Etiket: Sayı:39

  • Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa

    Sultan II. Mustafa’nın kişiliği ve 17. yüzyıl sonu 18. yüzyıl başı, sekiz yıllık kısa saltanatı, Osmanlı tarihinin kritik bir evresidir. Ordunun başında cepheye giden, hem zafer kazanan hem hezimete uğrayan son padişah odur. Saltanatını noktalayan Edirne Vak’ası da oluşu ve sonucuyla tektir. Şeyhülislâm ve hocası Feyzullah Efendi’nin etkisinden çıkamayan, Edirne Sarayı’ndaki son padişah, 1699 Karlofça Antlaşması’yla Avrupa kapısı yüzüne kapanan II. Mustafa’nın ve bir dönemin hikayesi.

    Osmanlı tahtına oturanların 22.si olan II. Mustafa, Sultan İbrahim’in torunu, IV. Mehmed’in oğlu, art arda iki amcanın – II. Süleyman ve II. Ahmed- ardılı, öz kardeşi  III. Ahmed’in önceliydi. Annesi Girit’te Resmo’ya yerleşmiş Venedikli Vezizi ailesinden, asıl adı bilinmeyen cariye kökenli Emetullah Râbiâ Gülnuş Sultan’dı.

    Köprülü vezirâzamların, baba IV. Mehmed ile amcalar II. Süleyman ve II. Ahmed’e dayattıkları “Edirne’de saltanat sürme”nin son örneği olan II. Mustafa, IV. Mehmed’in 24 yaşındayken dünyaya gelen ilk şehzadesiydi. Daha sonra doğan şehzadelerden ikisi çocuk yaşta öldüğünden, Mustafa ve 9 yaş küçük Ahmed (III.), 40 yıl saltanat süren IV. Mehmed’in hayata tutunabilen iki oğludur. Ama Osmanlı  hanedanı II. Mustafa’dan değil, III. Ahmed’den sürmüştür.

    Edirne Sarayı’nda özel eğitim gören Mustafa ve kardeşi Ahmed’in baş hocaları, Erzurumlu Feyzullah Efendi idi. Bu “taşra âlimi”nin, av tutkunu padişah IV. Mehmed’den şehzadelerinin eğitimi için bir öneri alıp almadığı bilinmiyor. Buna karşılık babaanne Turhan Valide Sultan’ın bu torunları için 1675’te Edirne’de düzenlenen sünnet düğününü çok önemsediği biliniyor (Şehzade Mehmed’in (III.) 1582’de İstanbul Atmeydanı’ndaki eşsiz sünnet düğünü de, babaanne Nûrubânû, anne Safiye Sultanlar için bir torun mürüvveti olmuş, sûr-ı hümâyûn denen her iki düğünün anıları, Osmanlı kültürüne görsel-yazılı eserler kazandırmıştır).

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa

    IV. Mehmed, büyük oğlu Mustafa’yı sefer bahanesiyle Balkanlar’a, Eflâk’a, Boğdan’a yaptığı av partilerine götürürmüş. Önceleri çocuk sonra genç şehzade, eski şehzadeler gibi Şimşirlik hapsinde değil, Osmanlı Balkanları’nı gezip dolaşarak tarih, coğrafya, ülke, kent, köy kasabalar görmüş, bilgi görgü edinmiş, bu donanımda tek padişah adayı olma şansını yakalamıştı. Bu bakımdan babası 1687’de alaşağı edildiğinde 23 yaşında ve ideal bir padişah adayıydı. Oysa vüzera ve ulema takımları kolay söz geçiremeyecekleri bu şehzadeyi değil, 40 yıl Şimşirlik’te kapalı kalmış, dünyadan habersiz, göçkün amcaları II. Süleyman’ı, sonra II. Ahmed’i, “ekber evlat” diyerek tahta oturttular ve Mustafa’yı daha bir sekiz yıl beklettiler. Mustafa bu iki amcanın kısa saltanatlarını, çoğunlukla Edirne sarayında tutuklu geçirdi.

    II. Ahmed ölümcül durumda iken devlet erkânı, “oğlu İbrahim’i mi, Mustafa’yı mı tahta oturtalım” diye tartışırlarken atağa geçen II. Mustafa, Edirne Sarayı’ndaki dairesinden Has Oda’ya geçip bir oldubittiyle 6 Şubat 1695’te tahta oturdu!      

    O günlerin bir gözlemcisi olan Has Oda erkânından tarih yazarı Fındıklılı Mehmed Ağa, II. Mustafa’nın tahta çıktığı o günlerde Nusretnâme adıyla bir tarih yazmakla görevlendirilmişti. Mehmed Ağa o günü şöyle yazmış: “Ben Sultan Mustafa’nın oturduğu haneye koşarak muştu verdim. Kendisini Has Oda tarafında bulunan Demir Kapı önüne getirdim. Arz ağaları karşıladılar. Doğruca taht odasına gittik. Padişahımız Hz. Peygamber’in mübarek hırkalarının eteğinde iki rekât şükür namazı kılıp dua ettikten sonra, sırtında içeride giydiği yeşil şal kaplı samur erkân kürkü olduğu halde, başına küçük sarık üzerine muarassa tuğ takarak biat töreni için dışarı çıkarken Arz Odası önünde şehzadelik imamı Ali Efendi, Hekimbaşı Mehmed Efendi, cerrahbaşı Nuh Çelebi karşılayıp elini öptüler. Bundan sonra padişahımız öğle vakti Bâb-ı hümayun dışında kurulan tahta şan ve şerefle oturdu. Cülus sırasında II. Ahmed’in cenazesi Darüssaade içinde imam-ı sultanî Ali Efendi tarafından yıkanarak hazırlanmış ve Alay Köşkü önündeki musalla taşına indirilmişti. Namazı müftü efendi kıldırdı. Cenaze arabaya konulacağı sırada padişahımız merhumu hayırla anarak İstanbul’da Sultan Süleyman türbesine defnedilmesini buyurdu. Vezirler, ulema ve ordu ileri gelenleri cenazeyi Solak Çeşmesine kadar selâmetlediler”.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Sultan Mustafa-yı Sâni
    Çoğu anonim padişah portreleri tablolarından birinde babsı IV. Mehmed’inbenimsediği yeni kisve (kıyafet) ile resmedilmiş “Sultan Mustafa-yı Sâni”

    Amcası II. Ahmed gibi Edirne’de Eski Cami’de kılıç kuşanan II. Mustafa, İstanbul’da Eski Saray’da bulunan annesi Emetullah Gülnûş Valide Sultan’ın Edirne’ye gelmesi için Tevkiî Elmas Mehmed Paşa ile Darüssaade Ağası’nı ve Matbah Emini’ni İstanbul’a gönderdi. Valide Sultan ve kalabalık harem kadrosu, muhafızlar eşliğinde, ikişer dörder at koşulu, kapalı kafesli saray arabalarından uzun bir konvoyun günlerce süren yürüyüşü sonunda Babaeski’ye ulaştığında, II. Mustafa tarafından törenle karşılandı. Ana oğulun buluştuğu Solak Çeşmesi yakınındaki İskender Çelebi bahçesinde ziyafet tertip edilmişti. Valide Gülnûş Sultan dinlendirildikten sonra yine âlây- vâlâ ile Edirne Sarayı’na gidildi.

    Cülusun 3. günü (8 Şubat 1695) Sultan Mustafa, sadrazam Sürmeli Ali Paşa’ya bir hattı hümayun göndererek zevk ve safaya dalan padişahların uyruklarının esenlik yüzü görmediklerini, bu nedenle saltanat zevklerini kendisine haram edip dinsiz düşmanlardan öç almak için gazâya ve cihada çıkacağını, büyük atası Kanunî Sultan Süleyman’ın yolunu izleyeceğini, devlet adamlarının toplanarak ordunun başında savaşa gitmesinin mi yoksa serdar-ı ekrem atanmasının mı daha doğru olacağını tartışmalarını istedi.

    Sürmeli Ali Paşa’nın başkanlığında Divan üyeleri üç gün üç gece toplanıp konuştular, tartıştılar.  Padişahın başkomutanlığının çok isabetli olacağını, ama masrafların altından kalkılamayacağını kendisine arz ettiler. Buna karşın II. Mustafa, sefer hazırlığı için emir verdi. Bir yandan da Erzurum’da sürgün olan hocası Feyzullah Efendi’yi Edirne’ye davet etti. Savaş durumu öne sürülerek Kapıkullarına verilecek cülûs bahşişinin her ocağa toptan ve kısıtlı dağıtılması kararlaştırıldı. Yeniçeriler’e 250, Cebeci, Sipahi ve Silahdarlara 15’er, Topçulara 5 kese akce cülus bahşişi verildi.

    Askeri seferden alıkoymakla suçlanan Sürmeli Ali Paşa’yı azleden padişah, Edirne’ye gelen hocası Feyzullah Efendi’nin tavsiyesi üzerine 2 Mayıs 1695’te Elmas Mehmed Paşa’yı sadrazam atadı. 26 Mayıs’ta da Feyzullah Efendi şeyhülislâm oldu. Avusturya ve Venedik’le savaşlar Rusya ile de sorunlar devam edegeldiğinden, genç padişah hazırlıklardan sonra saltanatının beşinci ayında (30 Haziran 1695) Avusturya seferi için orduyla cepheye hareket etti. Belgrad’a gelindiğinde padişah, Kurs (Orta Macaristan) Kralı Tökeli İmre’yi, burada oturmasını sakıncalı görerek Tuna yolundan İstanbul’a gönderdi. Logoş’ta zafer kazanıp “Gâzi” sanını aldı ve Edirne’ye döndü. Önceki padişah (amcası)  II. Ahmed’in padişah sıfatıyla ayak basmadığı İstanbul’a 14 Kasım’da gelerek Davutpaşa ordugâhında dört gün kaldı. İstanbul’dan gelen ulema, şeyhler, müderrisler, esnaf temsilcileri ve ileri gelenler huzuruna çıkarak el etek öptüler. Edirnekapı’dan alayla payitahta giren yeni padişahı İstanbullular, yolları hıncahınç doldurarak karşıladılar.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Kale 11 yıllığına Rusların oldu Alman sanatçı Adriaan van Schoonebeek’in Azak Seferleri gravürü(1699). Rusya burada Azak Kalesi’ni ele geçirmeyi başardı. Savaş sonunda Osmanlılar kaleyi Ruslara bırakan İstanbul Antlaşması’nı imzaladı (1700). 11 yıl sonra Prut Zaferi’yle kale geri alınacaktı.

    Kışı harem halkıyla birlikte Topkapı Sarayı’nda geçiren II. Mustafa, Divan-ı hümayunda payitahtın sorunlarını görüştürerek önemli kararlar aldırttı. Savaş giderlerinin karşılanması için müsaderelerin savsaklanmamasını, vergilerin toplanmasını, hatta gelecek yılların vergilerinin de önceden alınmasını buyurdu. Hayat pahalılığı, karaborsa, para kaçakçılığı önemli sorunlardı. Darphanede kesilen halis paraları Mısır tüccarları Kahire’de düşük ayarlı paraya çevirip piyasaya sürdüklerinden fiyatlar artmaktaydı. Her çeşit yabancı altın paranın 110 dirhemi 100 dirhem halis altın karşılığında toplatılarak cedit altınlar kestirildi, 1 cedit altının karşılığı 300 halis akçe olarak belirlendi. Vergilerin de bu değer üzerinde toplanması öngörüldü. Sikke-i kefere denen yabancı gümüş paraların sağ (halis) olanlarının üzerlerine darphanede Sultan II. Mustafa tuğrası basıldı. Zolta ve Esedi denen yabancı halis gümüş kuruşlarla eşit değerde cedit kuruşlar da basıldı.

    IV. Murad döneminden beri yasak olmasına karşın önlenemeyen duhan (tütün) yüzünden cezalandırmalar, hatta idamlar devam ettiği gibi, tütün ekimi ve satımından hazineye vergi de ödenmiyordu. Tütün ekilen yerlerden maktu vergi, tütün indirilen iskelelerde de yabancı tütünlerden gümrük vergisi alınması yasa oldu ve bu vergiler tütün bedelini arttıracağından tiryakiliğin de azalacağı düşünüldü. Nitekim devlet yüksek vergi koydu denerek, “Vardar Yenicesi” tütününün okkası yarım kuruştan iki kuruşa çıktı.

    Venedik donanmasını yenerek İstanbul’a gelen Kaptan-ı derya Mezomorta Hüseyin Paşa, Yalı Köşkü’nde huzura çıkarak hediyeler sundu. Tersanedeki hazırlıktan sonra 7 Nisan 1696’da donanma denize açılırken, ertesi gün padişah da sefer için Davutpaşa ordugâhında otağa çıktı. Edirne’ye oradan Avusturya cephesine hareket etti. Temeşvar’a yakın Ulaş (Olach) sahrasında 27 Ağustos 1696’da yapılan bu ikinci meydan muharebesi kazanıldı.

    Padişah seferdeyken 2 Ağustos günü bir şehzadesinin (I. Mahmud)  doğduğu müjdesini aldı. Edirne ve İstanbul’da velâdet şenlikleri düzenlendi. Edirne’ye 26 Ekim’de döndü. Daha önce yanmış bulunan Galata Kalesi içindeki kilisenin boş arsasına Valide Gülnûş’un isteği üzerine yapılan Galata Yeni Camii, Şubat 1697’de ibadete açıldı.

    20 Mayıs 1697’de Edirne’den çıkılan 3. Sefer-i hümayun/Avusturya seferi, 11 Eylül’de Prens Eugen de Savoie karşısında büyük bir bozgun, “Zenta faciası” denen bir savaş hezimetiyle sonuçlandı. Bozgunda kaçan askerleri durdurmaya çalışan Sadrazam Elmas Mehmed Paşa, eyalet paşaları, Tisa ırmağını geçemeyen 30 bin kadar subay ve asker, sağanak altında düşman çemberinde imha edildi veya ırmakta boğuldu. Öldürülen veya boğulan sadrazamın koynundaki sadaret mührü, ordudaki değerli eşya ve savaş ağırlıkları, toplar, 9 bin araba, binlerce deve, at öküz, 40 bin filorilik hazine, padişahın 8 atla çekilen arabası, mehteranın bütün çalgıları, Macar krallık tacı, Almanların eline geçti. Bozgunun asıl nedeni, savaşın kritik bir anında Yeniçerilerin sadrazama karşı ayaklanmaları olmuştu. Kantemiroğlu, Elmas Mehmed Paşa’nın şehit düşmediğini, Yeniçeriler tarafından öldürüldüğünü yazar.

    18 Eylülde Amcazâde Hüseyin Paşa’yı sadrazam atayan II. Mustafa süratle Temeşvar’a çekilerek kılıç artığı askerlerin toplanmasını bekledikten sonra Edirne’ye döndü. Savaşta şehit olan vezir ve beylerbeylerinin malları müsadere edilerek hazine kayıplarının telafisine çalışıldı. Şehit Yeniçeri ağası Baltazâde Mahmud Paşa’nın varlığına el koymakla görevli mübaşir, para saklanması muhtemel yerleri araştırarak 375 kese akçe ortaya çıkarttı. Eğriboz Beylerbeyi Şehit İbrahim Paşa’nın İstanbul’daki konağında da 22 kese para çıktı.

    Yeni Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa, İstanbul kaymakamlığı sırasında basılıp huzuruna getirilen “Küçük Müezzin” diye ünlü, başkentin işret ve eğlence meclislerinin müdavimi Mehmed Çelebi’yi, Edirne’de II. Mustafa’nın has nedimleri arasında görünce şaşırdı. Bu adam İstanbul’da rüşvetle iş çevirir, her türlü yolsuzluğu yapardı. Padişah huzurundaki küstahça tavrı, ileri-geri sözler söylemesi, Hüseyin Paşa’yı rahatsız etti. Padişaha, böyle adamların toplantılarda bulunmalarının dışarıda dedikodulara sebep olacağını söyleyerek Mehmed Çelebi’yi Anadolu Muhasebeciliğinden azledip İstanbul’a gönderdi.

    Hazine için düşünülen yeni kaynak, “resm-i bidat” adı altında kahve vergisi oldu. Kanunî döneminden beri Yemen’den Cidde iskelesine, oradan da Mısır’a ve İstanbul’a sevk edilen kahve, yılda 4 bin keselik bir tüketim maddesiydi. Kahve ithalatında beher okka için Müslümanlardan 8, gayrimüslimlerden 10 akçe vergi alınmaya başladı ve iyi kahvenin okkası 2-2,5 kuruşa kadar yükseldi.

    Viyana bozgunundan (1683) beri 16 yıldır cephelerde ve Akdeniz’de savaşlar sürmekteydi; ancak 1697’deki Zenta bozgunu yaşanmasa kayıplar sınırlı kalabilirdi. Buna karşın müttefiklerin kendi aralarındaki uzlaşmazlıkları, barış görüşmelerinin bir ölçüde lehte denebilecek sonuçlar vermesini sağladı. 1699’da Avusturya, Rusya, Venedik ve Lehistan delegelerini Tuna kıyısına yakın  Karlofça (Karlowitz)  kasabasında karşısına alan Reisülküttab Râmî Mehmed  Efendi ile Divan-ı hümayun tercümanı İskerletzâde Aleksandr Mavrokordato, dört ay süren görüşmeleri her ne kadar  başarıyla sürdürseler de 26 Ocak 1699’da Osmanlı Devleti’nin gerileme hatta çöküş başlangıcı belgesi kabul edilen Karlofça Antlaşması imzalandı.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    1697 Zenta hezimeti Zenta Savaşı’nda Prens Eugen liderliğindeki Avusturya’nın Osmanlılar karşısındaki zaferini gösteren 18. Yüzyıl ortasına ait Alman illüstrasyonu. 1697’deki ağır hezimet, İmparatorluğu Karlofça Anlaşması’na zorlamıştı.

    Bu barış sonrasında protokol gereği padişahın huzuruna çıkacak elçilerin, Edirne’de değil de asıl payitaht İstanbul’da kabul edilmesi gerektiğinden, II. Mustafa 10 Eylül 1699’da ikinci kez İstanbul’a geldi. Elçiler, kalabalık maiyetleriyle İstanbul’a gelerek konak ve köşklerde konakladılar. Bunlar için 1700 yılı Ocak ayında Divan-ı hümayunda kabul törenleri ve ziyafetler tertip edilerek elçilere hilatlar giydirildi. Bu arada bir de protokol skandalı yaşandı: Ek antlaşmalarla Avusturya, Rusya ve Venedik’e ticari ayrıcalıklar tanınmasından rahatsız olan Fransa hükümetinin verdiği  talimat gereği Arz Odasında padişahın huzuruna çıkmaya hazırlanan Fransız elçi, teşrifatçıların ısrarına karşın meçini belinden çözmemekte diretti. Kapı önünde tartışmalar oldu. Sadrazam Amcazâde ortamı yatıştırmaya çalışırken içeri girip durumu padişaha anlattı. Duruma kızan padişah elçiyi kabul etmediği gibi hediyelerini iade ettirdi ve elçiye giydirilen hilat çıkartıldı.

    Şubat ayında İstanbul’a gelen Avusturya elçisine ise olağanüstü bir ağırlama sergilendi ama, bu sefer de Avusturya elçisi açısından, Tökeli İmre’nin İstanbul’da ikameti sorun oldu ve elçinin ısrarı üzerine Tökeli İmre, İzmit yakınlarındaki bir hazine çiftliğine yerleştirildi.

    Elçi kabulleri sona erince II. Mustafa 1700 yılı Mart’ında Edirne’ye döndü. Saltanatının sona ereceği 1703 yazına kadar bir daha İstanbul’a gelmedi. Bu durumda, 1695’teki ilk ziyareti de dikkate alındığında, iki seferde payitahtta ve Topkapı Sarayı’ndaki ikameti toplam sekiz ay kadardır.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Karlofça: Acı ilklerin kongresi 18. yüzyıl Alman yapımı Karlofça Barış Kongresi gravürü. Tuna kıyılarındaki Karlowitz kasabasında Avusturya, Venedik Rusya ve Lehistan ile 4 ay süren kongrede Osmanlılar, ilk defa Avrupa uluslarından oluşan bir koalisyon ile müzakerelerde bulunmayı, tarafsız güçlerce (İngiltere, Hollanda) yapılan arabuluculuğu kabul ediyordu. Zafer kazanan müttefikler ise aralarında zaman zaman anlaşmazlığa düşüyor, Osmanlılara taviz veriyordu.

    Padişahın Edirne’ye hareket ettiği günlerde Ermeniler arasındaki kilise ayrılığı /  Gregoryen- Katolik sorunu bir kez daha hareketlenmişti. Gregoryenliğe dönen Ermenileri, papazlar tekrar Katolikliğe çekmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden İstanbul’un Ermeni mahallelerinde çatışmalar vardı. Bunlar olurken İstanbul’da bir Türk-İslâm matbaası yoktu ama, Gregoryen Ermenilerin olduğu gibi, bunlar Katolik propagandası basılan matbaayı da tahrip etmişlerdi. II. Mustafa’nın Edirne’den gönderdiği ferman gereği İstanbul kaymakamı ve kadısı olaylara elkoydular. Ermeni Patriği dahi kendi cemaatini Katolikliğe teşvik ederken, kimi Ermeni matbaaları da Katoliklik propagandası yapıyordu. Kaymakam ve kadı bu matbaaları kapatırken, patriği ve yandaş papazları da hapse attılar.

    Osmanlı kaynakları arasında ayrı bir yeri olan tarihini tamamlayan Naima’nın, eserini koruyucusu Amcazâde Hüseyin Paşa’ya sunulmak üzere Edirne’ye göndermesi de 1700 yılındadır. Vak’anüvislik denen tarih yazıcılığının ilk eseri kabul edilen ve 1591-1659 (Hicrî 1000 – 1070) arası olaylarını içeren bu kaynağın, II. Mustafa’nın padişahlığı, Amcazâde’nin sadrazamlığında kültürümüze kazandırılması anlamlıdır.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Karlofça Anlaşması metni
    Bugün Polonya Arşivi’nde bulunan Reisülküttab Rami Efendi ve Divan-ı Hümayun tercümanı Mavrokordato imzalı Karlofça Anlaşması metni (1699). Anlaşma her ne kadar başarıyla sürdürülse de Transilvanya ile Macaristan Avusturya’ya geçti, İmparatorluk büyük toprak kaybına uğradı.

    Yine o evrede, İstanbul’da patlak veren bir rezalet-cinayet, toplum yapısı ve inanç dünyası istismarcıları bakımından bir örnek olarak dikkati çeker: Kadırga’daki Mehmed Paşa Tekkesi Şeyhi Manevî Efendi, herkesin saygısını kazanmış, vaazlarına koşulan bir âlim-şeyh bilinirken, Yedikule dizdarının zengin dul karısını nikâhına aldıktan kısa süre sonra kadının ölmesi, cenaze kabristana götürülürken ihbar üzerine açılan tabutta kadının işkenceyle boğulduğunun saptanması, tutuklanan şeyhin de davası görülmeden ölmesi veya öldürülmesi, erken tarihli bir polisiye konusu gibidir!

    Hocası Feyzullah Efendi’nin etkisiyle, beş yıldan beri sadrazam olan Amcazâde Hüseyin Paşa’yı 4 Eylül 1702’de görevden alan II. Mustafa’nın, yerine Daltaban Mustafa Paşa’yı ataması aynı günlerdedir. Köprülüler soyundan Amcazâde’nin, azlinden 18 gün sonra Silivri’deki çiftliğinde ölmesinin de bir öncesi vardır: Yeğeni Mirahur Kıblelizâde Ali Bey de azledilip İstanbul’a gönderilmiş, sonra da idam edilmiştir. Yaşlı paşa da doğal olarak “sırada ben varım” diyerek korkuyordu. Azlinden hemen sonra ölümü bu açıdan anlamlıdır. İstanbul Saraçhane’deki türbesine gömülen bu deneyimli vezirin malları müsadere edilirken, ailesinden kimileri de tutuklanmıştı.

    Padişahın her kararını ve buyruğunu yönlendiren Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’yle anlaşamayan sadrazam Daltaban Paşa’nın görevden alınışı ise bu olaydan beş ay sonra 24 Ocak 1703’te, idamı ise üç gün sonradır. Yani beş ay içinde iki sadrazam azledilir, bunlardan biri sözde eceliyle ölür; diğeri ise idam edilir. Son kez sadrazamlığa yine Feyzullah Efendi’nin onayı veya tercihi ile üç yıl önce Karlofça Antlaşması’nı imzalayan Râmî Mehmed Paşa atanmıştır. II. Mustafa için sonun başlangıcı denecek ilk uyarı, İstanbul’daki gelişmeleri izleyen sadaret kaymakamı Çelebi Yusuf Paşa’dan gelir. Kaymakam paşa payitaht halkının şikâyetlerini sayıp dökerek, yönetim kadroları Edirne’ye taşındığından kentte asayişsizliğin arttığını, bütün işlerin Feyzullah Efendi’nin buyruklarıyla yürütüldüğünü, şeyhülislâmın mansıpları kendi yakınlarına dağıttığını yazdığından hemen azledilir. Feyzullah Efendi, damatlarından toy ve deneyimsiz Köprülüzâde Abdullah Paşa’yı İstanbul Kaymakamı, Seyyid Mahmud Efendiyi de taht kadısı olarak İstanbul’a gönderir.

    Dönemin tanığı Kantemiroğlu’nun kendi tarihinde yazdığına göre, bu sırada Şeyhülislâm Feyzullah Efendi, avucuna aldığı II. Mustafa’nın İstanbul’a gitmesini türlü gerekçelerle engellediği için, yönetim boşluğunda kalan payitahtta güven yoktu, üstelik yoksulluk-kıtlık yaşanıyordu. Buna karşılık Edirne, IV. Mehmed zamanından (1648-1687) beri kalkınmakta; zengin ve kibirli Edirnelilerse İstanbul’dan küçümseyerek sözetmekte, Feyzullah Efendi kadar onlar da padişahın ve Divan-ı hümayunun Edirne’de kalmasını istemekteydi.

    8.5 yılllık saltanatın sonu

    II. Mustafa’nın bir dizi “olumlu” yönünden sözedilebilir. Sefere çıkmış ve muharebeye girmiş, fiilen gazi olmuş son Osmanlı padişahıdır. Bu, başlı başına övgüye değer. Onun eğlence yaşamından, harem düşkünlüğünden sözeden bir kaynak da yoktur. Başarısızlığının temel nedeni, atalarının payitahtı İstanbul’a Edirne’yi tercih etmesinden de öte, saltanat yetkilerini ve devlet yönetimini, gençliğinde hocası olmuş Feyzullah Efendi’ye bırakmadaki zaafı olmuştur kuşkusuz. 

    İstanbullularca hemen hiç tanınmayan bu padişahın, ne İstanbul’da hatta ne de Topkapı Sarayı’nda bir eseri veya izi yoktur. Kısa döneminde anarşi ve soygun, pahalılık, açlık, salgın hastalık ülkenin her tarafında daha da yaygınlaşır. Dış pazarlardan İstanbul’a mal gelmediği gibi kimi gereksinimlerin de getirildiği iskelelere çıkartılmasında yasaklar vardır. Vergiler ve gümrük resimleri türlü-çeşitli ve ağırdır. Yerli çuha kullanımını sınırlandırılması, gayrimüslimlere kıyafet zorunluluğu, kadınları sokağa kalın yaşmakla çıkmaya zorlanması, gerçi II. Mustafa devrinin âdetleri idi ama, asıl dayatmacı olan Feyzullah Efendi’ydi.

    Dayatmalar bu kadar da değildi ve daha bir dizi ipe sapa gelmez gülünçlükler vardı. Örneğin padişah, hocası öyle istedi diye Sadrazam Rami Mehmed Paşa’yı Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin arabasının önünde bir seyis gibi yürütüyordu. Demek ki Seyyid Feyzullah, şeyhülislam tevazuu şöyle dursun, cahil, kibirli, acımasızdı. II. Mustafa ise mutlak vekili sadrazamı seyislik hizmetine koşarak onurunu kıran, hocasına karşı pasif bir padişahtı. Sadrazam Rami Paşa da makam- mevki için zillete katlanıyordu ve sonuçta devlet bu üçlünün elindeydi.

    Nihayet kabarma-taşma kıvama geldi; Osmanlı tarihinin korkunç eylemlerinden birinin daha vakti yakındı. 1703 yazının başlangıcında İstanbul’da kul (asker) ve esnaf olayları başladı ve  “Müftü Vak’ası” ateşlendi. Kıvılcım, 200 Cebecinin ulufelerini alamamaları oldu. Bu bir avuç asker, Feyzullah’ın toy damadı İstanbul Kaymakamı (sadrazam vekili) Abdullah Paşa’nın gevşekliğinden yararlanarak sahipsiz İstanbul’u sahiplendiler. 15 Temmuz günü Atmeydanı’ndaki nümayişlere Cebeciler’den başka Yeniçeri ortaları; çarşı, arasta, han ve bekâr odalarından boşalan esnaf toplulukları; hamallar, işsizler, serseri kalabalıkları da katıldılar. Eylemcileri el altından meydana sevk edense, Edirne’de Feyzullah’ın arabasının önünde eskortluk eden Rami Mehmed Paşa idi. Feyzullah, kendisini küçümseyen ve Edirne’ye gelmeyen İstanbul ulemasından çekindiği için kendisi de İstanbul’a gidemiyor, padişahın gitmesini de istemiyordu.

    Üç gün sonraki daha uğultulu ikinci Atmeydanı toplantısında nâralar, haykırışlar daha tehditkâr yükseldi. O 18 Temmuz sıcağında meydanı dolduranlar, asker sınıflarından 20 bin, esnaftan ve halktan 30 bin kişi olmak üzere, payitahtın o tarihe kadar benzerini görmediği bir kıyametti. Saray’daki Sancak-ı şerif  ve Hz. Peygamber’in hırkası da meydana getirildi. Ulemadan ve Ocak temsilcilerinden bir topluluk ivedi Edirne’ye gönderildi ama, bunları Feyzullah Efendi’nin gönderdiği Bostancılar Eğridere’de çevirip tutukladılar, padişaha sunacakları dilekçeyi de yaktılar. Bu haber İstanbul’a ulaşınca tuğyan ateşleyenler, “Öyleyse biz gideriz” diyerek 9 Ağustos günü Edirne’ye doğru büyük bir yürüyüş başlattılar.

    Yürüyen isyan selinin komutanları, yeniçeri ocağının büyük zabitlerinden kul kethüdası Çalık Ahmed Ağa ile eski Nişancı Ahmed Paşa oldu. Haber Edirne’ye ulaşınca, II. Mustafa iş işten geçtikten veya ok yaydan çıktıktan sonraki önleme başvurarak Rami Mehmed Paşa’yı dinledi ve Feyzullah Efendi’yi azletti. İstanbul’dan yürüyen on binler Silivri’ye ulaştıklarında, yanlarındaki ulemadan padişahın hal edilip kardeşi Ahmed’in tahta çıkması için fetva aldılar. Rami Mehmed Paşa’nın ikili oynadığını anladıklarında ise, onu da fetva ile azlettirip yanlarındaki Kavanoz Ahmed Paşa’yı sadrazam ilan ettiler.

    Edirne’dekilerse kıt akıl önlemleriyle meşguldü: Herkese tuz ve ekmek üzerine bağlılık yemini ettirip, Hasan Paşa’nın komutasında bir başıbozuk ordusu kurarak karşı yürüyüş başlattılar. İki taraf Çorlu’da karşı karşıya geldi. Hasan Paşa direniş göstermeden Havsa’ya çekildi. 19 Ağustosta Havsa’ya gelen II. Mustafa, yeminli başıbozukların bir yararı olmayacağını görerek Edirne’ye döndü. Rami Mehmed Paşa’yı bir kez de o azletti. İstanbul’dan gelen kalabalıklar Tunca kıyısına inerek sarayı kuşattılar. II. Mustafa, başka seçeneği olmadığından 22 Ağustos günü tahtı, Has Oda’ya çağırdığı kardeşi III. Ahmed’e bırakarak “kafes”e çekildi.

    Feyzullah Hoca’nın gölgesindeki padişah: Sultan II. Mustafa
    Edirne’de restorasyon var Eminönü’ndeki Yeni Cami külliyesinin bir parçası olarak 1663’te Mimar Mustafa Ağa tarafından yapılan Hatice Turhan Valide Sultan Türbesi, cami ile beraber 2016’nın sonlarında 3 yıl sürecek kapsamlı bir restorasyon çalışmasına alındı. Beşi padişahlara ait (IV.Mehmet, III.Osman, II.Mustafa, III. Ahmed, I.Mahmud) kırk dört sandukanın bulunduğu türbe, Padişah türbelerinin tipik bir örneği olması açısından önemlidir.

    İzleyen günlerde Müftü Vak’ası denen hakaretler, teşhirler, işkenceler, öldürmeler devam etti ve yeni padişah III. Ahmed, saray ve divan kadrolarıyla 4 Eylül 1703’te Edirne’den ayrılarak İstanbul’a hareket etti. Sultan Mustafa, şehzadeleri ve haremi de kapalı arabalarla İstanbul’a getirildi. Hal’ edilmesi, yaşanan cinayetler, Topkapı Sarayı’nda tutuklanması nedeniyle sağlığı ve asabı bozulan eski padişah, istiska ve mesane tıkanmasından 29 Ocak 1704’te vefat etti. Bahçekapı’da babaannesi Turhan Sultan’ın türbesinde, babası IV. Mehmed’in ayak ucuna gömüldü. İngiltere elçisinin eşi Montegu, o zaman halk arasında eski padişahın zehirlenerek öldürüldüğünün konuşulduğunu aktarır.

    II. Mustafa’nın eşleri Âlicenab Başkadın, Saliha, Şehsuvar, Afife, Hüsnüşah, Hadice, Hanife kadınlar, Anna Sophia ve Hafize Hanım da vardı. Bir Alman soylusu olan Anna Sophia oğluyla tutsak düşmüş, güzelliği nedeniyle padişaha nikâhlı eş olmuştu. Yine Lady Montegu Şark Mektupları adlı eserinde bu kadından dinlediklerini bir mektubunda anlatır.

    II. Mustafa’nın oğulları –her ikisi de uzun yıllar sonra tahta çıkacak- 7 yaşındaki Mahmud (I.), 4 yaşındaki Osman (III.) ve o şansı yakalamadan ölen daha 7 şehzade (Hasan, Ahmed, Hüseyin, Mehmed, Murad, Selim, Ahmed) idi. Bunlardan beşi babalarının padişahlığında veya sonra, küçük yaşlarda ölmüşlerdir. Şehzade Hasan’sa 30 yıl kafes hapsinde kalarak 1733’te ölmüştür; geriye taht şansını yakalayacak ama her nasılsa kısır/kısırlaştırılmış Mahmud ve Osman kalmıştır.

    II. Mustafa’nın kızlarından Ayşe Sultan, Köprülü Numan, Tezkireci İbrahim, Koca Mustafa Paşalarla; Emine Sultan, Çorlulu Ali, Receb, İbrahim, Abdullah Paşalarla; Safiye Sultan, Merzifonlu’nun oğlu Ali, Mirza Mehmed, Kara Mustafa, Alaiyeli Hacı Bekir Paşalarla; Emetullah Sultan, Sirke Osman Paşa ile evlenmişlerdir. Rukiye, Fatıma, Ümmügülsüm, Zeyneb, Hadice, Esmâ Sultanlar, II. Mustafa’nın küçük yaşlarda ölen kızlarıdır.

    Resimler II. Mustafa’yı hayli kilolu gösterdiği gibi tanımlamalarda da omurgasındaki eğrilikten öne doğru eğik betimlenmiştir. Gençliğinde “İkbâlî”, daha sonra “Meftûnî” mahlasıyla şiirler yazdığı bilinen Sultan Mustafa, eski padişahların kimi ünlü şiirlerine nazireler yazmıştır ki bir beyit şudur: “Başımızdan hiç hevâ-yı zülf-i yâr eksik değil / Mürtefi yerdir ânın-çün rüzgâr eksik değil” .

    MÜFTÜ/ EDİRNE VAK’ASI

    Hoca Feyzullah’ın yükselişi ve düşüşü

    II. Mustafa, kendisine de hocalık etmiş Feyzullah Efendi’yi şeyhülislâm yaptığı gibi; İstanbul’daki devlet idaresini de neredeyse tamamen ona bırakmıştı. Feyzullah Hoca onamalı saltanat sürecinde bütün atamalar, sefer kararları, cezalandırma ve idamlar, padişahın sekiz yıllık saltanatını kısa zamanda bir felâkete sürükledi ve o döneme kadar benzeri görülmedik bir ayaklanmayı ateşledi.

    II. Mustafa, babası IV. Mehmed’in saltanatında kendisine hocalık yapan Seyyid Feyzullah Efendi’ye aşırı bağlıydı. Bir müftünün oğlu olan bu zat, medresede okumuş, İstanbul’da Vanî Efendiye damat olmuş, Payitahtın çoğu cahil ulema takımına kıyasla yetkinlik gösterdiği gibi, “din âlimiyim” diye Doğu’dan gelenlerin parladığı bir evrede göze girerek, IV. Mehmed’in şehzadelerine hocalık etmişti. 1688’de şeyhülislâm atanmışsa da 18 gün sonra azledilip Erzurum’a sürülmüştü. II. Mustafa’nın 1695’te tahta geçişinden 110 gün sonra Erzurum’dan Edirne’ye gelen Seyyid Feyzullah, şeyhülislâm oldu.

    Hocasını güdümüne giren genç padişah, kısa saltanatının bir felakete sürüklendiğini göremedi. Kaptanıderya Mezomorta Hüseyin, Sadrıazam Amcazâde Hüseyin Paşaların sahneden çekilmelerinden sonra, hocanın nüfuzu tahakküme dönüştü. Daha önce kazaskerliğe yükselttiği oğlu Fethullah’a önce nakibüleşraflık, sonra da şeyhülislamlık pâyesi verdirtti. Bunun anlamı, kendi ölürse oğlunun anında şeyhülislam olmasıydı. İkinci, üçüncü, dördüncü oğullarını, damadını, amcazâdesini… de kazaskerliğe, şehzade hocalığına yükseltti. Bu garip terfiler Râşid Tarihi’nde (C.2, sf 526) ayrıntılı verildiği gibi, o sırada hayatta olan Naima da tarihin son cildine “Feyzullah Efendi Vak’ası” başlığıyla bir eklemede bulunmuştur.

    “Müftü onamalı” saltanat sürecinde bütün atamalar, sefer kararları, cezalandırma ve idamlar; II. Mustafa’nın sekiz yıllık saltanatını kısa zamanda bir felâkete sürükledi ve o döneme kadar benzeri görülmedik bir ayaklanmayı ateşledi.

    Müftü Feyzullah Efendi’nin yaptıkları, İstanbulluları öfkeye boğduğundan öç alma  kaçınılmazdı. Yeni padişah III. Ahmed, kendisinin de hocası olan Feyzullah Efendi’yi ve oğlu Fethullah’ı kurtarmak için Ağriboz’a göndermek istedi. Ayaklanmacı önderlerinden Karakaş Mustafa ve Durcan Ahmed’i, Feyzullah Efendi’yi hakaretlerle yoldan çevirdiler. Edirne’ye mahşeri kalabalıkların ortasına getirdiler. İlmiye mensubu olduklarından öldürülmelerine cevaz yoktu.

    İlginç bir çözüm bulundu. Kâğıt üstünde biri Kandiye’ye öteki Alacahisar’a sancakbeyi atanarak ilmiyeden çıkarıldılar. Sonra çırılçıplak soyuldular, yerlerde sürüklendiler; bedbaht baba-oğul üç gün boyunca mallarının yerini söylemeleri için işkenceye koşuldular, ama söylemediler.

    Ayaklanmacıların şeyhülislâmı İmam Mehmed Efendi, idamlarına fetva yazdı. 3 Eylül 1703 günü zindandan çıkarılıp birer hamal beygirine bindirilip Edirne Bit pazarına getirilerek ayaklanmacıların önüne atıldılar. Linç edilerek öldürülen baba-oğul, ayaklarına sakallarına ipler bağlanıp, kandiller-tütsüler ve ruhban kıyafetiyle âyin gösterisi görüntüsündeki papaz ve Hıristiyanlarca sokaklarda sürüklendiler. Başları mızrağa geçirildi, tanınmaz haldeki cesetleri Tunca’ya atıldı.

    Edirne Vak’ası Tarih-i Râşid’in başlıca konularından olduğu gibi, Enderun’dan yetişme Rahikî de Şefiknâme, diğer adıyla Vak’a-i Sultan Mustafa der Edirne adlı yazma eserinde olayı  anlatmıştır.

    Bütün bu olanlara seyirci kalan III. Ahmed, Feyzullah Efendi/Müftü Vak’asının ertesinde (4 Eylül 1703) annesi, ailesi, eski padişah II. Mustafa ve ailesi, sarayın Enderun ve Harem kadroları ile 14 Eylül’de temelli olarak İstanbul’a döndü.   

  • Kuzeyden ve doğudan Avrupa’yı istila eden iki savaşçı kavim

    Kuzeyden ve doğudan Avrupa’yı istila eden iki savaşçı kavim

    Bir tarafta İngiltere kıyılarını yağmalayan, Paris’te hakimiyet kuran ve Slavları ilk kez bir çatı altında toplayan Normanlar, diğer tarafta Hazar Denizi’nin güneyinden ve kuzeyinden Batı’ya ilerleyen, Bizans’a gazâ akınları düzenleyen Türkler. Benzerlikleri ve farklılıklarıyla Kuzey’in ve Doğu’nun iki savaşçı halkının 9. yüzyılda hareketlenen tarihi…

    Dokuzuncu yüzyılda, çoktan yıkılmış olan Batı Roma ve hâlâ ayakta duran Doğu Roma dünyalarının sınırları, iki savaşçı kavmin, daha doğrusu iki kavim grubunun istila dalgalarıyla sarsılmaya başladı. Kuzeyden Normanlar, doğudan ise Türkler geliyordu. Her ikisi de homojen birer topluluk değildi ama güçlüydü.

    Bu dalgaların yarattığı gerilimler günümüzü hâlâ derinden etkiliyor. Birçok ulus bu göçlerin etkisi (ya da katkısıyla) oluştu, Haçlı Seferleri bunların devamı oldu, Doğu Roma’yı bunlar yıktı ve sarsıntıları dinmek bilmiyor. Normanlar ve Türkler bu süreçte birçok ülkede egemen oldular, ama azınlıkta kaldıkları tüm ülkelerde yerel halklara karıştılar. Ortaçağ tarihinin birkaç ana konusundan biri olan Norman istilalarının izleri çok fazladır; ancak bugün ilk çıktıkları İskandinavya dışında herhangi bir yerde egemenlikleri yoktur. Türkler de çoğu aynı dönemde olmak üzere 100’e yakın devlet kurmuşlar, ama bunların çoğunda ya eriyip gitmiş, ya da azınlık olarak kalmışlardır. Normanlar ve Türkler, benzerlikleri ve farklılıklarıyla dünya tarihinin en müthiş gerçek hikayelerinin kahramanlarıdır.

    Türk kılıcı (3B modelleme).

    9. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden beri dört asır geçmiş, ama Batı dünyası hâlâ tam bir düzen kuramamıştı. Frankların kralı Charlemagne’ın, savaşlarla dolu kırk beş yıllık hükümdarlığında kurmayı başardığı imparatorluk, ölümünden sonra oğulları arasında paylaşılıp dağılmıştı. 843 yılındaki Verdun Antlaşması ile yapılan bu paylaşım, dil birliği veya ulus gibi -o zamanlar bilinmeyen- kavramlar etrafında yapılmamıştı ama, yüzyıllar içerisinde Avrupa uluslarının oluşum haritasını belirlemiş oldu. Doğu’da ise İslâm 8. yüzyılda büyük bir yayılma gösterdikten sonra durmuş, iç çatışmalarla parçalanmaya başlamıştı. Bizans, giderek zayıflayan bir güç olarak, eski parlak dönemlerinin gölgesini oynuyordu. Türkler Hazar’ın güneyinden ve kuzeyinden batıya ilerlemeye başlamışlardı.

    İşte, Norman istilaları da tam bu ortamda başladı.

    Çağdaş Batı kaynaklarından Türk savaşçı illüstrasyonu.

    9. yüzyılda İngiltere kıyılarına ulaşıp yağmaya girişen Normanların çoğu bugünkü Danimarkalılardı. Northumbriya kıyılarındaki ilk manastırın yağmalanması 793 yılına rastlar. Kırlara dağılmış manastır ve kiliseler çok cazip bir hedef oluşturuyordu. Bunlar korumasız oldukları gibi, yüzyıllar içerisinde kimsenin dinî saygıdan dolayı dokunmadığı hazineler biriktirmişlerdi. Vikingler giderek daha büyük kitleler halinde buraya gelip yerleştiler. İngiltere ahalisi bunlara karşı kaleler inşa ettilerse de, akınları önleyemedi. Nihayet son çare olarak Vikingler’e “danegeld” adı verilen bir haraç ödemeye başladılar.

    Erken dönem Viking savaş baltası (3B modelleme).

    9. yüzyıldan itibaren Danimarka dilinden çok sayıda kelime (take, call, window, sky, ugly, happy) İngilizce’ye girdi, “by” ve “thorpe” ile biten yer adları da (örneğin Grimsby ve Althorpe) Danimarka kökenini gösterir.

    Ne var ki, bir kez yerleştikten sonra Vikingler de karşı hücumlara maruz kaldılar. 10. yüzyılda, 954 yılında, York bölgesindeki son İskandinav kral buradan atıldı; İngiltere ilk kez birleşmiş bir krallık haline geldi. Ancak, 980 yılından itibaren akınlar çok daha örgütlü bir şekilde yeniden başladı. İskandinav kralları ve prensleri, daha önce savaşçı liderlere bıraktıkları akınların başına geçtiler. Danimarkalı Cnut 1016’da İngiltere kralı oldu. Egemenlikleri altındaki bölge Danelaw olarak anıldı. Ne var ki kendisi 1035, oğulları ise 1042’de ölünce tekrar İngiliz bir hanedan başa geçti.

    1066’da İngiltere iki Norman istilasıyla birden karşılaştı. Kuzeye çıkan Norveçliler, Stamford Bridge muharebesinde yenilerek çekildiler. Ama hemen aynı günlerde Normandiya dükü William güney kıyısına çıktı ve Hasting muharebesinde Anglo-Saksonlar’ı yenerek İngiltere’ye hakim oldu.

    Norman güzeliyle İngiltere tarihi Başta Stamford Bridge muharebesi olmak üzere İngiltere ile Normanlar arasındaki çekişme ve Norman bakışaçısıyla erken İngiltere tarihi, “Bayeux İşlemesi” adı verilen 70 metrelik halıda ayrıntılarıyla işlenmiştir.

    Fransa’nın bugün Normandiya olarak anılan bölgesine gelince… Bu toprakların 861 yılında, Fransa kralı tarafından, kendi hizmetine girmiş olan Norman şefi Rollo’ya (Hrolf) verildiğini, kendisinin dük ilan edildiğini ve sonraki düklerin onun soyundan geldiklerini ekleyelim. Normandiya onların adıyla anılır oldu ve buradaki genetik izleri, tıpkı karşıdaki Kent bölgesinde olduğu gibi, hâlâ net şekilde görülür. Koenigsberger’in Medieval Europe adlı mükemmel eserinde İngiltere’deki Normanların Fransızca konuşmaya devam ettiklerini, Anglo-Saksonlar ile evlendiklerini ve bu iki dilin birleşerek yeni bir İngiliz dilinin ortaya çıkmasının iki yüz yıldan daha uzun sürdüğünü yazar.

    Böylece Normanlar hem Fransız, hem de İngiliz tarihinde ve bu ulusların bileşiminde yer almış oldular. Fransa’nın Atlantik kıyılarında yer edinen Norman baronlar, kuzeyden gelen yeni Viking dalgalarını, savaşçı kaynağı olarak uzun süre kullandılar.

    Normanların Paris kuşatması 9. yüzyıldaki Paris kuşatması Fransa tarihinin bir dönüm noktası oldu. Paris’i alan Vikingler, Kasım 885’in sonunda şehrin dışına çıktılar ve haraç talep ettiler.

    İngiltere’de Norman istilacılara karşı direniş dörtyüz yıl kadar sürdükten sonra yavaşladı. Tabiatıyla direnişe karşı Norman baskısı ve zulmü geldi. Robin Hood’un Norman kralın hizmetindeki Nottingham şerifine karşı mücadelesi ve fakirlere yardımı bu dönemin efsanesidir. Sadece köylüler değil, Anglo-Sakson asillerin arazileri de gasp edilerek Norman asillerine verildi. Şövalyelere verilen küçük toprakların yanısıra kral, kilise ve hemen hepsi kıtadan gelen 250 Norman aile, İngiltere arazilerinin büyük çoğunluğuna sahip oldu. Böylece İngiltere Keltlerin yanı sıra Anglo-Sakson, Norman ve bir ölçüde Fransızlardan oluşan bir ülke haline geldi. İngiltere kralları yüzyıllar boyunca Fransa’yı istila ederek bu ülkenin tahtı üzerinde hak iddia ettiler. Yüz Yıl Savaşları bu mücadelelerin bir parçasıdır. Ancak biz 11. asra dönelim ve bu konuyu kapsamlı şekilde incelemek isteyenler için ülkemizdeki en iyi kaynaklardan birisinin Marc Bloch’un Feodal Toplum isimli kitabı olduğunu da belirtelim.

    Dük William’ın İngiltere’ye çıktığı dönemde Robert Guiscard adlı bir başka savaşçı lider gene Normandiya’dan, ama tam aksi yöne, İtalya’ya yöneldi. 1085’te Güney İtalya’nın tartışılmaz lideriydi. Kardeşi Roger Guiscard ise 1061 ile 1091 arasındaki otuz yılda Sicilya’yı Arapların elinden aldı. Bizans bu yıllarda bir yandan batıdaki topraklarını Normanlardan, Anadolu’yu ise Türklerden korumaya çalışıyordu.

    Hastings Savaşı ve “Fatih William” Normandiya dükü William İngiltere tahtında hak iddia ederek 1066’da yaklaşık 7000 asker ve süvariyle Hasting Savaşı’nı başlattı. Anlatıma göre Kral II. Harold, kanlı savaşta Normanlar tarafından öldürüldü. “Fatih William” Noel gününde İngiltere’nin ilk Norman Kralı oldu.

    1096’da Haçlı Seferleri başlayınca İngiltere ve özellikle de Fransa’daki Norman dükler ile onların İtalya’ya giden akrabaları, bunun doğuda onlara büyük servetler, topraklar ve hükümdarlıklar sağlayabileceğini gördüler. Nitekim, Levant topraklarında yerleşen Haçlıların çoğu Fransızca konuşurdu. Bunlar arasında bulunan Robert Guiscard’ın oğlu Bohemond, ilk Haçlı Seferi sırasında İstanbul’dan geçtiği sırada, I. Alexius’un kızı Anna Komnena onun hakkında şunları söylemişti: “Aşağı tabakadan ve fazla parası yok ama muazzam hırsları var”. Bohemond İstanbul’da iken imparatoru etkilemek istemiş, ama zehirlenmekten korktuğu için ikram edilen güzel Bizans yemeklerini yanındakilere yedirip, kendisi için gene imparatorun gönderttiği etten özel yemek pişirttirmişti.

    Elbette, Alexius da Haçlılardan haklı olarak şüphelenmekteydi ve onlara Türkler’den alacakları arazileri imparatora verecekleri konusunda yemin ettirmişti. Haçlılar bu sözleri hemen unuttular ve Levant’da kurdukları devletlerin başına geçtiler. Bohemond Antakya prensi oldu, oğlu ise daha sonra Antakya kralı ilan edildi.

    Konu Haçlı Seferleri’ne gelmişken, Norman istilasının bunların başlamasındaki rolüne değinmeden geçemeyiz. Viking akınları köyleri yakmış, buraların sakinleri öldürülmüş veya kaçmıştı. Toprak ekilemiyor, ayrıca, Karolenj imparatorluğu yıkılırken toprak üzerindeki haklarını sürekli kılan kontlar ve diğer feodal beyler avlandıkları ormanlardan vazgeçmiyordu. Bu anlamda Norman istilaları feodalizmin gelişmesinde de pay sahibi olmuştu. Feodal himaye dışında kalanlar eşkıya veya rakip feodaller tarafından yağmalanıyor, yokluk kol geziyordu. 1094’te sel, açlık, kuraklık ve salgınlar birbirini izlemişti. Clermont Konseyi’nde bitmez tükenmez sıkıntı ve kargaşalıktan söz eden Papa Urban, nüfusu Kutsal Topraklara götürmekten başka çare olmadığını söylüyordu. Ve işte tam da bu dönemde Bizans, Türk tehdidine karşı Batı’dan asker istiyordu. İstediğinden çok fazlası yola çıkacaktı. Ne var ki, bunlar Kutsal Topraklara yerleşmeye giderken yolda Türkler tarafından o kadar kırılacaklardı ki, orada kurdukları devletler kalıcı olamayacaktı.

    Bu arada, Haçlı Seferleri’nin başlamasından kısa bir süre önce Malazgirt Muharebesi ve onu izleyen olaylardaki Norman rolünden de kısaca söz etmek gerekir. Romen Diyojen’in ordusundaki Frank ve Norman paralı askerler bu muharebe sırasında onun yanında olmamışlar ve yağma amacıyla Anadolu’da dolaşıp durmuşlardı. Bizans hezimetini takiben, bunların şefi Roussel de Bailleul, Orta Anadolu’da merkezi Ankara olan küçük bir devletçik kurdu. Ne var ki Bizans bu dönemde Selçukluları yardıma çağırdı ve onların başa çıkamadığı Norman şövalye Türkler tarafından esir edilip İstanbul’a gönderildi, idam edildi. Norman ihanetleri ve faaliyetleri, Bizans’ın Anadolu’yu savunma olanaklarını daha da zayıflatmıştı. Türkler böylece Orta Anadolu’ya daha rahat bir şekilde yerleşip Bizans’ı en büyük insan kaynaklarından mahrum ettiler.

    Gelelim kuzey steplerine… Gene 8. yüzyılın ortalarından itibaren daha çok İsveçlilerden oluşan küçük İskandinav grupları, Baltık ile Hazar Denizi arasındaki nehirlere girerek ticaret ve yağma akınları yapmaya başlamışlardı (Bunlara “Rus” veya “Rhos” adı veriliyordu ve Rusya adı onlardan miras kaldı). Bunlar dağınık Slav kabileleri arasındaki savaşlara bulaştılar, Slav kadınlarla evlendiler ve kendi prensliklerini kurarak Batı Avrupa’daki Normanlar ve Vikingler gibi hükümdar hanedanlar oluşturdular. Bunlar arasında Rurik adlı bir lider Rusya’nın ruhu sayılan Novogorod’u kurarak Slav kabileleri ilk kez bir devlet yapısı içerisinde bir araya getirdi. 9. yüzyıl sonlarında Rurik, Kiev’i alarak ikinci büyük kenti oluşturdu ve hanedanı yüzyıllar boyu bu toprakları yönetti; ama bunlar hızla Slavlaştılar ve aynı zamanda Grek-Ortodoks kültür çevresine girdiler.

    Rusların Viking babası Rurik Viking lideri Rurik (d. ?- ö. 879) “Rusya’nın ruhu” Novogorod’u kurdu, daha sonra Kiev’i aldı ve dağınık Slav kabilelerini ilk kez bir devlet yapısı altında topladı. İleride Vikingler hızla Slavlaşacaktı. Hollandalı illüstratör H. W. Koekkoek’in (1867-1929) Rurik illüstrasyonu.

    Vikingler ya da Normanlar ya da “Rhos” akıncılarını tam olarak tefrik etmek mümkün değildir. Bunlar iki ana yoldan güneye indiler. Birincisi Dinyeper üzerinden Karadeniz ve İstanbul, ikincisi ise İdil (Volga) üzerinden Hazar Denizi’dir. Rusya’nın oluşum sürecindeki diğer bir önemli etki de, Latinler’den daha hızlı davranan Yunan Ortodoks Kilisesi’dir. Ne var ki bu sırada bazı Türk kavimleri de bölgede bulunuyor, bazıları İslâm, bazıları da dünyadaki yegâne Sami olmayan Yahudi topluluğunu oluşturacak şekilde bu dini kabul etmiş bulunuyordu. Hazar Türklerinin bir kısmının Museviliği kabul ederek Doğu Avrupa’daki Eşkenazi topluluğunun ataları olup olmadıkları, yüzyıllardır sonuca ulaşmayan büyük bir tartışmadır. Durum ne olursa olsun, Kiev prensesi Olga 957 yılı civarında Ortodoks dinini kabul etmişti ve torunu Vladimir 988 yılında Hıristiyanlığı tüm krallığı için resmî din haline getirdi. Böylece Bizans Grek kültürü Rus topluluğunun dinî ve politik hayatında hakimiyet kurdu.

    Ortodoks Olga ve Normanlar

    Kiev prensesi Olga 10. yüzyılda Ortodoksluğu kabul etti. Bu Bizans – Yunan kültürünün, Rhoslar üzerinden Normanlara resmen geçmiş olduğunun göstergesiydi.

    8.-11. yüzyıllarda Hıristiyan dünyası iki dev akın arasında kaldı. Ne var ki kuzeyden gelen Normanlar bunu takip eden iki asır içerisinde Hıristiyan dünyası içerisinde erirken, Türkler İslâmiyet’i kabul ederek Hıristiyanlara karşı fetih savaşları yaptılar. 1096’da başlamış olan Haçlı seferleri, 14. yüzyılın başlarında Osmanlı imparatorluğu kurulduktan sonra da devam etti. Örneğin II. Murat zamanındaki Varna ve I. Bayezid zamanındaki Niğbolu zaferleri, her anlamıyla Haçlı ordusu denilebilecek birleşik güçlere karşı kazanılmıştı ve aynı durum, örneğin bir buçuk asır sonraki İnebahtı yenilgisi için de hiç tereddütsüz geçerlidir.

    Türkler, fethettikleri birçok yerde ordu kademelerinin belkemiğini oluşturdular ama devlet bürokrasisi için yeterli tecrübeye sahip değildiler. Bunun için eski devletlerin kadrolarını kullanmaktan başka çareleri yoktu. İran’ı fetheden Selçukluların bu ülkeyi yönetmek için Fars bürokrasisine muhtaç kalıp, zaman içerisinde giderek erimeleri, bunun en tipik örneklerinden birisidir. Fethedenlerin çoğunlukla yerli kadınlarla evlenip aile kurmaları sonucunda da, çocukları birkaç nesil içerisinde fethedilenlerin arasına karılıp gittiler. Kamuran Gürün, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi kitabında 13. yüzyılda Hindistan’da kurulan Delhi Türk Sultanlığı’nı örnek verir ama, pekala 15. yüzyıldaki Cevanpur ile 14. ila 16. yüzyıllar arasında varlıklarını sürdürmüş olan Bengal, Gacarat ve Madura sultanlıklarından da söz edilebilir. Malva, Dekkan ve Handeş sultanlıkları da aynı duruma düşmüşlerdir. Türk göçü azaldıkça ordu için Habeşistan’dan “Dekkaniyan” adı verilen köleler getirildiği ve bunların, yabancı anlamında “Gariban” denilen Türklerle birçok kez çatıştıkları kaydedilir. Dekkan Sultanlığı parçalanıp yerlerine beş ayrı sultanlık oluşmuş, bunların bazıları tekrar birleşmiş, diğerleri Babürlüler devletine katılarak tarihe karışmıştır.

    Sadece Hindistan’da değil, Asya’nın diğer Türk (ve aynı zamanda Moğol) devletlerinde de istikrarsızlık en temel karakter olmuştur. Türk geleneğinde bir hanedan kanunu olmaması bunları iç çatışmalarla daha da zayıflatmıştır ama, fetihçi unsurların kalabalık yerel nüfus içerisindeki erimeleri de Normanların durumuna benzemektedir. İsmail Tokalak’ın Bizans-Osmanlı Sentezi isimli kitabında aktardığı Fransız tarihçi Michel Bolivet, Ortaçağ’da Türkler  adlı çalışmasında bu konuya ilk dikkati çeken kişilerden birisidir. Norman ve Türk istilaları arasındaki ortak noktalardan birisinin, her iki kavmin de egemen oldukları topraklarda azınlıkta olmaları ve devlet aşamasına geldiklerinde, yönetici grupların yabancılardan teşekkül ettiğine değinir. Türklerin Batı Asya’daki ülkelerde (buna pekala Kuzey Afrika’yı da ekleyebiliriz) azınlıkta olmalarını, Normanların Güney İtalya, Sicilya ve Antakya prensliğindeki durumlarına benzetir. Göçebe savaşçılar olan Normanlar ve Türklerin istila ettikleri Roma-Bizans kültüründen çok şey öğrendiklerini, kendilerine özgü sentez yapmaya başladıklarını ileri sürer. Anadolu Türkleri, Bizans kurumlarını ve geleneklerini daha fazla alarak, Hıristiyan ve diğer unsurları devlet kademelerinde kullanarak bu sentezi daha ileri taşımıştır. Öte yandan, Sicilya’daki Norman Kralı II. Rogerio’nun haremi ve hadımları Müslüman asıllı idi. Çevresinde Latin, Rum, Yahudi, Yunan ve Arap alimleri, Lombardiyalı sanatçılar ve Bizanslı mozaikçiler vardı. Yani hem Normanlar hem de Türkler mümkün olan tüm unsurlardan istifade etmişlerdir.

    Önemli bir başka husus da, Normanların Eski Roma dünyasını istila eden diğer barbarlar gibi Roma Katolik Kilisesi’ni korurken, Türklerin de Bizans Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza etmeleridir. Ne var ki Normanlar Hıristiyan topluluklar içerisinde erirken, Türkler Müslüman oldukları için böyle bir akıbete uğramamış, tam tersine Bizans kurumlarını alıp geliştirerek tarihteki yegane uzun ömürlü Türk devletini kurmuşlardır.

    NORMANLAR KİMDİR?

    Nam-ı diğer Vikingler!

    Normanlar ya da Vikingler, İskandinavya’nın çiftçilik ve balıkçılıkla geçinen ama savaşçı nitelikleri çok yüksek halkıydı. Norman kuzeyli anlamına gelir. Norse, Noroman, Normand, Nordik vs. her dilde biraz değişir. Bugün Danimarkalı ve İsveçli dediklerimizin ataları çoğunlukta idiler ama, o dönemde tabii ulus anlamında bir bölünmeden sözedilemez. Kabile veya topluluklar kimi zaman birlikte akın ve/veya ticaret yapar, nehirler boyunca tahkimli ticaret kolonileri oluştururlardı. Bunları tam olarak ayırmak zordur.

    Viking kelimesi ise yüzlerce yıl unutulduktan sonra 19. yüzyılda tekrar öne çıktı. Genel kanıya göre, koy veya bük anlamına gelen “vik” kelimesinden gelir. Eskiden koylara (vik) saklanan İskandinav korsanlar, kıyı kıyı giden teknelerin aniden önüne çıkıp bunları yağmalardı. Yani “viklemek-viking”. Ancak bunun halk Almancasındaki köy veya pazar anlamına gelen “wik” kelimesinden türediğini öne süren bazı alimler de vardır. Yağmanın yanısıra kimi zaman silahlı ticaret de yapmaları, bu görüşe makul bir olasılık kazandırır.

    Vikinglerin demircilik konusunda ilerlemiş olmaları Türkleri hatırlatır. Bu alanda beceriksiz olanların savaşçı olması zaten imkansız gibiydi.

    Ne var ki Vikingler Türklerden farklı olarak denizcilikte de çok ileri gitmişlerdi. Uzun, dar ve hafif tekneleriyle nehirlerde ilerler, gerekirse bunları nehirden nehre çeker, her yere ulaşırlardı. 8. yüzyılın sonlarında okyanusa açılabilen daha iyi tekneler yapınca İskandinavya’dan fırlayıp dünyaya yayıldılar. Kuzeyin soğuk iklimle kısıtlanan zayıf tarımı ve Baltık ticareti, bunların artan nüfusunu zaten besleyemez hale gelmişti. İlk başta İskoçya ve İrlanda’ya, sonra İngiltere’nin tümüne akın yaptılar, yerleştiler. Bazıları İzlanda ve Amerika’ya ulaştı. Newfoundland’da izleri tespit edilmiştir. Sonra Avrupa’nın tümüne, Akdeniz ve Karadeniz’e, nihayet Hazar Denizi’ne kadar gittiler. Rusya’nın kuruluşunda büyük payları oldu.

    Çağdaş Batı kaynaklarından Viking Savaşçı illüstrasyonu.

    KARŞILAŞTIRMA

    En iyi paralı askerler: Normanlar ve Türkler

    Normanlar 9-11. yüzyılların en becerikli ve profesyonel askerler olarak Avrupa’nın her ülkesinde aranırdı. Türkler de Bağdat ve Mısır’a profesyonel asker olarak gelip kısa sürede iktidarı ellerine alarak hanedanlar kurmuştur ki bunlar arasında İhşidiler, Toluniler ve Memlûkleri sayabiliriz. Gerçi Memlûklerin tamamı Türk değildi ve bazen Çerkez fraksiyonlarla çatışırlardı. Elbette, paralı asker olarak Normanlar da son derece güvenilmezdi. Manastır tarihçisi Malmesbury’li William bunlar hakkında şöyle söylemiştir: “Normanlar savaşsız yaşayamaz. Tebalarını başkalarından korurlar ama kendileri yağmalar. Efendilerine sadık görünürler ama hepsi ihanete hazırdır. İhanet edip etmeme kararını ise bunun başarı şansına göre verirler”.

    Bu açılardan oldukça benzerlikler görülür ama, ihanet meselesi tarih boyunca tüm paralı askerler için geçerlidir. Bizans’ın pek çok ülkeden gelen paralı askerleri vardı. Bunlar içerisinde Türkler muhtemelen ilk sırayı alır. Bizans’ın, Hıristiyanlaşmış Alanlar ve Gagavuzlar, Kumanlar, Peçenekler ve nihayet Anadolu Türklerinden derledikleri “Turkopoli” adı verilen birlikleri vardı. İskandinav savaşçılar ise Rusya ve İtalya üzerinden olduğu gibi, İngiltere’den de gelirdi. “Varanj” denilen ve esas olarak İskandinavlardan oluşan kuzeyli birliklerin yanısıra, İngiltere’den gelen Norman ağırlıklı askerlere de  “Englingvarrangoi” denilirdi. Böylece Türkler ve Normanlar Bizans için kimi zaman gene Türkler ve Normanlara karşı birlikte savaşırlar, bazen de son anda taraf değiştirirlerdi.

  • 1836 Churchill vakası: Türk çocuğu vurdu, padişahtan nişan aldı!

    Kadıköy’de avlanan William Churchill adlı bir İngiliz, yanlışlıkla bir Türk çocuğunu yaralar ve gözaltına alınır. Churchill’in devamında maruz kaldığı kötü muameleyi diplomatik bir fırsata dönüştürmek isteyen İngiliz büyükelçisi Ponsonby, iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getirir. Sonuçta Dışişleri Bakanı Akif Efendi görevden alınır; Churchill’e ise nişan verilir, ihsanlarda bulunulur ve Ceride-i Havadis adı verilen yarı-resmî gazeteyi çıkarması sağlanır.

    Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ilk yarısında kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanıyordu. Durabildiği kadarı da uluslararası dengeler sayesindedir. İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya pazarlıkta uyuşabilse, şartlar elverişli olsa, paylaşıldığı takdirde her ülke bir diğerinin kendinden daha avantajlı duruma geleceği endişesini taşımasa, Osmanlı Devleti’ni kendi aralarında paylaşmak için hiç vakit kaybetmeyeceklerdi.

    1827’de İngiliz-Fransız ve Rus ortak donanması Navarin’de Osmanlı donanmasını imha etti. 1828’de Balkan ve Kafkas cephelerinden saldıran Rusya, Yeniçeri Ocağı’nı dağıtmış, yeni ordusunu henüz tam tekmil kuramamış Osmanlıları her an dize getirebileceğini gösterdi. 1829’da Yunanistan’ın bağımsızlık savaşında birçok İngiliz subay ve entelektüeli bilfiil savaşmıştı.

    Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra Osmanlı Devleti’nin tamamiyetini (bütünlüğünü) sağlama taahhüdü, İngiltere ile Fransa arasındaki ittifakın ana sebebidir. İki ülke, hazır başlamışken Rusya’nın açıkça Osmanlıları paylaşma önerisine ittifaklarını bozmamak adına ve Rusya’nın bu işten daha kârlı çıkacağı öngörüsüyle karşı çıktılar. 1830’da Fransızlar Cezayir’i ele geçirdiler. Aynı sıralarda Sisam’ın, Sırbistan’ın özerklik kazanmaları, 1831’de isyan eden Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Kütahya’ya kadar gelen ordusunun ancak uluslararası müdahale ile durdurulabilmesi, Osmanlı Devleti’nin itibarını yerlebir etmişti. Sonrasında büyük devletler Osmanlıları silkeleyip, statükoyu bozmadan düşürdükleri küçük parçalar ve imtiyazlarla yetinmeye çalıştılar.

    Osmanlı Devleti, Kavalalı’ya karşı donanmasıyla yardıma gelen Rusya ile 1833’te imzaladığı Hünkâr İskelesi Antlaşması sonrasında, bir anlamda Rusya’nın himayesine girmişti. Yeni dönemde, yılların düşmanı Rusya’nın, çarın, Rus elçisinin Sultan II. Mahmud nezdinde yeri bambaşkaydı. İngiltere bu durumdan çok rahatsızdı ve dengeleri kendi lehine çevirmek için fırsat kolluyordu. Tam bu sıralarda İstanbul’da gelişen “Churchill Olayı”, İngilizlere eşsiz bir fırsat sundu.

    Yaklaşık 20 yıldır Türkiye’de yaşayan, İstanbul’da ABD konsolos yardımcısı olarak çalıştıktan sonra çeşitli işlere giren William Churchill adlı bir İngiliz, Kadıköy’e yerleşmişti. Osmanlılara tabii gayrimüslimler zimmî olduklarından, her kent, kasaba ve köyde, kendi mahallelerinde yaşayabilirken; Osmanlı tebaası olmayıp “Efrenç-Frenk-Müste’men” adlarıyla anılan tüccar, mühendis, sanatçı taifesi, Beyoğlu-Tarabya gibi semtler dışında oturamazlardı. Bu insanların 1831 Beyoğlu yangınında büyük zarar gören- yanan evleri yeniden yapılıncaya kadar, Kadıköy, Moda gibi semtlere geçici olarak yerleşmelerine izin verildi. Kapitülasyonların himayesinde tüm alışkanlıklarını pervasızca sürdürmeleri üzerine, yerleştikleri Müslüman mahallelerinde halkın tepkisi ile karşılaştılar. Meskûn mahallerde silahlı dolaşmaktan, avlanma bahanesiyle sokak aralarında kuzu, tavuk, köpek gibi hayvanlara hedef gözeterek ateş etmekten çekinmediler. Şikâyetler çoğalınca Beyoğlu yangını sonrası Kadıköy’e yerleşen müste’menlerin eskiden olduğu gibi sadece Beyoğlu-Tarabya gibi semtlerde yaşamaları istendi.

    Churchill ise yangından önce Kadıköy’e yerleştiğinden, taşınmak için üç ay süre istedi ve kabul edildi. Tam bu sırada 8 Mayıs 1836 tarihinde oğlu ve bazı dostlarıyla Kadıköy’de avlanmaya çıktı. Kendi iddiasına göre bir bıldırcına ateş etti ama, bıldırcını düştüğü yerden almaya gittiğinde kuzusunu otlatan küçük bir çocuğun yaralandığını fark etti. Defter-i Hakânî (Tapu İdaresi) kâtiplerinden Necati Efendi’nin küçük oğlu, Churchill’in tüfeğinden çıkan saçmalarla yaralanmıştı.

    1850’de Selimiye Kışlası ve Kadıköy. Çizim: Fossati

    Kadıköy’ün Müslüman sakinleri, yaralı çocuğun ağabeyi hemen müdahale ederek Churchill’in etrafını çevirdiler. İlk başta yaraladığını inkâr etmesine rağmen, olayı görenler bıldırcına değil kuzuya ateş ederken çocuğu yaraladığını iddia ederek askerleri çağırdılar. Ortalıkta zaten hiç bıldırcın yoktu. On beş dakikalık bir bekleme süresinde de Churchill’i bir miktar hırpaladılar.

    Askerler geldiğinde yüzükoyun yere yatırılıp başlarındaki yüzbaşı tarafından dövülünce olayın ciddiyetini kavrayan Churchill, tüfeğini teslim ettikten sonra çıkarıldığı Kaptan Paşa kethüdasının huzurunda “jurnal kâtibi (gazeteci) olduğunu, Osmanlı Devleti’nde yaşayan İngiliz vatandaşlarının hukukunu belirleyen ahidname gereği kendisini tutuklayamayacaklarını, bir şey yapamayacaklarını” anlatsa da, Üsküdar mahkemesinde kadının karşısına çıkarıldı. Kendisi, kadının bulunduğu ikinci kata çıkarken de sopalarla darp edildiğini iddia eder.

    Churchill’in mührü

    Churchill’in bazı yazışmalarında kullandığı Türkçe mührü.

    Duruşma başlamadan kadı, Churchill’in müste’men olmasından dolayı eziyet edilmesine rızası olmadığını, bir müste’meni yargı yetkisinin kendine ait olmayıp hariciye nazırına ait olduğunu söyler. Mahkemeye olay yerinden gelen doktorun ifadesi doğrultusunda bir ilam düzenlenir. Daha sonra iki ülke ilişkilerini en derinden etkileyecek belge, bu ilam olacaktır. Churchill’in de elçi Ponsonby’ye yazdığı mektupta hüküm içermediği, sadece keşif ilamı olarak düzenlendiğini söylemesine rağmen, İngiliz tarafı müste’men bir İngiliz’in, konsolos mahkemesinde yargılanması gerekirken kadı huzuruna çıkarılıp yargılandığına delil olarak bu keşif ilamını mahkeme ilamı gibi gösterir ve diplomatik kriz çıkarır.

    Churchill’in dilekçesi Churchill’in bir alacak meselesinin çözülmesi talebiyle Osmanlı Hariciyesine sunduğu arzuhali.

    Churchill akşama doğru Üsküdar’dan Umur-ı Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Akif Efendi’ye gönderilir. Nazırın olaydan haberi yoktur. Babıâli tomruğuna (hapishanesine) kapatılan Churchill, ilk gece burada yatacağına ihtimal vermez. Sefaretin kendisini hemen çıkarmasını bekler. Beklediği olmaz, bir gece hapsedildiği gibi ertesi gün “Tersane Zindanı”nda prangaya vurulur.

    Olayın başından gerginliğin arttığı zamana kadar geçen safhaları Akif Efendi Tebsıra adlı eserinin ilk hali olan uzun bir kaime ile II. Mahmud’a sunmuştur [BOA. C.HR.4007]. Buradaki anlatıma göre; İngiltere Sefareti ikinci tercümanı Etienne Pisani vatandaşını korumak, hapisten çıkarmak için Babıâli’ye geldiğinde, kendisine Akif Efendi tarafından “yaralı çocuğun sağlık durumu netlik kazanıncaya kadar Churchill’in hapiste tutulacağı” söylenir. Ayrıca kendisine “Elçiye söyle, İngilizler İstanbul’a sahte para sürmeye, avlanırken adam vurmaya mı gelirler” denilerek gönderilir.

    Bu tarihte İngiltere Sefareti’nde Büyük ve Küçük olarak adlandırılan tercüman Pisani’ler çalışmaktadır. Küçüğü etkisiz kalınca Büyük Pisani gelir ve Churchill’i alıp gitmek ister. Eşlik eden bir kavasla Tersane Zindanı’na gönderilir ama, Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa “tezkiresiz veremeyiz” deyince hışımla geldiği Babıâli’de, Akif Efendi’den tezkire isteyeceği yerde, ağzına geleni söylemeye başlar.

    Akif Efendi Tebsıra’sında tezkire isteseydi hemen vereceğini belirtir. Pisani “Osmanlılarla ilk diplomatik temasların başladığı andan itibaren İngiltere vatandaşlarına böyle bir muamelenin yapılmadığını, eldeki ahidnamelere göre de yapılamayacağını” iddia eder. Ona göre “Osmanlı mahkemeleri bir çocuğu yaralamış olsa da bir İngiliz vatandaşını yargılayamaz. Ancak İngiltere elçisinin kuracağı bir mahkemede yargılanabilir”. İngiliz-Osmanlı Ahidnamesi’nin kırk ikinci maddesindeki “bir İngiliz’in kan veyahut başka bir suçtan ithamında İngiltere’nin elçi veya konsolosları bulunmaksızın kadılar kendi kendilerine duruşma yapıp kanuna aykırı rencide etmeyeler” diye açık hükmüne rağmen ahidnameye uyulmamıştır, der.

    Akif Efendi ve Churchill olayı

    Akif Efendi’nin (Paşa) en meşhur eseri Tebsıra’sının ilk metni sayılabilecek, Churchill olayını uzun bir özet halinde anlattığı kaime.

    Nazır Akif Efendi, ahidnamelerin öyle bir hukuk içermediğini söyleyerek bu iddiayı reddeder. Büyük Pisani, Churchill’i suçlayan “keşif ilamı”nı veren Üsküdar kadısı hakkında, kaleme gelmez fahiş tabirlerle hakaret eder. Akif Efendi Tebsıra’da, Pisani de Ponsonby’ye sunduğu raporda aralarında geçen hakaret kelimelerini açıklamaz ama, Orhan Koloğlu sarfedilen küfür sözlerini konsolos raporunda bulmuştur. Akif Efendi’nin Churchill’in suçunu anlatan kadı ilamını öne sürerek “suçu hakkındaki ilamı okuyup kendin öğrendin” demesiyle Pisani, “bu b..tan, yalan ilama mı inanacağız” küfrünü savurur.

    Birden ipler kopar. Baştercümandan diplomatik üsluptan uzak, ağza alınmaz sözler işiten Hariciye Nazırı Akif Efendi kendini tutarak sadece “Bu ne edepsizliktir, baştercüman olacaksın, ağzından çıkanı kulağın duymuyor, ben seninle sohbet edemem” diyerek sesini keser. Pisani kendi kabahatini örtmek için elçiyi ne gibi safsata ve tahriklerle kandırdıysa, elçi Babıali’ye gelip meseleyi bir de Osmanlı memurlarından duymak yerine, bundan böyle Hariciye Nazırı Akif Efendi’yi muhatap almayacağına dair sadrazama, seraskere resmî takrir gönderir. Bugünkü anlamıyla “protesto notası” dediğimiz bu belgeden sonra, mesele devletlerarası bir krize dönüşür. Akif Efendi’nin haberi olmadan II. Mahmud’un emriyle Churchill, Tersane Zindanı’ndan çıkarılıp Pisani’ye teslim edilir. Onu döven yüzbaşı meslekten ihraç edilir. Elçi, olayın ayrıntılarını İngiltere’ye bildirmek için kurye gönderir; Haliç’te demirli beylik kotrasını Akdeniz’de olan İngiliz Donanması’nı Çanakkale Boğazı taraflarına getirmek üzere yola çıkardığı dedikodusunu yayar.

    Babıali’ye nota İstanbul’daki İngiliz Elçisi Lord Ponsonby’nin Hariciye Nazırı Akif Efendi’yi muhatap kabul etmeyeceğine dair verdiği protesto notası.

    Fransa elçisi de olaya katılmaktan geri kalmaz. Fransa tebaasından olanlara aynı muamelenin yapılmaması için Osmanlı Devleti’nin etkili tedbirler almasını resmen talep eder. Ponsonby, Umur-ı Mülkiye Nazırı (İçişleri Bakanı) Pertev Efendi’nin yanına gelip “bu meseleden dolayı İngiltere Devleti, Devlet-i Aliyye’nin altını üstüne getirecektir” yollu savaşta bile söylenmeyecek lakırdıları savurur gider.

    O günlerde Şehzade Abdülmecid ile Abdülaziz’in Kâğıthane’de sünnet düğünleri yapılır. Burada Hariciye Nazırı Akif Efendi ile görüşen Nemçe (Avusturya) elçisi, Ponsonby’nin tavrını eleştirir. Bizzat Ponsonby ile olan görüşmesinde “bu olayda böylesine şiddetli bir tavır takınmak yersizdir” tarzındaki konuşması üzerine Ponsonby “ne yapayım, memleketimizin halini bilirsin, korkudan böyle şiddet göstermeye mecbur oldum. Şimdi bir tarziye isteyeceğim lakin nasıl bir tarziye (devletler hukukuna göre özür dileme) isteyeceğime henüz karar veremedim” der. Avusturya elçisi “tarziye isteme usulü, devletlerarasında geçerli bir teamüldür. Ancak yerine getirilemeyecek münasebetsiz bir tarziye istersen, bu hem senin için bir başarısızlık olur, hem de iki ülke arasına soğukluk girer” tarzında aklı başında yönlendirmelerde bulunur.

    Lord Ponsonby

    1836 yılında büyükelçi olarak bulunduğu İstanbul’da İngiltere’nin çıkarlarını başarıyla savundu.

    Akif Efendi Avusturya elçisinin sözlerini pek beğenir. Ponsonby’nin takririnde dile getirdiği “ahidnameye aykırılık” iddialarını kabul etmeyip isbat etmesini ister. Londra’daki fevkalade Osmanlı sefiri Nuri Efendi aracılığıyla İngiliz Umur-ı Ecnebiye nazırına “tercümanının bana (Akif Efendi) ve Umur-ı Mülkiye Nazırına (Pertev Efendi) ettiği hakaretleri kabul edemeyiz” sözleri iletilir. Bunun üzerine gerilim iyice artar. Serasker Hüsrev Paşa, Ponsonby’yi Tarabya Kasr-ı Hümayunu’nda kabul ederek konuşur ancak kriz sona ermez.

    Adeta geri dönülmez bir yola girilmiştir. İngiltere Başbakanı Palmerston, Rus etkisindeki Osmanlıları destabilize etmenin bir yolu olarak Ponsonby hadisesini kullanır. Akif Efendi, Eflak tercümanlarından İstefanaki ile işbirliği içindeki elçi Ponsonby, tercüman Pisaniler ve Mülkiye Nazırı Pertev Efendi’yi kendine karşı komplo kurmakla suçlar. Görevinden istifa etmeyi düşünse de, yapılan istişarelerde uygun olmayacağının dile getirildiği bir anda azledilir. Bu sonuç Akif Efendi için büyük bir yıkım olur. Devlet-i Aliyye’nin Hariciye Nazırı’nın sıradan bir İngiliz uğruna feda edilmesini, dine, millete, padişaha bir hakaret olarak görür. Yine de sessiz ve derinden çalışıp kısa sürede baş rakibi Pertev’i bertaraf edip, Ponsonby ile ilişkilerini düzeltecektir.

    Ne var ki artık büyü bozulmuştur. 16. yüzyılda diplomasinin kurallarını Osmanlı belirliyordu. Elçiler padişahla görüşebilmek için haftalarca, aylarca Elçi Hanı’nda bekletilirdi. Divan çavuşlarının koltukaltlarından tutup ayaklarını yerden kestikten sonra padişahın huzuruna çıkardıkları elçilerin devri kapanmış, azlini talep ettikleri bakanları görevlerinden aldırabilen ecnebi diplomatlar ortaya çıkmıştır. Lisan bilmediklerinden Rum divan tercümanlarının sıklıkla oyununa gelen Osmanlı hariciyecileri ancak Tanzimat devrinde Fransızca bilen diplomat yetiştirebileceklerdir.

    Yine de Osmanlı Devleti bu olayda büyük yara almıştır.

    Kendi adıyla tarihe mal olan bu hadisenin başlangıçtaki mağduru, sonuçta en kârlı çıkanı olmuştur. Churchill’e “kırılan gönlünün hoş tutulması” için padişah tarafından pırlantalı bir nişan verilir. Ayrıca 10 bin kantar zeytinyağı ihracı ile Türkçe özel bir gazete çıkarma imtiyazına kavuşur. Ceride-i Havadis adı verilen yarı-resmî gazete, 31 Temmuz 1884’ta yayın hayatına başlar. Yapılan mukavele ile gazeteye üç yıllığına her ay 7000 kuruş destek verilecektir. Müslüman toplumda henüz gazete okuma alışkanlığı olmadığından 150-300 arası tirajlarla uzun süre idare edilir. Kontrat süresi bitince devlet desteği kesilir ama, zararı büyüyen Churchill’e gazeteyi kapatmadan yeni bir destek paketi açılır.

    Churchill’e verilen gazete İstanbul hükümeti tarafından İngiliz Churchill’e imtiyazı verilen Ceride-i Havadis gazetesinin 31 Temmuz 1840 tarihli ilk sayısı.

    Churchill’in 1846’da ölümüyle, gazete oğlu Alfred Black Churchill’e geçer. Kırım Savaşı sırasında Sivastopol’da savaş muhabirliği yanında Divan-ı Hümayun Beylikçiliği’ne rapor göndermekle görevlendirilir. Kırım’dan gönderilen haberlerle, Türk basınında ilk savaş muhabirliği ortaya çıkar ve halkın büyük ilgisine mazhar olur. Daha sonra sadrazam olacak Said Paşa’dan, Sicill-i Osmani yazarı Mehmed Süreyya Bey’e, Kaptan-ı Derya Ramiz Paşazade İzzet’e kadar devrin entelektüel simaları da artık gazetenin yazar kadrosundadır.

    Bu konuda Orhan Koloğlu’nun Miyop Çörçil Olayı adlı eseri yabancı arşiv ve gazetelere, konsolosluk raporlarına dayalı değerli bir çalışmadır. Nedim İpek’in Belleten’in 226. sayısında yayınlanan “Churchill Vak’ası 1836” adlı makalesi de Osmanlı Arşivi belgelerini büyük bir yetkinlikle değerlendiren derlitoplu bir makaledir. Olayın ana kahramanlarından Hariciye Nazırı Akif Efendi’nin başından geçenleri kaleme aldığı Tebsıra adlı eseri bize çok ilginç bir anlatım sunmakla kalmamış, Türk edebiyatında yenileşme yolunun en mümtaz eserlerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

    İstanbul, Feriköy Katolik Mezarlığında Churchill ailesi.
  • Kart dö vizit: ‘Hamili kart yakınımdır’

    Kart dö vizit: ‘Hamili kart yakınımdır’

    Kartvizit kullanımı, 19. yüzyıl sonlarında ülkemizde de yaygınlaşmaya başlamıştı. Pek çok ailenin geçmişinde eski evrak arasında, fotoğraf albümleri içinde, büyüklerin yazı masasının çekmecelerinde yer alan ve kıymet verilmeden atılan bu kağıt parçacıkları, günümüzde önemli bir biyografik belge sayılıyor.

    Ülkemizde kartvizit kullanımı, modernleşme hareketlerinin bir sonucudur. İmparatorluk döneminde özellikle İstanbul’da insanların kendilerine kartvizit bastırmaları, bu kartvizitleri birbirilerine takdim etmeleri, yani kartvizitlerin “suret-i istimâli” 1890’lı yılların başına doğrudur. Bu tarihlerde çıkmakta olan irili ufaklı bazı dergilerde, kartvizitler hakkında haberler yayınlanır. O haberlerden biri Avlonyalı Süreyya’nın yönettiği Kitapçı Arakel Efendi’nin yayımladığı Zerrât mecmuasında (İstanbul, 1305 / 1889, s.114-115.) “Memâlik-i mahrusada kart istimali henüz umumiyetle müstamel değilse de mehâsin-i garbiyeyi taklidden hâlî kalmayanların delaletiyle sekiz on seneden beri kart istimali bizde dahi modalaşmıştır” şeklindedir.

    Yine kartvizitler hakkında yazı yazanların öncülerinden biri de Ahmed Mithat Efendi’dir. Aynı zamanda İstanbul’da kartvizit kullanan ilk kişilerden biri olmalıdır. Çünkü elimizde Ahmed Midhat Efendi’nin 1890’lı yıllarda “Sıhhiye Müdürü” olduğu döneme ait karviziti bulunmaktadır. Ünlü gazetecimiz Avrupa Adab-ı Muaşereti Yahud Alafranga (İstanbul, İkdam matbaası, 1312 (1894)  s.411-424) isimli eserinin kartvizitler ile ilgili bölümünde “Avrupa’ya giden bir adem için kart dö vizit bulunmak birinci zaruriyandandır. Kart dö vizit bir ademin asıl resmi hüviyeti demek derecesinde mühimdir… Kart dö vizit isti‘mâli elyevm Osmanlılarımız içün dahi levâzım-ı medeniyye sırasına girmiştir. Bunları imal etdirdikleri zaman (Filan Efendi) veyahud (Filan Bey) (Filan Paşa) diye unvanlarını dahi isimleriyle beraber yazdırmaktadırlar…” demekte ve kartvizitlerin nasıl kullanılacağını, kurallarını, Avrupa’da kullanılış şeklini uzun uzun anlatmaktadır.

    Bu kitabın yayımlandığı tarihlerde Ahmed Rasim ile Mustafa Reşid’in kaleme aldıkları Hâzine-i Mekâtib Yahud Mükemmel Münşeât (İstanbul, Mekteb-i Sanayi Matbaası, 1309 / 1892) gibi isimlendirilen, güzel yazı, mektup örneklerini içeren kitaplarda da kartvizitlerin nasıl kullanılacağı sıkça ve bolca tarif edilmektedir. Bu tür öncü kabul edilebilecek yazılardan sonra yayımlanan, bütün sosyal yaşam kurallarını (Adab-ı Muaşeret=Görgü) anlatan kitaplarda, kartvizitler ve onların nasıl kullanılacağı hakkında bölümler yer almaya başlar.

    Pek çok ailenin geçmişinde eski evraklar arasında, fotoğraf albümleri içinde, büyüklerin yazı masasının çekmecelerinde yer alan ve kıymet verilmeden atılan bu kağıt parçacıkları, arkalarına yazılan bir not, bir iltimas ricası veya doğaçlama söylenmiş bir şiir parçasını içerirler. “Hamili kart yakınımdır” ibareli, kartı getiren kişiye bir ayrıcalık ricası taşıyan bu şahıs kartları, modern dünyanın hâlâ vazgeçilmezleri arasındadır.

    Nazım Saltuk ile Nevzat Sudioğlu’nun kaleme aldıkları Görgü Ansiklopedisi’ne göre kartvizit; “bir şahsın kimliğini belirten ufak boyda bir kartdır. Umumiyetle düz beyaz renkli kartonlar üzerine siyah mürekkeple basılmış olanları tercih edilir. Kartvizitler mümkün olduğu kadar sade olmalıdır. Kartvizitte şahsın adı ve soyadı yazılmalıdır. Takma ad kullanmak veya adının yalnız baş harfini koymak doğru değildir. İsmin altına meslek veya ünvanını ilave etmesi mümkündür. Adres yazılması icabediyorsa alt sol köşeye konmalıdır. Sosyal münasebetlerde kullanılan kartvizitlere iş adresi ve telefon numarası yazmak doğru değildir. İş ve meslek kartları ayrıdır. Bunların orijinal şekilde, bazı desen ve motiflerle süslü olarak basılması münasiptir. Kart sahibinin adı veya firma ismi ve işin mevzuu kartın ortasına, adres tam olarak bunun biraz altına yazılır. Bu kartlar sosyal münasebetlerde kat’iyen kullanılmamalıdır”.

    Yine Zerrât mecmuası kartvizitlere ait şu bilgiyi verir: “Varakpâre-i ziyâret cümlesiyle tercüme edilen kartlar elyevm akvam-ı medeniyye arasında hâiz olduğu ehemmiyet-i mahsusası nisbetinde mucidini aramak için erbâb-ı malumât pek çok tedkikâtda bulunmuş ve Fransızlı “Solanc”ın netice-i tetebbuatı olmak üzere Avrupa’da Parisli bir yazı hocası tarafından en evvel isti‘mâl olunduğu anlaşılmıştır”.

    Son yıllarda sahaflık ve efemera dünyasında kartvizit toplamak, biriktirmek yaygınlaşmış, kitaplarda bu tür belgelerin (görsel özellikleri de dikkate alınarak) yayımlanması önem kazanmıştır. Özellikle hanedan mensupları, önemli devlet adamları, şöhretli kişiler, ünlü yazar ve edebiyatçılar, dünyaca ünlü şahsiyetlerin kartvizitleri bir piyasa oluşturmaktadır. Biyografik belge niteliğinin dışında, hat sanatı ve kaligrafi örneği olarak da önem verilen kartvizitler, tarihî yayınların vazgeçilmezlerinden biri olmuşlardır.

  • Halikarnas Balıkçısı: Ankara deniz, Bodrum başkent

    Halikarnas Balıkçısı: Ankara deniz, Bodrum başkent

    Halikarnas’ın ünlü ‘Balıkçı’sı Cevat Şakir Kabaağaçlı, hem eserleri hem yaşamıyla Bodrum ve havalisini dünyaya tanıttı. Onunla 60’lı yılların başında tanışan yazarımız Ozan Sağdıç, Ankara’yı sular-seller götüren yağmurlu bir günde yaşadıklarını; ünlü yazarla Bodrum’da ve Mavi Yolculuk’ta yollarının nasıl kesiştiğini anlatıyor.

    Ankara’daki Hayat dergisi bürosu, Ulus’taki ilk yerinden, gelişen şehrin yeni merkezi Kızılay’a, İzmir Caddesindeki bir apartmanın beşinci katına taşınmıştı. O zamanlar Cumhuriyet gazetesinin bürosu da hemen yanımızdaki Kocabeyoğlu Apartmanının birinci katındaydı. Büroda tek başıma olduğum için istihbaratımız yoktu ve onu da yandaki komşu bürodaki arkadaşlardan alabilme şansımın artmasından dolayı, bir bakıma iyi olmuştu bu değişim.

    Merkezî bir yerde olduğumuz için ziyaretçilerimiz de artmıştı. Karışanım görüşenim olmadığından, büroyu neredeyse evim gibi döşemiştim; güzel bir müzik seti de yerleştirmiştim, bol bol klasik müzik dinleme fırsatım oluyordu.

    Bodrum’un bakir zamanları Ozan Sağdıç’ın, İzmir’in ünlü fotoğrafçısı Mustaf Kapkan ile birlikte yaptığı ve akşamında sürpriz bir şekilde yemekte Cevat Şakir ile buluşacağı Bodrum ziyaretinin anısı, 1960’lar.

    1963 yılı olmalıydı; sıcak bir Temmuz günüydü. Bir yandan fotoğraflarımı düzene sokmaya çalışıyor bir yandan da pikaba Beethoven’in Beşinci Senfoni’sinin plağını koymuş, onu dinliyordum. O zamanlar plak koleksiyonu yapmaya yeni başladığım için, bu edindiğim beş-altı plaktan biriydi. Derken zil çalmadan, onun yerine kapıya adeta tokmak darbeleriyle, Beşinci Senfoni’nin başlangıcındaki o ünlü girişin temposuyla “ta ta ta taaam” diye vuruldu.  Kapıyı açtığımda kan ter içinde yaşlı bir adam, adeta bomba düşmüş gibi içeriye düştü: “Aç evlât aç, kulağımızın pası silinsin” diye haykırıyordu.

    Salona geçtiğimizde en yakın koltuğa yığıldı. Onun isteği üzerine ses yükselticisinin düğmesini sonuna kadar çevirdim. Kendi soluklanması sakinleşene ve plağın o yüzü sonlanıncaya kadar bekleştik. Müziğin sesi kesilince kendisini tanıttı: “Ben Cevat Şakir” dedi. 

    Kulağımızın pası silinsin!

    Ozan Sağdıç, Hayat’ın Ankara ofisinde Beethoven’in 5. senfonisini dinlerken kapı çalınmış, içeriye “Aç evlat aç, kulağımızın pası silinsin” diyerek yaşlı bir adam girmişti. Bu, Cevat Şakir’den başkası değildi.

    Aslında onu hemen tanımıştım ama renk vermemiştim. Çünkü bir süre önce Türkiye’de ilk kurulan otel-motel zinciri Tusan’ın ilk tesislerinin açılışları için Truva, Bergama, Kuşadası, Efes ve Pamukkale’yi içeren bir tanıtım gezisine bir grup gazeteci davet edilmişti. O grupta örneğin Halit Kıvanç vardı ve kendisiyle uzun dostluğumuzun ilk tanışması gerçekleşmişti. Aklımda kalan her gazeteden birer kişi katılmıştı, ancak Cumhuriyet’ten bir muhabir bir de foto muhabiri vardı: Mücahit Beşer ile Aydın Dörder… Şirketin anı defterini bana da uzattıklarında bir espriyi kaydetme fırsatı doğmuştu; şöyle yazmıştım: “Bu gezide aramızda güçlü imzalar vardı. Ancak en güçlü ekip yine de Cumhuriyet ekibiydi. Baksanıza adamlar dörder, beşer gelmişler”.

    Her neyse… İşte bu topluluğa, ziyaret ettiğimiz yerler hakkında bilgi verecek rehberler hazır bulundurulacaktı. Efes ve Pamukkale’deki Hierapolis ören yerlerini de Halikarnas Balıkçısı anlatacak demişlerdi. Ne yazık ki Efes’te geçirdiğimiz gün, Balıkçı bir İngiliz bakana mı ne mihmandarlık yapmaktaymış; biz kendisinden yararlanamadık. Onu ancak Pamukkale’ye yetiştirdiler. Orada onun sözcüğün tek anlamıyla görkemli tek kişilik tiyatrosuna (rehberliğine  diyemeyeceğim) tanık olmuştuk. Her bir anıtın önünde, bizi antik Yunan ya da Roma dönemine götürüyor; o çağlardan bir kahramanı dinlercesine onun gürleyen teatral sesinde kendimizi kâh bir trajedi kâh bir komedi içinde buluveriyorduk. Zaman zaman bizi Olimpos’a çıkarıyor, mitolojinin tanrılarıyla ve tanrıçalarıyla tanıştırıyordu. O gün çok kısa sürdüğü ve bir grup içinde bulunduğumuz için yüzyüze tanışmamız mümkün olamamıştı. Ama ben onu yakından görme fırsatını yakalamıştım.

    Gelelim biz yine Ankara’daki öykümüzün devamına… Halikarnas Balıkçısı kendisini tanıttıktan sonra, orada hangi nedenle bulunduğunu anlatmaya başladı. Aslında aradabir onun yazıları da çıkardı ya, kendisine yardımcı olurlar niyetiyle Cumhuriyet’in Ankara bürosunu arıyormuş. Onların tabelasını görememiş, bizim balkonumuz boyunca uzanan koskoca “Hayat ve Ses Ankara Bürosu” levhasını görmüş. Bunlar asıl adresi bilir deyip, beş kat merdiveni tırmanmayı göze almış. Kat hizasına gelince de Beşinci Senfoni’nin daireden taşan melodileri onu mıknatıs gibi kendine çekmiş. Ankara’ya geliş nedeni de, oğlunun asker olması, havacı seçilmesiymiş. O günlerde de Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’di; oğlunu iyi bir yere yerleştirsin diye ricaya gelmiş. Bir yandan da “Ben hiç böyle işlerin adamı değilim ama, evlat derdi beni torpil arama yollarına düşürdü işte” diye kendi kendince yakınıyordu.

    Şans kapıyı çalınca! Cumhuriyet gazetesinin bürosunu arayan Cevat Şakir, “Hayat ve Ses Ankara Bürosu” tabelasını görünce, adres sormak üzere uğramış, yazarımız Ozan Sağdıç, Balıkçı’nın bu harika portrelerini çekme fırsatını bulmuştu.

    Ne de olsa Ege çocuğuyuz; onun 30 öyküsünü içeren ilk öykü kitabını ortaokul ikinci sınıfındayken okumuşuz ve o kitabı iş dersimizde usulüne tam uygun bir biçimde profesyonelce ciltlediğimiz için resim-iş öğretmenimizden 10 numara almışız. Aramızdaki sohbet koyulaşınca, hazret Cumhuriyet gazetesini aramayı da, İrfan Tansel’i de, herşeyi unutuverdi. “Boşver” dedi, “Sabahattin Eyüboğlu’yla tanışıklığımız, Bedri Rahmi’yle dostluğumuz ortaya çıktı. İş takibini de yarın yaparız, günler çuvala girmedi ya… Söz “Mavi Yolculuk”lara sıçradı, döndü dolaştı, ortak dostumuz İzmir’in en kral fotoğrafçısı, Bodrum sevdalısı Mustafa Kapkın’a ulaştı. Bu arada sırası geldikçe ona fotoğraflar, albümler gösterdim. Hepsini olağanüstü bir dikkatle izledi.

    Yazın o sıcak günlerindeki boğucu havası, Ankara iklimini iyice esir almıştı. Kapıdan pencereden büronun içine de sızmıştı. Balıkçı “Yahu reis” dedi, “şu Ankara’da şöyle açıkhavada oturulacak bir yer yok mudur, gidip serinleyelim”.

    O zamanlar Kızılay’ın göbeğinde mevcut Ulus Sineması ile Yapı Kredi Bankası arasında halen de bulunan, ancak daralmış ve işlevi değişmiş üçgen biçiminde oluşan meydancığa, Restoran Cevat isimli bir işletme birkaç masa koymuştu. İçki yasağı henüz olmadığı ve yadırganmadığı için, alenen bira da içilebiliyordu. Üstad ile bürodan çıktık, gidip bir masaya oturduk. Serinletecek biralar masamızda, yeniden sohbete başladık.

    Ankara’nın ünlü “Kırkikindi” yağmurları vardır. Çoğu zaman düzenli olarak bir aydan fazla sürdüğü için bu adla anılır. Sabah gökyüzü açıktır, öğle saatlerinde bulut toplamaya başlar, ikindi vakitlerinde sağanak yağmur yağar. Memurların mesai bitimine rastladığı için ironik olarak “Memur ıslatan” da denilir bu yağmurlara. Tam da mevsimiymiş galiba, önce tozkoparan bir esinti çıktı. Meydanın diğer köşesinde sonradan Ankaralıların “Gökdelen” diye adlandırdığı, o zamanın en yüksek binasının inşaatına yeni başlanmış, henüz temel kazısı aşamasında. Oradan rüzgârın havaya kaldırdığı toz toprak bir anda üstümüze geldi, yüzümüze gözümüze çarptı. Ama üstat ona mı bakar; esinti çıktı ya, bir memnun kaldı ki, “Es bre deli rüzgâr” diye bağırıp çağırmaya başladı.

    Kırkikinde veya ‘Memur ıslatan’ yağmurları Ozan Sağdıç, tanıştıkları gün Cevat Şakir’i Restoran Cevat’a götürmüş, dışarda bir masada otururlarken Ankara’nın meşhur “memur ıslatan” yağmuru başlamıştı. Önceleri “Islat bizi yaratılışın yağmuru” diye seslenen Halikarnas Balıkçısı, yağış şiddetlenince “Reis, biz de tüysek iyi olacak galiba” demek zorunda kalmıştı. Sağdıç’ın objektifinden o günkü yağmurun azizliğine uğrayan Ankaralılar.

    O esinti birkaç dakika ya sürdü ya sürmedi, alnımıza küçük damlacıklar halinde bir çiselemedir başladı. Bu durum bizim üstadı daha bir coşturdu. Gömleğinin düğmelerini paralarcasına çözüp önünü neredeyse göbeğine kadar açtı. Bu arada gökyüzüne sesleniyor, adeta nutuk atıyordu: “Ey Yaradılış, bize ihsan buyur! Islat bizi yaradılışın yağmuru”. Bu arada küçük damlalar giderek büyümeye sıklaşmaya başlamıştı. Bizden başka ayrı ayrı masalarda iki çift daha oturmaktaydı. Daha yaşlıca olanı esinti çıkar çıkmaz kalkmış, restoranın mağara ağzına benzeyen karanlığında kaybolmuşlardı. Genç çift ise biraz daha dayanmıştı, yağmur hızlanınca onlar da meydanı terkettiler. Balıkçı “Islanalım be yahu, yaradılışın yağmuru bu” diye seslenirken bana döndü, “Ne dersin Reis, şöyle bir ıslanalım değil mi” diye sordu.

    Sordu diyorum ama, bu soruyu benden tasdik bekler biçimde sormuştu. Yaşlı başlı, saygı duyduğum bir kişi, ne diyebilirim ki… O ıslanmayı öneriyorsa, bize de ıslanmak düşüyordu elbet. Sesim çıkmadı, yüzüne bakıp gülümsedim sadece. Ancak birkaç dakika sonra işin rengi tamamen değişti. Balıkçı sürgüne gönderilmeden önce Ulucanlar hapishanesinde bir süre yatmış. Ankara hakkındaki bilgisi sınırlı. Tabii, Kırkikindiler ne menem bir şey, o konuda hiçbir deneyimi yoktu herhalde. Çisenti sağanak halini alınca suya dalmış çıkmış gibi sırılsıklam ıslandık. Yüzüne bakıyorum, gittikçe değişen bir ifade… O ilk feryatlardan eser kalmadı. Sonunda “Reis” dedi, “biz de tüysek iyi olacak galiba, yukarıdaki işi azıttı”. “Yaradılış” artık “yukarıdaki” oluvermişti.  O mevhum güce elveda deyip sonunda biz de restoranın kapalı yerine sığındık.

    Artık Balıkçı da aranılan dostlar listesine kaydedilmişti. Bir gün onunla yine sıcak bir yaz günü İzmir’de Kemeraltı caddesinin girişinde karşılaştım. Elinde fileye konulmuş bir paket vardı. “Hayrola, nereden böyle?” diye sordum. “Balık pazarından kokmuş balık aldım” dedi ve hemen ilave etti: “Evde karıdan garanti azar işiteceğiz. Ama balıksız da olmuyor ki…” Bunları söyledikten sonra “Eve gel, eve” deyip ayrılacaktı ki; “Geleyim ama, önce adresi söyler misin?” dedim. Sokağın adını söyledi, numarasını söylemedi: “Sokağa girince anlarsın zaten, orada bir tek namuslu adam evi var!”. İyi de, “namuslu adam” evi nasıl olur, nereden anlaşılacak, onu sordum. “Adaaam sen de” dedi, “Namuslu adam evi bir, bilemedin iki katlı olur. Ötekilerin hepsi apartman oldu yahu…” diye açıkladı. O zamanlar daha kat mülkiyeti yasası çıkmamıştı. Apartman denilince bir tek adamın mülkü olurdu, o da ancak zenginlerin kârıydı. Balıkçının düşüncesine göre dürüstlükle zenginlik pek birarada olamazdı galiba.

    ‘Balıkçı’nın sıcak tebessümü

    Hayat dergisinin Ankara ofisinde gerçekleşen tesadüfi buluşmada laf lafı açarken, Ozan Sağdıç parmağını deklanşörden ayırmamıştı.

    İzmir’e her gidişimde, Mustafa Kapkın’ın fotoğraf stüdyosu merkez istasyonum olurdu. Önceleri Karşıyaka’da idi, Büyük Efes oteli yapılınca caddeye bakan mağazalardan birini tutmuştu. Arada bir onun sualtı fotoğrafları bizim dergide de çıkardı. Beni de işine iyi asılan yetenekli bir genç olarak gördüğü için ona konuk olmamdan hoşlanırdı. İzmir’den dergiye doğrudan postalamam gereken fotoğrafların filimlerini onun karanlık odasında yıkardım. Bodrumlu ve dalma meraklısı olduğu için sık sık iki günlüğüne oraya giderdi. Denk gelmişsem, beni de götürürdü. İşte bunlardan birinde yine onun arabasına bindik, Çeşmealtı yakınlarında bir balıkçıya uğradık, Mustafa Abi “Bodrum’da bulamayız, tedbirli gitmek gerek” dedi, bir kilo karides aldı. Bodrum niyetiyle yola çıktık. Karidesler, akşam gideceğimiz meyhaneye “Şunları hallediver ustacığım” diye bırakıldı.

    Mustafa Abi kendi işlerine dalmışken, ben de alabildiğine bakir, henüz yapılaşmamış Bodrum’un o halinin fotoğraflarını çekmek üzere yürüyüşe çıkmıştım. Akşam meyhanede buluştuğumuzda bir sürprizle karşılaştık. Halikarnas Balıkçısı oradaydı! Yabancı birilerine rehberlik yapacakmış “Bodrum’da buluşalım” diye sözleşmişler. Ertesi gün ekiple buluşacakmış. Tabii meyhanenin içi bir şenlik. Masalar ayrı ayrı değil, tüm masalar tek bir masa gibiydi. Cevat Şakir baş aktör, şov yapıyordu sanki. Arada biri ortak anılarından bir şey ortaya atıyor, onun üzerine çeşitlemeler filan… Bu muhabbet içinde, getirdiğimiz karidesler eridi gitti. Mustafa Abi onları alırken işi abarttığını düşünüyordum. Şimdi o “Keşke bir değil, birkaç kilo almış olsaydım” diye yakınıyordu.

    Yeni yayın hayatına giren Bilgi Yayınları’nın kapak düzenlerini ben yapıyordum. Azra Erhat Mavi Yolculuk’la ilgili bir kitabını getirmişti. Aklımda Balıkçı’nın bir hayli zaman önce çizmiş olduğu, mitolojik öğelerle süslü naif bir Ege haritası vardı. Ona benzer bir haritanın kitaba iyi oturacağını düşünmüştüm. Azra Hanım “Bizim ihtiyara şimdi benim bunu anlatmam çok zor” dedi, “En iyisi sen kendin konuş”. Reise telefon açtık, dileğimizi elimizden geldiği kadar anlattık. Hiç gözardı etmemiş. İsediğimizden âlâsını gönderdi. Ben basit bir şekilde renklendirdim. Kitap öyle bir kapakla satışa çıktı.

    Birkaç kez daha yollarımız kesişti. Onu son görüşümde Büyük Efes otelinin barının karşısındaki bir kanepede boydan boya uzanmış haldeydi. Bir Amerikalı gazeteciye sandalında kıyı kıyı giderken ayağıyla yekeye nasıl kumanda ettiğini göstererek anlatıyordu. Uygulamalı anlatım son bulunca karşısına dikildim. Gözlerinin feri hiç eskisi gibi değildi. “Beni tanıyamadın mı yoksa” diye takıldım. “Tanımaz olur muyum evlat”” dedi “işin feci yanı, asıl ben kendimi tanıyamaz oldum”.

    Aradan bir yıl kadar geçti, 1974’e geldik. Turizm Bakanlığına tesadüfen bilgi almak için uğramış olan bir Fransız ve bir İtalyan fotoğrafçıyla tanıştım. Yolculuklarının bir etabı da Marmaris’ten bir tekne kiralayıp, bir Mavi Yolculuk gerçekleştirmek imiş. Onlarla biraz ilgilenince, beni rehber gibi görmeye başladılar, “İstersen bize katılabilirsin” dediler. Benim Mavi Yolculuk konusunda hiçbir deneyimim yoktu. Ancak teklif çekici olunca “okey” dedim.

    Biz bir çok koylara gire çıka, içimize sindire sindire dolaşıp dururken, sıra Bodrum’a geldiğinde rıhtıma yanaştık, karaya ayak bastık. Hemen fırlayıp turizm bürosuna uğradım. Amacım, yol arkadaşlarıma biraz da medeniyet göstereyim niyetiyle yardım istemekteydi.  O sıralarda Ankara’dan çok iyi tanıdığım bir hanım arkadaş büro şefi olarak atanmıştı. Bize VIP muamelesi yapacağından kuşkum yoktu. Ancak o bambaşka havalardaydı. Ne oldu, bilir misiniz? O gün ve o saate, kısa bir süre önce yapılmış olan Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının açılışı yapılacakmış. Herkes oraya gidiyormuş. Durumu yol arkadaşlarıma anlattım. Onlar da bana katıldılar, hep beraber tören alanına yürüdük.

    Çağrılı değildim, hiçbir haberim yoktu Bodrum’da anıt niteliğinde bir mezarı yapıldığından. Halikarnas’ın ünlü Balıkçı’sı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ilk ölüm yıldönümü olan günde, adına düzenlenmiş anma gününde, tamamen bir rastlantı eseri olarak Bodrum’a uğramıştık. Gariptir, sanki Balıkçı’nın ruhu gaipten benim için özel bir çağrı yapmış gibiydi.

    ARDINDAN

    Fikret Hakan’dan kızına kahve falı

    Geçen ay çok değerli bir arkadaşımızın kaybı, Ankara büromuza yapılan bir başka ziyareti de anımsattı. Takvimler 1966 ya da 67 yılını gösteriyordu. Daha önce sözünü ettiğim büro apartmanın beşinci katındaydı. Tırmanmak zor oluyordu. Yandaki Aydın Apartmanı daha yeni bir yapıydı ve birinci kattaki iki daireden biri boşalmıştı. Hemen oraya taşındık. Bu arada Cumhuriyet bürosu da Atatürk Bulvarı’na taşınmıştı. Biz bu kez Milliyet’in bürosuna kapı komşusu olmuştuk. Benim pikapta dönen plaklarla o gümbür gümbür senfoniler, konçertolar berdevam. Yakın komşumuz Ankara Sanat Tiyatrosu’nun tüm sanatçılarıyla arkadaşız, içli dışlıyız. Zaman zaman ben onların kulisindeyim, sahne fotoğraflarını çekiyorum, dergi kapaklarını yapıyorum. Onlardan bazıları da benim konuğum oluyorlar.

    Adalet Ağaoğlu Fransız oyun yazarı Armand Salacrou’nun Durand Bulvarı oyununu Türkçeye çevirmiş, kardeşi Güner Sümer de sahneye koyuyor. Gala temsiline yazarın kendisi de davet edilmişti. Ben de çok güzel portelerini çekmiştim. Oyunun çok geniş bir oyuncu kadrosu vardı. Sinema oyunculuğu kariyerinin zirvesinde olan yakışıklı Fikret Hakan da konuk oyuncu olarak rollerden birini paylaşmıştı.

    Günlerden bir gün yine ben müzik dinliyordum; büromuzun kapısı çalındı. Açtım baktım, Fikret Hakan yanında küçük bir kız çocuğu ile ziyarete gelmişler. Buyur ettim, oturdular. Fikret kızını  annesinden (o günlerde bizce meçhul olan) bir günlüğüne “ödünç almış” olmalıydı. Belki bir yerlerde gezdirmişti kızını. Belki de gözlerden ırak bir köşede başbaşa olmayı yeğlemişti. Ben çocuğa çikolatin verdim, babasına da kahve ikram ettim. Biraz havadan sudan, sanattan filân sohbet ettik. Ayni yılın çocuklarıymışız, ikimiz de 1934 doğumluyduk. Üstelik babası Balıkesir Lisesi’nde öğretmen, annesi de Balıkesir Memleket Hastanesi’nde başhemşire olduğu için hemşehri de çıkmıştık. Ben baba-kızın birbirleriyle ilgilenmelerine fırsat vermeye dikkat gösterdim. Fikret Hakan içtiği kahvenin fincanını “Hadi bakalım, baba-kız ortak bir fal kapatalım” diye tabağına ters kapatmıştı. Bir süre sonra fincan soğuyunca açtı, birlikte fincanın içindeki telve kalıntılarını kimi kez çocukça ifadelerle birlikte yorumlamaya çalıştılar. Bu manzara kaçmazdı. Hemen bir fotoğraflarını çektim.

    Bir ara Fikret Hakan kızına “Sen burada uslu uslu otur, baba hemen gelecek” dedi, çocuğu bana emanet edip, bürodan ayrıldı. Ben herhalde AST’ta bir işi vardı, oraya gitmiştir diye düşündüm. Oysa o hemen Kocabeyoğlu pasajından geçip, tam arkamızdaki ünlü Ersan Plak mağazasından bir LP alıp geri dönmüştü. “Güzel bir vakit geçirdiğimiz bu günün anısına” deyip bana armağan etti. Plak koleksiyonumdaki DG markalı Lorin Maazel’in yönettiği Berlin Filarmoni’nin icrası Brahms’ın 3. Senfonisi o günün ve Fikret’in yadigârıdır.

    O günün bir diğer yadigârı olan yukardaki fotoğrafta Fikret Hakan’ın falına baktığı sevimli kız çocuğu, olasıdır ki, onun bir süre gözlerden uzak tuttuğu tek kızı, annesi Neşecan Hanım olan Elif’ti.

    Fikret Hakan ve kızı 1960’lı yılların ortalarında Ankara’da.

  • Asurlular’ın merkezi 10 kilometre öteye taşındı!

    Asurlular’ın merkezi 10 kilometre öteye taşındı!

    Diyarbakır, Tepe Köyü-Ziyaret Tepe’de gerçekleştirilen kazı çalışmaları sonucu, Asur İmparatorluğu’nun Anadolu sınırları ve kültürel mirası hakkında bir kitap yayımlandı. Ziyaret Tepe, bir Asur eyalet merkezi olan Tuşhan ile eşitleniyor; buraya 10 km mesafedeki Üçtepe ise ciddi buluntulara rağmen yok sayılıyor.

    ZİYARET TEPE (ASUR İMPARATORLUĞU’NUN ANADOLU SINIRLARINI KEŞFEDERKEN), Timothy Matney, John McGinnis, Dirk Wicke, Kemalettin Köroğlu; Tekfen Vakfı, 230 sayfa, 40 TL.

    Türkiye’nin güneydoğusundaki Diyarbakır ilinin Tepe Köyü’nde (eski Behramki) yer alan Ziyaret Tepe’nin kazı çalışmalarını anlatan kitap, arkeolojik sonuçlardan ziyade kazıevi ve köydeki gündelik hayata odaklanan anlatımlarla dikkati çekiyor. Tepe Köyü ile ilgili bilgiler, köy sakinlerinin gündelik hayatı, işçi çavuşu İbrahim’in kazıda çalışanlara direktif vermesi, Mehmet’in at arabası ile eşya taşıması, Mustafa’nın hamakta dinlenmesi, aşçı Necmi’nin hazırladığı yemekler, köy kahvesinde çay keyfi, kazı ekibindeki yer alan heyet üyelerinin (kazı başkanı, yardımcıları, çizimciler, fotoğrafçılar, envanterciler, jeofizik uzmanları vb.) görev tanımları, bunların gündelik çalışmalarından kesitler gibi ayrıntılar, sayfalarca fotoğrafla birlikte kitabı oluşturuyor.

    Bunlar dışında kalan sınırlı sayfalarda ise Asur İmparatorluğu hakkında bilgiler verilmekte, kazıdan çıkmış mimari kalıntılar, küçük buluntular, çanak-çömlekler ile mezarlar tanıtılmaktadır.

    Kitabın başlığına yansımamış olsa da içeriğinde dikkati çeken en önemli husus, Ziyaret Tepe’nin bir Asur eyalet merkezi olan Tuşhan ile eşitlenmiş olmasıdır. Tuşhan, güçlü Asur İmparatorluğu’nun (MÖ 900 – 610) Türkiye’nin güneydoğusunda, Dicle Havzası’nda kurmuş olduğu önemli bir eyalet merkezi idi. Ziyaret Tepe’ye yaklaşık 10 km mesafede Üçtepe adında bir başka Asur yerleşimi bulunmaktadır. Diyarbakır’daki İngiliz başkonsolosu John George Taylor tarafından 1861 – 1863 ve 1866 yıllarında ziyaret edilen Üçtepe’den British Museum’a “Kuruh Monolitleri” olarak bilinen iki dikilitaş nakledilmiştir. Asur kralları II. Asur-nasirpal ve oğlu III. Salmanasar tarafından dikilmiş olan bu taşlar, Tuşhan’ın neresi olabileceği konusundaki en önemli ipuçlarını oluşturmaktadır.


    Kuruh Monolitleri ve Üçtepe British Museum’a nakledilen Kuruh Monolitleri Üçtepe’de (üstte) bulunmuş olup, Asur kralları II. Asur-nasirpal ve oğlu III. Salmanasar tarafından dikilmiştir. Bu taşlar bugün Asur’un merkez eyaleti Tuşhan’ın neresi olabileceği konusundaki en önemli ipuçlarını oluşturuyor

    Bu bilgiler ışığında 1988’de Prof. Dr. Veli Sevin tarafından Üçtepe’de bilimsel kazılara başlanmıştır. Kazılarda Asur Dönemi mimarisi, çanak – çömleği, küçük buluntuları, ölü gömme gelenekleri ile tarihsel coğrafya konularında çok önemli bulgulara ulaşılmıştır. Kazılar sonucunda Üçtepe’nin Yeni Asur dönemindeki uzun süreli ve görkemli yaşamı konusunda önemli kanıtlar elde edilmiştir. Anlaşılacağı üzere, Üçtepe kazıları höyüğün tümüyle Asur kültür ögeleri taşıyan önemli bir merkez olduğunu ortaya koymuştur. En azından üç yapı katı ile süreklilik gösteren bu yerleşmenin Asurlularca ne denli büyük bir önem taşıdığına işaret eden kanıtlar elde edilmiştir. Bu gelişmeler, Üçtepe’nin Asur eyalet merkezlerinden Tuşhan ile eşitliği olasılığının, Ziyaret Tepe’den çok fazla olduğunu göstermektedir.

    Yakın çevresinde yapılmış Asur arkeolojisi ile ilgili çalışmaları dikkate almayan, kazı heyeti üyelerinin tanıtımına odaklanmış, magazinsel bilgi ve fotoğrafları ile bir “coffee table book” kıvamındaki Ziyaret Tepe kitabını hazırlayanlara teşekkürlerimizi sunarız.

  • Unutulmaz filmlerin unutulan yönetmeni

    Unutulmaz filmlerin unutulan yönetmeni

    Yönetmen, yapımcı, senarist kimlikleriyle 140 filme, çok sayıda bol rating’li diziye imza atan, Türk sinemasının bütün efsane isimleriyle çalışan Yeşilçam’ın yaşayan tarihi Aram Gülyüz, bugün 86 yaşında. Yazar Bercuhi Berberyan -festival jürilerinin aksine- duayen sinamacıyı unutmamış, onunla iki yıldır sürdürdüğü söyleşiyi kaleme almış.

    Aralarında, ilk filmini çektiği Türkan Şoray’ın, taçsız kral Ayhan Işık’ın da bulunduğu hemen bütün büyük yıldızlarla film çeviren önemli bir isim Aram Gülyüz. Yeşilçam’ın kolektif hafızasında çalışkanlığı, dürüstlüğü, renkli kişiliği, neşeli setleri, mucizevi pratik çözümleriyle silinmez izler bırakmış bir sinema adamı. Üstelik daha üç yıl önce 2014’te, belki de dünyanın en ileri yaşta film çeken isimlerinden biri olarak (83 yaşında!) yeniden yönetmen koltuğuna geri dönmüştü.

    Kitabın yazarı Bercuhi Berberyan, bu “unutulmaz unutulan yönetmen”i biraz da ironiyle, şöyle dile getiriyor: “Yeşilçam tarihinde Aram Gülyüz, Türk sinemasına en uzun süre hizmet eden, en çok film yapan ama ‘Yaşam Boyu Onur’ ödülüne bir türlü sahip olamayan tek yönetmendir. Televizyon için yaptığı filmleri ve dizileri saymazsak, kiminin yapımcılığını üstlendiği, kiminin senaryosunu yazdığı tam 140 filmi vardır. 2014 yılında, son filmi olan ‘Zaman Makinesi 1973’ü çekmiş olmasıyla, ülkemizde, hatta belki de dünyada, hâlâ çalışmakta olan en yaşlı yönetmen ünvanıyla bir rekortmen sayılması bile mümkündür. Bu ödüle layık görülememesi, yaptığı filmlerin jenerik ve afişlerinin yüzde doksanında adının A. Gülyüz yazılmasından olabilir mi?”

    ARAM GÜLYÜZ (YEŞİLÇAM’IN EN ÜRETKEN MUZİP YÖNETMENİ), Bercuhi Berberyan, Paros Yayıncılık, 240 sayfa, 40 TL.

    1931’de doğan Aram Gülyüz, ilkokulu Bomonti’deki Hintliyan Ermeni mektebinde okur. “Ermenilikle tek ilişkimdir” dediği bu dönemi High School günleri izler. Ardından ver elini İngiltere. Londra’da EMI’da dört yıl televizyon kursu görür. Askerlik için döner ama memlekette fazla kalmaz. Bu kez gönüllü tercüman olarak Kore’ye uçar. Vatani görevine Amerikalı bir kadın albayla filmlere konu olabilecek bir aşk macerası sığdırmayı ihmal etmez. İstanbul’a döndükten sona İngiliz Havayolları’nda çalışmaya başlar. Bu kez onu yoldan çıkartan Kore’den arkadaşı Halit Refiğ’dir. 1958’de film şirketlerini kurarlar. Aram Gülyüz yakasını bir daha kurtaramayacağı sinema alemine 59 yıl önce böylece girer.

    İlk filmi Aram Gülyüz’ün Halit Refiğ ile birlikte kurduğu Metro Film’in ilk filmi “İstanbul Macerası”nın afişi. Alman başrol oyuncusu adının yönetmen olarak da yazılmasını şart koşunca, afişte Aram Gülyüz’ün isminin yer almadığı bu pratik çözüm bulunmuş.

    Aram Gülyüz-Yeşilçam’ın En Üretken Muzip Yönetmeni isimli eserinde Bercuhi Berberyan, işte bu uzun ve benzersiz macerayı kıvrak üslubuyla okurunu kimi zaman eğlendirerek, kimi zaman hüzünlendirerek anlatıyor. Aktardığı anekdotlar, yazarın Aram Gülyüz’e yakıştırdığı muzip sıfatını gayet iyi açıklıyor. Kitap, içerdiği zengin görsel malzemeyle de popüler bir kişisel tarih belgesi olarak kütüphanelerde, arşivlerde yer almayı hak ediyor. 

    140. filmi Aram Gülyüz, 2014’te çektiği -ülkenin acılı bir gününe rastladığından galası iptal edilen ve tanıtımı yapılamayan- son filmi “Zaman Makinesi 1973”ün setinde, reji masasının başında.
  • Halil İnalcık Hoca öğretmeye devam ediyor

    Halil İnalcık Hoca öğretmeye devam ediyor

    Halil İnalcık 2016’nın 25 Temmuz’unda, 100 yaşında vefat etti. O tarihten bu yana ilk kez yayıma hazırlananlar ve uzun zaman sonra yeniden basılanlar ile Hoca’nın beş kitabı daha piyasaya çıktı. Engin bilgisiyle Hoca, başta gençler olmak üzere tüm okurlara, tarihten genel kültüre eşsiz bir dağarcık sunmaya devam ediyor. Son bir yılda çıkan eserler…

    Hoca’nın evinde Halil İnalcık, vefatından bir yıl önce evinde telefonla konuşuyor.

    Halil İnalcık’ın kandili vefatından sonra da tarihi aydınlatmaya devam ederken, sağlığında yayıma hazırladığı eserler ve uzun zamandır baskıları bulunmayanlar yeniden basılarak kısa aralıklarla raflara yerleşiyor. Bununla birlikte editoryal derlemeler ve kitabevlerinden hiç eksik olmayan eserleri de cabası. Bir yıl içinde çıkan beş kitabın satışları on binleri aşıyor; okur camiasında merakla beklenen Kırım Tarihi, Fatih Külliyatı ve Hoca’nın daha birçok çalışması için yayınevleri önümüzdeki aylara planlar yapıyor.

    Mart 2017: Tanzimat ve Bulgar Meselesi

    İlk basımı 1943’te Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan hocanın doktora tezi, Tanzimat ve Bulgar Meselesi için, 75. yılı sebebiyle özel bir anı baskısı yapıldı. Kronik Kitap’tan çıkan eserde, imparatorluğun ve idaresinde bulunan Bulgarların umumî durumu, Vidin İsyanı, isyanda komitecilerin ve Sırbistan’ın rolü, dönemin idarî malî bozuklukları, Vidin’deki rejim ve ilgası ele alınıyor. Ayrıca Hoca’nın son kısma yerleştirdiği vesikalar, Fransızca özet “Le Tanzimat et La Question Bulgare” ve“Bulgar Tarihi Üzerine Kısa Bir Bibliyografya” ekleri esere zenginlik katan ayrıntılar olmuş.

    TANZİMAT VE BULGAR MESELESİ, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 208 sayfa, 35 TL.

    Mart 2017: The Ottoman Empire and Europe

    Halil Hoca’nın vefatından sonra çıkan eserlerden biri, İngilizce olarak yayımlanan makalelerin biraraya getirilmesiyle oluşmuş The Ottoman Empire And Europe kitabı. Yine Kronik’ten yayımlanan kitapta, orijinali İngilizce olan makalelere ulaşmak mümkün. Osmanlı Devleti’nin Avrupa tarihindeki yerinin incelendiği kitap “The Ottoman Empire And Modernization” ve “Turkey and Europe” başlıklarıyla iki bölüm altında toparlanmış.

    THE OTTOMAN EMPIRE AND EUROPE, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 272 sayfa, 25 TL.

    Şubat 2017: Osmanlı ve Avrupa

    The Ottoman Empire and Europe kitabında yer alan makalelerin farklı çevirmenler tarafından Türkçeye çevrilmesiyle, Osmanlı ve Avrupa – Osmanlı Devleti’nin Avrupa Tarihindeki Yeri kitabı oluşturuldu. Hoca ortaya çıkan yeni cilt için yazdığı önsözde Osmanlı İmparatorluğu’nun genel özellikleri ve Avrupa ile olan siyasi ve ekonomik ilişkileri hakkında önceden yayımlanan makalelerin ilave araştırmalarla güncellendiğini belirtiyor.

    OSMANLI VE AVRUPA – OSMANLI DEVLETİ’NİN AVRUPA TARİHİNDEKİ YERİ, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 288 sayfa, 22 TL.

    Kasım 2016: Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adâlet

    İlk basımı 2000’de yapılan fakat uzun süredir bulunması hayli zor olan Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adâlet, yeniden yayımlandı (bkz. #tarih, sayı 33). Hoca’nın ifadesiyle “Osmanlı devlet anlayışı, kanun rejimi, kanunların uygulanış biçimi ve adalet yöntemleri üzerinde evvelce yayımlanmış bazı araştırmaların” bulunduğu cilt, Kutadgu Bilig’in hukuksal, siyasal ve tarihsel incelemesinden Türk devletlerinde devlet kanunu geleneğine ve din ile şerî’atin Osmanlı hukukundaki konumlanışına kadar geniş, ilgi çekici bir inceleme sunuyor.

    OSMANLI’DA DEVLET, HUKUK VE ADÂLET, Halil İnalcık, Kronik Kitap, 288 sayfa, 20 TL.

    Kasım 2016: Devlet-i ‘Aliyye IV. cilt

    Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye’nin ayânlar, Tanzimat ve Meşrutiyet’i konu alan IV. cildinin önsözünde, bu araştırmaya 1950’de başladığını söylüyor. Önsözün yazıldığı 2015 itibariyle 65 yıl süren bu çalışmada, sadece yazım süresi 10 yıl almış. Serinin ilk cildinin basımı başlarken (2008) Halil Hoca, bu yeni çıkan cildi oluşturan makalelerin de İngilizce olarak hazır bulunduğunu, fakat “güvenilir bir çevirmen bulamadığından” ötürü İngilizce yayımladığını söylemişti. Aradan 8 yıl geçtikten sonra Halil Hoca, çıkan yeni cildin önsözünde makalelerin çevirisini yapan Dr. Harun Yeni’ye teşekkürlerini de sunuyor.

    Devlet-i ‘Aliyye serisinin İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan bu son cildiyle birlikte, Osmanlı tarihinin sosyal, ekonomik ve siyasi değişmeleri okuyucu önüne serilmiş oluyor. Eser başta 3 cilt olarak tasarlanırken çalışma esnasında 4 cilde çıkmış. Bunu Hoca bir sohbetinde şöyle aktarıyor: “1. ciltte başlangıçtan 1600’e kadar anlattım. Üzerinde çalışmakta olduğum II. cildi 1700’e kadar düşünüyorum, yahut konu çok genişlerse Köprülü’nün iktidara gelişine kadar olan kısmı ele alacağım”. Nitekim Köprülüler iktidarı (1656-1683) II. cilde girmiyor, tek başına III. cildi oluşturuyor. IV. cildin konusu ise imparatorluğun devlet yapılanmasında yeni bir dönem arz eden ve yıkılışa kadar devam eden süreç.

    Kitap yanlış bilinenleri düzelten mahiyette bir giriş yazısı ile başlıyor. Kitabın tamamı bir sürekli değişim ve dönüşüm sürecini ve bunların özelliklerini ele alıyor. Başlangıç noktası da 17. yüzyıldaki askerî ve malî dönüşüm. Sözkonusu gelişmelerin tam anlamıyla bir “bürokratikleşme ve merkezîleşme hamlesi” demek olduğunu kaydeden Hoca, ayrıca maliyedeki bu dönüşümün“askerî dönüşüme ortam sağlaması bakımından bir zorunluluk olduğunu” belirtiyor. Hoca’nın uzmanlık alanlarından biri olan Tevzî‘ Defterleri’ni de burada buluyoruz, ki avâriz ve maktû‘kayıtları ile birlikte bu defterler ikinci bölümü oluşturan ayânlar döneminin en önemli vesikaları. Halil Hoca, 18.yüzyıl ortalarına dek süren bu dönemi, sultanın asker ve vergi toplama ile idareyi yerel büyük ailelere bırakması dolayısıyla, “devletin merkeziyetçiliği terk edip âdem-i merkeziyete gittiği” bir süreç olarak tanımlıyor.

    Kitabın üçüncü ve dördüncü bölümlerinde ise “ilk Batılılaşma girişimi” olarak belirtilen Lâle Devri ile Tanzimat ve I. Meşrutiyet ayrıntılarıyla anlatılıyor. Sadrazam Râmi Mehmet Paşa ve onun yakın dostu Boğdan Voyvodası Dimitri Kantemir üzerinden sunulan Lale Devri, döneme adını veren Ahmet Refik’in tasvirleri ve şair Nedim’in mısralarıyla, renkli bir anlatım içinde kitaptaki yerini almış. Tanzimat devri, Hatt-ı Humâyun’un son derece ince bir dökümüyle başlıyor. Rumeli’deki reâyâ isyanlarından imparatorluğun yaşadığı toprak meselelerine bütün bu dönem, 1848 Avrupa ihtilâlları ve ilk Meşrutiyet ile ilişkilendirilerek anlatılıyor. Aynı bölümde, Kânûn-ı Esâsî de (1876) bu gelişmelere sonuç olarak sunuluyor.

    Beşinci bölüm, Türkiye ve Avrupa ilişkileri üzerinden ilerliyor ve cildin yoğunlaştığı merkezi oluşturuyor. Coğrafi keşifler, büyük devletlere verilen ticarî imtiyazlar, Avrupa – Rusya yakınlaşması, Kırım Savaşı’nın (1854) ardından girilen yeni evre, Islahat Fermanı (1856) ve parlatılmaya çalışılan hilâfet, panislâmizm, Berlin Antlaşması (1878) ve son olarak II. Meşrutiyet (1908) bu bölümün başlıca konuları.

    Altıncı ve son bölümde ise İkinci Meşrutiyet ile birlikte modern Türkiye’nin doğuşu karşımıza çıkıyor. Bu uzun ve zorlu dönem, barındırdığı tüm fikir yelpazesi ile birlikte millî iktisat hamlesi, cumhuriyetin kuruluşu, hilafetin kaldırılması gibi başlıklarla tüm ayrıntılarıyla işlenmiş. Kitabın sonunda yeralan Ekler’deki genel kronolojinin önemini ise, Hoca önsözde duyuruyor: “Bu aynı zamanda Osmanlı tarihinin bir özetidir”. Ekler’de ayrıca Berlin Antlaşması, Mondros Bırakışması ve Mîsak-ı Millî gibi metinlerin orijinal hâlleriyle birlikte notlar ve 1914’te Anadolu’da etnik gruplar haritası ile de son derece zengin bir belgesel-içerik sunulmakta.

    DEVLET-İ ’ALİYYE – OSMANLI İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR IV, Halil İnalcık, İş Bankası Kültür Yayınları, 580 sayfa, 28 TL.
  • Resimden fotoğrafa, Hoca Ali Rıza’dan Ferit İbrahim’e geçiş

    Resimden fotoğrafa, Hoca Ali Rıza’dan Ferit İbrahim’e geçiş

    1858 doğumlu Hoca Ali Rıza, Türk resim sanatının ilk büyük ustalarındandı; öğrencisi Ferit İbrahim ise 1882 doğumlu ilk Türk fotoğrafçılarından. İkisi de değişen bir dünyaya tanıklık etti, eserleriyle tarihi, tarihî kişilikleri belgeledi. Bilinmeyen imzaların silinmeyen izlerinde bir yolculuk…

    Arşivimde Hoca Ali Rıza’nın bir fotoğrafı var; Ferit İbrahim çekmiş. 20. yüzyıl başlarında her fotoğrafçı biraz da ressam olmak zorundadır; malum fotoğrafa yapılan rötuş, ustasının kalem ve fırçasından çıkmaktadır. Ferit İbrahim ayrıca resim yapardı ve resim hocası sevgili dostu Hoca Ali Rıza idi. Bu vesileyle bu iki değerli insanı anlatacağım.

    Hoca Ali Rıza bir ressam. Binlerce karakalem, suluboya eseriyle zamanın İstanbul’unu tespit eden, yitirilen güzellikleri yaşatan bir ressam. Çok büyük iddialarla yola çıkmış değildir Hoca Ali Rıza. Şöyle der: “Resim sanatının icap ettirdiği diğer tarzlardan nasip almakla beraber mesleğim peyzaj ressamlığıdır. Yegâne zevkim memleketimin tatlı semaları altında, zümrüt yeşili görüntüler üzerine serpilmiş yerli ve milli bir yaşayışı anlatan Osmanlı aşiyanlarını, mahallelerini, manzaralarını, ağaçlıklarını, tarihi ve kıymetli eserlerini öldürmemek ve onlara uzun bir hayat vermek olduğu gibi, bu yolda yaptığım pek çok resim kroki ve karakalem, suluboya, yağlıboya resimlerim her gün artmakta olan yadigârlarımdır (Osmanlı Ressamlar Cemiyeti gazetesi, sayı 7). Onun resimlerine bakarken Üsküdar’ın sokakları, kırları, Anadolu Hisarı ve Boğaz gözlerimizin önünde o güzelim halleriyle belirdiğine göre, Hoca Ali Rıza ‘yegâne zevki’ini dolu dolu yaşamıştır.

    Hoca Ali Rıza

    Ferit İbrahim

    Yine aynı yazıda resim üzerine görüşlerini açıklarken günümüzün resim anlayışından farklı düşündüğünü de görürüz: “Medeni milletlerce pek büyük önem verilen resim sanatı, birçok faydalar sağlaması bakımından, hayal etme gücünün meydana konmasına ve bütün insan topluluklarının okuyup anlayabilmesine vasıta olan apaçık bir dil, bir nevi yazı gibidir”.

    Ve Hoca Ali Rıza eski İstanbul’u en güzel ‘yazı’ya dökenlerden biridir.

    Bazı kaynaklarda 1857 ve 1864 tarihlerinin verilmesine karşın, Hoca Ali Rıza 1858’de Üsküdar’da Ahmediye mahallesinde doğmuştur. Kendisinin el yazısıyla yazıp Süheyl Ünver’e verdiği notlarda da bu tarihi belirtir (Ressam Ali Rıza ve Eserleri [1858-1930], Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1949). Babası hattat ve süvari binbaşısı Mehmet Rüştü’dür.

    Ali Rıza’nın resim merakı çok küçük yaşlarda başlar. Okul defterlerinin kenarlarını süslemek için eline aldığı fırça ve kalemi yaşamının son yıllarına kadar elinden bırakmayacaktır. Rüştiye ve İdadi’yi bitirdikten sonra 1878’de Mekteb-i Harbiye’ye girer. Birkaç arkadaşıyla beraber okul komutanlığına başvurarak bir ‘Resimhane’ açılmasını sağlar.

    Okulun sağladığı malzemelerle resim yapma olanağına kavuşan Ali Rıza ve arkadaşlarının ilk hocası, asker ressam Osman Nuri Paşa olur. Daha sonra Fransa’da eğitim görmüş olan Albay Süleyman Seyyit ve İtalya’da eğitim görmüş olan Fransız asıllı Mösyö Guez’den ders alırlar. Yapılan resimler sarayın da hoşuna gitmekte ve grup, padişahın hediyeleriyle ödüllendirilmektedir.

    1882’de okulu bitiren Ali Rıza, öğrenimine devam etmek üzere İtalya’ya gönderilecekken, Napoli’de görülen kolera salgını üzerine bundan vazgeçilir. Resim öğretmeni yardımcılığına getirilerek Mekteb-i Harbiye’de çalışmaya başlar. Okulda kurulmuş soylular sınıfının resim hocalığı da artık ‘Hoca’ olan Ali Rıza’nındır.

    Ünlü ressam Zonaro’nun fırçasından ünlü ressam Hoca Ali Rıza’nın üniformalı portresi.

    Bu hocalık 1908’de Meşrutiyet ilan olununcaya kadar sürer. Bunun ardından Mekteb-i Harbiye basımevinde başressam olarak görevlendirilen Hoca Ali Rıza, askerî okullarda resim derslerinde kullanılmak üzere albümler hazırlar. Resim modelleri içeren bu albümler daha sonra diğer okullar için başka basımevleri tarafından yeniden basılacaktır. Aynı yıl, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin başkanlığına seçilerek Osman Asaf’la beraber cemiyet dergisini çıkarır. 1911’de yarbayken emekliliğini isteyip ordudan ayrılan Hoca Ali Rıza, çeşitli okullarda resim öğretmenliğine devam etmenin yanı sıra Maarif Nezareti tarafından kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Encümeni’ne de üye seçilir.

    Hakkında yazılanlardan, Hoca Ali Rıza’nın kendisinden bahsederken ‘ben’ diyemeyecek kadar mütevazı ve inanılmayacak derecede iyi yürekli bir insan olduğunu anlıyoruz. Kaç kişi oturduğu evdeki “farelerin de yaşama hakkı var” diye yuvalarının önüne ekmek ve su koyar? Çok yüklü bir arabayı yokuş yukarı çekerken zorlanan bir ata yardım etmek için arabayı iter? Uyumasına engel olan tahtakurularını öldürmeyip, su dolu bir çanağın ortasına koyduğu bir taşın üstünde toplayıp sabah bahçenin uzak bir köşesinde serbest bırakır? Arkadaşlarının anlattıkları, benzer pek çok anı içerir. Onun cömertliğini vurgulamak için Kemal Erhan’ın Hoca Ali Rıza (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) adlı kitabından bir anı daha nakledelim: “Bir yaz günü, Köprüden 17.30 da kalkan Şirketi Hayriye’nin en büyük ve güzel vapuru, 74 numara ‘Altınkum’, Kanlıca’ya yanaşmıştır. Hoca Ali Rıza vapura biner ve güvertede arka sıralarda bir yere oturur. Birkaç dakika sonra iki genç Hoca’yı hürmetle selamlayarak yanına gelirler. Gençlerden biri, -‘Hocam’ der, ‘zatıalileriyle bir müddetten beri görüşmek istedik. Biz de Paşabahçe’de oturuyoruz. Bir istirhamımız var. Kabilse sizin resimlerinizi görmek istiyoruz. Acaba mümkün olacak mı?’

    Hoca fotoğrafta, öğrenci kamerada

    Hoca Ali Rıza, Ferit İbrahim Stüdyosu’nda çektirdiği fotoğrafını Hattat İsmail Hakkı Bey’e (Altunbezer) “Yar-ı canım Hakkı bey karındaşıma. A. Rıza” diye imzalamış.

    Hoca her iki genci gözlüklerinin üstünden süzer ve pek memnun bir eda ile:

    -‘Beyler’, der. ‘Evim resim meraklılarına açıktır. Ancak, anlıyorum ki, sizler iş güç sahibisiniz. Zamanlarınız dardır. En iyisi şimdi ben size birer resim yapayım. Siz evinizde ara sıra bakarsınız.’

    Vapur, Çubuklu’dan kalkmıştır. Paşabahçe’ye 10 dakika sonra yanaşacaktır. Hoca, elini cebine atar, bir defter ve kalem çıkarır. Oturdukları yerden Boğaz’ın Rumeli yakasına bakar ve kalemini oynatır.

    Ayrı ayrı yerleri canlandıran iki resim birkaç dakika içinde sona ermiştir. Gençler, şaşkın bir halde resimlere hayranlıkla bakarlar ve dayanamayıp Hoca’nın elini öperek hürmetle ayrılırlar” (s.57).

    Nerdeyse bütün zamanını resim yapmaya veren ve binlerce resim yapan Hoca Ali Rıza yaşamının son günlerinde hastalığı nedeniyle fırça ve kalem tutamayacak hale gelir ve 1930 yılının Mart ayında ölür. Pek çok kez resim yaptığı Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilir.

    Ve Ferit İbrahim…

    Şimdi biraz da Ferit İbrahim’den bahsedelim. Ayaşlı Miralay (Albay) İbrahim Bey’in oğlu Ferit, 1882’de Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Lisesi’nde okurken annesinin hediye ettiği makineyle fotoğraf çekme merakı başladı. Hukuk Fakültesi’nde tahsiline devam ederken Şurayı Devlet Mülkiye Dairesi’nde çalıştı. Bu sırada resim ve musikiye de ilgi duydu. Taha Toros’un yazdığına göre Üsküdar’daki Zöhre-i Musiki Cemiyeti’nin kurucusudur (Taha Toros, O Güzel İnsanlar, s.47)

    24 Temmuz 1908’de “Hürriyetin ilanı”ndan sonra başlayan memur tasfiyesi sırasında aynı dairede çalışan ve “sarhoş” olarak tanınan başka bir Ferit’le ismi karıştırılınca işinden oldu. Liseden okul arkadaşı Faik Sabri’nin (Duran) teklifiyle Resimli Gazete’de fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı. Uygulamaya gelince işin zorlukları ortaya çıktı. Mesela İshak Paşa yangınında herkesin canı yanarken, keyifle (!) fotoğraf çektiği için halkın hücumuna uğruyor, bir yerleri gezmeye giden padişahın resimlemek istediğinde polisler engel oluyordu.

    Ferit İbrahim çareyi yine de polise başvurmakta bulur; yaptığı işi anlatarak fotoğraf muhabirliği vesikasını alır. Bu ülkede foto muhabirlerine verilen ilk kimlik olarak numarası 1’dir. Ferit İbrahim pek çok tarihî olayın tanığı olur, fotoğraflarını çeker. 31 Mart Vakası’ndan dolayı idam edilenlerin fotoğraflarından kendisi bile korkar. Babıâli Baskını’nın (23 Ocak 1913) fotoğraflarını, tırmanıp gizlendiği bir ağaçtan çeker. Bazıları yayımlansa da çoğu yayımlanamaz; bunların arasında Nâzım Paşa’nın vurulup yere yuvarlanışının fotoğrafı da vardır.

    Fotoğrafçı ve sinemacı Ünlü fotoğrafçı Ferit İbrahim (solda) ve Türk sinemasının ilk görüntü yönetmenlerinden Cezmi Ar, ellerinde kameraları bir çekim esnasında…

    Balkan Savaşı başladığında Haydarpaşa’da Anadolu’dan gelen asker ve gönüllülerin fotoğraflarını çeker. Fotoğrafları İngiliz, Fransız, Alman ve Avusturya gazete ve dergilerinde yayımlanır.

    Balkan Savaşı’nın sonunda İkdam gazetesine geçer. Uçağa binen Talat Paşa’nın fotoğrafını çekerek bu gazetede yayımlar; diğer bütün fotoğrafçıları atlatmıştır.

    Fotoğrafını çektiği bir devrin devlet adamlarını, 1939’da Münir Süleyman Çapanoğlu’na şöyle anlatır:  

    “Sultan Reşad resim çekeceğimi anlarsa düzelir, fesine bir intizam verir, önünü, yakasını iliklerdi. Ve daima gülerdi. İttihat ricali -Talat Paşa’dan başka- hemen hepsi yüzlerine bir ciddiyet verirlerdi. Rahmetli Talat laubali bir tavır takınırdı. Demokrat adamdı o…  Enver, kimseye belli etmeden bıyıklarını büker, dikleştirir, yüzüne bir vakar vermeğe çalışırdı. Şehzadelere gelince onlar objektif karşısında bir başka insan olurlar, güzel çıkmak için ne gibi jestler yapmak, poz almak lazımsa yaparlardı. Bebekleşirler, züppeleşirlerdi kamera karşısında…” (Münir Süleyman Çapanoğlu, Modern Türkiye Mecmuası, no: 44).

    Ferit İbrahim, Balkan Savaşı biterken ilk fotoğraf dükkanını Sirkeci’de Büyük Postane karşısında açar. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Çanakkale ve Galiçya cephelerinde ordu fotoğrafçılığı yapar ve dükkânını kapatır. Savaşın bitiminden sonra, 1919’da Beyoğlu’nda fotoğrafhane açan ilk Türk olur.

    Dumlupınar’ın ikinci yıldönümü Ferit İbrahim (en sağda) ve diğer fotoğrafçılar, 1924’te zaferin yıldönümü için Dumlupınar’da. Trenin üstündeki yazıda Haydarpaşa-Dumlupınar yazıyor (Cengiz Kahraman Arşivi).

    1925’te Ankara’ya çağrılır. Kendisi de fotoğrafla uğraşan zamanın İçişleri Bakanı Cemil Uybadın fotoğraf ve film çekilmesine çok önem vermektedir. Onun teklifiyle Ferit İbrahim Çankaya’nın fotoğrafçısı olur. Bir yıldan uzun bir süre Mustafa Kemal’in (Atatürk) bütün seyahatlerine katılır, yüzlerce fotoğrafını çeker.

    İstanbul’a döndükten sonra önce yine Beyoğlu’nda, yaşlanınca da Kadıköy’de fotoğrafhane açar. Kendisine Özgünar soyadını seçen İbrahim Ferit, 1953’te vefat eder.

    Fotoğraftaki fotoğraf: Atatürk Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi Ferit İbrahim, fotoğrafhanesinde iki gözlüğünü üst üste takarak resim yapıyor. Münir Süleyman Çapanoğlu, Ferit İbrahim’le yaptığı röportajda fotoğrafhanesinin duvarında onun çektiği ve Mustafa Kemal Atatürk’ün imzaladığı fotoğraflar olduğunu yazıyor. Bu fotoğrafta da duvarda fraklı Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafını görüyoruz; böylece pek çok yerde yayımlanan bu fotoğrafı Ferit İbrahim’in çektiği kanıtlanıyor.

    ÇANAKKALE 1916

    Ferit İbrahim: Sembol fotoğrafın ardındaki isim

    1. Dünya Savaşı sırasında Harp Mecmuası adıyla bir dergi yayımlandı. Propaganda amaçlı çıkartılan bu derginin hayatı Ekim 1915-Haziran 1918 tarihleri arasında 27 sayı sürdü. Servet-i Fünûn dergisini de çıkaran Ahmet İhsan’ın matbaasında basılan bu dergi, yüzlerce kaliteli fotoğrafla doludur. Birinci Dünya Savaşı üzerine o zamandan bu zamana kadar yayımlanan hemen her kitap için görsel kaynak olan bu fotoğrafları kimlerin çektiği bilgisi ne yazık ki dergide yoktur. Fakat Şehir Üniversitesi’nde bulunan Taha Toros Arşivi’ndeki bulunan ve Ferit İbrahim’in çektiği bu fotoğraf, Harp Mecmuası’nın Şubat 1916 tarihli sayısının kapağında da yer alır. İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’yi terketmek zorıunda kalmasının ardından çekilen ve sembolleşen bu fotoğrafının dergideki altyazısı şöyledir: “Arıburnu’nda Kanlısırt’ta düşman siperine dikilen gazi alay sancağıyla muhafızları, azmin önünde kırılmış uydurma İngiliz satvetinin çalkanarak kaçan son teknesini seyrederlerken…” Taha Toros’un arşivindeki fotoğraf ve derginin tarihi, Çanakkale muharebeleri biter bitmez Gelibolu Yarımadası’nda çekilen karelerin pek çoğunun usta fotoğrafçı Ferit İbrahim’e ait olduğunu da kanıtlıyor.

  • İdris Küçükömer: Mazlumun özgürlüğü için sağ-sol ezberlerini bozdu

    İdris Küçükömer: Mazlumun özgürlüğü için sağ-sol ezberlerini bozdu

    Cumhuriyet tarihimizin belki de en önemli ve sıradışı düşünürü İdris Küçükömer, 60’lı yıllarda ülkemiz siyasetindeki “sağ” ve “sol” kavramlarını neredeyse tersine çeviren analizleri ve tarihsel yaklaşımıyla dikkati çekmişti. En kritik konularda öne sürdüğü tezler, bugün hâlâ ve yakıcı şekilde güncelliğini koruyor.

    Türkiye’de tarihyazımı 60’lı yıllara kadar çok keskin tartışmalara yol açmadan ağır aksak sürdürülmüştür. Çok köklü toplumsal ve siyasal değişimlerin yaşandığı bu dönemde ise “geçmiş” yeniden ve eleştirel bir biçimde tartışmaya açılmıştır. Bu tartışmada İdris Küçükömer olumlu-olumsuz yanıtlarıyla bir kilometre taşı olmuştur.

    İdris Küçükömer İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde hocalık yaparken Talat Aydemir’in darbe girişiminde sivil kanatta yer almış, Yön dergisinde yazılar yazmış ve Fethi Naci aracılığıyla 1963’te Mehmet Ali Aybar başkanlığındaki TİP’e (Türkiye İşçi Partisi) girmişti.

    Küçükömer, Ekim 1968’de dört makaleden oluşan yazıları Akşam gazetesinde çıkana kadar öğrencileri tarafından çok sevilen, siyasetle de uğraşan ama tarihyazımı ile herhangi bir ilgisi olmayan bir hocaydı. Ancak bu yazılar ve ardından çıkan broşür ve nihayet kitap, Batılaşma- Düzenin Yabancılaşması (1969), onun bugüne kadar bir fenomen olmasına yol açtı.

    Küçükömer ve öğrencileri Profesörlüğü Üniversite senatosu tarafından onaylanmayan Küçükömer ve yanında Sencer Divitçioğlu kendisini kutlayan öğrencileriyle. 1968 başı.

    Tarihyazımı deyince akla hemen aykırı yaklaşımlar gelir. Bunlar arasında İdris Küçükömer’in özel bir yeri olmuştur. Küçükömer, TİP üyesi bir sosyalist olarak CHP’nin ‘Ortanın Solu’na yönelişini ve 60’lı yıllarda siyasal hayatımızda önemli bir rol oynayan, öznesi “asker-sivil-aydın zümre” olarak gösterilen “cunta girişimleri”ni hedefine alan gazete makaleleri yazdı.

    Ardından öğrenci örgütlerinin ısrarıyla bir broşür kaleme aldı ve nihayet esas olarak Osmanlılar’dan gelen geleneksel kültürel-siyasal saflaşmanın geniş kitlelerin özgürleşmesinin önünde bir engel teşkil ettiğini göstermeye çalıştığı Batılaşma- Düzenin Yabancılaşması’nı yayımladı.

    Küçükömer Ant dergisinde ve Milliyet gazetesinde Ali Gevgilli’nin yönettiği “Düşünenlerin Forumu”nda yazdıklarıyla iddialarını güncelleştirilmiş ve daha açık hale getirmiştir. “Tarihyazıcılığı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyordur… Tarih cilveli, hürriyet efsunkâr, zulüm kurnazdır” diye başlar Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma kitabına. Küçükömer yaşasaydı, bu cümlenin altına imza atmaktan mutluluk duyardı.

    Sol ve sağı yerinden sarstı Yön ve Ant gibi siyasi dergilerden Cumhuriyet, Milliyet gibi ulusal gazetelere çeşitli makaleler kaleme alan Küçükömer, CHP’nin Ortanın Solu’na yönelişini hedefine alan makaleler yazdı. TİP üyesi bir sosyalist olarak Adalet Partisi’ni sola, CHP’yi sağa oturtan çıkışı uzun süre akıllarda kaldı.

    Bizim siyasal partiler

    Küçükömer, aktüel bir siyasal saflaşmayı tarihsel bir zemine oturtmaya çalışırken, o güne kadar “yukardan anlatılan” tarihe karşılık, toplumun çeşitli tabakalarının hangi saiklerle bu saflaşmada yer aldıklarını anlamaya, anlatmaya çalıştı. Örneğin Serbest Fırka’nın nasıl ve neden kurulduğu çokça belirtilmiştir; ancak Serbest Fırka’ya oy verenlerin yukardaki tartışmalardan bihaber ne demeye bu partiye oy verdiklerini, öncesi ve sonrasıyla bu desteğin kültürel ve siyasal bir zemini olup olmadığını sorgular. Osmanlılardan başlayarak dünya koşulları içinde iktidar yapısındaki değişimler (güç ilişkileri) ve halkın iktidar oyunlarındaki konumlanışı üzerinde durur.

    İnşaat işçisi İdris Küçükömer İdris Küçükömer üniversitede okurken geçimini sağlamak amacıyla yaz tatilleri boyunca inşaatlarda çalışıyordu (ön sırada soldan ikinci).

    Ancak kitabın kapağını bile görmemiş olanlar dahi, Küçükömer deyince, bu eserin orta yerindeki geleneksel siyasal saflaşmayı tersine çeviren tabloyu bileceklerdir: Her ikisi de Jön Türk kökenli liste başlarıyla; Prens Sabahattin’den başlayıp Adalet Partisi’ne uzanan liste solda; İttihad ve Terraki ile başlayıp CHP’ye varan ise sağdadır. Her ne kadar hemen ardından “dikkat edilirse, sağ yanda bulunan grup için ‘temsil eden’, sol yanda bulunan grup için de ‘dayanan’ ifadelerini kullanıyorum. Gerçekten her iki tarafın başında da, bürokratları görmek kabildir” diye yazsa ve iki taraf arasındaki geçişleri belirtse de, tablo “sağcılığın methiyesi” olarak hedef tahtasına konur.

    CHP’nin tablonun sağında, Serbest Fırka’nın solunda bulunması o güne dek kimsenin aklının ucundan geçmemiş gibiydi. Oysa o devirde siyasal partiler üzerine üstad olarak kabul edilen Tarık Zafer Tunaya da CHP’yi benzer şekilde değerlendirmekteydi. Daha da önemlisi Mustafa Kemal, Serbest Fırka’yı kurdurttuğu yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’a, açıkça Serbest Fırka’nın CHP’nin solunda olacağını belirtiyordu! Önemli bir ayrımdı bu: Sol bir parti değil, CHP’nin solunda bir parti! İlginç olan o yıllarda Pravda gazetesinin “Fethi Bey’in programına göre, yeni fırka Meclisi Mebusan’da, serikârdaki fırkaya karşı sol cenah fırkası olacaktır” diye yazmasıydı. Tabii bundan ne Küçükömer ne muarızları haberdardı!

    İdris Küçükömer askerlik yıllarında.

    Küçükömer’in kitabı yazdığı tarihlerde Ecevit’i CHP’den ayrı tutması ve kendisinin de içerden çok iyi bildiği cuntacılık hareketinin tarihsel açmazlarını irdelemesi, devletluları tedirgin etmiştir. Onun söylediği ise demokratikleşme (‘sosyal yanını unutmadan’ diye sık sık eklerdi) için, o güne kadar gelen ve ilerici-gerici diye özetlenen veya Batıcı-Laik İlerici Cephe ve Doğucu-İslâmcı Halk Cephesi olarak sunulan saflaşmada yer almak değil, bu cepheleşmeyi işlevsizleştirmek gerektiğiydi. Yani aslında ne o cephe ne bu cephe, yepyeni bir cephe. CHP’nin solu gibi gözüken bir sosyalist hareketin emekçi kitlelerle buluşamayacağının tarihsel zeminini sunmaya çalışıyordu.

    Düzenin Yabancılaşması’nda ünlü tablodan iki paragraf sonra da şöyle der: “Yukardaki tablo, kitabın başında değindiğim fasit daireyi açıklamaktadır. Sınıf meselelerinin neden ortaya çıkmadığının anahtarını da vermektedir”. Özetle, tablodaki sol, kendi solu değildi ve üyesi olduğu TİP de tabloda yer almıyordu.

    Ekim 1968’de Akşam gazetesinde kitabın taslağı yayınlanırken, Küçükömer aynı zamanda TİP yönetimindeki yarılma karşısında bir üçüncü yol arayışında olanların da sözcüsü konumuna geldi. Parti içindeki gerilimleri değerlendirirken tarafların mevcut programı kabul ettiklerini söylüyor, oysa önce programın her kesimin katılımıyla değiştirilmesi gerektiğini savunuyordu.

    Yeni saflaşmalar

    Kitabın çıkmasının üzerinden bir yıl geçmeden, Milliyet gazetesi için yapılan bir açık oturumda (15 Şubat 1970), “Devlet-halk çelişkisi ise bugün artık önemini kaybetmektedir” diyerek, tarihî-kültürel-siyasal saflaşmanın yerini, yeni saflaşmaların almakta olduğunun altını çizdi.

    Ecevit’in “…Marx, Türkiye’de doğsaydı, sınıf ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı” demesine ise şöyle cevap veriyordu:

    “[Marx] Türkiye’de burjuvazi gibi bir sınıf varsa, onun yerini özellikle uluslararası ilişkilere göre belirtmeye özel bir itina gösterebilirdi. Ve Türkiye proletaryasını da öylece yerine koyabilirdi… Bürokratlar karşısında yer alan kitleleri, sınıfsal ya da toplumsal yapılarına bakmaksızın herhalde sadece ‘halk’ diye ele almazdı” (3 Haziran 1969, Ant). CHP içindeki İnönü-Ecevit ayrışmasında yine tabloya döner ama, artık CHP bir yol ayrımındadır. İnönü ve çevresi tabloda eski yerlerini muhafaza ve müdafaa ederken Ecevit ve çevresi için “sosyal demokrat hale getirmek isteyen sol bir parti olacaktır” der (1972).

    Ona göre Ekim 1973 seçimlerinin de gösterdiği üzere, AP’nin 12 Mart arifesinde temsil ettiği ittifakın dağılması (DP’nin ve Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu), CHP’nin Ecevit önderliğinde geçirdiği köklü değişim (bizzat Ecevit “reddi miras” diyordu) ve MSP’nin temsil ettiği toplumsal katmanların siyasete girmesiyle tabloda belirtilen saflaşma aşılmış; yeni ve sosyal bir temsiliyet ortaya çıkmıştı.

    Deniz Gezmiş ve diğerleri, 1967 İdris Küçükömer, Hukuk ve İktisat Fakültelerinden öğrencileriyle (1967). Sağdan üçüncü Toktamış Ateş, dördüncü İdris Küçükömer, Beşinci Bozkurt Nuhoğlu, Altıncı Bayram Doğan, Yedinci Turgay Sönmez. Arkada Şener Mete ve ünlü öğrenci lideri Deniz Gezmiş. Önde çömelmiş Ergin Konuksever ve Erdem Hançer.

    Millî Mücadele’nin farklı bir okuması

    Siyasal tarihimizdeki saflaşmaları yukardan değil aşağıdan, yani basit, sade insanların haleti ruhiyesinden hareketle açıklamaya çalışan Küçükömer, 1973’te aslında önceki çalışmalarının doğal bir uzantısı olarak Millî Mücadele’yi irdeler.

    Hocanın 1969’da yayınlanan meşhur kitabı, Batılaşma – Düzenin Yabancılaşması.

    Cumhuriyetin 50. yılı vesilesiyle yapılan ve birkaç kesimde sürdürülen “Düşünenlerin Forumu”nda Tarık Zafer Tunaya’nın yanısıra Küçükömer’in de özel isteği ile cumhuriyetin iki önemli tanığı ve ideoloğu (Kadro dergisi kurucuları) Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Şevket Süreyya Aydemir yer alırlar. Yakup Kadri, Küçükömer için romanlarıyla aydının yalnızlığını dile getirmesi açısından önemlidir (ona göre Kemal Tahir’i de bir dizi konuda önceler); Şevket Süreyya ise sosyalist geçmişinin yanısıra 30’lu yılların önemli bir siması olduğu gibi Tek Adam, İkinci Adam gibi eserlerin de yazarı olup “tarih” yazmasa da bir biyograf olarak bu alana damgasını vurmuştu (Yakup Kadri’nin Tek Adam kitabına başlık diye “Yalnız Adam”ı uygun gördüğünü belirtelim).

    Bu tartışmada Küçükömer, 1973 Ekim seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tabloyu değerlendirirken, Ecevit CHP’sinin başarısını ve MSP’nin meclise girmesini demokratik bir adım olarak niteler ve Birinci Meclis’e de yine demokratiklik açısından bir göndermede bulunur. Ancak o güne kadar söylediklerine ilaveten Millî Mücadele’yi kast ederek “yapılan mücadele anti-emperyalist bir savaş değildi” dediğinde tartışma alevlenir. Şevket Süreyya sonraki oturumda “Sayın İdris Küçükömer’in Millî Mücadele konusunda bu forumun ilk bölümünde işaret ettiği şeyler bundan sonra bizim siyasi edebiyatımıza girecektir” dediğinde ise Küçükömer cevaben “Türkiye’nin tarihi zaten bir gün yeniden yazılacak” der ve ekler: “Jön Türk hareketi bitmiştir… İlerici-gerici kavramları ya bitmiş ya da yeni bir anlam kazanmıştır. Dogmatik-ezberci ve eski sağ- sol öğretisi tarihteki geri yerini almıştır… Yeni dönemin özelliklerinden biri “sınıflaşmadır”.

    Millî Mücadele üzerine tartışma, Doğan Avcıoğlu’na da Milli Kurtuluş Tarihi adlı kapsamlı çalışmasının önsözünde genişçe yer verme ihtiyacı doğurmuştur. Kitabın önsözünde (ilk sekiz baskıda) Avcıoğlu kendi kendine şu soruyu da sormaktadır: “Türkiye’nin Millî Kurtuluş Tarihi, acaba bir millî kurtulamayışın mı tarihidir?”

    Son 10 yıldan kalanlar

    Ece Ayhan “… ben İdris Küçükömer’e, dünyayı ve Anadolu’yu, Tarih’i, İktisat’ı, Eski Yazın’ı, Yung ve Freud Ruhbilimi’ni… dolaşmakla görevlendirilmiş ‘Dört atlıdan biri’dir diyorum” derken, onun 70’li yılların ortalarından itibaren ilgi alanla- rını alabildiğine çeşitlendirdiğini kastetmektedir. Taslaklar halinde kalmış olan bu dönemin ürünleri (yaklaşık 300 sayfalık) aktüel tartışmaların uzağında, kimsenin ilgisini çekmemiştir. Tamamlanmamış olsa da büyük emek ürünü olan bu yazıların da tarihyazımı açısından gözden ırak tutulmaması gerekir.

    Hoca’nın mezartaşında “Bilmeyen ne bilsin O’nu/Bilenlere selam olsun!” (Yunus Emre) diye yazar. Biz yine Cemal Kafadar’ın kitabının son sayfasından bir alıntıyla bitirelim: “Zamanının ulema-i zahir’i hakkında Bedreddin şöye demişti: ‘Hedeflerinin bilgi edinmek olduğunu söylüyorlar ama bütün bilgileri iktidar ve mevki edinmeye yarıyor’ (câh ve riyâset)”.

    İdris Küçükömer ise tarihten ari olmayan mazlumların özgürleşmesi için bir yol aradı. “İktidar ve mevki”ye hep şüpheyle baktı.