Etiket: Sayı:39

  • Jesse James ve sevdiğimiz haydutlar

    Jesse James ve sevdiğimiz haydutlar

    Tarihle ilgili, birbiriyle çelişen iki yanılgı var: İlki tarihin eninde sonunda kötülükleri yargılayacağı zannı. Hâlbuki bu, cezasız kalan kötülükleri belirsiz bir geleceğin tarihçilerine havale edip rahatlamaktan başka bir şey değil. Diğeri de, “Tarihi kazananların yazdığı” iddiası. Kazananlar genellikle tarihe havale ettiklerimiz olduğuna göre, nasıl olacak da kendi yazdıkları tarih tarafından yargılanacaklar? Neyse ki bu da şaşmaz bir doğru değil. Yani evet, ders kitaplarını falan kazananlar işlerine geldiği gibi ayarlar ama işte, taşa yazılıp sabit kalan ve herkesin üzerinde istese de istemese de uzlaştığı bir tarih de yok.

    Maalesef, çoğunluğun bildiği tarih, tarihçilerin birbirinden farklı da olsa belli bir metodolojiyle ortaya koydukları değil de ipe sapa gelmez yorumlar oluyor. Tarihe dair başlıca bilgi kaynağının Youtube’da birbiriyle oynaşan kedicikleri izlerken kenarda beliren videolar olması bunun kanıtı. Örneğin, Gülhane Parkı’nda maraş dondurması satarken gelen ilhamla ansızın “Neden tarihçi olmayayım ki? Hazır fesim de var?” diyerek kendini tarihçi ilan edenin videoları bugüne değin 12 milyon insan tarafından izlenmişken, ülkenin resmi tarih kurumunun videolarının izlenme sayısı yarım milyona ancak ulaşmış, ki kurum videolarının da büyük bir kısmı goygoydan ibaret.

    Bir yandan da çoğumuz öyle başlıyoruz. Mesela ben tarihle ilgili ilk saçma bilgilerimi Red Kit’ten aldım. Özellikle gerçek hayattan alınma karakterlerin olduğu Red Kit’leri çok severdim ve en sevdiklerimden biri de Jesse James macerasıydı.

    Macera önce Jesse James’i tanıtarak başlar: Robin Hood’u okuyup etkilenen ve zenginden alıp fakire veren bir maceraperest. Maceranın başında, Jesse, zengin bir adamı soyup paralarını fakire verir. Fakir “Zengin oldum!” diye sevinince, “Hmm, ben zenginden alıp fakire verdiğime göre şimdi de seni soymam lâzım” diyerek bu sefer de onu soymak zorunda kalır ve kara kara düşünmeye başlar.

    Ha tabii işin aslı öyle değil. Jesse James, aklımda kaldığı kadarıyla tıpkı bizdeki sözde halk kahramanı eşkıyalar gibi, sosyal adaletin aşındığı, halkın devlete güveninin azaldığı toplumlarda sıkça görülen ve kendisine aslında asla sahip olmadığı olumlu özellikler atfedilen bir haydut.

    Üstelik Jesse James’in Robin Hood’a benzetilerek romantize edilmesi bayağı çirkin nedenlere dayanıyor: Aklımda kaldığı kadarıyla bu Jesse, Amerikan İç Savaşı’nda Konfederasyon tarafında savaşmış, savaştan sonra da işi haydutluğa vurmuş. Orayı soy, burayı soy. Ha nedir, Güneyliler iç savaştan sonra hayâlkırıklığına uğramış durumda ve Jesse James’i kendilerini yenen büyük güce karşı savaşan bir adam olarak görüyorlar.

    Ama Jesse James’i tam manasıyla Robin Hood mertebesine ulaştıran bir kişi var. Bu adam köleliğin kalkmasına çok bozulan, savaştan sonra çıkarttığı gazetelerde köleliğin geri dönmesi gerektiğinden tutun da siyahların jüri üyesi olmaması gerektiğini ileri süren ve iç savaşın Güney’in yenilgisiyle bittiğini bir türlü kabullenmek istemeyen bir gazeteci. Jesse James tren soyuyor, bu da tren soygunu parasıyla çiftliğini kaybetmek üzere olan, masum bir dulun borcunun ödendiğini yazıyor. Jesse James banka soyuyor, bu gidip soygundan indirilen paranın bilmem neredeki yetimlere harcandığı yalanını üfürüyor.

    Diğer yandan hırsızın uğursuzun hem kendi döneminde hem de gelecek kuşakların belleğinde olduğundan daha farklı bir şekilde hatırlanması Jesse James’e has değil. Özellikle belli bir otoriteden yaka silken insanlar, otoriteyle savaşan, hatta otoriteyle savaşmaktan çok otoritenin koyduğu kanunları çiğneyerek kendi ceplerinden çalan hırsızlara yakınlık besleyebiliyor. E bu konjonktürel yakınlık da gelecek kuşaklarda Maraş dondurmacısından bozma tarihçiler yüzünden genel geçer bilgi hâline gelebiliyor tabii.

  • Gâvur: Kâfirden bozma ‘ateşe tapan’dan türeme

    Gâvur: Kâfirden bozma ‘ateşe tapan’dan türeme

    ‘Gâvur’ atalarımız 2016 Mayıs’ında, 24. sayımızın kapak konusu olmuştu.

    Gâile: Devleti tehlikeli sorunlara sürükleyen, çözümü sürüncemede kalan büyük sorunlar. Örneğin Girit gâilesi.

    Galata Sarayı: Klasik Osmanlı okullarının başlıcalarından. II. Bayezid döneminde kuruldu. Burada Enderun’a alınacak adaylarla Kapıkulu Süvari adayları yetiştirildi. II. Mahmud burada Batılı anlamdaki ilk Tıb okulunu açtı. Binanın yanmasından sonra yerine 1868’de yenisi yapıldı. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) burada öğretime başladı.

    Galatasaray Mektebi / Tıbbiye-i Adliyesi: II. Mahmud’un 1838’de açtığı hekimlik ve eczacılık okulu. İlk otopsi çalışmaları burada yapıldı. Ünlü hekimler buradan yetişti (örneğin Marko Paşa). 1848’de Galata Sarayı binası yanınca, okul Hasköy’deki Humbarahane binasına taşındı.

    Garb Ocaklar: Kuzey Afrika’daki üç özerk Osmanlı eyaletinin ortak adı. Trablusgarb, Tunus, Cezayir. Bunların özel yönetim biçimleri vardı. Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları ise son dönemlerde tamamen biçimseldi. Bu eyaletleri yöneten “dayı”lara paşalık rütbesi verilirdi. Tunus ve Cezayir’i 19. yüzyıl ortalarında Fransa işgal etti. Trablusgarb 1912’ye dek Osmanlı egemenliğinde kaldı.

    Gâvur: Müslümanların Hıristiyanlar için kullandığı deyim. Arapça “kâfir” sözcüğünden bozma veya Farsça ateşe tapan anlamındaki “gebr” sözcüğünden türeme. Tanzimat döneminde bu kelimenin resmî yazı ve görüşmelerde kullanılması yasaklanmıştı.

    Gâye-i Hayal: Tanzimatçıların hayal ettikleri yüksek ülkü. Ziya Gökalp, ülkücülüğün hayalî değil gerçekçi olmasını savundu. Bu deyim yerine “Mefkure” deyimini benimsedi.

    Gâzi: Din uğruna savaşan Müslüman. Savaşlara doğrudan komuta eden eski padişah- lar bu unvanı almadıkları halde, savaşa katılmayan cepheye gitmeyen sonraki padişahlar, dönemlerindeki zaferleri vesile sayarak adlarının önüne “gazi” sanını yazdırırlardı; bunun için şeyhülislâmdan fetva almaları koşuldu. Örneğin II. Abdülhamid’e gazilik fetvasını Hayrullah Efendi verdi.

    Gerdûne-i Hümayun: Padişahların uzun yolculuklarda, yağışlı, soğuk havalarda veya rahatsızken bindikleri kapalı araba. Dört atlı, kupa türünden süslü saray taşıtlarıydı.

    Goygoycu: Topluca dilencilik yapanlar. Muharrem ayında ülkenin her tarafında küçük gruplar halinde evleri dolaşır, aşure erzakı ve sadaka toplarlardı. Genellikle kör dilencilerdi. Diğer dilencilerden farkları, Kerbelâ olayı ile ilgili mersiyeler okuyarak, önlerindeki çolak ya da topal dilencinin değneğine birbiri ardınca tutunarak gezmeleri, okudukları ilâhilerin aralarında “hoy goy goy canım!” demeleriydi.

  • Yerli malı, yurdun malı

    Yerli malı, yurdun malı

    Cumhuriyetin ilk yılları küresel ekonomik krizin de yaşandığı yıllardır. Bu nedenle “yerli malı kullanmak” hedeflerden biri olur. 1929’dan itibaren Galatasaray Lisesi bahçesinde düzenlenen “Yerli Mallar Sergileri” Ağustos ayında açılır. 11 yıl boyunca süren bu sergilerde hem devlet kuruluşları hem de özel kuruluşlar pavyonlar kurar, mallarını tanıtırlar. Yerli Malı Sergileri’nde orkestra ve bando popüler şarkılar çalar, hususi radyo yayını da İstiklal Caddesi’ne konan hoparlörlerle halka dinletilir. Zaman zaman Cumhuriyet Gençler Mahfili tarafından temsiller verilir, bazı yıllar Lunapark açılır. 1937’deki Yerli Mallar Sergisi’ni gezen hanımlar ve çocukları…

    (Gökhan Akçura arşivi)

  • Yakından bakınca gözüken farklılıklar

    Yakından bakınca gözüken farklılıklar

    Devlet kurmadan yaşayan soylar, yani aşiretler, Türk tarihinde sıkılıkla gördüğümüz yapılardı. Türklerde 1500 yıllık devlet geleneği de, kabile ve aşiretlerin yarattığı farklılık ve zenginlik de vardır.

    Gazete haberlerinde “aşiret devleti” veya “kabile devleti değiliz” ifadelerine sıklıkla rastlamak mümkün. Bu sözleri aslında “güçlü devlet geleneği” ifadesinin “derme çatma bir siyasi oluşum”la arasına bir ayrım koyma ihtiyacına bağlayabiliriz.

    Gerçekten de Türklerde devlet geleneğinin en az 1500 yıllık bir geçmişi vardır. Bu kadar uzun yıllık bir tecrübenin tek tip bir devlet ortaya çıkarmaması da doğaldır ve oluşan farklı tipler bizim siyasi kültür hazinemize katkıda bulunurlar. Aslında tek tip devlet olmadığı gibi, tek tip “aşiret” de yoktur.

    Biz farkında olmasak bile, dilimiz bu farklı tipler arasında ayırım gözetir. Örneğin bugün Türkçemizde aşiret dediğimizde, Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda soy yani akrabalık ilişkileri içinde yaşayan vatandaşlarımız akla gelir. Sözkonusu aşiretler yerleşik gruplardır. Öte yandan yörük dersek, daha çok Türkiye’nin batısında veya güneyinde eskiden göçebe olarak yaşamış olan Yörük cemaatlerinin torunlarından bahsetmiş oluruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde artık boy, kabile kalmamıştır.

    Kadim Türk devlet adamı Tunyukuk da, 8. yüzyıl başında kendi zamanından söz ederken “artık bod (boy) kalmadı” demektedir. Gerçekten de 630 yenilgisinden sonra doğup büyüdüğü muhit, Çin’deki Tang sülalesi tarafından belli bölgelere yerleştirilen Kadim Türk gruplarından oluşuyordu. Bu sözlerden gördüğümüz gibi, akrabalık ilişkilerine dayanan topluluklar hep aynı biçimde kalmamışlar, örneğin dağınık bir şekilde göçe zorlanmak veya teşvik edilmek veyahut da yerleştirilmek suretiyle akrabalık bağlarını kaybederek değişim göstermişlerdir. Bu politikalar tarih boyunca gördüğümüz bir olaydır ve Kadim Türk, Çin ve sonra da Osmanlı devletlerinin uyguladıkları bir yöntemdir.

    Devlet geleneği içindeki ilk düzenlemeleri daha ayrıntılı bir şekilde gözleyebildiğimiz Kadim Türkler zamanında karşımıza çıkan boylarda, akrabalık yalnız sosyal ilişkileri belirlemezdi; bunlar aynı zamanda siyasi ve ekonomik faaliyetleri de düzenleyen birimlerdi. Tunyukuk “boy kalmadı” derken, bunların artık kendi başına bir birim olamadıklarından söz etmektedir. Boylar genellikle soy diyebileceğimiz alt birimlerden oluşurlardı. Eğer Kadim Türkler gibi bir devletin idaresini kabul etmiş veya onlara boyun eğmişlerse, boylar kendi içişlerinde özerk bir idare sergiler, tâbiyetini kabul ettikleri devlete asker ve vergi verirlerdi.

    Bazen soylardan biri, Uygurlar örneğinde olduğu gibi, birlik içindeki diğer soylar üzerinde hâkimiyet tesis ederek yeni bir devlet kurabilirdi. Yani yaygın “aşiretten devlete” söylemi, yerleşik oldukları ve medeniyete katkılarından dolayı gurur duyduğumuz Uygurlar’a yakışır.

    Ancak bu durum, en yaygın devlet kurma şekli değildi. Daha yaygın olanlar, soylarından ayrı düşmüş veya ufak gruplar halinde parçalanmış kitlelerin bölükler şeklinde bir lider etrafında toplanmaları ile oluşurdu. Merkezdeki bu liderden “kağan” diye bahsedildiği Orhun kitabelerinde, bu kitlelerden de “bodun” diye sözedilmektedir. Bu oluşumlarda kağanlar yalnız savaşçı bölüklere değil, Dokuzoğuzlar gibi üreticilere de dayanıyordu. Kadim Türk oluşumunun gücü, bu iki zümreyi tek bayrak altında toplayabilmiş olması idi. Bu model daha sonraki oluşumlar için referans noktası olmuştur. Uygurların kurduğu Yağlakar soyunun başı çekip diğer soyları hâkimiyeti altına alma modelinin ise Kadim Türk modeline bir tepki şeklinde gelişmiş olduğunu düşünmek mümkündür.

    Bir de aşiretler, yani devlet kurmadan yaşayan soylar vardı. Bunların varlığından daha çok kağanlığa isyan etmeleri veya karşılaştıkları durumlar çerçevesinde göç yoluna düzülmeleri veya göçe zorlanmaları dolayısıyla haberdar oluruz. Onlar vergi vermeyen kağanlık bölükleri gibi hayatlarını savaşçılık ile değil üreticilik ile kazanır, kendilerine dokunulmadıkça başkalarına pek ilişmezlerdi. Daha çok doğudan batıya göç etmiş olan bu soy grupları, batıda İslâmiyet ve dolayısıyla Arapçanın etkisi ile aşiret olarak bilinmişlerdi: Halep Türkmenleri, Türkmen aşiretleri gibi…

    “Cahil kız çeyizine hep tekerlek örneği işler” ifadesi, oluşumlara tek tip olarak bakmanın zenginliğe işaret etmediğini gösterir. Oysa farklılıklar zenginlik yaratır.

  • Yakın tarihin dönüm noktası…

    Yakın tarihin dönüm noktası…

    İnsanlık tarihinin en kanlı, korkunç ve utanç dolu dönemlerinin 20. yüzyılda yaşandığına şüphe yok. Savaşlar ve hastalıklarla milyonların hayatını kaybettiği geçen yüzyıl, insanın insana uyguladığı devasa katliamlara ve tabiatın daha önce benzeri görülmemiş şekilde tahribine sahne oldu.

    Bu kepazelikten Türkiye de payını aldı. Ham mağdur hem fail olarak. Yine de bu yakın tarihimizde bize umut veren, ışık tutan ve gelecek kuşaklara iftiharla aktarabileceğimiz bir Çanakkale, bir Mustafa Kemal vardır. Bu topraklarda kalıcı olmak, bu toprakların gerçek anlamda sahibi olmak da; 1915’te yaşanan ve hem Türk hem dünya tarihini değiştiren bu hadiseleri bilmek, anlatmak ve yaşatmaktan geçer.

    Sadece Çanakkale muharebelerinin değil, hem bir ülkenin hem de tüm bir dünyanın kaderini değiştiren bir adamdan, Atatürk’ten sözediyoruz.

    Yıllar önce bir Çanakkale konferansında, sahnenin üstünde koskoca bir “İzindeyiz” yazısı görmüştüm. O kadar büyüktü ki, altında bütün salon eziliyordu. Konuşma sırası gelince söyleyeceklerimden vazgeçtim ve özetle şöyle dedim: “Mustafa Kemal’in izinde olmayı, kelimenin en somut manasıyla anlıyorum. Yani Çanakkale muharebe alanlarında onun izini sürüyorum. Nerede durdu, nerede kaldı, nereye-nasıl gitti, şu olay sırasında tam olarak neredeydi, şu saatte hangi bölgenin hangi noktasında bulunuyordu?.. Zira tüm bunlara ilişkin malzemeyi, bilgiyi toplamak ve bu verileri arazi üzerinde çalışarak bilimsel esaslara göre, diğer anlatımları da dikkate alarak kıyaslamak ve belki de en önemlisi, ulaşılan sonuçları herkesin hatta çoluğun-çocuğun anlayabileceği bir şekilde aktarmanın, işaretlemenin yollarını aramak… İşte onun izinde olmayı böyle anlıyorum.”

    Önce bir sessizlik, sonra gayet hafif bir alkış oldu. Kahramanlık öyküleriyle dolu şatafatlı sözler bekleyenler hayalkırıklığına uğradı. Çanakkale deyince Mustafa Kemal’den gayrı birşey söylemeyenler; bayrakları ve heykelleri büyüterek onu yaşatacaklarını sananlar; bilimsel çalışmalar yerine hamaset edebiyatını dikte eden çapsız Kemalistler, bugün acaba içinde bulunduğumuz kepazelikte pay sahibi olduklarını düşünüyorlar mı? Sanmıyorum.

    Conbayırı’nın zirvesine, düşman donanmasına kabak gibi açık tepe noktasına “Mustafa Kemal’in saatinin kırıldığı yer” tabelasını dikip yıllarca düzeltmezsen; birileri de çıkar, onu adını tamamen “sıvamaya” çalışır.

    Kapak konumuzda Mustafa Kemal’in izini sürüyor, onu anlatıyoruz. Ona ve fedakar askerlerimize selam olsun. İzindeyiz!