1950’den 1953’e Kore’de devam eden sıcak savaş, milyonlarca kişinin ölümüne, evsiz kalmasına yol açmıştı. Muharebelere katılan Türk askerleri, karşılarındaki düşmandan çok, çaresiz-kimsesiz kalan siviller ve çocuklarla ilgilenmek zorunda kaldılar. Kimi zaman kendi canları pahasına, Koreli sivilleri kolladılar. Necmettin Özçelik’in özel arşiv fotoğraflarıyla cephenin öteki yüzü.
KAHRAMAN ÜSTTEĞMEN VE KORELİ ÇOCUK
1.Tugay, Topçu İleri Gözetleme Subayı Üstteğmen Mehmet Günenç, bölük hatlarına giren düşmanla çok yakın temasta idi. 22-23 Nisan 1951 günü saat 01:00’da kendi bulunduğu yerin koordinatlarını Türk topçusuna vererek buraya ateş etmelerini istemiş, “bizi onlara teslim etmeyin, vatan sağolsun” diyerek şehit olmuştur. Koreli çocukla görünen soldaki Yüzbaşı Süleyman Pulat, sağdaki ise şehit Üstteğmen Mehmet Günenç’tir.
ANKARA OKULUNDA İNSANLIK DERSİ
Türk askeri Kore’ye ilk adım attığından itibaren, ailesini kaybetmiş çocuklara hem giyim hem yiyecek konusunda yardımcı oldu. Daha sonra bu çocukların eğitimleri için Ankara Okulu kurulmuş ve buradaki çocukların bütün masrafları Türk tugayları tarafından karşılanmıştı. Bu girişimleri yansıtan posta pulları, Türkiye’de de bir dönemin insanlık dersini yansıtıyor.
CEPHEYE GİTMEDENBAYRAM NAMAZI
Kore’ye gidecek 1. Tugay askerleri, Eylül 1950’de yola çıkmadan evvel İskenderun’da toplu bayram namazı kılıyor (solda). 1 yıl sonra bu defa Kore’de bayram namazında, Tugay müftüsü Muhsin Örtülü, Ramazan Bayramı sabahı vaaz verirken (altta).
ŞEHİT VE KAHRAMAN PİLOTMUZAFFER ERDÖNMEZ
Hava Pilot Üstteğmen Muzaffer Erdönmez (soldan ikinci), 21 Nisan 1951 tarihinde Kunuri yakınlarında Yalu nehri üzerinde bir köprüyü imha görevi almış, uçağı vurulduktan sonra atlamamış, uçağı hedef köprüye çevirmiş, tüm bomba ve roketleri ile köprünün tamamen imha edilmesini sağlayarak şehit olmuştu.
BAHTİYAR YALTA:KUNURİ KAHRAMANI
Türk Tugayı’nın ilk ve önemli muharebesi, Kuzey Kore’nin kuzeyindeki Kunuri bölgesinde yaşanmıştı. O sırada havan takım komutanı olarak muharebeye giren Üsteğmen Yalta (en arka sırada, ortada, miğfersiz), yanındaki 3 subay ve 76 erle birlikte düşman muhasarasını yarmış; Kunuri’den Pyongyang’a kadar 100 km. yürüyerek, üç gün boyunca hiç uyumadan savaşarak geri çekilmişti. Yakın tarihte vefat eden Yalta’nın, Kunuri muharebeleri üzerine kitabı, uluslararası nitelikte bir harp tarihi çalışmasıdır.
BIYIKLI ASKERLER
Güney Koreli göçmenlere yardımcı olan askerler, palabıyıklarıyla dikkati çekiyor. Kore’deki askerlerimize istedikleri takdirde bıyık bırakmak serbestti. En büyük ceza ise, bir suç işledikleri takdirde bıyıkların bütün tugay önünde kesilmesiydi (solda ve sağda).
MARLYN MONROE:SARIŞIN BOMBA!
Ünlü film yıldızı Marlyn Monroe 17 Şubat 1954 günü Kore’ye gelmiş ve aralarında 4. Türk Tugayı’nın da bulunduğu birliklere konser vermişti. Monroe’nun Kore’ye gelişi, dönemin basınında da geniş şekilde yer almıştı.
AĞIR MAKİNALI ŞAHAP GÜRELİ
Üstteğmen Şahap Güreli, her gittiği yerde yanından ayırmadığı ve sürekli sırtında taşıdığı ağır makinalı tüfeği ile muharebelerde adından söz ettirmiş, kahraman bir subaydı.
UNUTULAN KAHRAMANLAR
Sarıkamışlı Er Hacı Altıner, savaştan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde sembol askerlerden biri olmuştu. Savaşta görev yaptığı süre içerisinde 14 kere yaralandı. ABD Başkanı tarafından özel olarak davet edildi. En önemli savaş madalyası olan gümüş yıldız ile onurlandırıldı. Birçok şehrin fahri hemşerisi ilan edildi. Hatta ABD’de kalması için ikna edilmeye çalışıldı. Fakat sadece görevini yaptığını ve Türkiye’ye dönmek istediğini belirterek bu teklifi kabul etmedi (üstte).
3. Tugay’dan Yüzbaşı Şinasi Sükan, Karson ileri karakolunda savaşırken, düşman el bombası ile bacağı parçalanan bir kahramandı. Tek başına 75 Çinli askeri savaşdışı bırakmıştı (solda ortada).
1. Tugay’dan Teğmen Rıdvan Terzi ise Zonguldaklı bir subaydı. 17-18 Mayıs muharebesinde, 5. Bölük Takım Komutanı olarak karşısındaki Çinli birliklerin içerisine çift tabanca ile girmiş, birçok düşmanı öldürmüş, kendisi de göğsünden vurularak şehit olmuştu (solda altta).
Skoda marka bir İETT otobüsü Gümüşsuyu’ndan Taksim’e doğru homurdanarak tırmanıyor. O zamanki adıyla Çekoslavakya’da üretilen bu otobüslerin RO 706-I modeli 1956-1970, RO 706-II modeli ise 1957-1973 yıllarında İstanbulluların kahrını çekmişti. Dikkatli gözler fark edecektir; fondaki manzaraya Boğaz’ın ilk gerdanlığı eşlik etmiyor. Boğaziçi Köprüsü adıyla 1973’de açılacak 1. Boğaz Köprüsü henüz orada değil. Solda görünen İstanbul Teknik Üniversitesi binası ile sağdaki birleşik nizam apartmanlarda fazla bir değişiklik gözlenmiyor. Özetle, son 50-60 yılda Gümüşsuyu cephesinde yeni bir şey yok! Burası İstanbul’da “vahşi şehirleşme”nin uğramadığı birkaç şanslı semtten biri hâlâ.
Yakın tarihimizin tartışmasız en önemli siması Mustafa Kemal Atatürk, son haftalarda aktüel siyasi tartışmalar için malzeme yapılmak isteniyor. Atatürk’ün özel hayatı veya şahsi düşmanlıklar üzerinden, manipüle edilmiş belgeler eşliğinde servis edilen haberler, esas olarak itibarsızlaştırmaya yönelik. Tarihçi İlber Ortaylı, bu “cahil” ve “sefil” girişimlerin tarihle, tarihçilikle ilgisinin bulunmadığını anlattı.
Bedia Ceylan Güzelce #tarih için Prof. Dr. İlber Ortaylı ile konuştu.
Tarihsel olaylar kadar, şüphesiz onların başrol oyuncuları, kahramanları da uygarlıkların başlangıcından bu yana toplumları birarada tutan bir zemin oluşturur. Son haftalarda özellikle Mustafa Kemal Atatürk üzerinden, daha doğrusu onun özel hayatı üzerinden bir “tarih” tartışması yürütülmek isteniyor.
Hayatımızdan, geleneğimizden sökülüp alınmak istenen kimi kavramlar var. Son yıllarda “Cumhuriyet” de tabelalardan, sokaklardan ve zihinlerden sökülmeye çalışıldı. Şimdiyse “Atatürk” bir tartışma zeminine oturtulmak isteniyor. Prof. Dr. İlber Ortaylı diyor ki, “İlgilenin. Fanatizmden önce ilgi gösterin, araştırın, kim kimdir, nedir öğrenin. Zaten biraz ilgilendiğinizde bu toplumun ve bu ülkenin tarihine dair Mustafa Kemal Atatürk’ün adının olmadığı tek bir cümle dahi kuramayacaksınız”.
İlber hocanın anlattıklarından da gayet net anlaşılacağı üzere gerek askerî gerek sivil alanda oluşturduğu sistemle, gerek Cumhuriyet’in ilanından önce ve sonrasında toplumun dönem koşulları dahilinde yeniden yapılanması hususunda uygulamaya koyduğu devrimlerle, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye tarihinin olmazsa olmazıdır.
İlber Ortaylı, gündemin tarihini değerlendirdi:
Özel hayat üzerinden geliştirilen argümanlar, kişilerin siyasi tarihleriyle ilgili çıkarımlar yapmaya olanak verir mi?
Özel hayat, tarihî şahsiyetlerin portrelerini çizmek ve teferruatı yaşamlarından çıkararak anlamaya çalışmak mevcut bir yöntemdir. Ayrıca modern bir yöntem değildir, eskiden beri vardır. Zaten ciddi tarihçilikte yoktan varedemezsiniz; bu da tarihin diğer bilimlerden ayrışan bir özelliğidir; işte bu bakımdan da tarih bilim değildir, bilimin çok üstündedir.
Bu açıdan baktığınızda Thukydides ile Fernand Braudel arasında yöntemler açısından bir fark, değişme ya da gelişme yoktur. Tabii kişisel özellikleri tasvir ederek tarihî portre çizmek bizim işimiz değil. Bu alan Türkiye’de çok sefil bir halde, çünkü bunların kolay iş olmadığını bilmiyorlar. Bir-iki dedikodu ile yürüyecek bir iş değildir bu. Çok iyi bilgi toplamanız gerekiyor, incelediğiniz dönemin kültürel akslarını, eksenlerini iyi tespit etmeniz gerekiyor.
Bugün son derece bilgisiz insanlar Atatürk üzerine konuşuyor ancak bu ne tarihçilik ne de başka bir şeydir. Sağcısı da solcusu da bizim ülkemizde araştırmadan uydurmaya meraklı.
Tartışmalar neticesinde Atatürk’le ilgili niyeti nasıl görüyorsunuz?
İki tip var, her ikisi de bu işi meslek edinmişler. Biri oturuyor bunları idare ediyor. O idare eden önemli, bir misyon sahibi, belirli gruplar adına konuşuyor; birileri de bunları yayımlıyor. Böylelikle Atatürk yıpratılmaya çalışılıyor. Bunun arkasında sadece bir inanç ya da bir ideoloji kaygısı yok. Bu aynı zamanda bir bölünme, bir çatışma ortamı yaratma girişimidir bana göre. Tabii itibar edilmeyecek bunlara, çünkü tarihî bilgi açısından çok zayıflar ve çok zavallılar. Türkiye’de milliyetçi kompartımanın bilgisi eskiden beri çok zayıf. Bu nedenle de bilimsel, kalıcı bir argüman üretemiyor.
Aktüel siyasette tarihin ve özel hayatın malzeme edilmesi sonuç verir mi?
Aktüel siyasetle özel hayatı karıştıranlar kendilerini boşu boşuna rezil ediyorlar. Bu bir sonuç vermez. Mesela vilayetin birinde belediye başkanı Atatürk heykelini kaldırıyor, yerine çay bardağı koyuyor. Buna da söylenecek şey yok, artık neredeyse bardakta çay görmeye tahammülüm kalmadı. Herhalde kendi partisinden bile infial çok oldu ki ismini değiştirdi, heykeli değiştirmek zorunda kaldı.
“Atatürk gerek sanat, gerek sosyal bilimler, gerekse askerî alanda yaptığı yeniliklerle dehasını ve karizmasını göstermişti.”
Kahramanlarını itibarsızlaştıran bir toplumun neticesi ne olur sizce?
Kahramanlarını itibarsızlaştıran toplumlara Avrupa’da da dünyada da tahammül etmezler. Bakın, bu tip durumlarda savcı gelmeyebilir ama savcıdan evvel kendini inkar eden insan olarak sen doğduğuna pişman olursun. Mesela öğrenciysen, bir uluslararası mecrada bu tip sözler ettiğinde sana “lunatik” yani delirmiş gözüyle bakarlar, ciddiye almazlar, derece vermezler. Seni “nafile” kabul ederler. Bunun en acı örneği de komşuda gerçekleşti. Türkiye kökenli bir Yunan genci, Yunan tarihinde bazı şeyleri değiştirmek istedi, tabii orada bu tip konularda kesinlikle demokrasi yoktur. Neticesinde çocuk Müslüman oldu ve kendisine yapılan eleştirilerden, dışlanmadan ancak bu şekilde uzaklaşabildi. Tabii bu kadar ileri gitmeyelim ama Doğu Avrupa’da, Orta Avrupa’da, Batı Avrupa’da bu konulara hoşgörü gösterilmez. Mesela ben talebeyken, Viyana Üniversitesi’ndeki doktora kursunda bile imparatoriçe Elizabeth’in aşk hayatı üzerine açık açık konuşulmazdı. Fısıltıyla konuşulabilirdi ama yüksek sesle bahsedilemezdi. Şimdi ayağa düşmüş, konuşuluyor elbette; ama bunu bir ilerleme olarak değil, historigografideki gerilemelerin göstergeleri olarak görmek lazım. Bazı ülkelerde, toplum tarafından benimsenmiş kişiler hakkında yapılan bu gibi konuşmalara dikkat etmek lazım. Mesela hiç kimse Fransız Mareşal Pétain hakkında konuşmaz ama adam vatan haini diye idam edilmiştir; ancak aynı zamanda Birinci Cihan Harbi’nin de kahramanlarından biridir.
Mustafa Kemal ve kurmayları için “erken olgunlaşmış komutanlardı” diyorsunuz, siyasette erken olgunlaşma nasıl mümkün olur?
Elbette, çünkü Birinci Cihan Harbi öncesi Türkiye harpteydi zaten. Bu mücadele süreci onları olgunlaştırdı ve İkinci Cihan Harbi’nde taraf olmadan akıllıca manevralarla savaş ortamından sıyrılma imkanı verdi.
O dönem Türk ordusundaki tecrübeyi anlamak için, İstiklal Savaşı’nın komutanlarına bakmanız yeterlidir. Çok genç yaşta askerliğin her safhasını yaşayan savaşçı komutanlardı onlar. İstiklal Savaşı’nın yanı sıra, daha önce Balkan Savaşı’nda, Trablusgarp’ta, Süveyş cephesinde, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de edinilen tecrübelerden bahsediyorum. Dünya tarihinin sarsıntı dönemi, İstiklal Harbi komutanlarını ortaya çıkardı. Siyasetçiler için de aynısı geçerli. Ancak büyük badirelerden geçen insanlar bu şekilde olgunlaşır. Bugünün Batı Avrupa politikasında da bunu görürsünüz. Siyasiler çoğunlukla çiğdir mesela; olgunluk emareleri yok, belirli bir mücadele yaşamadıkları için tuzları kuru ve kafaları boş. Ama mesela İkinci Cihan Harbi’nde Nazizmden çok çekenler birbirlerini anladılar. Sokakta savaş yapanlar, yani Hıristiyanlar ve sosyalistler hapiste beraber oturdular ve birlikte olgunlaştılar. Birbirlerine tabanca çeken adamlar, birbirleriyle anlaşır oldular.
Türk halkı, ayrışmalardan kurtulup, benzeri bir olgunlaşmayı nasıl elde edebilir?
Öncelikle şunu unutmayın; Atatürk bu milletin aranan bir adamıdır. Milletin başı her sıkıştığında onu arar, onu özler. Bu da onu silinemez bir şahsiyet yapar. Ulu önderimiz, gerek sanat, gerek sosyal bilimler, gerekse askerî alanda yaptığı yeniliklerle dehasını ve karizmasını göstermiştir. Atatürk bu tip yıpratılma seansları ile zarar görmeyecek, son derece önemli, kutsal, anıtsal bir siyasi karizmadır. Dolayısıyla, Atatürksüz tarih düşünülemez. Bunun böyle olduğunu zamanla daha da iyi anlayacaksınız. Tarih, Atatürk’ün etrafında şekillenmektedir ve öyle de olacaktır.
Mesela Putin dediğimiz kişi, komünist filan değildir. Komünist Rusya’nın bayramlarını, kutlamalarını, değerlerini ve hatta millî marşını dahi bıraktı. Ama Sovyet enternasyonalini kaldırmıyor. Çünkü o bizim şerefimiz diyor ve çok da haklı. Ben size söyleyeyim, yakında Stalin’in resimlerini de asacaklar ki hakikaten sevilmeyen bir insandır belli bir kesim tarafından. 1930’larda anneleri babaları götürülen çocukları ben iyi tanıdım oralarda. Onlar Stalin’i hiç sevmezler. Taraftarları da var elbette. Gürcistan’da tek tek konuşun, kimse komünizmi beğenmez ama karşılarına bir isim konduğunda iş biter. İnsanlar hemfikir olur. Ne heykel kaldırılır, ne de sokak ismi değiştirilir. Halkın öncelikle bunu anlaması gerekir.
ATATÜRK-AFET İNAN MEKTUPLAŞMALARI
Veli/baba-öğrenci/evlat ilişkisi
Geçen ay bir televizyon programında Afet İnan hakkında mesnetsiz iddialarda bulunuldu. “… Çankaya’nın nikâhsız first lady’sidir”e kadar vardırılan, hiçbir belgeye yahut kaynağa dayanmadan ortaya atılan bu sözler, şüphesiz tarih bilimi için bir şey ifade etmiyor.
Afet İnan’ın Atatürk ile ilgili yazdığı ciltler dolusu yazının yanısıra pek dikkati çekmeyen bir eseri de Atatürk’ten Mektuplar isimli kitabıdır. İlk olarak 1981’de Türk Tarih Kurumu’nca basılan bu ince kitap, 1935’te yüksek öğrenimi için Cenevre kentine giden genç Afet ile Atatürk arasındaki mektup ve telgraflardan oluşuyor. Mektuplar dikkatle incelendiğinde Afet İnan-Mustafa Kemal Atatürk ilişkisinin bir veli/baba-öğrenci/evlat ilişkisi olduğu açıkça görülüyor.
Genç tarih öğretmeni Afet, o yıllarda Avrupa’daki Türk tarihi algısını şöyle anlatıyor; “Bazı profesörlerimiz genel tarih içinde dahi Türklerin durumundan hiç bahsetmiyorlar veyahut da bazen barbar deyimini kullanıyorlardı”.
15 Aralık 1935 tarihli mektubunda “…İtalyan profesörünün Türk kadını hakkındaki yanlış fikirlerine cevap verdim. Bir Fransız tarihçisi ile Piri Reis haritası üzerinde münakaşa ederek sert konuşmaya mecbur oldum…” derken, bir gün sonra yazdığı mektupta “…Bazı vesilelerle İsviçre’nin entelektüel muhiti ile tanışıyorum ve daima Türklük hakkında münakaşalar oluyor…” diyordu.
Atatürk, İnan’a mutedil olmasını tavsiye ediyordu. 4 Aralık 1936 gecesi yazdığı cevabı şöyleydi: “Herhalde, bu bahsettiğiniz tarih hocasıyla mutabık olarak bir suje seçmenizi münasip görürüz. İçinde bulunduğunuz vaziyet, münakaşadan ziyade mutabakatı tercih ettirmelidir”.
6 Nisan 1937 tarihli mektubunda ise yine genç kızı teskin ediyordu; “Bazı derslerin sıkıntı verici oluşu benim de canımı sıktı. Hele Türklük aleyhinde kitap yazmış tarih profesörünün küstahlığı pek büyük. Herhalde vaziyetin en iyi hal çaresi yine iyi geçinmek olacaktır. Biraz sıkılacak, yorulacaksın fakat her halde başaracağına eminim…”
1921’de Germencik’te doğan ünlü şarkıcı, besteci ve film yıldızı Dario Moreno, henüz dünya çapında meşhur olmadan Hayat dergisinden Ozan Sağdıç’a hayatını ve kendini anlatmıştı. 51 yıl önceki röportaja yansımayanlar ve sonrası… İzmir’e, Türkiye’ye sevgiyle bağlanmış bir sanatçının unutulmaz anları, anıları…
İzmir. Gökyüzünden dökülmüş bir yıldız yığını idi sanki… İrili ufaklı binlerce ve binlerce ışık tanesi Kadifekale’ye doğru yükseliyor, Kültürpark’tan rengârenk bir donanma sevinci fışkırıyordu. Ilık imbat rüzgârının okşadığı bu muhteşem manzaranın ortasına kurulmuş Büyük Efes Oteli’nin çatısında, sahne ışıkları şarkı söyleyen bir adamı aydınlatıyordu:
“Eşini aradım, her yeri taradım / Senden ayrılamam, seni bırakamam / Canım dilber şehir / Eşsiz sevgili İzmir…”
Birden, şarkı söyleyen adamın yüzünü orkestraya doğru çevirdiği görüldü. Gözlerinde iki damla yaş belirmişti. Bir an yüzünü seyircilerden saklayarak bu halin geçmesini bekledi. Fakat olmadı. Gittikçe daha fazla tıkandı. Nihayet elindeki mikrofonu yavaşça yerine koyup çıkış kapısına doğru koşmaya başladı.
Zeki Müren’le fuar günleri Zeki Müren’in çok meşhur olduğu, Moreno’nun yeni tanındığı 60’lı yıllar. İzmir Fuarı günlerinde karşılaşan iki sanatçı arasındaki muhabbet, zekice esprilerle zenginleşmiş olarak çok eğlenceli bir seyrana dönüşüyordu.
Şarkı henüz bitmemişti…
Baterist Vasfi Uçaroğlu’nun şiddetli baget darbeleri arasında Çatı’nın ışıkları yandı. Masalardan coşkun alkış sesleri yükseldi. Seyiciler koro halinde “Dario, Dario” diye tempo tutmaya başladı.
Halbuki Dario Moreno o sırada asansöre sığınmış, hüngür hüngür ağlamaktaydı. Salona dönmesine imkân yoktu. Hayatının en sıkıntılı devresi İzmir’de geçmişti. Ama bu en buhranlı günler bile onun hayalhanesine tatlı hatıralar olarak geçmişti. Şimdi hepsi birden gözlerinin önünde canlanıvermişti.
Buraya kadar yazdıklarım 16 Ekim 1966 tarihli Hayat dergisinde yayınlanmış “İzmirli Dario” adlı röportajımın giriş tümceleriydi. Bire bir tanık olduğum bir olaydı. Sanki daha dün gibi, oysa aradan neredeyse elli bir yıl geçmiş.
Ankara’nın siyaset, sanat ve eğitim kurumları yaz tatiline girince, başkent haber bakımından suyu çekilmiş değirmene dönerdi. O sıralarda yazı işleri müdürümüz rahmetli Çetin Emeç’ti. Çok çalışkan ve mesleğini iyi bilen, aynı zamanda da muhabir arkadaşlarından nasıl yararlanabileceğini iyi tartan bir gazeteciydi. Onunla Ankara’nın tersine, fuarı dolayısıyla İzmir’in canlandığını değerlendirdik ve sonunda İzmir’e gitmemin yararlı olacağına karar verdik.
İlk röportaj
Türkiye’nin nabzı fuar süresince Kültürpark’ın gazino ve tiyatrolarında atıyordu. Nitekim birkaç esaslı röportaj konusu yakalamıştım. Bu arada Dario Moreno’nun uzun bir aralıktan sonra İzmir’e geldiği duyuldu. Elbette görevimiz onu bulup bir röportaj koparmaktı. Oteldeki odasını telefonla aradım. Her işini gören bir yardımcısı vardı. Fransızca konuşuyordu. Kendisiyle çat pat İngilizce anlaşmaya kalkıştım. “Türkçe konuşun lütfen, sizi anlıyorum” dedi, rahatladım. O tarihte, toyluk mu nedir, nedense Dario’nun Türkiye çıkışlı olduğunu henüz bilmiyordum. Kendisi ile karşılaşınca çok rahatladım.
Bu arada Ankara radyosunun genç prodüktörlerinden Erkan Özerman da İzmir’e gelmiş, Dario ondan benim röportaj talebimden söz etmiş. O da, “Fırsatı hiç kaçırma hemen kabul et” diye hakkımda olumlu referans vermiş. İş böyle başladı. Ondan sonra bir hafta on gün kadar yalnız İzmir’de değil, Dario’nun lüks arabasıyla yakın çevreyi de gezmecesine birlikte vakit geçirdik. Bol bol da fotoğraflar çektik.
Kısmen kendiliğinden anlatıyordu, kısmen sorularıma yanıt olarak geçmiş hayatından önemli bulduğum bilgileri notlar halinde kaydediyordum. Elli yıl önce yapılmış röportajıma bir gözattığımda şunu fark ettim ki, seneler boyunca onun hakkında yazıya dökülmüş birçok kaynak bilgi, benim o ilk röportajımdan alıntılanmış. Hatta kimileri sözcük sözcük aynı.
Şimdi, Hayat dergisine de tam aktaramadığım kısımlar da dahil, kendisinden duyduğum onun çocukluğundan itibaren yaşamına topluca bir göz atalım:
Kargaşa günlerinde doğdu
Hani biz ona “İzmirli Dario” demişsek de, bu Dario Moreno’nun İzmir’e sevgi bağıyla bağlanmış olduğundandır. Yoksa aslında Germencik doğumludur.
Anadolu’nun ilk demiryolu hattı İngilizler tarafından inşa edilmiş ve onlar tarafından işletilen, ihraç limanımız İzmir’i hinterlanda bağlayan Aydın hattıdır. Dario’nun babası işte bu işletmenin Germencik istasyonunda görevli bir Sefarad Yahudisidir. Dario 3 Nisan1921’de burada doğmuştur, asıl adı David Arugete’dir. Tarihe dikkat edecek olursak, buraların Yunan işgali altında olduğu bir zamandır. Yani kargaşa günleri. Bir patlama sonucu mu, yoksa kaza kurşununa kurban mı gitmiştir, ayrıntısı meçhul; baba kazaen ölmüş ya da öldürülmüştür. Bunun üzerine anne Madam Roza dört çocuğuyla birlikte İzmir’e göçmüş.
Şarkıcı ve şair Dario Moreno Büyük Efes Oteli’nin havuz başında güneşlenirken, elinde Ozan Sağdıç’ın kendisine verdiği Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri kitabı ile… Moreno gençliğinde, Ankara’daki ucuz bir otelde, başlangıçta kim olduğunu bilmediği Orhan Veli’yle karşılaşmıştı.
Dario Moreno bunları bana anlatırken şöyle demişti: “Mezarlıkbaşı, Tilkilik gibi mahalle arası bir eve sığınmıştık. Annemin hiçbir geçim kaynağı yoktu. Bu yüzden beni piçhaneye verdi”. Bu ifadesi beni şaşırttı; “yani yetimhaneye” dedim. “Anasız babasız çocukları barındırdığı için oraya piçhane denirdi. İzmirlilerin hepsi öyle derdi, bilmiyor musun? Hiç kimse de gocunmazdı. Adı öyleydi çünkü. İzmirli incire incir demekten utanır yemiş der ama, yetimhaneye piçhane demekten rahatsızlık duymaz” diye de ekleme yaptı sözüne. “Bir süre sonra sadece babam öldüğü ve annem sağ olduğu için beni oradan çıkardılar zeten. İlk işim sakalıktı; testiye su doldurup, bardağı 1 kuruştan satıyordum”.
Dario’nun daha sonraki çocukluk yılları seyyar satıcılık yaparak geçmiş. Eşrefpaşa pazarında bir terlikçiye çırak vermişler, kısa zamanda oradan kaçmış, evden de temiz bir sopa yemiş. Bir baltaya sap olamayacağına karar verilmiş. Ama biraz büyüyünce uslanmış, aklı başına gelmiş. Fevzi Paşa bulvarı civarında Büyük Kardiçalı Han diye bir hayli kallavi bir iş hanı vardır. İzmirli avukatların pek çoğunun yazıhanesi olan bir yer. Orada bir avukatın yanında daha çok getir götür işleri için bir kâtiplik işi bulmuş. İzmir’in millî kütüphanesi de Türkiye’de ilktir ve pek ünlüdür. Bir yandan da akşamları oraya devam edip Fransızca öğreniyormuş. Kendiliğinden gitar çalma ve şarkı söyleme becerisini de göstermeye başlamış.
Gençlik yılları
Konak vapur iskelesinin eski binası iki katlı düz bir yapıydı. Üst katı gazino olarak düzenlenmişti. Amatörce denilebilecek ilk konserini burada vermiş. Askere alınması 2. Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarına rastlıyor. Azınlıklar ve özellikle Yahudiler için sıkıntılı yıllardır. Ancak artık müzikle içli dışlı olduğu için ona kıta görevi verilmez. O zamanlar adı mahfel olan Akhisar orduevinin caz orkestrasında görevlendirilir. Deneyimi arttıkça, sevilen bir solist olarak Adana ve Konya orduevlerinin sahnelerini de şenlendirir.
Kordon Orduevi’nin bulunduğu yerde bir zamanlar Marmara Gazinosu vardı. Dario o gazinoda çalışmış ve epeyce ün kazanmış. Artık eli biraz para tuttuğu için annesi ve kardeşleriyle birlikte Karataş semtinde, Asansör mevkiinde bir eve taşınmışlar. Fakat asıl ününü pekiştirmesi Konak’ta İstanbul’dan gelen Safiye Ayla gibi büyük sanatçıların konaklamayı tercih ettikleri İzmir Palas otelindeki salonda yapmış. Ve bu ünü ona İstanbul kapısını açmış. Artık Fenerbahçe’deki Belvü gazinosunun şantörüdür. O sıralar Ankara’daki Bomonti gazinosunun da parlamakta olduğu günlerdir.
Kordon’da karpuz
İzmir Kordon boyunda karpuz dilimini dişleyen Dario Moreno. Sanatçının iştahı meşhurdu ama bu durum sağlığını giderek olumsuz etkileyecekti.
Dario Moreno ile Büyük Efes Oteli’nin restoran katında lokanta girişindeki dinlenme salonundaki koltuklarda karşılıklı oturmuşuz, o bana hayatını anlatıyor, ben de zaman zaman kısa notlar alıyorum. “Ankara’daki Bomonti gazinosundan iki gecelik bir davet aldım, ama orada iki yıl kaldım. Niçin diye sorma, sevdim yahu bu gelişmekte olan şehri, samimiyet buldum orada” dedi, sonra da “Bak sana çok enteresan bir şey anlatayım” diye eklenti yaptı: “O zamanlar gecede on-onbeş lira bir para alıyordum, şimdi adama komik geliyor ama piyasa öyleydi. Bir yandan da ideallerim vardı, tasarruf etmek mecburiyetindeydim. Onun için Hergele Meydanı’nda üçüncü sınıf bir otelde kaldım. Tek odası var mıydı yok muydu bilmem, olsa da param yetişmezdi zaten. İki yataklı bir odaya yerleştim. Bir hafta kadar yattım kalktım, oda arkadaşımın yüzünü görmek kısmet olmadı. Ben gazinodan geç saate gelebiliyordum, o uyumuş oluyordu. Ertesi gün öğlene doğru ancak uyanabildiğim için de meçhul arkadaş işine gitmiş bulunuyordu”.
Orhan Veli’yle karşılaşma
“Nihayet, herhalde bir tatil günüydü, gözlerimi açtığım zaman baktım arkadaş da uyanıktı. Önce birbirimize merhaba dedik. Gazetede birkaç resmim çıktığı için, o benim kim olduğumu biliyormuş. Ben de ona adını sordum, ‘Orhan Veli’ dedi. Meğer oda arkadaşım şair Orhan Veli imiş. Babası da Riyaseticumhur Armoni Mızıkası’nın şefi olduğu için müziğe hiç yabancı değildi. Çok iyi arkadaş olduk. Bana ‘sen çok güzel, duygulu okuyorsun, hadi senden dinleyeyim’ der, yazdığı şiirleri önce bana okuturdu. Çok severdim onun şiirlerini. Keşke bulup yeniden okusam”.
Böyle bir söz edilir de durur musun, söyleşimiz o günlük sona erdiğinde hemen Kemeraltı’na koştum. Caddenin giriş bölümünde yığınla kitapçı dükkânı vardı. Birinden ona armağan etmek üzere Varlık yayınlarından çıkmış Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri kitabından bir tane satın aldım. Otele döndüğümde havuz başında bir şezlongta güneşleniyordu. Kitabı eline tutuşturdum. “Madem güzel okuyormuşsunuz, okuyun bakalım da biz de duyalım” dedim. Tabii asıl amacım o kitapla bir fotoğrafını çekmekti.
Daha sonraki günlerde fuar alanında, Konak meydanındaki saat kulesinin önünde, Karataş’tan Eşrefpaşa’ya çıkan viyadükte, Asansör’de, Basmane’de, Alsancaktan Konak’a kadar Kordon boyunca her dakikada bir durarak, yani İzmir’in karakteristik her köşesinde fotoğraflar çekmek üzere gezdik, dolaştık. Yalnız İzmir’in içinde değil, Kuşadası, Efes gibi yakın yerlere de gidiyorduk. Gezilerimizi kendi sürdüğü açık arabasıyla yapıyorduk. Yanımızda Erkan Özerman ve Dario’nun bir yerlerden arkadaş edindiği genç biri daha vardı.
Boğazına çok düşkün olduğuna tanık olmuştum. Eski Türkiye günlerinden tadını, lezzetini anımsadığı her şeyi tatmak özlemi içindeydi. Madem öyle, ona çok iyi bildiğim en iyisinden iki İzmir lezzeti tattırmak istedim. Bunlardan biri Vilayet Konağı’nın yan sokağında küçücük bir avlu-dükkân şeklindeki Balıkçı Rıza’nın yeri; diğeri Kantar karakolu civarındaki Köfteci Mustafa idi. Bu iki yerin sadece öğle servisi vardı, bir saatlik bir süre içinde orada olamazsan havanı alırdın. Bütün çırpınmalarıma rağmen Dario o kadar ağırdan aldı, o kadar geç gittik ki, iki yerden de boş döndük. Ama kendisi Basmane’de -hani köftesine şekil verirken eline tükürdüğü varsayılan ve tükürük köftecisi diye anılan- seyyar köfteciden ekmekarası köfte ile aşırı derecede memnun olabiliyordu. Simitçi gördüğü anda hemen bir “gevrek” alıyordu. Efes’e gittiğimizde yol üzerindeki çöp şişçide gövdeye indirdiği şişlerin sayısını izlemek mümkün değildi, öylesine iştahlıydı.
İzmir’de on gün kadar süren bu süreç, fuar zamanına denk geldiği için o sırada bütün gazino ve gece kulüpleri eğlence dünyasının en ünlü sanatçılarını ağırlıyorlardı. Zeki Müren en baştaydı ve tabii o da Büyük Efes otelinde kalıyordu. Zaman zaman otelin kuytu salonlarından birinde çok yakın dostlarından bir-iki kişinin de katılımıyla biraraya geliniyordu. Her iki sanatçı da aynı meşrepten oldukları için, aradaki muhabbet zekice esprilerle zenginleşmiş olarak çok eğlenceli bir seyrana dönüşüyordu. Bu arada Dario yeni tanıştığı arkadaşına nedense hiç Türkçe konuşmamasını ve lâfa karışmamasını tembihlemiş. Zeki Müren’e de “arkadaşım Bahiyalı, hiç Türkçe bilmiyor” dedi. Zeki Müren cin gibi, hiç kül yutar mı, hemen “Sakın bu arkadaş Gaziantep’in Bahiya’sından olmasın!?” diye yanıt veriverdi. Herkes gülüşürken Dario işin gerçeğini Özerman fıştıklamıştır zannıyla “Erkan!” diye sitemkâr mı desem, tehtidkâr mı desem, öyle bir dille ona seslendi. Erkan Özerman, “Anam babam ölsün ben söylemedim” diye kendisini savuna dursun…
Kameranın önünde TRT Televizyon Eğitim Merkezi’nde “kameraya bakış”. Moreno TRT’nin ilk kuşak TV yayınlarına katılmıştı.
İlk TV programları
Dario Moreno kısa bir süre sonra Ankara’ya da geldi. Şahap Koptagel’in Mithatpaşa caddesindeki apartman dairesinde kaldı. Henüz Türkiye’nin televizyonu yoktu. İki apartman ötedeki bir başka apartmanın bodrumunda bir “Televizyon Eğitim Merkezi” kurulmuştu. Oradaki mütevazı stüdyoda kapalı devre televizyona TRT’nin ilk kuşak TV kadrosunu teşkil edecek gençler yetiştirilmeye çalışılıyordu. Televizyon Türkiye’ye gelsin mi gelmesin mi tartışıladursun, planlama dairesi beş yıllık plana koymamış bile. İşte öyle bir atmosfer içinde milletvekillerini ikna etmek üzere, onlara yönelik yine kapalı devre özel bir gösteri hazırlanmış. Erkan Özerman’ın aracılığıyla Dario Moreno teşvik amacıyla o programa katıldı. Bu arada genç televizyoncu adaylarına kendi deneyimlerini aktardı. Programın diğer bir konuğu da Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer idi. O da yıllık programları hakkında bilgi sunacaktı.
Tuhaf olan şey, bu iki sanatçı sıralarını beklerken aralarında üç beş metre kadar bir mesafe vardı, tanışıp görüşmediler. Sonraki yıllarda Cüneyt Gökçer “Mançalı Adam” müzikalinde Don Kişot olmuştu.
O tecrübe yayınından bol bol fotoğraf çekmiştim. Böylece, kendi hesabıma da televizyon yayını başlamadan muhabirliğine soyunduğumun kanıtını vermiş oluyorum. Yani tescillidir ki, televizyon muhabirliğinin duayeni bu fakirmiş. Radyo muhabirliğim daha da eskidir.
Antik Moreno Moreno, Efes’teki seyyar satıcıdan poşu satın alıyor. Yanında Erkan Özerman (altta). Sanatçı daha sonra aynı poşuya sarınıp antik heykel pozu verecek (sağda). Tabii o kaideye çıkabilmek için birkaç kişiden yardım almışlığı var.
Onun anlattığı iki yıllık Ankara macerasına ve ondan sonrasına dönecek olursak… İstanbul’a geri döndüğünde Fritz Kerten orkestrasının solistidir. Onunla birlikte Sevim ve Sevinç Tevs kardeşler de aynı orkestranın solistleridirler. Son çalıştığı yer Maksim gazinosudur. Gündelik yirmi lira. Çalıştığı gazinonun patronundan zam istediği zaman “bundan fazlasını veremem” yanıtını alır. Kafası kızar, Atina’ya kaçar. Orada bir yıl çalışır ve para biriktirir. Belki tutar diye Fransa’daki bir emprezaryoya mektup yazar. Önce pek başarı kaydedemez. Bir süre Almanya’da konuşlanmış olan Amerikan askerlerinin kulüplerinde çalışır. Ama sonra öylesine bir tutar ki, artık ondan sonraki yaşamı hep Paris merkezli olacaktır.
Eski patronu Fritz Kerten’i unutmaz yanına alır. Onun adı da artık André Kerr olmuştur. Fransa’da ilk meşhur ettiği şarkı “Jesabel”dir. “Adieu Lisbon” ve “Ku kuruku ku” onu izler. Artık iyice ünlenmiştir. Grand Prix du Disque ödülleri filan almaktadır. Oyunculuk yeteneği, sahne sempatisi filmcilerin gözünden kaçmayacaktır. 40 kadar filmde küçüklü büyüklü roller almıştır. Brigitte Bardot ile film çevirecek kadar zirveye tırmanacaktır.
Dünya çapında üne sahip olmak elbette ona maddi servet de kazandırmıştı. Paris’te muhteşem bir dairesi, Brezilya’da bir çiftliği olduğunu öğrenmiştik.
Türk pop müziğinin, önce yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılarak başladığı halen akıllardadır. Hatta Adamo örneğinden yola çıkılarak denilebilir ki, konser vermek üzere ülkemize davet edilen şarkıcıların dinleyiciler tarafından sempatiyle karşılanması için, sürpriz niteliğinde hazırlanmış denemelerle başladığı da söylenebilir. Bu işin mucidi ve başustası da Fecri Ebcioğlu idi. Onun emek vermesiyle ve sanırım daha sonra Sezen Cumhur gibi bu işe gönül vermişlerin de katılmasıyla, Dario bir çok ünlenmiş şarkıyı, yadırgatmayacak bir biçimde, başarıyla Türkçe şarkılar dağarcığına kazandırmıştır. Dahası, kimi şarkılarımızı da Fransızca sözlerle ya da olduğu gibi oralarda dile getirmiştir. Yıllarca Avrupa’da yaşadığı halde, cebinde hep gururla T.C. pasaportu taşımıştır.
Assolist Dario Kapalı devre TV yayınında assolist Dario Moreno. Sanatçı henüz dünya çapında tanınmadan, kapalı devre televizyon yayınına katılmıştı.
Üzücü bir son
Üzücü sonuç, anlattığım tarihten iki yıl sonra, 1968’de meydana geldi. Dario yine Türkiye’de, bu kez İstanbul’da idi. Günler, dostlar arasında yiyip içmeyle, muhabbetle, şarkıyla, dansla geçip gitmekteydi.
“Mançalı Adam”ın Paris prömiyerine ve bir planlanmış bir Türk Gecesi’ne yetişmesi gerekiyordu.
Fransa’ya haftada sadece üç uçak vardı. Geç kalma alışkanlığını ve aşırı iştahına tanıklığımı daha önce anlatmıştım. İşte o yüzden kendisini Paris’e götürecek uçağa yetişemedi ve kaçırdı. Koşa koşa sarfettiği efor, yetişememenin aşırı üzüntüsü, bir de üstüne üstlük Air France’ın yer hostesiyle ağız dalaşı tansiyonunu yükseltmiş ve kalp rahatsızlığını tetiklemişti.
İzmir’de gömülmeyi arzu etmişti, ancak annesi İsrail’i tercih etti.
O İzmir’i unutmadığı gibi, İzmirliler de onu hiç unutmadılar. Dario Moreno’nun bir zamanlar oturduğu evin sokağına onun adını verdiler. Son zamanlarda Konak-Bostanlı arasında servise sokulan katamaran tipindeki modern bir körfez vapuru da onun adını taşımaktadır. Taş plaklarla başlayıp 45’liklerle ve LP’lerle süren ses kayıtları daha yıllarca yüreklerimize sıcak mesajlar vermeye devam edecek.
Boğaziçi Üniversitesi hocası, fizikçi, tarihçi ve yazar John Freely, özellikle Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine yazdığı kitaplarıyla silinmez bir iz bıraktı.
John Freely, otobiyografik kitabı The Art of Exile’a (Sürgün Sanatı-2016) şöyle başlar: “Daha doğmadan seyahat etmeye başlamışım (…) Doğumumdan üç ay önce, annenim karnında, hayatımın ilk yolculuğuna çıkmışım, biletsiz”. 1926’da New York’ta mezar kazıcılığı ve tramvay vatmanlığı yapan bir baba ile temizlik görevlisi olarak çalışan bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Freely, altı yaşına dek Atlas Okyanusu’nu dört kez geçmiştir bile.
Freely, babasının işsiz kalması üzerine annesiyle birlikte ve çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği İrlanda’ya taşınmış, 17 yaşında denizci olarak 2. Dünya Savaşı’na katılmış, Çin ve Burma’da savaşmış, Dionysos ile Ariadne’nin Ege Denizi’ndeki adalarında soluklanmış ve 1960’larda ailesiyle yerleştiği İstanbul’da uzun yıllar yaşamıştır.
John Freely bir hikayeyi ya da bir kişiyi anlatırken, sabit tanımlı kimliklerin yetersiz kalacağının en etkileyici örneklerinden biriydi. O bir gezgindi ve aynı zamanda Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine pekçok dile çevirilmiş, aralarında Alaaddin’in Lambası, Prens Adaları, Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürerken, Saltanat Şehri İstanbul, Osmanlı Sarayı/Bir Hanedanlığın Öyküsü, İstanbul’un Bizans Anıtları, Cem Sultan/ Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u gibi eserlerin bulunduğu 50’den fazla kitabın yazarıydı. 1972’de yayımlanan ilk kitabı Strolling Through Istanbul: A Guide to the City (İstanbul’u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi), halen İstanbul üzerine yazılmış en kapsamlı eserlerden biridir.
2. Dünya Savaşı bittikten sonra Oxford Üniversitesi’nde Orta Çağ Avrupası bilim dünyası üzerine araştırma yapmış, fizik ve astronomi üzerinde uzmanlaşmış bir akademisyendi. 1960’ta bir eğitmen olarak Robert Kolej’in fizik şubesinde ders vermeye başlamıştı. Üniversitelerin bilim üreten ve düşünmeyi öğreten kurumlar olarak önemini dile getirdiği şu sözlerle de, bu kurumların günümüzün tarihsel koşullarında karşı karşıya kaldığı tehlikenin altını çizmiştir: “Üniversite bir ticaret okulu değildir. O, size ‘zihnin yaşam kaynağını’ öğretir, yani düşünmeyi! Herkes bilgisayar mühendisi, doktor veya avukat oluyor… Ama üniversite eğitimi bu demek değildir. Üniversite size zihnin yaşam kaynağını vermelidir. O zaman düşünen bir insan olursunuz; sadece bir teknisyen, fizikçi ya da sosyal bilimler profesörü değil”.
Robert Kolej’de eğitmen olarak çalışan Freely, 1971’de Boğaziçi Üniversitesi’nin kurulma sürecine de tanıklık etti. 1900’lerin başında kolejde çalışan öğretmenler için inşa edilmiş Barnum House, şimdiki adıyla 8 No’lu lojmanda yaşadı. Dünyanın dörtbir yanında pek çok önemli gelişmeye tanıklık etmiş, kurduğu yakın arkadaşlıklarla pek çok kişinin yaşamına dokunmuş olan Freely, yakın dostlarından biri olan ressam rahmetli Ömer Uluç’un ifadesiyle “İstanbul’un hafızası”ydı.
John Freely’nin uzun süre yaşadığı bina, bugün Boğaziçi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.
(Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi)
Bir inşaat kazısı sırasında bulunan tabut ve içinden çıkan Rus askeri cesedi, basında dönemin tümgenerali Vasili Aleksandroviç Geyman ve hazine söylentilerine uzanan haberlere yolaçtı. Oysa ceset, 1. Kafkas Kolordusu, 20. Ahıska Piyade Tümeni, 78. Piyade Alayı’na mensup Yarbay Karl Karloviç Rjepetski’ye aitti.
EMRE GEZER
Geçen Nisan sonunda Ardahan’daki bir inşaat kazısı esnasında bulunan asker cesedi, kamuoyunun yoğun şekilde ilgisini çekti. Bölgenin yakın dönemde Rus işgali yaşamış olması ve mevcut fiziki bulgular, askerin bir Rus subayı olması ihtimalini güçlendirdi.
24 Nisan 1877’de başlayan ve Rûmi takvimle 1293’te gerçekleştiği için halk arasında “93 Harbi” olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşında, Ruslar 17 Mayıs 1877’de Ardahan’a girmişti. Bölge 1878’den, Brest-Litovsk Antlaşması’nın imzalandığı 1918’e kadar yaklaşık kırk yıl Rus yönetiminde kalmıştı.
Cesedin kime ait olduğunu belirleyebilmek için elimizdeki verilerden öncelikle cesedin gömülme usulü, tabutun şekli ve cesedin üzerindeki askerî üniformanın büyük önem arz ettiği anlaşılmaktadır. Tabutun üzerinde “INRI” (Iesus Nazarenus Rex Iudaeorum-Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı) kesiti bulunmamakla birlikte, Rus-Ortodoks haçının ayırdedici özelliği olan diyagonalin bulunması, tabutun bu inanca mensup bir kişiye ait olabileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Cesedin ellerinin göğüste birleşmiş vaziyette olması, başının altında yastık bulunması ve askerî üniformasıyla gömülmesi, Ortodoks inançlarıyla uyuşmaktadır. Saç ve sakalları korunmakla birlikte cesedin etlerinin bütünüyle çürüyerek yokolması, herhangi bir mumyalama işlemine tâbi tutulmadığını gösterir. Nitekim Ortodoks kiliseleri, mumyalama işlemine izin vermemektedir. Cesedin ve üniformasının bütün halde bu şekilde korunması, hava ve toprakla temas etmemesiyle açıklanabilir.
Üniformadaki en kıymetli gösterge, rütbe ve birlik tayinine yardımcı olan apoletlerdeki 20 sayısı ve üç yıldızdır. Apoletteki üç yıldız, “podpolkovnik” yani “yarbay” rütbesinde bir askeri işaret etmektedir. Zira 1827 tarihindeki değişiklikle birlikte yarbaylar, püsküllü apoletler üzerinde üç yıldız taşımaya başlamışlardır. Bu yıldızlar üç köşeli olarak iki yıldız altta ve biri üstte olmak üzere apolete yerleştirilmiştir. General sınıfında da üç yıldızlı apoletler mevcut olmakla birlikte, bu sınıfa ait apoletlerde, her birinin ucunda belirgin halkalar bulunan kalın ve örgü görünümlü püsküller, omuzluk kısmının dış sarmalında eğimli ve çift katmanlı kalın kordon, iç sarmalında eğimli ve tek katmanlı ince kordon görülmektedir. O dönemde Ardahan ve çevresinde, 1. Kafkas Kolordusuna bağlı 20. Piyade Tümeni bulunmaktadır.
Meraklı kalabalık Cesede ilişkin yerel ve ulusal basında çıkan abartılı teşhisler ve mezardan Rus General Geyman’a ait pırlantalı kılıç çıktığı söylentisi halkın ilgisini yoğunlaştırdı.
Cesedin kimliğine ilişkin yerel ve ulusal basında çeşitli değerlendirmeler yapılmış, askerin general rütbesinde olduğu ön kabulüyle, dayanaktan yoksun ve fakat yaygın şekilde bölgede görev yapan bazı Rus general adları telaffuz edilmiştir. Bu tahminlerin üzerinde en çok yoğunlaştığı kişi, bugüne kadar defnedildiği yere dair tatmin edici düzeyde bir bilgi paylaşımı bulunmamasından bahisle Tümgeneral Vasili Aleksandroviç Geyman olmuştur. Hatta Generalin Rusya’da bulunan torunu dahi ortaya çıkarak DNA testi yaptırma teklifinde bulunmuş; halk arasında da Geyman kabulüyle birlikte mezardan Geyman’a ait pırlantalı kılıç çıktığı yönünde tevatürler oluşmuştur. Cesedin yarbay olarak tespit ettiğimiz rütbesinin general rütbesiyle uyuşmadığı ve Geyman’ın Gümrü’de yer alan Holm Çesti (Şeref Tepesi) adlı alanda gömülü bulunduğuna dair belge ve bilgiler, cesedin bu kişiye ait olmadığını doğrulamaktadır.
Rus arşivlerinde 20. Piyade tümenine mensup bir yarbay olarak Ardahan’da gömülü bulunduğu bilgisi yer alan kişi, Karl Karloviç Rjepetski olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kayıtlarda; 78. Navaginskiy Piyade Alayı’na mensup olan Rjepetski’nin Leh asıllı ve 1847 Tallinn doğumlu olup 47 yaşında 1894 yılında vefat ederek Ardahan’daki askerî mezarlığa defnedildiği bilgileri yer almaktadır. Bu bilginin teyidi, Rjepetski’nin günümüzde yaşayan akrabalarının bulunması durumunda yapılacak DNA testiyle mümkün olacaktır. Bu durumda 03/12/2012 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Rusya Federasyonu Hükûmeti Arasında, Türkiye Cumhuriyeti Topraklarında Bulunan Rus Defin Yerleri ile Rusya Federasyonu Topraklarında Bulunan Türk Defin Yerleri Hakkında Antlaşma” da gündeme gelebilecektir. Bu bilgi ve çıkarımlar şahsi çalışmaların ürünü olup resmî bir nitelik taşımamakta ve yanlışlanabilir sıfatını haiz bulunmaktadır.
TARİHSEL DEĞERİ BÜYÜK
123 yıl sonra açılan tabut
Ardahan’daki kazıda bulunan askerî üniformalı cesedin kimlik tespiti, tarihsel değeri bakımından önem arzetmektedir. Bu tespitte üniforma apoletindeki 20 sayısı ve üç yıldız yol göstermiştir. Bu veriler, 20. Piyade Tümeni’nde görevli yarbay rütbeli bir askeri işaret ediyordu. Moskova Devlet Üniversitesi’nden Oleg Ayrapetov’a danışma neticesinde, bu bilgi netlik kazanmıştı. Ancak, ismin bulunması kolay değildi.
Tarih araştırmalarında şahıs tarihi incelemek zordur, bunun için arşiv önemlidir. Rusya Devlet Askeri-Tarih Arşivi yetkililerinden Oleg Çistyakov ve Rus Askerî Tarih Kurumu’nda uzman Konstantin Pahaluk konu ile ilgilendiler. Nihayet Oleg Çistyakov, Ardahan’da gömülü yarbay rütbeli tek kişinin 78. Piyade Navaginski Alayı’na mensup Yarbay Karl Karloviç Rjepetski olduğunu, ulaştığı belgelerle kanıtladı.
Oleg Çistyakov’un büyük bir nezaket göstererek benimle paylaştığı belgelere göre; Rjepetski 1847’de Reval’de (Tallinn) Katolik ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1864’te Varşova’da başlayan askerlik hayatı, 1894’te Ardahan’da son buldu. Polonya, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’da görevler aldı. 1891’de yarbay oldu. Mart 1893’de Ardahan’a geldi ve Kasım 1894’te burada hayatını kaybetti.
Rjepetski, çeşitli madalyaları da bulunan ve hiç disiplin cezası almamış bir subaydı. Elena Ferdinandovna ile olan evliliğinden 1883’de Mariya ve 1885’de Yelena adlı kızları dünyaya geldi. Katolik inancına sahipti ve Ardahan’da Ermeni-Katolik Kilisesi tarafından defnedildi. Ömrünün son bir buçuk yılını Ardahan’da karısı ve kızları ile birlikte geçirdi.
Rjepetski sessizce, öne çıkmadan bir askerlik hayatı sürdürdü ve ölümünden 123 yıl sonra tekrar günışığına çıktı.
“Kilya tipi” olarak bilinen, “yıldız gözleyen” veya “yıldız avcısı” (Stargazer) diye adlandırılan 5 bin yıllık mermer heykelciklerden nadide bir örnek, Nisan sonunda ABD’deki müzayedede 14.5 milyon dolara satıldı. Anadolu kültür mirasının bu eşsiz parçalarının hikayesi ve yurtdışına kaçırılmasına engel olacak önlemler…
New York’taki Christie’s Müzayede Evi’nde 28 Nisan 2017 tarihinde Anadolu kökenli “Kilya Tipi” olarak adlandırılan oldukça gösterişli bir mermer heykelcik satışa çıkınca, arkeolojik eserlerin ülkemizden dışarıya gitmesi tekrar gündeme geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu eserin satışının durdurulması konusundaki çabaları maalesef sonuç vermedi ve bu eşsiz eser müzayede sonunda 14.5 milyon dolar gibi yüksek bir rakama alıcı buldu.
1960’lı yıllarda dâhil olduğu Guennol Koleksiyonu sebebiyle “The Guennol Stargazer” olarak adlandırılan ve koleksiyon katalogunda Orta Anadolu’da Kırşehir civarından getirildiği kayıtlı, türünün en iyi korunmuş örneklerinden biri olan bu Kilya heykelciği, 1993’te başka bir New Yorklu özel koleksiyonere satılmıştı. Geçmişte çeşitli kereler New York’ta Metropolitan Sanat Müzesi’nde sergilenen 22,9 cm boyundaki bu şematik Kilya kadın heykelciği, biçimselleşmiş anatomik detaylara sahip. Yassı bir vücut, dirseklerden kırılmış memeleri tutar biçimde betimlenen eller, geniş omuzlar üzerinde yükselen ince uzun silindirik boyun ve kabartma olarak göz, kulak ve burunun ifade edildiği geriye doğru yatık bir baş yapısı ile karakterize ediliyor. Başın geriye yatık olması sonucu gözlerin gökyüzüne doğru bakıyor olması dolayısıyla, Kilya figürinleri “yıldız gözleyen” (Stargazer) veya “tepegöz” olarak da isimlendiriliyor.
Definecilerin gözünü kamaştırıyor Kilya heykelciklerinin yurtdışı müzayedelerinde çok yüksek rakamlara satılması, defineci ve yağmacıların gözünü kamaştırıyor. Güvenlik önlemleri yeterli olmuyor.
Bu ve benzeri basına yansıyan Anadolu kökenli heykelciklerin satışı dışında, basına yansımayan çok sayıda Kilya heykelciklerinin de yabancı müzayede ve koleksiyonlarda sıklıkla boy gösterdiği gerçeği maalesef yıllarca hep dikkatlerden kaçmıştır.
Kilya heykelcikleri, adını türünün ilk örneği olan ve Gelibolu Yarımadası güneyinde yaklaşık yüz yıl önce Kilya Koyu çevresinde bulunan, Atina Amerikan Arkeoloji Okulunda saklanan örnekten almıştır. Anadolu arkeolojisine çok önemli katkıları olan Alman arkeolog Jürgen Seeher, 1992’de mermer Kilya heykelcikleri konusundaki kapsamlı bir bilimsel çalışma yayınladığında, bu ilgi çekici mermer heykelcik veya parçalarının Türkiye dışında birçok müze ve özel koleksiyonları süslediği ortaya çıkmış oldu. Bu müzeler arasında ABD’deki Paul Getty Museum, Leon Levy Collection, Museum of Primitive Art, Ruth Lax Collection, Guennol Collection, Norbert Schimmel Collection ile D. ve J. De Menil Collection, İngiltere’de Ashmolean Museum, Almanya’da Berlin Museum özellikle dikkati çeker.
Kilya heykelciklerinin Anadolu kökenli olduğu konusunda herhangi bir şüphe yoktur. 1990’lı yıllarda Manisa Müzesi’nde arkeolog olan ve şimdilerde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Rafet Dinç, yaptığı dikkatli çalışmalar ile sözkonusu mermer Kilya heykelciklerinin Manisa İli Akhisar İlçesi Kulaksızlar Köyü sınırları içinde bulunan bir prehistorik yerleşimden gelmiş olabileceğini sağlam verilerle ortaya koydu.
Rafet Dinç’in başarısı
Onun bu çalışması hiç şüphesiz Kulaksızlar köyü yakınında bulunan bu prehistorik yerleşimin Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde sayıları gittikçe artan Kilya heykelciklerinin tek üretim merkezi olabilecek yer olabileceğini göstermişti. Nitekim Kilya heykelcik üretim artıkları ve Kulaksızlar çevresinden alınan jeolojik mermer örneklerin arkeometrik analizleri, bu tip mermer heykelciklerin üretiminin burada gerçekleştiğini doğrulamıştır.
Kulaksızlar kökenli mermer Kilya heykelcikleri ile tipolojik olarak kıyaslanabilecek birçok örnek, özellikle Batı Anadolu’nun tamamında birçok prehistorik yerleşimde ele geçmiştir. Bu heykelcikler genelde M.Ö. 4500 civarına ait Kalkolitik dönem yerleşimlerinde bulunmuştur. Çok nadiren de olsa Kilya heykelcikleri Erken Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) yerleşimlerinde karşımıza çıkarlar. Kuzey Batı Anadolu’nun en uç köşesinde Çanakkale yöresinden, Batı Anadolu’nun en güney batı köşesinde Antalya’ya kadar birçok yerleşimde Kilya heykelcikleri kazı ve araştırmalar sırasında ortaya çıkmaktadır. Elleri dirseklerden kırılarak memeleri tutar biçimde bir kadın betimleyen tipik bir Kilya heykelciği, ait oldukları dönemde daha çok ev bünyesinde gerçekleşen tapınım veya ritüel faaliyetler için kullanılıyor olmalıydı.
Anadolu ve Ege arkeolojileri için ünik bir yerleşim olan Kulaksızlar köyü, 1995 yılında 2863 sayılı yasa kapsamında koruma altına alınmış olmasına rağmen, bu yerleşimin kaderi yağmacılardan yana şanslı değildir. Köy ve çevresinde yapılan bilimsel yüzey araştırmaları sırasında köylüler definecilikle uğraşan birçok kişinin bu prehistorik yerleşimin toprağını gizlice elediği ve buldukları Kilya heykelcik parçalarını toplayıp yurtdışına pazarlayan kişilere sattıkları yönünde bilgiler vermiştir. Kilya heykelciklerine olan aşırı talep yüzünden bunların sahte yollarla üretilmeye başladığı da görülmektedir. Türkiye de bulunan arkeoloji müzeleri ise sıklıkla sahte ve gerçek birçok Kilya heykelcik parçaları ile karşılaşmaktadır.
Christie’s Müzayede Evi’nde… Türkiye’den kaçırılan heykelcik, ABD’de Christie’s Müzayede Evi’nde satılırken… 2 milyon dolardan başlayan açıkarttırma 14 milyon 471 bin 500 dolarda tamamlandı.
Yurtdışına giden heykelciklerin ülkemize iade edilmesi hiç şüphesiz büyük önem arzetmektedir. Bu konuda Bakanlık gerekli çalışmaları özenle yürütmektedir. Fakat yurtdışı müzayede ve sergilerde Kilya heykelciklerinin sayısında yıldan yıla gözlenen artış, bu arkeolojik eserlerin kaçırılmasını önleme yönünde yeterli önlemler alamadığımıza işaret etmektedir. Bu noktada öncelikli olarak 1. Derece arkeolojik sit olan ve yasa ile koruma altına alınan Kulaksızlar prehistorik yerleşiminde bilimsel kazıların başlatılması veya ilgili Manisa Müzesi’nce kurtarma kazıları yapılmasının sağlanması önerilebilir. Söz konusu kamulaştırma ve kazı çalışmaları yapıldığı takdirde, zaten tahrip edilen Kulaksızlar yerleşiminin daha fazla tahribatının önüne geçilebilir.
Kilya heykelciklerinin yurtdışı müzayedelerinde çok yüksek rakamlara satılması, doğal olarak definecilerin ve yağmacıların gözünü kamaştırmaktadır. Bu aşamadan sonra bir yandan bu tip mermer heykelciklere yönelik talep artacağından, Kulaksızlar yerleşiminde güvenlik güçlerinin denetim önlemlerini arttırmasını sağlamak gerekir.
Definecelik ve eski eser kaçakçılığının en önemli varoluş sebeplerinden birinin özel koleksiyonculuk olduğu ve bugün defineciliğin en yoğun yapıldığı yerler arasında Manisa yöresinin ön planda bulunduğu da bir gerçektir.
50’li yıllarda çekilen hava fotoğrafında Üsküdar yerleşiminin geneli görülmekte. O dönem geleneksel dokusunu koruduğu görülen mahaleller, birkaç katlı küçük ahşap evler… Boş arsalar ve yangın yerlerinde bostanlar, siyah-beyaz fotoğrafta bile yeşilin hissedilmesini sağlıyor. Kısa süre sonra bunların yerlerinde çok katlı, kötü tasarlanmış apartmanlar yükselecek.
1. MIHRIMAH SULTAN KÜLLIYESI 16. yüzyıla ait yapı topluluğu Mimar Sinan tarafından tasarlanmıştı.
2. ÜSKÜDAR YENI CAMII VE KÜLLIYESI, III. Ahmet tarafından 18. yüzyıl başlarında inşa ettirilmişti.
3. ŞEMSI AHMET PAŞA KÜLLIYESI, Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda tasarlanmıştı.
4. AYAZMA CAMII, Mihrişah Valide Sultan için oğlu Sultan III. Mustafa tarafından inşa edilmişti.
5. DEPO BINALARI 20. yüzyıl başında eski yalılar yıkılarak inşa edilmiş 1970’lerden itibaren yıktırılarak ortadan kaldırılmıştı.
6. ÜSKÜDAR ARABALI VAPUR ISKELESI.
7. NEMLIZADE TÜTÜN DEPOSU, mimar Kemalettin tarafından tasarlanmıştı. Bugün özel bir şirketin merkezi.
8. KARACAAHMET MEZARLIĞI.
9. KARACA AHMET SULTAN TEKKESI. Üsküdar’ın en eski yapılarından olan bu Bektaşi Tekkesi, 14. yüzyılda bölgeye gelen “kolonizatör” dervişlerce kurulmuştu.
10. KÜÇÜK SELIMIYE CAMII, Sultan III. Selim tarafından 19. yüzyılın başlarında bir Nakşibendi Tekkesi ve cami olarak inşa ettirilmişti.
11. SELIMIYE CAMII.
12. SELIMIYE KIŞLASI.
13. SELIMIYE MAHALLESI, İstanbul’un ilk modern mahallelerindendi.
14. RF-84F THUNDERFLASH Jet keşif uçağı. Burnunda bulunan dikey ve açılı kameralar ile havadan fotoğraf çekmek ve keşif amacıyla kullanılıyordu (Em. Alb. Emin Kurt).
15. AZIZ MAHMUD HÜDAYI TEKKESI KÜLLIYESI
16. KIZ KULESI.
17. SALACAK SAHILI. Kentin en güzel manzaralı yerlerinden biri.
Kadıköy’ün mümtaz şahsiyeti Süreyya Paşa, Viyana operetlerinden mülhem bir topluluk kurmak için yıllardır çabalamaktadır. En nihayet 1928’de bunu başarır. Muhlis Sabahattin [Ezgi] yönetiminde seçkin bir kadro biraraya getirilir ve üstadın “Asaletmeap” adlı operetini çalışmaya başlarlar. “Süreyya Opereti”nin ilk temsili, 15 Haziran 1928’de, Beyoğlu’ndaki Fransız Tiyatrosunda (şimdiki Ses 1885 Tiyatrosu) gerçekleştirilir. O yıllarda toplulukta dekoratör olarak çalışan Vedat Ar’ın verdiği bu fotoğraf, o ilk gecenin hatırası. Önde Cüce Simon, arkasında Muhlis Sabahattin. Sağında Fikriye Hanım [Şakrakses], solunda Suzan Lütfullah Hanım (Gülriz Sururi’nin annesi), Suzan hanımın iki solunda Şayeste Hanım. Orta sırada sol başta Mümtaz Bey, soldan ikinci Şevkiye Hanım [May], üçüncü Lütfullah Sururi (Gülriz Sururi’nin babası), yedinci (gözlüklü) Vedat Ar. Bu sıranın en sağında kuklacı Rasih. En arka sırada ortada İbrahim Bey [Delideniz], en sağda ise Reha Bey.
Ülkemiz gündemini neredeyse tekeline alan günlük siyaset, diğer tüm insani durumları, acıları, sevinçleri, felaketleri veya mutlulukları da kendi aktüel yargılarına göre biçimlendiriyor. Politikacılar ve devlet adamları sadece bunu yapmakla kalmıyor; tarihten alıntıladıkları çeşitli olayları, görüşleri veya insanları da, kendi işlerine geldiği hallerde kullanıyor.
Bu durum belki öteden beri böyleydi ama, tarihî şahsiyetler ve hadiseler üzerinden politikacılık hiç bu denli ayağa düşmemişti. Aslında politikacıları da fazla suçlamamak lazım. Zira bu insan grubu için tarih, zaten şimdiki zaman için malzeme sağlayacak, gereğinde tahrif edilecek veya abartılacak bir alan. Üniversiteler, hocalar, uzmanlar, akademik araştırmalar; kısacası tarihle ilgilenen, işi bu olan kurumlar ve onların çalışmaları, ülkemizde öteden beri zayıf. Hocaların ve tarih eğitiminin zayıf-orta seviyesinde bulunduğu bir ülke, tarih konusunda da elbette politikacının, üçkağıtçı ve emireri gazetecinin, yalancının veya ikbal avcısının, vurguncunun at oynattığı bir alana dönüşüyor.
Bir konuyu, bir dönemi, bir insanı anlamak, bununla ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olmak bile ancak yıllar süren bir çaba gerektirirken; böyle bir vakti, niyeti, tarih saygısı, zaman duygusu olmayan zamaneler, onyılları hatta yüzyılları bile bir-iki cümlede yorumlayıveriyor.
Bu anlamda son dönemin moda ve revaçta faaliyeti Mustafa Kemal’e saldırmak. Bu açıktan yapılamadığı için de, Atatürk’ü itibarsızlaştırmak, kişisel-özel hayatında gedikler bulmak veya onun aleyhine konuşanları öne çıkartmak gibi işleri sıklıkla görür olduk.
Atatürk’ü beğenirsiniz, beğenmezsiniz; ama onun başardığı işleri görmezden gelemezsiniz. Görmezden gelenleri veya kasaba kurnazlıkları, ucuz numaralar ve tahrifatlarla onu değersizleştirmeye çalışanları da, bana kalırsa sahici Atatürk düşmanları bile ciddiye almıyor; sadece bu kişileri kullanıyorlar.
Sahici Mustafa Kemal düşmanları için ise söyleyecek tek şey var: Boşuna uğraşmayın, silemezsiniz!