diye hatırlı­yorum. İşte ne bileyim “Kim ki bir başkası hakkında aşağılayıcı şarkı yapa, o kişi ölene kadar so­palana!” gibi kanunlar var mese­la. Artık kanunları yapanlardan birinin Demet Akalın gibi bir es­ki sevgilisi vardı da kadın buna ayrıldıktan sonra şarkı mı yaptı bilemiyorum.

    Tabii arada “önemli karar­lar halkın oyuna sunulmadan alınmayacaktır, tamam otobüs durağının yerini sormayalım ama önemli kararları da alalım, otobüs ne zaten” gibi kanunlar da var. Zaten bakmayın, aslında alacak-verecek meselelerini çö­züme kavuşturmak için başla­mışlar kanun yapmaya ama, tor­ba yasa gibi içine ıvırzıvır mad­deler de eklemişler.

    Verginia’nın ölümü ve Claudius Vincenzo Cammucini’nin 1804’te yaptığı tabloda, Claudius sevdiği kadın Verginia öldürülürken bile tahttan kalkmıyor.

    Appius Claudius da bu kanun yapan ekibin içinde (“Hangi Cla­udius?” diye soran görüyorum arkadan: Appius Claudius Cras­sus Sabinus Regillensis. Milattan önce beşinci yüzyıl ortalarının Claudius’u işte). Ha nedir, oturup “herkes seçimle gelecek, seçim­le gidecek, kimse görev süresini geçirmeyecek” diye kanun yap­tıktan sonra, artık “siftah bizden bereket Allah’tan” mı dedi bilmi­yorum; koyduğu kanunu çiğneyip koltukta oturmaya devam eden de bu Claudius yine.

    Bu koltuğa kurulup kalkma­dığı yetmiyormuş gibi “Arkadaş hani seçim yapacaktık, bu nasıl iş?” diye itiraz eden Siccius di­ye bir askeri “Vay sen darbeci­sin, Ergenekoncusun, Romulus­çusun” diye öldürtüyor, cinaye­ti de başkalarının üzerine atıp dış güçler yaptı diye kapatmaya çalışıyor. Tabii insanlar homur­danmaya başlıyorlar ama barda­ğı taşıran son damla magazin­den geliyor.

    Bu bizim oturduğu koltuktan kalkmaz Claudius, Verginia diye bir kıza tutuluyor. Yeni koyduk­ları kanunlara göre evlenmeleri mümkün değil. Kendi aristokrat, kız avam ama kanun olmasa bile kızın hiç gönlü yok Claudius’ta. Kızın babası sevilen sayılan bir yüzbaşı; kendisi de zaten başka­sıyla nişanlı, çeyizini düzmüş ev bakıyorlar; kızın okulu bitince evlenecekler. Bu bizim Nuri Al­ço Claudius, sen kalk kızı adam­larından birine kaçırt, sonra da adama “Bu benim kölemdi ki” di­ye iddia ettir, dava önüne gelince de alavere dalavere, kızı köle ilan et. Hesapta kızı adamının kölesi yaptıktan sonra adamından alıp kendi kölesi yapacak. E ama kızın babası da yüzbaşı; itiraz ediyor, toplanıyorlar falan ama nafile. Claudius kafayı takmış kıza bir kere. Kızının köle olmasına gönlü elvermeyen babası kızını oracık­ta öldürüyor. E zaten olaya uyuz olan halk bunun üzerine daha da sinirleniyor, Claudius’u o bir tür­lü kalkmadığı koltuktan indirip yargılamak üzere hapsediyorlar, ertesi gün de hücresinde ölü bu­luyorlar. Livy’ye göre intihar ama büyük ihtimalle cinayet.

    Yani bu oturduğu koltuk­tan kalkmama olayı yeni değil, hep var. Kimisi ölene kadar kol­tuğundan kalkmıyor, kimisi de koltuğundan kalkana kadar öl­müyor.

  • Viyana’daki Efes: Verdiyse, sultan verdi!

    1896’da padişah II. Abdülhamid’in iradesiyle Avusturya- Macaristan’a verilen Efes kentine ait muhteşem buluntular, bugün Viyana’daki Neue Burg binasında sergileniyor.

    Sultan II. Abdülhamid’in ikinci katibi A. İzret, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in İstanbul’daki büyükelçisine 24 Ağustos 1896’da yazdığı mek­tupta şöyle diyordu:

    “Ekselanslarına… Majes­teleri Sultan’ın, Majesteleri Avusturya-Macaristan İm­paratoru’nu memnun etmek istediğini ve ekselanslarının Efes’teki değerli buluntular­dan istediğini seçebileceğine karar verdiğini bildirmekten onur duymaktayım. Majeste­lerinin bahşetmek istediği bu izin bir süreyle sınırlı olmakla birlikte, gerektiği ölçüde uza­tılabilecektir”.

    Tarihi eski tunç çağına kadar giden Efes antik yer­leşimi, özellikle Roma impa­ratorluk çağında dünyanın en büyük kentlerinden birisi haline gelmişti. Romalıların “Asia Eyaleti” adını verdik­leri Anadolu’nun başkenti ve zengin liman şehriydi. Ayrıca sahip olduğu Artemis tapına­ğı, bu şehri Akdeniz dünyası­nın önemli bir inanç merkezi yapıyordu.

    Neue Burg binası: ‘Güzel Sanatlar Müzesi’ Yarım daire biçiminde gövdeye ve ortada sekizgen kubbeye sahip bina, Avusturya’daki en büyük sanat müzesi. “Güzel Sanatlar Müzesi” adıyla da bilinen merkez, en büyük Efes koleksiyonuna da evsahipliği yapıyor.

    Efes, birinci yüzyıldan iti­baren Hıristiyanlık dininin yayılmasında da çok önem­li bir rol oynadı. Bu muazzam antik şehir, 5. yüzyıldan itiba­ren Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonların limanını tamamen doldurması sonucu önemini yitirdi ve terkedildi; halkı bugünkü Selçuk (Ayasu­luk) şehrine taşındı. Terkedil­mişlik, depremler, alüvyon bi­rikimi ve yapı malzemelerinin devşirilmesi gibi nedenlerle yokolan Efes’ten kalanlar, son­raki 1400 yılda toprak altına gömülü kaldı.

    Hem antik dönem hem de Hıristiyanlık tarihi açısın­dan büyük önem taşıyan Efes yerleşimini, ilk olarak 1863’te İngilizler kazmaya başladılar. Artemis tapınağında yaptık­ları kazılardan çıkarılan eser­ler bugün British Museum’da sergileniyor. Avusturyalılar ise 1895’de başladıkları ka­zılardan buldukları eserleri 1896’da aldıkları izinle Viya­na’ya götürmeye başladılar. 1896 ile 1906 arasında yedi ayrı kazı döneminde bulduk­ları eserleri Avusturya’ya ta­şıdılar.

    Efes’ten Viyana’ya Efes Müzesi (en üstte), silah ve zırh koleksiyonu ve eski müzik enstrümanları koleksiyonu ile birlikte 1978’den bu yana Neue Burg’da bulunuyor. Efes Müzesi’nin bir parçası olan bronz Apoksiomenos Heykeli (üstte).

    Viyana’daki değişik mü­zeler ve mekanlarda sergile­nen Efes eserleri koleksiyo­nu, 1978’de Hofburg Sarayı’nın bir eki olan Neue Burg binası içinde kendine ait bir meka­na taşındı. Kunsthistorisches Museum’a bağlı olan Ephesos Museum, bugün Viyana’daki sanat müzeleri arasında antik çağa dair önemli bir müze.

    Müzedeki eserlerin en önemlisini Part Anıtı oluştu­ruyor. Efes şehrinde 170 yılın­da imparator Lucius Verus şe­refine yapılan bu anıtın orina­linin 70 metre olduğu tahmin ediliyor. Kazılardan çıkan bu anıta ait muhteşem mermer rölyeflerin 45 metrelik bir kıs­mı Viyana Efes Müzesi’nde, küçük bir kısmı da Selçuk’ta­ki Efes Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Efes’de 1970’ler­de ayağa kaldırılan Celcus kü­tüphanesinde kopyaları bulu­nan heykellerin orijinalleri de pekçok heykel, büst ve mimari parça ile birlikte Viyana’daki bu müzede bulunuyor.

    Efes kazıları, dünya sa­vaşları dönemi hariç, yüzyı­lı aşkın bir süredir Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafın­dan yürütülüyordu. 2016’da Türkiye-Avusturya siyasi ilişkilerinde yaşanan gerilim sonrası, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün kazı izinleri ip­tal edildi.

  • ‘Son dakika’: Gazete ekleri ve sıcak haber

    Günlük gazetelerin bir zamanlar ikinci veya yıldırım baskı yapma imkanları yoktu. Önemli bir hadise meydana geldiğinde, “ilave” adı verilen tek yapraklı, bir çeşit el ilanını anımsatan, boyutları düzensiz küçük haber bültenleri yayımlanıyordu.

    Kasım 1831’de çıkmaya başlayan ilk resmî gaze­temiz Takvim-i Veka­yi’den itibaren sayıları yavaş yavaş artan gündelik gazete­lerimiz, dönemin teknik im­kanlarının izin verdiği ölçüde okurlarına güncel havadisler ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bu­lundukları zamanın haberleş­me teknikleri önceleri mektup sonra da telgraftı.

    Günlük gazeteler basılıp satışa çıktıktan sonra kendile­rine ulaşan çok önemli resmî bir bildiriyi, bir savaş haberi­ni veya hükümet değişikliğini yahut önemli bir siyasi şahsi­yetin ölüm haberini aynı gün duyuramıyorlardı; ikinci veya yıldırım baskı yapma imkan­ları yoktu. Önemli bir olayı okurlara ulaştımak için basılı gazetenin sayfasını değiştirip yeni baştan kalıp dökmeye o zamanın tekniği izin verme­mekteydi.

    İlk ve tek kitap
    Münir Süleyman


    Çapanoğlu’nun 1960’ta
    yayımlanan kitabı, erken
    dönem ilaveler hakkında
    yazılan ilk ve tek eser.

    İşte bu nedenle gazeteci­ler ve patronları bu işin ko­layını “ilave” adı verilen tek yapraklı, bir çeşit el ilanını anımsatan, boyutları düzen­siz küçük haber bültenleri yayımlamakta bulmuşlardır. Boyutları gelen haberin öne­mi ve içeriğine göre değişen beş ya da on paraya satılan bu ilaveler, sokaklarda müvezzi adı verilen dağıtıcılar tarafın­dan satılmaktaydı. Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Ba­siret, İstikbal gibi gazeteler çıkardıkları ilaveleri bazen gazete ile birlikte veriyorlar bazen de satışa sunuyorlardı. Yine bu dönem gazeteleri bu tür eklere yanlız ilave adı ver­miyor, “Varaka-i Mahsusa” da diyorlardı.

    Günümüzde artık dergi ölçülerine varmış olan kitap, ekonomi, pazar, moda, bilim eklerinin başlangıcı ve ilk dö­nemi olarak kabul edeceği­miz bu ilaveler hakkında ilk ve tek kitabı gazeteci Mü­nir Süleyman Çapanoğlu Ba­sın Tarihimizde İlave adıyla 1960’ta yayımlamıştır. Basın tarihi ile ilgili pekçok anısı­na da yer verdiği bu eseri ha­zırlarken kendi kitaplığında bulunan ilavelerden örnekler vermiş, bu ilavelerin toplan­madığı için çoğunun kaybolup gittiğini vurgulamıştır. Daha sonraki yıllarda bu kitapların Enderun Kitabevi’ne satılma­sıyla ilave koleksiyonu da da­ğılmıştır.

    Sahaflık mesleğinin verdi­ği ayrıcalıkla uzun yıllar her gördüğüm, önüme çıkan her ilaveyi topladığımdan, hatırı sayılır bir “ilave” koleksiyonu edindim. İşte bu birikimden ilginç bazı örnekler…

    Yıldız’ın son saati: Sultan teslim oldu

    Hareket Ordusu Yıldız Sarayı’nın etrafını kuşatıp büyük topları getirip aradaki bü­yük küçük herkesi korkuya saldı ve saraydakiler kurtuluş olma­dığını anlayıp teslim olmaya karar verdiler. Hareket Ordusu içeri girerek Sultan’ı ve bütün askerî ileri gelen­leri ve çalışanları toplayıp (bunların içinde Tahir Paşa da vardı) teslim aldı. Saraydaki­lerden bazıları intihar ettiler. Bugün Sultan Hamid’in sonunun ne olacağını bütün Türkiye bek­liyor. Son anda duyduğumuza göre 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa Yıldız’da teslim alınarak savaş mahkemesine gönde­rilmiş ve rapt u zapt altına alınmıştır.

    (Hırant O. Ke­resteciyan Matba­ası’nda, Ermenice basılmış ilave. Tarih ve basan gazete kayıtlı değil. Erme­nice’den çeviren Püzant Akbaş)

    Zeki Paşa’nın azli ve ‘yuha’ sesleri

    Umum Mekâtib-i Askeriye-i Şâhâne Nazırı ve Tophane-i Âmire Müşiri Devletlû Zeki Paşa memuriyetinden azl edilmişdir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-133.jpg

    Müşarunileyh geçen gün Mekteb-i Harbiye şâkirdanını bir nutuk irâd eylemek üzere bahçeye cem ettirmiş ve daha ibtidayı kelâm­da kendisinin hiçbir şeyden korkmadığını ve kendi amal ve mülahazatına muhalif hareket edilecek olursa cümlesini mahv ve mün’adim edebileceğini makam-ı tehdidde ve tahvif­de şâkirdân-ı mumaileyhime bildirmiştir.

    Birkaç gün evvel dâhi Mâbeyn-i Hümâyûn-ı Cenâb-ı Mülûkâne’ye giden binlerce erbâb-ı hamiyeti susuz bırakmak hususunda gösterdiği ikdâm-ı hürriyetbahşa ile ibrâz-ı derece-i hamiyyet eylemiş olan Zeki Paşa Hazretleri şu tehdidât-ı vakıa­sıyla mahiyetlerini bir kat daha izhâr buyurmuşlardır.

    Bu sözler üzerine o gayyur merd nezihü’l-vican kardeşleri­miz artık daha ziyade dinlemeğe tenezzül etmeyerek yüksek sesle: “Bizde bir şey söyleyecek zannediyorduk. Dağılın arkadaş­lar!” diye bağırmışlar ve kendisi havuzbaşında yap yalnız bırakıp yürümüşlerdir! Zeki Paşa Haz­retleri istihfaf alkışları arasında Mekteb kapusundan dışarıya uğramıştır.

    Böyle kendisini Milletimize kendi tanıttığı için Zeki Paşa Haz­retlerine aşk olsun!

    Evvelki akşam dâhi paşa-yı müşarunileyh Bâb-ı Âli’den avdetleri esnâsında sokaklara yığılmış olan binlerce halk tara­fından “Yuhâ!…” avazeleriyle selâmlanmışdır

    (Basan gazete adı ve tarih yoktur. Bu ilave Sabah Gazete­sinin verdiği ilave olmalıdır).

  • KİTAP

    Nişantaşı’nda yaşayan tarih

    İstanbul-Nişantaşı’nda 1920’li yılların konak ha­yatında dünyaya gözlerini açan duayen gazeteci Hıfzı To­puz, doğumundan itibaren tam 35 sene yaşadığı semte dair anılarını Bir Zamanlar Nişan­taşı’nda topladı. Yazar, maddi sıkıntılarla geçen çocukluğun­dan Galatasaray Lisesi, İstan­bul Üniversitesi Hukuk Fakül­tesinde geçen gençlik yıllarına ve ardından Akşam gazetesin­de çalıştığı döneme dair ken­di hayatından kesitler sunar­ken, aynı zamanda 40’lı ve 50’li yılların Nişantaşı’nı anlatıyor. Konakları, sokak ve caddeleri, pastaneleri, sinemaları, kom­şuluk ettiği birçok ünlü sakin­leriyle Nişantaşı’nın kozmopo­lit, renkli sosyal yaşamına ait ipuçları veriyor.

    Kitabın en ilgi çekici taraf­larından biri, şüphesiz Nişan­taşı’nın ünlü simalarıyla olan tanışıklıklar. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Eyü­boğlu gibi birçok önemli isimle komşuluk eden Topuz, bu ede­biyatçılarla yaşadığı anılarına da kitapta yer veriyor. Nişan­taşı’nın zaman tüneline giren kitap, aynı zamanda semtin değişim ve dönüşümü üzerine de önemli bir belge niteliğinde. Kitapta 14 sayfalık bir de fotoğ­raf albümü bulunuyor. Bura­da artık yerlerinde apartman­ların yükseldiği Nişantaşı’nın tarihî konakları, semt sakinleri ve dostlukların fotoğrafları su­nuluyor.

    Çocukluk yılları


    1930’da çekilen fotoğrafta yedi yaşındaki Hıfzı Topuz anneannesi Rebie Hanım (Süzmeligil) ve ağabeyi Muzaffer Topuz ile birlikte.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-124.jpg

    Türkiye’nin temel konuları

    Profesör Fa­hir Arma­oğlu’nun akademi ve gaze­tecilik çalışmala­rı derlenerek Türk Siyasi Tarihi adıy­la kitaplaştırıldı. Kutluk Armaoğlu tarafından hazır­lanan kitapta Si­yasal Bilgiler Fa­kültesi ve ODTÜ ile beraber Harvard ve Stan­ford üniversitelerinde ulusla­rarası bir saygın­lığa sahip Arma­oğlu’nun (öl. 1998) özgün çalışmaları dört ana başlıkta toplanmış; İmpa­ratorluk Mirası, Millî Mücadele Yılları, Laiklik ve Kıbrıs Meselesi. Türkiye tarihinin en temel konula­rının yer aldığı bu derleme kitaba Nur Batur da bir önsöz yazmış.

    Che’yi kardeşi anlattı

    Ernes­to Che Gueva­ra’nun 15 yaş küçük karde­şi ve ailenin en küçük üyesi Juan Martin Guevara, ağa­beyini Fran­sız gazeteci Armelle Vin­cent’e bir mü­lakat ile an­lattı.

    Yüzyılın tartışmasız en popüler devrimcisinin 50 yıl önceki katlinden sonra ai­lesi sessiz kalmıştı. Hemen hiçbir yerde boy gösterme­diler. Bu sessizlik 2007’de A. Vincent’in J. M. Guevara ile görüşmesinden sonra bozul­du. Bu görüşmeden Nisan 2016’da bir kitap doğdu. Can Yayınları tarafından geçen ay basılan Abim Che (Mon frè­re, le Che) kitabı, bir devrim­cinin politik bir figür olarak ailedeki anlamını ve onun evdeki profilini de sunuyor. Bu yanıyla kitap, Ernesto Che Guevara’nın gençlik dö­nemindeki özel hayatını ilk elden yansıtan bir belge nite­liğinde.

    Juan Martin Guevara, ağabeyi Ernesto’nun omuzlarında. 1945.
  • Osmanlıların 600 yıllık reklam arası

    Selçuklular tarih yazdı, Osmanlılar okumaktan aciz miydi?

    Her dönem, kendi siyasetini tarihselleştirir. Günümüzde cumhuriyet dönemini eleştirmek için “90 yıllık reklam arası”, “zulüm 1923’te başladı” veya “ecdâd tarih yazdı, evlad okumaktan aciz” diyenler, Osmanlılar’ın Selçuklular’la ilgili olumlu-olumsuz yaklaşımlarını ya bilmiyor ya da görmezden geliyor. Elzem hatırlatmalar…

    Subhatü’l-Ahbâr’da
    Osmanlı şeceresi


    Nuh oğlu Yafes evladından (solda)
    Kızıl Boğa, Kaya Alp, (sağda)
    Süleyman, Ertuğrul, Osman. Çizen:
    Hüseyin İstanbulî, 17. yy (Avusturya
    Millî Kütüphanesi). Selçuklular’ın
    simgesi kartal (karşı sayfada) ve
    Orhan Bey’in tuğrasının stilize
    edilmiş görüntüleri.

    İnsanın ne bildiği, neler hakkında malumat edindi­ği ve bildiklerinden hangi­lerini, nasıl bir üslupla ve kim­lerle paylaştığı, bilinçaltındaki kavrayış membaını gün yüzü­ne çıkarır. Cumhuriyetin ilk yıllarında inkılâpçı kadronun “ecdâd” hakkındaki malumat repertuvarı, yeniyi inşa etme­nin inkârcı doğası ve harabe­yi temizleme yükümlüğünden, pek de sıcak hatıralar barın­dırmıyordu. Mustafa Kemal Nutuk’ta, “…Varisi olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünya na­zarında hiçbir kıymeti kalma­mıştır” derken, Osmanlılar’ın kendileri için selef, yani tarih­sel ecdâd konumunda olduğu­nu pekala kabul ediyordu.

    Bundan sonra, olumlu ve olumsuz yönde üretilmiş bir “ecdâd malumatı” sürekli te­davülde kaldı. Osmanlılar’ın Türk tarihindeki yeri yeni bir hiyerarşiye tâbi tutuldu. Hila­fetin ilgası, Osmanlı haneda­nının yurtdışına çıkarılması, harf inkılâbı ve Osmanlılardan kalan kültür mirasına yakla­şım biçimleri, bugüne “redd-i miras” tartışmalarıyla bera­ber romantik bir yakınma da bıraktı: “Ecdâd tarih yazdı, ev­lâd okumaktan âciz!” Burada­ki ecdâddan kasıt, apaçık Türk tarihinin zirvesini temsil eden Osmanlılardı. Peki ya Osman­lılar, öncelleri olmaları hase­biyle ecdâdları sayılan Selçuk­lular hakkında ne biliyor, neler düşünüyordu?

    Ecdâdın tarih sınavı

    Cumhuriyet ideolojisinin Os­manlı İmparatorluğu hak­kındaki yaklaşımlarını en iyi yansıtan söylemler, hengâme­li geçiş dönemi hakkında üre­tilen malumatta saklıdır. Bir öncekini kendisine bağlarken kurduğu anlatı, cumhuriyet­te olduğu kadar Osmanlı dö­neminde de bilinç yapısının en iyi şekilde ortaya çıkaran ipuçları içerir.

    Osmanlı kuruluş tarihinin dip kaynağı, Orhan Gazi İma­mı Oğlu Yahşi Fakih’in bugün kayıp olan Menakıbnâme’si, Âşıkpaşazâde’nin (öl. 1484) bir tesadüf üzere Fakih’e ko­nuk olup kitaptan kendi ese­ri için faydalanması sayesin­de günümüze kısmen ulaşır. Bu ilk kaynağın Selçuklu tarih bilgisi sınandığında, ecdâdın ced malumatı hakkında pek parlak sayılabilecek bir görün­tü ortaya çıkmaz. Oysaki bir 17. yüzyıl tarihçisi ve musiki­şinası Solakzâde, kendinden sonraki pek çok müverrihe kaynaklık eden Âşıkpaşazâ­de için “tarihçilerin şeyhi” de­miştir.

    Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osman (Osmanlı Hane­danı Tarihi) adlı eserindeki en büyük yanılgısı -belki de kasıtlı olarak-, Ertuğrul Gazi ve ba­bası Süleyman Şah’ın Anado­lu’ya Sultan I. Alaeddin Keyku­bad’dan (1220-1237) önce gel­diğini söylemesidir. Ertuğrul, Rûm’a gelip padişah olan Ala­eddin’in şanını duyunca ona katılma kararı alır. Onu kaynak alan Oruç Bey’e göre de Alaed­din, Cengiz ordularının İran’ı mahvetmesinden sonra kopup gelmiş ve 1228-29’da sultan ol­muştur. Anlaşılan, bu iki mü­verrihin Anadolu Selçuklula­rı’nın kurucuları olan ecdâd­dan haberleri yoktur veya en iyi ihtimalle olayları hızlıca özetleme istekleri onlara hata yaptırmış olmalıdır.

    Âşıkpaşazâde’de kronolo­jide tepetakladır: Osman Ga­zi’nin Karacahisar fethi için 1288-89 yıllarını verirken, 1237’de ölen I. Alaeddin Key­kubad’ın bu savaşta onunla beraber olduğunu, Tatar akı­nı gelince kuşatmayı Osman’a ısmarlayıp düşman üzerine gittiğini söyler.

    Devrin göz tanığı İbn-i Bibî’ye göre, Ala­eddin Keykubad Mo­ğollarla “il olmuş”, Ögeday’la saldır­mazlık anlaşma­sı yapmıştı. Buna rağmen Corma­gon Noyan ku­mandasındaki bir akıncı müf­rezesi, aniden Si­vas’a kadar vurup geldi. Alaeddin, başkomutanı Ke­maleddin Kamyar’ı düşmana karşı gön­derdiyse de çapulcuları yakalayamadılar (Selçuk­nâme). Moğollar ile Alaed­din Keykubad arasında geri­lime sebebiyet veren tek olay işte buydu.

    Buna rağmen Âşıkpaşazâ­de, “Tatar’ı şöyle kırdılar kim bî-hadd-i kıyâs [benzeri yok­tur]” der. “Ammâ ekserini de tutup hayalarını kesdiler, de­risin birbirine dikdiler, say­vanlar [gölgelikler] yapdılar ad-ıçun. Şimdiki hinde [çağda] dahi ol yazınun [ovanın] adına Taşak Yazısı derler”. Şükrullah (öl. 1464) ve Neşrî (öl. 1520) hikâyeye kronolojik olarak uy­mayan Osman yerine Ertuğ­rul’u yerleştirir. İbn Bibî’ye ba­kılacak olursa, bu Tatar bahsi Osmanlı müverrihleri arasında söylenegelen bir şaka olmalı­dır.

    Selçuklu kartalı: Tuğrul kuşu Bir Selçuklu çinisinde “es-Sultan” hitabıyla Selçuklu hükümdarı temsil ediliyor, çift başlı efsanevi tuğrul kuşu ile de bu devletin ebedîliğine vurgu yapılıyordu. 13. yy. – Orta Anadolu. (Konya Müze Müd.).

    Halil İnalcık, Suriyeli İbn Nazif kroniği ve yerli kitabele­re dayanarak Ertuğrul Gazi ve Alaeddin Keykubad’a birarada yer veren Karacahisar kuşat­ması anlatısının, 1225-1231 arasında vuku bulmuş “tarihî bir gerçeğin belirsiz bir hatıra­sı ola­bileceğini” söyler (“Osman Beg”, Kuru­luş). Ezcümle, Alaeddin Tatar­lar’la savaşmamıştır. Neşrî’ye nazaran söylemek gerekirse; “Osman Gazi, Sultan Alaed­din Keykubad b. Keyhusrev-i evvel’e yitişdi sanılur amma yitişmedi” (Cihannümâ). II. Murad’ın isteğiyle mufassal bir Selçuknâme kaleme alan Ya­zıcızâde Âli ve II. Bayezid’in isteğiyle Farsça bir Osmanlı ta­rihi yazan İdris-i Bitlisî, geniş ced malumatlarıyla ecdâdın yüz akları arasında sayılmayı hak eder.

    Yaptığı seyahatler hak­kında, bazen hiç akla mantığa sığmasa bile renkli efsaneler anlatan Evliya Çelebi’nin (öl. 1684), Selçuklu tarihi hakkın­da yazdıkları o kadar da iç açı­cı değildir. Ona göre, Alaeddin kendisine katılan Ertuğrul’un yardımıyla; Malatya, Kayseri, Niğde, Alanya, Antakya “ve da­ha niçe yüz şehirleri fethedüp”, Ertuğrul ta Üsküdar’a kadar akınlar yapıp zaferler ve bol ganimetle dönmüştür (Se­yahatnâme, c. III).

    Alaeddin Keykubad, 1203-1204’te oğlu Gı­yaseddin tarafından zehirlenmiş (ger­çekte 1237); Alaed­din’in askerleri Gı­yaseddin’i öç için öldürmüş; Alaed­din’in toplam hük­mü 26 yıl sürmüş­tür. Böylece Selçuk hanedanı yıkılmış (aslında altı sultan daha var), âyanlar onun yerine Ertuğ­rul’u Karaman’a bey seçmiş. Ertuğrul, Söğüt kuşatmasında şehit olunca yerini Osman’a bırakmış.

    Selçukluların devamı olma iddiası

    Neyse ki Evliya Çelebi nük­tedan bir seyyahtı, iddialı bir tarihçi değil. Onun bahislerin­de görülen Ertuğrul Gazi, her­hâlde Battal Gazi’nin ve Afşin Bey gibi eski Selçuk akıncıla­rının bir karışımıdır. Evliya Çelebi’nin zihnindeki Selçuklu ecdâd imgesi, -her olayı onun devrine mâl ettiğinden- Sultan Alaeddin’den ibaret gibi gö­rünmektedir. Bu durum, bugün ecdâd denilince akla ilk gelen isimlerin başında II. Abdül­hamid’in yer almasına benzer. Öyle ki kendisinden önce ya­pılanlar dahi onunla anılmak­tadır.

    Türkmenler arasında bir hükümdar olarak kabul göre­bilmek için iki şey gerekiyor­du: 1. Soyu Oğuz Han’a var­mak ve mümkünse Oğuz’un “en seçkin” boyundan olmak (1243 Kösedağ zaferinden sonra Moğollar’ın 1318’e kadar Selçuklu hanedanını yerin­de bırakması bundandır). 2. Hâkimiyeti bir önceki erk­ten “meşru” bir biçimde devralmak.

    Soylu olmak, Türk hakanları arasında öylesine önemliy­di ki Fars kökenli Nizamülmülk bile Siyasetnâme’ye başlarken hiz­metinde bu­lunduğu Sel­çuklu Sulta­nı Melikşah için “…baba­dan babaya, ta büyük Efrâ­siyâb’a [Alp Er Tonga?] kadar çıkan iki büyük soydan gelen…” deme gereği duymuş­tur. Şair Ahmedî (öl. 1412-13), Alaeddin’in bir gaza başlattı­ğını anlatır ve ona katılanların soyunu şöyle nazmeder: “Leş­kerini cem’ edüp girdi yola/ Gündüz Alp, Ertuğrul anunla bile/ Dahı Gök Alp u Oğuzdan çok kişi/ Olmış idi ol yolda anun yoldaşı” (Dâstân).

    Osman­lı müverrih­lerinin he­men tümü, Osmanlıların Oğuz soyundan oldu­ğu iddiasında birleşir. Yazı­cızâde, Âşıkpaşazâde, Oruç, Neşrî, Lütfi Paşa (öl. 1563), Hoca Sadeddin (öl. 1599) ve Solakzâde (öl. 1658), Osman­lı soyağacını Oğuz Han b. Kara Han’dan Yafes b. Nuh’a çıka­rırlar. Oxford Anonimi (15. yy) ile İdris-i Bitlisî ve Münec­cimbaşı (öl. 1702) ise şecere­yi yine Oğuz Han üzerinden önce Iys b. İshak b. İbrahim Peygamber’e oradan da Sam b. Nuh’a ulaştırırlar. Hatta İd­ris-i Bitlisî –bir ihtiraz da koy­makla beraber- Kayı Han’ın Iys b. İshak’ın ta kendisi oldu­ğunu söyler (Heşt Behişt).

    Başka bir Selçuklu seramiğinde efsanevî tuğrul kuşu, 12-13. yy. – Suriye (Berlin Devlet Müzesi).

    Farklı olarak Enverî (15. yy.), Düsturnâme’sinde Oğuz’un evlatlarına seyidlerle ve Selçuklularla evlilik yaptı­rır; Ertuğrul’un dedesine Kaya Alp yerine Müslüman İlhan­lı hükümdarı Gazan’ın ismini kor ve en “emniyetli” soy kü­tüğünü üretmiş olur. Mevcut en erken yazılı kaynak olan Dâstân’da Ertuğrul’un baba adı Gündüz Alp olarak anla­şılsa da, sonrakilerin bu isme Süleyman Şah demesi, her­hâlde Anadolu Selçukluları­nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ı çağrıştıran bir telmih yapma çabasıdır. Evli­ya Çelebi’ye göre Osman, Ede­bali’nin seyid kökenli eşin­den olma kızını alır ve Orhan Gazi’den sonra ana tarafından seyid bir Osmanlı hanedanı ortaya çıkar.

    Bu oldukça geç soyağaçla­rının çizilmesinde, 1402 Ti­mur darbesinden sonra sar­sılan meşruiyeti yeniden tah­kim etme ihtiyacının etkili olduğu düşünülebilir. Gerçek­ten de Timur, Anadolu’da Os­manlı soyunu küçümseyen, halkın kendi aslından oldu­ğunu iddia eden bazı savlar öne sürmüştü. Ancak yine de içerisinde kadim toplumsal kodları barındıran bu şecere­ler için tamamen “icat” ya da “ihya” demek zor görünüyor.

    Türkmenler arasında hü­küm sürmek için hâkimiyeti meşru bir biçimde devral­mak gereği, biraz da Türk devlet idealindeki “devle­tin biricikliği” anlayışından kaynaklanır. Neşrî, Selçuk­lu tarihini anlatmaya başlar­ken, “… Saltanat-ı Türk Han, selâtîn-i Selçukiyye’ye inti­kal itdi” demekle bu zihniye­ti ortaya koyar. Kemalpaşazâ­de (öl. 1534), Osman Gazi’nin Selçuklu hanedanı dağılın­ca “sultân-ı âlîşân olup emir iken hân olduğunu” söyler ki, durumun bir hanedan değişi­minden ibaret olduğu kanısı­nı uyandırır (Tevârîh). Evliya Çelebi, “Bu mahalde Moğol hânlarından Ebu Sa’îd Hân’ın ve Âl-i Selçukiyân’ın devletle­ri inkıraz bulup [yıkılıp] dev­let Âl-i Akçakoyunlu’da karâr edüp…” derken aynı telakkiyi mahallileştirir.

    Osmanlı kroniklerinde dev­let erkinin yasal aktarımı, Sel­çuklu sultanından uc beyleri Osmanlılara gönderilen at, san­cak, tuğ, davul, kılıç, hil’at gibi bazı özerk hâkimiyet alâmet­leriyle simgelenir. Selçuklu­lar, Osmanlılar’ı daima hima­ye eder; Osmanlılar da ecdâda koşulsuz bir bağlılık gösterir. Oruç’a göre Peygamber sanca­ğı Alaeddin tarafından Osman’a teslim edilir; Neşrî Osman’a III. Alaeddin eliyle kılıç kuşatıp onu vâris kıldırır; Bitlisî ve Lütfi Pa­şa, III. Alaeddin’in Osman’ın rehberi ve öncüsü olduğunu söyler; Âşıkpaşazâde’de Sultan Alaeddin Osman’ı ve neslini över.

    Osmanlıların Selçuklular­la tanışıklığı en çok tekrarlanan rivayete göre, Ertuğrul Gazi’nin I. Alaeddin Keykubad’ı Moğol­lar karşısındaki bir savaşında yenilgiden kurtarmasıyla baş­lar. İbn-i Bibî başta olmak üzere devrin tarihçilerinin hiç bah­setmediği bu savaş, Osmanlılar için hâkimiyet aktarımının ha­kedilmişliğini tarihlemektedir. II. Bayezid’in emriyle Türkçe bir Tevârîh yazan Kanunî dö­neminin Şeyhülislamı Kemal­paşazâde, bu olayı anlatırken Ertuğrul’un tereddüde düşen alplarına şöyle hitap ettiğini bildirir: “…Hilâf-ı cinsin [başka bir ırkın] galebesine rızâ, muk­tezâ-yı gayret değildir [yiğitliğe sığmaz]”. Bu söz, mezkûr olay hiç yaşanmamış dahi olsa Os­manlı düşünce evreninde Sel­çuklu-Osmanlı soy bağının tut­tuğu yeri göstermesi bakımın­dan önemlidir. Nitekim Evliya Çelebi de Selçuklular ve Os­manlılar arasında; “[Akkoyun­lular] dahı Mâverâu’n-nehr’den Âl-i Selçukıyân ve Âl-i Dâniş­mendiyân ile gelüp emmizâde­lerdür ve Âl-i Osmâniyân bun­lardandır” diyerek akrabalık kurar.

    Kayı damgalı Osmanlı tolgası 16. yüzyıla ait bir miğferde, Osmanlıların Kayı aidiyetlerini savaş gereçleri üzerine bile işledikleri görülüyor (Metropolitan Sanat Müzesi).

    Bütün bu soy yakınlığı ve ecdâddan görülen sayısız ihsan, elbette karşılık olarak sarsılmaz bir itaati gerektirirdi. Bu yüz­den anlatılarda, Ertuğrul Ga­zi Alaeddin Keykubad’ın elini öpüyor, Osman Gazi sikkeyi III. Alaeddin adına kestiriyor, hut­beyi de onun adına okutuyor­du; bunları kendi adına yapmak “Gazi/Bey/Hân” sıfatlarından “Sultanlık”a terfi etmek demek­ti (müstesna olarak Âşıkpaşazâ­de, Hadidî ve Müneccimbaşı Ahmed’de bu durum, son Sel­çuklu sultanı henüz hayattay­ken gerçekleşir). Neşrî’nin anla­tısında ecdâda bağlılık son Sel­çuklu sultanı ölene değin sürer. Müneccimbaşı, Osman’ın diğer uc beyleri gibi Selçuklu ile değil de kâfirlerle uğraşıyor olmasın­dan III. Alaeddin’in pek mem­nun olduğunu ve sırf bu yüzden onu ucların genel komutanı ilân ettiğini söyler (Sahâifü’l Ahbâr).

    Semavi Eyice, 19. yüzyılın ilk yarısında Anadolu’da araş­tırmalar yapan Fransız seyyah Charles Texier’den yaptığı na­kilde, Selçuklular’dan gönderi­len davul ve tespihin 1804’deki bir yangında kül oluncaya kadar Osman Gazi türbesinde korun­duğunu ortaya koyar (Osman ve Orhan Gazi Türbeleri, Vakıflar, 1962). Bu bilgi, Osmanlıların “ecdâda sadakat” anlatısındaki içtenliğini güçlendirebilir.

    Selçukludan ayrılış:

    Üstünlük anlatısı Yuvadan uçma vakti. Artık ayakları üzerinde duran bir ta­rih inşa edilmiştir ve Osman­lılar soy ve hâkimiyet aktarımı konusunda tezlerini sağlamlaş­tırmıştır. Tomurcuğun çatlama mevsimidir.

    Osmanlılar kendilerini ec­dâda bu kadar bağlarken onla­rın bir uzantısından ibaret gibi görünmek de istemiyorlardı. El­bette devletlerinin bir köşesine “miras değil, alın teri” yazacak değillerdi ama, Osmanlı kim­liğini Selçuklular dahil herke­sin üzerinde gösteren söylemler üretmek ve bazen de öncellerini olumsuzlamak zorunda hissedi­yorlardı.

    Selçuklulara bağlanma id­diasında olduğu kadar onlar­dan ayrılma da soy mukayese­siyle başlıyordu. 15. yüzyılda Doğu Anadolu’da yazıya geçi­rildiği sanılan Dede Korkut Ki­tabı’na göre Resul aleyhisse­lam zamanına yakın yaşamış bir bilge kişi olan Korkut Ata, “Ahır zamanda hanlık girü Ka­yı’ya değe, kimsene ellerinden almaya, ahır zaman olup kıya­mat kopınça” demiştir. Ekle­nir ki: “Bu didügi Osman nes­lidir, işde sürilüp gide yorır”.

    Çevresinde Oğuz ve Cen­giz soylu pekçok rakip bulu­nan Osmanlılar için bir iç hi­yerarşi de temellendirilmeyi bekliyordu; siyaseten Türk­leşmiş bir Anadolu’da Oğuz Han’dan olmak pek de bü­yük bir ayrıcalık sayılmazdı. Bunun içindir ki Yazıcızâde eserini sunduğu II. Murad’ın “eşref-i Âl-i Osman’dan” oldu­ğunu belirttikten hemen son­ra, “pâdişahlığa ensab [soyca bağlı] ve elyakdur [layıktır]” der: “Oğuz’un kalan hanları uruğından belki Cingiz hanla­rı uruğından dahı mecmu’ın­dan [hepsinden] ulu asl ve ulu sünğüktür, şer’ ile dahı ‘örf ile dahı. Türk hanları dahı ka­pusına gelüp selâm virmege ve hizmet itmeğe lâyıkdur…” (Selçuknâme). Ve “dirilen” uc beyleri, huzurunda toplan­dıkları Osman Bey’e şöyle de­miştir: “Kayı Hân hôd mec­mû’-ı [bütün] Oğuz boylarınun Oğuz’dan sonra ağaları ve hân­larıydı. Ve Gün Hân’un vasiy­yeti ve Oğuz töresi mûcebince [gereğince] hânlık ve pâdişâh­lık Kayı soyı var-iken özge [başka] boy hânlarınun soyına hânlık ve pâdişâhlık degmez!”. Kanunî’nin veziriazamı Lütfi Paşa da, Tevârîh’inde bu kısmı Yazıcızâde’den iktibas eder.

    Resmî tarihin
    bir temsilcisi


    II. Bayezid ve Kanunî’nin
    emirleriyle on ciltlik bir
    Osmanlı Hanedanı Tarihi
    kaleme alan Şeyhülislam
    Kemalpaşazâde, döneminin
    resmî tarih görüşünü
    temsil eden en önemli
    isimlerdendi (Âşık Çelebi,
    Tezkire, Millet Ktp.).

    Yazıcızâde bundan sonra, Dede Korkut’un Kayı kehane­tini alıntılayarak tezini ber­kitir. Eserinin giriş kısmında Oğuz boylarının damgalarını sıralarken bir hiyerarşi inşa eder: Kayı boyunun damgası­nı en üste, “devri geçmiş” Sel­çuklu Hanedanının mensup olduğu Kınık boyunun dam­gasını ise en alta koyar. Oysa Selçukluların Malazgirt zafe­rini izleyen satvet çağların­da Kaşgarlı Mahmud tarafın­dan yazılıp Abbasî halifesine sunulan (1077) Dîvân-ı Lü­gâti’t-Türk’te farklı bir sıra­lama vardır. Kınık damgası en üstte, Kayı damgası onun bir altında yer alır. Bu durum, siyasî kimliğin temellendiril­mesinde yararlanılan –ve ba­zen de yeni baştan yaratılan- tarihin konjonktürden hiç de azade kalamadığını bize gös­terir.

    Kazasker İdris-i Bitlisî’nin yazdıklarında, Selçuklu soyu­nun bir Osmanlı tarafından na­sıl tanındığı açığa çıkar: “Sel­çukluların bütün yüce sultan­ları, Efrâsiyab’ın evlâdı olan Selçuk’un çocukları ve torunla­rıdır. Türkler arasında Selçuk­luların kabilesine Kınık derler”. Biraz ileride ise şöyle devam eder: “Beyler, Kayıhan dilâverle­rinden Osman’ı kayserlik man­sıbına ve serverlik mesnedine lâyık görmüşlerdir, zira Oğuz Han’dan sonra cümle aşiret ve tâbiler arasında hanlık ve şahlık makamı, saltanat ve mutluluk mertebesi evvela Kayıhan’ın so­yuna tahsis edilmiştir.

    İki hanedan arasındaki soy-sop mukayesesi, içinde açık bir ret taşır. Bunun iyi bir örneğini yine Bitlisî’den okuruz: “…Âl-i Selçuk devletinin göçmesinden sonra yaratıcının gizli olan lut­fuyla, Selçuklu hanedanın gad­darlığı ve vefasızlığından do­layı onların mülkü, bu dindar mülklü padişahlara [Osmanlı­lara] ulaştı. Rûm küfür belde­lerinin fetihleri ve memleketin genişliği, bu hanedan zamanın­da Selçukluların zamanına göre iki kat daha arttı”.

    16. yüzyılda bir Selçuk­nâme kaleme alan Ahmed b. Mahmud, kitabının sonunda Selçuklu tarihini Osmanlıla­ra bağlarken tarihî devamlı­lık anlayışına sahip olduğunu göstermekle beraber, mukaye­se yapmaktan kendini alamaz: “Tarihlere baktım ve bakan­larca da bilinmektedir ki bun­ların [Osmanlıların] zamanın­daki nizam ve intizam, adalet ve doğruluk (…) geçmiş padi­şahlar zamanında olmamış­tır…”

    Osmanlı tarihyazımı ve Hünernâme


    Osmanlı tarihine odaklanan ilk Türkçe tarihler II. Murad’ın emriyle yazılmaya başlanmıştı. Hükümdar, Timur döneminin sarsıntılarını gidermek için Selçuklularla olan bağlantılarını ve Kayı soyunun “üstünlüğünü” ortaya koyma ihtiyacı hissetmişti (Hünernâme, Topkapı Sarayı).

    Yazıcızâde’nin eserinde Osman Bey’in huzurundaki Türk beyleri Selçukluların bi­letini keserler: “…Şimden-gi­rü Selçuk sultânlarından bize çâre ve meded yokdur, mem­leketün çoğı ellerinden çıkdı, Tatar üzerlerine geregi gibi müstevlî oldı…”

    Âşıkpaşazâde, bizzat Os­man Gazi’yi konuşturarak Selçukluları tarihe uğurlar. Dursun Fakih Karacahisar’da Cuma namazı kılınması ve kadı tayini hususunda Os­man Gazi’ye “Hânum, bu işe Sultandan [Selçuklu] izin ve icâzet gerekdür” uyarısında bulununca Osman Gazi, ba­ğımsızlık bildirisi hükmünde­ki şu sözleri söyler: “Bu şehri ben höd [de] kendi kılıcım-ı­la aldum. Sultanun bunda ne dahlı var kim andan izin alam? Ana sultanlık viren Tanrı ba­na gazâ-y-ıla hanlık virdi. Ve eger minneti şol sancag-ısa ben höd dahi sancak götürüp küffâr-ıla ugraşdum. Ve eger ol ‘Ben Âl-i Selçuk neslindenem’ dirse ben höd Gök Alp oglıyın dirin. Ve eger ‘Bu vilâyette ben anlardan öndin geldüm dirse, benüm dedem Süleyman Şâh höd andan evvel gelip turur”. Bundan sonra halk rıza göster­miş, Dursun Fakih de bir ba­ğımsızlık alâmeti olan hutbeyi Osman Gazi adına okumuştur. Neşrî’de Osman, “Hiçbir me­like ihtiyaç göstermeyeyim” diyerek bağımsızlık özlemini dile getirmiştir.

    Osman Gazi ve aslan 16. yüzyılda çizilen bir Hünernâme minyatüründe Bağdat’tan getirilen bir aslanın padişahın çizmesini yalaması tasvir edilmekte.

    Aynı zamanda bir Mevlevî şeyhi olan Müneccimbaşı, “ec­dâdı red faaliyeti”ni bir tarikat menkıbesi üzerinden yürütür. Buna göre devrin adı anılma­yan Selçuklu hükümdarı bir Kalenderî şeyhine tâbi olmuş­tur. Ertuğrul Gazi yanında Osman’la Konya’ya Mevlanâ Celaleddin’i ziyarete gidince Mevlâna, Osman’ın elinden tutar: “Hoş şimdi hükümdar kendisine bir baba bulduysa, biz de kendimize bir oğul bul­duk” der ve dua edip onu dev­letle müjdeler.

    Osmanlıların Selçuklula­ra isyan etmeden kurulmuş olması, Osmanlı müverrihleri için bir başka övünç ve ayrı­calık sebebidir. Fakat bununla iftihar ederken Selçuklu ve di­ğer yakın dönem hanedanları­nı eleştirmekten geri durmaz­lar. Çünkü “Osmanlıların esası diğer saltanatlar gibi mümin ülkelerine zorbalıkla olma­yıp sadece gazâ ve cihadle ol­muştur (Neşrî)”; “Gaznevîler efendileriyle ihtilâfla meşhur oldular. Selçukîler tuğyân ve zorbalıkla saltanat derecesi­ne yükseldiler. İsyânda tasal­lubla [katılaşarak] ulu’l-emr olan sultânlarının üzerine huruç ettiler… (Kemalpaşazâ­de); “Osman Gâzi beglenmelü oldukta, mâdem ki Selçûkîler hâkimü’l-vakt [devrin hâki­mi] idiler, beglenmedi (Lütfi Paşa)”.

    18. yüzyıl başında Ahbâ­ri’l-Hâfikayn’ı yazan ilk Os­manlı vakanüvisi (yani ilk ma­aşlı tarihçi) Mustafa Naîmâ (öl. 1716), “Osmanlı Devle­ti’nin Zuhuru Hakkında” baş­lığı altında Osman Gazi’den önceki ecdâd hakkında malû­mat verme gereği duymaz. Herhâlde artık meşruiyet tar­tışmaları, Osmanlı hilâfetinin tartışmaya açılacağı günlere kadar yürürlükten kalkmıştır.

    19. asra gelindiğinde Ye­ni Osmanlıların öncülerinden Namık Kemâl (öl. 1888) Ev­râk-ı Perişân’ını yayımlıyor, İs­lâm-Haçlı karşıtlığı üzerinden anlatısını kurarken Tatar akı­nından ve Osmanlıların yur­dundan olup Söğüt’e yerleşme­sinden perdeyi açıyordu. Ona göre “Selçuklu Devleti harabe­lerinin enkazı üzerine kuru­lan muhtelif beyliklerde onun [Osmanlıların] parlak silâhı ve düşman kanıyla güçlenen böyle yüce bir soy ağacına mukave­met edecek bir güç” yoktu.

    Damgalar arasında hiyerarşi Yazıcızâde Ali Selçuknâme’sinde damgaları gösteren ilk ve son sayfalar. Kaşgarlı Mahmud’a göre ikinci sırada yer alan Kınık boyunun damgası, II. Murad’ın yazdırdığı bu eserde son sırada görülüyor (Topkapı Sarayı).

    Mecelle yazarı Ahmed Cevdet Paşa (öl. 1895) ise Târîh’inde; “İşbu Devlet-i Aliyye gerçekten başlangıç­ta küçük bir hükûmet şeklin­de idi” deyip devam ediyordu: “Diğer devletler gibi gelişmiş ileri bir topluluktan ortaya çıkmayıp hazır mülk ve uygar­lık bulmuş bir devlet de değil­di. Belki yeniden beldeler ve memleketler ele geçirerek, ha­yat sahasını genişleterek, ken­di yüksek yerini bulmuş bir saltanat-ı seniyyedir”.

    Mirasla zengin olmuş bi­rinin malı kıymetsizleşece­ğinden, her iki anlatıda da Osmanlılar ecdâddan “en­kaz devralmış” görünmekte­dirler. Gerçekten de beylikler Anadolu’su siyasi ve ekono­mik açıdan tam bir yıkıntı­dan ibaretti. Ancak Selçuklu­ların Orta Asya’dan getirdik­leri kadim Türk gelenekleri, yakındoğu İslâm medeniyeti ve Roma tecrübesini ahenkle harmanlayarak yüzyıllar içeri­sinde oluşturdukları canlı kül­tür-medeniyet mirası, bu tah­kiyelerde görmezden gelinmi­şe benzemektedir.

    Cumhuriyet’in ilk yılların­da üretilen “ecdâd maluma­tı”na yönelik eleştirilerin pek çoğu, “ecdâdın cedd maluma­tı” için de geçerliydi. Devlet­lerinin resmî tarih anlayışı­nı temsil eden bazı Osmanlı­lar, tarihsel ataları Selçuklular hakkında gerçekten de yeterli bilgiye sahip değildi ve biraz olsun yakınma cümlelerinin öznesi olmayı onlar da hak ediyordu. Tarih, onların da zi­hin ve kalemlerinden –tıpkı bugün olduğu gibi- yaşadıkla­rı günün geçmişle bazen sevgi dolu, bazense kavgacı bir di­yalogu olarak belirdi. Elbette mevcut siyasi şartlardan ba­ğımsız bir tarih düşünmele­ri –sosyal birer varlık olmala­rı gereği- en az bizimki kadar imkânsızdı. Çünkü tarih değil, tarihin yaşanılan günde inşa edilen bir malumatlar manzu­mesi olduğu gerçeği tekerrür edip duruyor. n

    En temel birincil kaynaklar:

    Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk; Âşıkpaşazâde, Tevârih, haz. Yavuz-Saraç; Mehmed Neşrî, Cihânnümâ, haz. Unat-Köymen; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, c. III-IV tıpkıbasım, haz. Kahraman; Ahmedî, Dâstân-ı Tevârîh, haz. Atsız; İdris-i Bitlisî, Heşt Behişt, I. Ketibe, çev. Vural Genç (Master Tezi); Kemalpaşazâde, Tevârîh, I. Defter, haz. Ş. Turan, Yazıcızâde Ali, Selçuknâme, haz. Bakır; Ahmed b. Mahmud, Selçuknâme, c. II, haz. Merçil; Oruç Bey, Tevârih, haz. Atsız

    ZİYARET-İ ERTUĞRUL HAN İBN (…) HAN

    Evliya Çelebi’de Osmanlılar’ın başlangıcı

    “Âl-i Osman’ın ulu atası Osman Gâzi’nin büyük babasıdır. Baş­ta Mâhân diyarından hurûc edüp Âl-i Selçukıyan’dan Alâ’eddîn’e üç yüz nefer kimesne ile gelüp niçe büyük cenklerde bulunup bunların yüzünden niçe yüz yüzaklıkları olup Alâ’eddîn bunları boy beği edüp tabl-u sancak sâhibi olup, Bursa câniblerin geçüp tâ Kastamonu’ya varınca kılıç vurup Allah’ın emriyle ne tarafa yöneld­iler ise muzaffer olup ganimet mallarıyla Alâ’eddîn Şah’a gelirdi.

    Tanrı’nın hikmeti, Alâ’eddîn çocuksuz ölüp Selçuklular yıkılın­ca cümle Anadolu ileri gelenleri Ertuğrul Hân’ı halîfe seçip sikke ve hutbe sâhibi olmadan Lefke-Sö­ğüt arasında bir büyük cenkte yaralanıp kendülerinin vasiye­tiyle Osmâncık’ı diyâr-ı Yunan’a [Karaman’a] tabl-u âlem sâhibi beğ oldu, sene 699 [1299-1300] târîhinde idi. ‘Evvelâ Osman’ lafzı târîh düşülmüştür.

    Bunların önce hilâfeti cum’a hutbesini ‘Osmân’ ismiyle Tursun Fakîh nâm kimesne okuyup peygamber soyundan Edebalı nâm azîzin şerefli yıldız kadar temiz kızını alup Orhân andan doğup anınçün Âl-i Osmân’ın vâlidesi tarafından peygamber soyundan Osman Beğ halîfe olunca pederi Ertuğrul Hân’ı bu Söğüt şehrinde defn edüp şehrin imâr edüp daha sonra Yıldırım Hân asrında Timur-ı bî-nûr bu Söğüt şehrin yağma ve harâb ve tâlân edüp hâlâ nurlu türbesi eyle bakımlı değildir…” [Kısmen sadeleştirilmiştir.]

    Seyahatnâme c. III, (Topkapı Sarayı).

    ‘ECDAD YADİGARLARI’NIN SONU

    Selçuklu hanedanı kaderine terkedildi

    İlhanlıların Anadolu Valisi Timurtaş (öl. 1328), Selçuklu hanedanını 1318’de ortadan kaldırmıştı. Müneccimbaşı Ahmed Dede’ye göre imha edilen hanedanın kurtulabilen bazı üyeleri dağlara kaçmış ve uc beylerine sığınmıştı. Kara­manoğulları bunların birkaçını siyaseten kullanmak üzere yan­larında tutmuşlarsa da sonunda Selçuklulara ihanet ettiler. Oruç Bey de Cengizliler tarafından hanedanın memleketten çıka­rıldığını belirtir. Bitlisî, Selçuklu ailesinden geriye kalanların bir ümidi kalmadığını söyler. Fakat hiçbiri, uc bölgesinde güvenli bir sığınak inşa etmiş Osmanlı­lar’ın bir Selçuklu şehzadesine sahip çıktığından söz etmez.

    Eğer tarihin karanlık bir kuytusunda saklı bir istisna yoksa, Osmanlılar “ecdâd yadigârı” Selçuklu hanedanına sahip çıkmamış görünmektedir. Oysa II. İzzed­din Keykavus, Moğol tâbiiyeti­ne karşı isyan edip yenildiğinde, Müslüman olan Altınorda Hanı Bereke onu önce Bizans’tan kurtarmış, sonra da ailesiyle birlikte Kırım/ Suğdak’ta huzur içinde yaşamasını temin etmiş­ti (1264).

    SELÇUKLU KÜLTÜR MİRASI

    Alaeddin Köşkü’nü yağmalayan Osmanlılar

    Konya’da, vaktiyle surların bir iç kale oluşturduğu Alaeddin Tepesi içerisinde, Anadolu Selçuklularının imparatorluk merkezi olan Alaeddin Köşkü bulunmaktaydı. Yapı esasen II. Kılıcarslan döneminde (1155- 1192) inşa edilmiş, bir deprem nedeniyle Alaeddin Keykubad tarafından yapılan tadilattan sonra onun adıyla anılmaya başlanmıştı.

    Selçuklular yıkıldıktan sonra köşk Karamanoğulları­na geçti. Şehrin 1468’de nihai olarak Osmanlılar’a ilhakıyla köşk beylerbeylik yerleşkesi oldu. 1474-1481 arasında sancak beyi olarak bölgeye gönderilen Sultan Cem’in hizmetine tahsis edildi. Fatih Sultan Mehmed ve III. Murad zamanlarında onarımdan geçirildi.

    Matrakçı Nasuh (öl. 1564) Beyan-ı Menâzil’de iç kale içerisin­deki köşkü Konya minyatürünün merkezinde tasvir eder. 1648’de Konya’yı gezen Evliya Çelebi, ese­rinde köşkün kısa bir tarihini –bu kez daha doğru olarak- anlattık­tan sonra sanatlarını betimler.

    Köşk 17. yüzyılda terk edildik­ten sonra, yapacakları inşaatlar için kolay yoldan taş temin etmek isteyen fırsatçıların hedefi hâline geldi. Zeki Atçeken’in incelediği Konya Şeriyye Sicil Defterleri, ecdâd yadigârı sarayın yağmalan­ma hikâyesini belgelemektedir (Sultan Alaeddin Sarayı…”, Vakıf­lar, XXIII, 1994). Bölgeye yollanan 1673 tarihli bir fermanda, kendi malıyla inşa edeceği hamamına köşkten taş almasına izin verilen bir kişi, hemen yakındaki Alaed­din Camii cemaatine ve tadilatına engel olduğu gerekçesiyle bu işten men edilmiştir. Bir başka fer­manda, Konya’da hayır kurumları inşa ettirmek isteyen Şeyh Ahmed adında birinin mermer temininde zorlanması nedeniyle, köşk arazi­sinde yerin altında mermer arama isteğine, “suistimallere meydan verilmemesi şartıyla” izin verilmiştir. Takip eden bir üçüncü ferman, Vezir Musahip Paşa’nın Konya’daki hayratı için metruk köşkten yeter miktar taş alınmasına izin verir. 1676’da sarayın durumu resmî makam­larca tetkik edilmiştir. Şehrin ileri gelenleri ve halk, yapının bir harabeden ibaret olduğunu, yalnız bir miktar bozuk duvarı ve altı ayak üzerinde bir kubbesinin kaldığını söyle­mişlerdir. Bir önceki izin sonrası buradaki enkazdan 150 araba ve 2200 merkep yükü taş alındığı ve bunların 14.750 akçe değerinde olduğu anlaşılmıştır.

    1836’da sarayı çevreleyen iç sur çöker. Charles Texier’nin 1882 tarihli gravüründe ve F. Sarre’nin yayımladığı 1896 tarihli bir fotoğ­rafta köşkten kalan son kısımlar görülebilmektedir. Yapının ta­mamen yok olması ise Uzluk’a göre 1905-1908 arası Konya valiliği yapan M. Cevat Bey’in mari­fetiyledir. Bazı şahıs ve kuruluşlar, kendisinden yapıdaki tahribatın ön­lenmesi konusunda yardım istemişlerse de Cevat Bey, bina­nın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin, ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” deme gafletini göster­miştir (F.Sarre, Konya Köşkü, çev. Uzluk). Bugün köşk müştemila­tından yalnız doğu duvarının bir parçası ayaktadır.

    Konya Alaeddin Köşkü Matrakçı Nasuh’un “Beyan-ı Menâzil…” adlı eserinde köşkün yüzyıldaki genel görüntüsünden bir detay (solda altta). yüzyılda artık köşkün son kalıntıları görülebilmekteydi (F. Sarre, Reise in Kleinasien, Berlin 1896).

    1. DÜNYA SAVAŞI

    Ertuğrul’dan ilhamla Almanya’yı seçtik

    İtilaf Devletleri donanmasının Çanakkale önlerinde yeni yeni görünmeye başladığı 1914 son­baharında, Tasfir-i Efkâr gazetesi, Ertuğrul Gazi’ye referans vererek 1. Dünya Savaşı’nda tutulan safı meşrulaştırmaya çalışıyordu:

    “Dikkat ve iman ile bakılın­ca, umumî harbin şu bizim de iştirâkımız ile başlayan yeni ve daha umumî faslında Osmanlı tarihine, Osmanlı mertliğine yaraşır ve aynı zamanda Osmanlı ikbâl ve itlâsına [yükselişine], Osmanlı tarafının muvaffak ve muzaffer çıkacağına delalet eyleyen ne latif ve dilruba [gönül alan] bir tecelli ve tetâbuk [uyum] var: Altı asrı mütecaviz [aşkın] bir zamandır bu yerlerde bin taklib [dönüşüm] ile payidar olan Osmanlı saltanatı hatırlardadır. Ertuğrul Bey aşiretinin muharebeye tutuşmuş iki taraftan daha sıkışık görünen tarafa yar­dım etmesiyle bütün mert­likten ibaret olan tarihinin ilk asırlarından nişâneler göstermiş idi. Ayaklarının tozu ile Selçuk Türkleri’nin haklarını temin ve ihkâkâ muavenet eden bu mert ve necip dedelerimiz sükût ile durmayıp da karar kıldıktan sonra dahi, hep hak ve hakikat uğrunda çarpışa çarpışa bu muazzam saltanat kâşânesini [malikânesini] kurdular ve onu nihayet İslâm’ın en metîn is­tinâdgâh [dayanak] ve muhafızı rütbesine çıkardılardı…”

    Tasfir-i Efkâr: 4 Kasım 1914


    Çanakkale Savaşı başlarında
    çıkan bir haberde, Ertuğrul
    Gazi örnek gösterilerek
    savaşa Almanya tarafında
    katılmanın “mertçe” olduğu
    ima ediliyordu.

    TARİHTEN ALINTILAR

    Ata ve ecdadın ced yaklaşımları

    “Bu şehri ben höd kendi kılıcım-ıla aldum. Sultanun bunda ne dahlı var kim andan izin alam? Ana sultanlık viren Tanrı bana gazâ-y-ıla hanlık virdi. Ve eger minneti şol san­cag-ısa ben höd dahi sancak götürüp küffâr-ıla ugraş­dum…” (Âşıkpaşazâde).

    “Selçuklu hanedanın gaddar­lığı ve vefasızlığından dolayı onların mülkü, bu dindar mülk­lü padişahlara [Osmanlılara] ulaştı…” (İdris-i Bitlisî).

    “Selçukîler tuğyân ve zor­balıkla saltanat derecesine yükseldiler. İsyânda tasallub­la ulu’l-emr olan sultânları­nın üzerine huruç ettiler…” (Kemalpaşazâde).

    “… Şimden girü Selçuk sultân­larından bize çâre ve meded yokdur, memleketün çoğı elle­rinden çıkdı, Tatar üzerlerine geregi gibi müstevlî oldı…” (Yazıcızâde).

    “Kayser-i Rum’un tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükümeti, esir olmamak isteyen bir milleti kendi eliyle bağlayarak düşmana teslim etmeye çalışıyordu’” (Nutuk, Mustafa Kemal, II, 575).

    “…Selçuk Devletinin enkazı üzerinde kurulan Osmanlı Devleti de (…) sonuçta emsali gibi tarihin sinesine tevdi edil­di” (Nutuk, Mustafa Kemal, II, 435).

  • Cehennemlik eski askerin‘cehennem makinesi’

    Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan Giuseppe Fieschi, zamanla gözden düşmüş, suç batağına saplanmıştır. Fransız Devrimi’nden sonraki gelişmelerden hiç memnun olmayan cumhuriyetçiler, kral Louis Philippe’i ortadan kaldırmak için bu eski askerle anlaşırlar. Fieschi’nin hazırladığı 25 namluluk makineden çıkan kurşunlar kralı öldürmez ama 18 kişi hayatını kaybeder. Fieschi ve destekçileri giyotine, kral İngiltere’ye yollanır.

    NEDİM YÜKSEL

    Yıl 1815. Fransa 26 yıl için­de önce monarşi, son­ra cumhuriyet, ardın­dan imparatorluk derken yine monarşide karar kılar ve XVIII. Louis’yi yeni Fransa kralı ilan eder (neden XVI’dan XVIII’e at­landığını merak edenler için: XVII numara daha 10 yaşında ince hastalıktan gitmişti). “Ar­zulanan” kral 1824 yılında başı gövdesinden ayrılmadan aşı­rı sişmanlık, damla hastalığı ve kangren gibi doğal nedenlerle ölünce, yerine en küçük kardeşi X. Charles geçer.

    Tahta geçtiğinde 67 yaşın­da olmasına karşın ağabeyinden daha az şişman ve daha sağlıklı olan Charles, geçen 35 yıl içinde olanlardan pek de hoşnut değil­dir. İlk iş olarak başbakanının eline, meclisin onaylamasını is­tediği “kanun hükmünde karar­name”leri tutuşturur. Bunların içinde devrim sonrası toprakları ellerinden alınan soylulara taz­minat ödenmesi, din dışı dav­ranışların cezalandırılması, ve­rasetin yeniden en büyük erkek çocuğa geçmesi gibi hükümler vardır. Bir yıl sonra (halkın tep­kisini çekmemek için 1775’den bu yana terkedilmiş olan) kral­ların kilisede kendilerini kutsal yağla mesh ettirip kutsamaları geleneğini canlandırır.

    Cehennem makinesi Kral Louis-Philippe’e suikastte kullanılan birbirine bağlı 25 tüfek namlusundan oluşan düzenek tek bir kişi tarafından ateşlenerek eş zamanlı olarak yüzlerce misket ve saçmayı hedefe gönderebilme kapasitesine sahipti.

    Öte yandan ekonomi kötüle­miş, halk huzursuzlanmaya baş­lamıştır. Kralın destekçileri ya­pılan seçimleri kaybeder. Char­les derhal başı derde giren her hükümdarın yapması gerekenle­ri yapar: Başbakanı azleder, ola­ğanüstü hal ilan eder, anayasayı askıya alır, parlamentoyu feshe­der, seçim kanununu değiştirir, basına sansür koyar, muhalif ga­zeteyi kapatır. Fakat tüm bu ön­lemlere karşın ne hayat pahalılı­ğının önüne geçilebilmiştir ne de vatandaşın hoşnutsuzluğunun. Hatta bu arada Cezayir’i fethet­­­mesi bile halkın gönlünü alma­ya yetmez. “Temmuz Devrimi” başlamıştır. Atalarının “başları­na” gelenleri yaşamak istemeyen Charles, Ağustos 1830’da kuzeni Louis Philippe’e gönderdiği bir beyanname ile tahtı (henüz on yaşına bile gelmemiş olan) toru­nu Henry’ye devrettiğini, Louis Philippe’i de kral naibi olarak atadığını bildirip, Kont Ponthieu takma adıyla Birleşik Krallığa gider.

    Louis Philippe, koca Fransa krallığını bir çocuğun eline ver­mektense memleketi çok daha iyi yönetecek birinin başa geç­mesinin daha doğru olacağı dü­şüncesindedir; bu kişi de kendi­sidir. Birkaç gün naiplik yaptık­tan sonra kendini kral seçtirir. Geriye baktığı zaman bunun sandığı kadar doğru bir düşünce olmadığını anlayacaktır.

    Gerçi o dönemde Fransız­lar kendi icatları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve benzeri “so­yut kavramları” 10-15 yıl içinde bir kenara bırakmışlardı ama, bu virüsler diğer Avrupa ülkeleri­ne bulaşmıştır. 1820-1850 ara­sında Avrupa’nın birçok ülkesi karanlık günler geçirmektedir. Rusya’da Aralıkçı (Decembrist) ayaklanması bastırılmış; Belçi­ka’da Felemenkler Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etmiş; Polon­yalı genç subayların başlattığı kalkışma kendini aynı zamanda Polonya kralı sayan Çar I. Nikola tarafından ezilmiş; Almanya’nın Westphalia eyaletinde zorun­lu askerlik ve hayat pahalılığına sinirlenen halk sivil itaatsizlik eylemlerine başlayıp kira söz­leşmelerini, vergi beyanname­lerini ve askerlik kayıt belgeleri­ni yakmışlar; Britanya’da kralın soylu, zengin ya da toprak sahibi olmayan kullarına da oy kullan­ma hakkı verilmesine yönelik gösteriler başlamıştır. Hatta, Osmanlı Devleti bile Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek tüm va­tandaşlarının (özellikle de gay­rımüslimlerin) can ve mal gü­venliğini sağlamaya, adaletli bir yargı ve vergi düzeni kurmaya, rüşveti önlemeye söz vermek durumunda kalmıştır. Sözün kı­sası, monarşiler için pek de se­vimli bir dönem değildir.

    1835 suikasti 28 Temmuz 1835’te düzenlenen, aralarında kralın da bulunduğu resm-i geçit Temple Bulvarı’ndan devam ederken, Guiseppe Fieschi (altta) bulvar üzerindeki 50 numaralı apartmanın 3. katına gizlenmiş ve hazırladığı düzeneği ateşlemişti.Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-2-1.jpg

    Fransa’da ise Louis Philippe liberal görüntüsü ile burjuvala­rın desteğini, dışarıdan sade ve gösterişsiz bir yaşam sürüyor görüntüsü ile de halkın sevgisini kazanmıştır. Kendisine “Burju­va Hükümdar” ya da “Vatandaş Kral” gibi isimler takılır ama, yıl­lar geçmesine rağmen Fransa’da özene bezene kurdukları cum­huriyetin daha 15 yılı dolmadan ellerinden alınmasına içerle­yen cumhuriyetçileri memnun etmek o kadar kolay olmaz. Bu yetmezmiş gibi zıt kanatta, tah­tın gerçek varisinin 10 yaşındaki Henry olduğuna inanan ve Phi­lippe’e tahtta oturan bir sahte­kar gözüyle bakanların sayısı da azımsanacak gibi değildir. Za­man içinde Philippe’in gittikçe artan otokrat, muhafazakar ve mutlak monarşik tu­tumu birçok destek­çisinin karşı tarafa geçmesine neden olur.

    Sözü geçen hoşnutsuz cumhuriyetçiler ara­sında 61 yaşındaki saraç Pierre Morey ile bakkal ve İnsan Hak­ları Derneği Roma Şubesi Baş­kanı Theodore Pépin de vardır. Gençliğinde çeşitli eylemlere karışan Morey, derneğin 1833’te kral tarafından yasadışı ilan edi­lip kapatılmasına çok bozulmuş­tur. Kader onun önüne Korsikalı Giuseppe Fieschi’yi çıkaracaktır.

    Napoléon Bonaparte ordu­sunda savaşıp madalyalar ka­zanan eski asker Giuseppe, o zamanlarda henüz tanımlanma­mış olmakla birlikte, olası bir “travma sonrası stres bozuklu­ğu” yaşamaktadır. Komutanına ihanet edip Avusturyalılar’a bilgi sattığı için ordudan tart edilen Giuseppe’nin ailesiyle ile de ara­sı bozulmuş, kız kardeşi ve ka­yınbiraderiyle miras kavgasına girmiş, babadan bir şey kalmaya­cağı anlaşılınca inek çalmıs, ine­ğin kendisine ait olduğuna dair sahte evrak düzenlediği ortaya çıkınca hırsızlık ve sahtekarlık suçlarından 10 yıl hapse mah­kum olmuştur. Hapiste dokuma ve kumaşçılık zenaatini öğrenen Giuseppe, cezasını tamamlaya­rak tahliye olur.

    Devrim hatırası: Giyotin Morey, Pépin ve Fieschi’den oluşan suikast ekibi yargılandıktan sonra idama mahkum edildiler. 19 Şubat 1836 tarihinde Paris’te
    saat sabah 8’i gösterirken giyotin üçünün de başını aldı. İnfaz sonrasında François-Gabriel Lépaulle, Fieschi’nin kesilen başını tablolaştırdı (altta).

    1830’a dek bir kumaş atöl­yesinde çalıştıktan sonra Louis Philippe’in çıkardığı aftan ya­rarlanarak kendisinin teğmen rütbesiyle orduya geri alınması gerektiğini ve gösterdiği madal­yaların bunu kanıtladığını iddia eder. Bu girişiminde bir derece­ye kadar başarılı olur ve ancak çavuş rütbesiyle askere alınır. Askerde kendisi gibi afla geri dö­nen yarbay Gaspard Lavocat’nın takdirini kazanan Giuseppe, yine onun içişleri bakanlığına yaptığı tavsiye ile Paris Emni­yet Genel Müdürü Jean-Jacqu­es Baude’un emrinde cumhu­riyetçilerin arasına ajan olarak gönderilir ve birçok komployu ortaya çıkartır. Bir yıl sonra Ba­ude’un başarısız bulunarak gö­revden alınması Giuseppe’nin de yıldızını söndürür ve bir süre sonra yeterince takdir edilme­diğinden yakınarak istifa eder. Hapisteki günlerinde tanışıp bir­likte yaşadığı kadın arkadaşı La­urence Petit ile de arası bozulun­ca gidecek yeri kalmaz.

    Giuseppe yine de pes etmez. 17. yüzyılda Kardinal Riche­lieu için inşa edilip onun ölü­münden sonra kral sarayına, Louis Philippe’in döneminde de “AVM” ve kumarhaneye dö­nüşen Palais-Royal’in müdavi­mi olmakla kalmaz, içindeki bir mağazaya da müdür tayin edi­lir. Mağazadan çok kumarhane ile ilgilenen Giuseppe, kumar borçlarını ödeyebilmek için ça­lıştığı yerden zimmetine para geçirince mahkemelik olur. Za­ten sabıkalı olan Giuseppe’nin okkalı bir ceza yememek için tek bir yolu kalmıştır: Ortadan kaybolmak.

    Polis ajanı olarak çalıştı­ğı günlerde tanıştığı komşusu saraç Pierre Morey ona yardım elini uzatır ve Giuseppe’yi evin­de saklamaya başlar. Robes­pierre hayranı olan Morey’nin aklında cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmekten başka bir şey yoktur. Buna ulaşmak için de öncelikle kraldan kurtulmak gerektiğini düşünmektedir. Üs­tüste yediği darbelerle herke­se düşman olan Giuseppe ise, para dışında dostu kalmadığını bilmektedir. Pierre’e kendi tasa­rıladığı bir silahla yalnızca kra­lın değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin de icabına bakabilece­ğini, ancak bu silahın 500 fran­ka malolacağını söyler. Pierre gözleri parıldayarak arkadaşı bakkal Théodore’a koşar ve so­nunda hayallerini gerçekleştire­bilecek birini bulduğunu söyler, planını anlatır. Théodore da ik­na olmuştur. İki ahbap ortak­laşa 500 frankı denkleştirip Gi­useppe’ye verirler. Giuseppe 16 yaşında asker olup önce 1812’de Napoléon’un Moskova seferin­de, sonra Napoli kralı Joachim Murat’nın ordusunda katıldığı savaşlarda üstün başarı göster­miş; sonra yeniden katıldığı or­duda görevini yine başarıyla ye­rine getirmiştir. Şimdi ise tüm bunların değerini anlamayan ahmaklara günlerini göstere­cektir. Öyle bir silah geliştirme­lidir ki, hedefi vuramama ola­sılığı olmasın. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenen, hiç eğitim almamış olan Giuseppe’nin bu silahı tasarımlarken kalem-ka­ğıt kullanıp kullanmadığını ya da birtakım geometrik ölçümler yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama, emin olduğumuz bir şey var: Giuseppe işini şansa bırak­mak istememektedir.

    Geçit töreninin yapılması beklenen Temple Bulvarı üze­rinde 50 numaralı apartmanın üçüncü katında caddeye bakan dört odalı bir daire kiralanır. Gi­useppe, önce ahşap bir kasa ya­parak pencere önüne yerleştirir ve üzerine (nereden bulduğu­nu bilemediğimiz) 25 adet tüfek namlusunu caddeye doğru yak­laşık 20 derece açıyla yanya­na bitişik olarak birbirlerine ve bu kasaya bağlar. Daha sonra, bütün tüfeklerin tek bir fitille aynı anda ateşlenmesini sağ­layacak bir mekanizma gelişti­rir. Her bir namluya 8 misket, 15-20 tane de saçma doldurur. Daha sonra bu alete “cehennem makinesi” (machine infernale) adı verilecektir. Artık Temmuz Devrimi yıldönümü için yapıl­ması planlanan geçit törenini beklemekten başka yapacak işi kalmamıştır.

    I. Louis-Philippe ve öfkeli
    cumhuriyetçiler


    Temmuz monarşisinin kralı
    Louis –Philippe’e, iktidarı
    boyunca yedi suikast
    girişiminde bulunuldu ve
    bunların hepsi başarısız
    oldu.

    28 Temmuz 1835 Cumarte­si günü öğle saatlerinde Louis Philippe, üç büyük oğlu ve mai­yeti ile birlikte Muhafız Alayı’nı teftiş etmek üzere yola çıkar. Tören alayı Giuseppe’nin ko­nuşlandığı apartmanın önün­den geçerken büyük bir gürültü kopar ve ortalık kıyamet yerine döner. Toz-duman yatışınca kı­yametin bilançosu ortaya çıkar: 18 ölü, 42 yaralı. Ölüler arasın­da eski başbakan, 8. Lejyon’un komutanı ve sekiz subay, dört yüksek rütbeli subay ve dört si­vil vardır. Fakat nasıl olduysa kral ve prensler bu kıyametten sağ çıkmışlardır. Kralın atı vu­rulmuş, kendisi ise başında ha­fif bir sıyrıkla olayı atlatmıştır. Kral geçit resminin devam et­mesini buyurur ve sağ kalanlar yola koyulurlar.

    Cehennem makinesinin 25 namlusundan dördü yarılmış, dördü ateşlememiş, bir tane­si de falya deliği olmadığı için doldurulmamıştır. Yani belki de makineden ancak % 64 verim sağlanabilmiş olması, kralın ve prenslerin hayatını kurtarmış­tır. Bu arada, yarılan namlular­dan fırlayan metal parçalar Giu­seppe’nin elinin iki parmağını uçurmuş, yüzünde ve başında derin yaralar açmıştır. Giusep­pe hastaneye kaldırılır ve giyo­tin bıçağının altına yatırılma­dan önce büyük bir ihtimamla yaraları iyileştirilir. Pierre ve Theodore da giyotine yollanır.

    Louis Philippe ise zaten da­ha önce bir suikast girişimini atlatmıştır. 1836’da iki kez, 1840 ve 1846’da yine iki kez, toplam­da ise yedi suikast girişiminden sağ-salim çıktıktan sonra, 1848 Şubat Devrimi sırasında alela­cele yazdığı bir mektupla tahtı dokuz yaşındaki torununa bıra­kıp kuzeninin izinden Britan­ya’ya kaçar. Kaçarken kullan­dığı takma ad “Mr Smith” dir (“Vatandaş Kral” lakabı boşuna verilmemiş!). Fransa yaklaşık 60 yıl sonra bir yıllığına da olsa yeniden cumhuriyet olur.

    Kral kıl payı kurtuldu Eski hükümet lideri Edouard Mortier’nin de öldüğü 1835 suikastının bilançosu 18 ölü, 42 yaralıydı. Kralın ise atı vuruldu; kendisi başında hafif bir sıyrıkla olayı atlattı.
  • Bir stattan daha fazlası

    Türk sporunun buluşma noktası, unutulmaz zaferlerin, büyük sevinçlerin ve hüzünlerin, futbolda ilklerin mekanı… Büyük futbolcuların, Baba Hakkı’ların, Lefter’lerin, Metin’lerin, Süleyman Seba’ların efsaneleştiği stadyum, 70 yıl önce yine bir Kasım ayında açılmıştı. Sadece futbolun ve Beşiktaş’ın değil tüm Türkiye’nin, sanatın, müziğin, insanın buluştuğu bir efsane mekan.

    İstanbul’un incilerindendi İnönü Stadı. Baba Hakkı’y­dı, Lefter’di, Metin’di. Millî takımdı, Üç Büyük’tü. Yıllarca futbolseverlerin buluşma nok­tasıydı. Sonraları Beşiktaş’ın yuvasıydı; siyahla beyazdı. Ha­yatın bir parçasıydı; bir kentin önemli duraklarındandı. Yeşil­çam’ın pek sevdiği fondu; ulus­lararası yıldızlar yıllarca üstü­ne kondu.

    Müsaadenizle bir semtin simgesine bakmalı; önemli ki­lometre taşlarını anımsatmalı… Türkiye’de statların tarihi, futbolunki kadar eskiye uzan­mıyor. Bir zamanlar İstan­bul’daki meşin yuvarlak mef­tunlarının neredeyse tek adresi Taksim Stadı idi. Onun 1939’da yıkılmasıyla birlikte futbol­severler bir manada yuvasız kalmıştı. Kurulan stadyum ko­mitesi, yer olarak Dolmabahçe Sarayı’nın ahırlarının bulundu­ğu noktayı seçmişti. O zaman­lar şehrin nüfusu sadece 600 bindi…

    Dönemin valisi Lütfi Kır­dar, Paolo Vietti-Violi’ye İs­tanbul’un yeni sahasını yapma görevini bahşetmişti. İki de Türk mimar kendisine yardım edecekti. Onlardan Fazıl Ay­su’yu 31 Ekim 2013’te yitirmiş­tik. Ölümünden sekiz ay önce 3 Mart 2013’te Radikal gazetesi­ne röportaj veren 101 yaşın­daki Aysu, şunları söylemişti: “Proje İtalyan mimar Vietti Vi­oli’ye verilecek dendi. Kendisi daha önce Manisa’da bir stad yapmıştı. Valiye gittik, ‘Türk mimarı hiç stat yapamayacak mı?’ dedik. Onun üzerine vali, Şinasi Şahingiray’la beni Viet­ti’nin yanında görevlendirdi. Ben o zaman 28 yaşındayım, lisan bildiğim için seçildim. Şinasi’yle kalktık, 1939’da Mi­lano’ya gittik, bir ay Vietti’nin bürosunda çalışıp avanprojeyi tamamladık. Harp başlayınca konsolos ‘Güvenliğinizi sağla­yamam’ deyip bizi Türkiye’ye geri gönderdi. Bir süre bekle­dik, sonra vali ‘Stadın bitmesi lazım, siz mimar değil misi­niz?’ deyince projeyi ikimiz ta­mamladık. Stat 1947’de açıldı. 1930’ların Hitler mimarisin­den etkilenmiştik”.

    Patlayan 2. Dünya Savaşı, hayatı olduğu gibi inşaatı da durdurmuştu. 19 Mayıs 1939’ta atılan temel, dört yıl sonra yine bir 19 Mayıs’ta hayat bulmuştu. Çalışmalar hızlanmış, Gazhane tarafı dışında İtalyan mimarın planına sadık kalınmıştı. Fakat stadın Dolmabahçe Sarayı’na bakan yüzüne gömülecek tunç rölyefler yapılamamış, deniz tarafındaki kulelere dikilecek heykeller tamamlanamamıştı.

    Türk futbolunda bir mabet 19 Mayıs 1943’te saatler 17.00’yi gösterirken dönemin valisi ve belediye başkanı Lütfi Kırdar düzenlenen törenle stadın ilk temel taşını eliyle koyuyor. Birçok sevince ve hüzne tanık olan stadın 1980’lerden bir fotoğrafında tribünler yine dolup taşıyor (altta).

    Stadyum komitesinin koy­duğu şartlara riayet ediliyor, at nalı şeklinde, Dolmabahçe Sarayı, camii ve saat kulesiyle uyumlu bir tasarım hayat bulu­yordu. Silüet bozulmasın diye de Dolmabahçe tarafı açık bı­rakılmış, “deniz tarafındaki ka­le” böylece doğmuştu. Aysu’ya göre şehrin ortasında stadyum olması o gün de yanlıştı; bugün de: “Bugün daha büyük bir yanlış, çünkü nüfus o zamanlar 600 bindi, bugün 15 milyon. O zaman da plancı Hen­ri Prost ‘Kapasiteyi 25 bin kişiy­le sınırlayın’ demişti. Bugün bu kadar ahaliyi şehrin göbeğinde toplamak yanlıştır”. Aynı röpor­tajda “Hiçbir mimar, eserinin yıkılmasını görmek istemez. Ben de görmeyeyim istiyorum” diyen Aysu, son nefesini ver­meden işmakinaları İnönü’ye çoktan girmişti. Beklediği gibi 2014’ü görmemiş; haliyle Voda­fone Park’ın 11 Nisan 2016’daki açılışını kaçırmıştı.

    Onun eserlerinden Ali Sa­mi Yen’in yerinde lüks gökdelen yükseliyor; bir zaman basketbo­lun kalbinin attığı Spor ve Sergi Sarayı, Lüfi Kırdar Uluslarara­sı Kongre ve Sergi Sarayı ola­rak anılıyor. Mesleği öğrendiği Fatih’teki stadyum ise dim­dik ayakta duruyor. Oraya Vefa Stadyumu dense de maçlarını orada yapan Karagümrüklüler bunu asla kabul etmiyor.

    İlk heyecan

    23 Kasım 1947’de top ilk defa Dolmabahçe Sarayı’nın arka bahçesine kaçıyordu. Futbo­lun yeni yuvası kapılarını Be­şiktaş ile AIK Solna arasında oynanan özel karşılaşmayla açıyordu. Kazanan İsveçliler de olsa, ilk gole imzasını atan Süleyman Seba, yıllar sonra siyah-beyazlı camianın başına geçecekti…

    Ülkedeki siyasi gelişmele­ri müteakip, stadın adı da de­ğişiyordu. Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelişinden sonra İnönü’nün resmi devlet dairelerinden, paralardan kal­dırılmıştı. Tam stadın adı de­ğiştirilmesi düşünülünürken, ilk Osmanlı Anayasası’nı ha­zırladıktan sonra sürgüne yol­lanan ve Taif’te 1884’te öldü­rülen Mithat Paşa’nın kemik­lerinin Türkiye’ye getirilmesi sözkonusu oldu. İstanbul Be­lediye Meclisi’nde konu görü­şülmüş ve karara bağlanmıştı.

    Mithat Paşa Stadyumu böyle doğmuştu. Sayısız zafere tanıklık etmiş; Millî Şef’in 25 Aralık 1973’teki ölümünü mü­teakip stadın ismi yine İnönü olmuştu.

    Millî Takım’dan İstan­bul’un devlerine herkesin yuvasıydı o. Farklı renklerin birbirine karıştığı bir gökuşa­ğıydı; harcı, dökülen gözyaşla­rında saklıydı…

    Macaristan zaferi

    19 Şubat 1956’da Puşkaş ve ar­kadaşlarının ayak bastığı ma­bet, yıllarca anlatılan bir desta­na tanıklık ediyordu. 31 maçlık yenilmezlik serisi, 1954 Dünya Kupası finalinde Almanya kar­şısında sona eren, o tarihten sonra yine mağlubiyeti unutan o günün süper futbol gücü, Lef­ter ve Metin Oktay ile müşer­ref oluyor, ama adeta çimlere gömülüyordu. Biricik Ordinar­yus’un iki, “futbolumuzun ta­vanındaki en güzel avize”nin bir golüne, Macaristan sadece futbol ilahıyla cevap verebil­mişti.

    Aslında Macar kafilesi 3 Şubat akşamı Türkiye’ye gel­mişse de 70 santimi bulan kar, maçın ertelenmesine neden olmuştu. Karaborsada yüz li­raya peynir-ekmek gibi satılan biletler manşetleri süslerken, karda sahne almak istemeyen yıldızlar topluluğu rahatlamış­tı. Hattâ büyük usta Halit Kı­vanç kararı memnuniyetle kar­şılayan Czibor’un tellendirdiği sigarayı yazıyordu. Sürekli şehir karmalarıyla hazırlık maçları yapılıyor; İz­mir, Ankara derken rakip ayın 15’inde İstanbul’a ayak bası­yordu. Nefesler tutulmuş, tüm Türkiye 19’unda iki millî takı­mı buluşturacak mücadeleyi bekliyordu.

    Hezimetler, zaferler, unutulmayan maçlar 23 Kasım 1947’de Beşiktaş, sahasında İsveçli AIK Solna’yı ağırladı. Maçın sonucu 3-2 Beşiktaş aleyhine olsa da yeni statta siftahı Süleyman Seba yapmış, maç öncesinde iki ekip birlikte fotoğraf çektirmişti.

    O gün alınan 3-1’lik galibi­yet, tüm dünya basınını hay­retlere düşürmüştü. Yenilmez armada 1950’lerde ikinci kez boyun eğmişti.

    Millî Takım’ın uzun yıl­lar en büyük zaferi buydu. Ne olursa olsun, Puskas ve arka­daşları sahadan boynu bükük ayrılmıştı. 19 maçlık yeni ye­nilmezlik serisi de bu sefer İs­tanbul’da çimlere gömülmüştü.

    O takım Eylül’de 100 bin kişinin önünde Moskova’da kazanacak, ertesi ay da Sov­yet tankları Budapeşte’de cirit atacaktı. Sonrası malumunuz… Takım ikiye bölünmüş; İspan­ya’ya gidenler Real Madrid ile Barcelona’nın kanatlanması­nı sağlarken, Macarların futbol rüyası tank paletlerinin gölge­sinde son bulmuştu.

    Uçan kaleciler, efsane goller1 Mayıs 1956’da, o zamanki adıyla Mithatpaşa Stadı’nda gerçekleşen Türkiye- Brezilya dostluk maçı 1-0’lık skorla Brezilya lehine sonuçlandı (üstte). 10 Haziran 1959’da Türkiye’nin ilk milli lig şampiyonluğu için oynanan Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki birinci maçta Metin Oktay, Türk futbol tarihinin unutulmaz ağları delen golünü atmıştı (altta).

    Ağları yırtan Metin!

    1959’da ülke futbolu millî lige merhaba demişti. Artık kentin değil, ülkenin şampiyonu ola­caktı takımlar. Gruplarını lider bitiren Fenerbahçe ile Galata­saray unvan için Dolmabah­çe’ye iki kere ayak basmıştı. 10 Haziran 1959’da Aslan, dört gün sonrasında ise Kanarya gülmüş, kupa Kadıköy’ün yo­lunu tutmuştu. Metin Oktay ilk maçta ağları yırtmış, ikinci karşılaşmada ise sarı-kırmızılı kaleye esen Fener fırtınası dört gol biçmişti.

    Taçsız Kral’ın tarihe geçen golü çok tartışılmıştı. Kimile­rine göre ağlar yırtıktı; bazıla­rına göre sapasağlam. Cemal Süreya, Metin Oktay’ın ölüm­süzleştiği o anı şöyle yazmıştı: “Fenerbahçe’ye attığı çok ün­lü bir gol vardır. ‘Uçan Manda’ olarak anılan Özcan’ın bekledi­ği kalenin ağlarını yırttı. Ayıp olmasın diye ve rakip takıma bir cemile olarak şemsiyesiyle örttü orayı. Şemsiyenin bugün hâlâ orda olduğu söylenir”.

    Yıllar sonra katıldığı bir te­levizyon programında bu golün bu kadar konuşulmasının Fe­nerbahçe’nin büyüklüğünden geldiğini söyleyen efsane fut­bolcu, derbi tarihinin en zarif hareketlerinden birine imza atmıştı. Rakip öteki değil; ha­yatın anlamıydı…

    Fener alayı

    Fenerbahçe tarihinin de yıllar­ca anlatılan en büyük desta­nı İnönü Stadı’nda yaşanmış­tı. 1968’de İngiltere şampiyo­nu Manchester City ile eşleşen sarı-lâcivertliler, deplasman­da golsüz berabere kalmış, 2 Ekim’de Dolmabahçe’de tarih yazmıştı. İstanbul’daki maç öncesi sarı-lâcivertli yönetim, Eskişehirspor’a başvurmuştu. Evet, Es-Es’e! O zamanlar Tür­kiye’nin tek amigosu Orhan, kırmızı-siyahlıları bir filarmo­ni orkestrası şefi edasıyla yö­netiyordu. O ve 40 arkadaşı, daveti millî mesele olarak ni­telendirip Mithatpaşa Stadyu­mu’nun yolunu tutmuştu. Amigo Orhan sinemaday­mışçasına sessiz futbol izleme­ye alışık taraftara, adeta “başka bir dünya mümkün” demişti. Coleman’ın karşılaşmanın ba­şında attığı gol moralleri boz­mamış, ikinci yarıda City ka­lesine esen Fener fırtınası iki gol biçmiş, Abdullah Çevrim ve Ogün Altıparmak’ın sayıları İs­tanbul’a bayramı getirmişti.

    Yeşilçam’ın vazgeçilmezi

    Televizyondan naklen (can­lı!) yayınlanan ilk derbi, 3 Mart 1974’te oynanmıştı. Dönemin TRT Genel Müdürü İsmail Cem, “500 bin Lira+ boş kalan koltukların bilet parası” for­mülüyle Fenerbahçe ile Gala­tasaray’ı ikna etmiş, mücade­le, çiçeği burnundaki Telespor programı içinde izleyicilerle buluşmuştu. Kanarya’nın 2-1 kazandığı müsabaka, Ertem Eğilmez klasiklerinden Salak Milyoner’de de kullanılmıştı.

    Bu meşhur filmde Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Ak­pınar ve Halit Akçatepe define peşinde koşarken İnönü’ye çık­mıştı. Sahada Galatasaray-Fe­nerbahçe kapışsa da, kardeş­ler sarı-kırmızılıları karıştırıp Kayseri’nin oynadığını sanmış­lardı. Metin Akpınar’ın yaptığı “Kayseri ıh ıh” tezahüratı anın­da kültleşmişti.

    Dünya şampiyonları bu statta ter döktü Futbolun yanısıra stat binicilik, güreş, basketbol gibi sporlara da evsahipliği yapmıştı. 1959’da Avrupa Basket Şampiyonası sırasında dünya devlerini ağırlarken (üstte), Manchester City gibi futbolun yıldız takımları da bu statta sahayı arşınladı (altta sağda).

    Şehrin göbeğindeki stada Yeşilçam sık uğramıştı. Asaf Tengiz’in yönettiği Gönül Ki­mi Severse filminde Cilalı İbo, sarı-lâcivertli renklere duydu­ğu aşkı ilan ederken, görüntü­leri prodüksiyonun mezesiydi. Galatasaray’ın sembolü Metin Oktay ise bir manada 1965’te taçlandırılıyor ve hayatını ko­nu alan Taçsız Kral filmi çeki­liyordu. Söylemeye gerek yok, fonda yine İnönü vardı.

    Kaleci Varol ile Fatma Gi­rik’in başrollerini paylaştığı avantür filmlerinden “Kavga­sız Yaşayamam”, Mahmut Ho­calarından kaçan “Hababam Sınıfı, Ya Ya Ya Şa Şa Şa”da İnönü’nün çimlerine gömülen İlyas Salman, “Neşeli Hayat”ta terlik olarak çok sevdiği stadı­na ayak basan Yılmaz Erdoğan hâlâ zihinlerde. Hattâ Kemal Sunal sadece “Hababam Sını­fı”nda değil, “İnek Şaban”, “Gol Kralı” ve “Garip”te de soluğu Dolmabahçe’de almıştı. Doğru­su siyah-beyazlı forma da ona çok yakışmıştı.

    Fenerbahçe’nin Kadıköy’e, Galatasaray’ın da Mecidiye­köy’e taşınmasıyla birlikte, İnönü Stadı, Beşiktaş’ın mabe­dine dönüşüyordu. Semtte bu­luşup yavaş yavaş Dolmabah­çe’ye yürümek, adeta bu ayinin parçası oluyordu.

    Konserler çağı

    Yabancı ülkelerde gördüğümüz dev stat konserleri, 1990’larda Türkiye’ye de uğramıştı. Zama­nın ruhu statların varoluşunu değiştirmiş, ruhun gıdası bir endüstrinin doğuşuna yardım etmişti. Büyük gelirler kazanı­lıyor, konserler görsel şölenlere dönüşüyordu. İlk Bryan Adams’la 1992’de başlayan gelenek, ertesi yılki bayramın müjdecisiydi. Guns N ‘Roses, Elton John, Bon Jovi, Metallica, Madonna, Michael Jackson 1993’te İstanbul’un in­cisiyle tanışmış, rock müziğin yaşlanmayan babaannesi Tina Turner da 1996’da Dolmabahçe havası almıştı.

    Kartal Yuvası

    İnönü Stadı, Beşiktaş’ın sayısız zaferine şahitlik etmişti. 19 Ey­lül 2000’de Barcelona, İstan­bul’a “Kapalıçarşı’dan halı alı­rım” rahatlığıyla gelmiş, 3-0’lık bozguna şükrederek dönmüş­tü. Şampiyonlar Ligi’nden 1028 gün uzak kalan mabet öyle bir zafere evsahipliği yapmıştı ki… İbrahim Üzülmez’in yedek ok­sijen tüpüyle oynadığı maçta, Ahmet durmamış, İspanyol de­vini iki kere vurmuştu. Nouma skoru ilan etmiş, Nihat’ın di­rekte iz bırakan şutu hafızalara kazınmıştı.

    Dolup taşan kalabalıklar

    İnönü, İstanbul’un merkezindeki şehir stadyumu olarak bugünkü gibi kitlelerin kolay ulaşabildiği bir spor kompleksiydi. Fotoğraf 1953’ün Mart ayında oynanan bir maçın bilet kuyruğuna ait.

    Kuruluşunun 100. yılında takipçisi Galatasaray’ı konuk eden Kartal, sekiz yıllık hasreti dindirmek istiyordu. Ev sahi­bine beraberlik yetse de baştan sona üstün oynayan Beşiktaş, mücadelenin son anlarında muradına eriyor; Sergen atıyor, şampiyonluk geliyordu!

    24 Ekim 2007’de de bir baş­ka dev Liverpool’u deviren si­yah-beyazlılar, desibel rekor­larını altüst ediyordu. Tüm Avrupa sahadakilerin değil, tribündekilerin performansını konuşuyordu.

    Kazmaların vurulacağı ge­çen sezon 3 Mart 2013’te oyna­nan derbi, muhteşem bir finale sahne olmuştu. Fenerbahçe ile girilen gol düellosunda son sö­zü söyleyen Olcay Şahan, Dol­mabahçe’yi havalara uçurmuş­tu. Uzatmaların da son anla­rında gelen bu zaferden sonra stada kazma vurulsa yeriydi…

    Sanatın da kalbi oldu Stat, Yeşilçam sinemasının klasiklerinden “Salak Milyoner”in çekimlerine ev sahipliği yapmış (solda); 1992’de Bryan Adams’la başlayan konserler serisinde Tina Turner, Michael Jackson, Iron Maiden gibi dev isimleri ağırlamıştı. Metallica grubu da biri 1993, diğeri 2010 (sağda) olmak üzere İnönü’ye iki kez ayak basmıştı.

    Ve tarihler 11 Mayıs 2013’ü gösterdiğinde, Kartal yuvasın­da son kez kanat çırpıyordu. Rakip Gençlerbirliği de o gün stattaki muhteşem coşkunun bir parçası oluyor, farklı kaza­nan siyah-beyazlılar gözyaşla­rıyla İnönü’yü terk ediyordu. Fakat sadece onlar mı, belli bir yaşın üstündeki birçok futbol­severin içi cız ediyordu. Peki sadece futbolseverler mi, müziğin devlerini Dolmabahçe’de izlemişler de… Birçoklarının ilk gittiği stattı o, ilk aşk unuta­bilir miydi ki…

    İlk golü Süleyman Seba at­mıştı, sonuncuyu Holosko. İlk konser Bryan Adams’dı, son Iron Maiden. Açılışı Seba yap­mıştı, kapanışı Iron Maiden. Kimbilir, erken yıkılsa, yeni­sinde de ilk golü ölümsüz baş­kan atacaktı. Önce mimarı göç­müştü, ardından Seba. Bir şey kesinse, adı ne olur­sa olsun, birçokları ona İnönü demeye devam edecek. O, her­kesin İnönü’süydü. Siz de her önünden geçtiğinizde, sayısız anı gözünüzün önünden akmı­yor mu?

    Stadyuma veda Kara Kartal 11 Mayıs 2013’te Gençlerbirliği’yle oynadığı maçla yuvasında son kez kanat çırpmış, rakibini farkla yendiği müsabakanın ardından seyirci sahaya inerek sahaya veda etmişti.
  • 2. Süleyman: Harem hapsinde 39 yıl tahtta sadece 4 yıl…

    2. Süleyman: Harem hapsinde 39 yıl tahtta sadece 4 yıl…

    Sultan İbrahim’in ikinci oğlu Süleyman, 6 yaşında kapatıldığı harem hapishanesinden 39 yıl sonra, kardeşi 4. Mehmed’in tahttan indirilmesi üzerine çıkartılmış, 45 yaşında tahta oturtulmuştu. Dört yıl sonra, 1691’de öldü. Ağabeyi 4. Mehmed ise neredeyse kırk yıla yakın padişahlığını av peşinde geçirmiş, ülkeyi Köprülü vezirler ve padişah anaları idare etmişti.

    Osmanoğulları’nda iki Süleyman var. Ka­nunî Süleyman’ı ilko­kul çocukları bile öğreniyor ama ikincisini merak eden aydınımız bile enderdir. 2. Süleyman, adaşı Muhteşem Süleyman’a kıyasla bir baht­sız, hatta halk deyimiyle bir garibandır! Dört yıllık salta­natı şöyle dursun, bütün öm­rü Kanunî’nin saltanatından üç yıl fazla, bunun 40 yılını da sarayda, hapiste geçirmiştir. Kısa padişahlığının sağladığı tek şans, Kanunî Süleyman’ın türbesine gömülüşü olmuş! Uzun bahtsızlığının nedeni ise 1 Ocak 1642’de doğan kardeşi (4) Mehmed’den 3.5 ay sonra 15 Nisan’da doğmasıdır.

    Sultan İbrahim’in tahta çı­kan oğulları Mehmed, Süley­man ve Ahmed’den başka kü­çük yaşlarda ölen altı şehza­desi daha biliniyor. Bunların, babalarının harem çılgınlık­ları evresindeki çocuklukla­rı, eğitimleri, dadıları, lalala­rı, hocaları konusunda bilgiler yok. İbrahim tahttan indirilip boğulunca, en büyükleri Meh­med yedi yaşında tahta otur­tulmuş ama, gerçekte baba­anne Kösem Sultan buyrukçu olmuş. O da 1651’de boğulun­ca, Mehmed’in annesi Turhan Valide saltanat işlerini yük­lenmiş. Şehzadeler de Şim­şirlik hücrelerine kapatılmış­lar. Bunlardan beşi çocukken, şehzade Selim 20’li yaşlar­da ölmüş. Hayata tutunan 4. Mehmed (1648- 1687), 2. Sü­leyman (1687-1691, 2. Ahmed (1691-1695), sırasıyla 19, 20, 21. padişahlardır.

    image-76
    2. Süleyman Han Sultan İbrahim’in Saliha Dilaşub Sultan’dan olma oğlu, Osmanlıların 20. padişahı Sultan 2. Süleyman Han (15 Nisan 1642 – 22 Haziran 1691).

    Süleyman’ın 49 yıllık ya­şamından tarihe düşen ilk ka­yıt, biri sultan (4. Mehmed), diğerleri şehzade (Süleyman, Ahmed ve Selim), Sultan İbra­him’in yetimlerinin 21 Ekim 1649’da sünnet edilmeleridir. Bu babasız masumları, -çok küçük yaşta- sünnetçi önüne oturtan gerekçe de en büyük­leri yedi yaşındaki 4. Meh­med’e “sünnetsiz padişah” de­dirtmemekti olasılıkla.

    Süleyman’ın annesi Dilâ­şub, İbrahim’in “yaşlıca” ha­sekilerinden, “meczup meş­rep, safdil, harem /saray ent­rikalarına aklı ermeyen” bir kadıncağızmış. Hatta Büyük Valide Kösem Sultan, 1651’de Turhan Sultan’ı ve oğlu 4. Mehmed’i ortadan kaldırıp Süleyman’ı tahta geçirirse bu­nu ve saf anasını saltanat iş­lerinden uzak tutabileceğini hesaplamış, ancak düzenledi­ği komplo kendi hayatına ma­lolmuştu. İktidar Turhan Sul­tan’a kalınca, Dilâşub ve öteki hasekiler Eski Saray’a gönde­rilirken, çocuk şehzadeler de haremin Şimşirlik Kasrı’nda birer odaya kapatılmışlardı.

    image-77
    Büyük imparator’ 2. Süleyman’ın ailesi ve saltanatı hakkında bilgi veren Fransızca bir gravür. 2. Süleyman Han, selefi 4. Mehmed’in küçük kardeşi, halefi 2. Ahmed’in ağabeyiydi.

    17 Temmuz 1656’da Süley­man ikinci kez ve yine başa­rısız tahta geçirme girişimi yaşamış. O yıl, iktidara gelen Köprülü Mehmed Paşa devle­te egemen olmak için padişah 4. Mehmed’le birlikte, saray ve harem kadrolarını, doğal ki şehzadeleri de Edirne Sara­yı’na savmış. Süleyman, Ah­med ve Selim kapalı arabalarla yol, iz, kır, bayır görmeden Edir­ne’ye götürülerek oradaki sara­yın kafes denen hapishanesine kapatılmışlar. Ağabeylerinin na­diren İstanbul’a gelişlerinde yine kapalı arabalarla saltanat kafile­sinde yer almışlar.

    Oğlu da av delisi!

    1683 Viyana bozgunu, 1686’da Budin’in ve kimi kalelerin düş­mesi, Şikloş yenilgisi, Anado­lu’da Celali terörü yaşanırken, Sultan 4. Mehmed’in av tutku­sunu iptila derecesine vardırdı­ğı biliniyor. Bu nedenle padişaha uluorta hakaretler yönelten va­izlerden biri, Sultan İbrahim’i de itham ederek: “babası a. delisiydi oğlu da av delisi! Ne günlere kal­dık ey cemaat?” diyebilmiştir! Padişahın av iptilası, azledilen – atanan sadrazamların yeter­sizlikleri, 1687’de ordunun par­ça bölük cephelerden yüz geri edip Edirne’ye yönelmesi sonu­cu, ocak ağaları denen Kapıku­lu komutanları padişahı tahttan indirmeye yönelmiş; 4. Meh­med’in başvurduğu ödünler kâr etmediğinden, Silivri’de alınan hal’ kararını, sadrazam Siyavuş Paşa, İstanbul’daki vekili sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Mus­tafa Paşa’ya göndermişti.

    7 Kasım 1687 sabah nama­zı vaktinde Ayasofya Camii’n­de toplanan Kaymakam Paşa, Nişancı Paşa, şeyhülislâm, ka­zaskerler, sekbanbaşı ve ulema, sarayın kapı ağasına haber gön­derip Şehzade Süleyman’ın tah­ta geçirilme kararını bildirmiş. Haber kendisine iletildiğinde, Süleyman öldürüleceğini sana­rak odasından çıkmak isteme­miş: “-İzalemiz emr olundu ise söyle iki rekât namaz kılayım. Çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim. Her gün ölmek­tense bir gün ölmek evlâdır. Bir can için ne bu çektiğimiz kor­ku?” diyerek ağlamaya başlamış. Ağa: “Billâhî tallahî” diye yemin­ler ederek: “-Erkân-ı devlet sizi cülusa bekler” diyedursun, Şim­şirlik hapsindeki kardeşi şehza­de (2.) Ahmed de: “-Buyurun, korkman, ağa yalan söylemez!” demekteymiş.

    image-79
    Trsat Kalesi’ne giriş 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çıkma kararından sonra bugün Hırvatistan’ın Rijeka kentinde bulunan Trsat Kalesi’ne at üstünde, arkasında mızraklı solakla girişi.

    Bu ve sonraki sahneleri tari­hinde anlatan Silahdar Fındık­lılı Mehmed Ağa’dır. Süleyman dehlize çıktığında perişan halde, üstünde eski bir atlas entari ile hırka, ayağında tomak varmış. Harem Ağası kendi giysilerin­den meneviş çuha kaplı bir sa­mur erkân kürkü getirtip giydir­miş. Arz odasında da başına Hz. Yusuf’un amâmesi denen sarık sarılıp sarığın önüne de mücev­herli sorguç takılmış. Babüssaa­de denen taç kapı önünde taht’a cülûs eden Sultan 2. Süleyman’a biat edilirken, günün erken sa­atindeki bu gelişmelerden ha­bersiz 4. Mehmed’e haberi yine harem ağası vermiş: “-Allahın dileği buymuş, buyurun Şimşir­liğe!”. 4. Mehmed ise “-Ağa, bize katil var mı?” sorusuna “-Hapis emr olundunuz!” yanıtını alınca direnme göstermeden Şimşirlik dairesine götürülmüş.

    Osmanoğulları tarihinde 2. Bâyezid’den, 6. Mehmed Va­hideddin’e yaşanan 13 tahttan indirme olayının en kolay ve so­runsuz başarılanı budur. 2. Sü­leyman, 1. Mustafa’dan sonra, çocuksuz padişahların da ikin­cisidir. 18. yüzyılda bu sayı, 1. Mahmud’un, 3. Osman’ın, 3. Selim’in eklenmesiyle beşe, ölü­münden sonra doğan kızı sa­yılmazsa 4. Mustafa ile altıya çıkar. Orduyla Davutpaşa sahrasında olan ve cülusta bulun­mayan sadrazam Siyavuş Paşa ve Kapıkulu ordusunun ertesi gün İstanbul’a gelişinde “alây-ı azîm” düzenlenir. Sadrazam, âdet gereği sarayın Bâbüssaade denen kapısı önünde padişahın ayağını öperek Sancak-ı Şerif’i teslim eder. Bu, dünyadan bi-ha­ber 2. Süleyman için ikinci bir biat olur.

    İzleyen günlerde yeniçe­rilerle diğer kapıkullarının Et Meydanı ve At Meydanı’ndaki eylemleri, vezir ve zengin konak­larının yağmalanması bir ayak­lanmaya dönüşmeden 22 Ka­sım’da cülus bahşişi dağıtılarak önlenmiştir. Emekliler ve ser­hat askerleriyle sayıları 38.130 olan kapıkullarından 32.263’üne 3.905 kese cülus akçesi dağıtı­lır. Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Silahtar bölükleri de katılınca miktar 4.557 keseye çıkar. Bu­nun 1.256 kesesi Enderun hazi­nesinden karşılanır. Kalanı için ise, Mısır gelirinden ve sarayda­ki değerli gümüş evani, iç hazi­nedeki kılıç ve gaddarelerin altın gümüş kabzaları, Has Ahır’daki rahtların yine altın gümüş işle­meleri eritilip sikke darbı için darphaneye gönderilir. Bunlar yetmeyince İstanbul zengin­lerinden imdadiye adıyla vergi alınması kararlaştırılır. Zorbala­rın para tahsildarı olacağından korkan kimi zenginler İstanbul’u terketmişlerdir..

    image-80
    Edirne Sarayı 2. Süleyman’ın yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Edirne Sarayı’ndan bugün geriye kalanlar arasında giriş kapısı (solda) da vardır.

    2. Süleyman Eyüp Sultan Camii’ne gidip Şeyhülislam Deb­bağzâde Süleyman Efendi ile Yeniçeri ağası Mustafa Ağa’nın elinden kılıç kuşanması 1 Ara­lık’tadır. Ertesi gün Ayasofya’da ilk Cuma selamlığına çıktı. Yeni padişahın “mekr-i erbab-ı hevâ­dan muhafaza (saflığından ötürü kandırılmaması) için Süleyma­niye camii vaizi, “muallim-i sul­tanî” atanır ve her gün huzura çıkması için uyarılır. Zira 2. Sü­leyman, dünya ve devlet bilgi­sinden yoksundu; hapisteki 40 yılını çocukluk masumiyetiyle geçirmişti!

    İstanbullular yeniçerilerin estirdiği terörden, çarşı-pazar yağmalamalarından yılgın, Sad­razam Siyavuş Paşa da sorun­ları çözmekte yetersizdi. Bahşiş ve ulufe alamayan üç bin Cebeci Aralık ayının ilk günlerinde At Meydanı’nda toplandı. Defter çalığı iki bin Yeniçeri de İstan­bul’a gelip ayaklanmacılara katıl­dı. Soygun ve saldırılar günbe­gün arttı. İşsizler, serseriler mey­danı doldurdu. Çarşılar kapandı. Ayaklanmacılar kepenkleri sö­kerek dükkânları yağmaladılar. Bunları yönlendiren defterdar tutuklandı. Toplanabilen imda­diye akçesi talebi karşılamadı­ğından, alacaklı askerlere pen­çeli (imzalı) divan defterleri ve­rildi. Bu, bir bakıma “zenginleri soyabilirsiniz” belgesiydi.

    Sadaret kaymakamı Köprü­lü Fazıl Mustafa Paşa, sadrazam Siyavuş Paşa’ya asilerin tepe­lenmesi için önerilerde bulunur ama âsi önderleri Köprülü Pa­şa’nın Seddülbahir muhafızlığı ile İstanbul’dan uzaklaşmasını sağlamışlardır. Debbağzâde’nin yerine de Feyzullah Efendi şey­hülislâm olarak atandı. Ayaklan­macıların elebaşısı Fetvacı Hü­seyin Efendi’nin öldürülmesine karşılık, ayaklanmacılar da ye­niçeri ağası Harputlu Ali Ağa’yı kılıç üşürüp öldürürler.

    1 Mart 1688’de At Meydanı mahşer yerine döndü. Asiler pa­şa konaklarını kuşattılar, sada­ret mührünü zorla aldık­ları Siyavuş Paşa’yı öl­dürerek İbrahimpaşa Sarayı’nı yağmala­dılar. Bu sarayın harem dairesine girenler ‘gazâ malımız’ di­yerek cari­yeleri de sırtlayıp götürdüler. Hamam kurşunlarını pencere demirle­rini söktüler. Gün ışıyınca çarşı yağmasına daldılar.

    2. Süleyman’ın 2 Mart’ta sadrazam vekili atadığı Nişancı İsmail Paşa olayları önleyemedi. Sonunda dükkânları yağmala­nanlar, başlarında yağlıkçılardan bir esnaf, ellerine bıçaklar, tüfek­ler, sopalar alarak harekete geçti. Âsilerin elebaşıları birer ikişer linç edildi. Halk geceyi saray av­lularında geçirdi. Ertesi sabah bir zorba kıyımı yaşandı ve dört aydır süregelen eylemler sona erdi. Padişah 22 Nisan’da İsmail Paşa’yı asaleten sadrazam atadı.

    İstanbul’da yaşanan olay­lar sırasında Venedikliler Attik Yarımadası’nı ve Mora’yı işgale başlarken Avusturya kuvvetleri de Eğri’yi, Bosna’yı işgal etmişti. Bu nedenle seferberlik ilan edil­di ama hazine darlığı cephelere asker gönderilmesine engeldi. Bir kez daha hazineden değerli öteberiler darphaneye gönderil­di. O arada 2. Süleyman da bir hükümdarlık gösterisinde bu­lunmak için on gün önce atadığı İsmail Paşa’yı azledip sadaret mührünü Bekri Mustafa Paşa’ya verdi.

    Oradan şuradan toplanacak gümüş ve altınla hazine gereksi­niminin karşılanamayacağı an­laşılınca para ayarının düşürül­mesi yoluna gidildi. 1 okka halis bakırdan 800 mangır kesilmesi, 2 mangırın 1 gümüş akçe değe­rinde sayılması karara bağlandı. Bir de mangır darphanesi kurul­du. Hamr (içki) yasağı askıya alı­nıp yüksek vergilerle meyhane­lere ruhsat, içki satışına da izin verilmesi kararlaştırıldı. Hamr Emaneti (içki vergisi yüklenici­liği) kuruldu. Satışı yasak olan duhanın da (tütün) 1 okkasına 8 akçe vergi konarak satışı serbest bırakıldı. Vakıf gelirlerine vergi, zenginlere asker için iaşe bedeli öngörüldü.

    image-81
    Süleymaniye’ye defnedildi 1691 yılında Haziran başında Macaristan seferine çıkacak orduya moral olması amacıyla ağır hastalığına rağmen yola çıkan padişah, 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanuni Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

    Sefere gidecek askerin mo­ralini yükseltmek, Kanunî Sü­leyman seferleri gibi bir hava estirmek için, 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çık­ması kararlaştırıldı. Padişah ve devlet erkânı 1688 Haziran’ın­da Edirne’ye hareket etti. Yaz, güz ve kış ayları Edirne’de sefer hazırlıklarıyla geçirildi. Sağlığı hayli bozulan 47 yaşındaki pa­dişah, Edirne Sarayı’nda annesi Dilâşub Valide ve harem ehli ile vedalaşıp 10 Nisan 1689’da En­gürüs (Macaristan) seferi için Edirne kırsalında otağa-ı hü­mayuna çıktı. Orduyla birlikte 9 Haziran’da hareket etti ama, Sofya konağından ileriye gide­medi. Bir süre orada, sonra Fili­be’ye dönerek otağda kaldı. Ara­da oyalayıcı fetih haberleriyle sevinip kendisinin de bir “Sü­leyman” olacağı umuduna ka­pılsa da ardarda bozgunlar, ordu mallarının ve mühimmatın düş­mana bırakılması, Avusturya kuvvetlerinin Vidin’i, Fethülis­lâm’ı, Üsküp’ü istila ettiği, Rus­lar’ın Kırım’a saldırdığı haber­leri karşısında acılara gömüldü. 5 Eylül 1689’da huzurundakile­re ağlayarak: “Bir sadık kulum yok ki ortalığın ahvalini doğru söyleye!” dedi. Ekim ayında Edirne’ye dönüldü. Son kez sadrazam deği­şikliğine giden padişah, 25 Ekim 1689’da Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yı sadrazam atadı. O arada, İstanbul ve Edirne’deki ulema­nın yobaz kesimi yaşanan yenil­gileri, haram olan içkinin satı­şına izin verilmesine bağladık­larından, 1690’ın ilk günlerinde yine içki yasağı konuldu.

    Dilâşub Valide Sultan, 3 Ocak 1690’da Edirne Sarayı’nda öldü. Cenazesi İstanbul’a gön­derilerek Kanunî Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın türbesine gömüldü. 2. Süleyman, anne­sinin haremdeki valide sultan­lık yetkisini yüklediği Kethü­da Kadın’a, Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa muhalefeti­ne karşın has çiftlikler bağışladı. Devlet ileri gelenlerinin “iydiy­ye” (bayramlık) adı altında pa­dişaha hediyeler sunmasına da son verdi.

    Padişah ve devlet kadrosu­nun Edirne’de olması nedeniyle İstanbul’da soygunlar meydana gelmekte, kundaklama yangın­ları çıkmaktaydı. Bir yangında Eyüp Çarşısı kül oldu. 5 Hazi­randa fırtına çıktı. Dalgalar Bo­ğaziçi’ni, Haliç’i altüst etti, yalı­lar yıkıldı, birbirine çarpan tek­neler parçalandı, yüzlerce insan boğuldu. 11 Temmuz’daki “azim zelzele”de birçok yapı, yer yer kara surları ve Topkapı kesimi yıkıldı. Serdarlar Anadolu’daki ayaklanmaları bastırmaya çalı­şırken, Batı cephesinden de ye­nilgi haberleri geliyordu. Avus­turya ordusu da Erdel’e girmişti.

    Tahta çıkışının dördüncü yılında, Fazıl Mustafa Paşa’nın Vidin ve Niş’i istilâdan kurtar­dığı müjdesini alan 2. Süley­man bu sevinçle İstanbul’a dön­mek istediğinde kimi fesat ehli: “Sakın gitme, kardeşinizi de İs­tanbul’a götürüp tahttan indir­mişlerdi, sizi de indirirler” dedi­ler, ulemanın güvence vermesi üzerine 13 Kasım 1690’da İstan­bul’a hareket etti. Payitahtta büyük törenle karşılandı ama % 30 enflasyon yüzünden halk pe­rişandı. Tek avuntu, cepheden gelen düşmanın Tuna’nın öte yakasına atıldığı, Belgrad’ın geri alındığı haberi oldu.

    Sadrazam Fazıl Mustafa Pa­şa’nın İstanbul’a dönüşündeki zafer alayı görkemli oldu. Kendi­sini Davutpaşa Sarayı’nda kabul eden padişah, sırtındaki kürkü çıkartıp sadrazama giydirdi, be­lindeki murassa hançeri de hedi­ye etti: “Sana mükâfat vermeğe kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin” dedi.

    O yılın ilkbaharında henüz 49 yaşındaki 2. Süleyman, is­tiska (hydropisie: vücutta su toplanması) rahatsızlığı giderek ağırlaştığından, sadrazam da cephede olduğundan, eğer ölür­se eski padişah 4. Mehmed’in ikinci kez tahta oturtulacağı dü­şündü. 2. Süleyman, eski padi­şah ve diğer kardeşleri Edirne’ye götürülmek üzere 13 Mayıs 1691 ve izleyen günlerde ivedilikle ve kafile kafile yola çıkartıldı. 4. Mehmed’e yandaşlık edenler de tutuklandı. Edirne yolculuğunda durumu daha da ağırlaşan ve vü­cudu şişen 2. Süleyman, 8 Hazi­ran’da Edirne Sarayı’na getirildi­ğinde komadaydı. 22/23 Haziran sabahı öldü. Saltanatı 3 yıl, 8 ay, 24 gündür. Aynı gün Edirne’de tah­ta oturan 2. Ahmed’in buyruğu üzerine cesedi buz kalıplarıyla tabuta yerleştirilip arabayla Si­livri’ye, oradan da kayığa alınıp denizden İstanbul’a getirilerek Kanunî Sultan Süleyman’ın tür­besine gömüldü.

    2. SÜLEYMAN

    Tuğrası çiçekli ilk padişah

    Çağdaşı ve saray mensubu Silahdar Tarihi yazarı Fındıklılı Mehmed Ağa 2. Süleyman’ı şöyle betimlemiş: “Orta boylu, yassı bağırlı, değirmi çehreli, kara gözlü, doğan burunlu, kaba kır sakallı, güzel ve vakur görünüşlü, yumuşak huylu, sakin ve insaflıydı”. Beş vakit namazını kılarmış. Kırk yıl boyunca ilgiden, saygıdan uzak, harem ağaları ve cariyelerin ilgisiyle yetindiğinden dünya ahvalini öğrenememişti. Hare­ketsizlikten enerjisi tükenmiş, yönetim bilgisinden de yoksundu. Çocukluğunda Tokatlı Ahmet Efendi’den hat dersleri aldığın­dan yazısı işlek ve güzelmiş. Tuğrasının yanına adını yazdır­mayıp çiçek motifi koydurtan ilk padişahtır. Olasılıkla uzun hapis (kafes) yaşamından kaynakla­nan veya hareme özel usullerle kısırlaştırıldığından çocuğu yoktu. Hasekileri: Hadice, Behzâd, İvaz, Süğlün, Şehsuvar, Zeynep kadınlardır.

    image-75