Etiket: sayı:37

  • Italo Calvino: New York’a tüneyen yazar

    İtalyan yazar ve gazeteci Italo Calvino’nun ölümünden 18 sene sonra (2003) yayımlanan kitabı Amerika’da Bir İyimser, Türkçe’ye çevrildi. Ünlü yazar ABD’ye ilk uzun yolcuğunu 1959 sonlarında yapmış, seyahat sırasında yazdıklarını yayımlamak istememişti.

    AMERİKA’DA BİR İYİMSER

    Italo Calvino, çevirisi biz­de yeni çıkan Amerika’da Bir İyimser’i sağlığında ya­yımlamaktan, kitabın hazırlığı sırasında vazgeçmiş. Okuma­mı bitirdiğimde yeniden önsö­ze döndüm; 1961’de yazdığı bir mektupta getirdiği yargıyı pay­laşıyorum: “Kitabı yayımlama­yacağım, çünkü taslağı yeniden okurken, yazın yapıtı olarak ye­tersiz hissettim, gazete röporta­jı olarak da yeterince özgün de­ğildi”. Bu saptamanın ardından eklemiş: “İyi mi yaptım acaba? Ne bileyim! Şimdi yayımlanmış olsaydı, yine de çağın ve benim geçtiğim yolun bir aşamasının belgesi olacaktı” — ölümünden az önce yazdığı bir başka mek­tupta yinelediği görüşler…

    Gerçi Calvino’nunki ani ge­len ve erken, beklenmedik bir ölümdü; dolayısıyla uzun(ca) yaşasaydı hangi yönde karar ve­rirdi kimse bilemez, ama yoket­memiş dizgisi tamamlandık­tan sonra da üstünde çalışmayı sürdürdüğü kitabını. 2002’de günışığına çıkarılması (2003’te basıldı) bana kalırsa doğru ka­rar olmuş.

    Yargısını paylaşıyorum de­dim, iki saptamasına da katıldı­ğım için. Bilen biliyor ama, ön­ce altını çizmeliyim: Calvino’yu XX. yüzyılın ikinci yarısının en değerli, özgün yazarları arasın­da görüyorum. Buna karşılık Amerika’da Bir İyimser, sadık okuru olarak bende de yazınsal açıdan yetersiz bir kitap izleni­mi bıraktı. Binbir kez andığım Valéry’nin “Biçim pahalıya mal olur” çekincesinde dile gelen sorun burada ortaya çıkmış: Biçimi oturmamış, handiyse biçimsiz kalmış, kumaşı öyle biçilmiş bir metin, okuduğum. Calvino, altı ay süren Amerika seferi öncesi, bir eleştirmene “ABD yolculuğuma başlarken, yolculuk boyunca da, Amerika üstüne bir kitap yazmayacağı­ma yeminler ediyordum” itira­fında bulunmuş, tövbe tutma­mış besbelli ama o önkabulun elinde bir tür tutukluk yarattığı gözlemleniyor. Öte yandan, ki­tabın “ham maddesi”ni günlük notları (s. 167’de düpedüz “gün­lük” diyor), çevresindekilere yazdığı mektuplar oluşturuyor; bana öyle geliyor ki, ayar soru­nu harmanlama aşamasında başgöstermiş.

    “Çağın ve benim geçtiğim yolun” belgelenmesine gelin­ce: Calvino sefere çıktığında 36 yaşında, olgunluk evresine yeni adım atıyor; her ne kadar Ecdâ­dımız üçlemesini tamamlamış olsa da, henüz siyasal kaygıları­nın geniş yer tuttuğu, “neo-re­alist” anlayıştan yeni koptuğu Torino döneminin Amerika’ya bakışına hâkim olduğu opti­ğinden belli: Bu kitap, sonuçta, “yolun yarısına/ortasına” denk geldiği için eskiyle yeni arasın­da bocalayışını serimliyor.

    Gezi edebiyatı

    Gezi edebiyatı, geniş anlamıy­la edebiyatçılara özgü, onların tekeline bırakılmış bir “tür” sayılamaz; farklı meslek dal­larının, uğraş alanlarının tem­silcilerinin de bu bağlamda il­ginç, önemli ürünler verdiğini görüyoruz. Edebiyat adamının “ayırıcı” özelliği kendi “içinin” ölçülerini bu yatağa taşıma­sından, perspektifini “nasıl” kurduğundan, hangi üslûp ma­yasını hangi bireysel çatı çat­ma çerçevesine oturtmayı seç­mesinden kaynaklanır.

    Calvino “tür”ün önemi­nin doğal olarak farkında: Aynı eleştirmene, “Seyahat kitapları yazın yapıtı oluşturmanın ya­rarlı, iddiasız, yine de dört dört­lük bir biçimidir” demiş — “ya­zarın kendisiyle gerçek arasın­daki bir ilişki, bir tanıma süreci anlatılır”.

    Amerika’da Bir İyimser’in “Göz ve Alışkanlık” başlıklı bö­lümünde konunun canalıcı bir boyutuna açılır: “Artık ‘yolcu­luk izlenimleri’ havasında de­ğilim, kendimi eve dönmüş gibi hissediyorum: Artık gördüğüm her şey olağanlık çerçevesin­de. Dört ay önce, Kasım ayında New York’a geldiğimde herşeyi yepyeni ve anmaya değer, ya­zılmaya ve yorumlamaya değer buluyordum, bir düşüncenin, bir genel yorumlamanın anah­tarıymış gibi geliyordu” dedik­ten az sonra bir basamak daha yukarı çıkar: “Seyahat kitapla­rının gücü burada işte. İnsan bir ülke üstüne ancak hakkında hiçbir şey bilmediği ve keşfet­mekte olduğu sıralarda yazabi­liyor, çünkü onu ancak o zaman görebiliyor”.

    Calvino’nun New York seyahati “Seyahat kitapları, yazın yapıtı oluşturmanın yararlı, iddiasız, yine de dört dörtlük bir biçimidir”.

    Terazideki Amerika

    Biraz abartılı yaklaşımı Cal­vino’nun, sözgelimi ABD’ye hakkında ‘hiçbir şey bilmeden’ gittiği doğru olamaz tabii; im­di, asıl yakıcı gelişme bildiğini sandıklarıyla bilemedikleri­nin çarpışmasından doğar, yo­la düşenin zihninde -nitekim, Amerika’da Bir İyimser’in pek çok sayfasında bir terazi tartı­mı sözkonusu.

    Calvino’nun Amerika Ders­leri, öldüğü yıl, az öncesinde davet edildiği Norton Lectu­res için yazdığı beş konferans metnini içeren görkemli bir veda kitabıydı. Neler düşünü­yordu çıkacağı yeni ABD seferi hakkında; dönüp çeyrek yüzyıl öncesinde yazmış olduklarına bakmış mıydı? Belki oylumlu mektubatında somut izler var­dır: İngilizce basımına (Prin­ceton, 2013) yaklaşık yarısı alınabilmiş Lettere’si (Einau­di, 2000) yaklaşık bin seçilmiş mektubu kapsıyor, yazdıkları­nın yanında nedir ki?! Gönde­ren: EB’de Esther Calvino’nun sözünü anmıştım: “Italo’da graphomania (yazma hastalı­ğı) vardı, yazmadan duramıyor­du, onbinlerce mektup yazmış olduğunu tahmin ediyorum”. 1959-60 seferinde Amerika’dan gönderdiği mektupların ne ka­darını, ne ölçüde kullandı Ame­rika’da Bir İyimser’de, bilemiyo­ruz. Özel önemi var mı bu me­rakın, yok diyemem: Kitabına kendini koyuşundaki sınırlılık, Calvino’nun yapıtında süreklili­ği olmuş bir özellikti. Oysa, yol­culuk yazısı, şiirin ya da nesirin tersine bunu ister, eksikliği “ya­zınsal yetersizliğin” belirmesin­de ciddi rol oynar — şüphesiz tek gerekçe olarak gösteremeyiz sözkonusu yalıtmayı.

    Calvino’nun “kitle kültü­rü” ve çağdaş Amerikan sanatı hakkında yazdıkları, bugünden düne doğru retrospektif biçim­de bakıldığında, öngörülerinin zayıf kaldığını gösteriyor. Sap­tamam bir zaaf tanısı getirme­ye çalıştığımı düşündürmesin: Yarını öngörmek çoğu zaman olanaksızdır. Teknolojinin peş­peşe yumurtlayacağı, kitlenin yaşamını dönüştürecek aygıt­ların istilâsını da, Pollock’ların ardından Duane Hanson’ların ortalığı kaplayacağını da kes­tirmek yazarın harcı olamaz­dı 1960’da, Mc. Luhan ve Beuys kafalarını yeni yeni uzatmaya başlamıştı.

    Hem Calvino daha Paris’e taşınacak, Oulipo’cularla tanı­şacak, bir-ikisini belki tasarla­maya koyulduğu, çoğu magma halinde imgeleminde dolaşan başyapıtlarını yazacaktı: Yaza­rın asıl asal yolculuğu.

  • Evrâk-ı dijitiyye

    Evrâk-ı dijitiyye

    Osmanlı ve Cumhuriyet devri belgelerini bünyesinde barındıran Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Mayıs ayında internet üzerinden belge satışına başladı. Arşivini yüzyıllardır büyük bir kıskançlıkla saklayan devlet, uzun bir sürecin sonunda tasnif çalışmalarını hızlandırarak milyonlarca belgeyi araştırmacılara açmış, bunları internet ortamında da hizmete sunarak şeffaflık yolunda en büyük adımlardan birini atmıştır.

    Sümerlerin M.Ö. 3200’ler­de çivi yazısını icat edip, sonradan Fenikelilerin harfleri geliştirmesiyle, bilgi­nin ana aktarım materyali ya­zılı metinler olmuştur. Yazıyı sabitlemek için, kil tabletlerle başlayıp, parşömen, deri ve kâ­ğıtla devam eden süreçte üreti­len malzeme saklanırdı. Sakla­nan malzeme ister ticari, isterse dinî olsun, herkesin kullanımı­na açık tutulmayan, erişim en­gelli yasak metinlerdi.

    ARMINIUS VAMBERY
    II. Abdülhamid’ten Vambery’ye izin
    Ünlü Macar şarkiyatçı Arminius Vambery’nin 1890’da aldığı araştırma izni. Sultan II. Abdülhamid’in irade-i hususisi ile tepeden inme verilen bir izindir. Vambery bu tarihlerde İngilizlerle yakın temasta olmasına rağmen II. Abdülhamid’in de himayesine mazhar olmuştu.

    Sümerlerin toplum düze­ninde tapınaklar ve din adam­ları merkezde yer alırdı. Oku­yup yazma bilenler de din adamı olduklarından üretilen metinlerin saklandıkları yer­ler de (ilk arşivler diyebilece­ğimiz) tapınaklar olmuştur. Yazılı metinler tapınakların en zor girilen, bazen sadece din adamlarına, bazen belirli klanlara açık tutulan mekân­larında gizlendi.

    vambery

    Semavi dinlerin ortaya çı­kışı da anlayış farklılığına yol açmadı. Hz. Musa’ya indirilen On Emir tabletleri Kudüs’te­ki Süleyman Mabedi’nin (Bet- Ha-Mikdaş) içinde bulunan, sadece büyük kâhinin (Kohen Gadol) girebildiği kutsal bö­lümde saklanırdı. İslâmiyet ile gelen Kuran-ı Kerim, Hz. Mu­hammed devrinde kitaplaştı­rılmadığı halde, “Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.- Vakıa Suresi, 79. ayet” hük­müyle, günümüzde de abdes­ti olmayanların el sürmesinin yasaklandığı bir metindir.

    İnsanlığın gelişimine para­lel olarak teşekkül eden devlet ve toplum düzenlerinde, dev­let ve bireyler tarafından üre­tilen yazılı metinlerin dene­timi, korunması, kullanılma­sı da kurallara bağlı olmuştur. Çoğunlukla sakıncalı kitaplar imha edilir, bazen yasaklanır ama yine de saklanır. Umber­to Eco’nun Gülün Adı roma­nındaki manastırda olduğu gibi her yere girilebilir ama kütüphane için çeşitli engeller konulur. İzinsiz sızmalara ön­lem olarak kitaplara zehir bile sürülür.

    Devletler de kendi evrakı­nı kıskançlıkla saklar. Osman­lılar buralara “hazine” sıfatını yakıştırarak “Evrak Hazinesi” adını vermişlerdir. Nasıl ki al­tın, gümüş ve mücevher dolu bir hazineye izinsiz ve yetkisiz kişilerin girmesi imkânsızsa, girmeye teşebbüs şiddetle ce­zalandırılırsa, evrak hazinesi için de aynı yaklaşım gelişti­rilmiştir. Devletin vatandaşla veya diğer devletlerle olan hu­kuki ilişkilerine yönelik evrak ve defterler özenle korunur, zayi olmasına fırsat verilmez­di. Yangın, rutubet, tabii afet­lerle tahrip olanları yanın­da savaşta kaybedildikleri de olurdu. Sadrazamlar ordunun başında savaşa gittiklerinde, Divan-ı Hümayun üyeleri de birlikte gittiğinden savaş mey­danında gerekli olan defterler de götürülür, bazen bozguna uğrayan ordunun yanısıra def­ter hazinesi de zarara uğrardı. Viyana’da kalan 1675 yılına ait bir “şikâyet defteri”, H.G. Ma­jer tarafından 1984’te yayın­lanmıştır.

    Print
    İnternetteki arşiv Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yaptığınızda online tarama yaparak seçtiğiniz belgenin görüntüsünü bilgisayarınıza indirmeniz mümkün.

    Osmanlılar, ilk devirlerin­de edebiyatın bir şubesi ola­rak gördükleri tarih yazımın­da belgeden ziyade anlatım özelliklerine önem verirler, haliyle vesikaya fazla ihtiyaç hissetmezlerdi. Zaten istese­ler de yazacak belgeyi nere­den bulacaklardı? O zamanlar araştırma maksadıyla arşivle­re girmek akıl alır şey değildi. Zamanla bu zihniyet aşılarak belge neşrine önem verildi. Yine de bu belgeler bir tarih kitabından ziyade, mektup, tahrirat, name-i hümayun ör­nekleri olarak değerlendirebi­leceğimiz Münşeat Mecmuası adı verilen derlemelerde ya­yınlanıyordu.

    1700’lerin başında o devrin Maliye Bakanlığı olan “Defter­darlık” kurumunun bir büro­su olan Mevkufat Kalemi şe­fi Süleyman Efendi, Vakıat-ı Ruzmerre adlı eserinde bol bol vesika kullanmıştır. Tarih ya­zımında devrim olarak nitele­nebilecek bir anlayışla kaleme alınan bu “günlük tarih” kitabı vakanüvislere örnek olma­sa da, resmî belge kullanmaya yönelik erken örneklerdendir.

    Osmanlılar resmî tarih ya­zımında kullandıkları görev­liye “vakanüvis” derlerdi. II. Bâyezid’in ulemadan İdris-i Bitlisi ve Kemalpaşazade’yi ta­rih yazmakla görevlendirme­sinden itibaren, resmî tarih yazıcılığı teşkilatlandırıldı. İlk devirlerdekilere “şehnameci”, “vekayinüvis” gibi farklı isim­ler verildi. Naima’dan itibaren Divan-ı Hümayun kalemleri­ne bağlı bir müessese haline geldi.

    osinski
    Ruslara verilen araştırma müsaadesi Rusya Eski Eserler Enstitüsü Müdürü Osinski’nin Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde yarım kalan çalışmasını devam ettirmek üzere aldığı araştırma izni. Mabeyn-i Hümayun antetini taşıyan iradenin altındaki imza Mabeyn Başkatibi Halid Ziya (Uşaklıgil) Bey’e ait.

    Devletin esrarına vakıf bu görevlilere yine de sınırlı ve korumacı bir anlayışla belge verilir, adeta neleri yazması gerektiği emredilirdi. Hazi­ne-i Evrak’a girip çalışabilme­leri mümkün değildi. Devlet erkânından bilgi toplamaları da hoş karşılanmaz, müraca­atları yüz geri edilirdi. 19. yüz­yıl vakanüvislerinden Ahmed Lütfi Efendi bu durumu yana yakıla anlatırken “günün olay­larını kaydetmek görevi, vezir muadili ilmiye sadareti rüt­besi olduğu halde, bilgi almak için kapısını aşındırdığı devlet adamlarının başlarından sav­dığı bir ortamda, gazetelerden edindiği malumatla, arşivden verilen belgelerle resmî tarih­çinin elinden ancak bu gelir” demektedir.

    Fransız Akademisi’ni ör­nek alarak kurulan bilim kuru­lu Encümen-i Daniş kararıyla görevlendirilen Ahmed Cevdet Efendi (Paşa), Tarih’ini yazar­ken arşivden faydalanmıştır. Hammer’in de eserini kaleme alırken arşiv belgeleri kullan­dığı biliniyor. Herhalde ikili ilişkilerdeki mahareti etkili ol­muştur.

    00panco-doref_kodu-30_18_01_02_14_65_11
    Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu Panço Doref’e verilen araştırma izninin Bakanlar Kurulu Kararnamesi. Panço Doref, Osmanlı döneminde Üsküp Mebusu idi. Çok iyi Türkçe bilirdi. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi devlet adamları ile sıkı dostluklar kurmuştu. Bu araştırma izni verildikten bir yıl sonra gerçekleşen, Osmanlı evrakının Bulgaristan’a satılması olayında hissesi olduğu ithamıyla eleştirilmiştir.

    Aslında Topkapı Sara­yı’ndaki arşiv ve kütüphane Avrupa’da çok önemseniyor, araştırma izni alabilmek için müracaat üstüne müracaat ediliyordu. 1806-1808 arasın­da Fransa’nın İstanbul büyü­kelçisi olan Sebastiani, Napol­yon’un ününü duyduğu saray kütüphanesinde din ve devlet işlerine ait evrak hariç, tarih ve çeşitli ilim dallarında, Yu­nan ve Latin yazısıyla mevcut kitap ve belgelerin kopyalarını çıkarmak için izin istemiştir.

    1855 yılında Fransa’nın Kıbrıs-Larnaka konsolosu Topkapı Sarayı’ndaki Tahrir Defterleri üzerinde araştırma yapmak için izin talebi mek­tubu gönderir. Bu tarihlerde Avrupa’nın bilim ve kültür çev­releri için Osmanlı arşiv ve kü­tüphaneleri, girmek istenilen yerlerin en başında geliyordu. Sultan Aziz ve II. Abdülhamid, bazı nadir eserleri diplomatik ilişkiler çerçevesinde krallara ve kurumlara hediye ederek bir anlamda bu isteğe toleranslı bir yaklaşım sergiliyorlardı.

    Osmanlı bilimadamlarının Avrupa’daki bilimsel kongre­lere katılımları arttıkça, Av­rupa akademik çevrelerinin arşivlerde doğrudan araştır­ma yapma istekleri de çoğal­dı. II. Abdülhamid zamanında Osmanlı-Romen ilişkilerinin Mühimme Defteri kayıtlarının fotoğrafları çekilerek Romanya hükümetine gönderildi. Saray fotoğrafçılarının eserlerinden derlenen yüzlerce fotoğraf İn­giltere ve ABD’ye hediye edildi.

    İlk araştırma izni

    Macaristan kültür ortamla­rında gelişen “Turan Ülkü­sü” ve Türklerle olan köken birliği çalışmaları için başta gelen mekân Topkapı Sarayı Arşivi idi. Ünlü Macar Tür­kolog Vambery (izin tarihi 27 Eylül 1890) ilk araştırma iz­ni alanlardandır. Macar Imre Karacson (29 Haziran 1908), Rus Şark Enstitüsü müdü­rü Osinski (6 Kasım 1910), Stockholm müze memuru Dr. Marten (18 Kasım 1910) gibi biliminsanlarına verilen izin­lerle de yeni kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni (TOE) ve Darülfünun-ı Osmanî men­supları arasında kültürel alış­veriş cereyan etmiştir. Şar­kiyatçılar gitgide İstanbul’u mekân tutmaya başlamışlardı.

    1 halil sahillioglu 2 mubahat kutukoglu
    50’li yıllarda eski usul çalışan uzmanla Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu ile merhum Prof. Dr. Halil Sahillioğlu, 1950’li yıllarda birer genç akademisyen olarak Osmanlı Arşivi araştırma salonunda çalışırken. Karşılarındaki araştırmacıların kimliği saptanamamıştır.

    Bu sıralarda TOE resmî bir kurum mahiyetinde ve mensupları da üst düzey bü­rokratlar olduğundan araş­tırma yapabiliyor, arşivden istediği evrak ve defterleri alabiliyorken; sivil Osmanlı tarihçilerine izin verme hu­susuna henüz sıcak bakılmı­yordu. 1. Dünya ve İstiklal Harbi sıralarında da arşivci­lik ve araştırmacılık hiç dur­madan devam etti. Tasnif ya­nında tetkikler de yapılıyor­du. İstanbul işgal altındayken dahi faaliyetler durdurulma­dı.

    Cumhuriyet devrine geldi­ğimizde devlet farklı bir bün­yeye sahip olmuştu ama, ar­şivcilik telakkileri hiç değiş­medi. Arşivler yine kapalıydı; evrak ve defterler kıskanç bir şekilde korunurdu. Buna rağ­men Ankara’dan incelenmek üzere istenilen 1862 tarihli Osmanlı-Hollanda Muahede­si bir sandığa konularak ta­ahhütlü posta ile gönderilip aynı yolla arşive iade edilebi­liyordu. (Cumhuriyet arşivi, 30.10.18.104.1)

    Cumhuriyetin ilk yılla­rında araştırma izni zorlukla çıkıyordu. Bulgar araştırma­cı Panço Doref’e verilen izin örneğinde olduğu gibi, Ata­türk’ün imzasının da olduğu Bakanlar Kurulu kararı gerek­liydi. Yabancı araştırmacılar ancak 90’lı yıllarda Bakanlar Kurulu kararından kurtulabi­leceklerdir. En basit müraca­atta altı ay beklerlerdi.

    1933’te İstanbul Üniversi­tesi’nin kurulmasından sonra Tarih Bölümü öğrencileri, öğ­retim üyeleri, bizzat rektör­lüğün Başvekâlet Müsteşar­lığına yazdıkları izin talebi­nin kabul edilmesiyle arşive alınabiliyorlardı. Bu durumda da günlük inceleyebildikleri belge miktarı çok sınırlıydı. Suraia Faroqhi’nin hocası Ö. L. Barkan’dan aktardığına gö­re, o yıllarda günlük sadece 1 defter veya belge talep edebi­liyorlarmış. Sonraki yıllarda da bu sınırlamalar devam etti.

    havadan yeni bina 2
    Dijital arşiv Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bugün Kağıthane’de bulunan modern binası.

    Fotokopinin yaygınlaşma­sıyla rahatlanacağı sanılı­yordu ama 80’lere kadar tüm araştırma boyunca sadece 100 adet fotokopi alınabili­yordu. Araştırmacı, çalışma­sında kullanacağı geri kalan metinleri muhakkak arşivde önündeki orijinal defter ve­ya belgeden istinsah etmek (kopya) zorundaydı.

    1990’da yayımlanan Os­manlı Arşivi bülteninde 1921-1960 arasında araştırmacılara verilen izinler listelenmiştir. Bu liste incelendiğinde görü­lüyor ki 40 yılda yerli-yabancı toplam 423 kişi veya kuruma 536 konuda araştırma izni ve­rilmiştir. Üstelik yabancılar sadece 84 konuda izin alabil­mişlerdi. Günümüzde sadece 1 ayda, geçmiş kırk yılın araştır­macı sayısı toplamına ulaşıl­maktadır.

    Tarihe karışan uygulamalar

    1987’de Ermeni tezlerine ce­vap vermek umuduyla yeni­den yapılanmaya gidilen arşiv­de başlayan çalışmalar, bugün otuz yıl sonra muhteşem bir geri dönüşe sahne olmaktadır. Matbu katalogların günlerce taranmak zorunda kalındığı, tespit edilen belgelerin tedari­ki için günlük talep kotası yü­zünden günlerce beklenildiği zamanlar artık tarihe karışmış ve tarihçilerin inceleme alanı­na girmiştir.

    Bugün Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, ülkemi­zin dijital veri açısından en zengin kapasiteli kurumu­dur. Hangi konu olursa olsun milyonlarca dijital görüntü­den talep edilen binlerce bel­ge, artık sadece bir DVD’ye kayıt süresi kadar bekleme­ye sebep olmaktadır. Eskiyle mukayese kabul etmez bu du­rum, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’da­ki Osmanlı Arşivi, Ankara’da­ki Cumhuriyet Arşivi Dai­re Başkanlıklarında bulunan evrakın dijitalize edilenleri­ni internet üzerinden ücreti mukabilinde erişime açma­sıyla bambaşka bir döneme girmiştir.

    Tahrip olan tarih nasıl kurtarılmıştı?

    Adobe Express 2024-11-22 10.03.13
    1940’lı yıllarda çekilen fotoğraf ise tarihî belgelerin perişan halini gösteriyor.

    Tanzimat öncesi evrakın büyük kısmı, Topkapı Sarayı Kubbealtı yanındaki mahzende saklıydı. Sadece saçak altındaki dar bir alanda kepenkli pence­releri olan, her tarafı kapalı, kalın taş duvarlı sağlam bir binaydı. Ancak saray teşki­latı 1856’da Dolmabahçe’ye taşındıktan sonraki yıllarda, ilgisizlikten binanın kubbe kur­şunları zamanla tahrip olunca çatıdan sızan sularla buradaki evrakın yarısı tahrip oldu. Kalanları Vakanüvis Abdur­rahman Şeref Efendi ve Tarih-i Osmânî Encümeni tarafından Hazine-i Evrak’a getirildi. Farklı zamanlarda başlarında bulunan Ali Emiri, Musa Efendi, İbnülemin, Muallim Cevdet adlarıyla anılan komisyonlar tarafından tasnif edilen evrak bunlardır. Tahrip olan evrakın büyük kısmı araştırmaya açıl­mış, az miktar belgenin tasnifi sürmektedir.

    hazinei evrak bina
    Perişan olan belgeler Mimar Fossati tarafından 1846 tarihli irade ile Sadaret’in avlusuna inşa edilen Hazine-i Evrak binası günümüzde İstanbul Valiliği bahçesinde, IRCICA’ya tahsis edilmiş durumda.
  • Selimiye Kışlası’ndaTürk edebiyatı müzesi

    1839’dan günümüze “fotoğraflar, belgeler, üçboyutlu nesneler ile kronolojik bir Modern Türk Edebiyat Tarihi Müzesi” için en uygun yer, İstanbul’daki Selimiye Kışlası’dır. Bu yapı hem temsil özelliği hem de büyüklüğüyle, ciddi küratörlük gerektiren bu iş için ideal koşulları barındırmaktadır.

    Kültür Şûrası’na sundu­ğum iki öneri ilgi gördü; önce özet sunumlarını veriyorum, hemen ardından ilk önerimi biraz daha somutlaştı­racağım.

    Daha ne kadar genişletile­bilir, geliştirilebilir bilmiyorum: Bir Dîvan Edebiyatı müzemiz var. Eksikliği duyulan, XIX. yüz­yıldan başlatılarak günümüze ve yarına ışık tutacak bir Modern Türk Edebiyatı Müzesi. Bu ta­sarı için tarihsel ve anıtsal özel­likleri önem taşıyan, boyutla­rı açısından heybetli (sözgelimi Selimiye kışlası gibi) bir mekân tahsis edilmeli.

    Nasıl bir içerik öngörülmeli sözkonusu müze için? Öncelikle bir “özgün malzeme” arşivi, böy­le bir projenin hedefleri arasında başköşeyi tutmalı: Elyazmasın­dan daktilolu versiyona, notlar­dan karalamalara her yazar için korunaklı kasa-kutular oluştu­rulmalı; dünya ölçeğinde başarılı modellerden esinlenerek… Yazar ailelerinden bağış yoluyla yar­dımcı unsurlar, kalıcı olarak ya da sergilenmek üzere toplanma­lı: Yazı masasından yazı araçla­rına, fotoğraflardan belgelere, mektuplara… Kitap ve dergi ka­paklarından, illüstrasyonlara…

    Aşiyan’daki mask Tevfik Fikret’in ölümünden hemen sonra alınan maskı, bugün Aşiyan Müzesi’nde sergileniyor.

    Müze, etkinlikleri kalıcı ve geçici iki ayrı kolda düzenlen­meli. Kalıcı eksen 1839’dan gü­nümüze “fotoğraflar, belgeler, üçboyutlu nesneler ile krono­lojik bir Türk Edebiyat Tarihi” üzerine oturtulabilir.

    Dünyada ve bizde, “Modern Çağ”ın en dinamik kültürel ek­senlerinden birini dönemsel yayınlar oluşturmuştur. İster ‘cem etmek’ten gelen Mecmua’yı kullanalım, ister ‘derlemek’ten gelen Dergi’yi, farklı insanları genellikle ortak değerler üzerin­de buluşturan bu kollektif yayın organları çoğu zaman kelebek ömürlü, kimi zaman dirençli merkezler olmuşlardır. Herbiri, hâlâ, birer define adası kimliği taşımaktadır.

    Son yıllarda, bazı örneklerin (Kadro ya da Yaprak) tıpkıbası­mının, bazılarının (örneğin Der­gâh’ın) transkripsiyonlu yeniden basımının gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz. Büyük kütüpha­nelerimizde eksik koleksiyonla­ra ulaşılabiliyor. Gene de “tablo”­nun bütününe erişim olanakları sınırlı.

    Kültür Bakanlığı, belki bir başka kurumla işbirliğine gire­rek, son 150 yılın, ideolojik çiz­gisi ne olursa olsun bütün kültür dergilerinin koleksiyonlarının taranmasıyla ilgili kitleye sunu­lacağı bir sanal merkez oluştur­ma girişimini üstlenmeli; böyle­ce dağınık ve eksik bir corpus’ü tek bir odakta toplamalı düşün­cesindeyim.

    ★ ★ ★

    Modern Türk Edebiyatı öne­ri-projemi Selimiye Kışlası’nın içine oturtma fikrinin altında, bu yapının hem temsil özelliği­nin hem de büyüklüğünün payı var. Üç eksenli bir kurum, tasar­ladığım: Kasa-kutulara dayalı bir birinci el belge arşivi (elyazması, mektup, not, vb); kilometreler­ce duvar alanına konuşlandırıla­cak kronolojik bir ‘Fotoğraflarla Türk Edebiyatı Tarihi’ (dönem­ler, şahıslar, akımlar etrafında gelişecek bir senaryo çalışması); üçboyutlu nesnelere yaslanacak, eklemli bir senografi çalışması­na bağlı ‘odaklama’lar hepsi bi­rarada, ciddi küratörlük girişimi.

    “Toplamak ve Göstermek” -müzenin hedefini belirleyen iki fiil- altlarında örtünen üçün­cü asal fiil: “Korumak”. Üç fiil­den ikisi uzun uzadıya açıkla­ma gerektirmiyor, her ne kadar teknik tabloları önem taşıyorsa da. Asıl tasa üçüncüyü aydın­latmak: Göstermek, ama nasıl? Küratörlüğün tanımı, işlevi, de­yiş yerindeyse optiği ışık istiyor. Tek, düz bir örnekten hareket edeceğim:

    “Ölüm maskeleri” üzerine bir çıkma yazmıştım: Tevfik Fik­ret’le başladığını sandığım (araş­tırıp soruşturmak, kesinlemek gerekir), Orhan Veli ve Sait Fa­ik’e, oradan Tanpınar’a uzanmış bir uygulama. Müze, herşeyden önce bu dağınık malzemeyi top­lamalı; olabildiği ölçüde kapsa­ma alanını genişleterek. Göste­rirken, uygun koruma teknolo­jisini seçmeli. Bu iki aşamanın ardından, göstermenin, sunu­mun dilini bulmalı.

    Ölüm maskelerinin yerleşti­rileceği odanın giriş duvarına iki büyük, ayrı pano koyulmalı: Bi­rinde işlemin tarihçesi ve tekni­ği anlatılmalı; ikincisinde, dünya edebiyatı tarihinden seçili ölüm maskesi örneklerinin fotoğraf­larına yer verilmeli. Odada, içe­ride, yorum panoları olmalı: İlâ­hiyatçı, kültür tarihçisi, sanat tarihçisi, semiyolog, antropolog gözünden biribirini tamamla­yan, zıtlıklara açık değerlendir­meler biraraya getirilmeli.

    Ayraç içine alınmış haliyle “ölüm maskeleri” odası, kaba­taslak anlamıyla buna yakın bir yaklaşımla kotarılmalı. Gelgele­lim, müze, bir eklemleme mantı­ğına dayanacağına göre, bu oda­nın öncesi ve sonrasıyla bağ(lan­tı) düzeni de hesaba katılmalı. Önerdiğim, bir tür “petek man­tığı”nı benimseyerek, girişten çı­kışa toplam içeriği kanaviçe gibi işlemek.

    Tarihî ve anıtsal III. Selim tarafından Nizam-ı Cedid için yaptırılan ilk Selimiye Kışlasını II. Mahmud yıktırıp günümüze ulaşan yeni Selimiye Kışlasını yaptırmıştı (1928). Bu kışla, tarihsel ve anıtsal özellikleriyle bir sanat müzesi için ideal niteliklere sahip.

    Ölüm, maskeye indirgenecek bir olgu, bir ‘konu’ değil şüphe yok ki. Şairlerin, yazarların ölüm ‘rapor’ları, ‘ilân’ları, gazeteler­den cenaze haberleri (Yahya Ke­mal’in, Necip Fazıl’ın, Attilâ İl­han’ın kitleleri toplayan törenle­rine ilişkin fotoğraf çalışmaları), ekranlardan yaratılacak hareket­li görüntüler (televizyon arşivle­rinden), ölüm döşeği fotoğrafla­rı (Ataç’ınki gibi) bir yanda, şair ve yazarların ardından yazılmış ağıtlardan ve sıkı nekroloji yazı­larından örnekler bir başka yan­da, ciddi sahneye koyma çabası gerektirecek usta tasarımcılarla gerçekleştirilebilecek bir kesit. Diyelim, ön oda.

    Sonra, “ölüm maskeleri”­ni izleyecek bir arka oda: Şair ve yazarların mezar taşlarından örülecek bir alan. Özel, özgün bir fotoğraflama çalışması. Abidin Dino’nun, Emin Barın’ın, baş­ka ustaların tasarımı mezartaşı örneklerine ağırlık tanıyarak… Ve ayrıntılı biçimde işlenmiş bir Türkiye haritası: Kim, ne­rede gömülü? Yalnızca Aşiyan türü yoğunluk noktalarını değil, doğduğu Salı köyüne gömülen Dıranas’ın mezar adresini, Yu­nus Emre’ye yakıştırılan farklı gömü yerlerini içerecek devasa bir adres defteri. Yanıbaşına bir gurbet haritası iliştirerek: Mos­kova’da Nâzım’ınkinden, Père Lachaise’deki Yılmaz Güney’e ve ötesine.

    Farkındayım, seçtiğim kesit içkarartıcı. Modern Türk Ede­biyatı Müzesi’nin ne merkezi, ne çekirdeği elbette. Akımlar, büyük dergi serüvenleri, ana fi­gürler, okkalı izlekler (hapisane, sürgün örneğin), ressamlardan yazar portreleri, ressam yazarlar, fetiş nesneler (kalem, daktilo, yazı masası) asıl odaklardan ba­zıları. Dediğim gibi, temel kay­gı doğru bir güzergâh şemasını oturtmak, doğru senaryoya yak­laşmak, doğru gösterme yoluna ulaşmak.

  • Anadolu’nun ilk Yahudileri

    1964’de Ergili civarında bulunan figürlü iki dikilitaş, uzun süredir Pers arkeolojisi uzmanlarının ilgi alanındaydı. Oysa bu stellerden birinin üzerindeki Aramice yazıttaki anlatı, insan ve tanrı isimleri, sahne ve tasvirler, onların Pers’ten çok İbrani kültürüyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu veriler, MÖ 5. yüzyılda Anadolu’daki Yahudi varlığının kesin kanıtlarını sunuyor.

    Günümüzdeki adı Hi­sartepe olan Dasky­leion, Anadolu’nun antik tarihi ile ilgili yeni say­falar açacak önemli bulgula­ra sahiptir. Manyas Gölü’nün (Daskylitis Limne) güney kı­yısındaki Ergili Köyü’nde yer alan Daskyleion’a, Karanlık Çağ’ı (MÖ 1200-1000) başla­tan Balkan göçleri sonrasın­da Friglerin yerleştiği görülür. MÖ 700’lerde İskitlerin Frig Krallığı’nı ortadan kaldırma­sı sonrasında ise, Daskyleion bir Lidya yerleşmesine dönü­şür. Adını efsanevi Lidya kralı Daskylos’tan alan yerleşme, MÖ 546’dan itibaren, Anado­lu’nun yeni egemenleri olan Akhaimenidlerin (Persler) satraplık merkezi haline gel­mişti.

    1964 yılında Ergili yakın­larında bulunup, İstanbul Ar­keoloji Müzeleri’ne nakledilen iki stel, uzun zamandan beri Pers arkeolojisi uzmanlarının dikkatini çekmekteydi. Birbi­rinin benzeri olan figürlü stel­lerden birisi üzerinde yer alan Aramice bir yazıt, stel sahibi hakkında çarpıcı bilgileri ak­tarmakla birlikte, bu dikilita­şın yapılış amacını da açık­lamaktadır. “Elnaf’ın Steli” olarak bilinen sözkonusu eser, bugüne değin pek çok araştır­macı tarafından mezar steli olarak yorumlanmıştır.

    Kral Yolu’nu kullandılar Tüccar Elnaf’ın kervanları 2500 sene önce çok büyük olasılıkla Sardeis’ten Susa’ya uzanan ünlü Kral Yolu’nu kullanıyorlardı.

    Aynı atölyenin ürünleri olduğu anlaşılan her iki stel birlikte değerlendirildiğinde ve Aramice yazıt dikkate alın­dığında, bunların mezar steli değil, adak amacıyla üretilmiş eserler oldukları hususunda ipuçları yakalanmaktadır. Ya­zıtta geçen şahıs (İshai, Elnaf ) ve tanrı adları (Bel, Nabu) ta­rihsel arkeoloji temelinde de­ğerlendirildiğinde, Daskylei­on’un MÖ 5. yüzyıldaki arke­oetnisitesinin bilinenden çok daha zengin ve karmaşık oldu­ğu ortaya çıkmaktadır.

    Yaklaşık 1.90 m. boyunda­ki “Elnaf’ın Steli”nin üst kıs­mında kabartmalı iki sahne, bunların altında ise Aramice yazıt yer alır. Tahrip olmuş üst sahnede, en önde yedeğe alın­mış atı kontrol eden bir seyis, onun arkasında bir süvari ve iki piyade gözlenebilmektedir. Bu figürlerin hepsi Pers tar­zında başlıklara sahiptir. Alt­taki sahnede ise iki at tarafın­dan çekilen büyük tekerlekli bir araba ile arkadan gelen iki erkek görevli yer alır. Üstü bir örtü ile kapatılmış arabanın önemli bir yük taşıdığı gözle­nebilmektedir. Bu sahnenin altında ise, dört satırdan olu­şan Aramice yazıt bulunmak­tadır.

    Tüccar Elnaf ve karısı Ziyafet sahnesi tüccar Elnaf’ın varlıklı bir insan olduğuna işaret ediyor. Kıyafetleri eşinin Pers olduğunu gösteriyor.

    “Elnaf’ın Steli”nden biraz daha yüksek olan ikinci stel­de yine kabartmalı iki sah­ne vardır. Üst sahne “Elnaf’ın Steli”ndeki arabalı sahnenin neredeyse aynısıdır. Alttaki sahnede ise bir ziyafet sahne­si konu edilmiştir. Sahnenin merkezinde yastıklara daya­narak kline üzerinde uzanmış olan sakallı bir erkek ile yanı başında ona eşlik eden bir ka­dın figürü görülmektedir. Vü­cudunu ayaklarına kadar ör­ten uzun bir elbise giymiş olan tesettürlü kadının başında taç benzeri bir başlık bulunmak­tadır. Sakallı adamın arkasın­da, elindeki içki kabını dol­durmak için bir saki, kadının arkasında ise yemek servisi yapan kadın bir hizmetkâr yer almaktadır.

    “Elnaf’ın Steli”ndeki ya­zıtta “Bunlar İshai oğlu El­naf’ın betimidir. Bel ve Na­bu’nun inananı (tapınanı) olarak o bunu (steli), kendini ve bu kervanın zarar görme­den (saldırıya uğramadan) geçmesi için yaptı” ifade­si bulunmaktadır. Çeviriden anlaşıldığı üzere, ticaretle uğraştığı ve kervan sahibi ol­duğu anlaşılan Elnaf, üst sah­nede at üzerinde betimlen­miş olan şahıstır. Önündeki ve arkasındakiler ise kendisi­nin çalışanları olup, kervanda görev yapmaktadırlar. Alttaki sahne ise büyük olasılıkla üst sahnenin devamıdır. Burada araba kervanın ticari malla­rını taşımaktadır. Bu bağlam­da dikilitaşların, hem canını hem de malını koruması ama­cıyla Elnaf tarafından Bel ve Nabu’ya adanan adak stelleri olduğu anlaşılmaktadır.

    Mezartaşı değil adak Bugüne kadar mezartaşı olduğu düşünülen Elnaf’ın Steli’nde, Yahudi kökenli tüccarın ticari faaliyetleri anlatılıyor. Oysa Elnaf bu steli canına, kervanına ve mallarına zarar gelmemesi için tanrı Bel ve Nabu’ya adamıştı.

    Aramice yazıtlı stelde at üzerindeki adam ile ikin­ci stelde ziyafet sahnesinde kline üzerinde uzanan şahıs, çok büyük olasılıkla tüccar Elnaf olmalıdır. Elnaf ile ba­bası İshai’nin isimleri ise Yu­nan, Pers, Med ya da Anadolu ile ilgili olmayıp, Batı Semitik özellikleri göstermektedir. Bu isimler Arami, Fenike ya da İbrani kültürleri ile bağlantılı gibi görünmektedir.

    Yazıtta geçen tanrı isim­leri Bel ve Nabu ise doğrudan Babil’e atıf yapmaktadır. Bel (Marduk) ile oğlu Nabu, Ba­bil’in en önemli tanrılarıdır. Bu çerçevede Bel ve Nabu’ya inanan İshai oğlu Elnaf’ın, Ba­bil kenti ile ilişkili bir tüccar olduğu düşünülebilir. Önas­ya’nın Pers dünyasında yaşa­yan ve ticaret yaptığı anlaşı­lan, buna karşın Pers olmayan, Pers tanrılarına tapmayan Elnaf, Babil ve Daskyleion’da yaşayan “İbrani kökenli” bir şahıs olmalıdır. Stellerin üre­tildiği MÖ 5. yüzyıl, Babil ile Yahudi dünyasının bağlantılı olduğu bir dönemdir.

    Babil kralı II. Nabukadne­zar (MÖ 605-562), Yahudi­lerin kutsal kenti Kudüs’e iki defa saldırmıştır. MÖ 597’deki ilk saldırıda kraliyet ailesi ile yaklaşık 3000 Yahudiyi Babil’e sürgün olarak göndermiştir.

    Kendi atadığı kralı Kudüs tahtına geçiren Nabukadne­zar yine de huzursuzlukları önleyememiştir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e daha da şiddetli saldıran Ba­bil kralı, kenti ve Süleyman Tapınağı’nı yıkmış, 1000 ci­varındaki Yahudi nüfusu yine Babil’e köle olarak götürmüş­tür. Yahudilerin Babil sür­günü MÖ 539’a değin devam etmiş, Pers Kralı Büyük Ky­ros kenti ele geçirdikten son­ra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konusunda serbest bırakmıştır.

    Babil’de Yahudi kültürü

    Bugünkü Yahudi kültürünün yeşerdiği Babil’de, İbraniler dinde, edebiyatta, sanatta ve mimaride önemli kazanımlar gerçekleştirmişlerdir. Tanrı­ları Yehova’yı unutmayan Ya­hudiler Babil’in tanrılarına da büyük saygı göstermişlerdir. Bir kısım Yahudinin din bi­le değiştirmiş olabileceği dü­şünülmektedir. Tevrat İşaya 46’da bu durumun verdiği te­dirginlik algılanabilmektedir. İsrailoğullarının sahte tapın­mayla kuşatıldıkları, Babil’in sahte tanrıları karşısında yıl­mamaları gerektiği, hayvanlar üzerinde taşınan tanrı Bel’in heykelinin çöktüğü, Nebo’nun (Nabu) eğildiği anlatılmakta­dır.

    İşaya’da anlatılanların El­naf’ın stelindeki Aramice ya­zıtla uyum göstermesi olduk­ça dikkat çekicidir. İşaya’da Babilli Yahudileri uyarmak için verilen öğütlerin Elnaf’ın dinsel hayatının çerçevesini çizmiş olması tesadüfle açık­lanamayacak tarihsel bir ger­çekliktir. Pek çok Yahudi’nin Babil’de Bel ve Nabu’ya tapın­maya başlamış olduğu, özgür­lük verildikten sonra Kudüs’e dönmedikleri ve Pers dünya­sında yaşayarak çeşitli mes­leklere yönelmiş oldukları an­laşılmaktadır.

    Bunlara ek olarak İbrani bir peygamber olan İşaya (İsa­iah, Yeşeya) ile Elnaf’ın babası olan İshai isimlerinin benzer­liği, bu ailenin Yahudi kökenli olduğuna dair diğer önemli bir ipucudur.

    Nabukadnezar ve Yahudi esirler Babil’in ünlü kralı II. Nabukadnezar, İştar Kapısı’ndan kente giriyor. Kudüs’e iki kez saldıran ve Süleyman Tapınağı’nı yıkan Nabukadnezar binlerce Yahudiyi esir ederek Babil’e getirmişti.

    Bu bilgilerin ışığında Tanrı Bel ve Nabu’ya tapmakta olan İshai oğlu Elnaf’ın Babilli bir Yahudi ve kervancı bir tüccar olduğu, Daskyleion ile Babil arasında ticaret yaptığı kuv­vetle muhtemeldir. Yazıtta­ki bilgiler çok sınırlı olması­na karşın, tüccar Elnaf’ın Pers döneminin ünlü Kral Yolu’nu kullandığı düşünülebilir. Ba­tı İran’daki Susa kentinden başlayan yol, Babil üzerinden Manisa-Salihli yakınındaki Sardeis’e kadar uzanıyordu. Elnaf’ın Daskyleion güzerga­hı ise büyük olasılıkla Sarde­is’ten sonra başlıyordu.

    Anadolu’daki Yahudi varlı­ğının ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 9. yüzyılda başlayan Assur ve takip eden Babil saldırıları­nın verdiği huzursuzlukla çok sayıda İbrani’nin Türkiye’nin güneydoğusundaki Geç Hi­tit kent devletlerine göç ettiği düşünülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Daskyleion ya­kınlarında bulunmuş Elnaf’ın steli, MÖ 5. yüzyılda Anado­lu’daki Yahudi varlığını kesin olarak kanıtlamış bulunmak­tadır. Buna ek olarak Anado­lu’nun bilinen ilk Yahudileri­nin isimleri, tanrıları, mes­lekleri ve Babil sürgününün bu toplum üzerinde yapmış olduğu derin etkileri, bu çok önemli eserlerden öğrenebil­mekteyiz.

  • Kardeşi Cem uğraştırdı oğlu Yavuz alaşağı etti

    Fâtih’in ölümünü izleyen bir kapıkulu anarşisinde tahta oturdu. 31 yıl sonra oğlu Selim’in (Yavuz) darbesiyle ölüm yolculuğuna çıktı. Saltanatının başında Cem Sultan sorunuyla, sonra ayaklanmalarla, İstanbul depremiyle, ciddi problemlerle uğraştı. Halk, “uğursuz” padişah dedi, oysa yüksek performans göstermiş bir Osmanlı sultanıydı.

    II: Bayezid vaşak kürkü kabaniçeli, örf vari sarıklı sorguçlu. “Padişah” (imparator) duruşunda.

    Türk tarihiyle ilgilenen­ler okul sıralarından beri, Fâtih’in iki oğlundan Bâ­yezid’e pasif, taht için yetersiz; Cem’e akıllı atak, tahta layık diye gelmişlerdir. Cem için, kısa ya­şamının (1459-1595) son 13 yılı­nı Frengistan’da tutsak geçirme­si nedeniyle yaygın bir rikkat de söz konusudur. Benim, 1951’de Hürriyet gazetesinde yayınlanan Cem Sultan tefrikasıyla başla­yan bugüne kadar vazgeçeme­diğim, Cem’e ve annesi çilekeş Çiçek Hatun’a dair kitap-dokü­man toplama merakım vardır. Şimdilerde yaşlı bir araştırmacı gözüyle baktığımda, Bâyezid’in padişahlığı başarılı, kardeşine karşı tutumu insaflı ve sabırlı görünüyor. Oysa Cem’in, “Ku­düs’te otur!” diyerek kendisine yaşama güvencesi veren ağabe­yine önerisi “devleti bölüşelim” olmuştu.

    Tarihlerin Sultan Bâyezid Hân-ı Sanî, Bâyezid-i Velî, Sôfî/Sofu Bâyezid diye andığı, Os­manoğullarının bu 8. padişa­hı, Fâtih’in üç oğlunun ilki veya ikincisiydi. Annesi, Arnavut ve­ya Fransız asıllı bir câriye, saray haremindeki adı da Gülbahar’dı. Doğumunu 1447, 1448, 1451 ve­ren kaynaklar vardır. İstanbul’da tahta çıkan (1481), İstanbul’da tahttan indirilen (1512) ilk pa­dişahtır. Cülusu evresinde de tahttan indirilişinde de kapıkul­larının kıyam ve gulgulesi yaşan­mıştır.

    Sulhatü’l Ahbar adlı minyatürlü yazmada baba oğul torun üçlüsü: II. Murad, II. Mehmed, II. Bâyezid (altta). II. Bâyezid, tahta geçtiği yıllarda (sağda). Lokman’ın betimi (altta)

    İyi eğitimli şehzade

    Fâtih ‘in diğer şehzadesi Mus­tafa ölünce (1474) taht aday­lığı Bâyezid’le Cem’e kalmış­tı ama veliahtlık konusun­da bir hanedan kuralı yoktu. Fâtih’ten sonra ikisinden biri tahta geçecekti. Henüz çocuk­ken 1454’te babasının onayıy­la hocaları ve bir sancakbeyi kadrosuyla Edirne sarayından Amasya sancağına gönderilen şehzade Bâyezid, rekor sayı­lacak bir süre, 27 yıl aralıksız orada oturdu. Eğitimini orada tamamladı, giderek sancak yö­netimi yanında Farsça, Arap­ça, hatta Uygurca- Çağatayca öğrendi. Fâtih’in kimi seferle­rine sancağı, askeriyle katıldı. Çevresindeki aydınlar Amas­yalı Nacizâde, Çandarlızâde İbrahim Çelebi, Hamza Beyzâ­de Mustafa Paşa, hattat Şeyh Hamdullah ve diğerleriydi. Bunlarla dostluğu sayesinde çok yönlü kültür edindi.

    Rumiye-i Suğra’yı (Sivas-To­kat-Amasya) yönetirken Fâtih Kanunnâmesi’nin kimi ağır hü­kümlerini gözardı ederek ahali­yi gözetti. Diğer yandan Amas­ya sarayında her gün buluştuğu arkadaşlarıyla yarı mistik, yarı şairane bir yaşama alıştı, afyon müptelası belki ayyaş da oldu. Oğlunun bu durumunu öğrenen Fatih, onu sefahate alıştıran Ahi Evran oğlu Müeyyedzâde Ab­durrahman Efendi’nin öldürül­mesini emrettiğinde ise Bâyezid bu dostunu uzaklara kaçırtarak kurtarmıştı. Otlukbeli Savaşı’n­daki (1473) beceriksizliğini eleş­tiren babasına yazdığı mektup­ta da hakkındaki dedikoduların asılsızlığını, iştah kesici ma­cunlar kullandığını bildirmişti. Taht konusunda, kendisinden sekiz-on yaş genç üvey kardeşi Cem karşısında umutsuz, yazgı­nın sürprizinden de habersizdi.

    Doğu seferine çıkan Fâtih, ilk menzil olan Gebze’de hastala­nıp beklenmedik bir anda ölün­ce (3 Mayıs 1481), şans rüzgârı Bâyezid’e dönüverdi. Gerçi vezi­riazam Karamanî Mehmed Pa­şa’nın yaptığı hesaba göre, Kon­ya Valisi Şehzade Cem’e giden ulak, taht müjdesini, Amasya’ya Bâyezid’e gidenden iki gün önce ulaştıracaktı ama, öyle olmadı. Ulak Kütahya’da tuzağa düşürü­lünce şans dönüverdi. Fâtih’in ölümünü ordudan gizleyerek ce­nazeyle ivedi olarak İstanbul’a dönen Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’yı korkunç bir ölüm bekliyordu! Üsküdar’dan İstanbul’a geçince iki yaka ara­sındaki deniz ulaşımını yasakla­dı. Amacı, padişahın ölümünün neden olacağı olayları önlemek ve Bursa-Mudanya-Marmara kestirmesinden gelmesini bekle­diği Cem’i de tahta oturtmaktı.

    Takdir tedbiri bozdu: Fa­tih’in öldüğünü öğrenen Yeniçe­riler, yağma ve katliam başlattı­lar. Karamanî’yi parçalayıp ba­şını mızrağa geçirdiler. Yahudi mahallelerini, yabancı mağaza­larını yağmaladılar. Olanlara bir süre seyirci kalan İshak ve Sinan Paşalar, duruma el koyarak ayak­lanmacıları sindirdiler. Bâye­zid’in İstanbul’daki oğlu Şehza­de Korkud, babası gelesiye tahta oturtuldu.

    Cem Sultan’ı Roma’da papa ve kardinallerle gösteren bir Rönesans tablosu

    Bâyezid, 21 Mayıs 1481’de dört bin süvariyle Üsküdar’a ulaştı. Halkın ve askerin tezahü­ratı arasında limandan İstan­bul’a girişi görkemli oldu. Matem işareti olarak siyah giyinmiş, atı­nın başına siyah sorguç taktır­mıştı. Kent zenginleri, bir kâbus­tan kurtulmanın sevinciyle yeni hükümdarın önüne taslarla altın akçe serptiler. İskeleden sara­ya kadar yollara sırma işlemeli serendaz halılar döşenmişti. 22 Mayıs günü babasının cenaze törenine katılıp tabutunu taşı­yan Bâyezid, aynı gün Topkapı Sarayı’ndaki cülûs töreniyle tah­ta oturdu. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıttırdı, gündeliklerine de terakki (zam) verdi.

    Kardeşlerin taht kavgası

    Konya Valisi Cem’e gelince: Hayatta kalmak ve saltanat hakkı savıyla Konya askerle­riyle İnegöl’e geldi. Bâyezid de Ayas Paşa’nın komutasında iki bin yeniçeriyi ona karşı gön­derdi. Cem adına Gedik Nasuh Bey’in komuta ettiği tümen, 28 Mayıs günü Bursa yakının­da yapılan savaşı kazanarak Ayas Paşa’yı tutsak aldı. Cem de halkın coşkulu gösterile­ri arasında Bursa’ya girerek atalarının bu başkentinde sul­tanlığını duyurdu. Adına sik­ke kestirip hutbe okutturdu. Bursa’da 23 gün, “Cem Sultan” değil “Sultan Cem” sanıyla hü­kümdarlık etti.

    Bursa’da oturan hanedan büyüğü, Çelebi Mehmed’in kı­zı “Ulu Hala” Selçuk Hatun’u, Mevlâna İlyas, tarihçi Şükrul­lah eşliğinde, Rumeli ve Anadolu topraklarını bölüşmek önerisiy­le İstanbul’a elçi gönderdi. Ulu Hala’nın bu önerisini II. Bâyezid, merhamet ve kardeşliğin hü­kümdarlar arasında söz konusu olmayacağını, memleketin par­çalanmayacağını vurgulayarak reddetti. Vakit yitirmeden Cem sorununu çözmek için de Kapı­kulu ordusuyla Anadolu yakası­na geçti.

    II. Bâyezid’in törenlerde kaftan altına giydiği atlas entari. Kol ve etek uzunluğu uzun boylu heybetli olduğunu gösteriyor.

    20 Haziran 1481’de Yenişehir Ovasında yedi saat süren savaşta Cem’in birlikleri bozguna uğradı. Bursa’daki saltanatı yitiren baht­sız şehzade, yaralar bereler için­de Konya’ya, oradan Suriye’ye, Mısır’a giderek Memlûk Sultanı Kayıtbay’a sığındı. Karamanoğ­lu Kasım Bey ise Bâyezid-Cem mücadelesini fırsat bilip Varsak ve Turgutlu Türkmen boylarıy­la Konya’yı kuşattı ama Gedik Ahmed Paşa’nın gelmesi üzerine Toros dağlarına çekildi.

    Napoli Krallığı, Gedik Ah­med Paşa’nın işgal ettiği Otranto liman-kalesini geri aldı. Bâye­zid-Cem sorunundan Venedik­liler de yararlandı: Ocak 1482’de imzaladıkları yeni antlaşmayla Osmanlı Devleti’ne ödedikleri yıllık on bin duka altın haraçtan kurtuldular.

    Mısır’da iken hacca giden Cem, bu manevî güçle şansını son bir kez daha denemek için Türkmen beylerinin çağırısına uyarak Memlûk sultanının yanı­na kattığı “Şam Askeri” ile Ana­dolu’ya yöneldi. Konya’yı, sonra Ankara’yı kuşattı ama alamadı. Ordugâhını Aydos’ta kuran II. Bâyezid’in Kudüs’te oturması önerisini geri çevirdi. Ağabeyine yazdığı manzum mektubunda, “Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan / Ben kül döşenem külhan-ı mihnetde sebeb ne?” diyerek yazgıya boyun eğmeye­ceğini bildirdi. Bâyezid, karde­şinin manzum mektubuna aynı uyakta yanıt verdi: “Haccü’l-Ha­remeynim deyü da’va edersin/ Ya saltanat-ı dünya içün bunca talep ne?”. Gedik Ahmed Paşa kumandasında sevk ettiği ordu da Çukur Çimen’de Cem’i ve Ka­ramanoğlu Kasım Bey’i mağlup etti.

    Taşeli dağlarına kaçan Cem’in, o yılın Temmuz ayın­da Rodos Şövalyelerine sığın­ması nedeniyle konu, II. Bâye­zid açısından, saltanat soru­nu olmaktan çıktı, önemli bir dış sorun oldu ve 1495’e değin Rodos Şövalyelerine, Papalı­ğa, Napoli ve Fransa krallıkla­rına karşı ödüncü politikalar izlemek zorunda kaldı. İlkin 1483’te Rodos Şövalyelerinin üstad-ı azamı Pierre d’Aubus­son ile bir antlaşma imzala­yarak, kardeşinin korunması ve giderleri için her yıl 45 bin duka altın vermeyi kabul et­ti.. Cem’in Avrupa’daki 13 yıl­lık serüveni boyunca, Papalık ve Katolik dünyasında İstan­bul’u yeniden Hıristiyan ken­ti yapma umudu uyansa da II. Bâyezid oyalayıcı bir siyaset­le İstanbul’a yönelik bir Haçlı seferini önlediği gibi, Balkan­lar’daki Osmanlı egemenliğini de güçlendirdi.

    II. Bâyezid’in bir av partisinde ceylan vuruşu.

    Cem’in İstanbul’daki rehin oğlu Oğuz Han’ı boğdurtan, Cem yanlısı Gedik Ahmed Paşa’yı idam ettirip Veziriazam İshak Paşa’nın yerine Davud Paşa’yı getiren padişah, 1483 ilkbaha­rında devlet erkânıyla birlikte Sofya’ya giderek Bosna Hersek sorunlarıyla ilgilendi. Hersek’i ilhak etti. Filibe’de üç gün sü­ren bir av partisine katılıp per­formans gösterdi ve İstanbul’a döndü.

    Ertesi yıl yeni bir sefer için Edirne’ye gitti. Sefer hazırlıkları sürerken 23 Mayıs 1484’te kendi adını taşıyacak cami ile medre­se, imaret ve şifahaneden oluşan Tunca kıyısındaki Sultan Bâ­yezid külliyesinin temelini attı. Yangın geçiren kentin imarıyla da ilgilendi. Sonra sefere çıktı. Orduyla Tuna’yı geçip Boğdan topraklarına girdi. Karadan ve denizden Kili kuşatması dokuz gün sürdü. 15 Temmuz’da kale teslim alındı. Prut nehrinin ağ­zındaki Akkirman, Bâyezid’in kuşatmasına altı gün dayanabil­di, 11 Ağustos’ta düştü. Bir süva­ri ordusuyla Osmanlı kuvvetle­rine katılan Kırım Hanı Meng­li Giray’a sırmalı üsküf giydiren padişah, Edirne’ye dönerek 1485 kışını burada geçirdi. Macar, Mı­sır, Hint elçilik heyetleri, Edirne Sarayında huzuruna çıkarak nâ­me ve hediyelerini sundular.

    Cem sorunu nedeniyle sefer ve savaşlara ara veren II. Bâye­zid, Türk akıncıların Boğdan’a, Malkoçoğlu Bali Bey’in akınla­rına onay vermesi üzerine de Polonya topraklarına girmesiy­le Lehistan-Osmanlı ilişkileri­ni bozdu. Batıda akıncı sorunu giderek büyürken, Malatya ve Divriği ileri karakollarını elinde tutan Memlûk Sultanlığı ile de sınır savaşları başladı. Hicaz su yolları sorunu, Memlûk sultanı­nın Rodos Şövalyelerine sığınan Şehzâde Cem’in Mısır’daki aile­sini himaye etmesi, Dulkadirli, Ramazan ve Karaman beylikle­rinin sınır ihlalleri, zaman za­man şiddetlenen savaşlarda Os­manlı kuvvetlerinin yenik düş­mesi 1491’e kadar sürdü. Adana ve Tarsus Memlûklara bırakıla­rak barış sağlandı.

    Endülüs’teki (İspanya) Müs­lüman Beni Ahmer Devleti’nin İstanbul’a gelen elçisi, sundu­ğu Arapça manzum istimdat­nâmede (yardım mektubu), İs­panya’daki Müslüman Arapla­rın soykırımdan kurtarılması isteniyordu. II. Bâyezid, Kemal Reis’i bir filo ile Batı Akdeniz’e gönderdi. Kraliçe Isabella’nın 31 Mart 1492 tarihinde Yahudi­leri de kovma fermanı üzerine padişah Sefaradlara da kucak açarken, Anadolu ve Rumeli beylerbeylerine hükümler yaza­rak bölgelerine gelecek Müslü­manlara ve Yahudilere yerleşim yerleri sağlanmasını bildirdi. Kemal Reis’in filosu Müslüman Arap göçmenleri ve Yahudileri İspanya katliamından kurtarıp Türkiye’ye getirdi. Çoklukla İs­tanbul, Edirne ve Selanik’e gö­çen Sefaradlar mahalleler kurup, cemaatler oluşturdular. Bir bö­lümü İstanbul’a gelen Araplarsa, Galata’nın Haliç kıyısına yerleş­ti. Burada 1475’te Galata Camii adıyla camiye çevrilmiş olan San Domenico kilisesi zamanla Arap Camii adını almıştır.

    1492’de Arnavutluk ve Ma­caristan seferleri için Edirne’ye, oradan Sofya’ya giden II. Bâye­zid, Belgrad kuşatması için Ha­dım Süleyman Paşa’yı görev­lendirerek yerel ayaklanmaları sindirmek üzere Arnavutluk’a yöneldi. Akıncı kolları da Erdel (Transilvanya), Hırvatistan top­raklarına girdi. Belgrad kuşat­masında Macar baskınları nede­niyle ağır kayıplar verildi. Akıncı beyi Mihaloğlu Ali Bey ve yüz­lerce akıncı öldü. Süleyman Paşa kuşatmayı çözerek geri çekildi.

    Diğer yandan 1492 seferle­rinden sonra Macaristan, Lehis­tan ve Venedik’le imzalanan ant­laşmalarla yürürlüğe giren ba­rış süreci 1498’e değin uzatıldı.

    II. Bayezid vezirleriyle kardeşi Cem sorununu görüşüyor (Topkapı Sarayı Müzesi).

    Venedik’le savaş ve barış

    Venedik’in 1498’de Fransa ile anlaşması üzerine İstan­bul’daki Venedikliler tutukla­narak mallarına el konuldu ve ertesi yıl da Venedik’e savaş açıldı. II. Bâyezid ilkbaharda sefere çıkarak Mora’ya indi. Osmanlı donanması Sapien­za adası açıklarında Venedik donanmasını bozguna uğrattı. İnebahtı kalesi fethedildi. Bu­nu Modon, Koron ve Navarin kalelerinin alınması izledi.

    Padişahın İstanbul’a dönme­sine karşın Venedik’le savaş du­rumu dört yıl sürdü ve 14 Aralık 1502’de ateşkes imzalandı. 20 Mayıs 1503’te yenilenen antlaş­ma ile de Venedik Cumhuriyeti, eskiden olduğu gibi yılda 10 bin duka vergi ödemek karşılığın­da Türk karasularındaki ticaret ayrıcalıklarını yeniden elde etti. İstanbul’daki Venedik balyosu­nun her yıl yerine, üç yılda bir değişmesi de antlaşmada yer al­dı. Balyos olarak İstanbul’a gelen ve daha sonra Venedik doçu olan Andrea Gritti’nin iyi ilişkiler kurduğu II. Bâyezid’in, İspan­ya’daki gelişmelere müdahalesi kadar Akdeniz havzasında barış öngörmesi de İstanbul’un sosyal ve ekonomik yaşamını olumlu etkileyen sonuçlar verdi.

    Bu gelişmelere karşın II. Bâ­yezid’in, uzun hükümdarlığında halkın kendisini “uğursuz” say­masına neden olacak bir dizi fe­laket şiddetli sağanaklar, yangın ve fırtınalar, iki büyük deprem, salgın ve kıtlıklar da yaşandı. 1488’de aralıklarla iki ay süren depremde İstanbul önemli ölçü­de hasar gördü. 1490’da korkunç bir fırtına çıktı. Atmeydanı’nda­ki baruthaneye yıldırım düştü. Çevredeki mahalleler yandı. O yılki depremde minareler yıkıldı. Kente gelen yabancıların göz­lemlerine göre, İstanbul yine de görkemli surlarla çevrili, bakımlı ve güzel bir şehirdi.

    Oğlu Selim tarafından tahttan indirilen II. Bâyezid’in Dimetoka’ya gitmek üzere İstanbul’dan arabayla ayrılışı. Minyatürde, Yavuz’un (atlı ve sorguçlu) arabanın yanında babasına eşlik ettiği görülüyor (sağda).

    1494 ve 1502’de Avrupa’dan yayılan ve yıllarca süren iki veba salgını, Osmanlı ülkelerinde de binlerce insanın ölümüne neden oldu. Buna kıtlık da eklendi. Ru­meli topraklarına birkaç yıl yağ­mur düşmediğinden ürün alına­madı. “50 dirhem ekmek bir altı­na!”, “Fukara aç, zengin muhtaç!” o yılların tarihe geçen sözleridir.

    Asıl büyük felaket 1509 dep­remi oldu. 11 Eylül’de başlayan sarsıntılar aralıklarla birbuçuk ay sürdü. İstanbul ve Marmara bölgesinin bu en büyük felaketi, halkın tanımlamasıyla “Kıya­met-i suğra” (Küçük kıyamet) denerek tarihlere yazılmıştır. Kaynaklardaki sayılara göre İs­tanbul’da 109 cami, 1070 ev yerle bir oldu. Eğrikapı-Yedikule-İs­hakpaşa surları yıkıldı. Fatih Külliyesi, saray binaları ve surla­rı büyük hasar gördü. Yeni yapıl­mış olan Bayezit Camiinin kub­besi çöktü. Kent çevresindeki su bentleri, kemerler, Bozdoğan Kemerinin bir bölümü yıkıldı­ğından çevresi bataklığa döndü. Tahminen beş bin kişinin öldü­ğü kentte yaşam umudu kalma­dığından ahali köylere kırlara dağıldı. II. Bâyezid bir süre saray bahçesinde yapılan ahşap bir barakada oturduktan sonra 23 Ekim 1509’da Edirne’ye gitmek zorunda kaldı.

    İlk kentsel dönüşüm

    Hareketi sırasında bir ayak divanı toplayarak İstanbul’un imarı konusunda hazırlık ya­pılmasını, usta, ırgat, taş ve kireç temin edilmesini istedi. Bu divanda, her 20 haneden bir kişinin yükümlü olarak is­tenmesi, hane başına 22 akçe­lik avârız yazılması, cerahor denen ücretli işçilerin getir­tilmesi kararlaştırıldı. Yapılan hesaplar ve düzenlenen def­terler uyarınca Anadolu’dan 37.000, Rumeli’den 29.000 iş­çi ırgat çağırıldı. Kısa sürede İstanbul’da 77.000 işçi, 3.000 usta toplandı.

    Gittiği Edirne’de de deprem olunca halkın “uğursuz padişah” dediği II. Bayezid alınganlık gös­tererek İstanbul’a döndü. İmar çalışmalarıyla yakından ilgilen­di. Mimar Hayreddin’in sorum­luluğundaki çalışmalar, Topka­pı Sarayı, surlar, Galata Kulesi ve surları, Kız Kulesi, Çekmece köprüleri, Rumeli ve Anadolu hisarları ile büyük camilerde yo­ğunlaştırıldı. Pek çok yapı, yeni baştan yapılırcasına onarıldı.

    Saltanatının son yıllarını yorgun ve durağan geçiren II. Bâyezid, şehzadeliğindeki uzun Amasya valiliğinin deneyimle­rine karşın, Anadolu’ya ve Do­ğu’ya dönük başarılı bir politi­ka izleyemedi. Bunda etkinliğini artıran medrese ortamlarının, devşirme kökenli yöneticilerin rolü vardı. Fatih döneminde ge­lişme olanağı bulan ve medre­se muhitinde güçlenen ulema sınıfı, Sünnilik dışı mezhep ve tarikatların yaygın olduğu Ana­dolu’ya olumsuz bakmaktaydı. Alevî-Bektaşi toplulukları, Türk oluşlarıyla da İstanbul’da­ki kozmopolit kadroların tepkisini çekmekteydi­ler. Bu nedenlerle İstan­bul-Anadolu kültürel ve sosyal farklılaşması, II. Bâye­zid’in saltanatı boyunca belir­ginleşti.

    II. Bâyezid’in Kabe kapısı için İstanbul’da yaptırdığı kilit (Topkapı Sarayı Müzesi)

    Olgunun ilk büyük eylemi 1511’deki Şahkulu/Şeytanku­lu ayaklanması oldu. Şah İsmail Safevi’nin Anadolu’daki tari­kat propagandasının bir sonucu olan bu ayaklanmayı, Karabıyı­koğlu da denilen Şahkulu Baba Tekeli ile babası Hasan başlattı­lar. Bunlar, “zühd ve takva ehlin­den” görünseler de Şah İsmail’in halifeleriydi. Şahkulu, onbin do­layındaki müridiyle Antalya yö­resinde ayaklandı. Üzerine gelen Anadolu Beylerbeyi Karagöz Pa­şa’yı tutsak alarak kazığa oturttu. Kütahya’yı kuşattı.

    Bir dizi muharebeden sonra Veziriazam Hadım Ali Paşa, Çu­kurova’da sıkıştırdığı Şahkulu’nu öldürterek isyanı söndürdü. An­cak Anadolu eyaletlerine İstan­bul’dan atanan vali ve sancak beylerine, kadılara duyulan tep­ki, yeni ayaklanmalara yol aça­bilecek boyuttaydı. Timar siste­mindeki değişiklikler, arazilerin vakfa dönüştürülmesi, toplum­sal hoşnutsuzluklar, İstanbul’a göçler, yeni ayaklanmaları ka­bartırken devşirme yöntemi, esir ticareti, Yahudi göçleri, yeni hak­lar elde eden azınlıklar… giderek artan kozmopolit İstanbul nüfu­sunu da güçlendirmekteydi.

    Yaşlanmak ve ölüme gitmek

    Sultan Bâyezid, babası Fa­tih’in merkez ve taşra yöne­timleri için öngördüğü ödün­süz tutumu izleyemediği gibi, saltanatının son yıllarında, ol­gunluk çağına gelmiş oğulları­nın başlattıkları taht mücade­lesine de seyirci kaldı. Şehza­delerin, İstanbul’daki nüfuzlu kesimlerle yeniçerileri ka­zanma girişimleri, padişahın otoritesini büsbütün sarstı. Ocaklıların, vezirlerin, diğer kesimlerin hangi şehzadeleri tuttuğu bilinmediğinden gü­vensiz bir ortam doğdu. Âciz babanın, kırklı yaşlardaki şeh­zadeleri Selim, Ahmed ve Kor­kud’la uzlaşma yolları araması boşunaydı.

    Selim’in, 1511’de İstanbul’a yürüyüşü ve Karıştıran civarın­daki Uğraşlı’da babasıyla savaş­mayı göze alması, Amasya Valisi Şehzade Ahmed’in Maltepe’ye gelmesi, yeniçerilerin eyleme geçmelerine neden oldu. Ahmed, Divan-ı Hümayundan kendi le­hine bir karar çıkartamadan Amasya’ya döndü. Kapıkulları, Ahmed yanlısı vezirlerin konak­larını, Tacizâde Cafer Çelebi’nin, Müeyyedzâde’nin evlerini yağ­malayıp deniz ulaşımını kestiler.

    Gizlice İstanbul’a gelen Şeh­zade Korkud, kışlalarına konuk olduğu Yeniçerilerden bekledi­ği desteği alamazken, bu desteği sağlayan Şehzade Selim, babası tarafından İstanbul’a davet edil­di. Beş bin Yeniçerinin gösteriler yaparak kent dışında karşıla­dığı taht adayı Selim, 19 Nisan 1512’de Topkapı’dan İstanbul’a girdi. Yeniçerilerin Yenibahçe’de kurduğu ordugâhta beş gün bo­yunca gelişmeleri izledi. Kardeşi Korkud gizlice İstanbul’dan ay­rıldı. 24 Nisan 1512 günü, kapı­kullarının da hazır bulunduğu Topkapı Sarayındaki ayak diva­nında Sultan Bâyezid tahtı Se­lim’e bıraktı. Osmanlı tarihinde bu biçimde bir saltanat devri bir daha olmamıştır.

    31 yıllık sorunlu saltanatın hayli yıprattığı padişaha son darbe oğlu Selim’den oldu.

    Dimetoka’ya gitmeyi seçen Bayezid, Mayıs ayı başında Çor­lu’ya ulaştı. 10 Haziran 1512’de konakladığı Abalar köyünde öl­dü. Bu son konağı Çekmece, Saz­lıdere, Söğütlü veya Havsa, ölüm gününü de 26 Mayıs veren kay­naklar vardır. Târih-i Cenâbî’de ve başka kaynaklarda zehirlen­diği, Yahudi bir tabip aracılığıy­la “ecel şerbeti” (zehir) içirtildi­ği, Çekmece’deki molada abdest alırken sakalının top top avucu­na gelmesinden zehirlendiğini anlayarak, oğlu Selim’e, “Kılıcın keskin olsun ömrün kasîr (kısa)” diye beddua ettiği yazılıdır.

    İstanbul’un ikinci Türk pa­dişahı bu kentte doğmadığı gibi; burada da ölmedi. Eyüp’te gö­mülmesini, üstüne açık bir türbe yapılmasını vasiyet etmişken, Beyazıt meydanındaki camisi­nin kıble tarafına gömülmüş, oğlu Yavuz, kubbeli bir türbe yaptırmıştır. Hoca Saadeddin Tâcü’t-Tevarih’te, “yaşı altmış- yetmiş arasındaydı” der.

    1503 tarihli rapor-mektu­bunda Bâyezid’i tanımlayan Ve­nedik Balyosu Andrea Gritti, şunları yazmış: “Uzun boylu, ka­rayağızdır. Zihnen daima meşgul ve tasalı izlenimi verir. Felsefey­le ilgilenir, kozmografya konu­larını çok iyi bilir. Az yemek yer, içki içmez. Camilere gidişlerin­de bol sadaka dağıtır. At binmek­ten hoşlanır, nikris (gut) yüzün­den sık sık ava gidemez”. Başka tarihçiler de okumayı sevdiği, sükûnetten hoşlandığı, savaş adamı olmaktan çok, sakin ya­ratılışlı, bilim-sever ve siyasetçi olduğunda birleşmişlerdir. Şah İsmail’e karşı izlediği politikayı, siyasal kombinezonları gözardı etmemesine bağlayıp diplomatik başarı diye öven satırlar da var­dır. Hatibzâde ile Molla İzarî’nin etkisinde taassuba yönelmesi, pozitif bilimlerin gelişmesine olanak tanımaması, Rönesans sanatına sıcak bakmaması, dog­malara karşı çıkan açık düşün­celi Molla Lütfî’nin, Hatibzâde yanlılarınca dinsizlikle suçlanıp 1494’te idam edilmesini önle­memesi de eleştirilir. Matema­tikçi ve kozmograf Mirim Çelebi, Sahn-ı Seman medreselerinde Euclides geometrisi okutan Mu­zaffereddin Şirazî, fizik konula­rıyla ilgilenen Muslihiddin bin Sinan, ünlü hekimlerden Muh­yiddin Mehmed, Hacı Hekim, Kaysunizâde Bedreddin, Edirne hastahanesi başhekimi Ahi Çe­lebi, koruduğu bilimadamlarıdır.

    Osmanlı tarih yazıcılığı onun döneminde gelişmiş, ilk Osman­lı kaynaklarından Âşıkpaşazâ­de Tarihi, İdrisî’nin Heşt-Be­hişt’i, İbn Kemâl’in Tevarih-i Âl-i Osmân’ı, Neşrî’nin Kitab-ı Cihannüma’sı bu padişahın is­teği üzerine yazılmıştır. Çağdaşı ünlü bilgin ve şairlerden birka­çı Müeyyedzâde Abdurrahman, Tâcîzâde Cafer ve Sadî’dir. Dö­neminde yapılan mimari eserler, Mimar Hayreddin’in ve kalfala­rınındır. Ünlü hattat Şeyh Ham­dullah da II. Bâyezid’in çağda­şıydı.

    Türk payitahtı İstanbul’un kültür merkezi oluşunda II. Bâ­yezid’in imar çalışmalarının payı büyüktür. Babasının Doğu-Batı dengesi bakışına soğuk dursa da Doğulu sanatçıları, tarihçi, yazar ve şairleri himaye ettiği, bilgin ve sanatkâra yüksek aylıklar bağla­dığı biliniyor. Fâtih’in Bellini’ye yaptırdığı resimleri saraydan çı­karttığı doğrudur ama, Leonardo Da Vinci’ye Haliç ve Boğaz köp­rüleri için projeler yaptırması, aynı konuda Michalengelo’nun önerileriyle ilgilenmesi önem­lidir.

    İstanbul’u gülzâr yapmak

    II. Bâyezid, harabe görünü­münden henüz kurtulama­mış olan İstanbul’u, bakımlı ve bayındır bir kent durumuna getirebilmek için çalışmıştır. Geleneksel üniteleriyle Sultan Bâyezid Külliyesi, kentin su gereksinimine cevap verecek Cebeciköy su isale yolu önemli yatırımlarıdır. Yaşanan iki bü­yük deprem felaketinin neden olduğu yıkıntıları onartmış, acemi oğlanlarının eğitimi için Galata Sarayı’nı tesis etmiş­tir. Saltanatının ilk yıllarında henüz eski Kostantinopolis gö­rünümünü koruyan İstanbul, 1512’de bir oranda Türk kenti manzarasına kavuşmuş bulu­nuyordu. Bursa üslubundaki Fâtih Camii’nin 1763 depre­minde yıkılıp yeniden yapıldığı dikkate alındığında, adını taşı­yan Beyazıt Camii, İstanbul’da­ki selâtin camilerin günümüze ulaşan en eski örneğidir. Vali­lik yaptığı Amasya’da, Osman­lı Devletinin önceki başkentle­ri Bursa ve Edirne’de de adıyla anılan eserler vardır. Anayol­larda konaklamak için yaptır­dığı veya onarttığı hanlar, za­manla yıkılmış veya haraptır. 1486 tarihli Edirne köprüsüyle 1487’de Osmancık’ta yaptırdığı dokuz kemerli Kızılırmak, Ma­nisa’daki 19 kemerli Gediz köp­rüleri de adıyla anılır.

    Oğlu Sultan Selim için
    yazılan Selimname’deki II.
    Bâyezid’in cenaze olayını
    gösteren minyatür.

    Padişahın 1495 tarihli vak­fiyesi, İstanbul’un mahalleleri ve yerleşim düzeni konusun­da bilgiler içerir. Bu vakfiyede, her mahallenin gece bekçiliği­ni, semt sakinlerinin kendi ara­larında nöbetleşerek yapma­ları öngörülmüştü. O sırada, İstanbul nüfusunun çoğunluğu Türkler-Müslümanlar, ikinci sırada da Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerdi. Başka dinlerden ve uluslardan da küçük toplu­luk ve koloniler de kaydedil­miş; İstanbul ve Galata’daki 9753 Türk, 31 Müslüman Çin­gene evine karşılık, 3743 Rum, 818 Ermeni, 1647 Yahudi, Ga­lata’da ayrıca 332 Frenk evi saptanmıştır. Bu sayılara göre İstanbul, 16. yüzyıla girerken yaklaşık 16.000 haneli 80.000 nüfuslu bir kentti.

    İaşe işleri Fatih döneminde belirlenen kurallara göre yürü­tülüyor; Eflâk ve Boğdan’dan, Tuna iskelelerinden, Trakya ve Karadeniz yalılarından, gerekti­ğinde doğu ve orta Anadolu’dan da hububat getirtiliyordu. Di­yarbekir ve Maraş Türkmenle­rinin yetiştirdiği koyun sürü­leri yakın iskelelere indirilerek İstanbul’a ulaştırılmakta, Mı­sır’dan pirinç ithal edilmektey­di. İzmir ve Mısır’dan yüklenen gemilerin yanaştığı iskelelerde­ki kapanlarda gümrüklendirme, narh işlemleri ve toptancılara dağıtım yapılıyor, Adapazarı ve İzmit’ten sebze, meyve, tavuk ve yumurta geliyordu.

    II. Bâyezid’in Camii ve türbesi, babası Fatih’in camii ve türbesi 1766 depreminde yıkılıp yeniden yapıldığı için İstanbul’daki en eski padişah cami ve türbesidir.

    II. Bâyezid’in Topkapı Sarayı arşivindeki ferman, mülknâme, berat ve mektupları, adına kale­me alınan methiyeler, kendisi­ne sunulan lâyihalar, istihbarat belgeleri, zengin bir koleksiyon oluşturur. Bunlar, II. Bâyezid’in afyon alışkanlığından, vasiyeti­ne dek her konuya açıklık getir­mektedir. Şiirleri bir divançede toplanmıştır.

    Zamanında uğursuzlu­ğu dillendirilen bu padişahın, sağlığında ve öldükten son­ra ermişliğine de inanılmıştır. Ölümüne düşürülen, “Geçdi Sultan Bâyezid-i Velî” tarih di­zesindeki “velî” (ermiş) söz­cüğü bunu ima eder. Hakkında efsaneler, keramet öyküleri de uydurulmuştur. Topkapı Sa­rayı’nda yaptırttığı Sultan Bâ­yezid Divanhanesi günümüze ulaşmamıştır. Sarayın Cebe­hane Meydanındaki 909/1503 tarihli nişan taşı, oğlu Şehzade Ahmed’in fırlattığı topuzla ilgi­li olup saray meydanlarındaki en eski anıtlardandır.

    II. Bâyezid’in dokuz cari­ye eşi: Hüsnüşah (Hüsnüşad), Bülbül, Nigâr, Gülruh, Şirin, (Ayşe?) Gülbahar, Mihrinaz (Mühürnaz), Ferruhşad ve adı bilinmeyen bir diğer cariyedir. 7 şehzadesi: Yavuz Selim, Şehin­şah, Ahmed, Abdullah, Âlem­şah, Korkud, Mahmud; 15 kı­zından adları bilinenler: Hatice, Aynışah, Hundi, Ayşe, Hüma­şah, Fâtıma, Şah, Selçuk sultan­lardır.

    II. Bâyezid’in İtalyan mimar-ressam Leonardo da Vinci’ye yaptırdığı Boğaz köprüsü tasarımı
  • Futbolda rekabet İspanyolcadır

    İngilizler buldu ama İspanyollar yüceltti. Futbolun kalbi, rengi, heyecanı, rekabeti İspanya’da gelenekselleşti. Ülkenin iki büyük takımı Real Madrid ile Barcelona arasındaki 115 yıllık rekabet, bir dizi siyasal, sosyal ve parasal mücadeleyle beraber bugünlere geldi. Sahada kalmayan ezeli rekabetin satır başları…

    Dünyada zamanı adeta durduran kaç olay var ki… Şüphesiz El Clasi­co onlardan biri; hattâ belki de en sık tekrarlananı. Tarihten beslenen, çimlerde sahneye ko­nan modern zaman tragedyası. Bambaşka bir rekabet onların­ki, iki kulübün öyküsünden çok daha fazlası…

    Aslında her şey İngilte­re’nin seçkin üniversitelerinde eğitim alan İspanyolların Mad­rid’e dönmesiyle başlamıştı. Cambridge ve Oxford mezunu mektepli çocuklarla kimi aka­demisyenler, Ada’da sevdalan­dıkları oyunu doğdukları top­raklara taşımıştı. 1897’de Pazar sabahları futbol oynamak için kurdukları Sky kulübü, beş yıl sonra nurtopu gibi bir takım doğuruyordu.

    6 Mart 1902’de Madrid Fut­bol Kulübü resmen kapılarını açıyor, Juan Padros başkanlı­ğa seçiliyordu. Bayrağı ondan kardeşi Carlos teslim almıştı. Kaderin cilvesi, bu Katalan bi­raderler Barcelona’da doğmuş; iş için ikâmetgâhlarını başken­te aldırmışlardı.

    Bir gün dayısını ziyaret et­mek için Barcelona’ya giden gencecik bir İsviçreli, o şehre aşık olup kalmaya karar verin­ce olaylar gelişmişti. Düzenli futbol oynamak isteyen Hans Gamper’in Los Deportes gaze­tesindeki ilanı şöyleydi: “Eski İsviçre (futbol) şampiyonu şe­hirde futbol maçları düzenle­mek istiyor. Bu oyun hakkında heyecan duyan herkesi gazete­nin binasında herhangi bir Salı ya da Cuma akşamı 9-11 ara­sında bekliyor”. İlana bir hafta sonra 11 kişi cevap vermiş ve 29 Kasım 1899’da Barcelona kurulmuştu.

    Hans ismi, Katalanlar tam telaffuz edemiyor diye Kans, soyadı da Kamper olmuştu; da­ha sonra isminin Katalancası Joan’ı kullanıldı.

    Futbolun emekleme gün­lerindeki ilk randevu 13 Ma­yıs 1902’deydi. Madrid’e yıl­lar sonra unvanını kullanma onurunu bahşedecek VIII. Alfonso’nun taç giymesi şe­refine düzenlenen kupada, Katalanlar çiçeği burnunda­ki başkentlileri 3-1 yenerken, skoru Gamper ilan etmişti. Bu maçtan sonra tarihte iki ta­kım arasındaki ilk transfer de gerçekleşiyordu. Ünlü besteci Isaac Albeniz’in oğlu Alfonso, 2002’de domuz kafası atılacak Luis Figo’dan bir asır evvel Barcelona’dan Real Madrid’e transfer olmuştu.

    1920’de ise adeta silah­lar çekildi. Birileri tam adları­nın Katalancasını (Futbol Club Barcelona) kullanmaya başlar­ken, diğerleri kralın himayesine giriyordu. VIII. Alfonso buyur­muş, “kraliyet” manasına gelen Real, başkentlilerin adlarına eklenmişti. Artık kraliyete ait­tiler; onu sahada temsil edecek­ler, logolarında tacı bulundura­caklardı. Başarı alınyazılarıydı. Ötekiler ise Katalan milliyet­çiliğinin kalesiydiler. Onlar da kazanmak zorundaydı.

    266 maçlık amansız rekabet
    Real Madrid ve Barcelona bugüne kadar 266 maç yaptı. Maçlardan 110’unu Katalan ekibi, 97’sini Başkent ekibi kazandı. Real Madrid’in hem ilk maçı hem rövanşı 3-1 aldığı 1960 Avrupa Kupası Yarı Finali’nin yankısı uzun yıllar sürmüştü.

    Hayat memat meselesi

    Barcelona’nın kurucusu Gamper Joan Gamper 1899’da Katalan kulübünü kurdu. Kendisi de bir futbolcu olan kurucu, kulüpte 26 yıl boyunca çeşitli görevlerde bulundu, beş dönem başkanlık yaptı.

    Camp Nou’dan önceki yuvala­rı Les Corts’ta 1925’te yapılan bir maçta İspanyol Millî Marşı ıslıklanıp İngilizlerinki alkış­lanınca, diktatör Primo de Ri­vera’nın sabrı taşmıştı. Stadın kapısına altı ay kilit vuruldu, Gamper sınırdışı edildi. Kulüp­le ilişkisi kesilen işadamının bir süre sonra kente dönmesi­ne izin verilse de kara bulutlar üzerinden hiç eksik olmuyor­du. Büyük Buhran nedeniyle bütün malvarlığını kaybeden Barça’nın kurucusu 30 Tem­muz 1930’da intihar etti, cena­zesine binlerce insan katıldı.

    Aynı yıl muhalif La Rambla gazetesini kuran Josep Sunyol, 1935’te Barcelona’nın başka­nı oldu. Bir koltuğa birçok kar­puz sığdıran hukukçu, İspan­ya İç Savaşı’nın ilk günlerinde Franco taraftarlarınca öldü­rüldüğünde, tarihler 6 Ağus­tos 1936’yı gösteriyordu. Kulüp giderek sol entelektüellerin desteğini alırken, 1957’de açı­lan yeni yuvaları Camp Nou, Katalanca’nın özgürce konuşu­labildiği tek yer olmuştu. Çok sonraları Katalunya’ya özerklik verilmesi kampanyasının kal­bi de olan mabet, 38 yıllık sür­günden 1977’de dönen Josep Tarradellas’ın ilk ziyaret ettiği yerlerden biriydi. Katalan po­litikacı ancak Franco’nun ölü­münden iki yıl sonra doğdu­ğu topraklara ayağını basabil­mişti.

    İspanya İç Savaşı’nın bi­timiyle birlikte 1939’da lig­ler yine demir alıyordu. Başta bugünün Atletico Madrid’i, o günlerin Athletic Aviación’a destek veren Franco, sonradan Real Madrid’e yakınlaşmıştı. 1941’de çıkarılan bir kararna­meyle takımlar millîleştirildi. Buna göre kulüplerin adların­da yabancı sözcük kullanıla­mayacak, isimleri İspanyolca olacaktı. İşte bu yüzden bor­do-mavililerin adı Club de Fut­bol Barcelona olmuştu.

    13 Haziran 1943’te dünün General, bugünün Kral Kupa­sı’nda buluşmuştu ezeli rakip­ler. Yarı finalin ilk ayağında 3-0 kazanan Barcelona, Madrid’e rahat gidiyordu. Tevatüre göre organizasyona rütbesini veren Franco’nun Katalanlara redde­demeyecekleri bir teklifi vardı. Ailelerinin ve kendi hayatla­rından korkan futbolcular, es­ki Chamartin Stadyumu’nun çimlerinde bozguna uğramıştı. O gün tabelada yazan 11-1’lik skor, tahmin edebileceğiniz gi­bi en farklı El Clasico!

    İntikam için bordo-mavi­liler otuz yıl bekledi. 17 Şubat 1974’teki mücadele öncesinde Barça’nın beyni Johan Cruy­ff, oğlu Jordi için gün sayıyor­du. “Total futbol”un mimarı teknik direktör Rinus Michels, Ajax’tan sonra Barcelona’da da çalıştığı maestrosundan doğu­mun erkene çekilmesini rica edince olaylar gelişmişti. “Sarı Fare” Santiago Bernabeu çim­lerinde şiir yazınca, Real Mad­rid paramparça olmuştu: 5-0. Ertesi yıl Franco ölmüş, İspan­ya’da iklim değişmişti.

    En farklı galibiyetler İki takım arasında en farklı skorlar: 13 Haziran 1943’te Real Madrid 11-1, 8 Ocak 1994’te Bercelona 5-0 galip geldi.

    Tarihi değiştiren imza

    1939-1953 arasında şampiyon olamayan Real Madrid’in yaz­gısı bir transferle değişmişti. Tarihin en iyi oyuncularından biri olan Alfredo Di Stefano, eflatun-beyazlılara olaylı bir şekilde imza atıyor; başkentte hasat mevsimi başlıyordu. Bor­do-mavililer yıldız futbolcuy­la anlaşıp onu hazırlık maçında sahaya sürse de, haklarına sa­hip Güney Amerika ekipleriyle uzlaşamamıştı. Tam bu nokta­da başkentliler devreye girin­ce işler arapsaçına dönmüştü. İşin içinden çıkamayan İspanya Futbol Federasyonu gol maki­nasının her iki kulüpte de ikişer sene oynamasına karar verdi. Katalan milliyetçiliğinin iyiden iyiye alev aldığı günlerde bor­do-mavili camia da adeta yanı­yordu. 23 Eylül 1953’te resmen imzayı atan Di Stefano’nun gol­leriyle coşan “Beyaz Şimşekler”, bir ay sonraki El Clasico’da eze­li rakiplerini “beşlemişti”.

    Katalanların buluşma noktası Yıllar süren rekabette Barcelona Katalanların simgesi, Camp Nou da mâbedi olmuştu. Katalan politikacı Josep Tarradellas, Camp Nou’da halkı selamlıyor (1979).

    Bu transferden sonra şaha kalkan Real Madrid önce lig, ar­dından da Avrupa’da fırtına es­tirdi. 1955-56’dan itibaren Şam­piyon Kulüpler Kupası’nı adeta tekeline alan başkentliler üs­tüste beş kez zafere ulaşırken, tüm bu finallerde Di Stefano gol atmıştı! Ruh ikizi Ferenc Pus­kas ile birlikte camiayı uçuran efsanenin transferi adeta bir milattı. O güne kadar oynanan 22 sezonda sadece iki defa mut­lu sona ulaşan Beyaz Şimşekler, onun boy gösterdiği 11 sezonun sekizinde şampiyonluğa ulaş­mıştı.

    Peki Pele’nin “tarihin en iyi­si” dediği futbolcu ya Barcelo­na’ya gitseydi! Kuvvetle muh­temel bugün Real Madrid dün­ya devi değildi.

    Barcelona’nın o dönemki en iyilerinden Macar forvet Kubala.

    Bir kulüpten daha fazlası

    Rekabet kızışmaya başlar­ken, bordo-mavililer direksi­yonu biraz daha farklı bir yöne kırıyordu. İlk olarak 1968’de başkan Narcis de Carreras’ın konuşmasında yer verdiği ku­lübün mottosu “Més que un club” (Bir kulüpten daha faz­lası), camianın genlerine işle­mişti. Formasına uzunca bir süre reklam almayan Barcelo­na, 2006’da UNICEF ile imza­ladığı sözleşme doğrultusun­da onların logosunu taşımış; ayrıca projelere senede 1.5 milyon euro vermişti. Dünya­nın birçok kıtasında yoksullu­ğa, açlığa, hastalıklara dikkati çeken kulüp, Ekvador, Nepal ve Ruanda’daki mülteci çocukla­ra yardım eli de uzatmıştı. For­malarına reklam aldıklarında, tartışılan tek onlardı!

    1973’te Gaudi’nin şehrine ayak basan Cruyff, futbolculuk döneminde bir lig, bir de kupa şampiyonluğuna imza atabil­mişti. 1978’de başkanlık koltu­ğuna oturan ve tam 22 yıl görev yapan Josep Lluis Nunez, ya­vaş yavaş Barcelona’nın çehre­sini değiştiriyordu. Birçok tesi­se imza atmış, Barcelona Mü­zesi’ni açmış, La Masia çiftlik evini satın almıştı. İşte stadın dibindeki o yer altyapıya tahsis ediliyor, meyveleri sonradan alınıyordu.

    Bir röportajında Fran­co’nun kendisi de dahil bazı Katalan işadamlarına verdiği maddi- manevi desteğin altını çizen Nunez, İspanya’nın deği­şik bölgelerinin de bu krediler­le geliştiğini vurgulamıştı.

    Cruyff efsanesi Barcelona’nın efsanevi futbolcusu Cruyff, 1973 yılında Ajax’tan transfer edildi. Hollandalı efsane futbolcu 2016’da öldü.

    Topun ağzındayken son çare olarak 1988’de Cruyff’u takımın başına geçiren baş­kan huzura kavuştu. Hollanda­lı futbol filozofu hem üst, hem de altyapıyı mükemmelleştiri­yordu. Pasa dayalı oyun anla­yışı gelişiyor, kulübün gençleri topla yatıp kalkmaya başlıyor­du. Artık teknik önemliydi; fi­zik ikinci plana atılmıştı. Daha önceden ıskartaya çıkarılacak çelimsiz Xavi, Andres Iniesta, Lionel Messi gibi futbolcular bu zihniyet doğrultusunda gü­neş gibi parladılar.

    80’lerde kendi yetiştirdi­ği değerlerle şampiyonluklara ulaşan Real Madrid, 2000’lerde yıldızlar topluluğuna dönmüş­tü. Bir pazarlama stratejisinin de sonucu olan Los Galacticos forma sattırıyor, fakat ezeli ra­kibinin gölgesinde kalıyordu. 29 Kasım 2010’da Barça, Real Madrid’i beşlerken; oynayan 14 futbolcudan 10’u La Masia çı­kışlıydı. İki yıl sonraki Levan­te maçında sakatlanan Dani Alves’in yerine Martin Monto­ya geçtiğinde tarih yazılıyordu; sahadaki 11’in tamamı o altya­pıdandı!

    Habil ile Kabil’in çimlerde­ki dansları daha uzun süre mil­yarları ekranları başına mıhla­yacak gibi gözüküyor. Rande­vuların saati belirlenirken yer yer futbol pazarının Uzakdo­ğulu güçlü aktörleri de ihmal edilmiyor. Zamanın ruhu elbet­te bunu gerektiriyor.

    RAKAMLARLA EL CLASİCO

    Amansız mücadelenin satırbaşları

    BUGÜNE dek toplam 266 El Clasico oynandı. Barcelona’nın 110, Real Madrid’in 97 galibiyeti var. Resmî randevularda ise başkentlilerin üstünlüğü bulunuyor. Resmî 233 randevunun 93’ünü eflatun-beyazlılar, 91’ini ise bordo-mavililer kazandı.

    LIGDE Real Madrid’in 32, Barcelona’nın ise 24 şampiyonluğu bulunuyor. Katalanlar 27 Mayıs’ta Alaves ile 29. Kral Kupası zaferi için, başkentliler ise 3 Haziran’da 12. Kupa zaferi için Juventus ile kozlarını paylaşacak (dergimiz basılmış olacak). Bugüne dek Beyaz Şimşekler’in kazandıkları arasında 19 Kral Kupası, 2 UEFA Kupası, 3 Avrupa Süper Kupası, 3 Kıtalararası Kupa, 2 FIFA Dünya Kulüpler Kupası dikkat çekiyor. Bordo-mavililerin ise eski adıyla Şampiyon Kulüpler, bugünkü adıyla Şampiyonlar Ligi’nde 5, Kupa Galipleri’nde 4, Fuar Şehirleri Kupası’nda 3, Avrupa Süper Kupası’nda 5, FIFA Dünya Kulüpler Kupası’nda da 3 zaferi var.

    REKABET tarihinin en golcüsü Lionel Messi. Son buluşmanın uzatmalarında takımını galibiyete taşıyan Arjantinli yıldız 23 defa Real Madrid ağlarını havalandırmış durumda. Başkent cephesinde ise Di Stefano’nun 18, Cristiano Ronaldo’nun da 16 golü bulunuyor.

    EZELİ rekabette en çok boy gösteren Manuel Sanchis. Real Madrid’in altyapısından yetişen savunma oyuncusu 43 Barcelona mücadelesinde sahne almış. Kupa koleksiyonerlerinden beyaz şimşek Fransisco Gento ile bordo-mavililerin unutulmaz kaptanı Xavi 42 El Clasico’da sahne almış. Şimdilik Iniesta 35, Messi ile Sergio Ramos ise 34 defa bu büyük heyecanı yaşamış.

    DEVLER bugüne kadar dört kez Kupa1’de eşleşmiş. Eski adıyla Şampiyon Kulüpler, bugünkü ismiyle Şampiyonlar Ligi’ndeki buluşmaların ikisinde Real Madrid, ikisinde ise Barcelona yoluna devam etmiş. Şimdiye kadar üç defa yarı finalde buluşan ezeli rakiplerden turlayan o sezon zafere ulaşmış. (1960 ve 2002 Real Madrid, 2011 Barcelona)

    İSPANYA’DA şampiyonu iki tarafa dizilip alkışlayarak karşılama geleneğine “pasillo” deniyor. Buna göre lig yarışını en önde göğüsleyen takım eğer bunu sezon içinde başarırsa rakipleri tarafından onurlandırılıyor. Tarihte üç kez taraflar El Clasico’ya şampiyon olarak çıkmıştı.

    BU amansız rekabette taraftarların da rakip futbolcuya hakkını teslim ettiği anlar mevcut. 1989’da 33 yaşında trajik bir kazada ölen İngiliz Laurie Cunningham, 1980’de döktürdüğü El Clasico’da Camp Nou tarafından onurlandırılmıştı. Sonradan Maradona, Ronaldinho ve Iniesta Santiago Bernabeu’da ayakta alkışlanacaktı.

    BUGÜNE kadar iki takımda da oynayan 33 futbolcu var. Tarihte ilk Alfonso Albeniz 1902’de, son olarak da Javier Saviola 2007’de bunu gerçekleştirmişti. Rekabetin iki kıyısında da sahne alanların en ünlüleri Figo, Bernd Schuster, Gheorghe Hagi, Michael Laudrup, Brezilyalı Ronaldo ve Luis Enrique olsa gerek.

    FIKSTÜRÜN azizliği 2011’de tüm dünyayı mest etmişti. Devler 18 gün içinde dört kez karşı karşıya gelmişti. Ligde berabere kalmışlar, kupa finalinde ise uzatmalarda Madridliler gülmüştü. Şampiyonlar Ligi yarı finalinin ilk ayağında deplasmanda Messi’nin golleriyle gülen Katalanlar, rövanşta da berabere kalarak tur atlamıştı.

    EZELİ rekabet sosyal medyaya da yansımış durumda. Real Madrid’in Facebook’taki hayran sayısı yaklaşık 200 bin daha fazla. Başkentlilerin 102 milyondan fazla hayranı bulunuyor. İspanyol devlerinin yanına yaklaşmak uzun süre mümkün görünmüyor.

  • NEREDE O ESKİ CAMİLER…

    Şehr-i İstanbul, fethedildiği günden bu yana sayısız İslâm eserine evsahipliği yaptı, yapıyor. Her iki yakada minareleri ve kubbeleriyle şehrin siluetini oluşturan camiler bu eserlerin en önde gelenleri. Altı yüzyılda hemen her sokağa, her köşe başına inci tanesi gibi dağılmış yapıların günümüzdeyse sadece belirli bir kısmı ayakta. #tarih olarak, çoğu 20. yüzyılda yıkılan, yokedilen mâbetleri Hayri Necdet İşli ve İsmail Büyükseçgin’in kıymetli çalışması Osmanlı Devri İstanbul Camileri’nden yararlanarak derledik.

    MERZİFONİ CAMİİ Karaköy meydanında Fatih devrinden kalma camii, II. Abdülhamid tarafından yeni baştan yaptırtıldı. Bu camii de 1958’de yol açılması gerekçesiyle yıktırıldı.
    VOYNUK ŞÜCAĞ MESCİDİ Voynuk Şücaeddin İbrahim Efendi tarafından Unkapanı’nda yaptırıldı. 1957’de istimlâk edilen camiin haziresinde, İstanbul’un fethinden sonraki ilk kadısı Hızır Bey Çelebi’nin mezarı yeralmaktaydı. Yerinde bugün İMÇ binaları bulunuyor.
    BALIK PAZARI İSKELESİ MESCİDİ Sultan II. Mustafa döneminde yapılan, I. Abdülhamid döneminde yanan mescidin onarımı III. Selim’in veziri İzzet Paşa tarafından yaptırıldı. Eminönü’ndeki mescid bugünkü Galata Köprüsü ile Zindan Han binasının arasındaki rıhtımda bulunuyordu. 1936 yılında meydan genişletmesi esnasında yıkıldı.
    DEFTERDAR MESCİDİ 1554 yılında tarihçi İdris-i Bitlisi’nin oğlu Defterdar Ebu Fazl Mahmud Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tophane semtinde, Defterdar Yokuşu’nda bulunan camii, betonarme olarak 1990’lı yıllarda yeniden inşa edildi.
    PERKAPU MESCİDİ Fatih’te bugünkü Müftü Ali Mahallesi’nde bulunan mescidin bir diğer adı Kandili Güzel Mescidi’dir. Hüsrev Kâtip tarafından vakfedilmiştir. Yapıdan günümüze hiçbir iz kalmamıştır.
    ALACA MİNARE MESCİDİ Kanunî Sultan Süleyman dönemi kaptanlarından Murat Reis tarafından yaptırılmıştı. Tayyarzade Ata Bey’e göre mescit Üsküdar’da Moravi Kuyusu mevkiinde yer alıyordu. Kuyu bugün mevcut, fakat mescidin yerinde park var.
    HADIM HASAN PAŞA CAMİİ III. Mehmed’e kısa süre sadrazamlık eden Hadım Hasan Paşa tarafından 1597’de Cağaloğlu’nda yaptırılmıştı. Uzun yıllar harap durumda kalan mescit, alanının bir bölümünü cadde genişletmesine kaptırdı.
    BOSTAN CAMİİ Adını 1591’de vefat eden banisi Bostancıbaşı Abdullah Ağa’dan alıyordu. İstanbul’un fethinden yarım yüzyıl sonra Fatih-Küçük Langa’da yaptırılan orijinal eserlerden biriydi. Dört yüz yıla yakın bozulmadan kaldı, büyük 1911 yangınını sağ atlattı, fakat 1937’de yol açılmasını aşamadı.
    YENİ ÇEŞME MESCİDİ Üsküdar’da Ahmediye Meydanı’nda bulunuyordu. Kızlarağası Mehmet Ağa tarafından 1587 yılında yapılmıştı. Yol açılması sebebiyle 1933’te yıkıldı. Şu anda yerinde Hezarfen Ahmet Çelebi’nin modern bir heykeli bulunuyor.
    DARÜŞŞİFA MESCİDİ Bugünkü adıyla Valide Atik Camii, Nurbanu Valide Sultan Külliyesi’nin darüşşifasına ait mescid, minaresiz ahşap fevkanidir. 1970 yılında çökmüştür. Restorasyon kısmen devam ediyor.
    SALI PAZARI CAMİİ Derya Beyleri’nden Süheyl Bey tarafından 1591’de Mimar Sinan’a yaptırılan Karaköy’deki mâbet, Süheyl Bey Camii diye de anılır. 1873’te Sultan Abdülaziz tarafından yeniden inşa edilen mescid 1957 yılında yıktırılmıştır. Yerine yakın zamanda iş merkezi görünümlü bir “cami” yapıldı.
    AYDINOĞLU TEKKESİ MESCİDİ Eminönü’nde bulunan tekke, Saçlı Emir Mehmed Muhyiddin Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tekkenin üçüncü şeyhi olan Ünsi Hasan Efendi’ye ait fotoğraftaki binalar, yol imarı nedeniyle yıktırıldı. Şimdi sadece tekkeye ait mezarlık mevcut.
    SULTAN SELİM MEDRESESİ MESCİDİ Yenibahçe Vadisi’nde, Vatan caddesinde bulunan mescid, etrafındaki medresesiyle birlikte kompleks halindedir. Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Bugün yerinde bir tıp merkezi var.
    ASMALI MESCİD Orijinal mimarisi zamanla bozulsa da Fatih Sultan Mehmed devrinden kalma olan mescid, Hoca Ferhad tarafından yaptırılmıştı. 1917’ye kadar ayakta kaldı fakat yerine Türk-Alman Dostluk Yurdu inşa edilmek üzere yıktırıldı.

    İstanbul’un 981 mâbedi birarada

    Hayri Necdet İşli

    Tarihçi Hayri Necdet İşli, Yüksek Mimar İsmail Büyükseçgin ile birlikte İstanbul’un 981 adet cami ve mescidini biraraya getirdi. Camilerin dış mimarisini gösteren 1940’lı yıllardaki fotoğraflar özenle seçildi, negatifleri bulundu. Fazıl Ayanoğlu ve Şinasi Akbatu’ya ait fişler, derkenarlar ve kurumların çeşitli yazışmaları için arşivler titizce tarandı. Üç ciltlik seri için Ayvansarayî Hüseyin Efendi’nin 1768’deki 821 mâbedi biraraya getirdiği Hadîkat’ül Cevâmi’si temel kaynak olarak alındı. Yirmi yıllık çalışma sonucunda Osmanlı Devri İstanbul Camileri, Türkiye neşriyatına kazandırıldı. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun desteğiyle hazırlanan eseri yönetim kurulu başkanı Bülent Katkak “kültürel mirasımızın kayıtlı envanteri” olarak niteliyor. Fotoğraflı ansiklopedik rehber niteliğindeki bu kıymetli çalışma sınırlı sayıda basılıyor ve bu Ramazan ayı içerisinde satışa sunulması bekleniyor.

  • İçki içmek yasak oldu, mafyaya gün doğdu

    Ünlü Amerikalı yazar Jack London alkolikti ama, 1913’te içki yasağının en güçlü propaganda metnini o yazmıştı: “Kadınlar oy hakkını kazanınca, oylarını içki yasağı için kullanacak… Alkoliğin tabutuna eşler, kız kardeşler, anneler çiviyi çakacak”. Gerçekten öyle oldu. İçki yanlısı “yaşlar” ile içki düşmanı “kurular” arasındaki mücadele ikincilerin zaferiyle sonuçlandı. Büyük bir toplumsal hareket, 1920’de ABD’ye içki yasağını getirdi. Ama yasak beklendiği gibi gecekonduları, sarhoşluğu, sefaleti ortadan kaldırmadı; aksine ülkeyi yeni bir suç batağına soktu. 13 yıl sonra yine kadınların önderliğinde başka bir büyük toplumsal hareket, içki yasağını kaldırdı.

    16 Ocak 1920, ABD’nin bütün kentlerinde gece yarısına kadar başdöndürücü bir telaşla geçti. San Francisco yollarında bugün bile rastlanmayan bir trafik var­dı. Kapı girişleri, merdiven boş­lukları, kaldırımlar içki kasala­rıyla tıklım tıklım dolduğundan adım atmak mümkün değildi. New York’ta ünlü Gold içki dük­kânı, gece yarısına doğru envan­terinin son ürünlerini kaldırıma yığmış, üzerine “Şişesi 1 Dolar!” diye bir ilan yapıştırmıştı.

    Saat 24.00’ü çaldığında, ABD’de içki yasağı başladı. Yasa­ğı getirmekte en büyük rolü oy­nayan Anti-Saloon League (An­ti-Saloon Cephesi) adlı dernek şu açıklamayı yaptı: “Gece yarı­sını bir geçe… yeni bir ulus doğa­cak”. Yasaktan beklenenleri en iyi anlatan metin, eski beyzbol­cu Billy Sunday’in Virginia Nor­folk’ta yaptığı ve on bin kişinin katıldığı “diriliş toplantısı”nda söyledikleriydi: “Gözyaşlarının saltanatı bitti. Gecekondular yakında sadece bir anı olacak. Hapishanelerimizi fabrikaya çe­vireceğiz. Erkekler dimdik yürü­yecek, kadınlar gülümseyecek, çocuklar gülecek. Cehennem ar­tık ebediyen kiralık!”

    Birleşik Devletler’de büyük ayrışma ABD 20 yüzyıl başında “yaşlar” (içki içenler) ve “kurular” (içki içmeyenler) olarak ikiye bölünmüştü. Yasağın kanunlaşmasıyla beraber fıçılar dolusu bira sokaklara döküldü.

    ABD kurulduğu andan iti­baren, aşırı içki içilen bir yer ol­muştu. 19. yüzyılda bu yeni ülke­ye gelen her yabancı ziyaretçi­nin dikkatini çeken bir özellikti bu. Başkan Abraham Lincoln’ün 1842’de söylediği gibi, “İçki Amerikalı bebeğin ilk gıdası, ölüm döşeğindeki adamın son düşüncesi”ydi. 20. yüzyıl başın­da ülke “yaşlar” (içki içenler) ve “kurular” (içki içmeyen ve içki yasağı getirilmesini isteyenler) arasında ikiye ayrılmıştı.

    Alkollü içki tüketilen yerlere “saloon” deniyordu. “Kuru” mili­tanlar ses getiren ilk eylemlerini buralarda başlattı. Saloon’ların çoğu sadece erkeklerin girdiği, içki ve sidik birikintilerinin ara­sında zor yürünen, iğrenç yer­lerdi. Kadınlar, paralarını içkiye yatıran, evlerini ihmal eden, eş­lerini ve çocuklarını döven sar­hoş kocalar yüzünden saloon’la­rın en büyük kurbanıydı.

    Ohio eyaletinin Hillsboro kentinde Eliza Thompson adlı orta yaşlı bir ev kadını, 23 Aralık 1873’te peşinde yetmişbeş ka­dınla kentin saloon’larına karşı saldırıya geçti. Kadınlar saloon’a giriyor, diz çökerek yüksek ses­le dua etmeye başlıyordu; tabii kimse onlara dokunmaya cesa­ret edemiyordu. Bu eylem türü hemen her yere yayıldı. Alkolü bütün günahların anası olarak gören güçlü Baptist ve Metodist kiliselerinin desteği sayesinde kadınlar büyük bir toplumsal hareket başlattı.

    Birkaç yıl sonra Frances Willard adlı bir başka kadın, 250 bin kişilik bir orduya dönüşen Kadınlar Hıristiyan İtidal Birli­ği’ni (WCTU) kurdu. Bu dernek kadınlara oy hakkı mücadele­sinde de öncü bir rol oyna­yacaktı. Köpeğine “Hibbie” adını (İngilizce yasak anla­mına gelen “prohibition”ın kısaltması) takan ve kendisini Hıristiyan Sosyalist olarak ta­nımlayan Willard, eylem alanı­nı durmadan genişleterek sekiz saatlik işgününden, Osmanlı Ermenilerinin haklarının savu­nulmasına kadar sayısız davaya el attı.

    Ancak Anti-Saloon Cephesi (ASL) adlı örgüt, bu siyasi hata­yı yapmadı. Hedefler ne kadar çoğalırsa onlara ulaşmanın da o kadar zorlaşacağını anlayan cephe, kendine tek bir hedef be­lirledi: İçkiyi yasaklamak. Kuru­cusu Howard H. Russell’in söz­leri açıktı: “Anti-Saloon Cephesi bir parti değil. Zinayı, kumarı, at yarışını, cinayeti, hırsızlığı veya kundakçılığı ortadan kaldırma­ya da çalışmıyoruz. Altın stan­dardı, serbest ticaret, reform gi­bi konular bizi hiç mi hiç ilgilen­dirmiyor”. Yöntem konusunda da şunları söylüyordu: “Anti-Sa­loon Cephesi, siyasi cezalan­dırma ve ödüllendirme üzerine kuruludur”. ASL hiçbir zaman çoğunluğu elde etmek için uğ­raşmadı, çünkü herhangi bir si­yasi yarışta oy verenlerin onda birini kazanması, sonucu belir­lemesi için yeterliydi.

    Alkole karşı mücadele Kadınlar Hıristiyan İtidal Birliği’nin (WCTU) alkole karşı mücadele eden kurucusu Frances Willard, ateşli konuşmalarıyla büyük etki yaratmıştı.

    ASL 1910’larda kendisine müthiş bir önder buldu: Wayne Wheeler. Her siyasi parti ve si­vil toplum kuruluşunun sahip olmak isteyeceği biriydi. Çok çalışkandı, siyasi zekası parlak­tı, herkesle iyi geçinebiliyordu. “Baskı grubu” (pressure group) terimini ilk ortaya atan oydu. Kongre seçimlerini izliyor, her partiden adayları “yaş/kuru” di­ye ikiye ayırarak ele alıyordu. İki aday arasında yakın bir reka­bet varsa, dernek bütün gücüy­le “yaş aday”ı mahvetmek için kampanyaya başlıyor ve öbür adayın kazanmasını sağlıyordu.

    ASL’nin bağrında her kesim ve siyasetten insanlar toplan­mıştı. Aralarında ABD’nin en zengini petrol milyarderi John Rockefeller da vardı; işçi sını­fının içkinin kurbanı olduğunu düşünen sendikalar ve sosya­listler de. Eski köleci eyaletler­de siyahlardan nefret edenler de, onların yaşam standartları­nı düzeltmek isteyen reformcu­lar da içkiye karşıydı. Siyahla­rı linç etmesiyle tanınan ırkçı Klu Klux Klan örgütü, içki ya­sağı kampanyası sırasında bü­yümüştü. O dönemde böyle bir örgüt, öteden beri köleliğe karşı çıkan, en büyük siyah cemaatine sahip Baptistlerle aynı cephede yer alabiliyordu.

    Ancak alkollü içkiler 1910’da federal hükümetin vergi geliri­nin yüzde 30’unu sağladığından, içkiyi yasaklamak için devle­te yeni bir vergi bulmak gere­kiyordu. Bankacılara ve büyük tekellere karşı nefretin zirveye ulaştığı 1890’larda gelir vergi­si kampanyası zaten başlamıştı. Sonunda, “kurular”ın da deste­ğiyle 1913’de Anayasa’ya ekle­nen 16. Madde, ABD hükümeti­ne herkesten gelirine göre vergi alma hakkı tanındı.

    ABD Anayasası’na yeni bir madde eklemek bugün oldu­ğu gibi o gün de şöyle bir süreç izliyordu: Kongre’de bir madde tasarısı öneriliyor, bunun önce Kongre’yi oluşturan iki organ­da yani Temsilciler Meclisi ve Senato’da oyların üçte ikisi­ni alması, sonra da eyaletle­rin yasama organlarının dörtte üçü tarafından onaylanması gerekiyordu. Siyasi öngörü ye­teneği yüksek olan Anti-Salo­on Cephesi, gelir vergisi kabul edilir edilmez bir an önce içki yasağını getirmenin peşindeydi; çünkü 1920’de yapılacak nüfus sayımında, genellikle “yaş” olan kentli nüfusun genellikle “ku­ru” olan kırsal nüfusu geçece­ği anlaşılıyordu. ABD Anayasa­sı, her sayımdan sonra Kongre üyelerinin dağılımını yeni nüfu­sa göre tekrar düzenlemeyi ön­gördüğünden, bu önemli nüfus kaymasından önce içki yasağı maddesi Kongre’nin önüne ge­tirilmeliydi. 1917’de ABD’nin Almanya’ya karşı 1. Dünya Sava­şı’na girmesi de kuruların işine yaradı, çünkü ülkedeki bira sek­törü Alman asıllıların elindeydi. Savaş, bu Almanca bira marka­larının ardındaki isimleri halk düşmanı ilan etmek için bere­ketli bir zemin hazırladı.

    Dökmek işe yaramadı Yasakla birlikte kanalizasyona dökülen içkiler… Diğer yandan alkol ve içki kaçakçılığı tırmanışa geçmişti.

    Aralık 1917’de Anayasa’ya eklenecek ve “sarhoş edici içe­ceklerin imalatını, satışını, nak­liyatını, ihracatını ve ithalatını” yasaklayan 18. Madde tasarısı, her iki meclisten şimşek hızıyla geçti. Tek tartışma, bu yasaktan zarar görecek sektörlere tazmi­nat ödenip ödenmeyeceğiyle il­giliydi. Eski köleci eyaletten bir senatör “Zencileri elinden alın­dığında benim dedeme kimse tazminat ödemedi” diyerek so­runu halletti. Yasağın eyaletler­ce onaylandıktan bir yıl sonra yürürlüğe girmesi koşulu, ilgili sektörler için yeterli bir telafi sayıldı. Kongre’den geçen tasarı eyaletlerin dörtte üçü (o sırada 36 eyalet) tarafından kabul edil­diğinde, “yaşlar” sarhoşluktan uyandılar.

    Anayasa’daki değişikliğin ardından, Temsilciler Meclisi üyesi Andrew Volstead’in hazır­ladığı “Ulusal İçki Yasağı Yasa­sı” kabul edildi. Volstead Yasası denilen bu düzenlemede bir­kaç istisna vardı: Köy evlerinde meyvelerden yapılan, ev halkı­nın tüketimine yönelik içkiler yasak kapsamı dışındaydı. Tıbbi nedenlerle alkol kullanımı da yasaklanmamıştı; ancak bunu yalnız doktor reçetesiyle ecza­neden almak mümkündü. Kato­lik ve Yahudilerin ibadetlerinde kullandığı şarap da yasak kapsa­mı dışındaydı. Bu muafiyetler, gri bir bölge yaratarak içki ka­çakçılığının önemli bir kolunu oluşturacaktı.

    Yasağın ilk birkaç yılında gerçekten sarhoşluktan dolayı meydana gelen olaylar ve ha­pishanedeki insan sayısı ciddi biçimde azaldı. Öte yandan içki kaçakçılığı da hemen başladı. Kanada’nın Montréal kentinde bir viski fabrikası kuran, ayrıca İskoçya’dan da viski ithal eden Sam Bronfman, ABD sınırın­da Kanada gümrüğüne gereken vergiyi ödüyordu. Ama sonra, buz tutmuş sınırdan geçen kam­yonlar veya Detroit Nehri üze­rinden yola koyulan tekneler ABD gümrüğüne uğramadan ül­kenin içlerine doğru akıyordu.

    Bir başka yöntem, içkileri önce İngiliz sömürgesi Baha­ma adalarındaki Nassau’ya yol­lamaktı: Oradan kasalarla dolu gemiler ABD karasularının açı­ğına, uluslararası sulara demir atıyor, müşterilerin kendi tekne­leriyle gelip siparişleri almasını bekliyordu. Bahamalar’a küçük bir vergi sayesinde girip çıkan içki sayesinde adada yeni bir kanalizasyon sistemi, yeni bir liman, kilometrelerce yol inşa edildi. Sömürgenin İngiliz valisi Sir Bede Clifford, adadaki Kris­tof Kolomb ve Kraliçe Victoria heykellerinin yanına bir de ABD Temsilciler Meclisi üyesi And­rew Volstead’in heykelinin ya­pılması gerektiğini bile söyledi. Aniden ekonomik patlama ya­şayan bir diğer ada da, ABD’nin kuzey kıyılarına yakın Fransız sömürgesi St. Pierre’di.

    36 eyalette yasaklandı 25 Ocak 1919 tarihli The American Issue gazetesi, “ABD Kuru Oy Verdi” manşeti ve “36 eyalet içki yasağını onayladı” spotuyla çıkmıştı.

    California’nın Napa Vadi­si’ndeki bağcılar, ürettikleri sıra­dan bir üzümü ülkenin herye­rine gönderiyor, isteyen evinin bodrumunda kendi şarabını kendisi yapıyordu. Bölgenin en iyi bağcısı Fransız asıllı Geor­ges de Latour, Katolik Kilisesi ile yaptığı anlaşma sonucu şarap yapımında ustalaşıp zenginleş­ti. Önce alkolsüz bira yapımını deneyen biracılar ise sonradan yasal olarak glukoz şurubu sat­maya başladı; yanında bira yapı­mında kullanacak alet-edevatı satmayı da ihmal etmiyorlardı. Hekimler ve eczacılar güya sağ­lık nedeniyle hastalara dağıtılan alkol reçeteleri sayesinde refaha kavuştu; hatta sadece reçete­li viski satan, ilacı da süs olsun diye vitrinine koyan eczaneler türedi.

    Bakanlar ve kongre üyeleri bir kadeh içmek için büyükelçi­likleri dolduruyor, yabancı dip­lomatlar ABD Dışişleri Bakanlı­ğının resepsiyonlarından “Sular şampanya gibi aktı” diye dalga geçiyordu. Kentlerde yeni bir “saloon” tipi türemişti. Bugün­kü barların atası olan bu eğlence yerlerine “speakeasy” deniyor­du. Sözde yalnız üyelerin kabul edildiği bu kulüplerde yemek ye­niyor, bardan içki alınıyor, dans ediliyordu. Vaktiyle saloon’lara sadece dua etmek için giren ka­dınlar şimdi speakesy’lerde içip içip dans ediyordu.

    Yasak yılları, ABD’deki “Kokteyl Çağı” denilen dönemi doğurmuştu. Kaçak içkilerin ka­litesi kuşkulu olduğundan, bun­lara meyveler ekleyerek kokteyl denilen yeni bir içki türü geliş­tirilmişti. Örneğin New York’ta (bugün de varlığını sürdüren) 21 Club adlı speakeasy, bir baskın olduğunda, duvarın içine girip gözden kaybolan barı ve kimse­nin bulamadığı gizli mahzeniyle ünlüydü.

    Amatörce başlayan içki ka­çakçılığı ABD’nin ilk büyük suç örgütlerinin kurulmasını sağla­dı. Eski mahalle çeteleri, bildi­ğimiz mafya teşkilatına dönüş­tü. New York’ta Lucky Luciano, Frank Costello ve Meyer Lans­ky, Chicago’da Al Capone gibi gangsterler türedi. Yasak baş­ladığında 20’li yaşlarda olan bu kabadayıların, 1929’da Atlantic City’de yaptıkları bir zirvede, ül­keyi aralarında parselledikleri söyleniyordu. Ticaret Bakanlı­ğı bünyesinde, işi Volstead Ya­sası’nı çiğneyenleri yakalamak olan federal bir Yasak Bürosu kurulmuştu. Burada görevli “ya­sak ajanları” için aranılan tek öl­çüt “kuru” olmalarıydı.

    Yasaktan 1 gün önce Yasak başlamadan bir gün önce içki dükkânlarının önünde kuyruk vardı (Detroit). 1920 Ocak’ının günü itibariyle başlayan yasaktan evvel içkinin şişesi 1 Dolar’a indirilse de stoklar tüketilemedi.

    Büyük umutlarla başlayan içki yasağı hayalkırıklığıyla so­nuçlandı. 1910’larda “kurular”ın ilerleyişi nasıl durdurulamaz gi­bi gözüküyorsa, 1930’larda “yaş­lar”ın ilerleyişi de önüne geçile­mez hale geldi. 1927’de Anti-Sa­loon Cephesi’nin önderi Wayne Wheeler’ın ölümü, derneği Metodist Piskopos James Can­non’un eline bırakmıştı. “Kuru Mesih” lakabıyla tanınan Pis­kopos Cannon’da önceki liderin zekası ve insan ilişkilerindeki becerisi yoktu. Onun önderliğin­de Anti-Saloon Cephesi, gayri­resmi bir polis örgütüne benze­mişti. Otomobil antifrizlerinde­ki alkolü içerek ölenler için “hak ettikleri cehenneme gittiler” gibi açıklamalar yapması, halkın tepkisine yol açıyordu.

    Cephe 1928 başkanlık se­çimlerinda “yaş” Demokrat Parti adayı Al Smith’in “kuru” Cumhuriyetçi Parti adayı Her­bert Hoover karşısında yenilme­sini sağladı. Bu seçimi büyük bir zafer sanan Piskopos Cannon, “yaşlar”a hadlerini bildirmek istedi. Ertesi yıl Kongre’den ge­çirttiği Jones Yasası, içki yasa­ğı cezalarını on kat artırdı. Bir kadeh içki satın alan insan ön­ceden para cezasına çarptırılır­ken, şimdi içki kaçakçısının suç ortağı kabul edilerek üç yıl hap­se mahkûm edilebilecek, birkaç dolarlık ek gelir için evde yaptığı elma şarabını satan köylü üç-beş yıl hapse atılabilecekti.

    Aurora adlı küçük bir kentte, makineli tüfekler, kurşun geçir­mez yelekler ve gözyaşı bomba­larıyla bir eve baskın yapan Ya­sak Bürosu ajanları, kaçakçının karısını mutfağında öldürünce, “Aurora Katliamı” gazetelerin manşetine taşındı.

    Çorap içi şişe İçki yasağı, ABD’de “Kokteyl Çağı” denen dönemi başlattı. Kadınlar çoraplarının arasına şişe saklıyor, baskınlara karşı önlemli gizli barlar yaygınlaşıyordu.

    1929 sonunda başlayan Bü­yük Bunalım, Amerikan toplu­munu baştan aşağı sarsıyordu. İçki vergisini telafi eden gelir vergisi, 1930’da yüzde 15, erte­si yıl yüzde 37, bir sonraki yıl yüzde 26 oranında azaldı. Doğal olarak Yasak Bürosu’na ayrı­lan gelir daha da kısıtlandı; oy­sa Piskopos Cannon’a göre, içki meselesini halletmek için ülke­de en az 100.000 Yasak Bürosu ajanına ihtiyaç vardı. Bu ajan­ların yolsuzlukları ayyuka çık­tığından artık politikacılar alay ediyordu: “Evet, 100 bin ajan gerekiyor; bir de onları kont­rol etmek için bir 100 bin ajan daha…”

    Her kesimde içki yasağı­nın ülkeyi cennet yerine ce­henneme çevirdiği düşüncesi yaygınlaşıyordu. Bayrağı yine kadınlar taşıdı. 1929’da kuru­lan WONPR’nin (İçki Yasağı Reformu İçin Kadınlar Örgü­tü) üye sayısı 1 milyona yaklaştı. WONPR’nin kurucusu Pauline Sabin, Temsilciler Meclisi Ada­let Komisyonu’na içki yasağının kalkmasını kadınların neden istediklerini şöyle açıklıyordu: “Eskiden saloon’lar söz konusu olduğunda anneler hiç değilse çocukları için kaygı duymuyor­du, çünkü küçük yaştakilere içki satan bir yerin izni hemen elin­den alınıyordu. Şimdi ABD’nin herhangi bir yerinde bir spea­keasy’ye girin, 15-16 yaşında bir sürü sarhoş çocukla karşılaşa­caksınız”.

    Serbest ama zor Kadınlar içki yasağına karşı gösteri yapıyor. Kaçakçılar 13 yıl süren yasağın kalkmasına karşı çıktılar. İçki yasağının kalkması da, içki içmeyi kolaylaştırmadı.

    İçki kaçakçıları tabii yasa­ğın kalkmasına karşıydı. Yazar William Faulkner “İçki yasak­çılarıyla kaçakçıları arasındaki bu uzun ve mutlu evliliği boz­mayın!” diye alay etmişti. “Yaş­lar”ın karşı-reform saldırısı o kadar hızla büyüdü ki, 1932 seçimlerinde Demokrat Par­ti adayı Franklin D. Roosevelt, açıkça içki yasağına karşı oldu­ğunu ilan ettiğinde, Anti-Sa­loon Cephesi’nin eli böğründe kaldı. Roosevelt seçildi, ertesi yıl şubat ayında içki yasağıyla ilgili 18. Madde’yi yürürlükten kaldıran 21. Madde Kongre’den geçti; eyaletlerin çoğunluğu ta­rafından onaylandı ve 5 Aralık 1933’de bu 13 yıllık toplumsal deney sona erdi. Roosevelt’in söylediği gibi “şimdi Ameri­ka’nın şöyle bir içkiye ihtiyacı var”dı.

    İçkinin yasallaşması içki iç­meyi kolaylaştırmadı, aksine zorlaştırdı. Kuralsızlığın hâkim olduğu yıllarda o kadar çok içki içiliyordu ki, bir komedyen şöyle espri yapabiliyordu: “Hatırlıyor musun Yasak’tan önceki o eski günleri? Pazar gecesi şöyle bir içki bile satın alamazdık?” Oysa artık uyulması gereken gün ve saatler, yaş sınırı, okul, kilise ve hastane yakınında içki yasağı, lisanslar, cezalar, kalite kontrolü ve elbette vergiler vardı. Ame­rikalılar yasak sonrası bir daha asla eskisi kadar bol içki içeme­diler.

    SİNEMADA İÇKİ YASAĞI

    Dokunulmazlar efsanesi

    İçki yasağı, gerçek hayattaki gibi sinemada da gangster ve mafya filmlerinin kaynağı oldu. En iyi örnek, “Dokunulmazlar” adlı televizyon dizisi ve sonra aynı adla Brian da Palma’nın sinemaya uyarladığı, Kevin Costner, Robert de Niro ve Sean Connery’nin oynadığı filmdi. Bu dizi ve filmde, efsanevi Yasak Bürosu ajanı Eliot Ness (1903-1957), gangsterlere karşı kahramanca mücadele ediyor, sonunda Al Capone’un hapse atılmasını sağlıyordu.

    Gerçekte Eliot Ness, şöhrete ve kadınlara düşkün bir kabada­yıydı. Al Capone’un Chicago’daki çetesini kısa süreliğine dağıtma­yı başarmıştı ama, onun vergi kaçakçılığından hapse atılmasını sağlayan Amerikan vergi idaresi IRS olmuştu. Kariyerinin sonuna doğru Ness saldırgan davranış­ları nedeniyle tepki toplamış, İçki Yasağı sona erdikten sonra “yarı-sarhoş” olarak ölmüştü.

    EDEBİYATTA İÇKİ YASAĞI

    Muhteşem Gatsby gerçeği

    F. Scott Fitzgerald, tanın­mış romanı Muhteşem Gatsby’yi içki yasağı döneminde yazıp yayınlamıştı (1925). Bilindiği gibi bu romanda ve ilham verdiği filmlerde viski ve şampanyalar su gibi akar. Baştan sona yasadışı içkiye batmış olan roman, zenginlerin yasak döneminde yaşadığı ha­yatı anlatır. Romanın kahramanı Jay Gatsby, yasak sayesinde yükselmiş, kurduğu içki satan eczane zinciriyle zengin olmuştur. Sevdiği kadın uğruna yüksek sosyeteye girebilmek için göz kamaştırıcı partiler vermektedir. Seçkinler bu par­tilere bedava ve yüksek kaliteli yasadışı içki içmek için üşüşür. Gatsby öldüğünde, bütün bu “arkadaşlar”ı ortadan yok olur.

  • Kore’deki Çanakkale

    Kore’deki Çanakkale

    1915’teki Çanakkale muharebelerinden sonra, Türk ve Avustralyalı askerler bu defa Kore’de ama aynı safta çarpıştılar. 35 sene sonra yeniden kurulan dostluğun hatıraları ve görsel hafızası…

    Kore Savaşı’nın başka bir yönünden bahsedece­ğim bu yazıda. Türki­ye Cumhuriyeti Hükümeti’nin NATO’ya katılabilmek için as­ker gönderdiği bu savaş bek­lenmeyen yakınlaşmalara da neden oldu.

    Avustralya ve Yeni Zelan­dalılar, yani Anzaklar, Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptık­ları 25 Nisan 1915’in yıldönüm­lerini Anzak Günü olarak kut­larlar, o gün savaşlarda kaybet­tikleri askerleri onurlandırırlar. Kore Savaşı’na kadar hiçbir Türk temsilcisi yurtdışında ya­pılan törenlere resmî olarak ka­tılmadı. 1952’de Kore’de yapı­lan törende Anzaklar bir Türk subayını, Tuğgeneral Namık Argüç’ü ağırladılar.

    MELJ1300
    Kore’de İngiliz Milletler Topluluğu’na ait birlikler kamplarına, silahlı kuvvetlerinin katıldığı meşhur muharebelerin ismini vermişlerdir. Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın Birinci Taburunun kampı “Gallipoli” olarak adlandırılmıştı. Kampın adının yazılı olduğu taş, İngiliz askerlerinin Avustralyalılara bir hediyesi idi. Savaş bittiğinde Avustralyalılar bu granit taşı memleketlerine götürdüler.

    Aynı yılın Eylül ayında, Avustralya Gazi İşleri Başkanı George Holland, Kore’ye geldi­ğinde, Avustralya birliklerinin Kore’deki komutanı Tuğgene­ral I. R. Campbell ile 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar’ı karargâhında ziyaret et­ti. Askerlerimizin hazırladı­ğı panoda ay-yıldız ve ortasın­da küçük bir kangurunun yer aldığı Avustralya kıtası vardı. Panodaki “Atatürk’ün çocuk­ları, beraberiz” yazısı Çanak­kale’nin unutulmaz kumanda­nı Mustafa Kemal Atatürk’ün Şükrü Kaya’ya söylettiği sözlere göndermedir: “Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın topra­ğındasınız. Huzur içinde uyu­yunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşları­nızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içinde­dirler. Onlar bu toprakta canla­rını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”.

    Ertesi yıl Kore’de yapı­lan Anzak Günü törenlerine Türk komutanlar da katılır. 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz ve Avustral­yalı meslektaşlarının arasın­da Anzak Günü resmî geçidini selamlar.

    LEEJ0645
    Tuğgeneral Sırrı Acar Avustralyalı konuklarıyla 3. Tugay karargâhında. Kore, Eylül 1952.

    1953’te Türk Hükümeti ilk defa yurtdışındaki Anzak tö­renlerine temsilci göndermeye karar verdi. 25 Nisan’da, arala­rında Tokyo Türk İrtibat He­yeti Başkanı Korgeneral Rüştü Erdelhun ve kendisi de Ça­nakkale gazisi olan, Kore Türk Silahlı Kuvvetlerinden Albay Daniş Karabelen’in olduğu ye­di kişilik bir heyet, Gazi İşleri Kurumu’nun davetlisi olarak Avustralya’daki Anzak tören­lerine katıldı. O gün Avustral­ya’da yayımlanan gazetelerin (örneğin Canberra Times, The Advertiser) ilk sayfalarında zi­yaretçi Türk subaylarının re­simleri yer aldı. Ziyaretin en ilginç olaylarından biri de, anı­ta İngiliz Milletler Topluluğu temsilcilerinin dışında, sade­ce Erdelhun’un çelenk koyma­sıydı; The Advertiser gazetesi­nin haberine göre, Avustralyalı gaziler Japon büyükelçisinin çelenk koyması durumunda tö­renleri boykot edeceklerini bil­dirmişlerdi.

    Bu ziyaret sırasında Rüştü Erdelhun’un yaptığı radyo ko­nuşması Avustralya Savaş Mü­zesi’nin arşivinde S0056 olarak kayıtlı. Avustralyalı gazete­ci ve tarihçi C. E. W. Bean’in de katıldığı program, https:// www.awm.gov.au/collection/ S00156/ bağlantısından dinle­nebilir.

    157556
    Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz Orgeneral M.A.R. West ve Avustralyalı Tuğgeneral J. Wilton arasında Anzak Günü
    töreninde (üstte). 27 Nisan1953 tarihli The Advertiser gazetesinin haberi.
    Kupur

    Bu bahsi kapatırken 1955’te Çanakkale Savaş alanını gez­meye gelenleri o zaman general olan Daniş Karabelen’in (1898- 1983) Eceabat’ta karşıladığı­nı, 1958’de Genelkurmay Baş­kanı olan Rüştü Erdelhun’un (1894-1983) ise 27 Mayıs darbesinden sonra 3 Haziran 1960’da emekliye sevk edilerek Yassıada’da yargılanıp idama mahkûm edildiğini, 1964’te Ce­mal Gürsel’in af çıkarmasıyla serbest kaldığını hatırlatalım.

    030_18_01_02_133_71_13
    Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in de imzalarını taşıyan 4 Eylül 1953 tarihli kararname ile Rüştü
    Erdelhun ve Daniş Karabelen Avustralya seyahatleri için 75’er lira gündelik aldılar (Başbakanlık Arşivi).
    HOBJ4894
    Bir Çanakkale gazisi olan Korgeneral Vedat Garan, Kore’de Avustralyalı askerlerin şeref kıtasını teftiş ediyor.

    18 Mart 1954’te Kore’de bu­lunan Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın tören kıtası, genç bir subay olarak Çanakkale Sava­şı’na katılan Korgeneral Vedat Garan (1895-1964) tarafından teftiş edilir.

    HOBJ5006
    Kore Savaşı’nda ölen askerlerin Pusan’daki mezarlıkları. Avustralya ve Türk askerleri yanyana yatmaktadır.

    Yine o yıl Kore’den Albay Cemal Madanoğlu başkanlığın­daki dört subaydan oluşan bir heyet Anzak Günü’ne katılmak üzere Yeni Zelanda’ya gider. Bu ziyareti Atlas Tarih dergisi­nin 12. sayısında anlatmıştım. Burada sadece Yeni Zelanda’da çok iyi karşılandıklarını, Ça­nakkale Savaşı’nın Yeni Zelan­dalı gazilerle tanışarak uzun uzun sohbet ettiklerini, hediye alıp verdiklerini hatırlatayım. Bu hediyelerden biri Türk he­yetine takdim edilen, Çanak­kale Savaşı’nda ele geçmiş bir Türk bayrağıydı. Bayrak şimdi askerî müzededir.

  • Dünden bugüne Kore krizi

    Dünden bugüne Kore krizi

    Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.

    Donald Trump’ın başkan seçilmesinden ardından Kore krizi akut hale geldi. Trump’ın iç politikadaki başarısızlıkları telafi etmek için Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi bir “dış tehlike”ye karşı ulusal bir seferberlik havası yaratmaya çalışması kadar; özellikle Kuzey Kore yönetiminin konvansiyonel ve nükleer silah denemelerini sıklaştırması da krizi derinleştirdi.

    Kriz doğal ve esas olarak bü­yük devletler arasındaki dünya ölçeğindeki güç ilişkilerinden, Doğu Asya’nın bütünündeki ge­rilimlerden ve iki Kore arasındaki statükonun korunması veya ilişkilerin kopması gibi hassas noktalardan kaynaklanmakta. Kore savaşandan bu yana 65 yıl geçmiş olmasına rağmen ateşkes dışında herhangi bir barış antlaş­ması imzalanmadığı için, yarıma­dada bugün resmî anlamda da bir savaş hali mevcuttur.

    2. Dünya Savaşı’nın bitimin­de, 1948’de seçilen Kore (Güney) Cumhurbaşkanı Syngman Rhee’a karşı direniş başlamış, iki yıl sonra genelleşerek uluslara­rası bir boyut kazanmıştı. Kim İl Sung, Rus ordusundan bir ay sonra Kuzey Kore’ye geldi ve Moskova onun yeni rejimin başına geçmesine yardım etti. 50’li yıllarda temizlik hareketle­riyle iktidarını sağlamlaştırdı. İlk kurbanlar, düzmece davalarla içerdeki komünistler oldu, Çin ve Sovyet yanlıları da daha sonra aynı kaderi paylaştılar. Despo­tik bir rejim kuruldu ve Kim İl Sung’dan sonra, Kim Jong-İl ve Kim Jong-Un hanedanıyla bugü­ne ulaştı. Aynı süreçte Güney’de de Kuzey’i aratmayan despotizm yılları yaşandı.

    Siyaset sahnesinde 70’li yıllarda Çin-Amerikan ilişkile­rinin tesisi, Çin’de kapitalizmin gelişmesi, SSCB’nin çöküşü, Kim İl Sung gibi “kurucu” bir liderin ölümü gibi bir dizi gelişmenin yanısıra; 90’lı yıllardaki büyük açlık gibi sosyal olaylara rağmen, rejim kendini siyasal olmaktan ziyade etnik bir milliyetçilik temelinde ayakta tutabildi. Özellikle Japon işgali direnişine dayanan ve sonunda bir “gerilla devlet” ulusal anlatısı üzerine temellenen bu milliyetçilik, Batı’nın bir müdahalesine karşı ayakta kalmak için nükle­er silaha sahip olma amacında somutlaştı.

    ABD başta olmak üzere diğer güçler de dahil olmak üzere böl­gede aşırı bir silahlanma sözkonusu ve Uzakdo­ğu’daki bu yarış, kimin ilk kez silah çekeceğini önemsiz kılan bir hal almış durumda. Trump’ın gelişi, zaten pek tekin olmayan bu ortamı daha da belirsiz hale soktu. Güney Koreliler ise doğal olarak askerî bir çözüm yerine müzake­re siyasetini destekliyor. Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.

    KOREA-NORTH/
    Kim Jong-Um

    Güney’de bu Mayıs’ta, böyle bir dönemde göreve başlayan yeni başkan Moon Jae-in, iki Kore arasında uzun süredir devam eden gerginliğe son verme ve ülkesinde köklü bir yenilenme iddiası ile ortaya çıktı. Merkezde­ki ve muhafazakar rakiplerini ge­çen Demokrat Parti kökenli yeni başkan, on yıldır hüküm süren muhafazakar iktidardan sonra ilk ilerici yönetici. Kuzey’e karşı ABD ile ittifakın devamını savu­nan Moon Jae-in, aynı zamanda diyalogun da geliştirilmesinden yana. Hatta daha da ileri giderek “Güney Kore, bir gün barışcıl bir birleşmeyi sağlamak için Kuzey Kore halkına yaklaşmalı. Kim Jong-un’u Kuzey’in yöneticisi ve diyalog için muhatabımız olarak tanımalıyız” diye eklemekte.

    Kuzey Kore’nin de “doğru şartlar altında ABD yönetimi ile diyalog kurarız” diyerek yeni bir döneme geçilebileceğini dile getirmesi, tansiyo­nun düşebileceği umudu yaratıyor. Yine de Kore coğrafyası, önümüzdeki dönemde kolay sakin­leşecek gibi görünmü­yor.