İtalya’nın Napoli kenti yakınlarındaki Amalfi kasabasında bulunan katedral, Haçlıların 1204 yağmasında Bizans İstanbul’undan götürdüğü kutsal eşyaları da barındırıyor. Bizans işi kapı ve Aziz Andreas’ın kemikleri bir zamanlar İstanbul’daydı.
Seyahat yazılarının romantik cümlelerini okuyan ya da dağ ve deniz arasına sıkışmış bir sahildeki yerleşimin muhteşem fotoğraflarını gören turistler, İtalya’nın bu dünyaca ünlü sahil kasabasına akın akın gelirler. Kuşkusuz bu turist akınında, Amalfi’nin 1920’lerde Avrupa aristokrasisinin popüler bir tatil mekanı olması ve 1960’ların Cinecitta ve Hollywood filmlerine set teşkil etmesi de etkili olmuştur.
Amalfi yolculuğunu yaz mevsiminde yapanlar, yapış yapış bir sıcağın yanında üç saatte alınabilen virajlı uçurumlu bir dağ yolu, feci bir trafik sıkışıklığı, kütle halinde dar sokakta bir aşağı bir yukarı yürüyen kalabalık ve şişirilmiş turistik fiyatlarla karşılaşır. Sonuç, kaçınılmaz bir hissiyattır: Neden geldim Amalfi’ye?
#tarih dergisi olarak bizim görevimiz dünyada, bugünkü Türkiye sınırları dışında, Türkiye tarihine dair ne varsa bulup okuyucularımız ile paylaşmak. Bu bir mekan olabilir, bir anı olabilir, bir müze olabilir ve bir obje olabilir… Mesela bir kapı!
Katedralin İstanbullu kapısı Duomo di Sant’Andrea katedralinin 1057 yılında İstanbul’da yapılan ve Amalfili bir zengin tarafından katedrale hediye edilen gümüş figürlerle süslü tunç ana kapısı.
Napoli’ye karayoluyla 70 km. uzaklıktaki Amalfi, Ortaçağ’da tıpkı Venedik ve Cenova gibi Akdeniz’de ticaret yapan ve deniz gücü olan bir cumhuriyetti. 9. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan bu cumhuriyet, Suriye, Mısır ve Anadolu ile yaptığı deniz ticareti ile parlamış ve zenginleşmişti.
Amalfi’nin denizcileri ve askerleri Istanbul’un feci şekilde yıkılıp yağmalandığı 1204’deki IV. Haçlı seferine katıldılar. 1206’da dönüşlerinde, aralarında Hz. İsa’nın Havarisi Aziz Andreas’ın kutsal kemiklerinin de bulunduğu hazineleri Istanbul’dan alıp küçük şehirlerine getirdiler.
Turistik hazine
İsa’nın havarisi Aziz Andrea onuruna erken 13. yüzyılda inşa edilen Duoma di Sant’Andrea katedrali, Arap etkileri taşıyan üslubuyla turistlerin ilgi odağı. Dinî yapının bir başka özelliği, iç kriptasında 1204 Latin istilasında İstanbul’dan yağmalanan Aziz Andrea’nın kemikleri ile diğer kutsal hazineleri barındırması.
Aziz Andreas, Hıristiyan inancına göre Aziz Petrus’un kardeşidir ve Istanbul Patrikhanesi’nin kurucusu olduğuna inanılır. Rusya, Yunanistan, İskoçya gibi pek çok ülkenin de koruyucu azizidir. İnancından dolayı Patras’da idam edilirken, İsa’nınki gibi bir çarmıha gerilmek istemediği için X şeklinde bir çarmıhta can vermiş… Bu Aziz Andreas haçı, ilgili ülkelerin bayrak ve amblemlerinde de görülür.
Kriptasında Havari Andreas’ın kutsal reliklerine ev sahipliği yapan Amalfi’nin etkileyici Duomo di Sant’Andrea katedrali, 9-11. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Katedralin tunç ana kapısı ise 1057 yılında Istanbul’da yapılmış, Amalfili asil ve zengin bir kişi tarafından katedrale hediye edilmiş. Kapının üzerindeki Bizans yapısı gümüş figürler İsa, Meryem, Petrus ve Andreas’ı tasvir ediyor.
Bu ay vizyona tartışmalı bir Churchill filmi giriyor. Filmde Winston Churchill’in 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale ve Avrupa siperlerinde ölen gençleri düşünerek suçluluğa kapıldığı, bu nedenle II. Dünya Savaşı’nda Normandiya Çıkarması’na karşı çıktığı iddia ediliyor.
CHURCHILL, Yön.: Jonathan Teplitzky; Oyn.: Brian Cox, Miranda Richardson, John Slattery; 28 Temmuz’dan itibaren
İki kere Büyük Britanya başbakanı olan Winston Churchill, son yıllarda İskender, Sezar, Napolyon’u geride bırakarak, hakkında en çok film çekilen tarihî kişilik haline geldi. Bu filmlerin çoğunda II. Dünya Savaşı’nda Büyük Britanya’nın liderliğini üstlendiği ilk başbakanlık dönemi (1940-45) canlandırıldıysa da, gençlik yılları, iki savaş arasında politika dışına itildiği, “vahşi yıllar” adını verdiği dönem ve yarı bunamış olarak sürdürdüğü ikinci başbakanlık dönemi (1951-1955) de ekranlara gelmişti.
Bu ay vizyona girecek “Churchill” filminde ise, karşımıza alışılmamış bir karakter olarak çıkıyor. Film, II. Dünya Savaşı’nda müttefiklerin Fransa’yı Almanların elinden almak ve Almanya’ya doğru ilerlemek amacıyla Haziran 1944’te Fransa’daki Normandiya kıyılarına yaptığı Overlord Harekâtı denilen çıkarmadan önceki 96 saatte başbakanın yaşadığı tereddütleri ve geçirdiği depresyonu anlatıyor. Bu 96 saatte gerçekten bu duygulara kapılmış mıydı? I. Dünya Savaşı’nda sayısız gencin öldüğü Çanakkale Harekâtı’nı hatırlayarak suçluluk duymuş muydu? Büyük insan kaybına neden olacağı korkusuyla Normandiya Çıkarması’nı durdurmak için son ana kadar uğraşmış mıydı? Çıkarmadan birkaç saat önce yataklara serilip dünyayla ilişkisini kesmiş miydi?
Churchill’in sık sık “kara köpek” adını verdiği depresyon nöbetlerine kapıldığı bilinse de, bu sahneler doğrusu fazla inandırıcı gelmiyor. Ancak filmin genç bir kadın tarihçi olan senaryo yazarı Alex von Tunzelmann, İngilizlerin II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da bir kara savaşına girmekten son dakikaya kadar kaçınması, I. Dünya Savaşı siperlerinin anısının Britanya ordusunda yarattığı derin korku gibi bazı gerçeklerden yola çıkarak, Churchill’in bu dönemde yaşamadıysa bile “yaşayabileceği” duygusal iniş-çıkışları vurguluyor. Gerçekten de Churchill, II. Dünya Savaşı boyunca Alman savaş makinesiyle Avrupa’da doğrudan karşı karşıya gelmek yerine, bu makineyi yorarak zayıflatacağına inandığı yan harekâtlar ve hava bombardımanıyla yetinmişti; Almanya’nın “yumuşak karnına” saldırdığını ileri sürerek düşmanla Norveç, Akdeniz, Kuzey Afrika gibi tali noktalarda yüz yüze gelmeyi tercih etmişti; doğuda Alman ordularıyla kafa kafaya çarpışan Sovyet diktatörü Stalin’i bu yan saldırıların Almanları yorup dikkatlerini dağıtacağına inandırmaya çalışmıştı. Ancak ABD Aralık 1941’de savaşa girdikten sonra tek karar verici olmaktan çıkmıştı. Büyük Britanya o kadar zayıf, ABD o kadar güçlüydü ki, Churchill’in müttefik karargâhındaki etkisini 1944’e kadar sürdürmesi yine de başarı sayılırdı. Ancak Normandiya Çıkarması planlandığında artık ipler müttefik ordularının Amerikalı Başkomutanı General Eisenhower’ın ve Washington’daki Başkan Franklin D. Roosevelt’in elindeydi. Churchill’in iktidar kaybı filmin belki biraz abartılı olarak yansıttığı gerçeklerden biriydi.
Başbakan Winston Churchill ve General Sir Bernard Montgomery, Normandiya Çıkarması’nda yer almış birliklerle Caen, Fransa’da, 22 Temmuz 1944.
Filmde “insan” Churchill, kâh kendisinin Donanma Bakanı olarak planladığı 1915 Çanakkale macerasının yarattığı insani felaketleri, kâh Somme (1916) ve Paschendale (1917) gibi Avrupa’daki korkunç muharebelerin yol açtığı insan zayiatını hatırlıyor, kâbuslarında kan rengine bürünmüş dalgaları, siperlerde can veren gençleri görüyor. Böylece film, günümüz kahramanlık ölçütlerine uyarak, Churchill’i “savaştan nefret eden savaşçı” figürüne oturtmaya çalışıyor. Oysa Churchill, tam aksine savaş hayranı, kendini büyük bir komutan sanan bir politikacıydı. Ayrıca o sırada insan zayiatı bugünkü gibi seçmenler karşısında işlenecek büyük bir siyasi günah olarak kabul edilmiyor, Avrupalı politikacılar vekâlet savaşlarına gerek görmeden kendi askerlerini savaş alanına sürebiliyordu.
General “Ike” Eisenhover (John Slattery), Başbakan Winston Churchill (Brian Cox) ve İngiliz Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Alan Brooke (Danny Webb) filmden bir karede.
Kaldı ki Churchill zaten ömrünü oraya buraya çıkarma planlayarak geçirmişti: 1915’te Çanakkale, 1940’ta Norveç, 1942’de Kuzey Afrika, 1943’te Sicilya, aynı yıl Rodos/Kos… Bu operasyonların bir bölümü tamamen başarısız olmuş, diğerleri de savaşın gidişatında belirleyici etki yaratamamıştı. Bunların hepsinde de sayısız insan ölmüştü. Churchill’in bu ölümler karşısında tamamen kaygısız kalmadığı, Normandiya Çıkarması’ndan bir gün önce “yarın 20 bin insan ölebilir” diye hayıflandığı doğru olsa da, bu durumun onu yataklara düşürecek bir depresyona neden olabileceğine inanmak zor. Dolayısıyla film aslında Churchill’in kendi iç hesaplaşmasından çok, günümüz İngilizlerinin iç hesaplaşmasını anlatıyor. 2002’de “tarihin en büyük Britanyalısı” olarak seçtikleri kişinin, aynı zamanda sayısız insanın ölümünden sorumlu bir politikacı olması, 21. yüzyıl için bir çelişki oluşturuyor. Filmin Büyük Britanya’da barışçı “solcu” tarihçilerle savaşkan “sağcı” tarihçiler arasında tartışmaya yol açması, ekranda Churchill’in kendisinden çok, belli bir Churchill algısının yansıtıldığını gösteriyor.
Filmde Churchill’in kişiliğinin bilinen başka özelliklerini, örneğin konuşmalarına verdiği önemi, bunları hazırlama biçimini de görüyoruz. Yazarak, sonra yüksek sesle tekrar tekrar okuyarak, yaratacağı etkiyi hayal ederek çalışan Churchill o kadar iyi bir hatipti ki, politikacı olarak başarısını bu yönüne borçlu olduğu, II. Dünya Savaşı’nda sürekli yenilgiye uğrayan Britanya ordusunun başarısızlığını, parlamento veya radyoda attığı nutuklarla telafi ettiği bile söylenebilirdi. Filmdeki bu sahneler sayesinde, devlet adamının kendine özgü sesi ve konuşma tarzını başarıyla canlandıran Brian Cox da Churchill rolünü üstlenmiş usta oyuncular listesine (Richard Burton, Anthony Hopkins, Brendan Gleeson, Albert Finney, John Lithgow vb.) girmiş oldu.
Filmdeki Churchill: Brian Cox Deneyimli İngiliz aktör Brian Cox, Winston Churchill rolünde son derece başarılı bir performans sergiliyor.
Churchill ve karısıChurchill ve eşi Clementine, Londra’da bir karakol gemisinin güvertesinde, 25 Eylül 1940.
Churchill’in hayatındaki en önemli kişi kuşkusuz aile içinde “Clemmie” denilen eşi Clementine’di. Sık sık hezeyana kapılan, olmadık projelere yoğunlaşan, inişli-çıkışlı bir ruh haline sahip Churchill’e çekidüzen verme, ayaklarının yere basmasını sağlama görevini o üstlenmişti. Savaş boyunca Churchill’i sık sık hükümetteki İşçi Partili bakanları bir kenara itmemesi, Muhafazakâr Parti lideri gibi değil, ulusal koalisyonun lideri gibi davranması için uyarmıştı. Churchill, çevresindekilere diktatör gibi davranıyor, korkutucu öfke nöbetlerine kapılıyordu. Başbakanlık sekreterleri eşinden yardım isteyince, Clementine Churchill’e bir mektup yazdı (konuşarak kendini dinletemeyeceğini biliyordu): “Sevgili Winston. Kral, Canterbury Başpiskoposu ve Avam Kamarası Başkanı dışında herkesi kovabileceğini biliyorum. O halde bu müthiş iktidarı iyilik, sükûnet ve nezaketle birleştirmelisin. Aksi takdirde insanlardan istediğin sonucu elde edemezsin. Ya senden gizlice nefret eder ya da köle zihniyetiyle hareket ederler…” Ancak başbakanın herkesi olduğu gibi karısını da çileden çıkartmayı başardığı oluyordu. Kızı Mary Soames, yazdığı biyografide bir gün annesinin soğukkanlılığını kaybederek bir tabak dolusu ıspanağı babasına doğru savurduğunu anlattığına göre, filmde Clemmie’nin kocasına tokadı yapıştırdığı sahne gerçeklerden çok da uzak değil.
Sonuç olarak film, zaten sinemada kırk kere anlatılmış olan Normandiya Çıkarması’nı iyice geriye itseydi, Churchill’in savaştan kaynaklanan suçluluk duygusunu abartmak yerine tamamen kişiliğine ve özel hayatına yoğunlaşsaydı daha başarılı olabilirdi.
Churchill’in ayaklarının yere basmasını sağlayan karısı Clementine’i aktris Miranda Richardson canlandırıyor.
Çanakkale muharebeleri sadece Türk tarihini değil, dünya tarihini değiştirdi. 25 Nisan 1915’te, çıkarmanın ilk günü düşman taarruzunu durduran Mustafa Kemal; 10 Ağustos’taki karşı saldırıyla da hakim tepeler silsilesini kesinkes ele geçirdi. Böylelikle İtilaf kuvvetleri Boğaz’a inemedi, İstanbul’u ele geçiremedi ve savaşı erken tarihte sonlandıramayıp çekilmek zorunda kaldı. Türkiye’yi yeniden bir millet, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan hadise…
Çanakkale kara muharebeleri, 8.5 ay boyunca onlarca kanlı vuruşmaya sahne olmuştu. Bu muharebelerde taarruz eden taraf İngiliz-Fransız müttefik ordusu olurken, bir-iki istisna haricinde Türk tarafı daima savunmada kalmıştı.
Gelibolu Yarımadası’nı işgal ederek Çanakkale’nin kilidini kırmak amacıyla yapılan müttefik taarruzlarının zirve noktasını, 1915 Ağustos’u başındaki Anafartalar çıkarması ve Kocaçimen-Conkbayırı kuşatma harekatı oluşturur. 6-10 Ağustos arasında yaşanan bu muharebeler zincirinin son halkasını oluşturan Conkbayırı Türk taarruzu ise, yarımada üzerindeki tüm vuruşmalar içinde en kanlı ve kesin sonuçlu muharebe olma özelliği taşır.
Sürekli savunmada kalan Türk askerinin 10 Ağustos günü Conkbayırı’ndan yapmış olduğu “süngü hücumu” ile kazandığı zafer, Çanakkale muharebelerinin sonucunu tayin etmişti. Conkbayırı’ndaki İngiliz mağlubiyeti Sarıbayır Harekâtı’nın sonunu getirirken, Gelibolu Yarımadası’nın tahliye sürecinin de başlangıcı kabul edilir.
Yeni ordu, yeni çıkarma
25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’nın Ege kıyılarına yapılan çıkarmalar ile başlayan kara muharebeleri, birkaç hafta içinde Kilitbahir platosunun ele geçirilerek Boğaz’ı savunan tabyaların düşürülmesini ve müttefik donanmasına İstanbul deniz yolunun açılmasını hedefliyordu. Ancak Seddülbahir ve Arıburnu sahillerine çıkıp bir köprübaşı oluşturan İngiliz-Fransız müttefik ordusunun, Mayıs-Haziran aylarında peşpeşe bütün kuvvetlerini kullanarak yineledikleri taarruzlar, Türk askerinin çelikten göğsünde erimeye mahkum olmuş; bir-iki haftada ulaşmayı planladıkları hedeflerin çok uzağında kalmışlardı.
Temmuz ayına gelindiğinde Müttefikler için Gelibolu Harekatı’nın geleceğine dair bir yol ayırımına gelinmişti: Ya başarısızlığa uğradıklarını kabul edip çekilecekler ya da yeni ve taze kuvvetler getirerek hedeflerine ulaşmak adına yeni bir denemede bulunacaklardı.
Mustafa Kemal’in saldırı emrini verdiği nokta 10 Ağustos 1915 sabah karşı, Mustafa Kemal’in taarruz emrini verdiği nokta ve hemen solunda Türk askerlerinin saldırı için mevzilendiği, bugün ağaçlarla kaplı, düşman mevzilerine 25-30 metre uzaklıktaki bölge.
Çanakkale’de bulunan Müttefik kuvvetlerin komutanı General Ian Hamilton, İngiltere’ye gönderdiği raporlarında takviye kuvvet gönderilmesi halinde başarıya ulaşacağını iddia etmekteydi. Nihai karar politikacılara aitti ve bir durum değerlendirilmesi yapıldı. Çanakkale’deki cephe kapatılarak buradan tahliye edilecek yaklaşık 80 bin asker Avrupa’da Batı cephesinde savaşa dahil edilse bile, buradaki ölçütlere göre küçük sayılan bu kuvvetin sonuca etki etme şansı yoktu.
Yeni Zelanda siperi Bir grup Yeni Zelanda askeri 8 Ağustos öncesi Conkbayırı’na en yakın İtilaf siperlerinin bulunduğu Apex üzerinden Türk birliklerinin hareketini izliyor.
Öte yandan Çanakkale’de bulunan bu kuvvet, yeterli takviye birlikleriyle desteklenirse 25 Nisan hedeflerine ulaşılabilirdi. Yani Gelibolu Yarımadası’nın güneyinin işgal edilerek Boğaz’ı savunan tabyaların susturulması, denizdeki mayınların toplanması ve donanmaya İstanbul yolunun açılması mümkün olabilirdi. Bu gerçekleştiği takdirde Osmanlı Devleti savaşdışı kalır, Balkan devletleri Müttefikler safına dahil olur, Rusya ile irtibat kurularak bütün güçleriyle Almanya-Avusturya üzerine yüklenilir ve Avrupa’da tıkanan savaş kısa sürede kazanılabilirdi.
1915 Temmuz ayı başında toplanan Savaş Konseyi’nde Churchill ve Kitchener, komite üyelerini Çanakkale’ye üç yeni tümen göndermek hususunda ikna edilir. Temmuz ayı sonunda beş tümen, yeni ve büyük bir saldırı için Gelibolu’ya gönderilir.
Gelibolu’daki Müttefik ordunun komutanı Hamilton’un hazırladığı harekat planına göre; yeni gelen kuvvetler Anafartalar sahiline çıkarılıp Tekketepe hattı işgal edilecek; eşzamanlı olarak eski Anzak cephesinden ilerletilecek taarruz kolları ile de Kocaçimen-Conkbayırı tepeler hattı ele geçirilecekti. Conkbayırı’na hakim olduktan sonra bu tepenin güneyinde bulunan ve Arıburnu cephesi olarak bilinen hattaki Türk birliklerinin burada tutunması imkansız olacaktı. Böylece Arıburnu cephesi kısa sürede düşürülüp Boğaz sahiline kadar olan bölge kontrol altına alınacaktı. Bu sayede güneyde Seddülbahir mıntıkasında bulunan Türk ordusunun ikmal hattı kesileceği gibi, birlikler iki ateş arasında kalacaktı.
Hamilton’un bu planı, bütün yarımada üzerinde 6-10 Ağustos arasında birbiriyle bağlantılı beş günlük muharebeler zincirini başlattı.
No man’s land… Ağustos başındaki Conkbayırı muharabelerinde insansız bölgede (no man’s land) kalan şehitler, cesetler…
Esas hedef olan Conkbayırı-Kocaçimen hattına Türk ordusunun yardım göndermesini engellemek adına 6 Ağustos günü Seddülbahir ve Arıburnu’ndaki Türk mevzilerine birer tespit taarruzu yapıldı. Aldatma taarruzları Seddülbahir’de işe yaramamış, yedekte bulunan birlikler Conkbayırı müdafaasına gönderilmişti. Arıburnu’nda ise umulandan fazla bir başarı kazanan Avustralyalılar, Kanlısırt’taki Türk mevzilerini ele geçirmişti. Arıburnu cephesi komutanı Esat Paşa, elden çıkan Kanlısırt siperlerinin geri alınması için elinde bulunan bütün ihtiyatları ardı ardına bu bölgeye göndermişti. Bütün dikkatlerin Kanlısırt’a çevrilip yedek kuvvetlerin buraya kaydırıldığı bir sırada, Conkbayırı-Kocaçimen bölgesine yapılan taarruza karşı bu bölgeyi savunmak üzere gönderecek kuvvet kalmamıştı. İşte Hamilton planının amacına uygun şekilde en başarılı olduğu yer, ana saldırıdan önceki bu Kanlısırt taarruzuydu.
Hedef Kocaçimen silsilesi Ağustos muharebeleri sırasında Kocaçimentepe silsilesi üzerindeki Besimtepe üzerinde patlayan bir top mermisi.
6/7 Ağustos gecesi Anafartalar sahiline çıkarılan 20 bin kişilik yeni ordu birlikleri ise bölgeyi savunan üç taburluk Türk kuvveti karşısında iki gün oyalanarak 40-50 km. mesafeden hareket eden iki Türk tümeninin harp sahasına yetişmesine fırsat verecekti.
Conkbayırı-Kocaçimentaarruz kolları
İngilizlerin “Anzak Planı” diye isimlendirdikleri Arıburnu-Anafartalar Harekâtı’nın en canalıcı noktası ve ağırlık merkezi, Arıburnu üssünden Conkbayırı-Kocaçimen hattına yöneltilen kuşatıcı taarruz hareketiydi.
6 Ağustos 1915 günü akşama doğru Kanlısırt’a yapılan taarruzla Türk komutanlığının bütün dikkati buraya yoğunlaşmışken, Genaral Hamilton esas planı uygulamaya soktu. Plana göre, Anzak sektöründe toplanmış kuvvetlerden ayrılıp General Goodley emrine verilen 20 bin kişi, Arıburnu kuzeyindeki dereler vadisinden yürüyerek, gün doğmadan önce Kocaçimen-Conkbayırı-Düztepe hattını ele geçirecekti. Bu hakim tepeler hattı ele geçirildiğinde Arıburnu cephesindeki Türk savunma hattı çökecek, Çanakkale Boğazı’na ulaşılarak yarımadanın güneyine giden bütün yollar kontrol altına alınacaktı.
Kocaçimen-Conkbayırı hattını ele geçirmek üzere, iki taarruz kolu hazırlanmıştı. Sağ taarruz kolu Sazlıdere vadisinden ilerleyerek burada bulunan Türk karakollarını geri atarak Conkbayırı istikametinde ilerleyecekti. Sol taarruz kolu ise Çatlakdere’yi (Çaylakdere) geçerek Damakçılık Bayırı üzerinden Ağıldere vadisine inecek ve buradan Kocaçimen Tepe-Besim Tepe istikametinde ilerleyecekti.
Kâğıt üzerinde son derece ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış bu taarruz planlarının, gece karanlığında, bilinmeyen arızalı bir arazide, vur-kaç taktiği ile hareket eden Türk ileri karakollarının taciz ateşleri altında öngörülen zaman diliminde uygulanması mümkün değildi. Nitekim Conkbayırı-Kocaçimen hattının nispeten boş olduğu 7 Ağustos sabahına kadar bu taarruz kolları hedeflerine ulaşamadı.
Conkbayırı-Kocaçimen’e doğru yöneltilen kuşatıcı taarruz gelişmeye başladığında, Arıburnu cephesi komutanı Esat Paşa’nın bütün dikkati, Kanlısırt’ta tehlikeli bir şekilde ilerleyen Avustralya taarruzuna yönelmişti. Bu yüzden kuzeyde gelişen duruma müdahale edememişti ve zaten bütün ihtiyatlarını Kanlısırt’a gönderdiği için eli altında kuvvet de yoktu.
Ağustos taarruzu Ağustos taarruzu öncesi hazırlık yapan Türk birlikleri… Hakim tepeler hattının kesin olarak ele geçirilmesiyle, Çanakkale muharebeleri tekrar siper savaşına dönüşecekti.
Conkbayırı’na ilk müdahale, buraya komşu olan 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal’den geldi. Mustafa Kemal, sağ cenahında gelişen kuşatma taarruzunu öğrenir öğrenmez kendisine takviye olarak gönderilmiş olan 14. Alay’ın 1. Taburu’nu derhal Conkbayırı’na göndermiş ve hemen ardından emri altındaki 72. Alay’dan iki bölüğü de Şahınsırt’tan Conkbayırı’na çıkan yolu kapamak üzere görevlendirmişti. İşte Conkbayırı’nı ilk işgalden kurtaran ve ilk savunma hattını oluşturan kuvvetler, Mustafa Kemal’in gönderdiği bu iki birlik olmuştur.
7-8 Ağustos günleri Conkbayırı-Kocaçimen hattı için en buhranlı günlerdir. Bölgede muhtelif tümenlerden gönderilmiş taburlar bir komuta altında koordine edilemediğinden iyi yönetilemez. Conkbayırı’nda iki gün içinde tam dört kez komutan değişir.
8 Ağustos sabahı Conkbayırı altına kadar ilerleyen Yeni Zelanda birlikleri, takviye edildikten sonra sabah 03.30’da ani bir hücum yaparlar. Baskın şeklinde başlayan bu taarruz başarılı olur ve Yeni Zelandalılar hiç ummadıkları bir şekilde Conkbayırı batı yamaçlarını, yani bugün Mehmetçik Kitabelerinin bulunduğu tepenin denize bakan tarafını ve Conkbayırı zirve noktasının hemen güneyinde, günümüzde varolan yolun hemen iç tarafında bulunan çeşmenin bulunduğu yere kadar olan bölgeyi ele geçirir.
Conkbayırı tepe hattına kadar sokularak yerleşen düşman askeri büyük bir tehdit oluşturduğundan, 8 Ağustos sabahı gün ışımasıyla beraber Yarbay Servet Bey komutasındaki 64. Alay, Yeni Zelandalıların ele geçirdiği siperleri geri almak için yaptığı karşı taarruzda, düşmana zayiat verdirmesine rağmen Conkbayırı’nı düşmandan temizleyemez. 8 Ağustos öğle vakti Conkbayırı’ndaki durum şudur: Yeni Zelanda birlikleri ile Türk birlikleri Conkbayırı tepeler hattı üzerinde (zirve noktası hattı iki taraf arasında boş olarak) 25-30 metre mesafede karşı karşıya durmakta ve tuttukları hatta sebat etmektedir.
9 Ağustos şafaktan önce İngiliz birlikleri, Conkbayırı-Besimtepe-Kocaçimentepe hattı üzerinde bir taarruz başlatır. Bu taarruz bilhassa Besimtepe yönünde etkili olur ve tepe kısa bir süre için taarruz eden Hint Tugayı’na bağlı Nepalli Gurka birliğinin eline geçer. Tam bu sırada Abdurrahman Bayırı üzerinde mevzilenmiş Türk topçu bataryasının isabetli ve etkili bombardımanıyla Gurkalar ağır zayiat verirler; karşı hücuma geçen Türk piyadesi de tepeyi düşmandan temizler.
Conkbayırı süngü hücumu
8 Ağustos akşamı Anafartalar Grup Komutanlığı’na tayin edilen Mustafa Kemal, 9 Ağustos günü Anafartalar’da İngilizleri püskürterek bölgeyi emniyete aldıktan sonra vakit geçirmeden Conkbayırı’na hareket etmiş ve buraya gelmekte olan 28. ve 41. Alaylar ve mevcut kuvvetlerle 10 Ağustos sabahı baskın şeklinde bir taarruza karar vermişti. Birkaç günden beri bölgede bulunan kurmay subaylardan bir kısmı, askerin yorgunluğunu ileri sürerek bu hücumu erteletmeye çalıştıysa da Mustafa Kemal’e göre kaybedecek bir dakika bile yoktur. İngilizler saldırmadan üzerlerine gidilip Conkbayırı’nın düşmandan tamamen temizlenmesi büyük önem arz etmektedir.
Conkbayırı-Kocaçimen hattında 5 ayrı tümene mensup 10 alay bulunmaktadır ve kuvvetler kimi yerde birbirine karışmış bir haldedir. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal, 10 Ağustos sabahı gün doğarken yapmayı planladığı taarruzu bu alaylar cephesinden, Güney Grubu’ndan Conkbayırı’na takviye olarak gelmekte olan 28 ve 41. Alaylara yaptırmaya karar verir. Gece saat 22.00’de 28. Alay’ın gelmekte olduğu bildirilmiştir ancak 41. Alay gecikir.
Karar kesindir ve Conkbayırı’nda taarruz icra edilecektir. Takviye olarak gelmekte olan 41. Alay’dan bir haber alınamadığından, bu alay plana dahil edilmez. Conkbayırı’nda hücum cephesinde 24. Alay’la bazı birliklerin perakende askerlerinden oluşan bir avcı hattı, düşmandan sadece 20-30 metre mesafededir. Bu birliklerin gerisine yanaştırılacak olan 23. Alay Conkbayırı’na karşı, yeni gelmekte olan 28. Alay bunun solunda olarak Şahinsırt’a karşı karanlıkta mutlak sessizlik ve düzen içinde, avcı hattının 20-30 adım kadar gerisinde taarruz cephesi boyunca harp safı düzenine geçerler.
Askerler süngülerini takmıştır ve sürpriz etkisini yitirmemek için düşmana asla ateş açılmayacak, tam bir baskın taarruzu yapılacaktır. Kararlaştırılacak vakitte hücum safları yürüyüşe geçerek düşmana atılacak ve cephede mevzide bulunan avcı hattı da bu hücuma katılacaktır.
10 Ağustos 1915 günü sabah saat 04.30’da gün ağarmak üzere iken taarruz için bütün tertibat alınır. Mustafa Kemal son bir kez hücuma kalkacak askerlerin önünden geçerek onlara hitap eder:
“Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin, evvela ben ileri gideyim. Siz benim kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız”.
Sembol fotoğraf 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal, Ağustos saldırısından iki ay önce Conkbayırı siperlerinde…
Conkbayırı’nda taarruz edecek hücum saflarında subaylar önde tabanca ve kılıçları ellerinde, erler her an atılmaya hazır, süngüleri ileriye uzatılmış bir vaziyette bekliyordu. Vakit geldi, işaret verilir verilmez hücum safları “Allah, Allah!’ haykırışları ile düşman siperlerine atıldı.
Hücum o kadar ani olmuştu ki, düşman silah kullanmaya fırsat bulamadı. İngilizlerin ilk hat siperlerinde boğaz boğaza bir süngü muharebesiyle, burada bulunan düşman imha edildi.
Hücuma kalkan Türk erleri hayatlarını hiçe sayarcasına coşmuş, önlerindeki düşman siperlerinin üzerinden atlayarak ilerlemekteydi. Hatta bu hücuma şahit olanlar, Türk askerlerinin yamaçlardan uçarcasına düşmanı kovaladıklarını anlatır.
Hücum hattının sağında taarruza kalkan 23. Alay ve onu destekleyen 24. Alay, Conkbayırı’nı düşmandan tamamen temizler. 23. Alay kaçan düşman askerlerinin peşine takılır. Conkbayırı’nın deniz yönünde, hemen altında bulunan Ağıl bölgesine (The Farm) hücum ederek burada bulunan General Baldwin komutasındaki İngiliz tugayı ile saatlerce süren boğuşmalar olur. Burada yaşanan süngü muharebesi, Çanakkale’dekiler arasında en şiddetli ve korkunç olanıdır. Bu boğuşmalarda General Baldwin ve kurmay başkanı da aralarında olmak üzere, İngilizler ağır kayıp verirler.
Solda taarruz eden 28. Alay da Şahinsırt istikametinde ilerler, ancak bu sırtın batı ucunda mevzilenmiş olan Yeni Zelanda mitralyözlerinin ölümcül ateşinden ve havanın aydınlanmış olmasıyla İngilizlerin deniz ve kara topçusunun korkunç bombardımanından etkilenerek çok fazla kayıp verir ve ilerleyemez.
Yine de 10 Ağustos günü Conkbayırı taarruzuna katılan Türk birlikleri, düşmanın gemi ve kara topçularının yoğun ve etkili ateşlerine rağmen asla yılgınlık göstermeden ileri atılmaya devam eder ve düşmanın makineli tüfek ve topçu ateş perdesini karşısında yılgınlık göstermez. Saat 13.00 civarında saldırı durdurulur. Güneyden kuzeye doğru olmak üzere, 261 Rakımlı Tepe’den Conkbayırı, Besimtepe üzerinden Kocaçimentepe’ye kadar uzanan 2 km’lik hâkim tepeler hattı, denize doğru alçalan 500-600 metre derinliğindeki sırtlar da dahil olmak üzere, sadece Şahinsırt’ın batı yamaçları hariç olmak üzere Türk birliklerinin kontrolüne girmiş ve muharebe sona ermiştir.
Beş günden beri devam eden Arıburnu-Anafartalar kuşatma harekâtı, 10 Ağustos’ta Conkbayırı’ndaki Türk süngü hücumu ile kapanmış olur. Bu beş günlük sürede İngiliz ordusu, Anzak’ta toplanan 37 bin kişiden 12 binini kaybetmişti. Böylece 6 Ağustos’ta başlayan ve Sarıbayır (Kocaçimen-Conkbayırı-Düztepe-Kılıçbayırı) hattını ele geçirmeyi hedefleyen General Birdwood’un “Anzak Planı”, bir daha denenmemek üzere çökmüş olur.
Kuşatma harekâtının yapıldığı Ağıldere bölgesindeki engebeli arazi yapısı, İngilizlere rehberlik eden kılavuzun yanlış istikamet tercihi, baskına uğratılan Türk birliğinin hiç beklenilmeyen inatçı direnişi, harekâta katılan komutanların hedefe ulaşma noktasında doğru karar alamama ve yeterli azim ve gayreti gösterememeleri, İngiliz planının uygulanmasına olumsuz yönde etki eden diğer faktörlerdir.
İngilizlerin Arıburnu-Anafartalar taarruz planının şüphesiz en önemli safhası, Kocaçimen-Conkbayırı hattını ele geçirilmesiydi. Bu bölge ele geçirildiğinde, buradan güneye yönelecek kuvvetlerle Düztepe-Kılıçbayırı hattı zaptedilebilirdi. Bu durumda Arıburnu cephesinde bulunan Türk birliklerinin arkasına düşülmüş olacağından, Arıburnu’ndaki Türk birlikleri geri çekilmek zorunda kalacaktı. Arıburnu cephesinin çökmesi, İngilizlerin Çanakkale Boğazı’na kadar ilerlemelerine ve Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde bulunan Türk birliklerinin bağlantı yollarının kesilmesine yol açacaktı.
İşte başarılı olması halinde İngiliz ordusu için çok önemli bir avantaj sağlayacak ve Çanakkale kilidinin kırılmasıyla sonuçlanacak Arıburnu-Anafartalar taarruz harekâtı, Türk ordusunun büyük kahramanlık ve fedakârlıkla karşı koymasıyla durdurulmuştu. 9 Ağustos Anafartalar Zaferi ve hemen peşinden 10 Ağustos Conkbayırı süngü hücumu ile düşmanın bütün umutları kırılmış; uzun hazırlıklar ve büyük kuvvetlerle başlanan Anafartalar-Arıburnu taarruz harekâtı Türk süngüsü karşısında iflas etmiş; hakim tepeler silsilesini, dolayısıyla Kilitbahir Platosu’nu, Boğaz’ı ve sonuçta başkent İstanbul’u koruyan Türkler, tarihin akışını değiştirmişlerdi.
Mustafa Kemal:Demirden bir kitleileriye doğru atıldı
Anafartalar Grubu Kumandanı Albay Mustafa Kemal’in hatıratında “Conkbayırı Süngü Hücumu”.
“Çadırımın önüne çıktım. Hücum edecek askeri görüyordum. Oradan hücumun icrasına intizar edecektim.
Gecenin perde-i zalâmı tamamen kalkmıştı. Artık hücum anı idi. Saatime baktım. Dört buçuğa geliyordu. Birkaç dakika sonra ortalık tamamen ağaracak ve düşman askerlerimizi görebilecekti.
Düşmanın piyade ve mitralyöz ateşi başlarsa ve kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı nizamda duran askerimiz üzerinde bir defa patlarsa, hücumun adem-i imkânına şüphe etmiyordum. Hemen ileri koştum. Fırka kumandanına tesadüf ettim. O ve her ikimizin refakatinde bulunanlar beraber olduğu halde hücum safının önüne geçtik. Gayet seri ve kısa bir teftiş yaptım. Önünden geçerek yüksek sesle askerlere selam verdim ve dedim ki:
“Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız!”
Kumandan ve zâbitlere de işaretime askerlerin nazar-ı dikkatini celbetmelerini emrettim.
Ondan sonra hücum safının önünde bir yere kadar gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak hücum işaretini verdim.
Bütün askerler, zâbitler, artık her şeyi unutmuşlar, nazarlarını, kalplerini, verilecek işarete merkûz bulunduruyorlardı. Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış olan askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılınçları ellerinde zâbitlerimiz kırbacımın aşağı inmesiyle âhenîn (demirden) bir kitle halinde şîrâne bir savletle (aslanca bir saldırışla) ileri atıldılar.
Bir saniye sonra düşman siperleri içinde âsumânî bir gulguleden (gökgürültüsünü andıran bir uğultudan) başka bir şey işitilmiyordu:
―”Allah Allah Allah!…”
CONKBAYIRI MUHAREBESİ VE DÜNYAYI SARSAN BEŞ GÜN
Kocaçimen silsilesinde 6 Ağustos 1915 – 11 Ağustos 1915 arasında birliklerin muharebeleri ve intikalleri…
6 AĞUSTOS 1915 – ÖĞLEDEN SONRA
Damakçılık Bayırı, Yayla Tepe, Pilav Tepe ve Halit-Rıza tepelerinde 5. Tümen’e bağlı Ağıldere Müfrezesi, 14. Alay’ın 2. Tabur bölükleri bulunuyor. 14. Alay Komutanı Yarbay Ali Rıfat. 14. Alay 3. Tabur ihtiyatta.
6 AĞUSTOS 1915- AKŞAMÜZERİ VE GECE
18:00 Kuzey Grubu, 9. Tümen’e iki alayı ile (25. ve 64.) Adanabayırı istikametine ilerlemesini emrediyor.
18:30 Kuzey Grubu, 14. Alay 1. Tabur’un Kemalyeri’ne sevkini emrediyor.
19.45 Kuzey Grubu, 14. Alay 3. Tabur’u da 19. Tümen bölgesine istiyor – bilahare bu emir iptal ediliyor.
20:00 5. Ordu Komutanlığı talimatıyla, 2. Kolordu’ya bağlı 4. Tümen’e ağırlıksız olarak iki alayı (10. ve 11. Alaylar) ile Kocadere güneyine hareketi emrediliyor.
21:00 Kemalyeri’ne gelmiş olan 14. Alay 1. Tabur, 19. Tümen emrine gönderiliyor. (Kanlısırt’a giden 57. Alay 1. Tabur yerine)
04:40 Kuzey Grubu komutanı, 9. Tümen komutanına 64. Alay’ın hemen Conkbayırı ile Kocaçimen arasındaki bölgeye, topçuların arkasına gönderilmesini istiyor. Kuzey Grubu komutanı, 9. Tümen komutanına, Sazlıdere ile Azmakdere arasındaki düşmanın Kocaçimen istikametinde ilerlemesini durdurarak geriye tard etmesini istiyor (25. ve 64. Piyade Alayları, Ağıldere Müfrezesi (14/2 ve 14/3, 32/4)
05:00 – 05:10 9. Tümen Komutanı Albay Kannengiesser, Kuzey Grubu’ndan aldığı emir üzerine, 25. Piyade Alayı peşinde Kocaçimen doğrultusunda yola çıkıyor. Albay Kannengiesser 06:30’da Besimtepe’ye ulaşıyor.
05:00 – 06:00 4. Tümen Komutanı Yarbay Cemil, Kuzey Grubu komutanına, 10. Alay’ını Çeşme Deresi’ne, 11. Alay’ını da Çırlayık Deresi’ne getirdiğini bildiriyor.
06:10 19. Tümen komutanı, 14. Alay, 1. Tabur komutanına kalan iki bölüğü ile Conkbayırını tutması emrini veriyor ve 72. Alay 2. Bölüğü de Sazlıdere Menba-Conkbayırı güneyine gönderiyor.
07:30 4. Tümen’in, 10. ve 11. Alayları, Kemalyeri doğusuna ulaşıyor.
08:00 9. Tümen komutanı makineli tüfek ateşiyle vuruluyor. Komutayı Tümen Kurmay Başkanı Mehmet Hulusi alıyor.
09:00 Yeni Zelanda Birlikleri ve Hint Tugayı’nın saldırıları sonucu, 14. Alay, 1. Tabur birlikleri sarsılıp dağılma emareleri göstermeye başlıyor. 9. Tümen’in 25. Piyade Alayı’nın öncüleri Conkbayırı’na gelmeye başlıyor ve kriz gideriliyor (Mehmet Hulusi).
09:35 Esat Paşa, 11. Alay 1. ve 2. Tabur’u, Düztepe kuzeyine (261’e) 19. Tümen emrine gönderiyor, 19. Tümen komutanı bilahare 11/1 taburu komutanından, 9. Tümen ile irtibat kurmasını isteyecektir.
09:45 19. Tümen komutanı, Conkbayırı’na gönderdiği 14. Alay 1. Tabur bölükleri ile 72. Alay’dan iki bölüğün 9. Tümen emrine girmiş olmalarının teyidini istiyor.
10:00 4. Tümen 11. Alay’ın iki taburunun (1. ve 2. taburlar), 19. Tümen emrine girmesi isteniyor. 10. Alay, Kuzey Grubu ihtiyatında.
11:00 5. Ordu komutanı Kuzey Grubu’na, Kocaçimen bölgesindeki kıtaların 4. Tümen komutanı emrine verilmesini emrediyor.
11:30 Esat Paşa, 4. Tümen komutanından Kocaçimen bölgesindeki kuvvetlere komuta etmesini istiyor. Esat Paşa, ihtiyattaki 10. Alay’dan bir taburu 16. Tümen emrine gönderiyor.
13.00 Yarbay Cemil, Esat Paşa’ya yazdığı raporda, Conkbayırı’ndaki düşman taarruzunun durdurulduğunu bildiriyor. 64. Alay, Şahinsırtı yönünde bir taarruz için tertipleniyor.
15:40 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders, 12 Alman makineli tüfeğini personeli ile beraber 9. Tümen emrine gönderiyor.
17:00 – 18:00 11. Alay’ın 3. ve 4. Taburları ve iki makineli tüfek Yarbay Cemil’in emrine gönderiliyor. Yarbay Cemil de 3. Tabur’u ve iki makineli tüfeği Asmalıdere bölgesine gönderiyor; 4. Tabur’u kendi ihtiyatı olarak Kocaçimen’de alıkoyuyor.
19:20 Kocaçimen bölgesindeki birliklere komuta eden Yarbay Cemil, Kuzey Grubu’na yazdığı raporda, düşmanın Şahinsırt’ı işgal etmiş olduğunu ancak Conkbayırı’na yapılan hücumların (öğlen sırasındakileri kastediyor) püskürtüldüğünü bildiriyor.
22:35 5. Ordu komutanlığından gelen emirde Anafartalar Bölge Komutanlığı ve Kocaçimen Bölge Komutanlığı kuvvetlerinin, Saros Grubu Komutanı Albay Feyzi Bey’in emrine verildiği ve bu oluşuma Anafartalar Grubu Komutanlığı adı verildiği bildiriliyor. Cemil Bey’in emrindeki kuvvetler, Kuzey Grubu emrinden çıkıp Anafartalar Grubu emrine giriyor.
8 AĞUSTOS 1915
01:00 5. Ordu Menzil Müfettişliği, Esat Paşa’ya verdiği bilgide 64. Alay 2. Tabur’un Kilya’ya geçmekte olduğunu, 33. Alay ile bir sahra bataryasının Kocaçimen’e sevk edildiğini söylüyor.
04:45 Conkbayırı’nda 25. Alay ve 64. Alay birliklerinde, yoğun düşman topçu ateşi sonrası yapılan şiddetli taarruzlar sonucu sarsılma ve kısmen mevzi kayıpları olduğu bildiriliyor.
06:00 Esat Paşa 10. Alay’ın iki taburunu 19. Tümen emrine girmek üzere Düztepe’ye gönderiyor. Düztepe sağında, 261 Rakımlı Tepe’nin kuzey ucu ile Conkbayırı güney platoda (Mehmetçik Parkı Kitabeleri) mevzilenen 25. Alay birlikleri düşman taarruzlarıyla sarsılmaya başlıyor.
06:45 Esat Paşa 19. Tümen’i ve Yarbay Cemil’i uyarıyor. 10. Alay birlikleri ile duruma müdahaleyi talep ediyor.
07:35 Esat Paşa tarafından 19. Tümen sağına daha evvel gönderilmiş 11. Alay’ın bir taburu ile 25. Alay’ın takviyesi emrediliyor.
08:50 – 09:00 Conkbayırı’nda şiddetli piyade muharebesi sürüyor. Düşman ateşi Kemalyeri karargâhına kadar ulaşıyor.
09:00 Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa, Güney Grubu komutanı kardeşi Vehip Paşa’dan, takviye iki piyade alayı ve bir sahra bataryası talep ediyor.
10:00 Esat Paşa, karargâhından Kurmay Yarbay Burhanettin Bey ile 64. Alay 2. Tabur’u Conkbayırı’na gönderiyor, Kuzey Grubu komutanının emir zabiti Fahri Efendi, Conkbayırı’nda bazı mevzilerin düşman tarafından işgal edilmiş olduğunu tespit ettiğini bildiriyor.
12:30 Yarbay Burhanettin, Kuzey Grubu komutanına düşmanın Conkbayırı’nda tepeler hattında çukurlar içinde müfrezeler halinde bulunduğunu rapor ediyor (Yarbay Malone’un Wellington Piyade Taburu – 100 metrelik bir avcı hattı)
13.00 25. ve 64. Alay birlikleri birbirine karışmış -bir kısmı Kördere içinde dağınık halde- vaziyete düşüyor. Düşman avcı hattı 10-15 metre mesafeye yaklaşıyor. 64. Alay 2. Tabur süngü hücumu başarısız oluyor.
13:00 – 14:00 19. Tümen komutanı, Conkbayırı’nda durumun çok kritik olduğunu Esat Paşa’ya bildiriyor. Esat Paşa, 5. Ordu Kurmay Başkanı Albay Kazım’ı telefonla arıyor.
14:25 8. Tümen’in 24. Alay’ı Kavakdere’ye geliyor
16:00 8. Tümen komutanı Kocadere’ye geliyor. Esat Paşa, Anafartalar Grubu Komutanı Albay Feyzi Bey’e bilgi veriyor.
18:00 Conkbayırı bölgesi Esat Paşa’nın sorumluluğundan alınıp Anafartalar Grubu komutanlığına verilmesine rağmen, Esat Paşa kardeşi Vehip Paşa’nın gönderdiği 8. Tümen komutanı Albay Ali Rıza’nın 24. Piyade Alayı ile Conkbayırı’nda düşmana taarruz emri veriyor. Bu kuvveti, Conkbayırı’nda durumu selamete erdirmek için kendi sorumluluk bölgesi dışında kullanmaya karar verdiğini Liman Paşa’ya bildiriyor.
18:00 Esat Paşa, Binbaşı Mehmet Hulusi’yi telefona çağırarak (o sırada Cemil Bey Abdurrahman bayırında 7. Tümen komutanı Binbaşı Mehmet Hulusi ile görüşüyor), düşmanın Conkbayırı’ndan tard edilmesini istiyor. 33. Alay 2. Tabur’un hücumu başarısız oluyor ve Binbaşı Mehmet Hulusi yaralanıyor. Yine bu saatlerde 5. Ordu komutanı Esat Paşa’ya Anafartalar Grubu’nun Damakçılık Bayırı istikametinde taarruz edeceğini bildiriyor.
20:00 24. Alay Conkbayırı eteklerine ulaşıyor, 2. Tabur’u ile hava karardıktan sonra Conkbayırı’nda iki kanat üzerinden taarruza geçiyor ve aşırı zayiat veriyor.
21:45 Gelibolu’dan Çamlıtekke’ye gelen Anafartalar Grubu Komutanı Albay Feyzi Bey, 5. Ordu Komutanı Liman Von Sanders tarafından görevden alınıyor. Yerine 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal, kolordu komutanı yetkisiyle atanıyor. Esat Paşa 19. Tümen’e Yarbay Şefik Bey’i vekaleten atıyor.
9 AĞUSTOS 1915
01:15 8. Tümen komutanı 24. Alay’ın taarruzu bitiminde genel durumu Esat Paşa’ya rapor edip 23. Alay’ı da talep ediyor. Bu durum Liman Paşa’ya da bildiriliyor. 8. Tümen Kuzey Grubu’na, 9. Tümen ise Anafartalar Grubu’na bağlı.
05:05 Albay Ali Rıza (8. Tümen) Esat Paşa’ya Conkbayırı’nda 24. Alay’ın çok kritik durumda olduğunu ve 23. Alay’ın acilen yetiştirilmesini gerektiğini iletiyor. Bu sıralarda 26. Alay’dan bir tabur da Kemalyeri’ne ihtiyat olarak geliyor. Esat Paşa, Albay Ali Rıza’ya 23. Alay’la Conkbayırı’nda tekrar taarruza geçmesini emrediyor.
10:00 8. Tümen 23. Alay’ın taarruzu büyük kayıplara rağmen gelişiyor. Esat Paşa, kardeşi Vehip Paşa’dan yeni takviyeler istiyor. Vehip Paşa 28. ve 41. Alayları, bir topçu taburu ile Kocadere yönüne doğru yola çıkarıyor.
11.30 8. Tümen 23. Alay’ın taarruzu yavaşlıyor.
15.15 5. Ordu Komutanı Esat Paşa’ya, 8. Tümen’in iki alayı (23. ve 24.) ve gelmekte olan 28. ve 41. Alayların Anafartalar Grubu emrine verildiğini, Conkbayırı’na hâlâ yapılmakta olan taarruzların durdurulup, bunların Albay Mustafa Kemal’in sevk ve idaresine verilmesini bildiriyor. 28. Alay hava karardıktan sonra Conkbayırı’na ulaşıyor.
10 AĞUSTOS 1915
03.30 41. Alay Conkbayırı’na ulaşıyor.
04:30 Tarihi değiştiren büyük karşı saldırı, Mustafa Kemal’in işaretiyle başlıyor.
Hazırlayan: Mehmet Şahin Aldoğan
CONKBAYIRI SALDIRISI
Hamilton: Türkler pek yiğitçe saldırdı
TEĞMEN URFİ: HİÇ DURMADAN BAYIR AŞAĞI SALDIRDIK
Conkbayırı taarruzuna katılan 28. Alay’ın 1. Tabur 2. Bölüğü’nde takım kumandanı olan Teğmen Urfi’den 10 Ağustos 1915 günü “Conkbayırı Süngü Hücumu”
“Conkbayırı’nın sol yanında, zirvenin hemen gerisinde tertibat aldık ve düşmana görünmemek için de diz çöktük. Hücum işareti, alay sancağının üç defa ileriye doğru eğilip hücum istikametini göstermesiyle verilecekti.
Çok sürmedi, hücum işaretini verdi. Hareket başladı. Takımlarımızın önünde, kılıç çekmiş vaziyette yürüyoruz. Otuz-kırk metre kadar yürüyünce gerisinde barındığımız sırtın tepesine çıktık. Burada bizim seyrek bir avcı hattı var. Ölülerle diriler, aynı hatta uzanmış yatıyorlar. Hangisi canlı ve hangisi cansız pek belli olmuyor. Birkaç adım daha atıp zirvenin ötesine geçince İngilizlerle karşılaştık.
Biz durmuyoruz. Ne sipere, ne de geride kalan İngilizlere ehemmiyet vermeden bayır aşağı saldırıyoruz. Yanımızdakilerin artık çok azalmış bulunduğunu hissettik, yandan ve cepheden gelen şiddetli makineli tüfek ateşi altında daha fazla ilerleyemeden durduk. Arkaya baktığımız zaman Conkbayırı’nı hayli geride bıraktığımızı gördük.
Bizim için felaket de o zaman başladı. Sağdan ateş, soldan ateş, cepheden ateş geliyor. Düşman filosu etrafımızı cehenneme çeviriyordu. Bütün bu cehennemi sahneye rağmen, düşman bir-iki defa ilerlemeye teşebbüs ettiyse de olduğu yerden kıpırdayamadı bile”.
ASPİNALL-OGLANDER: AĞUSTOS 1915’IN BÜYÜK EHEMMİYETİ
Gelibolu’daki Müttefik ordu karargahında kurmay subay olarak görev yapmış olan Aspinall-Oglander’in Gelibolu Askeri Harekatı kitabından…
“Çanakkale Boğazı’ndan geçen her yolcu, Çanakkale’nin yaklaşık 5 km. kuzeyinde Kilya limanına hakim, kuru bir sırtın üzerinde kurulan taş kütlesini görebilir [Yeni Zelanda abidesi]. Bu abide Conkbayırı’nın tepesindedir ve Çanakkale seferinin en büyük muharebesinde Yeni Zelandalılar tarafından zaptedilen yeri gösteren bir alamettir. Bu abidenin günün her saatinde güneşin keskin ışıklarına maruz kalan müteaddit cepheleri, burada yatan kahraman ölülerin hatıralarını büyük bir şan ve şerefle yansıtmaktadır. Bu parlayan hatıraya dikkatle bakan yolcuların, Conkbayırı’nın 1915 Ağustos’undaki hayati ehemmiyetini ve bu yüksek noktanın İngilizler elinde bulunmasıyla Türklerin maruz kalacakları tehlikeyi anlamaları için azıcık askerî bilgi sahibi olmaları yeterlidir”.
IAN HAMİLTON: TÜRKLER GERÇEKTEN YİĞİTÇE SAVAŞTILAR
Çanakkale’deki Müttefik Ordu Başkomutanı General Hamilton’un raporunda Conkbayırı süngü hücumu.
“10 Ağustos Salı günü, Türkler gün ışımasıyla beraber Conkbayırı’na büyük ölçekte bir taarruz yaptılar. Bu muharebe, Conkbayırı’nı tutmak için yapılan dört günlük savaşın en şiddetlisi olmuştur. Zamanımız tekniğiyle imal edilmiş silahların hepsini ellerinden atarak, hasımları ile boğaz boğaza döğüşen erlerimizin yanına generaller de katıldılar. General Cayley, Cooper ve General Baldwin bugün ölenler arasındadır.
Türkler birbiri ardınca “Allah, Allah!” haykırışlarıyla gerçekten pek yiğitçe saldırdılar ve savaştılar. Bizim erlerimiz de ırkımıza has olan sebat ve metanet ile döğüştüler ve oldukları yerde canlarını verdiler. Bu boğuşmayı yazı ile anlatmak mümkün değildir.
Türklerin taarruzu, bizim kara ve gemi toplarımızın demir yağmuru ve Yeni Zelandalıların on makineli tüfeğinin, namluları kızarıncaya kadar yaptığı tesirli ateşiyle durdurulabildi”.
ANALİZ
İstanbul’un kilidi: Conkbayırı
Conkbayırı’nda nihai kritik müdahale, 10 Ağustos 1915 sabah erken saatlerde Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal’in baskın tarzında yaptırdığı süngü hücumu olmuştur. Böylelikle Conkbayırı bölgesi tamamen düşmandan temizlendiği gibi, İstanbul’un kilidi de yeniden ve bir daha kırılmamacasına takılmıştır.
MEHMET ŞAHİN ALDOĞAN
Kocaçimendağı silsilesinin iki eşdeğerde önemli tepeleri Conkbayırı ve Çimentepeler’dir. 25 Nisan 1915 de 04.30 başlayan stratejik, 2.derece baskın çıkarmasında ana hedef H-2 Maltepe olup, ondan önceki H-1 hedefi Conkbayırı-Kocaçimentepeler ve ona ulaşan 3. sırtlardı. Çıkarma sabahı saat 10.30 civarı Conkbayırı tepeleri, 19. Tümen komutanı yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki 57. Alay birliklerince güvence altına alınmıştı. Arıburnu cephesi veya Kuzey Grubu cephesi adı verilen bu bölgede muharebeler siper muharebelerine dönüşmüş, cephe adeta kilitlenmişti.
Yeni İngiliz kabinesinde ve harp konseyinde bu durum uzun uzadıya tartışılmış, sonunda general Hamilton emrine yeniden 50.000 kişilik bir kuvvet verilerek, genel bir taarruz yapılması planlanmıştı. Bu operasyon, kilitlenmiş bir cepheyi kanatlardan yapılacak bir taarruzla açmayı hedeflediğinden, operasyonun birliklerinin önemli bir kısmının 6 Ağustos 1915 gecesi Anafartalar sahillerine yapılan bir “taktik çıkarma” yapmasına karar verilir.
General Hamilton yeni takviye kıtaları ile kısmen Arıburnu cephesini takviye etmeyi, kısmen de 4.5 km. kuzeyde Anafartalar sahillerine çıkarak, bir kanat darbesi ile Arıburnu cephesini çökertmeyi amaçlamıştı. Bunun için 9. Kolordu (10. ve 11. Tümenler), 53. ve 54. Tümenler ve Arıburnu cephesine getirilen 13. Tümen ile 29. Hint Tugayı, toplam 65.000 kişilik bir taarruz grubu teşkil edilir.
Conkbayırı’na ilerleyecek müttefik öncüleri, 19. Tümen komutanı tarafından Conkbayırı’na acilen sevk edilen 14. Alay’ın 1. Taburu ile 72. Alay’dan iki bölük tarafından durdurulmuştur. Yine de Yeni Zelanda taburları tarafından Conkbayırı’nda 100 metrelik bir hat tutulur. Bu hat boyunca çok kanlı boğuşmalar yaşanır. 14. Piyade Alayı’nın 1. Tabur 4. Bölük Komutanı Üsteğmen Hasan Cevdet, 8 Ağustos 1915 Pazar tarihli günlüğüne şöyle yazacaktır: “Sabaha yakın şiddetli bir bombardıman sonrasında bu defa düşman Conkbayırı’na taarruz ederek sırtı işgal eylemiş, yani İstanbul’un kilidini kırmıştı. Sabahleyin topçumuzun ve piyademizin ateşleriyle düşman def edilerek tepe geri alınmıştır. Tepeyi geri alan 64. Alay’dan iki tabur ile14. Alay’dan 1. Tabur’a bütün millet şükran borçludur”.
Conkbayırı’nda nihai kritik müdahale, 10 Ağustos 1915 sabah erken saatlerde Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal’in baskın tarzında yaptırdığı süngü hücumu olmuştur. Bu hücum neticesinde Conkbayırı bölgesi tamamen düşmandan temizlendiği gibi, İstanbul’un kilidi de yeniden ve bir daha kırılmamacasına takılmıştır.
Önce 1980’lerde Hasan Cemal’le birlikte Cumhuriyet’te, 90’larda yayın yönetmeni olarak Yeni Yüzyıl’da gerçekleştirdiği yenilik ve atılımlarla, Türk basınında uluslararası kalitenin sembolü oldu. Gazeteci-yazar Okay Gönensin, basın tarihimizin en parlak yıldızlarından biriydi.
Geçen ay yitirdiğimiz Okay Gönensin, Türkiye’de gazeteciliğin yakın tarihimizdeki köşe taşlarından biriydi. Onun 1974’te Cumhuriyet gazetesinde başlayan 43 yıllık mesleki serüveni, geçen ay Vatan gazetesinde köşe yazarlığı yaparken son buldu.
12 Eylül darbesi sonrası Cumhuriyet’in yayın yönetmenliğini üstlenen Hasan Cemal tarafından yazıişleri müdürlüğüne getirilen Okay Gönensin; o dönemin hakim gazeteci profilinin dışında, iyi eğitimli bir entelektüeldi. Saint-Joseph Lisesi ve Ankara Mülkiye mezunuydu. Gazetecilik mesleğinde hem formatların hem anlayışın hem de teknolojinin değiştiği; Türkiye’nin de bu değişime ayak uydurmaya çalıştığı zamanlardı.
Hasan Cemal ve Okay Gönensin ikilisinin 80’lerin başından itibaren Cumhuriyet’te yaptıkları değişimler, getirdikleri yenilikler; aynı zamanda Türkiye zihniyet tarihini izlemek açısından da en önemli günlük arşivleri oluşturur. Hem Cumhuriyet hem de Türkiye, 1980-90 yılları arasındaki 10 yıl boyunca büyük bir değişim, yenilenme, reform, atılım, kabuk değiştirme hareketine sahne oldu. Gazetenin sahibi Nadir Nadi ve ailenin bir kanadını temsilen Emine Uşaklıgil de, yönetimde bu ikiliye destek veren isimlerdi.
Türk basınının kurşun baskıdan ofsete, daktilodan bilgisayara, pikaj-montajdan faksa geçtiği 80’ler, gazeteciliğin de tepeden tırnağa değiştiği, tartışmaların yaşandığı, devasa yeniliklerin gündeme geldiği bir dönemdi. Bu koşullarda Cumhuriyet’in “mutfağını” idare eden Gönensin, hem yenilikleri düşünüp uygulamak, hem uygun insanları uygun yerlere yerleştirmek hem de bunları günlük haber trafiğini anbean takip ederken yapmak gibi zor bir görev üstlenmişti.
Cep telefonun olmadığı, internetin bulunmadığı, televizyon haberciliğinin başlamadığı yıllardaki günlük gazete temposu, bugün yaşı 50’nin altında olanlara distopik bir bilimkurgu gibi gelir. Bu zor geçiş koşullarındaki 10 yıl boyunca Hasan Cemal-Okay Gönensin ikilisinin Türk basınında yarattıkları değişim ve yetiştirdikleri insanlar Türk basınının dünya standartları seviyesine yaklaşmasına; Cumhuriyet’in de okurun karşısına bir referans gazetesi olarak çıkmasına yol açtı.
Yıl 1982. Yer Kumkapı. Okay Gönensin, Altan Öymen, Murat Belge ve Hasan Cemal bir yemek sırasında.
Rahat ve net sayfa düzeni, kullanılan harf karakterleri, başlık anlayışı, iyi fotoğraf kullanımı, resimaltı, haber yazım teknikleri, haber-yorum farkları, karikatürler-bantlar, özel sayfalar, özel ekler… Gazetecilikte “taraf” olmanın değil, iyi ve kaliteli bir ürün yaratmanın derdiyle çalışan insanlar… Türk basınının “bizde de özel haber, kaliteli mizanpaj, farklı görüşler, detaylı analizler, taze ve iyi fotoğraf var” dediği; okurların da hem öğrendiği hem keyif aldığı hem de zenginleştiği yıllar…
Okay Gönensin bu dönüşümün bilfiil en önemli isimlerinden biriydi. Yaratıcılığı, idareciliği ve keskin zekasıyla yönlendirdiği nüshalar, bugün Türk basınının yüzakı olarak arşivlerdedir. Cumhuriyet’teki bu değişim rüzgarı 90’ların başında kesildi. Önce Hasan Cemal, ardından Okay Gönensin ve yazıişleri/servislerde çalışan birçok isim gazeteden ayrılmak durumunda kaldı.
Okay Gönensin’in 1994’te yayın yönetmenliğini üstlendiği Yeni Yüzyıl ise Türk basınında yenilikçi ve dünya standartlarında bir ürün ortaya koyulabileceğinin kanıtıydı. Cumhuriyet’te yetişen ekip ve onlara katılan gençlerin ortak çabası, Dinç Bilgin’in desteğiyle, Okay Gönensin’in yönetiminde, basınımıza gelmiş geçmiş belki de en kaliteli günlük gazeteyi kazandırdı.
Yıl 1996. Okay Gönensin Yeni Yüzyıl günlerinde, “nefret ettiği” doğumgünü kutlamalarından birine mâruz kalırken… FOTOĞRAF: BARIŞ BIL
Bu dönemde hem mizanpaji hem özel haberleri hem de yenilikleriyle ciddi bir fark yaratan Yeni Yüzyıl gazetesinin beyni Okay Gönensin’di. Kaliteli yazı- kaliteli fotoğraf, gazetenin şiarı oldu. Ekonomi-finans sayfalarındaki detaycılık, spor sayfalarında istatistikler, haber sayfalarındaki zenginlik, özel röportajlar, sabit köşelerdeki dinamizm, kültür ekleri, uzman görüşleri, ilk internet sayfaları ve daha bir dizi yenilik Yeni Yüzyıl’ı dönemin referans gazetesi yaptı; Okay Gönensin’in meslekteki tepe noktasını oluşturdu.
Gönensin sonraki yıllarda Vatan gazetesinin kurucuları arasında yer aldı ve köşe yazılarıyla siyasi gündemin önemli kalemlerinden biri oldu.
Türk basınında Hasan Cemal’le başlayan Okay Gönensin’le devam eden kalite arayışı; gazeteciliği ve gazetecilik anlayışını dünya standartlarına taşımayı hedefliyordu. Bugün geldiğimiz noktada, günlük basının tükenmişliği, teslim alınmışlığı karşısında, bu ikilinin başardıkları da bir bilimkurgu öyküsü gibi geliyor. Ancak arşivlerdeki Cumhuriyet ve Yeni Yüzyıl gazeteleri, Türkiye’de de yüksek standartlara sahip bir gazetecilik yapılabileceğinin kanıtlarıdır. Ve kanıt varsa, herşeye rağmen umut var demektir.
(Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim kitabından ve Kerem Çalışkan’ın notlarından faydalanılmıştır.)
Türkiye tam bir yıl önce 15-16 Temmuz gecesi bir askerî darbe girişimi ile sarsıldı. İstanbul’da Boğaz köprülerinin kapatılması, Ankara’da uçakların alçak uçuş yapması ve Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen silah sesleri ile Türkiye darbe girişimini öğrendi. 249 kişi şehit oldu, bertaraf edilen darbe ülkeyi yeni bir sürece taşıdı. 1 yılın rakamsal bilançosu…
Tarihin kapağı#tarih 15 Temmuz’un ardından Ağustos 2016’daki 27. sayısında “Silahsız Kuvvetlerin Direnişi” kapağıyla çıkmıştı.
Türkiye askerî darbeler tarihinin en kanlı girişimi olarak yer alan 15 Temmuz, törenlerle anıldı. Darbe girişiminin düzenlendiği Temmuz ayı içerisinde, TSK’da 1.684 asker, Maliye Bakanlığı’nda 1.500, İçişleri Bakanlığı’nda 8.777, Milli Eğitim Bakanlığı’nda 15.200 personel görevinden uzaklaştırıldı. YÖK 1.577 dekanın istifasını istedi. 49.211 kişinin pasaportu, 330 gazetecinin sarı basın kartı iptal edildi, 19 gazeteci tutuklandı.
Hakim ve savcılardan 2854’ü açığa alındı ve haklarında gözaltı kararı çıkartıldı. Bununla beraber öğrenci yurtları dâhil 1.043 öğretim kurumu, 15 üniversite, 35 sağlık kurumu,19 sendika ve 1.299 vakıf/dernek de kapatıldı.
Bir 1 yıl boyunca kanun hükmünde kararnamelerle kamu kurum ve kuruluşlarında gözaltı ve tutuklamalar devam ederken birçok kuruluşa da kilit vuruldu. 20 Temmuz 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından Millî Güvenlik Kurulu’nun da görüşü alınarak ilân edilen olağanüstü hal, 19 Ekim 2016, 19 Ocak 2017, 18 Nisan 2017 ve en son 17 Temmuz 2017 tarihlerinde üçer ay geçerlilik süresiyle toplamda dört kez uzatıldı. 25 kanun hükmünde kararname (KHK) yayınlandı.
Adalet Bakanlığı’nın 13 Temmuz 2017’deki açıklamasına göre, darbe girişimi soruşturmalarında 1 yılda, 169.113 şüpheli hakkında 10.821 soruşturma dosyası açıldı. 169 general, 7.098 albay ve diğer alt rütbelerden subay ve asker, 8.815 emniyet mensubu, 24 vali, 73 vali yardımcısı, 116 kaymakam ile 31.784 diğer şüpheli olmak üzere toplam 50.510 kişi tutuklandı. Haklarında işlem yapılan 43.404 kişi ise serbest bırakıldı. 152’si ordu personeli, 8.087 kişinin yakalama kararı devam ediyor.
Yargı mensuplarından, adli ve idari yargıda görevli 2.280 hâkim ve cumhuriyet savcısı ile Yargıtay’da görevli 105 üye, Danıştay’da görevli 41 üye, Anayasa Mahkemesi’nde görevli 2 üye, HSYK’da görevli 3 üye olmak üzere toplam 2 bin 431 kişi tutuklandı. BBC’ye göre üniversitelerden 23.427 öğretim üyesi; ihraç, kadro hakkını kaybetme ve kapatılan üniversiteler nedeniyle işsiz kaldı. 1’i CHP’li, 11’i HDP’li 12 milletvekili ile 74 belediye eş başkanı tutuklandı. 89 belediyeye kayyım atandı.
Dolar’ın 2.88’lerden başladığı yükselme seyrinde döviz piyasaları tarihindeki en yüksek rakamlar kaydedildi. 43 ilde faaliyet gösteren 966 şirkete el konuldu. 4.887 kuruluşun mal varlıklarına el konuldu. Standard&Poors, Türkiye’nin kredi derecesini BB+’dan BB’ye düşürdü, Moody’s Türkiye’nin ekonomik büyümesini yıllık %3 bandında beklediğini açıkladı fakat Türkiye 1 yılda büyümesini %5’e çıkarmayı başardı.
Tayyip Erdoğan Şehitler Köprüsü’nde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, darbe girişiminin yıldönümü 15 Temmuz 2017’de, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde düzenlenen mitingde hayatını kaybedenlere rahmet dilerken vatandaşlara da teşekkür etti: “Türk milleti, 15 Temmuz’da binlerce yıllık tarihinde defalarca yaptığı gibi kutsallarını korumak uğruna canını vermekten çekinmeyeceğini göstermiştir”.
Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin “Tuz Yürüyüşü”, Çin’de Mao Zedung’un “Uzun Yürüyüş”ü gibi dünya tarihinde önemli örnekleri olan yürüyüşlere CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü de eklendi. CHP Milletvekili Enis Berberoğlu hakkındaki 25 yıllık hapis kararı üzerine başlatılan yürüyüş, 15 Haziran’da Ankara Güvenpark’tan başlayıp Bolu, Düzce, Sakarya ve Kocaeli üzerinden 9 Temmuz’da Maltepe’de tarihî kalabalıkta bir miting ile son buldu.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, son yıllardaki “sonuna kadar parlamento muhalefeti” duruşu milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla son buldu.
14 Haziran günü CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutukluluk haberinin gelmesiyle, o gün öğlen saatlerinde toplanan MYK, akşam saatlerinde tekrar olağanüstü toplantı kararı aldı. Zaten olağan MYK’yı izlemek için parti merkezinde toplanan gazeteciler, Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla CHP’nin neler yapabileceğini tartışırken, en öne çıkan görüş “Meclis’te oturma eylemi”ydi. Bugüne kadar her zaman sokağa uzak duran ve tam da bu nedenle çokça eleştirilen CHP’nin Meclis’te bir oturma eylemi yapması ve günlük basın açıklamalarıyla olayı Meclis ve kamuoyu gündeminde tutması bekleniyordu.
Kılıçdaroğlu ‘sokak’ diyor
Olağanüstü MYK’nın ardından Kılıçdaroğlu basının karşısına geçti ve “Ankara’dan İstanbul’a adalet yürüyüşünü yarın başlatıyorum” dedi. Herkes durdu! Kendi mi yürüyecekti, yoksa kendisi başlatıp başkaları mı devam edecekti? Toplantının ardından parti sözcüsü Bülent Tezcan detayları anlattı ve kimi gazeteler ertesi gün “Büyük Yürüyüş” başlığıyla çıktı.
Kılıçdaroğlu’nun aldığı kararla, CHP belki de ilk kez “Meclis” yerine “sokak” demiş oluyordu. Tüm beklentileri tersyüz eden bu kararla, Kılıçdaroğlu bir gün sonra Güvenpark’tan İstanbul’a doğru, 10 bin kişiyle birlikte yola çıktı.
İlk kez meclis yerine sokak Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüşe kısa sürede halktan büyük ilgi geldi. CHP belki de ilk kez “Meclis” yerine “sokak” demiş oldu. Yürüyüşte yalnızca “Hak, hukuk, adalet” sloganına ve “adalet” yazılı dövizlere izin verildi.
Geri dönüş yok
Yürüyüşçüler ilk gün iki mola dışında kesintisiz 21 kilometre ilerledi. 5.5 saatin sonunda Hipodrom’a ulaşıldı. Gazeteciler dahil herkes Kılıçdaroğlu’nun konaklama yerinin Ankara içinde olması nedeniyle geceyi evinde geçireceğini düşünürken, karavan geldi ve anlaşıldı ki “artık geri dönüş yok”.
İlk birkaç günden sonra hava şartları epeyce zorlaştı. Ankara ili aşılırken, “kuş uçmaz kervan geçmez yollar”da ilerlenirken, ayakkabılar su aldı, poşet yağmurlukların rengi giysilere geçti. En çok aranan şey ise sıcak bir çorba oldu. Belediyenin dağıttığı çorba hem içi, hem de yürekleri ısıttı. Kortej; yağmurda, fırtınada, çamurda, çevrede insan olsa da olmasada “Hak, hukuk, adalet” sloganlarıyla ilerledi. İlk dört gün hem katılımcılar, hem gazeteciler, hem de milletvekillerinin büyük kısmı Ankara’dan gidiş-dönüş yaparak yürüyüşü takip etti.
Hasan Tatlı’ya veda
Adalet Yürüyüşü’nün dördüncü gününde 69 yaşındaki Hasan Tatlı kalp krizi geçirdi. Tatlı’nın kısa süre sonra gelen yaşamını yitirdiği haberi, “daha yolun başındayız, Tatlı’dan başka kayıplarda olacak mı” kaygısı yarattı. Kılıçdaroğlu’nun “Adalet yolunda ilk kaybımız” dediği Tatlı, sonraki 25 gün boyunca hiç unutulmadı, Tatlı’nın kızları yürüyüşün ilerleyen günlerinde Kılıçdaroğlu’yla birlikte yürüdü.
Hava koşullarının mevsim normallerinin altında gitmesi, moralleri bozmadığı gibi katılımcı sayısını da olumsuz etkilemedi. Kılıçdaroğlu yola çıkacağını ilk açıkladığında “Dağ başında anca yüz kişiyle yürür” eleştirisini yapanların yanılgısı yavaş yavaş ortaya ortaya çıkarken, yürüyüşçü sayısı binlerin altına hiç düşmedi. Kortej, sağanak yağmur altında dağ yollarını aştı, geceleri Kargasekmez gibi zirvelerde sonbaharın ayazını anımsatan hava koşullarında çadırlarda konakladı. Gündüzleri molalarda çekilen halaylarla, geceleri de yakılan kamp ateşiyle ısındı.
CHP bu süre zarfında olağan olarak gerçekleştirdiği rutin grup, MYK ve PM toplantılarını, bu defa olağanüstü koşullarda yapmak durumunda kaldı. Bu toplantıların tümü, hem gazeteciler hem de partililer tarafından ilgi ve zevkle takip edilen toplantılar olarak hafızalarda yer aldı.
Psikolojik sınırın aşılması
İlk 6 günün sonunda Ankara il sınırı tamamlandı, yedinci güne Bolu il sınırı ile başlandı. Ayakları su toplayan, topukları aşınan, bacakları kasılan, fıtığı azan birçok “yürüyüşzede” için Ankara’nın geride kalması “psikolojik sınır aşıldı” olarak yorumlandı.
Yürüyüş boyunca onlarca sanatçı, gazeteci, siyasetçi, hatta birçok partinin genel başkanları Kılıçdaroğlu ile birlikte oldu. Hem DP hem HDP hem ülkücüler hem Müslüman kimliğiyle öne çıkanlar, dillerdeki tek slogan olan “adalet”te birleşmişti. Kılıçdaroğlu ile bir süre de olsa birlikte yürüyenlerin ortak kanısı ise “Kılıçdaroğlu yürümüyor, koşuyor” idi.
Orucu bırakmadılar
Yürüyüşün ilk günleri Ramazan’ın son günlerine denk geldiği için bazı vekiller hem kesintisiz yürüdü hem de orucu bırakmadı. Kimisi ise önceden sözverdiği programlarına gittikleri için, eksik kalan kliometrelerini kortejden birkaç saat önce yola çıkarak tamamladı. Kılıçdaroğlu ise Ramazan bitene kadar yürüyüş sırasında eline yiyecek ve su almadı; Ramazan’ın bitmesiyle kendisine ikram edilen meyve suyunu içti.
Rekor yürüyüşte rekor sıcaklık
Kötü hava koşullarının sona ermesinin ardından, modern siyasetteki en uzun yürüyüş olarak dünya tarihine geceçek Adalet Yürüyüşü’ne rekor sıcaklıklar damga vurdu. Isı 49’a kadar çıkarken yürüyüş ve molalara da “güneş ayarı” verildi. Daha erken saatlerde başlayan yürüyüşte daha uzun molalar yapıldı, lojistik hizmeti sağlayan belediyeler de karpuz, kavun, kiraz gibi serinletici yaz meyveleri dağıttı.
Kalp krizi nedeniyle Hasan Tatlı’nın yaşamını yitinmesinin ardından özellikle kimlerin yürümesi ve yürürken nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda haberler yapıldı. İleri yaştaki birçok yürüyüşçü “Bu yolu gözüm kapalı giderim” tavrıyla, yürümeye inatla devam etti. Havaların anormal derecede ısınmasıyla fenalaşanların da sayılarında artış olurken,CHP’li Tekin Böngöl ve Hüseyin Yıldız da hastaneye kaldırılanlar arasındaydı. Fenalaşanlar, sedyelerle ambulanslara taşınanlar, olağan manzaralar haline geldi.
Kervan yolda düzüldü
Yola çıkmadan önce “neyin ne olacağını” ne partililer ne de basın tam olarak biliyordu. Kervan tam anlamıyla yolda düzüldü. 12 günün sonunda çıkarılan genelgeyle, katılımcıların yapması ve yapmaması gerekenler sıralandı. Tek slogan “Hak, hukuk, adalet”, tek bayrak Türk bayrağı oldu; başka parti amblemleri ve marşlara da yasak getirildi. En önemli uyarı ise provokasyonlara karşı yapıldı. Yürüyüş boyunca katılımcılar, tüm tahriklere rağmen sağduyularını kaybetmeden yalnızca “adalet” diyerek ilerledi.
Genelgenin ardından görevli milletvekilleri de seçildi. Kılıçdaroğlu’nun etrafından sorumlu olanlar, aralarda düzeni sağlayanlar ve kortejin en arkasında geride kalanları toplayanların tümü belirlendi. Görevli millekvekilleri sorumluluk alanlarında bir ileri bir geri yürüdükleri yolları tekrar yürürken; sağlıkçı milletvekilleri de kâh yaralanan basına, kâh bayılan katılımcılara ilkyardımda bulundu. Ambulanslarda kimi zaman yeterli malzeme olmaması nedeniyle, dikiş atan milletvekilleri dahi oldu.
Ayak bakımı
Yürüyüş sırasında milletvekilleri de katılımcılar da basın mensupları da ayak bakımını en iyi şekilde öğrendi. Gün sonunda ayaklar buzlu ve tuzlu suda dinlendirildi. Bu karışıma, mikroplara karşı sirke ekleyenler de oldu. Çorapların içine pudra kondu, spor ayakkabıları öyle giyildi. Ayak dinlendirecek leğen bulamayanlar ise buldukları poşetlerin içlerine bu karışımı yaparak, poşetleri ayaklarına bağlayarak kendilerini tedavi etti.
Yaptığımız röportajda en son 1968 yılında slogan attığını söyleyen Kılıçdaroğlu, yürüyüş boyunca sadece “Hak, hukuk, adalet” diye bağırdı. Bir genel başkanın slogan atmasına alışık olmayan katılımcıların çoğu da, bunu tekrarlayarak yürüdü.
Büyük yürüyüş, 25 gün ve 432 kilometrenin sonunda İstanbul-Maltepe’de sona erdi. Kılıçdaroğlu, 24. gece konaklanan Dragos’tan saat 16.30’da yola çıktı ve kurmayları, milletvekilleri ve yürüyüşün başından beri kilometrelerce yolu yürüyen yaklaşık 20 bin katılımcıyla birlikte son 2 kilometreyi katetti. Çevik Kuvvet polisleri, Kılıçdaroğlu, kurmayları, milletvekilleri ve basın mensuplarını İstanbul içinde U harfi şeklinde dizilerek korudu. Kılıçdaroğlu son kilometreyi tek başına elinde “Adalet” döviziyle yürüdü. Yürüyüşün son bölümünde yol kenarına dizilen insanlar olanca güçleriyle tezahürat yaptılar, ilk kez bir CHP organizasyonunda genel başkan için “Vur de vuralım, öl de ölelim” sloganı atıldı.
Tek slogan, tek bayrak
Miting alanına deniz yolu dahil dört farklı arama noktasından girildi. Mitingte sadece Türk bayrakları, ‘Adalet’ yazılı pankart ve flamalar ile Atatürk posterleri taşındı. Kılıçdaroğlu’nun miting alanına yürüdüğü sıralarda Zülfü Livaneli, Melike Demirağ ve Onur Akın bir konser verdi. Kılıçdaroğlu, planlandığı gibi saat 18.00’de meydana vardı.
Islanan ayakkabılarını kurumadan giyen, günlerce duş alamadan, yağmurda, çamurda, bazen battaniyesiz yatmak zorunda kalan, zor koşullara rağmen yürüyen genç-yaşlı tüm katılımcılar, Kılıçdaroğlu’nu “Büyük Adalet Yürüyüşü”nde yalnız bırakmadı. Kortej en soğuk ve en sıcak havalarda gün geldi 50 bini, gün geldi 80 bini buldu ve miting alanındaki sayı 2 milyona yaklaştı. Bu yürüyüşün görünmeyen kahramanları ise 24 gün boyunca yalnızca “adalet” isteyen sıradan insanlar oldu.
Tarihî mitingYürüyüş sonunda Maltepe miting alanındaki sayı 2 milyona yaklaştı, 25 günün sonundaki tarihî miting yaklaşık bir saat sürdü.
İstanbul’un dokusu 55-60 sene önce kuşbakışı böyleydi; nüfusu ise sadece 1.5 milyon civarındaydı. Tarihî binaların yanında yeni yapılar yükselmeye, İstanbul’un silueti yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Yine de nefes alan bir şehir, temiz bir denizle iç içe yaşayan İstanbullular ve yaşayan bir tarih vardı.
1- Yıldız Sarayı: Özellikle II. Abdülhamid tarafından büyük bir bahçe içinde inşa ettirilen, birçok köşkten oluşan 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başına ait saray yapıları. Yıldız Teknik Üniversitesi de burada kurulduğundan sarayın adıyla anılmakta.
2- Ertuğrul Tekkesi:(Şeyh Zafir Külliyesi) İstanbul’da en iyi korunmuş tekke yapılarından biri. Saadi Tarikati tarafından kullanılan 19. yüzyıl sonuna ait külliye de mescit-tevhidhane (bugün cami), Şeyh Zafir Türbesi, kütüphane, harem ve misafirhane köşklerinden oluşuyor.
3- Dolmabahçe Sarayı: 19. yüzyıl ortalarında Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen sahil sarayı. Fotoğrafta daha çok harem ve veliaht şehzadelerin kullandığı yapıları görülüyor. Bugün Milli Saraylar’a bağlı anıt ve çeşitli koleksiyonların sergilendiği müzeler.
4- Akaretler: Sultan Abdülaziz tarafından yakınlarda inşa ettirmek istediği camiye gelir sağlamak üzere inşa ettirilen, daha çok Dolmabahçe Sarayı çalışanlarının oturmasına tahsis edilen sıra evlerden oluşan yapı grubu.
5- Maçka Silahhanesi ve Karakolu: Sultan Abdülaziz tarafından 1873/75 tarihinde inşa edilen silahhane ve karakol bina- ları. Bir süre Jandarma Komutanlığı olan yapılar 1955 yılından itibaren İstanbul Teknik Üniversitesi tara- fından kullanılıyor.
6- Lütfi Kırdar Spor Sarayı / Kongre Merkezi: 1948’de Vietti-Violi, Şinasi Şahingiray ve Fazıl Aysu tarafından inşa edilen, o zamanki adıyla Spor ve Sergi Sarayı, uzun süre kentin tek kapalı spor salonu olmuştu. 1988 yılında, inşa ettiren belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın adını aldı. Bir çok etkinliğe hizmet ettikten sonra 1992-1996 yılında kongre salonuna dönüştü- rüldü.
7- Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu: Dolmabahçe vadisinde 1947 yılında açılan ve günümüze kadar faal bir şekilde kullanılan tiyatro sahnesi.
8- Harbiye: 1835’te Harp Okulu olarak inşa edilen yapı, 19. yüzyıl sonuna kadar değişik eklerle yenilenip genişletildi. 1959’dan itibaren Askeri Müze koleksiyonları sergilenmeye başlandı, 1993’te bütün bina elden geçirilip modern eklerle günümüzdeki görünümünü aldı. Cadde cephesinde, orta kısımda Menderes döneminde yıktırılan bölüm, sonradan müze olarak tekrar inşa edildi.
9- İstanbul Radyo Evi: Bir mimarlık yarışması sonunda başarılı olan İsmail Utkular, Doğan Erginbaş ve Ömer Günay tarafından tasarlandı. 1946’da temeli atılan yapı 1949’da kullanıma açıldı.
10- Taşkışla: 1846-1852 yılları arasında İngiliz mimar Williams James Smith ve yardımcısı İstefan tarafından yapıldı. Yeni Rönesans üslubuyla Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Askerî Tıbbiye) için hastane olarak tasarlanan yapı, askerî kışla olarak da kullanıldı. Cumhuriyetten bu yana İTÜ Rektörlüğü ve Mimarlık-İnşaat Fakültesi olarak işlev görüyor.
11- St. Esprit Katedrali ve Notre Dame de Sion: 19. yüzyıl ortalarında İstanbul Katolik cemaatine hizmet verecek bir katedral olarak inşa edilen büyük kilise, halen aynı amaçla kullanılıyor. Yapının yanında kiliseden tamamen bağımsız bir birim olarak Notre Dame de Sion Kız Lisesi binaları var.
20. yüzyılın ikinci yarısına dek savaşlar, doğal afetler ve büyük kıtlıklarla sınanan ülkelerde yemekten artanları değerlendirmek, bizde de olduğu gibi gündelik işlerdendi. O dönem her şeyin ucu-kıyısı kullanılır, kalmış ekmekler yumurtaya bulanıp kızartılır, papara, vişneli ekmek yapılırdı. Ne olursa olsun, yemek asla atılmazdı. Günümüz Türkiyesi’nde ise bir günde israf ettiğimiz ekmek adedi 6 milyon!
Geçen yüzyılın başlarına ait yemek kitaplarına baktığımızda “parçalar” veya “réchauffés” (yeniden ısıtılacaklar) olarak bahsedilen tarifler hep artakalanların değerlendirilmesine yönelikti. Turşu kurma, kavurma, konserve, tuzlama, füme, mayalama gibi tekniklerle saklanan yiyecekler, gündelik yaşamın sıradan uygulamalarıydı. Saklanamayan yiyecekler ise hemen tüketilirdi.
Bütün bunlar buzdolaplarının evlerimize girmesinden önceki dönemin saklama yöntemleriydi. Soğuk tutma tüm eski saklama yöntemlerinin yerini alıp, iki gün önceki yemek hâlâ yenebilir durumda olunca, 1910’da Artakalanları Kullanma Yöntemleri isimli kitap raflarda yerini buldu. Bu kitabın Amerikalı bir buzdolabı üreticisi tarafından yazdırılmış olması şaşırtıcı değil aslında. Kim her gün aynı yemeği yemek ister ki?
ABD üzerinden gidelim; zira buzdolapları, mikrodalgalar ve bütün dünyaya sirayet eden sanal “bolluk” ve “bereket” hissini besleyen büyük porsiyonlar, parlak ve standart boyutlarda meyve sebzeleri pazarlayan hipermarketler, paketlenmiş hazır yiyecekler, yaygın tarım ve tohum politikaları ile ilgili değişim rüzgârları hep okyanusun öbür tarafından bize doğru esmiş.
Buharlı buzdolabı
Alman mucit Carl von Linde buharla çalışan ilk buzdolabını 1876’da icat etmişti.
20. yüzyılın başında ortalama bir Amerikan ailesi gelirinin neredeyse yarısını yiyeceğe harcıyordu. Orta sınıf Amerikalılar arasında buzdolabı sahibi olmak prestij göstergesi olduğundan, artakalan yiyeceklerin değerlendirilmesine yönelik yemek kitapları doğal karşılanıyordu. Fakir kesimlerde ise herhangi bir yiyeceğin “artakalması” sorunu yoktu. Eksik beslenme ile ilgili hastalıklar çok yaygındı. Artakalanların değerlendirilmesi 1. Dünya Savaşı sırasında açlık çeken Avrupalı müttefiklere yardım programları çerçevesinde epeyce önem kazandı. Propaganda, Avrupa’ya yardım edebilmek adına ev düzeyinde ziyanı önlemek için vatandaşlara artakalan her kırıntıyı kullanmasını öğütlüyordu. Bu dönemde evcil hayvanların mı, zavallı Belçikalı bebeklerin mi daha önemli olduğu tartışılmış; bazı Amerikalılar o tarihlerde ev artıkları ile besledikleri minik dostlarını ölüme terketmiş ve gazeteler de onlardan “gerçek vatansever” olarak bahsetmişti.
Derken Büyük Buhran yılları (1929) gelip çattı. Bu ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki darlık döneminde, evhanımları mutfakta estetiği asla elden bırakmadan, artıklarla yaratıcılıklarını sergilediler. Yemek kitapları ve devlet destekli radyo programlarında, artıkları yeni bir tarifle “dönüştürmek” için kreplere sarmak, tekrar doğrayıp etli börek yapmak, karışık bir yahnide kullanmak öğütleniyordu; akşamdan arta kalan havuçları ez, havuç gibi üçgen şekil ver, maydanozdan kuyruk tak ve havuçmuş gibi sun!
Savaştan ‘artakalan’
2. Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarında, devlet halktan ve özellikle hanımlardan artakalan yiyecekleri dönüştürmelerini rica etmişti.
Bütün bu dönüştürme işinden çok sıkılmış olacaklar ki 1960’lara gelindiğinde kimse artık “havuçmuş gibi yapan” havuçlarla uğraşmak istemiyordu. Ortalama Amerikan ailesi, artık gelirinin dörtte birinden azını yiyeceğe harcar olmuştu. “Uğraşmayın. Şüphe ediyorsanız, atıverin!” diyordu Peg Bracken; çok satan Yemek Pişirmekten Nefret Ediyorum kitabının yazarı. Artıkları yeni bir yemeğe katarak cazip gösterme çabaları ile açıkça dalga geçilen bir döneme girilmişti.
Şimdilerde ise, özellikle son on yılda, rüzgar yine eskilerden esmeye başladı. Yiyecek israfının önlenmesi yine gündemde. Bugün geldiğimiz noktada, yavaş yavaş eski usuller yeniden keşfedilir, artıkların değerlendirilmesi sözkonusu edilir oldu.
Bunun birkaç birbirine bağlı nedeni var bence. Öncelikle insanlar kimyasallarla bezenmiş hazır gıdaların, birbirine benzeyen GDO’lu sebze ve meyvelerin sağlık açısından zararlarını gözönüne almaya başladılar. Doğal tarım yaygınlaştıkça, lezzet duyusu geri gelmeye başladı. Ot ve mantar toplama kursları yaygınlaştı. Artizanal ve geleneksel ürünler, şehir kaçkınlarının kırsalda eski yöntemleri canlandırma çabaları ile yeni bir ekonomi oluşturmaya başladı. Televizyon ve internet aracılığı ile yeme-içmeye merak artınca, birçok yemeğin aslında bekleyince daha da lezzetli olabildiği keşfedildi.
Ama en önemlisi, eğitimli insanlar dünyanın her yerinde bir lokmanın sofraya gelene kadar geçirdiği yolculuğun farkına varmaya, bu kadar israf olmasaydı dünya nüfusunun tümünün pekala yeterli şekilde beslenebileceğini idrak etmeye başladılar. İnternet’te bir arama yapın, dünyanın her köşesinde üniversite kantinlerinden restoranlara, süpermarket zincirlerine kadar her düzeyde artakalan yiyeceklerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ile ilgili birçok bağımsız girişim olduğunu göreceksiniz.
Bizim ülkemizde ise durum vahim. Türkiye Ziraat Odaları Birliği tarımsal üretimimizin yüzde 8,5’unu daha tüketiciye ulaşmadan kaybettiğimizi hesaplamış. Bir günde israf ettiğimiz ekmek adedi 6 milyon imiş. Dünya nüfusu 9 milyara doğru giderken, çok yakın gelecekte çöpe attıklarımızı arayacak duruma geçmemek için artık evdeki israfı engellemek gerekiyor. Havuçları ezip minik havuçlar yapma vaktidir. Afiyetle…
Papara
1 adet bayat ekmek, iri küpler halinde kesilir.
250 gram kıyma, 1 orta boy çentilmiş soğanla birlikte az miktarda tereyağında kavrulur.
Kıymanın üzerine bir su bardağı sıcak su eklenir ve ekmek küpleri ilave edilir.
Ocakta orta ateşte, ekmeklerin suyunu çekmesi sağlanır.
Suyu az gelirse bir kenarda beklettiğiniz sıcak sudan azar azar eklenir.
Ekmekler erimeden kalmalı, ama etin suyunu da iyice içmelidir.
Sarımsaklı yoğurt ve kızdırılmış kırmızı biberli tereyağ ile (mantı gibi) servis edilir.
Hitler Almanya’sının savaş öncesi gerçekleştirdiği en büyük spor organizasyonu, Naziler’in sportif üstünlüğünü dünya aleme gösterecek bir propaganda olarak da tasarlanmıştı. Ancak özellikle Amerikalı siyahi atlet Jesse Owens bu niyeti boşa çıkaracak, 3 dalda altın madalya alarak yıldızlaşacaktı. Bilinenin aksine Hitler tarafından selamlanacak, ama kendi başkanı Roosevelt tarafından görmezden gelinecekti.
Yıl 1936, yer Berlin… Yeryüzünün dört bir köşesinden sporcular Almanya’da. Olimpiyat bayrağının gölgesinde bir Ağustos günü, tarihin en politize spor organizasyonu, Nazi selamlarıyla başlıyor. Birkaç sene sonra birbirleriyle çarpışacak ülkeler, spor sahalarında madalya için “savaşıyor”. İktidarının gücünü tüm dünyayı göstermek isteyen Adolf Hitler, mutlak zafer peşinde. Fakat bir adam, Führer’in tüm planlarını bozacak…
Aslında her şey 11 çocuklu Henry ve Emma Owens’ın, Oakville’den Cleveland’a taşınmasıyla başlamıştı. 1.5 milyondan fazla siyahın başka bir yaşam rüyasıyla Kuzey’e gitmesine neden olan Büyük Göç yıllarıydı. Kahramanımız James Cleveland, böyle bir ailenin yedinci çocuğuydu. Bir gün okulda adını soran öğretmeni, bir efsanenin doğumunu sağlamıştı; küçük çocuk güneyli aksanıyla J.C. demiş, öğretmeni Jesse anlamıştı.
Öğretmenlerinden Charles Riley’ın teşvikiyle atletizme başlayan ufaklık, bakkalda çıraklıktan, kunduracılığa değişik işlerle uğraşıyordu ama, daha lisedeyken 100 yarda (91 metre) dünya rekorunu egale eden çocuğun ayak sesleri duyulmaya başlamıştı
Ohio Eyalet Üniversitesi’nin medar-ı iftiharı katıldığı yarışlarda geçilmese de, ten rengi onu adeta gölgede bırakıyordu. Üstün başarılarına rağmen burs alamadığından geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kalıyor, sadece siyahların yemek yiyebildiği veya kalabildiği yerlere gidiyordu.
25 Mayıs 1935’te tarih yazan Owens, 45 dakika içinde üç dünya rekoru kırmış, birini de egale edecekti. Birçoklarına göre bir sporcunun gösterdiği en etkileyici performanstı bu. O gün uzun atlamada ulaştığı 8,13 metrelik dereceye çeyrek asır kimse yaklaşamamıştı. Almanya’da yükselen Nazi iktidarının kaçırılmaz propaganda fırsatı olarak gördüğü Berlin Yaz Oyunları’na gelindiğinde, Amerika’nın en büyük madalya ümidi oydu. Onun farkında olan Adidas’ın kurucusu Adi Dassler, olimpiyat köyünde z iyaret ettiği atleti, ayakkabısını giymesi konusunda ikna etmişti. Bu, siyah bir sporcuya verilen ilk sponsorluktu.
Almanya’nın başkentinde ünü çoktan duyulmuştu. Amerikan takımının etrafında pervane olan genç kızlar sürekli onu soruyordu. İktidarı saymazsanız, herkes onu pistte görmek için can atıyordu. 1 Ağustos 1936’da Hitler’in “Yeni zamanın XI. Olimpiyatları’nın kutlandığı Berlin Oyunları’nın açıldığını ilan ediyorum” demesini müteakip 25 bin güvercin havalanıyor; yarışmalar start alıyordu.
Nazi Olimpiyatları 1936 Berlin Olimpiyatları’nda, olimpiyat ateşinin yakılma seremonisi. Seyircilerle hınca hınç dolu meydan, Nazi bayraklarıyla donatılmış durumda.
Hitler’i kaçıran postacı
Ertesi gün madalya kazanan Avrupalıları tribüne davet eden Hitler’in sabrı çabuk taşmıştı. Yüksek atlamanın birincisi Cornelius Cooper Johnson’ın ten rengi Nasyonal Sosyalistler’i rahatsız etmişti. Berlin’de sahne alan 19 siyah Amerikalıdan ilk zafere ulaşan oydu; bunu kabullenemeyen Führer stadyumu terkedip gitmişti. Yoğun programı nedeniyle ayrılmak zorunda olduğu açıklansa da bu kimseye inandırıcı gelmemişti. Henüz o tarihlerde birçoklarının hayranlık beslediği lider, kendisini tarafsız olması konusunda uyaran Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Comte Baillet-Latour’a kulak verince, atletleri halkın önünde tebrik etmeye bırakmıştı. Adı neredeyse unutulan Johnson, pistlere veda ettikten sonra postacılığa başlamıştı. 2 Ağustos 1936’da Hitler’e stadyumu terk ettiren asıl sporcu, 1946’da zatürreden öldüğünde sadece 32’sindeydi.
Takvime göre Owens’ın ilk yarışı 3 Ağustos’taydı. 10.3 saniyede 100 metredeyi koşan atlet, vatandaşı Ralph Metcalfe’ı geride bırakmıştı. Pistlerin efsanesi, Hitler’in locasının önünden geçerken, Führer’in ona selam verdiğini söylemiş, yine 8 Ağustos tarihli Pittsburgh Courier gazetesinde çıkan Robert L. Vann imzalı makalede de bu selamdan bahsedilmişti.
Jesse Owens, uzun atlama müsabakasında, bir atlayışını yaptıktan hemen sonra, foto muhabirlerinin kuşatması altında.
O gün ikinci olan, bir yıl öncenin en hızlı atleti Ralph Metcalfe sonradan politikaya girecek, 1971’de Demokrat Parti’den Temsilciler Meclisi’ne seçilecekti. Hitler madalya serenomisini beklemeden stadyumdan ayrılmıştı. Ancak günün kahramanı Owens’a saygısını göstermekten kaçınmamıştı.
24 karat dostluk
Ertesi gün düzenlenen uzun atlama müsabakası tarih kitaplarına geçiyordu. 100 metrenin altın madalyalısı mutlak favoriydi. En büyük rakibi ise ev sahibi ülkeden Luz Long’du. Elemelerde ilk iki atlayışında faul yapan Amerikalı atlet, elenmenin eşiğine gelmişti. Bir şeyleri değiştirmesi gerekiyordu. İşte tam bu noktada hiç ummadığı birisinden yardım geldi.
Alman rakibi kötü bir İngilizce ile onunla konuşmaya başlamıştı. Owens’a rahat olması gerektiğini söyleyen Long, geriden atlasa da rahatça finalde yarışabilmek için gereken 7,15 metreye ulaşacağını vurguluyordu. Sıçrama tahtasının yakınına havlusunu bırakan Alman atlet, Amerikalı sporcunun yola devam etmesini sağlamıştı. Finalde iki atlet de daha uzağa uçuyordu. Müthiş düellonun sonunda Amerikalı gülerken, onu ilk kutlayan Long’du. Hitler ve yüzbin kişinin önünde müthiş bir arkadaşlık gösteren iki atlet, olimpiyat ruhunun ne olduğunu herkese göstermişti.
Dört altının üçüncüsü Berlin’de 200 metre yarışının madalya töreninde şampiyon ve iki ‘büyük kaybeden’i. Olimpiyat rekoru kıran Jesse Owens kürsünün zirvesinde. Arkasında, ikincilik basamağında ABD’li Mack Robinson (o da aynı yarışta eski olimpiyat rekorunu kırmıştı) ve ülkesinde “beyaz ırkın en hızlısı” ilan edilerek kahraman gibi karşılanacak olan Hollandalı Martinus Osendarp.
Owens anılarında olimpiyat köyünde içtikleri kahveyi, yaptıkları sohbeti uzun uzun anlatmıştı. Onun hakkında “Bugüne kadar kazandığım tüm madalya ve kupaları eritseniz, o anda Long’a karşı hissettiğim 24 karat dostluğun kaplaması bile etmez” demesi unutulmazdı.
O günün ikincisi Long ise bir hafta sonra doğduğu kent olan Leipzig’de gazeteye verdiği bir röportajda, Nasyonal Sosyalistler’i kızdırmaya devam edecekti. 11 Ağustos 1936 tarihli gazetede yer alan ifade aynen şöyleydi: “Renklerin savaşı bitmiştir. Siyah en iyiydi; şüphe götürmez bir şekilde en iyiydi; beyazdan 19 santimetre daha iyiydi”.
Owens, 200 metre yarışının çıkışında.
Alman atlete sonradan IOC tarafından, modern olimpiyat oyunlarının babası Baron Pierre de Coubertin’in adını taşıyan sportmenlik madalyası verildiyse de o bunu görememişti. Zira 2. Dünya Savaşı’na katılan Long, şampiyon yaptığı Owens’ın vatandaşlarının katıldığı operasyonda, Sicilya’da ölen Alman askerlerinin en ünlüsüydü.
5 Ağustos’ta üçüncü altınını 200 metrede kazanan Amerikalı atlet, vatandaşı Mack Robinson’ı geride bırakmıştı. 100 metrede olduğu gibi Hollandalı Tinus Osendarp yine bronzda kalmıştı. Tesadüf bu ya, yarışın gümüş madalyalısının kardeşi yıllar sonra başka bir branşta tarih yazacaktı. Beyzboldaki renk ayrımını parçalayan ve modern zamanda profesyonel ligde boy gösteren ilk siyah olan Jackie Robinson’ın giydiği 42 numaralı forma, 1997’de tüm takımlar tarafından emekli edilmişti. Onun sahaya adımını attığı 15 Aralık 1947 tarihi, 2004’ten bu yana Amerika’da Jackie Robinson Günü olarak kutlanıyor ve sahaya her oyuncu 42 numaralı formayla çıkıyor!
Bütün Almanlar ırkçı değildi Alman uzun atlamacı Carl Ludwig “Luz” Long, ilk iki hakkında rakibi Jesse Owens’a taktik ve moral vermiş, onun yarışmaya tutunmasını sağlamış, bu nedenle ancak ikinci olabilmişti. Owens, onun bu dostça yaklaşımını hiç unutmadı.
9 Ağustos’taki 4×100 metre bayrak yarışında ABD güle oynaya dünya rekoruyla zafere ulaşırken, Owens adını tarihe altın harflerle kazıyordu. Tek olimpiyatta dört altın kazanan ilk sporcu oydu. Fakat işin aslı bambaşkaydı…,
Nazilerin ekmeğine yağ sürmek
Berlin’e götürülen Amerikan bayrak takımının iki üyesi vardı: Marty Glickman ve Sam Stoller. Bu iki gencin ortak noktası dinleriydi. Evet, Yahudiydiler. 4×100 metre yarışının sabahında Amerikan kampında olağanüstü toplantı vardı. Antrenörleri Lawson Robertson Almanların iyi sprinterlerini sakladığını söylüyor, onların yerine Owens ile Metcalfe’ın koşacağını açıklıyordu. Owens arkadaşlarının pistte olmayı hak ettiğini söylese de ona susması emredilmişti. Amerikan idareciler Yahudilerin üstünü çizmiş, siyahları piste sürmüştü. Naziler rüyalarında görse, herhalde buna inanmazlardı. Bunlar yaşanırken, Türkiye’yi olimpiyatta temsil eden ilk kadın sporcular Halet Çambel ile Suat Fetgeri Aşeni ise Hitler’le tanışmayarak politik bir tavır sergilemişlerdi.
Owens’ın profesyonel olmasıyla meydan Stoller’a kalacak, o da ertesi yıl pistlerin tozunu atacaktı. Glickman ise bir süre başka sporlarla uğraştıktan sonra basına geçiyor, yıllarca New York takımlarının sesi oluyordu. NBA’in ilk televizyon spikeri de oydu.
Otobiyografisinde Hitler’in ayağa kalkıp kendisine selam verdiğini söyleyen Owens, kendisini asıl küçümseyenin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt olduğunu belirtmişti. Seçim kampanyası nedeniyle efsane sporcuyu Beyaz Saray’a çağıramayan Başkan, bir telgraf bile çektirecek vakti bulamamıştı. Berlin’den tam 19 yıl sonra Eisenhower tarafından onurlandırılan büyük atlet, 1980’de vefat etti. Hasta yatağında bile Başkan Jimmy Carter’ı Moskova Olimpiyat Oyunları’nı boykot etmemesi için ikna etmeye çalışan Owens, 1984 Los Angeles’ta onun başarısını tekrarlayarak dört altın madalya kazanacak Carl Lewis’i de görememişti.
Berlin’in unutulmazları
Irkçılık, altın Türklerve ünlü kurbanlar…
Üç yıl önce iktidara gelen Hitler, gücünü göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Olimpiyat Oyunları da bunun için biçilmiş kaftandı. Tarihin televizyondan yayınlanan ilk olimpiyatları Berlin’de düzenlenecek, radyo yayınları da 41 ülkeye yayılacaktı.
Alman Olimpiyat Komitesi Başkanı Carl Diem tarafından ortaya atılan bir fikir çok beğenilmişti. Yedi ülke, 3075 kilometre katedecek bir meşale, sporun kanatları altında insanları birleştirecekti. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Viyana’da Nazi taraftarları ilhak çağrısında bulunmuş, Prag’da ise meşale söndürülmüştü. Berlin’in oyunları düzenlemesine karşı çıkanlar Barcelona’da bir Halk Olimpiyatı yapmak istemişlerse de, İspanya’da iç savaş patlıyor; hayaller gerçekleşmiyordu.
Naziler’in yayın organı Völkische Beobachter başta siyahların ve Yahudilerin olimpiyata katılmamaları gerektiğini yazıyordu. Fakat bunun boykota neden olabileceği öngörülmüş, sonradan bu ırkçı yaklaşımdan vazgeçilmişti. Eskrimde ev sahibi ülkeye gümüş madalya kazandıran Helene Mayer’in babası Yahudiydi. Almanya’nın tek Yahudi sporcusu oydu. Disk ve gülle atmada dünya rekorları kırmış, 100 metrede yine yeryüzünün en iyi derecesine imza atan bayrak takımının bir parçası olmuş Lilli Henoch nedense takıma alınmamıştı. 1942’de ailesiyle Riga Gettosu’na yollanan unutulmaz atlet, kısa sürede katledilecekti.
1936 Berlin, tarihin televizyondan yayımlanan ilk olimpiyatlarıydı.
ABD dahil bazı ülkeler oyunları boykot etmeyi düşünse de o tarihe kadar görülen en büyük katılım Berlin’de gerçekleşti. Sonradan IOC’nin başına geçecek Amerikan Olimpiyat Komitesi Başkanı Avery Brundage “spora politika karıştırılamaz” diyor, ülkesini Berlin’e götürüyordu. Tevatüre göre iki Yahudi sporcunun takımdan çıkarılmasında parmağı vardı. Bugün tüm dünyada poster olan 1968 Mexico City Olimpiyat Oyunları’nın 200 metre madalya serenomisinde Amerikalı atletlerin yumruklarını sıkıp ellerini göğe kaldırdıkları anda sporun en büyük patronuydu Brundage. Tommie Smith ile John Carlos ömürboyu spordan men edilmişti. 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’nda İsrailli sporcu ve antrenörlerin öldürülmesinden sonra organizasyonun devamına karar veren yine oydu. O, bambaşka bir yazının konusu demeli; 1936’ya geri dönmeli…
Dünya o tarihte Nazilere pek tepki duymuyordu. Hattâ açılış töreninde Kanada ve Fransa kafileleri, Nazi selamı vererek Hitler’in önünden geçmişti. Zamanın ruhu herhalde böyle bir şeydi.
İlk olimpik madalyalar Yaşar Erkan’ın şampiyonluğu Türk basınının manşetlerini süslerken, Mersinli lakaplı Ahmet Kireççi’nin bronz madalya kutlaması, Life dergisinin sayfalarında.
Türkiye ilk madalyasını Berlin’de kazanmıştı. Mersinli lakaplı Ahmet Kireççi serbest stilde 79 kiloda bronz madalyayı alıyordu. Ondan sonra sahne alan Yaşar Erkan ise grekoromen 61 kiloda zirveye ulaşıyor, Türkiye tarihinin olimpiyatlardaki ilk altın madalyasını kazanıyordu. Atatürk, ona gönderdiği telgrafda şöyle demişti: “Kendin küçüksün; ama memleket için önemli bir iş yaptın. Artık adın Türk spor tarihine geçti. Çok yaşa Yaşar!”
Almanya adına her katılan sporcu Nazileri desteklemiyordu. Güreşte madalya kazanması beklenen Werner Seelenbinder bir komünistti. Birçok yasadışı faaliyete karışmışsa da, ülkenin en büyük madalya umuduydu. O her ne kadar katılmak istemediyse de arkadaşları onu ikna etmişti. En büyük hayali, madalya kazanıp Hitler’e Nazi selamı vermek yerine bambaşka bir hareket yapmaktı. Olmadı, dördüncü oldu. Dördüncü olunca da, Gestapo tarafından faaliyetleri hatırlandı. Sonradan tutuklanan sporcu, 1944’te idam edilecekti.
Hitler’in gittiği tek maçta Almanya’yı deviren Norveç’in teknik direktörü Asbjørn Halvorsen, 2. Dünya Savaşı’nı toplama kamplarında geçirecekti. Suçu ülkesini işgal eden ülkeye karşı direnmekti. Estonya’nın halk kahramanlarından Kristjan Palusalu da Berlin’e damgasını vurmuştu. Hem serbest, hem de grekoromende ağır sıklette altına ulaşan güreşçi, topraklarının Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden sonra 1941’de çalışma kampına gönderilmişti. Arkadaşlarıyla firar etmeyi denemişlerse de başarılı olamadılar. Ya idam edilecekler ya da Sovyet Ordusu’nda Finlandiyalılara karşı savaşacaklardı. Savaşı seçip hayata tutunmaya kalkmışlardı. “Finlandiyalılar Estonyalıları vurmaz” diye bağırarak öbür tarafa geçtiklerinde olaylar gelişiyordu. Anında onu tanıyan Finlandiyalılar, olimpiyat kahramanı ve arkadaşlarını sözümona esir aldılar.
Şimdilik izleyiciye kısıtlı ölçüde açılan TRT arşivi, bizdeki televizyonlu anılar için ilk kaynak niteliğinde. Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın tek kaydı ise, 1973 tarihli, 4 dakika 48 saniyelik bir mini belgeselde.
Geçen yüzyılın, toplumların ve bireylerin yaşam düzenini etkileyen teknolojik hamlelerinin başında geliyor Televizyon. Bu konuda ilk tohumunu yaklaşık onbeş yıl önce attığım bir tasarımın “gelişkince hazırlık fişi”ni yeniden elden geçirmeme, TRT’nin arşivini şimdilik kısıtlı ölçüde izlerkitleye açması oldu. Bu ulusal kurumumuz benim gözümde, ama bir tek benim gözümde mi, nicedir ölmüş ve içi doldurulmuş bir külçe; 16 kanalından ayda bir saat izlenecek şey bulamadığımı hemen söylemeliyim — soruna gerekirse dönerim.
Türkiye’de televizyonun serüveni benimle yaşıt: İTÜ deneme yayınına 1952’de başlamış. Yanlış anımsamıyorsam, ilk 18 yaşımda izledim bir televizyon programını. Sonra Ankara Televizyonu girdi devreye, acemilik dönemimde yazdığım “Ankara Televizyonu Üzerine” başlıklı yazım 1971 Mart’ında Ulus gazetesinde çıkmıştı — iddialı ama hepten manâsız bir çıkıştı benimkisi, gene de, hiç değilse itiraz etmiş olmamla avunabilirim bugün.
Benim kuşağımın üyelerinin büyükanneleri- büyükbabaları televizyonla tanışmadılar. Annelerimizin babalarımızın yaşamına 50 yaş sonrası girdi ve çöreklendi ortasına. Onlar “özel” kanallarla 70’li yaşlarına doğru karşılaştıklarında, bizler 40’lı yaşlarımıza dayanmıştık. Aramızda bir süre direnenler oldu aygıtı eve sokma konusunda; bugün de, pek seyrek, çıkabiliyor diklenenler. Yıllar yılı uzak durduktan sonra bir alıcı edinen Bilge Karasu’nun bana sunduğu gerekçeye daha önce değindiydim: “Etrafımdakilerin konuştuklarını anlamaz oldum”. Televizyon, Dünya’nın içine ikinci bir Dünya, Hayat’ın ortasına ikinci bir Hayat kimliğiyle lök gibi oturmuştu.
Çoğumuzun “o”nunla ilgili anıları, bir “deneyim deposu” olsa gerektir. Televizyona ilk defa 1978’de çıktım: Ankara Kızılay’da yapılmıştı çekim, kalabalığın bakışları üzerimizdeydi: Bedrettin Cömert ve ben RAİ televizyonunun kamerasının karşısında terör konusunda görüşlerimizi aktarmıştık; Bedri çok geçmeden kurban verilecekti. TRT’nin konuğu olmam 1984 yılına rastlıyor: Milliyet’te yapılan çekimde soruları Neslihan Üstel yöneltiyordu, öylesine güzel bir kadındı ki genç yaşta ölen o Amazon, büyük olasılıkla kimse benim yüzüme bakmamıştır yayınlandığında!
Televizyona iş yapmaya 1993’de başladım, 2006’ya dek TRT3’de iki yüzü aşkın program yapmış olmalıyım. Son yılımda bir daha televizyona çıkmama kararı aldım ve geçen on yıl içinde bir tek kez kararımı çiğnedim. İşin komiği, 2006’da NTV’de danışman olarak göreve başlamıştım; Cem Aydın’ın bana program yaptırtma ısrarlarına yenik düşmemeyi başardım ama!
İzleyici olarak, defalarca söylemişimdir, kuruluşundan bu yana Arte kanalının besin kaynağı olarak önemli yeri oldu yaşamımda; çeyrek yüzyıldır ufkumu açan o bağımsız kurum (çifte devlet desteğine karşın), televizyonun pekâlâ yararlı olabileceğine duyduğum inancı diri tuttu.
Köhne teknik, kıymetli kaynak TRT arşivlerinde yer alan 4 dakika 48 saniyelik mini belgeselde, Ahmet Muhip Dıranas yönetmenin isteğine uyarak rol yapmış, çalışır-gibi, düşünür-gibi davranmış, kameraya bakmamış.
Oysa, sonuçta, Televizyon’un zararlı olduğu düşüncesindeyim ve Karl Popper’e katılıyorum: Demokrasinin düşmanı, buyurganlığın dostu genel tabloya baktığımızda. Günü gelir metnime girişebilirsem, o iki kutup arasına bir gelgit düzeni oluşturabilirim umudunu taşıyorum.
TRT’nin “arşiv”ini açmaya girişmesi, bu bağlamda yan bir alıştırmaya itti beni; “televizyonlu anılar”ıma burada uğradıysam, asıl bir kavşağa dikkat çekmek içindi. Televizyona yaptığım kişisel “iş”lerde (örneğin sözlü denemeler), benimle yapılmış söyleşi ve röportajlarda, gerçekleştirilmiş belgelerde toplanan hareketli görüntülerin toplam süresi yüz saatı aşıyordur. Benim kuşağımda bu ortalama süre, azı ve çoğu arası, geçerlilik kazanmıştır. Bizden önceki kuşaklarda hareketli görüntü süresinin hayli düştüğü, pek çok örnekte sıfırlandığı tartışılmaz: Kamera karşılarına seyrek çıkmıştır. Bilebildiğim kadarıyla, Cumhuriyet döneminin ilk kuşak temsilcilerine ilişkin “arşiv”imiz pek cılız.
“Hareketli görüntü” konusuna fetişist duygularla hayır, işlevsel kaygılarla bakıyorum. En doğrusu somut örnek üzerinden tasayı açmak: TRT arşivinde Ahmet Muhip Dıranas ile ilgili “depo” dakikalarla sınırlı: Biri neredeyse arabesk belgesel, Dıranas görünmüyor orada. Bir diğeri Ankara anlamıyla ilgili, kısanın kısası bir kesit, tütün tutkusuna ilişkin sözleri önemli: Sigarayı bırakmış kişi, “bacası tütmez olmuş ev”le çakışıyor onun gözünde. Üzerinde durulmayı gerektiren tek çekim, 1973’de gerçekleştirilmiş “Ahmet Muhip Dıranas şiirde biçim ve öz ilişkisini anlatıyor” isimli 4 dakika 48 saniyelik mini belgesel.
Bacası tütmez olmuş ev!Ahmet Muhip Dıranas, TRT kaydında tütün tutkusuna değinmiş, sigarayı bırakmış kişiyi “bacası tütmez olmuş ev”e benzetmiş ve nargilesiyle görüntülenmişti.
Bu canalıcı belgede Dıranas baştan uca kamera karşısında oynatılmış. Böyle diyorum, çünkü yönetmen belli ki rol yapmasını istemiş şairden, Dıranas da kabul etmiş, çekim boyu gibi davranmış: Yazıyor gibi, düşünüyor gibi, kitap karıştırıyor gibi — köhne bir sahneye koyma tekniği, olsun, gene de kıymetli kaynak “Şiirde biçim-öz ilişkisi” hakkında söylediklerini ayrıca ses kaydına alıp sonradan filme döşemişler, çekim boyunca suskun Dıranas, kimse yokmuşçasına kameranın arkasında ve yanında, yalnız başına evindeymişçesine oturuyor masasında, dolaşıyor evin içinde, objektife hiç bakmasın istenmiş.
Derdim kesinkes belgeselin yapımcısını, yönetmenini (TRT arşivinden isimlerini öğrenemiyoruz ki tuhaf değil bu, çünkü onlar kurumun “memur”ları sayıldıkları için “anonim”ler!) yargılamak değil burada, seçimlerini ve tarzlarını betimlemeye çalışıyorum.
Görüntü-ses biçim-öz TRT belgeselinde şair çalışma masasının başına geçmiş, kameranın varlığından habersizmişcesine yazı yazıyor. İzleyici onun şiirde biçim-öz ilişkisi hakkındaki fikirlerini kendi sesinden dinliyor. Bu belgeselin önemi, biraz da Dıranas’ın özel dünyasına kapı aralamasında.
Dıranas’ın söyledikleri şiiri bağlamında büyük önem taşıyor: Bir ars poetica çerçevesi çiziyor orada, bir bakıma şiirinin felsefesini tanımlıyor. Belgeselin değerini belirleyen tek öge bu değil ama: Kamera Dıranas’ın evinde dolaşıyor, mahrem mekâna girmesine izin verilmiş; çalışma odası, masası, kitaplığı, nargilesi, kalemleri, salonun duvarlarını dolduran tablolar, diğer eşya okunmayı bekliyor. Dıranas masasına oturup bir defter açıyor önüne, bir kalem seçiyor, yazmaya koyuluyor, purosunu yakıyor, bir süre sonra yerinden kalkıp kitaplığına yöneliyor, bir kitaba uzanıp sayfalarını karıştırıyor, ardından salonda asılı resimlere bakarak volta atıyor deyiş yerindeyse.
Dıranas’ın şiir ve yazı dünyasına eğildiğim bir denemede, sanırım ilk olmalı, şairin yaklaşık 45 yaşında yazmayı bırakmış olduğunu, somut dayanaklar üzerinden ileri sürmüştüm. 1973’de tam 65 yaşında, kameranın huzurunda neden yazıyor gibi görünmeyi kabul ediyor? Fiilen yazmayı bırakmış olsa bile şair kimliğiyle yaşıyor çünkü. Kaldı ki öyle de: Artık yazmıyor olması yazmış olduklarıyla varolmayı sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor.
1980’de öldü Dıranas, eşi Münire Dıranas ölümünün ardından sahip çıktı yapıtına. Gelgelelim, onun ölümünün ardından (çocukları olmamıştı) izler belli ölçüde sırra kadem basmış belli ki. Yapıtlar burada, elimizin altında şüphesiz, oysa izleri oluşturan kimi önemli parçalar, geniş anlamıyla terekenin bileşenleri savrulmuş. Eleştirmen Mehmet Can Doğan bir bölüğünü rastlantıyla sahafta keşfedip kurtarabildiği için talihliyiz, geri kalanının yazgısı hakkında bilgiden yoksunuz.
Roland Barthes, Balzac’ın bir parça kuytuda kalmış öyküsü “Sarrazine” üzerine, öykünün birkaç kat büyüklüğünde olağanüstü bir didikleme kitabı yazmıştı. Dıranas’la ilgili 4 dakika 48 saniyelik belgesel benzer bir yöntemle büyüteç altına alınabilir, toplam mekânın ayrıntılı deşifresinden bir dizi değerli bilgi sızacaktır. Görsel arşiv epitopu bir anı kaydına indirgenemeyecek, çokkatmanlı bir define adasıdır. TRT’nin arşivini açması bu nedenle çok önemli adım, gerisini hızlıca dolaşıma sokmalarını bekleyeceğiz.
Buna karşılık, bir televizyon kurumunun temel işlevlerinden biri arşivini koruması ve dolaşıma sunmasıysa, bir o kadar belirleyici işlevi arşivin kullanımına yol açmasıdır: Sayısız konuda, kurum içinde yapılamıyorsa (ki bu zihniyet ve kadroyla bana kalırsa olanaksız) dışarıda, başka kurumlarda yeniden yapımlar için destek sağlanmalıdır.
Kendi payıma, Dıranas’ın askerliğini yaptığı Ağrı Sübheran köyüne kamera eşliğinde gitmek, “Ağrı” şiiriyle Turan Erol’un Ağrı tablolarını ve Ara Güler’in fotoğraflarını eşleştirmek, tümünü TRT arşivinden siyah-beyaz görüntülerle harmanlamak isterdim.
Enis Batur 1995’te TRT ekranında, Oğuz Aral’ın sunduğu Mizah Yolcuları programına konuk olmuştu