Etiket: Sayı:40

  • Büyükelçi uyardı ama ‘eşek herif’ olmaktan yine de kurtulamadı

    Büyükelçi uyardı ama ‘eşek herif’ olmaktan yine de kurtulamadı

    Paris Sefiri Seyyid Ali Efendi, Türk diplomasi tarihinin belki de en şanssız diplomatıdır. Paris’e atanan ilk daimi büyükelçidir. Diplomasi tecrübesi Avrupalı meslektaşlarına göre anaokulu seviyesindedir. Üstelik devrinin en kurnaz, hilekâr ve mesleğinin erbabı diplomatı olan Talleyrand ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. İyi niyetlidir ama karşısındaki meslektaşları hiç de öyle değillerdir. Profesyonelce hamlelerini hissettirmeyen Fransızlar Mısır’ı işgal ederler.

    Osmanlı Devleti’nin, III. Selim’in (saltanatı: 1789-1807) ikamet elçilikleri kurmasına kadar yabancı ülkelerde daimi temsilcilikleri yoktu. Osmanlı padişahları güçlü dönemlerinde kendilerine eşit bir başka hükümdar tanımazlar, Avusturya krallarını bile sadrazamlarına denk görürlerdi. Bu bakımdan diplomasinin mütekabiliyet ilkesiyle bir ilgileri yoktu.

    Sırası gelip tahta çıkan padişahlar, cülûslarını, doğum ve ölümleri haber vermek, anlaşmaların tasdikli metinlerini göndermek, bazen de dostlukları geliştirmek için yabancı ülkelere geçici nitelikli elçilik heyetleri gönderirlerdi. Buna karşılık Venediklilerin 1454’ten itibaren İstanbul’da daimi elçiliği olduğu gibi, Avrupa’nın belli başlı ülkeleri de 15. ve 16. yüzyılda kendi elçiliklerini kurmuşlardı.

    Gelen yabancı elçilerin daimi olanlarına da Osmanlı sınırlarına girdikleri andan itibaren görevleri bitene kadar devlet hazinesinden tayinatları verilir ve Osmanlılar bunu yabancı temsilcilere lütufları olarak görürlerdi. Devletlerarası diplomasi kuralları arasında böyle bir uygulama yoktu. İstanbul’a gelen elçileri Çemberlitaş’ın karşısındaki Elçi Hanı’na kapatırlar, bunlar yeniçerilerin ulufesinin dağıtılacağı güne kadar padişahın huzuruna çıkarılmazdı. Divan çavuşları elçilerin kollarından sıkı sıkıya tutarak padişaha yaklaştırır ve o suretle kendi kralının namesini padişaha takdim edebilirlerdi.

    Avrupa kralları ise Osmanlı elçilerine böyle davranamazlardı. Osmanlılar savaşa tutuştukları ülkelerin elçilerini savaş ilanıyla birlikte Yedikule zindanına kapatırlar, savaş bitip antlaşma imzalanıncaya kadar da elçiyi oradan çıkarmazlardı. Belki böyle bir muameleye maruz kalınmamak için de daimi elçi gönderilmesi usulü benimsenmedi.

    Birçok araştırmacıya göre daimi elçiliklerin kurulmamasındaki en büyük etken, Osmanlıların ihtişamlı dönemlerinde kendilerini Avrupa ülkelerinden çok üstün görerek, daimi elçiliğe tenezzül etmemeleridir. Gerçekte ise bu bir tenezzül etmeme meselesi değildi. Güçlü zamanlarında zorla, güçle istediklerini elde ediyorlardı ama, güç dengesi bozuldukça ne kadar eksik olduklarını anlamaya başladılar. Osmanlılar için “kâfir lisanları”nı öğrenmek, kişiyi çok aşağılayıcı bir işti. Bu yüzden dil bilen yetişmiş diplomatları yoktu. Avrupa devletleri ise 16. yüzyıldan itibaren Türkçe öğrenmeye önem vermişler, diplomatlarını bu yönde yetiştirmişlerdi. Osmanlılar çeviri ihtiyacını ya ihtida ederek Osmanlılara geçmiş yabancılar yahut Fenerli Rumlardan seçilmiş Divan tercümanları ile giderirlerdi. Eflâk-Boğdan beyleriyle bazı tüccar, kaptan, yabancı sefaret tercümanlarından edindikleri Avrupa ahvali hakkındaki bilgilerle yetinirlerdi. Osmanlı elçilik heyetlerinin, sadece kısa süreli faaliyetleri gerçekleştirebilecek kapasiteleri ve tebaasından olan Hıristiyan unsurlara güven problemi vardı. Böylesine zayıf bir kadro ile dış temsilciliklerin faal olması düşünülemezdi.

    Osmanlının Fransa büyükelçisi Seyyid Ali Efendi “Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca” başlıklı 1799 tarihli Joseph Boze’un bu eserinin gravürü LouisJacques Cathelin’e aittir.

    III. Selim’in “Nizam-ı Cedid” devrinde aktif dış politika isteği doğrultusunda ilk olarak 1793 yılında Londra’da, 1796’dan itibaren Berlin, Viyana ve Paris’te ikamet elçilikleri ihdas edildi. 40’lı yaşlarda olan Moralı Seyyid Ali Efendi, yabancı ülkelerde daimi (ikamet) elçiliklerinin kurulması sırasında, başmuhasebeci payesi verilerek üç yıllığına Paris’e tayin edilen ilk Osmanlı büyükelçisidir. Mora’da doğduğu için iyi Rumca bilir. Kendi çabası ile biraz da Fransızca öğrenmiştir. Nazik ve kibar biri olduğu, Fransızları da çok sevdiği belirtilir.

    1789 Devrimi ile krallığı yıkıp Directoire rejimini kuran Fransa, devletlerarası eski itibarını kazanma uğruna Osmanlıların Paris’te ikamet elçiliği kurmasını çok istemekteydi. Bundan dolayı 24 Mart 1797’de 18 kişilik maiyetiyle denizyoluyla sefere çıkıp 15 Mayıs’ta Marsilya’da karaya ayak basan Ali Efendi’ye aşırı ilgi gösterdiler. Tek olumsuz yön, 39 gün karantinada bekletilmesiydi. Belki de Fransızlar üç yüz yıldır Elçi Hanı’nda bekletilen çok sayıda elçilerinin ruhlarına bir göndermede bulunmuş oluyorlardı. Fransızlar Ali Efendi ve elçilik heyetini görebilmek için yollara düştü. Paris’in en itibarlı muhitinde Monaco Sarayı kendisine tahsis edildi. Türkiye’nin ilk Paris Büyükelçiliği olarak tarihe geçen bu bina, günümüzde Polonya Büyükelçiliğidir. Ali Efendi oralarda gördüğü ilgiyi Sefaretname’sinde tatlı bir dille anlatır.

    ‘Eşek herif!’ Seyyid Ali Efendi’den gelen Paris haberlerini okuduğunda kendini tutamayan III. Selim’in elinden çıkma “ne eşek herif imiş” yazısı.

    Öyle tehlikeli bir zaman diliminde göreve başlamıştı ki kısa sürede başına gelmeyen kalmadı. Fransa Dışişleri Bakanı olan Talleyrand’ın bitmez tükenmez diplomatik manevralarına cevap vermeye gücü yetmedi. Gerek meclislerde, gerekse kamuoyunda sıklıkla dile getirilen Mısır’ın Fransızlar tarafından ele geçirilmesine yönelik istek ve konuşmaları duydukça Talleyrand’a sorular yöneltti. Aldığı cevaplar tabii ki Fransa’nın Osmanlı topraklarında gözü olmadığına, ortadaki söylentilerin iki devletin dostluğunu çekemeyenlerin uydurmaları olduğundan dikkate alınmamasına yönelikti. İster istemez bunlara inandı. Yıllarını İstanbul’un kibar çevrelerinde zarafet ve insaniyet çerçevesinde geçirmiş bir Osmanlı bürokratı için şaşırılmayacak bir sonuç. Diplomaside pişkin bir bürokrat olsaydı, kalabalık maiyetinden yeterince verim alabilseydi, kandırılması zor olurdu. Aslında iki dünyanın mukayesesi olarak en önemlisi şuydu: Seyyid Ali Efendi’deki “Osmanlı ruhu”, henüz Avrupa yaşantısını, duygularını, haris emellerini anlayacak birikime sahip olmadığından Fransız diplomasisinin ağır darbesine maruz kalmıştı.

    Moralı Seyyid Ali Efendi’nin günümüzde daha çok magazin yönüyle, padişahın “eşek herif” hakaretine muhatap olmuş bir büyükelçi olarak tanınması da ilginçtir. Aslında III. Selim bir başka Paris büyükelçisi olan Abdürrahim Muhib Efendi için de “bu pek eşek herifin Paris’te ikameti muzırdır” diye yazmıştır ama orası hiç gündeme gelmez. Varsa yoksa Seyyid Ali Efendi için olan hakaret söylenir.

    Halbuki yetersiz de olsa Seyyid Ali Efendi Fransızların Mısır üzerindeki tasarılarını, alınması gereken tedbirleri çok önceden III. Selim’e haber vermiştir. Başlangıçta görevinde ihmali olmamıştır. Ne var ki bildirmesine rağmen Mısır’ın işgali tehlikesi karşısında organize olamayan, karşı hamlelere girişemeyen devlet mekanizması topyekûn yetersizken, günah keçisi olarak Seyyid Ali Efendi’nin öne çıkarılmasının, kara vicdanların rahatlatılmasından başka bir amacı yoktur.

    III. Selim’in hakaretine sebep olan, Büyükelçi Seyyid Ali Efendi’nin 29 Ağustos 1798 tarihiyle Paris’ten gönderdiği şifreli tahrirat, 6 Ekim 1798’de İstanbul’a gelir ve şifresi çözüldükten sonra padişaha sunulur. Büyükelçi mektubunda Fransa Dışişleri Bakanı Talleyrand’ın kendisini haberdar ettiği bilgileri aktarır. Napolyon’un Toulon’dan 19 Mayıs’ta hareket ettiği donanma ile 12 Haziran’da Malta’yı işgal ettiğini henüz bildirebilmektedir. Üstelik Malta kâfirlerinin devletinin ortadan kalktığını, ellerindeki Müslüman esirlerin serbest bırakıldığını, Osmanlılar’ın elindeki Maltalı esirlerin de serbest bırakılmasını, Malta bayrağı çeken gemilerin artık Fransız bandırası taşıyacaklarından dost ülke gemileri olarak değerlendirilmesi gerektiğini Talleyran’ın rica ettiğini bildirir. Fransızların dostluğu sayesinde Osmanlı gemileri için ticaret yollarının tehlikesiz hale geldiğini ballandıra ballandıra anlatır. Biraz da Avrupa ahvaline yer ayırır. Tahriratın sonları ilginçtir. Gazetelerden öğrendiği kadarıyla Napoléon’un nerede olduğu belli değildir. İskenderiye veya İskenderun’a ulaştığı, İngiliz donanması Napoléon’u takip etse de tesadüf edemediğinden şimdilik Sicilya limanlarında beklediği rivayetlerini aktarır [BOA. HAT, 142/5876].

    Oysa bu satırların yazıldığı sıralarda Doğu Akdeniz’de yer yerinden oynuyordu. Mektubun yazılmasından iki ay önce, 2 Temmuz’da Fransızlar İskenderiye’yi işgal etmişler, 21 Temmuz’daki Ehramlar Savaşı’nın ertesi günü Kahire’yi de ele geçirmişlerdi. Osmanlılar’ın kendi topraklarına olan sefer hakkında bir bilgisi olmamasına rağmen, İngiliz donanması Toulon’dan itibaren adım adım takip ettiği Fransız donanmasının Mısır’ı işgal edeceğini bilmektedir. İngilizler Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Hindistan yolu üzerindeki hedef ve çıkarlarına asla halel gelmesini istemez. Fransızların işgalini sonlandırmak için harekete geçerler ve Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması 1 Ağustos 1798’de Ebukır körfezinde Fransız donanmasını imha eder.

    İstanbul yönetimi Mısır’daki Fransızlar’dan ancak 19 Temmuz’da haberdar olabilecektir. Sema Arıkan’ın yayınladığı Sırkâtibi Ahmed Efendi’nin Ruzname’sine göre, Osmanlı Devleti anlaşılması-açıklanması zor bir tutum içindedir. III. Selim ve maiyetindekiler işgalden haberdar olduktan sonra da günlük programlarını aksatmadan güreş, tomak seyirlerine, sazlı-sözlü ziyafetlere devam etmişlerdir. Nice sonra devlet kademesinde bir revizyon akıl edilmiş, 30 Ağustos’ta Sadrazam İzzet Mehmed Paşa azledilerek Erzurum Valisi Yusuf Ziya Paşa sadarete getirilmiştir.

    2 Eylül 1798/21 Rebiülevvel 1213’te toplanan danışma meclisinde Fransa üzerine harp ilanının şer’an vacip olduğuna karar verilir. İlk önlem olarak İstanbul’daki Fransız maslahatgüzarı Ruffin ve tercümanı ile sefaret çalışanları Yedikule zindanına kapatılır. Paris’teki Sefir Ali Efendi’nin de tevkif edileceğine kesin gözüyle bakıldığından İskenderiye ve Mısır’daki Devlet-i Aliyye gemilerine, tüccar mallarına karşılık Osmanlı sınırlarındaki Fransalı tüccarlar da hapsedilip mallarına el konulur. Fransızlar ise Seyyid Ali Efendi’yi hapsetmezler ama irtibatlarını en alt düzeye indirirler.
    Böylesine bir hareketliliğin olduğu, Fransa’ya resmen savaş ilan edildiği bir ortamda Paris büyükelçisinden gelip halen Fransız dostluğundan bahseden tahrirata sinirlenmeye III. Selim’in elbette hakkı vardır. Ancak Seyyid Ali Efendi’nin bütün olanlardan sorumlu tek suçlu olarak gösterilmesine kimsenin hakkı yoktur.

    Osmanlı Arşivi’nde yıllardır araştırmacılara açık bir hatt-ı hümayun daha vardır. Seyyid Ali Efendi’nin şimdiye kadar pek öne çıkarılmayan ama Fransızların Mısır üzerindeki niyetlerine yönelik rivayetleri aktardığı, tedbir alınması gerektiğini belirttiği bu belge görmezden gelinemez. Üstüne üstlük bu belgeyi okuyan III. Selim, kâğıdın üzerine “pek güzel” diye yazarak memnuniyetini belirtmiştir.

    Yukarıda sadeleştirilmiş metni verilen 15594 numaralı hatt-ı hümayunun arka yüzünde 4 Zilkade 1212 (20 Nisan 1798) tarihi kayıtlıdır. Napoléon bu tarihte henüz Fransa’da olup, bir ay sonra 19 Mayıs 1798’de Toulon’dan donanma ile Malta ve Mısır seferlerine çıkacaktır. Büyükelçi Seyyid Ali Efendi en azından bir ay önce Fransızların Mısır üzerindeki niyetlerini belirterek görevini yapmıştır. Buna rağmen alınması düşünülen tedbirlerin ne kadarının gerçekleştirildiği hakkında hiçbir bilgi yoktur. Padişahtan başlayarak sıralı şekilde Sadrazam, Reisülküttap, Kaptan-ı Derya gibi devlet adamlarının gaflet ve duyarsızlıkları hiç gündeme getirilmeyerek, işgal olup bittikten sonra Paris’te olağanüstü bir abluka altına alınan Seyyid Ali Efendi’ye yüklenilmesi çok insafsızcadır. Üstelik maiyetindeki tercümanları Osmanlı Rumu Kodrika ile Mihalaki, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından elde edilmiş, satın alınmış birer ajan olarak büyükelçiyi aldatanların en önde gelenleridir. Bütün görevi süresince Seyyid Ali Efendi’nin Babıâli ile yaptığı tüm yazışmaları önce Talleyrand görüp okumuştur. Bu iki ajan daha sonra Fransa’ya sığınacak ve uyruğuna geçeceklerdir.

    Zamanla Fransızlar Mısır’da yenildi. İngilizler Doğu Akdeniz’in kendi münhasır alanları olduğunu herkese tescil ettirdiler. Ali Efendi, üç yıllığına gittiği Paris’ten olağanüstü koşullar sebebiyle beş buçuk yıl sonra Eylül 1802’de İstanbul’a döndü. Defterdar, Defter Emini, Bahriye Nazırı gibi etkili görevlerde bulundu. III. Selim’in tahttan indirilmesiyle IV. Mustafa ve II. Mahmud devirlerindeki kargaşa ortamında oldukça faaldi. Sened-i İttifak’a imza atanlardan biriydi. O imzacıların çoğunun başına gelen onun da başına geldi ve 1809’da şeklen göreve gönderildiği Çanakkale Boğazı’nda başı gövdesinden ayrılarak İstanbul’a getirildi. Halen Mahmut Paşa Camii haziresinde gömülüdür.

    20 NİSAN 1798

    Napoléon’un Mısır seferinden önce gönderilen uyarı mektubu

    Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin tahriratı üzerine, Sadrazam İzzet Mehmed Paşa’nın III. Selim’e sunduğu takrir

    “Paris’ten gönderilen gazetenin tercümesi ve Seyyid Ali Efendi’nin tahriratında görüldüğü üzere Paris mahfillerinde Fransa’nın Mısır’ı istilası konuşulmaktadır. Fransalıdan her çeşit kötülük beklenildiğinden, bunların şerlerinden emin olmayarak bir taraftan gizlice savunma tedbirlerinin alınması gereklidir. Mısır ülkesi öteden beri Fransız kralları devrinde bile göz diktikleri yerlerdendir. İslam hududunun uç noktası olduğundan ihtiyaç vukuunda yakın yerler gibi karadan ve denizden yardım eriştirmek güçtür. Hemen şimdiden Mısır’ın kilidi mesabesindeki İskenderiye, Dimyat ve Reşid tarafları savunma araçları, alet edevatı ve insan bakımından güçlendirilmelidir. Lakin Mısır ümerası öteden beri Osmanlı idaresinden çekingen ve kuşkucu adamlar olduğundan o bölgeye yapılacak askeri yığınağın kendi aleyhlerine hazırlandığını düşünürler. O sebeple öncelikle hazırlığın kendilerine yönelik olmayıp, Fransızların muhtemel saldırısına karşı muhafaza tedbiri olduğuna inandırılmaları gerekir. Bunun ardından gereken takviyenin usulüne uygun şekilde yapılmasını kendilerinin İstanbul’dan talep etmelerinin sağlanması yoluna gidilmelidir. Bu iş, akıllı ve dirayetli bir kâtiple gönderilecek talimatla şu sıralarda Mısır’da bulunan Dergâh-ı Ali Kapıcıbaşılarından Ali Bey’e ısmarlanmalıdır. Kölemen Beylerinden İbrahim ve Murad Beylerle görüşülüp ikna edilmeleri ve onların Mısır istihkâmlarının takviye edilmesine yönelik bir talepte bulunmalarının sağlanması gereklidir. Mısır’ın Fransa’nın hedefinde olduğunu yazan gazete tercümesinden birkaç nüshanın da devlet tarafından gönderildiği belirtilmeyerek tüccarlar aracılığıyla Mısır içlerinde yayılması sağlanmalı, Mısır beyleri Fransızların niyetinden haberdar edilmelidir. Mısır beylerinden bu konuda gelecek taleplerden sonra, gereken bölgelerin özellikle İskenderiye istihkâmlarının takviye edilmesi maslahata en uygun olanıdır. Alınması düşünülen bu tedbirler padişahımızın nezdinde uygun bulunursa, talimat kaleme alınacak, İstanbul’dan gönderilecek kâtip seçilerek acele surette Mısır’a gönderilecektir. [BOA. HAT, 267/15594].”

  • Mağaradan piramide aklın yapı taşları

    Mağaradan piramide aklın yapı taşları

    Vitrivius’un mimarlığı “inşa sanatı” olarak tanımlayışının üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçti. Heidegger ‘sanat’ (ars) yerine ‘tekhne’yi yeğlese bile, “inşa etme”yi öne çekerek o tanıma çağdaş bir yükleme getirmiştir… Tanımı üzerinde zıtlaşılsa da, mimarlığın işlevinin, başlangıcından beri, insanı doğadan yalıtmak olduğu konusunda görüşbirliği var gibi.

    Asıl temellendirme girişimi Yeniden doğuş döneminde gelmiş olsa bile, “Yedi Harika”nın seçiminin Antik Çağ’da gerçekleştiğini, tamamlandığını biliyoruz: Bir Anadolu şairinin, Sidonlu Antipatros’un şiirinde sıralanmışlardır:

    Mausoleium; Artemis tapınağı; Olimpia’daki Zeus heykeli; Giza piramidi; sonradan bütün fenerlerin adıyla (Pharos) anılacağı İskenderiye feneri; Babil asma bahçeleri ve onlara en son katılan, buna karşılık ilk yok olan, bronz Rodos heykeli. “Paradoxologie”, bu “harikalar”ı inceleyen bilgi dalı için yaklaşık çeyrek yüzyıl öne önerilen bir isim. “Harika” kavramının kökeninde ise “görülmeye değer”, “görülmezse olmaz” nitelemeleri yeralıyor. Çizgidışı yücelikte, çizgidışına teğet bir simgesellik kapsamında seçilmiş “Dünyanın Yedi Harikası”… Sonraki çağlarda, günümüzde bile “liste”yi açmaya, kimi zaman da yenilemeye çalışanların, Çin seddinden Paskalya adası yontularına benzeri bir mantıktan hareket ettikleri görülüyor.

    Bir bölümünden iz olsun kalmamış. Bir bölüğünün parçalarına ulaşılabilmiş. Kimi özellikleri (örneğin göz kamaştırıcı kaplamaları) zamana yenik düşmüş olmakla birlikte, yapılışından dört bin yıl sonra olanca görkemiyle karşımızda dikilen tek harika Giza piramidi.

    Giza Piramidi 4500 yaşında Khufu veya Keops Piramidi olarak da bilinen Giza’nın Büyük Piramidi, mezar kentinde bulunan üç piramitten en eski ve en büyük olanı. Mısır firavunu Khufu adına, aşağı yukarı MÖ 2580-2560 arasında, 20 yılda inşa edildiği tahmin ediliyor.

    Anadolu, Yunan yarımadası, Mısır ve Mezopotamya: Dar bir harita kesitine dağılmış her bir harika, kapsamlı arkeolojik kazılar, karşılaştırmalı uygarlık tarihi, yorum bilgisi üçgeninde didikleniyor nicedir. Ufukta, sökülememiş pek çok giz sıralanıyor. En akıl almaz olanı, Giza piramidinin yapımına ilişkin bilinmeyenlere dayanıyor. Uzmanların çözüm önerilerinin biri birileriyle çelişmesi, piramidin nasıl yapıldığını kavramamızı güçleştiriyor.

    Şu var: Nasılsa nasıl, yapılmış; yapılmakla kalmamış, bugüne dek zorlu çevre koşullarına, insanların hoyrat girişimlerine, uzun süre kayıtsız kalınmasına karşın, direnmiş. Yedi, asal sayı. Piramit, asal form değil.

    Bir dikdörtgenin üzerine kapaklanacak dört üçgen, yerden göğe duruyorlar. Açılar inceden inceye hesaplanıyormuş, demek bir açı koyma denemesi.

    Gizli kapaklı bir kütle.

    Mimarı Hemon’un ne düşündüğüne, ne bildiğine erişememek yapı tarihinin ilk büyük kilidi.
    Henrik İbsen’in Yapı Ustası Solness başlıklı oyununa, oyunun temelini oluşturan soruna defalarca uzandım bugüne dek: Bir yapıyı, temelinin genişliği ve derinliğiyle tersorantılı biçimde yükseltme çabası yalnızca mimari bir intihar değil: Kişiyi yıkımına sürükleyen ölçüsüz bir hırsın simgesi. Bütün ölçüsüz yükselişlerin ağır bir son bedeli olmuş mudur?

    Solness dramı, toplumlar kendilerini denetleyemediklerinde Babil kulesinin öyküsüne bir uçta, ikiz kulelere bir başka uçta, bağlanıyor. Güç, gücün düşmanı. Neden yıkılan tapınağın yerine yenisinin yapılamadığı; neden yıkılan uygarlığın kalıntılarının üstünü toprağın, suyun kapladığı, bir biçimde öğrenilmeliydi.

    Düş arketipleri de değişmiyor oysa. Bugün Jean Nouvel “sonsuz kule”yi tasarlamaktan, gerçekleştirmenin yolunu aramaktan vazgeçmiyor. Mimarlık tarihi, aklın perdelendiği kalkışımlarla dolu.

    Vitrivius’un mimarlığı “inşa sanatı” olarak tanımlayışının üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçti. Heidegger, Metafiziğe Giriş’inin başlangıç bölümünde, ‘sanat’ (ars) yerine ‘tekhne’yi yeğlese bile, “inşa etme”yi öne çekerek o tanıma çağdaş bir yükleme getirmiştir.

    Karşı kutba, 18. yüzyılda Etienne Boullée’nin yerleştiğini görüyoruz: “Nedir mimarlık? Vitrivius’u izleyerek, onu bir inşa sanatı olarak tanımlayabilir miyim? Hayır. Bu tanımlama, kaba bir hata barındırıyor. Vitruvius, sonucu amaçla karıştırıyor. Ortaya koymak için önce tasarlamak gerekir. Atalarımız, kulübelerini yapmazdan önce onu imgelemişlerdi. Mimarlığı aklın bu ürünü, bu yaratısı oluşturur”.

    Yapabildiklerinden çok yapamadıklarıyla iz bıraktığına bakarak, Boullée’yi düşçüler safındaki yerine itip, değerlendirmelerinin önemini indirgemek güç olmasa gerek. Aynı metinde, üzerine basa basa, mimarı yapı ustasından, tasarlama sürecini gerçekleştirme ediminden ayırır. İki karşıt görüş karşılarına çıktığında, kimileri birine ya da ötekine yakın bulur kendini, kimileriyse, bir bakıma uzlaştırıcı yaklaşımı seçerek ikisine eşit mesafede durmayı yeğler: Bir yapı, diyeceklerdir, bir kâğıdın tersi ve yüzü gibi çifte gerçekliklidir: Tasarlanmasa yapılamaz, yapılamasa olmaz. Şüphesiz akıllı uslu görünüyor denklem —doğru mu, ama?

    ‘Newton Boşgömütü’nü gidip gezemiyoruz, ‘Kraliyet Kütüphanesi’ne üye olamıyoruz: Boullée’nin bu ‘gerçekleşmemiş tasarıları’nın, pek çok örneğin arasından ayırırsak, olmadıklarını, varolmadıklarını, var-olmadıklarını ileri sürebilir miyiz?

    Tasarlanmış halleriyle, varlar. Gerçekleşmedikleri için, bir başka düzlemde, yoklar. Ne olursa olsun, hiçbir yapı tasarısı gerçekleşmemiş olsaydı da, Boullée’den mimarlığını söküp alamazdık bana kalırsa. Nasıl, tasarladıklarını gerçekleştirebildikleri halde, Postacı Cheval’i ya da Rudolf Steiner’i mimar saymayı aklımızdan geçirmiyorsak.

    Yoksa, geçirmeli miydik?

    Tanımı üzerinde zıtlaşılsa da, mimarlığın işlevinin, başlangıcından beri, insanı doğadan yalıtmak olduğu konusunda görüş birliği sağlanmış gibi görünüyor. Bunda, insan yapımı konutu önceleyen uzak çağlarda, korunak ve barınak kavramlarının öne çıkmış olması temel etken sanırım. Hem dirimin, hem ölümün kaynağıydı doğa: İklim koşulları, yabanıl canlılar âlemi, öngörülemez tehlikeler karşısında, homo sapiens öncesinde bile doğanın sağladığı olanaklardan yararlanma yolunun tutulduğu biliniyor.

    Altamira, Chauvet, Lascaux, daha nicesi… İçinde iz bırakmış olsun olmasın, insanoğlu için mağaranın ilk konut, ilk toplu konut modelleri arasında ön sıraya geçmiş olduğu ortada. Yeryüzü şekillerine bakıldığında, rahim özelliği ağır basan örnekti mağara: Saklanmaya ve saklamaya, korunmaya ve korumaya elverişli ortamın girişinin denetlenebilmesi, içinde hava ve ısı dolaşımının gerçekleştirilebilmesi, uzun ömürlü bir barınak tipolojisi yaratmaya yetiyordu.

    Yerkürenin pek çok noktasında, dünden bugüne, ama Kapadokya, ama Loire vadisi, kaya evlerinin, tapınaklarının, gömütlerinin varolması, mağarayı “ev arketipi”nin kökenine yerleştirmemizi kolaylaştırıyor bugün.

    Yedi Harika’dan sadece biri kaldı Dünyanın Yedi Harikası’ndan günümüze kadar gelebilmiş tek eser 1 numaralı Giza Piramidi. İlk yok olan eser ise 6 numaralı Rodos Heykeli. Babil Asma Bahçeleri, Artemis Tapınağı, Zeus heykeli, İskenderiye Feneri ve son olarak da bugünkü Bodrum’daki Mausoleium, bu sırayla tarihe gömülmüş.

    İnsan elinden çıkmış her yapıda, en yalınkatından en görkemlisine, seçilmiş yerinde, boşluğa oyulmuş bir mağara görmek, varsın sapkın bakışaçısı sayılsın. Benimkisi, inşa sanatına karşı bir kalkışım değil kesinkes; Boullée’nin imgeleme biçtiği role dönerek, ilk ev düşlerinde, “Âdem’in kulübesi” etrafında bir çıkış noktası aramak. Bütün düşler karanlıktan başlar. Günü gelmiş, mağaradan dışarı açılmışlardır. Gün gelmiş, aralarından biri ilk duvarı örmeye koyulmuştur.

    Bütün duvarların oradan geldiğini düşünmekten başka çıkar yolumuz var mı? Duvar, ölçü demektir — gün gelmiş, ölçmeye başlanmıştır. Modulor’un yazarı her şeyi ona dayandırır.
    Ayasofya’yı gezer gezmez, Thomas Whittemore’a (ki o da “h” harfini esgeçmiştir) ölçüler hakkında sorular yöneltir, 4 Aralık 1948 günü yanıtını yazar Le Corbusier’ye — bir daha karşılaştıklarını sanmıyorum, Ayasofya’ya ve Kariye’ye dönebildiğini de: Onların, birer derin mağara, tıpkı Lascaux, yerin dibinden, yerin dibine doğru, nasıl oyulduklarını görmüş olsa gerektir.