Etiket: sayı:37

  • Geleneği olmayanın mezarı olmaz

    İslâmiyet’i kabul etmemiş Türk ve Moğol halkları üzerine yazan Lev Gumilev, mesaisini tarihe bütünsel bakmaya ayırmıştır. Çok kendine özgü bir seyir izleyen Gumilev’in sezgisel tarih yazıcılığında sözlü gelenek, yazılı kaynaklar kadar önemlidir.

    Türklerin tarihiyle ilgilenen gençlerden ge­len sorular bu alana ilgi olduğunu, ama onların konuya ne şekilde yaklaşacakları çerçevesinde yönlendirilmeye ihtiyaç duydukla­rını gösteriyor. Geniş bir coğrafyada varlık gös­termiş olan Türklerin tarihini çalışmak için, işe bu coğrafyanın kaynak dillerini öğrenmekle baş­lanabilir.

    Türklerin tarihi mekansal olarak geniş, zamansal ola­rak da uzun olduğu için, bu halkların tarihini duygusal değil de kavramsal bir çerçevede anlamak gerekir. Kav­ramsal düşünmeye ise sosyoloji, antropoloji, siyaset bili­mi gibi sosyal bilim dalları yardımcı olur.

    Aslında Türk ve Moğol halkları ile devletlerinin tarihi ile ilgili çalışmalar, daha çok uzmanların bildiği kaynak dilleri ile şekillenmiştir. Farsça veya Çince bilen bilginler, tarihin farklı dönemleri ve farklı yönleri ile ilgilenmiş­lerdir. Örneğin Lev Gumilev bu sınırlamaya istisna teşkil eden nadir tarihçilerden biridir. Kendisi Türkiye’deki ay­dın çevrelerde pek bilinmez, belki de ancak oğlu olması dolayısıyla Rus şairesi Anna Akhmatova ile ilişkilendire­bilir. Gumilev mesaisini tarihe bir bütün olarak bakmaya hasretmiştir.

    Gumilev her ne kadar İslâmiyet’i kabul etmemiş Türk ve Moğol halkları üzerine yazmışsa da, ileri sürdüğü fikir­ler bu toplumların yapılarının ve geleneklerinin belkemi­ğini oluşturan öğeler üzerine odaklandığı için çok geniş kapsamlıdır. İç Asya kavimlerinin tarihe bakışları konu­sunda bize söyledikleri bu alandaki tarihsel kaynakları kapsadığı gibi, 18. yüzyıldan beri yapılmakta olan çalışma­lar ile ilgili olarak bizi düşündürmektedir. Hatta eserle­rinde ileri sürdüğü fikirler günümüzü de anlamaya sevk eder bizi.

    Daha çok geçiş ve değişim dönemleri üzerinde dur­muş olan Gumilev’in tarih yazıcılığı, çok kendine özgü bir seyir arz eder. Bu toplumları iyi tanıyan Gumilev, “sezgi­sel” tarih anlayışı ile hareket ettiğini söyler. Bu bağlam­da 1979’da İngilizceye Searches for an Imaginary King­dom adıyla çevrilmiş olan eserinde ez cümle şunları söy­ler: “Konar göçerlerin anlatıları başlıca iki türdü: kahramanlık hikayeleri ve cin ve peri masalları. Bu iki tür de bizim anladığımız anlamdaki ede­biyattan çok mitolojiye yakındı. Konar göçerler olayları ve gerçekleri “algıladıkları gibi ve duygu­larını katarak” anlatıyorlardı. Kısacası bizim için edebiyat ne ise, onlar için de mitoloji o idi.

    Yani Gumilev tarih anlayışından söz ederken, bize İç Asya kavimleri için gerçekleri nasıl algıladıkları ve bu ko­nuda ne hissettiklerini bildiren ve bazen de mitolojik ma­hiyette olan sözlü edebiyatın önemli bir kaynak olduğunu söylemektedir. Onun görüşüne göre tarih salt yazılı kay­naklar ve orada yazılanlar değildir; o bu konuda, “Bu halk­lar, tarihi de geçmişi de bizden farklı olarak algılıyorlardı. Onlar için tarih bir soy ağacı idi. Tarih bir olay veya ku­rum değil, şimdi artık ölü olan ‘ataları’ idi. Böyle bir yakla­şım Avrupalılara ne kadar uzak gelse de, zamanın akışının hesabını tutmak için en az diğer sayım sistemleri kadar geçerlidir” demektedir.

    Halbuki biz bugün “tarih” anlayışımızda, sözlü gelenek ile tarihi ayırıyoruz. İç Asya tarihindeki topluluklar, ister boy ister sülâle veya devlet şeklinde ömür sürmüş olsun­lar, kendi tarihlerini devlet hizmetindeki tarihçiler yoluy­la değil, destanlar, deyimler ve geleneklerle anlatmışlar­dır. Nitekim bir Kırgız atasözü de

    “Saltı cok kişinin

    Köristeni bolbayt”

    yani “geleneği olmayanın mezarı olmaz” demekte ve gele­nekler konusunda tarihin içinden yanıt vermektedir.

    Gumilev’in İç Asya tarihine bütüncül bakışında öne çıkan hususlar, algılama, duygusal yaklaşım ve onların atalarıdır. Gumilev her ne kadar İslâmiyet öncesi Türk­lerle ilgili yazmışsa da, öne çıkardığı bu hususlar acaba bi­ze neden yabancı gelmemektedir? Herhalde bu saptama­da önemli olan göçebelik değil de duygusallıktır. Kişiler ve onların atalarının bu kadar ön planda olduğu bir tarih ve toplum anlayışında, duygusallığın yeri böylece ortaya çık­maktadır. Kurumlar ataların yerini tutmaz ki… Ancak on­larla ilişkilendirilebilir.

  • Fakir kursağından saray sofralarına HAVYAR

    Bir zamanlar dinî perhiz dönemlerinde et yerine tüketilen, köylü ve işçilerin tayını olan, barlarda tuzlu çerez yerine sunulan, Fransa Kralı XV. Louis’nin “Bu ne iğrenç şey!” diyerek tükürdüğü havyar, günümüzde lüks ve zenginlik göstergesi bir yiyecek. 250 milyon yıldır türlü badireler atlatan, dinozorlarla yaşıt mersin balığının ve yumurtalarının geleceği ise artık tehlikede…

    Başka balıkların yumur­talarına da yanılıp hav­yar dense de gerçek havyar tarih öncesi görünüm­lü, kocaman bir dip balığı olan mersinin dökmeye fırsat bula­madan karnı yarılarak alınan yumurtalarıdır. Günümüzde en çok tercih edilen siyah havyar yalnız mersin balığından üreti­lir. Dünya üzerinde 24 tür mer­sin balığının sadece üç türün­den havyar alınır: Değerlilik sırasına göre beluga, oscetra ve sevruga. Ama en değerlisi Ha­zar Denizi’nin yüz yaşından da­ha yaşlı mersin balıklarından alınan beyaza yakın açık renkli “almas”, yani elmas havyarı.

    Eskiden Volga kıyılarından Hazar Denizi’ne, Avrupa’da El­be ve Po nehirlerinin deltala­rından Birleşik Devletler’de Hudson ve Delaware nehirleri­ne dek birçok yerde mersin ba­lığı yaşarmış. Ama 250 milyon yıldır türlü badireler atlatmış bu balık aşırı avlanma yüzün­den çoğu yerde yok olmuş. Bugün endüstriyel çiftliklerde ve önceden havyar konusunda adı bile anılmayan İspanya, İsrail ve Çin’de bile üretiliyor. Bu­gün piyasada satılan havyarın %90’ının kaçak avlanan balık­lardan elde edildiği söyleniyor.

    Havyarın öyküsü çekişme­ler, krizler ve renkli karakter­lerle örülü bir roman gibi. Biz gidebildiğimiz kadar eskiler­den başlayalım anlatmaya…

    MÖ 2400’lerde Mısır ve Fe­nikelilerin tuz ve sirke ile ha­zırladıkları havyarı tükettikleri biliniyor. Özellikle uzun deniz seyahatleri sırasında balık yu­murtasını tuzlayıp turşusunu yaparlarmış. Sakkara yakınla­rındaki bir piramitte bulunan resimde, balıkçıların, avladık­ları balıktan havyar ürettik­leri görülüyor. MÖ 300’lerde Aristoteles havyarın çiçekler­le süslenerek sunulduğundan söz etmiş.

    Ağırlığıyla rekor kırdı 1910’da Hazar Denizi’nde avlanan mersin balığının 1180 kiloluk rekoru uzun süre kırılamamıştı.

    Havyar halk arasında popü­lerliğini dinsel perhizi çok sıkı tutan Rus Ortodoks Kilisesi’ne borçlu. Kilisenin 1280’de et ye­rine deniz ürünleri ve havya­ra yeşil ışık yakması buna ne­den olmuş. Ruslar 13. yüzyılda Cengiz Han’a çatınca Hazar’da balık avı üzerindeki egemen­liklerini kaybetmişler. Cengiz Han’ın oğlu Batuhan, havyar sözcüğünü bugünkü anlamda kullanan ilk kişi olarak kayıtla­ra geçmiş.

    1556’da Korkunç Ivan, Mo­ğolları başkentleri Astrak­han’dan sürüp çıkarınca Vol­ga üzerinden Çar’ın sarayına yine havyar akmaya başladı. Havyar bol ve ucuz olduğun­dan fakir halk bile tüketiyor, hatta fazlasını domuzlarına yediren oluyordu. 1780’de Ça­riçe Katerina, gözdesinin ar­kadaşı olan Yunanlı eski kor­san Ioannis Varvarkis’e Ha­zar Denizi’nde mersin avlama ayrıcalıkları verince Avrupalı zenginler de havyarla tanış­mış; Rus aristokrasisi ile öz­deşleşen havyarın adı, paralı burjuvazinin gösterişli parti­lerinde şampanya ve istiridye­lerle birlikte anılır olmuş.

    1873’te Henry Schacht, Delaware Nehri üzerinde kur­duğu tesislerle Amerika’nın en büyük havyar üreticisi ol­du ve Amerikan havyarının pazara girişiyle “havyar pat­laması” denen dönem başla­dı. İşte barlarda tuzlu çerez yerine havyar servis edilmesi bu döneme rastgeliyor. Ancak 1906’da mersin balığı tür ola­rak tehlikeye düşünce ticari avlanma yasakları getirildi ve birkaç yıl içinde havyar aşı­rı fiyatlandı. Bu havyar kri­zi sırasında kaçak avlanan ve yurtdışına kaçırılan Amerikan havyarı paketlenip Rus havya­rı olarak satıldı. Bu dönemde Avrupa’da satılan Rus havya­rının onda dokuzu Amerikan havyarı idi.

    Parakete ile mersin balığı avı 18. yüzyılda mersin balığını parakete usulü yakalamak çok yaygındı. Hedef dışı avların da yakalandığı deniz yaşamına zarar veren bu yöntem günümüzde pek çok ülkede kontrol altında. Gottlieb Tobias Wilhelm’ın 1804’te mersin balığı ve avlanma methodlarını gösterir bir bakır levha gravürü (üstte). Wilhelm, eserine “nesli tükenmekte” notu düşmüş.

    Bolşevik Devrimi’nden sonra komünist rejim Hazar Denizi’ndeki tüm balık avına el koydu ve dünya havyar üre­timinin %90’ı Sovyet Rus­ya’ya geçti. İşte böyle­ce havyar yeraltına indi. Bu sıkı rejimin bir yararı, balıkların üremesinin ya­kından kontrol edilmesiydi. Sovyetler dağılınca bu kont­rol yok oldu ve havyar mafyası palazlandı. Os­manlılarda havyar içki sofralarının sevilen mezelerindendi. Öy­le pahalı bir yiyecek de değildi; 1471’de İstanbul’da okka­sı (1.283 gr) 2 akçey­di. Türkler ve Rumlar havyarı severek tüke­tiyorlardı. Eski İstanbul Balıkhane Müdürü olan Karekin Deveciyan’ın Türki­ye’de Balık ve Balıkçılık adlı ki­tabından, turna balığından da havyar yapıldığını ama halkın mersin havyarını sevdiğini öğ­reniyoruz.

    Havyarcı geldi hanım! 18. yüzyılda İstanbul sokaklarında resmedilmiş “seyyar havyarcılar” vardı.

    19. yüzyılda Galata, Emi­nönü ve Unkapanı’nda havyar loncası mensuplarının da dük­kanları vardı. Karaköy’deki Havyar Han, İstanbul’da hav­yar ticaretinin önemli mer­kezlerindendi. Rakı Ansiklo­pedisi’nin havyar maddesinde, 16. yüzyılda yaşamış Gelibolu­lu Mustafa Ali’nin bade mec­lisinde sofrada bol miktar­da balık yumurtası, havyar ve pastırma olması gerektiği­ni söylediği yazılı. 18. yüzyıl Fransız seyyahlarından Tour­nefort da Erzurum’da sade kahve, tütün ve havyardan iba­ret kahvaltıya ‘şeytan kahval­tısı’ dendiğini belirtmiş.

    18. yüzyılda İstanbul so­kaklarında resmedilmiş “sey­yar havyarcılar” vardı. Re­simden bu havyarın “ezme” havyar olduğu sonucu çıkıyor. Zira taneli havyarı taşıması ve saklaması zor idi. Ezilin­ce, tuzlanarak saklaması kolay hale geliyordu. Günümüzde de “pajusnaya” olarak adlandı­rılan ezme havyarın sunumu tüp içinde ve ucuz olduğundan geniş bir hayran kitlesi var.

    Bugün yetişkin mersin ba­lıkları çiftliklerde yetiştirili­yor ve öldürülmeden yumurta­ları alındıktan sonra karınları dikilerek tekrar üremek üzere salınıyorlar. Ancak kaçak ba­lıkçıların, balığın yaşamasıyla ilgili herhangi bir endişe ta­şımadan mersin avına devam ettikleri bir gerçek. Dinozor­larla yaşıt bu yaşlı balığın ge­leceği hâlâ tehlikede…

  • Filmin kahramanı genç Marx

    20. yüzyılın meşhur Alman düşünürü Karl Marx’ın hayatını ve mücadelesini konu alan ilk kurmaca film “Genç Karl Marx” vizyona girdi. Marx’ın Engels ile olan dostluğunu ve düşünce tarihini nasıl değiştirdiklerini anlatan biyografi, tarihî gerçeklik ve duygusal kurgu arasında iyi bir denge yakalamayı başarıyor.

    Almanya 1844. Soğuk bir kış günü insanlar ısın­mak için ormandan odun toplarken üniformalılar tarafından dayak yer ve tutukla­nırlar. Zorbalık hüküm sürmek­te, adaletsiz yaşam koşulları halkı ezmekte, burjuvazi günü­nü gün etmektedir. Öte yandan genç gazeteci Karl Marx, yayın kurulunda olduğu Rheinische Zeitung gazetesinde Prusya hü­kümetini kıyasıya eleştirmekte, yazılarında komünist manifes­tonun ilk filizleri yeşermekte­dir.

    Bir gün Rus monarşisi aley­hinde çok sert bir yazı kaleme alır; Çar I. Nikolay’ın ‘ricasıy­la’ gazete kapanır; Karl Marx ve ailesi Paris’e sürgüne yollanır. Paris’in ünlü Café de la Régen­ce’ında, İngiltere’de İşçi Sını­fının Durumu’nu yeni yazmış olan Friedrich Engels’le karşı­laşması ise kısa sürgünün kârı olur.

    20. yüzyılın en önemli filo­zof ve kuramcılarından Marx’ın gençlik yıllarını konu alan film böyle başlıyor. Devrimin ya­şandığı 1848’den önce olanlar, genç filozofun bir diğer önem­li düşünür Engels ile 1844’te ömür boyu sürecek bir dostlu­ğa başlaması, birlikte komüniz­min ve işçi hareketinin temelini atmaları filmin esas konusunu oluşturuyor. Dostlukları fikir­lerle bezeniyor ve ilk ortak ça­lışmaları Kutsal Aile ya da Eleş­tirel Eleştirinin Eleştirisi ortaya çıkıyor.

    Film finale, yani 1848’deki büyük devrime yavaş yavaş ol­masa da, emin adımlarla ilerli­yor. Adı daha sonra Komünist­ler Birliği’ne dönüşecek olan Adiller Birliği’ne katılmaları ve bir manifesto yazmak üzere gö­revlendirilmeleriyle aksiyon ka­zanan filmin finali ünlü Komü­nist Manifesto ile taçlanıyor.

    Karşılaşmalarının ilk beş dakikasında sidik yarıştıran, sonrasında muhteşem fikirleri havada uçuşan Marx ve Engels her ne kadar “riff kapıştıran”, yeni ünlü olmuş iki rock star hissi verseler de, “Genç Karl Marx” dönemin siyasal atmos­feri ve diğer karakterlerin de et­kisiyle sonuna dek zevkle izle­nen bir film olmuş. Filmin Ha­itili yönetmeni Raoul Peck bir röportajında, “Hep bildiğimiz yaşlı ve sakallı devrimci ikonu­nu değil, 20. yüzyıl ve sonrası­nın dünyasına sıradışı bir etki yapan genç ve iddialı bir grup aydının olgunlaşmasını anlat­tım” diyor.

    Ayrıntılarda oyalanmayan, duygu ve düşünceler arasında iyi bir denge kuran Raoul Peck, politik konuları başarıyla işle­yen usta bir yönetmen. Dünya festivallerinden ödüllerle dönen “Lumumba” ve yine bol ödüllü, bu yıl En İyi Belgesel dalında Oscar’a aday olan “Ben Senin Zencin Değilim” adlı filmlerin de yönetmeni aynı zamanda.

    Marx’ı merkeze alan bu ilk kurmaca filmi çeken Raoul Pe­ck’in bu yapımını fazla roman­tik ya da fazla polemikli veya popüler kültüre fazla yakın bu­lanlar olabilir; ancak filmde maddi bir hataya rastlamak pek mümkün değil. Her bilgi doğru, tarihler hatasız, dönemin coş­kusu eksiksiz. Bu da biyografi­leri, duygu aktarımında başarılı olan iyi belgesel yönetmenleri­nin çekmesi gerektiğinin bir ka­nıtı adeta.

    Friedrich Engels (Stefan Konarske) ve Karl Marx (August Diehl).
  • Hayvan gibi avlanırpazarda satılırlardı

    ESİR / ESİRCİ Savaş, akın ve baskınlarda ele geçirilen, Afrika’da, Kafkasya’da, Kuzey ülkelerinde hayvan avlar gibi yakalanan erkek-kadın, çocuk yabancı tutsaklara, İslâm huku­kunda esir (çoğulu: üserâ)-köle denirdi. Her beş tutsaktan bi­ri pençik (vergi) olarak devlete verilir, diğerleri esir tüccarları aracılığıyla satılırdı. Tacirler, al­dıkları köleleri sınıflandırır, ba­kım ve eğitimden geçirir, değer­lilerini saray ve konaklar için ayırır, “sıradanlar”ını satışa su­nardı. Köle satın alanlar bunları her işte kullanır, kadınsa nikâh­sız eş edinebilirdi. 19. yüzyılda köle ticaretini yasaklayan ulus­lararası anlaşmalar imzalansa da Doğu ülkelerinde, Avrupa ve Amerika’da köle alım-satımı da­ha bir süre önlenemedi. Esir Hanı-Esir Pazarı İstan­bul’da Kapalıçarşı’ya yakın bir handı. Köle ve cariyeler burada açık artırmayla veya el altın­dan yüksek fiyatlarla satılır­dı. Sultan Abdülmecid 1848’de bir fermanla köle alım-satımını yasaklayarak Esir Hanı’nı yık­tırdı ama köle-cariye alım sa­tımı gayriresmî olarak devam etti. Siyahi köle ve cariyeler Fa­tih’deki hanlarda, kadınlar Top­hane’deki Karabaş mahallesin­de pazarlanırdı.

    ESLİHÂ-İ ASKERİYE MÜ­ZESİ (Askerî Silahlar Müzesi) Savaş ganimeti olan ve ilgili ku­ruluşlardan toplanan eski silah­lar, Topkapı Sarayı bahçesinde­ki İç Cebehane denen Aya İrini Kilisesi’nde depolanmıştı. Bu­rası 1909’da “Esliha-i Atika Mü­zesi” (Eski Silahlar Müzesi) adı verilerek ziyarete açıldı.

    ESNAF ŞEYHİ Ahilik-fütüv-vet geleneğine dayalı debbağ­lık, ayakkabıcılık, saraçlık gibi el zanaatlarında üretim ilke­leri, kalite, ustalık, çıraklık sorunlarıyla ilgilenen, esnaf­la yönetim-yargı arasındaki ilişkileri düzenleyen dernek başkanı. Zanaat ve ustalık so­runları, çırak yetiştirme, kalite kontrol, üretim, fiyatlandır­ma-pazarlama, meslek disip­lini, arasta işleriyle ilgilenen ve denetimler yapmak üzere seçilmiş meslek mensubu da “yiğitbaşı”ydı.

    ‘Yunan köle, Türk sahip’ İngiliz oryantalist William Allan’ın 1838 tarihli tablosu, İstanbul’daki esir pazarından bir anı yansıtıyor. 1829-30’da kenti ziyaret eden sanatçı, pazarlanan Yunanlı genç kızı ve atı üzerindeki alıcı Türk paşayı gündelik detaylarla birlikte, “melodramatik” tarzda resmetmiş.
  • Partinizi nasıl alırsınız, tek mi, çift mi?

    Anadoluda “particilik” di­ye tabir edilen hadisenin geçmişi, nereden bak­sanız (ki ben el mahkûm Batılı kaynaklardan bakıyorum) Antik Yunan’a kadar gidiyor. Tabii dün­ya tarihini salt Amerika merkezli okuyan bir arkadaş, “Dünya tari­hinde tekerleğin ulaştırma ama­cıyla kullanılması 15. yüzyıl son­rasındadır” dediğinde nasıl ba­kacaksak, Çin-Japon tarihini iyi bilenler de burada “dünya tarihi” başlığında Memo Tembelçizer’in deyimiyle “utanmadan iddia etti­ğim” bilgilere öyle bakıyor olabi­lir, orası ayrı.

    Biliyorsunuz, kalender Ame­rikalılar tekerleği bulmuşlar bulmasına ama aklımda yanlış kalmadıysa önüne katıp çekecek hayvan falan olmadığı için oyun­cak diye çocuklarına vermişler. Resmen bilgisayarı, modemi bu­lup internete girmeden önce he­nüz elektriği bulmadığını farket­mek gibi bir durum, Allah düş­manımın başına vermesin.

    Neyse, particilik işlerine dö­nersek, Antik Yunan ve sonrasın­da Roma’daki particilik işleri el­bette bizim bugünkü particilik iş­lerine benzemiyor. Öyle merkez karar yürütme kurulları, kadın kolları, kong­re delegeleri falan yok. Ama özellik­le Roma Cumhuriye­ti’nin son yüzyılında iki parti çıkıyor meydane ki aklımda kaldığı ka­darıyla ikisi de birbi­rinden merdane.

    Bunlardan ilki Optimates partisi; bugün kullan­dığımız kavramlarla düşünecek olursak merkezi temsil ediyor. Bunlara halktan kopuk elitler demek de mümkün, hatta abiler de isimleri halkla yanyana gelsin bile istemiyorlar. Galiba demok­rasinin tam oturmadığı ortam­lardaki iki partili sistemin bir neticesi olarak hangi parti güce kavuşsa diğerinin üzerinden si­lindir gibi geçiyor, iki partili sis­tem son tahlilde illa ki tek bir partinin diktasına dönüşüyor. Misal, en ünlü Optimates partili­lerden Sulla, tırışkadan bir olağa­nüstü hâl ilan ederek daha önce sadece Roma kuşatma altınday­ken falan verilen dikatörlük gö­revini üstleniveriyor. Diktatörlü­ğüne de her başarılı diktatör gibi önce bir anayasa reformu yapa­rak başlıyor. İlk aldığı kararlar­dan biri, üyelerinin sayısını ikiye katlayarak hem yasa yapıcıların hem de mahkemelerin gücünü zayıflatmak oluyor.

    Bu Sulla arkadaş iktidarı ele geçirir geçirmez, rakibi Popula­reslileri de kılıçtan geçiriveriyor. Bunlar o zamanın en medeni ül­kesi Roma’da bile olağan şeyler anlaşılan ki, çok çok “Böyle bir şey olabilir mi?” diye geçiştirili­yor. Bu kılıçtan geçirmeden tek kişi kurtuluyor; onu da yakinen tanıyorsunuz: dertli gönüllere giren Jül Sezar kardeşimiz. Ken­disi o zaman onyedi yaşında ve hiç de öyle “Böyle bir şey olabilir mi?” diyerek kaderine küsmeye niyeti yok.

    Ha nedir, Sulla’nın anayasal reformları da diktatörlüğü gibi kısa ömürlü oluyor. Zaten daha önce de bahsetmiştik, bu dikta­törlük Roma’da “Al bu ülke bu olağanüstü hâlden çıkana dek tek yetkili sen ol” diye kısa süreli ola­rak verilen bir görev.

    Elbette Populares partisi de güç kazanıp iş başına geliyor, o da hep iş başında kalmak için elinden geleni yapıyor ve zaten ne oluyorsa o zaman oluyor. Op­timates’in tek parti dönemini bir şekilde atlatan Roma Cumhu­riyeti artık bu kadarına dayana­mıyor.

    Sezar, ama dövüşerek ama hakkıyla ama katakulliyle geldiği yönetimden ayrılmamak için hem kendisine oy vereceğini varsaydığı yeni seçmenler yaratıyor; hem de Sulla’nınki kadar zalimce olmasa da, muhalefetin sesini kısmak için elinden geleni ardına koymuyor. E şimdi halk da Sezar’ı destekliyor çünkü Sezar basbayağı, “Haydi Roma’yı yeniden büyük yapalım” falan gibi boş boş sözler veriyor, hayatında millet görmediği hâlde “Yeter söz milletin” diye konuşu­yor ama bir yandan da ne kadar siyasi rakibi varsa birer birer hep­sini soymaya başlıyor. Mallarına mülklerine el koyuyor.

    Hani şu Brutus’u bile isyan ettiren tavrın arkasında yatan üç aşağı beş yukarı bunlar yani. Mesela Sulla’nın bile yapmadığı­nı yapıp kendini ömür boyu dik­tatör ilan ediyor. Tabii en azın­dan hiç olmazsa, “yahu ben bunu kendim için mi istiyorum?” de­miyor. E sonrasını biliyorsunuz. Brutus ve cumhuriyetçiler Se­zar’ı, Sezar’ın yeğeni Augustus ve asker arkadaşı Brutus ve cumhu­riyetçileri, sonra Augustus hepsi­ni şeklinde bir olaylar zinciriyle, Roma Cumhuriyeti’nin mezarta­şını dikiyorlar.

  • Sah Sapur

    Roma orduları 260 yılında, bugünkü Şanlıurfa civarındaki Edessa Savaşı’nda, Pers İmparatoru Şehinşah I. Şapur ve ordusu karşısında tarihinin en ağır yenilgisine uğradı. Bugün İran’ın Şiraz kenti kuzeydoğusunda, Persepolis harabeleri yakınındaki Nakş-ı Rüstem’deki devasa kaya rölyefi, bu zafer sürecini betimliyor.

    Milattan sonra 2. yüz­yılda altın çağını ya­şayan Roma İmpara­torluğu, sonraki yüzyılda “ge­rileme devri” diyebileceğimiz bir döneme girdi. Tarihçile­rin “üçüncü yüzyıl krizi” adı­nı verdikleri bu dönemde Ro­ma İmparatorluğu, bir yandan içindeki yönetim sorunları, isyanlar, taht kavgaları ve hız­la yayılan Hıristiyanlık dini­nin etkisi ile sarsılırken, diğer yandan Ren ve Tuna nehirleri­nin belirlediği Avrupa sınırla­rında Gotlarla Fırat nehrinin belirlediği Asya sınırlarında da İran Sâsâni İmparatorluğu ile sürekli bir savaş hali yaşı­yordu.

    Yerine geçtiği Parth İmpa­ratorluğu’nun mirasını dev­ralarak İran, Doğu Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya’nın bir bölümünü egemenliği altın­da tutan Sâsâniler, 3. yüzyıl­dan İslâm fetihlerinin başladı­ğı 7. yüzyıla kadar Ortadoğu ve İran’ı yönettiler ve bu coğraf­yanın bugüne kadar süregelen dil ve kültürünün kadim yapı­taşlarından birini oluşturdu­lar. Sâsâni tarihinin en güçlü krallarından birisi kabul edi­len Şehinşah I. Şapur 240-270 seneleri arasında hüküm sür­dü ve bu dönemde Roma İm­paratorluğu’na, Britanya’dan Fırat’a kadar uzanan bu büyük imparatorluğa tarihinin en bü­yük askerî yenilgisini yaşattı.

    Savaş bugünkü Şanlıurfa (Edessa) ve Harran (Carrhae) şehirleri arasındaki bir yer­de 260 senesinin ilkbaharında gerçekleşti. Şapur, bir kaç yıl­dır Roma’nın doğu eyaletlerine seferler yapıyor, Roma’nın bu coğrafyadaki en önemli şehri olan Antakya’yı yağmalıyordu. Buna bir son vermek isteyen 60’lı yaşlarındaki Roma İmpa­ratoru Valerianus 70.000 kişilik ordusuyla savaş alanına geldi­ğinde, lejyonları hem Anado­lu’ya kuzeyden saldıran Gotlar­la savaşmaktan, hem de veba salgınından yıpranmıştı. Ro­malılar Sâsânilerin kendilerini kuşatmasına ve kesin yenilgiye engel olamadılar. Şapur ile ba­rış görüşmesi yapmaya çalışan İmparator Valerianus, 50.000 askeriyle birlikte esir düştü (Edessa Savaşı).

    Hikayenin devamının izi­ni İran’da sürüyoruz: Valeria­nus’un öyküsü belirsiz. Kimi antik kaynaklar, İran’ın Nişa­pur kentine götürüldüğünü ve kendisine hayatının sonuna dek iyi bakıldığını yazarken; kendisinden işkence görmüş Hıristiyanlar, Şapur’un Valeria­nus’u aşağıladığını, daha sonra erimiş altın içirterek öldürttü­ğünü ve derisini yüzdürüp dol­durttuktan sonra cesedini Zer­düşt tapınağında sergilediğini anlatıyorlar.

    Taşa kazınan zafer Roma İmparatoru Marcus Julius Philippus (Arap Filip), at üzerindeki mağrur Şah Şapur’un karşısında diz çökmüş. Sol arkada ise Edessa’da esir düşen İmparator Valerianus kendisini bileklerinden yakalayan Şah Şapur tarafından, bilinmeyen bilinmeyen bir geleceğe götürülüyor (üstte). Nakş-ı Rüstem’deki devasa kaya rölyefleri (altta).

    Edessa Savaşı’nın en önem­li anıtı Şiraz şehrinin kuzey­doğusunda, antik Pers Akame­nid İmparatorluğu’nun şehri Persepolis harabeleri yakının­daki Nakş-ı Rüstem’de görüle­bilir. MÖ 5. yüzyılda kayalara oyulmuş Büyük Pers İmparato­ru Darius’un mezarının hemen altında, 3. yüzyılda I. Şapur’un yaptırttığı devasa kaya rölyefi bulunuyor. Bu rölyef Şapur’un Romalılara karşı zaferini anla­tıyor. Savaştan önce, 244 sene­sinde Şapur’a çok büyük para­lar ödeyerek ağır şartları olan bir barış antlaşması imzala­mış Roma İmparatoru Marcus Julius Philippus (Arap Filip), at üzerindeki mağrur Şah Şa­pur’un karşısında diz çökmüş olarak tasvir ediliyor. Sol arka­da ise Edessa’da esir düşen İm­parator Valerianus gözüküyor. Şapur kendisini bileklerinden yakalamış, bilinmeyen akıbeti­ne doğru çekiyor…

  • Us kardeşler ve gazetecilik namusu

    Us kardeşler ve gazetecilik namusu

    Son Osmanlı ve Cumhuriyet devirlerinin önemli gazeteci kardeşleri Mehmet Asım Us ve Hakkı Tarık Us, başta Vakıt olmak üzere birçok kıymetli gazete ve yayıma imza attılar. Mustafa Kemal ve İstiklal Harbi’ni destekleyen Us kardeşler, basın özgürlüğünü de sonuna kadar sahip çıkmışlardı.

    23 Teşrinievvel 1333/23 Ekim 1917 tarihinde Mehmet Asım Us ve Ahmet Emin Yal­man’ın ortaklığı ile kurulan Va­kıt gazetesi, yayın yaşamını yak­laşık 50 yıl sürdürmüş Türk ba­sın tarihinin temel taşlarından biridir. Manisa (Saruhan) iline bağlı Gördes kasabası doğumlu Us kardeşlerin kurucusu olduğu bu gazete Bâbıâli’de bir ekol ol­muş, gazete dışında kurdukları Vakıt Kütüphanesi isimli yayı­nevi aracılığı ile yayınladıkları kitaplar çok önemli bir boşluğu doldurmuştur.

    Us kardeşler ve gazetecilik namusu
    Vakıt gazetesinin kurucuları
    Hakkı Tarık Us
    Us kardeşler ve gazetecilik namusu
    Mehmet Asım Us

    Gazetenin dışında Vakıt Kütüphanesi’nin yayımladığı “Dün ve Yarın Külliyatı”, En­gels, Tolstoy, Flaubert, A. Daudet, Virgile, Hegel, Plu­tarkhos, Aristo ve benzeri pek çok Batılı düşünür, ya­zar, biliminsanının eserle­rini Türkçeye kazandırmış­tır. Ahmet Emin Yalman ile Asım Us’un ortaklığı beş yıl kadar sürmüş, ortaklık 1923 Mart ayında sonlanmıştır.

    Us’lar hakkında Gazeteci Bir Aile Us’lar künyeli çok kıymetli bir kitap yayınlayan Nuri Akba­yar ve Orhan Koloğlu’nun tes­bitine göre, 23 Ekim 1917’de ilk sayısında gazete amacını, “Adı eski fakat kendi yeni olan ga­zetemiz bugünkü sahiplerinin elinde bulundukça temiz ve le­kesiz kalacak, memleket menfa­atlerinin ve gazetecilik sevgisi­nin aydınlığı içinde saf ve sami­mi yayınlar yapacaktır” şeklinde açıklar. 1950’li yıllardan sonra İstanbul basınında söz sahi­bi olmaktan uzaklaşan Vakıt, 1966’da kapanmıştır. Us kardeş­lerin kurdukları ve Vakıt Yurdu ismini verdikleri binada yer alan Vakıt Müessesesi, Haber-Ak­şam Postası (1931-1957), En Son Dakika (1939-1949) adlarıyla iki gazete daha çıkarmıştır.

    Hakkı Tarık Us’un önderli­ğinde yayınlanan Kitap ve Ki­tapçılık / Le Livre et Librairie dergisi (1 Kanunisani 1936-15 Nisan 1937, 30 sayı) Türkiye’de çıkan en önemli kitabiyat dergi­lerinden biridir. İçindeki bilgiler, yayıncılar ve sahaflar ile söyle­şiler, o yıllarda çıkan yeni yayın­ların sağlıklı künye bilgileri açı­sından bugün büyük bir başvuru kaynağı, araştırmacılar için elki­tabı gibidir. Basın ve gazetecilik tarihi üzerine çalışacakların ilk elden bakmaları gerekli bu dergi koleksiyonu, çok nadir bulunur eserlerdendir.

    Bâbıâli’de bir okul

    Vakıt gazetesinin sahibi Asım Us Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım (İstanbul, 1964) ve Asım Us 1930-1950 Hatıra Not­ları (İstanbul, 1966) başlıklı iki önemli anı kitabı yayınlamıştır. Bâbıâli’de bir okul görevi gören Vakıt gazetesinin sahibinin bu anı kitapları, basın, gazetecilik, siyasi tarihimiz, devrin sosyal yaşantısı, yaşanmışlıklar açı­sından önemli kaynaklardandır. Hatıra notlarında Asım Us “Ga­zeteci hadiseleri göstermek için bir ayna, bir fotoğraf olamaz. Şu halde gazeteci bir ayna, bir fo­toğraf gibi tesbit etmelidir de­mek imkansız bir şey istemektir. O halde gazeteciden istenecek şey, sadece duygularını samimi olarak ifadeden ibarettir. Hadi­selere candan dikkat etmek ve samimi olmak; işte iyi bir gaze­teci bu samimiyeti gösterebilen­dir. Samimi olan gazeteci deveyi pire yapmaz. Deveyi deve, pireyi pire olarak gösterir…” diye yaza­rak gazetecilik görüşünü açıkla­maktadır.

    Us kardeşler ve gazetecilik namusu
    Vakıt gazetesinin eski Türkçe nüshası (sağda) ve Türk basın tarihine geçen kadrosu (üstte).
    Us kardeşler ve gazetecilik namusu

    Gazete 1917’de İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarın­da, ortakların 250 lira sermaye koyması sonucu Matbuat Mü­dürlüğüne verilen bir dilekçe kuruldu. İlk tesbit edilen isim “Haber” iken Matbuat Müdü­rü Hikmet Bey’in (Şair Nazım Hikmet’in babası), eski dönem­de çıkan ve kapanan Filip isimli gazetecinin çıkardığı “Vakit” is­mini önermesiyle isim tescillen­di. Ahmet Emin Yalman’ın 10 Mart’ta tutuklanıp Kütahya’ya sürgün edilmesindan sonra ga­zeteye tamamen sahip çıkacak olan Asım Us, 12 Mart 1919’da “Tevkifden Sonra Muhakeme” başlıklı yazıyı kaleme alıyordu. Bu yazıda yazar, “bir insanı 24 saat bile sebepsiz tutuklamanın suç olduğunu, mahkemelerin aleni yapılması gerektiğini, da­vaların kin ve intikam duygula­rıyla yapılamayacağını savunu­yor, yeni bir baskı döneminin baçladığını vurguluyordu” (Ak­bayar/Koloğlu sayfa: 30). Çok rahatlıkla 2017 yılına da uyan bu yazı gibi pek çok yazının ya­yınlandığı Vakıt, Ankara’nın İs­tanbul’daki sözcüsü gibiydi. 18 Kasım 1918’de gazetede yapılan bir mülakatta, “Ordumuzun en büyük kumandanlarından” diye tanıtılan Mustafa Kemal Paşa’ya yakın bir gazete oldu Vakıt.

    23.871 sayı

    Gazete Vakıt adından başka, çe­şitli nedenlerle kapatılmasından sonra Arapça kökenli “vakıt” is­minin türevleri olan Muvakkit, Evkat, Mütevakkıt gibi isimler­le yayımlanmıştır. Kanunevvel (Aralık) 1928 yılına kadar 3.944 sayı eski harflerle ve 1966’ya ka­dar yeni harflerle 19.927 sayı ya­yınlanmıştır. Vakıt gazetesinin ikinci büyük ismi de Hakkı Ta­rık Us’tur. Büyük bir kütüphane ve süreli yayın koleksiyonu sa­hibi ve bağışçısı Hakkı Tarık Us, gazetecilikte çok önemli başarı­lar elde etmiş bir meslek men­subudur. Çerkes Ethem’le ilk rö­portajı yapan Hakkı Tarık Bey, işgal yıllarında Millî Mücadele için çalışanlar safında yer almış­tır. Tek parti döneminde pek çok konuda karşı çıkışlarda bulunan Hakkı Tarık Us’a o dönemde ar­kadaşları “mûteriz”(itiraz eden) lakabını vermişlerdir.

    Hakkı Tarık Us, 25 Temmuz 1931’de kabul edilen ve hüküme­te “saltanat, hilafet, anarşizm, komünizm” propagandası ya­pan yayınlara kapatma yetki­si tanıyan basın yasasına da tek parti döneminde tek karşı çıkan milletvekili olmuştu. Sahaflar Çarşısı’nın 6 Ocak 1950 tarihin­de kısa bir sürede yanmasından sonra yeniden yapılması, eski Sahaflar Çarşısı’nın yeniden modern bir tarzda ihyası için en büyük çabayı sarf edenlerden biri de yine Hakkı Tarık Bey’dir. Hiç evlenmeyen Hakkı Tarık, gelirinin büyük bir bölümünü kurmak istediği kütüphaneye harcamıştır. Kütüphane ile ilgili ayrıntıları da içeren 22 madde­lik vasiyetnamesi, ölüm tarihi olan 21 Ekim 1956 pazar günün­den itibaren geçerli olmuş, an­cak bu isteği ölümünün 9. yılın­da, yani 1965 senesinde yerine getirilebilmiştir.

    İrili ufaklı 15 esere imza atan Hakkı Tarık Us, Türk basın-ya­yın dünyasının vazgeçilmez isimlerinden biridir. Eserleri halen başvuru kaynağı olarak kullanılmakta, biraraya getirdi­ği süreli yayınlardan dünyadaki bütün araştırmacılar yararlan­maktadır.

    VAKIT
    Yevmi Gazete
    Sahib-i İmtiyaz:
    Mehmed Âsım [Us],
    Hakkı Tarık [Us]
    Baş muharrirleri:
    Ahmed Emin
    [Yalman], İsmail
    Ramiz, Hüseyin
    necati, Ahmet Şükrü
    [Esmer].
    Yazarlar: Hakkı Tarık
    Us, Mehmed Asım Us,
    Ali Ekrem Uşaklıgil,
    Refik Ahmet
    Sevengil.
    Basıldığı yer: İstanbul
    Vakıt Matbaası.

  • Mustafa Kemal’in felaket uyarısı!

    MUSTAFA KEMAL’İN İSYAN
    MUHTIRASI

    Kerem Çalışkan’ın ye­ni kitabı Mustafa Ke­mal’in İsyan Muhtırası Remzi Kitabevi’nden çıktı. Kı­sa sürede ikinci basımını ya­pan kitap, gazeteci-yazarın son zamanlarda ilgisini yoğunlaş­tırdığı yakın tarih alanındaki altıncı kitabı. Gazetecilik kö­keninden gelmenin avantajını çalışmalarına yansıtan yazarın 2016’da çıkan Herkes İçin Os­manlı adlı kitabı yeni ve ob­jektif bakış açısı, akıcı anlatım tarzıyla kimi okullara ders ki­tabı olarak girmeyi başarmış­tı. 20. yüzyıl başına odaklanan kitapları, Caretta Yayıncılık tarafından basılan 100 Yılla Yüzleşme serisi büyük ilgi gör­müştü. Son çalışmasında yazar yine o yıllara ait arka planda kalmış bir alanı aydınlatıyor.

    Çalışkan, kitabında, Musta­fa Kemal’in tuğgeneral sıfatıy­la yazdığı bir raporu yeniden vurguluyor. 20 Eylül 1917’de Sadrazam Talat Paşa ile Harbi­ye Nazırı ve Başkumandan ve­kili Enver Paşa’ya gönderilen raporda Mustafa Kemal, 7. Or­du Komutanlığı’nın bulundu­ğu Halep’ten devletin zirvesini uyarıyor: “Harp devam ederse saltanat çökecek!” Çalışkan’a göre metnin önemi de burada. Mustafa Kemal bu uyarısıy­la hem bir yıl sonraki çöküşü gösteriyor hem Alman vesa­yetine karşı bağımsızlıkçı bir çizgi ortaya koyuyor. Buna kar­şılık devletin zirvesinin rapo­ra ilgi göstermemesi, Mustafa Kemal’in Halep’teki görevini yarıda kesip “asi bir general” olarak başkent İstanbul’a gel­mesine yol açıyor.

    Yıllar sonra bu radikal tav­rını “Türkiye göz göre göre fe­lakete sürüklenirken susamaz­dım” sözleriyle anacak olan Mustafa Kemal’in o günleri­ni anbean kaleme alan yazar, 1. Dünya Savaşı’nın başından Misak-ı Millî’ye kadarki süre­yi, raporun öncesini ve sonra­sını kitabında ayrıntılı şekilde anlatıyor.

    Mustafa Kemal tuğgeneral rütbesiyle Halep’te.

    Van-Yerevan: İki halk bir kültür

    VAN’DAN YEREVAN’A

    Etnomüzikoloji alanında önemli eser ve kayıtla­rı kullanıma açan Kalan Müzik, Van’dan Yerevan’a ad­lı dengbêj albümünü piyasa­ya sürdü. Henüz bilmeyenler için dillendirmek gerekirse, bir Kürt ve Ermeni ortak kül­türü olan dengbêj, Kürtçe ses/ söz anlamındaki “deng” ile söy­leyen/anlatan anlamına gelen “bêj” sözcüklerinin birleşerek yeni bir sözcük oluşturmasıyla meydana gelmiş. Geçmişin ve günümüzün trajik aşk öyküle­rini, ölümlerini, savaşlarını ve isyanlarını kendilerine konu eden dengbêjler, tarih boyunca bölgedeki komşu halkların bir iletişim öğesi olmuş. Bu albüm­de de çalışmada da Kürt ‘Den­gbêj Gazin’ ve Ermeni ‘Âşık Leyli’ var.

    Tarihsel ve kültürel önemi açısından uluslararası akade­minin de ilgi gösterdiği projele­re imza atan kurumun bu albü­münde, 10 adet Türkçe, Kürt­çe ve Ermenice yöresel parça sunuluyor. Bununla birlikte albüme eşlik eden kitapçık­ta, kadın âşık ve dengbêjler ile bu gelenek Türkçe, İngilizce ve Ermenice olarak anlatılırken, albümdeki parçaların da sözle­ri veriliyor. Albümdeki parçala­rı seslendiren sanatçılar, daha önce Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Ermenistan – Türkiye Normalleşme Süreci Destek Programı kapsamındaki Kadın Aşık ve Dengbêjler pro­jesinde, üç ortak konserle bira­raya gelmişti. Şimdi aynı pro­jenin kalıcı eseri konumundaki Van’dan Yerevan’a albümüne dijital ortam ve seçkin müzik marketlerinden ulaşılabiliyor.

  • Erenköy Kız Lisesi: Asırlık bir fidan

    Geçen sene yüzüncü yılını dolduran Erenköy Kız Lisesi, bir anı-tarih kitabı ile geçmişini belgeledi. Adını lisenin marşından alan Genç Fidanlar Bahçesi bir sözlü tarih çalışması olmakla beraber, pek çok yeni belgeyi de gün ışığına çıkarıyor.

    GENÇ FIDANLAR BAHÇESI

    Erenköy Kız Lisesi’nin tari­hini ele alan Genç Fidan­lar Bahçesi kitabı, kurum tarafından yürütülmekte olan “100 Yüze” projesi kapsamında oluşturuldu. Kitap, lisenin 1939 yılı mezunlarından ve efsanevi edebiyat öğretmenlerinden bi­ri olan Mahmure İnceoğlu’nun güftesini yazdığı meşhur marş ile aynı adı paylaşıyor. Malte­pe Üniversitesi İletişim Fakül­tesi’nden Hakan Aytekin ve ay­nı zamanda Erenköy Kız Lisesi mezunu olan Elif Sungur’un edi­törlüğünü üstlendiği kitap, eği­tim tarihimizdeki bu köklü ku­rumu, öğrencileri-öğretmenleri ile birlikte anlatıyor.

    Okulun tarihini kitap üzerin­den adım adım izliyoruz. 1911’de Maarif Nazırlığı’nın Erenköy’de satın aldığı Şehremini Rıdvan İsmail Paşa Köşkü, okulun ilk mekânı ve kitap burayı başlangıç olarak alıyor. Okul 1916’da büyük bir yangının ardından yenilenip genişletilerek ‘Sultani’ adını alı­yor. Bu tarihten itibaren Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’ne “kimyaha­ne”, “cimnasdik”, “yemekhane”, “üç katlı dershane”, “hastane” kı­sımları da eklenerek bir komp­leks halini alıyor. En son ekle­nen ise Padişah V. Murad’ın kızı Hatice Sultan’dan satın alınan Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü. Ve günümüzün Eren­köy Kız Lisesi böylece yaşamına başlamış oluyor. 22 Şubat 1945 gecesi çıkan bir diğer yangın so­nucu Erenköy Kız Lisesi’nin ta­rihî köşkü küle dönüyor. Kitabın oluşmasına önayak olan Eren­köy Kız Liseliler Derneği’nin kuruluşu da bu yangına denk geliyor. 1944 mezunlarından Dr. Mutlu Urcun, okula hizmet ve yangınla oluşan eksiklerinin gi­derilmesi amacıyla 23 mezunla birlikte bu derneği kurmuş.

    Okulun ilk mezunlarının bil­gisini bize ulaştıran, 1942-1943 Hatıra Albümü bir diğer güzide belge. Albüme, okulun ilk yıllığı da denebilir. 1943 yılına kadar mezun olmuş tüm öğrencile­ri gösteren albüme göre 1919- 20 senesinde 102 Afife Arif, 233 Melahat Nazmi ve 239 Nezihe Fırat, lisenin ilk mezunları. İlk kadın astronom ve dekan Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan, ilk kadın arkeolog Prof. Dr. Jale İnan, so­yut eserleriyle tanınan ressam Leyla Gamsız Sarptürk, yazar kız kardeşler Halide Nusret Zor­lutuna ve İsmet Kür, değerli sanatçılar Macide Tanır, Nisa Serezli, Hale Soygazi, çağdaş ya­zarlardan Ayfer Tunç okuldan mezun isimlerin bazıları.

    Erenköy Kız Lisesi mezunla­rının yaşam öyküleri, anıları ve fotoğrafları ile beraber yaşayan­larla yapılan sözlü tarih görüş­melerini de içeren Genç Fidan­lar Bahçesi, Erenköy İnas Sulta­nisi’nden Erenköy Kız Lisesi’ne 1916-2016 kitabına Erenköy Kız Liseliler Derneği’nden ulaşılabi­lir. Kitaptan elde edilen gelir de, hali hazırda 60 öğrenciyi destek­lemekte olan burs fonuna aktarı­lacak. Kitabın oluşturulma süre­cinde ortaya çıkan yazılı ve gör­sel malzemelerden oluşan sergi ise, 11 Haziran tarihine kadar Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde görülebilir.

    Hatıraların olmazsa olmazı Rıdvan Paşa köşkünün girişindeki aslan heykelleri öğrenci fotoğrafları için en başta gelen dekorlardandı. Bu karelerden birinde, ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu Nisa Serezli ve bir arkadaşı, 1940’lar.
  • Alevîlik inancı için müstesna bir kaynak

    Hem ciddi kaynaklara hem de elli yıl süren alan araştırmalarına dayanan kitap, Anadolu Alevîliği üzerine önemli bir referanstır. Kutlu Özen’in alan araştırmaları sonucu ortaya koyduğu eser…

    ANADOLU ALEVİLİĞİNDE
    SİVAS ÖRNEĞİ

    Kutlu Özen, kırsalda-köy­lerde elli yıl alan araştır­maları yaptı. Bu emeğe ”keşke” dedirten şu: Bir araştır­macı da onun peşinde elli yıl do­laşmalı, dağlarda bellerde, ışık­tan yoksun köylerde alan araş­tırması yapmanın serüvenlerini bir belgesel gibi yazmalıydı!

    Özen’in fasıla vermeden ça­lıştığı Alevîlik, yüzyıllardır Ana­dolu’nun gerçeği ve güncelidir ama kitabî değil, sözel olagel­miştir. Yazılı-basılı oluşu son dö­nemlerdedir. Alevîliği araştıran Özen gibi Sünnî tabandan gelme veya Irène Mélikoff gibi yabancı araştırmacılar da az değildir. Ya­zar dipnotlarda ve kaynakçada bunları vermektedir.

    Yine biliyoruz ki yüzyıl bo­yunca “âlim” sayılan veya sanı­lan kalem sahibi binlerce hoca, Sünnîliğin eski kaynaklarına, tefsirler, şerhler, haşiyelerle için­den çıkılmaz ulamalar-ekle­meler yapmışlardır. Cönklerin dışında yazılı kaynakları olma­yan Alevîler ise dedeye bağlılığa dayalı inançlarının gereklerini ıssızlara kapanmış tekkelerde, cem için seçilen köy evlerinde yapagelmişlerdir.

    8-9 yüzyıllık bir tarihe daya­nan Anadolu Alevîliğinin özgün yazılı kaynakları olan cönklerin en eskisinin 5-6 yüzyıllık olma­sı, daha geride kalan 3-4 yüzyıl­lık bir yazılı kaynak yokluğunu işaret ediyor. Bunu, cönklerin nesnel dayanıksızlığına bağlayıp geçemeyiz. Yazar, kendi derle­meleri dışında, yetkin araştır­macıların çalışmalarına da gön­dermeler yaparak kaleme aldığı kitabında –eskiden Vilâyet-i Rum, daha sonra Sivas Vilaye­ti denen, bugünkü Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Kayse­ri illerini kapsayan- Alevîliğin yaygın ve yoğun olduğu bölge­deki tarih evrelerini değil, bizzat dedelerden derlediklerini, pek değişik yörelerde izlediği cem­lerdeki gözlemlerini yazmıştır. Alevîliğin özelliğinin ve öznelli­ğinin korunmasını yazarken de -kanımızca-temeli Hitit inanç ve geleneklerinden İslâmiyet’e uza­nan bir öğretinin ayrıntılarını vermeyi gözetmiştir.

    Yapıt, Alevîler kadar merak­lıları için de esaslı bir kaynaktır. Kitapta, 4 bölüm, 33 başlık, 200 dolayında altbaşlık altında töre­ler, görgü, saygı ve ibadet usulleri açıklanmaktadır. Son 14 sayfa kaynakçaya ve özgün fotoğrafla­ra ayrılmıştır. 421 sayfa kitabın 387 sayfası metindir. Sivas coğ­rafyasında, 20. yüzyılın son çey­reğine kadar birçok köyün nüfu­sunda çoğunluk veya yoğunluk gösteren Alevî vatandaşlar ge­nellikle büyük kentlere göçmüş­lerdir. Bu yeni durum, kırsal ya­şama uygun inançların da cem evi odaklı olarak kent yaşamına uyarlanmasını gerektiriyor.

    Dedeye bağlılık inancı Cönklerin dışında yazılı kaynakları olmayan Alevîler, dedeye bağlılığa dayalı inançlarının gereklerini ıssızlara kapanmış tekkelerde, cem için seçilen köy evlerinde yapageldiler.

    Bir eklemede daha bulun­mak gerekirse, Sivas alanında­ki terkedilmiş köylerin tekkele­ri, ya yıkılıyor veya vatandaşlar tarafından onarmak, yenilemek amacıyla fakat yapının özgünlü­ğüne aykırı şekilde restore edili­yor. Eski mezarlar, türbeler mer­merleştiriliyor. Dede mezarları bir köyden ötekine götürülüyor. Karadonlu Can Baba, Karakale, Küçük Tekke, Seyyit Baba, Koca Haydar tekke ve türbeleri acaba bugün ne durumdadır?

    Anadolu Aleviliğinde Sivas Örneği’ni incelerken İran deşt­lerini dolaşarak göçebe bilgele­rinden Şehnâme için epizodlar dinleyen Firdevsî’yi anımsadım. Özen’in çetin, yorucu, yıpratıcı köy araştırmaları sanılmasın ki ona telif hakları kazandırdı. Tür­kiye’de “telif hakkı” ne demekse, kafa, beden ve zaman harcayan­lara cep harçlığı bile çok görülür. En iyisi yazara telif hakkı yerine (!), ödeşilmez özverisi ve emeği için teşekkür edelim.