60’lı yılların en gözde sinema ve tiyatro oyuncularından Jeanne Moreau, uzun kariyeri boyunca canlandırdığı karakterlerle unutulmaz bir iz bıraktı. Büyük filmlerin büyük starı Moreau, ölmeden kısa süre önce yapılan bir röportajda “Ne için özlem? Özlem, eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsanız hissedeceğiniz bir duygudur. Aynı yerde kalakalan o kadar çok insan tanıyorum ki. Ve düşünüyorum, Tanrım, şunlara bakın! Ölmeden önce ölmüşler! Bu korkunç bir tehlike. Yaşamak bir risktir”.
Temmuz ayının son günü 89 yaşında ölen Fransız oyuncu Jeanne Moreau, 60’lı yılların en gözde sinema ve tiyatro oyuncularından biri; adı Ingrid Bergman, Sophia Loren ve Brigitte Bardot gibileriyle anılan büyük Avrupalı yıldız kuşağının üyesiydi. Dünya çapında onlar kadar tanınmamasının tek nedeni, Hollywood’a pek itibar etmemiş olmasıydı; her zaman Avrupa sinemasının bir ismi olmuştu.
Kuru ve boğuk, taklit edilemez sesi, koyu renkli etkileyici gözleri ve sanki surat asıyormuş izlenimi veren ağzıyla, tamamen kendine özgüydü. Karmaşık, esrarengiz ve tehlikeli kadın tipinin simgesiydi. Yetmiş yıl boyunca sürdürdüğü oyunculuk mesleğinde ekrana veya sahneye çıktığında, son yıllarındaki yardımcı roller dahil, seyircilerin dikkatini mıknatıs gibi çekmediği hiçbir oyun ya da film olmadı.
Oyunculuğu hiç bırakmayan, bunu bir “kariyer” değil bir “hayat” olarak tanımlayan Jeanne Moreau, 150 sinema ve TV filminde, sayısız tiyatro oyununda oynadı. 20. yüzyılın en büyük film yönetmenleriyle çalıştı. Hepsi de onu överek göklere çıkaran bu yönetmenler sayıldığında, bir sinema müzesine girmiş gibi oluruz. Aralarında Luis Buñuel, Elia Kazan, Orson Welles, Louis Malle, Michelangelo Antonioni, Jecques Demy, Tony Richardson, François Truffaut, Rainer Werner Fassbinder, Theodoros Angelopulos, Luc Besson ve François Ozon vardı. Bu saydığımız yönetmenlerin ilkiyle sonuncusu arasındaki yaş farkının 67 olduğu düşünülecek olursa, Jeanne Moreau’nun oyunculuk hayatının ne kadar uzun sürdüğü anlaşılabilir.
Gece/La Notte Jeanne Moreau, Antonioni’nin 1961 tarihli Gece (La Notte) filminde başrolleri Marcello Mastroianni ve Monica Vitti ile paylaşmıştı.
Oyuncu, 23 Ocak 1928’de Paris’te sorunlu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İngiliz olan annesi, Folies Bergère’de dansetmek üzere Paris’e gelmiş bir dansçıydı, babası ise bir kafe işletiyordu. Ama bu uzun sürmedi, işini kaybeden baba sık sık öfke krizlerine kapılan bir adam olup çıktı. Bir ara ailece o kadar yoksullaştılar ki, bir genelevin üstündeki tek odaya sığınmak zorunda kaldılar.
Tiyatro, Jeanne Moreau için yoksulluktan ve evdeki kargaşadan kaçış yolu oldu. Sık sık okuldan kaçarak tiyatroya gidiyordu. Yıllar sonra biyografisini yazan Marianne Gray’e oyunculuk hayatının başlangıcını, 16 yaşındayken 1944’te gördüğü Jean Anouilh’in Antigone oyununa borçlu olduğunu anlattı: “Hayret içinde kalmıştım çünkü Antigone’daki kız isyan ediyordu. Otoriteye direniyordu. Zamandan korkmuyordu. Onun gibi olmak istedim”. Konservatuara giren Jeanne Moreau, 1948’de, saygın tiyatro topluluğu Comédie-Française’in tarihindeki en genç oyunculardan biri oldu. Bir yandan da gangster filmlerinde oynamaya başlamıştı. Onu sahnede gören Louis Malle (ünlü yönetmen, o sıralarda tanınmamış bir belgeselciydi), Jeanne Moreau’yu ilk uzun metrajlı kurgulu filmi olan “İdam Sehpası”nda (Ascenseur Pour L’échafaud, 1958) ve aynı yıl “Âşıklar” (“Les Amants”, 1958) adlı ikinci filminde başrolde oynattı. Jeanne Moreau, film yıldızı olarak ilk şöhretini bunlara borçluydu; birkaç yıl sonra bu defa İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin “Gece” (La Notte, 1961) filmiyle ününü pekiştirdi.
Ancak Moreau’nun yıldızının en çok parladığı yıl, 1962 olacaktı. Arka arkaya üç büyük yönetmen ve üç önemli filmde oynadı. Çoğu sinemaseverin onun ismi söylendiğinde ilk hatırladığı film olan “Jules ve Jim”deki oyunuyla sansasyon yarattı. Fransız yönetmen François Truffaut’nun en önemli filmlerinden olan “Jules ve Jim”de, bir aşk üçgeninin kadın tarafı olarak büyüleyici bir oyun çıkaran Jeanne Moreau, aynı yıl İngiliz yönetmen Joseph Losey’nin “Eva” ve Amerikalı oyuncu-yönetmen Orson Welles’in Kafka’dan uyarladığı “Dava” filmlerinde de boy gösterdi.
55 yıllık kült film Moreau, Joseph Losey’nin yönettiği 1962 tarihli Eva filminde başrol karakteri Eva Olivier’yi canlandırmıştı.
Ünlü yönetmenlerle daha sonra da çalışacaktı; en çok hatırlanılan rollerinden biri de, yine François Truffaut’nun yönettiği “Siyah Gelinlik”teki (La Mariée Était en Noire, 1968) düğün günü kocasını öldürenlerden soğukkanlılıkla intikam alan kara dul rolüydü. 60’lı yıllarda çevirdiği hemen hemen her film, sinema klasikleri arasına girdi. Bunlar arasında İspanyol yönetmen Luis Buñuel’in Octave Mirbeau’nun romanından beyazperdeye uyarladığı “Bir Oda Hizmetçisinin Hatıra Defteri” (Le Journal d’une Femme de Chambre, 1964), İngiliz yönetmen Tony Richardson’ın “Mademoiselle” (1966), Hollywood filmi “Sarı Otomobil” de (The Yellow Rolls-Royce, 1964) vardı.
Jeanne Moreau, Jean Cocteau, Jean Genêt, Marguerite Duras gibi döneminin önemli entelektüelleriyle arkadaştı. Sadece Jean-Paul Sartre’a tahammül edemediğini söylemişti: “Sartre, cehennem başkalarıdır diyor. Bana kalırsa, cehennem benim”.
Louis Malle’a göre bir oyuncu olarak büyüklüğü “birkaç saniye içinde yüzünden ruh halinin nasıl değiştiğini yansıtabilme” becerisiydi. Orson Welles’e göre ise “tanıdığı en büyük oyuncu”ydu. Bir insan olarak nasıl olduğunu, ölmeden kısa bir süre önce yapılan bir röportajda, “Fransız sinemasındaki Yeni Dalga akımına ve 1960’lara özlem duyuyor musunuz?” sorusuna verdiği cevap anlatıyordu: “Ne için özlem? Özlem, eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsanız hissedeceğiniz bir duygudur. Aynı yerde kalakalan o kadar çok insan tanıyorum ki. Ve düşünüyorum, Tanrım, şunlara bakın! Ölmeden önce ölmüşler! Bu korkunç bir tehlike. Yaşamak bir risktir”.
Bismil ve Dargeçit ilçeleri arasında Dicle üzerinde inşa edilmekte olan Ilısu Barajı, en önemli arkeolojik-kültürel miras alanlarından biri olan Hasankeyf’in Aşağı Kent’ini de sular altında bırakıyor. 2011’de yapılan uyarılardan sonra bir kısım kurtarma kazıları gerçekleştirildi, ancak 550 arkeolojik yerleşmenin çoğu günışığına çıkarılamadı.
Baraj, akışını denetim al tına almak amacıyla bir akarsuyun önüne yapılan settir. Kurulacağı bölgenin, baraj projesiyle birlikte, arkeolojik araştırmaya dayalı bir koruma ve kurtarma planı-projesi geliştirilmemiş ise, tarihî sorunlar başlar. Çevrede, arkeolojik proje olmaksızın yapımına başlanılan bir barajın inşası sırasında, gerekli kum ve çakılı temin etmeye çalışan büyük iş makinaları, birçoğu höyük olan eski yerleşim yerlerini tahrip, bazen de tümüyle yok eder. En büyük tahribat ki genellikle bu gözden kaçar sulama kanalları ile arazi ıslah çalışmaları sırasında olmaktadır. Sulama için yapılacak tünel ve kanalların geçeceği yerler belirli bir eğime getirilirken, bölgedeki her türlü yükseltinin düzeltilmesi sırasında, birçok eski yerleşim kısmen veya tamamen tahrip olmakta ve mevcut tarih uçup gitmektedir.
Tüm bunlarla birlikte tarihin asıl taşıyıcısı olan doğa ile yerel hayvan ve bitki türleri de yitirilir. Yarattıkları kalıcı ve geri dönüşsüz etkilerle bulunduğu yörenin kaderini yeniden çizen barajlar, enerji üretimi açısından ülke ekonomisine katkı sağlar ama, bölgedeki sosyo-ekonomik değişim dahil bütün doğal süreçleri kesintiye uğratır. Orada tarih, baraj öncesi (BÖ) ve baraj sonrası (BS) diye ikiye ayrılır.
Paleolitik Çağ’dan OsmanlılaraPlanı 1954’te DSİ tarafından yapılmış olup inşasına 2005’te başlanan Ilısu Barajı, arkasında Hasankeyf, Kortik Tepe, Kavuşan Höyük, Müslüman Höyük gibi Paleolitik Çağ’dan Osmanlılar dönemi sonuna kadar çok uzun bir sürece ait yerleşim yerini etkileyecek.
Ülkemizdeki arkeolojinin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır. Hiçbir ayrım yapmaksızın, yurdumuzdaki barajların göl suları altında kalan ve kalacak olan yerleşimler ve onlara ait kalıntılar “eser” ya da “mal” değil, “bilgi” kaynağımızdır. Her yok olan kalıntı ile birlikte uygarlık tarihinin bir parçasını, bir daha yerine konmayacak şekilde silinmesi, tarihimizin aydınlatılması-karartılması sürecinde birinci derecede önemlidir.
İnşa edilen / edilmekte olan barajların bazılarının çevresinde sistematik olarak arkeolojik araştırma yapılmış ve saptanan eski yerleşmelerden bazıları sular yükselmeden önce arkeologlarca kazılıp belgelenebilmiş, ötekilerinde ise sayılarını ve ne olduğunu bilemediğimiz kültürler baraj göl suları tarafından yutulmuştur.
Barajlarımızdan, sistematik olarak taranmış olanlar Keban, Karakaya, Atatürk, Aslantaş, Bedre-Kayalıköy, Ilısu, Birecik, Batman, Kralkızı, Hirfanlı, Sarıyar, Tahtalı gibi sayılı birkaç örnek ile sınırlıdır. Bunların haricinde çok sayıda baraj göl alanı için organize kurtarma programı yapılmış fakat, bu olumlu başlangıcın arkası gelmemiş, arkeolojik çalışmaların ivmesi giderek düşmüştür.
Binlerce yıllık kültürel miras Hasankeyf’te henüz açığa çıkmamış arkeolojik yerleşmeler ile beraber yer üstündeki yapıların çoğu, Ilısu Barajı kapsamında geri dönüşü olmaksızın yitirilecek.
Sistemli ve organize kurtarma projesi uygulanan Keban’da bile, arkeolojik kazılar baraj bitme aşamasına yakınken başlamış, saptanan yerlerin çok az bir bölümü kurtarılabilmiştir. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki diğer baraj göl alanlarında da çalışmalar çok geç başladığı için, kültür varlıklarımızın büyük bir bölümü hiçbir belgeleme yapamadan sulara bırakılmıştır. GAP bölgesinde yüzey araştırmaları yapılmış, hiç değilse birkaç tane höyüğün kazısı gerçekleştirilebilmiştir. Yurdumuzun diğer bölgelerine baktığımızda, birkaç istisna dışında, diğer baraj göllerinde hiç, ama hiç belgeleme yapılmadan uygarlığın kökeni olan akarsu boylarının tarihten silindiğini, çok üzülerek görmekteyiz.
Çağdaş gelişmenin zorunlu gereği olan yatırımlar ile ülkemizde tarih ve kültürel mirasın korunması için gösterilen çabalar, birbirlerinin karşıtları olarak görüldüğü için, arkeologlar ile yatırımcı kurumları sürekli olarak karşı karşıya getirmektedir. Taraflar birbirlerini tam anlayamadıklarından gereksiz bir çekişme içindedirler. Bizden çok daha fazla yatırım yapan ülkelerde, akılcı bir yaklaşım, iyi bir planlama ve işbirliğiyle, sözkonusu olaylar sorun olmadan çözülebilmektedir.
Bilginin kurtarılması, her türlü yatırıma daha proje aşamasında iken müdahale edilmesine bağlıdır. Yatırımın gerçekleştirileceği alanın arkeologlar tarafından denetlenmesi, her iki tarafın da ileride çıkabilecek durumlara karşı hazırlıklı olmasını sağlayacaktır. Eser ya da anıtların kurtarılması, o anıtın ya da eserin bulunduğu yer ve orada yapılmak istenen yatırımın duruma göre ayarlanması, planlanmasına bağlıdır. Arkeoloji sanıldığı kadar büyük giderler gerektiren bir bilim değildir. Kazandırdığı, yapılmadığı takdirde kaybolacaklar ile karşılaştırıldığında çok fazladır.
1960’lı yıllarda ve belki de daha erken bir tarihte planlanmış olan Ilısu Barajı, Hasankeyf noktasında günümüzün en tartışmalı baraj projesi durumuna gelmiştir. Bismil ve Dargeçit ilçeleri arasında Dicle üzerine inşa edilmekte olan Ilısu Barajı, arkasında şerit halinde çok uzun bir alanı sular altında bırakacaktır. Baraj göl sahası içinde arkeolojik yüzey araştırmaları yapılmıştır. Bu geniş alanın küçük bir bölümünde bile binlerce yıllık kültür birikiminin izlerini taşıyan yüzlerce arkeolojik ve tarihsel değer saptanmıştır.
2011 yılında re’sen atandığım bilirkişilik görevim ile Ilısu Barajı sürecinde yer almış olmam, baraj göl alanında kalacak olan anıtların kurtarılması için ilk adımın atılmasını sağlamıştı. Anadolu topraklarında türünün tek örneği olan Zeynel Bey Türbesi’nin taşınması dışında, deplase hazırlıkları yapılan Artuklu Hamamı, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, El-Rızk, Süleymanhan, Koç ve Kızlar camileri gibi çok önemli anıt yapılar, bilirkişilik görevimin Hasankeyf’e olan olumlu yansımalarıdır.
İlgili bölge koruma kurulları ile diğer devlet kurumları tarafından onaylanarak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yatırım programına alınarak 2005’te inşasına başlanmış dünyanın en büyük baraj projelerinden Ilısu Barajı için, 2011 yılındaki bilirkişilik görevim sırasında bir arkeolog olarak şahsıma barajın arkeolojik yerleşmelere, tarihsel değerlere yapacağı etkinin ne olacağı ile ayaktaki tarihî eserlerin taşınıp taşınamayacağı noktasında teknik sorular sorulmuştu. Bunun üzerine yaklaşık üç ay süren bir kütüphane ve arşiv çalışması sonucunda, bilinenin aksine 200 civarında değil tam 550 arkeolojik yerleşim yerinin dolaylı ya da doğrudan barajdan etkileneceği, Hasankeyf antik kentindeki anıtlar da dahil olmak üzere kurtarılabilecek ne varsa günümüz mühendisliğin geldiği seviyenin katkılarıyla taşınabileceği hususunda görüşlerimi bildirmiştim.
Söz konusu 550 arkeolojik alanın mağaralar, açık-hava kamp alanları, köy-çiftlik tipi yerleşmeler, savunmalı yerleşmeler, antik yerleşmeler olduğu, bunların Paleolitik Çağ’dan (MÖ 200.000) Osmanlı dönemi sonuna (20. yüzyıl başları) kadar uzanan çok uzun bir süreci kapsadığı ilk defa kamuoyuna bildirilmişti. Yine aynı raporda, Ilısu Baraj Gölü ve Hidroelektrik Santrali inşası tamamlandığında Hasankeyf Aşağı Kent’in çok büyük bir bölümünün su altında kalacağı, DSİ’nin sağladığı finansal destekle kurtarma kazıları devam eden Kortik Tepe (Bismil/Diyarbakır), Kavuşan Höyük (Bismil/Diyarbakır), Müslüman Tepe (Bismil/Diyarbakır), Hakemi Use (Bismil/Diyarbakır), Salat Tepe (Bismil/Diyarbakır), Sumaki Höyük (Bismil/ Diyarbakır), Başur Höyük (Merkez İlçe/Siirt), Aluç-Aluze (Bismil/Diyarbakır), Yukarı Salat (Bismil/Diyarbakır), Çemialo Sırtı (Beşiri/Batman), Çattepe (Kurtalan/Siirt), Kuriki (Merkez İlçe/Batman), Gre Amer (Beşiri/Batman), Hınçıkan (Bismil/ Diyarbakır), Gre Abdurrahman (Bismil/Diyarbakır), Gusir Höyük (Kurtalan/Siirt), Hirbemerdon (Bismil/Diyarbakır), Ziyarettepe (Bismil/Diyarbakır), Salat Camii Yanı (Bismil/Diyarbakır), Kenantepe (Bismil/Diyarbakır) ve Hasankeyf Höyüğü gibi eski yerleşme ve höyüklerden bazılarının tümüyle baraj gölü içinde kalacağı, bazılarının ise barajın etki alanı içinde olacakları açıkça ifade edilmişti.
Zeynel Bey Türbesi, türünün tek örneği Taşınması yapılan Zeynel Bey Türbesi, Anadolu topraklarında türünün tek örneği. Bunun dışında, deplase hazırlıkları yapılan yapılar ise şöyle: Artuklu Hamamı, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, El Rızk, Süleymanhan, Koç ve Kızlar camileri.
Bunlara ilave olarak taşıma işlemlerine teknik olarak höyüklerin dahil edilemeyeceğini, bu nedenle Türkiye Neolitiği için eşsiz değerdeki Hasankeyf Höyüğü’nde mimari tabakalaşmayı saptamayı ve taşınabilecek kalıntı ile bulguları açığa çıkarmayı hedefleyen sistematik bilimsel arkeolojik kurtarma kazılarının acil bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği noktasında uyarılarım olmuştu. Sonraki süreçte bir Japon kazı ekibinin Hasankeyf Höyüğü’nde geliştirdiği kazılarda Göbeklitepe ile çağdaş kalıntı ve buluntulara ulaşılmıştır.
Buna karşın gayrimüslim vakıf malları konusunda yolsuzlukları ile tanınan, arkeoloji ve eski eser konusunda hiçbir eğitimi olmayan bir avukat ile onun işbirlikçisi seyahat uzmanı bir gazeteci tarafından “bilirkişiler baraja izin verdi” biçiminde bir manşetle, sözde Hasankeyf’i korumak amacıyla şahsıma ahlaksızca bir saldırı yapılmıştı. Başka bir deyişle ar damarı “hacklenmiş” bu kişiler tarafından tasarlanmış yalanlarla dolu haber, Ilısu Barajı içindeki yerleşmeler ile Hasankeyf’i korumaya çalışan şahsımı hedef göstermek amacıyla basına servis edilmişti.
Aslında yalnızca teknik uzman olan bilirkişilerin barajlara, köprülere, havalimanlarına, gökdelenlere ve benzeri projelerin yapımına karar veremeyeceğini bilemeyecek kadar bilgi ve kültürden uzak bu insanların Hasankeyf’in geleceğini savunuyor olmaları, bugün Türkiye’deki baraj arkeolojisinin gelişememesindeki en önemli nedendir. Aynı zihniyet göz göre göre Allianoi antik kentinin, tek bir yapı bile kurtarılamadan Yortanlı Barajı suları altında kalmasına neden olmuştur. Ilısu Barajı’nda yitip gidenin sadece Hasankeyf değil 550 arkeolojik yerleşme olduğunu altı yıl önce söylemiş olmam, bugün son bir çabayla kurtarılmaya çalışılan anıtlar için de bir şans ve dönüm noktası olmuştur.
20-25 yıldır Ilısu Barajı ile mücadele ediyor gibi görünüp prim yapan ve bilirkişilerin baraj yapımına izin verdiğini zanneden cahiller ise yitip giden arkeolojik ve tarihsel değerlerin başlıca sorumlularıdır. Türkiye’de işini meslek ahlakı ile yapmaya, Anadolu’nun arkeolojik ve tarihî değerlerini korumaya çalışan biliminsanlarının düşürülmeye çalışıldığı durum için en doğru sözü William Shakespeare 400 yıl kadar önce söylemiş: “Buz kadar lekesiz, kar kadar temiz olsan bile, iftiradan kurtulamazsın”.
Gülbün Hanım, dedesi Sadaret Müsteşarı Ali Fuad Bey, amcası hariciyeci Âli Fuad Türkgeldi’nin arşiv ve evraklarına sahip çıkmış, muhafaza etmiş bir kişiydi. 1999’daki ölümünden sonra büyük ölçüde kaybolan bu arşiv, yakın tarihimize ışık tutacak bilgilerle doluydu.
Büyükelçi Âli Fuad Türk geldi’nin yeğeni Gülbün Türkgeldi (10 Haziran 1938-1999) İstanbul Üniversitesi’nin çeşitli birimlerinde görev yapmış, Prof. Nazım Terzioğlu’nun kurucusu olduğu Fen Fakültesi Matematik Araştırma Merkezi Matbaası’nın yöneticiliğinden emekli olmuş bir İstanbul hanımefendisiydi.
Gülbün Hanım, dedesi Sadaret Müsteşarı Ali Fuad Bey, amcası hariciyeci Âli Fuad Türkgeldi’nin arşiv ve evraklarına sahip çıkmış, onların aileden kalma kitaplarını ölümüne kadar korumuş, muhafaza etmiş bir kişiydi. Gülbün Hanım, Yıldız Sarayı Kütüphanesi hafız-ı kütübü (kütüphanecisi) Sabri Kalkandelen’in oğlu Nurettin Kalkandelen’in müdürü olduğu İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde memuriyete başlamıştı. Burada Nurettin Bey’in arkadaşları olan Abdülbaki Gölpınarlı, Prof. İsmet Sungurbey, Şinasi Akbatu, Fazıl Ayanoğlu, Doğan Hızlan, Turgut Kut, Kemal Elker gibi herbiri kendi alanlarında üstad olan şahsiyetlerle dost, ahbab olmuştur. Özellikle Abdülbaki Gölpınarlı’nın yanından ayırmadığı bir yardımcısı gibi olan Gülbün Hanım, daha sonra Prof. Nazım Terzioğlu’nun ısrariyle İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Araştırma Merkezi Matbaası’nın başına getirilmiştir. Şehzadebaşı İmareti içinde kurulmuş olan bu matbaanın herşeyi olan Gülbün Hanım, 1970’li yılların başından itibaren pek çok yerli ve yabancı biliminsanına yemekten yayına, sekreterlikten asistanlığa, mutemetlikten danışmanlığa pek çok alanda hizmet etmiştir. Ricâl-i Mühimme-i Siyâsiye, Ma’ruf Simâlar, Mesâil-i Mühimme-i Siyâsiye, Görüp İşittiklerim gibi imparatorluğun son yılları hakkında kaynak eserlerin yazarı, dedesi Ali Fuad Türkgeldi’nin (1867-1935) ve büyük sefirlerden Âlî Bey’in bütün arşivinin muhafızı olarak Yeşilyurt’taki evinde ölümüne kadar tarih alanındaki bilim insanlarına yardım etti.
Gülbün TürkgeldiYöneticisi olarak emekli olduğu Şehzadebaşı İmareti’ndeki İÜ Fen Fakültesi Matematik Araştırma Merkezi Matbaası’nın her şeyiyle ilgilenen, adeta demirbaş elemanıydı.
Yaşamının son yıllarında, 1991 yılı Aralık ayında (Prof. Dr. Yusuf Hallaçoğlu’nun genel müdürlüğü sırasında) korumakta olduğu arşivin belgelerden oluşan büyük bir bölümünü (3.167 belge, 19 defter, 60 resim ve 1 albüm) T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne devreden Gülbün Türkgeldi, ailesine ait bazı özel belgeleri ve amcası Büyükelçi Âlî Bey’in ve dedesi Sadaret Müsteşarı Ali Fuat Türkgeldi’nin yayımlanmamış bazı çalışmalarını saklamaya devam etmişti. Gülbün Hanım’ın Başbakanlık Arşivi’ne vermediği belge ve elyazısı defterler halindeki not, araştırma, hatırat, araştırma ve tarih eserleri, 1999’daki ölümü sonrasında önce uzun bir zaman Tereke Hakimliği’nin kararı gereği mühürlü olarak kapalı kaldı. Birkaç yıl süren mühürlülük hali sırasında, içerideki evrakın dağılıp kaybolmaması için pek çok girişimde bulunmama rağmen Gülbün Hanım’ın varisinin belgelere karşı anlaşılması mümkün olmayan düşmanlığı sonucu evdeki mobilyalar eskiciye, kağıt türündeki malzemeler de kağıt hurdacısına yok pahasına atıldı.
2000’li yılların başında yaşanılan bu kültür yıkımı sesiz sedasız gerçekleşti. Arşivin sokağa atıldığını, hurdacıya verildiğini öğrenir öğrenmez atılan malzemeyi toplamaya çalıştım. Gülbün Hanım’ın hayatında yaptığı evyapımı gelincik likörlerine, zarif ikramlarına muhatap olup çekmecelerde korunan Ali Fuat Türkeldi’nin not defterlerine keyifle bakıp, sohbet ettiğimiz zamanlar adına, hurdacı-eskici taifesini tek tek dolaşarak atılanları bulmaya çalıştım. Bütün bu çabalar sonuç verdi ve bir miktar malzeme elimize geçti. Hurdacılara düşen Türkgeldi Arşivi’nin defterleri arasında Büyükelçi Âlî Bey’in Arnavutlar ve Arnavutluk tarihi ile ilgili yazdıkları da bulunuyordu. En az 10 defterden oluştuğunu sandığımız bu çalışma, büyükelçinin 1 Ocak 1937 ile 1 Ocak 1938 tarihleri arasında Tiran’da yaptığı elçilik görevi sırasında hazırlanmış önemli bir eserdi. Elime geçen birinci ve onuncu defter İstanbul’da Tahtakale’de satılan okul defterlerine Âlî Bey’in nefis rık’a yazısıyla yazılmıştı. Birinci defter “Müracaat edilen esirler”, “Gegalık – Toskalık” onuncu defter ise “Zogo’nun dahili siyasetinin esas hatları” “Zogo devrinde Arnavutluğun siyâset-i hariciyesi” bölümlerini içeriyordu. Defterlerin içinde ayrıca bulunan bir büyük dosya sayfasındaki bu çalışmanın içeriğine dair bir belge de, Arnavutluk hakkındaki çalışmanın on defterden daha fazla olması gerektiğini isbat ediyor.
Lozan Konferansı katiplerindendi
Gülbün Türkgeldi’nin amcası Âli Fuad Türkgeldi, Lozan Konferansı’ndaki katipliğinin yanısıra, kariyeri boyunca Hariciye’de birçok önemli görevde yer almış usta bir diplomattı.
Sadaretin müsteşarı Ali Fuad Bey
Ali Fuad Bey, İstanbul hükümeti sona erene dek sadaret müsteşarlığı görevini yürüttü. İkinci Damat Ferid Paşa sadaretinde Kuva-yı Milliye’yi âsî ilân eden hatt-ı hümayun’a itirazıyla bilinir.
Büyükelçi Âlî Fuat Türkgeldi, Atatürk’ün isteği ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın teklifiyle Arnavutluk’un Tiran kentine Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Başkatip Halil Vedat Uşaklıgil ile birlikte gönderilmiştir. Vedat Uşaklıgil, Tiran’da elçilik görevlisi iken kendisinin görevden alınma emri üzerine uyku ilacı içerek elçilik binasında intihar etmiştir. Bu durum Cumhuriyet tarihimizin en hassas konularında biri olup antikemalist kişler tarafından bu konuda Dr. Rıza Nur’un hatıralarına dayandırılan cinsel bir takım iddialar içermektedir.
Büyükelçi Âli Bey, Vedat Uşaklıgil’in hem aile dostu hem de amiri bir büyükelçi olarak bu konuda bütün bu olayların merkezinde yer alıyordu. Kayıp olan anı ve araştırma defterleri bu açıdan da çok önemliydiler. Ayrıca Gülbün Hanım’ın sağlığında evinde gördüğüm ama sonradan tamamen kaybolan “Tiran Hatıratı”, tarafımdan toplanan bu malzemenin içinde bulunmuyordu. Bu hatıra notlarının bir bölümü 1973 yılında M.C. Şehabeddin Tekindağ tarafından “Âli Fuad Türkgeldi’nin Tiran Elçiliği” isimli akademik makalede yayımlanmıştır (Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı: 3, sayfa 47-62). Bu makalede, hatıratın tümünün yayına hazırlandığı, yakın bir tarihte yayımlanacağı ifade edilmektedir. Ama üzgünüz ki bu önemli çalışma ve kıymetli anılar bugüne kadar yayımlanmamıştır. Eserin ünik nüshasının da nerede ve kimde olduğunu bilen de yoktur.
21. yüzyılın ilk yıllarında yaşandığımız bu kültürel yıkım, önemli belge kıyımının hiçbir yerde kaydı yoktur. Bu konu hiçbir yazıya, habere, makaleye konu olmamış İstanbul kenti gayyasında kaybolup gitmiştir. Bu yazı da tarihe bir not düşmek amacıyla kaleme alınmıştır.
Genellikle “şimdiki zamanın sonsuzluğu”nda yaşayan biz Türkler, tarihi hep bugünün denge ve hissiyatlarıyla algılayıp yorumlarız. Bunu içten içe sezdiğimizden de, yarın endişesi ve yarın belirsizliği, hemen her konuda gündelik hayatımızı etkiler. Zira kendi tarihimizle ilgili nereden-nasıl geldiğimizi bilmediğimiz için, nereye gittiğimizi de anlayamayız. Halbuki bu “içten içe sezgiler” yerine biraz olsun tarih bilgisi koyabilseydik kafamıza, çoluk-çocuk baştan itibaren yaşadığı ülkenin en azından yakın geçmişine dair bir zemin görebilirdi.
Yakın tarihimiz, erken cumhuriyet devrinde iyi-kötü kurumsallaşan resmî-sivil yapıların varlığı ve buradan yetişen yöneticilerin iradesiyle şekillendi. 1920’lerin, 30’ların devlet kadroları, Osmanlı döneminin son kremasıydı. Bunlar Balkan Savaşı’ndan itibaren 10 yıllık bir savaş döneminden sağ çıkabilmiş, genellikle askerî eğitim almış, bağımsızlık mücadelesine katılmış saha insanları veya kalem efendileriydi. Bu insanlar çok zorlu koşullar ve yokluk içerisinde, enkaz bile devralmadan, yeniden yeni bir millet olabilmenin şartlarını yaratmaya çalıştılar. Türkiye bugün yaşanan onca rezilliğe rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsa, bunu o dönemin yapısal ve toplumsal reformlarına; o kimi zaman dalga geçilen “demir ağlar”a; Anadolu adındaki coğrafyanın “yurt” sayılmasına ve burada yaşayan insanların “adam” yerine konmasına borçludur.
Cumhuriyet yönetimlerinin elbette hataları, günahları vardır. Bunları bilmek ve bunlarla hesaplaşmak da daha iyi bir gelecek için ön şarttır. Dokuz yıllık yayın hayatımızda bu tür örneklerin çoğunu belgeleriyle, tanıklıklarıyla, uzman yazılarıyla dile getirdik; getirmeye de devam edeceğiz. Ancak bizden bu hata ve olumsuzluklardan hareketle, cumhuriyet dönemini ve başta Mustafa Kemal olmak üzere cumhuriyet kadrolarını külliyen karalamamızı; sanki ortada kadim bir imparatorluk ve kültürü varmışçasına, kalmışçasına bir hava yaratmamızı; sadece cumhuriyet elitinin yanlışlarını bahane ederek bir tür reaksiyon tarihçiliği yapmamızı bekleyenler hayal kırıklığına uğramaya devam edecek.
Tarihsel dönemleri, tarihî şahsiyetleri sadece günümüzün irili ufaklı iktidar hesapları doğrultusunda değerlendirenler -bırakın kötü anılmayı tamamen unutulur gider. Bugün ülkemizin içine sokulduğu kaotik, değerlerini yitirmiş, hukuksuz, günlük ucuz siyaset ve paraya endekslenmiş, içine kapanmış durum, ancak “Eski Türkiye”nin başlangıç koordinatları ve değerleri temel alınarak düzelebilir.
Kültürsüz, tarihsiz bir millet değiliz. Ancak çok ciddi ahlaki problemlerimiz var. Çoğu kişi “okumuşları da görüyoruz, okumayla ahlaklı olunmuyor” dese de, eğitimsiz ama temiz insanların Türkiye’nin geçmişinde kaldığı bir gerçek. Yine de tüm bu olumsuzluklar, cumhuriyeti kuranların karşılaştıkları zorluklarla mukayese edilemez. Bu bakımdan durmak yok, tarihe devam…
Tarihte kutsal kitaplardan sonra en çok satan, en çok konuşulan ve en çok “olay yaratan” eser, Karl Marx’ın 1867’de ilk cildini tamamladığı Das Kapital. Her ne kadar önsözünde “Anlatılan senin hikayendir” dense de anlamak için epey bilgi gerektiren Kapital, 150 yıldır sosyalizm-komünizm mücadelesinin temel referans kitabı kabul ediliyor. Bir kitabın dünyada ve Türkiye’deki kısa tarihi.
Meşhur kitabın Almanca orijinalinin önsözünde “Anlatılan senin hikayendir” der Karl Marx. Duyan da okuyunca anlayacağını sanır. Oysa çetrefil denebilecek bir okuma ile bile altından kolay kolay kalkılamayacak bir kitap sözkonusu. Anlamak için, örneğin Roman Rosdolski’nin Marx’ın Kapital’inin Oluşumu veya bugünkü (ve elbette yarınki) anlam ve önemi için Ernest Mandel’in Marx’ın Kapital’i gibi kitapları da devirmek gerekir.
Başyapıtın ilk baskısı, 1867, Hamburg, Almanya.
Karl Marx’ın Kapital‘i, nihayetinde henüz kapitalizmin gerçek anlamıyla bir dünya sistemi olmaktan çok, geniş bir bağımsız ve zanaatkâr-çiftçi okyanusunda kendi halinde bir ada olduğu bir dönemde, 150 yıl önce yazılmış bir kitap. 150 yıldır eksilmeyen ilgi ve alakanın, Marx’ın temelini attığı sosyalizmin icraatı ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu söylemek oldukça zor. 1917 Ekim Devrimi gibi dünyayı sarsan günler, bu 150 yılda bir elin parmaklarıyla sınırlı kaldı. Üstelik Sovyetler’in çöküşü, pazar ekonomisinin Rusya’nın ötesinde Çin ve Vietnam gibi ülkelerde de yaygınlaşmasıyla Kapital‘in pabucunun dama atılması gerekirken, 2012’de UNESCO Karl Marx’ın Komünist Manifesto ve Kapital eserlerini, “dünya mirası listesi”ne aldı.
Direnişin maddi temeli
Marx’ın görüşlerinin tarihsel olarak geçersizliğinden sözedenler, “krizler” karşısında toplumsal çelişkilerin sadece 19. yüzyıla değil 21. yüzyıla da ait olduğunu yaşayarak görüyor, onun güncelleştirilmesinin vazgeçilmezliği ile karşı karşıya kalıyor. Kısaca hatırlatmak gerekirse: 1993 Japonya, 1997 Güneydoğu Asya, 1998 SSCB’nin çöküşü, 2000’de “yeni ekonomi”nin başına gelenler ve Arjantin’de 2001’deki ekonomik felaket… Ancak bütün bunlar 2007-2008’de dünya ölçeğindeki iktisadi depremin yanında önemsiz kalır. Bu şimdilik son büyük kriz, bilinen bütün ekonomik teorilerin gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır (meraklısı 1994’ten başlayarak Türkiye için de kendi çapında bir sıralama rahatlıkla yapabilir).
Bugün en gelişkin ülkelerde, toplumun ekonomik anlamda %99 ve %1 diye ayrışması karşısında öfkelerini sokaklara taşıranlar, sermaye ve emek arasındaki kutuplaşmanın had safhaya vardığını ifade ediyorlar. Nihayetinde “özel kâr için üretimi karakterize eden insafsız ve karşı konulmaz büyüme güdüsü ve kârın sermaye birikimi için hâkim kullanımı” diye özetlenebilecek “hikaye”, bir bildiriden ibaret değil. Ayrıca onlarca yıl süren ve Marx’ın en önemli yapıtı olan bu çalışmada kullanılan iktisadi malzemenin zenginliğinin ötesinde; felsefeden ideolojiye, sosyolojiden sanata bir bütün oluşturan kapitalist üretim tarzını yöneten yasaların incelenmesidir asıl olan. Dolayısıyla bu kitap, genel olarak sanılanın aksine, “saf iktisadi bir kuram”dan söz etmemektedir.
Kitabın doğuşu
16 Ağustos 1867’de Marx, Kapital‘in ilk cildini tamamladığında dostu ve mesai arkadaşı Engels’e kısa ve coşkulu bir mektup gönderir: “Bunu mümkün kılan sana borçluyum yalnızca. Bana yönelik fedakarlıkların olmasaydı üç cildi için gereken devasa çalışmanın altından kalkamazdım”. Bir ay sonra Hamburg’da, kutsal kitaplardan sonra insanlığın geleceğine ilişkin tarihin kaydettiği en önemli kitap yayımlanır.
Ardında 20 yıllık bir birikim olan Kapital, bu süre zarfında özel hayattan siyasete bir dizi uğraştan arta kalan zamanlarda yazıya geçirilmiştir. Karl Marx ne de olsa bir akademisyen değildi. Üstelik siyaset ve ailesi, onun için vazgeçilmez öncelikteydi. Öte yandan Kapital‘in ancak 1. cildi sağlığında çıkmış; 2. ve 3. ciltler dostu ve mesai arkadaşı Engels tarafından yayımlanmış; 4. cilt olarak kabul edilen Artık Değer Teorileri ise Karl Kautsky tarafından çok daha sonra yayımlanabilmiştir (Bütün bunlardan sonra da yüzlerce sayfalık elyazması kalmıştır). Üstelik çalışma bir bütün arzetmekten ziyade henüz tamamlanmamış olarak nitelenebilir. Eldeki bir elyazması yığını gözönüne alındığında, 1857 ve 1865 tarihli iki çerçeve dikkate alınmalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla altı cilt olarak tasarlanan Kapital, daha sonra dört cilt olarak yeniden tasarlanmıştır.
O gün bu gündür yeniden tartışmalara yol açan, bir dizi insana ilham kaynağı olan Kapital, yazılışından 150 yıl sonra, üstelik onun adına inşa edilen bir dizi toplumun çöküşünden sonra, yaşadığımız dünyayı en azından anlamak için neden elzem olarak görülüyor? Her ne kadar kitabın alt başlığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” olsa da gerçekte bu kitap sadece o kadar mı?
İlk çevirisi Eski Türkçe Kapital’in ilk çevirisi Eski Türkçe, kısaltılmış olarak Ceride-i Felsefiye dergisinde 22 Ağustos 1912’de yayımlanmıştı (solda). Çeviri “hülasat-ül hülasa (özetin özeti)” takdimiyle Bohor Israel tarafından yapıldı (sağda).
Gerçekten Kapital‘in konusu nedir? “Kitap bir ekonomik yapıt mı” diye sorulsa, içindeki bir dizi bölümün adına bakarak “evet” demek mümkün. Ama yazarın Hegel’in Mantığı‘nı okuduktan sonra, önceki bilgilerini yeniden gözden geçirip tezgahın başına geçtiğine bakılırsa “felsefi bir eser” de denilebilir mi? Veya sosyalizmin “bilimsel” temelini oluşturduğuna göre, açıkça devrimci siyasetin alanına mı girmekte? Sorular çoğalmış, “ahlakçı bir eser olduğunu” söyleyenler bile çıkmıştır.
İtalyanca’dan çevrilen özet Suphi Nuri İleri, 1936’da Carlo Cafiero’nun Kapital özetini İtalyanca’dan çevirerek eserin anlaşılmasına ve kolay okunmasına katkı sağladı.
Kapital‘in altbaşlığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” ise de Marx için ekonomi politik bir yarı bilimdir; yani ideolojiye dönüşen bir bilim. Zira klasiklerle başlayan gelişimi duraklamış ve bilimsel yoldan saparak çağının egemenlerinin anlayış ve önyargılarının tutsağı olmuştur. Çünkü klasiklerin (Adam Smith, David Ricardo) mantığı kapitalist üretim tarzını mahkûm etmeye, onun çelişkilerini ortaya çıkarmaya, geçici özelliğini göstermeye ve sonunu kestirmeye onları zorlarken, sonradan gelen bu okul mensupları yoldan çıkmışlardır. Karl Marx buradan hareketle yalnızca kapitalist ekonominin işleyişini tahlil etmekle, çelişkilerini sergilemekle kalmamış, resmî iktisat biliminin bunları açıklamaya nasıl engel olduğunu da göstermiştir. Buradan hareketle, sınıf mücadelesiyle kendi tarihlerini yapan insanların ideolojik ekonomik evrimini ortaya çıkaran emekçiler ve sermayedarlar arasındaki sınıf mücadelesini tahlil eder kitabında.
Dolayısıyla Kapital hem teorik hem pratik, hem felsefi ve hem de ekonomik, hem tarihsel hem de sosyolojik bir eserdir. Özetle kitap, 1845’te formüle ettiği o ölümsüz sözünün (“Şimdiye kadar, filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler; şimdi dünyayı dönüştürmek sözkonusudur”) detaylı analizidir.
Kapital yalnızca iktisat ilminde köklü bir altüst oluşa neden olmamış, o güne kadar ütopya olan sosyalizme bilimsel bir temel kazandırmıştır. Bu açıdan işçi hareketinin tarihinde belirleyici bir kavşak oluşturur. Kapitalizmin zayıf, ölümcül yanlarını açığa çıkardığı gibi yeni bir toplumun inşaının da öncüllerini ortaya koyar.
Kapital‘in Türkçe macerası
Türkiye Sosyalist Fırkası’nın yayın organı İştirak‘te ilk yazısı Nisan 1908’de çıkan Alyans İzraelit Mektebi Müdürü Bohor İsrail, 2 Eylül’deki yazısında sosyalizmin bir ilim olduğunu ve öğrenilmesi için bir çevirmenler heyeti oluşturulursa “en evvel Karl Marx’ın ‘Sermaye’ ismindeki eserinden başlamak icap eder” diye yazar. Dört yıl sonra ise Ceride-i Felsefiye dergisinde “hülasat-ül hülasa” diye takdim ettiği bir özetlemeye girişir (bu bilgiyi Mehmet Ö. Alkan’ın 2014 tarihli bir çalışmasına borçluyuz).
İlk girişim Haydar Rifat’tan Haydar Rifat’ın Sermaye başlığı altında 1933’te Gabriel Deville’in özetinden yaptığı çeviri Cumhuriyet döneminin ilk girişimi olmuştu.
Sosyalist olmayan çevrelerde de meseleden en azından bihaber olmamak babında Kapital’den sözetmek kaçınılmaz olmuştur. Vakit başyazarı Ahmet Emin Yalman, 5 Nisan 1918’de ‘Bugün meşhur Alman sosyalisti Karl Marx’ın yüzüncü doğum yıldönümüdür…” diye başlayan yazısı, “Karl Marx’ın ancak geniş ekonomi bilgisi olanlar tarafından anlaşılabilecek kadar muğlak olan Sermaye adındaki eseri, her memleketin işçisi tarafından bir mukaddes kitap gibi okunmakta, ezberlenmekte…” diye devam eder. Yalman yazısının sonunu şöyle bağlar: “Bugün yaşasaydı sosyalizmi kökten reddeder ve örneklik bir sosyal politikacı olurdu”.
Cumhuriyetin önemli simalarından Mahmut Esat Bozkurt da bir Marx ve Kapital hayranıdır. “Karl Marx ve Türkler” adlı 1935’deki bir yazısında “Marx’ın ‘Kapitali’ adlı büyük eseri bütün dillere çevrildi. Onu bizim dilimizde ne zaman okuyacağız?” diye sorar ve “onun bilinmemesi kültür bakımından bir eksiliktir. Büyük bir eksikliktir” diye devam eder; Marx’ın görüşlerini “dahiyane” ve “heybetli” bulur.
Temennilerin ötesinde Cumhuriyet dönemindeki ilk girişim 1933’te Haydar Rıfat’ın Gabriel Deville’den yaptığı bir özet çeviridir. Üç yıl sonra 1936’da Kerim Sadi, Kapital’dan Hülâsalar‘ı (iki forma) yayımlar. Aynı yıl Suphi Nuri, Carlo Cafiero’nun özetlediği Kapital‘i çevirir. Dönemin Kapital çeviri girişimlerinin en önemlisi Hikmet Kıvılcımlı’nın 7 fasiküllük yayınıdır.
Mahmut Esat Bozkurt, Marx’ı öve öve bitiremezken Dahiliye Vekili Saraçoğlu kendisiyle aynı fikirde olmamalı ki, örneğin Halkevi Başkanlığına gönderdiği bir yazıda (Nisan 1938) “Halkevi muhitlerine bu çeşit eserlerin gireceğini tahmin etmemekle beraber şayet her hangi bir yanlışlıkla kütüphanenize bu eserler girmiş bulunuyorsa kütüphane kütüğünden kaydının silinerek derhal buraya gönderilmesini rica ederim” der. Bu yasak ile Kapital, Türkçede 28 yıla mahkûm edilir!
Nihayet Kapital
Akademisyen Mehmet Selik’in Almancadan çevirisiyle 196667’de Kapital‘in birinci cildi 5 kitap olarak yayımlanır (Sol Yayınları). Üçüncü cildin bir kısmı, birkaç yıl sonra çıkar. Bu bölümler 12 Mart sonrasında bu kez başka bir yayınevinden çıkınca Sol Yayınları da Alaattin Bilgi’nin İngilizce çevirisiyle birkaç yıl sonra Kapital’i yeninden yayımlamaya başlar ve tamamlar.
70’li yılların ortalarında sokak sergilerinde iki Kapital çevirisi okur bulmaktaydı.
Son olarak Mehmet Selik’in Almanca’dan –eksik- çevirisi üzerinden Nail Satlıgan yine Almanca orijinalinden Kapital‘i tamamlar.
Bugün Kapital‘in yanısıra Kapital‘den türeyen bir dizi kitap da okuru beklemekte.
Bundan 25 asır önce Sun Tzu, aldatmanın savaşın temeli olduğunu söylüyordu. Ona göre güçlüyken zayıf, güçsüzken kuvvetli görünmek gerekirdi. Bu temel prensibi uygulayan birlikler, birçok defa tarihin akışını değiştirdi. 1. Dünya Savaşı sırasında sistemleşmeye başlayan dezenformasyon ve aldatma teknikleri, 2. Dünya Savaşı’nda tayin edici bir karakter kazandı.
6 Haziran 1944 sabahı bin lerce Müttefik gemisi Normandiya sahillerine asker çıkarırken, gökyüzüne hakim olan İngiliz ve Amerikalıların on bin sortisine karşı Luftwaffe sadece birkaç yüz etkisiz çıkış yapabildi. Buradaki Alman 7. Ordusu, üzerine gelen kuvvetler karşısında sıkıştı, çaresiz, direnerek çekilmeye başladı.
Çıkarmanın ilk saatlerinde Müttefikleri denize dökebilecek zırhlı birliklere hareket emri de verilmedi. Bunu izleyen kritik günlerde, az kuzeyde Calais kıyılarını tutan 15. Ordu, 7. Ordu’nun yardımına koşacak yerde, hiç gelmeyecek olan “asıl çıkarma”yı bekledi, bekledi, bekledi… Sonra da tek başına kalıp dört Müttefik ordusuna karşı direnme olanağını yitirdi. Böylece Almanlar Paris’i boşaltırken zafere giden yolda en korkulan aşama geride bırakılıyordu. “Asıl çıkarma” devasa bir aldatma planından ibaretti.
20 dakikada savaşa hazır!II. Dünya Savaşı’nda İngiliz mekanize kuvvetlerinin Almanların gözünü korkutmak için kullandığı şişirilebilir sahte tanklardan birinin başında nöbet tutan iki asker. Bu tanklardan birinin kullanıma hazır hale getirilmesi yaklaşık 20 dakika sürüyordu.
Almanlar batıdan gelmesi kaçınılmaz olan Müttefik istilasına karşı Atlantik duvarını inşa ederken, çıkarmanın nereye yapılacağını öğrenemediler. Böylece ordularını Normandiya ile Calais arasında böldüler. Tarihin en büyük ve en karmaşık aldatma operasyonları başarıya ulaşmıştı: Fortitude adı verilen esas aldatma operasyonunun yanı sıra, Vendetta, Ironside, Zeppelin ve Diadem adınını taşıyan diğer operasyonlar Alman ordularını çok uzak bölgelerde tutmak üzere aylardır yürürlükteydi. Hepsi başarılı oldu. Tecrübeli Alman kurmaylarının aklı gerçekten karıştırılmıştı. Savunmacılar güçlerini yaymak zorunda kalmasaydı, çıkarmayı kıyıda karşılayan birliklerin yanıbaşında mevzilenmiş iki panzer tümeninin hücumu, Müttefikleri pekala denize dökebilirdi. Ama onlar tarihte savaş aldatmacalarına kurban giden ilk komutanlar değildi, sonuncu da olmayacaklardı.
En iyi düşman aldanmış düşmandır Nazilerin çekilirken cephede bıraktıkları makinalı tüfek süsü verilmiş bir kütük.
Zayıf noktalar ve aldatma tekniği
Savaş aldatmacaları, hasmı beklemediği yerden ve beklemediği zamanda ya da en azından beklemediği şekilde vurmak için yapılır. Bazen de onu belli eylemlerden vazgeçirmek veya belli eylemlere sürüklemek için kullanılır. Savaşın en önemli konuları olan baskın, emniyet ve ağırlık merkezi prensipleriyle ilgilidir. Tayin edici noktada gücünüzü yoğunlaştırırken, hasmınızın gücünün dağılmasını ya da en azından dengesini yitirmesini sağlarsınız. En kısa ifadesiyle savaş aldatmacası, olan şeyleri yokmuş, olmayan şeyleri varmış gibi, yani her şeyi olduğundan farklı göstererek düşman komutanının kafasını karıştırmak, onu hatalı yollara yöneltmektir. Bozkır süvarilerinin sahte çekilme içeren hilal taktiği, sayısız muharebede Türklere zafer kazandırmıştır. Osmanlılar’ın Haçlı rakipleri bunu bildikleri halde çoğu zaman sahte çekilmeyi gerçek sanmış, zaferi kazandıklarını sanarak coşkuyla ilerlemiş, tuzağa düşüp imha olmuşlardır.
Örneğin 1396’da Niğbolu’da çoğu Fransız olan Haçlı şövalyeleri Türkleri tanıyan Sigismund’un tavsiyesine rağmen öne geçip şan kazanmak için yarış edince Yıldırım’ın eline düştüler. 1444 Varna Muharebesi’nde de bu kez Janos Hunyadi’nin ısrarı, Haçlılar’ın merkezden hücuma geçip Türk kanat unsurları tarafından kuşatılmalarını önleyemedi. Kendilerine aşırı güvenen Batılılar, Osmanlıları iyi tanıyan Balkan liderlerini dinlememenin cezasını ağır şekilde çektiler.
II. Dünya Savaşı sırasında, Okinawa’daki Kadena Town yakınlarındaki havaalanında Amerikan pilotları tarafından defalarca vurulmuş Japon ‘maket’ uçakları.
Kosova ve Haçova muharebeleri
Bundan dört yıl sonra Haçlılar uzun süre için son büyük kara seferini açtılar. Sonuç II. Kosova Muharebesi’nde belirlendi. Bu, o dönem için olağandışı bir hadise oldu. Meydan muharebelerinin genelde tek günde bittiği bir çağda, muharebe üç gün sürdü. İlk gün karşılıklı yoklamayla geçti ve ikinci gün taraflar büyük bir çatışmaya girmelerine rağmen sonucu belirleyemediler. Üçüncü gün Türk ordusu çekilmeye başladı ama kanatlar merkezden daha yavaş çekilirken Haçlılar gene tuzağa düştü. Bu yenilgiden sonra yeni bir sefer açacak halleri kalmadı ve İstanbul’un fethi gerçekleşti.
Söz konusu taktik Batılıların zihnine o kadar kazınmıştı ki, Osmanlılar’a bedavadan bir zafer de kazandıracaktı. Bu olay 1596’da, Batılıların Keresztes dediği Haçova muharebesinde meydana geldi. Osmanlı ordusunun bozulduğu ve Haçlıların III. Mehmet’in gözü önünde Osmanlı ordugahını yağmalamaya başladığı sırada yapılan mevzi bir karşı hücum, her şeyin bittiği bir anda düşmanın yersiz paniğe kapılmasına neden oldu. Felaket, bir anda büyük bir zafere dönüştü; çünkü Avusturyalıların liderliğindeki Haçlılar Osmanlı hilal pususuna düştüklerini sandılar. Kuşkusuz ki, bunun nedeni Osmanlıların hâlâ güçlü olduğu imajının sürmesiydi. Halbuki çürüme başlamıştı ve bu bir daha tekrarlanmayacaktı. Haçova, savaşanların zihin durumlarının mücadele için ne kadar önemli olduğuna mükemmel bir örnektir. İnsanlar gerçekte neyin olup bittiğine göre değil, durumu nasıl kavradıklarına göre davranır.
Savaş sanatı ve Sun Tzu’nun kitabı
Bundan 25 asır önce savaş sanatı üzerine yazmış olan Sun Tzu, aldatmanın savaşın temeli olduğunu söylüyordu. En kuvvetli ordu dahi buna başvurmalıydı. Ona göre güçlüyken zayıf, güçsüzken kuvvetli görünmek gerekir. Özellikle zayıf görünmek, düşmanı aşırı güvene ve tedbirsizliğe sevk edebilirdi. Keza düşmana yakınken uzak, uzaktayken de yakındaymış gibi görünmek önemliydi ve şayet düşman ajanları kontrol altına alınıp, onlar vasıtasıyla sahte bilgiler gönderilebilirse, bu da çok iyi olurdu. Düşmanı tanıyan ama onun kendisini tanımasını önleyen komutan, başarıya en yakın olandı.
Sun Tzu’yu okuduklarını sanmıyoruz ama Osmanlılar genişleme döneminde bunu akıncı kollarıyla çok iyi başarırlardı. Bunlar orduyla düşman kuvvetleri arasında bir perde oluşturur, kendileri keşif yaparken birçok koldan ilerler, düşman keşif kollarının faaliyetine olanak vermezlerdi. Akıncılar kapıkulu paşalarının hırsına kurban gittikten sonra ordu bu avantajını yitirdi. Bir süre Kırım süvarileriyle bu iş yürütülmeye çalışıldı ama, onların Viyana’daki ihaneti, Osmanlı gerilemesinin en önemli hezimetine yol açtı.
Osmanlı savaş kültürünün bu kaybına karşı, Osmanlı ordusunda yetişen subaylar, son savaşları olan 1922’deki Büyük Taarruz öncesinde çok kapsamlı bir aldatma planı uygulamayı başardılar. Birlikleri gece yürüyüşleriyle kaydırırken, Meclis’ten ordunun kıpırdayacak durumda olmadığı söylentisi yayılıyor, kritik bölgelerde ise haberleşme kesilip gerekirse boşaltma yapılıyordu. Bu tedbirler savunma amaçlıymış gibi gösterildi. Komuta heyetinin hareketi de farklı gerekçelerle gizlendi. Tüm bunların sonucunda operatif ve taktik anlamda baskın gerçekleştirildi ve zafere ulaşıldı.
Arap-İsrail savaşları ve karşılıklı aldatma
1948 savaşları İsrail’in kuruluş karmaşası içinde, 1956 savaşı da İngiltere ve Fransa’nın müdahalesine paralel bir seyir izledi. 1967’ye gelindiğinde İsrail tepeden tırnağa silahlanmış Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak ordularının saldırıya hazırlandığını biliyordu. Bu nedenle bir baskın hazırladılar. Öncelikle hava kuvvetlerinin, inen uçakları hızla yeniden yükleyerek 10 dakika içerisinde yeni bir sortiye gönderme olanağı kazandığını gizlediler. 700 uçak karşısında kendi 196 uçaklarıyla tek şansları, ardı ardına havalanıp gün boyu Arap hava kuvvetlerini yerde imha etmekti. İkinci olarak da savaştan önceki gün binlerce askeri plajlara, tatil yerlerine gönderip savaşın uzak olduğu havasını yarattılar. Ne var ki hava karardıktan sonra gevşeklik görüntüsüne ihtiyaç kalmamış ve askerler üslerine dönmeye başlamıştı. Ertesi sabah, tam da Mısırlı pilot ve radar operatörlerinin nöbet değiştirdikleri sırada üslerini bastılar. İlk gün İsrail uçakları ortalama beşer sortiden tam 1.000 uçuşa çıktılar ve 300 Arap uçağını, ezici çoğunluğu yerde olmak üzere imha ettiler. Hava üstünlüğünü elde ettikten sonra yer hedeflerine yönelip kesin bir zafer kazandılar. Ne var ki, bu durum bölgeye barış getirmedi. Bu kez savaşı 1967’deki zaferin ganimetlerini hâlâ tam sindirememiş olan İsrail başlatmayacaktı. Bu defa Mısır istihbaratı mükemmel bir kampanya yürüttü. 1972 başından itibaren basına sürekli olarak Mısır ordusunun yetersizliklerine, yedek parça ve cephane eksikliklerine ve uçak kazalarına dair haberler sızdırılmaya başlandı. Suistimallerin yaygınlığı, ordu moralinin bozuk olduğu, pilot bulunmadığı vs. gibi haberler 1967’deki büyük zaferlerinden sonra Arapları küçümseme eğilimine girmiş olan İsraillileri rehavete yönlendirdi.
Beyrut gazetelerindeki SSCB ile Suriye’nin arasının açıldığı haberleri ve özellikle de Temmuz 1973 tarihinde Kahire yakınlarında yapılan bir tatbikata çağrılan askerî ataşelere büyük acemilikler sergilenmesi de planın bir parçasıydı. Bu sayede İsrail istihbaratı kendisine ulaşan birçok doğru bilgiyi gereken şekilde değerlendirmeye almadı ve İsrailliler 6 Ekim günü baskına uğrayarak çok sıkıntılı bir duruma düştüler. Ancak çok büyük bir gayretle Mısır 3. Ordusu’nu kuşattılar ama epey prestij yitirdiler ve savaştan sonra Sina Yarımadası’nı terketmek zorunda kaldılar. Savaş hazırlıklarının tümüyle gizlenmesi olanaksızdı. Nitekim bu konuda İsrail’e birçok bilgi sızmıştı ama, bunların yanlış değerlendirilmesi sağlandı. Bu karmaşık dezenformasyon planında Arapları silahlandıran Rusların epey yardımı olduğu öne sürülmüştür.
Aldatma içinde aldatma
Laf Mısır’a gelmişken, 1942 sonbaharında, bu ülkenin Batı Çölünde, İkinci El Alamein Muharebeleri öncesinde General Montgomery tarafından yapılan ve “Operation Bertram” adı verilen aldatma operasyonlarına değinmeden geçmeyelim. Burada birçok düzeyde şaşırtmaca vardı. Öncelikle, bugüne kadar çöl savaşlarında tüm taarruzlar Akdeniz tarafından değil, güneyden, çölün lojistik olarak mümkün olduğu kadar derinliklerinden zırhlı birliklerle çevirme yapmak suretiyle gerçekleşmişti. İngilizler batıya, Rommel de doğuya ilerlerken bu yolu seçmişti. Şimdi, son aşamaya yaklaşılırken, Montgomery hem güneyden, hem de kuzeyden taarruz edecek ama esas darbeyi kuzeyden vuracaktı. Ne var ki, bunu yapması için ileri hatlara büyük güç yığınağı ve bunları için yakın mesafede depolar inşa etmesi gerekiyordu. Çöl koşulları, bunları düşmanın keşif uçuşlarından saklamayı olanaksız kılmaktaydı. Alanın darlığı da, manevra yoluyla yapılacak baskınları olanaksız hale getirmişti. Zaten, 1. Alamein’de Rommel burada alanın daralması sayesinde durdurulabilmişti. Şimdi bu dar alandan hücuma geçilirken düşmanın aldatılması daha bir önem kazanıyordu, ama nasıl?
Bunun için dahiyane bir yol bulundu. Hareketler gizlenemeyeceğine göre olduğundan farklı gösterilecekti. Gerçek yığınak, sahte gibi sunulmalıydı. Tahtadan, kullanılmış petrol bidonlarından ve brandadan yapılmış maketler İngiliz hatlarını doldurmaya başladı. Kuzeyde de çok sayıda nakliye aracı göze çarptı. Ama bunlar haftalar boyunca aynı yerde kalınca Alman ilgisi dağıldı. En ilerideki yeni siper hatları dikkatlerini çekti ama onlar da değişmiyordu.
Bu sırada, daha gerideki toplanma bölgelerinde gerçek tanklar ve diğer araçlar yığılmaya başladı. Almanlar bunların muharebe hattına ancak iki günde ulaşabileceğini hesapladılar. Keza güneye giden bir boru hattı ve su dağıtım istasyonları gördüler. Bu bölgedeki zırhlı birliklerin açıkça mevzilendikleri göze çarpıyor, ayrıca harekata hazırlanan bir tank birliğinin telsizleri dinleniyordu. Ne var ki düşman bu boru hattının kullanılmayan petrol varillinden yapıldığını, bir zırhlı tümenin sessizce güneydeki mevzilerden ayrıldığını ve geride maketler kaldığını, kuzeyde ise maketlerin yerini gerçek vasıtaların aldığını göremiyor, bilemiyordu. Keza, piyadenin önceden kazılan siperlere doğru ilerlediğini de izleyemediler. Böylece Montgomery rahatça istediği yığınağı yaptı ve güney taarruzuna paralel olarak kuzeyde büyük bir yıpratma savaşına girerek Rommel kuvvetlerini tüketti. Gerisi Tunus’a kadar sürecek bir uzun bir kovalamaca oldu.
Kıbrıs Harekatı’nda başarı ve trajedi
1974 Kıbrıs Harekatı’nda Türk Silahlı Kuvvetleri zor bir operasyonu başarırken bir yandan başarılı bir aldatma yaptı diğer yandan da bir aldatma süphesine kurban gitti. Öncelikle, çıkarmanın Magosa tarafına yapılacağı izlenimini vermek için yük gemilerinden oluşan bir konvoyu o bölgeye gönderdiler. Bunlar radarda görününce, Rumlar adanın doğusunda önemli bir kuvvet bulundurmak zorunda kaldılar. Esasen Magosa kalesinin güçlü bir mevzi olarak Türk Mukavemet Teşkilatı’nın elinde bulunması bu fikri güçlendiriyordu. Buna ek olarak hava indirme birliklerinin kullanılması Rum güçlerini daha da dağılmasına yol açtı. Böylece, Girne yakınlarında hiç beklenmedik bir plaja yapılan çıkarma, ilk anda yeterli güç çıkamamasına rağmen başarılı oldu. Taşıma kapasitesindeki eksiklik, aldatma planıyla telafi edildi.
Ahşaptan Japon topu
II. Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesinde, Japon sahil savunmasının kullandığı ağaç gövdesinden yapılma sözde bir AA topu.
Buna karşılık, Türk gemilerinin aynı modeldeki Yunan gemileri sanılarak bombalanması ve Kocatepe felaketi, Türk gemilerine konulan işaret levhalarının aldatma sanılması nedeniyle gerçekleşti. Gerçi, havacılar durumdan kuşkulanmamış değillerdi ama, deniz kuvvetleri karargahındaki yetersiz ve yeteneksiz nöbetçi subayın son soruya “orada gemimiz yoktur” yanıtını vermesi felaketin asıl sorumlularının bu karargahta olduğuna işaret etmekteydi. Belli ki orada yeterli kadro bulundurmayan üst komutanlar da sorumluydu. Ayrıca, Akdeniz’de seyreden farklı ülkelerin gemilerini uzaktan Yunan konvoyu olarak değerlendiren ve yakın keşiften kaçan deniz karakol uçağı pilotları da çok hatalıydı. Yaz güneşinde Akdeniz’e kuzeyden güneye doğru bakınca karaltılardan başka bir şey görülemeyeceği denizcilerin temel bilgileri arasında olmalı, tam rota istenmeli ve bu bilgiler en azından üst karargahlarda tekrar değerlendirilmeliydi. Onlar da hatalıdır. Kesin emir alan Hava Kuvvetleri pilotlarının diğer işaretleri savaş aldatmacası sayması ise normal bir durumdu. Kaldı ki, Yunanlıların muhtelif tatbikatlarda en azından telsiz aldatmacası yaptığına birçok kez şahit olunmuştu.
Tanklarımız öyle çok ki! Gerçeğinin yanında duran bir İngiliz tank maketi. II. Savaş’ta ordular kendi kuvvetlerini olduğundan daha güçlü göstermek için sık sık bu savaş aldatmacasına başvurmuşlardı.
Aralarında 18 asır olan iki büyük komutanın, düşmanın tuttuğu bir nehri geçmek için buldukları yaratıcı çözümler ilginçtir. Sezar düşman arazisinde bir nehrin kıyısında ilerlerken, hasım ordu da karşı kıyıda ona paralel yürüyor, geçişine izin vermiyordu. Bir sabah Sezar ordusunun bir kısmını ormana gizledi ve diğer grubu biraz daha dağınık düzende yürüyüşe geçirdi. Hasım ordu ana grupla birlikte uzaklaştıktan sonra kalanlar ortaya çıkıp nehri geçtiler ve tahkimat yaptılar. Sezar döndü ve iyi korunan köprübaşından geçerek düşmanı bozguna uğrattı. Napoleon ise Po Nehri’ni geçerken Avusturyalıları ana kuvvetiyle köprü inşa edecekmiş gibi yaparak aldattı. O sırada gizlice ileriye gönderdiği bir grup, uygun bir yerde geçiş yapıyordu.
Dünya Savaşı’nda ‘Operation Mincemeat’
İngilizler tarafından 2. Dünya Savaşı sırasında gayet başarılı bir aldatma faaliyeti gerçekleştirildi: Mincemeat Operasyonu! Sicilya’ya çıkmaya hazırlanan Müttefikler, Almanları Sardinya ve Yunanistan’a çıkılacağına inandırmak istiyordu. Bu nedenle ölen bir alkoliğe komando subayı üniforması giydirip İspanya’da kıyıya sürüklenecek şekilde denize bıraktılar. Bileğine kelepçelenmiş bir evrak çantasında planlar ve sözde Binbaşı Martin’e nişanlısından gelen aşk mektupları vardı. Ceset ortaya çıkınca İngilizler onu almak için muazzam bir gayrete giriştiler. Bu arada Times’da yayınlanan kayıp listelerinde de adı vardı. İspanyollar ise beklendiği gibi belgeleri Almanlar’a iletti. Sonuçta Almanlar Sicilya, Korsika ve Yunanistan’a takviye gönderdiler. Gerçi Sicilya’ya ya da gönderdiler ama bunlar Müttefikleri’ durduracak sayıda değildi.
Maskirovka ve Ruslar’ın başarılı eylemi
Ruslar tarafından kullanılan bir terim olan “maskirovka”, askerî aldatma faaliyetlerinin tümünü içerir. Aldatıcı gösteriler, kamuflaj, dezenformasyon, sahte tehdit oluşturma vs. Bu konudaki en başarılı çalışmalardan birisi 1944 yazında, Alman Merkez Ordular Grubu’nun imha edildiği “Bagramyan” operasyonu öncesinde yapılmıştır. Bilindiği gibi bu cepheler Karadeniz ile Baltık arasındaki iki bin kilometreye yayılmış olup, girinti çıkıntılar ile çok daha uzundu. Ruslar Belarus cephesinde hazırladıkları hücumu gizlemek için güneydeki Ukrayna cephesi ile kuzeydeki Baltık cephesini hareketlendirdiler. Bu cephelere açıkça takviye gönderdiler, sonra bunları gece yürüyüşleriyle merkeze çektiler. Almanlar ihtiyatlarını güneye gönderince merkez cephesinin çökmesi kolaylaştı. 30’a yakın Alman tümeni imha edildi ve bundan sonra bir daha inisiyatifi ele geçiremediler.
Körfez Savaşı’nda aşikar bir aldatmaca
Bir ordu ne kadar kuvvetli olursa olsun, her operasyon planına ek bir aldatma planı yapılır. Bu planlar, bazen operasyon planından bile daha kapsamlı ve karmaşıktır ama bazen de kolayca anlaşılır. Bu nedenle muhtemel hasım güçlerin askerî eğitimi ve doktrinleri iyice anlaşılmaya çalışılır.
Körfez Savaşı sırasında da Amerikalılar bazı çıkarma gemilerini göndererek, deniz piyadeleriyle çıkarma yapacakları izlenimi vermek suretiyle büyük bir Irak gücünü kıyıya bağladılar. Esas saldırıyı karadan geniş bir çevirme hareketi şeklinde yaparak kıyıya yığılan birlikleri tecrit ve imha ettiler. Bu aslında bizim bile o günlerde rahatlıkla gördüğümüz, aşikar bir aldatmacaydı. Amerikalıların, karadan ilerleme olanağı varken daha zor bir çıkarmaya girişmeyecekleri gün gibi açıktı. Ama Iraklılar yemi yuttular. Kaldı ki Saddam ve kurmayları savaşı zaten tümüyle yanlış yönettiler ve bu hataları yenilmelerini hızlandırdı.
2. DÜNYA SAVAŞI
Normandiya ve sonrasında aldatmaca operasyonları
Fortitude, Vendetta, Ironside, Zeppelin ve Diadem. Bunların hepsi, bir bütünün parçaları olarak, Normandiya çıkarmasıyla ilgili karmaşık aldatma operasyonlarına verilen adlardır. Genel amaç karşı tarafı Norveç’e veya başka bir yere çıkarma yapılacağına inandırmak, Batı Fransa’ya yapılacak çıkarmanın yerini ve zamanını gizlemek ve nihayet çıkarma yapıldıktan sonra da düşmanı hatalı taktik tertiplenmelere zorlamaktı.
Fortitude planı ikiye ayrılmıştı. Fortitude North, Hitler’in Norveç takıntısından istifade ederek onu burada büyük bir güç tutmaya devam ettirmekti. Bu nedenle İskoçya’da İngiliz 4. Ordusu adı verilen, sözde 350.000 kişilik bir güç kuruldu. Kod adı “Syke” olan söz konusu aldatma operasyonu, bin kadar İngiliz askeriyle yürütüldü. Bu sözde güç, gerçekte var olan 15. Amerikan Kolordusu ile birlikte Norveç’i istila için tatbikat yapıyor, birlik karargahlarını temsil eden birimlerin haberleşmesi Almanlar tarafından dinleniyordu. Sonuçta, Hitler, tüm cephelerde sıkışmasına rağmen savaşın sonuna kadar 27 tümenlik bir gücü orada tuttu.
Fortitude South ise çok daha karmaşıktı. Sadece bir ordu değil, sahte bir ordular grubu yaratılıyordu. Güney İngiltere’de Montgomery’nin 21. ve Bradley’in 12. ordular grubu yığınak yaparken, Almanlar güneydoğu İngiltere’de, en yakın Fransa sahili olan Calais’ye çıkacak üçüncü bir ordular grubunun hazırlandığına inandırılacaktı.
FUSAG (First United States Army Group) adı verilen bu hayali güç, Almanlar Normandiya’ya yapılacak tali taarruz için buradaki kuvvetlerini güneye gönderince, sözde derhal Calais’ye yüklenecekti.
Hepsi olmasa da yeteri kadar Alman “Quicksilver” adı verilen bu aldatmaya inandı ve 15. Ordu Calais’de e bekleyip durdu. Bu arada havadan yapılan hazırlık bombardımanlarının Calais çevresinde yoğunlaştırılması da aldatma tedbirlerinin önemli bir parçasıydı. Çok popüler Amerikan dergilerinde sözde yanlışlıkla FUSAG amblemi taşıyan askerlerin resmi basıldı ve bir iki gün sonra bunlar aceleyle toplatılarak bu ordular grubunun var olduğuna inandırma çabasına ek bir boyut getirildi.
Sahte gemilerNormandiya çıkarması öncesi Almanlara yem olarak yerleştirilen sahte İngiliz çıkarma gemileri.
Bunların dışında Biscay Körfezine çıkacak gibi yapıp Alman 1. Ordusu’nu Bordeaux havalisinde tutacak Ironside, güneydeki Alman 19. Ordusu’nu Marsilya civarlarında oyalayacak Vendetta, Balkanlarda baskı yapmayı sürdürecek Zeppelin ve İtalya’daki Alman ordularını yeni operasyon beklentisine sokacak Diadem operasyonları yürürlüğe konuldu. Bunların yanında, Alman ordularını Normandiya’dan uzak tutacak daha düzinelerce küçük operasyon planlandı. Tüm bunlar son derece titiz bir hazırlık ve koordinasyon gerektiriyordu. Ayrıca açık verilmemeliydi; çünkü Almanlar Londra sokaklarındaki inzibat jeeplerinin telsizlerini bile dinleyebiliyordu. Bu arada FUSAG’a inandırıcılık katmak için düzinelerce havaalanı ve üs inşa edilip maket uçaklar, toplar, tanklar ve kamyonlar yerleştirildi. Sahte karargahların yayınlarının planları ifşa etmemesi ancak çok sıkı bir denetimle sağlanabildi. 1944 baharında İskoçya’daki İngiliz 4. Ordusu ve FUSAG’ın hayali birimleri alt ve üst karargahlarla şifreli ve şifresiz binlerce telsiz konuşması yapıyordu.
Bu oyuna Ruslar da katıldılar. Temmuz’a kadar büyük bir hücuma geçemeyecekleri izlenimi yaratmaya çalıştılar. Buna göre, Norveç veya Balkanlar’a yönelecek Rus orduları Alman ihtiyatlarını bağlayacak ve çıkarma ancak ondan sonra yapılacaktı.
1. DÜNYA SAVAŞI
Çanakkale ve Filistin’de hileli düzenlemeler
Düşmanı şaşırtmak, zayıflat mak ve neticede yenmek amacıyla savaş hilelerinin kullanılmasına Çanakkale Savaşı esnasında çok defa başvurulmuştur.
Daha ziyade İngiliz-Fransız müttefik ordusunun düzenlemiş olduğu savaş hileleri ve aldatma hareketleri en çok 25 Nisan çıkarmalarında ve Çanakkale’nin tahliyesinde görülür:
Soba borusu ve ahşap malzemeden sahte top imali: Çanakkale Boğazı’nın Müttefik filo tarafından zorlandığı sırada Boğaz’ı savunan Türk komutanlığının yapmış olduğu bir savaş hilesidir. Düşman donanmasının tabyaları bombardıman etmesini önlemek için hazırlanan sahte toplar, içinden duman çıkarılarak düşmana ateş eden top görünümü vermekte ve gerçek toplar yerine bu sahte toplar gemi ateşini üzerlerine çekmekteydi.
River Clyde kömür gemisinin çıkarma gemisine dönüştürülmesi: 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir’de Ertuğrul Koyu’na yapılan çıkarmada River Clyde kömür gemisi, üzerinde bazı değişiklikler yapılarak çıkarma gemisine dönüştürülmüştü. Gemiye bindirilen iki bin asker Seddülbahir sahiline baştankara edilecek gemiden hızla inip Türk siperlerini işgal edecekti. Ne var ki gemi sahilin uzağında karaya oturunca askerler karaya çıkamamış, çıkmak isteyenler Türk askerleri tarafından avlanınca iki bin askerin büyük kısmı karaya çıkabilmek için havanın kararmasını beklemek zorunda kalmıştı. Truva Şavaşı’ndaki meşhur Truva Atı’ndan esinlenerek yapılan bu aldatma çok da başarılı olamamıştı.
Boş gemilerin sahillere yaklaştırılması: 25 Nisan çıkarmalarında Müttefiklerin aldatma harekâtlarından birisini “gösteriş çıkarması” denilen, boş gemileri Bolayır ve Beşige koylarına yaklaştırarak bu bölgelerdeki Türk birliklerini meşgul edip esas çıkarma alanından uzak tutma hilesiydi. Bu hile bir ölçüde amacına ulaşmıştı. Türk ordusu komutanı olan Liman Paşa düşmanın Bolayır’a çıkarma yapmasından hep endişe ettiğinden, Bolayır’a yaklaşan boş gemileri bir gün boyunca izlemiş ve buradaki tümeni ancak bir gün sonra esas çıkarma bölgesine gönderebilmişti.
Geri çekilme esnasında aldatma örnekleri: Çanakkale’de Müttefikler’in tahliye harekâtı, on beş günlük bir dönemde kademeli olarak gerçekleşmişti. Cephede azalan askerlerin yerine kukla askerler, gemilere nakledilen topların yerine de ahşap malzemeden toplar koymak, boş çadırlarda ışık ve ateş yakmak gibi hilelerle savaş alanındaki eksikler gizlenmeye çalışılmıştı. (Muzaffer Albayrak)
İngilizlerin Çanakkale hileleriİngilizler, Gelibolu Yarımadası’nı tahliye planlarına çeşitli aldatmacaları dahil ettiler. Asker görünümü verilmiş manklenler ve su mekanizmasıyla kendi kendine ateş eden tüfekler, Türk savunmasını oyalamıştı.
Filistin cephesinden bir savaş hilesi
İngiliz ordusu, Filistin cephesinde bulunan Gazze-Birüssebi hattını savunan Türk birlikleri mağlup edip kendilerine Kudüs ve Şam yolunu açmak için 1917 Mart ve Nisan aylarında iki teşebbüste bulunmuştu. 1. ve 2. Gazze Muharebesi adı verilen bu muharebelerde İngilizler Türk birlikleri tarafından mağlup edilmişti.
İngilizler 1917 Ekim ayı sonunda üçüncü defa yapacakları taarruz öncesi oldukça büyük bir kuvvet topladıkları gibi Türk ordu komutanlığını aldatmak için de filmleri aratmayacak bir hile tertiplediler.
Buna göre Filistin cephesindeki İngiliz ordusunda görev yapan Meinertzhagen isimli Hollanda asıllı bir İngiliz istihbaratçıya ait çanta, hazırlanan taarruz planlarının tam tersi bilgileri içerecek şekilde Türklerin eline geçecekti. Meinertzhagen, bu hileyi uygulamak için Türk hatlarına doğru atıyla gidip bilerek bir Türk keşif kolunun önüne çıkmış ve onlarla kısa süreli bir kovalama ve karşılıklı ateşten sonra çantasını düşürüp kaçmıştı.
Meinertzhagen, çantanın üzerine atının kanını sürerek sanki yaralanmış da düşürmüş izlenimi vermişti. Ayrıca inandırıcı olması için kendisine ait özel mektupları ve gözlük vs. şahsi eşyasını da çantada bırakmıştı. Çantayı ele geçiren Türk komutanlığı bunun bir savaş hilesi olduğu ihtimalini düşünmekle birlikte çantadaki bilgiler doğrultusunda tedbir almaktan geri durmamıştı.
Esasında İngilizlerin böyle bir senaryo hazırlamalarına gerek de yoktu. Zira topladıkları 100 bin kişilik taarruz gücünün karşısında ancak 23 bin Türk askeri vardı. Yeterli şekilde takviye edilmeyen Gazze-Birüssebi hattı bir hafta içinde düşecek ve İngilizler bir ay içinde Kudüs’ü ele geçirecekti. İngilizlerin bu “çanta hilesi”, 1987 yılı yapımı “The Lighthorsemen” filminde ayrıntılı işlenmiştir.
Münih Olimpiyat Köyü’ndeki güvenlik önlemlerinin yetersizliği herkesin dikkatini çekiyordu. Üstelik polis psikoloğu Georg Sieber’in yazdığı olası felaket senaryoları görmezden gelinmişti. Korkulan oldu, Sieber’in yazdığı 21. senaryo neredeyse aynen gerçekleşti. Filistinli Kara Eylül örgütü, İsrail kafilesinin üyelerini rehin aldı. Bilanço ağır olacak, olimpizm ruhunda iyileşmesi imkansız bir yara açılırken, olimpiyat bayrağı kanla lekelenecekti.
Tam 45 yıl önceydi. Tüm dünya gözlerini Münih’e çevirmiş, olimpiyat heyecanıyla yanıp tutuşuyordu. Derken gelen bir haber herkesi şoke edecekti.
5 Eylül 1972, spor tarihinin en karanlık gününe sahne olmuştu. Filistinli Kara Eylül örgütünün üyeleri, İsrail delegasyonunun kaldığı bir binayı ele geçirip sporcu ve antrenörleri esir almıştı. Unutulmuş olimpiyat ülküsüne yeniden hayat veren Baron Pierre de Coubertin’in düşü, kanlı bir eylemle gölgelenecekti.
Kara Eylül Kökleri Filistin Kurtuluş Örgütü’ne dayanan Kara Eylül grubundan sekiz terörist, İsa lakaplı Lâtif Afif önderliğinde olimpiyat köyündeki İsrailli atletlerin kaldığı binaya sızmış ve sporcuları rehin almışlardı.
Aslında korkulan olmuştu. Olimpiyat köyündeki güvenlik önlemleri, yetersizliğiyle dikkati çekiyordu. Sporcular çitlerden atlayarak görevlilerin ruhu bile duymadan binalara girip çıkabiliyordu. Olys olarak adlandırılan güvenlik görevlileri, saedece sahte bilet satanların ve sarhoşların peşine düşüyordu. Turkuaz ceketleri sayesinde her yerden tanınıyorlar; silah taşımıyorlardı. Ceplerindeki tek cihaz telsizdi.
İsrail kafilesinin şefi Shmuel Larkin, yetkililere güvenlik konusundaki kaygılarını dile getirmiş ve gereken taahhüdü almıştı. Olimpiyat köyünde onlara verilen yer biraz sapa; asıl yoğunluğun olduğu yerden biraz uzaktı. Organizasyon komitesi güvenliğin daha iyi sağlanabilmesi için polis psikologu Georg Sieber’e başvurmuş, ondan olası terör senaryoları yazmasını istemişti. Onun kaleminden çıkan 21. senaryoda aynen şu ifade edilmişti: “Silahlı Filistinliler İsrail kafilesinin binasına girecek, öldürecek, esir alacak, İsrail’in mahkumları serbest bırakmasını isteyecek ve bir uçakla Almanya’dan gidecekler”.
Yetkililer bunun da dahil olduğu son derece gerçekçi kurguları görmezden gelmişti. Hattâ Münih Emniyet Müdürü Manfred Schreiber, bunların gereksiz olduğunu psikologa söylemişti. Katliamdan hemen sonra bu raporun yok edilmesi de manidar olacaktı. Devlet çuvallasa da, örtbas mekanizması çalışıyordu.
Sieber’in akıllara durgunluk veren cehennem senaryolarından biri de şuydu: “İsveçli aşırı sağcı bir grup bir uçak kaçıracak ve o uçağın içindekilerle birlikte Olimpiyat köyüne çakılmasını sağlayacak”. Evet, belki İsveçli değildiler, ancak yine bir Eylül günü 2001’de, teröristler bu çılgın düşünceyi New York’taki İkiz Kuleler’de hayata geçirecekti.
Başarısız kurtarma operasyonu Rehineler ve teröristler olimpiyat köyünden iki helikopterle NATO’ya ait Fürstenfeldbruck hava üssüne indiler. Tuzağa düştüğünün farkına varan grup, helikopterlerdeki rehinelere saldırmış ve el bombasıyla dört rehinenin bulunduğu helikopteri havaya uçurmuştu.
Alman Der Spiegel, 2012’de yayımladığı kapak dosyasında katliamdan üç hafta önce Beyrut’tan bir ihbar geldiğini, fakat bunun ciddiye alınmadığını iddia etmişti. Saldırı günü binada Filistinli teröristlerin inceleme yaptıkları, hattâ Hong Konglu sporcularla karşılaştıkları yıllar sonra ortaya çıkmıştı. Kamuoyunun varlığından bihaber olduğu on binlerce belgeyi inceleyen dergi, Alman devletinin 40 yıldır gizlediği bazı noktaları tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Kara gece
4 Eylül gecesi İsrail kafilesi önce “Damdaki Kemancı”yı izlemiş, ardından başroldeki İsrailli Shmuel Rodenski ile yemek yemişti. Güzel bir akşamdan sonra kaldıkları binaya dönmüşlerdi. Sabah saatler 04.30’u gösterirken, Kara Eylül’ün sekiz üyesi silahlarla olimpiyat köyüne giriyordu. Tevatüre göre çitlerden geçerken, Kanadalı sporculardan yardım almışlardı. Üzerlerinde spor kıyafetleri vardı; yerleşkenin tüm sakinleri gibi…
Yossef Gutfreund duyduğu bir sesle yataktan fırlamış, kapıda silahlı adamlar görmüştü. Hemen arkadaşlarını uyandıran güreş hakemi, 135 kiloluk bedenini siper ederek teröristlere zaman kaybettiriyordu. Camı kıran Tuvia Skolovski böylece kaçabilmişti. Güreş antrenörü Moşe Weinberg elinden geleni yapıyor; çıkan arbedede çenesinden yaralanıyordu. Filistinliler daha çok rehine istiyordu.
Weinberg kendisini zorlayan saldırganları güreşçi ve haltercilerin bulunduğu daireye götürdü. Kim bilir, daha güçlü sporcuların belki de saldırıyı püskürtebileceğini düşünmüştü. Fakat bir sorun vardı; hepsi uyuyordu. Gafil avlanmışlardı.
Odadan çıkarılanlar bir bir antrenörlerin dairesine götürülürken, teröristlerin üstüne atlayan Weinberg, öğrencilerinden Gad Tsobari’nin kaçmasını sağlamıştı. Başta kimsenin ilgilenmediği güreşçi, basın merkezinde duruma uyanan bir gazeteci sayesinde olanı biteni anlatmıştı. Kendini feda eden hocası sayesinde Tsobari bugün hâlâ hayatta ve 74 yaşında.
Bir saldırganı yaralamayı başaranYossef Romano da vurularak öldürülmüştü. 1 Aralık 2015 tarihli New York Times gazetesinde yer alan haberde, diğer dokuz rehineyi korkutmak için haltercinin cinsel organının kesildiği de yazılmıştı. Teröristlerin talepleri belliydi. İsrail’de hapishanede bulunan 234 tutuklunun serbest bırakılmasını istiyorlardı. İsrail, bu talebi bir saniye düşünmeden bile reddetti. Ayrıca Alman Kızılordu Fraksiyonu’nu (Rote Arme Fraktion-RAF ) kuran Andreas Baader ile Ulrike Meinhof’un salıverilmesini şart koşmuşlardı.
Saatler süren pazarlıklar
Pazarlıklar sürerken hiçbir rehinenin kılına dokunulmamıştı. Penceredeki Andre Spitzer ile Kehat Shorr’un yüzleri dünya televizyonlarına yansımıştı. Sabahtan beri ultimatom üstüne ultimatom veren teröristler, İsraillilerle birlikte bir Arap ülkesine gitmeyi planlıyorlardı. İçlerinde Federal Alman İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’in de bulunduğu yetkililer, hem rehinelerle hem de Kara Eylül mensuplarıyla yüzyüze görüşmüştü. Saat 15.38’de sürmekte olan yarışmalar dışında Olimpiyat oyunları durduruldu.
Teröristlerle pazarlık sürerken Batı Alman polisi olimpiyat köyünde muhtemel kurtarma operasyonunu gerçekleştirmek için fırsat kollamaktaydı. Hafif makineli silah taşıyan spor kıyafetli iki Alman polisi.
Öğleden sonra İsraillilerin tutulduğu yere çok yaklaşan Alman polisi, iki rehinenin öldürüleceği tehdidi üstüne geri çekilmişti. Saldırganlar saat 18.00’de Kahire’ye gitmek istediklerini açıklamıştı. Havaalanına gitmek için de yetkililerden iki helikopter istemişler; Münih’in uluslararası havaalanı yerine bir NATO üssünden uçmaları konusunda ikna edilmişlerdi.
Saatler 20.30’u gösterirken, anlaşma tamamdı. Buna göre Fürstenfeldbruck’tan rehinelerle birlikte kalkacak uçak Kahire’ye gidecek, keskin nişancılar geri çekilecekti.
Alman polisi operasyon için fırsat kovalıyordu. Helikopterlere 200 metre yürümek gerekiyordu. Doğru an yakalanabilir miydi? Teröristlerin lideri, İsa kod adlı Lâtif Afif durumu farketmiş, o mesafeyi otobüsle gitmelerini sağlamıştı.
Kahire’ye gidecek Boeing 727’ye mürettebat olarak 16 polisin yerleştirilmesi planlanmıştı. Amaç, uçağı denetlemesi beklenen İsa ve Tony kod adlı yardımcısı Yusuf Nezzal’ı etkisiz hale getirmek, dışarıdaki saldırganları da keskin nişancılar tarafından gafil avlamaktı.
Helikopterler Fürstenfeldbruck’a gelmek üzereyken, uçakta yapılması düşünülen operasyon son dakikada iptal edildi. Sonradan Alman antiterör timi GSG9’u kuracak Ulrich Wegener, işlerin kontrolden çıkmak üzere olduğunu farketmişti. Geride sadece, üssün değişik yerlerine yerleştirilmiş beş keskin nişancı kalmıştı.
İsrail’den olimpiyatlara veda Olayların ardından Uluslararası Olimpiyat Komitesi müsabakaların devamı kararı almıştı. İsrail her ne kadar bu karara saygı duysa da, olaylarda hayatını kaybeden atletler için düzenlenen törenin ardından, İsrail kafilesi olimpiyatlara veda etmişti.
Piste inen helikopterden çıkan İsa ve Tony uçağa gittiklerinde, bunun bir tuzak olduğunu hemen anladılar. Helikopterlere doğru koşarken, kontrol kulesinden ateş açılmıştı. Nişancı İsa’yı ıskalamış, Tony’yi vurmuştu. Böylece çatışmalar başlıyordu. Anton Fiegerbauer adındaki polis hayatını kaybederken, karışıklığı fırsat bilen helikopter pilotları kaçmayı başarıyordu. Sımsıkı bağlanmış olan İsrailliler kapana sıkışmıştı.
Saldırının kurbanları Amitzur Shapira (atletizm antrenörü), Andre Spitzer (eskrim hakemi), David Mark Berger (halterci), Eliezer Halfin (güreşçi), Kehat Shorr (atıcılık antrenörü), Mark Slavin (güreşçi), Moshe Weinberg (güreş antrenörü), Yossef Romano (halterci), Ze’ev Friedman (halterci), Yossef Kurt Gutfreund (güreş hakemi), Yakov Springer (halter antrenörü).
Geceyarısını dört dakika geçmişti. Bir anda rehinelere dönen teröristlerden biri önce onları tarıyor; sonra helikopterin içine el bombası atıyordu. Ardından bir diğeri, öbür helikopterde bulunan İsraillileri yine otomatik tüfekle öldürüyordu.
Çatışmalar noktalandığında tarih 6 Eylül, saat 01.30’du. Polis köpekleri tarafından bir otoparkta bulunan Tony kısa sürede etkisiz hale getirildi. Üç saldırgan yaralı olarak ele geçirilmişti: Cemal el-Gaşşî, Adnan el-Gaşşî ve Muhammet Safedî.
Başta saldırganların öldürüldüğü, rehinelerin kurtulduğuna dair haberler çıksa da saat 03.24’te karanlık bilanço ortaya çıkmıştı: 11 İsrailli sporcu ve antrenör, beş terörist, bir Alman polis ölmüştü. Dünya şoktaydı…
Alman kanunlarına göre böyle bir olaya asker müdahale edemiyordu. Polis etkisiz kalmıştı. Ekipmanları yetersiz, elemanları eğitimsizdi. İddialara göre helikopterler yanlış yere inmiş, keskin nişancıların işleri daha da zorlaşmıştı. Kriz komitesinde işleri yürüten Genscher’in de dahil olduğu yetkililer böyle bir olayı çözebilecek kapasitede değildi. Hattâ Schreiber’in bir önceki yıl gerçekleşen bir banka soygununda patlak veren rehine krizi nedeniyle yargılanmışlığı bile vardı. Aklanıp emniyet müdürü olarak görevine devam etmese, belki de katliam hiç yaşanmayacaktı.
İsrail kafilesinde ölenlerin anısına Katliamın ardından kafilenin kaldığı binanın önüne konulan mermer levhada İbranice ve Almanca şöyle yazmaktadır : “İsrail Devleti’nin ekibi 20. Olimpiyat Yaz Oyunları süresince 21 Ağustos’tan 5 Eylül 1972’ye kadar bu binada kalmıştır. 5 Eylül günü (kurbanların ismi sırayla yer almaktadır) vahşi bir saldırı sonucu hayatlarını kaybetmişlerdir. Hatıralarını saygıyla anıyoruz”.
‘Şov devam etmeli’
Arap ülkeleri içinde sadece Ürdün’ün kınadığı katliamdan sonra ne olacağı merak konusuydu. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı (IOC) Avery Brundage kararlıydı; Oyunlar ne olursa olsun tamamlanacaktı. Sporcularını olimpiyattan hemen çeken İsrail, buna karşın IOC’nin aldığı devam kararını desteklemişti.
Aynı gün Münih Olimpiyat Stadyumu’nda düzenlenen cenaze törenine 80 bin seyirci ve 3 bin sporcu katılmıştı. Spitzer’in eşi Ankie, Weinberg’in annesi ve kuzeni Carmel Eliash da tribünde yerini alanlar arasındaydı. Hattâ merasim sırasında kalp krizi geçiren Eliash ölmüştü. Brundage’ın konuşmasında İsrailli sporculara neredeyse hiç yer vermemesi tepkiyle karşılanmıştı. Başbakan Willy Brandt’ın ricasıyla bayraklar yarıya indirildiyse de 10 Arap ülkesi istisnaydı. Misillemeden çekinen Mısır, ertesi gün oyunlardan çekiliyordu.
Libya’da kahramanlar gibi karşılanan Kara Eylül üyelerinin cenazeleri devlet töreniyle gömülmüştü. Sağ olarak ele geçirilen teröristler, kaçırılan bir Lufthansa uçağının içindeki rehinelere karşılık serbest bırakılarak Libya’ya gönderilmişti. Birkaç gün sonra da İsrail uçakları Lübnan ve Suriye’deki Filistin kamplarını bombalayacaktı.
‘Av zamanı’
Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir, Mossad’a Münih Katliamı’nın sorumlularının öldürülmesi için gizlice yetki vermişti. Avrupa’nın değişik köşelerinde başlayan “av” filmlere, kitaplara ilham veriyordu. Operasyon sonradan “Tanrı’nın Gazabı” adıyla anılmıştı. Libya’ya iade edilen saldırganlardan Safedî ve Adnan el-Gaşşî’nin de bu operasyon kapsamında öldürüldükleri iddia ediliyor. 9 Nisan 1973’te Beyrut’ta düzenlenen “Gençliğin Baharı” adlı operasyonda ise, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün önemli üyeleri öldürülmüştü. O gün görev yapan komandoların komutanı Ehud Barak, 26 yıl sonra Başbakanlık koltuğuna oturacaktı…
Aynı yılın Temmuz ayında Norveç’in Lillehammer kentinde Mossad ajanlarının yanlış istihbarat alıp Ali Hasan Salameh diye Faslı Ahmet Buşeyh’yi öldürmesi sabırları taşırıyordu. Yakalanan beş kişi 1975’te serbest bırakılmıştı. 22 Ocak 1979’da Salameh’in arabasını uzaktan kumandayla patlatan Mossad, dört sivilin daha hayatını kaybetmesine neden olmuştu. İsrail operasyonlarının yirmi yıldan fazla sürdüğünü One Day in September (Eylül’de bir Gün) kitabında anlatan Simon Reeve, ayrıca bir noktanın altını çiziyordu. Ona göre “Aileler için intikam alıyoruz” diyen yetkililerin aksine, aileler intikam değil Münih’te yaşananları tüm çıplaklığıyla öğrenmek istiyordu. Der Spiegel Ağustos 2012’de yayınladığı başka bir haberde, katliamdan sonra Federal Almanya ile Kara Eylül’ün gizlice görüştüğünü, bir daha Alman topraklarında benzer bir terör eyleminin gerçekleşmemesi konusunda anlaştıklarını iddia etmişti. Spor tarihinin en karanlık gününü planlayanlardan Ebu Davut, 2010 yılında Şam’da bir hastanede öldü. Onun 1977’de Paris’te tutuklanması küçük çaplı bir krize yol almıştı. Filistin Kurtuluş Örgütü, Irak ve Libya ona diplomatik dokunulmazlık verilmesi gerektiğini savunmuş, Fransa ise Federal Almanya’nın iade talebini düzgün yapmadığını gerekçe göstererek katliamın beynini Cezayir’e yollamıştı. Ne için kullanılacağını bilmeden eylem için gerekli finansmanı bugünün Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın sağladığını söyleyen Ebu Davut, Steven Spielberg’in çektiği Münih filmi vizyona girdiğinde Der Spiegel’e konuşmuş ve pişman olmadığını yinelemişti.
Fürstenfeldbruck’tan sağ çıkanlardan Cemal el-Gaşşî ise 1999’da hayattaydı. Oscar ödüllü “One Day in September” (Eylül’de Bir Gün) adlı belgeselde konuşması büyük olaydı.
Spor tarihinin şüphesiz en karanlık günü 5 Eylül 1972’ydi; ancak Münih’te olanlar asla hatırlanmak istenmiyor. Olimpiyata sıçrayan kan, insanlık tarihinde kara bir leke olarak duruyor.
1972 Münih’ten akılda kalanlar
Vehbi Akdağ, Lasse Viren, Mark Spitz ve olaylı basket maçı
Güreşte Vehbi Akdağ ile bir gümüş madalya kazanan Türkiye’de, Uğur Dündar ismi de ilk kez parlıyordu. O zamanlar çok genç, bugünün deneyimli gazetecisi olan ilk kez TRT’de ekranlarında spiker olarak adını duyurmuştu. Oyunların yıldızı Mark Spitz’i anlatmak da ona nasip olmuştu. Katıldığı yedi yarışta da dünya rekoru kırarak altına kulaç atan Amerikalı sporcu, kapanış törenine katılmamıştı. Zira Yahudi’ydi ve başına bir şey gelmesinden korkulmuştu. Efsanevi yüzücü, Münih sonrasında emekliye ayrıldığında henüz 22 yaşındaydı. Kim bilir devam etse, belki de olimpiyat tarihinin en iyisi o olacaktı.
Mark Andrew Spitz Amerikalı yüzücü 1972 Münih Olimpiyatları’nda 7 altın madalya kazanmıştı.
Lasse Viren, 5000 ve 10000 metrelerde ilk kez Münih’te altına ulaşıyordu. Dört yıl sonra aynı başarıyı Kanada’da tekrarlayacak “Uçan Finli”, vatandaşı Hannes Kolehmainen, Çekoslovak Emil Zatopek ve Sovyet Vladimir Kuts’tan sonra bunu gerçekleştiren dördüncü atlet olmuştu.
Sonradan Ukrayna Gençlik ve Spor Bakanı olacak Valeri Borzov, 100 ve 200 metrede herkese nal toplatıyordu. Sakatlık yüzünden yarışamasa da, açılışta Ekvador bayrağını taşıyan Abdala Bucuram, 24 yıl sonra da devlet başkanlığı koltuğuna oturacaktı. İktidarı sadece 186 gün sürmüş, deli denerek görevinden alınmıştı.
Münih’te doğan Amerikalı Frank Shorter, ülkesine 64 sene sonra maratonda altını getirmişti. İşin komiği Shorter yarışı ikinci bitirmiş, ancak ipi ondan önce göğüsleyen Almanın finişe yakın bir yerden parkura giren bir şarlatan olduğu anlaşılmıştı.
Bir önceki olimpiyat oyunlarının 200 metresinde yaşananların bir benzeri de 400 metrede gerçekleşiyordu. İki siyahî Amerikalı atlet madalya töreni sırasında Amerikan Millî Marşı’yla oralı olmayıp kendi aralarında sohbet etmişti. Vincent Matthews ile Wayne Collett, dört yıl öncenin “sivil itaatsizleri” Tommie Smith ve John Carlos gibi spordan men edilmişlerdi.
Olimpiyatların sportif alandaki en önemli hadisesi, şüphesiz erkekler basketbol finaliydi. Yine politikanın gölgesinde Soğuk Savaş’ın iki kutbunun randevusunda maç önce yarım basketle Amerika lehine bitmişti: 50-49. Rusların mola itirazları kabul edilince maç 3 saniye daha uzatılmıştı ama bu sürede basket bulmak çok zordu. Ruslar başaramadı. Amerikalılar yine kutlamaya başladıysalar da gelen bir karar ortamı iyiden iyiye alevlendirmişti. Masa hakeminin saati doğru başlatmadığı gerekçesiyle top bir kez daha Sovyetler’e verilmişti. Ivan Edeşko rakip potaya uzun bir pas yollamış, topu yakalayan Sergey Belov hata yapmamıştı. Bu sefer Amerika itiraz etmiş, ama 3-2’lik hakem kararıyla zafer Sovyetler Birliği’nin olmuştu: 51-50!
Saray avlusuna konulan sâde bir tahta oturtularak: Zıllullah (Allahın gölgesi), âlem-penah (herkesin sığınağı) Halife-i Rûy-i zemin (yeryüzünün halifesi), Üç kıt’anın sultanı, iki denizin hakanı ilan edilen genç, çocuk, yaşlı… sultanlara kıyasla 1. Mustafa’nın belirgin farkı, tahta oturduktan sonra değil, doğuştan deli oluşu idi!
Annesinin adı bilinmeyen tek padişah 1. Mustafa’dır. “Sultan Mustafa-yı Evvel” veya”Deli Mustafa” olarak da bilinir. Fetret yıllarındaki saltanat değişiklikleri sayılmazsa, kardeşinin yerine tahta geçen padişahların ilki de budur.
Ağabey 1. Ahmed’in Mustafa’yı neden “boğdurmadığı” ise Venedik Balyosu Contarini’nin 1612’de yazdığı rapordan öğreniliyor: İki kez teşebbüs etmiş; birinde ansızın rahatsızlanmış, ikincisinde fırtına çıktığı için vazgeçmiş!
Mustafa’nın, babası Mehmed Manisa’da valiyken doğduğu kesin. Doğum tarihi -tahminen-1591’dir. İstanbul’da Topkapı Sarayı hareminde, münzevi-meczup yaşadığı dairede 20 Ocak 1639’da da ölmüştür.
1. Mustafa’yı kabaniçe denen kürk ve sorguçlu selimî kavukla gösteren anonim resim.
Fâtih’in ilk geçici saltanatı bir yana bırakılırsa, deliliğine karşın resmen iki kez tahta oturtulan ve iki kez hal’ edilen tek padişah budur. İki saltanatı (1. kez: 22 Kasım 1617-26 Şubat 1618 / 2. Kez: 19 Mayıs 1622-10 Eylül 1623) toplam 1 yıl 7 aydır.
Üç ay süren ilk saltanatı ardından dört yıl çok kötü koşullarda hapis tutulmuş, Genç Osman Vak’ası’ndan sonra ikinci kez tahta çıkartılmış. Akli dengesi yerinde olmadığından “deli” ve “derviş-meşreb” sıfatlarıyla anılmış. 20’li yaşların gem almazlığına karşın haremdeki cariyelere ilgi duymayışı, çocuğunun olmaması, meczupluğuna bağlanamaz. Bu durumda akla bir “hünsâ” (anomali) geliyor.
1. Ahmed’in ölümünün ardından, büyük oğlu 2. Osman’ın değil, kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulmasındaki gerçek neden de bilinmiyor. Tarihçi Naimâ, bunu 1. Ahmed’in şehzadelerinin küçük olmalarına bağlar ama, o sırada şehzade Osman, babası 1. Ahmed’in tahta çıktığı yaşta, 14’ündeydi. Kaldı ki Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, Şehzade Mustafa’nın deliliğini uyarmış. Ama Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi, Mustafa’yı “yaşça büyük” diyerek tahta oturtmuşlar. Bu dayatmanın, babadan oğula süregelen Osmanlı saltanat geleneğine aykırılığını da bilerek!
Bu sapma sonucu, izleyen 23 yılda müdahaleler, ayaklanmalar, amcadan yeğene, yeğenden tekrar amcaya, amcadan diğer yeğene ve kardeşten kardeşe taht değişikliği yaşanmıştır.
Tarihçi Hammer, bu saltanat değişikliklerinin gerisindeki asıl nedeni, 1. Ahmed’in bir hanedan geleneği olan, tahta geçenin kardeşlerini öldürtmesine uymamasına; kendisinin de beklenmedik bir zamanda ölmesi üzerine söz sahiplerinin, yaşça büyük bir şehzade hayattayken küçüğü padişah yapmanın doğru olmayacağı kararlarına bağlar. Mustafa’nın tahta oturtulmasına önayak olanlar, ruhsal rahatsızlığının hapis hayatından kaynaklandığını, tahta geçince bunun geçeceğini sanmışlar! Oysa düzelme bir yana, 1. Mustafa büsbütün zıvanadan çıkarak hanedan tarihinde adeta “Bir Delinin Padişahlığı” komedisini oynamıştır!
Doğumu, şehzadeliği konusundaki saray bilgileri zamanımıza ulaşmayan Mustafa için “okuma yazma bilir miydi?” sorusunu akıldan geçirmek abestir. Babası 3. Mehmed’in ve kardeşi 1. Ahmed’in saltanatları boyunca bir hanedan defolusu kabul edilmiş, saray içinde bile gözlerden uzak tutularak varlığı gizlenmişti. 1. Ahmed’den sonra oğlu Osman cülus ettirilse, öyle de yaşayıp gidecekti olasılıkla.
22 Kasım 1617’de 1. Ahmed öldüğünde, Veziriazam Halil Paşa İran seferindeydi. Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa başkanlığında toplanan Divan-ı Hümayun’da Mustafa’nın cülûsu kararlaştırıldı. Babüssaade önünde “umum biatı” denen cülûs töreni; sonra 1. Ahmed’in cenaze alayı; iki gün sonra Sultan Mustafa’nın kılıç alayı yapıldı.
İzleyen günlerde hükümdarlara nâmeler gönderilerek saltanat değişikliği bildirildi. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıtıldı. Saltanat ve yönetim işleriyle ilgilenmesi olanaksız padişahın sorumluluğu sözde “içeriye”, yani harem dairesine, padişah adına hatt-ı hümayun ve ferman yazacak kâtibe cariyelerden Sanevber/Sanuber Kalfa’ya havale edildi. Her gün okuyup üfleyerek padişahı cinlerin tutsaklığından halas edip şifaya kavuştursunlar diye de saray kapıları, cin bağlayan üfürükçülere, keramet ehli şeyhlere açıldı.
Kantemiroğlu, “Sultan Mustafa bu ilk padişahlığında kendisini ‘çocuksu’ eğlencelere vermişti” diyor. Tarihçi Hasanbegzâde’ye göre ise Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, “lâkayd ve derviş-meşreb” padişahla uyuşmadığı, atamalara karıştırılmadığı için Sultan Mustafa’nın akıl noksanlığını gizlemek yerine ifşa etmiş. ‘Eğer bir zaman padişahlıkta tutulursa altınları gümüşleri denize saçıp hazineyi tüketecek’ diye uluorta konuşmuş. Halkı padişahtan soğutacak dedikodular yaymış, ulemaya, Ocak ağalarına haberler gönderip ‘Padişah şehzâdeleri katletmek üzeredir, Âl-i Osman’ın yıkılmasına sebep olur’ demiş, karşıtları da ağanın değiştirilmesi için valide sultanı uyarmışlar.
Kubbeli KasrSultan Mustafa’nın, daha sonra Sultan İbrahim’in kapatıldığı ve boğulduğu Kubbeli Kasr. Sultan Mustafa, buranın kubbesi delinerek çıkarılıp ikinci kez tahta oturtulmuştu.
Sergilediği davranışlarla Darüssaade ağasını doğrulayan Sultan Mustafa’nın dengesizliğine gelince… Ne hekimlerin tedavileri ne üfürükçülerin okumaları, muskaları çare olmaz. Vakitli vakitsiz sokağa çıkıp, para dağıtması; divan toplantı halindeyken içeri girip vezirlerin kavuklarını yuvarlayıp gülmesi, oturduğu köşkün önünde aynı ortaoyununu oynatıp izlemesi, bin türlü delilik hallerindendi. Bir seferinde de oyunculardan birine pencereden hazinedeki en değerli mücevherleri atmaya kalkışmış. Kâtip Çelebi de onun garip davranışları, akıl fukaralığı ve tuhaf halleriyle halk arasında ünlenişini, türbeleri gezip kuşlara, denizde balıklara sokaklarda yoksullara bol keseden ve abes yere “dirhem ü dinar döküp saçmak gibi” garipliklerini herkesin gözlemlediğini anlatır.
Tahtta bir deliyi zaptetmeyi, delilik hallerini ermişlik diye yutturmayı nihayet üç ay becerebilen devletli paşalar, efendiler; başta yine Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislam Esad Efendi, tahta çıkarttıkları gibi bu kez de indirmeyi üstlenmişler. 26 Şubat 1618’deki ulufe divanı günü, devlet erkânı saraya çağrılarak kapıkulları da saray avlusundayken Mustafa dairesinde hapsedilerek 1. Ahmed’in büyük şehzâdesi Osman, Babüssaade önünde tahta oturtulup biat edilmiş. Bu, Osmanlı tarihinin en kolay başarılan hal’ ve cülus olayıdır. Sultan Mustafa’nın 96 gün süren ilk padişahlığından alaşağı edilmesinin belki asıl nedeni yatağına kadın yaklaştırmaması, dolayısıyla hanedana evlat kazandıramayacak durumda olmasıydı. Sarayın Şimşirlik Kasrına kapatıldığı doğru, Kantemiroğlu’nun, Yedikule zindanlarına gönderildiği kaydını doğrulayan ikinci bir kaynaksa yoktur.
1. Mustafa’nın ikinci saltanatı: 1622-1623
Yeğeni 2. Osman’ın dört yıl süren saltanatı boyunca kapalı tutulan Sultan Mustafa -ki bu, Osmanlı tarihinde tahttan indirilen padişahın ilk kez sarayda hapsedilmesidir- Sultan Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan Hâile-i Osmaniye denen korkunç ayaklanmanın ikinci günü 19 Mayıs 1622’de ve o facia ortamında ikinci kez tahta oturtulmak üzere Mustafa bir daha sahnededir. O gün saraya yürüyen kapıkulları, Babüssaade’yi geçerek içoğlanlarından Mustafa’nın kaldığı yeri sorup Harem tarafına geçerek. “Şer’ ile Sultan Mustafa’yı isteriz!” diye bağırırlar. Harem tarafından yanıt gelmez. Zülüflü Baltacılardan bir oğlan, bir kubbeyi (Kubbeli Kasır?) gösterir. Kapısı iç haremde olduğundan birkaç âsi, sırıklarla tırmanıp kubbeye çıkarlar, mutfaklardan getirilen baltalarla kubbeyi delerler.
O sırada haremağalarının attığı oklara karşılık Yeniçeriler tüfekle iki haremağasını öldürürler. Kubbealtı’ndaki perdelerin ipleriyle içeriye indirilen yeniçeriler, Mustafa’yı mindere oturmuş, iki cariyeyi ayakta bekler bulurlar. İhtilâl nedeniyle üç gündür yemek ve su verilmeyen eski padişah su ister. Açılan delikten Mustafa ve cariyeleri çıkartılır. Avluda şeyhülislamın atına bindirilir ama eyerde oturacak halde değildir.
Arz Odası’na oradan da Divanhane’ye götürülen Sultan Mustafa’nın üzerinde ferace yoktur. Ulemadan ferace istenir hiçbiri vermez. Yeniçeriler kılıç sıyırarak Divanhane’deki devlet erkânını Mustafa’ya biat ettirirler. Kimileri “Henüz Sultan Osman tahttadır, bu biat caiz değildir” deseler de tellallar salınıp 1. Mustafa’nın padişahlığı duyurulur. Bu gelişmeler olurken ulemadan Faizî Efendi heyecandan ölür.
Saraya mahsus bir hasta arabasına cariyeleriyle bindirilen Sultan Mustafa’nın önünde, yanında, arkasında yürüyen “nice yüz âdem arabayı çeküb ve nice bin gaziler kılış sıyırıp” Eski Saray’a gidilir.
Karıştırılan resim Yabancı bir ressamın 1. Mustafa betimi. Bunu 2. Mustafa diye gösteren yabancı yayınlar da vardır.
2. Osman’ın Eski Saray’ı basacağı haberi gelince bu kez valide sultan, cariyeleri ve padişah, Yeniçerilerin büyük kışlası Yeni Odalar’daki, Orta Camiine giderler. Tarihler, en ayrıntılı olarak da Yeniçeri Solak Hüseyin Tuğî, İbretnüma adlı rûznâmesinde o günlerin hem korkulu hem gulguleli bütün sahnelerini anlatmıştır. Örneğin, yol boyunca dilenci kalabalıklarından başka halktan yüzlercesinin, yenlerini, eteklerinin ucunu arabadan içeri uzatıp padişahtan bahşiş ve sadaka kaparken birbirlerini çiğnemelerini… Mustafa, annesi ve cariyeler, geceyi Orta Camiinde geçirirlerken, Yeniçeriler de kente dağılıp Baba Cafer, Galata ve Tersane zindanlarıyla taş gemilerindeki mahkûmları cülûs bahanesiyle salıvermişlerdir.
2. Osman’ın, amcasını tutuklatmak için Orta Camiiye gönderdiği Yeniçeri Ağası Ali Ağa ise öldürülür. Diğer tarafta, okuma yazma yoksunu Sultan Mustafa’nın önüne “yazı bilen” Cebeci Kara Mazak oturtularak gerekli hatt-ı hümayunlar yazdırılır. Valide sultanın önerisiyle Damat Kara Davud Paşa veziriazam, güvenilir kişiler Ocak ağalıklarına atanır. Kara Mazak, kendisi için çavuşbaşılık hattı, başka bir hatt-ı hümayun ile de idam edilecekleri ve yeni yasaları yazar.
Ertesi 20 Mayıs günü Yeniçerilere sığınan 2. Osman da Orta Camiine getirilir. 1. Mustafa da ordadır. Osmanlı tarihinde ilk kez, hangisi eski hangisi yeni bilinmeyen aynı anda iki padişah, bir cami ortamında biraraya gelmiştir ama, hangisinin hükmü geçerlidir bilinmez. İkisinin taraftarları tartışmaya koyulurlar. Annesince mihrabın önüne oturtulan Mustafa, korku içinde iki cariyenin eteklerine yapışmış, dışarıdaki gürültüleri duydukça yerinden sıçrayıp seğirtip pencere demirine sımsıkı sarılır. Validesi “Arslanım koyuver gel otur” diyerek zar zor ayırıp mihraba götürür. Bu manzara karşısında 2. Osman: “Görün behey derdmentler, padişah ettiğiniz âdemi! Bu devletin yıkılmasına sebep olup kendi ocağınızı söndüreceksiniz!” der.
1. Mustafa adına haremde yazıldı! İki ayrı veziriazam telhisi (özet kararı). En yukarısında, haremde özenle –1. Mustafa adına- yazılmış “izin verdim”, “verdim” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunları.
Sultan Mustafa’nın annesi, hemen orada 2. Osman’ın idamını istediğinden, Davud Paşa birkaç kez kement attırıp boğdurmaya çalışırsa da Ocak zabitleri bırakmazlar. Valide sultan: “Ağalar siz bilmezsiniz, bu ne yılandır, buradan sağ kurtulursa bizden ve sizden kimseyi komaz!” diye bağırır.
O gün öğleye doğru 1. Mustafa, annesi ve cariyeleri, kapalı arabalarla Topkapı Sarayı’na götürülür. Tahta oturtulan 1. Mustafa’ya Davud Paşa’dan başka nakibüleşraf ve yeniçeri ağası biat ederler. Cuma olduğu için, camilerde hutbeler 1. Mustafa adına okunur. 2. Osman yine Orta Camiinde Yeniçerilerin korumasındadır. Kente dağılan ayaklanmacılar, öteden beri kin besledikleri ya da malına göz koydukları kim varsa hepsinin evlerini, konaklarını yağmalayıp yakıp yıkmaktadır. Halk, kapıkullarının bu edepsizliklerini, 2. Osman’a yapılan hakaretleri üç gün boyunca uzaktan, yakından izler. Davud Paşa’nın yerine sadrazam yapılan ve bir gün görevde kalabilen Ohrili Hüseyin Paşa’nın Ağakapısı’ndan kaçarken Beyazıt Meydanında âsilerce yakalanıp parçalanması ahaliyi dehşete düşürür. Davud Paşa’nın veziriazamlığı devam eder. O 20 Mayıs gününün asıl korkunç cinayeti, 2. Osman’ın Yedikule’de boğulması olmuştur. Cebecibaşı, idam edildiğinin işareti olmak üzere 2. Osman’ın kulağını kesip 1. Mustafa’nın annesine getirir.
21 Mayıs günü 2. Osman’ın cenaze alayında Sipahiler, Yeniçerileri “padişah katilisiniz!” diye suçlayıp ayaklanırlar. Davud Paşa’nın sarayına yürüyerek: “Sultan Osman’ı ne sebeple katleyledünüz?” diye bağırırlar. O gün sipahilere cülûs bahşişi dağıtılarak ortalık yatıştırılmıştır. Yeniçeriler “Altın isteriz, hurda akçe almazız!” dediklerinden, cülûs bahşişleri ancak 2 Haziran’da verilebilmiştir. Veziriazam Davud Paşa kendisine yönelen öfkeyi söndürmek için görevde kaldığı 23 gün boyunca ödünler verse de, Sultan Mustafa’nın, 1. Ahmed’in şehzâdelerini boğdurtacağı söylentisi yayılınca içoğlanları Babüssaade ağasını parçalayıp ölüsünü Atmeydanı’na bırakırlar.
13 Haziran 1622’de Davud Paşa azledilerek Mısır valiliğinden dönen Mere Hüseyin Paşa veziriazam atanır. Kaçmak isteyen Davud Paşa yakalanıp sarayında göz hapsine alınır. Mere Hüseyin Paşa’nın 25 gün süren sadareti boyunca da İstanbul’da karışıklıklar eksik olmaz. 21 Haziranda âsi askerler “koyun akçesi” adı altında verilen toplu parayı Sultanahmet Camiinde üleşirlerken bir elinde bıçak, öteki eliyle abasını kalkan etmiş bir sipahi içeri dalıp “anı anda bunu bunda vurmak suretiyle” birkaç mülâzimi yaralayarak yüzden fazla askeri birbirine katar ve âsilerce başı kesilir.
24 Haziran ilginç bir gündür. O gün Sultan Mustafa, sözde atalarının kıyafetine öykünerek “abâ vü ecdadının dârât ü âyinini ihya” eder. Halk, 2. Osman’ın levendane basit giyimlerini hatırlayıp güya bundan da mutlu olur. 8 Temmuz 1622’de veziriazam Mere Hüseyin Paşa azledilerek yerine Lefkeli Mustafa Paşa getirilir.
Sultan Mustafa’ya gelince… Devlet işleriyle ilgilenecek durumda olmadığı gibi ancak bir delinin yapabileceği şeylerle meşguldür: Beygire binip Davutpaşa sahrasında dolaşmaya çıkar; “iki cebini altın ve akçeyle doldurup gâhi kuşlara balıklara gâhi yollarda yoksullara döküp saçar. Vezirler arz için katına çıktıklarında kavuklarını kakarak” başlarını açar!
5 Ağustos 1622’de, Ramazan’ın son cuması münasebetiyle vaaza çıkan Cerrahî Şeyhi İbrahim Efendi, cemaate şöyle seslenir: “Ey ümmet-i Muhammed, padişah-ı velî, üç gündür bir tenha odaya girüb kapanmış namaz kılub ağlamaktadır. Hiç kimseye söylemez. Sizler de dua ile meşgul olun. Sultan Osman Han’ın (ahiret) mertebesini âlem-i rüyada müşahede eylemişler. Katı âli görmüşler.
Hak tealâ rahmet eyleye!”. Hoca cemaati ağlatmakla kalmaz, Sultan Mustafa’nın ermişliğine de inandırır. Ramazan bayramındaysa divana çıkan padişah, taht önünde ayakta durur, oturmaz. Zaten kendisini bir yerde uzun süre tutma olanağı yoktur ama o bayram günü tahtına oturmayışına da bir gerekçe uydurulur: “âdab-ı hulefâya riayet içündür!” denir.
İstanbul’a egemen kapıkulları ise Veziriazam Lefkeli Mustafa Paşa’dan sıkılmıştır. Padişah ve annesi Davud Paşa Sarayı’ndayken haber gönderip vezirin rüşvet yediğini, yumuşak davrandığını ileri sürerler; “Biz bu veziri istemeyiz!” derler Deneyimli bir vezir olan Gürcü Mehmed Paşa, 21 Eylül 1622’de veziriazam olur.
Mustafa Han-ı Evvel’in Şehnâme-i Âl-i Osman’daki bir portresi.
Karadeniz’deki Kazak korsanları yenip 500’ünü tutsak alan Kaptanıderya Receb Paşa’nın İstanbul’a dönüşü 1 Ekim’dedir. 8 Ekim günü gelen İran elçisi alay gösterdikten sonra Vefa’da Kızılbaş Hasan’ın konağına yerleşir. İzleyen günlerde önce Rusya, arkasından 700 atlıyla Lehistan elçisi gelir. Veziriazamla Rusya elçisi, Paşakapısı’nda görüşürlerken, aradaki savaş yüzünden tartışırlar.
Diğer yandan, 2. Osman’ın boğulması nedeniyle Anadolu’da da yer yer ayaklanmalar çıkarken kan davası güden timarlı sipahiler de İstanbul’daki kapıkullarına karşı eyleme geçerler. Abaza Mehmed Paşa, Erzurum’da ayaklanır. Yeniçeriler ve kapıkulu sipahileri de 2. Osman cinayetinden aklanmak için taşkınlıklara yönelirler.
Kapıkullarını kışkırtan eski veziriazam Mere Hüseyin Paşa’dır. Abaza Mehmed Paşa’nın Erzurum’daki Yeniçerileri katlettiği haberi gelince 24 Aralık 1622 günü, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın yolunu kesip: “Abaza sana dayanıp bu denli hareket eder!” derler. Ertesi gün, divan sırasında “gulüvv edüb” toplanırlar. Zabitleri araya girerek kalabalığı dağıtır. Bir hafta sonra 31 Aralık 1622’de bu kez sipahiler 2. Osman’ın kan davası ile Divanhane’ye gelip “Taşra kadıları ve reaya bize katil-i sultan deyü ta’n ederler. Elbette kim katlettiyse hakkından gelinsin!” diye bağırırlar. Buradan Etmeydanı’na gidip, “Eğer padişah ferman eylediyse kendisi bilir ve illâ katili katleylesin, bühtandan halâs olalım”derler.
Aidiyeti şüpheli sandukalar Ayasofya vaftizhanesinin içindeki yenilenmiş padişah sandukaları (üstte). İkisinden hangisi Sultan Mustafa’ya, hangisi Sultan İbrahim’e ait bilinmiyor. Vaftizhanenin türbe girişi biçiminde restore edilmiş kapısı (altta).
Sipahilerin her gün saraya gelip Divanhane önünde eylemde bulunmaları Ocak ayının ilk haftası boyunca sürmüş, İstanbul’da da korkulu anlar yaşanmıştır. Mustafa’nın “tiz katiller bulunsun!” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunu üzerine kaçarken yakalanan Cebecibaşı Kara Mazak’ın boynu, 2. Osman’ın da su içtiği çeşme başında vurulur. Eyüp’te saklandığı samanlıkta ele geçen eski veziriazam Kara Davud Paşa’nın Yedikule’de hapsedilişli 5 Ocak’tadır. Eşi ise cellat Süleyman Usta’ya rüşvet vererek idamını ertelemeye çalışmaktadır.
7 Ocak günü divandan, Davud Paşa’nın idam hükmü çıkar. Halk, padişah katili bilinen Kara Davud’un da aynı çeşme başında idamını istemektedir. Oraya getirilen eski veziriazam, koynundan, 2. Osman’ın boğulması için Mustafa’nın verdiği fermanı, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin fetvasını çıkartıp gösterince, Yeniçeriler paşayı Orta Camiine götürürler. Ertesi gün Gürcü Mehmed Paşa’nın görevlendirdiği 200 asker camiyi basıp Davud Paşa’yı Yedikule’ye kapatarak onu ve 2. Osman’ın boğanlardan Kelender Uğrusu’nu, Vezir Derviş Paşa’yı ve Meydan Bey’i idam ederler.
İstanbul’a ve yönetime büsbütün egemen olan zorba yeniçeriler, bu kez Gürcü Mehmed Paşa’yı hedef seçerek Divan toplandığı sırada saraya gelip Mehmed Paşa’ya hakaretle, “Tavaşî taifesinin vezarette alâkası olduğuna razı değülüz, yok dersen hançer üşürüb seni pâreleriz!” derler. Mehmed Paşa 5 Şubat 1623’te mühr-i hümayunu padişaha gönderip konağına çekilir. Padişah adına saraydan verilen hatt-ı hümayunda “kul kimi isterse mühür ona verilsin” denildiğinden, baştan beri zorbaları kışkırtan Mere Hüseyin Paşa ikinci kez veziriazam olur. Ama çok geçmeden, askerler bu kez Defterdar Hasan Paşa’nın sadarete getirilmesini isterler.
Süregelen disiplinsizliği ve Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için öncelikle tahtta değişiklik yapılması gerektiğini nihayet vezirler, ulema ve Ocak ağaları konuşurlar. İstanbul 1.5 yıldan beri tam bir zorba tahakkümü altındadır. Rumeli ve Anadolu valileri de padişahın fermanlarını dinlemez olmuşlardır. Olası bir taht değişikliğinin getireceği asıl büyük sorunsa, iki-üç milyon altın tutan cülûs bahşişidir.
Mere Hüseyin Paşa’nın bir divan toplantısında, seyyid (Hz. Ali soyundan) olan bir kadıyı falakaya yatırması üzerine, ulemadan Karaçelebizâde Abdülaziz, Uşşakizâde Aziz, İstanbul Kadısı Hasan Efendilerle kadılar, müderrisler Fatih Camiinde toplanıp Mere Hüseyin Paşa’nın kâfir, kanının da helâl olduğuna ilişkin bir fetva yazarlar. İkinci bir fetvayla da Sultan Mustafa’nın aklında hafiflik olduğunu, imametinin (halifeliğinin) caiz olmadığını, hükümlerinin geçersiz sayılması gerektiğini ileri sürerler. Şeyhülislam Yahya Efendi’nin de şeriat kurallarını uygulatmadığı için istifasını isterler. Fatih Camiine çağrılan Yahya Efendi, padişahla görüştükten sonra fetva verebileceğini söyleyerek Üsküdar Sarayı’na, Sultan Mustafa’nın yanına gider. Ulemanın baskısıyla Mere Hüseyin Paşa azledilecekken zorba askerler onay vermez. Fatih Camiindeki ulema da üzerlerine acemioğlanların gönderildiğini öğrenince korkup evlerine gider.
Dengesiz ve acımasız Mere Hüseyin Paşa’nın divan toplantısında bir beylerbeyini sopa altında öldürtmesi benzeri görülmedik bir vak’adır. Diğer yandan ulema, Merre Hüseyin Paşa’dan öç almak için Abaza Mehmed Paşa’yı İstanbul’a yürümeye tahrik edince; veziriazam da Fatih toplantısına katılan kadı ve müderrisleri sürgüne gönderilir ve konumunu güçlendirmek için Yeniçerilerle Sipahileri karşı karşıya getirmeyi amaçlar. İstanbul’da terör estirerek suçlu-suçsuz çok kimseyi idam ettirir; Ocak ağalarıyla anlaşıp ulufe dağıtımında Yeniçerilerin Sipahileri kılıçtan geçirmelerini kurar. Bu komplo duyulunca Sipahiler ayaklanıp veziriazamın konağına yürür. Mere Hüseyin Paşa kaçıp saklanır ve 30 Ağustos 1623’te Kemankeş Kara Ali Paşa veziriazam olur.
Yeni veziriazam
Sultan Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için tahtta değişiklik gerektiğini vezirler, ulema ve Ocak ağalarıyla konuşur.
Taht değişikliğinin getireceği sorun ise birkaç milyon altın tutan cülûs bahşişidir. Buna çözüm olarak askerden cülus bahşişi istemeyecekleri sözü alınır. 1. Mustafa’nın hal’ edilmesi için de her işi oğlu adına yürüten valide sultana bir heyet gönderir.
Heyet valide sultana şöyle der: “Yarınki gün, Sultan Mustafa Han hazretleri taht-ı âlîsinde otururken huzuruna çıkacak ulema, ‘şer’an sualimiz vardır’ dedikten sonra, ‘evvelâ adın nedir ve kimin oğlusun? Ve bugün günlerden ne gündür? diye soracak. Bunlara cevap verirse halifemiz ve padişahımızdır. İlla bilmezse imameti (padişahlığı) şer’an caiz değildir”. Bu öneriyi dinleyen valide sultan: “Oğlumun hâli sizce de malum. Suale cevap veremeyeceği biliniyor” der ve oğlunun tahttan indirilmesine öldürülmemesi koşuluyla rıza gösterir.
Dizideki 1. Mustafa ‘Muhteşem Yüzyıl Kösem’ dizisinde I. Mustafa’yı genç oyuncu Boran Kuzum canlandırmıştı. Dizide 1. Mustafa’nın bilinmeyen annesi de Halime Sultan olarak gösterilmişti!
Hazırlıklar yapıldıktan sonra Davud Paşa Sarayında tutulan 1. Mustafa 9 Eylül günü Topkapı Sarayı’na getirilir ve 10 Eylül 1623’te eski dairesine kapatılır. Annesi de Eski Saraya gönderilir. Ulemanın ortak fetvasında “sâbinin imameti câiz, mecnununki değildir” yazıldığından, 1. Ahmed’in şehzadelerinden, Kösem Sultan’dan doğma 12 yaşındaki şehzade, o sabah erkenden Sultan 4. Murad Han ad ve unvanıyla Bâbüssaade önünde tahta oturtulur.
Sultan Mustafa hakkında tarihlerdeki son not budur. Yaşamının son 16 yılını geçirdiği ortam ve koşullara ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Kendi adını, babasının adını bilemeyecek durumdaki bir zavallıyı hem de ikinci kez taht’a oturtup orada tutanların, cahil askerlerle okumuş ulema olması enteresandır.
Deli Mustafa’nın serüvenli iki saltanatı o gün noktalansa da, koşullarını bilmediğimiz yaşamı, daha 16 yıl, mekân olarak herhalde daha önce de kapatıldığı Harem’in Kubbeli Kasrı’nda sürmüştü. Bu uzlet yaşamının günleri, ayları, yılları konusunda, maalesef tarihlere yansımış tek bilgi yoktur. Giderek aklını büsbütün yitirdiği, duvardan duvara koşuşturup “Osman! Osman!” diye bağırdığı, kardeşlerini boğdurtan 4. Murad’ın amcası Mustafa’yı da öldürttüğü ise birer saray söylencesidir.
Naimâ, münzevi yaşayan eski padişahın, Hicri 1048 yılı Ramazan ortasında (20 Ocak 1639) öldüğünü, yaşının 50’ye yaklaştığını yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, nereye gömüleceğine karar verilemediğinden cenazesi 17 saat bekletilmiş, sonunda Ayasofya’nın vaftizhanesi denen eklentiye gömülmüştür.
İstanbul’da Sultan Mustafa Han adına yapılmış bir eser aramak beyhudedir. Onunla aynı yatağa girmiş bir haseki, odalık, ondan olma bir kız veya oğlan da yoktur. Kimilerince deli, kimilerince velî görülmüş; üfürükçüler çıkarları gereği onu velî tanıtmayı gözetmişlerdir.
Mustafa, Osmanlı padişahlarının en cahilidir de. Cariye Sanuber’in onun adına kaleme aldığı buyruklar yazı, anlam ve imlâ yönünden berbattır.
Federico Garcia Lorca’nın İspanya’nın en sevilen şairi olması, 38 yaşındayken katledilmesini engelleyemedi. Çünkü faşistler şairleri sevmezdi. Franco yanlısı sivil milislerin Granada’yı ele geçirmesinden sonra Lorca evinden alındı, 1936’da sorgusuz sualsiz kurşuna dizildi. 1965’te diktatörlüğün polis teşkilatının hazırladığı raporda “itiraf ettikten sonra öldürüldü” deniyor, fakat neyi itiraf ettiği belirtilmiyordu. Şair, belki de “hayatın güzelliğini zeytin dallarını kıpırdatan rüzgarın sesinde” bulduğunu itiraf etmişti, kim bilir?
Genç adam bir türlü karar veremiyordu. Üniversite yıllarını geçirdiği Madrid’te kalmak mı onun için daha güvenli olurdu, yoksa yasemin kokuları, portakal ağaçları altında o güzelim çocukluğunu yaşadığı Granada’daki ailesinin yanına sığınmak mı? Oysa bir an önce karar vermek zorundaydı çünkü can güvenliği açısından ülkenin politik koşulları korkutucu düzeyde sertleşmeğe başlamıştı. İspanya, 1936 yılının yaz aylarında ülkeyi ortasından bölecek çok kanlı bir içsavaşın eşiğine gelmişti. Milliyetçi General Franco taraftarı faşistlerin giriştiği suikastlar, halk misillemeleri, grevler, kilise yakmalar, sağcı muhalefet liderinin polislerce vurulması, ülkedeki gerilimi günden güne arttırmaktaydı. Cinayetler yaygınlaşmaya başlamıştı.
Küçük Federico 6 yaşında, 1904.
İspanyol şiirinin en çok tanınan ve sevilen şairi Federico Garcia Lorca, kendini ömrü boyunca politikaya hiçbir zaman yakın hissetmemişti. Siyasal sınırlara inanmadığını söylüyor, tehlikeli bir milliyetçi akımın yaygınlaştığı o yıllarda dahi melezliğini kimseden saklamıyordu. Simsiyah saçları, koyu renk teni vardı. “Ben bir şairim” diyordu. “İspanya’yı eserlerimde dile getiririm, onu iliklerimde duyarım, ama bunun dışında hiçbir bağnazlığım yoktur”.
Oysa gün, bağnaz milliyetçilerin günüydü. Faşist iktidarlar şairleri sevmez. Lorca gibi çağdaş değerlere inanan, yoksul halkın yanında olan, hayatın güzelliğini “zeytin dallarını kıpırdatan rüzgârın sesinde bulan” şairlere İspanya’da artık yer yoktu.
1898’de Granada yakınlarında Fuento Vaqueros’ta toprak sahibi bir baba ile öğretmen bir anneden doğan Federico, çocukluğunu Granada’da geçirmişti. Henüz on sekiz yaşındayken ilk şiirlerini yazmaya başlayan genç adam için Guadalquivir nehri yakınlarındaki binlerce zeytin ağacı ile çevrili, bir yanı verimli, diğer yanı kıraç topraklarla kaplı Granada dünyanın en güzel yeriydi. Yirmi yaşındayken Impresiones y Paisajes (İzlenimler ve Görünümler) adlı kitabı yayımlandı. Hukuk okumak için gittiği Madrid’te ülkenin önde gelen sanatçılarıyla dostluklar kurdu. Luis Bunuel, Salvador Dali, Jorge Guillen, Rafael Alberti, Juan R. Jimenez gibi önemli kişilerle tanıştı, onlara şiirlerini okudu. Henüz yirmi iki yaşındayken yazdığı oyunlar artık bütün ülkede sahnelenmeye başlamıştı. Onu dünya çapında üne kavuşturacak olan Canciones’in (Türküler) ilk bölümünü yazmaya başladı.
Yıllar sonra onu cellâdının elinden kurtarmak için son ana kadar çırpınacak olan, İspanyol müziğinin büyük ustası Manuel de Falla’yla dost oldu. O yıllarda Madrid Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, Canciones’i bitirmiş, Romancero Gitano’yu (Çingene Türküleri) yazmaya başlamıştı.
Federico Garcia Lorca, 1926.
1932’de dostu Eduardo Ugarte ile birlikte gezici bir halk tiyatrosu olan La Barraca’yı kurdu. Devrimci, sol eğilimli bir anlayışla büyük İspanyol klâsiklerinden oyunlar sahneye koydular. Tiyatronun toplumsal eşitsizliğe karşı direnen halkın eğitimi için bir araç olduğuna inanıyor, “Hep yoksullardan yana oldum, hep öyle kalacağım” diyordu.
Durup dinlenmeden yazdı. Kısa ömrüne sayısız şiir, başta Bodas de sangre (Kanlı Düğün), La casa de Bernarda Alba (Bernarda Alba’nın Evi) ve Yerma olmak üzere “ülkesinin doğasını, sıcakkanlı insanlarının acımasız, sert törelerini anlattığı” on dört tiyatro oyunu sığdırdı. 1933’te yazdığı Kanlı Düğün ona dünyaca tanınmışlık kazandırdı. Artık Amerika, İngiltere, Fransa, Arjantin, Uruguay, Brezilya, Mexico, Küba’ya yaptığı yolculuklarda oyunlarını sergiliyor, şiir üzerine konferanslar veriyor, bütün dünya onu alkışlıyordu.
Ülkesinde siyasal koşulların çok sertleştiği 1934’te İspanya’ya döndü. Hükümet iki kara yıl anlamına gelen ve “buonio negro” denen süre içinde işbaşında kalacak sağcı bir koalisyonla devrilmiş, maden işçilerinin ayaklanması silâh gücüyle bastırılmıştı. O yıl Madrid’e yerleşen Şilili büyük şair Pablo Neruda ile tanıştı, yakın dost oldu.
1934 yazında büyük bir acı yaşadı, Manzanares arenasındaki bir boğa güreşinde çok yakın dostu torero Ignacio Sanches Mejias’ı kaybetti. Dostunun ölümünden sonra ünlü ağıtı Llanto por Ignacio Sanchez Mejias’ı yazdı:
Çıkmamıştır Sevilla’da Tek bir prens o ayarda, Kılıcına denk bir kılıç, Öyle sağlam yürek ya da. Onun akıl almaz gülü Bir aslanlar ırmağıysa Mermer bir beden demeli O hesaplı sakınmaya. Endülüslü Roma hali Altın bir süstü o başa, Gülümseyişini saran Sümbül incelik ve zekâ. Ne toreroydu alanda!…
Ev arkadaşı DaliSalvador Dali, şairin en yakın arkadaşlarından biriydi. Bir dönem aynı evi paylaşmışlardı, 1925.
1935’in Şubat ayında bir gazeteciye Intraduccion al Muerte’yi (Ölüme Önsöz) yazmayı plânladığını söylediğinde ölümün ona yaklaşmakta olduğunu hissediyor muydu, bilinmez. Başka bir gazeteciyle son konuşmasında “Herkesin kardeşiyim ben” diyordu. “Saçma sapan, milliyetçi bir fikir uğruna kendini harcayan adamdan tiksinirim”.
1936’nın bir Temmuz günü yakın dostu, Şili’nin Madrid Büyükelçisi Carlos Morla, Frankist ayaklanmanın başlamasından birkaç gün önce, Lorca’ya Madrid’de daha güvende olacağını, şehirden ayrılmaması gerektiğini söyler. Oysa genç adam ailesinin yaşadığı şehirde kendini daha güvende hissedeceğine inanmaktadır. Granada’ya giden gece treninde yer ayırtmıştır.
Trende onu tatsız bir sürpriz beklemektedir. Kaderin tuhaf bir rastlantısıyla -belki de oyunlarındaki trajik kahramanlarının alınyazılarına benzer bir önseziyle- onu tutuklayacak Ruiz Alonso’yla aynı yataklı vagonda seyahat etmektedir. Tren gece karanlığında Madrid’den Granada’ya doğru Kastilya düzlüklerinde yol alırken, cellat ile kurban komşu kompartmanlarda uyamaktadırlar.
Sergilenmeye değer pasaport 1929-30 yıllarında Columbia Üniversitesi’nde eğitim gören Lorca’nın ABD’ye gitmek için 1929’da aldığı pasaport. New York Halk Kütüphanesi’nde 2013’te açılan “Poet in New York” isimli sergiden.
Ruiz Alonso tutucu Katolik partisi milletvekillerinden olup parlamentodaki sandalyesini kaybettiği için memleketine dönmektedir. Alonso, Lorca’nın hemşehrisidir. Onu peronda gören Lorca’nın canının sıkıldığını anlatır sonraları dostu Rafael M. Nadal. Lorca, Alonso’nun arkasından “Kertenkele, kertenkele” diye bağırır. Endülüs inancına göre bir yılan görüldüğünde, yılanın ezeli düşmanı kertenkeleyi yardıma çağırmak adettir.
18 Temmuz’da Fas ve Kanarya adalarındaki İspanyol garnizonları Madrid’deki Cumhuriyetçi yönetime karşı ayaklanırlar. Ülkeyi 1975’teki ölümüne dek 39 yıl boyunca inim inim inleterek yönetecek olan General Franco, 19 Temmuz 1936’da milliyetçi isyancıların başına geçer.
Lorca’nın ölüme yolculuğu artık başlamıştır.
20 Temmuz’da Franco’nun dostu General Campins, Granada’nın büyük bir kısmını ele geçirir. Asiler şehrin ünlü mahallesi Albaîsin’deki direnişi bastırırlar. Yüzlerce suçsuz insan “Kara Müfrezeler” adını taşıyan sivil milisler tarafından katledilir. General Valdes şehre vali olarak yerleşir. Falanjistler (faşist eğilimli askeri yönetim taraflıları) “şüphelileri” temizleyecek bir örgüt kurar.
O Temmuz ayında ölüm Granada’da kol gezmekte, Lorca’ya her gün biraz daha yaklaşmaktadır. Lorca kendini daha güvende hissetmek için kentin biraz dışındaki Huerta de San Vicente’ye yerleşir. Bir-iki gün içinde iki silahlı adam gelir, onu orada bulur, bir yere kıpırdamamasını söyler. Bunu bir tehdit mektubu izler. Orası da artık güvenli değildir. Karşıt görüşte olmasına rağmen, eski dostu olan Falanjist Parti üyesi Luis Rosales ve kardeşlerinin evine sığınır. Ama o iki adam üç-beş gün içinde gelir, onu orada da bulur.
Soldan sağa: Salvador Dali, Moreno Villa, Luis Bunuel, Lorca, José Antonio Rubio, Mayıs 1926.
Efsane dostlar efsane dostluklar Soldan sağa: (Ayaktakiler) Rafael Alberti, Luis Bunuel, Federico Garcia Lorca. (Oturanlar) Eduardo Ugarte, José Diaz, Maria Theresa Léon ve gazeteci arkadaşları Gonzalez.
17 Ağustos’ta yakalanır, hapse atılır. Federico’nun hapiste olduğunu öğrenen dostu Luis Rosales, şehrin valisi Valdes’e koşar, Lorca’nın serbest bırakılması için yalvarır. Vali ona arkadaşı için kaygılanacak bir şey olmadığını söyler, yollar. Oysa o sırada Federico koridorun sonundaki hücrede tutukludur.
Ayaklanma başladığından beri evinde saklanmakta olan Manuel de Falla da, dostunun tutuklandığını öğrenince her türlü tehlikeyi göze alarak valiliğe çıkar ama artık çok geçtir, gözleri yaşlı evine döner.
Ölüm kamyonu şafak sökerken yola çıkmıştır. Federico ile birlikte 30-35 kurban vardır. Kamyon Sierra yamacındaki Viznar’a gelir. Ortalık çepçevre mahpus barakalarıyla doludur. Sonra Fuento yolunu izleyerek Alcafar’a ulaşır. Tutuklular indirilir ve dağın üstünde bir çukur kenarına kurulmuş tabyaya götürülür. Federico ilk bir-iki kurşunla devrilecektir.
İki dev şair aynı karedeLorca (soldan üçüncü), Pablo Neruda (sol başta) ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Buenos Aires’te bir partide, 1934.
Ölürsem bir gün beni gitarımla gömün altına kumun. Ölürsem bir gün gömün beni portakal ve nanelerin içine. diye vasiyet etmiştir bir şiirinde. Cesedi 20 Ağustos’ta Viznar-Alcafar yolu üzerinde bulunur. İspanyol şair Antonio Machado, Lorca’nın ölümünü dizelerinde şöyle anlatır: Tüfekler arasında yürürken görüldü o, Uzun bir sokaktan Çıktı soğuk kıra, Gün doğarken daha Şafakta, yıldızların altında Öldürdüler Federico’yu Cellâtların mangası Bakamıyordu yüzüne Kapadılar hepsi gözlerini. Dua ettiler: Tanrı bile kurtarmayacak seni! Düşüp öldü Federico -Alnında kan, kurşun barsaklarında- Cinayet Gırnata’da işlendi. Biliyorsunuz, -zavallı Gırnata’da- Onun Gırnatası’nda.
Granada’da o yaz “şüpheli” bulunan köylü, kentli, okuryazar olmak üzere 15.000 kişi kurşuna dizildi. İspanyol şiirinin en çok sevilen şairinin neden öldürüldüğü kesin olarak bilinmiyor. Ölüm tutanağında ise şu satırlar yazılı: “Harbin tevlit ettiği bazı yaralar yüzünden vefat etmiş bulunmaktadır”
(Yazıdaki kimi bilgiler Nedim Gürsel’in Güneşte Ölüm kitabı ile çevirisini Said Maden’in yaptığı Federico Garcia Lorca ve Çingene Türküleri kitaplarından alınmıştır).
Bir çikolata markasına adını ve logosunu veren Lady Godiva, Batı Ortaçağı’na özgü bir efsanenin kahramanıdır. Gerçekten yaşamış soylu bir kadına atfedilen hikaye, o dönemde halkın feodal düzene ve kadınlara bakışını yansıtır. Ata binmiş ve çıplak olarak kent çarşısına gelen Lady Godiva, derebeyi kocasının halka koyduğu vergileri kaldırtmıştır.
Efsaneye göre bundan 960 sene evvel Lady Godi va, İngiltere’de Coventry çarşısını atının üzerinde çırılçıplak geçerek, kenti kocasına vergi ödemekten kurtarmıştır. Bu hikaye, bir Ortaçağ şehri için derebeyinin baskısından kurtularak vergi muafiyeti sağlayan özgürlük beratına kavuşmanın ne kadar önemli olduğunu açıklar. Lady Godiva ise olayda Hz. Havva veya Hz. Meryem rolünü oynar. Çıplak kadın bedeni, yaptığı fedakârlığın simgesidir. Güçlü bir derebeyi olan kocasına karşı çıkması, ama bunu isyana kalkışarak, ihanet ederek değil ikna ederek yapması, Ortaçağ’da “iyi kadın” figürünün en önemli özelliği olan ve başka birçok hikâyede karşımıza çıkan merhamet ve hayırseverliğe işaret eder.
Pekçok efsane gibi bunun da tarihî kökleri vardır. Mercia Kontu Leofric (öl. 31 Ağustos 1057), dönemin İngiltere’sinde kraldan hemen sonra gelen üç büyük derebeyinden biriydi. İngiltere Kralı Danimarkalı Canute’a verdiği destek, onun kardeşinin yerine tahta çıkmasını sağlamıştı. Başka birçok kasaba ve köy gibi, Coventry de kontun toprakları arasındaydı. Son derece merhametli ve hayırsever bir kadın olarak tanınan karısı Godgifu (sonraki vakanüvisler bu adı ‘Gaufride’ diye vermiş ve zamanla Godiva’ya dönüşmüştü) ile birlikte mutlu bir hayat sürmüş, kiliselere pekçok bağışta bulunmuş, toprak vakfetmişti.
Lady Godiva, Coventry çarşısında efsaneye konu olan ünlü ‘çıplak’ geçişini yapıyor, David Gee, 1829.
Coventry kentinin en geç 1280’da özgürlük beratına (yani derebeyine ödemesi gereken vergilerin bir bölümünden bağışık tutulduğuna dair belgeye) sahip olduğu biliniyor. Nitekim 1495’te bu beratın bir kenara atılarak, yünlü kumaşa ve çırak çalıştıranlara yeniden vergi konulması üzerine, kentteki St. Michael Katedrali’nin (1940’ta ünlü Alman hava bombardımanının bir anısı olarak bu katedral şimdi yıkık haldedir) kapısına birisi şu mısraları yazacaktı: “Bu kentin özgür olması gerekirdi ama şimdi esir/ Oysa İyi Hanım Havva burayı özgürleştirmişti”.
Ortaçağ’daki İngilizlerin “toll” dediği bu vergiler, basit bir uygulama değildi. Bu geçiş, yol veya köprü vergisi, bizim tarihimizdeki “mûrûriye” veya “bac” ile karşılaştırılabilir ama aslında çok daha geniş bir anlam taşır. İngiliz Ortaçağ tarihçisi Ian Mortimer “toll”ları şöyle sıralar: “Bir tüccar olduğunuzu düşünün. Kente geçişi sağlayan köprü için ödeme yapacaksınız. Kağnınızda ne varsa, onun için de vergi ödeyeceksiniz. Kent kapısından geçmek için de ödeme yapacaksınız. Kente girince pazardaki yeriniz için ‘stallage’, mallarınızı depolamak için ‘lastage’ ödeyeceksiniz. Eğer kent bir limansa ‘wharfage’ ve ‘bastage’ vereceksiniz. Ayrıca kentte satacağınız malın benzerini üreten zanaatkâr loncasına ödeme yapacaksınız. Kentin surlarının bakımı için ‘murage’, döşeli yolları kullanmak karşılığında ‘pavage’, kentin içindeki köprüler için ‘pontage’ ödemelisiniz. Eğer derebeyi kente bir ‘charter’ yani berat vermişse, kentin zanaatkâr ve tüccarları, bu toll’ların çoğundan muaf olacak”. Bu listeye eklenmesi gereken bir başka ‘toll’ da atlardan alınan vergiydi. 1280’de Coventry özgürlük beratını aldıktan sonra bile, at vergisi kaldırılmamıştı.
Çırılçıplak meydan okuma Ünlü Ortaçağ anlatısında, XI. yüzyılda Coventry halkı Chester Kontu’nun ağır vergileri altında ezilmektedir. Lady Godiva duruma üzülerek kocası konttan ahaliye insaflı davranmasını ister. Kont, bunu ancak Lady Godiva şehrin çarşısından at sırtında anadan üryan geçmesi şartıyla kabul edeceğini bildirir. Hikayeye göre, Lady Godiva kocasının blöfünü görecektir.
Vergi listesi, özgürlük beratının, bir kentin zanaatkâr ve tüccarları için ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Peki kentin bu beratı almasını Lady Godiva mı (veya Godgifu veya Gaufride) sağlamıştı? Coventry kenti onun döneminde gerçekten vergi alınan, ciddi bir ticaret ve zanaat merkezi miydi? 1377 yılının baş vergisi kayıtlarına göre Coventry, 8 bin kişilik nüfusu, 4817 vergi mükellefiyle İngiltere’nin dördüncü en büyük ve zengin kentiydi. Ancak bu tarihten 300 yüzyıl önce, yani kontla kontesin yaşadığı 11. yüzyılda, tahminlere göre Coventry tek katlı kulübelerde yaklaşık 350 serfin barındığı, büyücek bir köyden ibaretti. Yani ‘toll’ları kendine dert edecek bir durumda bile değildi. Kaldı ki Godiva efsanesine benzer hikayelere, sadece İngiltere’nin başka kentlerinde değil, Alman, İskandinav, hatta Hint folklorunda bile rastlanmıştı.
Belki de hikayenin doğru olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakmalı, böyle inatçı bir efsanenin ne anlama geldiğini, neden doğduğunu ve neden yıllarca yaşadığını incelemeliyiz. O zaman hikayeye dönelim: Lady Godiva’dan yazılı olarak ilk söz eden, vakanüvis Wendower’li Roger (öl. 1237) olmuştu. Kaleme aldığı öykü özetle şöyleydi:
“Hz. Meryem’in sadık bir müridi olan Kontes Godiva, Coventry kasabasını ağır ‘toll’ yükünden kurtarmak isteyerek, kocası konta halkı serbest bırakması için yalvardı. Kont, kendisine bu kadar zararı dokunacak bir talepte bulunduğu için onu azarladı ve konuyu açmasını yasakladı. Ancak kontes, kadınlara özgü inatçılığıyla durmaksızın yalvarmaya devam etti. Sonunda kont sıkılarak şöyle dedi: ‘İyi o zaman, çıplak olarak bin atına, çarşının bir ucundan öbürüne sür, döndüğünde istediğini alacaksın.’ Kontes şöyle sordu: ‘Eğer bunu yaparsam, istediğimi yapacak mısın?’ Ve o şöyle dedi: ‘Evet, yapacağım.’ O zaman Tanrı’nın sevgili kulu Kontes, çıplak olarak atına bindi, tokalarını çıkardı, saçlarıyla bütün vücudunu örttü ve böylece pazar yerinden bembeyaz bacakları dışında kimseye görünmeden geçti. Sevinçle kocasının yanına döndü. Bunun üzerine Kont Leofric de Coventry kasabasını ve sakinlerini serbest bıraktı”.
‘La Milo’ nun Godiva alayı 20. yüzyıl başında klasik kadın heykellerini canlandırarak üne kavuşan ‘La Milo’ takma isimli Avustralyalı performans sanatçısı Pansy Montague, Coventry’de Lady Godiva’nın at sırtında çıplak geçişisini de canlandırmış, performans büyük ilgi uyandırmıştı, La Milo’nun, Lady Godiva’yı canlandırırken çekilen fotoğrafın kartpostalı, Ulusal Portre Galerisi, Canberra, Avustralya.
Sonradan bu hikayeye başka ayrıntılar eklendi; güya kontes pazar yerinden geçmeden önce halka haber salmış, herkes evine girip pencerelerini kapatmıştı; böylece Godiva’yı kimse çıplak olarak görmemişti. Bir süre sonra “dikizci Tom” ayrıntısı hikayeye sızdı. Buna göre, herkes pencerelerini kapatmışken Tom adında bir terzi çırağı, pencereyi aralayıp kontes hazretlerini gözlemişti. Böylece İngilizce’ye “dikizci” veya “röntgenci” anlamında “peeping Tom” deyimi kazandırılmış oldu.
Bu hikayenin özü, yani güçlü ve zengin bir adamın iyi karısının toplumun en altındakileri düşünmesi, kocasını onları affetmesi için ikna etmesi, bugün de devam eden çok köklü bir geleneğin parçasıydı. Bu iyi kadınlar, Ortaçağ’da serfleri ve düşman esirleri gözetmiş, modern çağda fakir ve muhtaçlar için hayır işleri yapmışlardı. İtalyan tarihçi Silvana Vecchio, Ortaçağ için şöyle yazıyordu: “Laik literatür, bir karının kocasına nasıl yardım edebileceği sorununu ayrıntılı el aldı; bir kadının kocasının manevi rehberi ve danışmanı olma olasılığına izin verdi. Barberino’lu Francesco’ya göre, bir kraliçe sadece günlük gereksinimelerinde kocasına yardım etmekle kalmamalı, ahlaki tutumlarında ve siyasal atılımlarında ona danışmanlık yapmalı, onu merhamete teşvik etmeli ve saray entrikalarına karşı korumalıydı”.
Coventry’nin sembolü
İskoç heykeltraş Sir William Reid Dick tarafından yapılan Lady Godiva heykeli, 1949’dan bu yana Coventry’de, şehir merkezini süslüyor.
Ortaçağ’ın belki de en büyük kadın yazarı olan Christine de Pisan, Livres de Trois vertus (Üç Erdem Kitabı) adlı eserinde, prenseslere kocalarının ruhlarına özen göstermelerini, onları kibarca uyarıp yanlışlarını düzeltmelerini öğütlüyordu. Dolayısıyla insanların da sert ve acımasız bir krala karşı, kraliçeden yardım istemeleri doğaldı. “İyi” kraliçe yardım taleplerine kulak veriyor, “kötü” kraliçe zulümde kocasıyla yarışıyordu. Örneğin 17. yüzyılda, savaşta ölen Froulay Kontu’nun beş parasız kalan annesi ve karısı, yardım istemek üzere Fransa Kralı XIV. Louis’nin metresi Markiz de Montespan’ın huzuruna çıkıp diz çöktüklerinde, Markiz onları öfkeyle itmiş, “Dindar değilim ben! İyi değilim ben! Kaprisli şımarık, paragöz, günahkâr kadının tekiyim ben! Kötü bir kadınım ben!” diye söylenerek uzaklaşmıştı. Belli ki Markiz, hakkında yapılan dedikodulara duyduğu öfkeyle bu eleştirileri üstleniyor ve bu haliyle “Godiva” karakterinin tam tersini simgeliyordu.
Festivali de var!Coventry’de 1998’den beri düzenli olarak yapılan Godiva Festivali’ne her yıl ortalama 150.000 kişi katılıyor.
Lady Godiva’nınkine benzer en ünlü yarı-gerçek öykü, 1347’de Fransa’nın Calais kentinde geçti. Olay, Fransız vakanüvis Jean Froissart’ın anlattığına göre şöyle gelişti: Şehir, İngiliz ordusu tarafından kuşatılmıştı. Günlerce süren kuşatmadan sonra, kentin zanaatkâr ve tüccarları (burjuvaları) insanların açlıktan kırıldığını görerek teslim olmak üzere İngiltere Kralı III. Edward’a haber gönderdiler. En büyük korkuları şehrin yağmalanması ve halkın kılıçtan geçirilmesiydi. Kral Edward, kentin en önemli burjuvalarından altısının yalın ayak, başı kabak, boyunlarında ip, ellerinde kentin anahtarıyla teslim olmalarını istedi. Bu altı kişiye kral istediğini yapacaktı, ancak şehir sakinleri affedilecekti.
4 Ağustos 1347’de, kuşatmanın 11. ayı biterken altı kişi Calais’den çıkarak İngiliz ordusuna teslim oldu. Bu sahne ünlüydü; çünkü 1895’te heykeltraş Auguste Rodin, Calais kentinin siparişiyle olayın bir heykelini “Les Bourgeois de Calais” yapacaktı. Altı adam, kralın ayaklarına kapanarak affedilmeleri için yalvardı ama Edward, kafalarının vurulmasını emretti. O anda devreye kocasıyla birlikte kuşatmaya katılmış olan İngiltere Kraliçesi Phillippa girdi; Edward’a Calais’nin bu altı zavallı temsilcisinin hayatını bağışlaması için yalvardı. Sonunda kral karısının sözünü dinledi. Günümüz tarihçileri, Calais kentini tamamen İngiltere’ye bağlamayı planlayan kralın, halkın sevgisini kazanmak için zaten bu altı kişiyi affetmeyi düşündüğünü, hatta her şeyin baştan sonra bir senaryodan ibaret olduğunu öne sürerler; gerçekten de Calais sonraki 200 yıl boyunca İngiltere’nin bir parçası olacaktır. Ancak muhtemelen doğru olan bu hikaye, Ortaçağ’da asil bir hanımdan neyin beklendiğini gösterir.
Orijinal adı Lady Godiva of Coventry olan 1955 tarihli Amerikan yapımı filmin afişi. Film, Türkiye’de Vatan Kurtaran Kadın ismiyle gösterilmişti.
Calais kenti başına gelenleri nasıl unutmadıysa, Coventry kenti de unutmadı: Vakanüvisler, aynı hikayeye ekler ve süslemeler yaparak birkaç yüzyıl boyunca anlattılar; bir bölümü günümüze ulaşmış çeşitli baladlar yazıldı. Ancak efsanenin asıl canlanışı, 17. yüzyıl başına denk geldi. Çünkü bu tarihte artık Ortaçağ’ın feodal düzenini geride bırakan İngiltere’de kentler özgürlük beratları elde etmek için ciddi bir mücadele içindeydi. Kayda geçen ilk “Godiva alayı” da kentte 1678’de yapıldı; bu tören için yazılanlara göre “James Swinnerton’ın küçük oğlu, Lady Godiva kılığına girerek pazar yerinden atıyla geçmiş” sonra da olayın anısına bir madalyon bastırılmıştı. O tarihten sonra, 20. yüzyıla kadar her yıl Coventry’de Büyük Panayır sırasında bir “Godiva alayı” düzenlendi. Genç bir kız (giyinik olarak) atla panayır alanından geçerken, belediye başkanı ve kent meclisi üyeleri de alaya katılıyorlardı. Geçen yüzyılda sadece birkaç kere yapılan tören, 21. yüzyılda her yıl düzenlenen Godiva festivaliyle yeniden canlandırıldı.