Kadıköy Çarsısı’ndaki Rum Ortodoks Kilisesi Aya Euphemia’nın baktığı meydancıktayız. Euphemia, Kadıköylü zengin bir ailenin kızıdır. İsevîliği seçtiğinden 303’te öldürülür. Konstantin döneminde itibarı iade edilir. 451’de Kadıköy’de toplanan IV. Ekümenik Konsil, Euphemia’yı azize, katil günü 16 Eylül’ü yortu ilan eder. Bugünkü kilise, Azize Euphemia’yı onurlandırmak için kentte inşa edildiği belirtilen dört Bizans kilisesinden çok daha yakın tarihlidir. Kadıköy Metropoliti Gabriel tarafından 1694’te yaptırılmış, birçok defa restorasyon nedeniyle hizmet dışı kalmış, nihayet 1993’te son kez açılmıştır. Yaşlı kilise, önünden yüzyıllardır akan kozmopolit Kadıköylü selini bugün de yorgun gözlerle seyrediyor.
Semavi Eyice’nin İstanbul hakkındaki dokuzuncu kitabı Yabancıların Gözüyle Bizans İstanbul’u raflardaki yerini aldı. “62 yıllık bir beraberliğin hatırası olarak eşim Kamuran’a…” diyerek başladığı kitabında hoca, 1995-96 yıllarındaki çalışmasını yeniden ele alarak yayına hazırlamış bulunuyor. Şehre Bizans’ın hüküm sürdüğü yıllarda muhtelif sebeplerle gelen, geldiklerinde burada gördüklerini, yaşadıklarını kaleme alan yabancılar ile birlikte Konstantinopolis’i gelmeden de kendine konu edinen birçoğunun anlatıldığı kitapta 61 isim geçiyor. Daha önceden de farklı bir çevirisi ile piyasada yeralmasına karşın sık sık basımı tükenen kitabın yeni baskısının çevirmeni Latince uzmanı Dürüşken; yazdığı önsözde eserin tarih için olduğu kadar arkeoloji bilimi ve dili için de önemini vurguluyor.
Kitaptan bir örnekle; 1107’de Konstantinopolis’e gelen Norveç Kralı I. Sigurd askerlerini “dünyanın en zengin şehrine girmekte oldukları, bu şaşaa karşısında hayran kalıp her şeye öyle uzun uzun bakmamaları” konusunda tembihlemiş. Öyle ki Sigurd’un atından altın bir nal kopmuş fakat askerler bunu görse de çekinip alamamış.
384’ten 1453’e kadar uzanan bu bölümün hemen öncesinde “Başlarken” başlığıyla yer alan giriş yazısından kitabın çok daha mükellef bir çalışmanın bir fragmanı niteliğinde olduğu anlaşılıyor. Tevazu sahibi kişiliğini kitabında da gösteren hoca, eserini “bir çeşit antoloji” olarak sunuyor. Kitabın sonda yer alan değerlendirme bölümünde ise Bizans’ın son günlerinde Konstantinopolis’in iki resmi ve Bizans dönemindeki İstanbul’u anlatanların yazdıklarının değerlendirilmesi sunuluyor. Daha sonra gelen 142 maddelik bibliyografya ise meraklılar için geniş bir döküm.
100. yılına giren Ekim Devrimi, 20. yüzyılın dünya dengelerini yeniden oluşturmuştu. Liebman’ın ayrıntılı eseri, siyasal olarak karmaşık bir dönemi iyi bir şekilde özetleyip, canlı ve sürükleyici bir anlatım eşliğinde sunmasıyla dikkati çekiyor.
RUS DEVRİMİ (Bolşevik Zaferinin Kökenleri, Aşamaları ve Anlamı), Marcel Liebman, Ayrıntı Yayınları, 414 sayfa, 30 TL.
Geçen yüzyılın tarihini şekillendiren en önemli olayların başında gelen 1917 Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılındayız. Kimileri için aşırılıklar çağının başlangıcı ve Nazilerin yükselişinden, büyük kitlesel katliamlara kadar her suçun kendisine kesildiği bir büyük günah olarak görülen bu devrim, kimileri için de işçi sınıfının ve ezilen halkların ilk defa siyaset sahnesine çıkması anlamına geliyordu.
Ancak ikinci görüşü paylaşan sosyalistler için de Ekim Devrimi tarihi, üzerinde ortaklaşılan bir olgu olmaktan çok uzaktı. Devrim öncesinin en önemli teorik tartışmalarından, devrimin öncü isimlerinin çeşitli olaylarda aldıkları tavırlara kadar birçok tartışma başlığı, sosyalist cenahtan farklı farklı Ekim Devrimi tarihleri ortaya çıkardı. Örneğin, Stalin’in iktidarı ele geçirmesinin ardından kurduğu bir komisyona yazdırdığı 1917 Sovyet Devrimi başlıklı kitap, tarihin güncel siyasal çıkarlara göre yeniden yazılması anlamına geliyordu. Bu kitapta, Stalin devrimin ikinci ismi olarak kurgulanırken, Stalin’in hışmına uğrayan isimler devrimin tarihinde de görünmez hale getiriliyordu.
Brüksel Özgür Üniversitesi’nde siyasal doktrinler ve siyasal sosyoloji dersleri veren, sosyalizm tarihine ilişkin birçok eser kaleme alan Liebman’ın Rus Devrimi kitabı, öncelikle kimseyi kahramanlaştırmaması veya şeytanlaştırmaması ile öne çıkıyor. Resmî tarihin aksine Ekim Devrimi’ndeki aktörleri, gelişen olayları, kırılma anlarını çarpıtma ya da gizleme yoluna gitmeyen; oldukça aslına uygun bir kurguyla ilerleyen kitap, Lenin’in ve Troçki’nin devrim öncesi yalpalamalarından, Stalin’in devrim sonrası hamlelerine kadar her olay ve olguyu, kişisel hikayeler üzerinden değil tarihsel materyalist bir bakışaçısıyla yorumluyor.
Çarlığın içerisine girdiği siyasi çöküş ortamının, bu ortamda gelişen devrimci tepkinin ve devrimci siyasetin silahlı mücadeleden liberalizme kadar yaşadığı yalpalamaların anlatıldığı ilk bölümler, derin siyasi ve iktisadi çözümlemelere ihtiyaç duymadan bir devrimin nasıl olgunlaştığını gözler önüne seriyor. Şubat Devrimi’yle başlayıp, iktidarın ele geçirilmesiyle sona eren bölümler ise büyük işçi gösterileri, katliamlar, suikastlar, saray baskınları ile heyecanlı bir siyasal romanı aratmayacak okuma deneyimi sunuyor.
Liebman’ın kitabı, oldukça uzun ve siyasal olarak karmaşık bir dönemi iyi bir şekilde özetleyip, canlı ve ve sürükleyici bir anlatım eşliğinde sunmasıyla ilgi çekiyor. Devrim öncesinin ve sonrasının derin teorik tartışmalarına kapılmadan önce okunması oldukça yararlı olacak bir eser.
Lenin, devrimden sonra bugünkü adıyla Tiyatro Meydanı’nda bir konuşmada, 5 Mayıs 1920.
İlber Ortaylı’nın son dönemde çıkan ve dikkati çeken kitabı Türklerin Altın Çağı, Türkler ve Türkiye tarihi hakkında yazılmış bir makro-tarih çalışması. Tarih yazımı ve usulü ile birlikte Timurlulardan, Altın Orda Devleti, Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti’ni Sultan Süleyman dönemine kadar inceleyen eser, özellikle devlet yapısı ve yönetim konusu üzerine yoğunlaşmış bir temel eser.
İlber Ortaylı’nın Türklerin Altın Çağı başlıklı Kronik Kitap’tan yayınlanan son çalışması, Türklerin ve Türkiye’nin tarihini içinde bulunduğu dünya ile birlikte değerlendirmeyi amaçlıyor. Ortaylı, eserin, bu konulara ilgi duyanlar için bir tür giriş niteliği taşıdığını başlangıçta vurguluyor. On bir bölümden oluşan kitap, soru-cevap tarzında yazılmış, arada yazarın daha “vurucu” olan ifadelerini ön plana çıkarmak için bunlar kutuya alınmış. Bir zamanların keyifle okunan “100 Soruda” serisini anımsatan bu tercih, muhtemelen yazarın son yıllarda sürdürdüğü gazete yazılarından da besleniyor ki Ortaylı, tarih bilincinin ortaya çıkmasında ve tarih öğreniminde gazete-dergilerdeki bu köşelerin rolünü çok önemsediğini bu kitabında ifade etmiş.
Kitabın ilk bölümü, tarih yazımında usul üzerine yoğunlaşmış. Yazar bu bölümde sadece “nasıl bir tarih yazımı?” sorusunu sormakla kalmıyor, aynı zamanda nasıl bir tarih eğitimi verilmesi gerektiğini sorguluyor. “Türkler ve Tarih” başlığını taşıyan ikinci bölüm, “Osmanlılık”, “Türklük” gibi kavramlar üzerinden tarih ve kimlik meselelerine değiniyor. Bu ilk iki bölümü takip eden üç bölüm, sırasıyla Timurlular, Altın Orda Devleti ve Kırım Hanlığı üzerine kurulmuş. Ortaylı bu üç devletin Türk-Moğol yapısını da içeren bazı sorunlarına eğiliyor, aynı zamanda Osmanlı Devleti’yle aynı dönemlerde varlık gösteren bu devletlerin yapılanmaları, tarihleri ve Osmanlılarla ilişkileri üzerinde duruyor.
İlber Ortaylı, kendi kütüphanesinde, 15 Haziran 2017.
Bir sonraki bölüm benzer meseleleri, 12.-13. yüzyıllarda Bizans İmparatorluğu, İran ve Türkler açısından inceliyor. Bu karşılaştırmalı yapı, İlber Ortaylı’nın yine zaman zaman altını çizdiği “senkronize tarih bilgisi edinme” gerekliğini de yerine getirmeye çalışıyor. Nitekim kitabın tamamen Osmanlı İmparatorluğu’na ayrılmış ikinci yarısında da bu hedefin gözetildiğini söylemek mümkün. Böylece kuruluşundan I. (Kanuni) Süleyman devrine kadar Osmanlı Devleti tarihine bakmak mümkün oluyor. Kitabın daha ziyade Osmanlı Devleti’nin yönetici kadrosunun dünyasına eğildiğini belirtmekte fayda var. Devletin yapısı, diplomatik ilişkiler, yöneticiler asıl konuyu oluşturuyor. Ancak arada, örneğin kimlik üzerinden çeşitli tartışmalara değinildiği dikkati çekiyor. Günümüz tarih yazımında “makro-tarih” alanının, yani hanedanların, devletin yapısının tarihine geri dönme eğiliminin mevcut olduğunu bu noktada hatırlamak gerekiyor. Devlet, yapılanması ve geçirdiği safhalarla halen üzerinde düşünülen bir organ.
Ortaylı’nın Türklerin Altın Çağı kitabı, Osmanlı Devleti üzerine temel meseleleri tekrar düşünmek isteyenler açısından rahatlıkla okunan bir başlangıç olma vaadini tutuyor.
19. yüzyılın cinsiyet hiyerarşisini büyük bir başarıyla resmeden Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i seneler sonra sinemada. Dimitri Şostakoviç’in 1934’te gerçekleştirdiği aynı adlı opera uyarlaması Stalin tarafından yasaklanmıştı.
Lady Macbeth, Yön.: William Oldroyd; Oyn.: Florence Pugh, Cosmo Jarvis, Christopher Fairbank
Rus yazar Nikolai Leskov, 1865’te Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i adlı novellayı yazdığında, operadan baleye, sinemadan tiyatroya ve hatta Stalin’e, pek çok tür ve zihniyeti etkileyeceğini bilmiyordu. 19. yüzyıl Rusya’sında genç ve mutsuz bir kadının çaresizlikten acımasızlığa giden yoldaki çilesi, ilk olarak Dostoyevski’nin Epoch adlı dergisinde yayımlanmış ve Leskov nihayet kendinden sözettirmeyi başarmıştı.
Ülkemize ise ilk defa 2012’de geldi Lady Macbeth: “Zengin kayınpeder evinde, şefkatsiz koca koynunda tam beş senedir bu sıkıcı hayatı sürmekteydi Katerina Lvovna; gelgelelim hiç kimse onun bu sıkıntısını zerre kadar umursamıyordu” (Çev. Güney Çetao Kızılırmak). Bu sıkıntıyı umursayan bazı uyarlamalarsa tarihte önemli izler bıraktı.
1934’te Şostakoviç’in bestelediği 4 perdelik opera Leningrad’da prömiyerini yapmış ve büyük beğeni toplamıştı. 1936’da Stalin, eseri pornografik bularak salonu terketmiş, ünlü besteci konservatuvardaki hocalık görevinden uzaklaştırılmış, “Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’ı” operası Rusya’da 30 sene yasaklanmıştı. Eser, 1970’lerde “Katerina Izmailova” adıyla Yugoslav besteci Rudolf Brucci tarafından bale olarak bestelenmiş, 1962’de ünlü Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda “Sibiryalı Lady Macbeth”i, 1967’de Ukraynalı yönetmen Mikhail Shapiro “Katerina Izmailova”yı çekmiş. Şostakoviç’ten sonraki en sükseli uyarlama ise hiç şüphesiz 2016’da İngiliz yönetmen William Oldroyd’un çektiği, gösterildiği tüm festivallerden övgü ve ödüllerle dönen “Lady Macbeth” oldu.
Kuzey İngiltere’nin 19. yüzyıl dünyasında, cinsiyet hiyerarşisinin zirve yaptığı bir dönemde babası tarafından korkunç bir aileye satılan Katherine, sapkın kocası ve zalim kayınpederi tarafından çileden çıkıncaya dek sömürülür; işçi Sebastian’a aşık olan Katherine’in çileden çıkışı ise acılı, tutkulu, erotik, vahşi ve sürprizli olur.
Taciz, şiddet, ırkçılık ve cinsiyetçilik temalarının yoğun olarak işlendiği film, asıl etkisini ‘kadının gücü’nden alıyor. Bir kadının, amacına ulaşmak için gözünü kırpmadan her şeyi yapabilecek tıynette oluşu Mtsensk’li Lady Macbeth ile Shakespeare’in Lady Macbeth’inin ortak yanı. Filmdeki “halledildi” (It is done) cümlesi de bu ortaklığın bir ifadesi.
Madam Bovary olarak başlayıp Lady Chatterley olarak devam eden ve Mr Ripley olarak karakterini tamamlayan Katherine rolünde, çiçeği burnunda aktris Florence Pugh son derece başarılı bir performans sergiliyor. Zalim kayınpederi deneyimli İngiliz aktör Christopher Fairbanks, işçi Sebastian’ı ise yine taze oyuncu Cosmo Jarvis oynuyor.
İstanbul’un ünlü semti, çoğu kez ve artık doğal olarak “nostaljisiyle” anılıyor. Ancak Beyoğlu’nun en gözde, en kalabalık ve her anlamda şehrin merkezi olduğu dönemlerde de burayı kötüleyen, sakinlerini ve ziyaretçilerini kötü gösteren kitaplar vardı. Bir anti- Beyoğlu seçkisi…
Salah Birsel’in başyapıtlarından biri olan Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu kitabının başlığı gibi, yitip giden kaybolan güzellikleriyle, sanat-sinema-kültür hayatı ve zarif kişilikleriyle meşhur bir semtten bahsetmeyeceğiz. Beyoğlu yaşantısına, eğlence hayatına eleştirel gözle bakan, Beyoğlu aleyhinde kitaplardan sözedeceğiz!
İlk kitabımız “Sefahât aleminin ananesini gösterir bir eserdir” üstbaşlığıyla yayımlanan Beyoğlu Âlemi isimli eski Türkçe kitaptır. “Ciddî, Hakikî, İbretâmiz Vekâyi” kaydıyla basılan eserin yazarı belli değildir. Yazarının G. R. imzasını attığı dışkapakta, yabancı bir kartpostaldaki o döneme göre müstehcen sayılan bir hanım fotoğrafı vardır. “Beyoğlu safahat âleminin bütün safahâtını musavver” olduğu belirtilen bu eserin önsözünü, N. K. başharfleriyle imzalayan Naci Kasım Bey yazmıştır. 1928 öncesi yayımladığı bu kitabın bir benzerini Maarif Kitaphanesi sahibi Naci Kasım Bey yıllar sonra 1945’te yine isimsiz olarak yayımlayacaktır. “Sefahât, Hayganuş’un Hânesinde” başlıklı tek bir hikâyeden oluşan metnin sonunda “Bakiyesi ikinci ciltte” denilmektedir.
İkinci kitabımız ünlü romancı Mahmud Yesari’nin oğlu Gazeteci Afif Yesari’nin kaleme aldığı İşte Beyoğlu kitabıdır. “Bilmediğiniz taraflariyle Beyoğlu’nun gece hayatından sahneler” altbaşlığı ile 1950’de basılan bu kitap, gazeteci Seyfeddin Orhan Çağdaş’ın (1917-1983) önsözü ile başlamaktadır. “İşte Beyoğlu” başlıklı yazıdan bir bölüm şöyledir:
“Geceleyin Beyoğlu, çoğumuzun tanımadığı bir kisveye bürünür. Gündüz gelip geçtiğimiz bu cadde, bize yabancı gelecek kadar değişmiştir. Tünel’den Taksim’e uzanan cadde üzerinde, acayip isimli bir sürü bat ve kokteyl salonu her gece yeni bir maceraya hazırlanır. Keseleri mahsul paralarını hâmil taşralılardan, dans ve avantür(!) meraklısı delikanlılara kadar bir yığın insan, eğlence ihtiyaçlarını karşılamak üzere emirlerine amade bulunan bu eğlence yerlerine koşarlar. Beyoğlunu neş’e ve zevk muhiti olarak görmeğe kendimizi alıştırmışızdır. Beyoğlunun içyüzü, belki bizi eğlendirmeyecek, üzecektir. Çünkü pırıltılı caddede bir yığın facianın nabzı atar, renk renk ışıklı ilânların bile örtemeyeceği hazin vak’alarla karşılaşırız. Beyoğlu, yıllarca kalem erbabına sermaye olmuştur. Enteresan vak’aların beşiği, daima Beyoğlu’dur. Beyoğlu’ndaki kadınlar (şu mahut biçarelerden bahsediyorum), eğlenmek, etraflarına neş’e, zevk saçmak için yaratılmışlardır”.
Beyoğlu’nun iç yüzü: Kadın, kumar, içki! Resimli Perşembe Dergisi, 136. sayısında “Beyoğlu’nun iç yüzü kadın, kumar ve içkiden ibarettir. Fuhuş ile mücadele için Beyoğlu’nun iç yüzünü bilmek lazımdır” sözlerini kapağa taşımıştı.
Kitaptaki “Yine Beyoğluna Dair, Çiçekci Kızlar, Küçük Fahişe Anlatıyor, Sosyete Kurbanları, Ölüm Şarkısı, Genelevdeki Ölüm, Bir Randevuevinde, Serseriler, Beyoğlunun 24 Saati, Anası ve Kızı, Onlardan Biri, Barlar, Taksideki Kadın, Eroin, Durak” başlıklı bölümler Beyoğlu’nda yaşanan bütün olumsuzlukları bir gazeteci üslubuyla gözler önüne serer.
Saatli Maarif Takvimleri’nin yayımcısı Naci Kasım’ın sahip olduğu Maarif Kitaphanesi tarafından 1945’te yayımlanan bir başka kitap da Beyoğlu Batakhaneleri adını taşır. Yazar adı bulunmayan bu romanda Beyoğlu, daha çok kötü işlerin gerçekleştiği sefahat merkezi olarak gösterilmektedir. Balkan kökenli Seher isimli bir genç kızın insanları kandırarak Beyoğlu’nda eğlence hayatına sevketmesi ve onların para harcamalarını sağlayan hayatından pişman olup bu yaşantıdan vazgeçmesi, o kişilerden biriyle evlenip Anadolu’ya gidip derbeder hayatına son verişi anlatılır.
Beyoğlu’nun eğlenceli ve bir o kadar da karanlık hayatını anlatan romanlardan biri de gazeteci, yazar, çevirmen Turan Aziz Beler’in (1912-1988) Beyoğlu Piliçleri isimli romanıdır. 1946’da 292 sayfalık bir kitap olarak İstanbul’da basılan bu eser, Anadolu’dan İstanbul’a mal almaya gelen tüccar Hasan’ın eğlenmek için Beyoğlu’nda girdiği sefahat aleminden çıkamayıp, bu semtte yaşan Leyla isimli bir hayat kadınına aşık olmasıyla başlar. Çeşitli Beyoğlu tasvirlerinin anlatıldığı bu romanda Leyla’nın hastalanıp ölmesi üzerine Hasan, ölen eşi Leyla’nın üvey kızını da kötü yola düşürür. Yazarın ifadesiyle “Beyoğlu insanların sağlığında geçtikleri sırat köprüsüdür”.
Kötü işlerin merkezi: Beyoğlu İmzasız çıkan Beyoğlu Piliçleri, Beyoğlu Alemi ve Beyoğlu Batakhaneleri’nin ortak özelliği Beyoğlu’nu daha çok kötü işlerin gerçekleştiği sefahât merkezi olarak görmesiydi. Bunlardan Beyoğlu Piliçleri, “Beyoğlu… 1300 metrelik ana cadde. İnsanların sağlığında geçtikleri Sırat Köprüsü. Biraz bocalayanlar Gayya kuyusuna düşerler” ifadesiyle akıllarda kalmıştı.
Beyoğlu yaşantısının kötü yanlarına karşı yazılan yazılardan biri de Resimli Perşembe Dergisi’nin 29 Kanunsani 1927 tarihli 136. sayısındadır. Kapakta yer alan bir hanım fotoğrafını yanında yukarıdan aşağı “Beyoğlu’nun iç yüzü kadın, kumar ve içkiden ibarettir. Fuhuş ile mücadele için Beyoğlu’nun iç yüzünü bilmek lazımdır” başlıkları atılmıştır. Serteller’in sahibi olduğu Resimli Ay Türk Limited Şirketi tarafından çıkarılan derginin altıncı sayfası, tümüyle kapaktaki bu konuya ayrılmıştır: “Beyoğlu’nda Türk’ün yüzünü karartan bu iğrenç sefahât âlemlerinin âmilleri ecnebîlerdir. Beyoğlu’nun bir beyi vardır ki size bütün kapıları açabilir, en namuslu ailelerin haremine girebilir. Bu adam kimdir?” şeklinde kalın başlıklarla başlayan yazı, acımasız bir üslup ve ırkçı bir ifade ile devam eder:
“Meşhur pastahaneler Rus kadınlarının idaresindekilerdir. Câmekânları süsleyen pastaların iştihâ-âver manzaralarına aldanmayınız. İçerisi kâmilen zehirli fuhuş çiçekleri ile doludur. Sabaha kadar dünyanın her milletine mensup insanlar buralara girer, çıkarlar. İçkiden, uykusuzluktan gözleri şişmiş bir takım kadınların işgâl ettikleri masanın bir kenarına başlarını dayayarak arasıra derin bir düşünceye daldıklarını görürsünüz. Bunlar ihtimâl ki açlıktan fakat çok def’a kokainsizlikten muzdariptirler. Bu dakikada iki gram kokain tedârik edip verseniz, dünyalar kadar memnun olur ve hemen ‘Haraşo… Haraşo…’ diye boynunuza sarılarak yüzünüzü, gözünüzü ıslâk bûselere gark ederler. Bunlar için haftanın dört beş gecesi müşterisiz geçer. Rağbetsizlikten vakitsiz buruşan meyveler gibi dalları üstünde kuruyup giderler”.
1699’da geldiği Osmanlı başkentinde, öldüğü 1737 senesine kadar kaldı. Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, son demlerini sürmekte olan Osmanlı klasik çağına tanık oldu ve bu olağanüstü dönem, insanları, olayları, kostümleri, manzaraları, törenleri ile ressamın tuvaline yansıdı; bugüne eşsiz bir görsel miras bıraktı.
Topkapı Sarayı’nın anıtsal kapısından içeri, 14 Eylül 1727 tarihinde büyük ve renkli bir yabancı heyet giriyordu. İstanbul’a yeni atanan Hollanda büyükelçisi Cornelis Calkoen, saraydan kendisine gönderilen muhteşem koşumlu bir atın üzerinde birinci avluya girerken, ikinci avluda da Yeniçerilere ulufe dağıtımı töreni için hazırlıklar yapılıyordu. Büyükelçi Calkoen önce ikinci avludaki bu etkileyici ulufe törenini izleyecek, sonra divanda sadrazam Damat İbrahim Paşa ile yemek yiyecek, daha sonra da arz odasında padişah III. Ahmet’e güven mektubunu ve hediyelerini takdim edecekti.
Büyükelçinin heyetinde bulunan bir ressam bize bütün bu ziyaretin görsel tanıklığını sunacak, çağın İstanbul hayatının en önemli görsel belgeleyicisi olacaktı: Jean Baptiste Vanmour.
Vanmour’un fırçasından Boğaziçi Fransız ressamın 1720-1737 arasında Hünkâr İskelesi’ni betimlediği yapıtında şehrin ve Boğaziçi’nin önemli bir kısmı görülüyor. Sanatçının eserinde yaz aylarında serinlemek üzere kıyıya inen saray kadınlarını resmettiği düşünülür.
Vanmour 1671’de, bugün Fransa’nın kuzeydoğusunda bulunan Valenciennes şehrinde doğdu. Resim öğrenimine burada başladı. 1699’da Osmanlı İmparatorluğu başkentine Fransa Büyükelçisi olarak atanan Charles De Ferriol ile birlikte İstanbul’a geldi. Büyükelçilik ressamı görevi ile bu büyük gizemli ülkeyi ve insanlarını resimlemeye başladı. 1711 senesinde De Ferriol Fransa’ya döndü ancak Vanmour Istanbul’da kalmayı tercih etti. Hayatının sonuna kadar bu şehirde yaşayacak ve Osmanlı İmparatorluğu’nun olağanüstü 18. yüzyılına tanıklık edecekti. Vanmour 1737 senesinde yine İstanbul’da öldü. Beyoğlu’nda Fransız Konsolosluğu içindeki kilisenin bahçesine defnedildiği bilinse de, mezarına dair bir işaret yoktur.
Vanmour, Osmanlı siyasi ve toplumsal hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde gördüklerini belgeledi. Viyana kuşatması yenilgisi ve daha sonra Karlofça Antlaşması ile değişen uluslararası dengeler, Avrupa ticareti ve yavaş yavaş imparatorluğa giren Batılılaşma etkisi, Lale Devri ile yaşanan “Osmanlı Baroku”, bu değişime karşı büyük bir kırılma olan Patrona Halil ayaklanması ve son demlerini sürmekte olan Osmanlı klasik çağı… Bu olağanüstü dönem, insanları, olayları, kostümleri, manzaraları, törenleri ile ressamın tuvaline yansıdı ve bugüne eşsiz bir görsel miras bıraktı. Bugün Vanmour’un resimlerinin az miktarı Türkiye’de, Pera Müzesi, İtalyan Konsolosluğu ve özel koleksiyonlardadır.
Ressamın tanık olduğu Lale Devri eserleri, dönemin sosyal tarihi için de hazine değerinde.
Dönemin İstanbul’daki Hollanda büyükelçisi Calkoen, Vanmour’a çok miktarda resim siparişi vermişti. Ressamın eserlerinden oluşan bu büyük koleksiyon, daha sonra büyükelçi ile birlikte Dresden’e taşındı. Bütün halinde bugüne kadar gelebilen bu muazzam Istanbul ve Osmanlı resimleri koleksiyonu, bugün Amsterdam’daki Rijkmuseum’dadır.
Rijksmuseum’un görsel hazineleri Vanmour’un İstanbul’u konu alan resimlerinin de yer aldığı eserleri Amsterdam’daki Rijksmuseum (Devlet Müzesi)’nde sergileniyor.
Hollanda’nın en önemli sanat müzesi olan Rijkmuseum, 1800’de Lahey’de kuruldu. 1808’de Amsterdam’a taşınan müze, 1885’de bugünkü binasında hizmet vermeye başladı. Rembrant’ın ünlü “Gece Devriyesi” tablosunun da içinde bulunduğu 1 milyondan fazla esere ev sahipliği yapan Rijkmuseum, yılda 2,5 milyona yakın ziyaretçi ağırlıyor. Amsterdam’a giden Türk gezginlerin mutlaka bu müzeyi ziyaret etmeleri ve Türkiye tarihinin eşsiz bir döneminin renkli tanıkları ile başbaşa kalmaları gerekir.
Giriş bölümleri “geçmişlerini bilmeyen toplumlar, geleceklerini göremezler” gibi beylik cümlelerle başlayıp sonuç bölümleri de her nasılsa birbirinin kopyası olan takriben 12 bin doktora tezinin yazarlarını saymazsak; tarihin elinden en çok çektiği insanlar, uzak geçmişte yaşanan bir altın çağın varlığına inanıp bu altın çağ hayaliyle yaşadıkları toplumu geçmişe götürmeye çalışanlardır. Tabii altın çağcıların karşısında bir de karanlık çağcılar var, o da fena ya, ayrı mesele.
Ama doğruya doğru; şöyle etrafınıza bir sorun, herkesin en çok sevdiği filmler gençliklerinin baharında çekilen filmler, en sevdiği müzikler gençliklerinin baharında yayınlanan albümlerdir genellikle. İnsan geçmişi, geçmişte yaşanan bir dönemi değil, kendi gençliğini özler daha çok. “Yoo bence en iyisi 60’lar rock ama ben 77’liyim, naber?” diyen arkadaşlar da ilk gençliklerinde Ace of Base yerine “60’lar rock” dinlemişler, laf aramızda iyi de etmişler. Zaten istisnalar bir kenara bırakılacak olursa hayat hemen her anlamda daha iyiye gider her zaman. Hemen celallenmeyin, o kadarını ben de biliyorum, istisnalar müstesna dedim.
Bir de daha geniş bir perspektiften bakınca daha iyiye gidiyor her şey, öyle doğrusal bir çizgi izlemek zorunda değil. Yer yer birkaç on yıl öncesinden daha kötüye gidebilir, yer yer birkaç on yıllığına basbayağı karanlık bir çağa girebilir ama, geri çekilip baktığınızda herhangi bir yerin iki yüz yıl öncesinden daha kötü olması ve de uzun süre daha kötü kalması için insanüstü bir gayret gerekir. Bu bakımdan birtakım insanların asırlar öncesinde boncuk ararcasına altın çağlar arayıp güzellemeler yapması gerçekten enteresan. “Tekrar büyük Finlandiya! Yeniden muhteşem Polonya! Haydi o eski büyük Pomeranya için!” gibi sloganlarda bahsedilen o eski büyük ülkeler gerçekten büyük müdür bilinmez ama, bir ihtimal “Bakın bir zamanlar ne de büyüktük, istesek yine öyle büyük olabiliriz” şeklinde söylenen yalanı inandırıcı kılmak için kullanılıyor da olabilirler.
Altın çağ, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, zaten ilk kez iyiden iyiye mitolojik, aslı astarı olmayan, Hesiodos’un milattan önce altıncı ya da yedinci yüzyılda yazdığı bir şiirle ortaya atılan bir fikir. Biz nasıl bugün tarihi bakır çağı, tunç çağı falan diye dönemlendiriyorsak Hesiodos da gitmiş altın çağ, gümüş çağ, bronz çağ, mansiyon çağ diye bir çaba içine girmiş. Hesiodos’un “altın çağ” dediği de Kronos’un, hani Zeus’un babası olan arkadaşın hüküm sürdüğü dönem. Aklımda kaldığı kadarıyla gümüş çağ da Kronos’un mahdumu Zeus Bey’in egemenliğinde ki hakikaten yaşanacak çağlar değil. Olimpos Dağı’ndan kalkıp büyükbaş hayvan kılığına girip ırza namusa göz dikilen bir dönemden söz ediyoruz. İnsan gibi istese belki kızı verecekler ama bildiğin hayvan kılığına girip geliyor ayı, öyle bir dönem. Bu ilk “altın çağ” tamamen fantastik zaten de, insan evladı tarih boyunca kendine yeni altın çağlar bulmaktan da geri kalmıyor. Mısır’ın altın çağına bakıyoruz, piramitler falan var varolmasına da, aklımda kaldığı kadarıyla altın çağda o piramitleri var etmek için boğaz tokluğuna, çokluk bir ömür çalışan insancıklar da var.
Tabii, altın çağ peşine, “Yahu biz o gün bin atlı ne kadar da şendik” diye geçmişten gurur vesileleri çıkarma telaşına düşmenin basit bir açıklaması da var. Misal, ne zaman futbol muhabbeti açılsa, konuyu bir şekilde Eskişehirsporlu Fethi Heper’in Sevilla’ya son on dakikada attığı üç golle turu nasıl da geçtiğine getiriyorum. Eskişehirspor süper ligde şampiyonluğa oynasa sürekli olarak bunu dile getirir miyim? Muhtemelen getirmem. Fethi futbolu bırakmış, akademik hayata atılmış, profesör olmuş, aradan elli yıl geçmiş ama ne yapalım, Eskişehirspor’un altın çağı da o işte.
Tabii bu “altın çağ”lar genellikle kendilerini takip eden “karanlık çağlar” yüzünden bulup çıkartılıyor da, çoğunlukla o karanlık çağın da hazırlayıcısı oluyorlar bir yandan. Amerika’nın “kükreyen 20’leri” dedikleri 20’li yıllar, hemen sonrasında Büyük Buhran çıktığı için altın çağ ama bu altın çağın o Büyük Buhran’da da bir payı olmadığını kim iddia edebilir? Hatta nerede bir altın çağ varsa, o altın kaplamanın altında çürümeye başlamış, ha dağıldı dağılacak bir yapı vardır gibi geliyor bana.
Geçen Haziran başında, Suudi Arabistan öncülüğünde ve ABD desteğiyle başlayan Katar’ı tecrit hamlesi, ay sonuna doğru bir dizi gelişme sonucu tavsadı. Krizin tarihsel ve aktüel nedenleri, aynı zamanda Ortadoğu’daki güç mücadelesinin de koordinatlarını çiziyor.
5 Haziran’da Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır (birkaç saat sonra Bahreyn, Yemen, Maldivler, Moritanya ve Libya muhalif -İhvancı- hükümeti), aralarında El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi terörist ve mezhebi örgütlerle ve İran’la girdiği ilişkilerden ötürü Katar ile bağlarını kestiklerini ilan ettiler.
Riyad’ın terörist örgütler olarak kabul ettiği Müslüman Kardeşler ve Hizbullah açıkça hedef alınmıştı. El Cezire kanalı başta olmak üzere Katar medyası, Katar ile ilişkilerini kesen ülkelerde yasaklanmış bulunuyordu.
Birkaç gün sonra Suudi Arabistan ve müttefikleri, Doha tarafından desteklendiğini iddia ettikleri bir terörist listesi yayınladılar. Filistindeki Hamas’ın ve Müslüman Kardeşler’in sınırdışı edilmeleri, banka hesaplarının dondurulması ve İran’la diplomatik ilişkilerin kesilmesi talep ediliyordu.
Katar’ın tecrit edilmesi hamlesi karşısında İran ve Türkiye gıda ürünleri yığınağına giriştiler. Türkiye emirlikteki asker sayısını artırmaya başladı.
Katar’ın genç Emiri Doğalgaz zengini Katar’ın 1980 Doha doğumlu yeni Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani. Genç emir, babasının rızası ile 2013’te yönetimin başına geçti.
Başlangıçta Trump, Suudi Arabistan’ın tutumunu desteklemiş olsa da, kriz Katar’da müttefiklerle birlikte 11 bin kişilik, Ortadoğu’daki en büyük hava üssüne sahip olan ABD dahil olmak üzere bir dizi ülkeyi sıkıntıya soktu. Bu üs Suriye ve Irak’taki İslâm Devleti’ne karşı ABD’nin öncülüğündeki uluslararası güç icin hayati öneme sahipti. Bu durumda Washington, Paris ve Kuveyt, Körfez’deki krize diplomatik bir çözüm arayışına girdiler. Bu arada Katar tarafından ABD’den 12 milyar dolarlık savaş uçağı alımı da gerçekleşti!
Son olarak ABD Dışişleri sözcüsü krizin patlak vermesinden iki hafta sonra Katar’a terörle ilgili ithamların ayrıntılandırılmadığını belirterek şöyle dedi: “Bu aşamada basit bir soruyla karşı karşıyayız: Atılan adımlar gerçekten Katar’ın terörizmi desteklediği yönündeki iddiaların sonucu muydu, yoksa Körfez ülkeleri arasında uzun zamandan beri var olan sorunlarla mı ilgiliydi?”
Uzun zamanlı sorunlar
Arap Yarımadası’nın İran Körfezi’ne bakan yakasında bir küçük yarımada olan Katar, kısmen petrol ama özellikle doğalgaz kaynakları ile dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Siyasal olarak mutlak monarşi ile yönetilen Sünni bir ülke olarak coğrafi konumu gereği İran ile iyi ilişkiler sürdürürken, İslâmi hareketlerle ilişkisinde “bölgenin büyük abisi” gibi davranan Suudi Arabistan’ı rahatsız eden bir pozisiyona sahip. Örneğin; Birinci Körfez Savaşı döneminde (1991) ABD’nin şu an 11 bin askerinin bulunduğu ve Ortadoğu’daki operasyonlar için hayati önemi olan Ebu Ubeyd Üssü’nü İran’a karşı kullanılmaması koşuluyla inşa etti. Suudiler ise o tarihten birkaç yıl önce İran-Irak savaşı sırasında Saddam’ı desteklemişlerdi. İran İslâm Cumhuriyeti’nin kuruluşundan (1979) bugüne Suudiler bir şekilde (elbette ABD ve İsrail’in katkısıyla) İran’a diz çöktürmenin yollarını aramakta.
Katar, İran’la yumuşak ilişkilerinin yanısıra bölgesel ittifaklarda da Suudi Krallığı’na ters düşmekte. Filistin’de Suudiler El Fetih’i, Katar Hizbullah’ı; Lübnan’da Suudiler Hariri ailesini, Katar Hizbullah’ı; Mısır’da Katar Mursi’yi, Suudiler Sisi’yi destekledi. Katar’ın Hamas’ı himaye ederken İsrail ile de diplomatik ilişkilerini sürdürebilmesi kayda değer. Katar’ın bölge politikasının en önemli ayırdedici hususu, Suudiler’in terörist saydığı Hamas ve Müslüman Kardeşler gibi örgütleri bölgenin meşru güçleri olarak görmesi ve hatta onlara evsahipliği yapması. Katar, Müslüman Kardeşleri Arap dünyasının siyasal yelpazesinin başlıca bileşenlerinden biri olarak gördü. Buna karşılık Müslüman Kardeşler’in kendi ülkesinde örgütlenmesine kesinlikle karşı çıktı. 1999’de yapılan bir anlaşmayla İhvan, Katar’da kendini fesh etti. Suudi Arabistan ve çevre monarşileri ise Müslüman Kardeşler hareketinin rejimlerine son vereceğinden çekindikleri için sert tedbirler aldılar. Mısır’da Mursi’nin darbeyle devrilmesinden sonra Mısır’a yardım etmelerinin nedenlerinden bir de, Müslüman Kardeşler’e olan düşmanlıklarıydı.
Marketlere akın ettiler Gıda ihtiyacının %60’ını Suudi Arabistan’dan karşılayan Katar’da yayılan ambargo söylentisi Katarlıları marketlere hücum ettirdi.
Katar ve bölge politikası
Katar uzun zamandır kendi politikasını yürütmekteydi. Şeyh Hamed bin Halife el-Sâni 1995’deki bir hükümet darbesiyle daha da güçlenmiş ve Suudiler’in canını sıkan bir tutum sergilemekteydi. Katar 1996’da kurulan El Cezire TV kanalı ve mâli imkanlarıyla aktif bir diplomasi yürütme, Suudiler karşısında güçlenme ve bölgesinde jeopolitik bir aktör olma çabasındaydı. El Cezire bölge monarşilerini öylesine tedirgin etti ki, Suudi Arabistan da El Cezire’ye karşı El Arrabiyah diye kendi TV kanalını kurdu. 2002’de El Cezire, Suudi Arabistan krallığının kurucusu El Suud’a dair pek de hoşa gitmeyen bir belgesel gösterdiğinde Doha’daki elçi geri çekilmiş ve 2008’e kadar yeni elçi gönderilmemişti.
Özellikle 2010 yılı sonu ve 2011 başında Arap dünyasında başgösteren olaylarda (Arap Devrimleri, Arap Baharı) Suudi Arabistan ve müttefiği BAE ile Katar ayrı tellerden çalıyorlardı.
Suudi Arabistan ve müttefikleri, İran ile ittifakları nedeniyle Suriye ve Libya hariç genel olarak her türlü itiraza karşı eski rejimleri desteklediler (bu iki ülkede ise muhalefetin en gerici kesimlerini desteklediler). Buna karşılık Katar, diğer Körfez ülke monarşileri gibi mevcut rejimi desteklediği Bahreyn hariç, Müslüman Kardeşler ve cihatçı hareketleri destekledi.
2014’te Doha’nın bölgesel güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn, Katar’daki elçiliklerini geri çekmişlerdi. Kriz, ülkeler arasındaki bir anlaşmayla çözülmüş gibi gözükse de Katar, Suriye ve Libya’daki Müslüman Kardeşler ve diğer cihatçı hareketlere yardım etmeme sözünde durmamıştı. Bu nedenle Suudi Arabistan ve müttefikleri 2014’teki ilk krizdeki vaatlerin yerine getirilmesini istemekteydi. Ocak 2015’te Abdullah’ın yerine geçen Kral Selman Müslüman Kardeşler’e daha az düşman gibi gözükse de durumda bir değişiklik olmadı.
KATAR (DEVLET-ÜL KATAR)
RESMÎ DİLİ: Arapça KURULUŞ: 3 Eylül 1971 YÖNETİM BİÇİMİ: Anayasal mutlak monarşi EMİR: Şeyh Hamid Bin Halife Es-Sani BAŞKENT: Doha NÜFUSU: 2.545.000 (2016) YÜZÖLÇÜMÜ: 11.586 km2 PARA BİRİMİ: Katar Riyali
Şii kampı, Sünni kampı
İran önderliğindeki “Şii kampı”na karşı “Sünni kampı” birliği adına Riyad, Doha, Abu Dabi ve Kahire arasındaki çatışmalarda hakem rolü oynarken, Katar da Yemen’deki bastırma hareketinde Suudi koalisyonuna katılmıştı. Ancak Temmuz 2013’te Mısır’da Sisi’nin darbesinin Suudiler ve müttefikleri tarafından olumlu karşılanmasına karşın Katar’ın bunu bir darbe olarak nitelemesi ve karşı çıkması ilişkilerin iyice bozulmasına neden oldu. 2014’te Suddi Arabistan, BAE ve Bahreyn Doha’daki elçilerini geri çekerken, Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi de ciddi bir krize girdi. Kuveyt’in araya girmesiyle ilişkiler düzelir gibi olduysa da krize sadece bir ara verilmişti. 2015’te ABD ile İran arasında nükleer antlaşmanın imzalanması da Suudi Arabistan ve Bahreyn’i rahatsız ederken Katar bundan hoşnutluk duydu. Suudi Arabistan bu noktadan sonra sonra Katar’ı ikili oynamakla, Körfez ülkeleri mutabakatına uymamakla eleştirdi. Suudi Arabistan’daki Şiileri ve hatta başkenti ele geçirerrek başkanı kovan Yemen’deki Husiler’i desteklemekle itham etti.
ABD Başkanı Trump’ın 360 milyar dolarlık silah siparişleri başta olmak üzere yüklü sözleşmelerle döndüğü Suudi Arabistan ziyareti (ilk dış ziyareti) böyle bir ortamda gerçekleşti. Trump’ın Suudi kralının İran karşıtı pozisiyonunu destekleyen açıklamaları Suudileri memnun etse de, Katar bölgenin iki büyük ülkesi arasındaki kutuplaşmanın artmasından kendi istikrarı açısından elbette hoşnut olmadı. Ancak gerilime ABD’nin müdahalesiyle (daha doğrusu Trump’ın sözleriyle) değişik bir boyut eklendi ve Katar cezalandırıldı. Diplomatik ilişkiler kesilmekle kalmadı “yarımadanın yarımadası” konumundaki Katar’ın hava, kara ve denizden ulaşım yolları kapatıldı. Tek kara yolu bağlantısı Suudi Arabistan olan Katar, böylece tecrit oldu, tam bir kuşatmaya uğradı.
Şeyh Tamim’e futbolculardan destek Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesi olması ve Mısır basını tarafından “dünyanın en iyi spor kişiliği” gösterilmesiyle spora olan ilgisi tescillenen Şeyh Tamim’i, kriz günlerinde futbolcular desteksiz bırakmadı.
Ancak Kuveyt ve Umman gibi arabulucu ülkelerin yanısıra, bölgede büyük çıkarları olan ABD ve Avrupa ülkeleri de krizden hızla bir çıkış yolu bulma arayışına girdiler. Aksi takdirde Katar tek çıkış yolu olarak İran’a mecbur kalacak ve böylece bölgede İran’ı tecrit etmek isterken tam bir Pirus zaferi elde edecekti. Ancak Katar ve İran’a karşı Riyad ve Mısır ekseni, ilkinin ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunması, ikincisinin Yemen’deki savaşta tıkanmış olması bakımından, ABD olmadan bölgede İran’a karşı “istikarı” sağlama imkanına sahip değil.
Öte yandan ABD yönetimiyle çok iyi ilişkileri olan Katar’ın ABD’nin rızası dışında bu kadar karmaşık ilişkiler geliştirmesi mümkün değil. Örneğin İran ve İsrail ile girilen ilişkilerin Obama dönemindeki politikayla son derece uyumlu olduğu söylenebilir. Müslüman Kardeşler ile ilişkiler meselesinde ise, kendisinin doğrudan ilişki içine giremediği kesimlerle bir denetim imkanını elinde tuttuğu belirtilebilir. Trump’ın Riyad’ı ziyaretinde söyledikleriyle son olarak ABD Dışişleri sözcüsünün söyledikleri yan yana getirildiğinde Katar’ın hizaya getirilmesi hamlesinin yumuşak bir geçişe bağlanacağı söylenebilir.
KATAR’IN KISA TARİHİ
Kabileden Emirliğe
Katar 1971’de bağımsızlığını ilan etti ve komşu emirliklerden farklı olarak BAE’ye üye olmadığı gibi Suudi Arabistan’a da bağlanmadı. Dört yüzyıl Osmanlı egemenliğinde kaldığı dönemde de kabileler arasında zorlu çatışmalar olmuş, İngiltere-Hindistan yolu üzerindeki bölge stratejik bir mevki olarak önemsenmiş ve yüzyıl önce petrol ve doğalgazın bulunmasıyla daha da önemli hale gelmişti.
Bahreyn ve Katar arasındaki çekişmelere müdahale eden İngiltere, Doha’da yerleşik Muhammed Bin Sâni’yi muhatap almış ve bugüne kadar bu aileden (hanedan) gelenler ülkede hüküm sürmüştür.
Katar, uzun yıllar bölge aşiret beylerinin emri altında yönetildi. 19. yüzyılda bölgenin idaresi bugünkü emirin büyük dedesi olan Muhammed el-Sâni’ye geçti. 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını elde etmesiyle İngiltere bölgeden yavaş yavaş geri çekilmeye başladı; 1961’de Kuveyt bağımsızlığını kazandı. Katar, Bahreyn ve yedi emirlik bir federasyon oluşturmuşsa da Katar ayrı durmuş ve 1971’de bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.
1995’den 2013’e ülkeyi, babası Halife bin Hamed El-Sâni’yi devirerek yönetimi ele alan emir Hamed bin Halife El-Sâni idare etti. Bu dönemde, kadın hakları başta olmak üzere toplumsal-siyasal refomlar ve hatta bir anayasa yapıldı. “CNN Arap” diye de anılan El Cezire kanalı bu dönemde kuruldu. 2013’ten itibaren ise yönetimi, Halife El-Sâni’nin oğlu, 33 yaşındaki Temim bin Hamad El-Sâni ele aldı. Böylece Arap dünyasının o güne kadarki en genç yöneticisi oldu (Rekoru iki hafta önce 31 yaşında Suudi tahtına oturan Muhammed bin Selman’a kaptırdı).
Katar, mutlak monarşi ile idare edilmekte. Ülkede siyasal parti yok. Nüfuzlu kişilerden oluşan bir istişari konsey bulunmakta. 1999’da kadınlar dahil bütün yetişkinlerin katıldığı bir belediye meclisi seçimi yapıldı. 2003’te ise yazımı dört yıl süren bir anayasa yapıldı. Bu anayasada esas yenilik, 45 üyesi genel oyla seçilen, 15’i emirin atadığı kişilerden oluşan“Meclis el Şura”nın kuruluşuydu. 2004’te ilk meclis seçildi.
İlk ortaya çıkışının MÖ 7. yüzyıla kadar uzandığı tahmin ediliyor. Tarihçi Strabon, antik kentin eski bir Karia yerleşimi üzerine Giritliler tarafından kurulduğunu iddia etmiş. O vakitler Menderes Nehri ağzında bir liman şehri olan Miletos, bugün denizden 9 km içerde. Tunç Çağı kaynaklarında geçen Millawanda isminin de Miletos olduğu düşünülüyor. Kent, Klasik ve Hellenistik çağlarda büyük gelişme göstermiş, en büyük ve önemli yerleşim haline gelmiş. Menteşe Beyliği döneminde çevresi ile birlikte Türk hakimiyetine geçen bölge, Balat adıyla bir kent olmuş, Osmanlı döneminde giderek küçülerek bir köye dönüşmüş. 1899’da bölgede Alman kazıları başlamış ve 1955 yılında bir depremle kısmen harap olan köy, antik kent üzerinden kaldırılıp yakınlarda yeniden kurulmuş.
1- Tiyatro: Antik kentin günümüze ulaşan en görkemli anıtı. MÖ 4. yüzyıldan itibaren var olan Hellenistik tiyatro 1. ve 2. yüzyılda Roma döneminde birçok bölümü sökülerek yeniden inşa edilmiş. Yaklaşık 15 bin kişi alan yapı Ortaçağ’da terkedilmiş ve üst kısmı yıkılarak başka yapılarda kullanılmış.
2- Bizans Kalesi: 7. yüzyılda Arap akınları sırasında sahne binasına bir duvar örülen tiyatro bir savunma yapısı haline getirilmiş. Daha sonra 11. yüzyılda kısmen mermer tiyatro basamakları kullanılarak, üzerine bir kale inşa edilmiş. Yaklaşık kare şeklinde olan kalenin, biri büyük 11 kulesi var. Ayrıca bir dış surun izleri de yer yer görülebilir.
3- Han: Kente gelen yol üzerinde, tiyatronun yakınlarındadır. Orta avlulu mütevazı yapının duvarlarında bir çok devşirme malzeme kullanılmış. Muhtemelen Beylikler dönemine ait han, 1970 dolaylarında restore edilmiş ve yakın zamanda antik kenti ziyaret eden turistler için kafeterya olarak kullanılıyor.
4- Hellenistik Hereon: Yapı,Roma dönemi örneğinden ayırabilmek için Hereon I adıyla anılıyor. Hellenistik kentin ızgara planlı kurgusunda iki sokağın kesiştiği bir köşede inşa edilmiş..
5- Dört Direkli / Sütunlu Camii: Kare şeklindeki yapının duvarları, çevredeki Roma-Bizans yapılarından alınan yapı malzemesi ile 13-14. yüzyılda inşa edilmiş. İçerisinde bugün mevcut olmayan yapıyı taşıyan dört sütun da devşirme olarak kullanılmış.
6- Faustina (Roma Hamamı):Miletos’un en büyük hamamı olan yapı, İmparator Markus Aurelius’un eşi Faustina adıyla anılır. İmparatoriçenin 164 yılındaki Anadolu ziyareti sonrasında inşa edilmiş olmalı. 3. ve 6. yüzyıllar arasında defalarca onarım görmüştür. Roma dönemi kentinin sosyal hayatının önemli bir merkezi olan hamam 7. yüzyıl başında terkedilmiş ve içerisinde evler, ahırlar inşa edilmiş.
7- Roma Hereonu: Kent surları içinde inşa edilen en son mezar anıtı. 3. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen yapı çok zengin süslemeye sahip. Mezarı dışarıdan çevreleyen peristilli / revaklı bir avlunun izleri günümüze ulaşmış.
8- Aziz Mikhael ve Piskoposluk Sarayı: Antik kentin aynı yapı adası içinde yer alan kilise ve piskoposluk sarayı 7. yüzyılın başlarında Dionisos Tapınağı’nın yerinde inşa edilmiş. Sarayın bazı bölümlerinde bulunan mozaik döşeme izleri günümüze ulaşabilmiş. Kilise ve saray 14. yüzyılda ortadan kalkmış ve 20. yüzyıl başında yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır.
9- Hamam Kalıntısı: Beylikler devrine ait olan hamam, yakınlarındaki Kırk Merdivenli Camii’nin cemaati tarafından kullanılmış olmalı.
10- Agora: Bugün izlenebilen en önemli bölümü, doğu yönünde İon düzenindeki galeri. 1970’li yıllarda birkaç sütunu ayağı kaldırılarak restore edildi. Agoranın çok ihtişamlı batı kapısının kalıntıları 20. yüzyıl aşlarında Berlin Pergamon Müzesine taşındı.
11- Kırk Merdivenli Camii: Cami, ismini bitişiğindeki merdivenli minare düzenlemesinden alır. Yapının cephesi boyunca çatıya kadar uzanan merdivenler, yukarıda bir ezan sekisi ile biter. Bu tür minarelere Ege bölgesinin birçok yerinde rastlanır. 1337-1366 arasında yaşayan Menteşe Beyi İbrahim Bey tarafından inşa ettirilmiş olabilir.
12- İlyas Bey Camii: 14. yüzyılda inşa edilen cami, medrese, hamam, tekke ve hazire ile oluşan külliye, Menteşe Beyliği döneminde Balat adıyla bilinen kentin en önemli yapıları arasında. Muhtemelen Suriye kökenli usta ve mimarların çalıştığı yapıda, Osmanlı Beyliğinde gelişen bazı özellikleri izlemek de mümkün. Fotoğrafta görülebilen tuğla minaresi maalesef günümüze ulaşamamış.
13- Nimfaeum: 1. yüzyılda inşa edilen üç katlı etkileyici cephesi ile bu anıtsal çeşme, kentin en görkemli anıtlarından biri. Mevcut mermerler Bafa Gölü ve Afyon civarından getirilmiş. İnşaatı İmparator Titus başlatmış ve Traianus’un babasının Anadolu valiliği sırasında tamamlanmış.
14- Humeitepe Roma Hamamı, Türk Dönemi Köşk ve Han Yapısı: Miletos yarım adasının kuzeydoğusundaki bu tepe, bugün Humeitepe adıyla bilinmektedir. Muhtemelen Farsça “himaye eden, kutlu” anlamındaki Hümayun kelimesinin günümüze ulaşan şekli. Tepenin üzerinde bulunan moloz taşlardan inşa edilmiş iki katlı yapının bir köşk olduğu düşünülür. Yakınlarındaki han yine beylikler döneminin bir hatırası olmalı. Büyük hamam kalıntısı ise Roma çağına ait.