Solumuzda Bâb-ı Hümayûn, karşımızda Ayasofya Meydanı. III. Ahmed Çeşmesi tüm ihtişam ve zarafetiyle meydanı dolduruyor. Eski fotoğraf 19. yüzyılın son çeyreğinden. Anıt eser, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle Sultan III. Ahmed tarafından Bizans’tan kalma Perayton adlı eski bir çeşmeninin bulunduğu yere, 1729’da yaptırılmış. Yazı ve süsleme sanatlarının nadide örneklerini sunan çeşmenin dört yanını dönen çini bordür, Tekfur sarayından getirtilmiş. Şair Seyyid Hüseyin Vehbi bin Ahmed’in on dört kıtalık kasidesi her kenarda çeşmelerin üst kısmına, ta’lik hatla nakşedilmiş. Sultan III. Ahmed’in altın varakla yazılı kitabesi ise bize bakan cephede yer alıyor: “Tarihi Sultan Ahmed’in cari zeban-ı lüleden/ Aç Besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua 1141”. Tarihi çeşme, -İstanbul’un çoğu anıt çeşmesi gibi- kurumuş olduğundan, suyumuzu içemiyor, duamızı edip uzaklaşıyoruz.
Devlet adamı ve Robert Kolej mezunu, şair, yazar, gazeteci ve politikacı Bülent Ecevit, hem entelektüel kaliteleri hem de halkçı çizgisiyle Türk siyasi tarihinde silinmez izler bıraktı. Gazeteci Ozan Sağdıç 60’lı, 70’li, 80’li yılların ve Ecevit’in kariyerindeki değişimlerin yakın tanığı oldu; fotoğraflarıyla o izleri bugüne taşıdı.
Bir foto muhabiri ya da daha geniş tanımla gazeteciyseniz ve zorunlu olarak kendinizi çalkantılı siyasal bir ortam içinde bulmuşsanız, tanışıklıkların, dostlukların nasıl ve hangi olayla başladığını kestirmek zordur. Acaba o olay mı önceydi, yoksa öbürü mü tam olarak saptamanız olanaksız. Sayın Bülent Ecevit ile tanışıklığımızın ne zaman başladığını kesin olarak anımsayamıyorum. Bu yavaş yavaş gelişen tanışıklığın başlangıcı 1960’ta ve tam da 27 Mayıs’ın sonrasındaki günlere rastlıyor.
1957’den beri milletvekili idi. Forum dergisine sanatla ilgili eleştiri yazıları yazıyordu. Ulus gazetesinde yazdığı kimi yazılarından dolayı hakkında kovuşturmalar açıldığından da haberdardım. İhtilalden sonra kurulan Kurucu Meclis’e CHP temsilcisi olarak katılmıştı. Sanırım onun yazarlıktan giderek politikacılığa evrildiği bir zaman dilimidir bu.
Ecevit’in şiirli mektubu
Ecevit’in 12 Eylül ertesi gönderildiği Gelibolu- Hamzakoy’dan yazdığı, içinde o dönem henüz yayımlanmamış “Yiten” şiirinin de bulunduğu mektup.
Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu yıllarda CHP’nin malları elinden alınmıştı. CHP Genel merkezi Kızılay’da Karanfil sokağın başlarında bir binaya (belki de kiracı olarak) sığınmıştı. Genel Başkan İnönü’nün basınla temaslarında Bülent Bey’i oralarda gördüğümüz oluyordu. Aynı merkezde, kendisinin de bir basın toplantısında çekilmiş fotoğrafları var arşivimde. Elinde bir taş tutuyor ve basın mensuplarına gösteriyor. Bu neyin nesiydi? İsmet Paşa’ya atılan taş olabilir miydi, ona dair bir notuma rastlayamadım.
Daha sonra CHP’nin kendisine ait, zemin katında Ulus gazetesinin matbaasının da bulunduğu Ankara’nın Bâbıâli’si sayılan Rüzgârlı Sokak’taki genel merkezi iade edilmiş olmalı ki, parti oraya taşınmıştı. Ecevit artık genel sekreterlik makamına seçilmişti. Orada masa başı fotoğraflarını çekmiştim.
1961 seçimlerinden sonra İnönü başkanlığında koalisyon hükümeti kurulmuş, kabinede ilk kez Çalışma Bakanlığı da yer almış ve başına Ecevit getirilmişti. Ülkemizdeki çalışma hayatına büyük katkılar sağlayan ilk çalışma bakanı olarak kabinede bulunmasının anılarını taşıyan fotoğraflara da sahip olmuştum.
İsmet İnönü’nün fotoğrafları poster olarak basılıp parti örgütü tarafından dağıtılacakmış. Meslektaş olarak tanışıklığımız nedeniyle Ali İhsan Göğüş ağabeyimiz bu işi en iyi benim yapabileceğime hükmetmiş. Beni önce parti genel merkezine götürdü. Orada Bülent Bey’le buluştuk. Daha sonra üçümüz birlikte Pembe Köşk’e gittik.
İsmet Paşa genellikle vaktini geçirdiği ve konuklarını kabul ettiği camlı salonun köşe odasındaki kanepede oturuyordu. O sırada uluslararası bir beyanat hazırlaması ya da dış ülkelerden gelen bir soruya yanıt vermesi belki de bir nota verilmesi sözkonusu imiş galiba. Genel Sekreter Bülent Ecevit ile o zaman Basın Yayın ve Enformasyon bakanı olan Ali İhsan Göğüş’ün köşke çıkmalarının asıl nedeni de buymuş. Bu arada fotoğraf çekim işi de halledilsin diye düşünmüşler.
Paşa, ikisini bulunduğu kanepeye birlikte oturmaya davet etti. Yazılacak İngilizce metni kendisi dikte ediyor, Ali İnsan Bey yazıya geçiriyordu. İngilizcesinin çok iyi olduğunu bildiğimiz Bülent Bey de onun yazdıklarını dikkatle izliyor, aradabir yanlış olursa düzeltmeye çalışıyordu. Ben de o sırada kanepenin karşısındaki koltukta oturmuş, onları izliyordum. Bir yandan da kameramla durum saptaması yapmaktaydım. Bir ara Bülent Bey, metne kendisi bir sözcük eklemek istedi. İnönü hemen “orada o kelime olmaz” dedi, başka bir ifade kullandı.
Seçim otobüsleri Ecevit’le başlamıştı Türkiye’de seçim otobüsünü ilk defa Ecevit kullanmıştı. O dönem aracın üstünden değil, arkasından halka sesleniliyordu.
Aradan pek uzun bir zaman geçtikten sonra, Ecevit’in başbakan olduğu dönemde, o günkü o kısacık diyalogu kendisine hatırlatmıştım. “İsmet Paşa haklıydı; diplomasi dilinde orada o sözcük kullanılmazmış. Ben de sonradan öğrendim” demişti. Ve sözüne şu şekilde devam etmişti: “İsmet Paşa politikada büyük bir okuldur”. Yüzüne arada geçen olayları anımsatacak biçimde biraz tuhafça bakmışım herhalde, gülümsedi, “tabii çok çalışkan öğrencisi olmamak şartıyla” diyerek sözünü nükteli şekilde bağladı.
Pembe Köşk’teki yazdırma işi bitince sıra fotoğraf çekimine gelmişti. İnönü’nün önce camlı bölmede doğal ışıkla pek çok portresini çektikten sonra, çalışmamızı kapı önünde de sürdürmüştük. Köşkün pembe duvarlarını zemin yaparak çektiğim bir portresi poster olarak basılmış ve dağıtılmıştı. Bu arada Bülent Bey’in de aynı mekânda fotoğraflarını çektim tabii.
★ ★ ★
CHP’de halk katına inmenin ilk şampiyonu genel sekreter Kasım Gülek idi. Ama onun girişimi amerikanvari bir el sıkışma düzeyinde kalmıştı. Ecevit ise çalışkan ve azimli karakteriyle “Halkçı Ecevit” olarak anılmayı lâyıkıyla haketmekteydi.
Ecevit, Atatürk devrimlerinin Türkiye’nin çağdaşlaşması yönünde bir dereceye kadar başarılı olabildiği, ancak yüzeysel kaldığı, halkın geniş kesimlerince de fazla benimsenemediği düşüncesindeydi. Bunun nedenini de, uygulamaların sağlıklı bir ekonomik düzen üzerine oturtulmadığı ve emeğin hakkını veren sosyal adaletin sağlanamadığı gerçeğine dayandırıyordu. Bu görüşleri, politika içindeki yerini “sol”da bir yerlere konumlandırıyordu. “CHP’nin yolu, ortanın solu”, o günlerde fazlaca dillendirilmiş bir sözdü.
12 Mart 1971 muhtırası gölgesinde kurulan Nihat Erim kabinesine üye verip vermeme İnönü’yle görüş ayrılığını daha da derinleştirmişti. CHP’nin 5 Mayıs 1972 tarihindeki olağanüstü kurultayında İnönü, “Kurultayın toplanmasına neden olan anlaşmazlık hem benim hem Bülent’in birlikte görev almalarıyla çözülemez” deyip noktayı koymuştu. Buna rağmen 709 üyenin oylarıyla genel sekreterliği Ecevit kazandı. Bu sonuç üzerine İsmet İnönü, genel başkanlık görevinden istifa etti. Tüzük gereği toplanan özel kurultayda, Bülent Ecevit genel başkanlığa aday gösterildi. Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü genel başkanı oldu. 30 Haziran 1972 tarihli kurultayda İnönü “Yeni genel başkanın başarılı olması için elbirliğiyle çalışılması gerektiğini” söyledi. Daha sonra 49 yıl hizmet ettiği partisinden de istifa etti. Artık CHP’de Ecevit günleri başlıyordu. Bunlar bilinen olaylar.
İnönü’ye atılan taş Ecevit’in elinde
1959’da DP’nin baskıcı politikalarını anlatmak için çıktığı Ege Bölgesi turunun Uşak ayağında İsmet Paşa’nın başına bir taş isabet etmişti. Ecevit basın toplantısında o taşı gösteriyor.
O günlerde bir gün Ecevit, Milliyet gazetesinde Mete Akyol’u ziyarete gelmişti. Öylesine bir ziyaret gibiydi ama, belli ki yaklaşan genel seçimler için basın desteği aramaktaydı. Ben de o sıralar Mete ile birlikte gazetenin magazin ilaveleri için çalışıyordum. Ecevit’i beğeniyor ve seviyorduk. Topluma umut ve taze bir heyecan veren politikasını da akla uygun buluyorduk. Gönüllü olarak destek vermeye başlamışız ve adeta çaktırmadan onun propaganda timi oluvermişiz. Gelişen gönül birlikteliği bizi olayların tam göbeğine sürükleyivermiş.
Bir süre önce, vefatı üzerine arkadaşım Mete Akyol’u anlatırken, “Akgünlere” isimli parti programını Antalya’da İncekum Moteli’nde kampa çekilip kaleme alan ekibe refakat eden iki gazetecinin biz olduğunu yazmıştım. Ama ayrıntıya girmemiştim. O iş şöyle başladı: Türkiye’de ilk seçim otobüsünü kullanan politikacı Bülent Ecevit idi. Sonra moda olan otobüslerin üzerleri platform haline getirilip, kürsü haline sokuluyordu. Bu ilk örnekte ise, otobüsün arka penceresi bütünüyle açılıyor, Ecevit elinde mikrofon, halka oradan sesleniyordu. Yolculuğumuz işte o otobüsle olmuştu. Beyşehir, Seydişehir, Akseki gibi yerlerde miting yapa yapa gidiyorduk. Ecevit’in konuşmaları halk tarafından ilgi ile karşılanıyor, sevgi gösterilerine neden oluyordu. Benim İnönü Köşkü bahçesinde çektiğim fotoğraftan yapılmış poster ellerde dolaşıyor, fırsat bulanlar gelip imzalatıyorlardı.
İncekum’da bir hafta kadar kaldık. Bildirge Bülent Ecevit’in başkanlığında Cahit Kayra, Önder Sav, Deniz Baykal ve isimlerini şu anda anımsayamadığın iki hocadan kurulu bir heyet tarafından kolektif olarak kaleme alındı. Mesai aralarında kendiliğinden bazı aktiviteler de oluşuyordu. Bülent Bey ile Deniz Baykal’ın tanışıklıkları daha yeni yeni gelişmekteydi. İkisi arasındaki masa tenisi maçı, bana aralarındaki ilk bilek güreşi gibi gelmişti. Bir ara Antalya’ya gidildi. Bir meydan toplantısında Ecevit, Antalyalılara Deniz Baykal’ı CHP’nin yeni milletvekili adayı olarak takdim etti.
Ankara’ya dönüş yolunda bildirgenin “Akgünlere” adlı bir kitap halinde basılıp yayınlanması konuşuluyordu. Kitabın kapağını yapmak da bana düşüyordu. Ankara’ya ulaştıktan bir-iki gün sonra Bülent Bey ve eşi, parti merkez heyetinden Cahit Kayra ve bir kaç kişiyle aynı zamanda büro olarak da kullandığım evime geldiler. Rahşan Hanım, Monet’nin kasvetli bir havada Paris’te Seine nehri üzerinde günbatımı ya da şafak resminin röprodüksiyonunu getirmişti. Kitabın adı madem “Ak Günlere” olacaktı, kapakta bu resmin yer alması uygun olur diye düşünmüştü. Ben ulusal bir partinin ulusal programının kapağında bir Fransız ressamının çok belirgin bir resminin bulunmasının abes olacağını söyledim. Düşüncem hemen kabul gördü. Toplantı masası gibi kullandığımız masanın başına geçtim. Bir resim kağıdı üzerinde siyah, gri, turuncu ve kırmızı pastel boyaları enlemesine sürte sürte ve birbirine yedire yedire, karanlıktan aydınlığa geçiş sağlayan degrade bir zemin oluşturdum. “CHP’nin altı oklu simgesini de bir daire içinde buraya yerleştireceğiz” dedim. Teklifim oybirliğiyle kabul gördü. Kitap o kapakla basıldı. Bir elkitabı olarak bugün bile ibret alınabilecek yönleri olan bildirgeyi adeta özetleyen baş paragraf da şöyleydi:
“Türkiye, bir hamlede bütün kamu hizmetlerini bütün yurttaşlara ve bütün yurt köşelerine ulaştırabilecek güçte olmayabilir; fakat Türkiye’nin gücü, olanakları ve kaynakları iyi değerlendirilirse, adaletli ve verimli biçimde kullanılırsa, şimdiye kadar sağlanandan ve öngörülenden çok daha kısa bir sürede, kamu hizmetlerini yurda dengeli olarak dağıtma yolları bulunabilir. Bunu sağlamak için, halkçı bir kamu hizmeti anlayışını ve çağın gereklerine uygun yeni bir ekonomik örgütlenme ve yerleşme politikasını oluşturup uygulamak, devlet yönetimindeki israfa son vermek ve halkın üretiminden emeğinden ve vergisinden biriken kaynakları, tekelci sermaye çevrelerine aktaran bir adaletsiz politika yerine, halkın hakkını halka veren bir politika izlemek yeterli olacaktır”.
‘İsmet Paşa politika okulu’ Bülent Ecevit, Basın Yayın ve Enformasyon bakanı Ali İhsan Göğüş (ortada) ve İsmet İnönü’yle (sağda) birlikte Pembe Köşk’te.
★ ★ ★
Bülent Bey ve Rahşan Hanım, teşekkür niteliğinde evimize geldiler. Ben o günlerde bir Kapadokya kitabı hazırlığı içindeydim, araştırmalar yapıyordum. Bu konuda İsviçre’de basılmış çok zengin kapsamlı bir kitap vardı; pahalı olduğu için alamıyordum. Ellerinde armağan olarak o kitap vardı. İlk sayfasında Bülent Bey’in özlü bir teşekkür yazısıyla…
Partinin bol bol miting düzenlemek için parasal gücü yoktu. Kampanya gönüllülük esasına göre yürütülüyordu. Rahşan Hanım’ın etrafında gönüllü hanımlardan bir topluluk oluşmuştu. Baş yardımcısı diyebilirim ki, Mete’nin eşi Gülçin Akyol idi. Mitinglerde hatıra eşyası karşılığında bağış topluyorlardı. En başta sürüm yapan, benim çektiğim Ecevit portresiydi. Ancak başka şeyler de üretmek gerekmekteydi. Tebrikleşmelerin halen posta kartlarıyla yapıldığı bir dönemdi. Rahşan Hanım, Bulgaristan’dan satın aldıkları küçük bir kilim getirdi. Onun görüntüsünü kartpostal haline getirebilir miyiz diye. Kilimlerdeki desenler, bilindiği gibi köşeli şekillerden oluşur. CHP harflerini çeşitli biçimlerde geometrik hale getirdim. Kırmızı, beyaz ve siyah renklerden orijinal bir kilim görüntüsü elde ettim. O da çok satan eşyalar arasına girdi.
Kars’ta bir yaşlı hanım Ecevit’e “Karaoğlan” demişti. O günlerde Suat Yalaz’ın çizgiroman kahramanı olarak yarattığı, çok sevilen bir Karaoğlan tipi vardı; çocuklar kadar büyüklerden de izleyicisi pek çoktu. O sıcak karakter “halk kahramanı” olarak bir anda Ecevit’e yapışıverdi. Bu ve bazı sloganların yaygınlaşmasında Mete Akyol’un gayreti inkâr edilemez. Doğuda, batıda her yerde dağlara taşlara beyaz boyalarla “Karoğlan” ve “Umudumuz Ecevit” yazıları yazıldı.
Halef-selef karşı karşıyaBülent Ecevit, Antalya kampı sırasında (1972) Deniz Baykal’la iddialı bir masatenisi maçı yapıyor. Ecevit’in o dönem Ozan Sağdıç’a hediye ettiği Kapadokya kitabındaki ithaf yazısı (altta).
Seçim öncesi İstanbul-Taksim mitingi dehşet kalabalıktı. Orada salınan güvercinlerden biri, konacak bir yer bulamadığı için gidip, kalabalığa göre yüksek bir yerde olan Ecevit’in omzuna konmuştu. Hemen akla liderin güvercinli bir posteri olsa ne iyi olur düşüncesi düştü. Bir-iki foto muhabiri uzaktan fotoğraf çekmişti. Ancak o fotoğraflar poster yapmaya uygun değillerdi. İş özel bir fotoğraf çekimine bakıyordu. Bülent Bey, Mete ve ben eşlerimizle birlikte bizim evde buluştuğumuz bir akşam, olasılıkla koruma polisi olan bir memur bize iki güvercin getirdi. Ben aşağıdaki stüdyomdan ışıklar çıkarmıştım. Beyaz zemin olarak seyyar projeksiyon perdemi kullanacaktım. Ancak güvercinler poz vermeye alışmamışlar. Bülent Bey’in omzuna koyduğumuz anda pırrr diye uçup kütüphanenin üzerine konuyorlardı. Onları bir türlü orada bir saniye olsun durduramadık. Hatta bir tanesi bir anlık projeksiyon perdesinin üzerine tüneyip kakasını yaptı. Cam kristali kaplı beyaz perde üzerinde asla silinemeyecek imzasını bıraktı. Omuzda durmayan hayvancıklar için son bir çare olarak Bülent Bey’in eliyle tutmasını denedik. Öyle fotoğraflar çektik. Onlar da çok yapmacık kaçtıkları için kullanamadık.
Bir de Van maceramız var. Van’a uçakla gitmiştik. Güzel bir miting olmuştu. Bizi uçağa götürecek otobüsü halk ikide bir durduruyor, sevgi gösterileri yapıyordu. Bunlarda birinde bir delikanlı birazcık büyümüş bir Van kedisi yavrusunu Ecevit’in eline tutuştuverdi armağan olarak. Beraberinde ne bir kutu ne bir kafes. Ecevitlerin kedi sevgisi malûm. Üç beş dakika sevdiler okşadılar ama, kedi yabancılık çekiyor, ürküyor, ortamdan kurtulmaya çalışıyor, tırnaklarını oraya buraya geçiriyor. Bir türlü baş edemiyorlar. Kafilede benden başka kedi seven yoktu herhalde ki kimse Ecevitleri o durumdan kurtarmaya yanaşmıyordu. Ben fedailik ettim, kediyi ellerinden aldım. Uçağın en arka koltuğuna geçip oturdum. Motor gürültüsünden insan bile ürker. Ürkmüş bir kediyi iki saat boyunca elinde tutmaya çalışmak cehennem azabı imiş meğer. Ellerim tırnak yarasından perişan olmuştu. Sonraki yıllarda “Ne cefalar çekmedim ben Ecevit’in güvercininden ve kedisinden” diye şakasını yapmaktaydım artık.
Ankara’da Tandoğan Meydanı’nda yapılan miting de o güne kadar o alanda yapılan toplantıların en büyüğü olmuştu. Mitingten sonra Anıtkabir’e yürünmüştü. Anıtın geniş avlusu kalabalığı almamıştı.
Karınca kararınca katkı sağladığımız 1973 seçimleri sonucunda Ecevit başarı sağlamıştı. CHP birinci parti olmuştu. Ancak çoğunluk sağlanamamıştı, koalisyon kaçınılmazdı.
Onu artık başbakan olarak izliyorduk. Kıbrıs Barış Harekâtı, Amerikan ambargosu, enerji sıkıntısı, Ecevit’in deyimiyle “tarihsel yanılgı” olan CHP-MSP koalisyonunun bozulması, Milliyetçi Cephe hükûmetinin kurulması, zaman zaman asker gölgesi, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı on yıla yakın bir zaman dilimi, nihayet 12 Eylül Kenan Evren darbesi bilinmeyen şeyler değil.
Ecevit çiftinin hayvan sevgisi Ozan Sağdıç, beyaz güvercinle sembolleşen Bülent Ecevit’in güvercinli fotoğraflarını çekmek için oldukça ter dökmüştü (üstte). Hayvan sevgileri herkesçe bilinen Ecevitler, kendilerine armağan edilen Van kedisiyle (en üstte).
★ ★ ★
12 Eylül 1980 tarihinde, sabah çok erken bir saatte Esenboğa’dan Almanya’ya transit olarak geçecek Lufthansa uçağına biletim vardı. İki yılda bir Köln’de düzenlenen fotoğraf ve sinema fuarına gitmek niyetindeydim. Valizimi hazırlamıştım; içine belki oralarda bir-iki dosta rastlarım düşüncesiyle dört-beş tane de yeni şiir kitabımdan koymuştum. Bana hizmet veren şoför arkadaşa da sabah saat dörtte gelip beni almasını tembih etmiştim. Arkadaş gece 12.00 civarında telefonla aradı. “Durağa zabıtalar geldi, evlere gitmemizi söylediler. Trafiğe çıkmamıza izin vermiyorlar” dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Zaten beklenen bir şeyler vardı.
Evimin Milliyet gazetesi Ankara bürosuyla karşı karşıya olduğunu bilmem söylemiş miydim? Saat 03.00’te büronun ışıkları yandı. Odaların tek tek aydınlanması bütün elemanların sırayla gelmekte olduklarını gösteriyordu. Ben de hemen karşıya geçtim. Büro şefi Orhan Tokatlı’nın o zamanlar yeni moda olan çanta şeklinde bir transistörlü radyosu vardı. Nasıl modüle edilmişse, polisin ve sıkıyönetimle ilgili askerî birliklerin telsiz konuşmalarını da alıyordu. 12 Eylül darbesinin bütün eylemlerini radyodan canlı izleyebiliyorduk. Saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varmamıştık. Tokatlı’nın odası sürekli bir haber masası faaliyeti içindeydi. Öğlene doğru, yani saat 11’de filân “bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Cebimdeki uçak biletini çıkardım. “Ben bu sabah Almanya’ya uçacaktım. Biletim de yandı” dedim. Tokatlı “Çıkabilirsin arkadaş, bu gibi durumlarda uçak biletin yanmaz” dedi. “Ama duymadın mı, yurtdışına çıkış yasağı var” dedim. “Yasak görevli gazetecileri kapsamıyor. Fuarı izlemek senin görevin değil mi kardeşim!?. Merkez komutanlığının bildirisi var. İstersen sorayım, bak” dedi. Merkez komutanlığına telefon açtı. “Komutanım arkadaş yurtdışına çıkabilir yani, değil mi” dedi.
Dolup taşan meydanlar 1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.
İlk tarifeli uçak galiba gece saat 02.00 civarında geçecekti. Saat 20.00 gibi Esenboğa’ya gittim. Ajans haberleri Demirel ve Ecevit’in askerler tarafından Çanakkale’ye gönderildiklerini, Alparslan Türkeş’in aranmakta olduğu haberini geçiyorlardı. Henüz Gelibolu’nun ve Hamzakoy’un adı anılmıyordu. Zarflanmış kitaplardan bir tanesini elime aldım, üzerine “Sayın Bülent Ecevit – Askerî Garnizon Komutanlığı – Çanakkale” yazıp Havaalanı PTT şubesine götürdüm. Bankoda iki memur vardı. Paketi alan memur, adresi görünce arkadaşına gösterdi. O da “bize ne” der gibi omuz silkti. Pulların üzerine 12 Eylül tarihli posta damgasınıda vurdular.
Uçaklara geçiş kapısının önüne bir masa koymuşlar. Başında havacı iki subay oturuyor. Önce “Çıkışlar yasak” dediler. Onlara Merkez Komutanlığı ile görüştüğümüzü söyledim. “Bir de biz soralım” deyip biri telefon açtı. “Başüstüne efendim, tabii, tabii. emredersiniz komutanım” dedikten ve telefonu kapattıktan sonra bana “Geçebilirmişsiniz kardeşim” dedi. Havacılar şenlikli insanlardır, bilirim; gülerek “Hatta ağzımıza bile edebilirmişsiniz” diye de ilâve etti. Pasaportuma da 12 Eylül 1980 çıkış damgası vurulmuştu.
Avrupa’da beş-on gün kadar dolaştıktan sonra yurda döndüğümde evimde Bülent Bey’den 25 Eylül 1980 tarihli bir teşekkür mektubu buldum. Demek ki gönderi adresini yalan-yanlış yazdığım kitabım ona ulaştırılmış. Öyle anlaşılıyordu ki, ona Hamzakoy’da ilk merhaba diyen de benim gönderim olmuş. Mektubunda kitabımı “burada almak Rahşan’ı da beni de özellikle sevindirdi” tümcesini “burada” ve “özellikle sevindirdi” sözcükleriyle vurgulamış olması çok manidardı. Benim şiirlerimden “Erozyonlar” ve “Boğuk Özgürlük” gibi bazılarına değinmeler yapıyordu. Bir de “şimdilik yayınlamıyorum” kaydıyla “Yiten” adlı bir şiirini de eklemiş. O şiir sonradan galiba yayımlandı.
Bir dostluğun öyküsünü şimdilik burada kesmek yerinde olacak. Daha sonra yaşananlar bir başka yazının konusu çünkü…
Türk siyasetinin unutulmaz çifti
Rahşan Ecevit ‘başarılı erkeğin arkasındaki kadın’ klişelerinden değildi. Ölümüne kadar Bülent Ecevit’le yanyana, onun başarılarının en büyük destekçisi ve pay sahibi oldu.
Daha 13 yaşındayken başladığı siyasi mücadelesini cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran Celal Talabani 3 Ekim günü hayata veda etti. Talabani’nin ölümü, her türden ayrışmanın keskinleştiği yakın coğrafyamızda belki de uzlaşma anlayışının sonunu temsil ediyor.
ZEYNEP ARIKANLI
Celal Talabani, namı diğer Mam Talabani (Amca Talabani), Irak ve genel olarak Arap dünyasında Arap olmayan ilk cumhurbaşkanı… Talabani’nin cumhurbaşkanı olması (2005), o dönemde, Araplar ve Kürtler arasında kalıcı bir diyalogun başlayabileceğine dair inancı arttırmış, rekabet halindeki Kürt hareket(ler) ini nihayet birleştirilebileceğine dair bir gelişme olarak da algılanmıştı. Talabani açısından bu koltuğa oturmaksa, neredeyse daha çocuk yaşta başladığı siyasi mücadelenin zirvesine ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, Wadie Jwadieh’in deyişiyle, “en belirgin özelliği bütünleşme eksikliği” olan Kürt siyasi hareketi açısından büyük bir fırsat olabilirdi. Zira Talabani de Kürt hareketinin bütünleşememesinin iki sembol isminden birisiydi. Diğeri malumdur; Molla (Mustafa) Barzani’nin oğlu Mesut Barzani…
Celal Talabani 1933’te Kuzey Irak’ta, Erbil ili yakınlarındaki Kelkan şehrinde doğar. Siyasi mücadelesinin miladının, Kürdistan Demokratik Partisi’ne (KDP) bağlı Kürdistan Öğrenci Birliği üyeliği ve liderliği olduğu doğru olsa da, Talabani’nin 1946’da henüz 13 yaşındayken Kürt öğrencilerden oluşan gizli bir derneğe üye olduğu da biliniyor. Ardından, Kürdistan Öğrenci Birliği’ne girer ve 18 yaşında partinin merkez komitesine atanır. Mensubu olduğu Talabani aşireti, Sünni gelenekten, tasavvuf eğilimleriyle öne çıkan bir aşirettir. Bu haliyle, aşiretin Celal Talabani’yi mücadelesinde en azından görünürde desteklemediği iddia edilir.
Kuzey Irak dağlarında Celal Talabani 1978’de bir peşmergeyle birlikte Kuzey Irak’taki Kürt Yurtseverler Birliği karargâhında.
1961’de Abdülkadir Kasım hükümetine karşı gerçekleştirilen Kürt isyanına katılır. Yoğun siyasi faaliyeti, Talabani’nin hukuk fakültesini birincilikle bitirmesine engel olmaz. Bütün siyasi hayatına şekil veren hukukçu yanı, diplomasi ve müzakere becerisini de beslemiştir. Hükümetin 1963’te devrilmesinin ardından ülkenin yeni lideri Abdülselim Arif’le müzakereler yürüten Kürt delegasyonun başında Celal Talabani vardır.
Nasır’ın 1970’deki ölümüyle Arap ve Müslüman coğrafyasında dengelerin değiştiği, seküler-sosyalist formüllerin çöküşe geçip, yerlerini siyasi İslâm’a bıraktığı 70’li yıllar ortamı, Kürt hareketi açısından da yeni ve etkileri bugüne kadar süren bir ayrışmayı beraberinde getirir. Celal Talabani ile hamisi Molla Barzani’nin arası açılmaya başlar. Gerginlik çift taraflıdır; nasıl bir Kürt devleti kurulacağına dair bir fikir ayrılığı varken, aynı zamanda Kürt hareketinin ne yönde, hangi mücadele yöntemleri ve taleplerle yürütüleceğine dair temel bir ayrışmaya da işaret eder. Talabani müstakil ve sosyalist bir Kürt devleti kurulmasını, bu süreçte de Irak Komünist Partisi’yle işbirliği yapılmasını; Barzani ise Irak devleti içinde aşiret temelli özerk bir Kürt bölgesi olarak kalınmasını savunur. Fikir ayrılığının ulaştığı boyut, Talabani’nin İran’a ilk sığınışının da nedeni olur. Daha sonra Irak Baasçılarıyla anlaşıp dönse de, 1975’te partiden ayrılıp Suriye’nin başkenti Şam’da Kürt Yurtseverler Birliği’ni (KYB) kurar. Bu, Kürt siyasi hareketinin gelişim seyrine damgasını vuracak olan Barzani-Talabani ayrışmasının da miladıdır. Talabani’nin adı, önce Molla (Mustafa) Barzani ile sonra oğlu Mesud Barzani ile hep birlikte anılacak, ama genellikle Kürtlerin bölünmüşlüğüne işaret edecektir.
Irak’ın ilk Kürt cumhurbaşkanı Talabani 2005’ten 2014’e kadar cumhurbaşkanlığı yaptı. 2012’de geçirdiği felçle siyasetten uzaklaşmak zorunda kaldı. Talabani görevinin ilk yıllarında Irak’ta bir basın toplantısında.
1988’de Irak hükümetinin Kürtler’e karşı kimyasal silah kullanması ve 1991’de düzenlenen müdahale, Kürt hareketini bölen bu ayrışmanın bir süreliğine de olsa rafa kaldırılmasını sağlar. Bu dönemde KYB, özellikle Süleymaniye ve Erbil’de güç kazanır. Irak’a müdahale eden Batılı kuvvetlerin kuzeyde güvenli bölgeler kurmasıyla KDP ve KYB arasındaki buzlar kısmen erir; 1992’de Irak Kürdistan Özerk Bölgesi kurulur. Ancak bu, 1994’te çatışmaların yeniden başlamasına engel olmaz. Uzlaşma ancak 1998’de, ABD’nin arabuluculuğuyla imzalanan Washington Antlaşması’yla gelir. 4 Ekim 2002’de toplanan ve iki partiden milletvekillerinin katılımıyla gerçekleşen bölgesel parlamento toplantısı, anlaşmayı pekiştirir. Parlamentonun bu oturumunda Talabani, Kürtler arasındaki çatışmaların yasaklanmasını öngören bir yasanın çıkarılmasını önerir. Bu gelişmelerin en önemli meyvesi, iki tarafın 2003’teki müdahale öncesinde güçlerini birleştirme kararı alması olur. Bunun sonucunda, ABD’nin Irak’a ikinci müdahalesinde neredeyse tüm Kürt unsurlar Saddam Hüseyin’in devrilmesine, dolayısıyla ABD’ye yardımcı olurlar.
Saddam Hüseyin’in devrilmesi sonrasında, Talabani (ve Barzani) “Irak’ın yeni anayasası ve yapılanma sürecini hazırlayan” ve çalışmalarını 2004’e kadar yürüten Irak Yönetim Konseyi’nin üyelerinden biridir. Talabani, 6 Nisan 2005’te Irak Ulusal Meclisi tarafından cumhurbaşkanı seçilir, daha sonra 22 Nisan 2006’da “yeni anayasa altında oluşturulan Irak meclisinin seçtiği ilk cumhurbaşkanı” olur. Bu dönemde hem Barzani hem de Talabani ayrı bir devlet değil, birleşik Irak içinde özerklik talep edeceklerini bildirirler.
Talabani’nin 11 Kasım 2010’da Irak Meclisi tarafından yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi, dönemini 2014’e kadar uzatsa da, 2012’de geçirdiği felç onu siyasetten büyük ölçüde uzaklaştırır. Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı yaklaşık dokuz yıllık süreçse, Irak’ın mezhep savaşlarıyla sarsıldığı bir dönemdir. Talabani, özellikle 1998’den beri Kürt siyasi hareketinin birleşmesini ve birarada yaşama kültürünü savunan çizgisini değiştirmez. Irak’ın geneline yayılmasa da, özellikle IŞİD’in Musul ve Kerkük’e saldırması, ardından da Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesine kadar geçen süreçte IKBY’nin göreli bir güven içinde kalmasının bir sebebi de bu olur.
Mezhepçi, aşiretçi, milliyetçi, vb. ayrışmayı vurgulayan siyasetlerin belirleyici olduğu, bu ayrışmaların giderek keskinleştiği bir dönemde, Talabani’nin ölümü uzlaşmaya ve birleştirmeye dayalı siyasetin de sonunu temsil ediyor belki…
ABD ile yaşanan krizin ardından gerilen diplomatik ilişkiler Türkiye ile karşılıklı olarak vize prosedürlerinin askıya alınması sonucunu doğurdu. Vizenin her ne kadar 50-60 yıllık bir tarihi olsa da, ülkelerarası serbest dolaşıma dair belgeler Ortaçağ’dan beri varlığını sürdürmekte. Seyahat olanaklarının artması “prestijli” ülkelerin pasaportlarına sahip kişilerin avantajınayken, vize prosedürleriyle uğraşmak zorunda kalan “şanssız” ülke vatandaşları çile çekiyor.
Türk vatandaşlarının çok iyi bildiği gibi, yabancı ülkelere ayak basabilmek için sadece geziyi planlamak, seyahat bütçesi yapmak ya da uçak bileti almak yeterli olmuyor. Önce 1950 tarihli Pasaport Kanunu uyarınca geçerli bir Türkiye Cumhuriyeti pasaportu edinmek, ardından Schengen bölgesi ya da Britanya, Kanada, ABD, Rusya, Çin gibi ülkelere gitmek için konsolosluklarda vize kovalamak gerekiyor. Hatta konsolosluklar bireyleri doğrudan muhatap almak istemedikleri için yaklaşık on yıldır aracı firmaların kapısını aşındırmak şart. Ne de olsa, 193 ülke içinde Türk vatandaşlarının vizesiz girebildiklerinin sayısı 70’i geçmiyor.
Türkiye ile ABD arasında 2017’nin Ekim ayında patlak veren krizde görüldüğü gibi, vize verip vermemek şöyle dursun, vize başvurusunu bile kabul etmeme hali Türk vatandaşları için daha önce örneğine rastlanmamış istisnaî bir durum. Fakat Türkiye’nin yakın ekonomik, siyasi ve insani bağlarının bulunduğu ülkelere Türk pasaportu taşıyanların vizesiz gidemiyor oluşu her zaman birtakım krizlere sebep olmuş, bu ülkelerle ilişkileri zedelemiştir.
Uluslararası seyahatlerin pasaport ve vize politikaları aracılığıyla denetlenme ihtiyacı elbette sadece Türk vatandaşlarının maruz kaldığı bir durum değil. Tarihî süreç içinde seyahat olanaklarının artmasıyla bunların denetlenmesi ve kısıtlanması için geliştirilen uygulamaların yoğunlaşması neredeyse atbaşı gitmiş.
Aslında Ortaçağ’a dek insanların nereden nereye hangi amaçla gittiğini sistematik olarak sorgulama ihtiyacı ortaya çıkmamıştı. Serfliğin geçerli olduğu bir ekonomik yapıda insanları yerlerinde tutmak ve salgın hastalıkları engellemek kaygısıyla kişilerin kim olduklarını ve neden seyahat ettiklerini açıklayan belgeler bulundurmaları giderek bir zorunluluğa dönüştü.
Limanlara girmek büyük ölçüde serbest olsa da, liman şehrinin kara tarafındaki kapılarından çıkarak ülkenin iç kısımlarına geçmenin bir belge ibrazına bağlanması 15. yüzyıldan itibaren kural haline geldi. Bu belgenin “liman (kimi uzmanlara göre kapı) geçiş belgesi” anlamında “pasaport” diye adlandırılması buradan geliyor.
Nansen pasaportu Sovyetler, Ekim Devrimi ertesinde ülke dışına kaçanları topluca vatandaşlıktan çıkarmıştı. 1922’de Milletler Cemiyeti, vatansızların dolaşımını sağlamak adına Norveçli diplomat Fridtjof Nansen’in girişimleri sonucu mültecilere özel bir pasaport verilmesini kararlaştırdı. Nansen 1938’de Nobel Barış Ödülü’nü aldı.
Pasaport kullanımının yurtiçi seyahatlerde zorunlu kılındığı durumlar da tarihte az değil. Örneğin Osmanlılar’ın mürur tezkereleri ya da yol emirleri ülkeden çıkmak isteyenlerden ziyade, Osmanlı ülkesi içindeki hareketliliği denetlemek için düzenleniyordu. Benzer şekilde Çarlık Rusyası’nın uyguladığı “iç pasaport” zorunluluğu Sovyetler Birliği döneminde bile uzun süre devam etti.
Vergi ve asker toplayabilmek için vatandaşların seyahatlerini takip etme ihtiyacı ulus-devletleşme sürecinde giderek arttı. Her ne kadar 1789 Fransız Devrimi’nden hemen sonra “seyahat özgürlüğünü kısıtladığı için” pasaport zorunluluğu kaldırılmış olsa da, ülkeden kaçan monarşi yanlılarının geri dönmelerini, asker kaçaklarının ise yurtdışına gitmelerini engellemek amacıyla sınırda pasaport ibraz etme mecburiyeti kısa bir süre sonra yeniden getirildi.
19. yüzyılda demiryolu ulaşımının gelişmesi ve seyahatlerin sıklaşması ile pasaport, laissez-passer, pasavan ve benzeri seyahat belgelerinin kullanımı giderek yaygınlaştı; gümrük memurlarının işini kolaylaştırmak için bu belgelerin standartlara bağlanması ihtiyacı da ortaya çıktı. Bu dönemde pasaportlar genellikle dilekçe formatında tek sayfa olarak kaleme alınmış belgelerdi. Bugün kullandıklarımıza benzer defter şeklinde ve fotoğraflı pasaportlarla ilk kez 20. yüzyıl başlarında Britanya vatandaşları tanıştı.
2. Dünya Savaşı ertesinde sivil havacılığın gelişmesinin de etkisiyle, uluslararası seyahatlerde pasaport olmazsa olmaz bir belge haline geldi. Ancak pasaport sahibi olmanın bir hak değil, devletin vatandaşlarına sağladığı bir ayrıcalık gibi görüldüğünü de hatırlatmak lazım. Nitekim ülkeden çıkması değişik sebeplerle sakıncalı görülenlere pasaport verilmemesi gibi uygulamalara hemen her ülke başvurmuştur. Derken ülkeden çıkmaya yeten pasaport, başka ülkelere girmek için tek başına yeterli olmamaya başladı. Çünkü son 50-60 yıldır devletler sınır kapılarından ya da konsolosluklardan “vize” adı verilen ek bir izin belgesi alma zorunluluğu getirerek, bireylerin seyahat amaçlarını ve ülkelerine geri döneceklerini ispatlamalarını talep etmeye başladılar. Pasaportta bulunan vize ve mühürlerin umulmadık yan etkileri de bu dönemde ortaya çıktı. Üzerinde İsrail vizesi olan pasaport sahiplerinin bir dizi ülkeye girmelerinin engellenmesi bunun iyi bir örneği.
Aralarındaki ilişkilerin gelişmesini teşvik etmek isteyen ülkelerin birbirine vize muafiyeti uyguladığı, hatta pasaport ibraz zorunluluğunu ortadan kaldırdıkları da olmuyor değil. Örneğin 1957’de Avrupa Konseyi kendi bünyesinde imzalanan bir vize muafiyeti anlaşması uyarınca Türkiye dahil üye ülkeler arasında vize zorunluluğunu kaldırmıştı. Ancak 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkeleri “sığınmacı akını endişesini” dile getirip bu anlaşmayı Türk vatandaşları bakımından askıya aldılar ve yeniden vize zorunluluğu getirdiler.
Türkler’in bitmeyenvize çilesi Osmanlı döneminde II. Meşrutiyet’e kadar yurtiçinde seyahat edenler de mürur tezkeresi (üstte) edinmek zorundaydı. Bugün Avrupa veya Amerika’ya gitmek için vize merkezlerinde de ciddi bir trafik yaşanıyor.
O tarihlerde geçici bir tedbir olduğu dile getirilmiş olsa da, Avrupa ülkelerinin Türklere vize uygulaması kalıcı hale geldiği gibi, vize alma şartları da giderek ağırlaştı. Bu konu Türkiye-AB ilişkilerinde göçmenlerin geri kabulü ya da Suriyeli mültecilerin durumuyla ilgili anlaşmalar vesilesiyle sık sık gündeme geliyor, ancak bugüne dek bir ilerleme sağlanmış da değil. Gerçi bu konuda çok iyimser olmak da mümkün değil, zira kişilerin serbest dolaşımını ilke edinmiş Avrupa Birliği içinde bile sınır kontrollerinin yeniden tesis edilmesi talepleri mülteci krizi ve terör saldırıları nedeniyle giderek artıyor.
ABD 1927’de diplomatik ilişki kurduğu, 1940’ların sonlarından itibaren de müttefik saydığı Türkiye Cumhuriyeti’ni vize muafiyeti veya kolaylığı sağladığı birkaç “yakın dostunun” arasına zaten hiç dahil etmemişti. Bu iki NATO müttefiki arasında kopan son vize krizi ise 70 yıllık ittifak ilişkisinin sorgulanmasına yol açacak kadar derin bir sıkıntıya işaret ediyor. Anlaşılan o ki pasaport ve vize politikalarının etkili bir siyasal ve diplomatik baskı aracına dönüşme durumu yakın gelecekte güçlenerek devam edecek.
20. yüzyıla damgasını vuran Mustafa Kemal Atatürk, müstesna bir asker ve devlet adamı olmasının yanısıra, sanat ve edebiyatla da içiçe bir liderdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, onun kültür kişiliğinin ana hatlarını hatırlatıyor…
Atatürk’ün favori okumaları arasında şüphesiz ki bütün Türkler gibi edebiyat önde gelirdi. Bu alışkanlık, medrese geleneğinde zayıflar… ama Tanzimat’tan sonraki modern Türk’ün mektep kitabının hemen yanıbaşında edebiyat kitapları yer alır. Bunlarda edebiyatta ağırlık, yerli ürünler kadar tercümedir de. Bu tercümenin getirdiği bir kıvraklık vardır…
Atatürk’ün okur-yazarlığıyla ilgili çeşitli belgeler vardır. Mustafa Kemal’in okudukları üzerinde not alma alışkanlığı olduğunu da biliyoruz. Bu notları Prof. Dr. Klaus Kreiser derledi ve bir Atatürk kitabı yazdı. Güzel bir çalışma oldu ancak önemli bir eksiği var. O da Atatürk kitaplarının saklandığı iki kitaplığa; Anıtkabir’e ve Çankaya Köşkü’ne hiç bakmamış. Buna bakılmalıdır.
Atatürk’ün Çalıkuşu’nu okuduğunu ve çok beğendiğini biliyoruz. Bugünün gençlerinin aksine 20. yüzyılda Çalıkuşu’nu okumayan Türk bulamazsınız. Çalıkuşu’nda bir yandan romantik aşk kokusu, diğer yandan müthiş realist bir Anadolu tasviri vardır. Bu öyle “meyve, hoşaf, bulgur” bir Anadolu değildir. Anadolu’nun kendine göre kalıntılarını bulursunuz. Bunları bir öğretmenin gözüyle okur, anlarsınız…
Hakiki bir entelektüeldi Atatürk, edebiyata ve okumaya meraklı olduğu gibi yakınlarıyla da Fransızca ve Türkçe mektuplaşırdı.
Atatürk hiç şüphesiz ki Hüseyin Rahmi okuyor, Ahmet Rasim okuyor, Reşat Nuri okuyor, Yakup Kadri okuyor. Falih Rıfkı okuyor. Bunlar mütareke döneminde İstanbul’dan Anadolu’yu destekleyen önemli kalemlerdir.
Atatürk tercümeleri okur. Fransızca okur. Kendisinin Corinne Hanım’la edebi nitelik taşıyan Fransızca ve Türkçe mektuplaşmaları vardır.
Lisan bilgisinde Atatürk’ün Enver Paşa kadar tutkulu olmadığı kesin ama edebiyat ve okuma merakı olduğu şüphe götürmez. Enver Paşa Almanca, Rusça, Arapça biliyor, sonra İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Mustafa Kemal Bey ise askerî lisede Fransızca öğrenmiştir ve Türkçe’yi çok iyi konuşur. Bunun yanında Bulgarca ve Rumcadan da haberi vardır.
Atatürk sadece bizim bölgemizde değil, tüm dünyada şiirle yetişen bir neslin temsilcisidir. Bugün artık şiir geriliyor ama o dönem öyle değildir. Atatürk’ün yazdığı notlarda, metinlerde ona şiirin kazandırdığı bir akıcılık olduğunu görürsünüz. “Gençliğe Hitabe” müthiştir. Nutuk’a giriş, sanki güzel bir çarşı tasviriyle romana giriş gibidir. Atatürk Tevfik Fikret’i, Mehmet Emin Yurdakul’u, Namık Kemal’i, Nâzım Hikmet’i sever ve sayar. Nâzım bir komünist olarak siyaseten başka bir yerde durmaktadır. Bu başka bir tartışma; Mustafa Kemal’in devrinde Nâzım Hikmet’in cezaevine girip çıkması olmuştur fakat büyük bir gadre asla uğramamıştır. Nâzım Hikmet büyük bir şairdir ve Atatürk tarafından şiiri sevilir, okunur ve saygı görür.
Atatürk’te edebiyat faslı çok derine giden bir konudur. Tarihin yerli-yabancı orijinal kaynaklardan incelenip anlaşılması için Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurmuştur… “Dil-Tarih-Coğrafya” çok güzel bir laf. Tarih dediğin coğrafya ve dille yapılır. Ne Fransızlar gibi edebiyat denmiştir ne Almanlar gibi filozofi. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin içinde her branş var. Bunlar sonradan dejenere olan anlamını kaybeden bölümler. Fakülte elit bir eğitim için kurulduğu unutulan bir yer oldu. Elit dediysek oraya paralılar girecek demek değil. Hakikaten bu ilme bağlı olan, hayatta başka kazancı pek düşünmeyen, ama bunu yapmak isteyen çok az kişinin okuduğu, öğretmenin öğrenci kadar kalabalık olduğu yer düşünülmüş.
Son yolculuk Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak Gülhane üzerinden Yavuz zırhlısına taşınırken, on binlerce İstanbullu Ata’yı son yolculuğuna saygıyla uğurlamıştı.
Atatürk’ün dil konusunda büyük bir hassasiyeti vardır. Dil sadece Atatürk’ün değil, 20. yüzyıl başındaki Türk münevverinin hassasiyetidir. Türk Dil Kurumu’nu cemiyet olarak kuran bizzat Atatürk’tür. Amacı da şudur: Türkçe kelimeleri, deyimleri toplayacak ve onu yayacak bir eğitimci sınıfı yaratmak. Fakat bu demek değildir ki 50 sene bunu böyle muhafaza et! Dil akademisi gibi düşünüyorsan, bugünkü gibi oraya gerçek anlamda filolog ve linguistler dolması lazımdı. Fonetik laboratuvarları olması gerekirdi. Kurumun başladığı yerle bugün arasında uçurum var. Atatürk’ten sonra maalesef bu kurum da aynı şekilde yaşatılamamıştır. Atatürk akademik anlamda bu dünyaya girmemekle birlikte, Türkiye’nin bilhassa toplumsal bilimlerde en iyi akademik yapısını kurmuştur. Ondan sonra da bu yapı ne yazık ki devam ettirilememiştir…
Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar bugün Çankaya Köşkü’nde ve Anıtkabir’dedir. Atatürk düzenli okuma alışkanlığı olan biridir. Hatta okurken okuduğu kitap, metin her neyse onun üzerine notlar alır. Kitap okurken samimi bir okuyucudur Atatürk. Onda kendi mantığıyla, kurmaylığın verdiği kendi coğrafya ve tarih merakıyla bir edebi zevk ve metin anlayışı yanyana gelmiştir. Atatürk bir çok özelliğinin yanısıra bu yönüyle de bu milletin aranan adamıdır. Hep arıyoruz onu… Bu eğitim düzeyi, bu anlayış ve bu kopuşla daha da aramaya devam edeceğiz.
(İlber Ortaylı’nın bu ayki Kafa dergisinde yayımlanan köşesinden özetlenmiştir)
Philipp Ferdinand von Gudenus tarafından 1740’ta yapılan İstanbul panoraması, Beyoğlu/ Pera yamaçlarındaki Fransız Sarayı teraslarından hazırlanmış izlenimi vermekte. Panorama, Cihangir’den başlayıp Kasımpaşa’ya kadar Beyoğlu semtlerini önde arkada Üsküdar ve Haliç’in üzerinde, suriçi İstanbul silueti ve şaşırtıcı ayrıntılar ile işlenmiş. Adeta fotoğraf sadakatinde hazırlanan çizim, uzun bir gözlemin sonucunda oluşturulmuş. Detayların bazılarının yerinde yapılan ziyaretlerle, bazılarının dürbün ile izlenerek hazırlandığı tahmin edilebilir.
1. (ASYA)ÜSKÜDAR ARKASINDA TEPELER İstanbul Boğazı’nın Asya yakasında Çamlıca başta olmak üzere yüksek tepeler görülüyor. Bunların önünde Üsküdar yerleşimi genel hatları ile işlenmiş.
2. (AVRUPA)BEYOĞLU SIRTLARI-CİHANGİR İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında Beyoğlu/Pera sırtlarında Fransız Sarayı teraslarından Cihangir, Tophane semtleri görülüyor. Arada minareler, mescit ve camileri gösterse de tek tek tespit güç.
3. TEPE PENCERELİ EVLER 18. yüzyıl İstanbul’unda evler genellikle tepe pencerelerine sahip. Ahşap kepenklerle kapatılan pencereleri üzerinde küçük bölümlerinde camlar olan sabit pencereler odalara ışık sağlıyordu. Büyük levha camların rahatlıkla üretildiği 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu tür evler hızla yok oldu.
4. ÜSKÜDAR MİHRİMAH SULTAN CAMİİ Mihrimah Sultan’ın Mimar Sinan’a inşa ettirdiği iki minareli cami Üsküdar siluetinde tespit edilebilen tek ibadethane.
5. KIZ KULESİ Üsküdar önlerindeki küçük bir kayalık üzerindeki kule basit detaylarla işlenmiş. II. Mahmut tarafından yenilenmeden önceki haliyle görülüyor.
6. KARACAAHMET MEZARLIĞI Üsküdar sırtlarındaki kentin en büyük Müslüman mearlıklarından Karacaahmet dev bir selvi korusu halinde görülüyor.
7. ÜSKÜDAR SARAYI Topkapı Sarayı’nın karşısında Asya kıyılarında bulunan bu saray, İstanbul’un izlendiği en keyifli yerlerden biriydi. 19. yüzyılda yokolan saraydan günümüze sadece Harem dairesinin adını yaşatan Harem iskelesinin adı kaldı.
8. KADIKÖY Antikçağın meşhur Khalkedon kentinin yerinde yaşayan küçük Kadı Köyü birkaç yapıdan oluşan evleriyle görülüyor.
9. TOPHANE DÖKÜMHANESİ Kanunî devrinde inşa edilen Tophane’nin üzerinde, III. Selim devrinin başlarında yapılan kubbeler görülüyor. Kubbelerin mavi rengi kurşun kaplamayı tanımlıyor.
10. TOPHANE I. MAHMUD MEYDAN ÇEŞMESİ 1730’larda Tophane Meydanı’nda deniz kenarında inşa edilen meydan çeşmesi geniş saçakları, süs kubbeleri ve alemleri ile detaylı şekilde gösterilmiş.
11. KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ 16. yüzyılda Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’nın inşa ettirdiği külliyenin cami ve hamamının kubbeleri şematik olarak işlenmiş. Caminin tek minaresi de siluetin belirgin unsurlarından biri.
12. BOĞAZİÇİ Kentin Asya ve Avrupa’daki yerleşim alanlarını ayıran Boğaz adeta boş sadece Tophane önlerinde kıyıya yakın giden dört büyük kayık kürekleri ve içlerindeki kalabalık yolcuları ile izlenebilmek.
Muhsin Ertuğrul’un çekimine 1929’da başladığı “Kaçakçılar”, ilk sesli Türk filmi olma amacıyla yola çıkmış, ancak talihsiz bir kaza nedeniyle çekimler üç yıl sürünce yerini başka bir filme bırakmış, “Türk sinemasının ilk büyük iş kazası”nın yaşandığı film olarak tarihe geçmişti. Zincirlikuyu’daki çekimler sırasında Talat Artemel’in (direksiyonda) kullandığı araç kaza yapınca, oyuncu Arşak Karakaş (en arkada, fötr şapkalı) hayatını kaybetmiş, Sait Köknar (elinde silah olan) ise oyunculuğu bırakmak zorunda kalmıştı. 11 Kasım 1929’da ölen Arşak Karakaş, Türk sinemasının ilk görev şehidiydi.
Dünyada çok fazla acı var. O bakımdan kendimizinkiler de dahil, hepsiyle birden uğraşamayız. Bunlar bize çok dokunsa da bir kısmını kafamızdan siler ve hayata devam etmek için umudumuzu besleriz.
Bir de kendi şahsi dertlerini, acılarını hiçe sayıp başkaları için, devlet için, millet için veya herhangi bir ideal için hayatını, kendi canını ortaya koyanlar vardır. Bunlar karar verici pozisyonda olmayan, sadece “işi o olduğu için” belirli bir göreve gönderilen ve o işi hakkıyla yapmaktan başka bir düşüncesi bulunmayan insanlardır. İşte Doğu ve Güneydoğu’daki hassas bölgelerde görev verilen askerler, tam 33 yıldır burada savaşıyor, şehit düşüyor, sakat kalıyor. İşte bu insanlar her türlü takdirin üzerinde, yakın tarihimizin en fedakar, en cefakar kahramanlarıdır. Her türlü siyasi ve dönemsel yaklaşımların ötesinde, her zaman ve gelecekte de başımızın üzerinde taşımamız gereken kişilerdir.
Ama maalesef böyle olmuyor. Hem devlet hem millet olarak gerek şehitlerimize gerek gazilerimize vefa göstermiyoruz. Onları sadece millî günlerde, yıldönümlerinde veya aktüel ajandanın fonksiyonu olduğu hallerde hatırlıyoruz, anıyoruz.
Savaşa gönderilen ve o savaştan sağ çıkmış her asker, yaralansın-yaralanmasın gazi olarak anılır. Şehitlerin aileleri, gaziler ve birinci derecede yakınlar da devlet tarafından her daim ve o devlet varoldukça bakılır. Diğer türlü devlet de millet de olunamaz. İnancımız, bakışımız ne olursa olsun; laf, propaganda, hamaset edebiyatıyla sahici bir duyarlılık oluşturulamaz.
Peki neden? Peki neden “ata binen Türk atasını tanımaz”? Neden şehitler ve gaziler bu toplumda öteden beri, en azından Çanakkale’den bu tarafa hep “sözde” saygı görmüştür? Neden onların adları da, anıları da, şu son yıllarda dilimize giren berbat ama maalesef gerçek ifadedeki gibi “tarih olmuştur”? Neden yıllarca askere, Güneydoğu’ya gönderilen gençler davul-zurna-konvoyla uğurlanmış ve dönüşlerinde sessiz sedasız kendi evlerine çekilmişler ve unutulmuşlardır? Neden ülkemizde, örneğin Avustralya’da olduğu gibi bir “Gaziler Bakanlığı” yoktur, kurulmamıştır? Neden yıllardır gaziler kendi kurdukları derneklerde, üç kuruş protez parası için, sosyal hakları için, mütevazı maaşları için, her şeyi bir kenara bırakın, saygı-sevgi için debelenmek zorunda bırakılmışlardır?
Kimse sadece acılarla yaşayamaz. Ama onları hatırlamadan, onlardan ders çıkarmadan ve ölüme yollanan insanları yaşatmadan, bizler de yaşayan ölüleriz.
Tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Uygurların 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştu. 1206’da başa geçen Çinggis Han soyları devreden çıkarmış, çekirdek aileler yaratmış ve bunları ordu içerisinde farklı coğrafyalara dağıtmıştı.
Eskiden okullarda yaramazlık yapanları birarada oturtmazlar, usluların yanına koyarlardı. Hatta çok yaramazları ayrı ayrı başka şubelere gönderirlerdi. Kırsal kesimlerde bu yönteme “aztıvermek” derler. Problem çıkaranları yönetmenin bir yoludur. Bu aslında ta Tevrat’a kadar giden bir düzen anlayışıdır. Orta Asya tarihi de bu yöntemden nasibini almıştır.
Diğer bir yöntem ise kendilerine özgü bir dinamizmi olan grupların iç dayanışmasını, belkemiğini kırarak, parçaları çeşitli yönlere göndermektir. Orta Asya tarihinde bunlar daha çok soy gruplarıdır.
Uygurların kurduğu devletin 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştur. Ta ki 1206’da Çinggis Han başa geçinceye kadar.
840 sonrasında beylik ve boylardan bazılarının babadan oğula geçen sülâleler şeklini almış olduğunu; bazılarının ise bu türlü kalıtımsal yapılanmaya karşı çıkan boylar halinde yaşadıklarını görüyoruz. Türkçe konuşanların çoğunlukta olduğu beylik ve boylar sülâle usulü hiyerarşik bir yapı içinde iken, Moğolca konuşan ve dağınık olarak bugünkü Moğolistan’ın doğu taraflarında ve eski Mançurya bölgesinde yaşayan boylar, sülâle usulüne karşı idiler. Onlar bir boyu, tek bir kişinin değil de birkaç kişinin birden yönetmesini ve böylece katılımın daha yaygın olmasını yeğliyorlardı. Örgütlenmeleri hiyerarşik bir yapı üzerine değil, akrabalık ve soy bağları üzerine kurulmuştu. İleride Çinggis Han adını alacak olan Temücin’in de bağlı olduğu gruplar, daha çok bu ikinci türden idi. Bunlara Moğolca olarak “nirun”, yani, belkemiği veya arka deniliyordu ve bunlar gerçekten de yeni kurulan bu siyasi yapının belkemiğini oluşturuyorlardı.
Bu arada her iki durumdan da memnun olmayanlar 12. yüzyılın son çeyreğinde yavaş yavaş Temücin’in etrafında toplanmağa başladılar. Bu dönemleri bize ayrıntılı olarak anlatan Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Temücin’e ilk katılanlar için akrabalık ilişkilerine işaret eden terimler değil, “nöker”, yani arkadaş, yoldaş tabiri kullanılmaktadır. Temücin’e ilk katılanlar arasında çok değişik boylardan gelenler olduğu gibi, çok değişik yerlerden gelenler de vardı.
Devletin kurulmasından önce, boylar ve soylar arasında uyuşmazlık ve çatışmalar olduğu için, Çinggis Han eski boy toplumları yerine bir ordu devlet düzeni kurmuştu. Böylece, eski iç çelişkilere de bir çözüm getirmiş oluyordu. İşte, Çinggis Han devletinin uyguladığı yeni “yasa”, artık bu türlü boy esasında, bireysel hareketlere izin vermiyordu. Ordu birimleri içinde yani onluk, yüzlük, binlik ve tümenler içinde bireylerin yerlerinden ayrılmaları, yer değiştirmeleri yasa ile men edilmişti. Emirlere itaat etmeyenler şiddetle cezalandırılıyordu.
Böylece boylar ve beylikler arası çekişmeler ve halkın memnuniyetsizliği, soy ve boyların dağıtılması ve ordunun kurulmasıyla dikkati çekecek kadar kısa bir sürede çözümlenebilmiştir. Soylar devreden çıkınca, bunların derme evlerle varlıklarını sürdürmüş olanlar üzerlerindeki yaptırım gücü ortadan kalkmış ve aileler devlete karşı sorumluluklarını yerine getirmekle mükellef çekirdek aileler durumuna gelmiştir. İç dinamiklerden meydana gelen çelişkilerin çözülmesi, boyları itaat altına almak ve sonra da bu halkları Batı Asya ve Doğu Avrupa’ya yapılan seferlerle dağıtarak uzaklara göndermek şeklinde olmuştur.
Çinggis Han bu toplamda bu yapı değişikliğini nasıl başarabilmiştir? O, “nirun” denen çokbaşlı, akrabalık ilişkilerine dayanan ve kendilerine özgü bir iç dinamikleri olan bu yapıları önce parçalara ayırmış ve sonra ordu içinde dağıtmıştır. Bundan sonraki aşama ise bazen kendilerinden “celet” yani “haşarı” diye bahsedilenleri yeni kıtalara yerleştirmek olmuştur. Bu işlem ise ayrık otu ayıklar gibi, her onluktan iki kişinin seçilmesi şeklindedir. Çinggis Han’ın başarısı, kendisinin de bu yapıdan (nirun) gelmesi, dolayısıyla incelikleri yakından bilmesi ile ilgilidir. Kısacası Çinggis Han, önceki dönemde sarmaşık gibi birbirinden ayrılmayanları önce sündürmüş, sonra da ayrık otu ayıklar gibi temizlemiştir; Gizli Tarih’te dendiği gibi “kül gibi uçurarak imha etmiştir”.
Tuz sadece insanların değil, hayvan ve bitkilerin de beslenmesinde önemli. Endüstride, tıpta ve diğer alanlarda 14 bin değişik kullanım alanı olan tuz, aynı zamanda en yaygın kullanılan gıda koruyucusu da olduğundan, tarihte hep önemli bir yere sahip. Bazı kültürlerin tuza sihirli güçler yakıştırmalarının nedeni de bu olsa gerek.
Kızlarının sevgisini test etmek isteyen kralın öyküsünü bilirsiniz; en küçük kızı “seni tuz kadar seviyorum babacığım” deyince kral onu cezalandırmıştı. Ama aslında prensesin bildiği bir şey vardı: Bedenimizin her hücresinde tuz bulunur; tüm beden sıvılarımız tuzludur ve bedenimizde 250 gram civarında tuz vardır. Sodyum, beyin ile beden arasındaki tüm sinyallerin taşınmasında rol oynar.
Yeraltında ve yerüstünde kurumuş eski denizlerin kalıntılarından, denizler ve okyanuslardan elde edilen tuz bazen para yerine kullanılmış, üretimi kapitülasyonlara konu olmuş, tuz hakları yüzünden çok zenginleşen sınıflarla diğerleri arasında çekişmeler, gümrük anlaşmaları, ülkelerarası tuz savaşları yaşanmış. Bu kadar bol bulunan bir madde, tarihin erken dönemlerinde hasat zorluğu nedeniyle epey zenginlik ve siyasal kargaşa yaratmış.
En başa dönersek… Avcı-toplayıcı insanlar tuz peşinde yolları aşındıran otçulların izini sürerlerdi. Avladıkları hayvanların etinden, bedenin ihtiyacı için yeterli tuz alabilen insanoğlu, yerleşik tarıma geçince tuza ayrıca gereksinim doğdu.
Tuz vergisi Paris sokaklarında yüksek tuz vergisi “gabelle” ödeyen tüccarlar, 14. yüzyıl
MÖ 4700’lerde Bulgaristan’ın Provadia bölgesinde zengin bir köy olan Solnitsata’nın Avrupa’nın en eski tuz yataklarından biri olduğu söylenmektedir. Asya’da ise daha eskilerde, MÖ 6000’lerde Yuncheng Gölü etrafında tuz üretildiğini görüyoruz. Bu dönemlerde tuzun en çok balık tuzlamakta kullanıldığı düşünülüyor.
Çin’in toplumsal ve kültürel yaşamında tuz, hayatın yedi temel gereksiniminden biri olarak çok önemsenmiş. Çin mutfağında “tuzlu” lezzetler kozmolojik temeli oluşturan beş ana lezzetten biri. Song Yingxing 17. yüzyılda “İnsan koca bir yıl tatlı, acı, yakıcı veya ekşi lezzetlerden uzak kalsa kendini kötü hissetmez ama 15 gün tuzsuz kalsın, bir pilici bile yolamaz hale gelir” diye yazmış.
Antik Mısırlılar da tuzu çeşitli şekillerde kullanıp ticaretini yapmışlar; Fenikeliler’e MÖ 2800’lerde tuzlanmış balık satmışlar; onlar da bu balıkları Akdeniz çevresinde pazarlamışlar. Fenikelilerin ayrıca Kuzey Afrika’daki tuz yataklarını işlettiklerini ve ticaretini yaptıklarını görüyoruz. Herodot, Libya çöllerindeki zengin tuz yataklarından denize uzanan bir kervan yolundan ve 40 bin develik tuz taşıyan kervanlardan bahseder. Tuz o kadar değerlidir ki, ağırlığına eşit miktarda altınla değiştirilmektedir. O dönemlerde Etiyopya topraklarında ve Afrika’nın bazı yerlerinde ticaret “amoles” ismi verilen ufak tuz blokları ile yapılmaktaydı.
Roma İmparatorluğu döneminde de tuz ticareti çok önemliydi. Tiber nehrinin ağzındaki tuzlalarda üretim yapılırdı. Daha sonra üretim daha içerdeki Ostia’ya kayınca “Via Salaria”, yani Tuz Yolu kurularak limanlarla bir bağlantı tesis edildi. MÖ 6. yüzyılda bile Romalı siyasetçiler halkın desteğine gereksinim duydukları zaman tuzu ucuzlatıp, savaş zamanı vergileri arttırmışlar. Roma lejyonerlerinin maaşları da bazen tuz, yani “salarium argentum” ile ödenirmiş. Roma ve Yunanlılar’ın aynı zamanda esir alım-satımında kimi zaman para yerine tuz kullandıkları da biliniyor.
1893’ te Kuzey Arizona’da 285 ton tuz çıkarılan bir madende çalışan işçiler.
Tuz üzerindeki vergiler bazen hükümdarları kuvvetlendirmiş, bazen de eritip yoketmiş. Yüzyıllar boyu kraliyet depolarından tuz alan Fransızlar, XVI. Louis döneminin yüksek tuz vergisi olan “gabelle” yüzünden başkaldırmışlar ve bu hadiseyle Fransız Devrimi’nin kıvılcımını çakmışlardı. Aynen Mahatma Gandhi’nin yüksek tuz vergileri nedeniyle 1930’da başlattığı toplu yürüyüş eyleminde olduğu gibi…
Sağlık için bu kadar önemli olan tuza neredeyse her kültürde kutsallık atfedilmiştir. Romalıların sağlık tanrısı Salus’un adı ile tuz sözcüğü yakından ilişkilidir. Roma’da bebekler, sekiz günlükken dudaklarına tuz taneleri sürülerek kutsanırlardı. Yahudilerde tuz kalıcılığın ve Tanrı ile İsrailoğullarının arasındaki anlaşmanın sembolüdür. Eski Ahit’te Lut’un eşi sözünden dönüp de gözucu ile yanan Sodom kentine bakınca bir tuz sütununa dönüşüverir. Matta Hz. İsa’ya “Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verilebilir? Artık dışarı atılıp ayakaltında çiğnenmekten başka işe yaramaz” diyerek onun insanlığı temizleyip, kötülüklerden arındıran bilgeliğine işaret etmiş.
Günümüzde tuz çok bol üretildiği için ucuzlamış; çoğu kez farklı kimyasallar ve doğal olmayan maddelerle karışık şekilde pazarlandığından, eski zamanlardaki lezzetini yitirip madenî, acımtırak ve doğal tadından çok daha tuzlu bir hal almıştır. Bu nedenle tıp çevrelerinde fazlasının sağlık açısından zararlı olduğuna inanılmaktadır. Paketli gıdaların çoğu, yediğimiz gündelik ekmek bile fazla miktarda rafine tuz içermekte, tuz tüketimimizi azaltmamız gerektiği önerilmektedir. Şimdilerde yeniden rafine olmayan tuz kaynaklarına rağbet edilmeye başlanması bir tesadüf olmasa gerek. Abartmadan yiyelim ki, tadımız-tuzumuz hep yerinde olsun.