İtalyan yazar ve gazeteci Italo Calvino’nun ölümünden 18 sene sonra (2003) yayımlanan kitabı Amerika’da Bir İyimser, Türkçe’ye çevrildi. Ünlü yazar ABD’ye ilk uzun yolcuğunu 1959 sonlarında yapmış, seyahat sırasında yazdıklarını yayımlamak istememişti.
AMERİKA’DA BİR İYİMSER
Italo Calvino, çevirisi bizde yeni çıkan Amerika’da Bir İyimser’i sağlığında yayımlamaktan, kitabın hazırlığı sırasında vazgeçmiş. Okumamı bitirdiğimde yeniden önsöze döndüm; 1961’de yazdığı bir mektupta getirdiği yargıyı paylaşıyorum: “Kitabı yayımlamayacağım, çünkü taslağı yeniden okurken, yazın yapıtı olarak yetersiz hissettim, gazete röportajı olarak da yeterince özgün değildi”. Bu saptamanın ardından eklemiş: “İyi mi yaptım acaba? Ne bileyim! Şimdi yayımlanmış olsaydı, yine de çağın ve benim geçtiğim yolun bir aşamasının belgesi olacaktı” — ölümünden az önce yazdığı bir başka mektupta yinelediği görüşler…
Gerçi Calvino’nunki ani gelen ve erken, beklenmedik bir ölümdü; dolayısıyla uzun(ca) yaşasaydı hangi yönde karar verirdi kimse bilemez, ama yoketmemiş dizgisi tamamlandıktan sonra da üstünde çalışmayı sürdürdüğü kitabını. 2002’de günışığına çıkarılması (2003’te basıldı) bana kalırsa doğru karar olmuş.
Yargısını paylaşıyorum dedim, iki saptamasına da katıldığım için. Bilen biliyor ama, önce altını çizmeliyim: Calvino’yu XX. yüzyılın ikinci yarısının en değerli, özgün yazarları arasında görüyorum. Buna karşılık Amerika’da Bir İyimser, sadık okuru olarak bende de yazınsal açıdan yetersiz bir kitap izlenimi bıraktı. Binbir kez andığım Valéry’nin “Biçim pahalıya mal olur” çekincesinde dile gelen sorun burada ortaya çıkmış: Biçimi oturmamış, handiyse biçimsiz kalmış, kumaşı öyle biçilmiş bir metin, okuduğum. Calvino, altı ay süren Amerika seferi öncesi, bir eleştirmene “ABD yolculuğuma başlarken, yolculuk boyunca da, Amerika üstüne bir kitap yazmayacağıma yeminler ediyordum” itirafında bulunmuş, tövbe tutmamış besbelli ama o önkabulun elinde bir tür tutukluk yarattığı gözlemleniyor. Öte yandan, kitabın “ham maddesi”ni günlük notları (s. 167’de düpedüz “günlük” diyor), çevresindekilere yazdığı mektuplar oluşturuyor; bana öyle geliyor ki, ayar sorunu harmanlama aşamasında başgöstermiş.
“Çağın ve benim geçtiğim yolun” belgelenmesine gelince: Calvino sefere çıktığında 36 yaşında, olgunluk evresine yeni adım atıyor; her ne kadar Ecdâdımız üçlemesini tamamlamış olsa da, henüz siyasal kaygılarının geniş yer tuttuğu, “neo-realist” anlayıştan yeni koptuğu Torino döneminin Amerika’ya bakışına hâkim olduğu optiğinden belli: Bu kitap, sonuçta, “yolun yarısına/ortasına” denk geldiği için eskiyle yeni arasında bocalayışını serimliyor.
Gezi edebiyatı
Gezi edebiyatı, geniş anlamıyla edebiyatçılara özgü, onların tekeline bırakılmış bir “tür” sayılamaz; farklı meslek dallarının, uğraş alanlarının temsilcilerinin de bu bağlamda ilginç, önemli ürünler verdiğini görüyoruz. Edebiyat adamının “ayırıcı” özelliği kendi “içinin” ölçülerini bu yatağa taşımasından, perspektifini “nasıl” kurduğundan, hangi üslûp mayasını hangi bireysel çatı çatma çerçevesine oturtmayı seçmesinden kaynaklanır.
Calvino “tür”ün öneminin doğal olarak farkında: Aynı eleştirmene, “Seyahat kitapları yazın yapıtı oluşturmanın yararlı, iddiasız, yine de dört dörtlük bir biçimidir” demiş — “yazarın kendisiyle gerçek arasındaki bir ilişki, bir tanıma süreci anlatılır”.
Amerika’da Bir İyimser’in “Göz ve Alışkanlık” başlıklı bölümünde konunun canalıcı bir boyutuna açılır: “Artık ‘yolculuk izlenimleri’ havasında değilim, kendimi eve dönmüş gibi hissediyorum: Artık gördüğüm her şey olağanlık çerçevesinde. Dört ay önce, Kasım ayında New York’a geldiğimde herşeyi yepyeni ve anmaya değer, yazılmaya ve yorumlamaya değer buluyordum, bir düşüncenin, bir genel yorumlamanın anahtarıymış gibi geliyordu” dedikten az sonra bir basamak daha yukarı çıkar: “Seyahat kitaplarının gücü burada işte. İnsan bir ülke üstüne ancak hakkında hiçbir şey bilmediği ve keşfetmekte olduğu sıralarda yazabiliyor, çünkü onu ancak o zaman görebiliyor”.
Calvino’nun New York seyahati “Seyahat kitapları, yazın yapıtı oluşturmanın yararlı, iddiasız, yine de dört dörtlük bir biçimidir”.
Terazideki Amerika
Biraz abartılı yaklaşımı Calvino’nun, sözgelimi ABD’ye hakkında ‘hiçbir şey bilmeden’ gittiği doğru olamaz tabii; imdi, asıl yakıcı gelişme bildiğini sandıklarıyla bilemediklerinin çarpışmasından doğar, yola düşenin zihninde -nitekim, Amerika’da Bir İyimser’in pek çok sayfasında bir terazi tartımı sözkonusu.
Calvino’nun Amerika Dersleri, öldüğü yıl, az öncesinde davet edildiği Norton Lectures için yazdığı beş konferans metnini içeren görkemli bir veda kitabıydı. Neler düşünüyordu çıkacağı yeni ABD seferi hakkında; dönüp çeyrek yüzyıl öncesinde yazmış olduklarına bakmış mıydı? Belki oylumlu mektubatında somut izler vardır: İngilizce basımına (Princeton, 2013) yaklaşık yarısı alınabilmiş Lettere’si (Einaudi, 2000) yaklaşık bin seçilmiş mektubu kapsıyor, yazdıklarının yanında nedir ki?! Gönderen: EB’de Esther Calvino’nun sözünü anmıştım: “Italo’da graphomania (yazma hastalığı) vardı, yazmadan duramıyordu, onbinlerce mektup yazmış olduğunu tahmin ediyorum”. 1959-60 seferinde Amerika’dan gönderdiği mektupların ne kadarını, ne ölçüde kullandı Amerika’da Bir İyimser’de, bilemiyoruz. Özel önemi var mı bu merakın, yok diyemem: Kitabına kendini koyuşundaki sınırlılık, Calvino’nun yapıtında sürekliliği olmuş bir özellikti. Oysa, yolculuk yazısı, şiirin ya da nesirin tersine bunu ister, eksikliği “yazınsal yetersizliğin” belirmesinde ciddi rol oynar — şüphesiz tek gerekçe olarak gösteremeyiz sözkonusu yalıtmayı.
Calvino’nun “kitle kültürü” ve çağdaş Amerikan sanatı hakkında yazdıkları, bugünden düne doğru retrospektif biçimde bakıldığında, öngörülerinin zayıf kaldığını gösteriyor. Saptamam bir zaaf tanısı getirmeye çalıştığımı düşündürmesin: Yarını öngörmek çoğu zaman olanaksızdır. Teknolojinin peşpeşe yumurtlayacağı, kitlenin yaşamını dönüştürecek aygıtların istilâsını da, Pollock’ların ardından Duane Hanson’ların ortalığı kaplayacağını da kestirmek yazarın harcı olamazdı 1960’da, Mc. Luhan ve Beuys kafalarını yeni yeni uzatmaya başlamıştı.
Hem Calvino daha Paris’e taşınacak, Oulipo’cularla tanışacak, bir-ikisini belki tasarlamaya koyulduğu, çoğu magma halinde imgeleminde dolaşan başyapıtlarını yazacaktı: Yazarın asıl asal yolculuğu.
Osmanlı ve Cumhuriyet devri belgelerini bünyesinde barındıran Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Mayıs ayında internet üzerinden belge satışına başladı. Arşivini yüzyıllardır büyük bir kıskançlıkla saklayan devlet, uzun bir sürecin sonunda tasnif çalışmalarını hızlandırarak milyonlarca belgeyi araştırmacılara açmış, bunları internet ortamında da hizmete sunarak şeffaflık yolunda en büyük adımlardan birini atmıştır.
Sümerlerin M.Ö. 3200’lerde çivi yazısını icat edip, sonradan Fenikelilerin harfleri geliştirmesiyle, bilginin ana aktarım materyali yazılı metinler olmuştur. Yazıyı sabitlemek için, kil tabletlerle başlayıp, parşömen, deri ve kâğıtla devam eden süreçte üretilen malzeme saklanırdı. Saklanan malzeme ister ticari, isterse dinî olsun, herkesin kullanımına açık tutulmayan, erişim engelli yasak metinlerdi.
II. Abdülhamid’ten Vambery’ye izin Ünlü Macar şarkiyatçı Arminius Vambery’nin 1890’da aldığı araştırma izni. Sultan II. Abdülhamid’in irade-i hususisi ile tepeden inme verilen bir izindir. Vambery bu tarihlerde İngilizlerle yakın temasta olmasına rağmen II. Abdülhamid’in de himayesine mazhar olmuştu.
Sümerlerin toplum düzeninde tapınaklar ve din adamları merkezde yer alırdı. Okuyup yazma bilenler de din adamı olduklarından üretilen metinlerin saklandıkları yerler de (ilk arşivler diyebileceğimiz) tapınaklar olmuştur. Yazılı metinler tapınakların en zor girilen, bazen sadece din adamlarına, bazen belirli klanlara açık tutulan mekânlarında gizlendi.
Semavi dinlerin ortaya çıkışı da anlayış farklılığına yol açmadı. Hz. Musa’ya indirilen On Emir tabletleri Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin (Bet- Ha-Mikdaş) içinde bulunan, sadece büyük kâhinin (Kohen Gadol) girebildiği kutsal bölümde saklanırdı. İslâmiyet ile gelen Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed devrinde kitaplaştırılmadığı halde, “Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.- Vakıa Suresi, 79. ayet” hükmüyle, günümüzde de abdesti olmayanların el sürmesinin yasaklandığı bir metindir.
İnsanlığın gelişimine paralel olarak teşekkül eden devlet ve toplum düzenlerinde, devlet ve bireyler tarafından üretilen yazılı metinlerin denetimi, korunması, kullanılması da kurallara bağlı olmuştur. Çoğunlukla sakıncalı kitaplar imha edilir, bazen yasaklanır ama yine de saklanır. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki manastırda olduğu gibi her yere girilebilir ama kütüphane için çeşitli engeller konulur. İzinsiz sızmalara önlem olarak kitaplara zehir bile sürülür.
Devletler de kendi evrakını kıskançlıkla saklar. Osmanlılar buralara “hazine” sıfatını yakıştırarak “Evrak Hazinesi” adını vermişlerdir. Nasıl ki altın, gümüş ve mücevher dolu bir hazineye izinsiz ve yetkisiz kişilerin girmesi imkânsızsa, girmeye teşebbüs şiddetle cezalandırılırsa, evrak hazinesi için de aynı yaklaşım geliştirilmiştir. Devletin vatandaşla veya diğer devletlerle olan hukuki ilişkilerine yönelik evrak ve defterler özenle korunur, zayi olmasına fırsat verilmezdi. Yangın, rutubet, tabii afetlerle tahrip olanları yanında savaşta kaybedildikleri de olurdu. Sadrazamlar ordunun başında savaşa gittiklerinde, Divan-ı Hümayun üyeleri de birlikte gittiğinden savaş meydanında gerekli olan defterler de götürülür, bazen bozguna uğrayan ordunun yanısıra defter hazinesi de zarara uğrardı. Viyana’da kalan 1675 yılına ait bir “şikâyet defteri”, H.G. Majer tarafından 1984’te yayınlanmıştır.
İnternetteki arşiv Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yaptığınızda online tarama yaparak seçtiğiniz belgenin görüntüsünü bilgisayarınıza indirmeniz mümkün.
Osmanlılar, ilk devirlerinde edebiyatın bir şubesi olarak gördükleri tarih yazımında belgeden ziyade anlatım özelliklerine önem verirler, haliyle vesikaya fazla ihtiyaç hissetmezlerdi. Zaten isteseler de yazacak belgeyi nereden bulacaklardı? O zamanlar araştırma maksadıyla arşivlere girmek akıl alır şey değildi. Zamanla bu zihniyet aşılarak belge neşrine önem verildi. Yine de bu belgeler bir tarih kitabından ziyade, mektup, tahrirat, name-i hümayun örnekleri olarak değerlendirebileceğimiz Münşeat Mecmuası adı verilen derlemelerde yayınlanıyordu.
1700’lerin başında o devrin Maliye Bakanlığı olan “Defterdarlık” kurumunun bir bürosu olan Mevkufat Kalemi şefi Süleyman Efendi, Vakıat-ı Ruzmerre adlı eserinde bol bol vesika kullanmıştır. Tarih yazımında devrim olarak nitelenebilecek bir anlayışla kaleme alınan bu “günlük tarih” kitabı vakanüvislere örnek olmasa da, resmî belge kullanmaya yönelik erken örneklerdendir.
Osmanlılar resmî tarih yazımında kullandıkları görevliye “vakanüvis” derlerdi. II. Bâyezid’in ulemadan İdris-i Bitlisi ve Kemalpaşazade’yi tarih yazmakla görevlendirmesinden itibaren, resmî tarih yazıcılığı teşkilatlandırıldı. İlk devirlerdekilere “şehnameci”, “vekayinüvis” gibi farklı isimler verildi. Naima’dan itibaren Divan-ı Hümayun kalemlerine bağlı bir müessese haline geldi.
Ruslara verilen araştırma müsaadesi Rusya Eski Eserler Enstitüsü Müdürü Osinski’nin Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde yarım kalan çalışmasını devam ettirmek üzere aldığı araştırma izni. Mabeyn-i Hümayun antetini taşıyan iradenin altındaki imza Mabeyn Başkatibi Halid Ziya (Uşaklıgil) Bey’e ait.
Devletin esrarına vakıf bu görevlilere yine de sınırlı ve korumacı bir anlayışla belge verilir, adeta neleri yazması gerektiği emredilirdi. Hazine-i Evrak’a girip çalışabilmeleri mümkün değildi. Devlet erkânından bilgi toplamaları da hoş karşılanmaz, müracaatları yüz geri edilirdi. 19. yüzyıl vakanüvislerinden Ahmed Lütfi Efendi bu durumu yana yakıla anlatırken “günün olaylarını kaydetmek görevi, vezir muadili ilmiye sadareti rütbesi olduğu halde, bilgi almak için kapısını aşındırdığı devlet adamlarının başlarından savdığı bir ortamda, gazetelerden edindiği malumatla, arşivden verilen belgelerle resmî tarihçinin elinden ancak bu gelir” demektedir.
Fransız Akademisi’ni örnek alarak kurulan bilim kurulu Encümen-i Daniş kararıyla görevlendirilen Ahmed Cevdet Efendi (Paşa), Tarih’ini yazarken arşivden faydalanmıştır. Hammer’in de eserini kaleme alırken arşiv belgeleri kullandığı biliniyor. Herhalde ikili ilişkilerdeki mahareti etkili olmuştur.
Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu Panço Doref’e verilen araştırma izninin Bakanlar Kurulu Kararnamesi. Panço Doref, Osmanlı döneminde Üsküp Mebusu idi. Çok iyi Türkçe bilirdi. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi devlet adamları ile sıkı dostluklar kurmuştu. Bu araştırma izni verildikten bir yıl sonra gerçekleşen, Osmanlı evrakının Bulgaristan’a satılması olayında hissesi olduğu ithamıyla eleştirilmiştir.
Aslında Topkapı Sarayı’ndaki arşiv ve kütüphane Avrupa’da çok önemseniyor, araştırma izni alabilmek için müracaat üstüne müracaat ediliyordu. 1806-1808 arasında Fransa’nın İstanbul büyükelçisi olan Sebastiani, Napolyon’un ününü duyduğu saray kütüphanesinde din ve devlet işlerine ait evrak hariç, tarih ve çeşitli ilim dallarında, Yunan ve Latin yazısıyla mevcut kitap ve belgelerin kopyalarını çıkarmak için izin istemiştir.
1855 yılında Fransa’nın Kıbrıs-Larnaka konsolosu Topkapı Sarayı’ndaki Tahrir Defterleri üzerinde araştırma yapmak için izin talebi mektubu gönderir. Bu tarihlerde Avrupa’nın bilim ve kültür çevreleri için Osmanlı arşiv ve kütüphaneleri, girmek istenilen yerlerin en başında geliyordu. Sultan Aziz ve II. Abdülhamid, bazı nadir eserleri diplomatik ilişkiler çerçevesinde krallara ve kurumlara hediye ederek bir anlamda bu isteğe toleranslı bir yaklaşım sergiliyorlardı.
Osmanlı bilimadamlarının Avrupa’daki bilimsel kongrelere katılımları arttıkça, Avrupa akademik çevrelerinin arşivlerde doğrudan araştırma yapma istekleri de çoğaldı. II. Abdülhamid zamanında Osmanlı-Romen ilişkilerinin Mühimme Defteri kayıtlarının fotoğrafları çekilerek Romanya hükümetine gönderildi. Saray fotoğrafçılarının eserlerinden derlenen yüzlerce fotoğraf İngiltere ve ABD’ye hediye edildi.
İlk araştırma izni
Macaristan kültür ortamlarında gelişen “Turan Ülküsü” ve Türklerle olan köken birliği çalışmaları için başta gelen mekân Topkapı Sarayı Arşivi idi. Ünlü Macar Türkolog Vambery (izin tarihi 27 Eylül 1890) ilk araştırma izni alanlardandır. Macar Imre Karacson (29 Haziran 1908), Rus Şark Enstitüsü müdürü Osinski (6 Kasım 1910), Stockholm müze memuru Dr. Marten (18 Kasım 1910) gibi biliminsanlarına verilen izinlerle de yeni kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni (TOE) ve Darülfünun-ı Osmanî mensupları arasında kültürel alışveriş cereyan etmiştir. Şarkiyatçılar gitgide İstanbul’u mekân tutmaya başlamışlardı.
50’li yıllarda eski usul çalışan uzmanla Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu ile merhum Prof. Dr. Halil Sahillioğlu, 1950’li yıllarda birer genç akademisyen olarak Osmanlı Arşivi araştırma salonunda çalışırken. Karşılarındaki araştırmacıların kimliği saptanamamıştır.
Bu sıralarda TOE resmî bir kurum mahiyetinde ve mensupları da üst düzey bürokratlar olduğundan araştırma yapabiliyor, arşivden istediği evrak ve defterleri alabiliyorken; sivil Osmanlı tarihçilerine izin verme hususuna henüz sıcak bakılmıyordu. 1. Dünya ve İstiklal Harbi sıralarında da arşivcilik ve araştırmacılık hiç durmadan devam etti. Tasnif yanında tetkikler de yapılıyordu. İstanbul işgal altındayken dahi faaliyetler durdurulmadı.
Cumhuriyet devrine geldiğimizde devlet farklı bir bünyeye sahip olmuştu ama, arşivcilik telakkileri hiç değişmedi. Arşivler yine kapalıydı; evrak ve defterler kıskanç bir şekilde korunurdu. Buna rağmen Ankara’dan incelenmek üzere istenilen 1862 tarihli Osmanlı-Hollanda Muahedesi bir sandığa konularak taahhütlü posta ile gönderilip aynı yolla arşive iade edilebiliyordu. (Cumhuriyet arşivi, 30.10.18.104.1)
Cumhuriyetin ilk yıllarında araştırma izni zorlukla çıkıyordu. Bulgar araştırmacı Panço Doref’e verilen izin örneğinde olduğu gibi, Atatürk’ün imzasının da olduğu Bakanlar Kurulu kararı gerekliydi. Yabancı araştırmacılar ancak 90’lı yıllarda Bakanlar Kurulu kararından kurtulabileceklerdir. En basit müracaatta altı ay beklerlerdi.
1933’te İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasından sonra Tarih Bölümü öğrencileri, öğretim üyeleri, bizzat rektörlüğün Başvekâlet Müsteşarlığına yazdıkları izin talebinin kabul edilmesiyle arşive alınabiliyorlardı. Bu durumda da günlük inceleyebildikleri belge miktarı çok sınırlıydı. Suraia Faroqhi’nin hocası Ö. L. Barkan’dan aktardığına göre, o yıllarda günlük sadece 1 defter veya belge talep edebiliyorlarmış. Sonraki yıllarda da bu sınırlamalar devam etti.
Dijital arşiv Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bugün Kağıthane’de bulunan modern binası.
Fotokopinin yaygınlaşmasıyla rahatlanacağı sanılıyordu ama 80’lere kadar tüm araştırma boyunca sadece 100 adet fotokopi alınabiliyordu. Araştırmacı, çalışmasında kullanacağı geri kalan metinleri muhakkak arşivde önündeki orijinal defter veya belgeden istinsah etmek (kopya) zorundaydı.
1990’da yayımlanan Osmanlı Arşivi bülteninde 1921-1960 arasında araştırmacılara verilen izinler listelenmiştir. Bu liste incelendiğinde görülüyor ki 40 yılda yerli-yabancı toplam 423 kişi veya kuruma 536 konuda araştırma izni verilmiştir. Üstelik yabancılar sadece 84 konuda izin alabilmişlerdi. Günümüzde sadece 1 ayda, geçmiş kırk yılın araştırmacı sayısı toplamına ulaşılmaktadır.
Tarihe karışan uygulamalar
1987’de Ermeni tezlerine cevap vermek umuduyla yeniden yapılanmaya gidilen arşivde başlayan çalışmalar, bugün otuz yıl sonra muhteşem bir geri dönüşe sahne olmaktadır. Matbu katalogların günlerce taranmak zorunda kalındığı, tespit edilen belgelerin tedariki için günlük talep kotası yüzünden günlerce beklenildiği zamanlar artık tarihe karışmış ve tarihçilerin inceleme alanına girmiştir.
Bugün Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, ülkemizin dijital veri açısından en zengin kapasiteli kurumudur. Hangi konu olursa olsun milyonlarca dijital görüntüden talep edilen binlerce belge, artık sadece bir DVD’ye kayıt süresi kadar beklemeye sebep olmaktadır. Eskiyle mukayese kabul etmez bu durum, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’daki Osmanlı Arşivi, Ankara’daki Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlıklarında bulunan evrakın dijitalize edilenlerini internet üzerinden ücreti mukabilinde erişime açmasıyla bambaşka bir döneme girmiştir.
Tahrip olan tarih nasıl kurtarılmıştı?
1940’lı yıllarda çekilen fotoğraf ise tarihî belgelerin perişan halini gösteriyor.
Tanzimat öncesi evrakın büyük kısmı, Topkapı Sarayı Kubbealtı yanındaki mahzende saklıydı. Sadece saçak altındaki dar bir alanda kepenkli pencereleri olan, her tarafı kapalı, kalın taş duvarlı sağlam bir binaydı. Ancak saray teşkilatı 1856’da Dolmabahçe’ye taşındıktan sonraki yıllarda, ilgisizlikten binanın kubbe kurşunları zamanla tahrip olunca çatıdan sızan sularla buradaki evrakın yarısı tahrip oldu. Kalanları Vakanüvis Abdurrahman Şeref Efendi ve Tarih-i Osmânî Encümeni tarafından Hazine-i Evrak’a getirildi. Farklı zamanlarda başlarında bulunan Ali Emiri, Musa Efendi, İbnülemin, Muallim Cevdet adlarıyla anılan komisyonlar tarafından tasnif edilen evrak bunlardır. Tahrip olan evrakın büyük kısmı araştırmaya açılmış, az miktar belgenin tasnifi sürmektedir.
Perişan olan belgeler Mimar Fossati tarafından 1846 tarihli irade ile Sadaret’in avlusuna inşa edilen Hazine-i Evrak binası günümüzde İstanbul Valiliği bahçesinde, IRCICA’ya tahsis edilmiş durumda.
1839’dan günümüze “fotoğraflar, belgeler, üçboyutlu nesneler ile kronolojik bir Modern Türk Edebiyat Tarihi Müzesi” için en uygun yer, İstanbul’daki Selimiye Kışlası’dır. Bu yapı hem temsil özelliği hem de büyüklüğüyle, ciddi küratörlük gerektiren bu iş için ideal koşulları barındırmaktadır.
Kültür Şûrası’na sunduğum iki öneri ilgi gördü; önce özet sunumlarını veriyorum, hemen ardından ilk önerimi biraz daha somutlaştıracağım.
Daha ne kadar genişletilebilir, geliştirilebilir bilmiyorum: Bir Dîvan Edebiyatı müzemiz var. Eksikliği duyulan, XIX. yüzyıldan başlatılarak günümüze ve yarına ışık tutacak bir Modern Türk Edebiyatı Müzesi. Bu tasarı için tarihsel ve anıtsal özellikleri önem taşıyan, boyutları açısından heybetli (sözgelimi Selimiye kışlası gibi) bir mekân tahsis edilmeli.
Nasıl bir içerik öngörülmeli sözkonusu müze için? Öncelikle bir “özgün malzeme” arşivi, böyle bir projenin hedefleri arasında başköşeyi tutmalı: Elyazmasından daktilolu versiyona, notlardan karalamalara her yazar için korunaklı kasa-kutular oluşturulmalı; dünya ölçeğinde başarılı modellerden esinlenerek… Yazar ailelerinden bağış yoluyla yardımcı unsurlar, kalıcı olarak ya da sergilenmek üzere toplanmalı: Yazı masasından yazı araçlarına, fotoğraflardan belgelere, mektuplara… Kitap ve dergi kapaklarından, illüstrasyonlara…
Aşiyan’daki mask Tevfik Fikret’in ölümünden hemen sonra alınan maskı, bugün Aşiyan Müzesi’nde sergileniyor.
Müze, etkinlikleri kalıcı ve geçici iki ayrı kolda düzenlenmeli. Kalıcı eksen 1839’dan günümüze “fotoğraflar, belgeler, üçboyutlu nesneler ile kronolojik bir Türk Edebiyat Tarihi” üzerine oturtulabilir.
Dünyada ve bizde, “Modern Çağ”ın en dinamik kültürel eksenlerinden birini dönemsel yayınlar oluşturmuştur. İster ‘cem etmek’ten gelen Mecmua’yı kullanalım, ister ‘derlemek’ten gelen Dergi’yi, farklı insanları genellikle ortak değerler üzerinde buluşturan bu kollektif yayın organları çoğu zaman kelebek ömürlü, kimi zaman dirençli merkezler olmuşlardır. Herbiri, hâlâ, birer define adası kimliği taşımaktadır.
Son yıllarda, bazı örneklerin (Kadro ya da Yaprak) tıpkıbasımının, bazılarının (örneğin Dergâh’ın) transkripsiyonlu yeniden basımının gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz. Büyük kütüphanelerimizde eksik koleksiyonlara ulaşılabiliyor. Gene de “tablo”nun bütününe erişim olanakları sınırlı.
Kültür Bakanlığı, belki bir başka kurumla işbirliğine girerek, son 150 yılın, ideolojik çizgisi ne olursa olsun bütün kültür dergilerinin koleksiyonlarının taranmasıyla ilgili kitleye sunulacağı bir sanal merkez oluşturma girişimini üstlenmeli; böylece dağınık ve eksik bir corpus’ü tek bir odakta toplamalı düşüncesindeyim.
★ ★ ★
Modern Türk Edebiyatı öneri-projemi Selimiye Kışlası’nın içine oturtma fikrinin altında, bu yapının hem temsil özelliğinin hem de büyüklüğünün payı var. Üç eksenli bir kurum, tasarladığım: Kasa-kutulara dayalı bir birinci el belge arşivi (elyazması, mektup, not, vb); kilometrelerce duvar alanına konuşlandırılacak kronolojik bir ‘Fotoğraflarla Türk Edebiyatı Tarihi’ (dönemler, şahıslar, akımlar etrafında gelişecek bir senaryo çalışması); üçboyutlu nesnelere yaslanacak, eklemli bir senografi çalışmasına bağlı ‘odaklama’lar hepsi birarada, ciddi küratörlük girişimi.
“Toplamak ve Göstermek” -müzenin hedefini belirleyen iki fiil- altlarında örtünen üçüncü asal fiil: “Korumak”. Üç fiilden ikisi uzun uzadıya açıklama gerektirmiyor, her ne kadar teknik tabloları önem taşıyorsa da. Asıl tasa üçüncüyü aydınlatmak: Göstermek, ama nasıl? Küratörlüğün tanımı, işlevi, deyiş yerindeyse optiği ışık istiyor. Tek, düz bir örnekten hareket edeceğim:
“Ölüm maskeleri” üzerine bir çıkma yazmıştım: Tevfik Fikret’le başladığını sandığım (araştırıp soruşturmak, kesinlemek gerekir), Orhan Veli ve Sait Faik’e, oradan Tanpınar’a uzanmış bir uygulama. Müze, herşeyden önce bu dağınık malzemeyi toplamalı; olabildiği ölçüde kapsama alanını genişleterek. Gösterirken, uygun koruma teknolojisini seçmeli. Bu iki aşamanın ardından, göstermenin, sunumun dilini bulmalı.
Ölüm maskelerinin yerleştirileceği odanın giriş duvarına iki büyük, ayrı pano koyulmalı: Birinde işlemin tarihçesi ve tekniği anlatılmalı; ikincisinde, dünya edebiyatı tarihinden seçili ölüm maskesi örneklerinin fotoğraflarına yer verilmeli. Odada, içeride, yorum panoları olmalı: İlâhiyatçı, kültür tarihçisi, sanat tarihçisi, semiyolog, antropolog gözünden biribirini tamamlayan, zıtlıklara açık değerlendirmeler biraraya getirilmeli.
Ayraç içine alınmış haliyle “ölüm maskeleri” odası, kabataslak anlamıyla buna yakın bir yaklaşımla kotarılmalı. Gelgelelim, müze, bir eklemleme mantığına dayanacağına göre, bu odanın öncesi ve sonrasıyla bağ(lantı) düzeni de hesaba katılmalı. Önerdiğim, bir tür “petek mantığı”nı benimseyerek, girişten çıkışa toplam içeriği kanaviçe gibi işlemek.
Tarihî ve anıtsal III. Selim tarafından Nizam-ı Cedid için yaptırılan ilk Selimiye Kışlasını II. Mahmud yıktırıp günümüze ulaşan yeni Selimiye Kışlasını yaptırmıştı (1928). Bu kışla, tarihsel ve anıtsal özellikleriyle bir sanat müzesi için ideal niteliklere sahip.
Ölüm, maskeye indirgenecek bir olgu, bir ‘konu’ değil şüphe yok ki. Şairlerin, yazarların ölüm ‘rapor’ları, ‘ilân’ları, gazetelerden cenaze haberleri (Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın, Attilâ İlhan’ın kitleleri toplayan törenlerine ilişkin fotoğraf çalışmaları), ekranlardan yaratılacak hareketli görüntüler (televizyon arşivlerinden), ölüm döşeği fotoğrafları (Ataç’ınki gibi) bir yanda, şair ve yazarların ardından yazılmış ağıtlardan ve sıkı nekroloji yazılarından örnekler bir başka yanda, ciddi sahneye koyma çabası gerektirecek usta tasarımcılarla gerçekleştirilebilecek bir kesit. Diyelim, ön oda.
Sonra, “ölüm maskeleri”ni izleyecek bir arka oda: Şair ve yazarların mezar taşlarından örülecek bir alan. Özel, özgün bir fotoğraflama çalışması. Abidin Dino’nun, Emin Barın’ın, başka ustaların tasarımı mezartaşı örneklerine ağırlık tanıyarak… Ve ayrıntılı biçimde işlenmiş bir Türkiye haritası: Kim, nerede gömülü? Yalnızca Aşiyan türü yoğunluk noktalarını değil, doğduğu Salı köyüne gömülen Dıranas’ın mezar adresini, Yunus Emre’ye yakıştırılan farklı gömü yerlerini içerecek devasa bir adres defteri. Yanıbaşına bir gurbet haritası iliştirerek: Moskova’da Nâzım’ınkinden, Père Lachaise’deki Yılmaz Güney’e ve ötesine.
Farkındayım, seçtiğim kesit içkarartıcı. Modern Türk Edebiyatı Müzesi’nin ne merkezi, ne çekirdeği elbette. Akımlar, büyük dergi serüvenleri, ana figürler, okkalı izlekler (hapisane, sürgün örneğin), ressamlardan yazar portreleri, ressam yazarlar, fetiş nesneler (kalem, daktilo, yazı masası) asıl odaklardan bazıları. Dediğim gibi, temel kaygı doğru bir güzergâh şemasını oturtmak, doğru senaryoya yaklaşmak, doğru gösterme yoluna ulaşmak.
1964’de Ergili civarında bulunan figürlü iki dikilitaş, uzun süredir Pers arkeolojisi uzmanlarının ilgi alanındaydı. Oysa bu stellerden birinin üzerindeki Aramice yazıttaki anlatı, insan ve tanrı isimleri, sahne ve tasvirler, onların Pers’ten çok İbrani kültürüyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu veriler, MÖ 5. yüzyılda Anadolu’daki Yahudi varlığının kesin kanıtlarını sunuyor.
Günümüzdeki adı Hisartepe olan Daskyleion, Anadolu’nun antik tarihi ile ilgili yeni sayfalar açacak önemli bulgulara sahiptir. Manyas Gölü’nün (Daskylitis Limne) güney kıyısındaki Ergili Köyü’nde yer alan Daskyleion’a, Karanlık Çağ’ı (MÖ 1200-1000) başlatan Balkan göçleri sonrasında Friglerin yerleştiği görülür. MÖ 700’lerde İskitlerin Frig Krallığı’nı ortadan kaldırması sonrasında ise, Daskyleion bir Lidya yerleşmesine dönüşür. Adını efsanevi Lidya kralı Daskylos’tan alan yerleşme, MÖ 546’dan itibaren, Anadolu’nun yeni egemenleri olan Akhaimenidlerin (Persler) satraplık merkezi haline gelmişti.
1964 yılında Ergili yakınlarında bulunup, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne nakledilen iki stel, uzun zamandan beri Pers arkeolojisi uzmanlarının dikkatini çekmekteydi. Birbirinin benzeri olan figürlü stellerden birisi üzerinde yer alan Aramice bir yazıt, stel sahibi hakkında çarpıcı bilgileri aktarmakla birlikte, bu dikilitaşın yapılış amacını da açıklamaktadır. “Elnaf’ın Steli” olarak bilinen sözkonusu eser, bugüne değin pek çok araştırmacı tarafından mezar steli olarak yorumlanmıştır.
Kral Yolu’nu kullandılar Tüccar Elnaf’ın kervanları 2500 sene önce çok büyük olasılıkla Sardeis’ten Susa’ya uzanan ünlü Kral Yolu’nu kullanıyorlardı.
Aynı atölyenin ürünleri olduğu anlaşılan her iki stel birlikte değerlendirildiğinde ve Aramice yazıt dikkate alındığında, bunların mezar steli değil, adak amacıyla üretilmiş eserler oldukları hususunda ipuçları yakalanmaktadır. Yazıtta geçen şahıs (İshai, Elnaf ) ve tanrı adları (Bel, Nabu) tarihsel arkeoloji temelinde değerlendirildiğinde, Daskyleion’un MÖ 5. yüzyıldaki arkeoetnisitesinin bilinenden çok daha zengin ve karmaşık olduğu ortaya çıkmaktadır.
Yaklaşık 1.90 m. boyundaki “Elnaf’ın Steli”nin üst kısmında kabartmalı iki sahne, bunların altında ise Aramice yazıt yer alır. Tahrip olmuş üst sahnede, en önde yedeğe alınmış atı kontrol eden bir seyis, onun arkasında bir süvari ve iki piyade gözlenebilmektedir. Bu figürlerin hepsi Pers tarzında başlıklara sahiptir. Alttaki sahnede ise iki at tarafından çekilen büyük tekerlekli bir araba ile arkadan gelen iki erkek görevli yer alır. Üstü bir örtü ile kapatılmış arabanın önemli bir yük taşıdığı gözlenebilmektedir. Bu sahnenin altında ise, dört satırdan oluşan Aramice yazıt bulunmaktadır.
Tüccar Elnaf ve karısı Ziyafet sahnesi tüccar Elnaf’ın varlıklı bir insan olduğuna işaret ediyor. Kıyafetleri eşinin Pers olduğunu gösteriyor.
“Elnaf’ın Steli”nden biraz daha yüksek olan ikinci stelde yine kabartmalı iki sahne vardır. Üst sahne “Elnaf’ın Steli”ndeki arabalı sahnenin neredeyse aynısıdır. Alttaki sahnede ise bir ziyafet sahnesi konu edilmiştir. Sahnenin merkezinde yastıklara dayanarak kline üzerinde uzanmış olan sakallı bir erkek ile yanı başında ona eşlik eden bir kadın figürü görülmektedir. Vücudunu ayaklarına kadar örten uzun bir elbise giymiş olan tesettürlü kadının başında taç benzeri bir başlık bulunmaktadır. Sakallı adamın arkasında, elindeki içki kabını doldurmak için bir saki, kadının arkasında ise yemek servisi yapan kadın bir hizmetkâr yer almaktadır.
“Elnaf’ın Steli”ndeki yazıtta “Bunlar İshai oğlu Elnaf’ın betimidir. Bel ve Nabu’nun inananı (tapınanı) olarak o bunu (steli), kendini ve bu kervanın zarar görmeden (saldırıya uğramadan) geçmesi için yaptı” ifadesi bulunmaktadır. Çeviriden anlaşıldığı üzere, ticaretle uğraştığı ve kervan sahibi olduğu anlaşılan Elnaf, üst sahnede at üzerinde betimlenmiş olan şahıstır. Önündeki ve arkasındakiler ise kendisinin çalışanları olup, kervanda görev yapmaktadırlar. Alttaki sahne ise büyük olasılıkla üst sahnenin devamıdır. Burada araba kervanın ticari mallarını taşımaktadır. Bu bağlamda dikilitaşların, hem canını hem de malını koruması amacıyla Elnaf tarafından Bel ve Nabu’ya adanan adak stelleri olduğu anlaşılmaktadır.
Mezartaşı değil adak Bugüne kadar mezartaşı olduğu düşünülen Elnaf’ın Steli’nde, Yahudi kökenli tüccarın ticari faaliyetleri anlatılıyor. Oysa Elnaf bu steli canına, kervanına ve mallarına zarar gelmemesi için tanrı Bel ve Nabu’ya adamıştı.
Aramice yazıtlı stelde at üzerindeki adam ile ikinci stelde ziyafet sahnesinde kline üzerinde uzanan şahıs, çok büyük olasılıkla tüccar Elnaf olmalıdır. Elnaf ile babası İshai’nin isimleri ise Yunan, Pers, Med ya da Anadolu ile ilgili olmayıp, Batı Semitik özellikleri göstermektedir. Bu isimler Arami, Fenike ya da İbrani kültürleri ile bağlantılı gibi görünmektedir.
Yazıtta geçen tanrı isimleri Bel ve Nabu ise doğrudan Babil’e atıf yapmaktadır. Bel (Marduk) ile oğlu Nabu, Babil’in en önemli tanrılarıdır. Bu çerçevede Bel ve Nabu’ya inanan İshai oğlu Elnaf’ın, Babil kenti ile ilişkili bir tüccar olduğu düşünülebilir. Önasya’nın Pers dünyasında yaşayan ve ticaret yaptığı anlaşılan, buna karşın Pers olmayan, Pers tanrılarına tapmayan Elnaf, Babil ve Daskyleion’da yaşayan “İbrani kökenli” bir şahıs olmalıdır. Stellerin üretildiği MÖ 5. yüzyıl, Babil ile Yahudi dünyasının bağlantılı olduğu bir dönemdir.
Babil kralı II. Nabukadnezar (MÖ 605-562), Yahudilerin kutsal kenti Kudüs’e iki defa saldırmıştır. MÖ 597’deki ilk saldırıda kraliyet ailesi ile yaklaşık 3000 Yahudiyi Babil’e sürgün olarak göndermiştir.
Kendi atadığı kralı Kudüs tahtına geçiren Nabukadnezar yine de huzursuzlukları önleyememiştir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e daha da şiddetli saldıran Babil kralı, kenti ve Süleyman Tapınağı’nı yıkmış, 1000 civarındaki Yahudi nüfusu yine Babil’e köle olarak götürmüştür. Yahudilerin Babil sürgünü MÖ 539’a değin devam etmiş, Pers Kralı Büyük Kyros kenti ele geçirdikten sonra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konusunda serbest bırakmıştır.
Babil’de Yahudi kültürü
Bugünkü Yahudi kültürünün yeşerdiği Babil’de, İbraniler dinde, edebiyatta, sanatta ve mimaride önemli kazanımlar gerçekleştirmişlerdir. Tanrıları Yehova’yı unutmayan Yahudiler Babil’in tanrılarına da büyük saygı göstermişlerdir. Bir kısım Yahudinin din bile değiştirmiş olabileceği düşünülmektedir. Tevrat İşaya 46’da bu durumun verdiği tedirginlik algılanabilmektedir. İsrailoğullarının sahte tapınmayla kuşatıldıkları, Babil’in sahte tanrıları karşısında yılmamaları gerektiği, hayvanlar üzerinde taşınan tanrı Bel’in heykelinin çöktüğü, Nebo’nun (Nabu) eğildiği anlatılmaktadır.
İşaya’da anlatılanların Elnaf’ın stelindeki Aramice yazıtla uyum göstermesi oldukça dikkat çekicidir. İşaya’da Babilli Yahudileri uyarmak için verilen öğütlerin Elnaf’ın dinsel hayatının çerçevesini çizmiş olması tesadüfle açıklanamayacak tarihsel bir gerçekliktir. Pek çok Yahudi’nin Babil’de Bel ve Nabu’ya tapınmaya başlamış olduğu, özgürlük verildikten sonra Kudüs’e dönmedikleri ve Pers dünyasında yaşayarak çeşitli mesleklere yönelmiş oldukları anlaşılmaktadır.
Bunlara ek olarak İbrani bir peygamber olan İşaya (İsaiah, Yeşeya) ile Elnaf’ın babası olan İshai isimlerinin benzerliği, bu ailenin Yahudi kökenli olduğuna dair diğer önemli bir ipucudur.
Nabukadnezar ve Yahudi esirler Babil’in ünlü kralı II. Nabukadnezar, İştar Kapısı’ndan kente giriyor. Kudüs’e iki kez saldıran ve Süleyman Tapınağı’nı yıkan Nabukadnezar binlerce Yahudiyi esir ederek Babil’e getirmişti.
Bu bilgilerin ışığında Tanrı Bel ve Nabu’ya tapmakta olan İshai oğlu Elnaf’ın Babilli bir Yahudi ve kervancı bir tüccar olduğu, Daskyleion ile Babil arasında ticaret yaptığı kuvvetle muhtemeldir. Yazıttaki bilgiler çok sınırlı olmasına karşın, tüccar Elnaf’ın Pers döneminin ünlü Kral Yolu’nu kullandığı düşünülebilir. Batı İran’daki Susa kentinden başlayan yol, Babil üzerinden Manisa-Salihli yakınındaki Sardeis’e kadar uzanıyordu. Elnaf’ın Daskyleion güzergahı ise büyük olasılıkla Sardeis’ten sonra başlıyordu.
Anadolu’daki Yahudi varlığının ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 9. yüzyılda başlayan Assur ve takip eden Babil saldırılarının verdiği huzursuzlukla çok sayıda İbrani’nin Türkiye’nin güneydoğusundaki Geç Hitit kent devletlerine göç ettiği düşünülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Daskyleion yakınlarında bulunmuş Elnaf’ın steli, MÖ 5. yüzyılda Anadolu’daki Yahudi varlığını kesin olarak kanıtlamış bulunmaktadır. Buna ek olarak Anadolu’nun bilinen ilk Yahudilerinin isimleri, tanrıları, meslekleri ve Babil sürgününün bu toplum üzerinde yapmış olduğu derin etkileri, bu çok önemli eserlerden öğrenebilmekteyiz.
Fâtih’in ölümünü izleyen bir kapıkulu anarşisinde tahta oturdu. 31 yıl sonra oğlu Selim’in (Yavuz) darbesiyle ölüm yolculuğuna çıktı. Saltanatının başında Cem Sultan sorunuyla, sonra ayaklanmalarla, İstanbul depremiyle, ciddi problemlerle uğraştı. Halk, “uğursuz” padişah dedi, oysa yüksek performans göstermiş bir Osmanlı sultanıydı.
Türk tarihiyle ilgilenenler okul sıralarından beri, Fâtih’in iki oğlundan Bâyezid’e pasif, taht için yetersiz; Cem’e akıllı atak, tahta layık diye gelmişlerdir. Cem için, kısa yaşamının (1459-1595) son 13 yılını Frengistan’da tutsak geçirmesi nedeniyle yaygın bir rikkat de söz konusudur. Benim, 1951’de Hürriyet gazetesinde yayınlanan Cem Sultan tefrikasıyla başlayan bugüne kadar vazgeçemediğim, Cem’e ve annesi çilekeş Çiçek Hatun’a dair kitap-doküman toplama merakım vardır. Şimdilerde yaşlı bir araştırmacı gözüyle baktığımda, Bâyezid’in padişahlığı başarılı, kardeşine karşı tutumu insaflı ve sabırlı görünüyor. Oysa Cem’in, “Kudüs’te otur!” diyerek kendisine yaşama güvencesi veren ağabeyine önerisi “devleti bölüşelim” olmuştu.
Tarihlerin Sultan Bâyezid Hân-ı Sanî, Bâyezid-i Velî, Sôfî/Sofu Bâyezid diye andığı, Osmanoğullarının bu 8. padişahı, Fâtih’in üç oğlunun ilki veya ikincisiydi. Annesi, Arnavut veya Fransız asıllı bir câriye, saray haremindeki adı da Gülbahar’dı. Doğumunu 1447, 1448, 1451 veren kaynaklar vardır. İstanbul’da tahta çıkan (1481), İstanbul’da tahttan indirilen (1512) ilk padişahtır. Cülusu evresinde de tahttan indirilişinde de kapıkullarının kıyam ve gulgulesi yaşanmıştır.
Sulhatü’l Ahbar adlı minyatürlü yazmada baba oğul torun üçlüsü: II. Murad, II. Mehmed, II. Bâyezid (altta). II. Bâyezid, tahta geçtiği yıllarda (sağda). Lokman’ın betimi (altta)
İyi eğitimli şehzade
Fâtih ‘in diğer şehzadesi Mustafa ölünce (1474) taht adaylığı Bâyezid’le Cem’e kalmıştı ama veliahtlık konusunda bir hanedan kuralı yoktu. Fâtih’ten sonra ikisinden biri tahta geçecekti. Henüz çocukken 1454’te babasının onayıyla hocaları ve bir sancakbeyi kadrosuyla Edirne sarayından Amasya sancağına gönderilen şehzade Bâyezid, rekor sayılacak bir süre, 27 yıl aralıksız orada oturdu. Eğitimini orada tamamladı, giderek sancak yönetimi yanında Farsça, Arapça, hatta Uygurca- Çağatayca öğrendi. Fâtih’in kimi seferlerine sancağı, askeriyle katıldı. Çevresindeki aydınlar Amasyalı Nacizâde, Çandarlızâde İbrahim Çelebi, Hamza Beyzâde Mustafa Paşa, hattat Şeyh Hamdullah ve diğerleriydi. Bunlarla dostluğu sayesinde çok yönlü kültür edindi.
Rumiye-i Suğra’yı (Sivas-Tokat-Amasya) yönetirken Fâtih Kanunnâmesi’nin kimi ağır hükümlerini gözardı ederek ahaliyi gözetti. Diğer yandan Amasya sarayında her gün buluştuğu arkadaşlarıyla yarı mistik, yarı şairane bir yaşama alıştı, afyon müptelası belki ayyaş da oldu. Oğlunun bu durumunu öğrenen Fatih, onu sefahate alıştıran Ahi Evran oğlu Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi’nin öldürülmesini emrettiğinde ise Bâyezid bu dostunu uzaklara kaçırtarak kurtarmıştı. Otlukbeli Savaşı’ndaki (1473) beceriksizliğini eleştiren babasına yazdığı mektupta da hakkındaki dedikoduların asılsızlığını, iştah kesici macunlar kullandığını bildirmişti. Taht konusunda, kendisinden sekiz-on yaş genç üvey kardeşi Cem karşısında umutsuz, yazgının sürprizinden de habersizdi.
Doğu seferine çıkan Fâtih, ilk menzil olan Gebze’de hastalanıp beklenmedik bir anda ölünce (3 Mayıs 1481), şans rüzgârı Bâyezid’e dönüverdi. Gerçi veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’nın yaptığı hesaba göre, Konya Valisi Şehzade Cem’e giden ulak, taht müjdesini, Amasya’ya Bâyezid’e gidenden iki gün önce ulaştıracaktı ama, öyle olmadı. Ulak Kütahya’da tuzağa düşürülünce şans dönüverdi. Fâtih’in ölümünü ordudan gizleyerek cenazeyle ivedi olarak İstanbul’a dönen Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’yı korkunç bir ölüm bekliyordu! Üsküdar’dan İstanbul’a geçince iki yaka arasındaki deniz ulaşımını yasakladı. Amacı, padişahın ölümünün neden olacağı olayları önlemek ve Bursa-Mudanya-Marmara kestirmesinden gelmesini beklediği Cem’i de tahta oturtmaktı.
Takdir tedbiri bozdu: Fatih’in öldüğünü öğrenen Yeniçeriler, yağma ve katliam başlattılar. Karamanî’yi parçalayıp başını mızrağa geçirdiler. Yahudi mahallelerini, yabancı mağazalarını yağmaladılar. Olanlara bir süre seyirci kalan İshak ve Sinan Paşalar, duruma el koyarak ayaklanmacıları sindirdiler. Bâyezid’in İstanbul’daki oğlu Şehzade Korkud, babası gelesiye tahta oturtuldu.
Cem Sultan’ı Roma’da papa ve kardinallerle gösteren bir Rönesans tablosu
Bâyezid, 21 Mayıs 1481’de dört bin süvariyle Üsküdar’a ulaştı. Halkın ve askerin tezahüratı arasında limandan İstanbul’a girişi görkemli oldu. Matem işareti olarak siyah giyinmiş, atının başına siyah sorguç taktırmıştı. Kent zenginleri, bir kâbustan kurtulmanın sevinciyle yeni hükümdarın önüne taslarla altın akçe serptiler. İskeleden saraya kadar yollara sırma işlemeli serendaz halılar döşenmişti. 22 Mayıs günü babasının cenaze törenine katılıp tabutunu taşıyan Bâyezid, aynı gün Topkapı Sarayı’ndaki cülûs töreniyle tahta oturdu. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıttırdı, gündeliklerine de terakki (zam) verdi.
Kardeşlerin taht kavgası
Konya Valisi Cem’e gelince: Hayatta kalmak ve saltanat hakkı savıyla Konya askerleriyle İnegöl’e geldi. Bâyezid de Ayas Paşa’nın komutasında iki bin yeniçeriyi ona karşı gönderdi. Cem adına Gedik Nasuh Bey’in komuta ettiği tümen, 28 Mayıs günü Bursa yakınında yapılan savaşı kazanarak Ayas Paşa’yı tutsak aldı. Cem de halkın coşkulu gösterileri arasında Bursa’ya girerek atalarının bu başkentinde sultanlığını duyurdu. Adına sikke kestirip hutbe okutturdu. Bursa’da 23 gün, “Cem Sultan” değil “Sultan Cem” sanıyla hükümdarlık etti.
Bursa’da oturan hanedan büyüğü, Çelebi Mehmed’in kızı “Ulu Hala” Selçuk Hatun’u, Mevlâna İlyas, tarihçi Şükrullah eşliğinde, Rumeli ve Anadolu topraklarını bölüşmek önerisiyle İstanbul’a elçi gönderdi. Ulu Hala’nın bu önerisini II. Bâyezid, merhamet ve kardeşliğin hükümdarlar arasında söz konusu olmayacağını, memleketin parçalanmayacağını vurgulayarak reddetti. Vakit yitirmeden Cem sorununu çözmek için de Kapıkulu ordusuyla Anadolu yakasına geçti.
II. Bâyezid’in törenlerde kaftan altına giydiği atlas entari. Kol ve etek uzunluğu uzun boylu heybetli olduğunu gösteriyor.
20 Haziran 1481’de Yenişehir Ovasında yedi saat süren savaşta Cem’in birlikleri bozguna uğradı. Bursa’daki saltanatı yitiren bahtsız şehzade, yaralar bereler içinde Konya’ya, oradan Suriye’ye, Mısır’a giderek Memlûk Sultanı Kayıtbay’a sığındı. Karamanoğlu Kasım Bey ise Bâyezid-Cem mücadelesini fırsat bilip Varsak ve Turgutlu Türkmen boylarıyla Konya’yı kuşattı ama Gedik Ahmed Paşa’nın gelmesi üzerine Toros dağlarına çekildi.
Napoli Krallığı, Gedik Ahmed Paşa’nın işgal ettiği Otranto liman-kalesini geri aldı. Bâyezid-Cem sorunundan Venedikliler de yararlandı: Ocak 1482’de imzaladıkları yeni antlaşmayla Osmanlı Devleti’ne ödedikleri yıllık on bin duka altın haraçtan kurtuldular.
Mısır’da iken hacca giden Cem, bu manevî güçle şansını son bir kez daha denemek için Türkmen beylerinin çağırısına uyarak Memlûk sultanının yanına kattığı “Şam Askeri” ile Anadolu’ya yöneldi. Konya’yı, sonra Ankara’yı kuşattı ama alamadı. Ordugâhını Aydos’ta kuran II. Bâyezid’in Kudüs’te oturması önerisini geri çevirdi. Ağabeyine yazdığı manzum mektubunda, “Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan / Ben kül döşenem külhan-ı mihnetde sebeb ne?” diyerek yazgıya boyun eğmeyeceğini bildirdi. Bâyezid, kardeşinin manzum mektubuna aynı uyakta yanıt verdi: “Haccü’l-Haremeynim deyü da’va edersin/ Ya saltanat-ı dünya içün bunca talep ne?”. Gedik Ahmed Paşa kumandasında sevk ettiği ordu da Çukur Çimen’de Cem’i ve Karamanoğlu Kasım Bey’i mağlup etti.
Taşeli dağlarına kaçan Cem’in, o yılın Temmuz ayında Rodos Şövalyelerine sığınması nedeniyle konu, II. Bâyezid açısından, saltanat sorunu olmaktan çıktı, önemli bir dış sorun oldu ve 1495’e değin Rodos Şövalyelerine, Papalığa, Napoli ve Fransa krallıklarına karşı ödüncü politikalar izlemek zorunda kaldı. İlkin 1483’te Rodos Şövalyelerinin üstad-ı azamı Pierre d’Aubusson ile bir antlaşma imzalayarak, kardeşinin korunması ve giderleri için her yıl 45 bin duka altın vermeyi kabul etti.. Cem’in Avrupa’daki 13 yıllık serüveni boyunca, Papalık ve Katolik dünyasında İstanbul’u yeniden Hıristiyan kenti yapma umudu uyansa da II. Bâyezid oyalayıcı bir siyasetle İstanbul’a yönelik bir Haçlı seferini önlediği gibi, Balkanlar’daki Osmanlı egemenliğini de güçlendirdi.
II. Bâyezid’in bir av partisinde ceylan vuruşu.
Cem’in İstanbul’daki rehin oğlu Oğuz Han’ı boğdurtan, Cem yanlısı Gedik Ahmed Paşa’yı idam ettirip Veziriazam İshak Paşa’nın yerine Davud Paşa’yı getiren padişah, 1483 ilkbaharında devlet erkânıyla birlikte Sofya’ya giderek Bosna Hersek sorunlarıyla ilgilendi. Hersek’i ilhak etti. Filibe’de üç gün süren bir av partisine katılıp performans gösterdi ve İstanbul’a döndü.
Ertesi yıl yeni bir sefer için Edirne’ye gitti. Sefer hazırlıkları sürerken 23 Mayıs 1484’te kendi adını taşıyacak cami ile medrese, imaret ve şifahaneden oluşan Tunca kıyısındaki Sultan Bâyezid külliyesinin temelini attı. Yangın geçiren kentin imarıyla da ilgilendi. Sonra sefere çıktı. Orduyla Tuna’yı geçip Boğdan topraklarına girdi. Karadan ve denizden Kili kuşatması dokuz gün sürdü. 15 Temmuz’da kale teslim alındı. Prut nehrinin ağzındaki Akkirman, Bâyezid’in kuşatmasına altı gün dayanabildi, 11 Ağustos’ta düştü. Bir süvari ordusuyla Osmanlı kuvvetlerine katılan Kırım Hanı Mengli Giray’a sırmalı üsküf giydiren padişah, Edirne’ye dönerek 1485 kışını burada geçirdi. Macar, Mısır, Hint elçilik heyetleri, Edirne Sarayında huzuruna çıkarak nâme ve hediyelerini sundular.
Cem sorunu nedeniyle sefer ve savaşlara ara veren II. Bâyezid, Türk akıncıların Boğdan’a, Malkoçoğlu Bali Bey’in akınlarına onay vermesi üzerine de Polonya topraklarına girmesiyle Lehistan-Osmanlı ilişkilerini bozdu. Batıda akıncı sorunu giderek büyürken, Malatya ve Divriği ileri karakollarını elinde tutan Memlûk Sultanlığı ile de sınır savaşları başladı. Hicaz su yolları sorunu, Memlûk sultanının Rodos Şövalyelerine sığınan Şehzâde Cem’in Mısır’daki ailesini himaye etmesi, Dulkadirli, Ramazan ve Karaman beyliklerinin sınır ihlalleri, zaman zaman şiddetlenen savaşlarda Osmanlı kuvvetlerinin yenik düşmesi 1491’e kadar sürdü. Adana ve Tarsus Memlûklara bırakılarak barış sağlandı.
Endülüs’teki (İspanya) Müslüman Beni Ahmer Devleti’nin İstanbul’a gelen elçisi, sunduğu Arapça manzum istimdatnâmede (yardım mektubu), İspanya’daki Müslüman Arapların soykırımdan kurtarılması isteniyordu. II. Bâyezid, Kemal Reis’i bir filo ile Batı Akdeniz’e gönderdi. Kraliçe Isabella’nın 31 Mart 1492 tarihinde Yahudileri de kovma fermanı üzerine padişah Sefaradlara da kucak açarken, Anadolu ve Rumeli beylerbeylerine hükümler yazarak bölgelerine gelecek Müslümanlara ve Yahudilere yerleşim yerleri sağlanmasını bildirdi. Kemal Reis’in filosu Müslüman Arap göçmenleri ve Yahudileri İspanya katliamından kurtarıp Türkiye’ye getirdi. Çoklukla İstanbul, Edirne ve Selanik’e göçen Sefaradlar mahalleler kurup, cemaatler oluşturdular. Bir bölümü İstanbul’a gelen Araplarsa, Galata’nın Haliç kıyısına yerleşti. Burada 1475’te Galata Camii adıyla camiye çevrilmiş olan San Domenico kilisesi zamanla Arap Camii adını almıştır.
1492’de Arnavutluk ve Macaristan seferleri için Edirne’ye, oradan Sofya’ya giden II. Bâyezid, Belgrad kuşatması için Hadım Süleyman Paşa’yı görevlendirerek yerel ayaklanmaları sindirmek üzere Arnavutluk’a yöneldi. Akıncı kolları da Erdel (Transilvanya), Hırvatistan topraklarına girdi. Belgrad kuşatmasında Macar baskınları nedeniyle ağır kayıplar verildi. Akıncı beyi Mihaloğlu Ali Bey ve yüzlerce akıncı öldü. Süleyman Paşa kuşatmayı çözerek geri çekildi.
Diğer yandan 1492 seferlerinden sonra Macaristan, Lehistan ve Venedik’le imzalanan antlaşmalarla yürürlüğe giren barış süreci 1498’e değin uzatıldı.
II. Bayezid vezirleriyle kardeşi Cem sorununu görüşüyor (Topkapı Sarayı Müzesi).
Venedik’le savaş ve barış
Venedik’in 1498’de Fransa ile anlaşması üzerine İstanbul’daki Venedikliler tutuklanarak mallarına el konuldu ve ertesi yıl da Venedik’e savaş açıldı. II. Bâyezid ilkbaharda sefere çıkarak Mora’ya indi. Osmanlı donanması Sapienza adası açıklarında Venedik donanmasını bozguna uğrattı. İnebahtı kalesi fethedildi. Bunu Modon, Koron ve Navarin kalelerinin alınması izledi.
Padişahın İstanbul’a dönmesine karşın Venedik’le savaş durumu dört yıl sürdü ve 14 Aralık 1502’de ateşkes imzalandı. 20 Mayıs 1503’te yenilenen antlaşma ile de Venedik Cumhuriyeti, eskiden olduğu gibi yılda 10 bin duka vergi ödemek karşılığında Türk karasularındaki ticaret ayrıcalıklarını yeniden elde etti. İstanbul’daki Venedik balyosunun her yıl yerine, üç yılda bir değişmesi de antlaşmada yer aldı. Balyos olarak İstanbul’a gelen ve daha sonra Venedik doçu olan Andrea Gritti’nin iyi ilişkiler kurduğu II. Bâyezid’in, İspanya’daki gelişmelere müdahalesi kadar Akdeniz havzasında barış öngörmesi de İstanbul’un sosyal ve ekonomik yaşamını olumlu etkileyen sonuçlar verdi.
Bu gelişmelere karşın II. Bâyezid’in, uzun hükümdarlığında halkın kendisini “uğursuz” saymasına neden olacak bir dizi felaket şiddetli sağanaklar, yangın ve fırtınalar, iki büyük deprem, salgın ve kıtlıklar da yaşandı. 1488’de aralıklarla iki ay süren depremde İstanbul önemli ölçüde hasar gördü. 1490’da korkunç bir fırtına çıktı. Atmeydanı’ndaki baruthaneye yıldırım düştü. Çevredeki mahalleler yandı. O yılki depremde minareler yıkıldı. Kente gelen yabancıların gözlemlerine göre, İstanbul yine de görkemli surlarla çevrili, bakımlı ve güzel bir şehirdi.
Oğlu Selim tarafından tahttan indirilen II. Bâyezid’in Dimetoka’ya gitmek üzere İstanbul’dan arabayla ayrılışı. Minyatürde, Yavuz’un (atlı ve sorguçlu) arabanın yanında babasına eşlik ettiği görülüyor (sağda).
1494 ve 1502’de Avrupa’dan yayılan ve yıllarca süren iki veba salgını, Osmanlı ülkelerinde de binlerce insanın ölümüne neden oldu. Buna kıtlık da eklendi. Rumeli topraklarına birkaç yıl yağmur düşmediğinden ürün alınamadı. “50 dirhem ekmek bir altına!”, “Fukara aç, zengin muhtaç!” o yılların tarihe geçen sözleridir.
Asıl büyük felaket 1509 depremi oldu. 11 Eylül’de başlayan sarsıntılar aralıklarla birbuçuk ay sürdü. İstanbul ve Marmara bölgesinin bu en büyük felaketi, halkın tanımlamasıyla “Kıyamet-i suğra” (Küçük kıyamet) denerek tarihlere yazılmıştır. Kaynaklardaki sayılara göre İstanbul’da 109 cami, 1070 ev yerle bir oldu. Eğrikapı-Yedikule-İshakpaşa surları yıkıldı. Fatih Külliyesi, saray binaları ve surları büyük hasar gördü. Yeni yapılmış olan Bayezit Camiinin kubbesi çöktü. Kent çevresindeki su bentleri, kemerler, Bozdoğan Kemerinin bir bölümü yıkıldığından çevresi bataklığa döndü. Tahminen beş bin kişinin öldüğü kentte yaşam umudu kalmadığından ahali köylere kırlara dağıldı. II. Bâyezid bir süre saray bahçesinde yapılan ahşap bir barakada oturduktan sonra 23 Ekim 1509’da Edirne’ye gitmek zorunda kaldı.
İlk kentsel dönüşüm
Hareketi sırasında bir ayak divanı toplayarak İstanbul’un imarı konusunda hazırlık yapılmasını, usta, ırgat, taş ve kireç temin edilmesini istedi. Bu divanda, her 20 haneden bir kişinin yükümlü olarak istenmesi, hane başına 22 akçelik avârız yazılması, cerahor denen ücretli işçilerin getirtilmesi kararlaştırıldı. Yapılan hesaplar ve düzenlenen defterler uyarınca Anadolu’dan 37.000, Rumeli’den 29.000 işçi ırgat çağırıldı. Kısa sürede İstanbul’da 77.000 işçi, 3.000 usta toplandı.
Gittiği Edirne’de de deprem olunca halkın “uğursuz padişah” dediği II. Bayezid alınganlık göstererek İstanbul’a döndü. İmar çalışmalarıyla yakından ilgilendi. Mimar Hayreddin’in sorumluluğundaki çalışmalar, Topkapı Sarayı, surlar, Galata Kulesi ve surları, Kız Kulesi, Çekmece köprüleri, Rumeli ve Anadolu hisarları ile büyük camilerde yoğunlaştırıldı. Pek çok yapı, yeni baştan yapılırcasına onarıldı.
Saltanatının son yıllarını yorgun ve durağan geçiren II. Bâyezid, şehzadeliğindeki uzun Amasya valiliğinin deneyimlerine karşın, Anadolu’ya ve Doğu’ya dönük başarılı bir politika izleyemedi. Bunda etkinliğini artıran medrese ortamlarının, devşirme kökenli yöneticilerin rolü vardı. Fatih döneminde gelişme olanağı bulan ve medrese muhitinde güçlenen ulema sınıfı, Sünnilik dışı mezhep ve tarikatların yaygın olduğu Anadolu’ya olumsuz bakmaktaydı. Alevî-Bektaşi toplulukları, Türk oluşlarıyla da İstanbul’daki kozmopolit kadroların tepkisini çekmekteydiler. Bu nedenlerle İstanbul-Anadolu kültürel ve sosyal farklılaşması, II. Bâyezid’in saltanatı boyunca belirginleşti.
II. Bâyezid’in Kabe kapısı için İstanbul’da yaptırdığı kilit (Topkapı Sarayı Müzesi)
Olgunun ilk büyük eylemi 1511’deki Şahkulu/Şeytankulu ayaklanması oldu. Şah İsmail Safevi’nin Anadolu’daki tarikat propagandasının bir sonucu olan bu ayaklanmayı, Karabıyıkoğlu da denilen Şahkulu Baba Tekeli ile babası Hasan başlattılar. Bunlar, “zühd ve takva ehlinden” görünseler de Şah İsmail’in halifeleriydi. Şahkulu, onbin dolayındaki müridiyle Antalya yöresinde ayaklandı. Üzerine gelen Anadolu Beylerbeyi Karagöz Paşa’yı tutsak alarak kazığa oturttu. Kütahya’yı kuşattı.
Bir dizi muharebeden sonra Veziriazam Hadım Ali Paşa, Çukurova’da sıkıştırdığı Şahkulu’nu öldürterek isyanı söndürdü. Ancak Anadolu eyaletlerine İstanbul’dan atanan vali ve sancak beylerine, kadılara duyulan tepki, yeni ayaklanmalara yol açabilecek boyuttaydı. Timar sistemindeki değişiklikler, arazilerin vakfa dönüştürülmesi, toplumsal hoşnutsuzluklar, İstanbul’a göçler, yeni ayaklanmaları kabartırken devşirme yöntemi, esir ticareti, Yahudi göçleri, yeni haklar elde eden azınlıklar… giderek artan kozmopolit İstanbul nüfusunu da güçlendirmekteydi.
Yaşlanmak ve ölüme gitmek
Sultan Bâyezid, babası Fatih’in merkez ve taşra yönetimleri için öngördüğü ödünsüz tutumu izleyemediği gibi, saltanatının son yıllarında, olgunluk çağına gelmiş oğullarının başlattıkları taht mücadelesine de seyirci kaldı. Şehzadelerin, İstanbul’daki nüfuzlu kesimlerle yeniçerileri kazanma girişimleri, padişahın otoritesini büsbütün sarstı. Ocaklıların, vezirlerin, diğer kesimlerin hangi şehzadeleri tuttuğu bilinmediğinden güvensiz bir ortam doğdu. Âciz babanın, kırklı yaşlardaki şehzadeleri Selim, Ahmed ve Korkud’la uzlaşma yolları araması boşunaydı.
Selim’in, 1511’de İstanbul’a yürüyüşü ve Karıştıran civarındaki Uğraşlı’da babasıyla savaşmayı göze alması, Amasya Valisi Şehzade Ahmed’in Maltepe’ye gelmesi, yeniçerilerin eyleme geçmelerine neden oldu. Ahmed, Divan-ı Hümayundan kendi lehine bir karar çıkartamadan Amasya’ya döndü. Kapıkulları, Ahmed yanlısı vezirlerin konaklarını, Tacizâde Cafer Çelebi’nin, Müeyyedzâde’nin evlerini yağmalayıp deniz ulaşımını kestiler.
Gizlice İstanbul’a gelen Şehzade Korkud, kışlalarına konuk olduğu Yeniçerilerden beklediği desteği alamazken, bu desteği sağlayan Şehzade Selim, babası tarafından İstanbul’a davet edildi. Beş bin Yeniçerinin gösteriler yaparak kent dışında karşıladığı taht adayı Selim, 19 Nisan 1512’de Topkapı’dan İstanbul’a girdi. Yeniçerilerin Yenibahçe’de kurduğu ordugâhta beş gün boyunca gelişmeleri izledi. Kardeşi Korkud gizlice İstanbul’dan ayrıldı. 24 Nisan 1512 günü, kapıkullarının da hazır bulunduğu Topkapı Sarayındaki ayak divanında Sultan Bâyezid tahtı Selim’e bıraktı. Osmanlı tarihinde bu biçimde bir saltanat devri bir daha olmamıştır.
31 yıllık sorunlu saltanatın hayli yıprattığı padişaha son darbe oğlu Selim’den oldu.
Dimetoka’ya gitmeyi seçen Bayezid, Mayıs ayı başında Çorlu’ya ulaştı. 10 Haziran 1512’de konakladığı Abalar köyünde öldü. Bu son konağı Çekmece, Sazlıdere, Söğütlü veya Havsa, ölüm gününü de 26 Mayıs veren kaynaklar vardır. Târih-i Cenâbî’de ve başka kaynaklarda zehirlendiği, Yahudi bir tabip aracılığıyla “ecel şerbeti” (zehir) içirtildiği, Çekmece’deki molada abdest alırken sakalının top top avucuna gelmesinden zehirlendiğini anlayarak, oğlu Selim’e, “Kılıcın keskin olsun ömrün kasîr (kısa)” diye beddua ettiği yazılıdır.
İstanbul’un ikinci Türk padişahı bu kentte doğmadığı gibi; burada da ölmedi. Eyüp’te gömülmesini, üstüne açık bir türbe yapılmasını vasiyet etmişken, Beyazıt meydanındaki camisinin kıble tarafına gömülmüş, oğlu Yavuz, kubbeli bir türbe yaptırmıştır. Hoca Saadeddin Tâcü’t-Tevarih’te, “yaşı altmış- yetmiş arasındaydı” der.
1503 tarihli rapor-mektubunda Bâyezid’i tanımlayan Venedik Balyosu Andrea Gritti, şunları yazmış: “Uzun boylu, karayağızdır. Zihnen daima meşgul ve tasalı izlenimi verir. Felsefeyle ilgilenir, kozmografya konularını çok iyi bilir. Az yemek yer, içki içmez. Camilere gidişlerinde bol sadaka dağıtır. At binmekten hoşlanır, nikris (gut) yüzünden sık sık ava gidemez”. Başka tarihçiler de okumayı sevdiği, sükûnetten hoşlandığı, savaş adamı olmaktan çok, sakin yaratılışlı, bilim-sever ve siyasetçi olduğunda birleşmişlerdir. Şah İsmail’e karşı izlediği politikayı, siyasal kombinezonları gözardı etmemesine bağlayıp diplomatik başarı diye öven satırlar da vardır. Hatibzâde ile Molla İzarî’nin etkisinde taassuba yönelmesi, pozitif bilimlerin gelişmesine olanak tanımaması, Rönesans sanatına sıcak bakmaması, dogmalara karşı çıkan açık düşünceli Molla Lütfî’nin, Hatibzâde yanlılarınca dinsizlikle suçlanıp 1494’te idam edilmesini önlememesi de eleştirilir. Matematikçi ve kozmograf Mirim Çelebi, Sahn-ı Seman medreselerinde Euclides geometrisi okutan Muzaffereddin Şirazî, fizik konularıyla ilgilenen Muslihiddin bin Sinan, ünlü hekimlerden Muhyiddin Mehmed, Hacı Hekim, Kaysunizâde Bedreddin, Edirne hastahanesi başhekimi Ahi Çelebi, koruduğu bilimadamlarıdır.
Osmanlı tarih yazıcılığı onun döneminde gelişmiş, ilk Osmanlı kaynaklarından Âşıkpaşazâde Tarihi, İdrisî’nin Heşt-Behişt’i, İbn Kemâl’in Tevarih-i Âl-i Osmân’ı, Neşrî’nin Kitab-ı Cihannüma’sı bu padişahın isteği üzerine yazılmıştır. Çağdaşı ünlü bilgin ve şairlerden birkaçı Müeyyedzâde Abdurrahman, Tâcîzâde Cafer ve Sadî’dir. Döneminde yapılan mimari eserler, Mimar Hayreddin’in ve kalfalarınındır. Ünlü hattat Şeyh Hamdullah da II. Bâyezid’in çağdaşıydı.
Türk payitahtı İstanbul’un kültür merkezi oluşunda II. Bâyezid’in imar çalışmalarının payı büyüktür. Babasının Doğu-Batı dengesi bakışına soğuk dursa da Doğulu sanatçıları, tarihçi, yazar ve şairleri himaye ettiği, bilgin ve sanatkâra yüksek aylıklar bağladığı biliniyor. Fâtih’in Bellini’ye yaptırdığı resimleri saraydan çıkarttığı doğrudur ama, Leonardo Da Vinci’ye Haliç ve Boğaz köprüleri için projeler yaptırması, aynı konuda Michalengelo’nun önerileriyle ilgilenmesi önemlidir.
İstanbul’u gülzâr yapmak
II. Bâyezid, harabe görünümünden henüz kurtulamamış olan İstanbul’u, bakımlı ve bayındır bir kent durumuna getirebilmek için çalışmıştır. Geleneksel üniteleriyle Sultan Bâyezid Külliyesi, kentin su gereksinimine cevap verecek Cebeciköy su isale yolu önemli yatırımlarıdır. Yaşanan iki büyük deprem felaketinin neden olduğu yıkıntıları onartmış, acemi oğlanlarının eğitimi için Galata Sarayı’nı tesis etmiştir. Saltanatının ilk yıllarında henüz eski Kostantinopolis görünümünü koruyan İstanbul, 1512’de bir oranda Türk kenti manzarasına kavuşmuş bulunuyordu. Bursa üslubundaki Fâtih Camii’nin 1763 depreminde yıkılıp yeniden yapıldığı dikkate alındığında, adını taşıyan Beyazıt Camii, İstanbul’daki selâtin camilerin günümüze ulaşan en eski örneğidir. Valilik yaptığı Amasya’da, Osmanlı Devletinin önceki başkentleri Bursa ve Edirne’de de adıyla anılan eserler vardır. Anayollarda konaklamak için yaptırdığı veya onarttığı hanlar, zamanla yıkılmış veya haraptır. 1486 tarihli Edirne köprüsüyle 1487’de Osmancık’ta yaptırdığı dokuz kemerli Kızılırmak, Manisa’daki 19 kemerli Gediz köprüleri de adıyla anılır.
Oğlu Sultan Selim için yazılan Selimname’deki II. Bâyezid’in cenaze olayını gösteren minyatür.
Padişahın 1495 tarihli vakfiyesi, İstanbul’un mahalleleri ve yerleşim düzeni konusunda bilgiler içerir. Bu vakfiyede, her mahallenin gece bekçiliğini, semt sakinlerinin kendi aralarında nöbetleşerek yapmaları öngörülmüştü. O sırada, İstanbul nüfusunun çoğunluğu Türkler-Müslümanlar, ikinci sırada da Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerdi. Başka dinlerden ve uluslardan da küçük topluluk ve koloniler de kaydedilmiş; İstanbul ve Galata’daki 9753 Türk, 31 Müslüman Çingene evine karşılık, 3743 Rum, 818 Ermeni, 1647 Yahudi, Galata’da ayrıca 332 Frenk evi saptanmıştır. Bu sayılara göre İstanbul, 16. yüzyıla girerken yaklaşık 16.000 haneli 80.000 nüfuslu bir kentti.
İaşe işleri Fatih döneminde belirlenen kurallara göre yürütülüyor; Eflâk ve Boğdan’dan, Tuna iskelelerinden, Trakya ve Karadeniz yalılarından, gerektiğinde doğu ve orta Anadolu’dan da hububat getirtiliyordu. Diyarbekir ve Maraş Türkmenlerinin yetiştirdiği koyun sürüleri yakın iskelelere indirilerek İstanbul’a ulaştırılmakta, Mısır’dan pirinç ithal edilmekteydi. İzmir ve Mısır’dan yüklenen gemilerin yanaştığı iskelelerdeki kapanlarda gümrüklendirme, narh işlemleri ve toptancılara dağıtım yapılıyor, Adapazarı ve İzmit’ten sebze, meyve, tavuk ve yumurta geliyordu.
II. Bâyezid’in Camii ve türbesi, babası Fatih’in camii ve türbesi 1766 depreminde yıkılıp yeniden yapıldığı için İstanbul’daki en eski padişah cami ve türbesidir.
II. Bâyezid’in Topkapı Sarayı arşivindeki ferman, mülknâme, berat ve mektupları, adına kaleme alınan methiyeler, kendisine sunulan lâyihalar, istihbarat belgeleri, zengin bir koleksiyon oluşturur. Bunlar, II. Bâyezid’in afyon alışkanlığından, vasiyetine dek her konuya açıklık getirmektedir. Şiirleri bir divançede toplanmıştır.
Zamanında uğursuzluğu dillendirilen bu padişahın, sağlığında ve öldükten sonra ermişliğine de inanılmıştır. Ölümüne düşürülen, “Geçdi Sultan Bâyezid-i Velî” tarih dizesindeki “velî” (ermiş) sözcüğü bunu ima eder. Hakkında efsaneler, keramet öyküleri de uydurulmuştur. Topkapı Sarayı’nda yaptırttığı Sultan Bâyezid Divanhanesi günümüze ulaşmamıştır. Sarayın Cebehane Meydanındaki 909/1503 tarihli nişan taşı, oğlu Şehzade Ahmed’in fırlattığı topuzla ilgili olup saray meydanlarındaki en eski anıtlardandır.
II. Bâyezid’in dokuz cariye eşi: Hüsnüşah (Hüsnüşad), Bülbül, Nigâr, Gülruh, Şirin, (Ayşe?) Gülbahar, Mihrinaz (Mühürnaz), Ferruhşad ve adı bilinmeyen bir diğer cariyedir. 7 şehzadesi: Yavuz Selim, Şehinşah, Ahmed, Abdullah, Âlemşah, Korkud, Mahmud; 15 kızından adları bilinenler: Hatice, Aynışah, Hundi, Ayşe, Hümaşah, Fâtıma, Şah, Selçuk sultanlardır.
II. Bâyezid’in İtalyan mimar-ressam Leonardo da Vinci’ye yaptırdığı Boğaz köprüsü tasarımı
İngilizler buldu ama İspanyollar yüceltti. Futbolun kalbi, rengi, heyecanı, rekabeti İspanya’da gelenekselleşti. Ülkenin iki büyük takımı Real Madrid ile Barcelona arasındaki 115 yıllık rekabet, bir dizi siyasal, sosyal ve parasal mücadeleyle beraber bugünlere geldi. Sahada kalmayan ezeli rekabetin satır başları…
Dünyada zamanı adeta durduran kaç olay var ki… Şüphesiz El Clasico onlardan biri; hattâ belki de en sık tekrarlananı. Tarihten beslenen, çimlerde sahneye konan modern zaman tragedyası. Bambaşka bir rekabet onlarınki, iki kulübün öyküsünden çok daha fazlası…
Aslında her şey İngiltere’nin seçkin üniversitelerinde eğitim alan İspanyolların Madrid’e dönmesiyle başlamıştı. Cambridge ve Oxford mezunu mektepli çocuklarla kimi akademisyenler, Ada’da sevdalandıkları oyunu doğdukları topraklara taşımıştı. 1897’de Pazar sabahları futbol oynamak için kurdukları Sky kulübü, beş yıl sonra nurtopu gibi bir takım doğuruyordu.
6 Mart 1902’de Madrid Futbol Kulübü resmen kapılarını açıyor, Juan Padros başkanlığa seçiliyordu. Bayrağı ondan kardeşi Carlos teslim almıştı. Kaderin cilvesi, bu Katalan biraderler Barcelona’da doğmuş; iş için ikâmetgâhlarını başkente aldırmışlardı.
Bir gün dayısını ziyaret etmek için Barcelona’ya giden gencecik bir İsviçreli, o şehre aşık olup kalmaya karar verince olaylar gelişmişti. Düzenli futbol oynamak isteyen Hans Gamper’in Los Deportes gazetesindeki ilanı şöyleydi: “Eski İsviçre (futbol) şampiyonu şehirde futbol maçları düzenlemek istiyor. Bu oyun hakkında heyecan duyan herkesi gazetenin binasında herhangi bir Salı ya da Cuma akşamı 9-11 arasında bekliyor”. İlana bir hafta sonra 11 kişi cevap vermiş ve 29 Kasım 1899’da Barcelona kurulmuştu.
Hans ismi, Katalanlar tam telaffuz edemiyor diye Kans, soyadı da Kamper olmuştu; daha sonra isminin Katalancası Joan’ı kullanıldı.
Futbolun emekleme günlerindeki ilk randevu 13 Mayıs 1902’deydi. Madrid’e yıllar sonra unvanını kullanma onurunu bahşedecek VIII. Alfonso’nun taç giymesi şerefine düzenlenen kupada, Katalanlar çiçeği burnundaki başkentlileri 3-1 yenerken, skoru Gamper ilan etmişti. Bu maçtan sonra tarihte iki takım arasındaki ilk transfer de gerçekleşiyordu. Ünlü besteci Isaac Albeniz’in oğlu Alfonso, 2002’de domuz kafası atılacak Luis Figo’dan bir asır evvel Barcelona’dan Real Madrid’e transfer olmuştu.
1920’de ise adeta silahlar çekildi. Birileri tam adlarının Katalancasını (Futbol Club Barcelona) kullanmaya başlarken, diğerleri kralın himayesine giriyordu. VIII. Alfonso buyurmuş, “kraliyet” manasına gelen Real, başkentlilerin adlarına eklenmişti. Artık kraliyete aittiler; onu sahada temsil edecekler, logolarında tacı bulunduracaklardı. Başarı alınyazılarıydı. Ötekiler ise Katalan milliyetçiliğinin kalesiydiler. Onlar da kazanmak zorundaydı.
266 maçlık amansız rekabet Real Madrid ve Barcelona bugüne kadar 266 maç yaptı. Maçlardan 110’unu Katalan ekibi, 97’sini Başkent ekibi kazandı. Real Madrid’in hem ilk maçı hem rövanşı 3-1 aldığı 1960 Avrupa Kupası Yarı Finali’nin yankısı uzun yıllar sürmüştü.
Hayat memat meselesi
Barcelona’nın kurucusu Gamper Joan Gamper 1899’da Katalan kulübünü kurdu. Kendisi de bir futbolcu olan kurucu, kulüpte 26 yıl boyunca çeşitli görevlerde bulundu, beş dönem başkanlık yaptı.
Camp Nou’dan önceki yuvaları Les Corts’ta 1925’te yapılan bir maçta İspanyol Millî Marşı ıslıklanıp İngilizlerinki alkışlanınca, diktatör Primo de Rivera’nın sabrı taşmıştı. Stadın kapısına altı ay kilit vuruldu, Gamper sınırdışı edildi. Kulüple ilişkisi kesilen işadamının bir süre sonra kente dönmesine izin verilse de kara bulutlar üzerinden hiç eksik olmuyordu. Büyük Buhran nedeniyle bütün malvarlığını kaybeden Barça’nın kurucusu 30 Temmuz 1930’da intihar etti, cenazesine binlerce insan katıldı.
Aynı yıl muhalif La Rambla gazetesini kuran Josep Sunyol, 1935’te Barcelona’nın başkanı oldu. Bir koltuğa birçok karpuz sığdıran hukukçu, İspanya İç Savaşı’nın ilk günlerinde Franco taraftarlarınca öldürüldüğünde, tarihler 6 Ağustos 1936’yı gösteriyordu. Kulüp giderek sol entelektüellerin desteğini alırken, 1957’de açılan yeni yuvaları Camp Nou, Katalanca’nın özgürce konuşulabildiği tek yer olmuştu. Çok sonraları Katalunya’ya özerklik verilmesi kampanyasının kalbi de olan mabet, 38 yıllık sürgünden 1977’de dönen Josep Tarradellas’ın ilk ziyaret ettiği yerlerden biriydi. Katalan politikacı ancak Franco’nun ölümünden iki yıl sonra doğduğu topraklara ayağını basabilmişti.
İspanya İç Savaşı’nın bitimiyle birlikte 1939’da ligler yine demir alıyordu. Başta bugünün Atletico Madrid’i, o günlerin Athletic Aviación’a destek veren Franco, sonradan Real Madrid’e yakınlaşmıştı. 1941’de çıkarılan bir kararnameyle takımlar millîleştirildi. Buna göre kulüplerin adlarında yabancı sözcük kullanılamayacak, isimleri İspanyolca olacaktı. İşte bu yüzden bordo-mavililerin adı Club de Futbol Barcelona olmuştu.
13 Haziran 1943’te dünün General, bugünün Kral Kupası’nda buluşmuştu ezeli rakipler. Yarı finalin ilk ayağında 3-0 kazanan Barcelona, Madrid’e rahat gidiyordu. Tevatüre göre organizasyona rütbesini veren Franco’nun Katalanlara reddedemeyecekleri bir teklifi vardı. Ailelerinin ve kendi hayatlarından korkan futbolcular, eski Chamartin Stadyumu’nun çimlerinde bozguna uğramıştı. O gün tabelada yazan 11-1’lik skor, tahmin edebileceğiniz gibi en farklı El Clasico!
İntikam için bordo-mavililer otuz yıl bekledi. 17 Şubat 1974’teki mücadele öncesinde Barça’nın beyni Johan Cruyff, oğlu Jordi için gün sayıyordu. “Total futbol”un mimarı teknik direktör Rinus Michels, Ajax’tan sonra Barcelona’da da çalıştığı maestrosundan doğumun erkene çekilmesini rica edince olaylar gelişmişti. “Sarı Fare” Santiago Bernabeu çimlerinde şiir yazınca, Real Madrid paramparça olmuştu: 5-0. Ertesi yıl Franco ölmüş, İspanya’da iklim değişmişti.
En farklı galibiyetler İki takım arasında en farklı skorlar: 13 Haziran 1943’te Real Madrid 11-1, 8 Ocak 1994’te Bercelona 5-0 galip geldi.
Tarihi değiştiren imza
1939-1953 arasında şampiyon olamayan Real Madrid’in yazgısı bir transferle değişmişti. Tarihin en iyi oyuncularından biri olan Alfredo Di Stefano, eflatun-beyazlılara olaylı bir şekilde imza atıyor; başkentte hasat mevsimi başlıyordu. Bordo-mavililer yıldız futbolcuyla anlaşıp onu hazırlık maçında sahaya sürse de, haklarına sahip Güney Amerika ekipleriyle uzlaşamamıştı. Tam bu noktada başkentliler devreye girince işler arapsaçına dönmüştü. İşin içinden çıkamayan İspanya Futbol Federasyonu gol makinasının her iki kulüpte de ikişer sene oynamasına karar verdi. Katalan milliyetçiliğinin iyiden iyiye alev aldığı günlerde bordo-mavili camia da adeta yanıyordu. 23 Eylül 1953’te resmen imzayı atan Di Stefano’nun golleriyle coşan “Beyaz Şimşekler”, bir ay sonraki El Clasico’da ezeli rakiplerini “beşlemişti”.
Katalanların buluşma noktası Yıllar süren rekabette Barcelona Katalanların simgesi, Camp Nou da mâbedi olmuştu. Katalan politikacı Josep Tarradellas, Camp Nou’da halkı selamlıyor (1979).
Bu transferden sonra şaha kalkan Real Madrid önce lig, ardından da Avrupa’da fırtına estirdi. 1955-56’dan itibaren Şampiyon Kulüpler Kupası’nı adeta tekeline alan başkentliler üstüste beş kez zafere ulaşırken, tüm bu finallerde Di Stefano gol atmıştı! Ruh ikizi Ferenc Puskas ile birlikte camiayı uçuran efsanenin transferi adeta bir milattı. O güne kadar oynanan 22 sezonda sadece iki defa mutlu sona ulaşan Beyaz Şimşekler, onun boy gösterdiği 11 sezonun sekizinde şampiyonluğa ulaşmıştı.
Peki Pele’nin “tarihin en iyisi” dediği futbolcu ya Barcelona’ya gitseydi! Kuvvetle muhtemel bugün Real Madrid dünya devi değildi.
Barcelona’nın o dönemki en iyilerinden Macar forvet Kubala.
Bir kulüpten daha fazlası
Rekabet kızışmaya başlarken, bordo-mavililer direksiyonu biraz daha farklı bir yöne kırıyordu. İlk olarak 1968’de başkan Narcis de Carreras’ın konuşmasında yer verdiği kulübün mottosu “Més que un club” (Bir kulüpten daha fazlası), camianın genlerine işlemişti. Formasına uzunca bir süre reklam almayan Barcelona, 2006’da UNICEF ile imzaladığı sözleşme doğrultusunda onların logosunu taşımış; ayrıca projelere senede 1.5 milyon euro vermişti. Dünyanın birçok kıtasında yoksulluğa, açlığa, hastalıklara dikkati çeken kulüp, Ekvador, Nepal ve Ruanda’daki mülteci çocuklara yardım eli de uzatmıştı. Formalarına reklam aldıklarında, tartışılan tek onlardı!
1973’te Gaudi’nin şehrine ayak basan Cruyff, futbolculuk döneminde bir lig, bir de kupa şampiyonluğuna imza atabilmişti. 1978’de başkanlık koltuğuna oturan ve tam 22 yıl görev yapan Josep Lluis Nunez, yavaş yavaş Barcelona’nın çehresini değiştiriyordu. Birçok tesise imza atmış, Barcelona Müzesi’ni açmış, La Masia çiftlik evini satın almıştı. İşte stadın dibindeki o yer altyapıya tahsis ediliyor, meyveleri sonradan alınıyordu.
Bir röportajında Franco’nun kendisi de dahil bazı Katalan işadamlarına verdiği maddi- manevi desteğin altını çizen Nunez, İspanya’nın değişik bölgelerinin de bu kredilerle geliştiğini vurgulamıştı.
Cruyff efsanesi Barcelona’nın efsanevi futbolcusu Cruyff, 1973 yılında Ajax’tan transfer edildi. Hollandalı efsane futbolcu 2016’da öldü.
Topun ağzındayken son çare olarak 1988’de Cruyff’u takımın başına geçiren başkan huzura kavuştu. Hollandalı futbol filozofu hem üst, hem de altyapıyı mükemmelleştiriyordu. Pasa dayalı oyun anlayışı gelişiyor, kulübün gençleri topla yatıp kalkmaya başlıyordu. Artık teknik önemliydi; fizik ikinci plana atılmıştı. Daha önceden ıskartaya çıkarılacak çelimsiz Xavi, Andres Iniesta, Lionel Messi gibi futbolcular bu zihniyet doğrultusunda güneş gibi parladılar.
80’lerde kendi yetiştirdiği değerlerle şampiyonluklara ulaşan Real Madrid, 2000’lerde yıldızlar topluluğuna dönmüştü. Bir pazarlama stratejisinin de sonucu olan Los Galacticos forma sattırıyor, fakat ezeli rakibinin gölgesinde kalıyordu. 29 Kasım 2010’da Barça, Real Madrid’i beşlerken; oynayan 14 futbolcudan 10’u La Masia çıkışlıydı. İki yıl sonraki Levante maçında sakatlanan Dani Alves’in yerine Martin Montoya geçtiğinde tarih yazılıyordu; sahadaki 11’in tamamı o altyapıdandı!
Habil ile Kabil’in çimlerdeki dansları daha uzun süre milyarları ekranları başına mıhlayacak gibi gözüküyor. Randevuların saati belirlenirken yer yer futbol pazarının Uzakdoğulu güçlü aktörleri de ihmal edilmiyor. Zamanın ruhu elbette bunu gerektiriyor.
RAKAMLARLA EL CLASİCO
Amansız mücadelenin satırbaşları
BUGÜNE dek toplam 266 El Clasico oynandı. Barcelona’nın 110, Real Madrid’in 97 galibiyeti var. Resmî randevularda ise başkentlilerin üstünlüğü bulunuyor. Resmî 233 randevunun 93’ünü eflatun-beyazlılar, 91’ini ise bordo-mavililer kazandı.
LIGDE Real Madrid’in 32, Barcelona’nın ise 24 şampiyonluğu bulunuyor. Katalanlar 27 Mayıs’ta Alaves ile 29. Kral Kupası zaferi için, başkentliler ise 3 Haziran’da 12. Kupa zaferi için Juventus ile kozlarını paylaşacak (dergimiz basılmış olacak). Bugüne dek Beyaz Şimşekler’in kazandıkları arasında 19 Kral Kupası, 2 UEFA Kupası, 3 Avrupa Süper Kupası, 3 Kıtalararası Kupa, 2 FIFA Dünya Kulüpler Kupası dikkat çekiyor. Bordo-mavililerin ise eski adıyla Şampiyon Kulüpler, bugünkü adıyla Şampiyonlar Ligi’nde 5, Kupa Galipleri’nde 4, Fuar Şehirleri Kupası’nda 3, Avrupa Süper Kupası’nda 5, FIFA Dünya Kulüpler Kupası’nda da 3 zaferi var.
REKABET tarihinin en golcüsü Lionel Messi. Son buluşmanın uzatmalarında takımını galibiyete taşıyan Arjantinli yıldız 23 defa Real Madrid ağlarını havalandırmış durumda. Başkent cephesinde ise Di Stefano’nun 18, Cristiano Ronaldo’nun da 16 golü bulunuyor.
EZELİ rekabette en çok boy gösteren Manuel Sanchis. Real Madrid’in altyapısından yetişen savunma oyuncusu 43 Barcelona mücadelesinde sahne almış. Kupa koleksiyonerlerinden beyaz şimşek Fransisco Gento ile bordo-mavililerin unutulmaz kaptanı Xavi 42 El Clasico’da sahne almış. Şimdilik Iniesta 35, Messi ile Sergio Ramos ise 34 defa bu büyük heyecanı yaşamış.
DEVLER bugüne kadar dört kez Kupa1’de eşleşmiş. Eski adıyla Şampiyon Kulüpler, bugünkü ismiyle Şampiyonlar Ligi’ndeki buluşmaların ikisinde Real Madrid, ikisinde ise Barcelona yoluna devam etmiş. Şimdiye kadar üç defa yarı finalde buluşan ezeli rakiplerden turlayan o sezon zafere ulaşmış. (1960 ve 2002 Real Madrid, 2011 Barcelona)
İSPANYA’DA şampiyonu iki tarafa dizilip alkışlayarak karşılama geleneğine “pasillo” deniyor. Buna göre lig yarışını en önde göğüsleyen takım eğer bunu sezon içinde başarırsa rakipleri tarafından onurlandırılıyor. Tarihte üç kez taraflar El Clasico’ya şampiyon olarak çıkmıştı.
BU amansız rekabette taraftarların da rakip futbolcuya hakkını teslim ettiği anlar mevcut. 1989’da 33 yaşında trajik bir kazada ölen İngiliz Laurie Cunningham, 1980’de döktürdüğü El Clasico’da Camp Nou tarafından onurlandırılmıştı. Sonradan Maradona, Ronaldinho ve Iniesta Santiago Bernabeu’da ayakta alkışlanacaktı.
BUGÜNE kadar iki takımda da oynayan 33 futbolcu var. Tarihte ilk Alfonso Albeniz 1902’de, son olarak da Javier Saviola 2007’de bunu gerçekleştirmişti. Rekabetin iki kıyısında da sahne alanların en ünlüleri Figo, Bernd Schuster, Gheorghe Hagi, Michael Laudrup, Brezilyalı Ronaldo ve Luis Enrique olsa gerek.
FIKSTÜRÜN azizliği 2011’de tüm dünyayı mest etmişti. Devler 18 gün içinde dört kez karşı karşıya gelmişti. Ligde berabere kalmışlar, kupa finalinde ise uzatmalarda Madridliler gülmüştü. Şampiyonlar Ligi yarı finalinin ilk ayağında deplasmanda Messi’nin golleriyle gülen Katalanlar, rövanşta da berabere kalarak tur atlamıştı.
EZELİ rekabet sosyal medyaya da yansımış durumda. Real Madrid’in Facebook’taki hayran sayısı yaklaşık 200 bin daha fazla. Başkentlilerin 102 milyondan fazla hayranı bulunuyor. İspanyol devlerinin yanına yaklaşmak uzun süre mümkün görünmüyor.
Şehr-i İstanbul, fethedildiği günden bu yana sayısız İslâm eserine evsahipliği yaptı, yapıyor. Her iki yakada minareleri ve kubbeleriyle şehrin siluetini oluşturan camiler bu eserlerin en önde gelenleri. Altı yüzyılda hemen her sokağa, her köşe başına inci tanesi gibi dağılmış yapıların günümüzdeyse sadece belirli bir kısmı ayakta. #tarih olarak, çoğu 20. yüzyılda yıkılan, yokedilen mâbetleri Hayri Necdet İşli ve İsmail Büyükseçgin’in kıymetli çalışması Osmanlı Devri İstanbul Camileri’nden yararlanarak derledik.
MERZİFONİ CAMİİ Karaköy meydanında Fatih devrinden kalma camii, II. Abdülhamid tarafından yeni baştan yaptırtıldı. Bu camii de 1958’de yol açılması gerekçesiyle yıktırıldı.VOYNUK ŞÜCAĞ MESCİDİ Voynuk Şücaeddin İbrahim Efendi tarafından Unkapanı’nda yaptırıldı. 1957’de istimlâk edilen camiin haziresinde, İstanbul’un fethinden sonraki ilk kadısı Hızır Bey Çelebi’nin mezarı yeralmaktaydı. Yerinde bugün İMÇ binaları bulunuyor.BALIK PAZARI İSKELESİ MESCİDİ Sultan II. Mustafa döneminde yapılan, I. Abdülhamid döneminde yanan mescidin onarımı III. Selim’in veziri İzzet Paşa tarafından yaptırıldı. Eminönü’ndeki mescid bugünkü Galata Köprüsü ile Zindan Han binasının arasındaki rıhtımda bulunuyordu. 1936 yılında meydan genişletmesi esnasında yıkıldı.DEFTERDAR MESCİDİ 1554 yılında tarihçi İdris-i Bitlisi’nin oğlu Defterdar Ebu Fazl Mahmud Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tophane semtinde, Defterdar Yokuşu’nda bulunan camii, betonarme olarak 1990’lı yıllarda yeniden inşa edildi.PERKAPU MESCİDİ Fatih’te bugünkü Müftü Ali Mahallesi’nde bulunan mescidin bir diğer adı Kandili Güzel Mescidi’dir. Hüsrev Kâtip tarafından vakfedilmiştir. Yapıdan günümüze hiçbir iz kalmamıştır.ALACA MİNARE MESCİDİ Kanunî Sultan Süleyman dönemi kaptanlarından Murat Reis tarafından yaptırılmıştı. Tayyarzade Ata Bey’e göre mescit Üsküdar’da Moravi Kuyusu mevkiinde yer alıyordu. Kuyu bugün mevcut, fakat mescidin yerinde park var.HADIM HASAN PAŞA CAMİİ III. Mehmed’e kısa süre sadrazamlık eden Hadım Hasan Paşa tarafından 1597’de Cağaloğlu’nda yaptırılmıştı. Uzun yıllar harap durumda kalan mescit, alanının bir bölümünü cadde genişletmesine kaptırdı.BOSTAN CAMİİ Adını 1591’de vefat eden banisi Bostancıbaşı Abdullah Ağa’dan alıyordu. İstanbul’un fethinden yarım yüzyıl sonra Fatih-Küçük Langa’da yaptırılan orijinal eserlerden biriydi. Dört yüz yıla yakın bozulmadan kaldı, büyük 1911 yangınını sağ atlattı, fakat 1937’de yol açılmasını aşamadı.YENİ ÇEŞME MESCİDİ Üsküdar’da Ahmediye Meydanı’nda bulunuyordu. Kızlarağası Mehmet Ağa tarafından 1587 yılında yapılmıştı. Yol açılması sebebiyle 1933’te yıkıldı. Şu anda yerinde Hezarfen Ahmet Çelebi’nin modern bir heykeli bulunuyor.DARÜŞŞİFA MESCİDİ Bugünkü adıyla Valide Atik Camii, Nurbanu Valide Sultan Külliyesi’nin darüşşifasına ait mescid, minaresiz ahşap fevkanidir. 1970 yılında çökmüştür. Restorasyon kısmen devam ediyor.SALI PAZARI CAMİİ Derya Beyleri’nden Süheyl Bey tarafından 1591’de Mimar Sinan’a yaptırılan Karaköy’deki mâbet, Süheyl Bey Camii diye de anılır. 1873’te Sultan Abdülaziz tarafından yeniden inşa edilen mescid 1957 yılında yıktırılmıştır. Yerine yakın zamanda iş merkezi görünümlü bir “cami” yapıldı.AYDINOĞLU TEKKESİ MESCİDİ Eminönü’nde bulunan tekke, Saçlı Emir Mehmed Muhyiddin Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tekkenin üçüncü şeyhi olan Ünsi Hasan Efendi’ye ait fotoğraftaki binalar, yol imarı nedeniyle yıktırıldı. Şimdi sadece tekkeye ait mezarlık mevcut.SULTAN SELİM MEDRESESİ MESCİDİ Yenibahçe Vadisi’nde, Vatan caddesinde bulunan mescid, etrafındaki medresesiyle birlikte kompleks halindedir. Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Bugün yerinde bir tıp merkezi var.ASMALI MESCİD Orijinal mimarisi zamanla bozulsa da Fatih Sultan Mehmed devrinden kalma olan mescid, Hoca Ferhad tarafından yaptırılmıştı. 1917’ye kadar ayakta kaldı fakat yerine Türk-Alman Dostluk Yurdu inşa edilmek üzere yıktırıldı.
İstanbul’un 981 mâbedi birarada
Hayri Necdet İşli
Tarihçi Hayri Necdet İşli, Yüksek Mimar İsmail Büyükseçgin ile birlikte İstanbul’un 981 adet cami ve mescidini biraraya getirdi. Camilerin dış mimarisini gösteren 1940’lı yıllardaki fotoğraflar özenle seçildi, negatifleri bulundu. Fazıl Ayanoğlu ve Şinasi Akbatu’ya ait fişler, derkenarlar ve kurumların çeşitli yazışmaları için arşivler titizce tarandı. Üç ciltlik seri için Ayvansarayî Hüseyin Efendi’nin 1768’deki 821 mâbedi biraraya getirdiği Hadîkat’ül Cevâmi’si temel kaynak olarak alındı. Yirmi yıllık çalışma sonucunda Osmanlı Devri İstanbul Camileri, Türkiye neşriyatına kazandırıldı. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun desteğiyle hazırlanan eseri yönetim kurulu başkanı Bülent Katkak “kültürel mirasımızın kayıtlı envanteri” olarak niteliyor. Fotoğraflı ansiklopedik rehber niteliğindeki bu kıymetli çalışma sınırlı sayıda basılıyor ve bu Ramazan ayı içerisinde satışa sunulması bekleniyor.
Ünlü Amerikalı yazar Jack London alkolikti ama, 1913’te içki yasağının en güçlü propaganda metnini o yazmıştı: “Kadınlar oy hakkını kazanınca, oylarını içki yasağı için kullanacak… Alkoliğin tabutuna eşler, kız kardeşler, anneler çiviyi çakacak”. Gerçekten öyle oldu. İçki yanlısı “yaşlar” ile içki düşmanı “kurular” arasındaki mücadele ikincilerin zaferiyle sonuçlandı. Büyük bir toplumsal hareket, 1920’de ABD’ye içki yasağını getirdi. Ama yasak beklendiği gibi gecekonduları, sarhoşluğu, sefaleti ortadan kaldırmadı; aksine ülkeyi yeni bir suç batağına soktu. 13 yıl sonra yine kadınların önderliğinde başka bir büyük toplumsal hareket, içki yasağını kaldırdı.
16 Ocak 1920, ABD’nin bütün kentlerinde gece yarısına kadar başdöndürücü bir telaşla geçti. San Francisco yollarında bugün bile rastlanmayan bir trafik vardı. Kapı girişleri, merdiven boşlukları, kaldırımlar içki kasalarıyla tıklım tıklım dolduğundan adım atmak mümkün değildi. New York’ta ünlü Gold içki dükkânı, gece yarısına doğru envanterinin son ürünlerini kaldırıma yığmış, üzerine “Şişesi 1 Dolar!” diye bir ilan yapıştırmıştı.
Saat 24.00’ü çaldığında, ABD’de içki yasağı başladı. Yasağı getirmekte en büyük rolü oynayan Anti-Saloon League (Anti-Saloon Cephesi) adlı dernek şu açıklamayı yaptı: “Gece yarısını bir geçe… yeni bir ulus doğacak”. Yasaktan beklenenleri en iyi anlatan metin, eski beyzbolcu Billy Sunday’in Virginia Norfolk’ta yaptığı ve on bin kişinin katıldığı “diriliş toplantısı”nda söyledikleriydi: “Gözyaşlarının saltanatı bitti. Gecekondular yakında sadece bir anı olacak. Hapishanelerimizi fabrikaya çevireceğiz. Erkekler dimdik yürüyecek, kadınlar gülümseyecek, çocuklar gülecek. Cehennem artık ebediyen kiralık!”
Birleşik Devletler’de büyük ayrışma ABD 20 yüzyıl başında “yaşlar” (içki içenler) ve “kurular” (içki içmeyenler) olarak ikiye bölünmüştü. Yasağın kanunlaşmasıyla beraber fıçılar dolusu bira sokaklara döküldü.
ABD kurulduğu andan itibaren, aşırı içki içilen bir yer olmuştu. 19. yüzyılda bu yeni ülkeye gelen her yabancı ziyaretçinin dikkatini çeken bir özellikti bu. Başkan Abraham Lincoln’ün 1842’de söylediği gibi, “İçki Amerikalı bebeğin ilk gıdası, ölüm döşeğindeki adamın son düşüncesi”ydi. 20. yüzyıl başında ülke “yaşlar” (içki içenler) ve “kurular” (içki içmeyen ve içki yasağı getirilmesini isteyenler) arasında ikiye ayrılmıştı.
Alkollü içki tüketilen yerlere “saloon” deniyordu. “Kuru” militanlar ses getiren ilk eylemlerini buralarda başlattı. Saloon’ların çoğu sadece erkeklerin girdiği, içki ve sidik birikintilerinin arasında zor yürünen, iğrenç yerlerdi. Kadınlar, paralarını içkiye yatıran, evlerini ihmal eden, eşlerini ve çocuklarını döven sarhoş kocalar yüzünden saloon’ların en büyük kurbanıydı.
Ohio eyaletinin Hillsboro kentinde Eliza Thompson adlı orta yaşlı bir ev kadını, 23 Aralık 1873’te peşinde yetmişbeş kadınla kentin saloon’larına karşı saldırıya geçti. Kadınlar saloon’a giriyor, diz çökerek yüksek sesle dua etmeye başlıyordu; tabii kimse onlara dokunmaya cesaret edemiyordu. Bu eylem türü hemen her yere yayıldı. Alkolü bütün günahların anası olarak gören güçlü Baptist ve Metodist kiliselerinin desteği sayesinde kadınlar büyük bir toplumsal hareket başlattı.
Birkaç yıl sonra Frances Willard adlı bir başka kadın, 250 bin kişilik bir orduya dönüşen Kadınlar Hıristiyan İtidal Birliği’ni (WCTU) kurdu. Bu dernek kadınlara oy hakkı mücadelesinde de öncü bir rol oynayacaktı. Köpeğine “Hibbie” adını (İngilizce yasak anlamına gelen “prohibition”ın kısaltması) takan ve kendisini Hıristiyan Sosyalist olarak tanımlayan Willard, eylem alanını durmadan genişleterek sekiz saatlik işgününden, Osmanlı Ermenilerinin haklarının savunulmasına kadar sayısız davaya el attı.
Ancak Anti-Saloon Cephesi (ASL) adlı örgüt, bu siyasi hatayı yapmadı. Hedefler ne kadar çoğalırsa onlara ulaşmanın da o kadar zorlaşacağını anlayan cephe, kendine tek bir hedef belirledi: İçkiyi yasaklamak. Kurucusu Howard H. Russell’in sözleri açıktı: “Anti-Saloon Cephesi bir parti değil. Zinayı, kumarı, at yarışını, cinayeti, hırsızlığı veya kundakçılığı ortadan kaldırmaya da çalışmıyoruz. Altın standardı, serbest ticaret, reform gibi konular bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor”. Yöntem konusunda da şunları söylüyordu: “Anti-Saloon Cephesi, siyasi cezalandırma ve ödüllendirme üzerine kuruludur”. ASL hiçbir zaman çoğunluğu elde etmek için uğraşmadı, çünkü herhangi bir siyasi yarışta oy verenlerin onda birini kazanması, sonucu belirlemesi için yeterliydi.
Alkole karşı mücadele Kadınlar Hıristiyan İtidal Birliği’nin (WCTU) alkole karşı mücadele eden kurucusu Frances Willard, ateşli konuşmalarıyla büyük etki yaratmıştı.
ASL 1910’larda kendisine müthiş bir önder buldu: Wayne Wheeler. Her siyasi parti ve sivil toplum kuruluşunun sahip olmak isteyeceği biriydi. Çok çalışkandı, siyasi zekası parlaktı, herkesle iyi geçinebiliyordu. “Baskı grubu” (pressure group) terimini ilk ortaya atan oydu. Kongre seçimlerini izliyor, her partiden adayları “yaş/kuru” diye ikiye ayırarak ele alıyordu. İki aday arasında yakın bir rekabet varsa, dernek bütün gücüyle “yaş aday”ı mahvetmek için kampanyaya başlıyor ve öbür adayın kazanmasını sağlıyordu.
ASL’nin bağrında her kesim ve siyasetten insanlar toplanmıştı. Aralarında ABD’nin en zengini petrol milyarderi John Rockefeller da vardı; işçi sınıfının içkinin kurbanı olduğunu düşünen sendikalar ve sosyalistler de. Eski köleci eyaletlerde siyahlardan nefret edenler de, onların yaşam standartlarını düzeltmek isteyen reformcular da içkiye karşıydı. Siyahları linç etmesiyle tanınan ırkçı Klu Klux Klan örgütü, içki yasağı kampanyası sırasında büyümüştü. O dönemde böyle bir örgüt, öteden beri köleliğe karşı çıkan, en büyük siyah cemaatine sahip Baptistlerle aynı cephede yer alabiliyordu.
Ancak alkollü içkiler 1910’da federal hükümetin vergi gelirinin yüzde 30’unu sağladığından, içkiyi yasaklamak için devlete yeni bir vergi bulmak gerekiyordu. Bankacılara ve büyük tekellere karşı nefretin zirveye ulaştığı 1890’larda gelir vergisi kampanyası zaten başlamıştı. Sonunda, “kurular”ın da desteğiyle 1913’de Anayasa’ya eklenen 16. Madde, ABD hükümetine herkesten gelirine göre vergi alma hakkı tanındı.
ABD Anayasası’na yeni bir madde eklemek bugün olduğu gibi o gün de şöyle bir süreç izliyordu: Kongre’de bir madde tasarısı öneriliyor, bunun önce Kongre’yi oluşturan iki organda yani Temsilciler Meclisi ve Senato’da oyların üçte ikisini alması, sonra da eyaletlerin yasama organlarının dörtte üçü tarafından onaylanması gerekiyordu. Siyasi öngörü yeteneği yüksek olan Anti-Saloon Cephesi, gelir vergisi kabul edilir edilmez bir an önce içki yasağını getirmenin peşindeydi; çünkü 1920’de yapılacak nüfus sayımında, genellikle “yaş” olan kentli nüfusun genellikle “kuru” olan kırsal nüfusu geçeceği anlaşılıyordu. ABD Anayasası, her sayımdan sonra Kongre üyelerinin dağılımını yeni nüfusa göre tekrar düzenlemeyi öngördüğünden, bu önemli nüfus kaymasından önce içki yasağı maddesi Kongre’nin önüne getirilmeliydi. 1917’de ABD’nin Almanya’ya karşı 1. Dünya Savaşı’na girmesi de kuruların işine yaradı, çünkü ülkedeki bira sektörü Alman asıllıların elindeydi. Savaş, bu Almanca bira markalarının ardındaki isimleri halk düşmanı ilan etmek için bereketli bir zemin hazırladı.
Dökmek işe yaramadı Yasakla birlikte kanalizasyona dökülen içkiler… Diğer yandan alkol ve içki kaçakçılığı tırmanışa geçmişti.
Aralık 1917’de Anayasa’ya eklenecek ve “sarhoş edici içeceklerin imalatını, satışını, nakliyatını, ihracatını ve ithalatını” yasaklayan 18. Madde tasarısı, her iki meclisten şimşek hızıyla geçti. Tek tartışma, bu yasaktan zarar görecek sektörlere tazminat ödenip ödenmeyeceğiyle ilgiliydi. Eski köleci eyaletten bir senatör “Zencileri elinden alındığında benim dedeme kimse tazminat ödemedi” diyerek sorunu halletti. Yasağın eyaletlerce onaylandıktan bir yıl sonra yürürlüğe girmesi koşulu, ilgili sektörler için yeterli bir telafi sayıldı. Kongre’den geçen tasarı eyaletlerin dörtte üçü (o sırada 36 eyalet) tarafından kabul edildiğinde, “yaşlar” sarhoşluktan uyandılar.
Anayasa’daki değişikliğin ardından, Temsilciler Meclisi üyesi Andrew Volstead’in hazırladığı “Ulusal İçki Yasağı Yasası” kabul edildi. Volstead Yasası denilen bu düzenlemede birkaç istisna vardı: Köy evlerinde meyvelerden yapılan, ev halkının tüketimine yönelik içkiler yasak kapsamı dışındaydı. Tıbbi nedenlerle alkol kullanımı da yasaklanmamıştı; ancak bunu yalnız doktor reçetesiyle eczaneden almak mümkündü. Katolik ve Yahudilerin ibadetlerinde kullandığı şarap da yasak kapsamı dışındaydı. Bu muafiyetler, gri bir bölge yaratarak içki kaçakçılığının önemli bir kolunu oluşturacaktı.
Yasağın ilk birkaç yılında gerçekten sarhoşluktan dolayı meydana gelen olaylar ve hapishanedeki insan sayısı ciddi biçimde azaldı. Öte yandan içki kaçakçılığı da hemen başladı. Kanada’nın Montréal kentinde bir viski fabrikası kuran, ayrıca İskoçya’dan da viski ithal eden Sam Bronfman, ABD sınırında Kanada gümrüğüne gereken vergiyi ödüyordu. Ama sonra, buz tutmuş sınırdan geçen kamyonlar veya Detroit Nehri üzerinden yola koyulan tekneler ABD gümrüğüne uğramadan ülkenin içlerine doğru akıyordu.
Bir başka yöntem, içkileri önce İngiliz sömürgesi Bahama adalarındaki Nassau’ya yollamaktı: Oradan kasalarla dolu gemiler ABD karasularının açığına, uluslararası sulara demir atıyor, müşterilerin kendi tekneleriyle gelip siparişleri almasını bekliyordu. Bahamalar’a küçük bir vergi sayesinde girip çıkan içki sayesinde adada yeni bir kanalizasyon sistemi, yeni bir liman, kilometrelerce yol inşa edildi. Sömürgenin İngiliz valisi Sir Bede Clifford, adadaki Kristof Kolomb ve Kraliçe Victoria heykellerinin yanına bir de ABD Temsilciler Meclisi üyesi Andrew Volstead’in heykelinin yapılması gerektiğini bile söyledi. Aniden ekonomik patlama yaşayan bir diğer ada da, ABD’nin kuzey kıyılarına yakın Fransız sömürgesi St. Pierre’di.
36 eyalette yasaklandı 25 Ocak 1919 tarihli The American Issue gazetesi, “ABD Kuru Oy Verdi” manşeti ve “36 eyalet içki yasağını onayladı” spotuyla çıkmıştı.
California’nın Napa Vadisi’ndeki bağcılar, ürettikleri sıradan bir üzümü ülkenin heryerine gönderiyor, isteyen evinin bodrumunda kendi şarabını kendisi yapıyordu. Bölgenin en iyi bağcısı Fransız asıllı Georges de Latour, Katolik Kilisesi ile yaptığı anlaşma sonucu şarap yapımında ustalaşıp zenginleşti. Önce alkolsüz bira yapımını deneyen biracılar ise sonradan yasal olarak glukoz şurubu satmaya başladı; yanında bira yapımında kullanacak alet-edevatı satmayı da ihmal etmiyorlardı. Hekimler ve eczacılar güya sağlık nedeniyle hastalara dağıtılan alkol reçeteleri sayesinde refaha kavuştu; hatta sadece reçeteli viski satan, ilacı da süs olsun diye vitrinine koyan eczaneler türedi.
Bakanlar ve kongre üyeleri bir kadeh içmek için büyükelçilikleri dolduruyor, yabancı diplomatlar ABD Dışişleri Bakanlığının resepsiyonlarından “Sular şampanya gibi aktı” diye dalga geçiyordu. Kentlerde yeni bir “saloon” tipi türemişti. Bugünkü barların atası olan bu eğlence yerlerine “speakeasy” deniyordu. Sözde yalnız üyelerin kabul edildiği bu kulüplerde yemek yeniyor, bardan içki alınıyor, dans ediliyordu. Vaktiyle saloon’lara sadece dua etmek için giren kadınlar şimdi speakesy’lerde içip içip dans ediyordu.
Yasak yılları, ABD’deki “Kokteyl Çağı” denilen dönemi doğurmuştu. Kaçak içkilerin kalitesi kuşkulu olduğundan, bunlara meyveler ekleyerek kokteyl denilen yeni bir içki türü geliştirilmişti. Örneğin New York’ta (bugün de varlığını sürdüren) 21 Club adlı speakeasy, bir baskın olduğunda, duvarın içine girip gözden kaybolan barı ve kimsenin bulamadığı gizli mahzeniyle ünlüydü.
Amatörce başlayan içki kaçakçılığı ABD’nin ilk büyük suç örgütlerinin kurulmasını sağladı. Eski mahalle çeteleri, bildiğimiz mafya teşkilatına dönüştü. New York’ta Lucky Luciano, Frank Costello ve Meyer Lansky, Chicago’da Al Capone gibi gangsterler türedi. Yasak başladığında 20’li yaşlarda olan bu kabadayıların, 1929’da Atlantic City’de yaptıkları bir zirvede, ülkeyi aralarında parselledikleri söyleniyordu. Ticaret Bakanlığı bünyesinde, işi Volstead Yasası’nı çiğneyenleri yakalamak olan federal bir Yasak Bürosu kurulmuştu. Burada görevli “yasak ajanları” için aranılan tek ölçüt “kuru” olmalarıydı.
Yasaktan 1 gün önce Yasak başlamadan bir gün önce içki dükkânlarının önünde kuyruk vardı (Detroit). 1920 Ocak’ının günü itibariyle başlayan yasaktan evvel içkinin şişesi 1 Dolar’a indirilse de stoklar tüketilemedi.
Büyük umutlarla başlayan içki yasağı hayalkırıklığıyla sonuçlandı. 1910’larda “kurular”ın ilerleyişi nasıl durdurulamaz gibi gözüküyorsa, 1930’larda “yaşlar”ın ilerleyişi de önüne geçilemez hale geldi. 1927’de Anti-Saloon Cephesi’nin önderi Wayne Wheeler’ın ölümü, derneği Metodist Piskopos James Cannon’un eline bırakmıştı. “Kuru Mesih” lakabıyla tanınan Piskopos Cannon’da önceki liderin zekası ve insan ilişkilerindeki becerisi yoktu. Onun önderliğinde Anti-Saloon Cephesi, gayriresmi bir polis örgütüne benzemişti. Otomobil antifrizlerindeki alkolü içerek ölenler için “hak ettikleri cehenneme gittiler” gibi açıklamalar yapması, halkın tepkisine yol açıyordu.
Cephe 1928 başkanlık seçimlerinda “yaş” Demokrat Parti adayı Al Smith’in “kuru” Cumhuriyetçi Parti adayı Herbert Hoover karşısında yenilmesini sağladı. Bu seçimi büyük bir zafer sanan Piskopos Cannon, “yaşlar”a hadlerini bildirmek istedi. Ertesi yıl Kongre’den geçirttiği Jones Yasası, içki yasağı cezalarını on kat artırdı. Bir kadeh içki satın alan insan önceden para cezasına çarptırılırken, şimdi içki kaçakçısının suç ortağı kabul edilerek üç yıl hapse mahkûm edilebilecek, birkaç dolarlık ek gelir için evde yaptığı elma şarabını satan köylü üç-beş yıl hapse atılabilecekti.
Aurora adlı küçük bir kentte, makineli tüfekler, kurşun geçirmez yelekler ve gözyaşı bombalarıyla bir eve baskın yapan Yasak Bürosu ajanları, kaçakçının karısını mutfağında öldürünce, “Aurora Katliamı” gazetelerin manşetine taşındı.
Çorap içi şişe İçki yasağı, ABD’de “Kokteyl Çağı” denen dönemi başlattı. Kadınlar çoraplarının arasına şişe saklıyor, baskınlara karşı önlemli gizli barlar yaygınlaşıyordu.
1929 sonunda başlayan Büyük Bunalım, Amerikan toplumunu baştan aşağı sarsıyordu. İçki vergisini telafi eden gelir vergisi, 1930’da yüzde 15, ertesi yıl yüzde 37, bir sonraki yıl yüzde 26 oranında azaldı. Doğal olarak Yasak Bürosu’na ayrılan gelir daha da kısıtlandı; oysa Piskopos Cannon’a göre, içki meselesini halletmek için ülkede en az 100.000 Yasak Bürosu ajanına ihtiyaç vardı. Bu ajanların yolsuzlukları ayyuka çıktığından artık politikacılar alay ediyordu: “Evet, 100 bin ajan gerekiyor; bir de onları kontrol etmek için bir 100 bin ajan daha…”
Her kesimde içki yasağının ülkeyi cennet yerine cehenneme çevirdiği düşüncesi yaygınlaşıyordu. Bayrağı yine kadınlar taşıdı. 1929’da kurulan WONPR’nin (İçki Yasağı Reformu İçin Kadınlar Örgütü) üye sayısı 1 milyona yaklaştı. WONPR’nin kurucusu Pauline Sabin, Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu’na içki yasağının kalkmasını kadınların neden istediklerini şöyle açıklıyordu: “Eskiden saloon’lar söz konusu olduğunda anneler hiç değilse çocukları için kaygı duymuyordu, çünkü küçük yaştakilere içki satan bir yerin izni hemen elinden alınıyordu. Şimdi ABD’nin herhangi bir yerinde bir speakeasy’ye girin, 15-16 yaşında bir sürü sarhoş çocukla karşılaşacaksınız”.
Serbest ama zor Kadınlar içki yasağına karşı gösteri yapıyor. Kaçakçılar 13 yıl süren yasağın kalkmasına karşı çıktılar. İçki yasağının kalkması da, içki içmeyi kolaylaştırmadı.
İçki kaçakçıları tabii yasağın kalkmasına karşıydı. Yazar William Faulkner “İçki yasakçılarıyla kaçakçıları arasındaki bu uzun ve mutlu evliliği bozmayın!” diye alay etmişti. “Yaşlar”ın karşı-reform saldırısı o kadar hızla büyüdü ki, 1932 seçimlerinde Demokrat Parti adayı Franklin D. Roosevelt, açıkça içki yasağına karşı olduğunu ilan ettiğinde, Anti-Saloon Cephesi’nin eli böğründe kaldı. Roosevelt seçildi, ertesi yıl şubat ayında içki yasağıyla ilgili 18. Madde’yi yürürlükten kaldıran 21. Madde Kongre’den geçti; eyaletlerin çoğunluğu tarafından onaylandı ve 5 Aralık 1933’de bu 13 yıllık toplumsal deney sona erdi. Roosevelt’in söylediği gibi “şimdi Amerika’nın şöyle bir içkiye ihtiyacı var”dı.
İçkinin yasallaşması içki içmeyi kolaylaştırmadı, aksine zorlaştırdı. Kuralsızlığın hâkim olduğu yıllarda o kadar çok içki içiliyordu ki, bir komedyen şöyle espri yapabiliyordu: “Hatırlıyor musun Yasak’tan önceki o eski günleri? Pazar gecesi şöyle bir içki bile satın alamazdık?” Oysa artık uyulması gereken gün ve saatler, yaş sınırı, okul, kilise ve hastane yakınında içki yasağı, lisanslar, cezalar, kalite kontrolü ve elbette vergiler vardı. Amerikalılar yasak sonrası bir daha asla eskisi kadar bol içki içemediler.
SİNEMADA İÇKİ YASAĞI
Dokunulmazlar efsanesi
İçki yasağı, gerçek hayattaki gibi sinemada da gangster ve mafya filmlerinin kaynağı oldu. En iyi örnek, “Dokunulmazlar” adlı televizyon dizisi ve sonra aynı adla Brian da Palma’nın sinemaya uyarladığı, Kevin Costner, Robert de Niro ve Sean Connery’nin oynadığı filmdi. Bu dizi ve filmde, efsanevi Yasak Bürosu ajanı Eliot Ness (1903-1957), gangsterlere karşı kahramanca mücadele ediyor, sonunda Al Capone’un hapse atılmasını sağlıyordu.
Gerçekte Eliot Ness, şöhrete ve kadınlara düşkün bir kabadayıydı. Al Capone’un Chicago’daki çetesini kısa süreliğine dağıtmayı başarmıştı ama, onun vergi kaçakçılığından hapse atılmasını sağlayan Amerikan vergi idaresi IRS olmuştu. Kariyerinin sonuna doğru Ness saldırgan davranışları nedeniyle tepki toplamış, İçki Yasağı sona erdikten sonra “yarı-sarhoş” olarak ölmüştü.
EDEBİYATTA İÇKİ YASAĞI
Muhteşem Gatsby gerçeği
F. Scott Fitzgerald, tanınmış romanı Muhteşem Gatsby’yi içki yasağı döneminde yazıp yayınlamıştı (1925). Bilindiği gibi bu romanda ve ilham verdiği filmlerde viski ve şampanyalar su gibi akar. Baştan sona yasadışı içkiye batmış olan roman, zenginlerin yasak döneminde yaşadığı hayatı anlatır. Romanın kahramanı Jay Gatsby, yasak sayesinde yükselmiş, kurduğu içki satan eczane zinciriyle zengin olmuştur. Sevdiği kadın uğruna yüksek sosyeteye girebilmek için göz kamaştırıcı partiler vermektedir. Seçkinler bu partilere bedava ve yüksek kaliteli yasadışı içki içmek için üşüşür. Gatsby öldüğünde, bütün bu “arkadaşlar”ı ortadan yok olur.
1915’teki Çanakkale muharebelerinden sonra, Türk ve Avustralyalı askerler bu defa Kore’de ama aynı safta çarpıştılar. 35 sene sonra yeniden kurulan dostluğun hatıraları ve görsel hafızası…
Kore Savaşı’nın başka bir yönünden bahsedeceğim bu yazıda. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin NATO’ya katılabilmek için asker gönderdiği bu savaş beklenmeyen yakınlaşmalara da neden oldu.
Avustralya ve Yeni Zelandalılar, yani Anzaklar, Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptıkları 25 Nisan 1915’in yıldönümlerini Anzak Günü olarak kutlarlar, o gün savaşlarda kaybettikleri askerleri onurlandırırlar. Kore Savaşı’na kadar hiçbir Türk temsilcisi yurtdışında yapılan törenlere resmî olarak katılmadı. 1952’de Kore’de yapılan törende Anzaklar bir Türk subayını, Tuğgeneral Namık Argüç’ü ağırladılar.
Kore’de İngiliz Milletler Topluluğu’na ait birlikler kamplarına, silahlı kuvvetlerinin katıldığı meşhur muharebelerin ismini vermişlerdir. Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın Birinci Taburunun kampı “Gallipoli” olarak adlandırılmıştı. Kampın adının yazılı olduğu taş, İngiliz askerlerinin Avustralyalılara bir hediyesi idi. Savaş bittiğinde Avustralyalılar bu granit taşı memleketlerine götürdüler.
Aynı yılın Eylül ayında, Avustralya Gazi İşleri Başkanı George Holland, Kore’ye geldiğinde, Avustralya birliklerinin Kore’deki komutanı Tuğgeneral I. R. Campbell ile 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar’ı karargâhında ziyaret etti. Askerlerimizin hazırladığı panoda ay-yıldız ve ortasında küçük bir kangurunun yer aldığı Avustralya kıtası vardı. Panodaki “Atatürk’ün çocukları, beraberiz” yazısı Çanakkale’nin unutulmaz kumandanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Şükrü Kaya’ya söylettiği sözlere göndermedir: “Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”.
Ertesi yıl Kore’de yapılan Anzak Günü törenlerine Türk komutanlar da katılır. 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz ve Avustralyalı meslektaşlarının arasında Anzak Günü resmî geçidini selamlar.
1953’te Türk Hükümeti ilk defa yurtdışındaki Anzak törenlerine temsilci göndermeye karar verdi. 25 Nisan’da, aralarında Tokyo Türk İrtibat Heyeti Başkanı Korgeneral Rüştü Erdelhun ve kendisi de Çanakkale gazisi olan, Kore Türk Silahlı Kuvvetlerinden Albay Daniş Karabelen’in olduğu yedi kişilik bir heyet, Gazi İşleri Kurumu’nun davetlisi olarak Avustralya’daki Anzak törenlerine katıldı. O gün Avustralya’da yayımlanan gazetelerin (örneğin Canberra Times, The Advertiser) ilk sayfalarında ziyaretçi Türk subaylarının resimleri yer aldı. Ziyaretin en ilginç olaylarından biri de, anıta İngiliz Milletler Topluluğu temsilcilerinin dışında, sadece Erdelhun’un çelenk koymasıydı; The Advertiser gazetesinin haberine göre, Avustralyalı gaziler Japon büyükelçisinin çelenk koyması durumunda törenleri boykot edeceklerini bildirmişlerdi.
Bu ziyaret sırasında Rüştü Erdelhun’un yaptığı radyo konuşması Avustralya Savaş Müzesi’nin arşivinde S0056 olarak kayıtlı. Avustralyalı gazeteci ve tarihçi C. E. W. Bean’in de katıldığı program, https:// www.awm.gov.au/collection/ S00156/ bağlantısından dinlenebilir.
Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz Orgeneral M.A.R. West ve Avustralyalı Tuğgeneral J. Wilton arasında Anzak Günü töreninde (üstte). 27 Nisan1953 tarihli The Advertiser gazetesinin haberi.
Bu bahsi kapatırken 1955’te Çanakkale Savaş alanını gezmeye gelenleri o zaman general olan Daniş Karabelen’in (1898- 1983) Eceabat’ta karşıladığını, 1958’de Genelkurmay Başkanı olan Rüştü Erdelhun’un (1894-1983) ise 27 Mayıs darbesinden sonra 3 Haziran 1960’da emekliye sevk edilerek Yassıada’da yargılanıp idama mahkûm edildiğini, 1964’te Cemal Gürsel’in af çıkarmasıyla serbest kaldığını hatırlatalım.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in de imzalarını taşıyan 4 Eylül 1953 tarihli kararname ile Rüştü Erdelhun ve Daniş Karabelen Avustralya seyahatleri için 75’er lira gündelik aldılar (Başbakanlık Arşivi).
Bir Çanakkale gazisi olan Korgeneral Vedat Garan, Kore’de Avustralyalı askerlerin şeref kıtasını teftiş ediyor.
18 Mart 1954’te Kore’de bulunan Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın tören kıtası, genç bir subay olarak Çanakkale Savaşı’na katılan Korgeneral Vedat Garan (1895-1964) tarafından teftiş edilir.
Kore Savaşı’nda ölen askerlerin Pusan’daki mezarlıkları. Avustralya ve Türk askerleri yanyana yatmaktadır.
Yine o yıl Kore’den Albay Cemal Madanoğlu başkanlığındaki dört subaydan oluşan bir heyet Anzak Günü’ne katılmak üzere Yeni Zelanda’ya gider. Bu ziyareti Atlas Tarih dergisinin 12. sayısında anlatmıştım. Burada sadece Yeni Zelanda’da çok iyi karşılandıklarını, Çanakkale Savaşı’nın Yeni Zelandalı gazilerle tanışarak uzun uzun sohbet ettiklerini, hediye alıp verdiklerini hatırlatayım. Bu hediyelerden biri Türk heyetine takdim edilen, Çanakkale Savaşı’nda ele geçmiş bir Türk bayrağıydı. Bayrak şimdi askerî müzededir.
Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.
Donald Trump’ın başkan seçilmesinden ardından Kore krizi akut hale geldi. Trump’ın iç politikadaki başarısızlıkları telafi etmek için Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi bir “dış tehlike”ye karşı ulusal bir seferberlik havası yaratmaya çalışması kadar; özellikle Kuzey Kore yönetiminin konvansiyonel ve nükleer silah denemelerini sıklaştırması da krizi derinleştirdi.
Kriz doğal ve esas olarak büyük devletler arasındaki dünya ölçeğindeki güç ilişkilerinden, Doğu Asya’nın bütünündeki gerilimlerden ve iki Kore arasındaki statükonun korunması veya ilişkilerin kopması gibi hassas noktalardan kaynaklanmakta. Kore savaşandan bu yana 65 yıl geçmiş olmasına rağmen ateşkes dışında herhangi bir barış antlaşması imzalanmadığı için, yarımadada bugün resmî anlamda da bir savaş hali mevcuttur.
2. Dünya Savaşı’nın bitiminde, 1948’de seçilen Kore (Güney) Cumhurbaşkanı Syngman Rhee’a karşı direniş başlamış, iki yıl sonra genelleşerek uluslararası bir boyut kazanmıştı. Kim İl Sung, Rus ordusundan bir ay sonra Kuzey Kore’ye geldi ve Moskova onun yeni rejimin başına geçmesine yardım etti. 50’li yıllarda temizlik hareketleriyle iktidarını sağlamlaştırdı. İlk kurbanlar, düzmece davalarla içerdeki komünistler oldu, Çin ve Sovyet yanlıları da daha sonra aynı kaderi paylaştılar. Despotik bir rejim kuruldu ve Kim İl Sung’dan sonra, Kim Jong-İl ve Kim Jong-Un hanedanıyla bugüne ulaştı. Aynı süreçte Güney’de de Kuzey’i aratmayan despotizm yılları yaşandı.
Siyaset sahnesinde 70’li yıllarda Çin-Amerikan ilişkilerinin tesisi, Çin’de kapitalizmin gelişmesi, SSCB’nin çöküşü, Kim İl Sung gibi “kurucu” bir liderin ölümü gibi bir dizi gelişmenin yanısıra; 90’lı yıllardaki büyük açlık gibi sosyal olaylara rağmen, rejim kendini siyasal olmaktan ziyade etnik bir milliyetçilik temelinde ayakta tutabildi. Özellikle Japon işgali direnişine dayanan ve sonunda bir “gerilla devlet” ulusal anlatısı üzerine temellenen bu milliyetçilik, Batı’nın bir müdahalesine karşı ayakta kalmak için nükleer silaha sahip olma amacında somutlaştı.
ABD başta olmak üzere diğer güçler de dahil olmak üzere bölgede aşırı bir silahlanma sözkonusu ve Uzakdoğu’daki bu yarış, kimin ilk kez silah çekeceğini önemsiz kılan bir hal almış durumda. Trump’ın gelişi, zaten pek tekin olmayan bu ortamı daha da belirsiz hale soktu. Güney Koreliler ise doğal olarak askerî bir çözüm yerine müzakere siyasetini destekliyor. Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.
Kim Jong-Um
Güney’de bu Mayıs’ta, böyle bir dönemde göreve başlayan yeni başkan Moon Jae-in, iki Kore arasında uzun süredir devam eden gerginliğe son verme ve ülkesinde köklü bir yenilenme iddiası ile ortaya çıktı. Merkezdeki ve muhafazakar rakiplerini geçen Demokrat Parti kökenli yeni başkan, on yıldır hüküm süren muhafazakar iktidardan sonra ilk ilerici yönetici. Kuzey’e karşı ABD ile ittifakın devamını savunan Moon Jae-in, aynı zamanda diyalogun da geliştirilmesinden yana. Hatta daha da ileri giderek “Güney Kore, bir gün barışcıl bir birleşmeyi sağlamak için Kuzey Kore halkına yaklaşmalı. Kim Jong-un’u Kuzey’in yöneticisi ve diyalog için muhatabımız olarak tanımalıyız” diye eklemekte.
Kuzey Kore’nin de “doğru şartlar altında ABD yönetimi ile diyalog kurarız” diyerek yeni bir döneme geçilebileceğini dile getirmesi, tansiyonun düşebileceği umudu yaratıyor. Yine de Kore coğrafyası, önümüzdeki dönemde kolay sakinleşecek gibi görünmüyor.