Etiket: Sayı:38

  • Mukaddes Emanetler’in hüzünlü-ibretli hikayesi

    Mukaddes Emanetler’in hüzünlü-ibretli hikayesi

    Osmanlı idaresindeki dört yüz yıl boyunca Hz. Muhammed’in türbesinde toplanan kıymetli eşya ve mücevherlerin bir kısmı, Hicaz bölgesinde isyan eden Şerif Hüseyin’in Medine’yi tehdidi üzerine yüz yıl önce İstanbul’a geçici olarak nakledilmişti. Şerif Hüseyin’in tehdidinin temelli bir işgal ile sonuçlanması üzerine bu eşyalar Türkiye’de kaldı. Tamamı Topkapı Sarayı’na yerleştirildi ve “Mukaddes Emanetler” adıyla günümüzde ziyaretçilerin hayranlıkla izlediği eserlerin en başta gelenleri oldular. Hüzünlü bir geri dönüşün ibretlik hikayesi… 

    Sultan I. Ahmed’in Medine’de Hz. Muhammed türbesine hediye ettiği Kevkeb-i Dürri elması. 1909’da bilirkişi tarafından 1.3 milyon altın değer takdir edilmişti. 

    Arap Yarımadası’nda Mekke ile Medine’nin de içinde bulunduğu Hicaz adı verilen coğrafi bölge, İslâm’ın devletleşmesinden itibaren yarı özerk tarzda Haşimî hanedanından şerifler tarafından yönetilirdi. Haremeyn de denilen Mekke ile Medine, İslâm’ın en kutsal iki şehri olarak Emevi, Abbasi, Memlûk Devletleri zamanında imtiyazlarını hiç kaybetmediler. 

    Haşimîler, Hilafet merkezi Kahire’yi elinde bulunduran Memlûk Devleti’ne tâbi iken, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesiyle Osmanlı Devleti’ne bağlandılar. Osmanlılar bölgeye hâkim olmalarından itibaren 400 yıl boyunca Haşimîlerin ve Haremeyn’in kendilerinden önce verilmiş imtiyazlarını devam ettirdiler. Sultan I. Selim’in “Hâkimü’l-Haremeyn” yerine “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) lakabıyla anılmasında görüldüğü üzere, halktan vergi toplamak, asker almak gibi egemenlik icabından olan usulleri bu bölgede uygulamadılar. Çok uzun yıllar kalelerine Osmanlı bayrağı çekmediler. Osmanlılara bağlı olmayan İslâm toplulukları üzerinde de etkilerini arttırmak için hac yollarını açık ve güvenli tutmaya, sağlık, iaşe, barınma, ibadet kolaylıkları sağlamaya çalıştılar. İslâm coğrafyasının her yerine, buralara gelip giden hacılar aracılığıyla ulaşmayı düşündüler. Bu maksatla devletin Anadolu, Rumeli, Mısır gibi farklı bölgelerinden çok zengin gelir kaynaklarını Haremeyn’e tahsis ettiler. Başta Osmanlı padişahları, valide sultanlar olmak üzere önemli devlet adamları, sade vatandaşlar da bölgeye hizmet etmek maksadıyla Haremeyn vakıfları kurdular. Yıldırım Bayezid devrinden itibaren göndermeye başladıkları para ve hediyeleri, fetihten sonra her yıl “surre alayları” adıyla düzenli olarak Mekke, Medine ve Kudüs ahalisine gönderdiler. 

    Dört yüz yıl boyunca para ve hediye yağdırılan bu topraklarda, Mekke’deki Kâbe ile Medine’deki Hz. Muhammed’in türbesi en çok rağbet edilen yerlerdi. I. Selim, Mısır’ın fethinden sonra, Memlûk hükümdarı Kansu Gavri’nin hazinesinden, Hz. Muhammed’e nispet edilen sancak, hırka, sakal, diş, ayak izi gibi “Kutsal Emanetler”i İstanbul’a getirmişti. Bunlar Topkapı Sarayı’nda Has Oda’da saklanırken, İstanbul ve bütün İslâm coğrafyasından Hz. Muhammed’in türbesine milyonlarca altın değerinde en ağır ve pahalı hediyeler, mücevherler gönderildi.

    Ravza-i Mutahhara adı verilen Hz. Muhammed’in türbesindeki eşyaların eskiden beri belirli aralıklarla sayımları yapılır ve eski defteri ile mutabık kalındıktan sonra yeni defteri düzenlenirdi. Nakilden önceki son sayımın 20 Ocak 1909’da gerçekleştirildiğini tespit edebiliyoruz. Tek tek muayene edilen eşya ve kitapların özellikleri, kimin bağışladığı, defterde ayrıntılarıyla kayıtlıdır. Bazı mücevherli eşyaların günün rayicine göre takdir edilen fiyatları da yazılmıştır. 

    Cemal Paşa’nın Mukaddes Emanetler’e olan ilgisinin ortaya çıktığı telgraflar, BOA’da (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri) yeralıyor. 

    Bunlardan Sultan Abdülmecid’in hediyesi her biri 48 kg. som altından yapılmış, 6280 adet pırlanta ile süslenmiş iki adet büyük şamdan için 70.000 Osmanlı lirası fiyat takdir edilirken, Sultan I. Ahmed’in hediyesi Kevkeb-i Dürri elmasına o tarihte biçilen fiyat 1.301.000 Osmanlı lirasıdır. En yüksek bedel ise Sultan III. Mustafa’nın hediyesi olan askıdır ki tam 5 milyon lira olduğu tahmin edilmiştir. 

    1910 yılı Osmanlı bütçesindeki gelir kalemlerinin toplamı 26 milyon lira, aşar vergisi geliri ise 6.746.950 liradır. Şu üç kalem emanet-i mübarekenin toplam tahmini fiyatı, Osmanlı Devleti’nin tüm aşar vergisi gelirine yaklaşmaktadır. Türbedeki kıymetli eşyanın toplam değerinin Osmanlı bütçesine denk bir değerde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerçek alıcıların fiyat belirlediği piyasada daha yüksek rakamlarla karşılaşılması da mümkündür. Listede 399 başlık altında çok sayıda irili ufaklı eşya kayıtlıdır. Bunlarla birlikte bazı eşyaların eski defterde de “yerinde bulunmadığı” kaydı olduğundan aynı şerh yine verilmiştir. Eşya ve kitaplar Harem-i Şerif-i Nebevi Hazinedarı Rasim’e emaneten teslim edilir, defterin sureti de II. Abdülhamid’e gönderilirdi [Y.A. HUS, 526/73, 6 Şubat 1909]. 

    Özellikle İttihat Terakki’nin iktidara gelmesinden sonra bazı Arap kabile ve aşiretleri Osmanlı aleyhtarı tavırlar geliştirdi ve 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa başlangıçta bu hareketliliği idrak etmekte zorlandı. İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin’in Haziran 1916’da isyan ederek kısa sürede Medine haricinde Hicaz’ı da ele geçirmesi, Osmanlıları şaşırttı. Cemal Paşa’nın, İstanbul’dan gönderilen Surre-i Hümayun’un Medine’den Mekke’ye gitmemesi, şimdilik Medine’de kalması yönündeki teklifi, Osmanlı Bakanlar Kurulunda müzakere edilerek aynı şekilde kabul edildi [MV, 203/97, 22 Ekim 1916]. 

    Duruma hâkim olmaya çalışan Cemal Paşa, Medine Muhafızı Basri Paşa’nın görevden alınıp yerine Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanı Fahri Paşa’nın getirilmesini önerdi. Beyrut’ta bulunan Basri Paşa’ya Talat Paşa’nın gönderdiği telgrafla ileride başka bir göreve tayin edilmek üzere sağlık durumuna binaen izinli sayıldığı, Medine Muhafızlığına Fahri Paşa’nın vekâleten tayin edildiği bildirilir [DH. ŞFR, 74/248, İ.DUİT, 42/55, 27 Mart 1917]. Böylelikle Fahreddin Paşa muhafızlığında Medine’nin savunulmasına başlanılmış olur. 

    1917’de Hz Muhammed’in türbesinden İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na nakledilen emanetlerin listesi. Listede 81 parça kıymetli eşya, mücevher yeralıyor.

    O sıralarda 4. Ordu’dakileri en çok düşündüren hususlar, Medine’deki Hz. Muhammed türbesi ile buradaki hazinede saklı -Osmanlı padişahları, harem kadınları ve devlet adamları tarafından verilen- en nadide hediyelerin tehlikeli bir durumla karşıkarşıya kalmasıydı. Bunların Medine’den İstanbul’a götürülmesi devletin Hicaz’dan vazgeçtiği şeklinde değerlendirilirse, Osmanlılara sadık Arap kabileleri de saf değiştirip isyancıların yanına geçebilirdi. İsyancıların eline geçmesi veya stratejik gerekçeler ile tahliyesi muhtemel olan Medine düşerse, hazinelerin yağmalanması kaçınılmazdı. Gerçekten de, sakinleri Fahreddin Paşa tarafından Şam’a nakledilen Medine’nin İngiliz ve Arap ittifakına terkedilmesinden sonra, Türk ordusu tarafından kilitlenip mühürlenmiş 4850 ev zorla açılıp, yağmalanacaktır. 12 gün süren yağmaya Emir Abdullah’la birlikte bulunan eşraf, Bağdatlı ve Suriyeli subaylarla, emirlerindeki bedeviler de katılacaktır [Salahi Sonyel, Belleten, sy.143 (1972), sf.367]. 

    Bu kritik durum karşısında Medine’de Hz. Muhammed’in türbesindeki altın, gümüş eşyalarla mücevherlerin, bazı kütüphanelerdeki nadir eserlerin hızla İstanbul’a getirilmesine karar verildi. Mukaddes Emanetler’in gönderilmesinde en çok Fahreddin Paşa’nın adı geçmesine rağmen, 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa’nın bizzat ilgilendiği, 23 Nisan 1917’de sadarete çektiği telgrafla meseleyi sahiplendiği bellidir: “Medine kütüphanelerinde bulunan kıymetli eserler ile Hz. Muhammed’in türbesindeki Mushaflar, altın, gümüş, mücevherli eşyalar, altın şamdanları Suriye Vilayeti vasıtasıyla Topkapı Sarayı’ndaki diğer kutsal emanetler ile saklanmak üzere İstanbul’a gönderiyorum” diye çektiği telgrafın ardından yazdığı ek telgrafta, “türbedarların, hizmetlilerin ihmali neticesinde bazı eşyaların revnakları, taşları, inci püsküllerinin kaybolduğunu, üzerlerindeki bir yığın tozun nadide taşları belirsiz bir hale getirdiğini, İstanbul’da sandıkların itinayla ve ehl-i vukuf önünde açıldıktan sonra, üstat ve sanatkârlar vasıtasıyla tamir ettirilmesini” bildirir [A.VRK, 810/16]. Bakanlar Kurulu bu önerilerin tamamını yerine getirecektir.

    Tahliyesine karar verilen eşyalar, 1909 tarihli listeye göre çok azdır. Sadece 81 adedi sandıklara yerleştirilir, gerisi türbede bırakılır. Nakledilen emanet-i mübareke ile eşyanın listesini içeren defter de Sadaret’e gönderilir. Bu listede biri Hz. Osman’a ait çeşitli Kuran’lar, hilye levhaları, tespihler; altın kandil, şamdan, gülabdan, buhurdanlar; elmas, yakut, zümrütler; yüzük, gerdanlık, küpe, bilezik, zincir türü mücevherler bulunmaktadır [İ.DUİT, 100/28]. 

    16 Mayıs’tan önce İstanbul’a getirilen emanetler, defterine uyularak teslim alınır. Bakanlar Kurulu bu iş için Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin başkanlığında Serkarin Tevfik, Ayandan Abdurrahman Şeref, Evkaf Müsteşarı Münir, Şeyhülharem Ziver, Hazine Kethüdası Refik Beylerden oluşan bir komisyon kurulmasına karar verir [MV, 247/45, 16 Mayıs 1917]. İnceleme neticesi liste üzerinde düzenlemeler yapılarak eşyalar yeniden sandıklarına konulur ve Topkapı Sarayı Hazine Kethüdası Refik Bey’e teslim edilir. Bakanlar Kurulu’nda ayrıca Medine’den gelip Hazine-i Hümayun’a konan bazı eserlerin tamir edilmeleri için kurulacak komisyonda, Evkaf-ı İslamiye Müzesinden yetkili kişiler ile İbnülemin Mahmud Kemal’in de görev almasına karar verilir [MV, 208/73, 17 Haziran 1917].

    4. Ordu kurmay subayları cephede. Fahrettin Paşa en sağda, solunda Cemal Paşa. 

    19 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’a takrir verip emanetlerin durumunu öğrenmek isteyenler de dâhil olmak üzere bir komisyon huzurunda sandıkların açılarak eldeki kayıtlarla eşyanın karşılaştırılması emredilir [BEO, 340996]. Necef Kaymakamı, 4. Ordu Umur-ı Arabiye Müdürü duruşmasında şahit olarak dinlenen Mısırlı Mahmud Zeki adlı biri, Medine’den 37 vagon tarihi ve kıymetli eşyanın çalındığını iddia edince, tüm dünyaya böyle bir haberin yayılmasının olumsuz sonuçlarından kurtulmak için ince bir tahkikat yapılarak sonuçlarının Divan-ı Harbe gönderilmesi istenir [BEO, 343680, 17 Temmuz 1919].

    Eşyalar geldikten sonra Medine’nin durumu daha da kötüleşir. Sonunda 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ardından silahların bırakılması, Medine’nin İngilizlere teslimi Fahreddin Paşa’ya telgrafla bildirilir. Emre uymayan, 12.000 askerle bir müddet daha Medine’yi destansı bir şekilde savunan Medine Muhafızı Fahreddin Paşa’nın mücadelesi kafi gelmez. Bu kahrmanlığının yanısıra, adı, İstanbul’a gönderilmesinde büyük hizmeti olduğu Mukaddes Emanetler ile yanyana anılacaktır.

    Kutsal Emanetler Lozan’da İngilizler tarafından gündeme getirildi. Hicaz Emirliği’nin bu eşyalar üzerinde hakkı bulunduğu, asırlardır bulunduğu kutsal mekânlara yeniden iade edilmeleri gerektiği dile getirilse de Türk tarafının tavizsiz tutumu yüzünden İngilizler fazla ısrarcı olmadılar. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin Mukaddes Emanetler üzerindeki hakları zımnen tescil edildi. Günümüzde bu eşya ve mücevherlerin bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hazine Dairesi ile Has Oda bölümlerinde sergilenmekte. 

  • Selesi iki tekerlek üstünde motoru bir ‘insan-gücü’nde

    Selesi iki tekerlek üstünde motoru bir ‘insan-gücü’nde

    İlk örneği 202 yıl önce üretilen bisiklet, zaman içerisinde şekilden şekile büründü, teknolojik evrimi boyunca farklı farklı isimlerle anıldı. Birçok milletin mucidi olma konusunda yarıştığı bu basit mekanizmalı, sıfır karbon salınımlı, insan gücüyle yürüyen fevkalade kullanışlı araç; çocuklara oyuncak, büyüklere taşıt, atletlere spor aleti olarak hizmet verdi. Yeri geldi askerleri cepheye, postacıları adrese, seyyahları menzile taşıdı; yeri geldi süslenip törenlerde boy gösterdi. Dünyada ve Türkiye’de bisikletin kısa tarihi… 

    Bundan 43 sene önce bisikletin tarihçesiyle ilgili makale kaleme alan birinin, metnine şu cümleyle başlaması hiç de şaşırtıcı olmazdı: “Leonardo da Vinci, bir kağıt üzerine, iki tekerleği, onları bağlayan kadrosu, pedalı, gidon ve selesi olan bir taslak çizdiğinde, tarihin büyük keşiflerinden birinin ilk adımını attığının farkında bile değildi…”. 

    Çünkü 1974’te Leonardo’nun elinden çıkma Codex Atlanticus isimli belgenin arka yüzünde neredeyse bütünüyle modern bir bisikletin çiziminin yer aldığı kamuoyuna açıklanmıştı. İtalyanlar öyle mutluydu ki! Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülke bisikleti icat etme onuruna sahip olmak için yarışa girmiş, fakat tezlerini dayandırdıkları belgelerin hemen tamamı sahte çıkmıştı. Sonunda İtalyanlar, Leonardo’nun tartışma kabul etmeyen büyük ismiyle desteden adeta “joker”i çekmiş, bisikletin mucidi millet olma payesine erişmişti. Ama işler onların hayal ettiği şekilde gelişmedi. 

    19. yüzyılın sonlarında  ABD’de bir bisiklet kulubünün üyeleri, ön tekerleklerinin çapı arka tekerleklerininkinden daha büyük olan bisikletleriyle poz veriyor, 1890’lar. 

    California Üniversitesi’nden sanat tarihçisi Carlo Pedretti, 1961’de Codex Atlanticus’u incelemiş, belgenin arkasında sadece bir erkek cinsellik organının anatomik çizimini bulmuş ve bunu Leonardo ustanın ölümünden sonra oraya öğrencilerinden biri tarafından eklendiği kanısına varmıştı. Yani 1961’de tarihî belgenin arkasında bisiklet çizimi falan yoktu, iki tekerlekli aracın sureti orada 1974’te aniden peydahlanıvermişti. Yapılan kimyasal analizler de bisiklet çiziminin oraya belgenin orijinal üretim tarihinden yüzyıllar sonra eklendiğini doğruladı. Araştırmalar derinleştirilince, Codex Atlanticus’un 1960’lı yıllarda İtalyan rahiplerce restore edildiği ortaya çıktı. Pedretti’ye göre restorasyonu yapan rahiplerden birinin canı fena halde sıkılmış ve oraya bir bisiklet resmi çiziktirivermişti!

    İlk modern bisiklet
    Baron Von Drais’in 1817 yılında kamuoyuna sunduğu ilk modern bisiklet, aslında iki tekerlekli bir yürüme/koşma aracıydı. İcat; Draisine, Velocipede, Hobi Atı gibi isimlerle anılmıştı.

    Yine rivayete göre, yapımı gerçekleştirilen bisiklete benzeyen ilk şey, Leonardo’dan üç asır sonra 1791 yılı baharında Paris’te Sicrac Kontu’nun sarayının bahçesinde görülmüştü. Sözde oyuncak yapmaya büyük merakı olan kont, bir tahtanın iki ucuna birer tekerlek koyarak üzerine ata biner gibi oturduğu ve ayaklarıyla da yerden hız alarak yürüttüğü bu oyuncağa Fransızca’da “Hızlı-Gider” anlamına gelen “Celerifère” adını vemişti. Oysa görenler ona “Tahta At” ismini yakıştırıyordu. Çünkü bu, altında iki eğik çubuk yerine iki tekerlek bulunan bir sallanır oyuncak ata daha çok benziyordu. Bu tez de bir Fransız araştırmacı tarafından 1976’da çürütüldü. Sicrac Kontu’nun hikayesi, milliyetçi duygulara kapılan bir Fransız tarihçi tarafından 1891’de üfürülmüştü. 1817’de geçen asıl hikayeye göre, Jean Sievrac isimli bir Fransız dört tekerlekli tahta bir araç üretmiş, adını da celerifère koyup satmıştı. Ama bunun bisiklet konusuyla bir alakası yoktu. 

    Bugün, modern bisikletin temel hatlarını az çok taşıyan ilk iki tekerlekli modeli tasarlayıp üreten kişinin Alman Baron Karl Von Drais (1785-1851) olduğu konusunda hemen herkes fikirbirliği içinde. 1815’te Endonezya’daki Tambora yanardağı patlamış, atmosfere yükselen küller insanları güneşe hasret bırakmış, Avrupa’da tarım yapılamaz hale gelmiş, açlık-kıtlık başgöstermişti. Sağ kalan atlar ulaşım için değil, karın doyurmak için kullanılıyordu. Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir “koşma makinası” icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817’de Mannheim’da gerçekleştirdi, bir saatte yaklaşık 13 kilometre yol yaptı ve dünyanın ilgisini çekmeyi başardı. Bisikletin bu ilk atasına Almanlar “Draisine”, Fransızlar “Velocipe” (Hızlı Ayak) ya da “Draisienne”, İngilizler “Hobby Horse” (Tahta At) adını verdiler. 

    Stüdyo bisikletleri asker velespitleri İstanbul’un özellikle Beyoğlu’nda bulunan ünlü fotoğrafhaneleri, 19. yüzyıl sonlarında, çocukları çekim yaparken oyalamak için stüdyo oyuncakları getirtmişti. 1890’lardan itibaren bunlara üç tekerlekli bisikletler de katılmıştı

    İzleyen yıllarda “velocipede”ler Fransa ve İngiltere’de yaygınlaştı. 1839’da İskoçyalı nalbant Kirkpatrick MacMillan, kendi kendine yürüyen mekanik tahrikli ilk iki tekerlekli aracı imal etti. Aslında yaptığı şey bisikletin ön tekerleğine iki pedal eklemek, bu pedalların ürettiği enerjiyi bir zincirle arka tekerleğin dingiline iletmekti. MacMillan, bu buluşuyla tarihe pedallı bisikletin mucidi olarak geçecekti. Rivayete göre, ilk bisiklet kazası bundan üç yıl sonra gerçekleşti. 1842’de Dunfries-shire’lı bir bisiklet sürücüsü yayaya çarpınca, beş İngiliz şilini ceza ödemek zorunda kaldı. 1868’de baba-oğul Fransızlar François ile Pierre Michaux, “iki çember” anlamına gelen “bi-cycle” adını verdikleri pedallı bisikletin seri üretimine başladı. Aynı yıllarda MacMillan’ın modelini geliştiren Thomas MacCall’un pedallı bisikleti de İngiltere’de ticari başarıya ulaşıyordu. 

    1900’lerde seyyar Osmanlı zaptiyeleri, devriye araçları bisikletleriyle
    1920’lerde bisikletli bir Osmanlı neferi

    Avrupa’yı fetheden “bi-cycle” ile yapılan ilk yol yarışını 1869’da İngiliz James Moore kazanacak, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı’nda, Fransız birlikleri muharebe alanlarında bisiklet kullanacaktı. Yine 1869’da, Eugene Meyer dev bir ön tekerleğe sahip Penny-Farthing modelini üretecek, bundan on yıl sonra, Henry Lawson, pedalları doğrudan arka tekerleğe bağlanan bisikleti geliştirecekti. 1888’de İskoçyalı veteriner John Boyd Dunlop, tahta tekerlekler üzerine içi havayla şişirilmiş lâstikleri geçirmeyi akıl etti: Sarsıntı azalmış, bisikletin sürüş keyfi artmıştı. Sonraki yıllarda eklenecek fren ve vites gibi yeniliklerle bisikletin teknolojik evrimi aralıksız devam edecekti. Bisiklet, Osmanlı döneminde “Memalik-i Şahane” sınırları içinde İstanbul’dan çok evvel, ilk kez 1880’li yıllarda Selanik şehrinde görüldü. Yarı İtalyanca, yarı Lâtince olarak karma bir adla “çabuk giden ayak” mânasına gelen “velocipede”, halk ağzında “velespit” olurken, kimileri ona “şeytan arabası” adını yakıştırıyordu. 

    Bisikletin yurdumuzda arz-ı endamı ile ilgili haberlerden olasıdır ki ilki, 31 Ağustos 1885 tarihli Tarik gazetesinde yer almaktadır: “Mösyö Thomas Stefans namında bir Amerikalı, velespid ile önce İstanbul’a gelmiş, buradan da İzmit’e geçmiştir, İzmit’ten beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşan Stefans’ı kentte, Vali Paşa, memurlar ve bini aşkın Ankaralı yollara çıkarak seyretmişlerdir. Bisikletli Amerikalı, Ankaralıların ricalarını kıramamış ve ‘üç defa şose üzerinde velespid ile yürüyüp’ 1200 yarda mesafeyi iki dakika ondört saniyede kat etmiştir” . 

    Törenlerin vazgeçilmezi  Bir Anadolu kasabasında bisikletli gençlerin tören geçişi, 1936.

    Yurdumuzu bisikletle ihtimal ki ilk ziyaret eden ve gazetede haberin devamında yazdığı üzere Ankara’dan Yozgat’a hareket eden Amerikalı Thomas Stefans ile ilgili haberlerinin yayılması, yurdumuzda bisiklet firmalarının gazete ve mecmua yoluyla satış ilanları vermelerine de sebep olmuş, Beyoğlu tüccarlarından birkaçı Avrupa’dan on kadar velespid getirip dükkanlarında satışa koymuştu. İstanbul Ansiklopedisi’nde Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul’a ilk bisikletlerin 1900 yılında geldiği ile ilgili yazısı da bu gelişmeleri doğrulamaktadır. Osmanlı döneminde velespit önceleri halk tarafından sadece keyif ya da şehiriçi ulaşım aracı olarak kullanılırken, 1900’li yıllarda zaman içinde emniyet, zabıta ya da posta teşkilatı gibi devlet birimlerince de yaygın olarak kullanılır oldu. 

    19 Mayıs kutlama töreninde bisikletli öğrenci kızlar, Üsküdar, 1930

    Zarif, sağlam ve ucuz! Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde gazetelerde yer alan bisiklet reklamları.

    İstanbul’da 1892-1894 arasında bisiklete ilk sahip olan ailenin hikâyesini ise Refik Halit Karay’ın (1888-1965) kaleminden okuyoruz: “Velosipet, İstanbul’a beş yaşında ya vardım ya yoktum o zaman girdi. Şimdilerde bize şaşılacak hiçbir marifeti ve fevkalâdeliği olmayan bu basit iki tekerleğin gidiş-gelişi hemen hemen bir hâdise teşkil etmişti. Bir yaz akşamı koca incire asılmış, iri bir fenerin altında (lüks lâmbaları daha icat olunmamıştı, elektrik de yasak) ailece telâş içinde bir şey bekleniyordu… İki tekerlek üzerinde yürüyen, yürüyen değil koşan, hattâ uçan bir araba! At ile, eşek ile gitmiyor… Ayaklarını oynattın mı, yallah… Pırrrr ! diye kuş misali nerede ise havalanıyorsun; arkandan sapan taşı değil, ok, kurşun yetişemiyor. İşte bu harika alet ilk defa olarak İstanbul’a, hem de bizim eve geliyordu. Ortanca birader Avrupa’ya ısmarlamış, güç belâ gümrükten girmesine izin alınmıştı. Buhar ve elektrik gibi dış bir kuvvete ihtiyaç göstermeyen bu Frenk icadının memlekete girmesinde Saray bir mahzur görmemişti. Üç aya kalmadı, İstanbul’un içi bu şeytan arabalarıyla doldu”. 

    1890’lı yılları takiben Abdullah Frères, Phebus, Sebah & Joaillier gibi İstanbul’un özellikle Beyoğlu’ndaki ünlü fotoğrafhaneleri, çocuklarla fotoğraf çekimini kolay ve eğlenceli kılmak amacıyla Avrupa’dan getirdikleri, yurdumuzda ilk kez görülen dekor oyuncaklarını stüdyolarında kullanır oldular. Çıngıraklı iri çemberler, sallanır büyük tahta atların yanında, özellikle üç tekerlekli metal bisikletler pek revaçtaydı. Fotoğraf çektirmek için ebeveynleri tarafından stüdyolara getirilen çocuklar, hayatlarında ilk kez gördükleri asrın bu en harika oyuncağı ile böylece tanışıyor, üstelik bunların üstüne binme fırsatını yakalıyordu. 

    İstanbul’da geçerli bisiklet ehliyeti, 1940.

    8 Haziran 1896 tarihli İkdam gazetesinde velespid ile ilgili şu haber yer alıyordu: “Zamanımızda eğlence olmak üzere ihtira edildiği halde kendisine mahsus pek çok tatbikat-ı müfîdeye meydan vermiş olan velespid merakı Avrupa’da hayliden hayliye ilerlemiştir. Geçenlerde Barcto ile Paris arasında vuku bulan bir müsabakada velespid-süvârân (bisikleti süren kişi) 591 kilometrelik mesafeyi yirmi bir saat on yedi dakika on sekiz saniyede kat’etmişlerdir ki vesâit-i ticariye olmadığı halde bu derece sürat henüz bir maşide (yürüyen kişide) görülmemiştir. Eski Yunanlılar ve Romalılar en serii günde 40 kilometre kat’ edilebilirlerdi. İcra edilen müsabaka-i âhirede ilk 25 kilometrelik mesafe velespid-i süvârân tarafından 3 dakika 50 saniyede kat’edilmiştir ki bu hesapça saatte kırk kilometre alınıyor demektir. Bordo ile Angolem arası ki 127 kilometredir. 3 saat 38 dakikada yani vasati olarak saatte 35 kilometre alınmak suretiyle kat’ olunmuştur”. 

    Cumhuriyet’in bisikletlileri Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında tören kıtasında -karenin solunda-yer alan bisikletliler, Turgutlu, 29 Ekim 1933.

    İlk bisiklet yarışları 1890’ların başında yine Selanik’te bulunan yaklaşık 400 metrelik toprak bir piste sahip ahşap tribünlü velodromda düzenlenmişti. Keskin virajlara sahip bu yerde velosipetçilerce tertiplenmiş bu yarışların şöhretli müsabıkları arasında, daha sonraları İstanbul’da düzenlenen koşulara da katılacak olan Enver Paşazade Mustafa, Fransız öğretmen Nobile Paraskevopulos da vardı. 

    İstanbul’da bir bisiklet yarışçısı, 1936.

    Batı kaynaklı diğer yenilikler gibi bisikletin de kentlere girmesine yine İzmir’deki Levanten aileler öncülük etmişti. İzmir’de ilk bisiklet yarışması 15 Mayıs 1895 tarihinde yapılırken, 1900 başlarından itibaren Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında bisiklet yarışları da yer almaya başlamış, özellikle Bornova’da Levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından düzenli olarak bisiklet ve atletizm müsabakaları tertiplenmişti. İstanbul’da ilk bisiklet yarışması 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da yapılırken, yarışmaya daha çok yabancı kökenli aileler katılmış, Türk ahaliden katılan olmamıştı. 

    Bisikletli bir genç hanım, Bartın, 1950

    II. Meşrutiyet’ten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde daha organize şekilde varlığını sürdürdü. Kadıköy’de ilk velosipet müsabakası 1920’li yılların başında şimdiki Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu yerde düzenlenmişti. 1923’te Muvaffak Menemencioğlu başkanlığında kurulan Bisiklet Federasyonu’nca düzenlenen 32 kilometrelik Zincirlikuyu- Büyükdere – Tarabya etaplı bisiklet yarışları ise Cavit Cav, Talât Tunçalp gibi ünlü yarışçıları ortaya çıkarmıştı. 

    Türk bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitmiş ancak teknik nedenlerden dolayı yarışamamıştı. 1936 yılında Berlin Olimpiyatlarında ise Talât Tuncalp 150 yarışmacı arasında sekizinci olma başarısı göstermişti. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan dört Türk bisikletçisi, 195 kilometrelik yol mukavemet yarışını mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamamıştı. 

    Cumhuriyetle birlikte, özellikle onuncu yılı takiben resmî bayramlar ile yöresel kurtuluş günleri resm-i geçitlerinde konvoylara katılan süslü bisikletler, 1950’li yıllarda yurdun dört bir yanına yayıldılar; en ekonomik şehirici taşıtlar olarak rağbet gördüler. İki tekerlekli bu basit ama harikulade araç son yıllarda özellikle büyük şehirlerde yeniden gözde. Bisiklet kültürü hızla yaygınlaşırken, on binlerce kentli trafiği dert etmeden bir yerden bir yere ulaşmanın mutluluğunu spor yapmanın keyfiyle birlikte yaşıyor. 

  • ABD’li batık milyonerin hazin Türkiye macerası

    ABD’li batık milyonerin hazin Türkiye macerası

    Edison’un sağ kolu, tüm zamanların en hızlı yükselen işadamlarından biriydi. Kısa sürede zirveye çıktı, Chicago’da bir enerji imparatorluğu kurdu. 1929 buhranından sonra başı hissedarlarıyla derde girince çareyi Yunanistan’a kaçmakta buldu, ardından rotayı Türkiye’ye çevirdi. 1934’teki gelişi, yargılanışı, tutuklanışı, iadesi gazetelerin manşetlerinden inmedi. Amerikalı müflis milyoner Samuel Insull’un Türk adaleti ve basınıyla imtihanı… 

    Orta halli bir Yahudi ailesinin çocuğu olan Samuel Insull, 11 Kasım 1859’da Londra’da doğar. 1879’da meşhur mucit Thomas Edison’un şirketinin Londra şubesinde işe başlayan Insull, zekâsı ve çalışkanlığıyla kısa sürede dikkati çeker. 1881’de Amerika’ya giden genç, önce Edison’un özel sekreterliğini üstelenir, hızla yükselerek onun şirketlerinin idaresinden ve yeni yatırımlarından sorumlu olur. 

    1892’de, mevkiini Edison’un imparatorluğunu General Electric adı altında reorganize edecek olan J. P. Morgan’a devreder. Bu pozisyon değişikliği Insull’a yeni maceralara yelken açma imkanı tanır. Chicago’da, henüz emekleme dönemlerindeki 45 elektrik şirketinden birinin başına getirilir. 

    Türk basının ilgi odağı  Dönemin dev işadamı Samuel Insull’un ABD’den kaçışı, 1934’te Türkiye’ye gelişi; gözaltı, yargı ve iade süreçleri Türk basınnın manşetlerinden inmemişti. 

    Kısa zamanda bir enerji devine dönüşecek olan Samuell Insull, Amerika’nın “aydınlanmasında” önemli bir rol üstlenir. Şehirlerin caddelerinin aydınlatılmasından sanayi için gereken elektrik türbinlerinin kurulmasına ve hatta ulaşıma kadar birçok alanda kurduğu şirketlerle ülkenin artan ihtiyaçlarını karşılar. 32 eyalette 5000 yerleşim biriminin elektriğini sağlamakla kalmaz, Chicago’nun elektrikli trenyolu ağını kontrol eder hale gelir. Yanında çırak olarak yetiştiği Edison’un teknik bilgisiyle kendi ticari kafası birleşince, kısa sürede Amerikan elektrik piyasasını yöneten adam olur ve milyon dolarlar kazanır. Yatırımlarını daha da büyütmek için şirketinin hisse senetlerini satışa çıkartır. 

    1929 buhranı, pek çok Amerikalı işadamı gibi Insull için de sonun başlangıcı olur. İlk darbeden çok büyük zarar görmese de zamanla işler sarpa sarar. Şirketinin hisseleri gün geçtikçe değer kaybedince, binlerce alacaklı Insull’un kapısına dayanır. 

    Gücünün zirvesinde Orson Welles’in efsanevi Yurttaş Kane filminin senaristi Herman J. Mankiewicz, hikayesini kurarken Samuel Insull’dan ve onun 20 milyon dolara Chicago’da yaptırdığı muhteşem The Civic Opera House isimli gökdeleninden de etkilenmişti. Insull’u gücünün zirvesinde gösteren yağlı boya portre, 1920’lerin sonları.

    Milyonerin firarı

    Çareyi ortadan kaybolmakta bulan 73 yaşındaki Samuel Insull, 1932 Temmuz’unda şirketlerin iflasını isteyerek Avrupa’ya kaçar. ABD’li yetkililer de işadımının peşine düşer. Milano’dan kiraladığı bir uçakla Yunanistan’ın başkenti Atina’ya giden kaçan banker, burada güzel bir otelde konaklamış, karısı ile birlikte lüks hayatlarını belli ölçüde devam ettirebilmiştir. 

    Gazete haberlerine göre banker, Madam Kuyumcuoğlu adlı bir metres bile tutmuştur. Samuel Insull’un Atina’da olduğunun anlaşılması üzerine, Amerikan elçiliği harekete geçerek bankerin ABD’de hileli iflas ve dolandırıcılık suçundan arandığını belirterek iadesini talep eder. Insull gözaltına alınır, fakat kısa sürede serbest bırakılır. 

    İlk teşebbüsünden bir sonuç alamayan ABD, birkaç kez daha girişimlerde bulunarak bankerin iadesini ister. Insull’un avukatı iddiaları reddederek davanın siyasi olduğunu, bu doğrultuda müvekkilinin iade edilmemesi gerektiğini söyler. Insull ise kalp hastası olduğunu söyleyerek kendisini bir hastaneye yatırtmayı başarır. Amerika, Samuel Insull’un en azından başka bir ülkeye geçmesini engellemek için pasaportunu iptal ederken, Yunan hükümeti bankere geçici oturma izni verir. 

    1934 Şubat’ında Atina hükümeti, ABD’den gelen baskılara daha fazla dayanamayarak Samuel Insull’a 15 Mart gününe kadar Yunanistan’ı terketmesini tebliğ eder. Kendisine verilen mühleti sonuna kadar kullanan banker, Maiotis isimli üç kamara ve bir salondan mürekkep bir yük gemisini 20 Nisan’a kadar 1500 sterline kiralayarak Yunanistan’dan ayrılır. 16 Mart günü Samuel Insull’a ulaşılamaması Yunanistan’da siyasi bir krize dönüşür; gelişmeler üzerine Yunan İçişleri Bakanı istifa eder. 

    Dolandırıcı yaftası ABD’li müflis işadamını ABD’nin baskısıyla sınırdışı edildiği Yunanistan’dan İstanbul’a getiren Maiotis gemisi, Salacak önlerinde (üstte). Türk basının gözü Amerika’dan firarından beri Insull’un üzerindeydi. Doğal olarak İstanbul’a gelişi de büyük haber olmuş, zavallı (!) milyoner daha en başından dolandırıcı ilan edilmişti. 

    Rota İstanbul 

    Kaçak bankerin bindiği gemi bir süre Ege ve Akdeniz’de dolaşır. Insull, demirleyeceği “güvenli liman”ı bulmak için temaslar sürdürmektedir. Sonunda rotayı İstanbul’a çevirir. Maiotis, 13 gün süren yolculuğun ardından, 29 Mart sabahı Kız Kulesi önlerinde demirler. Haberi alan Ankara’da görevli Amerikan elçisi Robert Peet Skinner, Türk Dışişleri Bakanlığına başvuracak, Samuel Insull hakkında tutuklama kararı çıkartılarak Amerika’ya iade edilmesini talep edecektir. Hazırlıklı olan elçi, dava sürecine ait belgelerin kopyalarından müteşekkil bir dosyayı da Türk Dışişlerine sunar. 

    Türk Hükümeti bu talebe verdiği cevabında, Lozan’da yapılan “Suçluların İadesi Antlaşması”nın ABD senatosunda onaylanmasına rağmen henüz TBMM tarafından kabul edilmediği için yürürlükte olmadığını, fakat iadenin Türk Ceza Kanunu’nun 9. Maddesi uyarınca yapılabileceğini söyler. Bu çerçevede hükümet, Amerikan elçiliğinin verdiği evrakı İstanbul Başsavcılığına gönderir. 

    Maiotis gemisinin Salacak açıklarına demirlemesinden itibaren Türk polisince abluka altına alınması basının dikkatinden kaçmaz. Yunan bandıralı gemi zorla mı durdurulmuştur, yoksa kendi isteği ile mi demirlemiştir? Gemi istediği erzakı almasına rağmen bir türlü harekete geçmemektedir. Anlaşılan Türk hükümeti, iyi ilişkilerini sürdürmek istediği Amerika’ya jest yaparak gemiyi yolundan alıkoymaktadır. Geminin kaptanına verilen yanıt nettir: “Maiotis istediği yere gidebilir, tabii Samuel Insull’u bırakmak şartıyla!” 

    Hakimin huzurunda Adliyeye getirilen müfis işadamı ilk duruşmada serbest bırakılmış, ABD’nin artan baskıları üzerine tutuklanmış ardından iade kararı gelmişti. Cumhuriyet’te yer alan bir mahkeme haberi ve Akşam gazetesinin Insull’u yargılanırken gösteren fotoğrafı, 2 Nisan 1934. 

    Adliye koridorlarında 

    1 Nisan günü İstanbul polisi gemiye çıkarak Insull’a mahkemenin davetini tebliğ eder. Insull, karara itiraz ederek kendisinin Yunan bandıralı bir gemide ikamet eden bir ecnebi olduğunu, Türkiye’de herhangi bir suç işlemekle itham edilmediğini, bu sebeple de hakkında adli takibat yapılamayacağını söyler. Polislerin kararlılığı üzerine ise kalp hastası olduğuna dair raporlar göstererek sağlık sorunları nedeniyle gelemeyeceğini beyan eder. Bunun üzerine Insull’u muayene etmek için bir hekim görevlendirilir. Doktor, işadamının davaya katılmasında bir mahzur olmadığını rapor eder. Rapor da alınınca Emniyet Müdürü Daniş Bey, bankere davaya icabet mecburiyeti olduğunu hatırlatarak gerekirse zor kullanabileceğini bildirir. 

    Yerli ve yabancı basın ile meraklı kalabalığın yoğun ilgisi arasında polislerin kollarında mahkeme salonuna getirilen Insull sanık koltuğuna oturtulur. Mahkeme Başkanı Hikmet Bey evvela mübaşire tercümanı sorar, ancak aranan tercüman bir türlü bulunamaz. Insull’un İngilizceden başka dil bilmediğini söylemesi üzerine dinleyiciler arasından bulunan ve İngilizce bilen Anadolu Ajansı muhabiri Stefan Vitalis Bey’in tercümanlık yapmasına karar verilir, davaya kimlik tespitiyle başlanır. 

    Bir zamanlar kartaldı! Cemal Nadir’in ünlü Amca Bey karakteri Insull’u tevkifhanede ziyaret ediyor ve ona “namusun milyonlardan daha değerli olduğunu öğrettiği için” teşekkür ediyor, 10 Nisan 1934, Akşam (en üstte). İflasından sonra karikatürlere konu olan Samuel Insull; yükseliş, zirve ve düşüş günlerinde Time dergisine üç kere kapak olmuştu. 

    Mahkeme başkanının “İstanbul’da nerede oturuyorsunuz?” diye sorması üzerine Insull “Henüz cebren Maiotis gemisinden çıkarıldım. İtirazıma ve karşı koymama rağmen beni gemiden alıp buraya getirdiler” der. Hangi ülke vatandaşı olduğunun sorulması üzerine ise “İngiltere’de doğdum. Fakat Amerikan tebaasındanım. Amma tabiiyetimin tayininde ihtilaf vardır, bu ihtilaf halledilememiştir. İngiliz tebaası mıyım, Amerika tebaası mıyım ben de bilmiyorum” diye cevap verir. 

    Ardından ABD elçiliği tarafından gönderilen dosyaya dayanılarak hazırlanan iddianame okunur. Insull hileli iflas işlemlerinde bulunmak ve 64 milyon dolar “borç takarak” yurtdışına kaçmakla suçlanmaktadır. Vitalis Efendi iddianameyi özet olarak çevirir. Duruşmanın sonunda mahkeme heyeti, Samuel Insull’un ABD vatandaşı olduğuna ve ABD mahkemeleri tarafından hakkında açılan davanın mahiyetinin siyasi veya askerî olmayıp, adi suçlar kapsamına girdiğine karar verir. 

    Insull’un Yunanistan’da olduğu gibi, hakkında açılan davaların siyasi olduğunu iddia etmemesi ilginçtir. Bu durumun, bankerin dava sırasında Türk Ceza Kanununu iyi bilen bir avukatının olmaması yahut dil problemiyle alakalı olduğu düşünülebilir. Son Posta gazetesine göre ise Samuel Insull, hakkında verilen kararı Amerikan vatandaşı olmadığı şeklinde yanlış anlamıştır. Verilen kararda iadeye ait bir hükmün bulunmaması üzerine Insull mahkeme heyetine teşekkür eder ve gemisine dönüp dönemeyeceğini sorar. Hâkim Hikmet Bey, mahkemenin bu hususta bir karar vermediğini, şehirde istediği yere gidebileceğini söyler. 

    Türkiye macerasının sonu Akşam’ın 13 Nisan 1934 tarihli nüshasında yayımlanan fotoğrafta, işadamının İzmir’e nakli sırasında elindeki muz paketiyle yüzünü gizlemeye çalıştığı görülüyor. 12-15 Nisan tarihleri arasında basında yer alan Insull haberleri (üstte solda). 

    Zoraki misafirlik 

    Bu karara ve gemisine dönmek istemesine rağmen, Samuel Insull polis nezaretinde Eminönü’ndeki Yeni Aydın Oteli’ne götürülmüştür. Akşam gazetesine göre Insull otele kendi isteğiyle gitmiştir fakat aynı haberde şu satırlara da yer vermiştir: “Banker serbest olmakla beraber polis kendisini nezaret altında bulunduruyor”. Anlaşılan o ki hükümet Insull’un bir kez daha kaçmasına mani olmak için resmî olmayan bir “gözaltı” uygulamaktadır. 

    Götürüldüğü otelde seçilen odayı beğenmeyen Insull daha geniş bir odaya geçer. Gemide geçirdiği 14 günden sonra berber çağırarak tıraş olur ve yemek yer. Milyarderin akşam yemeği menüsünde çorba, kotlet pane, ayşekadın fasulye, salata ve elma kompostosu vardır. Aynı akşam Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras mahkemenin aldığı tespit kararını Bakanlar Kuruluna bildirir, Bakanlar Kurulu da Türk Ceza Kanunu’nun 9. Maddesi’ne göre Samuel Insull’un iadesine karar verir. İade kararnamesinin imzalanması üzerine ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ziyaret ederek teşekkürlerini sunar. 

    2 Nisan sabahı Samuel Insull, hükümetin iade kararı karşısında gereken hukuki girişimlerde bulunabilmek için polis eşliğinde Avukat Ahmet Esat Bey’in bürosuna gider. Banker bu buluşmada avukata “Ben mahkemede de söyleyecektim fakat sorulmadı ve vakit kalmadı. Ortada mevcut beş iddianamenin beşi de doğru değildir. Ben çok zengin bir adamım. Zenginliğimi, muvaffakiyet ve şöhretimi çekemeyenlerden birçok düşmanlarım var. Roosevelt iktidar mevkiine geçince bu düşmanlarımın nüfuzu arttı. Bu işte siyasi tesirler hakim bir rol oynuyordu. Hasım taraf çok kuvvetli idi. Bu vaziyette kendimi müdafaa edememekten korktum, masum ve kabahatsiz olduğum halde düşmanlarımın nüfuz ve kuvveti azalıncaya, hakikat anlaşılıncaya kadar Amerika’dan uzakta kalmaya muvafık bularak kaçtım” der. 

    Ahmet Esat Bey kararın temyizi için hemen İstanbul Adliyesi’ne gerekli başvuruları yapar. Ancak mahkeme itirazları reddederek hükümetin aldığı iade kararının uygulanabilmesi için Insull hakkında bir de tutuklama kararı alır. Karar aynı akşam uygulamaya konur. 

    Ülkesine döndü, aklandı ABD’ye dönüşünde rüzgarlar Insull’un lehine esmeye başladı. Müflis işadağı önce kamuoyunun desteğini arkasına alacak, ardından yargılanıp beraat edecekti. Takibi sürdüren Türk basını, okurlarını bu gelişmeler hakkında da bilgilendirecekti. 

    Kodeste bir milyoner 

    Gelişmeler üzerine bankerin avukatı Ahmet Esat Bey yeniden adliyeye başvurarak hem tutuklama kararına hem de tabiyet tespit kararına itiraz eder. Tevkifhanede vaktini daha çok kitap okuyarak geçiren banker, ilk gün odasından memnun kalmaz ancak İngilizce ile derdini anlatamadığı için hücresi değiştirilemez. Fakat ikinci gününde İngilizce bilen bir tutuklu daha bulunur ve Insull’a tercümanlık yapması sağlanarak hücresi değiştirilir. İsteğine binaen Maiotis gemisinden bazı özel eşyaları sandıklar içerisinde tevkifhaneye getirilir. 

    Insull, belki de kendisinden para sızdırabileceğini düşünerek, sürekli olarak mali durumunun kötü olduğunu söylemektedir. Avukatlarına vekâlet ücretini dahi ödeyememiştir. Sadece iki gün konaklayabildiği otellerinin ücreti için ise, gemiden zorla alındığını, bu nedenle masrafların kendi hesabına yazılmaması gerektiğini söyler. Fakat bu iddialara rağmen Insull tevkifhane yemeklerini ağır bularak yiyememiş; yemekleri özel olarak Ayasofya yakınlarındaki bir lokantadan getirilmiştir. 

    İade işlemleri hızla ilerlerken Avukat Esat Bey son bir hamle yaparak yapılan itiraz başvurularının sonuçlandırılmadan Insull’un iade edilemeyeceğini iddia eder. Ancak bu son hamle de bir işe yaramaz ve 12 Nisan 1934 günü mahkeme mevcut tüm başvuruları reddeder. Böylelikle 11 gün süren tutukluluğun ardından Samuel Insull’un Amerika’ya iade düğümü çözülür. 

    Bandırma-İzmir-New York 

    ABD’ye döndü, aklandı 

    Amerikan hükümetiyle Türk hükümeti arasında yapılan anlaşmaya göre banker önce Bandırma üzerinden İzmir’e götürülecek, oradan bir Amerikan gemisine bindirilerek Türk karasuları haricinde resmen Amerikalılara teslim edilecektir. Samuel Insull ile Türk ve Amerikan yetkililerini taşıyan Adana vapuru 12 Nisan akşamı İstanbul rıhtımından ayrılır. Gece Bandırma’ya varan heyet, öğle saatlerinde sıkı güvenlik önlemleri altında İzmir trenine biner. 13 Nisan akşamı Samuel Insull artık İzmir’dedir. Amerikan hükümetinin kiraladığı Exilona gemisine bindirilir ve Türk karasuları haricine çıkılınca iki taraf da teslim makbuzlarını imzalar. Türk tarafının gemiden ayrılmasıyla Samuel Insull’un uzun yolculuğu başlar. 

    7 Mayıs’ta New York’a varan Insull, beklemediği bir şekilde halktan destek görür. Serbest bırakılması için gereken yüksek kefalet ücretini ödeyebilmesi maksadıyla yardım kampanyaları düzenlenir. Henry Ford’un desteğini açıklaması da Insull’a Amerika’da yeniden itibar kazandırır. Yapılan yargılamalarda tüm davalardan beraat eder. Samuel Insull dört sene sonra, çok korktuğu kalp hastalığından 16 Temmuz 1938 günü Paris’te ölecektir. 

    TÜRK BASININDA INSULL İMAJI

    O bizi çok sevdi biz onu sevmedik

    Insull, Türk basınında genellikle “Amerika’da binlerce kişiyi dolandıran müflis bir banker” olarak anılmış, gazete sütunlarında “kırk köyden kovulan hırsız”, “haydut”, “hilekâr”, “dolandırıcı”, “müsrif”, “hasis”, “kanun kaçağı”, “serseri”, “budala”, “hapsedilmeye layık bir herif” gibi ifadelerle yer almıştır. Akşam gazetesinin yorumuyla “Böyle bir eşkıyayı kabul edebilecek yalnız bir yer vardır: Hapishane!” Fakat her nasılsa müflis işadamı bize büyük muhabbet beslemiştir. Kuvvetle muhtemeldir ki, bu saptama basının abartısıdır. Yazılanlara bakılırsa Insull, Türklere ve İstanbul’a hayran kalmıştı. Hatta, gemisine çıkan polisler bankerin uyuduğunu görünce “yetmişlik adamı uyandırmayalım, biraz sonra geliriz” demişler; Insull uyanıp da bu hadiseyi haber alınca çok mutlu olarak iki gözü iki çeşme ağlamıştı! 

    BİR İDDİA

    Insull’dan Türkiye’ye ‘ahlaksız teklif’

    Cumhuriyet gazetesinin iddiasına göre Samuel Insull daha Yunanistan’dayken bazı adamlarını İstanbul’a göndererek memlekete kabulü halinde Türkiye’nin beş senelik sanayi programında kullanılmak üzere 15 milyon liralık kredi teklif etmiştir. Tevkifhanede iken ise Amerika’ya iade edilmemek, tutukluluğunu İstanbul civarındaki sayfiyelerin birinde kiralayacağı bir köşkte geçirmek şartıyla Türk vatandaşı olmak istemiş, buna karşılık, 80 milyon dolarlık servetini Türk bankalarına taşımayı, öldüğü zaman da bu paranın tamamını Türk hayır cemiyetlerine bağışlamayı teklif etmiştir. Olasıdır ki, Türk hükümeti Amerikan yönetimiyle arasını bozmaktan kaçınmıştı. 

  • Dünyanın ilk prefabrik hastanesi

    Dünyanın ilk prefabrik hastanesi

    Mimari açıdan dünyanın ilk büyük prefabrik yapı topluluğu ve ilk prefabrik hastanesiydi. 1855’te Kırım Savaşı dolayısıyla ve o sıralar İstanbul’daki Florence Nightingale’in yönlendirmesiyle İngilizler tarafından Erenköy’de yapılan “Renkioi Hospital”, usta mimar ve hekimlerin gayretiyle beş ayda tamamlandı; yüzlerce yaralıya ve sivil halka şifa dağıttı. Bugün ise geride sadece bir çeşme kitabesi var. 

    Erenköy’deki Renkioi Hospital Çanakkale-Erenköy’de Kırım Savaşı sırasında (1855) yapılan prefabrik Renkioi Hastanesi ve aynı bölgenin 162 sene sonra bugünkü hali (üstte). Hastaneden günümüze kalan tek iz, üzerinde “RENKIOI BRITISH CIVIL HOSPITAL -1856- JOHN BRUNTON – ENGINEER” yazan dönem çeşmesinin kitabesi (altta).

    Coğrafyaların mabedi tarih, dini ise arkeolojidir. Çanakkale Savaşı sırasında yedek subay olarak görev yapan Tevfik Rıza Bey’in, 5 Şubat 1915’te günlüğüne tek satır olarak yazdığı üç kelimelik cümle, adeta insan varoluşunu özetler: “Hatıra kalbin dinidir”. 

    Yaşadığımız coğrafyayı sorgularken, Çanakkale/İzmir karayolunun 15. kilometresinde yer alan bucağın, 100 yıl önceye kadar Renkioi (Erenköy) adlı ve 6000 nüfuslu bir Rum yerleşkesi olduğunu öğrenmiştim. Şimdi oralarda üzüm bağları, Boğaz’a nazır restoranlar, plajlar, otel işletmeleri bulunmaktaydı. Peki ya daha öncesinde? Mesela bundan 150-160 yıl öncesinde? 

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 1854-1856 arasında Rusya’ya karşı tutuştuğu Kırım Savaşı’nda, diğer ülkelerin savaşa uzaklığı sebebiyle, İstanbul cephe gerisinin merkezi olmuştu. 

    Savaş Kırım Yarımadası’nda devam ederken, müttefiklerin cephede sadece Balaklava hastanesi bulunuyordu. Diğer tüm yaralılar İstanbul’a naklediliyordu; Selimiye Kışlası hastaneye çevrilmiş ve yakınındaki Haydarpaşa Hastanesi de en önemli sağlık merkezi olmuştu. 

    İngiltere’ye İstanbul’dan haber servisleri vasıtasıyla gönderilen mektuplar; bilinen ilk savaş muhabirlerinden The Times gazetesinden İngiliz Thomas Chenery’nin İstanbul’dan, aynı gazeteden meslektaşları John Delane ile William Howard Russell’ın Kırım’dan bildirdikleri ve nihayet Roger Fenton’ın cepheden gönderdiği fotoğraflar-izlenim yazıları, tüm dünya kamuoyunda yankı bulmaktaydı. 

    Thomas Chenery, The Times’ta 12 Ekim 1854’te yayınlanan makalesinde, İngiliz askerlerinin cephe gerisindeki sağlık koşullarını açıkça dile getirmiş ve durumu eleştirmişti: “… Öfke ve şaşkınlık içindeyiz. Çünkü halk, yaralıları korumak için hiçbir etkili sağlık hazırlığının bulunmadığını öğrenecek. Sadece cerrah değil, ne hemşire ne de pansumancı var. Tek söylenecek şey, yaralılara sargı yapmak için tek bir bezin bile olmadığıdır. Gerçi bu büyük acıyı paylaşmaktan kaynaklanan toplumsal dayanışma, Üsküdar’da kışlada veya akıl hastanesinde bulunan mutsuz insanlar için üstün geliyor ve bütün aileler, gerekli araçları, çarşafları ve eski giysilerini veriyor. Fakat bu durum niçin önceden açık bir şekilde görülemedi?” 

    162 yıl öncesinde modern bir anlayış  Önde hastanenin demir saclardan yapılmış mutfağı, arka tarafta hastanenin prefabrik yapıları (üstte). Hastanenin 5 no’lu koğuşu (altta), nerdeyse bugünkü anlamda modern bir havalandırma anlayışla tasarlanmıştı. 

    Dönemin İngiliz Savunma Bakanı Sidney Herbert, oluşan bu kamuoyu baskısını azaltmak için yaralı ve hasta İngilizlerin bakımı amacıyla devreye girdi. Florence Nightingale’den “Doğu’daki İngiliz Umumi Asker Hastaneleri Kadın Hastabakıcılar Müdürü” unvanı ile İstanbul’a gitmesini ister ve destek sözü verir. Nightingale, aile dostları Bracebridge’ler ile Roma Katolik Kilisesi’nden 10 rahibe; Anglikan Kilisesi’ne bağlı “Merhametli Kız Kardeşler”den sekiz rahibe, Saint John’s Enstitüsü’nden altı hastabakıcı ve çeşitli hastanelerde profesyonel hasta bakımı yapan 14 kadından oluşan toplam 38 kişilik bir ekip ile birlikte yola çıkmış, çok zorlu geçen bir deniz yolculuğu sonunda 4 Kasım 1854’te Üsküdar’a gelmişti. 

    Selimiye Kışlası’ndaki deneyimleri, Nightingale’in hastane işletmeciliği üzerine yeni fikirler geliştirmesine olanak sağlamıştır. “Florence Nightingale Koğuşu (Florence Nightingale-Ward)” adı ile bilinen pavyon sistemi, hastanelerde her iki tarafta her yatağa bir tane düşecek şekilde penceresi olan, 9 metre genişliğinde, 39 metre uzunluğunda ve 3,5 metre yüksekliğinde koğuşlar bulunmasını öngörüyordu. 

    Nightingale’in hastane ve koğuş tasarımlarını yaparken, Selimiye Kışlası’nın devasa odalarından ve koridorlarından etkilendiği açıktır. Kışlanın geniş koridorları hastane koğuşu olarak kullanılmış, son derece aydınlık ve iyi havalanması olan bu mekânlar Nightingale’e yeni yapılacak hastaneler için fikir vermiştir (Bununla birlikte Nightingale anılarında Selimiye’den hayli olumsuz biçimde bahsetmiş, kışlayı bir harabe olarak nitelendirmiştir). 

    Hem deneyimleri hem de geniş çevresi nedeniyle tıbbi ve sosyopolitik gelişmelerden süratle haberdar olması, Nightingale’in hasta bakımında bir dizi yeniliğe öncülük etmesinde etkili oldu. Bu bağlamda özellikle geliştirdiği pavyon sistemi hastane modeli, ona ayrı bir ün kattı. Hastalıkların kokuşmuş hava nedeniyle (miyasma teorisi) oluştuğuna inanması, Nightingale’in sanitasyona yönelik önlemler almaya yönelmesini getirdi. Nightingale, özellikle hastalıkların yayılmasını önlemek amacıyla koğuşların havalandırılması meselesi üzerinde durdu. 

    Hastane ve civarının ayrıntılı haritası Renkioi Hastanesi’nin bulunduğu yeri ve vaziyet planını gösterir harita, oldukça detaylı hazırlanmış. Hastane içi ve civarındaki coğrafi yapılar titizlikle haritaya işlenmiş. 

    Aslında temiz havanın hastanelerde ölüm oranını azalttığı görüşü, Kırım Savaşı sırasında İstanbul’da bulunan Fransız doktor Levy tarafından, Nightingale’den çok daha önce ortaya atılmıştır. Nightingale, hastaları hastalıklarına göre ayrı koğuşlarda yatırma fikrini de bir Fransız hekimden, Dr. Scrive’den almıştır. Fakat bunların uygulanması ve fikrin hayata geçirilmesini Nightingale sağladı. Ve bu sayede pek çok İngiliz askeri tifüsten ölmekten kurtuldu, ölü sayısı % 75 oranında azaldı ve bu gelişmeler de Nightingale’in ününe ün kattı. 

    İngiliz Hükümeti ve savaş ofisi, hastanelerin yetersiz kalması sebebiyle bir hastane daha yapılması için girişimde bulundu. 1855 başı itibariyle yer arayışı başladı ve Çanakkale’de sahile yakın bir yerde karar kılındı. 

    1855 Mart başında hükümete bağlı savaş ofisi, ünü kıtaları aşan Isambard Kingdom Brunel’e hastane için teklifte bulundu. Brunel, daha önce böyle bir şey tasarlamamıştı ama sekiz gün içinde sözleşmesini sunarak işe koyuldu. Mimari açıdan “ilk büyük prefabrik yapı” ve “ilk prefabrik hastane” olma özelliğini taşıyan, mimarlık tarihi açısından da çok büyük öneme sahip olan proje tasarlanmaya başlandı. Yapı, Erenköy Hastanesi (Renkioi Hospital) olarak tarihe geçecekti. 

    Bu sırada Nightingale, Üsküdar’da edindiği deneyimleri derlemiş ve The Times’ta yayınlanan askerlerin sağlık durumlarıyla ilgili olumsuz haberlerden ötürü kamuoyunun aydınlatılması için bu deneyimlerini içeren cevabi yazıyı gazeteye göndermişti. Bu sırada Brunel tasarımını bitirdi, fakat Nightingale’in pavyon sistemi, sanitasyonla ilgili önerileri ve havalandırma sisteminin nasıl olması gerektiği ile ilgili önerilerini gazetede okuyunca etkilendi. Bunun üzerine yaptığı tasarımı savaş ofisinden geri çekti ve Nightingale’in önerileri doğrultusunda altı gün içinde tasarımı yeniden düzenledi. O zamana kadar hastanelerde ortamın sabit sıcaklıkta tutulması gerektiğine inanılıyordu. Fakat Nightingale, temiz hava ile ortamın havalandırılmasının ölüm oranlarını azaltacağını iddia etmişti. Brunel de yeni tasarımda, hastaneyi sürekli dışarıdaki temiz hava ile havalandıracak bir vantilasyon sistemi yarattı. 

    Boğaz’da yaralı İngiliz askerleri 1 Aralık 1855 tarihli Illustrated Times dergisinde yayımlanan illüstrasyon, Erenköy Hastanesi ve civardaki dinlenen yaralı İngiliz askerlerini Boğaz manzarasıyla birlikte gösteriyor. 

    Lojistik problemler ve uzaklık sebebiyle İngilizler, Kırım’dan Ege Denizi’nin en uç noktalarına kadar hastaneler kurmuştu; ancak Erenköy Hastanesi bunlar arasında en az bilinenidir. Ama ne acıdır ki hem mühendislik inovasyonu hem de model olarak ilkleri barındıran bu hastane, bugün tamamen kaybolmuş durumda. 

    Brunel’in tasarladığı hastane yapıları İngiltere’de hızla üretildi ve gemilere yüklendi. Toplamda 11.500 ton olan hastanenin parçaları 23 gemi ile Çanakkale’ye taşındı. İlk gemiler Çanakkale sahillerine 8 Mayıs 1855’te vardılar. Projenin Çanakkale’deki uygulayıcı kontrolör mühendisi ise 1836’da arkeolojik kazılar için Çanakkale’ye gelmiş olan mühendis John Brunton olacaktı. 

    Brunton, Çanakkale’deki İngiliz konsolosu Calvert ve ailesi ile zaten tanışıyordu. Calvert’lerin hem bölgedeki ilişkileri çok iyiydi hem de dil ve çevreyi tanıma gibi sorunları aşmışlardı. Brunton, Calvert ailesinin çitlik evinin olduğu Erenköy’ün 1,5 km kuzeydoğusunda (bugünkü Tusan Hotel ve Güzelyalı’ya doğru olan arazi) hastaneyi yapmaya karar verdi ve hemen çalışmalara başladı. Burası aynı zamanda 1835’teki kolera pandemisi sebebiyle, Osmanlı Devleti’nde ilk karantinanın da yapıldığı yerdi. Bu sebeple de bölge, haritalarda yıllarca “Karantina” bölgesi olarak tanımlanmıştır. 

    Erenköy Hastanesi’nin yapımına 1855 Mayıs’ında işte tam bu bölgede başlandı ve Ekim 1855’te prefabrik hastane kullanıma açıldı. Hastane aslında çoğunlukla Kırım’dan gelen değil, Kırım’a giderken hastalanan askerlere hizmet vermek üzere kurulmuştur. Çünkü o dönemdeki buharlı gemilerle Üsküdar’dan Çanakkale’deki Erenköy Hastanesi’ne ancak 18 saatte varılabiliyordu. Üsküdar’dan gelen hasta ve yaralılar, hastane ile liman arasında kurulan raylar üzerinden atlı tramvayla taşınıyordu. 

    Her biri 50 hasta yatağı kapasitesine sahip 30 prefabrik yapıdan oluşan ve toplamda 1.500 yatak kapasiteli olan hastane, Kırım’a uzaklığı nedeniyle istenilen kapasitede çalıştırılamadı. Hastaneye her hafta ortalama 50 yeni hasta katılıyordu. Her pavyonuna iki sıra hasta yatağı yerleştirilebilen havalandırması, su tesisatı, kanalizasyon çukurları iyi planlanmıştı ve sanitasyon açısından ilkleri barındırıyordu. 

    Mühendis Brunel Renkioi Hastanesi’nin ünlü mühendisi Isambard Kingdom Brunel, Florence Nightingale’in önerileri üzerine hastane planını değiştirip yenilemişti. 

    Askerî personel yanında sivillere de hizmet eden hastanede sivil hekimler görev yapıyordu. Hastalararası bulaşma en aza indirilmişti. Hastaların giysilerinin modern sayılabilecek çamaşırhanede, 400 F (205ºC) derecede yıkanıp kurutulması, hastalık yayılımını engellemiştir. Oldukça temiz taze suyu bulunduğu bilinen hastane, sanitasyon başarısının dışında, cerrahiye sağladığı katkıyla da tarihe geçmiştir. Spencer Wells (1818-1897) tarafından geliştirilen, günümüzde de kullanılmakta olan “Spencer Wells forsepsi”, kanamaların durdurulmasında ilk kez bu hastanede kullanıldı. 

    Savaş sonrası İngiltere’de yapılan hastaneler için örnek oluşturan bu hastanenin çalışanları da bulaşıcı hastalıklardan büyük ölçüde korunmuştu. Savaş dönemi boyunca sadece bir doktor, bir hemşire ve bir hastabakıcı tifüse yakalanmış; sadece bir hastabakıcı bu nedenle ölmüştür. Oysa aynı dönemde Selimiye’de aralarında sağlık çalışanlarının da olduğu 138 kişi koleradan ölmüştü. Hatta hastane sorumlu doktorlarından Edmund Parkes’ın, hastane ile ilgili 1857 Nisan’ında İngiliz Savaş Bakanlığı’na hazırladığı raporda verdiği istatistiğe göre, hastanede çeşitli hastalık ve yaralanma tanılarıyla yatan hastaların ölüm oranı % 3,8’di. Oysa bu oran Üsküdar’daki hastanelerde %11,9’a çıkıyordu. Tifüse yakalanan hastaların izole edilmesini sağlayarak salgını önleyen Dr. Parkes, bu başarısı ve sanitasyondaki deneyimleriyle savaş sonrası “hijyen profesörü” oldu. 

    Hastane neredeyse bugünkü manada modern tuvalet-banyolar içeriyordu ve bunlar hasta koğuşlarının içindeydi. Mühendis Brunel mobilyadan tuvalet kâğıdına kadar her ayrıntıya dikkat etmişti. Hastaların ünitelerarası gezme ihtimali olması sebebiyle prefabrik yapılar arasındaki geçişler kapalı koridorlar olarak tasarlanmıştı. Daha da ilginci, Brunel tuvaletlerin tasarımını çizdiği plan üzerine “Tuvalet kâğıtlarını unutmayın!” diye not ettiği gibi, kiler olarak tasarladığı küçük bir kısmı “tuvalet kâğıdı deposu” olarak işaretlemişti. 

    Hastanenin Kırım Savaşı’nın sonlarına doğru yapılmış olması nedeniyle, Şubat 1856’dan itibaren Üsküdar’dan ve Kırım’dan buraya yaralı gönderilmesi durduruldu. Hastane artık bölgedeki sivillere hizmet eder olmuştu. 

    İngiliz hükümetinin 30 Mart 1856’da Rusya ile barış imzalamasının ardından hastanenin işlevi tamamen ortadan kalkınca, Londra Brunton’dan bütün çalışmaları durdurmasını istedi. Bunun üzerine Brunton, emrindeki eğitimli 150 askerle Troia ovasında, bölgedeki arkeolojik alanlarda kazı yapmak için kamp kurdu. Brunton bir arkeolog değildi ve esas amacı hazine bulmaktı. Bu nedenle oldukça hızlı ve tahrip edici bir şekilde kazılar yaptı; tuttuğu kısa günlükte başka kazı yaptığı yerler ve buluntuları ile ilgili pek fazla bilgi vermedi. Ancak günlüğünden, askerlerin eski eserleri buldukça daha fazla motive olduklarını ve daha hızlı kazdıklarını öğrenmekteyiz. 

    Yapı planları ve havalandırma  Prefabrik hastane yapılarının, döneminde yapılan planları. Tasarımda özellikle havalandırma meselesinin üzerinde titizlikle durulmuştu. 

    Bu define peşindeki kazıları sonucu, çok sayıda mozaikli yapı da açığa çıktı. Fakat Brunton, Londra Savaş Ofisi’nin geri çağırması nedeniyle çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı ve böylece kesmeyi planladığı mozaikli yapılar da bu sayede tahrip olmaktan kurtuldu. Brunton yine de İngiltere’ye dönene dek Troia Ovası ve çevresinde yedi farklı yerde kazılar yapmış ve çıkardığı eserleri yanında götürerek British Museum’a vermiştir. 

    Hastanenin bulunduğu bölgede, bugün Tusan Otel İşletmesi, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı İzci Kampı bulunmaktadır. Hastaneden geriye Brunton’un taze ve güzel suyu ile de meşhur olan hastanenin liman kısmına yaptırdığı ve üzerinde “RENKIOI BRITISH CIVIL HOSPITAL-1856-JOHN BRUNTON-ENGINEER” yazan çeşme kitabesi dışında hemen hiçbir şey kalmamıştır. 

    Bugün Tusan Otel’in plaj bölümünde bulunan bu çeşme kitabesi, üzerinde bir istinat duvarı örülmüşken, dibinden de bir incir ağacı yükselmiş. Otel işletmecisi Enver Sadık Yılmaz, aynı zamanda Troia kazılarının yürütülmesine destek veren Troia Vakfı Yönetim Kurulu 2. Başkanı. Böyle olunca çeşme taşını görür görmez araştırmaya koyulmuş, Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kuruluna başvurmuş ve eserin tescillenerek koruma altına alınmasını sağlamış. 

    Florence Nightingale, Brunel’in bu hastane planlamasında yakaladığı medikal ayrıntılardan, Hastaneler Üzerine Notlar adlı kitabında bahsetmiştir. Her ne kadar Florence Nightingale’in hastanenin kurulmasında doğrudan katkısı olmasa da, fikirlerinin ve ruhunun bu hastaneye tesir ettiği açıktır. Hem Florence Nightingale’in Times’a mektubunun ardından Brunel’in önceki tasarımını geri çekerek hastaneyi yeniden tasarlaması hem de Sir Edward Tyas Cook’un The Life of Florence Nightingale adlı kitabında hastane sorumlusu Dr. Parkes’ın Erenköy Hastanesi’ndeki uygulamalarından söz etmesi hem de “Parkes ile olan dostluklarının ömür boyu sürdüğünü ve bazı uygulamaların Nightingale’in önerileri ile yapıldığını” belirtmesi bizi biraz daha aydınlatabilir. 

    Hastane; mühendis Brunel’in yaratıcılığı ve ihtiyaçlara yönelik analizleri doğru anlaması ve Florence Nightingale’in hastanelerin durumunu hastalardan daha çok önemsemesi yanında, mimari tarih ve sağlık tarihi açısından modernleşme ve hijyenin sağlanması konularında ilkleri üzerinde taşıyor. 

    Geriye bir incir ağacı ve bir istinat duvarı arasına sıkışan çeşme kitabesi kalmış olsa da, ardında büyük bir tarih var. Belki de tarih ve arkeoloji hep yanıbaşımızda, bir incir ağacının dibinde, yüzdüğümüz bir plajda, hatta bir duvarda gizlidir. Siz ne olur ne olmaz, sağınıza soluna tarihsel bakın!

  • AİLE FOTOĞRAFLARIYLA OKUNAN TARİH

    AİLE FOTOĞRAFLARIYLA OKUNAN TARİH

    19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve giderek yaygınlaşan fotoğraf, Osmanlı toplumunda da rağbet gördü. Gündelik hayat tarihinin bu önemli vesikaları, kitapların yazıyla anlatamadığı ayrıntıları, duyguları ve âdetleri günümüze taşıdı. Dünkü aile fotoğraflarının anlattıklarını, Necdet Sakaoğlu okudu. 

    İlk Türk aile fotoğraflarında, baba-oğul, kardeş, erkek bireylerin yer alması doğaldı. Kadınların aile karelerine girmesi zaman alacaktı. 

    Türk aile yaşamına “objektif”ten bakışın tarihi 1860’lara inebilir mi? Bir aileyi kadın-erkek- çocuk- yaşlı birarada gösteren en erken fotoğrafların tarihleri saptanmış mıdır? İlk çekimlerin saray ortamlarında yapıldığı söylenebilir mi? Görkemli saltanat koltuklarına oturtulmuş mini mini şehzade ve sultan efendilerin sevimli fotoğrafları güzel ama neden yanlarında baba padişah, anne kadınefendi veya ikbâl hanım, yahut babaanne valide sultan yok? 

    Üstat Levnî’nin III. Ahmed’i şehzadeleriyle, saray ressamı Rafeel’in de III. Mustafa’yı oğlu Selim’le resmetmesi birer istisnadır. Yakın zaman fotoğraflarına baktığımızda bile, Sultan Abdülaziz’i, şehzadelerinin küçüğü kucağında, büyükleri sağında solunda gösteren bir kare bulamayız. 

    20. yüzyıla gelindiğinde, yaşlı Sultan Reşad, olgun yaştaki kaytan bıyıklı, yatık fesli şehzadeleriyle bir anı fotoğrafı çektirmiş midir? Son padişah Vahideddin’i Malta’da karaya çıkarken gösteren fotoğrafta, oğlu şehzade Ertuğrul yanında görülüyor ki bunu bir İngiliz fotoğrafçısı çekmişti elbette. Son padişahların “şefkat” fotoğraflarının nedretine karşılık, çağdaş İran şahlarını mirzalarıyla gösteren fotoğraflar var. 

    Bu konuda Fatih Kanunnamesi’ndeki “padişahın tekliği” yasasına fotoğraflarda da uyulmuş deyip geçelim. Kucağında bebesiyle bir kadınefendi, torun mürüvveti görmüş bir valide sultan fotoğrafı yokluğunu da günün kaç-göç, namahremlik anlayışına bağlayabiliriz. 

    Toplumsal tarih açısından bizi ilgilendirecek fotoğraf belgeleri, -Balkanlar’da veya Anadolu’da, farketmez- Müslüman ailelerin kadın erkek ve çocuk bireylerini erken tarihlerde gösteren kareler, bunların çekildiği ortam ve kimliklerdir. Bu alanda açığımız büyük. Bu boşluğu Avrupalı gezginlerin “kaçamak/çaktırmadan” çekebildiği fotoğraflar, yaptıkları gravürler, oryantalist tablolar bir ölçüde kapatıyor. 

    Kendi birikimlerimizden seçtiğimiz, -binlercesi bulunabilir- sıradan fotoğraflarsa, ailelerin giderek fotoğrafa ilgi duyması, fotoğrafın, daha 20. yüzyıla girmeden kaç-göç engelini aşması açısından kabaca bir zaman dizim fikri veriyor. Fotoğraflarla toplumsal tarih incelemek isteyenlere, “açılım sürecinin bir öyküsü” olmak üzere Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Meyhanede Hanımlar’ını okumalarını da tavsiye edelim. 

    ‘ÇEKİYORUM, GÜLÜMSEMEYİN!’ 

    Bahçede bir aile. Kartın arkasındaki çok silik yazıda “Sofya’da pederimize takdim. 8 zilhicce-i şerife1325 (12 ocak 1908) okunuyor. İstanbul’da değilse Bursa’da, İzmir’de, “Hürriyet” ilan edilmeden yedi ay önce çekilmiş. Öndeki dört hanımdan ikisi maşlahlı ikisi feraceli. Soldan ikinci anne, iki yanındaki yetişkin kızları, en sağdaki gelini olabilir. Bu sonuncu hanım, arkadaki uzunca boylu fesli gencin eşi miydi? Dört kadına karşılık, biri büyükçe dört de çocuk var. Bunlar maşlahlı yaşlıca kadının torunları, genç hanımların da çocukları yeğenleriydi kuşkusuz. Görüntü ve arkadaki not, varlıklı Balkan muhaciri bir aileyi düşündürüyor. Resim, Sofya’daki aile reisi babaya gönderilmek üzere çektirilmiş. Gülen yok! Bakışlardaki ortak hüzün, çekim sırasındaki “ciddi durun!” uyarısına bağlanabilir. Çocukluğumuzdan hatırlıyoruz: fotoğrafçı makinesini sehpaya yerleştirir, yanımıza gelir başımızı, duruşumuzu düzeltir, bir yandan da “-kıpırdamayacaksınız, sakın gülmeyin, gözünüzü yummayın!” gibi uyarılarda bulunur, “ciddiyeti” sağladıktan sonra deklanşöre basardı. Fakat bu fotoğraftaki hüzünlü hava başka: Sanki Sofya’daki pedere, kendi yokluğunda ailesinin nasıl mutsuz olduğu veya başka bir uyruğa geçmenin yüreklere işlediği hüzün okutulmak istenmiş. 

    MÜSLÜMAN HANIMEFENDİNİN RAHAT POZU 

    Bu ikinci fotoğraf daha eski. Erkeklerin fesleri aziziye biçimini andırdığından. 1870’lere tarihlendirmek mümkün. Çekim için evin ya da konağın cam serasının önü seçilmiş. Kırklı yaşlardaki palabıyıklı, hem koca, hem peder hem aile reisi, hem uşakların efendisi. Solundaki bol, daha doğrusu “zengin” giyimli nârin genç hanım haremi (eşi). Yüz çizgileri fevkalâde. Hafif tebessüm etmiş. Arkasında çocukların lâlası veya ailenin kâhyası, kucağında da kocaman başlığıyla çocukların küçüğü. Baba ile annenin omuzları arasından kızları bakıyor. Sarıklı oğlan medresede okumayı seçmiş. Sarığı ailenin Müslüman olduğuna da kanıt. Arkasındaki fesli esmer adam, ailenin her işine koşan ayvaz olmalı. 

    Hanımefendiye bir daha bakalım: “örtme” denen bol tülbendini, sakınmadan, gelişigüzel sarmış. Yüzü, kısmen saçları, bilekten yukarı kolları görülüyor. Oysa fotoğrafçı erkek (nâmahrem), üstelik gayrimüslimdi. Bu aile fotoğrafı, dikkatli bakılırsa çok şey anlatıyor. Açılım tarihimiz için de ayan beyan bir belge! Resmin sağ altında “8” rakamı var. Eğer aile mevcudunu veriyorsa, belki hanımın arkasına gizlenen biri var! 

    GELENEKSEL AİLE BAHÇEDE, HASIR ÜZERİNDE 

    Yine 1870’lere tarihlendirilebilecek bir fotoğraf. Yere serilen hasıra oturmuş aile bireylerini gösteriyor: Öndeki yaşlı arkasındaki genç iki erkek, iki hanım, sanki ikiz iki de çocuk. Arkada da el bağlamış, köle değilse akrabadan bir yetim veya evlatlık görülüyor. Gür sakallı baba, arkasındaki oğlu veya damadı (iç güveyisi), kadınlar da kaynana gelin veya ana kız olmalı. Sağ kenarda ayaktaki çocuğun arkasında seçilen mimari örüntü, bir konak ortamı izlenimi veriyor. 

    HALİDE EDİB DÜNYASININ KADINLARI 

    Bu resmin stüdyoda çekildiği besbelli. Kurnaz fotoğrafçı ağaçlık manzaralı siyah fon örtüsünün önüne, çayır çimen havası vermek için ot saman yaymış ama döşeme tahtaları meydanda. Kadınların çocuklarını da alıp çarşı-pazar gezebildikleri, bir fotoğrafhaneye girip resim çektirebildikleri, yani 1908’le gelen Hürriyet/ Müsavat günleri ve yeldirme modası var. Kadınların başını örten yeldirmeler bugünkü türbanlara benzemiyor. Soldaki hanım perçemini kaşına indirmiş. Açık yaka maşlah giymekte haklı, çünkü boynundaki inci kelebi bir varsıllık nişanesi. İki hanım da oğlan kız ikişer çocuklu. Akrabalık veya komşulukları belli ki ileri düzeyde. Can ciğer arkadaş da olabilirler. Bu insanların dünyasının sahnelerini en ayrıntılı betimleyen ünlü kadın ronamcımız Halide Edib’dir ve o da o tarihlerde aşağı yukarı bu hanımların kıyafetinde meydan kürsülerine çıkıp kadın erkek binlerce vatandaşına sesleniyordu. 

    FESTEN ŞAPKAYA GEÇİŞ BOCALAMASI 

    Fes oğlanlarda, şapka kızlarda! Fesin resmî özel serpuş kabul edilmesinden bir asır sonra, 1925’te bu kez fes yasaklanıp şapka alınmıştı. Fotoğraftaki yetişkin iki bayan eşarp bağlamış. En soldaki üçüncü hanımın fotoğrafı, göğsünden yukarısı yırtılmış veya kopartılmış. Okullu iki kızla, ekose entarili yardımcı kızın başları açık. Asıl tezat öndeki küçüklerlerde: Kızlar şapkalı, oğlanlar fesli! 

    OSMANLI DOĞDULAR, T.C. VATANDAŞI OLDULAR 

    Üç kuşağı temsil eden, altı bireyli bir ilk evre Cumhuriyet memuru ailesi. Ortada dul anne, eski geleneklerin temsilcisi. Doğuşunda “Devlet-i Osmaniye tebası” kaydedilmişti. Valide Hanım kimliğiyle ortaya oturmuş. İki yanında, oğlu veya damadı, gelini veya kızı, torunları. Artık rejim cumhuriyettir! Kravat bağlamak, kalın kumaştan geniş yakalı palto, ütülü pantolon, Cumhuriyet memurlarının ayrıcalığıydı o yıllarda. Siyah eşarbını omuzlarına salıvermiş bayansa memur eşi olmanın onuruyla bakmış objektife. Çocuklardan, ablalar değilse bile oğlan T.C. vatandaşı olarak dünyaya göz açmıştı. Fotoğraf aile albümünde saklanacak; çocuklar büyüyecek, evlenecek, kendi çocuklarına: “Şu annem, şu babam. Ortadaki babaannem” diyecekler. Onlardan övgüyle söz edecekler. Ama aile fotoğraflarının kuşaktan kuşağa ömrü uzun değildir: “Fotoğraflı” aile tarihi anlatıları, bu altı bireyden sonuncusu da hayattan çekilince albümüyle birlikte bir toplayıcının el arabasında, kitapçılara, efemeracılara taşınmış, “anonim eski zaman fotoğrafları” kategorisinde alıcı bulmuş. 

    GÂZİLİ YILLARIN BAKIMLI ÖĞRETMENLERİ

    Bu fotoğrafın arkasında “929, 8, 20 cüma” kaydı var. Tarihlerin tersine yazıldığı evre. Şöyle okumalıyız: 20 Ağustos 1929, Cuma. O yılların modasına uygun, bonelerden alna bırakılan kâküller, yanlarda kulaklarını örten zülüfler… Şık mantoları, olmazsa olmaz çantaları, ipek çorapları, topuklu zarif iskarpinleri ile kadınlar dünyasının kurtuluşunu, aydınlanışını, topluma açılışını simgeleyen üç kadın. Harem devri kapanmış, kafesler kaldırılmış, evlere balkon eklenmiş. Bunlar Gâzili yılların Cumhuriyet öğretmenleri; arkalarında ise yetiştirdikleri lise öğrencileri. 

    ARTIK AİLEDE KÖPEKLER DE VAR 

    Tramvay veya vapur idaresinde görevli baba. Eşi sırtına dayanmış. Güzel kızları iki yanlarında. Ailenin köpeği de var. Solda kenardaki kadını, babanın kızkardeşi, kızların halası tahmin edelim. İstanbul’un o eski asırlık ağaçların gölgelediği bahçelerinden birinde sere serpe yaz mutluluğundalar. İki kızdan biri -varsın doksanlık olsun- bugün bir yerden: “Ben hayattayım!” dese, bize o günü, ailesini anlatsa ne kadar seviniriz! 

    EVLERDE GÖRÜŞMELER, YEMELER-İÇMELER 

    Yandaki resmin kenarında “8 Eylül 1937 Antalya”, arkasında da “Sevgili Fahri’nin evinde… Birbirini seven canlar bir arada. Rağıp” yazılı. “Ma-aile” görüşmeler, yemeler-içmeler döneminin başladığı 1930’lu yıllar. İkisi subay beş erkek, eşler, çocuklar, akrabalar… Yemeli içmeli bir akşam konukluğu. Aşağıda sivil-memur aileleri. Galiba malt birası içiliyor. O yıllarda verem yaygındı ve çocuk genç demeden kılıç sallıyordu. Biraya ise bu illetin devası gözüyle bakıldığından, çocuklara da içiriliyordu. 

    GÜLE GÜLE 1940, MERHABA 1941 

    Yılbaşı. 1940’tan 41’e geçiliyor. Dört orta yaşlı erkeği seçmek, dört aile demek. Bir evde toplanmışlar. Masada servis tabakları, arkadaki masada da meyveler. Yılbaşı geleneği bir tür imece usulüydü. Biraraya gelecek ailelerin hanımları “sen şunu, ben bunu” diyerek işbölümü yapardı. Ortaklaşa ikramlar, en sade tertiple ağaç pastası, çerez ve meyve olurdu. Yılbaşı sofrasına nar gibi kızartılmış iç pilavlı yılbaşı hindisi koymaksa lüks bir gelenekti. Eğlence faslına gelince… Radyonun yılbaşı programı dinlenir, Milli Piyango çekilişi beklenir, yeni yılda şans yoklaması için mutlaka tombala oynanırdı. Saat tam 24’te hayırlı yıllar kutlaması yapılır, evlere dönülürdü. 

    ESKİ KÖYE YENİ ÂDET 

    1950’lere doğru değişen nişan törenleri ve düğünler, evlerden gazinolara, çay bahçelerine taşındı. Örtülü örtüsüz masalara, pasta veya yemek servisi yapan garsonlar, aynı masayı paylaşmak durumunda kalan ama birbirini tanımayan davetli aileler… Giderek “gürültü müziği” yayan orkestralar dönemi başlayacak. 

  • Sovyet şahının engellenemez yükselişi ve düşüşü

    Sovyet şahının engellenemez yükselişi ve düşüşü

    Satranç 19. yüzyıl sonlarına kadar bir Avrupa oyunuydu. Mihail Çigorin’le (1850-1908) başlayan Rus ekolü, Sovyetler döneminde Alekhine, Botvinnik, Tal, Petrosyan ve Spaski ile satrancı domine etti. 70’li yıllardaki “Fischer humması” hariç tutulursa, Karpov ve Kasparov’la devam eden Sovyet ekolü, dünya satrancının dokunulmaz şahı oldu. Sovyetler’in dağılmasıyla eski gücünü yitiren Rus satrancının kısa tarihi. 

    Satranç denince akla ilk gelen ülke Rusya ve akla ilk gelen millet Ruslardır. Haliyle “Rus”, geniş bir kavram (tarih boyunca Sovyet ve Rus kavramları karıştığı gibi, Çarlık Rusyası, SSCB, Rusya Federasyonu, hatta Ukrayna ve Moldavyalılara bile Rus dediğimizi unutmayalım); ancak yine bu geniş coğrafyada yaşayanların dünyaya en büyük fark attıkları konu satrançtı. 

    Bilhassa 2. Dünya Savaşı sonrası peşpeşe beş dünya şampiyonunun 1948-1972 arası yaklaşık 25 yıllık hegemonyası ve bunu sona erdiren Amerikalı Bobby Fischer’in satrancı erken bırakmasıyla bu kez 1985-2005 arası Karpov, Kasparov ve hatta Kramnik’in dünya satrancının zirvesini başka milletlere bırakmayışı, satrancı bir Rus oyunu olarak tanımlamıştır. Lakin tarih boyunca bu hep böyle mi olmuştu? 

    Rus satrancının babası Çigorin  Çigorin (solda), 19. yüzyıl sonlarında Rus satranç ekolünü kuran oyuncuydu. Teorik çalışmaları ve yetiştirdiği oyuncular, satrancı 100 yıl boyunca Sovyetler’le özdeşleştirdi. 

    Rusya 19. yüzyılın ortasında satranç konusunda Fransa, İngiltere, ABD ve Almanya’nın gerisindeydi. Uluslararası turnuvalarda yer almayan Ruslar, aralarında Petrov gibi teorisyenler de olmasına rağmen satrançla amatör olarak ilgilenmekteydiler. İşte bu şartlarda ülkenin kaderini değiştirecek kişi Mihail İvanoviç Çigorin (1850-1908) oldu. 

    20’li yaşlarda turnuvalarda gözükmeye başlayan Çigorin 1881’deki ilk dış temasında, Alman Satranç Federasyonu’nun Ustalar Turnuvası’nda Blackburne ve Zuckertort’un arkasından 3. lüğü paylaştığında, “artık Rusların da satranç oynayabildiği” ortaya çıkmış oldu. Rus satrancının babası Çigorin, kısa süre içinde o dönemin dünya şampiyonu Avusturyalı Wilhelm Steinitz’in en önemli rakiplerinden biri haline geldi. 1866’da Zuckertort’u yenerek ilk dünya satranç şampiyonu unvanını alan Steinitz ile 1889 ve 1892’de yaptığı iki maçı da kaybeden Çigorin dünya şampiyonu olamadı ama, Çarlık Rusyasında satranç denince akla gelen ilk kişi oydu. Çigorin sadece oyunculuğuyla ilgili değil, aynı zamanda ülkede çıkan ilk satranç dergisi ve analizleri ile de kuşaktan kuşağa geçti. 

    Çigorin’in çabaları boşa gitmedi. Arkadan gelen isim, çocukluğunda onun partilerini model alan Alexander Alexandroviç Alekhine (1892- 1946) oldu. Alekhine çok genç yaşlarda, 1910’lardan itibaren uluslararası turnuvalarda gözükmeye başladı. Lakin o dönemde herkesin gözü Kübalı Jose Raul Capablanca’nın üzerindeydi. Kübalının üzerindeki ilgi o denli büyüktü ki, kimse ne Alekhine’i ne de Rus satrancını önemsiyordu. 

    Alexander Alekhine: Capablanca’yı yendi  Alexander Alekhine (solda), genç yaşlarda satranca başladı. En büyük rakibi Kübalı Capablanca’ydı (sağda). Bu rekabette kendisine pek şans tanınmıyordu fakat Rus oyuncu 1927’deki maçı kazanacaktı. 

    1.Dünya Savaşı Avrupa’yı kasıp kavururken, Rusya’da rejimin değişmesine neden olan 1917 Bolşevik Devrimi, Alekhine’in 1920’de Fransa’ya yerleşmesine yolaçtı. 1921’de Capablanca, Lasker’den tacı alırken, devrin en iyi Rus oyuncuları Alekhine, Bogoljubow ve Bernstein, Fransa, İsviçre ve Almanya’da yaşamaktaydılar. 

    Stalin’in satrancın başına getirdiği Nikolay Kirilenko 10 yıllık bir plan yaptı. 1927’de Buenos Aires’teki unvan maçı öncesinde Alekhine’e Capablanca karşısında pek şans tanınmıyordu. Turnuvalarda daha evvel oynamış oldukları oyunlarda Capablanca’yı hiç yenememiş olan Alekhine, maç esnasında oyununu daha da ilerletti ve Kübalıyı 18,5- 15,5 (6-3) yendi. Ruslar dünya şampiyonunun kendilerinden olmasına sevinecekken Alekhine’in “Her devrin bir sonu vardır. Ben Capablanca’nınkini nasıl bitirdiysem Rusya’daki Bolşevizmin de sonu gelecektir” sözleri bomba etkisi yarattı, SSCB ise dünya şampiyonuna anavatanının kapılarını kapattı. 

    Alekhine ve Capablanca bir daha unvan maçı yapmadılar. Kendine rakip olarak iki kez vatandaşı Bogoljubow’u seçen Alekhine, böylece Rus muhacirlerini de unvan için karşı karşıya getirmiş oluyordu. Her iki maçı da kazanan Alekhine, 1935’te unvanını iki seneliğine Hollandalı Euwe’ye kaybetti 

    O günlerde, Avrupa’da savaşın ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı. Moskova 1935 turnuvası sonuçlandığı anda, SSCB’nin gücü meydana çıkmaya başlıyordu. Flohr’la birlikte birinciliği paylaşan Mihail Moyseyeviç Botvinnik (1911-1995), Sovyetler’in dünya şampiyonluğu için yıllardır hazırladığı isimdi. 

    Savaş öncesi dünya satrancının zirvesinde de durum karışıktı. Alekhine gücünü kaybetmeye başlamıştı; Rus Botvinnik, Estonyalı Keres, Amerikalı Reshevsky ve Fine, Çekoslovak Flohr ile Avusturyalı Eliskases şampiyonla unvan maçı yapması sözkonusu olan satranççılardı. Savaş çıktığında, 1939 Buenos Aires Satranç Olimpiyatı devam ediyordu. 

    Savaş sonrası satranç, Sovyet hegemonyası altına girdi. Bu 15 yıllık periyoda damgasını vuran da Botvinnik olacaktı. Kirilenko’nun 1925 yılında hayalini kurduğu hakimiyet 1948’de gerçekleşti ama, Stalin’in öldürttüğü politikacı o günleri göremedi. 

    Satrançta Sovyet hegemonyası 2. Dünya Savaşı’ndan sonra satranç, tamamen Sovyet hegemonyasına girdi. Botvinnik (üstte) 15 yıl boyunca en parlak isim oldu. Leton Yahudisi Mikhail Tal (altta) o dönemde sivrildi fakat dünya şampiyonluğunu sadece bir yıllığına alabildi. 

    1948’te Botvinnik 7. dünya satranç şampiyonu oldu ve 1963 yılında yine Sovyet vatandaşı Petrosyan’a karşı unvanını kaybetti. Bu yıllarda tüm şampiyonların ve hatta onlarla oynamaya hak kazananların hep SSCB’den oluşu, Rus satrancının dominasyonunu had safhaya getirmişti. Dünya şampiyonluğu maçları ve önemli turnuvalarda tiyatrolarda yer kalmıyor, dışarıda kalanlar için bile demonstrasyon tahtalarında partiler hamle hamle gösteriliyordu. Satranç Çigorin ve Alekhine devrinde olduğu gibi kültürel bir etkinlik olmaktan çıkmış, tam anlamıyla bir spor haline gelmişti. Artık sadece Rusların değil başka Cumhuriyetlerin de satrançta söz sahibi olduğunun örneği, Leton Yahudisi Mihail Tal’in 1960’da unvanı almasıydı. Sert ve kombinatif stiliyle sadece bir yıl dünya şampiyonu kalabilen Tal, vefat ettiği 1990’lara dek halkın şampiyonuydu. Fakat Botvinnik 1961’deki rövanş maçında Tal’e de şans tanımamıştı:13-8. 

    Kafkaslarda satranç, yine herkesin beklediği şekilde çok eski ve köklü bir sisteme dayalı değildi. Letonya’da Tal ve Estonya’da Keres gibi, Gürcistan ve Ermenistan’da da tek tük ustalar vardı. İşte Ermeni Tigran Petrosyan bu gerçeği değiştirdi ve sağlam oyunuyla 1963’te Botvinnik’i 12,5-9,5 (6-3) mağlup ederek dünya şampiyonu oldu. 

    Arkasındaki büyük desteğe rağmen Ermeni şampiyon ne hikmetse bekleneni veremedi. 1963-1969 arası yurtdışında turnuva kazanamadı. 1966’da Spaski’yi az farkla da olsa (12,5- 11,5) yenerek unvanını korumasına rağmen, 1969’da ona 12,5- 10,5 yenilerek şampiyonluğu kaybetti. 

    Mükemmel fiziği, yabancı dil bilgisi, Avrupai zevkleriyle Spaski, 1970’lerde Rusları en iyi temsil edebilecek kişiydi. Onun devrinde aynı zamanda teorik çalışmalar zirveye ulaşmış, şampiyonun oluşturacağı ekibe hazırlık açısından karşı çıkmak, dünyada neredeyse imkansız hale gelmişti. Ayrıca Spaski, birçok uzman tarafından gelmiş geçmiş en büyük kabiliyet olarak nitelendirilmekteydi. Hem pozisyonel hem de taktik oyuna hakimiyet; iyi hesap yapabilme yeteneği; oyunortası, oyunsonu ve mükemmel tekniğiyle Spaski, kendine bahşedilmiş her konuda sivrilmişti. “Açılış” dendiğinde, tüm ülke ve sistem emrine amadeydi. 

    Tigran Petrosyan ve Spaski devri 


    Ermeni satranççı Petrosyan (üstte) 1963 dünya şampiyonasında vatandaşı Botvinnik’ten bayrağı devraldı. Zirvede altı yıl kaldı. 70’lerin efsanesi Spaski (altta, en solda) Amerikan rakibi Fischer’i (altta sağda) Rus satranç ekolünün temsilcisi olarak nitelemişti. Ünvanı da 1972’de ona kaptırdı. 

    İşte Ruslar tam da bu anda darbe aldı. Aslına bakarsanız en tepede olduklarına inandıkları anda, sistem bir kişi tarafından yıkıldı: Fischer! İşin ilginç tarafı, Spaski’nin kendi sözleriyle Rus ekolünün en iyi temsilcisi de Fischer’den bir başkası değildi! 

    1970’e kadar Fischer, Ruslar için “gelişmekte olan” bir oyuncuydu.Turnuvalarda onlarla boy ölçüşmekte, hatta önlerinde birincilik alabilmekte ama, Adaylar Turnuvası’nda bilhassa dogmatik yaklaşımı ve sığ açılış repertuvarıyla bir tehdit yaratamamaktaydı. Ama işler o tarihte değişti. Soğuk Savaş zamanı Amerikan satrancının başına getirilen Ed Edmonson ilk olarak Bölgelerarası Turnuvaya gitme hakkı olan Benkö’ye para vererek, yerini Fischer’e bırakmasını sağladı. Fischer, Aday Maçlarına katılma hakkı veren turnuvada Geller, Taymanov ve Smıslov’u yendi. Taymanov’u 6-0 ve Larsen’i de aynı skorla geçtikten sonra Ruslar uyandılar. Aslına bakarsanız sistem bir açıdan çökmüştü; çünkü yıllardır kendi aralarında oynamaya alışmış ve yaşlanmış Rus oyuncular ne Fischer’le başedebilecek enerjiye sahiptiler ne de kalitesi ne olursa olsun ülke boyunca ilan edilen seferberlikle yollanan analizleri özümseyip masabaşında icra edecek hafızaları kalmıştı. 

    Fischer’le yaptıkları maçın ilk partisinde Petrosyan’ın Moldavyalı antrenör Çebanenko’dan gelen analizi tam olarak hatırlayamaması bunun en güzel örneği oldu. İlk 5 partinin 2,5-2,5 ile geçilmesi Fischer’i durduramadı; son dört oyunu kazandı: 6,5-2,5. 

    İlk altı oyunu kaybeden Taymanov ve son dört oyunu kaybeden Petrosyan, Rusları paniğe sevketti. Spaski’yi Geller’le aylar boyunca kampa aldılar. Tüm kuvvetli oyunculardan bir kez daha Fischer’e karşı ne ve nasıl oynanması hakkında dosyalar alındı. Ama Rejkavick’te yapılan dünya şampiyonluğu karşılaşması 12,5-8,5 (7-3) Fischer’in lehine sonuçlanacaktı. Üstelik Spaski’nin kazandığı partilerden biri hükmen, bir diğeri ise Fischer’in eksantrik oyunuyla ilgiliydi. 

    Rus satranç ekolü adeta çökmüştü. Fischer’in devamlı açılış değiştirmesi, sadece bir kez hazırlanmış, çalışılmış bir pozisyona düşmesi hezimetin tek nedeni değildi. Psikolojik savaş ve büyük gerilim Spaski’nin kaldırabileceği şeyler değildi. Böyle bir baskıyı kaldırabilecek ve üst düzey tek Rus oyuncu, o ana dek emin adımlarla ilerleyen Anatoli Yevgenyeviç Karpov (1951-) olabilirdi. Bu noktadan itibaren Rus satrancının tüm desteği Karpov’a yöneldi. Ayrıca Karpov, Çigorin, Spaski ve hatta Alekhine gibi tam Rustu. 

    Spaski’den Karpov’a geçiş kolay olmadı. Karpov, Aday maçlarında yine hepsi Rus olan sırasıyla Polugayevski, Spaski ve Korçnoy’u yendi ve zirveye oturdu. Fischer ise ileri sürdüğü şartların kabul edilmemesi sonucu, satranç dünya şampiyonluğu için unvan maçına çıkmadı. Fischer’den kurtulan Rus satrancı Karpov’la ilerlemeye devam ederken beklenmedik bir problemle karşılaştı ve 1976’da Korçnoy Batı’ya iltica etti. O devirde Avrupa’da Karpov’u örnek alanlar, aynı zamanda SSCB’ye de sempati duymaya başlamışlardı. Korçnoy ise yaptığı menfi propagandayla düzeni ciddi şekilde yıpratmaya başlamıştı. 

    Karpov, Spaski’den hem mental olarak daha güçlüydü, hem de diktatör Marcos’un Filipinler’inde içeriden bir müttefik bulunmuştu: Organizatör Campomanes! Daha sonraki yıllarda FIDE’yi Marcos’un ülkesine çevirecek olan Campomanes, bir çok skandala yolaçacaktı. Üç ay süren maçın 31. oyununda durum 15,5-15,5 (5-5) berabereyken son oyunu kazanan Karpov maçı da 6-5 aldı ve Ruslar için bir kabus sona erdi. 

    Ama üç yıl sonra 1978’de, bu kez önce Petrosyan’ı 5,5-3,5 sonra Polugayevski’yi 7,5-6,5 ve Aday Maçları’nın finalinde de bir Batılıyı, Alman Hübner’i 4,5-3,5 yenen Korçnoy yine finale çıktı. 1981’deki maç da Karpov-Korçnoy çekişmesini bitirdi: 11-7 (6-2). 

    Son büyük rekabet: Karpov – Kasparov 1980’lerin başında Rus satrancının devi Anatoli Yevgenyeviç Karpov (sağda) oldu. Büyükusta girdiği tüm turnuvaları kazanıyordu. 1985’ten itibaren vatandaşı Kasparov (altta solda) ile arasında amansız bir rekabet doğdu. Kasparov 1990’daki maçı kazanarak gelmiş geçmiş en büyük rekabete son verdi.

    O günleri hatırlayanlar, girdiği hemen hemen tüm turnuvaları kazanan Karpov’un nasıl yenileceğini merak ediyorlardı. İşte bu noktada Gari Kimoviç Kasparov (1963-) ortaya çıktı. Yahudi olan babası Kim Vaynştayn’ın soyadından, Ermeni annesi Klara Kasparova’nınkine dönmesi dünya şampiyonluğuna oynamak adına ona ne getirdi bilinmez ama, daha çok küçük yaşlarda ortaya çıkan kabiliyeti giderek büyüdü ve Botvinnik’in mentorluğunda kendini çok kısa bir süre içinde Karpov’un karşısında buldu. İşin ilginci, bu yolda önce Karpov jenerasyonundan Belyavski’yi sonra Korçnoy’u ve Aday Maçları Finali’nde de eski dünya şampiyonu Smıslov’u geçti. Yine herkes Rustu! Bu kez değişen, Bakü doğumlu Kasparov’un arkasında Haydar Aliyev’in vasıtasıyla Azebaycan’ın parasının olduğuydu. Prestroyka ile birlikte değişen ekonomik dengeler altında, artık tüm destek sadece şampiyona verilmiyordu. 

    Bu devirde Karpov’a karşı belki daha da iyi bir ekip kuran Kasparov, 1984’de başlayıp 1990’da biten bir dizi ve olaylı unvan maçı sonrası Karpov’u yenerek dünya şampiyonu oldu ve böylelikle satrançta gelmiş geçmiş en büyük rekabet de bitti. 

    Günümüzde dünya satranç şampiyonu Norveçli Magnus Carlsen. Peki ne oldu da Ruslar unvanı kaptırdılar? SSCB için satranç, ideal propaganda aracıydı. Kralların oyunu, oyunların kralı “Rusların ne kadar zeki olduğunu” en az uzay programı kadar vurgulamaktaydı. Sonrasında değerler değişti. Gençler için satranç, ülkenin sınırlarını zorlayacak, Batı’da para kazanıp içerde imtiyazlı yaşam verecek bir araç olmaktan çıktı. Gelenek ve satrançtaki kuvvet mevcudiyetini devam ettirmekteydi ama, dağılmayla birlikte nasıl bir traktörün parçaları ayrı cumhuriyetlerde yapılırken 1991’de elinizde sadece tekerlek fabrikası kaldıysa, satrançta da benzer bir durum ortaya çıktı. 

    Rus Halifman ve Kramnik, Ukraynalı Ponomaryov, Özbek Kasimcanov FİDE Dünya Şampiyonu oldular. Ermenistan, Azerbaycan, 1992’de Rusya’nın arkasından Olimpiyat ikincisi olan Özbekistan’ın başarısını Avrupa, olimpiyat ve dünya takımlar şampiyonluklarına taşıdılar ama devir değişmişti. Bilgisayarların gelişimiyle, enformasyonun da dünya çevresinde daha hızlı dolaşımıyla herkes eşit şartlarda çalışma imkanı buldu. 2013 yılı Avrupa Takımlar Şampiyonasında Türkiye Rusya’yı 2,5-1,5 yendi! 

    Son 25 yılda satrancın dünyadaki kaybı büyük oldu. Fischer, Spaski, Karpov, Korçnoy ve Kasparov devrindeki popülarite bir daha yakalanamadı. Bunun sebeplerinden biri de idari anlamda başarısızlıktı. Bu ortamda kurtarıcı(!) olarak ortaya sürülen İlyumjinov, Baron Mülhausen’den farksızdı! İlyumjinov devrinde haksızlık, şike, suistimal, usulsüzlük ayyuka çıktı. Ruslar sırf dünya satrancını idare edebilmek adına FİDE seçimlerinde Karpov ve Kasparov’a karşı hem de elçilikleri kullanarak İlyumjinov’u desteklediler. İlyumjinov son sekiz yılda iki eski dünya şampiyonuna karşı hem Rusya’dan aday gösterildi hem seçimde desteklendi hem de seçim kazanarak FİDE Başkanı oldu. Başka söze gerek yok! 

  • Dünden Bugüne: İNTİHAR SAVAŞÇILARI

    Dünden Bugüne: İNTİHAR SAVAŞÇILARI

    20. yüzyıl öncesinde savaşlarda ölenlerin %90’ı asker, %10’u sivil iken, günümüzde bu oran tam tersine dönmüş durumda. Savaşlar daima korkunçtu ama, artık çok daha çirkin ve kalleş yöntemlerle yürütülüyor. Sivilleri değil de askerleri hedef alan, ölümün kesin olduğu intihar saldırıları ise artık neredeyse 20. yüzyılda kalmış “klasikler” sayılıyor. İntihar saldırılarının psiko-tarihsel analizi. 

    İnsanlık savaş felaketinden kurtulamıyor. Bu nedenle, şiddetin nedenleri ve şekli konusunda sayısız araştırma yapılıyor. Şiddet, şayet genetik değil de kültürel ise, insanlığın ileride bir gün bundan kurtulabileceği umut ediliyor. Bir başka tartışma ise daha demokratik toplumların -en azından birbirleriyle- daha az savaş yaptığını öne sürerek, şiddeti yönetim biçimine, yani demokrasi kültürüne veya bunun yokluğuna bağlamaya çalışıyor. Bu tartışmaların hiçbiri kesin sonuca ulaşabilmiş değil ve bu arada savaşlar hiç durmadan insanlığı yakıp yıkmayı sürdürüyor.

    Savaş süredursun, bizim en azından savaşın belli kurallar içerisinde yapılması gerektiği şeklinde bir telakkimiz var. Bunun en önemli unsuru, savaşçıların masum insanlara en azından kasıtlı olarak zarar vermemesidir. Ama işler tam tersine gelişiyor. 20. yüzyıl öncesinde savaşlarda ölenlerin % 90’ı asker, % 10’u sivil iken, günümüzde bu oran tam tersine dönmüş durumda. Yani savaşlar daima korkunçtu ama, artık çok daha çirkin ve kalleş yöntemlerle yürütülüyor. 

    İntihar uçuşu: Kamikazeler İntihar uçuşuna gönüllü olan “Kamikaze” pilotları savaşın son aylarında 368 gemiyi hasara uğratıp 34 gemiyi batırdı. Fotoğrafta bir Amerikan gemisini hedef almış “Kamikaze”, 1945.

    İkinci bir telakkimiz de savaşçıların hiç değilse makul bir hayatta kalma şansı olmasıdır. Bazılarının öleceğini bilirsiniz ama, herkesi veya belli bir kişiyi mutlak ölüme göndermek istenmez. Günümüzde bu da intihar bombacıları sayesinde olabildiğince yaygınlaşıyor. Filistin’de intihar bombacıları duvar gazetelerinde şehit ve kahraman ilan ediliyor. Ailelerini gururlandırdıkları söyleniyor. 

    Bir başka boyutunu esas olarak IŞİD terör örgütünde görüyoruz. Üzerinde durulması gereken bir başka çok önemli husus da, intihar bombacılarının mutlaka belli devletler tarafından yönlendirilen terör örgütleri tarafından gönderilmesi. Bu artık dünyanın her gün burun buruna geldiği bir tehdit.

    Masada’da ölümü seçenler Romalılar 73 yılında Masada kalesini yakın kuşatmaya aldıklarında Yahudiler esir olmak yerine intiharı seçmişti. Efsaneyle karışık olay, birçok kitaba, filme konu oldu. 

    Peki insanları şiddete sevk eden, daha da önemlisi hayattan vazgeçmeye razı kılan şey nedir, veya nelerdir? Bunu anlamak için belki “umutsuzluk” kavramından yola çıkmak gerekir. Medeniyet denilen ve insanlığı yüz binlerce yıl boyunca günü gününe yiyecek bulma eziyetinden kurtaran olgu, önce tarım, sonra da köle emeği üzerine kurulmuştur. Verimli ovalarda çoğalan kimi kent devletleri fetih ve ittifaklar ile büyüyerek imparatorluk haline geliyor, fethettikleri kentlerin erkeklerini öldürüp, kadın ve çocuklarını alıyorlardı. Romalıların kuruluş döneminde Sabin erkeklerini öldürüp kadınlarını aldıkları en bilinen örnektir. Mezopotamya veya Yunan devletleri arasında da durum buydu. Ancak erkek köleler para ettiği taktirde, bir kısım esirin hayatı bağışlanırdı. Kentlilerin komşularını fethetmenin yanısıra, esir toplamak için dağlık bölgelere akın yapmaları da yaygındır. İşte, bu esaretten kurtulmak, sonuna kadar savaşmak için bir neden oluşturuyordu. İntiharın bir metot olarak öne çıktığı tarihsel olaylara, Roma işgallerinden, iyi bilinen bir örnekle başlayalım. 

    Saipan’da uçurumdan aşağı 1944’ün yazında Japon ordusunun Amerikan kolordusuna karşı yenilgisi kesinleşince, Saipan adasındaki sivil Japonlar “Bonzai Burnu” denilen kayalıktan atlayarak intihar ettiler. 

    Masada: 960 Yahudi

    Filistin’de Roma istilasına karşı yapılan bir savaşta, Masada kalesine sığınan 960 Yahudi, esir olmamak için intihar etmişti. Romalılar 73 yılında kaleyi yakın kuşatmaya alarak etrafını bir duvarla çevirdiler. Bu noktadan sonra kuşatılanların kaçması olanaksızdı ama her tarafında 400 metrelik duvar gibi dik uçurumla çevrili kalenin direnme gücü çok yüksekti. İki kişinin bile yanyana yürüyemeyeceği çok dar bir patikadan kaleye çıkılıyordu. 

    Romalılar yıllarca onların yiyeceklerinin tükenmesini beklemeye niyetli değillerdi. Binlerce ton kaya taşıyıp bir rampa inşa etmeye başladılar. Kuşatılanların taş atarak inşaatı engellemelerini önlemek için de esir Yahudileri kullandılar. Rampa aylar sonra koçbaşı kurulacak noktaya geldikten sonra, kuşatılanlar “utanç içinde yaşamaktansa, şanlı bir ölümü tercih ederek” uçurumdan atladılar. Sadece iki kadın ve beş çocuk sağ kaldı; en azından dilden dile anlatılan böyle. Ama uçurumdan atlayarak ölüm olaylarının birçok başka örneği var. Üstelik bir tanesi o kadar yakın tarihte meydana geldi ki, bazı şahitleri hâlâ yaşıyor. 

    Saipan uçurumları 

    1944 yılının Haziran ve Temmuz aylarında bir Amerikan kolordusu büyük bir Japon nüfusun yerleştirildiği Saipan adasına çıktı. Çok çetin çatışmalardan sonra yenilgi kesinleşince sivil ve asker Japonlar “Ölüm Burnu” veya bazen “Banzai Burnu” denilen bir kayalıktan atlayarak intihar etmeye başladılar. Bu, işgal edilenler arasında Japon sivil nüfusun çok olduğu ilk adaydı. Amerikalılar hemen siviller için bir kamp yaparak sivilleri buraya çağırdılar. Ancak Japon yöneticiler, bunun daha sonra başka yerlerde de sivillerin teslim olması için örnek teşkil edebileceği endişesiyle onları intihara teşvik ettiler. Amerikalılar bazılarının atlayışlarını ve denizde yüzen cesetleri uçurumun diğer tarafından filme almışlardır. 

    Japonlar esir düşmeyi o kadar şerefsizlik sayıyorlardı ki, kendilerine esir düşenlere de son derece kötü davranmış ve aralarında yüksek bir ölüm oranı olmuştur. Bu, Almanların ve Rusların esirlerini karşılıklı öldürme olayından farklıdır. Onlar birbirlerini ve her ikisi de Polonyalıları imhaya yönelmişlerdi. 

    Direnç veya teslim 

    Teslim veya intihar savaşı tercihi için kural yoktur. Bir kural varsa, bu umutsuzluğun ve moralin derecesiyle, bazen de düşmanın tutumuyla ilgilidir. Örneğin Ukraynalılar başta olmak üzere Sovyet askerleri, 1941 yazında Nazi kuşatması altında hemen teslim oluyorlardı. Ama esirlerin ve sivillerin hunharca öldürüldüğü öğrenildikçe, sonuna kadar direnmeye başladılar. 1941/42 kışında her iki tarafın askerleri de kuşatıldıkları zaman teslim olmuyorlardı ve bunun nedeni sadece diktatörlerin zorlaması değildi. 

    Ertesi kış Stalingrad’da her iki tarafın askerleri sonuna kadar direndi. 300.000 kişilik Alman 6. Ordusu’ndan sadece tahliye edilen 25 bin kadar uzman ve yaralı ile esaretten dönebilen 5 bin kişi sağ kaldı. Ancak, bu ordu tüm umutlar tükendikten sonra iki ay daha direnmiş olmasaydı, Kafkasya’da bulunan Alman ordular grubu da ricat edemeyecek ve elden çıkacaktı. 

    Aynı günlerde Singapur’da koca bir İngiliz ordusu Japonlar karşısında moral çöküntüsüne uğrayarak hemen teslim oldu. Sayısız farklı örnek vardır. Rotterdam kenti Alman saldırısı karşısında bir gün içerisinde teslim olurken, Leningrad halkı tam 900 gün kuşatmaya direndi. Günlük ekmek tayınının bir ara sadece 62.5 grama düştüğü kentte, 630 bin sivil sadece açlık ve soğuk nedeniyle öldü. Toplam kayıp 1 milyonu aştı. 900 gün direnmek, dile bile kolay gelmiyor. 

    Verdun’deölüm tuzağı 1916’da Alman general von Falkenhayn Verdun muharebesini Fransız ordusu için bir ölüm tuzağına çevirmişti. Yoğun top ateşi altındaki bölgede tahkimli siperlere karşı intihar saldırılarına gönderilen Fransızlar, her alayda yaklaşık 1400 kayıp ve toplamda da yarısı ölü 377 bin kayıp verdi. 

    Verdun: Boş yere ölmek 

    1916’da Fransız ordusundaki 330 alaydan 259’u von Falkenhayn’ın onlar için hazırladığı Verdun ölüm tuzağında savaştı. Amaç onları top ateşiyle büyük kayıp verecekleri bir ölüm bölgesine çekmekti ki, plan “Fransa kan kaybından bembeyaz olacak” sözleriyle formüle edilmişti. Cepheleri çökmedi ama Fransızlar burada yarısı ölü, 377 bin kayıp verdiler. Her alay ortalama 1.400 kayıp vermişti. Tahkimli siperlere karşı sürekli intihar saldırısına gönderilen askerler sonunda isyan ettiler. 1917 başında 112 tümenin 68’inde isyan havası vardı. Sonunda liderler taktiklerini değiştirmek zorunda kaldılar. 432 kişi ölüm cezasına çarptırıldı ve bunlardan 55’i infaz edildi. Bu arada yüzbinlerin hayatı kurtarılmış oldu, çünkü intihar saldırıları yerine daha akıllı savunma ve hücum taktikleri geliştirildi.

    Bağdat: Ölüm emrine karşı

    2004’ün Ekim ayında Bağdat’ta 20 kadar Amerikan askeri, zırhsız petrol tankerlerini sürmenin intihar anlamına geldiğini öne sürerek görevi reddettiler. Bu, emre itaatsizlik anlamına geliyordu. Bir süre tutuklanıp disiplin kovuşturmasına uğradılar. Ancak üzerlerine fazla gidilmedi ve olay gündemden düşürüldü. 

    Oysa Amerikan askerleri tarih boyunca birçok yerde sonuna kadar savaşmayı bilmiştir. Örneğin 1944 sonunda Leyte Körfezi muharebesinde birkaç destroyer ve korvet, çıkarma sahiline baskın yapan muazzam bir Japon filosuna karşı hiç düşünmeden intihar saldırısı yapıp zırhlıların ateşiyle paramparça olmuşlar, ama bu arada refakat filosunun mahvolmasını önleyecek zamanı kazandırmışlardı. Ama Bağdat örneğinde ölüm riskini kabul etmediler. 

    Varşova’nın üç kuşatması

    2. Dünya Savaşı’nda Varşova üç kez kuşatılarak Alman güçlerine karşı büyük bir direniş gösterdi. Bunların birincisi savaşın ilk günlerinde, 1939 Eylül’ünde meydana geldi. Ağırlıkla subay ve astsubaylardan oluşan birlikler, sivillerin desteği ile başkentlerini savundular. Almanlar kentin altyapısını yoğun bir bombardımanla yıkıp susuz bıraktılar ve Rusların da doğudan saldırması karşısında direnişçiler teslim oldu. 

    İkinci ayaklanma ise Varşova gettosunda kalan Yahudilerin 1943’te Treblinka ölüm kampına tahliyesi üzerine gerçekleşti. Burada Almanlar gene çok vahşi yöntemlerle ayaklanmayı bastırıp hayatta kalanları da öldürdüler. Sadece birkaç kişi hayatta kalabildi. Burada sonuna kadar direnişin amacı, gettoya yığılan insanların zaten ölüyor ve ölecek olmasıydı. 

    Son ayaklanma Rusların Varşova önlerine gelmesiyle 1944 Ağustos ayında başladı. Almanlar 1945 Ocak ayına kadar, kentin % 35’ini blok blok yıkarak ayaklanmayı bastırdılar. Ruslar da harekete geçmek için Almanların Polonyalı direnişçileri sonuna kadar öldürmesini bekledi. Varşova’ya girdikten, hatta savaş bittikten çok sonra da hayatta kalmış direnişçileri buldukça öldürmeye devam ettiler. Üç direnişin sonunda Varşova’nın % 85’i tamamen yanıp yıkıldı. 

    Alamo’da sonuna kadar direniş 1836’da Amerika bağımsızlığını ilan edince, Texas’taki Alamo Kalesi’nde mahsur kalan Amerikalılar Meksikalılara teslim olmama kararı aldı. İki hafta süren direnişin ardından, 200 kadar Amerikalı 2000 Meksikalı tarafından kılıçtan geçirildi. 

    2. Dünya Savaşı pilotları 

    Bu savaşta İngiliz ve Amerikalılar muazzam miktarda bombardıman pilot ve mürettebatı yitirdiler. 1943 sonlarında uzun menzilli avcı uçakları bombardıman filolarına refakat etmeye başlayıncaya kadar, her akında uçakların % 10’u düşürülüyor ve her uçakta 7 ila 10 kişi ölüyor, çok azı paraşütle atlayıp esir kampında savaşın sonunu bekliyordu. Zaten kanadı kopup spirale giren uçaktan atlamak, imkansız gibiydi. Pilotlar kimi zaman mürettebata atlama şansı vermek için kendilerini feda ettiler. 

    25 bombardıman görevine katılan, ülkeye dönme hakkı kazanıyordu. Ama % 10 kayıp oranıyla 25 görevi sağ salim tamamlama şansı % 5 civarındaydı. Bazı görevlerde kayıp oranı % 15 idi ve bu hesapla 25 görevi tamamlama oranı % 5’in de altına düşüyordu. Buna rağmen pilotlar ve mürettebat eksiği fazla çekilmedi. Savaşın ilk yıllarında bombardıman filosuna tayin olmak % 95 ölüm anlamına gelmekteydi ve hesap bilen her mürettebat bunu başından görebilirdi. Başından göremiyorsa da filoda birkaç uçuş sonra kesinlikle görüyordu. Onuncu görevde bile filonun üçte ikisi ölmüş oluyordu. 

    Alamo: Amerikan efsanesi 

    1836’da Teksas’ta bulunan Amerikalılar bağımsızlık ilan ederek birliğe katılmak isterken, Meksikalılar da onları kendilerine ait bu topraklardan çıkarmak istiyorlardı. Meksikalılar kuzeye ilerlerken Amerikalılar önce Alamo’da bulunan topları kuzeye taşımak için küçük bir grup gönderdiler ama bunları çekecek hayvan yoktu. Bu sırada gelenler, Alamo’nun düşmesi halinde Teksas’ı savunacak başka mevzi olmadığına inandılar ve dörtbir yana haber salıp takviye istediler. Ancak Meksikalılar kuşatmayı tamamlayıncaya kadar çok az takviye geldi. 

    Amerikalıların ilk başta sonuna kadar savaşmaya niyetleri yoktu ve çekilmelerine izin verilmesini istediler. Buna karşı General Santa Anna kayıtsız şartsız teslim koşulu öne sürünce savaşa karar verdiler. Gerçekten de Santa Anna kansız bir zafer istemiyor, Amerikalıları dehşete düşürecek bir örnek yaratmak istiyordu. 13 gün süren kuşatmanın sonunda 200 Amerikalı, 2.000 bin Meksikalı tarafından kılıçtan geçirildi. Kaçmak isteyenler de, teslim olanlar da öldürüldü. 

    Bazı köleler ve kadınlar olup bitenleri anlatıp korku salmaları için serbest bırakıldı. Ancak bu tam ters bir etki yarattı. İntikam arzuları kabaran Teksaslılar hemen bir ordu toplayıp kısa süre sonra Meksikalıları bozguna uğrattılar ve Santa Anna’yı esir aldılar. 

    Kayıtsız şartsız teslim

    1943’ün Ocak ayında Roosevelt’in Casablanka Konferansı’nın basın toplantısında “kayıtsız şartsız teslim” konusunu ifade etmesi dünyada bomba gibi patladı. O tarihe kadar Almanlar Alamein’den başka büyük yenilgi almamışlar ve Stalingrad felaketi de henüz sona ermemişti. Japonlar ise Midway ve Guadalcanal’da yenilmişlerdi ama Pasifik ve Asya’da fethettikleri her yer henüz ellerindeydi. Bu nedenle kayıtsız şartsız teslim koşulunun bu ülkelerde her ne pahasına olursa olsun direniş azmi yarattığı çok tartışılmıştır. 

    Kuşkusuz ki bu durum, yönetimlerden ziyade çok sıradan askerler ve siviller için geçerliydi; çünkü Mihver güçleri bu tarihe kadar barış müzakeresi yapamayacak kadar savaş suçu işlemiş olup, ölüm fabrikaları çoktan faaliyete geçmişti. Ayrıca 1919 Versailles Antlaşması ile gelen teslimin utancını tekrar yaşamak istemeyeceklerdi. Ancak, bu açıklamanın savaş azminde tek başına ne kadar payı olduğu daima tartışma götürecektir. Muhtemelen olayların seyri değişmeyecek, ama belki bazı muharebelerde sonuna kadar direnmeyeceklerdi.

    Ölüme uğurlanan Kamikaze pilotları 2. Dünya Savaşı’nda “Kamikaze” pilotlarının, hedefi vurduktan sonra dönüşü için benzini ya da ölümden kurtulmak için paraşütü yoktu. Pilotlar uçuştan önce son bir kadeh sake içiyorlar. 

    Kamikaze: Korkunç çaresizlik

    Kamikazeler savaşın son aylarında intihar uçuşuna gönüllü olmaya zorlanan pilotlardı. Aksi halde ailelerinin şerefsiz kalıp dışlanacağı tehdidi altında kaldılar. Ölümden kurtulmak için hiçbir şansları yoktu. Paraşütleri olmadığı gibi, dönüş için yakıt da konmuyordu. Son bir kadeh sake içirilip törenle ölüme uğurlanıyorlardı. Ve boş yere. 

    Savaşın son aylarında Kamikazeler 34 gemi batırıp 368 gemiyi hasara uğrattılar. Son iki çıkarma olan Iwo Jima ve Okinawa’da ise ölü ve yaralı olarak sırasıyla 26.000 ve 49.000 kayıp veren Amerikalılar savaşı ne pahasına olursa olsun bir an önce sona erdirmek için her şeyi yapacak bir ruh hali içine girdiler. Sonuçta Kamikazeler ile intihar savaşları, Japonlara atom bombaları olarak geri döndü. 

    Öte yandan, savaşın son aylarında Almanlar da Amerikan uçaklarına çarparak onları düşüren bir filo kurdular. Ama onlar pilota kurtulma şansı veriyorlardı. Pilot, kanadıyla bombardıman uçağının dikey kuyruğunu parçaladıktan sonra paraşütle atlıyordu. Ancak bu da umutsuz bir girişimdi; savaş zaten çoktan yitirilmişti. 

    Osmanlı’da intihar görevleri: Serdengeçtiler 

    Hayatta kalma şansının çok az olduğu intihar görevlerine gidenlere “Serdengeçti” adı verilirdi. Bunlar düşman ordusu içine dalıp dengeyi bozar veya kuşatma altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılırlardı. Bazen “dalkılıç” da denilen serdengeçtilerin, altında ölüme koştukları bir bayrakları vardı. Mucize eseri kurtulup sağ dönenler ise özel bir tüylü başlık giymeye hak kazanırlardı ki, bu hem korku yaratır hem de giyene büyüklük sağlardı. 

    1686 yılında, uzun süredir kuşatma altındaki Buda kalesine ulaşmak için düşman hatlarını yarıp geçmek için gönderilen 2.000 serdengeçti arasından sadece 200 tanesi sağ kalarak kaleye ulaşabilmişti ki, sonuçta onlar da tam olarak kurtulmuş sayılmazdı. Bunlara büyük maddi mükafat veriliyor, hayatta kalanlar İstanbul’da yüksek maaşlı sipahi bölüklerinden birine tayin ediliyor veya maaşı iki katına çıkarılıyordu. Ama gene de % 90 ölüm olasılığı vardı. Bir başka örnek de, 1657’de Bozcaada’ya çıkarılan 300 Serdengeçtiden sadece 40 veya 50 tanesinin hayatta kalmasıdır.

    Napoléon’un sadık muhafızları Napoléon’un kendisine son derece bağlı muhafızları 1815’te onun son savaşı olan Waterloo’da kuşatılınca teslim olmayı reddedip ölmeyi seçtiler. Rus ressam Alexandr Averyanov, aynı yıl bu direnişi canlandırmıştı. 

    Napoléon’un eski muhafızları

    Bu muhafızlar, imparatorun yanında en az üç sefere katılmış, en az 10 yıl tecrübeli askerlerden oluşan özel bir birlikti. Bazıları bir düzineden fazla savaşa katılmıştı. İmparatora sadakatle bağlı idiler. 1815’de Napoléon’un son savaşı olan Waterloo’da kuşatılınca teslim olmayı reddedip ölmeyi seçtiler; onun kaçmasını sağlamak için sonuna kadar direndiler. İngilizler teslim olmalarını isteyince komutanları General Pierre Cambronne’un “merde” (s..tir) diye bağırarak yanıt vermesi çok meşhurdur. Bunun “muhafız birliği ölür ama asla teslim olmaz” anlamına geldiği ifade edilmiştir. 1840’ta Napoléon’un cenazesi St. Helena adasından Fransa’ya getirildiği zaman, hayatta kalan eski muhafızlar zamanın yıprattığı üniformalarını giyerek saygı duruşuna gelmişlerdi.

    Seçkin birliklerde ölüm

    2. Dünya Savaşı’nda kendi orduları tarafından pek sevilmeyen bazı birliklerde aşırı yüksek bir ölüm oranı vardı. Sevilmemelerinin nedeni, özel birliklerin en iyi askerleri seçmeleri ve eğitimleri için çok büyük kaynak ayrıldıktan sonra bunları aşırı kayıp verilen operasyonlarda zayi etmeleriydi. Örneğin Orde Wingate’in komando tugaylarından biri, Burma’da 2.000 mevcutla başladığı operasyondan sadece 118 personelle dönmüştü. Bir başka tugay personelinin % 70’i ölmüş veya çürüğe çıkmıştı. 

    Paraşütçüler de her zaman aşırı kayıp vermiştir, o kadar ki Hitler Girit’teki kayıplarından sonra paraşütçüleri operasyondan men etmiş ve savaşın sonuna kadar piyade olarak kullanmıştı. Fransa kıyısına yapılan komando operasyonlarında da korkunç kayıp oranları vardı. Ancak aşırı zorluklarına rağmen, bu operasyonlarda küçük de olsa hayatta kalma şansı bulunmaktaydı 

    VATAN UĞRUNA!

    Sadakat yemini ve sonuna kadar savaş

    Geçmişimiz şiddet dolu. Bu avcı-toplayıcı olarak yaşadığımız çağdan beri var; çünkü insanlar enerjilerinin bir bölümünü en verimli kaynakları ele geçirmeye harcamanın hayatta kalmak için verimli bir yol olduğunu görmüştür. Şiddet,neolitik çağda da devam etmiş, kentleşme ile birlikte sistemli hale gelmiştir. Vergi toplayan devletin oluşmasıyla birlikte krallar düzenli ordu besleyecek kaynakları yaratabilmişlerdir. Kentler hem içte, hem de dışa karşı şiddetin kurumsallaşması, çok sayıda köle ele geçirme, yağma ve fetih için üs olmuştur. Ne var ki askerler gücün kendilerinde olduğunu farkedince, bunu kendilerine en iyi teklifte bulunan kişiye satmaya, bazen de bizzat kendi iktidarları için kullanmaya başladılar. Örneğin, Roma’nın çöküş döneminde “pretorien” denilen imparatorluk muhafızlar bazen darbe yapıp en yüksek bahşiş verene taç giydirirdi. Bu nedenle askerler için yeni şeref ve sadakat kodları oluşturulmuştur. Yemin etme, krala bağlılık, emre itaat… Tabii, bu yeminler binbir bahaneyle bozulabilirdi. 

    1.Dünya Savaşı’na kadar, birkaç ülke hariç, sadakat yemini ülkeye değil kral, imparator veya padişahın şahsında devlete, yani onları ölüme gönderenlere yapılırdı. Şimdi de meclisler gönderiyor, liderler gönderiyor, iman için gönderiliyor, ülke için gönderiliyor vs. Bununla birlikte krallara, imparatorlara ve istilacılara karşı direnenler de her zaman tarihin bir parçası olmuştur. 

    Eski çağlarda yenilenler öldürülür, kadınları ve çocukları köle yapılırdı. Ancak, iyi para edecekse, savaşçılar da esir alınırdı. Bu kaderden kaçılması, çoğu kez sonuna kadar savaşı ve intihar eylemlerini yaygın hale getirmiştir. Öte yandan şeref kodu, savaştan kaçanı toplumdan tecride götüren bir şekilde hem kabile toplumlarında hem aristokrasi arasında hem de inanç savaşçıları arasında görülür. O artık toplum dışıdır. Bu anlayışın günümüz kent insanında zayıfladığını da ifade etmek gerekir. Ancak, tarih boyunca savaşta ölmekten çok daha garantili bir yol, savaştan kaçmaktı. Firariler de tarih boyunca idam edilmiştir. 

    Krallar bir miktar asker, toprak yitirince veya parasız kalınca savaşa son verirdi. Halklar ise en umutsuz durumlarda bile on yıllar boyu savaşmaya devam ediyorlar. Asla pes etmiyorlar, hatta barışa yönelen unsurları baskı altına alıyor ve tasfiye ediyorlar. Teslimiyetten söz edenleri kurşuna diziyorlar. Paris Komüncülerinin teslim olmayı reddedip savaşı uzatması, Hitler’in savaşı yitirdikten sonra aylarca savaşı sürdürmesi, Vietnam’ın aşırı yüksek bedel ödediği savaşlar, Filistinlilerin muazzam kayıplara uğraması buna örnek verilebilir. 

    1947 yılından beri mülteci kamplarında İsrail bombaları altında yaşayıp Lübnan ve Ürdün’de katliamlara uğrayan umutsuz nesiller intihar eylemlerine meyledebiliyor. Halbuki, 1947 yılında BM’in adaletsiz bölünme planını kabul etseler bile, şimdi sıkıştıkları Batı Yakası ve Gazze Şeridi’nden on kat büyük bir devletleri olacak, mücadeleyi farklı şekilde yürütebileceklerdi. Irak’da ve Suriye’deki intihar eylemleri de yüzbinlerin ölümüyle paralel gelişti. 

  • Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Nâzım Hikmet: Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…

    Türk edebiyatının iki büyük şairi hayattayken tanışmış, genç Nâzım, Yahya Kemal’in öğrencisi olmuştu. Nâzım Hikmet’in eşi Münevver Hanım’a, Yahya Kemal’in ölümü üzerine 1 Kasım 1958’den hemen sonra yazdığı mektup, son duruşmada Yahya Kemal üzerine düşündüklerini ortaya koyuyor. Türk şiirinin iki büyük ismi arasında, edebiyattan kişisel ilişkilere uzanan hadiseler… 

    NÂZIM HİKMET’İN TAMAMI İLK KEZ YAYIMLANAN MEKTUBU

    Yahya Kemal-Nâzım Hikmet ilişkisinin çok iyi anlatılmamış olduğunu düşünüyorum. Bu ilişki hep Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın gölgesinde kalmıştır: Nâzım Hikmet Deniz Lisesi’nde öğrenciyken Celile Hanım ve Yahya Kemal arasında duygusal bir yakınlık doğar. Bu yakınlık dolayısıyla “Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet” diye başlayan cümleler hemen sonu hüsranla biten bir aşk hikâyesine dönüşür. 

    Yahya Kemal, Celile Hanım’la 1916’da Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) tarafından götürüldüğü Çamlıca Bektaşi Dergâhı’nda tanışır. O sırada Celile Hanım, Nâzım Hikmet’in babasıyla evlidir. 1918’de ayrıldıklarında, Nâzım Hikmet aile dostları Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın aracılığıyla girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nde öğrencidir. Yahya Kemal de aynı okulda tarih dersleri vermektedir. Hayranlık duyduğu kadının oğluna özel ilgi gösterir. O zamanlarla ilgili bir anısını yıllar sonra Ekber Babayev’in düzenleyerek yayımladığı bir konuşmada şöyle anlatmış Nâzım Hikmet: 

    “Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye Mektebi’nde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana ‘Sen bu pis uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın’ dedi. (Yön dergisi, 1.5.1967) 

    Nâzım Hikmet’in üçüncü şiirim dediği “Samiye’nin Kedisi” adlı şiiri şudur: 

    Yeşil deniz gibi gözleri vardı 
    Beyaz tüyleriyle bir küme kardı 
    Ağzını süsleyen sedef dişlerdi 
    Baygın nazarı ta ruha işlerdi 
    Severken aldatıp birden kaçardı 
    Okşarken apansız pençe açardı 
    Onda bir kadının gururu vardı 
    Sürmeli gözlerinden riya akardı 

    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden çıkan bir kitabın başındaki boş sayfalara Celile Hanım’ın çizdiği karakalem bir desende kedinin ismini de görüyoruz: Pisik. 

    00Old-Isolated-Papers-and-Textures
    Nâzım’ın Yeni Mecmua’da yayımlanan Yahya Kemal’in düzelttiği şiiri. 

    Ekber Babayev’in yazısında anlatıldığına göre, Yahya Kemal, öğrencisinin “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı ilk şiirini bazı düzeltmeler yaptıktan sonra Yeni Mecmua’nın 3 Ekim 1918 tarihli sayısında yayımlatmıştır. Yahya Kemal’in isim babası olduğu ve katkıda bulunduğu Yeni Mecmua, Ziya Gökalp tarafından çıkarılıyordu. Daha sonra ufak tefek değişikliklerle Ümit ve İnci gibi dergilerde de çıkan bu şiir şöyledir: 

    Bir inilti duydum serviliklerde 
    Dedim: Burada da ağlıyan var mı? 
    Yoksa tek başına bu kuytu yerde, 
    Eski bir sevgiyi anan rüzgâr mı? 
    Hayata inerken siyah örtüler, 
    Umardım ki artık ölenler güler, 
    Yoksa hayatında sevmiş ölüler, 
    Hala servilerde ağlıyorlar mı? 

    Tam o yıllarda Celile Hanım-Yahya Kemal aşkının dedikodusu almış yürümüştür. Nâzım, evlerine kendisine ders vermek için gelen hocasının paltosunun cebine, bir gün annesiyle evlenmesine karşı olduğunu kesin bir şekilde belirten bir mektup koyar: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!” Mektubun ne kadar etkisi olduğu bilinmez ama, dedikoduyu fazla uzatmadan, Celile Hanım evliliğe hazırlanırken Yahya Kemal’in vazgeçtiğini söyleyelim. Otuz iki yıl sonra, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin’e gönderdiği 5 Nisan 1950 tarihli mektubunda Yahya Kemal’e yazdıkları için duyduğu üzüntüyü anlatır. O sırada Yahya Kemal, hapishaneden çıkabilmek için mücadele veren Nâzım Hikmet’in af dilekçesini imzalamaktan çekinmiştir: 

    “Fakat Yahya Kemal’in istinkâfına [çekinmesine] üzüldüm. Ters anlama, zavallı adamcağıza vaktiyle hiç de kendime yakıştıramadığım bir mektup yazmış olduğumu hatırlayıp üzüntülü bir hayıflanma duydum”. 

    2017-06-20-PHOTO-00000199
    Nâzım Hikmet’in dedesinin kütüphanesinden 1895 basımı bir kitabın ilk sayfasındaki Celile Hanım çizimi. Üst tarafta “Samoş’un kedisi Pisik” yazıyor. 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in annesiyle evlenmesini istemez, ama onun mısralarına ilgisi hiç azalmaz. 1919’da Peyk-i Şevket Torpido Kruvazörü’nde yazıp Yahya Kemal’e ithaf ettiği “Şair” adlı şiirde onu anlatır: 

    Her gün daha dalgın görürdüm onu 
    Bu ıssız beldenin sokaklarında 
    En acı gülüşün sezdim yolunu 
    İri gözlerinin nemli akında 
    Bir gün bakmıştım da gittiği yere 
    Kimdir diye sordum ben geçenlere 
    Dediler bir şair küskündür şehre 
    Mersiye dolaşır dudaklarında 

    Memet Fuat’ın Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında hem bu şiirin yazılışının hikâyesini, hem de Nâzım Hikmet’in 40’lı yıllarda Yahya Kemal’le ilgili düşüncelerini bulabiliriz. Memet Fuat, Nâzım Hikmet’in mahpus yattığı Bursa Hapishanesi’ne yaptıkları bir ziyareti anlatıyor: 

    “Bir gittiğimizde müdürün odasında oturuyorduk. (Nâzım Hikmet) Birden bana dönüp, ‘Ankara’da bir dergi Yahya Kemal’le ilgili bir soruşturma açmış, gençler bol keseden atıp tutuyorlar. Sen de söyledin mi yoksa bir şeyler?’ diye sormuştu. ‘Hayır,’ demiştim. ‘Kaynak’ dergisiydi soruşturmayı açan. Genç kuşak sanatçıları Yahya Kemal’i yeren sözler ediyorlardı. Tanınmış bir yazar olmadığım için bana sorulmamıştı. Sorulsa, o toplu karşı çıkış içinde herhâlde ben de olumsuz konuşurdum. Nâzım, ‘Aman, oğlum,’ demişti, ‘Bunlar çok büyük sanatçılar, bütün o sözleri söyleyenler unutulup gider, Yahya Kemal gene dimdik ayakta kalır. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bu çapta ustalar için…’ Arkasından, daha önceden de bildiğim bir olayı, gemide güverte nöbeti tutarken, Yahya Kemal’in bir dizesinin kuruluş özelliklerini çözmeye çalışarak, bir aşağı bir yukarı, nasıl sabahı bulduğunu anlatmış, elini göğsüne bastırıp, ‘Hocamdır’ demişti. Bana soru gönderilmemiş olmasına o anda çok sevinmiştim.” (Gölgede Kalan Yıllar, YKY, İstanbul 2013, s. 413) 

    002017-06-20-PHOTO-00000195
    Yahya Kemal Beyatlı’nın 1947’de Tasvir için imzaladığı fotoğrafı. 

    Nâzım Hikmet 1932’de basılan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı kitabında, Roy Dranat’ı Benerci’yle konuştururken Yahya Kemal’in “Abdülhak Hâmid’e Gazel”indeki 

    Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd 
    Dehrin bu hây ü hûyuna meclûb-i handeyiz 

    beytine gönderme yapar: 

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz, 
    yaz: 
    Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz 
    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz 

    Roy Dranat’ın olumsuz bir karakter olduğunu gözönüne alırsak, bu göndermenin bir eleştiri olduğu düşünülebilir. Nâzım Hikmet bütün saygısına rağmen, yeri geldikçe, şiir konusunda Yahya Kemal’i eleştirmiştir. Bursa Mahpushanesi’nden Adalet Cimcoz, Kemal Tahir ve Memet Fuat’a yazdığı mektuplarda bu eleştirilerin örnekleri görülebilir. Örneğin Adalet Cimcoz’a Temmuz 1948’de yazdığı mektup oldukça teknik eleştiriler içermektedir. Yahya Kemal’in kafiyenin bütün tarz ve inceliklerini bildiğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor Nâzım Hikmet: 

    “Fakat yine de, mesela son okuduğum ‘Endülüste Raks’ isimli şiirinde yedinci ve sekizinci, yani arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini şöyle tertipler: 

    "…… yürür gibi
    öldürür gibi 
    sürmeli 
    öpmeli” 

    Yürür gibi ve öldürür gibi, çifte yani redifli kafiyelerin hemen arkasına yani gibilerin bi’leri ardından sürmeli ve öpmeli, yani li’ler… Üstad redifli, medifli, yani klasik, mukayyet kafiyelerle bu şiirini yazdığına göre arka arkaya gelen iki beytin kafiyelerini, mukayyet kafiye olmayan bi’ler ve li’lerle yapmamalıydı. Birinci beytin gibilerinden sonra, ikinci beytin kafiyeleri sesli harfle bitecekse, daha kalın olmalı yahut sessiz harfle bitmeliydi. Dedim ya bütün bunları üstad benden çok iyi bilir, elbette bilir. Fakat şimdiden söyleyelim ki, herhalde tenezzül etmediğinden değil, belki daha ziyade bilgisini tatbik edememesinden” (Şükran Kurdakul, Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, Broy Yayınları, İstanbul 1987, s. 39). 

    Nâzım, aynı mektupta Yahya Kemal’in şiirini genel olarak eleştirirken, hakkını da verir: 

    “Yahya Kemal’in ne güzel mısraları, beyitleri, kıt’aları vardır da, bunlar bir kül halinde tek bir şiir olmadan önce dilden dile dolaşırken nasıl güzeldirler de şiir haline gelince, vahdet halinde, yani bir mimari içinde okununca değerlerini kaybediverirler” (Age, s. 32). 

    c107a16a-cfb9-4009-bc7b-3e3aa441db30
    Balaban’ın çizgileriyle Münevver Andaç (1917- 1998) 

    Nâzım Hikmet, her mısraı çok güzel olan şiirlerin imkânlarının dar olduğu fikrini, şiir hakkında Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da incelemiştir. 

    Yahya Kemal de Nâzım Hikmet’in şiiriyle ilgilenir, Vâ-nû’ları her ziyaretinde yeni şiirlerini dinlemek isterdi. Müzehher Vâ-nû, onun ziyaretlerine her gelişinde, “Nâzım’dan mektup var mı? Bizim oğlan ne yazmış, okuyun bakalım?” dediğini söyler ve şöyle devam eder: 

    “Sessizce dinlerdi şiirleri. Yepyeni bir tarz olarak çok beğendiğini söylerdi, belki gönül almak için bilemem. Tabii yazardık mektuplarımızda Nâzım’a, Yahya Kemal’den söz ederdik. Nâzım da onun gıyabi muhabbetine şu rubaisiyle yanıt vermişti: 

    MUKAYESE
    Osmanlıların en usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma: 
    bir camekânda şişman ve mustarip görürüm onu. 
    Ve her nedense birdenbire hatırlarım: 
    Yunan dağlarında ölen topal Bayron’u.” 
    (Müzehher Vâ-nû, Bir Dönemin Tanıklığı, Cem Yayınevi, s.40) 

    Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” adlı şiirine gönderme yapmış gibi görünüyor. Şöyle başlıyor şiir: 

    Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; 
    Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. 
    Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl 
    Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl... 

    Nâzım Hikmet, Bursa Mahpushanesi’nden Memet Fuat’a gönderdiği 09.01.1950 tarihli mektupta da Yahya Kemal’den bahsediyor. Memet Fuat daha önceki mektubunda, İngiliz filolojisini bitirirken üzerine tez yazdığı romantik İngiliz şairi William Wordsworth (1770- 1850) ile Yahya Kemal’i karşılaştırmış olacak ki Nâzım Hikmet şu satırları yazmış: 

    “Sonra unutma ki, ihtiyarlamanın bir de başka tarafı var: İhtiyarlamak kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. Kendinden başkasını sevmeyen insan ise şair filan değil, ancak nefes alan ölü olur. Senin İngiliz şairiyle bizim Yahya Kemal arasında belki şiir tekniği bakımından yahut senin şairin ihtiyarlığından sonra yazdığı şiirlerin muhtevası bakımından benzerlik vardır. Bilmiyorum. Dedim ya, o İngilizin şiirlerini hiç okumadım. Zaten İngilizce bilmem, tercümelerini de görmedim. Fakat bir meselede bizim Yahya Kemal’den ayrılıyor gibime geldi. Bizim Yahya Kemal teknik bakımdan, Türk diline yaptığı hizmet bakımından filan hakikaten usta şairdir. Fakat her zaman ihtiyardı. Hiçbir zaman genç olamadı. Hâlbuki İngiliz, gençlik günleri de görmüş, diyorsun.” (Nâzım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, İstanbul 1991, s. 106-107) 

    İhtiyarlık üzerine yazdıkları, üç yıl önce yazdığı “Hatunumun Gözleri Elâdır Da…” başlıklı şiirinin son mısraına bir göndermedir: 

    Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, 
    imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, 
    etin gevşemesine bir başka tâbir gerek, 
    zira ki ihtiyarlamak: 
    kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek. 

    Bir sonraki, 27.01.1950 tarihli mektupta tartışma devam ediyor. Nâzım Hikmet, Yahya Kemal’in Türk şiir diline getirdiği ve kendisinin de çok faydalandığı temiz dili kabul ederken, bu haddinden fazla temiz dilin konuşma diline faydası olmadığını vurguluyor: 

    IMG_6133

    “Yavrum, evladım, oğlum. Senin İngiliz şair, ne dersen de, bizim Yahya Kemal beye benzemiyor. Hatta dil meselesinde. Mesela, senin anlattığına göre, senin İngiliz, İngiliz şiirine tertemiz konuşma dilini getirmiş. Yahya Kemal Bey ise, Türk şiirine temiz bir dil getirdi ama, bu konuşma dili değildi. Temiz fakat apayrı bir ‘şiir’ diliydi. Yahya Kemal’in dilde ve Türk şiirinin umumiyetle teknik bahislerindeki hizmetini inkâr etmiyorum, bu hizmet büyüktür, ben şahsen ve benden sonrakiler bundan bol bol faydalandık. Fakat dedim ya, bu dil temiz, lüzumundan fazla temiz ve bundan dolayı da suni, cilalı, ölü bir ‘şiir’ diliydi ve ‘şiir dili’ ne kadar mükemmel olabilirse o kadar mükemmeldi. Yahya Kemal beyi öz bakımından ele alırsak, onu karakterize edecek bir cümle söylemek yeter: ‘Türk küçük burjuva münevverliğinin ümitsizliğe düştüğü yıllarda – geçen seferberlik yıllarının sonu ve mütareke yılları – yahut aynı münevverliğin irticaa doludizgin gittiği şimdiki yıllarda ve son dünya harbi yıllarında, yani iki büyük sıçramayla şöhretini yapmıştır. Bu iki sıçramanın arasında bir devir var, daha doğrusu iki merhaleli bir fasıla var: Milli Kurtuluş hareketinin devam ettiği yıllar, Anadolu’nun emperyalizme karşı ayaklandığı yıllar ve sonra Cumhuriyet yahut Atatürk inkılâpları devresinin yılları. Yahya Kemal Bey bu iki merhaleli fasılada unutulmuştur.” (AGE, s.109-110) 

    Nâzım 13 yıl hapis yattıktan sonra cezası indirildiği için 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur. Bütün hastalıklarına rağmen 49 yaşında askere alınmak istendiğinden, üç aylık oğlu Memed’i ve eşi Münevveri bırakarak 17 Haziran 1951’de yurtdışına çıkar. 

    Yahya Kemal Beyatlı 1 Kasım 1958’de öldü. Nâzım Hikmet aşağıdaki mektubu herhalde ertesi gün yazdı. Son duruşmada bir şairin, hocasını ve başka bir şairi hatırlaması, Nâzım Hikmet’in kendi duygularını da en güzel ifade ettiği mektuplardan biri: 

    2017-06-20-PHOTO-00000198

    “Canım karıcığım. Dün gece radyoda dinledim: Yahya Kemal ölmüş. Büyük şair. Hocalarımdandı da, hem de çok şey öğrendiğim hocalardan. 73 yaşındaymış. Bir hayli zaman uyuyamadım. Yahya Kemal gençliğimdi biraz da. Büyük şair, usta. Telgraf çekeyim dedim… Kime? Ne tuhaf şey ne garip hâldeyim, Yahya Kemal’in ölümünden duyduğum acıyı, halkıma bildirmek için telgraf çekecek adresim yok. İşte böyle. Hava bu sabah açtı. Günlük güneşlik. Senaryoya başlıyacağım. Kafam bomboş, yüreğim keder dolu ağzına kadar, böyle bir ruh hâliyle senaryo yazmağa başlamak nasıl olacak bilmiyorum, ama başkaca çarem de yok, çalışmak lâzım, yaşamak için değil, unutmak için, dalıp dalıp gitmemek için, düşünmemek için kötü kötü. İşte böyle gülüm. Kusura bakma, senden uzaklık, sensizlik başta, muhacirlik, hattâ benimkisi gibi kardeş evinde de olsa, sevdiğim, inandığım bir dünyada da olsa, yazdımdı ya, ölümden beter. İşte böyle, ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır. Rahmet Yolları Kesti’nin Fıransızcasını aldım. Hasretle. 

    1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’daki karısıyla 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine, Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Bu mektuplar günyüzüne çıkmadı. Hâlbuki araştırmacı Aydın Aydemir 1999’da üçüncü basımı yapılan Nâzım Nâzım adlı kitabında Münevver’e yazıldığını belirtmeden, bu mektuplardan 30 sayfa alıntı seçerek “Nâzım Hikmet Anlatıyor” başlıklı bir bölüm oluşturmuş. Aydın Aydemir’in kitabı ve özellikle bu bölüm, Nâzım Hikmet hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. 

  • Ve Havva Adem’e sordu: ‘Senin yükselenin neydi?

    Son 25 yılın dünyadaki en büyük arkeolojik keşfi olan Göbeklitepe, aynı zamanda son 25 yılın en büyük efsane merkezlerinden biri haline geldi. Arkeolojik ve bilimsel yaklaşımlar, ciddi çalışmalar yerine; kutsal kitaplara, astronomi hatta astrolojiye uzanan, kehanet ve sembolizm ağırlıklı açıklamalar etrafımızı kaplamış durumda. İşte belli başlı şifreler ve bilimin verdiği cevap anahtarı… 

    Son yıllardaki en büyük merakımız, dinsel ve kültürel mirasımızın “şifreleri” ile uğraşmak oldu. Selçuklular’ın, Osmanlılar’ın, İstanbul’un, Selimiye Camii’nin “şifrelerini çözmek” gibi… Sayılarını rahatlıkla arttırabileceğimiz bu örnekler, şifrecilere göre çok önemli sırlar ve gizemler barındırmaktadır. 

    Şifre merakının giderek artmakta olduğu yerlerden biri de Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe’dir. Burada dikkati çeken en önemli husus, konuya Türklerden çok yabancıların ilgi göstermekte olduğudur. Göbeklitepe şifrecileri olağan arkeolojik yöntemlerle yanıtlanabilecek soruları ve problemleri, ısrarla kutsal kitaplar, astronomi, astroloji ve sembolizm gibi başka alanlara yönlendirerek yanıtlamaya, sözde gizem ve sırları çözmeye çalışmaktadır. 

    Göbeklitepe’nin gizemleri, gerçekleri  Uygarlığın doğduğu “Bereketli Hilal”in kuzey sırtlarında yer alan Göbeklitepe’de arkeoloji açısından herhangi bir sır ya da gizem yok. Şu an bilinemeyenlerin anlaşılması için yapılması gereken, Göbeklitepe kazılarının devam etmesi. 

    Göbeklitepe son 25 yılın dünyadaki en büyük arkeolojik keşfidir. Gordon Child tarafından ortaya atılan “Neolitik Devrim” kavramının içini boşaltan, son yıllarda dillendirilen “Neolitik Paket”in boş olduğunu gösteren Göbeklitepe; çok büyük olasılıkla mağara ya da geçici kamp yerlerinde yaşamakta olan insanların ne kadar sürede oluştuğu bugün için bilinmeyen mimari ve artistik birikimleri ile oluşturduğu bir merkezdir. 

    Neolitik Dönem uzmanlarının ısrarla savunduğu yerleşim (konut), tarım, hayvancılık, çanak-çömlek gibi dönemin kimliğini oluşturan kazanımların hiçbirinin izlenemediği Göbeklitepe’nin, neden ya da niçin “Neolitik Kültür” içinde değerlendirilmekte olduğu soruları yanıtsız kalmaktadır. Neolitik Dönem’in hiçbir emaresinin görülmediği Göbeklitepe’nin, Neolitik kronoloji çerçevesi içine alınmış olmasının bilimsel mantık ile uyuşan hiçbir yönü de yoktur. Bu bağlamda uzmanların Göbeklitepe’nin zorlamasıyla yakın bir gelecekte Neolitik’in tam anlamıyla ne anlama geldiği konusunu düşünmeye başlayacakları kaçınılmaz bir gerçekliktir. 

    Önasya’da anıt sanatının başlangıcı  Göbeklitepe, çok sayıda dairesel planlı anıtsal yapıları (üstte) ve hayvan figürleriyle (altta) Önasya anıt sanatının başlangıcını oluşturuyor. 

    Bugüne değin çok küçük bir alanı kazılan ve tapınak olduğu düşünülen çok sayıda dairesel planlı anıtsal yapının açığa çıktığı Göbeklitepe’de yapılan arkeojeofizik araştırmalar, daha onlarca benzer yapı olduğunu kanıtlamıştır. Buna ek olarak arkeologların yakın geçmişte yaptıkları yüzey araştırmalarında Göbeklitepe çevresinde benzer yapılara sahip yeni merkezler keşfedilmiştir. Bunlardan Karahantepe, Sefertepe ve Hamzantepe’de kazılar başladığında, Göbeklitepe kültürünün yayılım alanının etkileri ve sınırlarının daha iyi anlaşılacağı bilinmelidir. 

    Köşeli geometrisi olmayan mimari planlara sahip yapıların ana unsurlarını “T” ve “L” biçimli dikilitaşların oluşturduğu Göbeklitepe, bu özellikleri ile Önasya anıt sanatının da başlangıcını oluşturmaktadır. 13 bin yıl önce Güneydoğu Anadolu’da yaşayan hayvanların türleri ve bunların fiziksel özellikleri, sözkonusu dikilitaşlara kabartma tekniğinde yansıtılmıştır. Basitliğin ve gösterişin birlikte gözlendiği Göbeklitepe yapıları, ikamete uygun olmayan mimari karakterlere sahiptir. Bunların kapalı mekanlara dönüştürüldüklerine, başka bir deyişle bina edilmiş olduklarına dair ipuçları bulunmamaktadır. Bu bağlamda çok sayıda tapınağın bulunduğu Göbeklitepe’nin bir hac merkezi olduğu hususu da dile getirilmeye başlanmıştır. 

    Uygarlığın doğduğu “Bereketli Hilal”in kuzey sırtlarında yer alan Göbeklitepe’de arkeolojik bakışaçısıyla herhangi bir sır ya da gizem olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bilinemeyenlerin anlaşılabilmesi için, Göbeklitepe kazısının devam etmesi ya da benzer yerleşmelerde çalışmaların başlaması yeterli olacaktır. Burada sorulması gereken doğru soru, günümüzden 12-13 bin yıl önce yaşamış insanların, yazının keşfine daha yaklaşık 7 bin yıl varken, kendilerini resim sanatı ve anıtsal mimari ile ifade edecek birikimi nerede ve nasıl kazanmış olduklarıdır. 

    Doğa gözlemi ve totemcilik  Göbeklitepe hakkında bugünkü bilgiler, buranın sakinlerinin yaşam tarzları gereği doğayı gözlemleyerek oluşturdukları derin bir totemciliği yaşadıklarını gösteriyor. 

    1940 ve 50’li yıllarda Anadolu arkeolojisi ile ilgili yazılan kitaplarda Türkiye coğrafyasında Neolitik yerleşme bile bulunmadığı iddiası, bu çerçevede unutulmaması gereken bir husustur. Göbeklitepe’de bilinmeyenlerin fazla olmasının nedeni, şifre, sır ya da gizem değil, yetersiz arkeolojik araştırmalardır. Bugünkü yetersiz araştırmalar bile insanoğlunun konut yapmayı, bitki ve hayvanları kültüre almayı, çanak-çömlek imal etmeyi bilmediği “karanlık” bir dönemin, gerçekte anıtsal mimari ve resim sanatı ile kimlik kazanan bir süreç olduğunu göstermiştir. Bu arkeolojik gerçekliklere rağmen ısrarla çözülmeye çalışılan “Göbeklitepe şifreleri”ne bir bakalım 

    Şifre 1: Adem ile Havva Göbeklitepe’de yaşadı Kazı başkanı müteveffa Dr. Klaus Schmidt başta olmak üzere Göbeklitepe’nin Tevrat’ta anılan Assur ülkesinin batısındaki “Cennet Bahçesi” olduğu öne sürülmüştür. Dört ırmakla çevrelendiği bildirilen Cennet Bahçesi’nin iki ırmağının Fırat ve Dicle olduğu “Yaradılış” bölümünde anlatılmaktadır. Adem ile Havva’nın yaşadığı ve kovulduğu yer olan Cennet Bahçesi’nin Göbeklitepe’ye lokalize edilmesinin arkasındaki en önemli neden, kazılar sonucu ortaya çıkan ve tapınak olduğu düşünülen anıtsal yapılar ile onların zengin figürlerle bezenmiş eşsiz dikilitaşlarıdır.

    Göbeklitepe sıradışı yapı ve buluntuları ile yaygın bir şekilde din kurumu ve ilk tapınakların ortaya çıktığı yer olarak anılmaya başlanmıştır. Yazılı belgeler bilinen en eski kurumsal dinleri Sümer ve Mısırlıların yaşadıklarını göstermektedir. Önasya’da yazının olmadığı dönemleri karakterize eden birtakım özellikli yapıların tapınak olduğu düşünülse de, yazılı belge noksanlığı sözkonusu tapınakları inşa edenlerin din sistemlerini detaylı biçimde anlamamızı engellemektedir. Mağaradan henüz çıkmış, erkekleri av peşinde koşan, kadınları yenebilecek bitkileri toplayan bir topluluğun ruhban sınıfı, tapınağı, kuralları, inanç sistemi ve hatta hac organizasyonu olan bir dine sahip olduklarına ikna olmak, bugünkü bilgiler ışığında mantıklı değildir. Bir de bu dinin günümüz semavi dinlerinin figürlerini taşıdığı iddia ediliyorken. 

    Arkeolojik gerçeklikler, Göbeklitepe dikilitaşlarını bize sembolleri olan dünyanın ilk totemlerini göstermektedir. Şamanik uygulamalara işaret eden bu totemler, 20 civarında türü bulunan hayvan betimleri ile kimlik bulmaktadır. Bugünkü bilgiler Göbeklitepe insanlarının gelişkin bir din ya da inanç sisteminden çok, yaşam tarzları gereği doğayı gözlemleyerek oluşturduğu derin bir totemciliği yaşadıklarını göstermektedir. 

    Göbeklitepe’de cevaplanmamış soru  Göbeklitepe hakkında cevaplanması gereken temel soru, günümüzden 12-13 bin yıl önce yaşamış insanların yazının keşfine yaklaşık 7 bin yıl varken kendilerini resim sanatı ve anıtsal mimarî ile ifade edecek birikimi nerede ve nasıl kazanmış olduklarıdır. 

    Şifre 2: Hz. İbrahim putları Göbeklitepe’de kırdı Kısa bir süre önce TRT belgesel kanalında yayınlanan “Suların Ateşin ve Taşların İmparatorluğu” isimli belgeselde, Göbeklitepe’de yer alan hayvan betimli dikilitaşların “Bunları Hz. İbrahim’in babası Azer’in yapmadığını kim bize söyleyebilir ya da Hz. İbrahim’in kırdığı putların yeraldığı tapınağın Göbeklitepe olmadığını söyleyebiliriz miyiz” söylemiyle yere düşürülerek kırıldığı bir canlandırmaya yer verilmişti. Her şeyden önce bu durumun yakın çevremizdeki coğrafyalarda yaşanan arkeolojik değerlerin tahrip edilmesini hatırlatan bir vahameti olduğunu görmekteyiz. Belgeseldeki put kırma fikrinin arka planında ise “büyük bir şifrenin çözüldüğünü” anlamaktayız. Buna göre MÖ 2000’li yıllarda yaşadığına inanılan ve kutsal kitaplara göre tek tanrılı dinlerin babası olarak kabul edilen Hz. İbrahim’in putları kırdığı yer, günümüzden yaklaşık 13 bin yıl önce inşa edilmiş olan Göbeklitepe’dir. Yani üç semavi dinin atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim, kendisinden 8-9 bin yıl önce var olmuş bir yeri ziyaret etmiş olmaktadır. Bu durum, özellikle şifreci yaklaşımların mantığı açısından bir zirve oluşturmaktadır. 

    Şifre 3: Göbeklitepe Sirius yıldızına adanmış bir merkezdir Göbeklitepe haritaları ve uydu görüntülerini kullanan İtalyan gökbilimci Giulio Magli, Göbeklitepe’nin Sirius yıldızının dünyadan görünmeye başlaması üzerine bir yıldızın doğumu için yapılmış bir merkez olduğunu öne sürmektedir. Magli, Göbeklitepe’nin gök cisimlerinin hareketlerini takip etmek ve onlara tapınmak için inşa edilmiş olduğu iddia etmektedir. Sirius yıldızı şifresinin çözülmesi, Engin Ardıç’ın da belirttiği gibi “henüz avcılık ve toplayıcılıkla geçindiği sanılan Yontma Taş Devri insanlarının mükemmel astronomi bildikleri ve rasathane yapabildiklerini” göstermektedir. Bütün bunlara arkeologların astronomi ve astroloji bilmemesi neden olmuş gibi görünmektedir! 

    Adem ile Havva nerede oturdu? 


    Adem ve Havva’nın “Göbeklitepe’de yaşadığı” efsanesine karşın, basitliğin ve gösterişin birlikte gözlendiği Göbeklitepe yapıları “ikamete uygun olmayan” mimari karaktere sahip. 

    Şifre 4: Göbeklitepe bir gözlemeviydi İskoç bilim adamları Göbeklitepe’nin dikilitaşları üzerindeki sembolleri kısa bir süre önce çözdüler! Dünyaya yaklaşık 13 bin yıl önce bir kuyrukluyıldız çarpmıştı, sonrasında ise bin yıllık bir buzul dönemi yaşanmıştı. Mamutların da yok olmasına neden olan bu felaketlerden sonra Göbeklitepe, geceleri meteor ve kuyrukluyıldız hareketlerini izlemek amacıyla bir gözlemevi olarak kurulmuştu. Bu teze göre üzerinde akbaba betimi bulunan dikilitaş üzerindeki semboller, gökyüzünden görülebilen takımyıldızları simgelemektedir. Bu durumda dünyanın bilinen en eski astronomi kaydının bulunduğu eser, Göbeklitepe’nin çözülen şifrelerinden biri olmaktadır. 

    Hiçbir bilimsel temele oturmayan bu varsayımlar, çok büyük olasılıkla bazı burçların sembolü olan aslan, boğa ve akrep gibi hayvanlara ait betimlerin Göbeklitepe’deki varlıkları ile ilgili gibi görünmektedir. 

    Şifre 5: Modern yaşamın şifreleri Göbeklitepe’den yayılmıştır “Göbeklitepe’de insanlığın ortak bilincinin kökleri bulunmaktadır. 12-13 bin yıl önce yaşanan gelişmeler günümüz insanının şifrelerini oluşturmuş, bu şifreler Göbeklitepe’den tüm dünyaya yayılmıştır”. 

    Bir dönem var olmuş ve sonrasında devam edememiş Göbeklitepe kültürünün insanlık tarihindeki önemi yadsınamaz bir konudur. Öte yandan bu tür iddiaların Çatalhöyük’ün keşfi sonrasında da yapıldığını hatırlıyoruz. Bir kıyaslama yapıldığında, konutları, tapınakları, duvar resimleri, tarım ve hayvancılığı ile sosyal toplum sistemi gözönüne alındığında, modern hayatımızdaki kazanımların Çatalhöyük ile olan bağlantılarını “şifresiz de” görebiliyoruz. 

    Yukarıdaki tüm saptamalar, “Göbeklitepe sakinlerinin verdikleri şifreleri” çözdüğümüzde çok daha fazla şaşıracağımıza işaret etmektedir. 

  • Ferace: Çuhadan, softan, fantezi kumaştan…

    Ferace: Çuhadan, softan, fantezi kumaştan…

    Fayton: 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk yarısına kadar İstanbul’da ve vilayet merkezlerinde yaygın taşıt aracı. Lastik kaplamalı dört tekerlekli, çift at koşulan, tentesi körüklü dört kişilik yaylı arabalardı. Faytonlar, modaya ve ihtiyaca göre çeşitli biçim ve adlar aldı. Bu yenilerine “hinto”, “talika”, “kâtip modası”, “kira arabası” gibi adlar verilmişti. Kapalı türlerine “kupa” denirdi..

    Fenarîzâdeler: Ulema ailelerinin tanınmışlarındandır. Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı olan, Maveraünnehir’den gelip Bursa’da ölen Fenarî Mehmed Şemseddin Efendi (1350-1430), 1424’te Müftî’l-enam (şeyhülislam) oldu. Torunu kazasker Fenârî Alâeddin Efendi (öl. Bursa 1496), İstanbul Çapa’daki Lips manastırını mescit ve zâviyeye ( Fenârî İsâ Camii) çevirtmiştir. Aynı soydan diğer bir şeyhülislâm, Fenarîzâde Muhiddin Efendi, Kanunî Süleyman döneminde dört yıl (1541-1545) bu görevde bulunmuştur. Ailenin sonraki kuşaklarında kadı, müderris ve kazaskerler vardır.

    Ferace: Kentli Türk kadınların geçen asırlarda giydiği üstlük. Çuhadan, softan, son dönemlerde Avrupa’dan gelen fantezi kumaşlardan yapılırdı. Cepleri, yakaları işlenir, uzun etekli, bol ve dar modellerde dikilirdi. Soylu ve zengin aile hanımları al renkli ferace giyerlerdi. Ferace ile mantonun belirgin farkı, mantonun daha kısa etekli ve devirme yakalı oluşuydu. Feraceyi, başörtüsü olarak yaşmak tamamlardı. İlmiye sınıfından büyük pâyelilerin törenlerde giydikleri sırma işlemeli üstlüklere de ferace ve “biniş”; bunun kürk kaplısına ise “ferace samur kürk” denirdi. Bunu şehzadeler de giyerlerdi. Kadın feracesi ve ulema feracesi binişler, 1848’den sonra daha az kullanıldı. Kadınlar arasında çarşaf modası başladı.

    Uçuk renkli, ışıltılı feraceler

    19. yüzyıl ikinci yarısına doğru Payitahtta, Avrupa’yı kıskandıran bir “kadın modası” yaşadı. Saray ve konak haremlerinden seyrana, teferrüce açılan hanımefendiler uçuk renkli, ışıltılı feraceyle Batılı hanımlara fark attılar.