Etiket: sayı:37

  • Ateş altında insanlık savaşı

    1950’den 1953’e Kore’de devam eden sıcak savaş, milyonlarca kişinin ölümüne, evsiz kalmasına yol açmıştı. Muharebelere katılan Türk askerleri, karşılarındaki düşmandan çok, çaresiz-kimsesiz kalan siviller ve çocuklarla ilgilenmek zorunda kaldılar. Kimi zaman kendi canları pahasına, Koreli sivilleri kolladılar. Necmettin Özçelik’in özel arşiv fotoğraflarıyla cephenin öteki yüzü.

    KAHRAMAN ÜSTTEĞMEN VE KORELİ ÇOCUK

    1.Tugay, Topçu İleri Gözetle­me Subayı Üstteğmen Meh­met Günenç, bölük hatları­na giren düşmanla çok yakın temasta idi. 22-23 Nisan 1951 günü saat 01:00’da kendi bu­lunduğu yerin koordinatlarını Türk topçusuna vererek bu­raya ateş etmelerini istemiş, “bizi onlara teslim etmeyin, vatan sağolsun” diyerek şehit olmuştur. Koreli çocukla görü­nen soldaki Yüzbaşı Süleyman Pulat, sağdaki ise şehit Üstteğ­men Mehmet Günenç’tir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-677-13.jpg

    ANKARA OKULUNDA İNSANLIK DERSİ

    Türk askeri Kore’ye ilk adım attığından itibaren, ailesini kaybetmiş çocuklara hem gi­yim hem yiyecek konusunda yardımcı oldu. Daha sonra bu çocukların eğitimleri için An­kara Okulu kurulmuş ve bura­daki çocukların bütün masrafla­rı Türk tugayları tarafından karşı­lanmıştı. Bu gi­rişimleri yansı­tan posta pulları, Türkiye’de de bir dönemin insan­lık dersini yansı­tıyor.

    CEPHEYE GİTMEDEN BAYRAM NAMAZI

    Kore’ye gidecek 1. Tugay askerleri, Eylül 1950’de yola çıkmadan evvel İskenderun’da toplu bayram nama­zı kılıyor (solda). 1 yıl sonra bu defa Kore’de bayram namazında, Tugay müftüsü Muhsin Örtülü, Rama­zan Bayramı sabahı vaaz verirken (altta).

    ŞEHİT VE KAHRAMAN PİLOT MUZAFFER ERDÖNMEZ

    Hava Pilot Üstteğmen Muzaf­fer Erdönmez (soldan ikinci), 21 Nisan 1951 tarihinde Kunu­ri yakınlarında Yalu nehri üze­rinde bir köprüyü imha görevi almış, uçağı vurulduktan son­ra atlamamış, uçağı hedef köp­rüye çevirmiş, tüm bomba ve roketleri ile köprünün tama­men imha edilmesini sağlaya­rak şehit olmuştu.

    BAHTİYAR YALTA: KUNURİ KAHRAMANI

    Türk Tugayı’nın ilk ve önem­li muharebesi, Kuzey Kore’nin kuzeyindeki Kunuri bölgesin­de yaşanmıştı. O sırada ha­van takım komutanı olarak muharebeye giren Üsteğmen Yalta (en arka sırada, ortada, miğfersiz), yanındaki 3 subay ve 76 erle birlikte düşman mu­hasarasını yarmış; Kunuri’den Pyongyang’a kadar 100 km. yürüyerek, üç gün boyunca hiç uyumadan savaşarak geri çe­kilmişti. Yakın tarihte vefat eden Yalta’nın, Kunuri muha­rebeleri üzerine kitabı, ulusla­rarası nitelikte bir harp tarihi çalışmasıdır.

    BIYIKLI ASKERLER

    Güney Koreli göçmenlere yar­dımcı olan askerler, palabı­yıklarıyla dikkati çekiyor. Ko­re’deki askerlerimize istedik­leri takdirde bıyık bırakmak serbestti. En büyük ceza ise, bir suç işledikleri takdirde bı­yıkların bütün tugay önünde kesilmesiydi (solda ve sağda).

    MARLYN MONROE: SARIŞIN BOMBA!

    Ünlü film yıldızı Marlyn Mon­roe 17 Şubat 1954 günü Ko­re’ye gelmiş ve aralarında 4. Türk Tugayı’nın da bulundu­ğu birliklere konser vermişti. Monroe’nun Kore’ye gelişi, dö­nemin basınında da geniş şe­kilde yer almıştı.

    AĞIR MAKİNALI ŞAHAP GÜRELİ

    Üstteğmen Şahap Güreli, her gittiği yerde yanından ayırmadığı ve sürekli sırtında taşıdığı ağır makinalı tüfeği ile muharebelerde adından söz ettirmiş, kah­raman bir subaydı.

    UNUTULAN KAHRAMANLAR

    Sarıkamışlı Er Hacı Altıner, savaştan sonra Amerika Bir­leşik Devletleri’nde sembol askerlerden biri olmuştu. Sa­vaşta görev yaptığı süre içeri­sinde 14 kere yaralandı. ABD Başkanı tarafından özel olarak davet edildi. En önemli savaş madalyası olan gümüş yıldız ile onurlandırıldı. Birçok şeh­rin fahri hemşerisi ilan edil­di. Hatta ABD’de kalması için ikna edilmeye çalışıldı. Fakat sadece görevini yaptığını ve Türkiye’ye dönmek istediğini belirterek bu teklifi kabul et­medi (üstte).

    3. Tugay’dan Yüzbaşı Şina­si Sükan, Karson ileri karako­lunda savaşırken, düşman el bombası ile bacağı parçalanan bir kahramandı. Tek başına 75 Çinli askeri savaşdışı bırak­mıştı (solda ortada).

    1. Tugay’dan Teğmen Rıdvan Terzi ise Zonguldaklı bir su­baydı. 17-18 Mayıs muharebe­sinde, 5. Bölük Takım Komu­tanı olarak karşısındaki Çinli birliklerin içerisine çift taban­ca ile girmiş, birçok düşmanı öldürmüş, kendisi de göğsün­den vurularak şehit olmuştu (solda altta).

  • Zamanı durduran semt

    Skoda marka bir İETT otobüsü Gümüşsuyu’ndan Taksim’e doğru homur­danarak tırmanıyor. O zamanki adıyla Çekoslavakya’da üretilen bu otobüslerin RO 706-I modeli 1956-1970, RO 706-II modeli ise 1957-1973 yıllarında İstanbulluların kahrını çekmişti. Dikkatli gözler fark edecektir; fondaki manzaraya Boğaz’ın ilk gerdanlığı eşlik etmiyor. Boğaziçi Köp­rüsü adıyla 1973’de açılacak 1. Boğaz Köprüsü henüz orada değil. Solda görünen İstanbul Teknik Üniversitesi binası ile sağdaki birleşik nizam apartmanlarda fazla bir değişiklik gözlenmiyor. Özetle, son 50-60 yılda Gümüşsuyu cephesinde yeni bir şey yok! Burası İstanbul’da “vahşi şehir­leşme”nin uğramadığı birkaç şanslı semtten biri hâlâ.

  • Atatürk’süz bir tarih düşünülemez

    Atatürk’süz bir tarih düşünülemez

    Yakın tarihimizin tartışmasız en önemli siması Mustafa Kemal Atatürk, son haftalarda aktüel siyasi tartışmalar için malzeme yapılmak isteniyor. Atatürk’ün özel hayatı veya şahsi düşmanlıklar üzerinden, manipüle edilmiş belgeler eşliğinde servis edilen haberler, esas olarak itibarsızlaştırmaya yönelik. Tarihçi İlber Ortaylı, bu “cahil” ve “sefil” girişimlerin tarihle, tarihçilikle ilgisinin bulunmadığını anlattı.

    IMG_1350
    Bedia Ceylan Güzelce #tarih için Prof. Dr. İlber Ortaylı ile konuştu.

    Tarihsel olaylar kadar, şüphesiz onların başrol oyuncuları, kahraman­ları da uygarlıkların başlan­gıcından bu yana toplumları birarada tutan bir zemin oluş­turur. Son haftalarda özellik­le Mustafa Kemal Atatürk üzerinden, daha doğrusu onun özel hayatı üzerinden bir “ta­rih” tartışması yürütülmek is­teniyor.

    Hayatımızdan, geleneği­mizden sökülüp alınmak iste­nen kimi kavramlar var. Son yıllarda “Cumhuriyet” de ta­belalardan, sokaklardan ve zi­hinlerden sökülmeye çalışıldı. Şimdiyse “Atatürk” bir tartış­ma zeminine oturtulmak is­teniyor. Prof. Dr. İlber Ortaylı diyor ki, “İlgilenin. Fanatizm­den önce ilgi gösterin, araştı­rın, kim kimdir, nedir öğrenin. Zaten biraz ilgilendiğinizde bu toplumun ve bu ülkenin tari­hine dair Mustafa Kemal Ata­türk’ün adının olmadığı tek bir cümle dahi kuramayacak­sınız”.

    İlber hocanın anlattıkla­rından da gayet net anlaşıla­cağı üzere gerek askerî gerek sivil alanda oluşturduğu sis­temle, gerek Cumhuriyet’in ilanından önce ve sonrasında toplumun dönem koşulları da­hilinde yeniden yapılanması hususunda uygulamaya koy­duğu devrimlerle, Mustafa Ke­mal Atatürk, Türkiye tarihinin olmazsa olmazıdır.

    İlber Ortaylı, gündemin ta­rihini değerlendirdi:

    Özel hayat üzerinden geliş­tirilen argümanlar, kişile­rin siyasi tarihleriyle ilgili çıkarımlar yapmaya olanak verir mi?

    Özel hayat, tarihî şahsiyetlerin portrelerini çizmek ve tefer­ruatı yaşamlarından çıkararak anlamaya çalışmak mevcut bir yöntemdir. Ayrıca modern bir yöntem değildir, eskiden beri vardır. Zaten ciddi tarihçilikte yoktan varedemezsiniz; bu da tarihin diğer bilimlerden ayrı­şan bir özelliğidir; işte bu ba­kımdan da tarih bilim değildir, bilimin çok üstündedir.

    Bu açıdan baktığınızda Thukydides ile Fernand Bra­udel arasında yöntemler açı­sından bir fark, değişme ya da gelişme yoktur. Tabii kişi­sel özellikleri tasvir ederek tarihî portre çizmek bizim işimiz değil. Bu alan Türki­ye’de çok sefil bir halde, çün­kü bunların kolay iş olmadı­ğını bilmiyorlar. Bir-iki de­dikodu ile yürüyecek bir iş değildir bu. Çok iyi bilgi top­lamanız gerekiyor, inceledi­ğiniz dönemin kültürel aks­larını, eksenlerini iyi tespit etmeniz gerekiyor.

    Bugün son derece bilgisiz insanlar Atatürk üzerine ko­nuşuyor ancak bu ne tarihçilik ne de başka bir şeydir. Sağcısı da solcusu da bizim ülkemiz­de araştırmadan uydurmaya meraklı.

    e8d0e306f8dc_93f5868b1fcfef34ab3497d3905

    Tartışmalar neticesinde Atatürk’le ilgili niyeti nasıl görüyorsunuz?

    İki tip var, her ikisi de bu işi meslek edinmişler. Biri otu­ruyor bunları idare ediyor. O idare eden önemli, bir mis­yon sahibi, belirli gruplar adına konuşuyor; birileri de bunları yayımlıyor. Böyle­likle Atatürk yıpratılmaya çalışılıyor. Bunun arkasın­da sadece bir inanç ya da bir ideoloji kaygısı yok. Bu aynı zamanda bir bölünme, bir çatışma ortamı yaratma girişi­midir bana göre. Tabii itibar edilmeyecek bunlara, çünkü tarihî bilgi açısından çok za­yıflar ve çok zavallılar. Türki­ye’de milliyetçi kompartıma­nın bilgisi eskiden beri çok zayıf. Bu nedenle de bilimsel, kalıcı bir argüman üretemiyor.

    Aktüel siyasette tarihin ve özel hayatın malzeme edil­mesi sonuç verir mi?

    Aktüel siyasetle özel hayatı ka­rıştıranlar kendilerini boşu bo­şuna rezil ediyorlar. Bu bir sonuç vermez. Mesela vilayetin birinde belediye başkanı Atatürk heyke­lini kaldırıyor, yerine çay bardağı koyuyor. Buna da söylenecek şey yok, artık neredeyse bardakta çay görmeye tahammülüm kal­madı. Herhalde kendi partisin­den bile infial çok oldu ki ismini değiştirdi, heykeli değiştirmek zorunda kaldı.

    Ata0215
    “Atatürk gerek sanat, gerek sosyal bilimler, gerekse askerî alanda yaptığı yeniliklerle dehasını ve karizmasını göstermişti.”

    Kahramanlarını itibarsız­laştıran bir toplumun neti­cesi ne olur sizce?

    Kahramanlarını itibarsızlaştıran toplumlara Avrupa’da da dünya­da da tahammül etmezler. Bakın, bu tip durumlarda savcı gelme­yebilir ama savcıdan evvel ken­dini inkar eden insan olarak sen doğduğuna pişman olursun. Me­sela öğrenciysen, bir uluslararası mecrada bu tip sözler ettiğinde sana “lunatik” yani delirmiş gö­züyle bakarlar, ciddiye almazlar, derece vermezler. Seni “nafi­le” kabul ederler. Bunun en acı örneği de komşuda gerçekleşti. Türkiye kökenli bir Yunan gen­ci, Yunan tarihinde bazı şeyleri değiştirmek istedi, tabii orada bu tip konularda kesinlikle demok­rasi yoktur. Neticesinde çocuk Müslüman oldu ve kendisine yapılan eleştirilerden, dışlanma­dan ancak bu şekilde uzaklaşa­bildi. Tabii bu kadar ileri gitme­yelim ama Doğu Avrupa’da, Orta Avrupa’da, Batı Avrupa’da bu ko­nulara hoşgörü gösterilmez. Me­sela ben talebeyken, Viyana Üni­versitesi’ndeki doktora kursun­da bile imparatoriçe Elizabeth’in aşk hayatı üzerine açık açık ko­nuşulmazdı. Fısıltıyla konuşula­bilirdi ama yüksek sesle bahse­dilemezdi. Şimdi ayağa düşmüş, konuşuluyor elbette; ama bunu bir ilerleme olarak değil, histori­gografideki gerilemelerin göster­geleri olarak görmek lazım. Bazı ülkelerde, toplum tarafından be­nimsenmiş kişiler hakkında ya­pılan bu gibi konuşmalara dikkat etmek lazım. Mesela hiç kimse Fransız Mareşal Pétain hakkın­da konuşmaz ama adam vatan haini diye idam edilmiştir; an­cak aynı zamanda Birinci Cihan Harbi’nin de kahramanlarından biridir.

    Mustafa Kemal ve kurmay­ları için “erken olgunlaşmış komutanlardı” diyorsunuz, siyasette erken olgunlaşma nasıl mümkün olur?

    Elbette, çünkü Birinci Cihan Harbi öncesi Türkiye harpteydi zaten. Bu mücadele süreci onla­rı olgunlaştırdı ve İkinci Cihan Harbi’nde taraf olmadan akıllıca manevralarla savaş ortamından sıyrılma imkanı verdi.

    O dönem Türk ordusundaki tecrübeyi anlamak için, İstik­lal Savaşı’nın komutanlarına bakmanız yeterlidir. Çok genç yaşta askerliğin her safhasını yaşayan savaşçı komutanlardı onlar. İstiklal Savaşı’nın yanı sıra, daha önce Balkan Sava­şı’nda, Trablusgarp’ta, Süveyş cephesinde, Sarıkamış’ta, Ça­nakkale’de edinilen tecrübeler­den bahsediyorum. Dünya tari­hinin sarsıntı dönemi, İstiklal Harbi komutanlarını ortaya çıkardı. Siyasetçiler için de ay­nısı geçerli. Ancak büyük badi­relerden geçen insanlar bu şe­kilde olgunlaşır. Bugünün Batı Avrupa politikasında da bunu görürsünüz. Siyasiler çoğun­lukla çiğdir mesela; olgunluk emareleri yok, belirli bir mü­cadele yaşamadıkları için tuz­ları kuru ve kafaları boş. Ama mesela İkinci Cihan Harbi’nde Nazizmden çok çekenler bir­birlerini anladılar. Sokakta sa­vaş yapanlar, yani Hıristiyanlar ve sosyalistler hapiste beraber oturdular ve birlikte olgunlaş­tılar. Birbirlerine tabanca çe­ken adamlar, birbirleriyle anla­şır oldular.

    Türk halkı, ayrışmalardan kurtulup, benzeri bir olgun­laşmayı nasıl elde edebilir?

    Öncelikle şunu unutmayın; Atatürk bu milletin aranan bir adamıdır. Milletin başı her sı­kıştığında onu arar, onu özler. Bu da onu silinemez bir şahsi­yet yapar. Ulu önderimiz, ge­rek sanat, gerek sosyal bilimler, gerekse askerî alanda yaptığı yeniliklerle dehasını ve kariz­masını göstermiştir. Atatürk bu tip yıpratılma seansları ile zarar görmeyecek, son dere­ce önemli, kutsal, anıtsal bir siyasi karizmadır. Dolayısıyla, Atatürksüz tarih düşünülemez. Bunun böyle olduğunu zaman­la daha da iyi anlayacaksınız. Tarih, Atatürk’ün etrafında şe­killenmektedir ve öyle de ola­caktır.

    Mesela Putin dediğimiz kişi, komünist filan değildir. Komünist Rusya’nın bayram­larını, kutlamalarını, değerle­rini ve hatta millî marşını dahi bıraktı. Ama Sovyet enternas­yonalini kaldırmıyor. Çünkü o bizim şerefimiz diyor ve çok da haklı. Ben size söyleyeyim, yakında Stalin’in resimlerini de asacaklar ki hakikaten se­vilmeyen bir insandır belli bir kesim tarafından. 1930’larda anneleri babaları götürülen ço­cukları ben iyi tanıdım oralar­da. Onlar Stalin’i hiç sevmez­ler. Taraftarları da var elbette. Gürcistan’da tek tek konuşun, kimse komünizmi beğenmez ama karşılarına bir isim kon­duğunda iş biter. İnsanlar hem­fikir olur. Ne heykel kaldırılır, ne de sokak ismi değiştirilir. Halkın öncelikle bunu anlama­sı gerekir.

    ATATÜRK-AFET İNAN MEKTUPLAŞMALARI

    Veli/baba-öğrenci/evlat ilişkisi

    Geçen ay bir televizyon programında Afet İnan hakkında mesnetsiz iddialarda bulunuldu. “… Çankaya’nın nikâhsız first lady’sidir”e kadar vardırılan, hiçbir belgeye yahut kaynağa dayanmadan ortaya atılan bu sözler, şüphesiz tarih bilimi için bir şey ifade etmiyor.

    Afet İnan’ın Atatürk ile ilgili yazdığı ciltler dolusu yazının ya­nısıra pek dikkati çekmeyen bir eseri de Atatürk’ten Mektuplar isimli kitabıdır. İlk olarak 1981’de Türk Tarih Kurumu’nca basılan bu ince kitap, 1935’te yüksek öğrenimi için Cenevre kentine giden genç Afet ile Atatürk ara­sındaki mektup ve telgraflardan oluşuyor. Mektuplar dikkatle incelendiğinde Afet İnan-Mus­tafa Kemal Atatürk ilişkisinin bir veli/baba-öğrenci/evlat ilişkisi olduğu açıkça görülüyor.

    fdbe848dd48978ebe928028956a3e92e

    Genç tarih öğretmeni Afet, o yıllarda Avrupa’daki Türk tarihi algısını şöyle anlatıyor; “Bazı profesörlerimiz genel tarih için­de dahi Türklerin durumundan hiç bahsetmiyorlar veyahut da bazen barbar deyimini kullanı­yorlardı”.

    15 Aralık 1935 tarihli mektu­bunda “…İtalyan profesörünün Türk kadını hakkındaki yanlış fikirlerine cevap verdim. Bir Fran­sız tarihçisi ile Piri Reis haritası üzerinde münakaşa ederek sert konuşmaya mecbur oldum…” derken, bir gün sonra yazdığı mektupta “…Bazı vesilelerle İsviçre’nin entelektüel muhiti ile tanışıyorum ve daima Türklük hakkında münakaşalar olu­yor…” diyordu.

    Atatürk, İnan’a mutedil olmasını tavsiye ediyordu. 4 Aralık 1936 gecesi yazdığı cevabı şöyleydi: “Herhalde, bu bahsetti­ğiniz tarih hocasıyla mutabık ola­rak bir suje seçmenizi münasip görürüz. İçinde bulunduğunuz vaziyet, münakaşadan ziyade mutabakatı tercih ettirmelidir”.

    6 Nisan 1937 tarihli mektu­bunda ise yine genç kızı teskin ediyordu; “Bazı derslerin sıkıntı verici oluşu benim de canımı sıktı. Hele Türklük aleyhinde kitap yazmış tarih profesörünün küstahlığı pek büyük. Herhalde vaziyetin en iyi hal çaresi yine iyi geçinmek olacaktır. Biraz sıkıla­cak, yorulacaksın fakat her halde başaracağına eminim…”

    Anılcan Sıçrayık

  • İzmirli Dario Avrupalı Moreno

    1921’de Germencik’te doğan ünlü şarkıcı, besteci ve film yıldızı Dario Moreno, henüz dünya çapında meşhur olmadan Hayat dergisinden Ozan Sağdıç’a hayatını ve kendini anlatmıştı. 51 yıl önceki röportaja yansımayanlar ve sonrası… İzmir’e, Türkiye’ye sevgiyle bağlanmış bir sanatçının unutulmaz anları, anıları…

    İzmir. Gökyüzünden dö­külmüş bir yıldız yığını idi sanki… İrili ufaklı binler­ce ve binlerce ışık tanesi Ka­difekale’ye doğru yükseliyor, Kültürpark’tan rengârenk bir donanma sevinci fışkırıyordu. Ilık imbat rüzgârının okşadı­ğı bu muhteşem manzaranın ortasına kurulmuş Büyük Efes Oteli’nin çatısında, sahne ışık­ları şarkı söyleyen bir adamı aydınlatıyordu:

    “Eşini aradım, her yeri tara­dım / Senden ayrılamam, seni bırakamam / Canım dilber şehir / Eşsiz sevgili İzmir…”

    Birden, şarkı söyleyen ada­mın yüzünü orkestraya doğru çevirdiği görüldü. Gözlerinde iki damla yaş belirmişti. Bir an yü­zünü seyircilerden saklayarak bu halin geçmesini bekledi. Fa­kat olmadı. Gittikçe daha fazla tıkandı. Nihayet elindeki mikro­fonu yavaşça yerine koyup çıkış kapısına doğru koşmaya başladı.

    Zeki Müren’le fuar günleri Zeki Müren’in çok meşhur olduğu, Moreno’nun yeni tanındığı 60’lı yıllar. İzmir Fuarı günlerinde karşılaşan iki sanatçı arasındaki muhabbet, zekice esprilerle zenginleşmiş olarak çok eğlenceli bir seyrana dönüşüyordu.

    Şarkı henüz bitmemişti…

    Baterist Vasfi Uçaroğlu’nun şiddetli baget darbeleri arasında Çatı’nın ışıkları yandı. Masalar­dan coşkun alkış sesleri yüksel­di. Seyiciler koro halinde “Da­rio, Dario” diye tempo tutmaya başladı.

    Halbuki Dario Moreno o sı­rada asansöre sığınmış, hüngür hüngür ağlamaktaydı. Salona dönmesine imkân yoktu. Haya­tının en sıkıntılı devresi İzmir’de geçmişti. Ama bu en buhranlı günler bile onun hayalhanesi­ne tatlı hatıralar olarak geçmiş­ti. Şimdi hepsi birden gözlerinin önünde canlanıvermişti.

    Buraya kadar yazdıklarım 16 Ekim 1966 tarihli Hayat dergi­sinde yayınlanmış “İzmirli Da­rio” adlı röportajımın giriş tüm­celeriydi. Bire bir tanık olduğum bir olaydı. Sanki daha dün gibi, oysa aradan neredeyse elli bir yıl geçmiş.

    Ankara’nın siyaset, sanat ve eğitim kurumları yaz tatiline gi­rince, başkent haber bakımın­dan suyu çekilmiş değirmene dönerdi. O sıralarda yazı işle­ri müdürümüz rahmetli Çetin Emeç’ti. Çok çalışkan ve mesle­ğini iyi bilen, aynı zamanda da muhabir arkadaşlarından nasıl yararlanabileceğini iyi tartan bir gazeteciydi. Onunla Ankara’nın tersine, fuarı dolayısıyla İzmir’in canlandığını değerlendirdik ve sonunda İzmir’e gitmemin ya­rarlı olacağına karar verdik.

    İlk röportaj

    Türkiye’nin nabzı fuar süresince Kültürpark’ın gazino ve tiyatro­larında atıyordu. Nitekim birkaç esaslı röportaj konusu yakala­mıştım. Bu arada Dario More­no’nun uzun bir aralıktan sonra İzmir’e geldiği duyuldu. Elbette görevimiz onu bulup bir röpor­taj koparmaktı. Oteldeki odasını telefonla aradım. Her işini gören bir yardımcısı vardı. Fransız­ca konuşuyordu. Kendisiyle çat pat İngilizce anlaşmaya kalkış­tım. “Türkçe konuşun lütfen, si­zi anlıyorum” dedi, rahatladım. O tarihte, toyluk mu nedir, ne­dense Dario’nun Türkiye çıkışlı olduğunu henüz bilmiyordum. Kendisi ile karşılaşınca çok ra­hatladım.

    Bu arada Ankara radyosunun genç prodüktörlerinden Erkan Özerman da İzmir’e gelmiş, Da­rio ondan benim röportaj tale­bimden söz etmiş. O da, “Fırsa­tı hiç kaçırma hemen kabul et” diye hakkımda olumlu referans vermiş. İş böyle başladı. On­dan sonra bir hafta on gün kadar yalnız İzmir’de değil, Dario’nun lüks arabasıyla yakın çevreyi de gezmecesine birlikte vakit geçir­dik. Bol bol da fotoğraflar çektik.

    Kısmen kendiliğinden an­latıyordu, kısmen sorularıma yanıt olarak geçmiş hayatından önemli bulduğum bilgileri not­lar halinde kaydediyordum. Elli yıl önce yapılmış röportajıma bir gözattığımda şunu fark ettim ki, seneler boyunca onun hakkında yazıya dökülmüş birçok kaynak bilgi, benim o ilk röportajımdan alıntılanmış. Hatta kimileri söz­cük sözcük aynı.

    Şimdi, Hayat dergisine de tam aktaramadığım kısımlar da dahil, kendisinden duyduğum onun çocukluğundan itibaren yaşamına topluca bir göz atalım:

    Kargaşa günlerinde doğdu

    Hani biz ona “İzmirli Dario” de­mişsek de, bu Dario Moreno’nun İzmir’e sevgi bağıyla bağlanmış olduğundandır. Yoksa aslında Germencik doğumludur.

    Anadolu’nun ilk demiryolu hattı İngilizler tarafından inşa edilmiş ve onlar tarafından iş­letilen, ihraç limanımız İzmir’i hinterlanda bağlayan Aydın hat­tıdır. Dario’nun babası işte bu işletmenin Germencik istasyo­nunda görevli bir Sefarad Ya­hudisidir. Dario 3 Nisan1921’de burada doğmuştur, asıl adı David Arugete’dir. Tarihe dikkat ede­cek olursak, buraların Yunan işgali altında olduğu bir zaman­dır. Yani kargaşa günleri. Bir patlama sonucu mu, yoksa kaza kurşununa kurban mı gitmiştir, ayrıntısı meçhul; baba kazaen ölmüş ya da öldürülmüştür. Bu­nun üzerine anne Madam Roza dört çocuğuyla birlikte İzmir’e göçmüş.

    Şarkıcı ve şair Dario Moreno Büyük Efes Oteli’nin havuz başında güneşlenirken, elinde Ozan Sağdıç’ın kendisine verdiği Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri kitabı ile… Moreno gençliğinde, Ankara’daki ucuz bir otelde, başlangıçta kim olduğunu bilmediği Orhan Veli’yle karşılaşmıştı.

    Dario Moreno bunları bana anlatırken şöyle demişti: “Me­zarlıkbaşı, Tilkilik gibi mahalle arası bir eve sığınmıştık. Anne­min hiçbir geçim kaynağı yoktu. Bu yüzden beni piçhaneye ver­di”. Bu ifadesi beni şaşırttı; “ya­ni yetimhaneye” dedim. “Ana­sız babasız çocukları barındır­dığı için oraya piçhane denirdi. İzmirlilerin hepsi öyle derdi, bilmiyor musun? Hiç kimse de gocunmazdı. Adı öyleydi çünkü. İzmirli incire incir demekten utanır yemiş der ama, yetimha­neye piçhane demekten rahat­sızlık duymaz” diye de ekleme yaptı sözüne. “Bir süre sonra sadece babam öldüğü ve annem sağ olduğu için beni oradan çı­kardılar zeten. İlk işim sakalık­tı; testiye su doldurup, bardağı 1 kuruştan satıyordum”.

    Dario’nun daha sonraki ço­cukluk yılları seyyar satıcılık yaparak geçmiş. Eşrefpaşa pa­zarında bir terlikçiye çırak ver­mişler, kısa zamanda oradan kaçmış, evden de temiz bir sopa yemiş. Bir baltaya sap olamaya­cağına karar verilmiş. Ama biraz büyüyünce uslanmış, aklı başına gelmiş. Fevzi Paşa bulvarı civa­rında Büyük Kardiçalı Han diye bir hayli kallavi bir iş hanı vardır. İzmirli avukatların pek çoğunun yazıhanesi olan bir yer. Orada bir avukatın yanında daha çok getir götür işleri için bir kâtiplik işi bulmuş. İzmir’in millî kütüpha­nesi de Türkiye’de ilktir ve pek ünlüdür. Bir yandan da akşam­ları oraya devam edip Fransızca öğreniyormuş. Kendiliğinden gi­tar çalma ve şarkı söyleme bece­risini de göstermeye başlamış.

    Gençlik yılları

    Konak vapur iskelesinin eski bi­nası iki katlı düz bir yapıydı. Üst katı gazino olarak düzenlenmiş­ti. Amatörce denilebilecek ilk konserini burada vermiş. Aske­re alınması 2. Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarına rastlıyor. Azınlıklar ve özellikle Yahudiler için sıkıntılı yıllardır. Ancak ar­tık müzikle içli dışlı olduğu için ona kıta görevi verilmez. O za­manlar adı mahfel olan Akhisar orduevinin caz orkestrasında gö­revlendirilir. Deneyimi arttıkça, sevilen bir solist olarak Adana ve Konya orduevlerinin sahnelerini de şenlendirir.

    Kordon Orduevi’nin bulun­duğu yerde bir zamanlar Mar­mara Gazinosu vardı. Dario o gazinoda çalışmış ve epeyce ün kazanmış. Artık eli biraz para tuttuğu için annesi ve kardeşle­riyle birlikte Karataş semtinde, Asansör mevkiinde bir eve ta­şınmışlar. Fakat asıl ününü pe­kiştirmesi Konak’ta İstanbul’dan gelen Safiye Ayla gibi büyük sa­natçıların konaklamayı tercih ettikleri İzmir Palas otelindeki salonda yapmış. Ve bu ünü ona İstanbul kapısını açmış. Artık Fenerbahçe’deki Belvü gazino­sunun şantörüdür. O sıralar An­kara’daki Bomonti gazinosunun da parlamakta olduğu günlerdir.

    Kordon’da karpuz


    İzmir Kordon boyunda karpuz dilimini dişleyen Dario Moreno. Sanatçının iştahı meşhurdu ama bu durum sağlığını giderek olumsuz etkileyecekti.

    Dario Moreno ile Büyük Efes Oteli’nin restoran katında lokan­ta girişindeki dinlenme salonun­daki koltuklarda karşılıklı otur­muşuz, o bana hayatını anlatıyor, ben de zaman zaman kısa notlar alıyorum. “Ankara’daki Bomonti gazinosundan iki gecelik bir da­vet aldım, ama orada iki yıl kal­dım. Niçin diye sorma, sevdim yahu bu gelişmekte olan şehri, samimiyet buldum orada” dedi, sonra da “Bak sana çok entere­san bir şey anlatayım” diye ek­lenti yaptı: “O zamanlar gecede on-onbeş lira bir para alıyordum, şimdi adama komik geliyor ama piyasa öyleydi. Bir yandan da ideallerim vardı, tasarruf etmek mecburiyetindeydim. Onun için Hergele Meydanı’nda üçüncü sınıf bir otelde kaldım. Tek oda­sı var mıydı yok muydu bilmem, olsa da param yetişmezdi zaten. İki yataklı bir odaya yerleştim. Bir hafta kadar yattım kalktım, oda arkadaşımın yüzünü görmek kısmet olmadı. Ben gazinodan geç saate gelebiliyordum, o uyu­muş oluyordu. Ertesi gün öğlene doğru ancak uyanabildiğim için de meçhul arkadaş işine gitmiş bulunuyordu”.

    Orhan Veli’yle karşılaşma

    “Nihayet, herhalde bir tatil gü­nüydü, gözlerimi açtığım zaman baktım arkadaş da uyanıktı. Ön­ce birbirimize merhaba dedik. Gazetede birkaç resmim çıktığı için, o benim kim olduğumu bi­liyormuş. Ben de ona adını sor­dum, ‘Orhan Veli’ dedi. Meğer oda arkadaşım şair Orhan Veli imiş. Babası da Riyaseticumhur Armoni Mızıkası’nın şefi olduğu için müziğe hiç yabancı değil­di. Çok iyi arkadaş olduk. Bana ‘sen çok güzel, duygulu okuyor­sun, hadi senden dinleyeyim’ der, yazdığı şiirleri önce bana okuturdu. Çok severdim onun şiirlerini. Keşke bulup yeniden okusam”.

    Böyle bir söz edilir de durur musun, söyleşimiz o günlük so­na erdiğinde hemen Kemeral­tı’na koştum. Caddenin giriş bö­lümünde yığınla kitapçı dükkânı vardı. Birinden ona armağan et­mek üzere Varlık yayınlarından çıkmış Orhan Veli’nin Bütün Şi­irleri kitabından bir tane satın aldım. Otele döndüğümde havuz başında bir şezlongta güneşleni­yordu. Kitabı eline tutuşturdum. “Madem güzel okuyormuşsunuz, okuyun bakalım da biz de duya­lım” dedim. Tabii asıl amacım o kitapla bir fotoğrafını çekmekti.

    Daha sonraki günlerde fuar alanında, Konak meydanında­ki saat kulesinin önünde, Kara­taş’tan Eşrefpaşa’ya çıkan viya­dükte, Asansör’de, Basmane’de, Alsancaktan Konak’a kadar Kor­don boyunca her dakikada bir durarak, yani İzmir’in karakte­ristik her köşesinde fotoğraflar çekmek üzere gezdik, dolaştık. Yalnız İzmir’in içinde değil, Ku­şadası, Efes gibi yakın yerlere de gidiyorduk. Gezilerimizi kendi sürdüğü açık arabasıyla yapıyor­duk. Yanımızda Erkan Özerman ve Dario’nun bir yerlerden arka­daş edindiği genç biri daha vardı.

    Boğazına çok düşkün oldu­ğuna tanık olmuştum. Eski Tür­kiye günlerinden tadını, lezzetini anımsadığı her şeyi tatmak öz­lemi içindeydi. Madem öyle, ona çok iyi bildiğim en iyisinden iki İzmir lezzeti tattırmak istedim. Bunlardan biri Vilayet Kona­ğı’nın yan sokağında küçücük bir avlu-dükkân şeklindeki Balıkçı Rıza’nın yeri; diğeri Kantar ka­rakolu civarındaki Köfteci Mus­tafa idi. Bu iki yerin sadece öğle servisi vardı, bir saatlik bir süre içinde orada olamazsan havanı alırdın. Bütün çırpınmalarıma rağmen Dario o kadar ağırdan aldı, o kadar geç gittik ki, iki yer­den de boş döndük. Ama kendisi Basmane’de -hani köftesine şekil verirken eline tükürdüğü varsa­yılan ve tükürük köftecisi diye anılan- seyyar köfteciden ekme­karası köfte ile aşırı derecede memnun olabiliyordu. Simitçi gördüğü anda hemen bir “gev­rek” alıyordu. Efes’e gittiğimizde yol üzerindeki çöp şişçide gövde­ye indirdiği şişlerin sayısını izle­mek mümkün değildi, öylesine iştahlıydı.

    İzmir’de on gün kadar süren bu süreç, fuar zamanına denk geldiği için o sırada bütün ga­zino ve gece kulüpleri eğlence dünyasının en ünlü sanatçıla­rını ağırlıyorlardı. Zeki Müren en baştaydı ve tabii o da Büyük Efes otelinde kalıyordu. Zaman zaman otelin kuytu salonların­dan birinde çok yakın dostların­dan bir-iki kişinin de katılımıyla biraraya geliniyordu. Her iki sa­natçı da aynı meşrepten oldukla­rı için, aradaki muhabbet zekice esprilerle zenginleşmiş olarak çok eğlenceli bir seyrana dönü­şüyordu. Bu arada Dario yeni ta­nıştığı arkadaşına nedense hiç Türkçe konuşmamasını ve lâfa karışmamasını tembihlemiş. Ze­ki Müren’e de “arkadaşım Bahi­yalı, hiç Türkçe bilmiyor” dedi. Zeki Müren cin gibi, hiç kül yu­tar mı, hemen “Sakın bu arka­daş Gaziantep’in Bahiya’sından olmasın!?” diye yanıt veriverdi. Herkes gülüşürken Dario işin gerçeğini Özerman fıştıklamıştır zannıyla “Erkan!” diye sitemkâr mı desem, tehtidkâr mı desem, öyle bir dille ona seslendi. Erkan Özerman, “Anam babam ölsün ben söylemedim” diye kendisini savuna dursun…

    Kameranın önünde TRT Televizyon Eğitim Merkezi’nde “kameraya bakış”. Moreno TRT’nin ilk kuşak TV yayınlarına katılmıştı.

    İlk TV programları

    Dario Moreno kısa bir süre son­ra Ankara’ya da geldi. Şahap Koptagel’in Mithatpaşa cad­desindeki apartman dairesin­de kaldı. Henüz Türkiye’nin te­levizyonu yoktu. İki apartman ötedeki bir başka apartmanın bodrumunda bir “Televizyon Eğitim Merkezi” kurulmuştu. Oradaki mütevazı stüdyoda ka­palı devre televizyona TRT’nin ilk kuşak TV kadrosunu teşkil edecek gençler yetiştirilmeye çalışılıyordu. Televizyon Türki­ye’ye gelsin mi gelmesin mi tar­tışıladursun, planlama dairesi beş yıllık plana koymamış bile. İşte öyle bir atmosfer içinde mil­letvekillerini ikna etmek üzere, onlara yönelik yine kapalı dev­re özel bir gösteri hazırlanmış. Erkan Özerman’ın aracılığıyla Dario Moreno teşvik amacıy­la o programa katıldı. Bu ara­da genç televizyoncu adayları­na kendi deneyimlerini aktardı. Programın diğer bir konuğu da Devlet Tiyatroları Genel Müdü­rü Cüneyt Gökçer idi. O da yıllık programları hakkında bilgi su­nacaktı.

    Tuhaf olan şey, bu iki sanatçı sıralarını beklerken aralarında üç beş metre kadar bir mesa­fe vardı, tanışıp görüşmediler. Sonraki yıllarda Cüneyt Gökçer “Mançalı Adam” müzikalinde Don Kişot olmuştu.

    O tecrübe yayınından bol bol fotoğraf çekmiştim. Böyle­ce, kendi hesabıma da televizyon yayını başlamadan muhabirliği­ne soyunduğumun kanıtını ver­miş oluyorum. Yani tescillidir ki, televizyon muhabirliğinin dua­yeni bu fakirmiş. Radyo muha­birliğim daha da eskidir.

    Antik Moreno Moreno, Efes’teki seyyar satıcıdan poşu satın alıyor. Yanında Erkan Özerman (altta). Sanatçı daha sonra aynı poşuya sarınıp antik heykel pozu verecek (sağda). Tabii o kaideye çıkabilmek için birkaç kişiden yardım almışlığı var.

    Onun anlattığı iki yıllık An­kara macerasına ve ondan son­rasına dönecek olursak… İs­tanbul’a geri döndüğünde Fritz Kerten orkestrasının solistidir. Onunla birlikte Sevim ve Sevinç Tevs kardeşler de aynı orkest­ranın solistleridirler. Son çalış­tığı yer Maksim gazinosudur. Gündelik yirmi lira. Çalıştığı gazinonun patronundan zam is­tediği zaman “bundan fazlasını veremem” yanıtını alır. Kafası kızar, Atina’ya kaçar. Orada bir yıl çalışır ve para biriktirir. Belki tutar diye Fransa’daki bir emp­rezaryoya mektup yazar. Önce pek başarı kaydedemez. Bir süre Almanya’da konuşlanmış olan Amerikan askerlerinin kulüple­rinde çalışır. Ama sonra öylesine bir tutar ki, artık ondan sonraki yaşamı hep Paris merkezli ola­caktır.

    Eski patronu Fritz Kerten’i unutmaz yanına alır. Onun adı da artık André Kerr olmuştur. Fransa’da ilk meşhur ettiği şar­kı “Jesabel”dir. “Adieu Lisbon” ve “Ku kuruku ku” onu izler. Artık iyice ünlenmiştir. Grand Prix du Disque ödülleri filan al­maktadır. Oyunculuk yetene­ği, sahne sempatisi filmcilerin gözünden kaçmayacaktır. 40 kadar filmde küçüklü büyüklü roller almıştır. Brigitte Bardot ile film çevirecek kadar zirveye tırmanacaktır.

    Dünya çapında üne sahip ol­mak elbette ona maddi servet de kazandırmıştı. Paris’te muhte­şem bir dairesi, Brezilya’da bir çiftliği olduğunu öğrenmiştik.

    Türk pop müziğinin, önce yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılarak başladığı halen akıllar­dadır. Hatta Adamo örneğinden yola çıkılarak denilebilir ki, kon­ser vermek üzere ülkemize davet edilen şarkıcıların dinleyiciler tarafından sempatiyle karşılan­ması için, sürpriz niteliğinde ha­zırlanmış denemelerle başladığı da söylenebilir. Bu işin mucidi ve başustası da Fecri Ebcioğlu idi. Onun emek vermesiyle ve sanı­rım daha sonra Sezen Cumhur gibi bu işe gönül vermişlerin de katılmasıyla, Dario bir çok ün­lenmiş şarkıyı, yadırgatmayacak bir biçimde, başarıyla Türkçe şarkılar dağarcığına kazandır­mıştır. Dahası, kimi şarkılarımı­zı da Fransızca sözlerle ya da ol­duğu gibi oralarda dile getirmiş­tir. Yıllarca Avrupa’da yaşadığı halde, cebinde hep gururla T.C. pasaportu taşımıştır.

    Assolist Dario Kapalı devre TV yayınında assolist Dario Moreno. Sanatçı henüz dünya çapında tanınmadan, kapalı devre televizyon yayınına katılmıştı.

    Üzücü bir son

    Üzücü sonuç, anlattığım tarih­ten iki yıl sonra, 1968’de meyda­na geldi. Dario yine Türkiye’de, bu kez İstanbul’da idi. Günler, dostlar arasında yiyip içmeyle, muhabbetle, şarkıyla, dansla ge­çip gitmekteydi.

    “Mançalı Adam”ın Paris prö­miyerine ve bir planlanmış bir Türk Gecesi’ne yetişmesi gere­kiyordu.

    Fransa’ya haftada sadece üç uçak vardı. Geç kalma alışkan­lığını ve aşırı iştahına tanıklığı­mı daha önce anlatmıştım. İşte o yüzden kendisini Paris’e götüre­cek uçağa yetişemedi ve kaçırdı. Koşa koşa sarfettiği efor, yetişe­memenin aşırı üzüntüsü, bir de üstüne üstlük Air France’ın yer hostesiyle ağız dalaşı tansiyonu­nu yükseltmiş ve kalp rahatsızlı­ğını tetiklemişti.

    İzmir’de gömülmeyi arzu et­mişti, ancak annesi İsrail’i ter­cih etti.

    O İzmir’i unutmadığı gibi, İzmirliler de onu hiç unutma­dılar. Dario Moreno’nun bir za­manlar oturduğu evin sokağına onun adını verdiler. Son zaman­larda Konak-Bostanlı arasın­da servise sokulan katamaran tipindeki modern bir körfez vapuru da onun adını taşımak­tadır. Taş plaklarla başlayıp 45’liklerle ve LP’lerle süren ses kayıtları daha yıllarca yürekle­rimize sıcak mesajlar vermeye devam edecek.

  • ‘İstanbul’un hafızası’ Amerikalı profesör

    Boğaziçi Üniversitesi hocası, fizikçi, tarihçi ve yazar John Freely, özellikle Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine yazdığı kitaplarıyla silinmez bir iz bıraktı.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-379.jpg

    John Freely, otobiyogra­fik kitabı The Art of Exi­le’a (Sürgün Sanatı-2016) şöyle başlar: “Daha doğmadan seyahat etmeye başlamışım (…) Doğumumdan üç ay önce, annenim karnında, hayatımın ilk yolculuğuna çıkmışım, bi­letsiz”. 1926’da New York’ta mezar kazıcılığı ve tramvay vatmanlığı yapan bir baba ile temizlik görevlisi olarak çalı­şan bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Freely, altı ya­şına dek Atlas Okyanusu’nu dört kez geçmiştir bile.

    Freely, babasının işsiz kal­ması üzerine annesiyle birlik­te ve çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği İrlanda’ya taşın­mış, 17 yaşında denizci olarak 2. Dünya Savaşı’na katılmış, Çin ve Burma’da savaşmış, Di­onysos ile Ariadne’nin Ege De­nizi’ndeki adalarında soluk­lanmış ve 1960’larda ailesiyle yerleştiği İstanbul’da uzun yıl­lar yaşamıştır.

    John Freely bir hikaye­yi ya da bir kişiyi anlatırken, sabit tanımlı kimliklerin ye­tersiz kalacağının en etkileyi­ci örneklerinden biriydi. O bir gezgindi ve aynı zamanda Os­manlı tarihi ve İstanbul üzeri­ne pekçok dile çevirilmiş, ara­larında Alaaddin’in Lambası, Prens Adaları, Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürer­ken, Saltanat Şehri İstanbul, Osmanlı Sarayı/Bir Hanedan­lığın Öyküsü, İstanbul’un Bi­zans Anıtları, Cem Sultan/ Rö­nesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u gibi eserlerin bu­lunduğu 50’den fazla kitabın yazarıydı. 1972’de yayımlanan ilk kitabı Strolling Through Istanbul: A Guide to the City (İstanbul’u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi), halen İstanbul üzerine yazılmış en kapsamlı eserlerden biridir.

    2. Dünya Savaşı bittikten sonra Oxford Üniversitesi’nde Orta Çağ Avrupası bilim dün­yası üzerine araştırma yapmış, fizik ve astronomi üzerinde uzmanlaşmış bir akademis­yendi. 1960’ta bir eğitmen olarak Robert Kolej’in fizik şubesinde ders vermeye baş­lamıştı. Üniversitelerin bilim üreten ve düşünmeyi öğreten kurumlar olarak önemini dile getirdiği şu sözlerle de, bu ku­rumların günümüzün tarih­sel koşullarında karşı karşıya kaldığı tehlikenin altını çiz­miştir: “Üniversite bir ticaret okulu değildir. O, size ‘zihnin yaşam kaynağını’ öğretir, ya­ni düşünmeyi! Herkes bilgi­sayar mühendisi, doktor veya avukat oluyor… Ama üniversi­te eğitimi bu demek değildir. Üniversite size zihnin yaşam kaynağını vermelidir. O zaman düşünen bir insan olursunuz; sadece bir teknisyen, fizikçi ya da sosyal bilimler profesö­rü değil”.

    Robert Kolej’de eğitmen olarak çalışan Freely, 1971’de Boğaziçi Üniversitesi’nin ku­rulma sürecine de tanıklık et­ti. 1900’lerin başında kolejde çalışan öğretmenler için inşa edilmiş Barnum House, şim­diki adıyla 8 No’lu lojmanda yaşadı. Dünyanın dörtbir ya­nında pek çok önemli geliş­meye tanıklık etmiş, kurduğu yakın arkadaşlıklarla pek çok kişinin yaşamına dokunmuş olan Freely, yakın dostların­dan biri olan ressam rahmetli Ömer Uluç’un ifadesiyle “İs­tanbul’un hafızası”ydı.

    John Freely’nin uzun süre yaşadığı bina, bugün Boğaziçi Arşiv ve Dokümantasyon Mer­kezi’ne ev sahipliği yapıyor.

    (Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi)

  • ‘Pırlanta kılıçlı general’Yarbay Rjepetski çıktı

    Bir inşaat kazısı sırasında bulunan tabut ve içinden çıkan Rus askeri cesedi, basında dönemin tümgenerali Vasili Aleksandroviç Geyman ve hazine söylentilerine uzanan haberlere yolaçtı. Oysa ceset, 1. Kafkas Kolordusu, 20. Ahıska Piyade Tümeni, 78. Piyade Alayı’na mensup Yarbay Karl Karloviç Rjepetski’ye aitti.

    EMRE GEZER

    Geçen Nisan sonunda Ardahan’daki bir inşaat kazısı esnasında bulu­nan asker cesedi, kamuoyunun yoğun şekilde ilgisini çekti. Böl­genin yakın dönemde Rus işgali yaşamış olması ve mevcut fiziki bulgular, askerin bir Rus subayı olması ihtimalini güçlendirdi.

    24 Nisan 1877’de başlayan ve Rûmi takvimle 1293’te ger­çekleştiği için halk arasında “93 Harbi” olarak bilinen Osman­lı-Rus savaşında, Ruslar 17 Ma­yıs 1877’de Ardahan’a girmiş­ti. Bölge 1878’den, Brest-Litov­sk Antlaşması’nın imzalandığı 1918’e kadar yaklaşık kırk yıl Rus yönetiminde kalmıştı.

    Cesedin kime ait olduğunu belirleyebilmek için elimizdeki verilerden öncelikle cesedin gö­mülme usulü, tabutun şekli ve cesedin üzerindeki askerî üni­formanın büyük önem arz ettiği anlaşılmaktadır. Tabutun üze­rinde “INRI” (Iesus Nazarenus Rex Iudaeorum-Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı) kesiti bulun­mamakla birlikte, Rus-Orto­doks haçının ayırdedici özelliği olan diyagonalin bulunması, tabutun bu inanca mensup bir kişiye ait olabileceği düşüncesi­ni güçlendirmektedir. Cesedin ellerinin göğüste birleşmiş va­ziyette olması, başının altında yastık bulunması ve askerî üni­formasıyla gömülmesi, Orto­doks inançlarıyla uyuşmakta­dır. Saç ve sakalları korunmakla birlikte cesedin etlerinin bü­tünüyle çürüyerek yokolması, herhangi bir mumyalama işle­mine tâbi tutulmadığını göste­rir. Nitekim Ortodoks kiliseleri, mumyalama işlemine izin ver­memektedir. Cesedin ve ünifor­masının bütün halde bu şekilde korunması, hava ve toprakla te­mas etmemesiyle açıklanabilir.

    Üniformadaki en kıymetli gösterge, rütbe ve birlik tayini­ne yardımcı olan apoletlerdeki 20 sayısı ve üç yıldızdır. Apolet­teki üç yıldız, “podpolkovnik” yani “yarbay” rütbesinde bir as­keri işaret etmektedir. Zira 1827 tarihindeki değişiklikle birlikte yarbaylar, püsküllü apoletler üzerinde üç yıldız taşımaya baş­lamışlardır. Bu yıldızlar üç kö­şeli olarak iki yıldız altta ve biri üstte olmak üzere apolete yer­leştirilmiştir. General sınıfında da üç yıldızlı apoletler mevcut olmakla birlikte, bu sınıfa ait apoletlerde, her birinin ucunda belirgin halkalar bulunan kalın ve örgü görünümlü püsküller, omuzluk kısmının dış sarmalın­da eğimli ve çift katmanlı kalın kordon, iç sarmalında eğimli ve tek katmanlı ince kordon görül­mektedir. O dönemde Ardahan ve çevresinde, 1. Kafkas Kolor­dusuna bağlı 20. Piyade Tümeni bulunmaktadır.

    Meraklı kalabalık Cesede ilişkin yerel ve ulusal basında çıkan abartılı teşhisler ve mezardan Rus General Geyman’a ait pırlantalı kılıç çıktığı söylentisi halkın ilgisini yoğunlaştırdı.

    Cesedin kimliğine ilişkin yerel ve ulusal basında çeşit­li değerlendirmeler yapılmış, askerin general rütbesinde ol­duğu ön kabulüyle, dayanaktan yoksun ve fakat yaygın şekilde bölgede görev yapan bazı Rus general adları telaffuz edilmiş­tir. Bu tahminlerin üzerinde en çok yoğunlaştığı kişi, bugüne ka­dar defnedildiği yere dair tatmin edici düzeyde bir bilgi paylaşı­mı bulunmamasından bahisle Tümgeneral Vasili Aleksandro­viç Geyman olmuştur. Hatta Ge­neralin Rusya’da bulunan toru­nu dahi ortaya çıkarak DNA tes­ti yaptırma teklifinde bulunmuş; halk arasında da Geyman kabu­lüyle birlikte mezardan Gey­man’a ait pırlantalı kılıç çıktığı yönünde tevatürler oluşmuş­tur. Cesedin yarbay olarak tes­pit ettiğimiz rütbesinin general rütbesiyle uyuşmadığı ve Gey­man’ın Gümrü’de yer alan Holm Çesti (Şeref Tepesi) adlı alanda gömülü bulunduğuna dair belge ve bilgiler, cesedin bu kişiye ait olmadığını doğrulamaktadır.

    Rus arşivlerinde 20. Piya­de tümenine mensup bir yar­bay olarak Ardahan’da gömülü bulunduğu bilgisi yer alan kişi, Karl Karloviç Rjepetski olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ka­yıtlarda; 78. Navaginskiy Piyade Alayı’na mensup olan Rjepet­ski’nin Leh asıllı ve 1847 Tal­linn doğumlu olup 47 yaşın­da 1894 yılında vefat ederek Ardahan’daki askerî mezarlı­ğa defnedildiği bilgileri yer al­maktadır. Bu bilginin teyidi, Rjepetski’nin günümüzde ya­şayan akrabalarının bulunma­sı durumunda yapılacak DNA testiyle mümkün olacaktır. Bu durumda 03/12/2012 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuri­yeti Hükûmeti ile Rusya Fede­rasyonu Hükûmeti Arasında, Türkiye Cumhuriyeti Toprakla­rında Bulunan Rus Defin Yerle­ri ile Rusya Federasyonu Top­raklarında Bulunan Türk Defin Yerleri Hakkında Antlaşma” da gündeme gelebilecektir. Bu bilgi ve çıkarımlar şahsi çalışmala­rın ürünü olup resmî bir nitelik taşımamakta ve yanlışlanabilir sıfatını haiz bulunmaktadır.

    TARİHSEL DEĞERİ BÜYÜK

    123 yıl sonra açılan tabut

    Ardahan’daki kazıda bulunan askerî üniformalı cesedin kimlik tespiti, tarihsel değeri bakımından önem arzetme­ktedir. Bu tespitte üniforma apoletindeki 20 sayısı ve üç yıldız yol göstermiştir. Bu veriler, 20. Piyade Tümeni’nde görevli yarbay rütbeli bir askeri işaret ediyordu. Moskova Devlet Üniversitesi’nden Oleg Ayrap­etov’a danışma neticesinde, bu bilgi netlik kazanmıştı. Ancak, ismin bulunması kolay değildi.

    Tarih araştırmalarında şahıs tarihi incelemek zordur, bunun için arşiv önemlidir. Rusya Devlet Askeri-Tarih Arşivi yetkilile­rinden Oleg Çistyakov ve Rus Askerî Tarih Kurumu’nda uzman Konstantin Pahaluk konu ile ilgilendiler. Nihayet Oleg Çistya­kov, Ardahan’da gömülü yarbay rütbeli tek kişinin 78. Piyade Na­vaginski Alayı’na mensup Yarbay Karl Karloviç Rjepetski olduğunu, ulaştığı belgelerle kanıtladı.

    Oleg Çistyakov’un büyük bir nezaket göstererek benimle pay­laştığı belgelere göre; Rjepetski 1847’de Reval’de (Tallinn) Ka­tolik ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1864’te Varşova’da başlayan askerlik hayatı, 1894’te Ardahan’da son buldu. Polonya, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’da görevler aldı. 1891’de yarbay oldu. Mart 1893’de Ardahan’a geldi ve Kasım 1894’te burada hayatını kaybetti.

    Rjepetski, çeşitli madalya­ları da bulunan ve hiç disiplin cezası almamış bir subaydı. Elena Ferdinandovna ile olan evliliğin­den 1883’de Mariya ve 1885’de Yelena adlı kızları dünyaya geldi. Katolik inancına sahipti ve Ar­dahan’da Ermeni-Katolik Kilisesi tarafından defnedildi. Ömrünün son bir buçuk yılını Ardahan’da karısı ve kızları ile birlikte geçirdi.

    Rjepetski sessizce, öne çıkmadan bir askerlik hayatı sürdürdü ve ölümünden 123 yıl sonra tekrar günışığına çıktı.

    Mustafa Tanrıverdi

  • ‘Yıldız gözleyen’ kadınımız Amerikan pazarında satıldı!

    “Kilya tipi” olarak bilinen, “yıldız gözleyen” veya “yıldız avcısı” (Stargazer) diye adlandırılan 5 bin yıllık mermer heykelciklerden nadide bir örnek, Nisan sonunda ABD’deki müzayedede 14.5 milyon dolara satıldı. Anadolu kültür mirasının bu eşsiz parçalarının hikayesi ve yurtdışına kaçırılmasına engel olacak önlemler…

    New York’taki Chris­tie’s Müzayede Evi’nde 28 Nisan 2017 tarihin­de Anadolu kökenli “Kilya Ti­pi” olarak adlandırılan oldukça gösterişli bir mermer heykelcik satışa çıkınca, arkeolojik eserle­rin ülkemizden dışarıya gitmesi tekrar gündeme geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu eserin satışının durdurulması konu­sundaki çabaları maalesef so­nuç vermedi ve bu eşsiz eser müzayede sonun­da 14.5 milyon dolar gibi yüksek bir rakama alıcı buldu.

    1960’lı yıllarda dâhil olduğu Guennol Koleksiyonu sebebiy­le “The Guennol Stargazer” ola­rak adlandırılan ve koleksiyon katalogunda Orta Anadolu’da Kırşehir civarından getirildiği kayıtlı, türünün en iyi korun­muş örneklerinden biri olan bu Kilya heykelciği, 1993’te başka bir New Yorklu özel koleksiyo­nere satılmıştı. Geçmişte çeşitli kereler New York’ta Metropoli­tan Sanat Müzesi’nde sergilenen 22,9 cm boyundaki bu şematik Kilya kadın heykelciği, biçim­selleşmiş anatomik detaylara sahip. Yassı bir vücut, dirsek­lerden kırılmış memeleri tutar biçimde betimlenen eller, geniş omuzlar üzerinde yükselen ince uzun silindirik boyun ve kabart­ma olarak göz, kulak ve burunun ifade edildiği geriye doğru yatık bir baş yapısı ile karakterize edi­liyor. Başın geriye yatık olması sonucu gözlerin gökyüzüne doğ­ru bakıyor olması dolayısıyla, Kilya figürinleri “yıldız gözle­yen” (Stargazer) veya “tepegöz” olarak da isimlendiriliyor.

    Definecilerin gözünü kamaştırıyor Kilya heykelciklerinin yurtdışı müzayedelerinde çok yüksek rakamlara satılması, defineci ve yağmacıların gözünü kamaştırıyor. Güvenlik önlemleri yeterli olmuyor.

    Bu ve benzeri basına yan­sıyan Anadolu kökenli heykel­ciklerin satışı dışında, basına yansımayan çok sayıda Kilya heykelciklerinin de yabancı mü­zayede ve koleksiyonlarda sık­lıkla boy gösterdiği gerçeği maalesef yıllarca hep dikkatlerden kaçmıştır.

    Kilya heykelcikleri, adını türünün ilk örneği olan ve Ge­libolu Yarımadası güneyinde yaklaşık yüz yıl önce Kilya Koyu çevresinde bulunan, Atina Ame­rikan Arkeoloji Okulunda sakla­nan örnekten almıştır. Anadolu arkeolojisine çok önemli katkı­ları olan Alman arkeolog Jürgen Seeher, 1992’de mermer Kilya heykelcikleri konusundaki kap­samlı bir bilimsel çalışma ya­yınladığında, bu ilgi çekici mer­mer heykelcik veya parçalarının Türkiye dışında birçok müze ve özel koleksiyonları süslediği ortaya çıkmış oldu. Bu müzeler arasında ABD’deki Paul Getty Museum, Leon Levy Collection, Museum of Primitive Art, Ruth Lax Collection, Guennol Collection, Norbert Schimmel Collection ile D. ve J. De Menil Colle­ction, İngiltere’de Ashmolean Museum, Almanya’da Berlin Museum özellikle dikkati çeker.

    Kilya heykelciklerinin Ana­dolu kökenli olduğu konusun­da herhangi bir şüphe yoktur. 1990’lı yıllarda Manisa Müze­si’nde arkeolog olan ve şimdiler­de Aydın Adnan Menderes Üni­versitesi öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Rafet Dinç, yaptığı dik­katli çalışmalar ile sözkonusu mermer Kilya heykelciklerinin Manisa İli Akhisar İlçesi Kulak­sızlar Köyü sınırları içinde bulu­nan bir prehistorik yerleşimden gelmiş olabileceğini sağlam ve­rilerle ortaya koydu.

    Rafet Dinç’in başarısı

    Onun bu çalışması hiç şüphe­siz Kulaksızlar köyü yakınında bulunan bu prehistorik yerleşi­min Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde sayıları gittikçe artan Kilya heykelciklerinin tek üre­tim merkezi olabilecek yer ola­bileceğini göstermişti. Nitekim Kilya heykelcik üretim artıkları ve Kulaksızlar çevresinden alı­nan jeolojik mermer örneklerin arkeometrik analizleri, bu tip mermer heykelciklerin üretimi­nin burada gerçekleştiğini doğ­rulamıştır.

    Kulaksızlar kökenli mermer Kilya heykelcikleri ile tipolojik olarak kıyaslanabilecek birçok örnek, özellikle Batı Anado­lu’nun tamamında birçok pre­historik yerleşimde ele geçmiş­tir. Bu heykelcikler genelde M.Ö. 4500 civarına ait Kalkoli­tik dönem yerleşimlerinde bulunmuştur. Çok nadiren de olsa Kilya heykelcikleri Erken Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) yerleşimlerinde karşımıza çı­karlar. Kuzey Batı Anado­lu’nun en uç köşe­sinde Çanakkale yöresinden, Batı Anadolu’nun en güney batı kö­şesinde Antal­ya’ya kadar bir­çok yerleşimde Kilya heykelcik­leri kazı ve araş­tırmalar sırasında ortaya çıkmaktadır. Elleri dirseklerden kırı­larak memeleri tutar bi­çimde bir kadın betimle­yen tipik bir Kilya heykel­ciği, ait oldukları dönemde daha çok ev bünyesinde ger­çekleşen tapınım veya ritüel faaliyetler için kullanılıyor ol­malıydı.

    Anadolu ve Ege arkeoloji­leri için ünik bir yerleşim olan Kulaksızlar köyü, 1995 yılın­da 2863 sayılı yasa kapsamında koruma altına alınmış olması­na rağmen, bu yerleşimin ka­deri yağmacılardan yana şanslı değildir. Köy ve çevresinde ya­pılan bilimsel yüzey araştırma­ları sırasında köylüler defineci­likle uğraşan birçok kişinin bu prehistorik yerleşimin toprağı­nı gizlice elediği ve buldukları Kilya heykelcik parçalarını top­layıp yurtdışına pazarlayan ki­şilere sattıkları yönünde bilgiler vermiştir. Kilya heykelciklerine olan aşırı talep yüzünden bun­ların sahte yollarla üretilmeye başladığı da görülmektedir. Tür­kiye de bulunan arkeoloji müze­leri ise sıklıkla sahte ve gerçek birçok Kilya heykelcik parçaları ile karşılaşmaktadır.

    Christie’s Müzayede Evi’nde… Türkiye’den kaçırılan heykelcik, ABD’de Christie’s Müzayede Evi’nde satılırken… 2 milyon dolardan başlayan açıkarttırma 14 milyon 471 bin 500 dolarda tamamlandı.

    Yurtdışına giden heykelcik­lerin ülkemize iade edilmesi hiç şüphesiz büyük önem arzetmektedir. Bu ko­nuda Bakanlık gerek­li çalışmaları özenle yürütmektedir. Fakat yurtdışı müzayede ve sergilerde Kilya hey­kelciklerinin sayısında yıldan yıla gözlenen ar­tış, bu arkeolojik eserle­rin kaçırılmasını önleme yö­nünde yeterli önlemler alama­dığımıza işaret etmektedir. Bu noktada öncelikli olarak 1. De­rece arkeolojik sit olan ve yasa ile koruma altına alınan Kulak­sızlar prehistorik yerleşiminde bilimsel kazıların başlatılması veya ilgili Manisa Müzesi’nce kurtarma kazıları yapılması­nın sağlanması önerilebilir. Söz konusu kamulaştırma ve kazı çalışmaları yapıldığı takdirde, zaten tahrip edilen Kulaksızlar yerleşiminin daha fazla tahriba­tının önüne geçilebilir.

    Kilya heykelciklerinin yurt­dışı müzayedelerinde çok yük­sek rakamlara satılması, doğal olarak definecilerin ve yağma­cıların gözünü kamaştırmak­tadır. Bu aşamadan sonra bir yandan bu tip mermer heykel­ciklere yönelik talep artacağın­dan, Kulaksızlar yerleşiminde güvenlik güçlerinin denetim önlemlerini arttırmasını sağla­mak gerekir.

    Definecelik ve eski eser ka­çakçılığının en önemli varoluş sebeplerinden birinin özel ko­leksiyonculuk olduğu ve bugün defineciliğin en yoğun yapıldığı yerler arasında Manisa yöresi­nin ön planda bulunduğu da bir gerçektir.

  • Tarihsel dokusunu yitiren Üsküdar

    50’li yıllarda çekilen hava fotoğrafında Üsküdar yerleşiminin geneli görülmekte. O dönem geleneksel dokusunu koruduğu görülen mahaleller, birkaç katlı küçük ahşap evler… Boş arsalar ve yangın yerlerinde bostanlar, siyah-beyaz fotoğrafta bile yeşilin hissedilmesini sağlıyor. Kısa süre sonra bunların yerlerinde çok katlı, kötü tasarlanmış apartmanlar yükselecek.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-370.jpg

    1. MIHRIMAH SULTAN KÜLLIYESI 16. yüzyıla ait yapı topluluğu Mimar Sinan tarafından tasarlanmıştı.

    2. ÜSKÜDAR YENI CAMII VE KÜLLIYESI, III. Ahmet tarafından 18. yüzyıl başlarında inşa ettirilmişti.

    3. ŞEMSI AHMET PAŞA KÜLLIYESI, Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda tasarlanmıştı.

    4. AYAZMA CAMII, Mihrişah Valide Sultan için oğlu Sultan III. Mustafa tarafından inşa edilmişti.

    5. DEPO BINALARI 20. yüzyıl başında eski yalılar yıkılarak inşa edilmiş 1970’lerden itibaren yıktırılarak ortadan kaldırılmıştı.

    6. ÜSKÜDAR ARABALI VAPUR ISKELESI.

    7. NEMLIZADE TÜTÜN DEPOSU, mimar Kemalettin tarafından tasarlanmıştı. Bugün özel bir şirketin merkezi.

    8. KARACAAHMET MEZARLIĞI.

    9. KARACA AHMET SULTAN TEKKESI. Üsküdar’ın en eski yapılarından olan bu Bektaşi Tekkesi, 14. yüzyılda bölgeye gelen “kolonizatör” dervişlerce kurulmuştu.

    10. KÜÇÜK SELIMIYE CAMII, Sultan III. Selim tarafından 19. yüzyılın başlarında bir Nakşibendi Tekkesi ve cami olarak inşa ettirilmişti.

    11. SELIMIYE CAMII.

    12. SELIMIYE KIŞLASI.

    13. SELIMIYE MAHALLESI, İstanbul’un ilk modern mahallelerindendi.

    14. RF-84F THUNDERFLASH Jet keşif uçağı. Burnunda bulunan dikey ve açılı kameralar ile havadan fotoğraf çekmek ve keşif amacıyla kullanılıyordu (Em. Alb. Emin Kurt).

    15. AZIZ MAHMUD HÜDAYI TEKKESI KÜLLIYESI

    16. KIZ KULESI.

    17. SALACAK SAHILI. Kentin en güzel manzaralı yerlerinden biri.

  • Süreyya Opereti’nin ilk temsili

    Kadıköy’ün mümtaz şahsiyeti Süreyya Paşa, Viyana operetlerinden mülhem bir topluluk kurmak için yıllardır çabalamaktadır. En nihayet 1928’de bunu başarır. Muhlis Sabahattin [Ezgi] yönetiminde seçkin bir kadro biraraya getirilir ve üstadın “Asaletmeap” adlı operetini çalışmaya başlarlar. “Süreyya Opereti”nin ilk temsili, 15 Haziran 1928’de, Beyoğlu’ndaki Fransız Tiyatrosunda (şimdiki Ses 1885 Tiyatrosu) gerçekleştirilir. O yıllarda toplulukta dekoratör olarak çalışan Vedat Ar’ın verdiği bu fotoğraf, o ilk gecenin hatırası. Önde Cüce Simon, arkasında Muhlis Sabahattin. Sağında Fikriye Hanım [Şakrakses], solunda Suzan Lütfullah Hanım (Gülriz Sururi’nin annesi), Suzan hanımın iki solunda Şayeste Hanım. Orta sırada sol başta Mümtaz Bey, soldan ikinci Şevkiye Hanım [May], üçüncü Lütfullah Sururi (Gülriz Sururi’nin babası), yedinci (gözlüklü) Vedat Ar. Bu sıranın en sağında kuklacı Rasih. En arka sırada ortada İbrahim Bey [Delideniz], en sağda ise Reha Bey.

    GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ

  • Tarihi kullanmak ve Mustafa Kemal düşmanlığı

    #Tarih Dergi 37. Sayı « Kafa Dükkan

    Ülkemiz gündemini neredeyse tekeline alan günlük siyaset, diğer tüm insani durumları, acıları, sevinçleri, felaketleri veya mut­lulukları da kendi aktüel yargılarına göre biçimlendiriyor. Poli­tikacılar ve devlet adamları sadece bunu yapmakla kalmıyor; tarihten alıntıladıkları çeşitli olayları, görüşleri veya insanları da, kendi işlerine geldiği hallerde kullanıyor.

    Bu durum belki öteden beri böyleydi ama, tarihî şahsiyetler ve ha­diseler üzerinden politikacılık hiç bu denli ayağa düşmemişti. Aslında politikacıları da fazla suçlamamak lazım. Zira bu insan grubu için tarih, zaten şimdiki zaman için malzeme sağlayacak, gereğinde tahrif edile­cek veya abartılacak bir alan. Üniversiteler, hocalar, uzmanlar, akade­mik araştırmalar; kısacası tarihle ilgilenen, işi bu olan kurumlar ve on­ların çalışmaları, ülkemizde öteden beri zayıf. Hocaların ve tarih eği­timinin zayıf-orta seviyesinde bulunduğu bir ülke, tarih konusunda da elbette politikacının, üçkağıtçı ve emireri gazetecinin, yalancının veya ikbal avcısının, vurguncunun at oynattığı bir alana dönüşüyor.

    Bir konuyu, bir dönemi, bir insanı anlamak, bununla ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olmak bile ancak yıllar süren bir çaba gerektirirken; böyle bir vakti, niyeti, tarih saygısı, zaman duygusu olmayan zamaneler, on­yılları hatta yüzyılları bile bir-iki cümlede yorumlayıveriyor.

    Bu anlamda son dönemin moda ve revaçta faaliyeti Mustafa Ke­mal’e saldırmak. Bu açıktan yapılamadığı için de, Atatürk’ü itibarsızlaş­tırmak, kişisel-özel hayatında gedikler bulmak veya onun aleyhine ko­nuşanları öne çıkartmak gibi işleri sıklıkla görür olduk.

    Atatürk’ü beğenirsiniz, beğenmezsiniz; ama onun başardığı işleri görmezden gelemezsiniz. Görmezden gelenleri veya kasaba kurnazlık­ları, ucuz numaralar ve tahrifatlarla onu değersizleştirmeye çalışanları da, bana kalırsa sahici Atatürk düşmanları bile ciddiye almıyor; sadece bu kişileri kullanıyorlar.

    Sahici Mustafa Kemal düşmanları için ise söyleyecek tek şey var: Boşuna uğraşmayın, silemezsiniz!