Etiket: sayı:42

  • İçemedik suyu ama eyledik dua!

    Solumuzda Bâb-ı Hümayûn, karşımızda Ayasofya Meydanı. III. Ahmed Çeşmesi tüm ihtişam ve zarafetiyle meydanı dolduruyor. Eski fotoğraf 19. yüzyılın son çeyreğinden. Anıt eser, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle Sultan III. Ahmed tarafından Bizans’tan kalma Perayton adlı eski bir çeşmeninin bulunduğu yere, 1729’da yaptırılmış. Yazı ve süsleme sanatlarının nadide örneklerini sunan çeşmenin dört yanını dönen çini bordür, Tekfur sarayından getirtilmiş. Şair Seyyid Hüseyin Vehbi bin Ahmed’in on dört kıtalık kasidesi her kenarda çeşmelerin üst kısmına, ta’lik hatla nakşedilmiş. Sultan III. Ahmed’in altın varakla yazılı kitabesi ise bize bakan cephede yer alıyor: “Tarihi Sultan Ahmed’in cari zeban-ı lüleden/ Aç Besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua 1141”. Tarihi çeşme, -İstanbul’un çoğu anıt çeşmesi gibi- kurumuş olduğundan, suyumuzu içemiyor, duamızı edip uzaklaşıyoruz.

  • Ak günlere doğru bir Karaoğlan

    Devlet adamı ve Robert Kolej mezunu, şair, yazar, gazeteci ve politikacı Bülent Ecevit, hem entelektüel kaliteleri hem de halkçı çizgisiyle Türk siyasi tarihinde silinmez izler bıraktı. Gazeteci Ozan Sağdıç 60’lı, 70’li, 80’li yılların ve Ecevit’in kariyerindeki değişimlerin yakın tanığı oldu; fotoğraflarıyla o izleri bugüne taşıdı.

    Bir foto muhabiri ya da daha geniş tanımla ga­zeteciyseniz ve zorunlu olarak kendinizi çalkantılı siya­sal bir ortam içinde bulmuşsa­nız, tanışıklıkların, dostlukların nasıl ve hangi olayla başladığını kestirmek zordur. Acaba o olay mı önceydi, yoksa öbürü mü tam olarak saptamanız olanak­sız. Sayın Bülent Ecevit ile tanı­şıklığımızın ne zaman başladı­ğını kesin olarak anımsayamı­yorum. Bu yavaş yavaş gelişen tanışıklığın başlangıcı 1960’ta ve tam da 27 Mayıs’ın sonrasın­daki günlere rastlıyor.

    1957’den beri milletveki­li idi. Forum dergisine sanatla ilgili eleştiri yazıları yazıyordu. Ulus gazetesinde yazdığı kimi yazılarından dolayı hakkında kovuşturmalar açıldığından da haberdardım. İhtilalden sonra kurulan Kurucu Meclis’e CHP temsilcisi olarak katılmıştı. Sa­nırım onun yazarlıktan giderek politikacılığa evrildiği bir za­man dilimidir bu.

    Ecevit’in şiirli mektubu


    Ecevit’in 12 Eylül ertesi
    gönderildiği Gelibolu-
    Hamzakoy’dan yazdığı,
    içinde o dönem henüz
    yayımlanmamış “Yiten”
    şiirinin de bulunduğu
    mektup.

    Demokrat Parti’nin ikti­darda olduğu yıllarda CHP’nin malları elinden alınmıştı. CHP Genel merkezi Kızılay’da Ka­ranfil sokağın başlarında bir binaya (belki de kiracı olarak) sığınmıştı. Genel Başkan İnö­nü’nün basınla temaslarında Bülent Bey’i oralarda gördüğü­müz oluyordu. Aynı merkezde, kendisinin de bir basın toplan­tısında çekilmiş fotoğrafları var arşivimde. Elinde bir taş tutu­yor ve basın mensuplarına gös­teriyor. Bu neyin nesiydi? İsmet Paşa’ya atılan taş olabilir miydi, ona dair bir notuma rastlaya­madım.

    Daha sonra CHP’nin ken­disine ait, zemin katında Ulus gazetesinin matbaasının da bu­lunduğu Ankara’nın Bâbıâli’si sayılan Rüzgârlı Sokak’taki ge­nel merkezi iade edilmiş olmalı ki, parti oraya taşınmıştı. Ecevit artık genel sekreterlik makamı­na seçilmişti. Orada masa başı fotoğraflarını çekmiştim.

    1961 seçimlerinden sonra İnönü başkanlığında koalisyon hükümeti kurulmuş, kabinede ilk kez Çalışma Bakanlığı da yer almış ve başına Ecevit getiril­mişti. Ülkemizdeki çalışma ha­yatına büyük katkılar sağlayan ilk çalışma bakanı olarak ka­binede bulunmasının anıları­nı taşıyan fotoğraflara da sahip olmuştum.

    İsmet İnönü’nün fotoğrafla­rı poster olarak basılıp parti ör­gütü tarafından dağıtılacakmış. Meslektaş olarak tanışıklığımız nedeniyle Ali İhsan Göğüş ağa­beyimiz bu işi en iyi benim ya­pabileceğime hükmetmiş. Beni önce parti genel merkezine gö­türdü. Orada Bülent Bey’le bu­luştuk. Daha sonra üçümüz bir­likte Pembe Köşk’e gittik.

    İsmet Paşa genellikle vakti­ni geçirdiği ve konuklarını ka­bul ettiği camlı salonun köşe odasındaki kanepede oturuyor­du. O sırada uluslararası bir be­yanat hazırlaması ya da dış ül­kelerden gelen bir soruya yanıt vermesi belki de bir nota veril­mesi sözkonusu imiş galiba. Ge­nel Sekreter Bülent Ecevit ile o zaman Basın Yayın ve Enfor­masyon bakanı olan Ali İhsan Göğüş’ün köşke çıkmalarının asıl nedeni de buymuş. Bu arada fotoğraf çekim işi de halledilsin diye düşünmüşler.

    Paşa, ikisini bulunduğu ka­nepeye birlikte oturmaya davet etti. Yazılacak İngilizce metni kendisi dikte ediyor, Ali İnsan Bey yazıya geçiriyordu. İngiliz­cesinin çok iyi olduğunu bildi­ğimiz Bülent Bey de onun yaz­dıklarını dikkatle izliyor, ara­dabir yanlış olursa düzeltmeye çalışıyordu. Ben de o sırada ka­nepenin karşısındaki koltukta oturmuş, onları izliyordum. Bir yandan da kameramla durum saptaması yapmaktaydım. Bir ara Bülent Bey, metne kendi­si bir sözcük eklemek istedi. İnönü hemen “orada o kelime olmaz” dedi, başka bir ifade kul­landı.

    Seçim otobüsleri Ecevit’le başlamıştı Türkiye’de seçim otobüsünü ilk defa Ecevit kullanmıştı. O dönem aracın üstünden değil, arkasından halka sesleniliyordu.

    Aradan pek uzun bir zaman geçtikten sonra, Ecevit’in baş­bakan olduğu dönemde, o gün­kü o kısacık diyalogu kendisi­ne hatırlatmıştım. “İsmet Pa­şa haklıydı; diplomasi dilinde orada o sözcük kullanılmazmış. Ben de sonradan öğrendim” demişti. Ve sözüne şu şekilde devam etmişti: “İsmet Paşa po­litikada büyük bir okuldur”. Yü­züne arada geçen olayları anım­satacak biçimde biraz tuhafça bakmışım herhalde, gülümsedi, “tabii çok çalışkan öğrencisi ol­mamak şartıyla” diyerek sözü­nü nükteli şekilde bağladı.

    Pembe Köşk’teki yazdırma işi bitince sıra fotoğraf çeki­mine gelmişti. İnönü’nün önce camlı bölmede doğal ışıkla pek çok portresini çektikten son­ra, çalışmamızı kapı önünde de sürdürmüştük. Köşkün pem­be duvarlarını zemin yaparak çektiğim bir portresi poster olarak basılmış ve dağıtılmıştı. Bu arada Bülent Bey’in de aynı mekânda fotoğraflarını çektim tabii.

    ★ ★ ★

    CHP’de halk katına inmenin ilk şampiyonu genel sekreter Kasım Gülek idi. Ama onun gi­rişimi amerikanvari bir el sıkış­ma düzeyinde kalmıştı. Ecevit ise çalışkan ve azimli karak­teriyle “Halkçı Ecevit” olarak anılmayı lâyıkıyla haketmek­teydi.

    Ecevit, Atatürk devrimleri­nin Türkiye’nin çağdaşlaşması yönünde bir dereceye kadar ba­şarılı olabildiği, ancak yüzeysel kaldığı, halkın geniş kesimle­rince de fazla benimseneme­diği düşüncesindeydi. Bunun nedenini de, uygulamaların sağlıklı bir ekonomik düzen üzerine oturtulmadığı ve eme­ğin hakkını veren sosyal ada­letin sağlanamadığı gerçeğine dayandırıyordu. Bu görüşleri, politika içindeki yerini “sol”da bir yerlere konumlandırıyordu. “CHP’nin yolu, ortanın solu”, o günlerde fazlaca dillendirilmiş bir sözdü.

    12 Mart 1971 muhtırası göl­gesinde kurulan Nihat Erim kabinesine üye verip vermeme İnönü’yle görüş ayrılığını daha da derinleştirmişti. CHP’nin 5 Mayıs 1972 tarihindeki olağa­nüstü kurultayında İnönü, “Ku­rultayın toplanmasına neden olan anlaşmazlık hem benim hem Bülent’in birlikte görev almalarıyla çözülemez” deyip noktayı koymuştu. Buna rağ­men 709 üyenin oylarıyla ge­nel sekreterliği Ecevit kazandı. Bu sonuç üzerine İsmet İnönü, genel başkanlık görevinden is­tifa etti. Tüzük gereği toplanan özel kurultayda, Bülent Ecevit genel başkanlığa aday gösteril­di. Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü genel başka­nı oldu. 30 Haziran 1972 tarihli kurultayda İnönü “Yeni genel başkanın başarılı olması için elbirliğiyle çalışılması gerek­tiğini” söyledi. Daha sonra 49 yıl hizmet ettiği partisinden de istifa etti. Artık CHP’de Ecevit günleri başlıyordu. Bunlar bili­nen olaylar.

    İnönü’ye atılan taş
    Ecevit’in elinde


    1959’da DP’nin baskıcı
    politikalarını anlatmak
    için çıktığı Ege Bölgesi
    turunun Uşak ayağında
    İsmet Paşa’nın başına bir
    taş isabet etmişti. Ecevit
    basın toplantısında o taşı
    gösteriyor.

    O günlerde bir gün Ecevit, Milliyet gazetesinde Mete Ak­yol’u ziyarete gelmişti. Öylesine bir ziyaret gibiydi ama, belli ki yaklaşan genel seçimler için ba­sın desteği aramaktaydı. Ben de o sıralar Mete ile birlikte gaze­tenin magazin ilaveleri için çalı­şıyordum. Ecevit’i beğeniyor ve seviyorduk. Topluma umut ve taze bir heyecan veren politika­sını da akla uygun buluyorduk. Gönüllü olarak destek vermeye başlamışız ve adeta çaktırma­dan onun propaganda timi olu­vermişiz. Gelişen gönül birlikte­liği bizi olayların tam göbeğine sürükleyivermiş.

    Bir süre önce, vefatı üzerine arkadaşım Mete Akyol’u anla­tırken, “Akgünlere” isimli parti programını Antalya’da İnce­kum Moteli’nde kampa çekilip kaleme alan ekibe refakat eden iki gazetecinin biz olduğunu yazmıştım. Ama ayrıntıya gir­memiştim. O iş şöyle başladı: Türkiye’de ilk seçim otobüsünü kullanan politikacı Bülent Ece­vit idi. Sonra moda olan otobüs­lerin üzerleri platform haline getirilip, kürsü haline sokulu­yordu. Bu ilk örnekte ise, otobü­sün arka penceresi bütünüyle açılıyor, Ecevit elinde mikro­fon, halka oradan sesleniyordu. Yolculuğumuz işte o otobüs­le olmuştu. Beyşehir, Seydişe­hir, Akseki gibi yerlerde miting yapa yapa gidiyorduk. Ecevit’in konuşmaları halk tarafından ilgi ile karşılanıyor, sevgi göste­rilerine neden oluyordu. Benim İnönü Köşkü bahçesinde çekti­ğim fotoğraftan yapılmış poster ellerde dolaşıyor, fırsat bulanlar gelip imzalatıyorlardı.

    İncekum’da bir hafta kadar kaldık. Bildirge Bülent Ecevit’in başkanlığında Cahit Kayra, Ön­der Sav, Deniz Baykal ve isimle­rini şu anda anımsayamadığın iki hocadan kurulu bir heyet ta­rafından kolektif olarak kaleme alındı. Mesai aralarında kendi­liğinden bazı aktiviteler de olu­şuyordu. Bülent Bey ile Deniz Baykal’ın tanışıklıkları daha ye­ni yeni gelişmekteydi. İkisi ara­sındaki masa tenisi maçı, bana aralarındaki ilk bilek güreşi gibi gelmişti. Bir ara Antalya’ya gi­dildi. Bir meydan toplantısında Ecevit, Antalyalılara Deniz Bay­kal’ı CHP’nin yeni milletvekili adayı olarak takdim etti.

    Ankara’ya dönüş yolunda bildirgenin “Akgünlere” adlı bir kitap halinde basılıp yayınlan­ması konuşuluyordu. Kitabın kapağını yapmak da bana dü­şüyordu. Ankara’ya ulaştıktan bir-iki gün sonra Bülent Bey ve eşi, parti merkez heyetin­den Cahit Kayra ve bir kaç ki­şiyle aynı zamanda büro olarak da kullandığım evime geldiler. Rahşan Hanım, Monet’nin kas­vetli bir havada Paris’te Seine nehri üzerinde günbatımı ya da şafak resminin röprodüksi­yonunu getirmişti. Kitabın adı madem “Ak Günlere” olacak­tı, kapakta bu resmin yer al­ması uygun olur diye düşün­müştü. Ben ulusal bir partinin ulusal programının kapağında bir Fransız ressamının çok be­lirgin bir resminin bulunma­sının abes olacağını söyledim. Düşüncem hemen kabul gördü. Toplantı masası gibi kullandığı­mız masanın başına geçtim. Bir resim kağıdı üzerinde siyah, gri, turuncu ve kırmızı pastel boya­ları enlemesine sürte sürte ve birbirine yedire yedire, karan­lıktan aydınlığa geçiş sağlayan degrade bir zemin oluşturdum. “CHP’nin altı oklu simgesini de bir daire içinde buraya yerleş­tireceğiz” dedim. Teklifim oy­birliğiyle kabul gördü. Kitap o kapakla basıldı. Bir elkitabı ola­rak bugün bile ibret alınabile­cek yönleri olan bildirgeyi adeta özetleyen baş paragraf da şöy­leydi:

    “Türkiye, bir hamlede bütün kamu hizmetlerini bütün yurt­taşlara ve bütün yurt köşelerine ulaştırabilecek güçte olmayabi­lir; fakat Türkiye’nin gücü, ola­nakları ve kaynakları iyi değer­lendirilirse, adaletli ve verim­li biçimde kullanılırsa, şimdiye kadar sağlanandan ve öngörü­lenden çok daha kısa bir sürede, kamu hizmetlerini yurda dengeli olarak dağıtma yolları buluna­bilir. Bunu sağlamak için, halkçı bir kamu hizmeti anlayışını ve çağın gereklerine uygun yeni bir ekonomik örgütlenme ve yer­leşme politikasını oluşturup uy­gulamak, devlet yönetimindeki israfa son vermek ve halkın üre­timinden emeğinden ve vergi­sinden biriken kaynakları, tekel­ci sermaye çevrelerine aktaran bir adaletsiz politika yerine, hal­kın hakkını halka veren bir poli­tika izlemek yeterli olacaktır”.

    ‘İsmet Paşa politika okulu’ Bülent Ecevit, Basın Yayın ve Enformasyon bakanı Ali İhsan Göğüş (ortada) ve İsmet İnönü’yle (sağda) birlikte Pembe Köşk’te.

    ★ ★ ★

    Bülent Bey ve Rahşan Ha­nım, teşekkür niteliğinde evimi­ze geldiler. Ben o günlerde bir Kapadokya kitabı hazırlığı için­deydim, araştırmalar yapıyor­dum. Bu konuda İsviçre’de ba­sılmış çok zengin kapsamlı bir kitap vardı; pahalı olduğu için alamıyordum. Ellerinde arma­ğan olarak o kitap vardı. İlk say­fasında Bülent Bey’in özlü bir teşekkür yazısıyla…

    Partinin bol bol miting dü­zenlemek için parasal gücü yok­tu. Kampanya gönüllülük esası­na göre yürütülüyordu. Rahşan Hanım’ın etrafında gönüllü ha­nımlardan bir topluluk oluş­muştu. Baş yardımcısı diyebili­rim ki, Mete’nin eşi Gülçin Ak­yol idi. Mitinglerde hatıra eşyası karşılığında bağış topluyorlardı. En başta sürüm yapan, benim çektiğim Ecevit portresiydi. An­cak başka şeyler de üretmek ge­rekmekteydi. Tebrikleşmelerin halen posta kartlarıyla yapıldı­ğı bir dönemdi. Rahşan Hanım, Bulgaristan’dan satın aldıkla­rı küçük bir kilim getirdi. Onun görüntüsünü kartpostal haline getirebilir miyiz diye. Kilim­lerdeki desenler, bilindiği gibi köşeli şekillerden oluşur. CHP harflerini çeşitli biçimlerde ge­ometrik hale getirdim. Kırmızı, beyaz ve siyah renklerden oriji­nal bir kilim görüntüsü elde et­tim. O da çok satan eşyalar ara­sına girdi.

    Kars’ta bir yaşlı hanım Ece­vit’e “Karaoğlan” demişti. O günlerde Suat Yalaz’ın çizgiro­man kahramanı olarak yarattı­ğı, çok sevilen bir Karaoğlan tipi vardı; çocuklar kadar büyük­lerden de izleyicisi pek çoktu. O sıcak karakter “halk kahra­manı” olarak bir anda Ecevit’e yapışıverdi. Bu ve bazı slogan­ların yaygınlaşmasında Mete Akyol’un gayreti inkâr edilemez. Doğuda, batıda her yerde dağla­ra taşlara beyaz boyalarla “Ka­roğlan” ve “Umudumuz Ecevit” yazıları yazıldı.

    Halef-selef karşı karşıya Bülent Ecevit, Antalya kampı sırasında (1972) Deniz Baykal’la iddialı bir masatenisi maçı yapıyor. Ecevit’in o dönem Ozan Sağdıç’a hediye ettiği Kapadokya kitabındaki ithaf yazısı (altta).

    Seçim öncesi İstanbul-Tak­sim mitingi dehşet kalabalıktı. Orada salınan güvercinlerden biri, konacak bir yer bulama­dığı için gidip, kalabalığa göre yüksek bir yerde olan Ecevit’in omzuna konmuştu. Hemen ak­la liderin güvercinli bir pos­teri olsa ne iyi olur düşünce­si düştü. Bir-iki foto muhabiri uzaktan fotoğraf çekmişti. An­cak o fotoğraflar poster yapma­ya uygun değillerdi. İş özel bir fotoğraf çekimine bakıyordu. Bülent Bey, Mete ve ben eşleri­mizle birlikte bizim evde buluş­tuğumuz bir akşam, olasılıkla koruma polisi olan bir memur bize iki güvercin getirdi. Ben aşağıdaki stüdyomdan ışıklar çıkarmıştım. Beyaz zemin ola­rak seyyar projeksiyon perdemi kullanacaktım. Ancak güver­cinler poz vermeye alışmamış­lar. Bülent Bey’in omzuna koy­duğumuz anda pırrr diye uçup kütüphanenin üzerine konu­yorlardı. Onları bir türlü orada bir saniye olsun durduramadık. Hatta bir tanesi bir anlık pro­jeksiyon perdesinin üzerine tü­neyip kakasını yaptı. Cam kris­tali kaplı beyaz perde üzerinde asla silinemeyecek imzasını bı­raktı. Omuzda durmayan hay­vancıklar için son bir çare ola­rak Bülent Bey’in eliyle tutma­sını denedik. Öyle fotoğraflar çektik. Onlar da çok yapmacık kaçtıkları için kullanamadık.

    Bir de Van maceramız var. Van’a uçakla gitmiştik. Güzel bir miting olmuştu. Bizi uçağa götürecek otobüsü halk ikide bir durduruyor, sevgi gösterileri yapıyordu. Bunlarda birinde bir delikanlı birazcık büyümüş bir Van kedisi yavrusunu Ecevit’in eline tutuştuverdi armağan ola­rak. Beraberinde ne bir kutu ne bir kafes. Ecevitlerin kedi sevgi­si malûm. Üç beş dakika sevdi­ler okşadılar ama, kedi yabancı­lık çekiyor, ürküyor, ortamdan kurtulmaya çalışıyor, tırnakla­rını oraya buraya geçiriyor. Bir türlü baş edemiyorlar. Kafilede benden başka kedi seven yoktu herhalde ki kimse Ecevitleri o durumdan kurtarmaya yanaş­mıyordu. Ben fedailik ettim, ke­diyi ellerinden aldım. Uçağın en arka koltuğuna geçip oturdum. Motor gürültüsünden insan bi­le ürker. Ürkmüş bir kediyi iki saat boyunca elinde tutmaya çalışmak cehennem azabı imiş meğer. Ellerim tırnak yarasın­dan perişan olmuştu. Sonraki yıllarda “Ne cefalar çekmedim ben Ecevit’in güvercininden ve kedisinden” diye şakasını yap­maktaydım artık.

    Ankara’da Tandoğan Mey­danı’nda yapılan miting de o gü­ne kadar o alanda yapılan top­lantıların en büyüğü olmuştu. Mitingten sonra Anıtkabir’e yü­rünmüştü. Anıtın geniş avlusu kalabalığı almamıştı.

    Karınca kararınca katkı sağ­ladığımız 1973 seçimleri sonu­cunda Ecevit başarı sağlamıştı. CHP birinci parti olmuştu. An­cak çoğunluk sağlanamamıştı, koalisyon kaçınılmazdı.

    Onu artık başbakan olarak izliyorduk. Kıbrıs Barış Ha­rekâtı, Amerikan ambargosu, enerji sıkıntısı, Ecevit’in de­yimiyle “tarihsel yanılgı” olan CHP-MSP koalisyonunun bo­zulması, Milliyetçi Cephe hükû­metinin kurulması, zaman za­man asker gölgesi, sağ-sol ça­tışmasının zirve yaptığı on yıla yakın bir zaman dilimi, nihayet 12 Eylül Kenan Evren darbesi bilinmeyen şeyler değil.

    Ecevit çiftinin hayvan sevgisi Ozan Sağdıç, beyaz güvercinle sembolleşen Bülent Ecevit’in güvercinli fotoğraflarını çekmek için oldukça ter dökmüştü (üstte). Hayvan sevgileri herkesçe bilinen Ecevitler, kendilerine armağan edilen Van kedisiyle (en üstte).

    ★ ★ ★

    12 Eylül 1980 tarihinde, sa­bah çok erken bir saatte Esen­boğa’dan Almanya’ya transit olarak geçecek Lufthansa uça­ğına biletim vardı. İki yılda bir Köln’de düzenlenen fotoğraf ve sinema fuarına gitmek niyetin­deydim. Valizimi hazırlamıştım; içine belki oralarda bir-iki dos­ta rastlarım düşüncesiyle dört-beş tane de yeni şiir kitabım­dan koymuştum. Bana hizmet veren şoför arkadaşa da sabah saat dörtte gelip beni almasını tembih etmiştim. Arkadaş gece 12.00 civarında telefonla aradı. “Durağa zabıtalar geldi, evlere gitmemizi söylediler. Trafiğe çıkmamıza izin vermiyorlar” dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Zaten beklenen bir şeyler vardı.

    Evimin Milliyet gazetesi Ankara bürosuyla karşı karşı­ya olduğunu bilmem söylemiş miydim? Saat 03.00’te büro­nun ışıkları yandı. Odaların tek tek aydınlanması bütün elemanların sırayla gelmekte olduklarını gösteriyordu. Ben de hemen karşıya geçtim. Bü­ro şefi Orhan Tokatlı’nın o za­manlar yeni moda olan çanta şeklinde bir transistörlü rad­yosu vardı. Nasıl modüle edil­mişse, polisin ve sıkıyönetim­le ilgili askerî birliklerin telsiz konuşmalarını da alıyordu. 12 Eylül darbesinin bütün ey­lemlerini radyodan canlı izle­yebiliyorduk. Saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varma­mıştık. Tokatlı’nın odası sü­rekli bir haber masası faaliyeti içindeydi. Öğlene doğru, yani saat 11’de filân “bu iş bitmiş­tir arkadaşlar” dedi. Cebimde­ki uçak biletini çıkardım. “Ben bu sabah Almanya’ya uçacak­tım. Biletim de yandı” dedim. Tokatlı “Çıkabilirsin arka­daş, bu gibi durumlarda uçak biletin yanmaz” dedi. “Ama duymadın mı, yurtdışına çıkış yasağı var” dedim. “Yasak gö­revli gazetecileri kapsamıyor. Fuarı izlemek senin görevin değil mi kardeşim!?. Merkez komutanlığının bildirisi var. İstersen sorayım, bak” dedi. Merkez komutanlığına tele­fon açtı. “Komutanım arkadaş yurtdışına çıkabilir yani, değil mi” dedi.

    Dolup taşan meydanlar 1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.

    İlk tarifeli uçak galiba ge­ce saat 02.00 civarında geçe­cekti. Saat 20.00 gibi Esenbo­ğa’ya gittim. Ajans haberleri Demirel ve Ecevit’in asker­ler tarafından Çanakkale’ye gönderildiklerini, Alparslan Türkeş’in aranmakta olduğu haberini geçiyorlardı. Henüz Gelibolu’nun ve Hamzakoy’un adı anılmıyordu. Zarflanmış kitaplardan bir tanesini elime aldım, üzerine “Sayın Bülent Ecevit – Askerî Garnizon Ko­mutanlığı – Çanakkale” yazıp Havaalanı PTT şubesine gö­türdüm. Bankoda iki memur vardı. Paketi alan memur, ad­resi görünce arkadaşına gös­terdi. O da “bize ne” der gibi omuz silkti. Pulların üzerine 12 Eylül tarihli posta damgası­nıda vurdular.

    Uçaklara geçiş kapısının önüne bir masa koymuşlar. Ba­şında havacı iki subay oturuyor. Önce “Çıkışlar yasak” dediler. Onlara Merkez Komutanlığı ile görüştüğümüzü söyledim. “Bir de biz soralım” deyip biri telefon açtı. “Başüstüne efendim, tabii, tabii. emredersiniz komutanım” dedikten ve telefonu kapattıktan sonra bana “Geçebilirmişsiniz kardeşim” dedi. Havacılar şen­likli insanlardır, bilirim; gülerek “Hatta ağzımıza bile edebilir­mişsiniz” diye de ilâve etti. Pasa­portuma da 12 Eylül 1980 çıkış damgası vurulmuştu.

    Avrupa’da beş-on gün kadar dolaştıktan sonra yurda döndü­ğümde evimde Bülent Bey’den 25 Eylül 1980 tarihli bir teşek­kür mektubu buldum. Demek ki gönderi adresini yalan-yanlış yazdığım kitabım ona ulaştırıl­mış. Öyle anlaşılıyordu ki, ona Hamzakoy’da ilk merhaba diyen de benim gönderim olmuş. Mek­tubunda kitabımı “burada almak Rahşan’ı da beni de özellikle se­vindirdi” tümcesini “burada” ve “özellikle sevindirdi” sözcük­leriyle vurgulamış olması çok manidardı. Benim şiirlerimden “Erozyonlar” ve “Boğuk Özgür­lük” gibi bazılarına değinmeler yapıyordu. Bir de “şimdilik ya­yınlamıyorum” kaydıyla “Yiten” adlı bir şiirini de eklemiş. O şiir sonradan galiba yayımlandı.

    Bir dostluğun öyküsünü şimdilik burada kesmek yerin­de olacak. Daha sonra yaşanan­lar bir başka yazının konusu çünkü…

    Türk siyasetinin
    unutulmaz çifti


    Rahşan Ecevit ‘başarılı
    erkeğin arkasındaki kadın’
    klişelerinden değildi.
    Ölümüne kadar Bülent
    Ecevit’le yanyana, onun
    başarılarının en büyük
    destekçisi ve pay sahibi
    oldu.

  • Mam Celal Talabani: Kürtlerin amcası ve uzlaşmanın ölümü

    Daha 13 yaşındayken başladığı siyasi mücadelesini cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran Celal Talabani 3 Ekim günü hayata veda etti. Talabani’nin ölümü, her türden ayrışmanın keskinleştiği yakın coğrafyamızda belki de uzlaşma anlayışının sonunu temsil ediyor.

    ZEYNEP ARIKANLI

    Celal Talabani, namı diğer Mam Talabani (Amca Talabani), Irak ve genel olarak Arap dünyasında Arap olmayan ilk cumhurbaşkanı… Talabani’nin cumhurbaşkanı ol­ması (2005), o dönemde, Arap­lar ve Kürtler arasında kalıcı bir diyalogun başlayabileceği­ne dair inancı arttırmış, reka­bet halindeki Kürt hareket(ler) ini nihayet birleştirilebileceğine dair bir gelişme olarak da algı­lanmıştı. Talabani açısından bu koltuğa oturmaksa, neredeyse daha çocuk yaşta başladığı siyasi mücadelenin zirvesine ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, Wadie Jwadieh’in deyişiyle, “en belir­gin özelliği bütünleşme eksikli­ği” olan Kürt siyasi hareketi açı­sından büyük bir fırsat olabilirdi. Zira Talabani de Kürt hareke­tinin bütünleşememesinin iki sembol isminden birisiydi. Di­ğeri malumdur; Molla (Musta­fa) Barzani’nin oğlu Mesut Bar­zani…

    Celal Talabani 1933’te Ku­zey Irak’ta, Erbil ili yakınların­daki Kelkan şehrinde doğar. Si­yasi mücadelesinin miladının, Kürdistan Demokratik Partisi’ne (KDP) bağlı Kürdistan Öğrenci Birliği üyeliği ve liderliği oldu­ğu doğru olsa da, Talabani’nin 1946’da henüz 13 yaşındayken Kürt öğrencilerden oluşan gizli bir derneğe üye olduğu da bilini­yor. Ardından, Kürdistan Öğren­ci Birliği’ne girer ve 18 yaşında partinin merkez komitesine ata­nır. Mensubu olduğu Talabani aşireti, Sünni gelenekten, tasav­vuf eğilimleriyle öne çıkan bir aşirettir. Bu haliyle, aşiretin Ce­lal Talabani’yi mücadelesinde en azından görünürde destekleme­diği iddia edilir.

    Kuzey Irak dağlarında Celal Talabani 1978’de bir peşmergeyle birlikte Kuzey Irak’taki Kürt Yurtseverler Birliği karargâhında.

    1961’de Abdülkadir Kasım hükümetine karşı gerçekleştiri­len Kürt isyanına katılır. Yoğun siyasi faaliyeti, Talabani’nin hu­kuk fakültesini birincilikle bitir­mesine engel olmaz. Bütün siya­si hayatına şekil veren hukukçu yanı, diplomasi ve müzakere be­cerisini de beslemiştir. Hüküme­tin 1963’te devrilmesinin ardın­dan ülkenin yeni lideri Abdülse­lim Arif’le müzakereler yürüten Kürt delegasyonun başında Ce­lal Talabani vardır.

    Nasır’ın 1970’deki ölümüyle Arap ve Müslüman coğrafyasın­da dengelerin değiştiği, sekü­ler-sosyalist formüllerin çöküşe geçip, yerlerini siyasi İslâm’a bı­raktığı 70’li yıllar ortamı, Kürt hareketi açısından da yeni ve etkileri bugüne kadar süren bir ayrışmayı beraberinde getirir. Celal Talabani ile hamisi Molla Barzani’nin arası açılmaya baş­lar. Gerginlik çift taraflıdır; na­sıl bir Kürt devleti kurulacağı­na dair bir fikir ayrılığı varken, aynı zamanda Kürt hareketinin ne yönde, hangi mücadele yön­temleri ve taleplerle yürütüle­ceğine dair temel bir ayrışmaya da işaret eder. Talabani müsta­kil ve sosyalist bir Kürt devleti kurulmasını, bu süreçte de Irak Komünist Partisi’yle işbirliği ya­pılmasını; Barzani ise Irak dev­leti içinde aşiret temelli özerk bir Kürt bölgesi olarak kalın­masını savunur. Fikir ayrılığı­nın ulaştığı boyut, Talabani’nin İran’a ilk sığınışının da nedeni olur. Daha sonra Irak Baasçıla­rıyla anlaşıp dönse de, 1975’te partiden ayrılıp Suriye’nin baş­kenti Şam’da Kürt Yurtseverler Birliği’ni (KYB) kurar. Bu, Kürt siyasi hareketinin gelişim seyri­ne damgasını vuracak olan Bar­zani-Talabani ayrışmasının da miladıdır. Talabani’nin adı, önce Molla (Mustafa) Barzani ile son­ra oğlu Mesud Barzani ile hep birlikte anılacak, ama genellikle Kürtlerin bölünmüşlüğüne işa­ret edecektir.

    Irak’ın ilk Kürt cumhurbaşkanı Talabani 2005’ten 2014’e kadar cumhurbaşkanlığı yaptı. 2012’de geçirdiği felçle siyasetten uzaklaşmak zorunda kaldı. Talabani görevinin ilk yıllarında Irak’ta bir basın toplantısında.

    1988’de Irak hükümetinin Kürtler’e karşı kimyasal silah kullanması ve 1991’de düzenle­nen müdahale, Kürt hareketini bölen bu ayrışmanın bir süreli­ğine de olsa rafa kaldırılmasını sağlar. Bu dönemde KYB, özel­likle Süleymaniye ve Erbil’de güç kazanır. Irak’a müdahale eden Batılı kuvvetlerin kuzey­de güvenli bölgeler kurmasıyla KDP ve KYB arasındaki buzlar kısmen erir; 1992’de Irak Kür­distan Özerk Bölgesi kurulur. Ancak bu, 1994’te çatışmaların yeniden başlamasına engel ol­maz. Uzlaşma ancak 1998’de, ABD’nin arabuluculuğuy­la imzalanan Washing­ton Antlaşması’yla gelir. 4 Ekim 2002’de toplanan ve iki partiden milletve­killerinin katılımıyla gerçekleşen böl­gesel parlamen­to toplantısı, anlaşmayı pe­kiştirir. Parla­mentonun bu oturumun­da Talaba­ni, Kürtler arasındaki çatışmaların yasaklanması­nı öngören bir yasanın çıkarıl­masını önerir. Bu gelişmelerin en önemli meyvesi, iki tarafın 2003’teki müdahale öncesin­de güçlerini birleştirme kararı alması olur. Bunun sonucunda, ABD’nin Irak’a ikinci müdaha­lesinde neredeyse tüm Kürt un­surlar Saddam Hüseyin’in dev­rilmesine, dolayısıyla ABD’ye yardımcı olurlar.

    Saddam Hüseyin’in devril­mesi sonrasında, Talabani (ve Barzani) “Irak’ın yeni anayasa­sı ve yapılanma sürecini ha­zırlayan” ve çalışmalarını 2004’e kadar yürüten Irak Yönetim Konseyi’nin üye­lerinden biridir. Talabani, 6 Nisan 2005’te Irak Ulusal Meclisi tarafından cum­hurbaşkanı seçilir, daha sonra 22 Nisan 2006’da “yeni anayasa altında oluştu­rulan Irak mec­lisinin seçtiği ilk cumhur­başkanı” olur. Bu dönemde hem Barzani hem de Tala­bani ayrı bir devlet değil, birleşik Irak içinde özerklik talep ede­ceklerini bildirirler.

    Talabani’nin 11 Kasım 2010’da Irak Meclisi tarafın­dan yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi, dönemini 2014’e ka­dar uzatsa da, 2012’de geçirdiği felç onu siyasetten büyük ölçü­de uzaklaştırır. Cumhurbaşka­nı olarak görev yaptığı yakla­şık dokuz yıllık süreçse, Irak’ın mezhep savaşlarıyla sarsıldığı bir dönemdir. Talabani, özellikle 1998’den beri Kürt siyasi hare­ketinin birleşmesini ve birara­da yaşama kültürünü savunan çizgisini değiştirmez. Irak’ın geneline yayılmasa da, özellikle IŞİD’in Musul ve Kerkük’e sal­dırması, ardından da Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesine kadar geçen süreçte IKBY’nin göreli bir güven içinde kalması­nın bir sebebi de bu olur.

    Mezhepçi, aşiretçi, milliyet­çi, vb. ayrışmayı vurgulayan si­yasetlerin belirleyici olduğu, bu ayrışmaların giderek keskinleş­tiği bir dönemde, Talabani’nin ölümü uzlaşmaya ve birleştir­meye dayalı siyasetin de sonunu temsil ediyor belki…

  • Vizesiz dünya hayaldi, sonunda gerçek oldu!

    Vizesiz dünya hayaldi, sonunda gerçek oldu!

    ABD ile yaşanan krizin ardından gerilen diplomatik ilişkiler Türkiye ile karşılıklı olarak vize prosedürlerinin askıya alınması sonucunu doğurdu. Vizenin her ne kadar 50-60 yıllık bir tarihi olsa da, ülkelerarası serbest dolaşıma dair belgeler Ortaçağ’dan beri varlığını sürdürmekte. Seyahat olanaklarının artması “prestijli” ülkelerin pasaportlarına sahip kişilerin avantajınayken, vize prosedürleriyle uğraşmak zorunda kalan “şanssız” ülke vatandaşları çile çekiyor.

    Türk vatandaşlarının çok iyi bildiği gibi, yabancı ülkelere ayak basabilmek için sadece geziyi planlamak, se­yahat bütçesi yapmak ya da uçak bileti almak yeterli olmuyor. Ön­ce 1950 tarihli Pasaport Kanu­nu uyarınca geçerli bir Türkiye Cumhuriyeti pasaportu edin­mek, ardından Schengen bölge­si ya da Britanya, Kanada, ABD, Rusya, Çin gibi ülkelere gitmek için konsolosluklarda vize kova­lamak gerekiyor. Hatta konso­losluklar bireyleri doğrudan muhatap almak istemedikle­ri için yaklaşık on yıldır aracı firmaların kapısını aşındır­mak şart. Ne de olsa, 193 ül­ke içinde Türk vatandaşları­nın vizesiz girebildiklerinin sayısı 70’i geçmiyor.

    Türkiye ile ABD arasın­da 2017’nin Ekim ayında patlak veren krizde görüldüğü gibi, vize verip vermemek şöyle dursun, vize başvurusunu bile kabul etmeme hali Türk vatan­daşları için daha önce örneğine rastlanmamış istisnaî bir du­rum. Fakat Türkiye’nin yakın ekonomik, siyasi ve insani bağ­larının bulunduğu ülkelere Türk pasaportu taşıyanların vizesiz gidemiyor oluşu her zaman bir­takım krizlere sebep olmuş, bu ülkelerle ilişkileri zedelemiştir.

    Vizesiz dünya hayaldi, sonunda gerçek oldu!

    Uluslararası seyahatlerin pasaport ve vize politikaları ara­cılığıyla denetlenme ihtiyacı el­bette sadece Türk vatandaşla­rının maruz kaldığı bir durum değil. Tarihî süreç içinde seyahat olanaklarının artmasıyla bunla­rın denetlenmesi ve kısıtlanma­sı için geliştirilen uygulamaların yoğunlaşması neredeyse atbaşı gitmiş.

    Aslında Ortaçağ’a dek in­sanların nereden nereye hangi amaçla gittiğini sistematik ola­rak sorgulama ihtiyacı ortaya çıkmamıştı. Serfliğin geçer­li olduğu bir ekonomik yapıda insanları yerlerinde tutmak ve salgın hastalıkları engellemek kaygısıyla kişilerin kim oldukla­rını ve neden seyahat ettikleri­ni açıklayan belgeler bulundur­maları giderek bir zorunluluğa dönüştü.

    Limanlara girmek büyük öl­çüde serbest olsa da, liman şeh­rinin kara tarafındaki kapıların­dan çıkarak ülkenin iç kısımla­rına geçmenin bir belge ibrazına bağlanması 15. yüzyıldan itiba­ren kural haline geldi. Bu belge­nin “liman (kimi uzmanlara göre kapı) geçiş belgesi” anlamında “pasaport” diye adlandırılması buradan geliyor.

    Vizesiz dünya hayaldi, sonunda gerçek oldu!
    Nansen pasaportu Sovyetler, Ekim Devrimi ertesinde ülke dışına kaçanları topluca vatandaşlıktan çıkarmıştı. 1922’de Milletler Cemiyeti, vatansızların dolaşımını sağlamak adına Norveçli diplomat Fridtjof Nansen’in girişimleri sonucu mültecilere özel bir pasaport verilmesini kararlaştırdı. Nansen 1938’de Nobel Barış Ödülü’nü aldı.

    Pasaport kullanımının yurti­çi seyahatlerde zorunlu kılındı­ğı durumlar da tarihte az değil. Örneğin Osmanlılar’ın mürur tezkereleri ya da yol emirleri ülkeden çıkmak isteyenlerden ziyade, Osmanlı ülkesi içinde­ki hareketliliği denetlemek için düzenleniyordu. Benzer şekilde Çarlık Rusyası’nın uyguladığı “iç pasaport” zorunluluğu Sovyetler Birliği döneminde bile uzun süre devam etti.

    Vergi ve asker toplayabilmek için vatandaşların seyahatleri­ni takip etme ihtiyacı ulus-dev­letleşme sürecinde giderek arttı. Her ne kadar 1789 Fransız Dev­rimi’nden hemen sonra “seyahat özgürlüğünü kısıtladığı için” pa­saport zorunluluğu kaldırılmış olsa da, ülkeden kaçan monar­şi yanlılarının geri dönmelerini, asker kaçaklarının ise yurtdışına gitmelerini engellemek amacıy­la sınırda pasaport ibraz etme mecburiyeti kısa bir süre sonra yeniden getirildi.

    19. yüzyılda demiryolu ula­şımının gelişmesi ve seyahatle­rin sıklaşması ile pasaport, lais­sez-passer, pasavan ve benzeri seyahat belgelerinin kullanımı giderek yaygınlaştı; gümrük me­murlarının işini kolaylaştırmak için bu belgelerin standartla­ra bağlanması ihtiyacı da ortaya çıktı. Bu dönemde pasaportlar genellikle dilekçe formatında tek sayfa olarak kaleme alınmış belgelerdi. Bugün kullandıkları­mıza benzer defter şeklinde ve fotoğraflı pasaportlarla ilk kez 20. yüzyıl başlarında Britanya vatandaşları tanıştı.

    Vizesiz dünya hayaldi, sonunda gerçek oldu!

    2. Dünya Savaşı ertesinde si­vil havacılığın gelişmesinin de etkisiyle, uluslararası seyahatler­de pasaport olmazsa olmaz bir belge haline geldi. Ancak pasa­port sahibi olmanın bir hak değil, devletin vatandaşlarına sağladığı bir ayrıcalık gibi görüldüğünü de hatırlatmak lazım. Nitekim ül­keden çıkması değişik sebepler­le sakıncalı görülenlere pasaport verilmemesi gibi uygulamalara hemen her ülke başvurmuştur. Derken ülkeden çıkmaya yeten pasaport, başka ülkelere girmek için tek başına yeterli olmamaya başladı. Çünkü son 50-60 yıldır devletler sınır kapılarından ya da konsolosluklardan “vize” adı verilen ek bir izin belgesi alma zorunluluğu getirerek, bireylerin seyahat amaçlarını ve ülkelerine geri döneceklerini ispatlamaları­nı talep etmeye başladılar. Pasa­portta bulunan vize ve mühürle­rin umulmadık yan etkileri de bu dönemde ortaya çıktı. Üzerinde İsrail vizesi olan pasaport sahip­lerinin bir dizi ülkeye girmeleri­nin engellenmesi bunun iyi bir örneği.

    Aralarındaki ilişkilerin ge­lişmesini teşvik etmek isteyen ülkelerin birbirine vize muafi­yeti uyguladığı, hatta pasaport ibraz zorunluluğunu ortadan kaldırdıkları da olmuyor değil. Örneğin 1957’de Avrupa Kon­seyi kendi bünyesinde imzala­nan bir vize muafiyeti anlaşması uyarınca Türkiye dahil üye ül­keler arasında vize zorunluluğu­nu kaldırmıştı. Ancak 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkeleri “sığınmacı akını endişesini” dile getirip bu anlaşmayı Türk vatandaşları ba­kımından askıya aldılar ve yeni­den vize zorunluluğu getirdiler.

    Vizesiz dünya hayaldi, sonunda gerçek oldu!
    Türkler’in bitmeyen vize çilesi Osmanlı döneminde II. Meşrutiyet’e kadar yurtiçinde seyahat edenler de mürur tezkeresi (üstte) edinmek zorundaydı. Bugün Avrupa veya Amerika’ya gitmek için vize merkezlerinde de ciddi bir trafik yaşanıyor.

    O tarihlerde geçici bir ted­bir olduğu dile getirilmiş olsa da, Avrupa ülkelerinin Türklere vize uygulaması kalıcı hale geldiği gi­bi, vize alma şartları da giderek ağırlaştı. Bu konu Türkiye-AB ilişkilerinde göçmenlerin geri kabulü ya da Suriyeli mülteci­lerin durumuyla ilgili anlaşma­lar vesilesiyle sık sık gündeme geliyor, ancak bugüne dek bir ilerleme sağlanmış da değil. Ger­çi bu konuda çok iyimser olmak da mümkün değil, zira kişilerin serbest dolaşımını ilke edinmiş Avrupa Birliği içinde bile sınır kontrollerinin yeniden tesis edil­mesi talepleri mülteci krizi ve terör saldırıları nedeniyle gide­rek artıyor.

    ABD 1927’de diplomatik iliş­ki kurduğu, 1940’ların sonların­dan itibaren de müttefik saydı­ğı Türkiye Cumhuriyeti’ni vize muafiyeti veya kolaylığı sağladı­ğı birkaç “yakın dostunun” ara­sına zaten hiç dahil etmemişti. Bu iki NATO müttefiki arasında kopan son vize krizi ise 70 yıllık ittifak ilişkisinin sorgulanma­sına yol açacak kadar derin bir sıkıntıya işaret ediyor. Anlaşılan o ki pasaport ve vize politikaları­nın etkili bir siyasal ve diploma­tik baskı aracına dönüşme duru­mu yakın gelecekte güçlenerek devam edecek.

  • ATATÜRK Hem anıyoruz hem arıyoruz…

    20. yüzyıla damgasını vuran Mustafa Kemal Atatürk, müstesna bir asker ve devlet adamı olmasının yanısıra, sanat ve edebiyatla da içiçe bir liderdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, onun kültür kişiliğinin ana hatlarını hatırlatıyor…

    Atatürk’ün favori okuma­ları arasında şüphesiz ki bütün Türkler gibi ede­biyat önde gelirdi. Bu alışkanlık, medrese geleneğinde zayıflar… ama Tanzimat’tan sonraki mo­dern Türk’ün mektep kitabının hemen yanıbaşında edebiyat ki­tapları yer alır. Bunlarda edebi­yatta ağırlık, yerli ürünler kadar tercümedir de. Bu tercümenin getirdiği bir kıvraklık vardır…

    Atatürk’ün okur-yazarlığıy­la ilgili çeşitli belgeler vardır. Mustafa Kemal’in okudukla­rı üzerinde not alma alışkanlığı olduğunu da biliyoruz. Bu notla­rı Prof. Dr. Klaus Kreiser der­ledi ve bir Atatürk kitabı yazdı. Güzel bir çalışma oldu ancak önemli bir eksiği var. O da Ata­türk kitaplarının saklandığı iki kitaplığa; Anıtkabir’e ve Çanka­ya Köşkü’ne hiç bakmamış. Bu­na bakılmalıdır.

    Atatürk’ün Çalıkuşu’nu oku­duğunu ve çok beğendiğini bi­liyoruz. Bugünün gençlerinin aksine 20. yüzyılda Çalıkuşu’nu okumayan Türk bulamazsınız. Çalıkuşu’nda bir yandan ro­mantik aşk kokusu, diğer yan­dan müthiş realist bir Anadolu tasviri vardır. Bu öyle “mey­ve, hoşaf, bulgur” bir Anadolu değildir. Anadolu’nun kendine göre kalıntılarını bulursunuz. Bunları bir öğretmenin gözüyle okur, anlarsınız…

    Hakiki bir entelektüeldi Atatürk, edebiyata ve okumaya meraklı olduğu gibi yakınlarıyla da Fransızca ve Türkçe mektuplaşırdı.

    Atatürk hiç şüphesiz ki Hü­seyin Rahmi okuyor, Ahmet Ra­sim okuyor, Reşat Nuri okuyor, Yakup Kadri okuyor. Falih Rıfkı okuyor. Bunlar mütareke döne­minde İstanbul’dan Anadolu’yu destekleyen önemli kalemlerdir.

    Atatürk tercümeleri okur. Fransızca okur. Kendisinin Co­rinne Hanım’la edebi nitelik ta­şıyan Fransızca ve Türkçe mek­tuplaşmaları vardır.

    Lisan bilgisinde Atatürk’ün Enver Paşa kadar tutkulu ol­madığı kesin ama edebiyat ve okuma merakı olduğu şüphe götürmez. Enver Paşa Alman­ca, Rusça, Arapça biliyor, sonra İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Mustafa Kemal Bey ise askerî lisede Fransızca öğrenmiştir ve Türkçe’yi çok iyi konuşur. Bu­nun yanında Bulgarca ve Rum­cadan da haberi vardır.

    Atatürk sadece bizim böl­gemizde değil, tüm dünyada şiirle yetişen bir neslin temsil­cisidir. Bugün artık şiir gerili­yor ama o dönem öyle değildir. Atatürk’ün yazdığı notlarda, metinlerde ona şiirin kazan­dırdığı bir akıcılık olduğunu görürsünüz. “Gençliğe Hitabe” müthiştir. Nutuk’a giriş, sanki güzel bir çarşı tasviriyle roma­na giriş gibidir. Atatürk Tevfik Fikret’i, Mehmet Emin Yurda­kul’u, Namık Kemal’i, Nâzım Hikmet’i sever ve sayar. Nâzım bir komünist olarak siyaseten başka bir yerde durmaktadır. Bu başka bir tartışma; Mustafa Kemal’in devrinde Nâzım Hik­met’in cezaevine girip çıkması olmuştur fakat büyük bir gad­re asla uğramamıştır. Nâzım Hikmet büyük bir şairdir ve Atatürk tarafından şiiri sevilir, okunur ve saygı görür.

    Atatürk’te edebiyat faslı çok derine giden bir konudur. Tarihin yerli-yabancı orijinal kaynaklardan incelenip anla­şılması için Dil Tarih Coğraf­ya Fakültesi’ni kurmuştur… “Dil-Tarih-Coğrafya” çok güzel bir laf. Tarih dediğin coğraf­ya ve dille yapılır. Ne Fransız­lar gibi edebiyat denmiştir ne Almanlar gibi filozofi. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin içinde her branş var. Bunlar sonradan dejenere olan anlamını kaybe­den bölümler. Fakülte elit bir eğitim için kurulduğu unutulan bir yer oldu. Elit dediysek oraya paralılar girecek demek değil. Hakikaten bu ilme bağlı olan, hayatta başka kazancı pek dü­şünmeyen, ama bunu yapmak isteyen çok az kişinin okuduğu, öğretmenin öğrenci kadar kala­balık olduğu yer düşünülmüş.

    Son yolculuk Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak Gülhane üzerinden Yavuz zırhlısına taşınırken, on binlerce İstanbullu Ata’yı son yolculuğuna saygıyla uğurlamıştı.

    Atatürk’ün dil konusunda büyük bir hassasiyeti vardır. Dil sadece Atatürk’ün değil, 20. yüzyıl başındaki Türk münev­verinin hassasiyetidir. Türk Dil Kurumu’nu cemiyet olarak kuran bizzat Atatürk’tür. Ama­cı da şudur: Türkçe kelime­leri, deyimleri toplayacak ve onu yayacak bir eğitimci sını­fı yaratmak. Fakat bu demek değildir ki 50 sene bunu böyle muhafaza et! Dil akademisi gi­bi düşünüyorsan, bugünkü gibi oraya gerçek anlamda filolog ve linguistler dolması lazımdı. Fonetik laboratuvarları olması gerekirdi. Kurumun başladığı yerle bugün arasında uçurum var. Atatürk’ten sonra maalesef bu kurum da aynı şekilde yaşa­tılamamıştır. Atatürk akade­mik anlamda bu dünyaya gir­memekle birlikte, Türkiye’nin bilhassa toplumsal bilimlerde en iyi akademik yapısını kur­muştur. Ondan sonra da bu ya­pı ne yazık ki devam ettirile­memiştir…

    Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar bugün Çankaya Köş­kü’nde ve Anıtkabir’dedir. Ata­türk düzenli okuma alışkanlı­ğı olan biridir. Hatta okurken okuduğu kitap, metin her neyse onun üzerine notlar alır. Kitap okurken samimi bir okuyucu­dur Atatürk. Onda kendi mantı­ğıyla, kurmaylığın verdiği kendi coğrafya ve tarih merakıyla bir edebi zevk ve metin anlayı­şı yanyana gelmiştir. Atatürk bir çok özelliğinin yanısıra bu yönüyle de bu milletin aranan adamıdır. Hep arıyoruz onu… Bu eğitim düzeyi, bu anlayış ve bu kopuşla daha da aramaya devam edeceğiz.

    (İlber Ortaylı’nın bu ayki Kafa dergisinde yayımlanan köşesinden özetlenmiştir)

  • Fotoğraf sadakatinde İstanbul panoraması

    Philipp Ferdinand von Gudenus tarafından 1740’ta yapılan İstanbul panoraması, Beyoğlu/ Pera yamaçlarındaki Fransız Sarayı teraslarından hazırlanmış izlenimi vermekte. Panorama, Cihangir’den başlayıp Kasımpaşa’ya kadar Beyoğlu semtlerini önde arkada Üsküdar ve Haliç’in üzerinde, suriçi İstanbul silueti ve şaşırtıcı ayrıntılar ile işlenmiş. Adeta fotoğraf sadakatinde hazırlanan çizim, uzun bir gözlemin sonucunda oluşturulmuş. Detayların bazılarının yerinde yapılan ziyaretlerle, bazılarının dürbün ile izlenerek hazırlandığı tahmin edilebilir.

    1. (ASYA)ÜSKÜDAR ARKASINDA TEPELER İstanbul Boğazı’nın Asya yakasında Çamlıca başta olmak üzere yüksek tepeler görülüyor. Bunların önünde Üsküdar yerleşimi genel hatları ile işlenmiş.

    2. (AVRUPA)BEYOĞLU SIRTLA­RI-CİHANGİR İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında Beyoğlu/Pera sırtlarında Fransız Sarayı terasla­rından Cihangir, Tophane semtleri görülüyor. Arada minareler, mescit ve camileri gösterse de tek tek tespit güç.

    3. TEPE PENCERELİ EVLER 18. yüz­yıl İstanbul’unda evler genellikle tepe pencerelerine sahip. Ahşap kepenklerle kapatılan pencere­leri üzerinde küçük bölümlerinde camlar olan sabit pencereler odalara ışık sağlıyordu. Büyük levha camların rahatlıkla üretildiği 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu tür evler hızla yok oldu.

    4. ÜSKÜDAR MİHRİMAH SULTAN CAMİİ Mihrimah Sultan’ın Mimar Si­nan’a inşa ettirdiği iki minareli cami Üsküdar siluetinde tespit edilebilen tek ibadethane.

    5. KIZ KULESİ Üsküdar önlerin­deki küçük bir kayalık üzerindeki kule basit detaylarla işlenmiş. II. Mahmut tarafından yenilenmeden önceki haliyle görülüyor.

    6. KARACAAHMET MEZARLIĞI Üsküdar sırtlarındaki kentin en büyük Müslüman mearlıklarından Karacaahmet dev bir selvi korusu halinde görülüyor.

    7. ÜSKÜDAR SARAYI Topkapı Sarayı’nın karşısında Asya kıyıla­rında bulunan bu saray, İstanbul’un izlendiği en keyifli yerlerden biriydi. 19. yüzyılda yokolan saraydan günümüze sadece Harem dairesinin adını yaşatan Harem iskelesinin adı kaldı.

    8. KADIKÖY Antikçağın meş­hur Khalkedon kentinin yerinde yaşayan küçük Kadı Köyü birkaç yapıdan oluşan evleriyle görülüyor.

    9. TOPHANE DÖKÜMHANESİ Kanunî devrinde inşa edilen Topha­ne’nin üzerinde, III. Selim devrinin başlarında yapılan kubbeler görü­lüyor. Kubbelerin mavi rengi kurşun kaplamayı tanımlıyor.

    10. TOPHANE I. MAHMUD MEY­DAN ÇEŞMESİ 1730’larda Tophane Meydanı’nda deniz kenarında inşa edilen meydan çeşmesi geniş saçakları, süs kubbeleri ve alemleri ile detaylı şekilde gösterilmiş.

    11. KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ 16. yüz­yılda Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’nın inşa ettirdiği külliyenin cami ve ha­mamının kubbeleri şematik olarak işlenmiş. Caminin tek minaresi de siluetin belirgin unsurlarından biri.

    12. BOĞAZİÇİ Kentin Asya ve Av­rupa’daki yerleşim alanlarını ayıran Boğaz adeta boş sadece Tophane önlerinde kıyıya yakın giden dört büyük kayık kürekleri ve içlerindeki kalabalık yolcuları ile izlenebilmek­.

  • Türk sinemasının ilk büyük acısı

    Muhsin Ertuğrul’un çekimine 1929’da başladığı “Kaçakçılar”, ilk sesli Türk filmi olma amacıyla yola çıkmış, ancak talihsiz bir kaza nedeniyle çekimler üç yıl sürünce yerini başka bir filme bırakmış, “Türk sinemasının ilk büyük iş kazası”nın yaşandığı film olarak tarihe geçmişti. Zincirlikuyu’daki çekimler sırasında Talat Artemel’in (direksiyonda) kullandığı araç kaza yapınca, oyuncu Arşak Karakaş (en arkada, fötr şapkalı) hayatını kaybetmiş, Sait Köknar (elinde silah olan) ise oyunculuğu bırakmak zorunda kalmıştı. 11 Kasım 1929’da ölen Arşak Karakaş, Türk sinemasının ilk görev şehidiydi.

  • Şehitler, gaziler ve biz Türkler

    Dünyada çok fazla acı var. O bakımdan kendimizinkiler de dahil, hepsiyle birden uğraşamayız. Bunlar bize çok dokunsa da bir kısmını kafamızdan siler ve hayata devam etmek için umudumuzu besleriz.

    Bir de kendi şahsi dertlerini, acılarını hiçe sayıp başkaları için, devlet için, millet için veya herhangi bir ideal için hayatını, kendi canını ortaya koyanlar var­dır. Bunlar karar verici pozisyonda olmayan, sadece “işi o olduğu için” belirli bir göreve gönderilen ve o işi hakkıyla yapmaktan başka bir düşüncesi bulunmayan insanlardır. İşte Doğu ve Güneydoğu’daki hassas bölgelerde görev verilen askerler, tam 33 yıldır burada savaşıyor, şehit düşüyor, sakat kalıyor. İşte bu insanlar her türlü takdirin üzerinde, yakın tarihimizin en fedakar, en cefakar kahramanlarıdır. Her türlü siyasi ve dönemsel yaklaşımların ötesinde, her zaman ve gelecekte de başımızın üzerinde taşımamız gereken kişilerdir.

    Ama maalesef böyle olmuyor. Hem devlet hem millet olarak gerek şehitlerimi­ze gerek gazilerimize vefa göstermiyoruz. Onları sadece millî günlerde, yıldönüm­lerinde veya aktüel ajandanın fonksiyonu olduğu hallerde hatırlıyoruz, anıyoruz.

    Savaşa gönderilen ve o savaştan sağ çıkmış her asker, yaralansın-yaralanma­sın gazi olarak anılır. Şehitlerin aileleri, gaziler ve birinci derecede yakınlar da devlet tarafından her daim ve o devlet varoldukça bakılır. Diğer türlü devlet de millet de olunamaz. İnancımız, bakışımız ne olursa olsun; laf, propaganda, hama­set edebiyatıyla sahici bir duyarlılık oluşturulamaz.

    Peki neden? Peki neden “ata binen Türk atasını tanımaz”? Neden şehitler ve gaziler bu toplumda öteden beri, en azından Çanakkale’den bu tarafa hep “söz­de” saygı görmüştür? Neden onların adları da, anıları da, şu son yıllarda dilimize giren berbat ama maalesef gerçek ifadedeki gibi “tarih olmuştur”? Neden yıllar­ca askere, Güneydoğu’ya gönderilen gençler davul-zurna-konvoyla uğurlanmış ve dönüşlerinde sessiz sedasız kendi evlerine çekilmişler ve unutulmuşlardır? Ne­den ülkemizde, örneğin Avustralya’da olduğu gibi bir “Gaziler Bakanlığı” yoktur, kurulmamıştır? Neden yıllardır gaziler kendi kurdukları derneklerde, üç kuruş protez parası için, sosyal hakları için, mütevazı maaşları için, her şeyi bir kenara bırakın, saygı-sevgi için debelenmek zorunda bırakılmışlardır?

    Kimse sadece acılarla yaşayamaz. Ama onları hatırlamadan, onlardan ders çı­karmadan ve ölüme yollanan insanları yaşatmadan, bizler de yaşayan ölüleriz.

    Tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.

  • Çinggis Han’ın ‘belkemiği’ stratejisi

    Uygurların 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştu. 1206’da başa geçen Çinggis Han soyları devreden çıkarmış, çekirdek aileler yaratmış ve bunları ordu içerisinde farklı coğrafyalara dağıtmıştı.

    Eskiden okullarda yaramazlık yapanları bira­rada oturtmazlar, usluların yanına koyarlardı. Hatta çok yaramazları ayrı ayrı başka şubele­re gönderirlerdi. Kırsal kesimlerde bu yönteme “aztı­vermek” derler. Problem çıkaranları yönetmenin bir yoludur. Bu aslında ta Tevrat’a kadar giden bir düzen anlayışıdır. Orta Asya tarihi de bu yöntemden nasi­bini almıştır.

    Diğer bir yöntem ise kendilerine özgü bir dinamizmi olan grupların iç dayanışmasını, belkemiğini kırarak, parçaları çe­şitli yönlere göndermektir. Orta Asya tarihinde bunlar daha çok soy gruplarıdır.

    Uygurların kurduğu devletin 840’da yıkılmasından sonra uzun bir süre, İç Asya’nın kaderine büyük devletler yerine, irili ufaklı küçük devletler ve boylar hâkim olmuştur. Ta ki 1206’da Çinggis Han başa geçinceye kadar.

    840 sonrasında beylik ve boylardan bazılarının babadan oğula geçen sülâleler şeklini almış olduğunu; bazılarının ise bu türlü kalıtımsal yapılanmaya karşı çıkan boylar halinde yaşa­dıklarını görüyoruz. Türkçe konuşanların çoğunlukta olduğu beylik ve boylar sülâle usulü hiyerarşik bir yapı içinde iken, Moğolca konuşan ve dağınık olarak bugünkü Moğolistan’ın doğu taraflarında ve eski Mançurya bölgesinde yaşayan boy­lar, sülâle usulüne karşı idiler. Onlar bir boyu, tek bir kişinin değil de birkaç kişinin birden yönetmesini ve böylece katılı­mın daha yaygın olmasını yeğliyorlardı. Örgütlenmeleri hiye­rarşik bir yapı üzerine değil, akrabalık ve soy bağları üzerine kurulmuştu. İleride Çinggis Han adını alacak olan Temücin’in de bağlı olduğu gruplar, daha çok bu ikinci türden idi. Bunlara Moğolca olarak “nirun”, yani, belkemiği veya arka deniliyordu ve bunlar gerçekten de yeni kurulan bu siyasi yapının belke­miğini oluşturuyorlardı.

    Bu arada her iki durumdan da memnun olmayanlar 12. yüzyılın son çeyreğinde yavaş yavaş Temücin’in etrafında top­lanmağa başladılar. Bu dönemleri bize ayrıntılı olarak anlatan Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Temücin’e ilk katılanlar için akrabalık ilişkilerine işaret eden terimler değil, “nöker”, yani arkadaş, yoldaş tabiri kullanılmaktadır. Temücin’e ilk katılanlar arasında çok değişik boylardan gelenler ol­duğu gibi, çok değişik yerlerden gelenler de vardı.

    Devletin kurulmasından önce, boylar ve soylar arasında uyuşmazlık ve çatışmalar olduğu için, Çin­ggis Han eski boy toplumları yerine bir ordu devlet düzeni kurmuştu. Böylece, eski iç çelişkilere de bir çözüm getirmiş oluyordu. İşte, Çinggis Han devletinin uygula­dığı yeni “yasa”, artık bu türlü boy esasında, bireysel hareket­lere izin vermiyordu. Ordu birimleri içinde yani onluk, yüzlük, binlik ve tümenler içinde bireylerin yerlerinden ayrılmaları, yer değiştirmeleri yasa ile men edilmişti. Emirlere itaat etme­yenler şiddetle cezalandırılıyordu.

    Böylece boylar ve beylikler arası çekişmeler ve halkın memnuniyetsizliği, soy ve boyların dağıtılması ve ordunun kurulmasıyla dikkati çekecek kadar kısa bir sürede çözümle­nebilmiştir. Soylar devreden çıkınca, bunların derme evler­le varlıklarını sürdürmüş olanlar üzerlerindeki yaptırım gücü ortadan kalkmış ve aileler devlete karşı sorumluluklarını ye­rine getirmekle mükellef çekirdek aileler durumuna gelmiştir. İç dinamiklerden meydana gelen çelişkilerin çözülmesi, boy­ları itaat altına almak ve sonra da bu halkları Batı Asya ve Do­ğu Avrupa’ya yapılan seferlerle dağıtarak uzaklara göndermek şeklinde olmuştur.

    Çinggis Han bu toplamda bu yapı değişikliğini nasıl başa­rabilmiştir? O, “nirun” denen çokbaşlı, akrabalık ilişkilerine dayanan ve kendilerine özgü bir iç dinamikleri olan bu yapı­ları önce parçalara ayırmış ve sonra ordu içinde dağıtmıştır. Bundan sonraki aşama ise bazen kendilerinden “celet” yani “haşarı” diye bahsedilenleri yeni kıtalara yerleştirmek olmuş­tur. Bu işlem ise ayrık otu ayıklar gibi, her onluktan iki kişi­nin seçilmesi şeklindedir. Çinggis Han’ın başarısı, kendisinin de bu yapıdan (nirun) gelmesi, dolayısıyla incelikleri yakın­dan bilmesi ile ilgilidir. Kısacası Çinggis Han, önceki dönem­de sarmaşık gibi birbirinden ayrılmayanları önce sündürmüş, sonra da ayrık otu ayıklar gibi temizlemiştir; Gizli Tarih’te dendiği gibi “kül gibi uçurarak imha etmiştir”.

  • Bir zamanlar altındı artık zehir oldu…

    Tuz sadece insanların değil, hayvan ve bitkilerin de beslenmesinde önemli. Endüstride, tıpta ve diğer alanlarda 14 bin değişik kullanım alanı olan tuz, aynı zamanda en yaygın kullanılan gıda koruyucusu da olduğundan, tarihte hep önemli bir yere sahip. Bazı kültürlerin tuza sihirli güçler yakıştırmalarının nedeni de bu olsa gerek.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-155.jpg

    Kızlarının sevgisini test etmek isteyen kralın öyküsünü bilirsiniz; en küçük kızı “seni tuz kadar seviyorum babacığım” deyince kral onu cezalandırmıştı. Ama aslında prensesin bildiği bir şey vardı: Bedenimizin her hücresinde tuz bulunur; tüm beden sıvılarımız tuzludur ve bedeni­mizde 250 gram civarında tuz vardır. Sodyum, beyin ile beden arasındaki tüm sinyallerin ta­şınmasında rol oynar.

    Yeraltında ve yerüstünde kurumuş eski denizlerin ka­lıntılarından, denizler ve ok­yanuslardan elde edilen tuz bazen para yerine kullanılmış, üretimi kapitülasyonlara ko­nu olmuş, tuz hakları yüzün­den çok zenginleşen sınıflarla diğerleri arasında çekişmeler, gümrük anlaşmaları, ülkelera­rası tuz savaşları yaşanmış. Bu kadar bol bulunan bir madde, tarihin erken dönemlerinde hasat zorluğu nedeniyle epey zenginlik ve siyasal kargaşa yaratmış.

    En başa dönersek… Av­cı-toplayıcı insanlar tuz peşin­de yolları aşındıran otçulların izini sürerlerdi. Avladıkları hayvanların etinden, bedenin ihtiyacı için yeterli tuz alabi­len insanoğlu, yerleşik tarıma geçince tuza ayrıca gereksi­nim doğdu.

    Tuz vergisi Paris sokaklarında yüksek tuz vergisi “gabelle” ödeyen tüccarlar, 14. yüzyıl

    MÖ 4700’lerde Bulgaris­tan’ın Provadia bölgesinde zengin bir köy olan Solnitsa­ta’nın Avrupa’nın en eski tuz yataklarından biri olduğu söy­lenmektedir. Asya’da ise da­ha eskilerde, MÖ 6000’lerde Yuncheng Gölü etrafında tuz üretildiğini görüyoruz. Bu dö­nemlerde tuzun en çok balık tuzlamakta kullanıldığı düşü­nülüyor.

    Çin’in toplumsal ve kültü­rel yaşamında tuz, hayatın ye­di temel gereksiniminden biri olarak çok önemsenmiş. Çin mutfağında “tuzlu” lezzetler kozmolojik temeli oluşturan beş ana lezzetten biri. Song Yingxing 17. yüzyılda “İnsan koca bir yıl tatlı, acı, yakıcı ve­ya ekşi lezzetlerden uzak kalsa kendini kötü hissetmez ama 15 gün tuzsuz kalsın, bir pilici bile yolamaz hale gelir” diye yazmış.

    Antik Mısırlılar da tuzu çe­şitli şekillerde kullanıp tica­retini yapmışlar; Fenikeliler’e MÖ 2800’lerde tuzlanmış balık satmışlar; onlar da bu balıkla­rı Akdeniz çevresinde pazar­lamışlar. Fenikelilerin ayrıca Kuzey Afrika’daki tuz yatakla­rını işlettiklerini ve ticaretini yaptıklarını görüyoruz. Hero­dot, Libya çöllerindeki zen­gin tuz yataklarından denize uzanan bir kervan yolundan ve 40 bin develik tuz taşıyan ker­vanlardan bahseder. Tuz o ka­dar değerlidir ki, ağırlığına eşit miktarda altınla değiştirilmek­tedir. O dönemlerde Etiyopya topraklarında ve Afrika’nın ba­zı yerlerinde ticaret “amoles” ismi verilen ufak tuz blokları ile yapılmaktaydı.

    Roma İmparatorluğu dö­neminde de tuz ticareti çok önemliydi. Tiber nehrinin ağzındaki tuzlalarda üretim yapılırdı. Daha sonra üretim daha içerdeki Ostia’ya kayın­ca “Via Salaria”, yani Tuz Yolu kurularak limanlarla bir bağ­lantı tesis edildi. MÖ 6. yüz­yılda bile Romalı siyasetçiler halkın desteğine gereksinim duydukları zaman tuzu ucuz­latıp, savaş zamanı vergile­ri arttırmışlar. Roma lejyo­nerlerinin maaşları da bazen tuz, yani “salarium argentum” ile ödenirmiş. Roma ve Yu­nanlılar’ın aynı zamanda esir alım-satımında kimi zaman para yerine tuz kullandıkları da biliniyor.

    1893’ te Kuzey Arizona’da 285 ton tuz çıkarılan bir madende çalışan işçiler.

    Tuz üzerindeki vergiler ba­zen hükümdarları kuvvetlen­dirmiş, bazen de eritip yoket­miş. Yüzyıllar boyu kraliyet de­polarından tuz alan Fransızlar, XVI. Louis döneminin yüksek tuz vergisi olan “gabelle” yü­zünden başkaldırmışlar ve bu hadiseyle Fransız Devrimi’nin kıvılcımını çakmışlardı. Aynen Mahatma Gandhi’nin yüksek tuz vergileri nedeniyle 1930’da başlattığı toplu yürüyüş eyle­minde olduğu gibi…

    Sağlık için bu kadar önem­li olan tuza neredeyse her kül­türde kutsallık atfedilmiştir. Romalıların sağlık tanrısı Sa­lus’un adı ile tuz sözcüğü ya­kından ilişkilidir. Roma’da be­bekler, sekiz günlükken dudak­larına tuz taneleri sürülerek kutsanırlardı. Yahudilerde tuz kalıcılığın ve Tanrı ile İsrailo­ğullarının arasındaki anlaşma­nın sembolüdür. Eski Ahit’te Lut’un eşi sözünden dönüp de gözucu ile yanan Sodom ken­tine bakınca bir tuz sütununa dönüşüverir. Matta Hz. İsa’ya “Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verile­bilir? Artık dışarı atılıp aya­kaltında çiğnenmekten başka işe yaramaz” diyerek onun in­sanlığı temizleyip, kötülükler­den arındıran bilgeliğine işaret etmiş.

    Günümüzde tuz çok bol üretildiği için ucuzlamış; çoğu kez farklı kimyasallar ve doğal olmayan maddelerle karışık şekilde pazarlandığından, eski zamanlardaki lezzetini yitirip madenî, acımtırak ve doğal ta­dından çok daha tuzlu bir hal almıştır. Bu nedenle tıp çevre­lerinde fazlasının sağlık açı­sından zararlı olduğuna inanıl­maktadır. Paketli gıdaların ço­ğu, yediğimiz gündelik ekmek bile fazla miktarda rafine tuz içermekte, tuz tüketimimizi azaltmamız gerektiği öneril­mektedir. Şimdilerde yeniden rafine olmayan tuz kaynak­larına rağbet edilmeye başlanması bir te­sadüf olma­sa gerek. Abart­madan yiyelim ki, tadı­mız-tuzu­muz hep ye­rinde olsun.