Uyuşturucu kaçakçısı bir pilotun sıradışı hayat hikâyesini konu edinen “Barry Seal: Kaçakçı (American Made)”, Amerika tarihindeki en gizli CIA operasyonlarından birini anlatıyor. Tabii gerçekler biraz farklı!
Medellin karteli (Kolombiya) için kuryelik yapan Barry Seal bir gün yakayı ele verir ve uyuşturucunun ülkeye girişini önlemek isteyen CIA de bu durumu değerlendirir. Hapis cezasını ABD yönetimiyle işbirliği yaparak takas eden Barry Seal’in kullandığı bir C-123 kargo uçağına CIA yapımı gizli kamera yerleştirilir ve Seal, Nikaragua’dan uyuşturucu yükleyerek Florida’ya getirir.
Görüntülerde Pablo Escobar da dahil Medellin kartelinin en önemli isimleri yer alır ve kartele büyük bir darbe iner. Gerçekte olansa tipik bir CIA fiyaskosu. Gazeteci Garry Webb’e göre, 80’lerde ABD’deki uyuşturucu patlamasının kökü CIA’in Sandinistler’e karşı Kontralar’ı finanse etme çabasından ibaretti: Dönemin başkanı Reagan, kamera görüntülerini Sandinistler’e karşı kullanmış, ancak 7 ay sonra yine bir C-123 Kontralar’a silah taşırken Nikaragua’da düşünce düzmece planın kokusu çıkmıştı. Yaz gününü klimalı sinema salonunda geçirmek ve Tom Cruise’u bir kez daha pilot olarak görmek isteyenlere önerilebilir.
Bütün dünyaya Uzakdoğu sporlarını tanıtan ve sevdiren Bruce Lee’nin hayatından bir kesiti konu alan Ejderin Doğuşu (Birth of the Dragon) bu ay vizyona giriyor. Film, ‘beyaz’ aşkından vazgeçemeyen Hollywood’u tatmin ederken, Asyalılar için hayalkırıklığı oldu.
Filmde Bruce Lee’yi Honk Kong’lu aktör Philipp Ng canlandırıyor.
Hong Kong sokaklarında feci şekilde dayak yiyen ve böylece 13 yaşında Kung Fu öğrenmeye karar veren efsanevi oyuncu Bruce Lee, ülkesinde pek çok turnuvaya katıldıktan ve sokaklarda dövüştükten sonra 1959’da Amerika’ya gelir ve kendi okulunu açar. Yetiştirdiği öğrenciler ve rol aldığı filmlerle namı hızla yayılan Bruce Lee’nin kariyeri 1964’teki ilginç bir karşılaşma ile önemli ölçüde değişir.
Binlerce senelik Çin geleneğine göre bilgi güçtür ve paylaşılmaz. Bu nedenle Bruce Lee’nin Kung Fu okulu açması Çin’de hoş karşılanmaz ve Shaolin Manastırı’ndan Amerika’ya gelen dövüş sanatları ustası Wong Jack Man, Lee’ye meydan okur. Hakemsiz ve kuralsız geçen dövüşü kimin kazandığı halen tartışmalı.
Film fazlasıyla Hollywood yapımı olduğu gerekçesiyle, Bruce Lee’nin kızı da dahil olmak üzere, pek çok Asyalı tarafından eleştirildi. Özellikle de gerçekdışı beyaz bir karakterin hiç sebepsiz kahramanlaştırılması ve görevlerinden birinin de Çinli güzel kızı öpmek olması bir hayli eleştiri topladı.
Bruce Lee’nin gerçek hayatta maruz kaldığı “dövüşüyle varolma ve ırkçılık mücadelesi”ni görmek istiyorsanız bu film sizi hayalkırıklığına uğratacaktır. Ancak destansı dövüş sahneleri ve başarılı bir kareografi izlemek istiyorsanız kaçırmayın.
HÂNEDAN Monarşiyle yönetilen toplumlarda devlet yönetimini sahiplenmiş soylu aile. İktidarın, sonraki kuşaklara geçmesiyle hanedanın devlet ve toplum üzerindeki egemenliği giderek daha çok meşruiyet kazanırdı. Bu süreklilik nedeniyle hanedanların kutsallığından da sözedilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın son padişahlarının “zat-ı kudsiyet-i tâcidârî” unvanını benimsemeleri bundandır.
HAREM MUZIKASI 19. yüzyılın ikinci yarısında Dolmabahçe Sarayı’nın harem dairesinde 80 genç kızdan oluşturulan bando takımı. Abdülmecid zamanında kuruldu. Saray cariyelerinden seçilen ve eğitilen müzisyen kızlara özel bir üniforma öngörüldü. Güvez kadife üzerine yanları sırma ile işlenmiş pantolon, yakası kolları etekleri işlemeli göğsü sırma kordonlu, parlak düğmeli kısa setre, başlarına da kadifeden tırtıl püsküllü ve kenarları işlemeli fes, yaklarında rugan potinler giyerlerdi. Harem mızıkasında nefesli ve vurmalı sazlar vardı. Tambur majörü de kızdı. Harem Muzıkası, bayramlarda düğünlerde saray içinde görev yapar, padişah hareme geçtiği zaman, marş çalarak karşılamada bulunurdu.
HAŞV/HAŞİV Eski Türkçe’de gereksiz sözlerle yazının şişirilmesiydi. Haşv iki türdü: “Haşv-i müfsid” yazının kolay anlaşılmasını önleyecek doldurmalardı. “Haşv-i gayri müfsid” anlamı duraksatmayan fakat lafı uzatan doldurmalardı. Bunlardan birincisi kimi zaman kasten ve yazıyı ancak erbabının anlayabilmesi amacıyla yapılırdı. Haşv, Osmanlı edebiyatında olduğu kadar Osmanlı bürokrasisinde de geçerliydi.
HIDİVLİK/HIDİVİYET Büyük vezirlik. 8 Haziran 1867’de Abdülaziz’in Mısır Valisi İsmail Paşa’ya bağışladığı unvan. Bundan önce İsmail Paşa “Aziz-i Mısr” unvanını istemişti. Bunun için çıkarılan iradeye “hıdiviyyet fermanı” denildi. Hıdivlik unvanını, İsmail Paşa’dan sonra Tevfik Paşa ve Abbas Hilmi Paşa da kullandılar. Bu unvan, eskiden kimi yazışmalarda Osmanlı sadrâzamları için büyük vezir anlamında kullanılıyordu. Bundan sonra Mısır valileri “hıdiv-i Mısır” olarak anıldı ve “devletlû, fehametlû” sanını kazandı.
HİL’AT Padişah veya veziriazam tarafından başarı kazanan devlet adamlarına, komutanlara, elçilere, yabancı konuklara giydirilen kürk kaplı onur kaftanı. Yüksek bir görev verilenlere de başarı beklendiği belirtilerek hil’at giydirilirdi. Padişah hil’atlarına “hil’at-ı fâhire-i şâhane” denirdi. Osmanlı sarayında bir hil’at hazinesi, sürekli hil’at diken terziler vardı. Yeni padişah, görevde bıraktıklarına hil’at dağıtırdı. Buna “ibkâ hil’atı” denirdi. Saraydan başka bir görevle ayrılanlara da “hil’at-ı vedâ” giydirilirdi. II. Mahmud’un kıyafet devriminden sonra hil’at geleneği bırakıldı. Tanzimat’ta hil’at yerine saat, kılıç, köstek, çelenk, nişan verilmesi âdetti.
Sultan huzuruna hil’at ile çıkılır Vanmour’un tablosunda III. Ahmet’in huzurunda bir Fransız elçi. Zorunlu olduğu üzere, söyleyeceklerini şapkasını çıkarmadan başını öne eğerek söylüyor ve huzura çıkmadan önce kendisine giydirilen hil’at ile padişah karşısında bulunuyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nda sarraf, banker, amira olarak tanımlanan gayrimüslim tüccarlar, padişahın özel gelir ve giderlerinden sorumlu Hazîne-i Hâssa nazırlığından, paranın basıldığı Darphane-i Amire’nin eminliğine kadar birçok önemli üst düzey mali görevde bulunmuşlardı.
Onnik Jamgoçyan’ın Sorbonne Üniversitesinde tamamladığı doktora tezinin geliştirilmiş hali olan bu kitap, Osmanlı Devleti’nin maliye ve paradan sorumlu Ermeni, Musevi, Rum ve Frenk banker, tüccar ve sanayicilerini konu alıyor.
Dedesi de İstanbul Darphanesi emini olan Jamgoçyan, “sarraflığı” kabaca para ile ilgili etkinlikler olarak anlatıyor. Sokaklarda para değişimi yapanlar, tefeciler, mültezimler, han ve bedestenlerdeki küçük dükkanlarında oturan sarrafların hepsi bu terim altında ele alınıyor. Bu kesimin üst düzey mensupları, sarayın etrafında, mali konularda danışmanlık yapan ve hükümetin rızasıyla ticari işlemleri tekelinde tutan zümreyi temsil etmektelerdi.
Duraklama devrinde imparatorlukta başgösteren birçok aksaklık, 18. yüzyıla gelindiğinde devletin kırılgan yapısını gözler önüne sermişti. Bu dönemde gerek Osmanlı-Rus savaşları gerekse içerideki isyanlar devletin çöküşünü ve hazinenin iflasını hızlandırmaktaydı. Osmanlılar ardı ardına savaş kaybetmekle kalmayıp, yüklü miktarlarda savaş tazminatı ödemek zorunda bırakılmış, kısır bir döngünün içerisine girmişti.
Bu noktada zengin sarraflar, mali açığı kapatmak için, Babıali’nin talebi üzerine devlete yardım ederlerdi. Çoğunlukla Hıristiyan ve Musevi cemaatinden olan sarraflar, Jamgoçyan’ın ifadesiyle “Osmanlı Hanedanı’nın destekçisi olarak onların yaşamlarını sürdürmelerini sağlar, ihtişamlı görünüşlerinin ve ayak uydurmaları gereken yeniliklerin teminatçısı olarak kabul edilirlerdi”. Böylece sarraflar hem yöneten sınıf hem de reaya içerisinde önemli kişiler haline gelmişlerdi. Bundan dolayı tarih boyunca Osmanlı toplumundaki kimi kesimlerce yönetici sınıfa yanaşmacılıkla sıfırdan zengin olmuş, vurguncu, yabancılarla iş çeviren kişiler olarak görülmüşlerdir.
Gelin görün ki sarrafların hayatlarını ve servetlerini riske atarak bu görevlere geldikleri; Babıali’nin koruyucu gücü sayılan sarrafbaşlarının imparatorluğun geleceği mazeretiyle malvarlıklarına el konulup idama mahkum edildiği örneklerle açıklanmaktadır. Bununla birlikte sarrafların yönetici sınıfla olan ilişkilerinin yanında, Osmanlı toplum yapısındaki sınıfsal çekişmelerden dolayı (özellikle Ermeni ve Musevi milletler arasında), “milletlerarası” bir rekabet içerisinde yer aldığı da kitapta ortaya konuyor.
Kitabın en önemli özelliklerinden biri, şüphesiz kaynakçasının zenginliğidir. Çalışma daha önce hiç başvurulmamış Ermenice kaynaklardan Avrupa arşivlerindeki sefaret kayıtları, diplomatik hatıratlar, büyük tüccarların yazışmaları, hanedan ve noter arşivleri, üç milletin yaşamlarına dair yazılmış eserler, seyahatnameler ve önemli şarkiyatçıların eserlerine kadar geniş bir araştırmayı kapsıyor.
Kazaz Artin Amira
Amira ünlü bir banker ve hayırseverdi. Sultan II. Mahmud’un sarrafbaşısı ve Darphane-i Âmire’nin eminiydi. Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin de kurucusudur.
Wesleyan Ünivesitesi’nden tarihçi Bruce Masters’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapları kitabı, Arap coğrafyası ve toplumu üzerindeki 402 yıllık Türk idaresini ele alıyor. Kapsamlı bir sosyal ve kültürel tarih çalışması…
Bruce Masters, Chicago Üniversitesi’nde Halil İnalcık’ın kurduğu Osmanlı Tarihi kürsüsünde lisansüstü eğitimi almış Amerikalı tarihçi. Kitabının hemen başında Halil İnalcık’tan gördüğü desteği belirten yazar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap topraklarının tarihine de onun döneminde girdiğini söylüyor. Bugüne dek imparatorluk bünyesindeki Yahudiler, Hıristiyanlar, Araplar ve diğer tebaa üzerine birçok makaleye imza atan Masters, otuz yılı aşkın bir süredir Wesleyan Üniversitesi tarih bölümünde akademisyenliğini sürdürüyor. 2013’te ilk kez Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanıp Haziran 2017’de Türkçeye çevrilen bu eseriyse, yaklaşık kırk yıllık bir çalışmanın ürünü.
Kitap, 1516’dan 1918’e, Arap nüfusun Osmanlı yönetimi altında geçirdiği 402 yılı sosyal ve kültürel açıdan ele alıyor. Giriş yazısı, imparatorluğu metropol ve taşra biçiminde katmanlara ayırarak Arapların burada yerleştiği konuma değiniyor. Burada, Osmanlılar döneminde ve sonrasında Araplar tarafından gerçekleştirilen tarihyazımından yola çıkılarak, Arapların gözünden Türk devletinin nasıl bir manzara sunduğu da aktarılıyor.
I.Selim’in Memlûkları yenmesiyle başlayan Arap topraklarındaki Osmanlı saltanatının anlatıldığı birinci bölüm, 1798’de Fransızlar’ın Mısır’a girişine kadar geliyor ve burada imparatorluğun Müslüman yerleşme üzerinde hakimiyet kurması aşamalarıyla anlatılıyor. İkinci bölümde Sultanlık, Valiler, Kadılar ve Eyalet askerîsi başlıklarıyla Osmanlılar’ın idarî yapısının kurumları ele alınıyor. Üçüncü ve dördüncü bölümde, Osmanlılar’ın Arap topraklarını fethinin coğrafî keşiflerle aynı döneme denk gelmesinden hareketle, erken modern dönemde Osmanlı coğrafyasındaki ekonomi ve toplum ile entelektüel hayat inceleniyor. Napoléon’un Mısır’a girişiyle başlayan beşinci bölümde, imparatorluk açısından bölgenin çehresinin artık değişmeye başladığı Vehhabî muhalefetinin ortaya çıkması, Halep’te ve Mora yarımadasındaki isyanlar ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa olayı verilmiş. Altıncı bölüm Tanzimat’la gelen yeniden Osmanlılaşma ve 1876 Anayasası’yla parlamentarizme geçiş dönemini ele alıyor. Yedinci ve son bölümde yeni burjuvazinin oluşması, halifelik, Jön Türk devrimi ve Arap toplumunun Harb-i Umumî sürecindeki konumlanışı ile artık Türk-Arap ilişkisinin sonuna gelindiği dönem işleniyor. Sonuç bölümü ise “Din ve devlet için” başlığıyla kitabın taşıdığı teze ayrılmış.
Konusuyla günümüz dünyasının ekonomik ve siyasal gündemine birçok açıdan ışık tutan kitap, dipnotlarının ve kaynakçasının zenginliğiyle de ciddi bir çalışma olduğunu kanıtlıyor.
Osmanlı döneminde Şam Kapısı Arap nüfusu, dört yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı yönetimi altında yaşadı. Kudüs’teki Şam Kapısı’nda Nebi Musa festivali, 1898.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından 1987’den bu yana düzenlenmekte olan İstanbul Bienali’nde, her iki yılda bir güncel sanatın yeni eğilimleri biraraya getiriliyor. Venedik, Sao Paolo, Sydney Bienalleri gibi benzerleri arasında bugün en prestijlilerden biri olarak anılan etkinlikte, küratörler, sanatçılar, eleştirmenler ve yurtiçi- yurtdışından sanat çevreleri arasında evrensel bir kültür ağı kuruluyor. Bugüne dek Antrepo, Ayasofya Hamamı, Aya İrini Müzesi, Askeri Müze, Feshane, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Hareket Köşkü, Küçük Mustafa Paşa Hamamı, Süleymaniye İmarethanesi gibi tarihsel mekânlarda, bine yakın sanatçının eserleriyle katkı sağladığı İstanbul Bienali’nin 30 yılı…
SANDALYEDEN BİR BİNA KOLOMBIYALI SANATÇI DORIS SALCEDO’NUN 8. İSTANBUL BIENALIIÇIN HAZIRLADIĞI “İSIMSIZ” BAŞLIKLI YERLEŞTIRME, KARAKÖY YEMENICILER CADDESI’NDEKIIKIBINA ARASINA SIKIŞTIRILMIŞ 1550 KADAR AHŞAP SANDALYEDEN OLUŞAN BIR KAMUSAL ALAN ESERIYDI. 2003.
BIENALIN MILADI: YIRMIİSA PORTRESI TÜRKIYE, BIENALLERLE 1987’DE ÇEŞITLIÜLKELERDEN 67 SANATÇININ KATILDIĞI İSTANBUL BIENALI’YLE TANIŞTI. DÜNYACA ÜNLÜ AVUSTURYALI RESSAM ARNULF RAINER’IN ILK ORGANIZASYONDA AYA İRINI’NIN APSISIIÇIN YARATTIĞI YIRMIİSA PORTRESINDEN OLUŞAN “YÜZLER İSA YÜZLER” ADLI ÇALIŞMASI, UNUTULMAZ ESERLER ARASINDA.
KOPMAYAN ‘GÖBEK BAĞI’ SARKIS ZABUNYAN’IN ‘GÖBEK BAĞI’ ADLI ESERI2. İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA AYASOFYA HAZINE DAIRESI’NDE SERGILENDI. ZABUNYAN, BU ESERIÜRETIRKEN O MEKÂNDA KALMASINI AMAÇLAMIŞTI, ANCAK HAZINE DAIRESI’NIN KAPATILMASI VE BAKIMSIZLIK YÜZÜNDEN ESER HASAR GÖRDÜ. DAHA SONRA İKSV TARAFINDAN ONARILAN ESER, ŞU ANDA NEJAT ECZACIBAŞI BINASININ GIRIŞ HOLÜNDE YAŞAMAYA DEVAM EDIYOR. 1989.
SULTANAHMET’TEN GÖĞE YÜKSELMEK SAHNE TASARIMCILIĞININ YANINDA HEYKELLERIYLE DE BILINEN SANATÇI METIN DENIZ’IN SANDALYELER VE INSAN FIGÜRLERINDEN OLUŞAN ESERI2. BIENAL BOYUNCA SULTANAHMET MEYDANI’NDA, ALMAN ÇEŞMESI’NIN ÖNÜNDE SERGILENMIŞTI. ESER, İSTANBUL’DA KAMUSAL ALANDA SANATIN EN HEYECAN VERICIÖRNEKLERINDEN BIRIOLDU. 1989.
KIRDAN KENTE ‘MISTIK NAKLIYE’ BINEALIN ÜÇÜNCÜSÜ KÖRFEZ SAVAŞI NEDENIYLE 1992’DE FESHANE’DE GERÇEKLEŞTI. GÜLSÜN KARAMUSTAFA’NIN RENKLIYORGANLAR ILE MEYDANA GETIRDIĞI“MISTIK NAKLIYE” ADLI ÇALIŞMASI, TÜRKIYE’DE ÖZELLIKLE KIRSALDAN KENTE GÖÇ OLGUSUNUN ETKISIYLE, 70’LERDE VE 80’LERDE DIKKATIÇEKEN YENIKÜLTÜR OLUŞUMUNU YANSITMAYI AMAÇLIYORDU.
IRKÇILIĞA KARŞI SANAT: ‘RAMONA’NIN ODASI’ CALIFORNIALI SANATÇI DAVID AVALOS’UN, DEBORAH SMALL ILE ORTAK IŞI“RAMONA’NIN ODASI” 3. ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALI’NDE SERGILENMIŞ EN SIRADIŞI ESERLERDEN BIRIYDI. AMERIKA’DA 19. YÜZYILDA YAZILMIŞ RAMONA ADLI ROMANDAN ESINLENILEN VE IRKÇILIĞA KARŞI DURAN BU ESERDE, ODANIN DUVARINDAKITABLOLAR 1800’LERDE MEKSIKA’DA YAPILMIŞ RESIMLERIN YENIDEN ÜRETILMIŞ HALLERIYDI. 1992.
90’LARIN KRIZIBIENALIDE VURDU 4. İSTANBUL BIENALI, EKONOMIK KRIZ NEDENIYLE 1995’TE GERÇEKLEŞMIŞ, BÖYLECE NORMALDE IKIYILDA BIR OLMASI GEREKEN ETKINLIK, IKIKEZ ÜÇ YILDA BIR YAPILMIŞTI. BU BIENALDE İKSV, ULUSAL TEMSILE DAYALI KLASIK ÜSLUP YERINE TEK KÜRATÖRLÜ BIR SISTEMIBENIMSEMİŞTİ.
NOHUTLU PILAV BIENAL’DE YENIR SARKIS ZABUNYAN’IN 4. BIENAL’DEKIESERI“PILAV VE TARTIŞMA YERI” BÜYÜK ILGIGÖRMÜŞTÜ. ZIYARETÇILER BIENAL BOYUNCA KARAKÖY-1 NUMARALI ANTREPO’YA YERLEŞTIRILEN ESERIN ETRAFINDA, SANATÇI VE SANAT ELEŞTIRMENLERIYLE BIRLIKTE TARTIŞMALARA KATILIRKEN, ORTADAKIKAZANDAN GELENEKSEL NOHUTLU PILAVLARINI YEDILER. 1995.
ASYALILAŞMAK AVRUPALILAŞMAK İSTANBUL BIENALLERININ GÖRDÜĞÜ EN ILGINÇ IŞLERDEN BIR DIĞERIDE, 5. İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA İSVEÇLISANATÇI MICHAEL VON HAUSWOLFF’UN KABINLERIYDI. SANATÇI, SIRKECIGARI’NA KOYDUĞU KABININ ÜZERINE “ASYALILAŞTIRICI” VE HAYDARPAŞA GARI’NDAKIDIĞER KABINE DE “AVRUPALILAŞTIRICI” YAZMIŞTI. BIENAL BOYUNCA KABINLERIN IÇINDEN GEÇEN ZIYARETÇILER ASYALI YA DA AVRUPALI SERTIFIKASINI ALARAK SEYAHATLERINIGERÇEKLEŞTIRDI. 1997.
TAKSIM’DE NEON IŞIKLARI 1999’DA 17 AĞUSTOS DEPREMININ HEMEN ARDINDAN GERÇEKLEŞEN 6. İSTANBUL BIENALI’NDE TAKSIM MEYDANI’NIN METRO GIRIŞINDE UGO RONDINONE’IN NEON IŞIKLARLA GERÇEKLEŞTIRDIĞI“BURADAN NEREYE GIDIYORUZ?” ADLI ESERIYER ALMIŞTI.
DEPREM SONRASI BIENALDE MÜZAYEDE 6. İSTANBUL BIENALI’NE KATILAN ÇEŞITLIÜLKELERDEN 20 SANATÇININ DEPREMZEDELER YARARINA BAĞIŞLADIKLARI ESERLER AYA İRINI’DE DÜZENLENEN MÜZAYEDEDE SATIŞA ÇIKTI. MÜZAYEDENIN TÜM GELIRIILE BIRLIKTE BIENAL’IN BILET GELIRLERI, DEPREMDEN ZARAR GÖRENLER IÇIN KONUT VE EĞITIM PROJELERINE SEVK EDILDI. 1999.
SAVAŞ MANZARALI BARIŞ ÇİÇEKLERİ 7. BIENAL’IN GERÇEKLEŞMESINE ON GÜN KALA AMERIKA’DA 11 EYLÜL SALDIRISI GERÇEKLEŞTI. SALDIRI NEDENIYLE HAVA TRAFIĞININ KAPATILMASI, PEKÇOK ESERIN VE SANATÇININ ULAŞIMINDA ZORLUKLARA SEBEP OLDU. JAPON SANATÇI MICHAEL LIN’IN ZIYARETÇILERIN “RAHATÇA(!)” VAKIT GEÇIRMESIIÇIN AYA İRINI’NIN ORTA YERINE YERLEŞTIRDIĞIÇIÇEK DESENLIYÜKSEKÇE PLATFORM ILE DUVARLARDAKISAVAŞ MANZARALARI ÇARPICI BIR KARŞITLIK OLUŞTURUYORDU. 2001.
İSTIKLAL CADDESIMANZARALI ESER 2003’TEKI8. ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA BREZILYALI SANATÇI CILDO MEIRELES GALATASARAY MEYDANI’NA 10’AR METREKARE BÜYÜKLÜĞÜNDE 4 AYRI ODA YERLEŞTIRDI. YATAK ODASI, SALON, MUTFAK VE TUVALET GIBIBÖLÜMLERE AYRILMIŞ ODALARDAKIHERŞEY, TIPKI GERÇEK BIR EVDEKIGIBIKULLANILABILIYORDU. ZIYARETÇILER KOLTUĞA OTURUP İSTIKLAL CADDESIMANZARASINI IZLEYEBILIYOR, YATAĞA UZANIP KESTIREBILIYOR, MUTFAKTA YEMEK YAPABILIYOR VE TUVALETIKULLANABILIYORDU.
LIFE DERGISISANATA KONU OLDU DÜNYANIN ILK VIDEO SANATÇISI KABUL EDILEN GÜNEY KORELINAM JUNE PAIK, “LIFE” ADLI ÇALIŞMASIYLA 11. BIENAL’DE YER ALDI. SANATÇININ LIFE KAPAKLARINA ÖZNEL MÜDAHALELER YAPTIĞI ÇALIŞMASI, DERGIYLE AYNI ADI TAŞIYORDU. 2009.
İSTANBUL’DA MADAGASCAR ARJANTINLI SANATÇI ADRIAN VILLAR ROJAS, 14. BIENAL’E BÜYÜKADA’DA YARATTIĞI DEV HEYKELLER ILE KATILDI. FIL, ASLAN, GORIL, ZÜRAFA GIBIÇEŞITLIHAYVANLARIN FIGÜRE EDILDIĞIIŞLER, BÜYÜKADA’DA TROÇKI’NIN EVININ ÖNÜNDE SERGILENMIŞTI. 2015.
Kâh zafer kâh bunalım dolu 22 gün, 22 geceden sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya Nehrinin doğusunda Yunan askeri kalmamış, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmıştır. Bir fotoğraf, bir yazar ve bir kitabın peşinde ortaya çıkan gerçekler… Büyük şairlerin ünlü dizeleriyle ölümsüzleştirdiği yakın tarihimizin dönüm noktası…
Türk’ün Ateşle İmtihanı ilk kez 1928’de ABD’de yayımlandı
Halide Edip’in 1928’de ABD’de yayımlanan kitabı The Turkish Ordeal ve yazarın imzaları. Bu kitap Türkiye’de 1962’de Türk’ün Ateşle İmtihanı adıyla yayımlandı.
Arşivimde bulunan bir fotoğraf ve bir beyannamenin Sakarya Savaşı’yla ilgili akla getirdiklerini bu yazıda sizlere sunacağım. Fotoğraf pek çok yerde yayımlanmış ve bilinen bir fotoğraf. Farklı kadrajlı hallerini internette de bulabilirsiniz.
Resmin sol alt tarafında şöyle yazıyor: “Sakarya Muharebesi mürettep kolordu tarassut tepesinde: 12 Eylül 38 Kartal Dağı muharebesini tarassut ederken”.
Bu yazının hemen üstündeki imza Recep Zühtü’nün; önce biraz ondan bahsedelim. Recep Zühtü (1893-1966) Ocak 1920’den itibaren Ankara’da yayımlanan ve bir anlamda, Heyet-i Temsiliye’nin yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin sahibi ve yazıişleri müdürüydü. Birinci Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katılan Recep Zühtü, ikinci dönem milletvekili seçildi. Dergimizle birlikte ek olarak verdiğimiz beyanname de onun matbaasında basıldı (30’lu yıllarda adının cinayet ve tehdit olaylarına karışması yazımızın sınırlarının dışında kalıyor).
Şimdi de fotoğrafın sağ tarafına bakalım. Fotoğrafta tanıyamadığım epey insan var. Sağdan ikincisi de yağmurluklu, uzun etekli, başörtülü bir kadın. Dürbünle baktığı için yüzü görünmüyor. İşte o kadın Halide Edip (Adıvar)!
1893 doğumlu Recep Zühtü (Soyak) TBMM’de 2., 3., 4. ve 5. dönemlerde milletvekilliği yapmıştı
Türk’ün Ateşle İmtihanı’nı okuduysanız bu size hiç şaşırtıcı gelmeyecektir. Halide Edip bu kitabında Sakarya Meydan Muharebesi’ni 20 sayfa boyunca anlatır. 1962’de ilk defa Türkçe yayımlanan bu kitap, 1928’de İngilizce olarak ve The Turkish Ordeal adıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde basılmıştır. İki baskı arasındaki farkları anlatmak da bu yazının konusu değil. Onun için muharebenin hemen öncesindeki günleri hatırlayarak devam edelim.
Zafer beyannamesive Sakarya hatıraları Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Zaferi’nin ertesi günü yayımladığı beyanname
10- 24 Temmuz Kütahya ve Eskişehir muharebelerinden sonra Türk Ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna doğru çekiliyordu. 5 Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen kanunla Mustafa Kemal Paşa üç ay için geniş yetkilerle başkumandanlık görevine getirildi. Yine de Ankara’da pekçok kişide bir endişe havası hâkimdi. Kayseri’ye göçenlerin sayısı azımsanacak gibi değildi. Halide Edip 16 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek gönüllü olmak istediğini bildirdi; iki gün sonra Garp Cephesine tayin edildiğini bildiren şu cevabı aldı:
“Halide Edip Efendi Hazretlerine
Aceledir
Garp Cephesi
Ordu safları arasında vatanımızın müdafaasına fiilen iştirak için şiddetli arzu ile vukuu bulan müracaat-ı vatanperveraneleri orduca memnuniyetle telâkki olundu. Hizmet-i fiiliye-yi askeriyyeye kabul ve Garp cephesine memur edildiğinizi tebliğ ederim. Keyfiyet cephe kumandanlığına da şi’ar kılındı. İlk vasıta ile cephe karargâhına müracaat ve oradan vazifenizin telâkki buyrulması rica olunur.
Fi 18/8/37
Başkumandan
Mustafa Kemal
(Türk’ün Ateşle İmtihanı, Özgür Yayınları, 2005, s. 216)”
Halide Edip hemen Alagöz köyündeki cephe karargâhına gider. Ertesi gün kıtaların mühimmat ve silah bakımından kuvvetini tespit etmek ve rapor haline getirmek olan görevine başlar. Muharebelerin sonuna kadar karargâhta bulunan Halide Edip, aynı kitapta, belki de fotoğrafının çekildiği gün yapılan muharebeleri şöyle anlatıyor: “Ondan sonra, öteki siperleri de dolaştım. Top ve makineli tüfek sesleri hiç ara vermiyor. Elimdeki dürbünle savaş oyununu seyrediyorum. Bunun neticesinin hastanelerde ne şekil aldığını unutmuş gibiydim. Evet, insanlar birbirine giriyor. Nihayet süngü savaşları. Âdeta karıncaların yuvaları etrafında kavga etmeleri gibiydi (s.228)”.
Fotoğrafın sol tarafında yerde oturanlar pek seçilemiyor. Kalpaklı ve öne doğru eğilmiş olan, Mustafa Kemal Paşa ve başlarında ayakta duransa İsmet (İnönü) Paşa!dır. Mustafa Kemal Paşa muharebe başlamadan bir gün önce attan düşerek bir kaburga kemiğini kırmıştı.
Önce muharebe başlayana kadar olanları hatırlayalım. Başkumandanlık görevine getirilen Mustafa Kemal Paşa 7 Ağustos’ta Tekalif-i Milliye emirlerini yayımlar. Bu emirlerle halkın elindeki ordunun çok ihtiyaç duyduğu silah ve cephane toplanır. Yiyecek-giyecek ve taşıtların bir kısmına el konur, orduya faydalı mesleklerde olanlar ordu emrine alınır. Taşıma hizmetlerinde de halka bazı yükümlülükler getirilir.
Mustafa Kemal Paşa, yanında Salih (Bozok) Bey, Sakarya Meydan Muharebesi’ni izlerken
Mustafa Kemal Paşa’nın en sevdiği atının adı Sakarya idi.
23 Ağustos’ta Yunanlıların saldırısıyla başlayan savaş 100 kilometreyi bulan cephede devam eder. Hâkim tepelere yapılan hücumlar, bunları elde tutma çabalarıyla devam eden muharebeler sırasında, Mustafa Kemal askerlik tarihine geçen ikinci ünlü emrini verir:
“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz”.
Malum, Mustafa Kemal’in yine bu emir kadar efsaneleşen ilk emri, Çanakkale Kara Muharebeleri sırasında vermiştir:
“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir”.
Kâh zafer kâh bunalım dolu 22 gün, 22 geceden sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya Nehrinin doğusunda Yunan askeri kalmamış, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmıştır.
Hemen ertesi gün 14 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşa millete bir beyanname yayımlar. Sakarya zaferini haber veren bu beyanname sadece Türk ordusunun kahramanlığını anlatmakla kalmaz, Türk milletinin fedakârlıklarına da değinir. 15 Eylül 1921’de bu beyanname Mecliste okunur.
TBMM’nin 19 Eylül 1921 tarihli oturumunda Fevzi ve İsmet Paşaların pek çok milletvekili tarafından desteklenen teklifleri sonucu, Mustafa Kemal Paşa’ya mareşal rütbesi ve gazi unvanı verilir. Erzurum’da üniformasına çıkarmış olan Mustafa Kemal Paşa, alınabilecek en büyük rütbeyle üniformasına kavuşur.
Yunan hayallerinin bitişini haber veren Sakarya Meydan Muharebesi’nden bir yıl sonra, Millî Mücadele Türk Ordusu’nun kesin zaferi ile sonuçlanacaktır.
HALİDE EDİP’İN MEŞHUR ESERİ:
Ateşten Gömlek
Halide Edip, Sakarya Meydan Muharebesi’nden hemen sonra bir de roman yazdı: Ateşten Gömlek. Roman önce 6 Haziran-11 Ağustos 1922 tarihleri arasında İkdam’da tefrika edildi (Bkz. İnci Enginün, Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu Batı Meselesi, Dergâh Yayınları, s.178). Kitap olarak 1923’te yayımlandı. Halide Edip kitabın başında yer alan Yakup Kadri’ye yazdığı açık mektupta kitabın adı için teşekkür eder; aslında Yakup Kadri bu başlıkla bir roman yazdığını Halide Edip’e söylemiş, o da bu adı kullanmaktan kendini alamamıştır.
Türk İstiklâl Savaşı’nın ilk destanı olan Ateşten Gömlek, “Sakarya Ordusuna” ithaf edilmiştir ve romanın başkahramanları olan Doktor İhsan’la Ayşe, Sakarya Muharebesi sırasında şehit olurlar.
İlk baskı Ateşten Gömlek’in ilk baskısı. Halide Edip, Salih Bey’e imzalamış, Teşebbüs Matbaası, 1339 (1923). Roman, “Sakarya Ordusuna” ibaresiyle ithaf edilmiştir.
HALİDE EDİP’İN MEŞHUR ESERİ:
Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a Sakarya Muharebesi
Sakarya kelimesi pek çok kişinin aklına önce Necip Fazıl’ın aynı adlı şiirini getirir. Şairin 1949’da duyduğu manevi ızdırapla yazdığı bu şiir Sakarya Savaşı’ndan ziyade Sakarya Irmağı’nı anlatır. Bununla birlikte şu iki mısra sanki Sakarya Meydan Muharebesi’ne bir göndermedir:
“Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur”.
Nâzım Hikmet’in şiirinde de Sakarya’nın Anadolu’nun değerli isimleriyle birlikte sembol olarak kullanılma nedeni Sakarya Muharebesi’nden başka bir şey olmasa gerektir:
Şövalye, denizci, tüccar, arabulucu, din adamı ve tercümandılar. Akdeniz’deki çok taraflı istihbarat ağının gözdeleri…
Venediklilerin elindeki Ülgün’e yerleşen Arnavut aile Brutti-Brunilerin hikâyesi de, 16. yüzyılda bize sınırları aşmanın ve masa başında kategorize edilmiş kimlikleri boşa çıkarmanın ne kadar kolay olduğunu göstermektedir. Kahramanımız Bartolomeo Brutti, Arnavut asıllı bir Venedik tebaasıdır. Babası Antonio, Venedik ordusunda askerlik yapmış, Osmanlı serhaddinde savaşmış ve daha sonra ticarete atılıp Venedik hükümetine çok ihtiyaç duyduğu buğdayı bulmakla görevlendirilmiştir; kariyerinin sonunda San Marco şövalyesi olma onuruna bile erişecektir. Bartolomeo da babasının izinden gitmiş ve Venedik’in hizmetine girmiştir; genç yaşta balyosun yanında dil oğlanlığı, yani tercüman yamaklığı yapmaktadır. Ancak bu işte tutunamayınca, Osmanlılar için çalışmaya başlayacak ve İnebahtı’da esir düşen Osmanlı askerlerini, İstanbul’un elindeki Hıristiyan savaş tutsaklarıyla değiştirmek için İtalya’ya bir yolculuk yapacaktır. Bu sırada Napoli’de haşır neşir olduğu İspanyol yetkililerle de temasa geçmiş ve Habsburg istihbaratına çalışmayı önermiştir.
Devrin haşmetli vezirlerinden Koca Sinan Paşa’nın da akrabası olan Bartolomeo, İstanbul’a döner dönmez Madrid ile İstanbul arasındaki ateşkes görüşmelerine de burnunu sokacak ve kendisine kızan Sokollu tarafından İstanbul’dan kovulacaktır. Ancak, bu sırada Sokollu’nun ölmesi ve Sinan Paşa’nın vezarete yükselmesi üzerine İstanbul’a geri dönecek ve kariyerini Boğdan Voyvodası’nın gözdesi ve 1 numaralı adamı olarak sürdürecektir.
Önemsiz bir Arnavut kasabasında yerel bir aile olan Brutti ve Brunilerin diğer fertleri de Avrupa’nın hemen her yerinde şansını denemektedir. Brutti’nin bir dayısı Giovanni Bruni, Katolik Kilisesi’nde yükselip Bar Piskoposu olacaktır. Hatta Protestanlık sonrası Katolik inancının temellerinin yeniden tanımlandığı Trent Konsülü’ne katılıp konuşmalar bile yapmıştır.
Bir diğer dayısı Gasparo Bruni de kılıcıyla hizmet etmeyi seçmiştir. Saint-Jean tarikatına girip Malta şövalyesi olmuş ve korsanlığa atılmıştır. Osmanlılar’ın Bar’ı fethedip Piskopos Giovanni ve Venedik subayı olan yeğeni Nicolò’yu tutsak alması, Akdeniz tarihinin en talihsiz tesadüflerinden birine yol açmıştır. İnebahtı Savaşı’nda Gasparo, Malta şövalyesi olarak Hıristiyan donanmasında zaferin tadını çıkarırken, biraz yakınlarda kardeşi ve yeğeni kürek çektikleri Osmanlı kadırgalarında can verecektir. Soymak istedikleri Hıristiyan köleleri öldürecek kadar ganimet hırsıyla gözü dönmüş İspanyol askerleri, “Ben piskoposum, Hıristiyanım” diye bağıran Giovanni’ye inanmamış ve onu acımasızca öldürmüşlerdir. İnebahtı’da Giovanni ve Antonio’nun ancak cesedine kavuşabilen Gasparo, savaş bitince Papa tarafından Güney Fransa’daki Avignon’a gönderilecek ve kale dizdarı olarak bu Papalık mülkünü Protestanlara karşı koruyacaktır.
Gasparo Bruni’nin oğlu, yani Bartolomeo Brutti’nin kuzeni Antonio Bruni de Cizvit tarikatına girip Perugia ve Avignon üniversitelerinde hem medeni hukuk hem de kilise hukuku alanlarında doktora yapmıştır. Baba-oğul daha sonra beraber Koper şehrine yerleşeceklerdir. Ailenin İstanbul kolu ise hepsinden daha dayanaklı çıkmıştır. Boğdan’da hayatını kaybeden Bartolomeo’nun kardeşi Cristoforo, ağabeyinin ardından balyosun hizmetine girmiştir; yıllarca dil oğlanlığı yapar ve Bruttiler İstanbul’daki yabancı elçilere yüzyıllarca tercümanlık hizmeti veren üç aileden biri olur.
İstanbul, Cenova, Messina, Sakız arasında mekik dokuyan Cigalazade Yusuf Sinan Paşa ve kardeşinin çift taraflı faaliyetleri…
Cağaloğlu semtine ismini veren Cigalazade Yusuf Sinan Paşa’nın hikâyesi ilginçtir. Cenevizli Cicala ailesine mensup bu genç adamın babası Sicilya’ya yerleşip Habsburglar adına korsanlık yapan Visconte Cicala iken; annesi Visconte tarafından tutsak edildikten sonra fazla direnmeden Hıristiyan olan Lucrezia adında bir Hersek Novilidir, yani Osmanlı tebaasıdır. Lucrezia’nın üç oğlundan en büyüğü olan Scipione, babası ile Osmanlı korsanlarına esir düşecek ve padişaha hediye edilecekti. Enderun’dan çıktıktan sonra kısa sürede yükselen ve genç yaşta vezirlik rütbesine ulaşan bu genç Cenevizli önce kardeşi Carlo’yu yanına çağırmış ve kendisini Müslüman yapmaya çalışmıştır. Carlo, Eflak veya Boğdan voyvodalıklarından birine atanmayı başaramadıysa da, Nakşe Dükası olarak Osmanlı askerî sınıfına dahil olmaya muvaffak olmuştur.
Yusuf Sinan, sadece kardeşini İstanbul’a çağırmakla kalmayacak, donanma ile “gaza” amacıyla çıktığı bir deniz seferinde bizzat ailesini görmeye de gidecektir! 1598’de Osmanlı donanması ile Messina yakınlarında demir atmış ve annesiyle kardeşlerini görmek için Habsburg yetkililerinden izin almıştır. Scipione’leri ile hasret gideren Lucrezia ve çocukları Messina’ya geri dönecek, ancak Yusuf Sinan akrabalarıyla görüşmeye devam edecektir. Carlo, İstanbul, Sakız ve Sicilya arasında uzun yıllar mekik dokuyacak ve hem Habsburg hem Osmanlı istihbaratına çalışacaktır. Cizvit olan kuzenleri Antonio ve Vincenzo ise, “hak din”e dönmesini teklif etmek için Papa Clemens tarafından Paşa’ya elçi olarak gönderilecektir.
Osmanlı veziri Cenevizli Cenevizli Cigalazade Yusuf Sinan Paşa – Scipione Cicala (öl. 1606), Osmanlı sarayında genç yaşta vezirlik rütbesine erişmişti.
İstanbul’daki yabancı diplomatlar, başkentlerine yazdıkları mektuplardaki kimi kısımları şifrelemekteydi.
Görünmez mektup
16. yüzyılda sansürden geçmek için görünmez mürekkeple yazılmış bir esir mektubu. Mektuba ateşte “işkence” edildiğinde, yazı kırmızı bir renkte belirgin hale gelmektedir.
Osmanlı arşivlerinde örneklerine pek rastlayamadığımız casus raporlarını Avrupa arşivlerinde bulmak mümkündür. Osmanlı karşı istihbaratına yakalanmak istemeyen İspanyol casusları, raporlarını görünmez mürekkeple yazmakta ve bunlara tüccarların ya da esirlerin ailelerine yazdığı mektup süsü vermekteydiler.
Rönesans döneminin popüler bir uğraşı olan şifreleme de, daimi elçiliğin yaygınlaşmasıyla birlikte 16. yüzyılda merkezî devletlerin yatırım yaptığı bir alan haline gelmişti. 16. yüzyılda Venedik, Roma ve Madrid’de kançılaryaların bir parçası olarak şifre katipleri ortaya çıkmaya başlayacaktı. Her ne kadar tekniği gittikçe karmaşıklaşan şifrelerin eski Türkçe’ye ne kadar uygulandığı tartışmalı olsa da, Osmanlı casuslarının yazdığı İtalyanca mektuplarda kullanılmıştır.
İstanbul’daki yabancı diplomatlar, başkentlerine yazdıkları mektuplardaki önemli bilgiler içeren kısımları şifrelemekteydi. Osmanlılar’ın yabancı elçiler için çalışan kuryeleri sürekli durdurup mektuplarına elkoyduğu gözönüne alındığında, hem elçilerin bu hassassiyeti hem de şifre kullanılmaması yönündeki Osmanlı telkinlerini anlamak daha da kolaylaşır. Osmanlı kançılaryasının düzenli olarak yenilenen bu şifreleri çözmekte genelde başarısız olduğunu ve İstanbul’un bazen bizzat elçilik çalışanlarını rüşvetle baştan çıkararak hedeflerine ulaştıklarını biliyoruz.
Çözülen şifreli belge
İspanyol arşivlerindeki bu casus mektubu, kançılaryadaki şifre katiplerinden biri tarafından kırılmış ve çözülen metin yan tarafa yazılmıştır.