Katolik dünyasının en üst mercileriyle açıktan açığa dalga geçti. Sadece vebayı kandıramadı.
Osmanlı casusları içinde en ilginç hikayeye sahip olan, kendini Languedoc’tan bir asilzade olarak tanıtan Baron de la Fage’dır. İngilizlere de casusluk yapan bu dalaverici mühtedi, tekrar Hristiyan olacağını iddia ederek İtalya’ya gitmiş; önce Floransa’da Toskana grandükasını ve Fransa elçisini dolandırmış; sonra Roma’ya geçerek Papa ve kardinallerini üst düzey birçok Osmanlı mühtedisinin tekrar Hıristiyan olmaya ve Osmanlılar’a ihanet etmeye hazır olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.
Başarısından küstahça bir mutluluk duymaktadır; İstanbul’a döndüğünde Papa’nın emriyle Kardinal Lucio Sanseverino’nun bizzat imzalayarak kendisine verdiği berat ve salukonduğu göstererek, Katolik dünyasının en üst mercileriyle açıktan açığa dalga geçmekten geri durmayacaktır.
Roma’da işini bitiren Baron de la Fage’ın bir sonraki durağı Venedik olacaktır. Burada da rahat durmayacak, Habsburg elçisinden para isteyecektir. Ancak genelde casuslara sempatiyle bakan Francisco de Vera, De la Fage’ın ne menem bir insan olduğunu hemen anlamış ve onu başından savmıştır. Oyunlarına devam eden Languedoclu ajan, biri İspanyol, biri yüksek aristokrasiden bir Fransız, ikisi de İtalyan olmak üzere, dört Hıristiyan gencine Osmanlı topraklarını gezdirmeyi vâdetmiş ve onları kendisiyle Doğu Akdeniz’e dönmeye ikna etmiştir. Bu noktada tehlikeyi sezen kurt diplomat De Vera araya girecek ve bu dolandırıcının amacının ya kendilerini köle olarak satmak ya da Müslüman olmaya zorlamak olduğunu söyleyerek gençleri bu seyahatten vazgeçirecektir.
Meslekleri konu alan Cesare Ripa’nin Iconologia adlı eserindeki casus (Venedik: Christoforo Tomasini, 1645), s. 592.
De la Fage dönüşünde de bir takım numaralar çevirmekten ve Adriyatik kıyılarındaki Kotor’a gitmek için bindiği geminin kaptanını dolandırmaktan geri kalmaz. Dalmaçya’ya at almak için gittiğini söyleyerek, kaptanı kendisine 450 ekü ve belgelerde belirtilmeyen miktarda mal vermeye ikna etmiştir. Saf kaptanın parasını geri alamadığını ve mahvolduğunu söylememize gerek yok. Baron’un ekonomik olarak zarar verdiği bir başka kişi de, mal varlığına el koydurttuğu, 1590’lar İstanbul’unun en aktif casuslarından biri olan Venedikli tüccar Marc’Antonio Stanga’dır. Stanga servetine kavuşabilmek için 200 duka rüşveti gözden çıkarmak zorunda kalacaktır.
Seyahatleri boyunca her yeri gözlemleyen Baron de la Fage’ın istihbari faaliyetleri de meyve vermişe benzemektedir. Döner dönmez birçok casus ve muhbiri ele verir. İstanbul’da büyük bir nüfuza erişmesine ve Osmanlılar için istihbarat ve diplomasi alanında faaliyet göstermesine rağmen, Habsburglarla gizli ilişkiler içine girmekten çekinmeyen Marrano casus hamisi David Passi ve sağ kolu Guillermo de Saboya, Habsburgların İstanbul’daki istihbarat ağının önde gelen isimlerinden Mayorkalı Juan Sequi ve mühtedi bir muhbir olan Ramazan Reis, hep De la Fage’ın suçlamalarıyla hapse düşecektir.
Ramazan ve de Saboya işkence görmelerine rağmen bütün suçlamaları reddetmişlerdir. Saboya kısa bir süre sonra mahpus damlarında ölecek, ancak ironik bir şekilde De la Fage’ın kaderi de pek farklı olmayacaktır. İstanbul’daki istihbarat dünyasının bu renkli karakteri ne yazık ki 1592 sonbaharında vebaya kurban gidecek ve Saboya’dan birbuçuk ay sonra, yaklaşan kışı sıcak geçirmek üzere öteki dünyayı boylayacaktır.
16. yüzyıl Akdeniz’i, en güçlü dönemini yaşayan Osmanlı Devleti için en önemli ticari ve siyasi faaliyet alanıydı. Kurumsal bir istihbarat anlayışından yaklaşık 400 sene evvelki belgeler, Osmanlı yönetiminin dünya siyaset ve diplomasisinde neler olup bittiğinden ziyadesiyle haberdar olduklarını göstermektedir. Avrupa arşivlerinde, para karşılığı İstanbul’a bilgi veren casusların yazışmaları ve Osmanlı istihbarat ağı.
Osmanlı tarihçiliğine hakim olan indirgemeci bir tavır, Osmanlıları övmenin popülerleştiği şu son yıllara kadar, imparatorluğun çöküşünü kadınlar saltanatı, İslâm’ın modern dünya karşısında yetersizliği ve imparatorluğun çevresindeki siyasi, teknolojik ve kültürel gelişmelerden bîhaber oluşu gibi tekil faktörlerle açıklamakta ısrarcıydı. Detaylı bir arşiv çalışmasına dayanmayan ve yüzeysel bir takım önkabullerle desteklenmiş bu argümanların en kuvvetlilerinden biri olan Osmanlılar’ın çevresine ilgisizliği, her gün ortaya çıkan yeni kaynaklarla çürütülmekte.
Yüzlerce yıl dünya egemenliği iddiasını sürdürmeyi başaran bir imparatorluğun çevresindeki olaylara kayıtsız kalamayacağı gerçeği bir yana, Osmanlıların komşu coğrafyalardaki siyasi, diplomatik ve askerî olaylardan anında haberdar olmak için kesenin ağzını açtıklarını ve Akdeniz, Avrupa ve İran’ın dört bir köşesine sürekli casuslar yolladıklarını artık belgeleriyle gösterme olanağımız var.
İspanyol casusun mektubu 16. yüzyılda Osmanlı harfleriyle yazılmış bir casus raporu. Mektup eski Türkçe ifadelerle başlamaktadır: “Benim sa’âdetlü Sultânım hazretleri el-mükerrem hakpâ-yı şerîflerine eylece malûm-ı şerîf olsun kim ben bendenüz hazret-i Sultânımın bendesiyim”. Daha sonra Arap harfleriyle ancak İspanyolca olarak devam edecektir. En altta “servertor de vostra Altesa Simon Massa Ceneviz” şeklinde bir imza bulunmaktadır.
Espiyonaj gibi netametli konuları çalışmak isteyen tarihçileri çoğunlukla arşivlerde acı bir sürpriz beklemektedir; gizliliğin esas olduğu casusluk faaliyetleri iz bırakmamakta ve tarihçiyi yanıltıcı, önyargılı ve bölük pörçük belgelere mahkum etmektedir. Osmanlı arşivinin bu konudaki suskunluğu Osmanlı istihbaratı üzerine araştırma yapmayı geciktirmişse de, başta İtalya, İspanya, Avusturya ve Fransa’daki arşivlerde bulunan belgeler sayesinde bu casusların en azından bir kısmı günışığına çıkarılmıştır.
Nisan ayında çıkan Sultan’ın Casusları: 16. Yüzyılda İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları (Kronik, 2017) adlı kitapta mercek altına aldığım onlarca casusun hikayesi, bize farzedilenin aksine yakınçağ Akdeniz’inde İslâm ile Hristiyanlık arasında aşılmaz bir demirperde bulunmadığını göstermektedir. Coğrafi mekânı kontrol etmekte her zaman yetersiz kalmış merkezî hükümetlerin ve ateşli silahlara adapte olma mücadelesi veren askerî kuvvetlerin çabaları, sınırları kapatmaya, geliş-gidişleri engellemeye, kimlikleri sabitlemeye yetmemektedir. Bu casusların düşman başkentlerinde rahatça faaliyet gösterebilmeleri, değişik din, kültür, etnisite ve dil özelliklerine sahip “medeniyetler” arasında fazla takibata uğramadan seyahat edebilmeleri, sıklıkla taraf değiştirebilmeleri, okuyucuyu şu temkinli tarihçilerin ve kategorize etmeden duramayan siyaset bilimcilerin her fırsatta gözümüze sokmaya çalıştığı dikotomik bir tarih anlayışına karşı uyarmaktadır.
Akademik dünyada çoktan ekarte edilmiş “medeniyetler çatışması” bazlı fikirleri ve dogmatik temellere oturtulmuş, arşiv belgelerinin her gün yalanladığı pürüzsüz ve şematik bir tarih okuyuşunu bir kenara bırakmak isteyenler için 16. yüzyıl Akdeniz’i aslında biçilmiş bir kaftandır. Onun üçkağıtçı casuslarına odaklanırsak, artık istisnaların kaideleri bozmasına verebilir ve tarihin renkli ve karmaşık katmanlarına nüfuz etme imkanına erişebiliriz.
Kalabriya’da İspanya karşıtı bir isyan çıkarma derdindeki Dominiken keşişlerinin (ki aralarında ünlü filozof Tommaso Campanella da bulunmaktadır) başarısız olunca İstanbul’a kaçması; İspanya’daki asilzadelerde aradığını bulamayan Zaragozalı bir gencin Memâlik-i Mahrûsa’ya gelip din değiştirmesi ve Kapudan-ı Derya Uluc Ali’nin kapusuna girmesi, oradan da kovulunca Cezayir, Fas, İspanya, Fransa ve Venedik’e geçebilmesi ya da İstanbul sokaklarında İspanyolca öğrendiğini iddia eden Bursalı bir sipahinin Rum kılavuzu tarafından terkedildiği Napoli’de casusluk yaparken yakalanması ve kendisine eğer canını seviyorsa İspanyol değil Türk olduğunu söylemesinin tavsiye edilmesi, hep, elitlerin yüksek kültürünün itinayla törpülediği, saklamak için binbir taklalar attığı karmaşık bir gerçekliğe işaret etmektedir.
Tommaso Campanella
İtalyan filozof Tommaso Campanella (1568-1639) Osmanlı istihbaratının da kışkırtmasıyla Napoli Krallığı’nda İspanyol aleyhtarı bir isyan başlatmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Meşhur eseri Güneş Ülkesi’ni hapis tutulduğu hücresinde yazacaktı.
Yakınçağ tarihine ilgi duyanları uyarmamız gereken bir başka husus da, bu dönemde kavram ve kurumların hâlâ oluşma aşamasında olduğu ve 19. yüzyıl ve sonrasının aksine süreklilik ve sistem aramanın yanıltıcı olacağı gerçeğidir. Yakınçağ istisnanın ve deneme-yanılmanın yüzyılıdır; bugün veri olarak aldığımız devlet, hükümet, başkent, meşruiyet, resmiyet, bürokrasi gibi kavram ve kurumların bir yapboz tahtasında sürekli yeniden tanımlandığı bir dönemdir.
İstihbaratı da bu gözle okumak gerekmektedir. Merkezî devletlerin, kançılaryaların ve arşivlerin yeni yeni filizlenmeye başladığı bu yüzyılda Habsburg ve Osmanlı gibi hanedan devletleri de hanedandan bağımsız rasyonel bir bürokrasi oluşturma anlamında ilk ürkek adımlarını atmışlardır. Madrid ve bir cumhuriyet olan Venedik’te istihbaratı düzenlemekle görevli merkezî bir takım kurumlar ihdas edilmişse de, Osmanlılar için durum farklıdır: Osmanlı devletinin süregelen hanedan bazlı patrimonyal yapısına uygun olarak, istihbarat görevdeki paşaların ve siyasette etkinlik gösteren siyaset simsarlarının uhdesine bırakılmış, bu da istihbaratı hizip mücadelelerin ana öğelerinden biri haline getirmiştir.
Ancak bu tip bir kurumsallaşma eksiğinin Osmanlılar’ın istihbari kabiliyetlerini derinden etkilemediğini belirtmekte yarar var. Zaten, kurumları ve sistemi bu kadar merkeze alan bir tarih okuması teleoloji yapmaktan, yani bugünün başarısının kaynaklarını 500 yıl geriye götürmeye çalışmaktan öteye gidemez. Ayrıca diğer kurumsallaşma denemelerinin de başarısız olduğunu belirtelim; modern anlamda istihbarat kuruluşları için 1. Dünya Savaşı’nı beklemek gerekecektir.
Uluç Ali ve Osmalı istihbaratı
Kalabriyalı bir balıkçı köyünde Giovanni Dionigi Galeni adıyla doğan meşhur korsan ve Osmanlı kapudan-ı deryası Uluc Ali’nin (ö. 1587) Akdeniz’in dört bir yanında Osmanlı adına istihbarat yapan ajanları vardı.
Kısacası, kurumsal bir istihbarata sahip olmamalarına rağmen, Osmanlılar çevrelerinde olan biteni zamanında ve sahih bir şekilde haber almışlardır. Osmanlı paşalarının elçilerle yaptıkları sohbetlerde sordukları sorular ve talep ettikleri bilgiler, bize dünya siyaset ve diplomasisinde neler olup bittiğinden ziyadesiyle haberdar olduklarını göstermektedir. Zaten birçok haber kaynağı ve istihbarat ağından aynı anda haber alan ve dev bir imparatorluğu kısıtlı bir bürokrasiyle tek merkezden yönetmeye çalışan bir imparatorluktan da bundan daha azı beklenemezdi.
Osmanlı casuslarının büyük kısmı birden fazla işverene çalışan, sürekli oyun çeviren, gittiği her başkentte birini dolandıran ve sürekli ağzından bir şeyler kaçıran geveze fırsatçılardır aslında. Peki, cihanşümül imparatorlukları yöneten devlet adamları bunları niye paraya boğmuştur? Aslında her ne kadar miktarlar birçoklarının gözlerini kamaştıracak olsa da, savaşın masrafları düşünüldüğünde bunlar mütevazı kalmaya mahkumdur. Zamanında gelen bir haberin askerî harcamaları kısmayı ya da daha efektif bir şekilde kullanmayı mümkün kıldığı gözönüne alındığında, merkezî hükümetler bazen aptal yerine konma pahasına da olsa bunlara yatırım yapmak zorundadır. İstihbarat elemanlarının merkezî bir şekilde yetiştirilemediği bir ortamda başka şansı kalmayan yakınçağ hükümetleri, bir kez daha esnekliklerini göstereceklerdir. Nihayetinde sıkışınca eşkiyayı vezir yapıp başka bir cephede savaşa sürebilecek kadar pragmatik değiller midir?
İstanbul’da fotoğraf çeken ustaların en sevdiği panaromalardan biri Haliç siluetidir. Genellikle Galata kulesinden çekilen fotoğraflar, kentin birçok anıt yapısının tarihi içinde belge niteliğini taşır. Bu fotoğraf Topkapı Sarayı’nın meşhur yapılarından Yalı köşkünün 1869 yılı dolaylarında yıkılmasından ve 1878 Bab-ı Ali yangınından önce çekilmiş olmalı. Henüz yangınlar büyük ahşap konakları yutmamış. Ahşap denizi şeklindeki kent dokusu içinde anıt eserler çok daha etkileyici görülüyor.
1. TOPKAPI SARAYI ADALET KULESİ Fatih devrinde 1470 dolaylarında inşaına başlanan saray, 19. yüzyılın ortalarına kadar tahta çıkan birçok padişahın yaptırdığı eklerle genişlemiş. Hem şehirden rahatlıkla görülen hem de şehrin en güzel manzaralarından birine sahip Adalet kulesi sarayın son eklerinden biri, Abdülmecid devrinde yenilenmiş.
2. AYA İRİNİ İmparator Konstantinos tarafından yaptırılan kilise 6. ve 9. yüzyıllarda kısmen yenilenmiş. “Kutsal Barış”a adanan kilise Osmanlı dönemi boyunca Topkapı Sarayı içinde kalmış ve cebehane olarak kullanılmış. 19. yüzyılın ortalarından itibaren ise Müze-i Hümayun haline getirilmiş.
3. AYASOFYA 532-537 yılları arasında imparator İustinianus tarafından inşa edilen yapı, 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmiş. 1934’te Atatürk’ün isteği ile müze olarak açılmış. Bizans ve Osmanlı uygarlıklarının izlerinin birarada sergilendiği anıt, dünya mimarisinin ve sanat tarihinin başyapıtlarından biri.
4. SULTANAHMET CAMİİ 1610- 1617 yılları arasında Sultan Ahmet tarafından inşa edilen cami, Osmanlı döneminin ilk ve tek altı minareli camii. Daha çok Marmara yönünden kent siluetinde etkili olan yapı, Haliç siluetine de kısmen katılmakta.
5. CAĞALOĞLU HAMAMI 18. yüzyılda inşa edilen hamam İstanbul’da inşa edilen son anıtsal çifte hamamlardan biri.
6. BAB-I ALİ VE NALLI MESCİT Osmanlı sadrazamları 17. yüzyılın ortalarından itibaren burada bulunan bir sarayı kullanmaya başlamışlardır. Birçok kez harap olan yapı, 1844’te Avrupa etkili mimarisi ile yeniden inşa edilmiştir. Haliç’e bakan görkemli cephesiyle bu anıtsal yapı, artık sadece sadrazam tarafından devlet işleri için kullanılıyordu. 23 Mayıs 1878’de çıkan bir yangınla büyük ölçüde harap olmuştur. Sarayın kalan kısımlarında İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü bulunmakta.
7. HAS BAHÇE (GÜLHANE PARKI) Topkapı Sarayı’nın Haliç’e bakan yamaçları eskiden yoğun bir selvi korusu idi. Sarayın has bahçesi kabul edilen bu alan Dolmabahçe Sarayı’na taşınılıp Topkapı Sarayı terkedildikten sonra bakımsız kalmış ve 20. yüzyılın başında Gülhane adıyla halka açık bir park haline getirilmiştir. Bugün fotoğrafta görülen servilerin yerine dikilen ve artık devleşen çınar ağaçları sarayın Haliç cephesini gözlerden saklıyor.
8. YALI KÖŞKÜ FABRİKASI Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden Yalıköşkü bahçesinde kurulan fabrika, tersane dokları için pompa üretiyordu. Bitişiğindeki Yalıköşkü 1869 dolaylarında yıktırılmıştır. Fabrika ise 1890’larda ortadan kalkmış.
9. SUR-U SULTANİ Topkapı Sarayı’nın etrafını deniz yönünde Bizans surları çevreler. Kara tarafında ise Fatih Sultan Mehmet’in 1470 yılı dolaylarında inşa ettirdiği bir sur vardır. Fotoğrafta etraflarında ahşap yapılar arasında anıtsal surlar ve kuleler izleniyor.
10. HOCAPAŞA HAMAMI 15. yüzyılda inşa edilen hamam, kentin en görkemli yapılarındandır. Banisi, Fatih devri vezirlerinden Hocapaşa lakabı ile tanınan Sinan Paşa’dır.
11. HALİÇ SURLARI İstanbul kentinin etrafını çeviren surların bir bölümü Haliç kıyısında inşa edilmiştir. Kulelerle desteklenen bir duvar hattından ibaret olan Haliç surları, tamamen deniz kenarındaydı. Ancak zamanla surların önünde geniş dolgu alanları oluşmuştur. Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca defalarca onarılıp yenilenen surlar 19. yüzyılın sonlarından itibaren büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
Haydarpaşa Garı, 1. Dünya Savaşı’nın şiddetini 6 Eylül Perşembe günü yaşadı. Saat 16.30’da yedi saniye arayla meydana gelen iki büyük patlamada yüzlerce kişi öldü ve yaralandı. Gar binası Kafkas, Irak ve Filistin cepheleri için askerlerin, cephanenin ve diğer malzemelerin toplandığı merkezdi. Patlamalarla cephanelerin birbirini ateşlemesiyle henüz dokuz yıl önce yapılmış olan garın sadece duvarları ayakta kaldı, dört bir yanındaki kuleler ve orijinal çatı yok oldu. Peşisıra çıkan yangın, saatler boyunca sürdü. Hadisede 12 geçici cephanelikle birlikte petrol ve yakıt tankları infilak etti, lastik ve sağlık malzeme stoklarıyla birlikte 300 yük katarı yandı. Sansür nedeniyle kaç askerin ve sivilin öldüğü anlaşılamadı. İngiltere-Fransa kaynaklı sabotaj söylentileri hep devam etti.
Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), Liège Üniversitesi’nin ev sahipliğinde toplandı. Konferansın temel meselelerinden biri de, günümüzde Batı’da da yaygınlaşan; dar görüşlü milliyetçiliklerden, aşırı dinci hareketlerden kaynaklanan ayrımcılıkların üstesinden bilim yoluyla nasıl gelinebileceğiydi.
Belçika’nın Liège şehri aslında kömür ve ma dencilik ile uğraşan işçi topluluklarının uzun yıllar birarada yaşadıkları bir kent. Hep kendi başına olmayı seçmiş bir yönetim sahibi olmuş, yüzyıllar boyunca piskoposlar tarafından yönetilmiş. Şehrin sakinlerini oluşturan maden işçileri çok farklı yerlerden gelmişler; şehirdeki bu beraber yaşama hali, dil, din, ırk ayırımlarının gelişmesine engel olmuş.
Böyle bir kompozisyona sahip olmak bugün Liège Ünivesitesinin evsahipliği yaptığı Dünya Beşeri Bilimler Konferansı’nın toplanmasına vesile oldu. Konferansı düzenleyenler kısaca CIPSH diye anılan ve UNESCO ile ilişkili uluslararası beşeri bilimler ve felsefe komisyonu. Uzun yıllardır bu komisyonun gündeminde olan böyle bir Dünya Beşeri Bilimler Konferansı (WCH), aslında gene Liègeli bir maden işçisinin oğlu olan bir akademisyenin (R. Halleux) bu komisyonun üyesi olması ile bağlantılı.
Günümüzde 14 ayrı federasyona şemsiye görevi gören CIPSH, içinde dil, edebiyat, tarih, din çalışmaları alanlarında sivrilmiş kurumların birleşmesi ile 1949’da UNESCO tarafından bir araya getirilmiştir. Aslında bizim üniversitelerimizde daha çok Edebiyat Fakültelerinde toplanan alanlar bu komisyonda temsil edilmektedir. Konferansın ana temasını özellikle batıda gittikçe zayıflayan beşeri bilimlerin kalkındırılması oluşturuyordu. İşin ilginç yanı beşeri bilimler Avrupa’da ve Amerika’da teknoloji karşısında büyük bir darbe yemiş iken, yani bu alanlara mali destek sağlanamazken, Asya ülkelerinde özellikle Uzak Doğuda “kültürlü ve insancıl mühendis” yetiştirme gayreti ile oldukça geniş bütçeler ayrılmaktadır.
Öte yandan günümüzde Batıda görülen toplumu bölen ayırımlar karşısında gerçekten beşeri bilimlere büyük bir rol düşmektedir. Ancak gördüğümüz tepkisel davranışlar, ırkçılık, dar görüşlü milliyetçilikler, aşırı dinci hareketlere bilim yoluyla nasıl seslenilebilir? Konferansa katılan Senegalli felsefe bilimcisi Bachir (yani Beşir) Diagne bunun çok canlı bir örneğini vermiş oldu. “Kabilecilik karşısında felsefe” adını taşıyan konuşması ayakta alkışlandı. Konuşmayı dinlemeye gelenler salt bilim insanları değildi, Liège halkı ve Liège kuruluşlarının temsilcileri de vardı.
Kısacası bilim insanları ile halkın aynı sorular etrafında kaynaşmasının sağlandığını gördüğümüz bir konuşmacı-dinleyici diyaloğu oldu. Peki Bachir bu kadar farklı kişileri nasıl bir arada tutabildi ve söylemek istediklerini onlara nasıl aktarabildi? Bunu dinleyicileri en derinden yaralayan konuya girerek başarmış oldu. Söze bugün dünyamızın bir krizle karşı karşıya olduğunu belirterek başladı. Bu kriz bugün popülizm kisvesi altında görülen “kabilecilik” ti. Onun görüşüne göre kabilecilik dışa kapalı, dışlayıcı ve kendi etno milliyetçiliği içine gömülmüş bir hareket. Böyle kapalı ve dışlayıcı olmak ile de insanlıktan uzak. Bu etno-milliyetçilik özellikle kendini mültecilere karşı takınılan tavırlarla gösteriyor. Bu türlü etno-milliyetçilikler mültecileri suçluya dönüştürüyor. Örneğin eskiden hoşgörünün merkezi sayılan Hollanda’da bu tür görüşler aktif. Özellikle gençlerin bu görüşlere kapılmaları üzücü. Dünyaya açık olmak yerine dışlayıcılıkla “bir yere bağımlı” olmayı seçen bu gruplar tam bir kabilecilik yapmaktadırlar. Renkleri, dilleri ve dinleri onların dışlanma sebeplerini oluşturuyor. Mültecilere yaşama hakkı, var olma hakkı verilmemesi insanlık dışıdır. Aslında üzerinde durduğumuz bu dünya, insanların onun vatandaşı olduğu koca bir ülkedir. Afrika’nin bilge sözü “ubuntu” nun bize öğrettiği gibi “ben, biz olduğumuz zaman benim” sözlerinden gördüğümüz gibi insanlık ancak beraber yaşamayı bilince vardır.
İnsanlık bireyin tek başına yaşaması değil, başkalarıyla beraber yaşamayı bilmesidir diye konuştu, dakikalarca alkışlandı. Dinleyicler arasında mülteci işleri ile uğraşan NGO temsilcileri en büyük problemin mültecilerin kimliklerini belirleyecek kağıt ve evraktan yoksun olmaları bu yüzden de ne ev ne de iş sahibi olamadıklarını belirttiler. Bachir Diagna sözlerini bireyin hakları var, grupların “insanlık” görevleri var. Önemli mesele bu ikisi arasında bir denge kurmak diyerek bitirdi. Gördüğümüz gibi insan bir kişidir, insanlık için ise birden fazlası gerekir.
Tarihçi İlber Ortaylı, son haftalarda çeşitli vesilelerle tekrar gündeme gelen Türkçe, Osmanlıca tartışmalarına bilimsel bir açıklık getirdi. İlber Hoca özellikle Türklük, Osmanlılık gibi kavramları kullanarak yapılan siyaseti eleştirirken, tarihteki Türk devletlerinin, yöneticilerin ve ilgili coğrafyada yaşayan insanların algılarını da aktarıyor.
Türkiye’de siyasal alanı “tarih” tartışmaları ile yeniden düzenlemek sık başvurulan bir yöntem. Tarihsel kavramlara ve kişilere yönelik tahribat ve içerik değiştirme girişimleri, siyasilerin elinde ve dilinde artarak devam ediyor. Yayın kurulu üyemiz İlber Ortaylı, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti, Türklük, Osmanlılık, diller ve düşünceler hakkındaki birçok konu hakkındaki sorularımızı yanıtladı.
Hocam son zamanlarda Türkiye’de “yeni bir devlet kuruluyor” üzerinden başlayan bir siyasi tartışma sözkonusu. Sizin tarih ve kavramlar üzerine hassasiyetinizi biliyoruz. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devlet mevhumu bugün bilim ve düşün aleminde çok geniş bir sahayı işgal eder. Devlet felsefesi diye bir bahis var. Devlet nasıl olmalı? Özellikleri ne? Nihayetinde siyaset bilimi diye bir dal var. Bugün yürürlükte olan bir ilim. Ve bunun içindeki iktidar olayını incelemek için devleti ele alıyor.
Devlet tabii tarihin konusu. Tarih de bir ilim değil, sanattır; ama malzemesini hazırlamak kesinlikle ilimdir. Hatta ilmin üstünde bir şeydir. Devlet dediğimiz zaman aklımızda metafiziğe kadar giden izahlar ortaya çıkar. Çözülmemiş bir sorundur. Bizim dünyamızda Cevdet Paşa da devletten söz eder ki tasvip edin etmeyin, çok orijinal bir yaklaşımdır. Platon da devletten söz eder, Jean-Jacques Rousseau da. Bunların hepsi de yüzde yüz kabul edilmemiş ama hep tartışılan teorilerdir.
Ortada devletin kuruluşu diye bir olay vardır. Devletsiz toplumlar vardır. Bir dinde, bir dilde, bir coğrafyada yaşayıp devlet kuramamış toplumlar var. Bunu izah etmek lazım. Kimler, niye devlet olabiliyor? Devlet bir hukuki kontrat mıdır? Evet derseniz, birtakım Batı Avrupa devletleri için, bu bir soru işaretidir. Devlet bir örgütlenme biçimi midir derseniz, buna da evet denir, ama bunun da tartışması yapılır.
Türk devlet geleneğinin at göçebelerinin, yani çok dinamik ve kontrolü yüksek grupların uzlaşmasına bağlı olduğu ileri sürülüyor. Burada demek ki gentilice (klancı, soy-sop içinde) bir örgütlenme söz konusu. Gentil örgütlenme, yani en kahramanın, en kavgacının yönetime hakim olması gibi bir sistem söz konusu. Bu devlet nasıl teşkilatlanır? Ve ne şekilde meşruiyet sahibi olur? Şurası bir gerçektir ki herhangi bir siyasinin böyle oturup da “biz yeni devlet kuruyoruz” diye konuşması hiçbir yerde ciddiyetle kabul edilemez. Türkiye devleti rejim değiştirmiştir. Türkiye devletinin tarihte fetret olaylarından geçtiği bir gerçektir. Sırf bize özgü bir durum değildir. Rus devleti de aynı badirelerden geçmiştir. Ama ortada kitlelerin itaat ettiği, etrafında toparlandığı bir devlet vardır. Bu zayıflamaya başladığı an, demek değildir ki demokrasi ortaya çıkacak. Türkiye’de birtakım çevrelerin kendi orijinal düşünceleri olduğunu zannetmiyorum. Batı’daki düşünce kaynaklarından, belki de başka yerlerden esinlenerek mütemadi surette Türk devlet niteliğinin ana unsurlarıyla uğraştıkları bir gerçektir. Yalnız şunu bilmek lazım ki Türkiye’de devlet yapısının ana unsurları ortadan kalktığı takdirde, bu toplumun bir devlet inşa etme kapasitesi şüphelidir.
“Yeni devlet” ciddiyetle bağdaşmaz“Şurası bir gerçektir ki herhangi bir siyasinin böyle oturup da ‘biz yeni devlet kuruyoruz’ diye konuşması hiçbir yerde ciddi kabul edilemez”.
Tartışmalarda sıklıkla kullanılan “iki bin yıllık devlet” tabiri doğru mudur?
İki bin yıllık devlet geleneği diyen, Roma İmparatorluğu’ndan başlayarak konuşuyor demektir. Ben bu fikri ve yorumu katiyen yabana atanlardan değilim. Bu önemli de bir inceleme vasfıdır. Bununla uğraşan kurumlar, insanlar vardır dünyada. Ben de oralardayım. Biz bugün üç Roma İmparatorluğu’nun arasındaki müşterek geçişten bahsediyoruz. Hıristiyan dünyasında bu üçüncü Roma’yı Moskova’ya atfediyorlar, fakat aklı başında insanlar ve bizim dünyamızda bunun Osmanlı İmparatorluğu olduğu çok açıktır. Bu anlamda Osmanlı-Selçuklu hanedan değişmesine rağmen bir aradalık vardır. Burada devleti oluşturan temel müesseseler vardır: Vergi koyma, vergi toplama, ordu, asayişi sağlama, toprak nizamı, umumi asayişi belirleme, ekonomik hayatı çevirme, kıtlık ekonomisine karşı tedbirler alma, dini hareketleri kontrol etme… Bu gibi tedbirlerin üç Roma imparatorluğunda da birbiriyle geçiştiğini görüyorsun. Esnafın çalışmasına ve örgütlenmesine kadar…
Bizim bölgenin imparatorluklarında çok benzer vasıflar vardır. Türklerin buraya gelişi kendi özellikleriyle 900 seneye yaklaşıyor. Burada önemli bir yapı var. Kaldı ki cumhuriyet rejim değişikliğidir ve çok önemlidir. Devlet kurma denen olaydan daha büyük bir değişikliktir. Bunun kendine has yapılanmaları vardır. Böyle her önüne gelen sabahtan akşama “Devleti ben yeniden kuruyorum, yok Müslümanlığı ben yeniden getiriyorum, yok efendim demokrasiyi ben yeniden kuruyorum!” diyebilir mi? Dese de bu ne kadar ciddi olur, tartışılır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyoruz. Bunu tarihî anlamda nasıl konumlandıracağız?
“Devlet mi insan için, insan mı devlet için” diye bir tartışma çıktı ortaya. 2. Dünya Savaşı’ndan evvel şöyle entegrist düşünceler vardı: Fert yok, devlet var. Her şey devletimiz için, devlet oldukça biz oluruz.
Bu, Türklere has bir şey değil. Bilhassa 2. savaştan evvel, yani iki harp arasında dağınık/mutsuz Avrupa, topraklarını kaybeden birtakım ülkecikler, ekonomik durumu sarsılan milletler, bu entegrist milliyetçiliği geliştirdiler. Mesela Ukrayna’nın yarısı Polonya’da… Böyle mutsuz zamanlar var.
Türkiye’deki Kemalist rejimin yaşam dönemi bu. Yani bazılarının söylediği gibi Kemalist rejim o anlamda bir faşizm değil. O başka bir dünya. Etrafa bakamıyorlar. Her halükarda söylenen şu: Bu yapının içerisinde ne olabiliriz biz?
Geçenlerde bir jandarma başçavuş emeklisiyle konuşuyordum. Diyor ki; “Türkiye’de her yerde vatandaş devlet için vardır ama sırf bir ilde aksidir bu. Orada devlet onlar için vardır”. Kendine göre oranın kayrılmasını anlatıyor. Ben bu tip şeylere kıymet veririm. Bana göre bir yaşayan insanın tecrübesi/gözlemi, 40 tane aliminkinden daha önemlidir.
Bana kalırsa bu yarı yarıya “devlet miti”yle ilgili bir olay. Devlet efsanesi diyemiyorum buna devlet miti… Böyle bir kavram var. Bunu Ernst Cassirer ele aldı. Fevkalede önemli bir yaklaşımdır. Burada bakılacak şey, devleti etik bir şekildeki yaklaşımdan doğrudan doğruya kendi oluşumu içinde ele almak. Nedir bu devlet, bunu nasıl sınıflar yönetiyor, bu sınıfların oluşumunda ve devamında nasıl hukuki bir tarif ve toplumsal kontrat var? Bunlara bakacaksınız. Ve ona göre ortaya çıkan devlet de, yöneten ile yönetilen veya kontrol eden ile edilen arasındaki fark da daha iyi anlaşılır.
Kullanılan dil, kimlik için de en önemli unsur mu? Türk devleti dediğimizde, dilin önemi nedir?
Evet, tarihte Türk devletleri, Türkçe konuşan hanedanların idare ettiği devletlerdir. Yani Türklerdir. Burada biz bu kadarıyla yetinmiyoruz. Çünkü mesela Kürt hanedan da var, ancak ne ordusunda ne bürokrasisinde Kürtçe geçmiyor. Selahaddin Eyyübi de bir Kürt, ama kendi Kürtçe konuşuyor mu, belli değil. Ordusunda Kürtçe konuşulması zaten mümkün değil.
Türk devletleri dedikleri zaman, adamlar haklı olarak iki sağlam kıstas koyuyorlar: Hanedan Türktür ve ordu Türktür.
Tarih ve ilim
“Tarih bir ilim değil, sanattır; ama malzemesini hazırlamak kesinlikle ilimdir. Hatta ilmin üstünde bir şeydir”.
Ordu çok önemlidir. Orduda Türkçe konuşulur. Zaten Türkçe o sayede yaşamış. Yoksa mesela İran Selçukluları’nda Gazneliler’de bürokrasi Farsça iş görüyor. Ulema Arapça biliyor. Medreselerde dersler Arapça. Anadolu Selçukluları’nda bile uzun süre Farsça devam edememiş, çünkü çok fazla Türkleşme var. Ve daha ilginci Anadolu vatanındaki göçebeler Türk. Daha evvel Bizans döneminde böyle bir şey yok. Dağlarda göçebeler yaşamıyor. O bakımdan burada böyle bir ordunun ve ister istemez Türkçe’den başka hiçbir şey bilmeyen bir nüfusun varlığı, bürokrasiyi de bir şekilde zorluyor.
Hocam en tartışmalı meselelerden biri de, Türklük ve Osmanlılık kavramları üzerinden yürütülüyor. Ne dersiniz?
Osmanlılık kavramı üzerinde oturmak çok büyük bir cehalet. Maalesef tarih bilmeyen, dil bilmeyen, bu gibi alanlara zahmet etmemiş zihinler birtakım etnik zorlamalara bu ismi koyuyor. Osmanlılık diye bir millet olmaz. Biz 19. asırda Osmanlılığı kullandık. İmparatorluk ahalisinin pasaportu oldu. Tebaa-i şahane’den, Osmanlı yani.
Namık Kemal’in deyişiyle “Osmanlılarız biz, can veririz, kan dökeriz, şan alırız” gibi sloganlar yazıyorlar. Bu Osmanlılık lafı 19. asrın bıraktığı bir laftır. Ondan evvel “Osmanlı halk edebiyatında” rastlandığı biçimiyle bürokratlar için denen bir şeydir, kontrol eden sınıf için. Ama Osmanlı diye bir milletin olmadığı çok açıktır. Ve daha tuhafı, bunun şuuru da yerleşmemiş.
Osmanlıca ise bir dil değil, bir bürokrat jargonudur. Halk hiçbir zaman 300-500 kelimeden fazlasını kullanmaz. Devecilikle uğraşıyorsa, ziraatla uğraşıyorsa onlarla ilgili birkaç kelime vardır. Ama oturup da birkaç bin kelimelik bir dili her Allah’ın günü kendine göre kattığı Farsça-Arapça tabirlerle…
Mesela 19. yüzyılın başında Şanizade anatomi yapıyor; anatomide Fransızca tabirleri Arapça’ya çeviriyor; şimdi ona niye Osmanlıca diyeceksin? Daha Arap’ın kendisinin o tabirlerden haberi yok. Veya Ahmet Cevdet Paşa’yı düşünün, hukukla, iktisatla, devletle ilgili birtakım tabirleri, Fransızların kullandığı tabirleri Arapça buluyor; vay efendim bu Osmanlıca! Tamam da Arap’ın kendisi dahi henüz bunu bilmiyor.
Viyana’da bir semtin, bir çevrenin kullandığı dili öbür semtlerin anlaması mümkün değil. Tepki de gösterirler. Ünlü Avusturyalı Türkolog Herbert W. Duda şöyle demişti: “Schönbrunn’daki gibi Viyana aristokrasisinin konuştuğu dile bakarak Almanca anlaşılmaz. O dile bakarak, bu dil ‘Habsburg Almancası’ mı diyeceğiz?” Osmanlıca da böyle bir mantıksız sınıflandırmadır.
Son olarak Türkçülük kavramı üzerinde durabilir miyiz?
Rusya’dan gelenler biraz daha çok Türkçülükle uğraşıyorlar. Bu Türkçülük tabii o andaki imparatorlukta tohumlanan Türkçülüğe uygun değil belki ama, adamlar kozmopolit bir ortamdan geldikleri için buradaki imparatorluğa bu çareyi buluyorlar.
Cahillerin etnik zorlamaları
“Maalesef tarih bilmeyen, dil bilmeyen, bu gibi alanlara zahmet etmemiş zihinler birtakım etnik zorlamalara bu ismi koyuyor. Osmanlılık diye bir millet olmaz”.
Çok benzer tartışmaları İran’da da gördüm. Maalesef ömrümün daha geç vaktinde dikkat ettiğim için o kadar fazla tetkik edemedim. Ama bir Ahmet Kesrevi var mesela. Tebrizli. Türk kavramını reddediyor İran’da. Ve İranlılık üzerinde duruyor ve hatta laik tarafı da var, İslam İran’ını da reddediyor. Ferdowsi’den başka adam tanımıyor, büyük İranlıları bile reddediyor ve zaten yobazlar tarafından öldürülüyor mahkemeye gelip giderken. Çok kıymetli bir adam. İran Meşrutiyet Tarihi onun eseri. Humeyni bile okur ve okuturdu. Şimdi onda da böyle bir teori var: Biz İranlıyız, eski Ahameniş ve daha evvelki kültürden geliriz. Tabii ne yazık ki tarihî malzeme ve antropoloji olarak çok iyi temellendirilmiş değil.
Bugün dikkat ettim, örneğin Azerbaycan mıntıkası Türklüğe çok önem verir. Fakat orada bile “Azeriyiz” diyenler var. Azeri diye bir millet arayacaksan Hazar kıyısındaki Sasanilerden kalma bir lehçeyi konuşan küçük bir grupta bulursun. Böyle bir paylaşım çok zordur. Mesela Avusturya’da da vardır. “Biz Avusturyalıyız” derler, kim diyor biliyor musun, FloransaTrieste, o bölge. “Ben Avusturyalıyım” diyen İtalyanlar var. Böyle, biz buyuz diye konuşan insanlar var. Rusya’da da vardır, “hem Gürcüyüm” der “hem Rus’um”. Ama tabii bu maalesef devam edemeyen kimliktir. Olmuyor. Türkiye’de de vardı bu. Suriye’de, Balkanlar’da, bilhassa Pomaklar ve Arnavutların arasında. Ama bu imparatorluk milliyetçiliğidir. Bunun sonu da pek kolay gelmez, devam edemez. 1. Cihan Harbi’nden sonraki dünya, bu tip görüşlerin gelişmesine ve yaşamasına da fazla fırsat tanımadı zaten.
Ozan Sağdıç’ın profesyonel foto muhabirliğine ilk başladığı yıllar, İstanbul kenti ve günlük hayatın da büyük dönüşümler geçireceği 1950’li yılların ortasıydı. O dönem objektife takılan insanlar, binalar ve şehir yaşantısı, bugünü anlamak için benzersiz bir görsel kaynak sunuyor.
Bu yazıyla birlikte, 60 yıl önce, yani çoğu 195657 yıllarında çekilmiş fotoğraflarımla o zamanın İstanbul’unda ufak bir gezinti yapmayı deneyeceğiz. Geçen zaman içinde neler yitirdiğimiz ya da kazandığımız hakkında bir karara varmak adına, o günlerde olan bitenlerle bu günlerin kıyaslanmasına, umarız ki sunduğumuz görüntüler ve ardındaki öykücükler yeterince yardımcı olur.
Fotoğrafla amatör olarak 1953 yazında “kutu makina” dedikleri çok basit bir kamerayla tanışmıştım. Filmlerimi banyo ettirmek için gittiğim fotoğrafçı abiler “Sende büyük bir potansiyel var. Ancak makinan ihtiyacını karşılayabilecek güçte değil” deyip durdular. Harçlığım çıkar umuduyla bir fotoğrafçının laboratuvar işçisi olmaya aday olmuştum ki, onlar beni fotoğrafçı olmak yerine 100 lira aylıkla derneklerine kâtip yaptılar. 1956’ya bu koşullar içinde girmiştik. Ancak iki buçuk yıllık, o da amatörce bir fotoğrafçılık deneyimim vardı.
Günlerden bir gün gazetede “Manzara fotoğrafları satın alınacaktır” başlıklı bir ilân OZAN SAĞDIÇ 1950’li yıllardan beri gazetecilik yapan ve Türkiye’nin en ünlü fotoğrafçılarından biri olan usta isim, anıları ve fotoğraflarıyla #tarih’te. gördüm. Bir süre önce, resim öğretmeni olan bir hocamdan sadece bir gün için ödünç aldığım en tanınmış marka 6×6 fotoğraf çeken bir makinayla İstanbul’un en tipik yerlerinden 40 kadar manzara çekmiştim. Onları verilen adrese götürdüm. Orası meğer Yapı Kredi Bankası’nın bir iştiraki olarak adeta sessizce kurulmuş ve birkaç aya kadar haftalık Hayat dergisini çıkartacak olan Tifdruk Matbaacılık Sanayii A.Ş.’nin geçici bürosuymuş.
Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve bir Alman uzmandan kurulu seçiciler çok titiz bir inceleme yapıyorlardı. Sonradan öğrendiğime göre amaçlarından biri çıkacak dergi için foto muhabiri arayıp bulmakmış. Orası ayrı konu, şimdilik bir kenara koyalım. Sonuçta, fotoğraflarımdan Doğan Kardeş yayını olarak basmayı düşündükleri kartpostallar için on tanesini satın aldıklarını söylediler. Muhasebe bana telif hakkı olarak 470 lira ödedi. Bu o zamana göre benim koşullarımda bir genç için piyango gibi bir şeydi.
1956 yılından söz ediyoruz. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti yönetimi için cicim ayları çoktan geçmiş. Ekonomik darboğaza girilmiş. Döviz rezervi son kuruşuna kadar tüketilmiş. Dışarıdan hemen hemen hiçbir şey ithal edilemiyor. Her şey karaborsaya düşmüş. Fuar kotası denilen bir yöntemle biraz mal gelse, odalar ve dernekler aracılığıyla dağıtımı yapılıyor. Ancak Doğu Bloku ülkelerinden takasla bir şeyler gelebiliyor. Onlar bile kapanın elinde kalıyor. Fotoğraf araç gereci lüks madde sayıldığından, o alanda çok daha büyük sıkıntı mevcut. Hele fotoğraf makinası satışta hiç yok. Küçük bir örnek vereyim: 130 kuruşa satılması gereken bir rolfilm için altı lira filân istenmekte.
Diğer yandan, Türkiye’nin ilk beş yıldızlı oteli Hilton’un açılışı üzerinden henüz bir yıl geçmemiş. Onun Cumhuriyet Caddesine açılan avlu kapısında iki sıra halinde mağazalar vardır. Bunlardan birini zamanın en namlı ithalat şirketi sahiplenmiş, teşhir mağazası gibi kullanıyor. Vitrininde nadiren görülen bir mal var. Çift objektifli 6×6 refleks bir kamera. Çekoslovak malıymış, olsun varsın, hiç fena değil. Ekmek yedirir mi, pekâlâ yedirir. Doğu malı olduğu için emsaline göre çok da ucuz sayılır. Üzerinde o günlerde yeni çıkan yasaya göre bir etiket var: Tam 472 Lira. Bu kadar olur yani…
Hemen koşup o makinayı satın aldım. Adamlar kibarlık ettiler, bana Doğu Almanya malı iki rulo da film armağan ettiler. Mağazadan çıktım, havalara uçacağım neredeyse. Derhal bir şeylerin fotoğrafını çekmem gerek. Bir baktım, karşımda bir at arabası. Dükkânlardan birine mal getirmiş. İşte sana konu: Türkiye’nin o andaki en modern binasına en ilkel araç olan at arabası ile ikmal yapılıyor. İşte tezatlar ülkesi canım ülkem, tezatlar kenti canım İstanbul’um. Al gözüm seyreyle. Beni profesyonelliğe götüren bir macere böyle başlamıştı.
Kuruçeşme / Galatasaray adası1956 başlarında Kuruçeşme adası gemilerin kömür ikmali yaptığı bir kömür deposuydu. Bir yıl sonra Sadık Giz’in başkanlığı zamanında Galatasaray kulübü, 150.000 TL’ye adayı satın aldı.
Kuruçeşme adasının başına gelenler
1956 başları, benim ilk basit kutu makinama göre daha gelişmiş, doğru dürüst bir fotoğraf makinasına kavuştuğum bir zamandı. İstanbul’u deliler gibi semt semt dolaşıp fotoğraflar çekmekteydim. Kuruçeşme adasının o günkü haliyle fotoğrafını işte o günlerde çekmiştim. Bir yıl sonra, yani 1957’de o adacığı Sadık Giz’in başkanlığı zamanında 150 bin lira karşılığında Galatasaray kulübünün satın alacağından haberim yoktu. Hayat dergisi yayına başlamamıştı ve ben henüz o derginin fotomuhabiri olmamıştım, yani gazeteci de değildim. Hangi duygularla, önseziyle ve hangi nedenle o fotoğrafı çektiğimi, bugün ben bile tam olarak kestiremiyorum. Gerçi Kabataş Lisesi’nde yatılı olarak okumuştum. Beşiktaş’tan Rumeli Hisarı’na kadar bütün o sahil boyunu, boş tepelere tırmanmalar dahil, adım adam dolaşmayı neredeyse bir spor haline getirmiştim. Yine aynı alışkanlıkla oralarda dolaşmış olabilirim. Galiba meraklı fotoğrafçılara zaman zaman şeytanın gör dediği anlar oluyor.
Bir yangın yeri: Çırağan Sarayı
Balyan ailesinin Beşiktaş sahilinde Dolmabahçe kompleksinden ayrı olarak bir de Çırağan Sarayı kompleksi vardır. 60 yıl önce, avlusu Beşiktaş Kulübü’nün Şeref Stadı olarak kullanılan sarayın, o alandan vaktiyle yangın görmüş harap halinin de fotoğrafını çekmiştim. Çırağan, Lâle devrinden kalma bir isim. O zamanlar buraları zevk ve sefa bahçeleri ile doluymuş. Arada ahşap sahil sarayları ve köşkler de varmış elbette.
Nikoğos Balyan’ın plânlarına göre son Çırağan Sarayının yapımı 1871’de sona ermiş. Bu, Avrupa krallıklarıyla yakın temas sağlamış, onlarla debdebe yarışına girmiş Sultan Abdülaziz’in büyük hülyasıymış. Çağında yapılan diğer saraylara oranla, planları Avrupai olmakla birlikte ayrıntılar göz önüne alındığında, ana binası özellikle Endülüs ve Kuzey Afrika İslâm sanatından esinlenmiş; oryantalizm kokan ve süslemeleri dışarıya da taşmış, en görkemli saray sayılabilecek niteliklere sahip bir yapı ortaya çıkmış.
Abdülaziz büyük bir hevesle bu saraya yerleşir. Ne var ki kullanılan arsanın bir bölümü üzerinde önceden bir Mevlevi tekkesi, onun haziresinde de şeyhlerin kabirleri vardı. Hatta kabirler sarayın bodrumunda muhafaza edilmişti. Bu durum sarayın uğursuzluğu üzerine söylentilere neden olmuştu. Bundan padişah da etkilendi. Bir-iki yıl sonra yine Dolmabahçe Sarayına taşındı. Garip bir tecellidir ki, Abdülaziz tahttan indirildiğinde Çırağan Sarayının ek binaları sayılan Feriye saraylarında muhafaza edilirken intihar etti, bir iddiaya göre de öldürüldü. Ben Kabataş Lisesi’nde okurken dershanemizin Abdülaziz’in intihar ettiği oda olduğu söylenirdi.
Çırağan Sarayı tahttan indirilmiş bir başka padişahın, V. Murat’ın da sürgün yeri olmuştur. Ve bu sırada lanetli sarayının en dramatik olayı yaşanmıştır. Ali Suavi hem Doğu hem Batı kültürüyle kendini yetiştirmiş, birkaç dili çok iyi bilen bir aydın olmasının yanında, atik ve dengesiz davranışları göze batan bir tipti. Ruslar’la savaşı yitirmemize ve onların Yeşilköy’e kadar gelip anıt dikmelerine II. Abdülhamid’in pısırık siyasetinin neden olduğu inancındaydı. Onu tahttan indirip V. Murat’ı tahta tekrar çıkarmak hevesine kapıldı. Yurdunu kaybetmiş iki-üçyüz kadar Rumeli göçmenini ayartıp, Murat’ı kurtarmak üzere Çırağan sarayına bir baskın düzenledi. Beşiktaş muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa’nın ucu metal topuzlu sopasını başına yiyince oracıkta kalakaldı. Panik halindeki isyancılar epey zayiat verdiler. Bu olay tarihe “Suavi Vakası” olarak geçti.
Yanmış, yıkılmış Çırağan SarayıÇırağan Sarayı’nın Şeref Stadı olarak kullanılan avlusundan saray binasının 60 yıl önceki görüntüsü. Saray vaktiyle yangın görmüş, çürük diş gibi sırıtan bir harabe halindeydi.
Bundan daha acıklı bir olay, Çırağan Sarayının sonunu getirmişti. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Çırağan Sarayı parlamento binası yapılmak üzere Meclis-i Mebusan’a tahsis edilir. Gerekli değişiklikler ve hazırlıklar yapıldıktan sonra 14 Kasım 1909 tarihinde törenle açılışı yapılır. Çok geçmeden 19 Ocak 1910 tarihinde kalorifer bacasının iyi yalıtılmayışı nedeniyle çatıda yangın çıkar. Beş saat içinde bütün saray yanıp kül olur. Abdülhamit’in çok değerli resim koleksiyonu, çok nadide mobilya parçaları, altın, gümüş, fildişi ve ahşap süsleme elemanları, hepsi yok olur.
1910 yangınından sonra sadece kâgir duvarlardan ibaret bir iskelet, bir yangın yeri, bir harabe İstanbul Belediyesine devredilir. Bina kalıntısı, yağmaya açık serseri yatağı haline gelir. Geniş bahçede kalan ağaçlar sökülür, toprak zeminli bir top sahası haline getirilir. Beşiktaş kulübünün Şeref Stadı denir buraya. Öğrencilik yıllarımızda sürekli açık kapısından girip, pek çok antrenman izlemişizdir. Bu hal 1980’li yılların sonuna kadar sürdü. Ben fotoğrafını 1956’da çektim. 1980’den sonra restorasyon çalışmaları başlatılmış, 1992’den itibaren bir yabancı şirket tarafından otel olarak işletmeye açılmıştır.
Süpermarket çağı masumane başlamıştı
Günümüzün alışveriş dünyasında AVM’lerden ve dizi marketlerden geçilmiyor. Bu kültüre ilk kez 1860’lardan sonra, yani Osmanlı Devleti’ne ekonomik bakımdan dışarıya bağımlılık ve borçlanma alışkanlığı şırınga edilmesi yıllarında az çok bulaşmışlığımız vardı. Galata’da ve Beyoğlu’nda boy gösteren hemen hemen tekmili yabancı sermayeli ve oralardaki ünlü mağazaların birer şubesi gibi açılan giyim ve ev eşyası satan büyük mağazalar örnek olarak gösterilebilir. İlk açılan Bon Marché daha sonra bu tür mağazaların bonmarşe şeklinde genel adı olarak kullanılır oldu. Orozdibak (Orosti Back), Karlman, Mayer, Galata Bonmarşesi tipik örneklerdir. Cumhuriyet kurulduktan sonra bir kısmı kısa zaman içinde kepenklerini kapattılar, bir kısmı da varlıklarını bir süre daha sürdükten sonra yavaş yavaş piyasadan çekildiler.
Cumhuriyet döneminde kendi halinde mağaza zincirleri biri devlet, diğeri kooperatif ve belediye tanzim satış mağazaları şeklinde yeni damarlardan boy göstermişti. Sümerbank ve Tariş mağazaları güzel örneklerdi.
Türkiye çok partili hayata geçtikten sonra ilk dört-beş yıl coşkuyla ve oldukça sorunsuz bir halde geçmişti. Mevcut kaynakların tükenmesi ve beklentilerin artması, buna karşın yeterli arzın sunulamaması sonucu 1954’ten itibaren pahalılık ve yokluk şikayetleri ortaya çıkmaya başladı. En ucuz gıda maddesi ekmek 2. Dünya Savaşı’ndaki gibi karneyle değildi ama, fırınların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. İstanbul Valiliği pahalılığa karşı bir tedbir düşüncesiyle, ürünü halka ucuz ulaştırma amacıyla ünlü İsviçre kooperatif birliği Migros ile bir anlaşmaya vardı. Dikkat edilirse girişim başlangıçta bir kooperatif faaliyeti biçimindedir. Migros önce mağaza açmadı. İsviçre’den ithal edilen özel donanımlı 20 kamyonla İstanbul’un belli yerlerinde belli günlerde dolaşımlı bir şekilde, halka gıda ve diğer ihtiyaç maddelerini makul fiyatlarla sunmaya çalışıyordu.
Faaliyetin başlangıcı sayılan Migros kamyonlarını, Bir zamanların gezici Migros’ları Beyazıt’ta (üstte), Osmanbey’de (sağda) ve çeşitli semtlerde dolaşan Migros kamyonlarında pahalılıkla mücadele adına gezici tanzim satışları yapılır, halkın bu uygulamaya rağbeti kuyruklar oluştururdu. hemen sonrasında 1956’da Türkiye’nin ilk mağaza zinciri olan Ankaralıların “Gıda ve İhtiyaç Maddeleri” satışıyla ilgilenen GİMA’sı izledi. Çok sonraları da 1973’te İzmir’de adını tanzim satışlarından alan TANSAŞ devreye girmişti. Bu kuruluşun ilk adı Tansa idi. Özel teşebbüs piyasaya hakim oldukça bu kuruluşlar zamanla özel mağaza zincirleri tarafından satın alınmış ve kendi bünyeleri içinde sindirilmişlerdir.
Sultanahmet’te bir top sahası
İstanbul’u fotoğrafçı gözüyle mahalle mahalle gezerken Sultanahmet civarını ihmal etmek olmazdı. Bugün Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasındaki park 60 yıl önce zemini sert toprak olan bir düzlükten ibaretti. Biraz rüzgâr esse tozlar havaya kalkardı. Birileri iki ucuna uyduruk iki kale dikmiş, olmuş sana duvarsız, çizgisiz bir top sahası. Beş-on çocuk bir araya gelip hemen bir mahalle takımı oluşturur. Her zaman için rakip bir başka mahalle takımı da bulunur. Delikanlılar maç yapıyoruz havasıyla top tepikler dururlar. Bu maçların cezaevinin oralardan, Kadırga taraflarından belli sayıda seyircisi bile vardı. Bakarsın komşulardan biri arkasız iskemleciğini bir eline, çayını da bir eline almış pijamalı ev kıyafetiyle meydana, maç seyrine gelmiş. Böyle bir fotoğraf çektim.
Sultanahmet Camii, şehrin Roma döneminden kalan hipodromu üzerine inşa edilmiştir. Marmara yönüne doğru meyilli olan araziyi düz hale getirmek için Hipodromun tribünleri sayılan yerler tonozlu bir yapılaşma ile yükseltilmiş. Payanda gibi görünen bu mimari kalıntılar halen görülebilir. Şimdi o alan temizlenip restore edilmiş ve turistik çarşı haline getirilmiş durumda korunuyor. 60 yıl önce harabe halindeydi. İşte o harabeyi dolaşırken sözünü ettiğim tonozlarda birinin önünün bir kapı yeri bırakılacak şekilde kaba taşlarla örüldüğünü, ama özenle kireçle badanalandığını, derme çatma bir tahta kapı ile kapatıldığını gördüm. Yaratılan hücrenin hemen üzerinde Sultanahmet Camii’nin avlu duvarları görülüyordu, önündeki toprak zemin de düzeltilip güzelce süpürülmüştü. Asıl ilginç olan bir bayrak ve bir kulüp flaması ile naif bir yazıyla düzenlenip asılmış levhaydı. Levhada “Alemdar Gençlik Spor Kulübü” yazısı okunuyordu. Mahalle delikanlılarının çocuksu bir heyecanla hazırladıkları anlaşılan bu lokal, gözden kaçacak gibi değildi.
Bu iki fotoğraf bir yerlerde basılsın istedim. Milliyet gazetesi henüz Molla Fenari sokağındaki üç katlı bir ev görünümündeki ilk yerinde idi. Kapı ardına kadar açık, “kime niçin geldin” diyen yok. Yazı İşleri Müdürünün yerini çaycıdan öğreniyorsun, kendin buluyorsun. Abdi İpekçi ile ilk karşılaşmamız. Beni karşısına oturtuyor, sakin bir şekilde benimle sohbet ediyor. Fotoğraflarıma bakıyor. Şeytanspor lokali fotoğrafını seçiyor. Sonra camlı bölme ile ayrılmış yerde oturan genç adama sesleniyor: “Turan, bu kardeşimizi muhasebeye götürüver de ödeme yapsınlar” deyip kibarca ayağa kalkıp beni uğurluyor.
O fotoğraf, ertesi gün Milliyet’in üçüncü sayfasında yayımlandı. Önemli olan şu: Bir fotoğrafımın ilk kez Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde yayımlanması. Bir de sadece 5 lira olan telif ücretini de peşin peşin Abdi İpekçi gibi çok değerli bir ustanın elinden almış olmam.
Sökülen tarih1956’da Ertuğrul yatı, Haliç Tersanesi önünde ömür tüketmekteydi. II. Abdülhamid’in hizmetine tesis edilen yat, Sultan Reşat ve daha sonra Atatürk tarafından kullanılmıştı.
Ertuğrul yatı ölümü beklerken
1956 başlarında çektiğim fotoğraflar arasında, on yıldır devre dışı bırakılmış ve sökülmek üzere Haliç tersanesine çekilmiş olan Ertuğrul yatının durumunu gösteren bir fotoğraf da vardı. Vaktiyle bembeyaz bir kuğu zarafeti ile Marmara denizinde yüzen yat, orada kir-pas içinde söküleceği zamanı beklemekteydi. Geçmişte olanlara baktığımızda, söküm işine başlanana kadar daha dört yıl aynı yerde bekleyecek ve söküm süresi de bir yıl kadar sürecekti.
19. yüzyılda hükümdarların yat sahibi olmaları neredeyse bir prestij meselesi haline geldiği günlerde, bizde de, II. Abdülhamid’in hizmetine tahsis edilmek üzere İngiltere’de çok lüks yatlar imal etmekle ünlenmiş bir firmaya bir yat ısmarlanmış. Ona da hanedanı başlatan Osman Gazi’nin babası Ertuğrul’un adı verilmiş. Son hazırlıkları ve testleri yapıldıktan sonra 30 Aralık 1903 tarihinde merasimle hizmete girmiş. Ne var ki Abdülhamid’in uzun yolculukları olmadığı için onu hemen hemen hiç kullanmıştı. Savaş yıllarına denk gelmesine karşın dokuz yıllık saltanatı sırasında Sultan Reşat, birazcık da olsa tadını çıkarmaya çalışmışsa da, işgal ve mütareke yıllarında yat yine İstanbul’da bağlı kalmıştı. Cumhuriyetin ikinci yılında cumhurbaşkanlığının resmî yatı olarak tescil edilmişti.
Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul basınının ve iş adamlarının kurtuluş hareketine candan katılmadıkları, bir bölümünün olumsuz tavır takındıkları için İstanbul’a küstüğü söylenir. Hatta bir kez Hamidiye zırhlısıyla Boğaz’dan geçtiği halde şehre uğramadığı bilinir. Ama asıl gerçek, herhalde onun bilinçli bir şekilde Ankara’yı başkent olarak akıllara yerleştirmek, direnç gösteren yabancı elçilik ve temsilcilikleri kesin olarak oraya çekme siyaseti olmalıydı. Nihayet 1927’de İstanbul’a gelişi Ertuğrul yatıyla olmuştu. Dillere destan, muhteşem bir karşılamayla. Atatürk’ün hastalık dönemine denk gelen 1937 tarihinde Savarona’nın satın alınmasıyla Ertuğrul yatı devre dışı kalmış oldu. Atatürk Savarona’da sadece 54 gün kalabilmişti. Aslında ona on yıl boyunca kesintisiz hizmet vermiş asıl yatı Ertuğrul’du. Kalmalı, ihya edilmeli, müze yapılmalıydı. Sıradan bir gemi gibi sökülüp parçalanmak gibi bir kaderi olmamalıydı diye düşünürüm hep kendimce.
“Yemek-içmek” diyoruz ama içtiğimiz sudan çok yemek kısmı ile ilgiliyiz. Oysa bir New York Times makalesi bardağımızdaki suyun güneş sisteminden bile yaşlı olabileceğini söylüyor. Tüm semavi dinler bu yaşamsal mucize üzerinde herkese eşit haklar tanımış. Şeriat sözcüğünün kökeni de “insanı bir su kaynağına götüren yol” anlamına geliyor.
Bugün içme suyu adam akıllı bir meta hali ne geldi. Bir şişe suya 20 dolar vermeye ne dersiniz? Peki ya 80? Dünyanın en garip meslekleri arasında sayılan “su tadımcıları”, aynı şarap somölyeleri gibi restoranlarda geniş bir su mönüsünden hangi yemekle hangi suyun iyi gideceği konusunda müşterilere önerilerde bulunmaya, otel ve kahve zincirlerinde, global meşrubat firmalarında iş bulmaya başladılar. Sayıları da giderek artmakta…
İçecek temiz su arayışı insanlık tarihi kadar eski aslında. Su arıtımı ile ilgili ilk belgeler Sanskritçe metinlerde ve Antik Mısır mezarlarında bulunmuş. MÖ 2000’den kalma Sus’ruta Samhita diye adlandırılan Sanskrit tıp metinlerinde, suyu ateşte veya güneşte kaynatma, kızgın demirle dağlama, çakıl ve kumdan geçirerek süzme, gomedaka denilen kızıl-sarı lal taşının ve strychnos potatorum tohumlarının kullanımı, sayılan yöntemler arasında. Strychnos potatorum tohumlarının antibakteriyel özellik taşıdığını modern tıp da onaylamış. Eski Mısır’da II. Amenophis ve II. Ramses’in mezarlarının duvarlarında ise MÖ 15. ve 13. yüzyıllara ait su arıtma cihazının resmi bulunuyor.
Mısır’dan Roma’ya antik su kemerleri Eski Mısırlılar su arıtımını binlerce sene önce gerçekleştirmişti. Roma’nın uzaklardan su taşıyan su kemerleri (aqueduct) ise bugün hâlâ ayakta durmaktadır.
İçme suyunun arıtımı ile ilgili bilgilere İncil’de de rastlıyoruz. Musa peygamber acı suyu tatlandırmak için, içine bir ağaç atar. Eriha kenti sakinleri suyun kirliliğinden şikayet edince de tuz katarak suyu arıttığı yazılır.
MÖ 9. yüzyılda Spartalı bir yönetici, sudaki çamurun çeperine yapışmasını sağladığı bir bardak icat etmiş. Sonraları Hipokrat’ın, Hipokrat Yen’i isimli kumaş bir torba ile kaynatılmış yağmur suyunu süzüp, ağız kokusu ve ses kısıklığına çare olacak bir içme suyu önerdiğini görüyoruz. Hem Antik Yunan hem de Romalıların ayrıntılı su arıtma sistemleri vardı. Suya parçalanmış defne odunu koymak veya dövülmüş arpa ve mercan kırıklarıyla dolu bir torbayı suya salmak gibi yöntemlerle suyu içilir hale getiriyorlardı. MÖ 8. yüzyılda Gerber isimli bir Arap kimyacı ise fitilli bir sifon ile suyu arıtma fikrini ortaya atmıştı.
Roma içme suyunun idaresi konusunda en etkili uygulamaları yapan imparatorluk olmuştur. Mezopotamya uygarlıklarının sarnıç sistemleri etkileyici mühendislik eserleri olsa da, Roma’nın uzaklardan su taşıyan su kemerleri bugün hâlâ ayakta durmaktadır. Roma’nın tanınmış çeşmeleri 2000 yıl önce şehir halkına içme suyu sağlayan yapılar olarak inşa edilmişlerdir. Roma aynı zamanda içme suyunun para ile satıldığı ilk şehir olmuştur.
Roma’da zenginler konutlarına doğrudan hat çekebiliyorlardı ve kente gelen suyun neredeyse yarısı bu ayrıcalıklı hanelere veriliyordu. Sürekli akan suyun eve verilen borunun çapına göre vergilendirilmesi ile elde edilen para da (vectigal) su yollarının inşası ve tamiri için kullanılıyordu. Yani özel kullanım, kamusal kullanıma kaynak yaratıyordu.
Ortak kaptan su içme! ABD’de salgın hastalıklara karşı 1912’de ortak kaptan su içme yasağı konmuş, “bu adam az önce ortak kaptan su içti, beş dakika sonra ise şu bebek aynı kabı kullandı” gibi korkutucu kamu reklamları yapılmıştı.
7. yüzyıla gelindiğinde Sir Francis Bacon deniz suyunu tuzdan arıtma üzerine kafa yormuştu. İtalyan doktor Lucas Antonius Portius çok katmanlı kum filtresi uygulamasına Askerin El Kitabı’nda yer vermişti.
İçme suyunun arıtımı ile ilgili ilk tesis 1804’te İskoçya’da kurulmuştu. Mıcır ve kum ile arıtılan su, at arabaları ile dağıtılmış. 1852’de Londra’da kolera vakalarının, suyun arıtılması ile azaldığı anlaşılınca, Su Arıtma Kanunu benimsenerek tüm içme sularının arıtılması kanun ile zorunlu hale getirilmişti.
Bu arada Osmanlılarda, çeşitli kaynaklardan şehirdeki çeşmelere kadar devlet eliyle getirilen su, Saka Loncası’nın üyeleri tarafından kösele kırbalara doldurulur, evleri çeşmeye uzak olanlara para karşılığı satılırdı. Ancak herkesin suyu çeşmeden almaya hakkı vardı. Evleri çeşmelere uzak olanlara ise Saka Loncası’na kayıtlı sakalar su taşırdı. Evliya Çelebi’ye göre 17. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 9999 çeşme bulunuyor ve buralardan evlere atlı ve yaya sakalar tarafından su taşınıyordu. 1400 atlı saka ve 8000 civarında yaya çalışan saka vardı.
Sakadan sucuya Saka Loncası’nın üyeleri kösele kırbalara su doldurur, evi çeşmeye uzak olanlara taşırdı.
Kösele kırbası ile bir yaya saka
Şimdi günümüze gelelim. Eskiden hava ve su bedavaydı. Ne oldu da bedava su kaynakları 2020 yılında 280 milyar dolarlık bir pazar haline geldi? Neden dünyanın en fakir bölgelerinde dünyanın en pahalı suyu içilmek zorunda? Sadece ABD 2016 yılında 49 milyar litre şişelenmiş su tüketmiş. 2020’de dünya şişelenmiş su pazarının büyüklüğü 280 milyar dolar olarak öngörülüyor.
Şunu da bir kenara yazalım; 1 litre şişelenmiş su üretmek için, sanayi 5 litre su harcıyor. Şişelenmiş suyun ise musluk suyundan kalite ve sağlık açısından daha iyi olduğunun hiçbir garantisi yok. 2021’de satılacağı tahmin edilen yarım trilyon plastik şişenin boşunu ne yapacağız? “Sağlıklı kalayım, cildim taze kalsın” derken boş şişe denizlerinde mi boğulacak insanoğlu? Sudan sorular size…
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, tarihin hiçbir diktatörlüğü, totaliter rejimi, baskı dönemi ve Lambada türü yazlık dans modası yok ki, aradan belirli bir süre geçtikten sonra evrensel olarak takdir edilmiş ve haklılığına karar verilmiş olsun. Bilakis bütün bu saydıklarım bir süre sonra kimsenin hatırlamak istemediği kötü hatıralar arasında yerini alıveriyor. Örneğin 90’lı yılların ikinci yarısında Lambada’yı iyi hatırlayan kimse kalmamış, onun yerine 2000’lerde hüzünle hatırlayacaklar Makarena dansının tuzağına düşmüşlerdi.
Ha tabii kimilerinin ruhunda onulmaz yaralar açsa da, bize genel anlamda fiziksel bir zarar vermediği, arkadaşlarımızı hapsedip işlerinden etmediği, evlerimizi basıp aramızdan bazılarını toplama kampına kapatmadığı için, iyi hatırlanmasalar da kimse Lambada ya da Makarena konusunda özeleştiri vermeye zorlanmadı; kimse Lambada’nın, Makarena’nın hayatımızı nasıl berbat ettiğine dair kitaplar yazıp filmler çekmedi.
Ama kölelikten daha sonraki ırk ayrımcılığına, Nazi Almanya’sından Franco İspanya’sına, Jim Crow yasalarından McCarthy dönemine, Varşova Paktı ülkelerinin totalitarizminden Albaylar Cuntası’na, bugün sitayişle anılan hiçbir baskı ve ayrımcılık dönemi yok. Üstelik sitayişle anılmadığı gibi bu dönemler yerin dibine batırıldı; bu dönemlere duyulan öfke sinemadan edebiyata her alanda sürekli olarak dile getirildi. Mesela Filipinler diktatörü Ferdinand Marcos’un devrildiği gün karısının ayakkabı koleksiyonu tüm dünya televizyonlarında gösterildi ve yanlış hatırlamıyorsam bu zamana dek bir aklı başında insan evladı bile çıkıp 21 yıl boyunca zavallı Filipinli kardeşlerimizin canına okuyan adamın ardından iyi bir laf söylemedi.
Ne sinema ne edebiyat dünyasında “Ama cuntacı albayları da anlamak lâzım”, “Kölelik taraftarlarının da haklı yanları olabilir”, “Naziler öfke birikmesi olan Aryan gençlerdir” diyen adamlar da olmadığı ya da ciddiye alınmadıkları için olacak, bütün bu sayılan baskı rejimleri hakkında bu rejimlerin kötülüklerini irdeleyen belki de binlerce film çekildi, roman yazıldı. Ama elbette bu rejimler sırasında bu rejimlerin çektirdikleri filmler, yazdırdıkları romanlar da oldu. Führer’e methiyeler düzenler, McCarthy’nin emriyle onlarca senaristi, yazarı, oyuncuyu, yönetmeni yıllarca aç bırakanlar, savundukları rejimler, yaranmaya çalıştıkları siyasi aktörler ortadan kalktıktan sonra çoğunlukla yaptıklarından utandılar; çektikleri filmleri, verdikleri desteği hayatlarının en büyük hatası olarak nitelendirdiler.
Hâlbuki bu rejimleri tanımak, bir baskı rejiminin unsuru olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Führer’e methiyeler düzen filmler çeken adamların, meslektaşlarının bir kısmının linç edildiğini veya ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını, McCarthy’yi alkışlayanların meslektaşlarının bir kısmının malına mülküne el konulduğunu, hiçbir işte çalıştırılmadığını görmemeleri mümkün değildi. Bu öyle basitçe “Yav bütün radyolar Lambada çalıyor, her yerde Lambada dansı yapılıyordu, biz de yaptık bir cahillik” diye geçiştirilebilecek bir şey değildi.
Bu yüzden kimisinin affedilmesi uzun yıllar sürdü ve affedilmelerinde mutabık da kalınmadı. Diktatörlükler kimi zaman diktatör ölene kadar sürse, diktatör yaptıklarının cezasını çekmese bile, her yıkılan diktatörlük, ardında, diktatörlük sırasında yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalan bir sürü sinemacı, gazeteci, romancı, şarkıcı bıraktı. Diktatörlük döneminin linç heveslileri hesap verirken, ne kadar şekilden şekle girseler de hiçbir zaman affedilmediler.
80 kişilik maiyetiyle 1720’de Paris’e gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Avrupa’daki gelişmeleri öğrenip, uygulanabilecek yenilikleri Osmanlılara tanıttı. Kıbrıs’ın Gazimağusa şehrinde yatıyor.
Mezarı Gazimağusa’da
Yirmisekiz Çelebi Mehmet, Kıbrıs Gazimağusa’da, Gotik kiliseden çevrilmiş Sinanpaşa Camii yanında yatıyor.
Paris’e 19 Mart 1720 günü giriş yapan ziyaretçiler halkın çok ilgisini çekiyordu: Bir Avrupa başkentine elçi olarak atanan ilk Osmanlı temsilcisi Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, oğlu Yirmisekizzade Mehmed Said (o da ileride elçi, vali ve sadrazam olacaktır) ve 80 kişi kadar maiyeti, bir yıla yakın sürecek Paris ikametlerine başlıyorlardı. “Osmanlı gördükleri olmadığından aceb ne asıl ademlerdir deyu görmeye talip” Fransız halkı kadın-erkek, çoluk-çocuk heyecanla sokakları doldurmuşlardı.
Çelebi Mehmet’in görevi, hem Avrupa karşısında yeni bir siyasi pozisyon alma gereğini duyan Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefik ihtiyacını gidermek hem de bilim, eğitim, askerlik ve kültür alanlarında Avrupa’daki gelişmelerini öğrenip, uygulanabilecek olan yenilikleri Osmanlılar’a tanıtmaktı. Türkiye’de matbaanın kuruluşu ve Lale Devri’nin estetik kimliğini oluşturan Osmanlı Barok mimarisi, bu önemli elçilik görevinin tarihimizdeki yansımalarıdır.
Çelebi Mehmet’in yazdığı Sefaretname, hem bir resmî rapor hem de renkli bir seyahatname olarak tarihimiz ve edebiyatımızda önemli bir yer tutar. Paris’te etkileyici kaftanı ve sarığı ile temsil görevini yapan bu nazik ve kültürlü Osmanlının, kadınların ilgisini çekmesi de çok doğaldı. Kendisi de Fransız kadınlarını ilgiyle izliyordu:
“Fransa memleketlerinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmağla istedikleri ne ise işlerler ve murad ettikleri yere giderler. En ala beyzade, en düşkününe haddinden ziyade riayet ve hürmet ederler. Avratların sözü geçer hatta Fransa avratların cennetidir, zira hiç zahmet ve meşakkatleri yoktur”.
Edirne’de 1660’ların sonlarında doğan Çelebi Mehmet Efendi, bir yeniçeri olan Gürcü Süleyman Ağa’nın oğluydu. Kendisi de yeniçeri ocağında yetişmiş, bağlı olduğu 28. ortanın numarasını lakap olarak benimsemiş, önce yeniçeri teşkilatında daha sonra da maliye teşkilatında yükselmiş, darphane nazırlığı ve defterdarlık görevlerinde bulunmuştu. Sultan III. Ahmet tarafından çocuk yaştaki Fransa kralı XV. Louis’ye elçi olarak gönderildi. Paris görevi sonrası Mısır’a da görevlendirilen Çelebi Mehmet, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın güvendiği bir memurdu. Dolayısıyla Lale Devri’ne son veren gerici Patrona Halil ayaklanması sonrası Kıbrıs’a sürüldü.
Osmanlı Barok çağının ve modernleşmesinin öncü ismi Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, 1732’de bugünkü Gazimağusa şehrinde öldü ve defnedildi. Paris’te bulunduğu zaman “eski ve büyük Notre Dame kilisesi”ni görmüştü. Avrupa Gotik mimarisini beğenmiş miydi bilinmez ama, mezarının hemen yanında bulunduğu bina, 14. yüzyılda inşa edilmiş Gotik Aziz Petrus ve Paulus Kilisesidir. 1571 Osmanlı fethinden sonra Sinanpaşa Camisi olmuş, Kıbrıs’taki İngiliz yönetimi zamanında tahıl deposu olarak kullanılmış. Bu bakımdan bina halk arasında “Buğday Camii” olarak adlandırılıyor.